ASIL ÖNEMLİ OLAN N PAYLAŞMAKTIR

VE BEN BİLİYORUM SESLİ ŞİİR

Biliyorum okuyorsun bu satırları,
Bu şehrin bi ucunda nefes alıyorsun biliyorum..
Köşe başlarında seninde yüreğin hep çarpıyor,
…Sende karşılaşmalardan korkuyorsun..
Yüzün yok..
Astarın çoktan yırtıldı kimbilir kaçıncı bedende,
Ben nefes aldıkça sen ölüyorsun !
Yüreğin yoksul..
Vicdanın çoktan tükenmiş bitmeyen gecelerde
Ellerin dizlerini dövüyor..
Buz kesiyor bedenin benim alevlerim arasında..
Aklına geliyorum arasıra biliyorum !
Dudaklarının çatlaklarına sığdırıyorsun özlemini..
Başka tenlere dokunduğun aklına geliyor
Kor oluyor yüreğin..
Ve ben biliyorum !
Yatağa her başını koyduğunda eski günler aklına geliyor,
Gülümsüyorsun,acıyla yoğruluyor mutluluk..
Adımı duyduğun her yerde erteliyorsun zamanı,
“Erteleyişin”oluyorum !
Gördüğün her “gülen gözler” beni sana hatırlatıyor..
Biliyorum özlüyorsun !
Acıyla karışık gurur duyuyorsun yaranla..
Ellerimle yaptım diyorsun..
Koparıp atasın geliyor acına dair ne varsa,
Bana kıyamıyorsun..
Ama sende biliyorsun..
Yaşattığın acıların üstesinden gelmek zor…
Zor işte ilk öpüşlerimi unutmak !
Ellerimle yüreğine dokunduğumu,
Ben ayaklarım altına alamıyorum..
Kusura bakma !
Yâr diyemiyorum sana,yar’a/m acıyor en derinden..
Ve ben biliyorum !
Bu şehrin bi ucunda nefes alıyorsun..
Aklına geliyorum arasıra,
Dudaklarının çatlağına sığdırıyorsun özlemini…
Kahraman TAZEOĞLU

Güneş Doldurmuyor Yerini Sesli Şiir

Artık Sen’li cümleler kurmak istiyor kalemim.
Sensizliği değil,
sevdayı anlatan kelimeler bulsun yüreğim..
Git derken ben sana,
altını çizerek kalmanı kastetmiştim aslında.
Şimdi yarınlarım sensiz, gecelerim bi o kadar sessiz..
Zavallı haykırışlarımı bir tek yüreğim dinler, kesintisiz..
Bilsen ne kadar Ihtiyacim var sana..
Bir tebessümün güneşin doğmasına yeterli.
Yalanda olsa çık gel, muhtacım anla..
Güneşe rest çekmek istiyorum.
Sen yoksan perdelerimi sonsuzluğa kapatmak istiyorum.
Ey karanlıktaki aydınlığım, ışığım.
Kızma mısralarıma.
Gün’eş doldurmuyor ki yerini,
ısıtmıyor ki sen olmayınca.
Hey üzerimde ki bulutlar!
Sizde çekilin..
Ve Yağmurlarda yarış etmesin artık göz yaşlarımla..
İstemiyorum.. Sensiz gecen günlerimi saymasın artık takvimim..
Gelişin yılları bulsada, fark etmez,hem bilmezmisin,
ben seni ömür boyu beklerim..
Ve ben sevdiğim
Gittiğin günden beri dönmeni bekliyorum.
Aşk icin yazıyor, Yaradan icin yaşıyorum.
Evet..Arada belki saçmalıyorum.
Affet beni sevgilim.
Bu aşk denen illetin dozunu fazla kaçırıyorum
Hani dönsen diyorum artık,
öyle bir dönsen ki;
şu koca yalnızlığıma ibret olsa.
Ve hani sevsen beni,
öyle bir sevsen ki;
tüm aşıklar aşkımızdan ilham alsa..

SEN YÜREK YANGINIM-KARANFİL KOKULUM SESLİ ŞİİR


Sen Yürek Yangınım & Karanfil Kokulum
Gecenin Mavi Karanlığında Yıldızlardan Taç Yaptım Saçlarına
Leyla Faslındayım Sevda Yağmurlarında Islanıyorum…
Eyy.. Bakışları Ahu gül yüzlü sevdiğim
Sana ne çok muhtacım bir bilsen
Ama yoksun?
Sen bu şehirden gittiğin günden beri
Gökyüzünün yıldızları da bir bir terk etti beni
Eyy.. gönül sarayımın tahtında ki sultanım
Karaya çalan ruhumu senden mahrum etme
Şimdi sensiz geçirdiğim günler anlamsız
Başucumda ki Saatin tik tak ları
Yalnızlığın hüzün serenomisinde
Bir kasvet çöküyor üstüme bir ağırlık
Gurbet koynuna alıyor beni
Hayalini merhem diye sürüyorum
Yaralı yüreğime…
Yalnızlık yoldaşım oldu
Hızlı hızlı adımlıyorum bu şehrin ıssız sokaklarını
Caddelere adını ezberletiyorum,
Gecenin soğuk ayazlarında..
Adımlarıma şiirler eşlik ediyor
Hüzün sarkıyor dudaklarımdan
Mektuplara döküyorum senli duygularımı.
Ey.. Şiir duruşlum, okyanus edalı o kara gözlerinden,
Ilık meltemler akıyor yüreğime…
Gönlümde kekik kokulu bir sevda
Beyaz sayfalara haykırıyorum aşkımı
Ve senli özlemlerimi..
Şimdi yüreğim mevsimler gibi
Gün olur yağmurlar yağar
Güllerim açar
Gün olur karlar yağar
Seni andıkça ısınır yüreğim
Karanfil kokulum…
En tatlı hüzünlerimin adısın sen
Mecnuna özenirim dualarımda sen
Sen yürek yangınım, sen benim aşkım
Şimdi gönül toprağım..
Senli yağmurlarda ıslanmayı bekliyor
İliklerine kadar delice….

SEVGİ İLE NEFRET ARASINDA

 

Sevgi ile nefret arasında
İnce bir çizgi vardır.
Tutku ile aşk arasında,
Kalın bir çizgi vardır.
Umut ile isyan arasında,
Tutkulu bir aşk vardır.
Mutluluk ile hüsran arasında,
Vefasız bir sevgili vardır.
Nefret ile saplantı arasında,
Bencil bir aşık vardır.
Sevgi ile nefret arasında,
İnce bir çizgi vardır.
İnce çizgi,
Sevgi ile nefreti,
Tutku ile saplantıyı,
Umut ile isyanı,
Mutluluk ile hüsranı,
Nankörce ayırır.

Hatice Mine Bahadır

Barnabas İncili mi?

Barnabas İncili Etnografya Müzesi Hz. İsa 
  • yeni haber
  • Giriş Saati : 24.02.2012 14:37
    Güncelleme : 24.02.2012 14:38
Kaçakçılardan ele geçirilen ve 8 yıldır Ankara Adliyesi’nin deposunda tutulan İncil, ’nde kayıt altına alındı.
<!–Smartlink reklam kodları için olmalı! F.M.–>Kaçakçılardan ele geçirilen ve 8 yıldır Ankara Adliyesi’nin deposunda tutulan İncil, ‘nde kayıt altına alındı

Aramice yazılı ve 1500 yıllık olduğu iddia edilen eser, 32 sayfa. Altın yaldızlarla siyah ceylan derisi üzerine yazılan eserin kapakları da deri kaplı tahta. Bazı sayfalarında çevresine ışık saçan haç işaretleri dikkat çekiyor. Eserin dilinin Aramice olma ihtimalinin yüksek olduğuna dikkat çeken Etnografya Müze Müdürü Mehmet Yücel Kumandaş, şunları söyledi: “Aramice uzmanı değilim ancak daha önceki Aramice eserlerle karşılaştırdığımız zaman ciddi bir benzerlik var. Eserin yıllardır tartışılan Barbanas İncili olma ihtimali de var, sahte olma ihtimali de var. El yazması olduğu için kayıt altına alınan bir eserdir. İncelemeyi Kültür ve Turizm Bakanlığı uzmanları yapacak.”

Cildli 52 sayfadan oluşan İncil’in içinde yazının dışında çok sayıda figür ve simge de bulunuyor. Deri üzerine yazılan İncil sayfalarının sadece ön yüzünde yazı var. Arka yüzleri boş bırakılan İncil’de Hıristiyanlık’ta son derece önemli yer tutan ve havarilerin “Son yemek” resmi de bulunuyor. Resimde Hz. İsa, 12 havarisiyle birilkte yemek yiyen. Havariler Hz. İsa’nın hemen arkasında betimlenmiş. Önlerinde ise bir yemek masası ve masanın üzerinde bardak ve ekmek bulunuyor. Tarihi İncil’tek dikkat çeken figürlerden bir diğeri ise Hz. İsa’nın çarmıha gerilişi.

Figürde Hz. İsa’yla birlikte başka bir kişi için hazırlanan çarmıh ve Romalı olduğu tahmin edilen bir asker bulunuyor. Bugün’ün haberine göre, Etnografya Müzesi’ne teslim edilen İncil’de haç işaretiyle birlikte güneş simgesi de yer alıyor. Yine İncil’de bir mağara ve büyükçe bir kaya resmedilmiş. Bunların da Hz. İsa’nın mezarı olduğu tahmin ediliyor. İncil’de ayrıca kral figürü de bulunuyor.

SON AKŞAM YEMEĞİ

Hz. İsa’nın havarileriyle son kez bir araya gelmesi, Leonardo da Vinci’nin ‘Son AkşamYemeği” tablosunda böyle resmedilmişti. Yakın tarihin en fazla satan kitabı “Da Vinci’nin Şifresi” nde de yazarDan Brown bu yemeğe değinmiş, Hz. İsa’nın evlendiğini ve soyunun yürüdüğünü iddia etmişti.Dan Brown ve kitabı bu nedenle Vatikan’ın sert tepkisine yol açmıştı.

JANDARMA İSTİHABARAT YAKALAMIŞ

Kültür- Sanat kulislerini hareketlendiren İncil’in Jandarma İstihbarat ekipleri tarafından kimlikleri belirlenemeyen “Yavuz” ve “Hacı” takma adlı şahıslardan yakalandığı, 2000 yılında yakalandığı belirlendi. Buna göre Jandarma İstihbarat elemanları “Zafer” ve “Fatih” kod adlı kişilerle irtibata geçerek önce İncil’in CD’sini istedikleri öğrenildi. Ekipler daha sonra alıcı gibi davranıp, operasyon gereği İncil’in fiyatında anlaşmışlar. Ardından Zafer ve Fatih kod adlı şahıslarla Maltepe’de buluşan Jandarma istihbarat ekipleri İncil’i alır almaz gerçek kimliklerini gösterip operasyonu tamamlamışlar. Ancak İncil’in gerçek sahibi olan Yavuz ve Hacı kod adlı kaçakçılar durumun farkına vararak kaçmışlar.

MÜZEYE TESLİM EDİLDİ

Etnografya Müzesi’ne nakledilen bin 500 yıllık İncil incelenmek üzere yurtdışına gönderilecek. İncil’in gerçek yaşının ortaya çıkartılması için karbon testi yapılacak. Adli emanette bulunan görevlilerin, İncil’in değerli olması nedeniyle müze görevlilerinin boydan fotoğrafını çektiği ortaya çıktı. İncil’e eşlik eden polisler de güvenlik gerekçesiyle fotoğraflandı. Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay da konuyla ilgili yaptığı açıklamada İncil’in koruma altında olduğunu söyledi.

NEDİR?

Barnabas İncili, Roma Katolik Kilisesi tarafından yasaklanan incillerden birisi. Asıl adı Yusuf olan, İsa’nın öğrencilerinden Barnabas tarafından yazıldığı iddia edilmektedir.

Barnabas İncili’nde teslis inancı reddedilmiş ve İsa’nın ilahlığı kabul edilmemiştir. İkinci olarak, Barnabas İncili’nde İbrahim tarafından kurban edilmek istenen kişi İsmail olarak gösterilmiştir. Oysaki Hıristiyanlık inancında İbrahım’in İshak’ı kurban etmek istediği benimsenmiştir.

Barnabas İncili’nin yasaklanması 325 yılında gerçekleşmiştir. Bazı kişilerin iddialarına göre İznik Konsili’nin toplanmasından çıkan karar doğrultusunda teslis inancı resmîyetleştirilip Katolik Kilisesi için o ana kadar yazılan üçyüz farklı İncil’den sadece teslis inancını benimseyen dört tanesi kullanılmak üzere seçilerek diğer bütün İncillerin yok edilmesi kararı verilmiştir. Barnabas İncili de bu yasaklanıp yok edilen İncillerin içerisinde bulunmaktadır fakat bu iddia herhangi bir şekilde kanıtlanamamıştır.

Bugün elde mevcut olan en eski Barnabas İncili nüshası, 1709 yılında Prusya Kralı’nın sarayında danışman olarak çalışan Krimer’in elinde bulunmuş olup İtalyanca olarak yazılmıştır.

İsa’nın anadili olduğuna inanılan Aramice kullanılmış olması Barnabas İncili’nin en önemli özelliğidir. Vatikan tarafından “apokrif” incil olarak tanımlanmaktadır; yani varlığı kabul edilen ancak içeriği Vatikan tarafından kabul edilmeyen inciller sınıfındadır

Yürek gölümün tek yakamozu,


Yürek gölümün tek yakamozu,
Düşen cemre gibi,
Sabahı ilk ışıklarıylaDoğan güneş gibiSevdalı yüreğim,Ah!.. yaralı yüreğim,Mum gibi eriyip dururken yanı başımda;Vazgeçmesini bilmedi ki senden,Unutamadı ki seniBu deli yüreğim.


Sensizliğini kaldırımlara haykırmıyor artık.Hayallerinle avunmaktan,Bulup bulup yitirmekten usandı yüreğim.Gün günAdım adımDamla damlaBüyüyen sevgim;Ne kaldırımlaraNe kağıda,Ne de bu aleme sığar artık.YokuğundaMasmavi bir göl yaptım yüreğimde;


İçinde aşkınla dolu sevda taneciklerininGöz yaşlarımla süslenmişKimsenin görmediği,Pırıltılarından bir göl yaptım.Sevgimi o gölde boğmak istedim.Kendi içimde;Adım adımDamla damlaNefes nefes yarattığım göldeBoğmak istedim sevdamı.Anlamıştım bu yaranın kapanmaz olduğunu,Lokman Hekim’in haklı olduğunu.


Ama beceremedimSevgimi, yani seniYani canımın damlalarınıNasıl kendi içimde boğabilirdim ki ?!Yüreği senin için çarpan,Kalbi kırık,Yorgun birBir avare yarattın,Senin için nefes alan;Senin için yaşayanYüzü gülen,İçi alev alev yananYaralı bir avare yarattın…


Hani vardı yaGöz bebeklerinden yüreğini okuyanAvare diyipYüzüne bakmadığınVe her gidişindeHunharca kül ettiğinBir yürek vardıHatırlar mısın?Ya da boş verHatırlamaKapının ardında kalsınŞaheserin….


Bu avare diyipYüzüne bakmadığın,O hunharca kül olan yüreğin sahibi,Yürek gölünde boğamadı sevdasını,Senin gibi olamadı bir türlü,Bırakıp gidemediKapının ardındakini,Ve yürüdüğünHer kalabalık kaldırımdaSeni sevdiğini haykıracak gözleriyleAma sen duymayacaksın…


BelkiO kaldırımlarda boğulacak da…Ama yine unutamayacak seni,Gözünde bir damla yaşla yaşayacak;AmaNe sendenNe de seni sevmekten vazgeçecek…….
alıntı…

İnsan Aşıksa…

Akhisarlı Hacı Gülten Teyzemiz ömrünü hizmete adamış, zamanında o beldeden bu beldeye koşmuş bir gönül eri hanımefendi!.. Geçirdiği trafik kazası ve ardından yaşamış olduğu felç dolayısıyla, şimdi evinden çıkamıyor. Ama her dâim “hamd” hâlinde ve evindeki çiçeği bile:
“-Bana dost geldi kızım.” sözleriyle sevebilen bir pamuk anne… Nâmahremden hayat boyu sakınıp korunmuş:
“-Kızım, ben bakkala bile derdimi anlatamam, sıkılırım. Nâmahremi görünce konuşamam!..” diyerek mâsumâne anlatıyor hâlini!..
Yürek böyle güzel olunca, Allah Teâlâ da onu güzel gönüllere yakın etmiş. Mahmud Sâmi Ramazanoğlu Efendi’nin defninde bulunmak dahî nasib olmuş. Şöyle anlatıyor, o tatlı günleri:
“-Çok hâtıralar yaşadık kızım. Sık sık İstanbul’a giderdik; sonra haclar, umreler… Şimdi hepsi gerilerde kaldı.
Mahmud Sâmi Efendi’nin vefâtında Medine’deydik. Zaten son günlerinde rahatsız olduğunu duyduğumuz için sürekli Kur’ân’lar okuyor, duâlar ediyorduk. Vefât ettiklerini duyunca hemen gasledildikleri yere gittik. Çok güzel bir koku vardı bahçede. İki akasya ağacıydı herhâlde, yaşlandık, eskisi gibi hatırlayamıyoruz artık. O ağaçları görünce koku onlardan mı geliyor diye yakınlarına gittim, ama yok, oradan gelmiyordu!.. Sonra bir fırsat oldu, Sâmi Efendimizin gasledildiği odaya yaklaşınca kokunun oradan geldiğini anladık!.. Daha sonraları bu hâdiseyi, şimdi Medine’de yaşıyan Sâmi Efendimizin âşıklarından Pakize Hanımteyze’ye anlatınca, bana şöyle dediğini hatırlarım:
“-Kızım, insan böyle bir Hak dostuna âşıksa, o kokuyu tâ Türkiye’deki evinin odasından da alır!..”
* * *
Büyüklerle hâtıraları çok Gülten teyzemizin! Ziyâret eden kesinlikle gönlü, kulağı boş ayrılmıyor evinden. Bir Pâkize teyzeden, bir de Dürriye Anneden çok sık hâtıralar anlatır… Seçebildiklerimiz:
“-Dürriye Anne vardı, bir de… Büyükler, Pendik’in manevî annesi derlerdi, onun için. Geceleri pek uyumazdı. Ben ne zaman uyanıp kalkmış olsam, onu uyanık görürdüm. Bir gece teheccüde birlikte kalktık. Dürriye Anne:
“-Geç mi kaldık, vah vah!” diyerek ağlamaya başladı. Biz:
“-Yok Dürriye Anne, daha bir saat var sabah namazına!..” dediysek de o ağlamaya devam etti. Belki yarım saat secdede kaldı. Zaten vazifesi duâ imiş. Aslında gece saat birde, bir buçukta ayakta olmaya alışmış, bizim uyandığımız saati geç kalmış kabul ediyor.
Dürriye Annenin beyi hâkimmiş, pek öyle mâneviyâtla alâkası yokmuş… Dürriye Anneyi sinemaya falan götürürmüş. Tabî Dürriye Anne, yumarmış gözünü koyulurmuş zikre. Beyi bir şey sorduğunda da:
“-Evet efendi!” der, beyinin gönlünü kırmazmış. Sonra hâfızlığa başlamış. Beyi duymasın diye de gece çatıya çıkar, sokak ışığında çalışırmış. Böylece sekizinci sayfaya kadar yükselmiş, ama büyüklerin de tavsiyesiyle devam etmemiş. Kur’ân’ı ezber gibi okurdu zaten!
* * *
Mûsâ Topbaş Efendi’nin son yıllarıydı. Ziyâretine gitmiştik. Pek görüşebileceğimizi düşünmemiştik, ama nasib oldu. Her gelene büyük-küçük bir hediye hazırlar verirlerdi. Gelenlerin gönüllerini alırlardı:
“-Gücüm kuvvetim olsa da, Anadolu’dan gelenlere bizzat hizmet etsem!” derlerdi. Öyle kıymet verirlerdi, Allah için birbirini seven ve Allah rızası için ziyâretleşenlere!..
Yanımdaki arkadaşa hediye olarak yelek düşmüştü:
“-Bu kızımız yelek giymez, ama ileride lâzım olur, dursun!” demişlerdi. Ben de içimden:
“-Keşke yeleği bana verselerdi, ben yelek giymeyi severim. Efendimin yeleği diye giyerim!..” demiştim.
Birkaç gün sonra Zâhide hanımla bana bir paket daha göndermişler ve:
“-Gülten hanıma hediyemiz az oldu!” demişler. Paketi açtım baktım, içinden krem bir yelek çıktı! Kendi kendime:
“-Âh Gülten!..” dedim. “Bir de onun gönlünü bununla meşgul ettin, gördün mü?”
Onlar evlatlarının en küçük derdini bile dert ediniyorlar.
Mûsâ Efendi, Mahmud Sâmi Efendi hazretlerini çok severlerdi. Bir soruya cevap verirken hep ondan örnek verirlerdi.
Sâmi Efendi’yle birkaç kez görüşebilmek nasib oldu. O da müstesnâ bir insan-ı kâmildi. Onlar hep hassas yaşamışlar, edeb içinde ömür sürmüşler. Son nefeslerine kadar hep edeb, hep edeb!.. Biz yaşlıyız, bir insan arkasına minder koymayınca sırtı ağrıyor. Onlar hep huzur vaziyetinde, hep dizüstü oturmuşlar. Son yıllarında halbuki çocuk kadar kalmışlar, çok yaşlanmışlardı. Bir gün Melike Hanımdan dinledik hâlini. Sordum şöyle birkaç hâlini anlatsanız, diye… Şöyle anlatmıştı. Yemek yerken arkasına minder koyarlarmış, dayansın, rahat etsin diye, lâkin o öne yaklaşırmış, tâ koltuğun ucuna kadar… Melike hanımlar:
“-Dedeciğim, yaslansanız, yaşlandınız, rahat ederdiniz biraz!” dediklerinde o:
“-Evladım, biz insanız, insan gibi yemek yeriz!” buyurmuşlar. Vefât edene kadar da bu hâlini bozmamışlar. Kızım, biz sabredemiyoruz işte…
* * *
Gülten teyzemiz “Sabredemiyoruz.” der, ama şeker hastalığına rağmen oruç tutardı. Doktor yasağını dinlemeyince rahatsızlığı arttı tabiî.. Tutamadığı orucun gözyaşı gözünden hiç eksik olmadı Gülten Teyzemizin. Her ziyaretine gittiğimizde muhakkak bir ikramda bulunurdu. Hiç bulamadıysa, bastonuna taktığı küçük torbasından şeker ikram ederdi.
Büyüklerin hâliyle hâllenince hep böyle güzellikler yansıyor insandan… Bir gün bir davete biraz geç gelmişti:
“-Kızım, kusura bakmayın, evde yardımcım kırılmasın, dedim. Onunla yedim.” demişlerdi. Ne kadar incelik…
* * *
Allah râzı olsun diyoruz, Gülten teyzemize! Her ziyaretimizde çok yorgun olmasına ve nefes darlığına rağmen ziyaretçilerini hâtıralarından mahrum bırakmayan Gülten teyzemizle ebedî âlemde de hâtıralar paylaşabilmek duâsıyla! Cenâb-ı Hak, bu dünyada da, öte dünyada da bizleri o gönlü güzel, hâli güzel büyüklerimizden ayrı koymasın!… Onların hâllerinden bizlere de in’ikâslar nasib eylesin..
Cenab-ı Hak, ümmeti, böylesi sâlihât-ı nisvândan mahrûm eylemesin!.. Âmin.
Huri Sezen

BÜYÜK VUSLAT

.
O gün Hatice Hanıma erken bir ağırlık çöktü. Akşam karanlığı yoğun bir sis gibi pencereden içeri akıyordu. Birkaç yıldız kırıntısının cama vuran görüntüsünde kocasının televizyon seyreden kocasının siluetini gördü. Erkenden istirahate çekilip düşünceleriyle baş başa kalmak istiyordu. Göz ucuyla kocasını süzdü. Haberlere kendini kaptırmış, Hatice Hanımın farkında bile değildi.
Kutsal topraklar için müftülüğe yazıldıkları günden beri endişeli, tedirgin ve huzursuz bir bekleyişin içine girmiş, kalbine tanıdığı bir acı çöreklenmişti. Yıllar önce, hava alanında 15 gün gece gündüz bekledikten sonra, bütün umutları yıkılarak, gözyaşlarını bir ırmak gibi yüreğine akıtarak, evine geri döndüğü günden beri, yüreğinin bir yerine sinsice yerleşen o bildik yara yeniden kanamaya başlamış, kimsenin görmediği yerlerde, saatlerce gözlerindeki mevsimsiz yağmuru akıtıp durmuştu.

Korkuyordu…
Yıllardır özlemini çektiği sevgilisine kavuşamamaktan, O’nun yanına gidememekten korkuyordu. Yıllar önce diyanete yaptıkları hac müracaatları kurada çıkmadığı için özel bir şirkete başvurmuşlar, ama ne yazık ki bir yığın bürokratik engeller yüzünden Esenboğa’da günlerce bekletildikten sonra geri gönderilmişlerdi. Daha sonraki yıllarda Diyanet isteklerini kabul etmiş, bütün hazırlıkları bitmiş, tam gidecekleri gün senelerdir muzdarip olduğu şeker hastalığı yüzünden komaya girdiği için, kocası o saadet yolculuğuna tek başına çıkmak zorunda kalmıştı. Oğulları onu acil olarak hastaneye yatırmışlar, fakat o yoğun bakımdayken bile devamlı o büyük sevgilinin adını sayıklamıştı. İyileştikten sonra yüreğinde buruk bir ukde ile yıllarca çocuklarına ve kocasına kendisini tekrar götürmeleri için yalvarmış ama doktorlar yüksek tansiyonu, şeker ve kalp hastalığı yüzünden yorgunluğa gelemeyeceğini ve sıcak iklimde yaşamasının mümkün olmadığını belirtmişlerdi. Ama Hatice Hanım yenilmemiş, içinde kor gibi yanan Resulullah aşkı ile kocasına devamlı baskı yapmış ve sonunda onu ikna etmeyi başarmıştı.
.
Dünyada hiçbir sevgi ile mukayese edilemeyecek ölçüde seviyordu Hz. Muhammed’i (s.a.s). Bu sevginin getirdiği erişilmez mutlulukla bulmuştu 63 yaşını. Yıllarca hep “Yarabbi içime Resulullah’ın (s.a.s) sevgisini öylesine yerleştir öylesine yerleştir ki, yüreğimde başka hiçbir sevgiye yer kalmasın” diye dua etmişti. Müftülükçe çekilen kurada isimlerinin çıkmasına rağmen, içinde hâlâ hastalığından kaynaklanan bir tedirginlik ve huzursuzluk vardı.
.
Saatler ilerledikçe dışarının uğultusu eriyor, gecenin sessizliğini televizyon seyrederken uyuklayan kocasının horultuları bozuyordu. Kalkıp televizyonu kapattı. Yatsı Namazından sonra dakikalarca dua etti. “Yarabbi bu sefer O’na kavuşmayı nasip eyle, sevgili Habibinle benim arama hastalığı sokma. Ravza’yı dünya gözü ile görmeme ve O’nun beytinde namaz kılmama müsaade et. Sonra da ruhumu al ve O’nun yanında kalayım. Dünyada ve ahirette beni o büyük sevgilime komşu et. Yarabbi senden oğullarımı istemiyorum, torunlarımı da istemiyorum. Sadece sevgililer sevgilisine kavuşmayı istiyorum. Bu duamı da geri çevirme Yarabbi.” Odanın içinde avuçlarına düşen yağmur taneleriyle kendine geldi. Islak gözlerle saatlerce kaldı seccadesinin başında. Uyku, ipek kanatlı bir kelebek yumuşaklığı ile kirpiklerini okşuyordu. Sessizce yerinden kalktı. Kocasını yatırdıktan sonra kendisi de yavaşça yanına sokuldu.
* * *
Kendini kızgın çöllerde uzay aracına benzeyen bir otonun içinde buldu. Arabada ne bir yolcu, ne de bir sürücü vardı. Yüreği, heyecandan yaralı bir güvercin gibi titriyordu. Masal kaçkını devler gibi bir karartı şeklinde uyuyan dağlar, araç ilerledikçe canlanıyor, uyanıyordu. Dağların altındaki tünellerden, alt geçitlerden hızla geçti. Tünellerin bitiminde sonsuz bir ışık huzmesinin içinde Beytullah ve Ravza bütün muhteşemliği ile gözlerinin önündeydi. Uzay aracı kuşlarla yarışırcasına tavaf etti siyah örtülü mabedi. Sonra bir yıldız kayması gibi uzayın derinliklerine doğru akıp gitti.
Bir ebabil kanadının vuruşuyla uyandı gördüğü sırlı rüyadan. Gözlerinin içi özlenen bir sevgiliye kavuşmanın sevecenliği ile ışıl ışıldı. Gökyüzünün erişilmez maviliğinden kopan sonsuz bir huzur, berrak bir bulut gibi doldu gönlüne. Sevinçle kocasına seslendi.
– Uyan Hacı Efendi, uyan.
Ekrem Bey tatlı uykusundan güçlükle uyandı. Sabah namazından sonra zor uyumuştu. Kısık gözlerle saatine baktı.
– Sabahın köründe hayrola hanım dedi.
–  Bu sefer iki cihan güneşine kavuşuyorum Hacı Efendi. Gidiyoruz.
–  Yahu zaten gidiyoruz, kurada çıktı ya.
–  Evet ama içimde hâlâ yine gidemeyecekmişim gibi bir korku, bir endişe vardı. Rabbime çok şükür bu gece o korku bitti.
Ekrem Bey merakla karısının yüzüne baktı. Mutluluktan gözleri parlıyordu.
– Hayrola, bir rüya falan mı gördün.
Hatice Hanım gece gördüğü rüyayı kocasına anlattı. Ekrem Beyin dudaklarında küçük bir gülücük belirdi. Gayr-i ihtiyari aksakalını sıvazladı. Karısına belirtmiyordu ama Hatice Hanımın sağlığından kendisi de endişeleniyordu. Götürdüğü bütün doktorlar o meşakkatli yolculuğa dayanamayacağını söylemişlerdi. Ama bu durumu oğulları bir taraftan, kendisi bir taraftan ne kadar anlatmaya çalıştılarsa da bir türlü kabullendirememişlerdi karısına. Kadere teslimiyetin getirdiği bir ifadeyle:
– Hayırlısı olur inşallah, dedi.
Sonra da yorganı kafasına çekip uyumak için tekrar yattı.
Bir hafta sonra, hava alanında yolcu etmeye gelen çocuklarına sarılırken, Hatice Hanımın sevinçten içi içine sığmıyordu. Doya doya torunlarını öptü, oğullarıyla helâlleşti. Nemli gözlerle:
– Oğlum, benim için dua edin ve ne olur kusuruma bakmayın, çünkü O’nu sizden çok seviyorum, dedi.
* * *
Mekke’de doktor gözetiminde, dört iri kıyım zencinin taşıdığı tahteravanlarla tavaf etti Kâbe’yi. Türk hacılarının kaldığı Mesfele Mahallesinden Harem-i Şerif’e giderken, dağların altındaki tünellerden geçtikçe rüyasını hatırladı. Allah’a bir kez daha sonsuz şükretti. Ekrem Bey, Hatice Hanımın sağlığına azami titizlik gösteriyor, mecbur kalmadıkça güneşe çıkarmıyordu. Sık sık Türkiye’yi arayarak, çocuklarını annelerinin sağlığından haberdar ediyor, müjdeler veriyordu.
.
Sağlık durumundaki moral düzeltici haberler ilk günler Medine’de sürdü. Hatice Hanım her gün beş vakit namazını Mescid-i Nebevi de kılıyor, Kurban Caddesinden sevgilisinin yanına her sabah servislerle gidiyor, akşama kadar bir daha da dönmüyordu. Mescid-i Nebevi’nin hanımlara ayrıldığı bir günde aşırı izdihamdan fenalaşmasına rağmen, büyük vuslatı daha fazla geciktirmek istememiş ve Hz. Muhammed (s.a.s)’in beytiyle minberi arasında ağlayarak namaz kılmış, saatlerce secdede kalmıştı. Hanımlara ayrılan saatin bitiminde görevliler geldiğinde hâlâ secdedeydi. Onu sevgilisinin yanından, eller üstünde zorla ayırdılar. O gün öğle namazından sonra birkaç Türk hacısının eşliğinde, sessizce Cennetü’l-Baki’de o çok sevdiği insanın yanına komşu ettiler.
Ekrem Bey acı haberi Türkiye’ye bildirememişti. Buna rağmen hava alanına karşılamaya gelen çocukları, gördükleri rüyadan dolayı babalarına; “annem nerede” diye sorma cesaretini bir türlü gösterememişlerdi.
.
Ümit Fehmi Sorgunlu

SÜMEYYE İSLAMIN İLK ŞEHİDİ

 İlk Türk Ne zaman Müslüman Oldu?
Türk milleti İslâm dini ile 9’uncu yüzyılın ilk çeyreğinde tanışmaya başladı

 ve Yılmaz Öztüna’nın ifadeleri ile 10’uncu yüzyıla kadar yavaş

ve 10’uncu yüzyıldan sonra ise büyük bir hızla İslamiyet

Türkler arasında yayıldı ve nihayet öyle bir hâl aldı ki,

Haçlı dünyasında bir Hıristiyan İslâm dinine geçtiğinde ona,  “Türk oldu!”  denildi.

İslâm dini Hz. Muhammed aleyhisselâm tarafından milâdi 610 yılında tebliğe başlandığına göre

Türklerin İslâm dini ile tanışması ve onu benimsemesi arasında neredeyse 350-400 yıl var demektir.

Lâkin ilk Türk’ün İslâm’a girişi ile Peygamberimizin İslâm’ı tebliğ ettiği yıl, aynı, yani milâdi 610’dur.

Evet, bir Türk İslâm’ın Mekke döneminde Hz. Muhammed’in dâvetine evet demiş ve azılı

İslâm düşmanı Ebu Cehil’in çok ağır işkencelerine maruz kalmış ve nihayet yine o pis Ebu Cehil’in bağrına sapladığı mızrağı ile şehit olmuştur.

 Ve  İslâm’ın ilk şehidi işte Bu Türk evlâdıdır.

Allah (c.c.) katında şehitlerin durumunu bu dini az buçuk bilenler bilir

 ve Allah kendisi için İslâm kimliği ile ilk şehit olanın
bir Türk evladı olmasını murat etmiştir.

Siz siz olun gazilik ve şehitlik kavramları ile mücadele eden

 ve Türkler zorla Müslüman oldu yalanını yayan odak ve dudaklara aldanmayın ve sorun, 

 “Türkler zorla Müslüman oldularsa, dünyaya hakim oldukları dönemde niye dinlerinden vazgeçmediler?”

Peki, kimdir Müslüman olan ilk Türk?
O, Sümeyye validemizdir.
Sümeyye’nin Türk olduğunu Türk olmayan ve ilmî otoritesi İslâm ve Batı dünyası tarafından saygı ile kabul edilen

Prof. Dr. Muhammed Hamidullah’tır.

 Hamidullah’ın tarihi kaynaklardan çıkarttığına göre Taif’te, 

el Haris bin Kalede isimli tedavide usta çok ünlü bir doktor vardır.

 İran bölgesinden valiler bile tedavi için ona gelmektedirler.

O yıllarda da

İran bölgesi Türklerin yoğun olarak yaşadığı bir bölgedir ve Sümeyye validemiz Übülle Valisi’nin yanındadır ve o adı Pamuk’tur.
Gün olur Übülle valisi Taif’teki meşhur doktora tedavi olur, memnun kalır ve
Pamuk’u Haris bin Kalede’ye cariye olarak hediye eder,
Taif’e gelen Pamuk’un ismi Sümeyye olur. 
Sümeyye birkaç defa evlenir, son evlendiği kişi Yemen Yasir’dir, Yasir’den oğlu Hz. Ammar doğar
Yine İslâm’ın ilk yıllarını az buçuk bilenler Mekke’de kabile ve soy sop dayanışmasının ne kadar önemli olduğunu bilirler.
 İşte bu ırkçı ortamda Sümeyye Türk’tür, kolu kanadı yoktur.
 Kocası Yasir, Yemenli’dir, kolu kanadı yoktur.
 Öyle olduğu için bu aile Ebu Cehil gibilerin kolayca işkence edebileceği bir ailedir.
 Hz. Sümeyye’nin Türk olduğuna dair bilgileri Prof. Dr. Zeki Velidi Togan,  Prof. Dr. Abdülkadir Karahan ve Prof. Dr. Zekeriya Kitapçı da naklederler.
Hz. Sümeyye İslâm’ı kabul ettiğinde artık çok yaşlı idi.
Pis Ebu Cehil,  “Sen Muhammed’e aşık oldun!” bile dedi.
Ebu Cehil tarafından en şedit işkencelere tabi tutulan Türk kadını Sümeyye inancından bir adım geri atmadı.
İlk Müslüman Türk ve İslâm’ın ilk şehidi Hz. Sümeyye Ebu Cehil’in işkenceleri altında son nefesini verdiğinde, Allah’ın resulü Hz. Muhammet aleyhisselam şöyle demişti:
“- Küfrün işi bitti!”
Ey Türk evladı, ey Türk kadını..
Sen işte böyle  “Küfrün işinin bitirilişinde”  Allah’ın seçtiği bir kavimsin.
Daha sonra gerçekten de tam 22 milyon kilometrekarede Küfrün işini bitiren millet senin milletin değil miydi?
Yalnızca Osmanlı coğrafyasında değil, bugün Asya içlerine kadar küfrün işini adım adım bitiren ve o coğrafyaları İslamlaştırarak bugünkü
Pakistan’ın bile temellerini atan senin ataların değil miydi?
Elhamdülillah, öyleydi..
Ve Fahr-i Kâinat Efendimiz, Şehit Türk evladı, ümmetinin yıldızı Hz. Sümeyye’yi o halde gördüğünde, 
 “Küfrün işi bitti!”  dedikten sonra eklememiş miydi:
“- İslam’ın zaferi kesinleşti!”
Diye..
İşte Türk anasının mayası ve işte ilk Müslüman olan Türk’ün ümmet ve milleti adına toprağa bir tohum gibi düşmesi..
Allah (c.c.) İstanbul’un Fethini de işte bu Hz. Sümeyye’nin nesline nasip etti. Ve Hz. Muhammed aleyhisselam neslinin devamına da bu milleti vesile kıldı.
Nasipse onu da yarın anlatalım..
Peygamber soyunun sürmesinde Türk milletinin rolü!
Peygamberimizin Türkler hakkında pek çok hadisi var.
Şahsen biz Prof. Dr. Zekeriya Kitapcı’nın,  “Hz. Peygamber’in Hadislerinde Türkler”  isimli değerli çalışmasının her vatan evladının evinde bulunmasını çok arzularız.
Konumuza dönelim.
Evet, Hz. Sümeyye bir Türk’tür ve Mekke döneminde, İslâm’ın ilk günlerinde Müslüman olmuş, Ebu Cehil zaliminin bütün işkencelerine rağmen dininden vazgeçmemiş, sonunda onun hançeri ile şehit edilmiştir.
Yani Allah (c.c.) bütün insanlık için seçtiği din olan İslâm adına ilk şehidin bir Türk, üstelik bir Türk kadını olmasını murat etmiştir.
 Birileri,  “E, bunda ne var!”  diyebilir.
Bunda ne olup olmadığını bunu böyle murat eden, dinin, din gününün ve âlemlerin Rabbi Allah bilir.
Yine Allah’ımız Hz. Muhammed’e Kur’an’ında  “Habibim” demektedir. Kur’an’ında  “Allah ve meleklerinin Hz. Muhammed’e selam ettiklerini” beyan buyurmaktadır.
Allah’ın, âlemleri yüzü suyu hürmetine yarattığı Hz. Muhammed aleyhisselam ise Ehlibeytini ümmetine emanet etmiştir.
Allah resulü neslini biz Müslümanlara emanet etmiş olmasına rağmen işte bu  “Emanet”  Kerbela’da yok olmakla yüz yüze gelmiştir ve Türk işte bu tarihi kırılma noktasında da Allah tarafından bir defa daha devreye sokulmuştur.
Hz. Sümeyye İslam’ın ilk günlerinde Müslüman olmasına rağmen Türklerin İslâm’a kitleler halinde girmeleri yüzyıllarca sonradır ve Kerbela hadisesi yaşandığında Türkler henüz Müslüman değildir.
Peygamber torunu Hz. Hüseyin (r.a) Yezid tarafından biata zorlandı Hz. Hüseyin de hilafetin saltanat haline getirilmesine karşı çıktığı için bu biatı kabul etmedi, edemezdi.
Taraflar Kerbelâ’da karşı karşıya geldiler. Hz. Hüseyin’in yanında aile efradıyla birlikte yetmiş kişi bulunuyorken,  Yezid’in gönderdiği  komutanların emrinde ise binlerce asker mevcuttu.
Olayın devamını Rahmetli Halûk Nurbaki’nin  “İmanla Gelen İlim” isimli eserindeki  “7 Goncalı Çiçek”  yazısından aktaralım:
“14 asır evvel Kerbelâ’da dünya tarihinin en büyük trajedisi sergileniyordu. Ortalığı can korkusu ve dünya çıkarlarının tehdit ettiği bir muharrem ayının 9. günü, ufukta yedi atlı göründü.
Yağız atlarının sırtındaki bu yedi Türk kahramanı, canlarını hiçe saymışlar ve (…) Hz. Hüseyin Efendimiz’e gelmişlerdi.
Allah aşkı ile yanan bu kahramanlar, peygamber torunlarına karşı yapılan tuzakları sezmişler ve Hz. Hüseyin Efendimiz’i Türkistan’a götürmeyi istemişlerdi.”
“Hz. Hüseyin Efendimiz: ‘Kumandanınıza teşekkür ederim. Ancak yardımınız bana değil, hasta oğlum Abidin’e  olacaktır.
Ben şehid olduğumda onu alıp götürün’ buyurdu (Nurbâki, Anadolu Mucizesi)”
Hz. Hüseyin ellerini semaya kaldırarak:
“- Yarabbi, bu milletin 7 atlısına karşılık 7 Müslüman Türk devleti ver!”
Diye niyaz etmekten kendini alamadı.
Evet, Allah (c.c.),   “Habibim”  dediği Hz. Muhammed neslinin devamı için de Türk’ü görevlendirmiştir.
“E bunda ne var?” diyenlere de, “Sen onu, bunu böyle takdir eden Allah’a sor, belki kalbine ilham eder” deriz.
Nurbâki,  “Bu kahramanlar Kerbelâdaki faciadan sonra Hz. Zeynel Abidin’i (R.A.) kaçırarak Ehl-i Beyt’in yok olmasına mâni oldular”  der ve
Hz. Hüseyin Efendimizin, 
“Bu milletin 7 atlısına karşılık 7 Müslüman Türk devleti ver” duasının, Osmanlı’nın yıkılmasından sonra kurulan Türkiye Cumhuriyeti ve SSCB’nin dağılmasıyla vücut bulan 6 Türk devleti,
Kazakistan, Tacikistan, Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan ve Azerbaycan olarak Allah indinde kabul gördüğünü dile getirir.
Biz o günden bin 200 küsur yıl beriye geliyor, 1925’te Türkiye Cumhuriyetine karşı ayaklanan Şeyh Sait’in idam sehpasına giderken söylediklerini onun amca oğlu Cemal Kutay’ın Türkiye İstiklal ve Hürriyet Mücadeleleri Tarihi isimli eserinin 19. cildinden aktarıyoruz:
“- Anlaşıldı ki Türkiye, kıyamete kadar İslâm’ı koruyacak. Fena yaptık, bundan sonra iyi olur inşallah..”
Haçlı, Türk’e niye  “Tanrının kırbacı”  diyor sanıyorsunuz!

BU DEVRAN SESLİ TÜRKÜ DİNLEYİN

Gülendam gülendam avşar gelini
Kınalar belemiş kardan elini
Bir daha göreydim melek yüzünü
Devrana devrana bak bu devrana
Bu devran bu devran zalim bu devran
Taşımaz yükümü bir garip kervan
Harap eyledi beni eyledi veran
Güldeste güldeste yarim güldeste
İçerim yanıyor, yüreğim hasta
Diyemem derdimi düşmana dosta
Devrana devrana bak bu devrana
Bu devran bu devran zalim bu devran
Taşımaz yükümü garip bir kervan
Harap eyledi beni eyledi veran
Güler Duman

AŞKIN YANLIŞLARI

AŞKIN YANLIŞLARI
İlişkiler çıkmaza giriyorsa durup bir düşünmek gerek. Bir ilişkiyi yürütmek için bize öğretilen şeyler aşkın katili olabiliyor. Ve maalesef aşkta bir yanlış bile onlarca doğruyu götürebiliyor.

        Franzsız şair Louis Aragon’un

”Mutlu Aşk Yoktur” şiirini 1942 yılında Elsa’ya yazdı.
Bu kadar aşıkken sevdiğine neden
”Mutlu Aşk Yoktur” diyordu Aragon?
        Gerçekte, bu şiirde ortaya çıkan sorun, mutlu aşkın olup olmadığı değil., mutlu çiftin olup olmayacağıdır. Çünkü çift olmak erkeğin ve kadının en yüce şeklidir.
        Yanlışların Kaynağı
        Aile, toplum, arkadaş grubu, gelenekler, adetler, söylentiler, dedikodular… her kafadan bir ses çıkar, her duyulanın doğru olduğu sanılır. Herkes kendi doğrultusunda, kendi düşüncesini dayatmaya çalışır. Maalesef bunlar insandan insana kuşaktan kuşağa aktarılır.
        Aynı Kafada Olmak
        İşte en büyük yanlışlıklardan biri sevgilimiz bizimle aynı kafada olmalı. Peki sonra ne olacak? Öncelikle kadın ve erkek, genetik olarak birbirinden farklı iki dünyadır. Bu iki dünyayı tanıyıp keşfetmek farken neden insan kendi düşüncesinin aynısını taşıyan biriyle birlikte olmak istesin? Sıkılmaz mısınız? Zaten siz varsınız, neden aynen sizin gibi birini daha isteyesiniz ki?
        Sorunsuz Yaşamak
        İşte bu mümkün değil. Tartışmalar ilişkiye renk katar. Tabii bunları kronik kavgalar haline dönüştürmezseniz. Küçük sorunlar sizin birbirinize kenetlenmenizi ve birbirinizi daha iyi anlamanızı sağlar.
        Ortak Zevkler
        Ortak zevkleri içermeyen bir ilişki, iyi bir ilişki değildir denir. Peki nereye kadar? Oysa birbirimizden öğrenecek çok şeyimiz olmalı. Örneğin sevdiğiniz kitap okumaktan hoşlanmıyorsa siz ona okuduğunuzu anlatın.
        Huzurlu Olmak
        İşte en büyük yanlış. Huzur sizin kendi içinizde olmalı. Bunu içinize yüklemeye kalkmayın. Aşkta huzur arayan yanılır. Aşk tam tersine huzursuzluktur. Huzur arıyorsanız annenizin kucağına , dostunuzun yanına koşun. Ama aşk huzursuzluğu barındırdıkça canlıdır.
      
  Hem Sevgilim Hem Dost
        Nasıl yani? Sevgilisiniz siz, dost değil. Sevgilinizle ayrı dostlarınızla ayrı ilişkiniz olmalı. Sevgilinize dostunuz gibi davranırsanız o ilişki acı sona doğru ilerlemeye başlar. Dostunuza sevgilim diyor musunuz? O zaman sevgilinize de dostum demeyin. Tabii bir de cinsellik var. Dostunuzla sevişmezsiniz. Ee o zaman…
        Mutlaka Değişmeli
        Hayır, hayır bin kere hayır. Değişmeyin, değiştirmeyin. Değişmeye çalışmak ego tatmininden başka bir şey değildir. Bunu sakın yapmayın karşınızdakini olduğu gibi kabullenin. Farklılıklarıyla sevin sevmiyorsanız da ayrılın.
        Aragon ve Şiiri
        Şimdi şiiri okuyun. Ve Aragon’un ”Mutlu Aşk Yoktur” derken sevgilisine aşkını nasıl anlattığını dikkat edin…
        Mutlu Aşk Yoktur
İnsan her şeyi elinde tutamaz hiçbir zaman
Ne gücünü ne güçsüzlüğünü ne de yüreğini
Ve açtım derken kollarını bir haç olur gölgesi
Ve sarıldım derken mutluluğuna parçalar o şeyi
Hayatı acı dolu garip bir ayrılıktır her an
Mutlu aşkım yoktur.
Güzel aşkım tatlı aşkım kanayan yaram benim
İçimde taşarım seni yaralı bir kuş gibi
Ve onlar bilmeden izler geçiyorken bizleri
Ardından tekrarlayıp ördüğüm sözcükleri
Ve hemen can verdiler iri gözlerim için
Mutlu aşk yoktur.
Vakit çok geç artık hayatı öğrenmeye
Yüreklerimiz birlikte ağlasın sabaha dek
En küçük şarkı için nice mutsuzluk gerek
Bir ürperişi nice pişmanlıkla ödemek
Nice hıçkırık gerek bir gitar ezgisine
Mutlu aşk yoktur
Bir tek aşk yoktur acıya gark etmesin
Bir tek aşk yoktur kalpte açmasın yara
Bir tek aşk yoktur iz bırakmasın yara
Bir tek aşk yok yaşayan göz yaşı dökmeksizin
Mutlu aşk yoktur ama
Böyledir ikimizin aşkı da…

HİÇ BEKLENTİSİZ SEVDİNİZMİ..????


HİÇ BEKLENTİSİZ SEVDİNİZMİ..????
..
Aşklardan öyle çok şey bekler hale geldik ki, beklentilerimiz yerine gelmediğinde kendi kendimizi yiyip bitiriyoruz. Tabii aşkta bitiyor. Ondan sonra gelsin acılar gelsin gözyaşı…
        Bir başara bilsek beklentisiz sevmeyi öyle özgür hissedeceğiz ki kendimizi… bir öğrenebilsek aşkımızın başkalarına bağımlı olmadan sadece kendimizin içinde yeşerdiğini… bir anlayabilsek, aşkın başkalarını değil kendimizi mutlu etmek için gerekli olduğunu…
         Hiç beklentisiz sevdiniz mi? Yani bugün telefon etmedi demeden, şu an nerede acaba diye kendi kedinizi yemeden, yaş günümü hatırlayacak mı acaba diye bir beklenti içine girmeden… sevdiniz mi hiç?
        Bitecekse biter
        Onun, size ait bir mal olup olmadığını kabul edip onu özgür yaşama ile sevmeyi denediniz mi? Yanındaki erkek arkadaşına aldırmamayı öğrenip, ama aldırmıyormuş gibi yapmadan, gerçekten aldırmadan. ”Bitecekse biter, bunu ben değiştiremem, beni sevmeyi bırakmasını değiştiremeyeceğim gibi” diye düşünün.
        Onu yersiz kıskançlıklara boğmadan ve kendinizi yıpratmaktan vazgeçebildiniz mi hiç? Hiç beklemeden çalan bir kapıda onu karşınızda görmek ne güzeldir bilir misiniz? Beklemediğiniz bir anda hediye almak en sevdiğinizden… ve beklemeden gelen bir ‘ seni seviyorum’ mesajının tadına varabildiniz mi hiç?
        Siz istediğiniz için değil, o istiyor diye yapıldı mı tüm bunlar? Ve beklentisiz sevmenin tadına bakabildiniz mi hiç?
        Sürprizlerle mutluluk
        ” Bugün beni hatırlamadı” yerine ”hiç beklemiyordum senin geleceğini” diyebilmek ne güzeldir oysa… onu boğmadan, kendinizi boğmadan, sevebilmek ne güzeldir.. Sahiplenme duygusundan uzak, sevmenin sevilmenin tadına varabildiniz mi hiç? Yapılmamış davranışlar, söylenmemiş sevgi sözcükleri ile kendi kendimizi aşk çıkmazında kaybedeceğinize hiç beklenmeyen bir demet çiçekle mutlu oldunuz mu?
        Beklentisiz sevin… Ben beklentisiz seviyorum… niye aranmadım diye düşünüp kendi kendinizi yiyeceğinize hiç beklenmedik bir ‘ seni özledim’ mesajıyla aşkı yakalayın.
        Beklentisiz sevin… Ben beklentisiz seviyorum. O sizin sevgiliniz olduğu için değil. Ona tapulu malınız gibi. Çantanız, arabanız gibi davranma hakkını olduğunu düşünmeden. Onu, sevdiğiniz, onun da sizin sevdiğiniz için sevin.
        Yıllanmış şarap gibi
        Sevgiye karışan beklenti denen illeti hemen silin aşkın ak sayfalarından.
Göreceksiniz ki, o zaman aşk başka bir güzel. Göreceksiniz ki, o zaman sevgili daha bir romantik. Göreceksiniz ki, o zaman sevmek ve sevilmenin damaklarda bıraktığı tat yıllanmış şarap gibi. Beklenti zevkine karışmadan bir başka döndürüyor insanın başını.
        Ben beklentisiz seviyorum. Onun nerede olduğunu merak etmiyorum. ”Beni bugün neden aramadı?”diye geçirmiyorum içimden, aramadığı zamanlarda.
        Geleceğe dair hayallerimde yok zaten. Ben sevgiyi yaşıyorum. Onun yanımda olduğu anlar o kadar değerli, o kadar kıymetli ki. Gerçekleşmemiş ve gerçekleşmeyecek beklentilerle mahvetmiyoruz o anları. Beklentisiz sevmiyoruz. Sevmediğimiz için seviyoruz… Hayalsiz, geleceksiz, beklentisiz. Anlık seviyoruz.deneyin. Beklentisiz, sevmeyi deneyin bir gün. Beklentilerle boğduğunuz aşklarınıza acıyacaksınız…

SAÇLARINI TARAMIŞSIN SARI RENGİ BOYAMIŞSIN SESLİ TÜRKÜ DİNLEYİN

Saçlarını taramışsın sarı renge boyamışsın
Saçlarını taramışsın sarı renge boyamışsın
Haberin varmıydı benden beni bana koymamışsın
Haberin varmıydı benden beni bana koymamışsın
Keşke seni görmeseydim gönül verip sevmeseydim
Keşke seni görmeseydim gönül verip sevmeseydim
Lal olaydı ağzım dilim keşke seni demeseydim
Lal olaydı ağzım dilim keşke çirkin demeseydim

Ah o saçlar taramırmı sarı rebge boyanırmı
Ah o saçlar taranırmı sarı renge boyanırmı
Gidipde yar ele vardın gönlüm buna dayanırmı
Gidipde yar ele vardın bu can buna dayanırmı
Keşke seni görmeseydim gönül verip sevmeseydim
Keşke seni görmeseydim gönül verip sevmeseydim
Lal olaydı ağzım dilim keşke seni demeseydim
Lal olaydı ağzım dilim keşke çirkin demeseydim

SAÇLARINDAN BİR TEL ALDIM HABERİN VARMI SESLİ TÜRKÜ

Saçlarından bir tel aldım
Haberin var mı yar yar
Haberin var mı?
Ben gönlümü sana verdim
Haberin var mı yar yar
Haberin var mı?
(2Kere)  
Gözden ırak dilden uzak
Ben seni sevmişim eyvah
(3 Kere)
Haberin var mı yar yar
Haberin var mı yar yar
Haberin var mı?
Gözler kalbin aynasıdır
Yalan söylerimi yar yar
Yalan söylerimi
Aldatan gözleri gördüm
Oda sendemi yar yar
Oda sendemi
Nakarat
Bir hatıran kaldı bende
Onuda alsana yar yar
Onuda alsana
Vicdanında rahat mısın?
Söylesen bana yar yar
Söylesen bana
Nakarat

MAVİ BİR ÖLÜM SESLİ ŞİİR

MAVİ BİR ÖLÜM 
Yine sana sesleneceğim
Senin kim olduğunu hiç bilmeden Senin kim olduğunu en çok bilerek
İsyankar zambakların çılgın nilüferlerin Dört nala açan kiraz çiçeklerinin
Dudak kıvrımlarına yoldaş olacağım Sarı bir hüzün kızıl bir gurur
Ve siyah bir öfkeyle konuşacağım sana
Sana oklardan değil yaylardan bahsedeceğim Gülün dikeninden değil
Gülleri ve dikenleri doğurmaktan yorulmayacağım
Topraktan söz açacağım Akan su gelmeyecek kelimelerime
Suyu şefkatle kucaklayan damlaları dinlendireceğim
Yine sana sesleneceğim Senin kim olduğunu hiç bilmeden
Bilmek istemeden
Alaattin’in sihirli lambasından çıkan cin bana gelseydi
Ve ne dilersem dilememi isteseydi Hiçbir şeyi elde etmeyi dilemezdim
Bir şeyden vazgeçmek isterdim sadece
Hayatta bir şeyden vazgeçmek lutfedilseydi Bedeli her şeyim olsa bile
Sana seslenmekten vazgeçmek isterdim
Garip değil mi sana seslenmekten vazgeçtiğimi
Bundan hoşlandığımı düşünüyorsun belki de
Oysa sana seslenmek bütün hesaplarımı gördüğüm bu dünyadaki
Tek geride kalmış hesap benim için Bu dünyadaki tek yük
Bu seslenişin kalbini avucumda tutabilmek
Kürek mahkumu için kürek neyse Benim için de sana seslenmek o
Bir yandan gemiyi ufka ulaştırmanın tek yolu
Öbür yandan bileklerimden sızan kanların
Gönlümü işgale yeltendiği bir rotanın can suyu
Oysa ben sana küreklerden değil gemiden bahsetmek isterdim
Atalarım bana kadınlara gökyüzünü
Gemileri ve yelkenleri anlatmayı öğrettiler Sen kürekleri yağlı urganları
Geceyi siyaha gömen fırtınaları öğretmeye çalışıyorsun
Sana ellerimle dokunarak gözlerimle okşayarak
Göstermek isterdim Rüzgarla şişen beyaz yelkenleri
Ama senin vaktin yoktu Ben bunu hiç anlayamadım
Kavmimin kadınları bana öğretmediler ki
Bazı kadınların beyaz güvercinlerden daha çok
Siyah apoletleri sevebileceğini Sana sesleniyorum
Ve gözlerin bileklerimden parmak uçlarıma
Toplanmış kan pıhtılarını seyrediyor
Kürekleri bırakmıyorum
Önce yücelttiğin sonra terk ettiğin aşkın onuru için
Kalemi bir an elimden düşürmüyorum
Ankara Kalesi’nin önünde Sana sesleniyorum
Benden kaçıp cennete gitmek isteseydin
Seni cennetin kapısına kadar götürürdüm
Bana gelmek için seni korkutan cehennem olsaydı
Cehennemle konuşurdum Seni ona anlatabilirdim
Oysa sen ne cenneti isteyebilecek kadar aşık oldun
Ne de cehennemi isteyebilecek kadar ayrılık
Seviyorum seni ama dedin Hoşçakal diye ekledin
Şimdi gitmeye mecburum
Belki yine gelirim, umarım gelirim Son sözün oldu
Cennetin ve cehennemin dillerini
Savaş naralarını ve aşk şiirlerini
Gazelleri ve boleroları öğreten atalarım
Senin sözlerinin anlamını öğretmediler
Hiçbir şey söylemeden gittin
Ayrılığın dilsiz olduğunu ben senden öğrendim
Dilsiz olanın yaşayabileceğini sen öğrettin bana
Ve kalemime ilk defa yavan gözlerle baktın
Yine yeniden sadece sana sesleneceğim Müebbet bir aşk dışında
Bildiğim tüm duyguları terk edeceğim
Sana sesleneceğim yine Seni sadece kuru bir sevgiyle değil
Derin bir hüzünle binlerce yıllık bir gururla
Ve pervasız bir öfke ile sevdiğimi duyuyor musun
Mütevazi bir sevgiyle değil
Küstah bir aşkla sevdim seni Ben Osmanlı gibi
Kollarımın yetişmediği bir aşkı kucaklamaya çalışırken
Sen köprülerin ülkesindeki Venedikteki son sancağı
Kışın üşümemek için şal yaptın kendine
Neden bilmiyorum özlemin artıyor içimde
Zaman geçtikçe eksilir demiştim oysa
Atalarımın öğrettiklerine de ters düşse de Sana inanırım bilirsin
Zamanla unutursun demiştim Niye daha derinleşiyor öyleyse
Derinleşiyor özlemin
Ve gönlümde bir iç savaşta dökülen kanlarıBCoşturuyor ayrılık sözlerin
Öfkelerimin kararlılığını Aşka katık ederek konuşacağım
Bedenim bu dünyayı terkedene kadar Öyle sanıyorum ki
Hüzünle ve acıyla pek barışık olmadığın için
Benden uzun yaşayacaksın
Benden sonra kelimelerim gelecek gönlüne
Onların benden geldiğini bir tek sen bileceksin
Küstah bir aşkla seveceğim seni
Ben savaş ve ölümle haşir neşir olan
Kelimeler dışındakileri unutmaya gayret edceğim
Ömrün geri kalanında Sana sesleneceğim yine
Ben seni Beyrut gibi sevdim ama
Sana ne Mağribi ne de Manhatten’i anlatamadım
Bağdat ve Şam’ı işgale yeltenmişken
Venedik! ten gelen ihanet tarumar etti ordularımı
Sarı bir keder, kızıl bir kibir, siyah bir isyanla konuşacağım sana
Senin kim olduğunu hiç bilmeden
Ağlayan zambakların dudak kıvrımlarına yoldaş olacağım
Senin kim olduğunu en çok bilerek
Kavmimin bana vaadettiği tüm aşkları terk edeceğim
Müebbet bir aşk, Sarı bir hüzün
Kızıl bir gurur ve siyah bir öfkeyle konuşacağım
Bu dünyayı terk etme müjdesi gelene kadar
Hüznü, gururu ve öfkeyi bilseydin keşke
Hüznün beni aşan taşkınlığını
Gururumun binlerce yıl önceden miras kalmış hoyratlığını
Öfkelerimin hiçbir zaman sona ermeyecek ve azalmayacak kararlılığını
Anlayabilseydin Anlatabilirdim sana
Seninle yaşanan bir aşktan sonra
Ayrılığın ölüm bile olsa
Mavi bir ölüm olacağını…!
Şiir : Ömer Çelik

KENDİNİ OKUYAMAYAN EŞİNİ GÖREMEZ

KENDİNİ OKUYAMAYAN EŞİNİ GÖREMEZ
Enaniyetli insan olgunlaşamaz. Nefsini beğenen ve nefsine itimat eden bedbahttır, nefsinin ayıbını gören bahtiyardır. Nefsinin ayıbını gören bahtiyar insan, eşinin jest ve mimiklerinden mana çıkararak eleştirmek yerine kendini okur, hatalarını tashih eder. İşte o zaman evlilik, eşlerin ‘ben iyiyim, sen kötüsün’ savaşının yapıldığı ve sürekli eleştiri oklarının atıldığı yer olmaktan çıkar. Sevgi ve saygı kelimeleriyle yazılan ‘mutluluk kitabı’nın okunduğu yer olur.
Kadın dert yanıyordu; 20 yıllık evliyiz. Fakat aramızdaki problemler azalacağı yerde çoğalıyor. Eşim hep kendi dediklerinin olmasını istiyor. “Ben bilirim, ben doğruyum, ben haklıyım” diyerek sürekli beni eleştiriyor ve aşağılıyor. “Evlilik terapistine gidelim dediğimde “Benim bir şeyim yok sen kendin git.” diyor. Ne yapacağımı bilmiyorum. Çok bunaldım, gücüm tükendi. Bazen ayrılmayı düşünüyorum ama çocuklarıma kıyamıyorum
Bir beyin serzenişi ise şöyle: “Biz yaklaşık 1,5 yıl önce evlendik. Eşimin, sorunları var, psikoloğa götürdüm. Psikoloğa doğruları anlatmıyor. Sürekli beni suçluyor. Hep kendi haklı, kendi doğru ve kendisinin istekleri olacak. Kaç defa konuştum. Ailesi de ona destek oluyor. Son çare boşanmaya karar verdim.”
Bazı evliliklerde eşlerden birisi kendini prens ya da prenses ilan ediyor. Eşini hizmetli yerine koyuyor. Onu eğitmek için mütemadiyen eleştiriyor. Eleştiri oklarına hedef olan eşse zamanla kendini değersiz hissediyor. İçine dönüyor. Suskunlaşıp depresifleşiyor. Bu sefer eleştiren eş karşı atağa geçiyor: “Zaten senin yüzün hiç gülmez, hep böyle depresifsin.” Oysa esas eleştirilmesi gereken; eleştiren eştir. Böyle eşlerin kendilerinde problem vardır. Karamsardırlar, hayata siyah gözlükler arkasından bakarlar. Kendileriyle barışık olmadıklarından eşleriyle de çatışma halindedirler.
Yapmaları gereken şey, hakkaniyetli davranmaktır. Nefsi müdafaada bulunmak yerine kendini sanık sandalyesine, vicdanını da hakim koltuğuna oturtup kendini yargılamaktır. “Acaba ben eşimi neden eleştiriyorum? Neden aşağılıyorum? Yoksa kendimde var olanları eşime yükleyerek kendimi mi rahatlatıyorum?” demektir.
“Ey kendini insan bilen insan! Kendini oku!” cümlesini rehber ederek eşinin kötülüklerini okumak yerine kendini okumak, yani tanımak gerekir. Zaten kâmil insan olmanın yolu da insanın kendini tanımasından geçer. Enaniyetle kendini beğenen insan olgunlaşamaz. “Nefsini beğenen ve nefsine itimat eden bedbahttır, nefsinin ayıbını gören bahtiyardır.”
Nefsinin ayıbını gören bahtiyar insan, eşinin jest ve mimiklerinden mana çıkararak eleştirmek yerine kendini okur, hatalarını tashih eder. Böylece mutluluğu yakalamakta ilk adımı atmış olur.
İşte o zaman evlilik, eşlerin “Neden öylesin? Neden böylesin?” Veya “ben iyiyim, sen kötüsün” savaşının yapıldığı ve sürekli eleştiri oklarının atıldığı yer olmaktan çıkar.
Hoşgörü, anlayış, sabır, şefkat, merhamet, sevgi ve saygı kelimeleriyle yazılan ‘mutluluk kitabı’nın okunduğu yer olur.
Unutulmamalıdır ki, evlilik iki kefeli terazi gibidir. Bir kefeye sadece bir eşin hataları konulursa o terazi dengelenmez. Ancak yanlışlar da doğrular da eşit olarak her iki kefeye konduğunda dengelenir.
Öyleyse var mıyız kendimizi okuyup hatalarımızı tashih ederek mutluluk yoluna adım atmaya?
Gülay ATASOY 

KORKMUYORUM SENi SEVMEKTEN SESLİ ŞİİR

KORKMUYORUM SENi SEVMEKTEN
Kaçmaya çalıştığın gerçek bir gün karşına çıkacak.
Ve işte o gün kaçacak yerin olmayacak.

Ben senin varlığını seviyorum,yokluğunu seviyorum
Sana ulaşamadığım dakikalarda seni duymayı seni özlemeyi
Hiç görmesem bile seninle olmayı seviyorum.
Hiç korkmuyorum seni sevmekten.
Senin gülüşünü seviyorum her bana bakışında
Gözlerine de okuduğum o duyguyu
Gözlerindeki gözlerimi seviyorum.
Gönlünü seviyorum özünü seviyorum senin
Dudaklarındaki sözlerimi seviyorum
Yine de korkmuyorum seni sevmekten.

Ben sendeki o sıcaklığı sana olan uzaklığı seviyorum.
Yanaklarından akan göz yaşlarını
En çok, dağınık olduğunda saçlarını
Beni arayan ellerini seviyorum.

Yalnızlığımı seviyorum sebebi sensen
Ayrılığını seviyorum,en çok yalnız kaldığımda
Beni bulan gönlünü seviyorum.
Ben en çok senin bana olan sevgini seviyorum.

İçimden haykırmak geliyor.
Dünyaya sığdıramadığım seni
Kalbime sığdırmak geliyor.
Ağlamak geliyor seni görmezsem

Özlemek geçiyor içimden seni sevmek geçiyor.
İçimden sana doğru giden bin bir türlü yol geçiyor.
İçimden sen mutlu olacaksan ölmek bile geçiyor gülüm.
Yine de korkmuyorum seni sevmekten.

Ben yalnızca seni seviyorum,
Ne o muhteşem güzelliğin ne kalbimdeki özelliğin
Ne de sevdiğim için değil,seni yalnızca sen olduğun için,
Ruhun için kalbin için aklın ve sevgin için seviyorum seni.

Ben seni en çok kendim için seviyorum
Belki de ilk defa bencil oluşumu sana borçlu olduğum için.
Seni her şey için seviyorum.Ve sahip olmadığım hiçbir şey için.
Yine de korkmuyorum seni sevmekten.

Her dakika seninle olmayı seviyorum.
Gözlerimi her açtığımda aklıma gelişini seviyorum.
Her gece uyumadan önce seni sevdiğim aklıma gelince
Sensiz uyumayı bile seviyorum uyumadan önce seni düşününce.

Ben seni en çok umutsuzluğumda beni bulduğun için seviyorum.
Yine de korkmuyorum seni sevmekten.
Ben seni bu şehirde olduğun için değil benimle aynı toprağa ayak bastığın için
Benimle aynı gökyüzünü paylaştığın için seviyorum.

Geceleri benim yüzüme vuran ay ışığı
Senin de gözlerine vurduğu için seviyorum.
Benim kemiklerimi ısıtan yaz güneşi
Sana da sıcaklık veriyor diye seviyorum seni.

Beş bin yaşındaki bu dünyada
Benimle aynı zamanı paylaştığın için seviyorum.
Ben seni benimle yaşadığın için
Benden hiç gitmediğin için seviyorum

Beni hiç terketmediğin için.
Ellerini seviyorum ALLAH’a açıldığında
Kalbini seviyorum kapıları açıldığında
Ve gözlerini seviyorum her karşımda kapanıp açıldığında.

Bana baktığında içimde yakaladığın coşkumu seviyorum,
Her bana baktığında seni sevdiğimi hatırlamayı seviyorum.
Yine de korkmuyorum seni sevmekten.
Her kibrit çaktığımda alevin içinde seni görmeyi seviyorum.

Her sigara yaktığımda dumanın şeklinde seni görmeyi seviyorum.
Her bana baktığında o kadar çok seviyorum ki seni sevmeyi
Yalnızca sen olduğun için hayatımda kendimi bile seviyorum
Sen olunca aklımda kalbimi seviyorum seni seviyor diye

Gözlerimi seviyorum seni görüyor diye.
Ruhumu seviyorum, senin ruhuna bu kadar yakın diye.
Varlığımı seviyorum sırf sana borçlu olduğum için
Mutluğumu seviyorum gülümsememi seviyorum seni düşününce

Ayakta kalışımı seviyorum sebebi sen olunca
Yine de korkmuyorum seni sevmekten.
Ben sana olan sevgimi yazan kalemimi seviyorum.
Senin adını yazdığım kağıdı seviyorum.

Sana olan sevgime benzettiğim her sevgiyi seviyorum.
Bana seni hatırlatan her şeyi
Sana giden yolları seviyorum.
O kadar çok seviyorum ki seni,seni kaybetmek korkusunu bile,

İçinde yalnızca, sen olduğun için
Sana karşı duyduğum bir duygu olduğu için
Korkumun sebebinde sen olduğun için seviyorum.
Yine de korkmuyorum seni sevmekten.

YİNE DE KORKMUYORUM SENİ SEVMEKTEN.VE YİNEDE SENİ SEVİYORUM HİÇ KORKMADAN. .

SESLER VE ADIMLAR SESLİ ŞİİR

 
Her uzakta güneş yüzlü bir yakın
Her yakında bir uzak görüyorum
Kalbimin rengarenk kalelerinden
Bir yangının kalbinde yürüyorum
Onu arıyorum yollar içinde
Mahremini rüzgardan sakınan kullar içinde
Ruhumuza yazılanın adıyla
Bir tespihe dizilenin adıyla
Gözlerinin karasında bahtımı
Hıra’sında tahtımı arıyorum
Yeryüzünün saçlarında büyüyen
Bir yangının kalbinde yürüyorum
Bir mağara dört yanında gölgeler
Diyor ki:
Kapımda atlılar vardır
Bir ben değilim yüzyıllardır yokluğunda gül dalını koklayan
Gece gündüz kıyameti bekleyen
Bir örümcek; avuçlarında sukut diyor ki:
Bakıp da görmeyen gözler elbet bir zindanın kahrını özler
Bu ateş nasılda kavurdu beni
Ona yakın kılanın adıyla örüyorum ağlarımı
Bu aşk tenhalara savurdu beni
Taşları gözyaşı döken bir şehir diyor ki:
Kötürüm oldum ağrımdan hala kan akıyor duvarlarımdan
Bugün ona pervane olsa da düşlerim ve çocuklarım
Hep bir titreyiştir tenimi saran
Mutluluğum yarım, sevincim yarım
Bir dağ bir yiğidin şahadetiyle vurmuş kendisini dağlar üstüne
Diyor ki:
İnfilak etseydim o an başına düşseydim dokunanların
Bir yanımda okçuların sızısı, bir yanımda hüznün alınyazısı
Yıkılıp kalsaydım çağlar üstüne
Ve ölüm diyor ki:
Öylesine saf, berrak ve güzeldi…
Gülümsüyordu
Giderdim en derin susuzluğumu
Bende ölümlüyüm bilsem de bunu
Kollarında buldum sonsuzluğumu
Birde şair ses çölünde bezirgan… Diyor:
Ne yok gibiyim nede ufkun ötesinde var gibi
Harfler ona doğru uçuyor kuşlar gibi, heceler ona doğru
Hangi hayalin sessizliğine saklasam ömrümün çığlıklarını
Ona doğru tükeniyor karanlık, geceler ona doğru
Tarih haykırıyor kim okur benden hayat kitabının sır yazısını
İnsan hangi yurdu arayıp durur
Yalnız onun izi kalır evrende, ev yıkılır su kurur
Çöküyor kibrinde çürüyen sanat
Gönlüme doluyor şimdi kainat
Durup durup ışıldayan sesleri boynu bükük duyuyorum
Aynalar beni bana gösteriyor yeniden
Ruhumuza yazılanın adıyla
Bir tespihe dizilenin adıyla
Diriliyor hücrelerimde bahar
Kalkıyor o kabus perdesi birden
Bembeyaz bir kapıdan giriyorum
Kalbimin rengarenk çiçeklerinden
Bir bahçenin kalbinde yürüyorum
Ruhumuza yazılanın adıyla
Bir tespihe dizilenin adıyla
Diriliyor hücrelerimde bahar
Kalkıyor o kabus perdesi birden
Bembeyaz bir kapıdan giriyorum
Kalbimin rengarenk çiçeklerinden
Bir bahçenin kalbinde yürüyorum

HANGİ AYRILIK SESLİ ŞİİR

HANGİ AYRILIK

Hangi sevgili var ki, senin kadar duyarsiz ve kalpsiz?
Ve hangi sevgili var ki, benim kadar çaresiz?

Hangi ayrilik var ki, böyle kanasin ve böyle acisin?
Ve hangi tas yürek var ki, benim kadar aglasin?

Hangi gün karar verdin, küt diye çekip gitmeye?
Hangi lafim dokundu sana, böyle inceden inceye?
Hangi otobüs söyle, hangi uçak, hangi tren?
Seni benden götüren, beni bir kus gibi öttüren.
Hangi kirilasi eller dolanir, kirilasi beline?
Hangi rüzgar sarki söyler, o ay tanriçasi teninde?
Hangi çirkin gerçek ugruna, tükettin güzel ütopyamizi?
Hangi bosbogazlara desifre ettin, en mahrem sirlarimizi?
Hangi cama kafa atsam?
Hangi kapiyi omuzlayip kirsam?
Hangi meyhanede dellenip, hangi masalari dagitsam?

Bende bu sersem basimi, karakolun duvarina vursam.
Kendimi caddeye atip, arabalarin altina savursam.
Hangi tercih beni en hizli sekilde öldürür?
Hangi sekil öldürmez de, ömür boyu süründürür?
Kayip ilani mi versem, sehir sehir dolanmak yerine?
Ödül mü koysam, ölü veya diri seni bulup getirene?
Hangi ayrilik var ki, böyle dis agrisi gibi durmadan
zonklasin?
Hangi cam kesigi var ki, böyle musluk gibi içime damlasin?
Hiç sanmam …
Hasta kalbim bunu bir süre daha kaldiramaz .
Feristah olsa, böyle eli kolu bagli bekleyip duramaz.
Hangi mübarek dua,
Hangi evliya tesir eder, seni döndürmeye?
Hangi aptal mazeret ikna eder, atesimi söndürmeye?
Olur mu be . olur mu?
Bu da benim gibi adama yapilir mi?
Ask dedigin mendil mi?
Burusturup bir kenara atilir mi?
VEFA bu kadar basit mi? Alinir mi? Satilir mi?

Hangi hirsiz çaldi, seni yirtik cebimden?
Hangi pense kopardi bizi birbirimizden?
Hangi ugursuz hamal tasidi valizini?
Hangi çöpçü süpürdü yerden bütün izini?
Hangi yaldizli otel çarsaf serip barindirdi?
Hangi süslü manzara seni kolayca kandirdi?
Hangi sarlatan imaj böyle çabuk ilgini çekti?
Hangi pembe vaadler o saf kalbini cezbetti?

Dag gibi adami eze eze …..
Hangi anasi tipli parlak çömeze,
Hangi alemlerde kahkahani ettin meze?
Hangi yamyamlara yedirdin o masum rüyamizi?
Hangi mahluklar çignedi el degmemis sevdamizi?
Hangi biçak keser simdi benim biriken hincimi?
Hangi mermi dagitir insanlara olan inancimi?
Hangi bekçi, hangi polis artik zapteder beni?
Ve .. Hangi su bagislatir?
Hangi musalla temizler seni?

Bu Nasil Ayrilik

İSTANBUL’un ÇOK YÜZÜ

İSTANBUL’un ÇOK YÜZÜ

Alnımın yazısı olduğun kadar alnında da yazıyım   .Yusuf,dedi Züleyha, sen benim, evvel düşen şehrimsin, ahir düşen şehrimsin. Ezel düşen şehrimsin, ebed düşen şehrimsin.
Yusuf,dedi Züleyha; kalbim sen, benimsin yalnız benimsin,kalbin ben,seninim yalnızca seninim.
Yusuf, dedi Züleyha, sen masumsun, sen de bilirsin, ben de bilirim. Şu dört duvar, şu sıkı sıkı kapalı kapı,döşemenin üzerinde ezilen sarı gülün yaprakları tanık ki suçun yok senin.
Fakat güzelsin.

Güzelliğin yoruyor beni,çünkü mümkünü var,suret kasrında bir suret değilsin.

Suçlu değilsen de bana, beni suçlu kılacak kadar güzelsin. Mümkünü olan bir güzelliğin sahibiysen Yusuf, ve bu güzellik yoruyorsa beni, sen dünyanın en masum mücrimisin.

Suçlu,suçunu her zaman bilerek işlemez Yusuf ve güzellik bazen suça dönüşür.

Yaratılmışların en güzeli karşısında,ruhum kadar bedenim,kalbim kadar kalbimden çıkıp da bütün bedenimi deveran eden kanım ve damarlarım,ve bütün zerrelerim akıyorsa sana, ben de dünyanın en mücrim masumu değil miyim?

Çünkü, dedi Züleyha, güzelliğin bir derin kuyu senin. Bir düşenin kurtuluşu kolay olmaz.Ne mutlu kalbine sen düşene,ve ne mutlu senin kalbine düşene.

Tufandan kurtulmak için kendi derinliğine akan bir ırmak gibi; akmasam sana ölürdüm Yusuf, aktım, yine öldüm. Kendi ölümümün şeklini seçmem özgürlüğümse susarak ölmeyi değil,söyleyerek ölmeyi seçtim. Tortulanarak ve bulanarak değil,taşarak ve coşarak ölmeyi istedim. Hükmümün Yusuf olduğu yerde ölümlü olduğumu bildim.

Ve yine dirilecek olmamın emniyetiyle ölümlü oluşumu çok sevdim. Yusuf,dedi Züleyha, bütün bir hayat, kınanma, horlanma, yitirme,her şey kalbimin üzerinden geçecek ve ben kalbimin altında kalacağım.

Bana dair ve bana rağmen var olan bir dünyada büyüklüğü,yitirdiklerinin çokluğuyla ölçülen bir Züleyha kalbi olacağım. Senin zindan karanlığın benim özgür aydınlığıma denk düşecek, o kadar ki karanlık olacağım Sancıyla elimi attığım fundalıklar mavi çiçeklere dönüşmedi henüz, ama aslolan kalp olacak ve hayatı sonradan bulacağım.

Yusuf,dedi Züleyha, aşk zorlu bir sınav,ben bu sınavı en baştan ve gönüllü mü kaybettim? Hayır işte! Yitirmiş görünsem de kazancımsın sen benim. Ve şer gibi görünsem de göreceksin,yitirdiğin ne varsa benim sana açtığım kuyuda,hayrın olacağım sonunda.

Yusuf,dedi Züleyha, sana, gel kaderim ol, demem. O kadar ki, güldeki sevda, çöldeki ateş, denizdeki su kadar kadersin bana.
Bak alnına, iki kaşının ortasına. Orada benim mührüm var. Alnımın yazısı olduğun kadar, alnına da yazıyım.

İsimle ateş arasına Adı koyulmamış hiçbir şeyin gerçek anlamda var olduğuna ikna olamayan bir kalbin sahibiydim ben. Hayata kelimelerle hükmeden biriydim ben.Var olanla yok olan arasında fark bir isim.
Onunla başlayan hayatımı, onun ismini bilmekle başlamak istedim.

Varlığına dair, nefti gölgeli bir tütsü-buhur dükkanında, bana gösterdiklerinin dışında, hiçbir bilgiye sahip değilken sevmiştim onu. Başka bir şeyi değil, ateşe düşeceği ana kadar hiçbir şeyi merak etmeyerek sevmeyi bilen kalbimin bütün sükûnetiyle sadece onun ismini merak ettim ben.

Gülün önce ilahi muhayyilede adının koyulduğunu, manasının sonradan yaratıldığını, bu dünyadaki suretinin ise en sonra geldiğini kavradığında imanı tamamlanan biriydim ben.

Bunun başka yolunun olmadığını aklıma ancak böyle kabul ettirebilmiştim ben .Kolay olmamıştı ama yolculuğun suretten manaya doğru olduğunu öğrenmiştim ben.

Böyle zamanlarda sıkışan ruh belli ki ne ileri ne geri gidebilince, ya düşer ya yükselirdi. Belli ki böyle zamanlarda aşk, sırtından kanlı bir gömleği sıyırıp da atar gibi gözden çıkararak geçmişi, ileri doğru yürümekti.

Aşkın kalbe indiği makama doğru yükselmekti.
Böyle zamanlarda aşık, kendisine görüntü veren sevgilinin aşkıyla mutlak olanın aşkı arasında bir bağlantı kurunca, Sevgilinin ismiyle O’nun ismi arasındaki binlerce ismi yol, durak, menzil, aşmayı başarınca.

Belli ki bu yükselmeyi başaran âşıkın gönlüne; muazzam yangınlardan sonra başlayan bir yağmur, lanetlenmiş kavimleri yok eden ve dinmek bilmeyen rüzgarları kesen bir yağmur, denizin yüzünden gökyüzünün katlarına yükselen şiddetli hortumları bölen bir yağmur gibi, serinlik ve selamet dökülüverirdi.

Ama ben, bu kemter kul.Yapamadım. Eşiğin bir adı da acıydı, aşamadım. Ödünç aldığı ışığın safiyetini kaybedince kayboldu aşkımın masumiyeti. Keşke aşkı saf olmayana da rıza olarak tanımlasaydım.

Aklımla kalbimin, hâlimle sözümün, teslimiyetimle ve vehmimin arasında kaldım ben. Aklımı gösteren ismimle aşkımı gösteren ateş arasına düştüm, o uçurumda yittim ben. Aynı anda iki şey olunamadığı için aşkın saltanatında, o uçurumda yitirdim ben.

Yazının bedeli vardır bilirsiniz.

Kurban ister, kan ister. Ter ister, gözyaşı ister.
Bu yüzden kaderi ağırdır. Yazının kalbi vardır.

Kalbin titreşimi parmak uçlarının titreşimine uyduğunda ortaya çıkan sözün hükmü var.
Düştüğüm, parmak uçlarımın titreşimi kalbimin titreşimine uyduğu anda ortaya çıkan sözün kuyusuydu. Kervancılar olmadan, kolay çıkmak mümkün mü?

Anlattılar işte, gözlerimle görmedim, taşlara kazımadım. Ama yalancı da değilim. Yazılmış bir hikâyenin üzerinden yeniden yazmak arzusuyla geçince yazdım, bu yüzden yazdım.
Bir kalp, bir kalp daha. Birleştirici bir kalp olarak yer alıyorsa arada, bir kalp için ne çok acı. Yakub, Yûsuf, Züleyha. Hepsi bir tek, biri her bir kahraman: Ölen ve yaşayan, yaşayan ve yazan. Ben kâtibü’l-esrârım. Kalpler kuşanırım. Sevdalar alırım. Uçurum kenarları bu yüzden rüzgâr ve ölüm kokuyor. Bu yüzden kendi yazdığım sonunda dönüp dolaşıp bana geliyor.

O kadar ki, rüyanın hikâyesi demek olan bu hikâyede yazılmadık tek rüya, yazıcının rüyası.
Hayat, hayalin de arkasındaki hayalden nisbet olan o rüyaya dönünce:
Yûsuf’un rüyası: Gerçekleşen bir rüya. Bir peygamber rüyası.
Züleyha’nın rüyası: Yanıltıcı bir rüya? İlk bakışta? Sonunda o da gerçekleşen bir rüya.
Firavn’ın rüyası: Bir hükümdar rüyası.
Görülmeyen bir rüya: Nil nehrinin rüyası.
Rüyaların rüyası: Yazıcının yazılmayan rüyası.

Ez-cümle: Eflatun’un mağarasında bir gölge.
Bütün anlamlara bitişik olarak bütün anlamların da üstündeki anlamı çözünce.
Dönünce mağaranın çıkışana yüzünü, bilince bilmenin bilincini,
Âdem’e öğretilen isimlere dönüşüyor bütün sözcükler neticede.
Değil mi ki Kâbe ile örtüsü arasına gece girdiğinde ve bulutlar gölgelerini konuşan ırmağın üzerine bıraktığında ve hasretle başlayıp konuşmayla bittiğinde hikâye; tüm yaşananlar tabiri sonraya bırakılmış bir rüya gibidir ve bu dünyada aksa da Nil, cennetten çıkan dört nehirden biridir.
Değil mi ki ben kâtib-el-esrârım, kimi yazarak öldüm, kimi ölerek yazdım.
Vakit tamam! Üzerinden bir okuma geçmiş kitabı karşısında yazıcının duyduğu ürpertinin anısı, bütün anılara benzeyecek nasılsa. Bütün defterlerin özeti, mahşere kadar açık kalacak bir defter değil mi?
Konan göçer, doğan ölür elbet. Irmak denize, deniz ırmağa kavuşur sonunda; ruh kaynağına, kaynak da ruhuna muhtaç değil mi şunun şurasında?
Ne güzel, ölecek olmak ne güzel. Ne güzel, ölecek olmanın muştusu ölmeyecek olmanın tahayyülünden, ne güzel.

Aşkımı gösteren Ateş arasına düştüm ben…

Adı koyulmamış hiçbir şeyin gerçek anlamda var olduğuna ikna olamayan bir kalbin sahibiydim ben.
Hayata kelimelerle hükmeden biriydim ben.Var olanla yok olan arasında fark bir isim. Onunla başlayan hayatımı, onun ismini bilmekle başlamak istedim.

Varlığına dair, nefti gölgeli bir tütsü-buhur dükkanında, bana gösterdiklerinin dışında, hiçbir bilgiye sahip değilken sevmiştim onu.

Başka bir şeyi değil, ateşe düşeceği ana kadar hiçbir şeyi merak etmeyerek sevmeyi bilen kalbimin bütün sükûnetiyle sadece onun ismini merak ettim ben.

Gülün önce ilahi muhayyilede adının koyulduğunu, manasının sonradan yaratıldığını, bu dünyadaki suretinin ise en sonra geldiğini kavradığında imanı tamamlanan biriydim ben. Bunun başka yolunun olmadığını aklıma ancak böyle kabul ettirebilmiştim ben .

Kolay olmamıştı ama yolculuğun suretten manaya doğru olduğunu öğrenmiştim ben.

Böyle zamanlarda sıkışan ruh belli ki ne ileri ne geri gidebilince, ya düşer ya yükselirdi.
Belli ki böyle zamanlarda aşk, sırtından kanlı bir gömleği sıyırıp da atar gibi gözden çıkararak geçmişi, ileri doğru yürümekti.

Aşkın kalbe indiği makama doğru yükselmekti.
Böyle zamanlarda aşık, kendisine görüntü veren sevgilinin aşkıyla mutlak olanın aşkı arasında bir bağlantı kurunca, Sevgilinin ismiyle O’nun ismi arasındaki binlerce ismi yol, durak, menzil, aşmayı başarınca.

Belli ki bu yükselmeyi başaran âşıkın gönlüne; muazzam yangınlardan sonra başlayan bir yağmur, lanetlenmiş kavimleri yok eden ve dinmek bilmeyen rüzgarları kesen bir yağmur, denizin yüzünden gökyüzünün katlarına yükselen şiddetli hortumları bölen bir yağmur gibi, serinlik ve selamet dökülüverirdi. Ama ben, bu kemter kul.

Yapamadım. Eşiğin bir adı da acıydı, aşamadım.
Ödünç aldığı ışığın safiyetini kaybedince kayboldu aşkımın masumiyeti. Keşke aşkı saf olmayana da rıza olarak tanımlasaydım.

Aklımla kalbimin, hâlimle sözümün, teslimiyetimle ve vehmimin arasında kaldım ben.

Aklımı gösteren ismimle aşkımı gösteren ateş arasına düştüm, o uçurumda yittim ben.
Aynı anda iki şey olunamadığı için aşkın saltanatında, o uçurumda yitirdim ben.

Taşçı: Aşk nedir? Buldum zannedip bulamamak (Züleyha gibi) mı? Ya da bulduğu halde bilememek mi? Bu mekana ve bu zaman ait değil mi aşk? Aşkın rengi karanlık mıdır?

Bekiroğlu: Aşkın ezelden bir hatırlama, ezel tanışıyla bu dünyada karşılaşma olduğuna iman edeli ben, çok oluyor. Ama aradan geçen süre içinde hatırlamaların da yanıltıcı olabileceğini öğrendim.

Çünkü buldum zannedip yanılmak var.
Bulup da tanımamak var. Bulup da hatırlanmamak var.
En acısı da ezel tanışıyla karşılaşıp onun tarafından hatırlanıp ama onu hatırlayamamak olmalı.
Ve evet, aşkın rengi karanlığa benziyor.

En azından bu dünya yüzünde böyle.
Bir bedene ve birçok hayata hapsedilmiş aşk, özünden uzaklaşmak mecburiyetinde.
O yüzden biraz evvel bahsettiğim savaş hali doğuyor.

Arazların bulanıklığı. Neticede ortaya kusurlu bir aşk çıkıyor, elde kalan bu. Cam ırmakta taş gemi ancak kusursuz bir aşkın zuhuru anında kazasız belasız yüzebilir ki o da bu dünyada imkansız.Söylemiştim yontucunun taş gemisi de ancak kusursuz aşkı, yani tek Tanrı aşkını bulduğu anda usul usul cam ırmağın üzerinde yüzmeye başladı. Ne ırmak ne taş incinir böyle bir seyirde artık.

“Keşke ben de size bila-sebep başlayan bir aşkı anlatabilsem. Aşkın sebebi yok çünkü. Aşkın başlangıcı kader kitabında tek cümle, o da tek kelime: Üst üste yığılınca isimler ve hiçbiri diğerini yok etmeyince. Gönlün bir aynası iki görüntüyü üst üste getirince. Anladım aslolanın isim değil ateş olduğunu…”

“O her şeye bir isim koymadan yapamayan kağıtların ve kalemlerin zarif efendisi, benim gül çehreli saz benizli sevemediğim sevdiceğim, aşkı kelimelerin nizamında tartarken ben gövdemde sarsıla sarsıla hissediyordum ve…”

“Aşkın karaladığı yeri aşktan başka bir biçimde aklamıştı ama aşka talipti. Aşktan öte değil, aşktan beri, aşkın cümlesine talipti. O kadarıyla sınırlı. Ne de olsa kalbi bir kuşcağızın kalbi kadardı.” 

(Nazan Bekiroğlu)

HAYIRLI CUMALAR OLSUN

Sorularla Islamiyet
      Hayırlı Cumalar:
Sitemize yeni eklenen soru cevaplardan, sizin için seçtiğimiz bazılarını aşağıdaki bağlantılardan okuyabilir, pdf formatında bilgisayarınıza indirebilirsiniz.
      Soru – Cevap Arşivinden:
      Videolarımızdan:
Gizlenen Gerçekler
Peygamber Efendimizin (S.A.V.) Adetleri Değiştirmesi.

Gizlenen Gerçekler
Mucizeler delili.

Gizlenen Gerçekler
Peygamber Efendimiz (S.A.V.) İmanda ve Diğer Hususlarda Emsalsizdir.
     Feyyaz Yayınları:

Video İndir

Bir çok kimsenin muzdarip olduğu vesvese hastalığına mükemmel bir ilaç. Şeytanın hileleri ile vesvesenin mahiyetini anlatan ve kurtuluş çarelerini gösteren izleyenleri sevindirecek ve şeytanı kızdıracak bir çalışma.
www.feyyazyayinlari.com | www.seyrangah.tv

     

www.sorularlaislamiyet.com
English | Azerice | Russian | Deutsch | Bulgarian | Danish | Nederlandse | Chinese | Facebook | Twitter

NEREYE GİDER..

NEREYE GİDER..

Bir esinti başlar ılık yaz akşamlarında,
Dinlenmeden devinir ve birden bire diner.
İz kalır, tozu kalır arkada….
Peki ya rüzgar? Rüzgar nereye gider?  
Dalarsın denizin ritmik değişimine,
Dalgalar bir yarşta biteviye, iz, ize…
Sonra bir bakarsın her yer süt liman..
İyi ama dalgalar, onlar nereye gider?  
Bir dostluk yaşanırken olanca doyumuyla,
Ayrı düşer gönüller, ayrı düşer bedenler..
Dostlar yer bulur bellekte, tüm canlılığıyla..
Ama anlamadığım şey, dostluk nereye gider?  
Derler hani, ilk aşk asla unutulmaz…
İkinci, onuncu da olsa, yine akıldan çıkmaz,
Duyulanın anısı kalır, inat, geçen yıllara..
Ya yaşanan duygular, onlar nereye gider?  
Doğruyu gerçek bilir, inanır, direnirler…
Ya kanıtlar şaşırıp, kanılar değişince?
Bir bakarlar, geride ‘YANLIŞ’ kalmış sadece..
Tüm o doğrular peki, ONLAR NEREYE GİDER?

Kamplumbağalar da Uçar / Turtles can Fly (2004)

 )
Kamplumbağalar da Uçar / Turtles can Fly (2004) 
Kamplumbağalarda Uçar
 Cast: Soran Ebrahim, Avaz Latif, Saddam Hossein Feysal,


Director: Bahman Ghobadi Uzun metrajlı film İran , Irak .


Tür: Dram Süre: 98 dk Yapım yılı: 2004
Özet:
Türkiye-İran sınırında bir Kürt mülteci kampında,


hiç çocuk olamamış ama büyümeye de fırsat bulamamış,


dünyadaki yaşıtlarından çok farklı şartlar altında yaşayan gençlerin hikayesi.


Saran henüz 13 yaşındadır ve diğer yaşıtları gibi mayın toplayarak geçimini sağlamaktadır.


Amerika’yla Irak arasında savaşın başlamasına sayılı günler kalmıştır ve


Saran boş zamanlarında yarım yamalak İngilizcesiyle,


 uydudan duyduğu haberleri kamptakilere çevirerek eğlenir.


Agrin de aynı kampta yaşayan 14 yaşında bir annedir.


Ne Saran’ın kendisine yönelttiği umutsuz aşk,
ne de hayatta kalmanın onun için çok fazla anlamı yoktur.


Ölüm belki de bu şartlarda en iyi çözümdür.


Ünlü yönetmen Abbas Kiorastaminin asistanı olarak tanıdığımız,


Sarhoş Atlar Zamanı ile yeteneğini tüm dünyaya gösteren Bahman Ghobadiden yine bol ödüllü bir film.


52. San Sebastian Film Festivalinde En İyi Film seçilen Kaplumbağalar da Uçar, En İyi Senaryo dalında Jüri Özel Ödülne de layık görülmüş,


 Berlin Film Festivalinden de Barış Ödülü ile dönmüştü. Ghodabi’nin filminin bir diğer özelliği de Saddam sonrası Irak’ta çekilen ilk film olması.…
Turtles Can Fly isn’t a new release. 


 The film won the Peace Award at the Berlin Film Festival in 2005. 


But four years later, its concerns are still tragically relevant and its images, still haunting.

Turtles Can Fly was the first film to be made in Iraq after the fall of Sadam Hussain. The film is set in a Kurdish refugee camp somewhere on the border between Turkey and Iraq and the action takes place just before the US invasion in 2003.  This no man’s land is a strange space where the adults are largely absent and children fend for themselves.  The film follows the life of an energetic boy called Satellite who is the de facto leader here.  He organises the children into groups, finds them work, collecting landmines, translates the English CNN news bulletins and gets everyone organised for the arrival of the Americans.  Satellite falls in love with an enigmatic, mostly silent girl who arrives at the camp with her armless brother and a blind toddler, whom we assume is her younger brother. But through the course of the film, we figure out his identity and why she dislikes him so much.

Director Bahaman Gobadi doesn’t make any overt pro or anti America statements here.  Using non-professional actors, he simply recreates the abject misery of these lives.  There are images in Turtles Can Fly that will haunt you long after the film is over: an armless boy disarming a landmine by removing the pin with his teeth, the blind toddler standing in a mine field, the girl trying to abandon the toddler because she doesn’t want to look after him anymore.  Turtles Can Fly isn’t easy viewing.  The subject is relentlessly grim and Gobadi doesn’t give us a tight narrative to work with.  The film is slow and at times, even incoherent but if you have the patience, you will be rewarded.  Turtles Can Fly is a c 

AÇILSINDA YOLLAR SANA GELEYİM

 
 Açılsında yollar sana geleyim
 
Topladım gülleri düştüm yollara
Yolum yine uzar patikalara
Mevlam rahmeyliyor bütün kullara
O yüce rasule ben gidiyorum

Açılsında yollar sana geleyim
Öyle özledimki seni ey rasul

Yoruldu yüreğim dert çeke çeke
Kurudu gözlerim yaş döke döke
Yolların üstüne gül eke eke
O yüce rasule ben gidiyorum

Açılsında yollar sana geleyim
Öyle özledimki seni ey rasul

Bu yolun sonunda medine vardır
Hasreti gönlünde yanar yıllardır
Her mevsimi güldür yeşil bahardır
O yüce rasule ben gidiyorum

Açılsında yollar sana geleyim
Öyle özledimki seni ey rasul

Resûl-i Müctebâ

  Resûl-i Müctebâ
 . Esselâmü aleyke Yâ Resûl-i Kibriyâ Yüreğim ellerimde kemâl-i hürmetteyim Doğuşunla baht oldun kem kaderli dünyaya Yarattı seni diye Mevlâ’ya minnetteyim İnsanlık bahçesinde açan en nadide gül Muhabbetin yüz akı, kalplerin tabibisin Sevda okyanusunda coşan rikkatli gönül Sen ki, Aşkı Yaratan Kudret’in Habîbi’sin Senden mahrum sînede güvercinler vurulur Örümcekler ağ kurar beyinlerin özüne Sana bigâne olan seraplarda kavrulur Düşer gaflet çölünde nasipsizlik közüne Bir nazarına muhtaç başı dumanlı dağım Buzlanmış duygularım özlem dokur cemrene Gönlümdeki mevsime ayna olur şakağım İkliminde çözülür ateş nedir, cemre ne? Sensizlikte ruhumu sarınca müşküllerim Kalbim ebedi firak kaygısıyla kahrolur Tövbenin tandırından gül açarsa küllerim Şükür secdelerinde gözyaşlarım bahr olur Heves adlı süvarim bir israf tiryakisi Firariyim kendimden, refikimdir sarhoşluk Doldur muhabbetini ey merhamet sâkisi Döndürmeden başımı bu keşmekeş, bu boşluk Allah ebedi Mevlâ, Yusuf sonu müeccel Hamd ve sena O’nadır, tüm varlığım O’na râm Bu ikrar halindeyken bulsun da beni ecel Yükselsin makberimden şükürler buram buram Ey çağlar ötesinden esen bâd-ı sabamız İnsanlık yangınına âb-ı hayat olan su Ey Muhammedü’l-Emin, Resul-i Müctebâ’mız Salât ve selam olsun sana ömür dolusu . Yusuf Akyüz

Ey güzeller güzeli…

Ey güzeller güzeli…
Ey güzeller güzeli, beni sevdanla yaktın!
görmüyor bir şey gözüm, her an hulyanla aklım!

Sen (Kabe kavseyn) şahı, ben ise azgın köle,
Sana konuk olmağı, nasıl söyler bu şaşkın?

Acıyıp bir bakınca, ölü kalbler dirilttin,
sonsuz merhametine sığınıp, kapın çaldım!

İyilik kaynağısın, dermanlar deryasısın!
Bir damla lutuf et bana, derde devasız kaldım!

Herkes gelir Mekke’ye, Kabe, Safa, Merve’ye,
ben ise senin için, dağlar tepeler aştım!

Dün gece, bir rüyada göklere değdi başım,
kapındaki uşaklar, enseme bastı sandım!

Ey Cami hazretleri, sevgilimin bülbülü!
şiirlerin arasından, şu beyti seçtim aldım:

(Dili aşağı sarkık, uyuz köpekler gibi,
bir damlacık umarak, ihsan deryana vardım.)

Başka bir şiirinde şöyle terennüm etmektedir:
Ey günahlılar sığınağı, sana sığınmağa geldim!

çok kabahatler işledim, sana yalvarmağa geldim!
Karanlık yerlere saptım, bataklıklara saplandım,

doğru yolu aydınlatan, ışık kaynağına geldim!
Çıkacak bir canım kaldı, ey bütün canların canı!

uygun olur mu söylemek, canımı fedaya geldim!
Dertlilerin tabibisin, ben ise gönül hastası,

kalb yarama deva için, kapını çalmağa geldim!
Cömertlerin kapısına, bir şey götürmek hatadır.

basmakla şeref verdiğin, toprağı öpmeğe geldim!
Günahlarım çok, dağ gibi, yüzüm kara, katran gibi,

Temizler elbet hepsini, ihsan deryandan bir damla,
gerçi yüzüm gibi kara, amel defterimle geldim!

Kapına yüz sürebilsem, ey canımdan aziz canan!
su ile olmayan işler, hasıl olur o topraktan

ESMAÜ’L HÜSNA ve İLAHİ SIRLARI


ESMAÜ’L HÜSNA ve İLAHİ SIRLARI
Er- RAHMÂN Bütün Yaratılmışlar hakkında hayır ve merhameti tercih eden günde 298 Dünya ve Ahirette Allah’ın sevgilisi olmak

Er- RAHÎM Çok merhamet eden, büyük nimetler veren. günde 258 Maddi ve Manevi Rızıklar
El- MELİK Bütün Kainatın Tek Sahibi ve mutlak hükümdarı. günde 90 Emir sahibi olmak, maddi ve manevi güçlü olmak
El- KUDDÛS Hatadan, gafletten, aczden ve her türlü eksiklikten pek uzak, pek temiz günde 170 Günahlardan kurtulmak ve kalp temizliği
Es- SELÂM Kullarını selamete çıkaran, Cennetteki bahtiyar kullarına selam veren günde 131 Korkulan herşeyden korunmak
El- MÜ’MİN Gönüllerde iman ışığı uyandıran, kendine sığınanları
koruyup rahatlatan günde 137 Kötü hastalıklara düşmemek
El- MÜHEYMİN Gözeten ve Koruyan günde 145 İnsanların düşüncelerini anlar
korunur
El- AZÎZ Mağlup edilmesi mümkün olmayan galip günde 94 Düşmanlara galip gelmek
El- CEBBÂR Eksikleri tamamlayan, dilediğini zorla yaptırmaya müktedir olan günde 206 istek ve Arzuların olması için
El- MÜTEKEBBİR Her şeyde ve her hadisede büyüklüğünü gösteren günde 662 İzzete ve refaha nail olmak
El- HALÎK Bütün varlığı, halleri ve hadiseleri, tayin ve tesbit eden
hepsini yoktan var eden günde 731 İşlerde üzüntüden ve sıkıntıdan kurtulmak
El- BÂRİ’ Eşyayı ve herşeyin vucüdunu
birbirine uygun halde yaratan günde 214 İşinde Başarılı olur, şöhret bulur
El- MUSAVVİR Tasvir eden, herşeye bir biçim ve özellik veren günde 336 Maksat ve merama ulaşmak için
El- ĞAFFÂR Mağrifeti pek çok günde 1281 Bağışlanmak ve günahlardan korunma
El- KAHHÂR Herşeye her istediğini
yapacak şekilde galip
ve hakim olan günde 306 Zalimleri kahretmek için
El- VEHHÂB Her türlü nimeti devamlı bağışlayan günde 14 Sıkıntısız borçsuz bir hayat için
Er- REZZÂK Yaratılmışlara faydanılacak şeyleri ihsan eden günde 308 Bol rızıklı ömür için
El- FETTÂH Her türlü zorlukları açan ve kolaylaştıran günde 489 Maddi manevi hayırlar için
El- ALÎM Her şeyi çok iyi bilen günde 150 ilim zenginliği için
El- KÂBID Sıkan, Daraltan günde 903 Zalimin zülmünden kurtulmak için
El- BÂSIT Açan, Genişleten günde 72 İşlerin büyümesi mal ve paranın bereketi
El- HÂFID Yukardan aşağıya indiren alçaltan günde 1481 Kötüden ve belalardan korunmak
Er- RÂFİ Yukarı kaldıran, yükselten günde 351 İnsanlar arasında ve işinde yükselmek için
El- MUİZ İzzet veren, ağırlayan günde 117 Fakir ve zelillikten kurtulmak
El- MÜZİL Zillete düşüren, hor ve hakir eden günde 770 Düşmanları zelil etmek için
Es- SEMİ’ Herşeyi iyi işiten günde 180 Duaların kabulu için
El- BASİR Her şeyi iyi gören günde 112 Acziyetin kalkması için
El- HAKEM Hükmeden, hakkı yerine getiren günde 68 Haklı davasını kazanması için
El- ADL Çok Adaletli günde 104 Adaletli olmak için
El- LÂTÎF En ince işlerin bütün
inceliklerini bilen, kullarına iyilikler ulaştıran günde 129 Dileklerin olması, kısmet ve rızık için
El- HABÎR Herşeyin iç yüzünden
gizli taraflarından haberdar günde 812 Hafıza ve idrakin genişlemesi için
El- HALÎM Suçlara karşı hemen ceza vermeyen
yumuşak davranan, süre veren günde 88 Ahlak ve hilim güzelliği için
El- AZİM Çok Azametli günde 1020 Sözünün tesirli ve sayırlı olmak için
El- ĞAFÛR Affı ve mağfireti pek çok günde 1286 Günahların affı, kötü ahlakı bırakmak
Eş- ŞEKÛR Kendi rızası için yapılan iyiliklere
daha fazlasıyla karşılık veren günde 526 Talihin açıklığı, bol rızık
El- ALİY Pek yüce, Pek yüksek günde 110 Zilleten kurtulmak ve ilim için
El- KEBİR En büyük, pek büyük günde 232 Hürmet görmek için
El- HAFIZ Yapılan işleri bütün tafsilatıyla tutan,
herşeyi belli bir vakte kadar bela afetten koruyan günde 998 Nefsinin ve malının korunması için
El- MUKÎT Her yaratılmışın gıdasını,
azığını veren günde 550 Muhtaç olunan şeyi kazanmak için
El- HASİB Herkesin hayatı boyunca yapıp
ettiği herşeyin hesabını bütün
detayları ile bilen günde 80 Herkese karşı alnı açık olmak
El- CELÎL Celalet ve Ululuk sahibi günde 5329 Bir zalimi zorbayı zelil etmek için
El- KERÎM Lütfü ve keremi çok geniş, çok bol günde 270 Bol rızık ve kolaylıklara nail olmak
Er-RAKÎB Bütün varlığı gözeten bütün işleri murakabe eden günde 312 Her işte Allah’ın koruması altında olmak için
El- MUCİB Kendisine dua edenlerin isteklerini veren günde 3025 Duaların kabul olunması için
El- VASİ’ İlmi, rahmeti, kudreti, af ve mağfireti geniş, müsaadekar günde 137 Ömür uzunluğu, rızık ve sıhhat genişliği için
El- HAKÎM Bütün emirleri ve bütün işleri hikmetli günde 6084 İlim ve hikmet sahibi olmak için
El- VEDÛD Kullarını çok seven, sevilmeye gerçekten layık olan günde 400 Herkesin sevgisini kazanmak
El- MECÎD Şanı büyük ve yüksek günde 3249 İzzet ve şerefin artması için
El-BÂİS Ölüleri diriltip kabirlerinden çıkaran günde 573 Kuvvetli irade ve alacaklarını almak için
Eş- ŞEHÎD Bütün zamanlarda ve her yerde hazır ve nazır günde 319 Şehid olmak, heybetli olmak için
El- HAK Varlığı hiç değişmeden duran günde 108 İmanda, ibadette sabit olup, imanlı ölmek
El- VEKÎL Kendisine tevekkül edenlerin işlerini en iyi neticeye ulaştıran günde 66 Allah’tan her türlü yardımı görmek için
El- KAVİY Pek Güçlü günde 116 Kansızlık ve vücudun güçlü olması için
El- METÎN Çok Sağlam günde 500 Maddi ve manevi sağlam olmak için
El- VELİY Sevdiği kullarının dostu günde 2116 Her işinde Allah’ın yardımı için
El- HAMİD Ancak kendisine hamdedilen, bütün varlığın diliyle yegane övülen günde 3844 Kazancın genişlemesi
El- MUHSÎ Sonsuzda olsa tek tek
herşeyin sayısını bilen günde 148 Zekanın kuvvetli olması
El- MÛBDÎ Bütün varlıkları örneksiz ve maddesiz olarak ilk baştan yaratan günde 57 Her işte muvaffak olmak için
El- MUÎD Varlıkları yok ettikten sonra tekrar yaratan günde 124 Elden kaçanı geriye kazanmak için
El- MUHYÎ Can bağışlayan, hayat ve sağlık veren günde 68 İşlerin başarılı olması için
El- MÜMÎT Canlı bir mahlukun ölümünü yaratan günde 490 Harama bakmamak, kötülükten vazgeçmek
El- HAY Diri, herşeyi bilen, herşeye gücü yeten günde 324 Sözü tesirli ve herkesten tazim görür
El- KAYYÛM Gökleri ve yeri, herşeyi tutan günde 156 Allah’ın izniyle her istekleri olur
El- VÂCİD İstediğini istediği anda bulan günde 196 Kaybedilen şeyi bulmak
El- MÂCÎD Kadr ve şanı büyük, kerem ve iyilikleri pek çok günde 48 Kazancın bolluğu için
El- VAHİD Zatında, sıfatlarında, işlerinde, hükümlerinde, isimlerinde asla ortağı ve benzeri olmayan TEK günde 3669 İstediği olur, kalbi uyanır, aklı nur
Es- SAMED İhtiyaçları ve sıkıntıları gideren tek merci günde 134 Hiç kimseye muhtaç olmamak
El- KÂDİR İstediğini istediği gibi yapmaya gücü yeten günde 305 İstediğini yapmaya gücü yetirmek
El- MUKTEDİR Kuvvet ve kudret sahipleri üzerinde istediği gibi tasarrufta bulunan günde 744 Her işte başarılı olmak
El- MUKADDİM İstediğini ileri geçiren, öne alan günde 184 Daima yükselmek için
El- MUAHHİR İstediğini geri koyan, arkaya bırakan günde 847 Kötü birinin uzaklaştırılması için
El- EVVEL İLK günde 37 Her hayır işinde birinci olmak için
El- AHİR SON günde 801 Ömür uzunluğu için
Ez- ZÂHİR Herşeyde görünen aşikar günde1106 Her meselenin zuhuru için
El- BÂTIN Herşeyden gizli günde 62 Nefsi mutmain ve kalbi geniş olması için
El- VÂLİ Kainatı ve her an olup biten herşeyi tedbir ve idare eden günde 47 Sözünün tesirli insanların sevmesi için
El- MÜTEÂLÎ Aklım mümkün gördüğü herşeyden, her hal ve tavırdan daha yüce günde 551 Devletten istediğini elde etmek için
El- BERR Kulları için daima kolaylık ve rahatlık isteyen, iyiliği çok günde 202 Herhalde iyilik bulmak için
Et- TEVVÂB Tevbeleri kabul edip, günahları bağışlayan günde 409 Tövbelerin kabulu için
El- MÜNTEKIM Suçları adaleti ile müstehak oldukları cezaya çarptıran günde 630 Zülüm ve fenalıktan korunmak
El- AFÜV Çok affeden günde 156 Rızık bolluğu
Kalp huzuru
Er- RAÛF Çok lütüfkar
Çok esirgeyen günde 287 Hiçbir varlıktan zarar görmez
MALİKÜ-L MÜLK Mülkün ebedi sahibi günde 212 mal ve kazanca zarar gelmez
Zül Celâl-i Ve’l İkrâm Hem büyüklük sahibi
hem fazl-i kerem sahibi günde 1100 işlerin kolaylığı için
El- MUKSIT Bütün işlerini denk ve
birbirine uygun yerli yerinde yapan günde 209 Eşler arasını düzeltmek için
El- CÂMİ’ İstediğini istediği zaman
istediği yerde toplayan günde 114 Küsleri barıştırmak için
El- GANİY Çok zengin ve herşeyden müstağni günde 1060 Büyük servet ve geniş rızık
El- MUĞNİ İstediğini zengin eden günde 1100 Geçim genişliği bol rızık
El- MÂNİ’ Birşeyin meydana gelmesine izin vermeyen günde 161 Kaza beladan uzak olmak için
Ed- DÂRR Elem ve zarar verecek şeyleri yaratan günde 1001 Zararlı kişinin kahrı için
En- NÂFİ’ Hayır ve menfaat verici şeyleri yaratan günde 201 Hastalıktan uzak olur
hastaysa şifa bulur
En- NÛR Alemleri nurlandıran, istediği simalara, zihinlere ve gönüllere nur yağdıran günde 256 doğruyu yanlışı görmek ve kalp nurluğu için
El- HÂDÎ Hidayet veren, istediği kulunu muradına erdiren günde 400 çocukların itaatkar olması için
El- BEDİ’ Örneksiz, benzersiz, hayret verici alemler yaratan günde 86 Allah’ın yardımına nail olmak için
El- BÂKÎ Varlığının sonu olmayan günde 113 Ömrün uzunluğu, sıhhatin iyiliği için
El- VÂRİS Varlığı devam eden, servetlerin hakiki sahibi günde 707 Uzun ömür, bol mal, bol rızık ve şeref
Er- REŞÎD Bütün işleri ezeli takdirine göre yürütüp, dosdoğru bir nizam ve hikmet üzere sonucuna ulaştıran günde 514 İçki ve zinadan kurtulmak ve güzel ahlak için
Es- SÂBÛR Çok sabırlı günde 298 Başladığı işi kolay bitirmek için

Tevbe nedir ? Nasıl tevbe edilir ?

Tevbe nedir ? Nasıl tevbe edilir ?
İnsan hem iyilik hem de kötülük yapmaya uygun yaratılmıştır. Onun için zaman zaman isteyerek veya istemeyerek günahlara girebiliyor. Bu konuda Kur’anı Kerim de, “Allah, kendisine şirk koşulmasının dışındaki istediği kimselerin bütün günahlarını bağışlar.(Nisa Süresi,48;116)” buyurarak hangi günah olursa olsun affedebileceğini bildirmektedir.

Kitaplarımız da canı gönülden yapılan tövbenin Allah tarafından kabul edileceği ifade edilir. Nitekim Allah’u Teala, “Ey iman edenler, nasuh tövbe ile tövbe edin ki Allah da sizin kabahatlerinizi affetsin ve altlarından ırmaklar akan cennetlerine koysun.” (Tahrim Suresi, 8) buyurarak yapılan tövbelerin kabul edileceğini beyan eder. Ayette geçen nasuh tövbe ise şöyledir:

1-Allah’a karşı günah işlediğini bilerek, bu günahtan dolayı Allah’a sığınmak ve pişman olmak.

2-Bu suçu işlediği için üzülmek, Yaratıcıya karşı böyle bir günah işlediğinden dolayı vicdanen rahatsız olmak.

3-Bir daha böyle bir suça dönmeyeceğine dair bir karar içerisinde olmak.

4-Kul hakkını ilgilendiriyorsa onunla helalleşmek.

Bir hadiste Peygamberimiz şöyle buyurmuş. Nasuh tövbe şudur:

-Günahlara pişmanlık.

-Farz ibadetleri yapmak.

-Zulüm ve düşmanlık yapmamak.

-Kırgın ve küskünlerle barışmak.

-Bir daha o günaha dönmemek üzere karar vermek.

İnşallah bu şartları yerine getirirsek Allah’ın tövbelerimizi kabul edeceğinden ümitli oluruz. Ancak insan her zaman korku ve ümit içerisinde olmalı. Ne ibadetlerimize güvenip övünebiliriz. Ne de günahlarımızdan ümitsizliğe düşebiliriz. Ben çok iyiyim, bu işi hallettim demek ne kadar yanlışsa; ben bittim, beni Allah kabul etmez demek de o kadar yanlıştır. Ayrıca, suçunu anlayıp tövbe edip, Allah’a sığınmak da büyük bir ibadettir. Günah işleyipte daha sonra tevbe ederim gibi bir düşünce de yanlıştır.

Manevî Kirlerden Arınma Yolu: Tövbe

Sözlükte “Allah’a dönüş ve yöneliş” anlamına gelen tövbe, dini terim olarak “günahtan Allah’a dönme” anlamıyla meşhur olmuştur.1

İmam Gazalî, İbn Arabi, İbn Hacer gibi İslâm âlimleri tövbeyi farklı şekillerde tarif etmişlerdir.2

Biz burada tövbeyi açık ve anlaşılır bir tarzda tarif edecek olursak şöyle diyebiliriz: Tövbe; yapılan kötülüğü, işlenen günahı veya kabahati günah olduğunu bilip, onu bırakıp terk ederek Allah’a dönmek, O’ndan affetmesini, bağış lamasını dilemek, yaptıklarından pişman olduğunu da belirterek yalnız Allah’a yal varmak demektir.

1. Tövbenin Önemi:

Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) bir hadis-i şeriflerinde: “Bütün Âdemoğulları günahkârdır, günahkârların en hayırlıları ise tövbe edenlerdir.” (İbn Mâce, Zühd, 30) buyurmaktadır. Başka bir hadis-i şerifte ise Peygamber Efendimiz: “Eğer siz günah işlemeseydiniz, Allah sizi helak eder ve yerinize, günah işleyip, peşinden tövbe eden kullar yaratırdı.” (Müslim, Tevbe, 9, 10, 11) buyurmuştur.

Bu zikrettiğimiz hadislerden de anlaşıldığı üzere, insan, günah ve sevap işleme özelliğinde yaratılmış bir varlıktır. Günah işlemek, insanı meleklerden ayıran bir özelliktir. Bilindiği gibi melekler nurdan yaratılmış olup, asla Allah’a karşı gelmeyen, günah işle me yen varlıklardır.

İslâm fıtrat dinidir. İslâm’da insanın günah işleyebileceği kabul edilmiş ve bundan korunma ve kurtulma yolları insana öğretilmiştir. İşte yapılan kötülükten, işlenen günah ve kabahatten kurtulup manevi kirlerden temizlenme yolu tövbedir. Tövbe ile insan, yapmış olduğu günah ve kusurlar dan kurtulup o günah ve hataları hiç yapmamış gibi tertemiz olur. Nitekim bu hususta Peygamber Efendimiz, “Günahtan tam dönen ve tövbe eden, o günahı hiç işlememiş gi bidir.” (İbn Mace, Zühd 30) buyurur.

Yüce Allah kullarını tövbeye çağırmakta ve şöyle buyurmaktadır: “Ey müminler! Hepiniz toptan Allah’a tövbe ediniz ki, felaha edesiniz.” (Nur, 24/31) Başka bir ayette ise Yüce Al lah, Peygamberine şöyle buyurur: “De ki: “Ey çok günah işleyerek kendi öz canlarına kötülük etmede ileri giden kullarım! Al lah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz. Allah dilerse bütün günahları mağfiret eder. Çünkü O, çok affedicidir, merhamet ve ihsanı fazladır.” (Zümer, 39/53)

Bu ayette Yüce Allah, Peygamberine, günahkâr kullara, Allah’ın rah metinden umut kesmemelerini söylemesini emrediyor. Çünkü çok bağışlayan, çok acıyan Allah, dilerse bütün günahları bağışlar. Bundan dolayı kullar, Allah’ın azabı gelmezden önce Allah’a yönelmeli, O’na teslim olmalı, şirki ve bütün günahları bırakmalıdırlar.

Bir rivayete göre, çok günah işlemiş olan bazı müşrikler, Müslüman oldukları takdirde günahlarının affedilip edilmeyeceğini Hz. Peygambere sormuşlar ve bunun üzerine bu ayet inmiştir.3 Bu ayet, bütün insanları tövbeye ve İslâm’a yöneltmekte, Müslüman oldukları takdirde Allah’ın, onların bütün günahlarını affedeceğini bildirmekte, günahkârlara umut kapılarını ardına kadar açmaktadır.

Kullar ne kadar günah işlemiş olurlarsa olsunlar, umutsuzluğa kapılmadan Allah’a yönelip tövbe ederlerse Allah onları affeder. Bu ayetler yanında kulları umutsuzluktan kurtarıp tövbeye yönelten çok hadis vardır. (Bkz: Buhârî, Enbiyâ 54; Müslim, Tevbe 46, 47)

Günah ruhun kiri, tövbe ise cilasıdır. Günahta ısrar, kulun ruhunu iyice bozar. Onun için Mevlânâ Celâleddin Rûmî de her insanı, her ne durumda olursa olsun mutlaka günah bataklığından tövbenin aydın düzlüğüne şöyle çağırmaktadır:

Gel, gel, ne olursan ol, yine gel! Kâfir, Mecusî, putperest de olsan gel! Bizim bu dergâhımız umutsuzluk dergâhı değildir. Yüz bin kere tövbeyi bozmuş olsan da yine gel!

Yüce Allah, Tahrim suresi 8. ayette: “Ey inananlar, tövbe- i nasûh ile Allah’a tövbe ediniz. Umulur ki Rabbiniz, kötülüklerinizi örtüp temizler ve sizi içinden ırmaklar akan Cennetlere yerleştirir…” buyurmaktadır. Bu ayette kastedilen nasûh tövbesi nedir?

Nasûh Tövbesi Nedir?

Nasûh, nush kökünden mübalağa kipidir. Çok öğüt veren demektir. Tövbe, çok öğüt verici olarak nitelendirilmiştir. Yani sahibine, günahı bırakmasını öğütle yen, onu günahtan kurtaran sadık bir tövbe ile tövbe ediniz, Allah’a dönünüz demektir. O halde nasûh tövbesi; hemen günahı terk etmek, geçmişte olanlara pişman olmak, gele cekte günah işlememeye karar vermek ve üzerinde bulunan her hakkı sahibine ödemek demektir.4

Efendimiz (s.a.s.), nasûh tövbesini; “Kulun işlediği günahtan pişmanlık duyması, Allah’a tam rucu’ edip, tıpkı sütün memeye dönmediği gibi, kişinin tekrar günaha dön memesidir.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/446) şeklinde tanımlamıştır.

Gazalî, nasûh tövbesini tanımlarken şunlara yer vermiştir: “Nasûh tövbesi yapan lar, tövbe edip ölünceye kadar tövbesinde duranlardır. Bunlar geçmişteki eksiklerini tamamlar ve bir daha günaha dönmeyi hatırdan bile geçirmezler, zelle ve sürçmeler müs tesna. İşte tövbede istikamet budur. Günahların sevaplarla değiştirilip hayırlarda müsabaka edenler bu tür tövbe sahipleridir.”5

2. Tövbenin Kabulünün Şartları:

Kur’ân-ı Kerim’de Yüce Allah’ın tövbe edenleri methetmesi (Tevbe, 9/112) ve tövbe kapısını çalan kullarını sevdiğini ifade etmesi (Bakara, 2/222), tövbelerin kabul edileceğinin birer delilidir.

Allah Resulü (s.a.s.), kullarının tövbesi karşısında Allah’ ın ne kadar hoşnut olacağını şöyle bir örnekle anlatmaktadır: “Allah’ın kulunun tövbesine sevinmesi şuna benzer: Bir insan azığını, su tulumunu bir deveye yüklemiş, sonra yolculuğa çıkmıştır. Nihayet çorak bir yere vardığında uykusu gelmiş, devesinden inerek bir ağacın altında istirahata çekil miştir. Kalktığında devesinin kaybolduğunu görmüş ve değişik tepelere koşarak onu aradığı halde bulamamış ve yorgun bir vaziyette, ağacın altına yatmıştır. Tekrar uyandığında devesini yanı başında durduğunu görüp de yularından yapışıp, son derece sevinerek, yanlışlıkla; “Ey Allah! Sen benim kulumsun, ben senin Rabbinim.” (Buhârî, Deavât 4; Müslim, Tevbe 3) demiştir. İşte Yüce Allah, kendisine tövbe eden kuluna, devesini kaybettikten sonra bulan adamdan daha fazla sevinir.

Tövbenin Allah katında makbul olması için bazı şartlar vardır. Yalnız bu şartlar işlenen günahın çeşidine göre farklılık arz etmektedir. Günahın kime karşı işlenmiş ol duğu, onlardan kurtulmak için tövbe yapılırken önem arz etmektedir. Bu bakımdan gü nahı ikiye ayırabiliriz:

a- Allah Hakkı ile İlgili Günahlar: Allah hakkı ile ilgili günahlardan tövbe etme nin üç şartı vardır:

1) O günahı işlediğine pişmanlık duymak: İnsan vicdanında, işlenen günahın bir kötülük olduğu ve kul ile Allah arasında bağlantıyı zedelediğine karar verildiğinde, bir huzursuzluk6 ve pişmanlık başlayacaktır.

Günah işleyen kul, tövbe kapısına; günahlarını itiraf ederek, bu günahların verdiği huzursuzluk ve pişmanlıkla silkinmiş, uyanık bir kalp ve gönülle gelecektir.7 Sözü edilen huzursuzluk, şahsı tövbe etmeye iten bir etkendir.

Pişmanlık tövbenin ilk şartıdır. Nitekim Allah Resulü, önemine binaen, “tövbe pişmanlıktır” (İbn Mâce, Zühd 30; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/376, 423) buyurmuştur. Pişmanlık tövbenin kendisidir. Pişmanlık olmadan tövbe yapılamaz.

2) Tövbe edilen günahı kesinlikle terk etmek: Tövbe; yalnız bir kalp işi, bir ürperti, irkilme ve gözyaşı dökme şeklinde, soyut bir pişmanlık değildir. Yani tövbe, birtakım iç duygulardan ibaret değildir. Aksine tövbe, derunî duygular üzerine birtakım eylemlerin bina edildiği bir süreçtir. Örneğin, tövbe eden, Allah’ın yasakladığı günahı terk etmeli8, imkân ölçüsünde emirlerini yerine getirmelidir.9 Tövbe ettiği günaha devam etme meli dir.10 Günahlarına tövbe ettiği halde, onları işlemeye devam eden fert, kendisi ile tezada düşmüş demektir. Böyle bir tavır, pişmanlık olgusu ve günahı tekrar işleme yeceğine dair sözü ile bağdaşmayacaktır. Hâlbuki şahsın, tövbe ettiği günahları hemen terk etmesi,piş manlığının ve aynı günahı tekrar işlememedeki kararlılığının bir belirtisi ola caktır.

3) Tövbe edilen günaha kesinlikle dönmeme kararı: Geçmişteki günahlarından pişmanlık duyan şahsın, tövbe etmiş olması için, o günahı tekrar işlememeye kesin karar vermiş olması gerekmektedir.11 Pişmanlık ve tövbe edilen günaha dönmeme kararı, birer kalp işi olduğundan, bunları gerçek anlamıyla yalnız Allah bilebilecektir. Dolayısıyla, ki min gerçek manada tövbe etmiş olacağı insanlar tarafından bilinemeyecektir.12 Tövbenin sıhhat bulması için, şahsın tövbe ettiği günaha tekrar dönmeyeceğine dair Allah’a söz vermesi gerekmektedir.13

b- Kul Hakkı ile İlgili Günahlar: Kul hakkı ile ilgili günahlardan tövbe etmenin ise dört şartı vardır. Bu şartlar; yukarıda zikrettiğimiz üç şartla birlikte dördüncü şart ise; hakkı yenilen kulun hakkını sahibine iade etmek ve ondan helallik almaktır. Kul hakları, mal nevinden ise, aşağıdaki ihtimallerle karşılaşılabilecektir.

1. Gasbedilen mal, elde mevcut ve sahibi de biliniyorsa geri verilmelidir.14 Burada suçu gizleyerek tövbe etmeye çalışmak yetmez.

2. Çalınan mal, hırsızın elinde mevcut, ancak sahibi bilinmiyorsa, bu mal tasadduk edilerek zimmetten çıkarılır. 15

3. Bir şahısta önceki yıllara ait kul hakları var ve sahipleri de belli değilse, gasbe dilen mallar kadar tasadduk eder, hayır-hasenat yapar.

4. Suçlunun yediği bir mal, mislî değil de; kıymeti belirlenebilen cinstense ve şah sın imkânı da varsa, o kıymeti sahibine vermelidir.16 Buna gücü yetmiyorsa, imkân bul duğunda vermeye niyet etmelidir. İmkân nispetinde, malı sahibine ulaştırmaya çalışıp da bunu başaramayanı Allah’ın affetmesi umulur.17

5. Malında ne kadar haram bulunduğunu bilmeyen şahıs, zann-ı galibine göre, bir miktar ayırır ve onu önceki kul haklarını elinden çıkarma niyeti ile dağıtır.18

Tövbe edilmek istenen günah, insanın namusu ve şahsiyeti ile ilgili olduğunda; söylenen söz, eğer mağdurun kulağına gitmemişse, tıpkı Allah hakkı ile ilgili günahtan tövbe edildiği gibi tövbe yapılabilir. Bu tür söylenen sözler, mağdurun kulağına gitmiş ise, o zaman şahsa müracaat edilerek, helallik alınması gerekir.

İşte bu şekilde, günahkâr şahıs, utanarak Rabbinden bağışlanmasını ister ve zik rettiğimiz bu şartları yerine getirirse, Allah böyle tövbe eden kulunun tövbesini kabul ederek bağışlayacak ve ona azap etmekten hayâ edecektir.

3. Tövbede Zaman Unsuru:

Günahlar, Allah’a giden yolda birer engeldir. Günahkâr, zehirlenmiş bir insan gi bidir. Zehirlenen kişi için, vakit geçirmek ne derece tehlikeli ise, günah işleyenin de tövbede gecikmesi o derece risklidir.

Günah işleyen mü’min, imanının bir belirtisi olarak rahatsızlık duyacak ve hemen ondan kurtulmanın yollarını arayacaktır. Günahın hemen ardından tövbe etmenin farz ol duğu hususunda icma mevcuttur. Ayrıca tövbeyi geciktirenler bu sebeple günah kazan maktadırlar.19

Gazâlî’ye göre; kişi yaptığının günah olduğunu anladığı an, derhal pişmanlık duy malı ve onun tesirini iyi amel ile silmelidir. Aksi halde, kötülükler kalbi istila eder ve bir daha izalesi mümkün olmaz.20

Nitekim hadiste: “Mü’min günah işlediğinde, kalbinde siyah bir leke olur. Tövbe eder, günahı terk eder ve istiğfar ederse, bu siyahlıktan kurtulur, günah artarsa siyahlık da artar…” (İbn Mâce, Zühd 29) buyurulmaktadır.

Tövbe için geçerli olan zamanın son sınırı hakkında şu hadis bize bir fikir vermektedir: “Allah kulunun tövbesini, can boğaza gelmedikçe kabul eder.” (Tirmizî, Deavât 100; İbn Mâce, Zühd 30) Ölüm kesinleşip, can boğaza geldiğinde ise, tövbe kabul edilmeyecektir.

Son nefeste tövbenin kabul edilmeyişinin sebepleri şunlardır: İnsan o anda ümit sizlik halindedir. Hâlbuki tövbe, kişinin hayattan ümidini kesmediği bir ortamda olmalıdır. Son nefeste fertlerden teklif kalkar. O anda yapılan işler için iyi veya kötü denmez. Hâlbuki tövbe dünya işlerindendir ve teklif kalkmadan yerine getirilmelidir. Ahirette herkes pişman olacaktır, ancak o halleri tövbe olarak nitelendirilmeyecektir. 21 Zira son nefeste günahkârların pişmanlık duydukları an, teklifin olmadığı andır.22 Son nefeste yapılan tövbe kabul edilmediği gibi, o bir yok hükmündedir ve sonuç olarak hiç bir şey ifade et memektedir.23 Ömrü boyunca hiç tövbe etmeyenle, ölümü anında tövbe eden, sonuç itibarıyla aynı görülmektedir.24

Sonuç olarak, tövbe ile ilgili şöyle bir zaman dilimi çizebiliriz: Tövbe için zaman; günahın peşinden başlamakta, ileriki günlerde herhangi bir vakte bağlı kalmadan devam etmekte ve ölüm alametleri belirince son bulmaktadır. Yani, tövbenin son sınırı olarak; yaşama ümidinin bitmesi, ölüm alametlerinin belirmesi ve şahsın son anlarını yaşamasıdır.

4. Tövbede Mekân Unsuru:

Namaz, hac gibi bazı ibadetlerin, belli mekânlarda yapılması, faziletli veya gerekli olduğu halde, tövbe için böyle bir 13 mekân şartı yoktur. Zira tövbe, çok yönlü bir pişmanlık olduğu için, yalnız bir mekânda başlayıp sona ermeyecektir.

Bu sebeple, tövbe edebilmek için, şahsın camide bulunması, tekke veya zaviyede olması şeklinde bir şart yoktur. Diğer taraftan; cemaat ha linde, bir araya toplanarak, koro halinde tövbe etmek de şart değildir.

Günah işlemiş insan, tövbesini her mekânda gerçekleştirebilir. Şahıs için, günah larını göz önüne getirdiği, onların çirkinliklerinden kurtulmaya karar verdiği her yer tövbe mekânıdır. Yani işçi işinin başında, çiftçi tarlasında, evde kalanlar evlerinde, bu kararı ve rebilir ve tövbe sürecini başlatabilir.

Nitekim Yunus (a.s) balığın karnında ve denizin karanlıklarında; “Ya Rabbi Sensin ilah, Senden başka ilah yoktur, Sübhansın, bütün noksanlıklardan münezzehsin, Yücesin. Doğrusu ben kendime zulmettim, yazık ettim. Affını bekliyorum Rabbim!” (Enbiyâ, 21/87) deyip, en faziletliyi yapabilecek iken faziletli olanı yaptığından ötürü Allah’tan af dilemiş tir.25 Allah da onu affetmiştir.

Yine bilindiği gibi Hz. Âdem ve Hz. Havva, cennette yasak meyveden yiyerek, Al lah’ın emrine karşı gelmişlerdi. Cennetten çıkarılıp, dünyada epey müddet dolaştıktan sonra Arafat meydanında “Rahmet Dağı” denen bir dağın başında yaptıkları hatadan do layı Allah’a tövbe etmişler; “Rabbimiz kendimize zulmettik, eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan, muhakkak ki zi yana uğrayanlardan oluruz” (A’raf, 7/23) diyerek Yüce Allah’a yalvarmışlar ve af dilemişler, Cenab-ı Hak da onları affetmiştir.

Tövbe süreci, günahlardan kurtulmaya kalbin kesin olarak karar vermesiyle başlamaktadır. Bu kararın verilebildiği her yerde tövbe sahihtir. Tövbeyi bir mekâna hasretmek, tövbe için kutsal bir yer şartını ileri sürmek, tövbe olayını bilmemek ve konu ile ilgili İslâm’ın esprisini yakalayamamak demektir.

Sonuç:
Yüce Allah, insanı sevap ve günah işleyebilecek bir özellikte yaratmıştır. Yapılan kötülüklerden, işlenen günah ve kabahatten kurtulma, manevî kirlerden arınma yolu tövbedir. Tövbe ile insan, yapmış olduğu günah ve kusurlardan kurtulur ve o günahı hiç işlememiş gibi tertemiz olur. Her insanın tövbeye ihtiyacı olduğu tartışılmaz bir gerçektir.

Tövbe, günahın hemen peşinden olabileceği gibi, ölüm döşeğine düşüp, ölüm emarelerinin belirmesi öncesine kadar devam eden bir zaman içinde yapılabilir. İnsanın eceli belli olmadığı için, bir an önce tövbe etmelidir.

Tövbe etmek için, insanın bir aracıya ihtiyacı olmadığı gibi, belirli zaman ve mekânda tövbe eylemini gerçekleştirmek gibi, bir zorunluluk da yoktur.

Gerçek tövbe için; kişi geçmişe pişmanlık duymalı, gelecekte aynı hatayı işlememe kararı ile birlikte, yaşadığı ortamda günahı terk etmelidir. Kul haklarının sahibine iade edilmesi tövbenin en önemli rüknüdür.

Yapılan tövbe sonucu, günahlardan temizlenip temizlenilmediği kuşkusu yersiz olup, Allah her türlü günah işleyeni temizlemek için tövbe kapısını açık bulundurmaktadır. İnsanların dikkatli olması gereken husus; tövbenin sahih olarak ortaya konulup konulmadığıdır.

KADER DEDİK

Kader dedik

“Serçenin ölmesinde bile bir bildiği vardır kaderin. Şimdi olacaksa bir şey yarına kalmaz, yarına kalacaksa bugün olmaz. Bütün mesele hazır olmakta. Madem hiçbir insan bırakıp gideceği şeyin gerçekten sahibi olamamış, erken bırakmış ne çıkar; ne olacaksa olsun!” Hamlet’ten William Shakespeare… (olsun da, bugün ben buradayken olsun…)
Armut ağacı. Kaderi ona suyu, toprağı ve havayı tam kıvamında sunmuş; üstüne bir de çiçeklerinin döllenmesi için rüzgârı ve böcekleri, özellikle de arıları seferber etmiş. Dalları armut basmış. Armutların ağırlığından dallar kırıldı kırılacak. Bu armut ağacının kaderiydi.
Armut ağacına bir ayı tırmandı. Ayı armut yüklü dala abanınca dal kırıldı; ayı dalla birlikte ağaçtan düştü. Neyse ki ayıya bir şey olmadı; kalkıp yerdeki armutları yedi. Bu ayının ve armut ağacının kader birliğiydi.
Armut ağacına bir insan tırmandı. Armut yüklü dala oturunca dal kırıldı; insan dalla birlikte yere düştü. Neyse ki insanın sadece bir kolu kırıldı. Bu, armut ağacının kaderiydi, fakat insanın kaderi değildi. Bu, insanın seçimiydi; ya da sadece akılsız bir davranış biçimiydi demek daha doğru olur. Çünkü insan aklı armut yüklü dalın ağırlık binince kırılacağını bilebilirdi.
Meyve yemek için üstüne çıkıldığında dalın kırılması yaratılışın doğasından gelen (tanrısal) bir kaderdir; ancak insan, dala yüklenmeden herhangi bir biçimde meyveleri yemenin yolunu aklıyla bulduğunda, örneğin ayaklı merdiven bilgisini kullandığında, bu artık insanın kendine yapmış olduğu bir kaderdir. İnsan, evrensel (tanrısal) varoluş kaderinin kendine sunmuş olduğu akıl yürütme yeteneğiyle varoluş yasalarının bilgisini kullanarak kendi yaşantısının kaderini yapabilir. Yani geleceğini akıl öngörüsüyle evrensel (tanrısal) varoluş yasalarının elverdiği sınırlar içinde tasarlayıp yaşayabilir.
Biz insanlar kendimizi ne sanırız? Bizim onayımızı almamış yazılı bir kadere bağlı köleler miyiz? El açalım ki Tanrı bizi mutlu kılsın. El açalım bizi iyi kullarından yapsın. “Amin” diyelim bizi cennetine alsın. Ey insan, el aç ki Allah sana acısın, kullanmaya üşendiğin ve çoğu zaman da korktuğun beynini Allah senin için çalıştırsın. Öyle ya Allah her şeyi bilir ve görür; geçmiş ve gelecek O’nun yüce bilgeliğiyle oluşmadı mı? El açıp isteyin insanlar; her şeyi isteyin; vermeyen Allah kendinden utansın!
Bir gün gelecek çıkacağım yüce Tanrı’nın huzuruna ve ona diyeceğim ki, “Ey Tanrım şu yaptığına bir bak! Verdiğin akıllar çok mu geldi de Şeytan’ı musallat ettin başıma? Aklım zaten yeterince şeytanlığa çalışıyor, bilmez misin? Bir de tembihlersin ki başıma gelen iyi ve kötü şeyleri Sen’den bileyim; Şeytan ve benim şeytana pabuç çıkartan aklım ne güne durur öyleyse? Sen’den aldım bu akılları onu da bilesin. Nedir benden istediğin? Kulun kölen mi olayım? Kulun olayım tamam da, kölen olamıyorum özgür bıraktığın akıl yürütme irademle; kusura bakma; ya da geri al şu bana verdiğin aklın hikmetini. Ben düşünmeden edemiyorum.
Benim günahlarım biraz da senin hataların gibi geliyor bana; ama aynı zamanda aklımın hikmetiyle günahlarımdan arındıkça hatalı yanlarımı da düzeltme bilgisini sunarak onurlandırıyorsun beni. İtiraf edelim ki bu oyun ikimizin de hoşuna gidiyor. Bana öyle geliyor ki, aklımı kullanarak başlangıç kaderimi iyilik üretmeye yönlendiremezsem bana cennetini göstermeyeceksin… Öyleyse tez başlamalıyım kaderimi kendi ellerimle ve Sen’den indirme aklımla iyileştirmeye…
Bir gün bir insan iskeleti bulunacak; böceklerin afiyetle sıyırdığı kemikler. Benim kemiklerimdir onlar. Kafatasımı alıp müzeye koyacaklar. Neden mi? İnsanlar alnında kaderi yazılı olmayan bir kafatasını bulmuş olacaklar. Yaşarken alın yazılarının içine gömülüp kalanlar, işte onlar çok şaşacaklar bu işe. Dünyaya doğmasıyla birlikte içine düştüğü kader çemberini kırmış bir insanın kafatası olduğuna inanamayacaklar; alnımdaki çatlağa bakıp şüphelenecekler ve kaderimin yazısının aslında o çatlağın içinde saklı olduğunu iddia edecekler. Ya da çatlak bir kafatasıyla kandırıldıklarını söyleyecekler. Gerçekte işin sırrı da burada: Kafasını çatlatıp patlatmayan insanların alın yazıları asla silinip yenilenmez. Onlar kaderlerini hayata armağan yapamadan kaderlerinin içine gömülürler…
İzmir-İstanbul seferini yapan F-28 Bursa uçağı inişe geçtiği sırada elektrikler kesildi ve jeneratör devreye girinceye kadar pist 20 saniye karanlıkta kaldı. F28 Bursa uçağı kayboldu. Uçak sabaha doğru, 4 mürettebat ve 37 yolcunun cesediyle, Ambarlı açıklarında 5-10 m. derinlikte bulundu. Bu 20 saniye bize mutlak kader gibi geliyor, ama aldanıyoruz; çünkü kader desek bile onu biz hazırladık ve korkak bir sürüngen gibi Tanrı’yı sorumlu tuttuk. Bu uçağı biz yaptık, biz uçurduk; çok ender de olsa, düşebileceği ihtimalini göz önüne alarak bu uçağa biz kendi isteğimizle bindik. Ve bu uçak, insan tasarımı medeniyetin olası kusurlarından bir veya bikaçı nedeniyle düştü.
**
Temel içgüdüyle uyanıp bitkiler tohum yapacak çiçeklerini açarken, kuşlar, böcekler ve diğer hayvanlar döllenme ve üreme ile sonuçlanacak olan cinsel zevkler peşinde ölümüne yarışırken, aynı tanrısal doğanın ürünü olan insan, genlerindeki aynı temel içgüdüye  rağmen, farklı davranmaya başladı. Yani, zevk duyusu vermesine rağmen aslında sadece üreme amacı güden temel içgüdüsünü sırf zevk alma amacını gerçekleştirmeye yönlendirdi; bir başka deyişle, içgüdüsel seksin doğal sonucu olan döllenmeyi kendi denetimi altına almış oldu. İşte bu evrede Tanrı’ya (yaratılış kaderine) “çalım” attık sanmayın. Tanrı (yaratılış kaderi), cinsel ilişkiyi canlının alabileceği zevklerin en başına oturtup döllenme işini sağlama alarak başlattığı canlı yaşam kurgusunun diyalektik evrimi içinde insanı akıl yoluyla kaderini değiştirebilmekte özgür bırakmakla hata etmiş olamaz. Bence ileti açıktır: Tanrı, “YARATTIM; VAROLUŞ BİLGİSİNİ ÇÖZÜMLEYEBİLECEK AKIL VERDİM; ARTIK KADERİNİ ELİNE AL VE BEDELİNİ BANA ÖDETME” diyor. Hz. Muhammed’in son peygamber olmasındaki mana da bu olsa gerek. Artık hepimiz birer peygamber, birer Tanrı yardımcısı olmanın sorumluluğunu üstlenmek zorundayız. Artık Tanrı’nın özgürlüğü olmalıyız. Yani, Tanrı’nın birçok işini doğrudan üstlenmek ve yürütmek bilincine geçmiş olmalıyız. Tabi bu nereye kadar gider bilemem; sanırım gittiği yer Tanrı’nın (evrensel varoluş kaderinin) “son” bilgisi olan kıyamet meydanıdır…
Bence insan bilincinin vardığı en müthiş aşama burası; en temel ve en zevkli içgüdüsünün ilahi amacını denetimi altına alabilen insan bundan böyle devam edecek olan kaderini de kıyamete kadar denetimi altında yönlendirebilecek varoluş bilgisine ulaşacaktır. Dün, (2008 yılı içinde bir gün) Türkiye’de ilköğretime başlayan çocuk sayısında gerileme olduğunu öğrenince, geleceğin yapımını elimize almaya başladığımıza inandım. Artık Türkler de kendilerine bir gelecek planlamaya başlamışsa, Tanrı nihayet emekliye ayrılabilecek ve Adem ile Havva’yı insanlaştırmak gibi sıkıcı bir iş yerine, galaksilerini tokuşturarak yeni alemler yaratmak gibi daha heyecanlı işlerle meşgul olabilecek…
**             
Tıbbiyeli bir genç var. TV kanallarına çıkıp “Kuran’daki ilâhi kaderin şifrelerini çözüyorum” diyor! Adam şifreleri çözmesine çözüyor da, nedense çözdüğü her şifrenin açtığı bilgi tekil oluyor. Her bilgiye ayrı bir şifre buluyor. Böyle olunca benim mantığım diyor ki, bu adam bilgiye göre şifre uyduruyor. Çünkü hiçbir zaman “Kuran’daki sırları okumanın şifresi budur” diyemedi. Adamın Kuran bilgisinin sırlarını açacak genel bir şifresi yok. Gene de eminim kendisine inanan sürüyle insan vardır. Onlar, tıpkı fala, büyüye, burçlara, adaklı dualara inananlar gibi, “tanrısal iletinin, “ey insan, kaderin aklının elinde tutuludur” dediğini duymazlar da, kendi kaderlerini bu şifrelerle okuyabileceklerini umarlar. Belki de Bakara Suresi’nde Kuran’ın şifre istemeden yaptığı uyarı tam da bu aymazlığı işaret etmektedir. “Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gözleri üzerinde de bir perde vardır. Onlar için büyük bir azap vardır”
Kendi dünya çıkarlarımıza veya sadece dünya görüşümüze bağlamak için insanların düşünme tembelliğini fırsat yapmak, hele de bunu Kuran ve Allah adıyla yapmak bana kalırsa şeytanın yoluna kırmızı halı sermektir. Kaderi her insanın alnına doğuştan Tanrı eliyle yazılmış değiştirilemez bir yaşam belirlenimi yazgı olarak göstermek de şeytanın en büyük hilesidir.

Kaderci inancı düşünme tembelliğine maske yapanlar deprem gibi doğal afetlerin sonuçlarından dolayı gelen ölüm ve yıkımları Tanrı’nın kendilerine biçtiği ceza olarak görüp sorumluluktan kaçarlar. Öte yanda bazı insanlar duydum ki, Türkiye’deki depremlerin sorumlusunu ABD ve İsrail olarak gösterebilmektedirler. “Biz kader tanımayız, ama UFO tanırız” der gibi saçmalarlar ki, bunların akılları da mühürlüdür…
 
“KADERİN OLAĞANÜSTÜ ZAMANLAMASI

   Amerikan Adlî Tıp Derneğinin 1994 te San Diego da tertiplenen ödül yemeğinde dernek başkanı Don Harper Mills aktardığı acayip bir ölüm olayı ile dinleyicilerini şaşkına çevirmişti. Kaderin tesadüfî adaletine dair ince bir nükte taşıyan bu öykü, sanırız sizleri de hayrete sevk edecektir.
   23 Mart 1994’te Ronald Opus’un cesedini inceleyen adlî tabip, onun kafasından yediği kurşunla öldüğü sonucuna vardı. Müteveffa, on katlı bir binanın tepesinden intihar niyetiyle aşağıya atlamıştı. (Umutsuzluğunu, geride bıraktığı bir notta açıklıyordu) Ancak, dokuzuncu katın önünden geçerken pencereden gelen bir kurşun başına isabet etmiş ve hayatı bu kurşunla sona ermişti. Aslında apartmanın sekizinci kat penceresi düzeyinde cam silicileri korumak için konulmuş bir ağ vardı. Açıkçası mermiyle çarpışmasaydı Opus’un intihar girişimi başarılı olamayacaktı; zemine çakılmadan sekizinci kattaki ağa takılıp kalacaktı. Bu durumu anlattıktan sonra, “Normal olarak,” diye devam etti Dr. Mills; “intihar etmeye karar veren biri, mekanizma tasarladığı gibi işlemese de, bunu eninde sonunda başarır.”
   Opus’un on kat aşağıda yere çakılmayıp da dokuzuncu kattan düşüyor olduğu anda başına gelen kurşunla vurulmuş olması, savcıyı elinde bir cinayet vakası olduğu düşüncesine itti. Silahın patladığı dokuzuncu kattaki odada yaşlı bir adam ve karısı yaşıyordu. Cinayet anında karı koca tartışıyorlardı ve adam kadını silahla tehdit ediyordu. Öyle sinirlenmişti ki, tetiği çekti; fakat mermi kadını ıskaladı, pencere camını delip çıktı ve intihar için atlamış olan Opus’un kafasına isabet etti. Dolayısıyla, dokuzuncu kattaki yaşlı adam cinayet zanlısıydı.
   Bu suçlamayla karşı karşıya kalınca adam da, karısı da çok şaşırdılar. Çünkü tetiği çekerken, adam da karısı da silahın boş olduğunu sanıyordu. Yaşlı adam uzunca bir süreden beri boş silahla karısını korkutmayı alışkanlık haline getirmişti. Bunu karısı da bilir, o yüzden adamın tehdidine pek aldırmazdı. Kısacası, adamın karısını öldürme kastı yoktu. Opus’un öldürülmesi tedbirsizlik sonucu bir kaza idi; ancak silah da kendi kendini doldurmamıştı elbette.
   Araştırmalara geriye doğru devam edilince, ölümcül kazadan yaklaşık üç ay önce yaşlı çiftin oğlunu silahı doldururken gören bir tanık ortaya çıktı. Bu tanık, ara sıra yaşlı çiftin evini temizlemeye gelen gündelikçi kadındı. Yaşlı kadın o günlerde kumara dadanan oğlundan mali desteğini çekmişti. Babasının annesini silahla korkutma alışkanlığını bilen oğul bu yüzden silahı doldurmuştu. Annesi ölecek, baba cinayetten hapse girecek, mallar ve paralar kendisine kalacaktı.
   Soruşturmaya devam edilince, geçen üç ay içinde annesiyle babasının silahla tehdide varan bir tartışmaya girişmedikleri, dolayısıyla annesini öldürtmeyi başaramayacağı tedirginliğiyle oğlanın umutsuzluğunun arttığı ve kumar borçları yüzünden ruhsal çöküntüye girdiği anlaşıldı. Bu ruh hâli onu on katlı binanın tepesinden atlayarak intihar etmeye itmişti. Ancak ölümü, dokuzuncu katın önünden geçerken babasının annesini tehdit için silahı tetiklemesiyle namludan çıkan kurşunun annesini ıskalayıp pencere camını delerek kafasına isabet etmesiyle gerçekleşmişti. Yoksa bir kat alttaki ağa takılıp kalacaktı. Dosya intihar olarak kapatılmıştır.”
Bence, nedenlerin rastlantısal işbirliğinin sonucunu kader olarak değerlendirmek doğru değil. Her şeyden önce Ronald Opus’un ölümüne doğru ilerleyen sürecin tüm unsurları insan seçimidir. Yaşlı adamın karısını boş silahla tehdit etmesi; oğlanın anasından para beklentisi; ananın oğluna para desteğini çekmesi; oğlanın, babasının silahla tehdit alışkanlığından yararlanarak anasını öldürtme planı gereği silahı doldurması; ancak karı kocanın aylarca kavgaya tutuşmayışı; oğlanın intiharı seçip atlaması; hepsi insan seçimidir. Aslında tesadüf burada sadece camı delip çıkan kurşun ile intihar için atlayan oğlanın kesiştiği andır. Sekizinci kattaki koruyucu ağın olayla hiçbir ilgisi yoktur. Ağ olmasaydı da oğlan babasının silahından çıkan kurşun ile ölecekti. Zaten tüm olanlara “kader” dersek olaydaki savcıya ve adli tıbba da ihtiyaç kalmaz. Gerçi ben dosyanın intihar olarak kapatılmasını hukuk aklından çok hukuk vicdanına yormaktayım. Çünkü kurşunu yemeseydi oğlan ölmeyecekti. Her ne kadar silahı dolduran oğlan olsa da, yaşlı adam silahını emniyetli saklamaktan ve kullanmaktan sorumludur. Hukuk mantığına göre yaşlı adam istem dışı adam öldürmekten suçludur. Ancak, olayı “kaderin tesadüfi adaleti” sayan hukuk vicdanı dosyayı intihar vakası olarak kapatmış görünüyor.
Eğer oğlan kurtulsaydı ve kurşun anayı öldürseydi, oğlan zaten planlı cinayetten suçlu bulunup idam edileceği için sonuçta intihar girişimi bir biçimde gerçekleşmiş olacaktı.
Eğer kurşun anneyi ve oğlanı ıskalamış olsaydı, oğlan kurtulacaktı. Adli bir olay da söz konusu olmayacaktı. Yaşlı adam da silaha merminin nasıl girdiğini çözemeyince, “şeytan doldurmuştur” diyerek artık boş sandığı silahın tetiğini çekmeden namluya kurşun sürülü mü diye bakacaktır. Sonuçta anne ve babasının ecel ile ölümünü bekleyemeyecek olan oğlan intihar girişimini yineleyecektir. Aslında oğlan ya intiharla ya da kumar borcu yüzünden öldürülerek yaşantısına son vermeyi kendine kader yapmıştır.
**
ÖLÜM MELEĞİ RÜŞVET YEMEZ
“Müebbet hapis cezasına çarptırılan bir adam, sabah akşam hapishaneden kaçmanın yollarını düşünüyormuş. Bir gün bahçede volta atarken gardiyanların bir tabutu cenaze arabasına yüklediğini görünce nihayet aylardır aradığı fikri oracıkta bulmuş. Burası büyük bir cezaevi olduğu için her ay mutlaka 1-2 kişi Tanrı’nın rahmetine kavuşuyormuş. Mahkûm, gardiyanlardan birine, cenaze olduğu bir gün tabuta konularak kaçırılması karşılığında epey yüklüce para teklif etmiş. Gardiyan korktuğundan başta biraz mızırdanmış ama sonra paranın çekim gücüne kapılıp kabul etmiş. Gardiyan, cenazelerin gece bekletildiği yerin anahtarından yaptırıp adama vermiş. Diğer ayrıntılar da ayarlanmış. İlk cenazede adam ölenle aynı tabutun içine girecekmiş. Cenaze defnedildikten sonra da, gardiyan gelip adamı mezardan çıkaracakmış.
Plan aynen uygulamaya konmuş. Mahkûm cesede aldırmadan tabutun içine girmiş. Sabah da gardiyanlar tabutu cenaze arabasına yüklemişler ve mezarlığa götürüp laf olsun diye yapılan bir dini törenle gömmüşler.
Mahkûm tabutun içinde sabırsızlanarak gardiyanın gelip onu çıkarmasını bekliyormuş. Vakit geçtiği halde gelen giden olmayınca biraz endişelenmeye başlamış. Epey bir zaman geçip de hala gelen olmayınca bizimki hafiften tırsmaya başlamış. “Acaba kendim çıkabilir miyim?” diyerek etrafı araştırmak istemiş. Cebinden zar zor çakmağını çıkarıp yakmış. Tabutun kapağını incelerken gözü bir an yanındaki ölünün yüzüne takılmış, ve o an donup kalmış! Yanındaki ceset anlaşmayı yaptığı gardiyanmış!”
Şimdi bunu mutlak kaderden mi sayacağız, yoksa seçimli bir kaderden mi? Ne de olsa hapishaneden kaçmayı seçmek adamın kendi özgür iradesiydi. Ancak intihar dışında seçimlik olmayan bir kader var ki, o da ölümdür; gardiyanın ölümü ertelenemezdi…
İntiharla gelen ölüm kader olsaydı büyük günahlardan olmazdı. Bilinen yaşamsal tedbirleri almamaktan dolayı gelen ölümler de bence intihar sınıfına girer; örneğin sigara içmek ve çok yemekten şişkolaşmak aslında birer intihar örneğidir. Aklımızın öngörüsü içinde olsa da tedbir bilgimizin yetersiz kaldığı zorunlu durumlarda gelen kaza ölümleri bile bence “alın yazısı” denen mutlak kader değildir. Ölüm sadece genetik yazılımın ecel bilgisiyle geldiğinde mutlak kaderden bilinmelidir. Kazanın nedenselliği bir biçimde insan tarafından oluşturulduğu için kaza ölümlerini mutlak kaderden saymam.
Hapishaneden kaçma planı gibi kendi kaderimizi tasarlayabiliriz; ancak işbirlikçi gardiyanın mutlak kaderi veya kendi seçimlerinin nedenselliğiyle oluşan kaderiyle gelen ecel vaktini değiştiremeyiz. Kendimize tasarladığımız kaderin başka bir kaderle çarpışıp bozulması bize özel, daha doğmadan alnımıza kazınmış bir kader değildir. Bu sadece, seçimlerimizin nedensel sonuçlarının genel varoluş kaderinin bilinebilen veya bilinemeyen olası hâllerinden biriyle çarpışması ya da çakışmasıdır. İnsanın akıl yoluyla yaptığı seçimlerinin sonucu bir biçimde olumsuz bir oluşa varmışsa, vardığı nokta gene de insanın kendine yaptığı kaderidir. Hikâyedeki mahkûm sadece hapisten kaçma tasarımının sonucuyla kendine ölümü tattıran bir kader yapmış değildir. Mahkûmu bu trajik sonuca götüren kaderin ağlarını hapis öncesinden beri örmekte olan aslında büyük etkinlikte kendi yaşam biçimi ve seçimleriydi zaten. Hapishanede “değişmez alın yazısının“ hükmünden dolayı “kader kurbanı” yoktur. Evrensel (tanrısal) kader hapse düşürmek üzere hiçbir insanı mimlemiş değildir. Onlar, insan seçimlerinin eytişimsel etkileşimiyle oluşan insanlık kaderinin kurbanı olabilirler ancak.
Ben kadere beş çeşitleme yaptım:
1-Küçük kader; 2-Küçük ortak kader; 3-Toplumsal kader; 4-Büyük ortak kader;5- Mutlak kader:
İnsanın kendisi için kendi akıl yoluyla yapabileceği kader, “küçük kaderdir”. Bir başka anlatıyla, özgür bireysellik ürünü bir kaderdir. Tamamı kişiye özgündür.
İnsanın yakın çevre ilişkilerini yönetmek, yönlendirmek ve düzenlemek için yapmış olduğu uyum ve uyumsuzluk davranışlarıyla birlikte başkalarını kendine uydurma çabalarının nedensel sonuçlarıyla “küçük ortak kader” oluşur. Yüksek oranda kişiye özgündür.
Toplumsal kader, insanların yakın ve uzak çevrelerini, tanışlarını ve tanımadıklarını birlikte kapsayan, geleneklere ve siyasi bir yaşam sistematiğine uyum ve uyumsuzluk davranışlarının eytişimsel nedenselliğiyle oluşan ve insanın genelde doğuştan içinde var olduğu ortak bir kaderdir. İnsan yapımı olmasına rağmen çok düşük oranda kişiye özgün bir tasarım olabilmektedir. Ancak tamamına yakını insanlık ürünüdür. Tekil davranan bireysel akıl yoluyla insan toplumsal kaderin geniş ve güçlü etkinlik alanını denetleyip düzenlemekte zorlanır; hatta çaresiz kalır. Ayrıca toplumsal kader evresi tüm dünya insanlarını kapsayan “büyük ortak kaderin” baskısı ve çekimi altındadır. Bu yüzden insanlar toplumsal kaderlerini bireysel çıkışlı tekil kahramanlıklarıyla değil de, insanlığı yüceltecek biçimde örgütlü işbirlikleriyle tasarlayabileceklerini öğrendiler ve bu örgütlü işbirliğine “demokrasi” dediler.
İnsanlık tarihinin iyi ve kötü gidişatı da tüm insan ürünü kaderlerin kendi aralarında ve “mutlak kaderimizle” yaptıkları eytişimsel etkileşimlerin nedensellik sonuçlarıyla oluşan “büyük ortak kaderdir”. Görebildiğim kadarıyla “büyük ortak kader” kıyamete kadar sürecektir.
Son olarak, evrensel (tanrısal) varoluş yasalarının değiştirilemezlik ve kaldırılamazlık bilgisini içeren “mutlak kader” vardır ki, bu kader insanlığın sonunu getireceği varsayılan kıyametten sonra da varlığını sürdürebilir görülmektedir.
** 
20/100 SIRRI
“Ailenizle kahvaltı yapıyorsunuz. Kızınız, kahve fincanına çarpıyor ve bir fincan kahve gömleğinizin üzerine dökülüyor. Lanet ediyorsunuz.  Kızınızı azarlıyorsunuz. Sonra eşinize dönüyor ve kahve fincanını masanın kenarına yakın koyduğu için ona da kızıyorsunuz. Bunu kısa bir sözlü tartışma takip ediyor. Öfkeyle üst kata çıkıyor ve gömleğinizi değiştiriyorsunuz. Aşağıya indiğinizde kızınızı ağlamaktan dolayı kahvaltısını bitirememiş ve okul için hazırlanamamış bir halde buluyorsunuz.  Kızınız otobüsü kaçırıyor. Eşinizin işe gitmek için hemen çıkması gerekiyor. Hemen aceleyle arabanıza koşuyorsunuz ve kızınızı okula bırakmak üzere hareket ediyorsunuz. Geç kaldığınız için, saatte 50 km hız sınırlaması olmasına rağmen, saatte 70 km hızla gidiyorsunuz. (Neyse ki “kader” size bir trafik kazası hazırlamış değil) Hız sınırını aştığınız için ödediğiniz cezadan sonra 15 dakikalık gecikmeyle okula ulaşıyorsunuz. İşyerinize 30 dakika gecikmeyle geliyorsunuz ve evrak çantanızın evde kaldığını anlıyorsunuz. Gününüz korkunç bir şekilde başladı ve gittikçe kötüleşiyor. (Eve döndüğünüzde bile suratınızı asıp berbat bir günün sorumluluğunu eşiniz ve kızınıza yüklemek için fırsat kolluyorsunuz)
Neden?
A) Kahve sebep oldu.
B) Kızınız sebep oldu. (ya da eşiniz sebep oldu)
C) Polis sebep oldu.
D) Siz sebep odlunuz.
Cevap “D” şıkkıdır”
**
Hayatın % 20’si sizin başınıza kendiliğinden gelenlerle oluşur. Hayatın diğer % 80’i ise, sizin bu başınıza gelenlere verdiğiniz tepkilerden oluşur. Çünkü kahvenin dökülmesinde sizin bir etkiniz yoktu. Kahveyi kızınız gününüzü berbat etmek için dökmedi. Eşiniz kahveyi kızınız döksün diye masanın kenarına bırakmadı. Polis de sadece görevini yaptı. Sizin gününüzün kötü geçmesine sabahki kahve dökülmesine verdiğiniz tepkisel davranışlarınız sebep oldu.
 Aynı senaryo farklı başlayıp, daha olumlu ve mutlu bitebilirdi Pek çok insan gereksiz yere stresten, şikâyetten ve kuşkudan, en önemlisi sevgi ve hoşgörü bencilliğinden “kader” acısı çekmektedir.
**

“Yaşamım, konumum ve çevresel etkim, yaptığım seçimlerin bir yansımasıdır. (Bence, yaptığım seçimlerin başkaları tarafından yapılmış ve yapılmakta olan seçimlerle etkileşim sonucuna göstermiş olduğum davranışlarımın bir yansımasıdır)
Her şeyi beceremeyebilirim, ama bazı şeyleri yapabilirim.
Başarılı olacağımı garanti edemem, ancak şunun için söz verebilirim: Başarısızlığın yaşamımda bir alışkanlık haline gelmesine izin vermeyeceğim. (Eğer başarısız olmuşsam, kendimi yüreğimle kaldırıp, beynimle hesaba çekeceğim)
Böylece yaşamı dimdik ve yüreklilikle karşılayacak, onu tüm benliğimle duyumsayacak, büyük düşünecek ve tüm varlığımla yaptığım işi başarmaya (ve kendimi hayata duyumsatmaya) çabalayacağım.
Kendimi bu sözü gerçeğe dönüştürmeye adıyorum.”
John Compore

Başaracaklarım insanlık tarihinin yönünü değiştirecek büyüklük değerinde olmayabilir; ancak başarılarım küçük olsalar da onları birbirlerine ulayarak kendime daha iyi bir kader yapabilirim.
Muharrem Soyek 

İYİMSER & KÖTÜMSER


İyimser
Şu hayatta insanın kendisini iyi hissetmesinden daha önemli bir şey yok.
Kötümser
Pardon? Daha az önce sana her şeyin ne kadar iğrenç olduğunu söylemedim mi?

İyimser: Kendini iyi hissettiğinde içinde kıpırdanmalar olur. Bu kıpırdanmalar sayesinde o an ne istiyorsan onu elde edebilirsin; hem istediğin, hem de …sevdiğin her …şey senin olabilir. Ama ne zaman üzgün hissetsen kendi dünyanı kendin karartırsın. Her şeyi hiç olmadığı kadar kötü görmeye başlarsın. Halbuki kendini iyi hissetmeye çalışmak çok daha kolaydır. Kolay olduğu kadar sana getirisi de çoktur. Kendini iyi hissettiğin zaman sağlıklı olursun, önündeki seçenekler çoğalır, her şey sana çok daha parlak ve güzel görünür ve hepsinden önemlisi iyi hissetmek, kendi hayatınını çizmende sana çok ama çok yardımcı olur. Sürekli kötü hissettiğine inanarak kendi kuyunu kendin kazarsın.

Kötümser: Beni hiç anlamıyorsun, değil mi?

İyimser: Seni çok iyi anlıyorum. Kendini berbat hissediyorsun; çünkü sana göre hiçbir şey yolunda gitmiyor. Ödenecek yığınla faturan var, araban bozuldu, çocukların çok yaramazlık yapıyor, patronun ve iş arkadaşların senden nefret ediyor… Hiç bitmeyen bir listen var, biliyorum. Ama ne olursa olsun, hangi durumda olursan ol kendini iyi hissetme konusunda mutlaka eğitmelisin. Görmüyor musun, bu listenin her geçen dakika uzamasının neden sadece senin kendini kötü hissetmen.

Kötümser: Hmmm… Peki sen nasıl her şey kötüyken kendini iyi hissedebiliyorsun?

İyimser: Gerçekten, içten bir şekilde kendimi iyi hissedene kadar rol yapıyorum.

Kötümser: Anladım! Yani olumlu düşünerek, kendini her şeyin iyi olduğuna inandırıyorsun.

İyimser: Bu sadece olumlu düşünmeyle ilgili değil. Biliyorsun; beynimiz, hayatımızı ve vücudumuzu etkileyen düşünceler üreten bir elektromanyetik jeneratör gibi. Ve ürettiği her yeni düşünce, bir öncekine benziyor. Haliyle kötü bir olayla karşılaştığında otomatik olarak beynin de kötü düşünceler üretmeye meyilleniyor. Sana, her şey kötüyken iyi şeyler düşünmeye veya kendini iyi hissetmeye çalışmak çok yapay ve mantıksız geliyor olabilir; ama hayatı kendi istediğin yöne çekmenin tek yolu bu!
Kendini iyi hissetmeye başlayınca göreceksin ki mucizevi bir şekilde başına iyi şeyler gelecek. Bir şekilde insanların seni daha fazla sevdiğini göreceksin, daha hızlı bir şekilde sorunlarına çözümler bulacaksın, başına gelen talihsizliklere gülüp geçmeni sağlayacak olaylarla karşılaşacaksın. Etrafındakilerin sana daha fazla ilgi gösterdiklerine tanık olacaksın.

Kötümser: Bu kadar kolay mı yani? Ben bunca zaman boşu boşuna mı hayatımı mahvettim?

İyimser: Senin için daha karışık ve zor bir hale getirmek isterdim; ama yapamam. Evet, bu iş bu kadar kolay işte! Sadece kendini nasıl hissetmek istediğine karar vermen gerekiyor. Hepsi bu!

Unutmayın; "Sabrın sonu selamettir!"


Sabır neye yarar?
Sabırlı olmayı nasıl başaracağız?

İşte hayatınızı huzurlu bir şekilde yaşamak için sabretmeyi öğrenmenin yolları
Sabır öğrenilebilir bir şey mi? Evet Gerekli mi? Çok Peki nasıl başaracağız sabırlı olmayı?
Okuyun:
Yaşamımız boyunca belki de her gün ihtiyaç duyacağımız bir şey sabır. Hatta bırakın ihtiyaç duymayı, huzurlu bir şekilde yaşamanın da en büyük anahtarlarındandır! Dolayısıyla sabrı öğrenmemiz ve hayatımızda uygulamamız şarttır… Sabır neye yarar? Sabırlı olmayı nasıl öğrenebiliriz?
Sabır neye yarar?
Dayanıklı olma, bir durum karşısında sakinliğini kaybetmeden bekleyebilme ve sabırlı olma kapasitesi hayatımızın her anı için değerlidir. Sabır sadece huzur ve sükunet içinde bir hayat sürmenin değil; Başarının da anahtarıdır aslında Size iki özlü sözü hatırlatıyoruz: Öfkeyle kalkan zararla oturur ve Sabreden derviş muradına ermiş Sabrı yeterince özetliyor, değil mi?
Sabretmeyi nasıl öğreneceğiz?
Sabrı öğrenmenin temelinde durumları gözünüzde çok büyütmemek ve aceleye getirmemek yatıyor. Sakinlik beraberinde sabrı getireceğinden; telaş da haliyle sabrı bir o kadar uzaklaştırır. O yüzden bir şeyleri hızlandırmaktan bir an önce vazgeçin. Yine bir özlü söz hatırlatalım: Acele işe şeytan karışır
Sizin için üç farklı durum karşısında sabrı araştırdık: size bağlı olmayan, çevrenize bağlı olan ve yapabileceğiniz hiçbir şeyin olmadığı durumlar karşısında ‘sabretmeyi de sabremeyi’ bilerek…
Size bağlı olmadan gelişen durumlarda
Genelde gün içinde sizin elinizde olmayan sebeplerden kaynaklanan aksi durumlar karşısında yapmanız gereken temel şey; olayı büyütmemek ve dramatikleştirmemek. Sonuçta yapacak bir şey yok; durum sizin elinizde değil Hemen sakin olup olaya pozitif açıdan bakmaya çalışın.
Pozitif bakabildiğinizde göreceksiniz ki bazı şeyleri beklemenin aslında size katacağı şeyler vardır. Kendinizi oyalamayı bildiğinizde, vaktin boşa aktığını düşünmediğinizde ve her anın tadını çıkarmayı tercih ettiğinizde farkında bile olmadan sabretmenin ilk adımını atmış bile olacaksınız. Unutmayın; bir sokaktan yüz defa geçtiğinizde bile yeni bir şey fark etme ihtimaliniz yüksektir. Dolayısıyla hiçbir vakti küçümsemeyin; her boş vakit size minicik de olsa, yeni bir şey öğretecektir.
Çevrenize bağlı gelişen durumlarda
Çocuğunuzla ilgili gelişen durumlar veya projede birlikte çalıştığınız tembel iş arkadaşınız veya ağırkanlı eşiniz Bu tip sizi yavaşlatan durumlarda en büyük isteğiniz her şeyi hızlandırmak oluyor, değil mi?
Bu gibi olaylar karşısında öncelikle yine sakinliğinizi korumanız; ardından bu gecikme durumlarına ve sizin sinirlenmenize neden olan kişiyle konuşarak bu problemin üstesinden gelmeniz gerekiyor. Eğer öfkenizi kontrol edemiyorsanız Öfke nasıl kontrol edilir? ve Öfkenizi kontrol altına alın yazılarımızı okumanızı öneririz. Çevrenize bağlı sabır gerektiren durumlarda pozitif bakmak daha zordur; ama yine kendinizi oyalamanız mümkündür. Kendinize bir meşgale yaratarak zamanı kaybetme hissinden kurtulmuş olursunuz.
Sabretmek için de sabredin
Bu kez de bir İtalyan atasözünü örnek vererek başlayacağız: Roma bir günde kurulmadı. Kendinize zaman tanımayı, sabretmeyi en güzel özetleyen sözlerden biri Sabretmeyi de sabretmek lazım!
Çevreye bağlı sabır gerektiren durumlarda iş arkadaşınızı karşınıza alıp ondan biraz daha hızlı çalışmasını rica ettiğinizde veya gereken her şeyi yaptığınızda tüm gece ağlayan bebeğinizin hemen ağlamayı keseceğini sanmayın! Biraz gerçekçi olun Umutsuzluğa kapılmanızdan bahsetmiyoruz asla; ama hemen beklentiler yaratmayın kendinizde. Durumların değişmesi için biraz zaman tanımanız şart! Nedenleri fazla sorgulamayın, detaylar arasında boğulmayın; sadece kendinize şunu söyleyin: Biraz zaman ver.
Yapabileceğiniz hiçbir şeyin olmadığı durumlarda
Olabilir; bazı durumlar karşısında elden hiçbir şey gelmez. Bu gibi yapabileceğimiz hiçbir şeyin olmadığı durumlarda tuttuğunuzu bırakabilirsiniz! Biliyoruz, söylemesi çok zor, ama dünyanın sonu değil ya?
Madem elinizden bir şey gelmiyor; zihninizi, bedeninizi, sabrınızı, duygularınızı başka bir şeye yönlendirin. Tutmayı bıraktığınız durumu da vakit kaybı olarak görmeyin; ondan ders aldığınızı ve bu dersin sonraki durumlarda yolunuzu belirleyeceğini kendinize hatırlatın. Unutmayın; “Sabrın sonu selamettir!”



Allah`ım Her dem Sen’i anmayı,
Sen’i anlayıp anlatmayı,
Sen’i sevip sevdirmeyi nasip et bizlere.
YA İLAHİ !

SENDEN KIYAMETE KADAR
BÜTÜN ESMA-İ HÜSNAN İLE ,
DUA EDEN BİR DİLİMİN OLMASINI İSTİYORUM !!!

İçimize Attıklarımız Ve Içinden Cıkamadıklarımız

Bir insan neden içine atar? Neden duygularını bastırır? Bastırdığı ve içine attığı şeyler ne kazandırır? Ne kaybettirir? Bu yüzden mi her şey ters yüz olur, içinden çıkılmaz bir hal alır, keşmekeş olur, viran olur, harap olur, beter olur?

Duyguların bastırılmaması, içe atılmaması gerektiği hep söylenir, ancak bunu herkes başarabilir mi? Birçok insan; bağırıp çağırması, ağlaması gerektiği zaman gözyaşlarını içine akıtır. Yaşadığımız olumsuz olaylar, bastırılan duygular, konuşup anlatamadığımız veya haksızlığa uğradığımız anlar. Gün geliyor bunlar, fiziksel hastalık olarak açığa çıkıyor.

İçimize attığımız her şey katlanarak ve katmanlaşarak ilerde daha ağır hasarlara neden oluyor. Sonra zorluyor organları. En başta beynimizi, kalbimizi, midemizi sonra psikolojimizi, insanlığımızı ve daha birçok şeyi? Sanırım buna atalarımız duvarı nem insanı gam yıkar demişler. İyi de demişler.

İçine atmak nedir mi?*Kaşlarımızı çatmak gerekirken umarsızca gülebilmek,
*Duygularını tam olarak anlatamayan, içini olduğu gibi karşısına döküp açamayan kişilerin ellerinde olmadan yaptıkları şey,
* Defalarca konuşup da anlaşılamamış insanın usancıdır ya da pes etmektir. İfade etmekten bıktıranların yarattığı sonuçtur Ya da Seneca?nın dediği gibi “hafif acılar konuşabilir ama derin acılar dilsizdir. ”
* Söylediğimizde değişen bir şey olmayacaktır ya da tamamen kaybetmekten korkarız. Bu yüzden en çok söylemek istediğimiz şeyleri içimize atarız. “söylenecek o kadar çok şey vardı ki, tek kelime bile edemedim” derkenki anlatılan durumdur bazen de?
*Kendini anlatmaktan yorulanlar için tek kaçış yolu. Duyguları, düşünceleri rahatlıkla karşı tarafa söyleyemeyip, karsınızdaki kişiye kalbinizi tamamıyla açamayıp tüm hislerinizi, beyninizi kucaklayan tüm detayları kalbinizin bir köseciğinde biriktirmektir. O köşecik git gide buyur ve tüm kalbiniz söyleyemediklerinizle kaplanmaya başlar. Ağlayamazsınız bile, bir çeşit kendi kendine paylaşmaya alışma halidir. Beklemektir aslında. Karşı taraf bir an gelsin görsün suskunluğu istenir. Görülmedikçe yakar kavurur. Kırgınlıkların, öfkenin ve hüznün dışa vurulmayıp kişisel kutuya gizlenmesidir?

İnsanın içine atması için sanırım bu yüzyılda birçok neden var… Etrafımızda patlamaya hazır o kadar çok canlı bomba var ki. Ekonomik sıkıntılar, iletişim kuramama, anlaşılmama, anlatamama, maddenin manayı hapsetmesi, hızlı bir tüketim çılgınlığı, bireyselliğin ön plana çıkması, değerlerin pasifize edilmesi gibi birçok hadise, insanların açılamaması ve içine atmasına neden oluyor?

Evet, içinize atmayın demek kolay bir söylem tabiî ki zor olan bunu eyleme geçirebilmek. Ancak yaratıcı bizi son derece kuvvetli donanımlarla yaratmış. Aklın yanında bir kalp vermiş. Yani duygu ve akıl. Biri kalbi temsil ederken yekdiğeri beyni… İki büyük güç? İki büyük nimet? Bu iki nimeti dengeli kullanarak sorunlarımızla, sıkıntılarımızla, açmazlarımızla, çıkmazlarımızla baş edebiliriz.

Uygun kanal ve ortamlarda paylaşmayı, paylaşımı deneyebiliriz. Sorunları ve olumsuzlukların içini doldurmaktansa bunların içini boşaltmak için delikler açmaya çalışabiliriz.
İçimize atıp içimizde gümletmektense, yakmaktansa, ya da içinden çıkamamaktansa; dışımıza çıkartıp söndürmeye çalışabiliriz. Yutkunmaya çalışıp boğazımızı düğümlemektense, zehirlenmemek için kusup rahatlayabiliriz.

Kaçmak yerine kovalamak, sırt çevirmek yerine yüz çevirmek, almak yerine vermek, beklemek yerine gitmek, sevilmek yerine sevmek, şarj olmak yerine deşarj olmak, kırmak yerine tamir etmek, üzmek yerine sevindirmek, zorlaştırmak yerine kolaylaştırmak, karamsar olmak yerine iyimser olmak, el sıkmak yerine kucaklamak, anlaşılmayı beklemek yerine önce anlamak, susmak yerine konuşmak? Acaba yapabilir miyiz?

Nevzat ÖZER


Psikolojik danışman ve Rehber öğretmen

İÇİM ACIYOR SESLİ DİNLEYİN VE OKUYUN

İÇİM ACIYOR
Sırtımı geçmişe verdim.fakat hemen şuradayım,
Hemen şu anda ölümler, ayrılıklar geçirdim.
Çok ağladım, çok sustum, derin suskunluklardı…
Kaçtım izimi bırakmadım…ben”ben” olmaktan çıktım..  
Burdayım diyorum ya, duymamış ol inanma sen bana…
Gidebilirim yine…
Halimi anlatacak kelimeleri dizemiyorum..  
Yine oyun oynuyor kelimeler bana,
Sadece iki kelime, tek cümle
İÇİM YANIYOR…  
Tut elimi sımsıkı….
Titreme kıyamam…
Gözyaşın gözyaşım olur karışır isyana..
Sakın bükme boynunu.
Küsme hayata..
Ben varım bundan sonra.
Yeminliyim sana..
Biraz dikkatli baksaydın,
Gülen gözlerimdeki ağlayan beni görebilirdin..
 Yada gerçekten sevseydin beni..
Kalbimin çığlıklarını susturabilirdin..  
Ben senken sen ben olamadın..
Izdırabımın sebebi oldu sevgim, tükendim, tükettim,
Hıncımı almak için tekmeler attım,
Sevgiye, kendime, yüreğime  
Birçok kez hazırladım kalbimi seni unutmak için,
Ne yaptıysam olmadı..
Boyun eğdim varlığınla yaşamaya,
Artık özlemiyorum…  
Dilim söylüyor, ama hissetmiyorum..
Sevgiyi kandırarak ve gizlenerek yaşıyorum..
Daha fazlasını kaldıramıyacak kadar yorgunum..
Yada bahaneler buluyorum  
İÇİM YANIYOR..
 Gücüm yetene kadar dayanıyorum..
Daha dayanabilirmiyim bilemiyorum..
 Zamana sığındım kurtuluşum için
 Yaralanan kalbimi sarmak,
Biraz olsun hayata bağlanmak.
Kaybettiğim kendimi bulmak için.  
 Sen benden gittin,
Ardında bıraktığın beni düşünmeden gittin
Belki yıkıldım, sevgiye güvenimi kaybettim,
AMA yürekten sevdim..
Şunu bilki,
 Terkedenim sen yüreğimi hiç haketmedin…  
HAYAT “BANA”GÜZEL
İçim Acıyor Sözlerinden
Ben seni severken de senden habersiz sevmiştim.

Belki de kendimden bile habersiz…
Dünyaları etrafında döndürmek isteyen bir kalbi bilerek isteyemezdim.

Kendimden ve senden habersiz;bir tane; olmuştun sen…
Öyle ya; Sen bir taneydin;

Eşin benzerin yoktu yeryüzünde,
Yoktu Sen Kadar Güzel Güleni, Sen BALımdın!
Yaşanmamış ve yaşamamış olsam bile Sen Özeldin…

 Aşk Özeldi….
Ama aŞk bitti
Yağmurda Aşk Başkadır diyenlere gülüyordum

ama bende yağmurda üşüyen ellerini severek başladım seni sevmeye…
Aralıktı… Bizim mahalleye hiç o kadar güzel yağmur yağmazdı…
Önce aldırmadım seninle güzelleşen herşeye…
Sonra tüm parfümeri dükkanlarını aşındırıp kokunu ararken anladım seni deliler gibi özlediğimi…
Ne kadar gerçeksen o kadar yalandın..

 Ve ben her seferinde en baştan başladım…
Yeniden bir sondayım ama bu kez yeniden başlayacak gücüm yok…

Ben senden vazgeçmek istiyorum! ! ! !
Sen gittiğin günden beri senden vazgeçiyorum…..
Herkes gibi biri olmanı yada hiç kimse olmanı istiyorum…
Sesini duymak için telefonlara sarılmaktan vazgeçmek,

ismini duyduğumda içimin titreyip,
gözlerimin dolmasından kurtulmak istiyorum…
Senin benim için herhangi biri olman ne kadar zor bir bilsen…
Zaten kolay olan ne vardı ki benim için;
Sanki seni öldürmemle sevmem ararsında hiçbir fark yoktu…
Ve ben hep sevgim yüzünden cezalıydım…
İşte bu yüzden imkansızlığına hep inandım!
Ben yalnız kalıp seni düşünmeyi deli gibi sever olduğumda,

 sen benim her şeyim olduğunda ben senin için hiç yoktum…
Bu yüzden yalnızlıklarım, ağlamalarım, özlemlerim canını hiç acıtmadı.

Benim tarafımdan sevilmek belki de hayatında önemseyeceğin en son şeydi…
Sen beni hiç sevmedin!
Ben Seni Seviyorum dediğimde Seni Seviyordum!
Ben Seni Özlüyorum dediğimde Seni Özlüyordum.
Ben Senin İçin Ölürüm Dediğimde ben senin özleminden zaten ölüyordum…
Ve Ben Şimdi Senin Hayatından Gidiyorum!
Ne zaman Aralık�ta bir yağmur yağsa, ben İstiklal�de ıslanıyor olacağım,
Ne zaman bir parfümeriye girsem hala kokunu arıyor olacağım,
Ne zaman bir havuz görsem, kenarında oturup seni bekliyor olacağım demiştim…

Başaramadım… Ben Kaybettim…Sen Kazandın!
Artık sesimi duymayacaksın…
İçİmDe Can ÇeKişLeRiNi DuYuYoRuM….
Sana sımsıkı sarılmak istiyordum, kokunu içime yıllarca bana yetecek kadar çekerek,

sana sımsıkı sarılmak istiyordum….
Gelmedin! Gelsen yapabilir miydim bilmiyorum…
Ben artık gidiyorum Bal�ım…
Eğer hayatından çekildiğimi hissedersen, bana sana geri dönmemem

ve seni yeniden deliler gibi sevmemem için şans dile…
Ve Lütfen, Aralık�ta yağmur yağdığında bizim mahalleye gelme…
KALBİME GÖMERİM OZAMAN UNUTUPTA SİLERİM

O ZAMAN ALTTARAFI AŞK
BUDA İŞTE VAZGEÇİLMEZMİSİN AMAN
SANANEKİ AĞLIYORSAM DELİ GİBİ İSTİYORSAM
HALA SENİ SEVİYORSAM SANANE NE ANLAMIYORSAN…
İÇİM YANIYOR,İÇİM …..

BENİ YENİDEN BÜYÜT ANNE..SESLİ ŞİİR

 BENİ YENİDEN BÜYÜT ANNE..
  ANNEM. “Kocaman oldum bak…Acılarım büyüdü…
Büyüdü dertlerim..hedeflerim çıkmazlarım büyüdü…
Hiç de güzel değilmiş büyümek…
Kimler kırdı kalbimi, Kimler üzdü…
Başa dönebilsem keşke…
Sana emeklesem Sadece..
Yeniden büyüt beni ANNE…
Gözyaşlarım daha fazla süzülmesin yanaklarımdan…
Kalbim daha fazla kırılmasın…ANNEM..  
Hüzünlü giderken ben yanından…
Elvadayı ben mi düşürdüm dudaklarına ?
Ben giderken bir kez olsun DUR demedin..
Gittiği yerde mutlu olur belki diye..
Sessizliğe büründün ….
Hasretlerini içine gömüp söyleyeceklerini söyleyemedin…
Dudaklarımı kapadım sızlayan yüreğimin üzerine..
SUSTUM ANNEM.  
Sadece mutlu olayım diye..
Gözyaşların perçinledi ayrılığı
Acımasızca süzüldü tuz tadında damlalarım…
Yeter isyanlardayım. damlalar dolma artık gözlerime ..
Dolup da taşma..
Taşıp da akma artık…
 Sızlatma yüreğimi yeniden…
ANNEM

Allah seni kem gözlerden, nazardan esirgesin!

Allah seni kem gözlerden,nazardan esirgesin! 

Allah seni kem gözlerden, nazardan esirgesin!
Kapat gözlerini cânım! Kapat kimse görmesin!
&
Vakit gece yarısını geçti. Herkes yumdu gözlerini. Bedenler uyudu, ruhlar dolaşıyor. İşte tam da bu demler, yazmanın vaktidir. Madem öyle, pek eski bir taş plaktan yükselen tambur sesi eşliğinde, yanık bir kahve gelsin yoldaşlığa! Zaten uyku dediğin, ancak sevgili bir dostla beraberken kaçar. Madem uyku kaçmıştır, gözlere şöyle simsiyah bir sürme çekmeli ve bakmalıdır artık. Nereye? Ötelere… Ama gidebildiğince, alabildiğince, uzanabildiğince öteye…

O halde şimdi, sevdiğinsem, arkadaş ol bana. Çoğunun uyuyup kaldığı şu sırada, kapatma da gözlerini, seyret… Aşığın şifâsı, mâşukunun yüzüdür. Maşukun safâsı, aşığının bakışıdır, neylesin. Diğer yandan, kıskanırım, “kapat gözlerini, kimse görmesin!”.
&
Sandılar ki yüz, bir çift gözden, dudaktan, yanaktan ibaret. Halbuki onların hepsi, sadece kabuktan ibaret. Yüzü güzel kılan özdü. Bilen bildi, bilmeyen yoluna gitti. Sandılar ki sadece karşısındayken seyredilir yüz. Hayır değil! Yemenden seyreden Karâni gibi, kimileri uzaktan seyre dalar da dibindekinin göremediği güzelliklerin tadıyla sarhoş olup dolanır.

Şimdi, kıymetlinsem, kapatma gözlerini! Perdeleri inse de, açık kalsın penceren! Seyret… Zira aşığın devası maşukunun yolunu gözlemektir. Maşuka safâ olur, yeter ki aşığı “gözüm yollarda” desin. Diğer yandan, sakınırım, ”kapat gözlerini, kimse görmesin!”
&
“Candan ötem” oradan, tam karşıdan, bana doğru yürüyüp gelirken dedim ki: “Mâşaallah! Subhânallah! Bârekallah! Bu ne güzellik! Bu ne heybet! Bu ne letafet!” Sonra içimden geçti ki: “Acep o da bana bakar da içinden aynılarını geçirir mi?” Hani, “Rabbim!” diyene, “Kulum!” dediği gibi Hakk’ın; acep dedim, karşılık bulmakta mıdır yangınım? “Bu ne biçim soru!?” dedi sonra gönlüm.

Şüphesiz onun sevgisidir, senin diline vuran. O halde ey sen, her yanı nur olmuş bir halde, sağımda solumda, önümde ardımda, -bütün yönlerden ve mesafelerden azad- ille de kalbimde duran! İyi bil ki senin için duâdayım. Baktım ki meğer kendim için ettiğim dualar pek eksikmiş. Oymuş benim damarımda akan. Oymuş bana canlılık katan. Onun ağrısı, yorgunluğu ve –Allah korusun!- eksikliği, en yakıcı azapmış. “Eğer duanın tamamını bana salat ederek tamamlarsan, bu daha hayırlıdır” buyuran Habibullah, şüphesiz her zamanki gibi isabet etmiş ya, bu şekilde dua etmenin, âlemlere dua etmek olduğunu bu kafacık, daha yeni yeni fark etmiş. Bundan böyle, “önce kendim için” ve hatta “sonrasında da kendim için” istemekten hayâ ederim.

Şimdi, sana olan muhtaçlığımı bil de, kapatma gözlerini! Seyret… Zira aşığın ilacı, maşukunun gözü önünde olmaktır. Maşukun bağrına kuvvet veren, aşığını huzurunda bulmaktır, bilesin. Diğer yandan… Sen sadece beni yak! “Kapat gözlerini kimse görmesin!”
&
Belki de diyeceksin ki, neye açacağım gözlerimi? Onu bilmeyecek ne var a canım! Ağyâre değil, Yâr’e açacaksın elbet! Helâle, güzele, güne, güneşe açacaksın! Sakın deme ki “benim gözlerimin harcı değil bu bakış!” Sen yeter ki teslim ol, zaten, gücünü aşan, içini sızlatan yerde, “kuvvetine halel, teslimiyetine zaaf gelmesin” diye, gözlerine mendili bağlamasını da bilir sevenlerin. Dediğimi anlamadıysan, İbrahim aleyhisselâmın, oğlu İsmail’i kurban edeceği sırada yaptıklarını düşün. Kavi ol! Cesur ol! Rızaya ermek yolunda canın yanıp dursa da, canan bildiklerini kurban vermek, yolunun tam önünde, şart olarak dursa da, tereddütsüz muti ol!

Şimdi, gel bak şu Hak dostlarının çektiği zorluklara da, kapatma gözlerini! Seyret… Sevenler sıkıntı örtüsünü nasıl da bürünüyor gör! Sevdim diyen, nasıl da çeşit çeşit imtihanla sınanıyor, bak! Sen bakışı ilaca benzeyensin. Diğer yandan, kıyamam ki, “kapat gözlerini kimse görmesin!”
&
O benim “Candan ötem” yüzüme baktığında, şâd olurum. Nasıl bakılacağını gel, ondan öğren. Öyle bir bakış bak ki, tekrar tekrar dirilsin ölü yanlarım. Keskin, derin, devamlı bir bakışla, cihanımı doldur sen! Sen diyorum, zira bu saatten sonra, başkasının bakışını istemem! Bana bakarken siyahtır gözleri, başkasına ne renk bakar hiç bilmem. Siyah, bütün renkleri içinde toplayan bir renkmiş. Acep, rengârenklikten kurtulup da safiyyeye erememiş nefsimin, o güzeldeki yansıması mı bu siyahlık, bana meçhul… Açıklaması ne olursa olsun, sen yeter ki onun gibi bak! Yeter ki bakışını esirgeme benden! İyice gör beni. O kadar ki, bakışın içime işlesin. Nazarın, bir incecik nakış gibi ruhuma dolduğunda bile esirgeme ki, umudumu kaybetmeyeyim.

Gözünde perde olduğum vakit, ne yana baksan beni görürsün. İşte o vakit dilersen kapat, dilersen aç, fark etmez; fakat bakışmanın tadından da mahrum etme ki, maşukun şenliği, aşığıyla bakışmaktır. Bakışalım, boş ver aman! Eller ne derse desin! Diğer yandan, yüreğime dert olur, “kapat gözlerini, kimse görmesin!”
&
Gün batıyor, gün doğuyor. De ki kime bu güneşin cilvesi? Dünya, ay ve güneş arasındaki bu muhabbet neyin nesi? Sanki diyorum, biz dünyayız, “candan ötemiz” mehtap, Habibullah -aleyhissalatu vesselam- güneşlerin güneşi! O halde dönmek lazım! Hacılar Kâbe’yi tavaf ededursun, bize, o Hak dostunun etrafında dönmek lazım! O, ayın on dördü gibi nur saçan güzel, çok şükür ki bize pervane olmuştur. O halde bize de, onun aydınlığında yollar aşmak lazım!

Dünyanın fıtratıdır: Kendi etrafında dönüp durur. Ve Allah’ın lutfudur: O kadar döner de, yine de başı dönüp yıkılmaz. İçinde ateşler yanar, göğünde fırtınalar kopar, yerinde nice fitne cirit atar da, vazifesini bırakmaz dünya.

Öyleyse gel, sen de kapatma gözlerini! Zira görecek nice ibret var. Seyrine dalıp tebessüm edilecek nice nimet var. Diğer yandan, yorulmasın isterim, şimdi biraz dinlensin, “kapat gözlerini, kimse görmesin!”
&
Gerçi, bunca zaman sonra bulmuşum, işin ne yahu, biraz daha bak! Sevmişken biraz daha açık kalsın gözlerin. Yol göstereceğimiz çocuklarımız var. Onlara anlatılacak hikayelerimiz ve her birinin içine işleyecek nazarlarımız var. O nazarlar ki, rahmanın merhametinden birer cüz olarak, yavrularımıza cömertçe sunacağımız tebessüm yüklü bakışlardır. Onlar, bu bakışlarla huzur içinde büyüyecekler. Daha çok işimiz var kapatma gözlerini! Bak dolunay bize gülümsüyor. “Üzülmeyin, uzakta da olsanız, beraberce bana bakıyorsunuz ya, bu ne güzel” diyor. Sabretmemizi öğütlüyor.

Mavi karanlıklar bir gün, elbette sıcacık ve apaydınlık günlerle yer değiştirecek. Kapatma gözlerini! O gün geldiğinde, renk renk çiçeklerle bezeli bembeyaz bir evimiz olacak. Hayır! Ölmeden önce olacak bunlar. Burada tadacağız iç huzurunu. Zaten, burada tadamazsak, acep orada yakalayabilir miyiz ki? Aslında, “ahiret” denilen yer, dünyada ektiğimiz ürünü alma yeri değil mi? O sebeple değil mi, ölmeden önce ölenlerin yaşayıp durmaları? Ölemiyorsak da, ölmüş taklidi yapacağız beraber! Düşmanlarından, ölmüş gibi yaparak kurtulan kuşlar kadar bile olamazsak, kabre nasıl sığacağız?! Olmadan, kapatma gözlerini! Ölmeden kapatma gözlerini! Birçokları “kuş akıllı” deyip küçümsese de, sen bilirsin ki onlar tefekkür edilesi pek özel mahluklardır. Hani, sırat da burada ya. O, zaman zaman çok zorlayan imtihanlar sıratında nasıl gittiğimiz değil mi zaten asıl mevzu da?

O halde, daha dur! Kapatma gözlerini! Zira yaşadığım birçok hayal kırıklığı sebebiyle, bazen hayal etmekten bile korkar oldum. Bana cesaret, bana kuvvet, bana omuz ver! Bak ki her bir bakışına muhtacım! Diğer yandan, başkası korkarım zayi eder, etmesin, “kapat gözlerini, kimse görmesin!”
&
Aşk bitmez. Gezer, tozar, yön değiştirir, jön değiştirir, ama bitmez! Döner dolaşır, yine gönle gelir. Aşksa gelir! Dilerim aşkın Hakk’a, şefkatin de “maşukun hürmetine bana ve tüm mahlukata” olsun. Beni aşığı olduğun Allah için sev! Zira ancak o zaman, hakkıyla sevmeye güç yetirebilirsin. İstemem! Kör olma! Yanlışa düşersem, kapatma gözlerini! Gör ve ellerimden tutup beni doğruya götür. Gör ve yüreğimden tutup beni güvene taşı! Gör ve göre göre sev! Rabbimin beni sevdiği gibi sev… Yani? Yani kusur ve günahlarımı affetmeye, hayırlarımı kabule ve her halukarda yanımda olmaya azmede ede sev. Zayıflığımı kuvvetinle telafi ede ede sev!

Ve böyle sevmişken, sırası değil, lütfen, kapatma gözlerini! Bilirsin ya, ben kahvesiz duramam. Şimdi, ey benim “yanık kahvem”! Dualarında yakar ki, bu can sana daha fazla hasret çekmesin. Bilirim, şimdi sen dua ederken gözlerin dolar, temelli güzelleşirsin. Allah kem gözden korusun, nazardan esirgesin, “kapat gözlerini kapat! Kapat kimse görmesin!”Neslihan Nur TÜRK

Bu sana son yazışım.


Ayrılmamız neyi değiştirecek ayrılık yüreğimden silip
atabilir mi seni derdin.
Kimbilir..Bu sana son yazışım.
Sözcüklere yüklemeye çalıştığım duygularım
beyaz kağıtların keskin kenarlarıyla nasıl da parçalanıyor böyle.
İlk kez yazmak böyle zor anlatmak bu kadar olanaksız.
İçimde çağıldayan herşeyin sana doğru aktığını duyupta bunu anlatamamak..
Ne acı.
Oysa seni her düşündüğümde sesim zamanın ve mekanın olmadığı görünmeyen
ince ipeksi bir yolda ilerleyip kulaklarına akmadı mı.
Her düşündüğümde seni yapmam gereken sadece izlemekti.
Ruhumun sana akışı o hızlı ama bir o kadar yavaş delice ama bir o kadar sakin
coşkuyla ama nasıl huzurlu bir çağlamaydı onların hepsi.
Hemen duyardın büyük kalabalıklarda iki kişilik yalnızlıklarda
yada gözlerin maviliklere kilitlenmiş..
Duyardın.Hala duyuyorsun.
 Şimdi şuan seninle konuşurken ruhunda geziniyorum yine.
Baktığın yerden uzaklaşan bakışlarını o kimselere hissettirmediğin
bir anlık dalgınlığı sadece anın yakaladığı o ince sızıyı.. Kapa gözlerini..
Sen hep duyacak mısın beni ben hep anlatacak mıyım.
Bilmiyorum.
Ama madem ayrılanlar hala sevgili ayrılanlar hala sevdalı bu ayrılıkta bitmeli..
Ayrılık.. Ne çok korkardık bu sözcüğe yüklenen anlamdan.
Oysa şimdi anlıyorum ki ayrılığın kendisi değil ayrılmakmış asıl zor olan.
Ayrılmayı başarana kadar yaşanılanlar o kanatan acıtan korkulu bekleyişler..
O kopuşu yaşamak artık başka biri değil sen olan o varlığı olduğu yerden çıkarmaya çalışmak
ağlayarak git artık içimden diyebilmek
ama daha derken pişman olup hayır kal ne olur diye yalvarmak..
Ne kadar zordu mabel..
Öyle içimdeydin ki seni ordan çıkarmak kendimi paramparça etmek demekti.
Ayrılık.. O kanlı zafer..
 Şimdi paylaştığımız işte bu.
İçimizde o boşluğun büyük acısı yüzümüzde birbirimizin kanı var hala..
Sevgilim
Sevgilim diyorum son kez sana.
Bir daha demiyeceğimdendir bu ve bir daha yazmayacağımdan

Islak gözlerimden izleme kayıp gidişini


Hayal Aşk
Yalan olan duygulardan arınarak başlıyorum mısralara
Ellerini ellerimde düşünerek bitiriyorum
Sana yetmeyen aşkımın sorularıyla kapıyorum gözlerimi güne
Akan yaşlarımın ıslattığı defteri kapatmadan…

Doğrularımı savundum yıllarca sana karşı aşkımı korudum
Gözlerimi gözlerinde yetiştirdim
Neden kaçtıklarını sorduğumda sana
Cevap alamadım geçiştirdim

Sana kurduğum her cümledeki gizli korkuyu yaşadım
Geçirdim günleri savurarak düşünmeyerek
Cevap yazmadığın mektupları sayarak
Yaşatamadığın aşkı hayal ederek

…şimdi hala istiyorsak ikimiz de

kendi kalabalığımızda kaybolabiliriz!

…şimdi hala istiyorsak ikimiz de
kendi kalabalığımızda kaybolabiliriz!

Yeniden yabancısıyım ezbere bildiğim senin
Beşinci mevsimde bitti diye bu düş
Takvimden kovulmuş bir tarihe gömüldük…

Kışa emanet yaz düşleri
Yağmur yağdı mı silinir yüzündeki çizgiler
Paslanır gider kış güneşi sabahlarında nemli kalan seviler…
Umarım biter bu yılgın sancı
Umarım biter…

Sus! Vakitsiz yağmur getirir gözlerime kelimelerin
Islak gözlerimden izleme kayıp gidişini
Yok oluşunu ikimizin…
Avuçlarımızdan sızan hiçlikle
Şimdi tutabiliriz kollarından yetim sahipsizliğimizin…

Dinle! Suskunluğumuzla paylaştık sandığımız sessizlik bu.
Şimdi çekiyor bizi en dibe…
Ne çok aldanmışız birbirimize
Aynı sessizliği hiç mi paylaşmadık yoksa seninle?

Mühürlü dudağımın sana ait yanı…
Ölüler diriliyorsa şayet
O vakit yüzleşiriz biz de…

Dert oldu içime yeni yeni filizlenen tüm umutlar.
Ne gündüzden bir beklentim
Nede geceden bir beklentim var
Beklettim yok artık sabahtan nede yarınlardan
Aklımda birtek sen ve dilimde birtek sen
İçimden geçenleri sana bir türlü diyemedim

Haykırmak istiyorum dağlara taşlara
İçime dert olan seni bir çırpıda
Duysun istiyorum dünya alem
Seni ne kadar sevdiğimi
Dilim varmıyor iki kelimeyi söylemeye seni seviyorum
Seni ne kadar sevdiğimi bir türlü diyemedim

Sana bu kadar yakınken uzakların en uzağını yaşamak
Bitmek tükenmek bilmeyen yolları aşılmaz dağları
Aramızda bir nefes varken yaşadım
Geçti diyorlar artık unutmak kolay değil
Sen gelmesen de hayallerin geliyor odama
Seni unutamadığımı bir türlü diyemedim.

Zincire vurulmuş gibi odamda tek başıma
İşkenceler çekiyorum bağlanmışım sana
Gözlerime mil çekiliyor kalbim dağlanıyor
Görenler soruyor ne oldu sana bir bilseler
Yeter artık! çöz ellerimi merhem ol yaralarıma
Soranlara seni sevdiğimi diyemedim

Oysa ne ümitler ne hayallerim vardı
Artık hepsi birden mazide kaldı ah hatıralar
Bir ömür geldi bir ömür geçiyor
Gözlerim karardı yavaş yavaş ellerim titredi
Kalbimi hissetmedim artık sesler kesildi
Son nefeste bile seni seviyorum diyemedim.

Mezar taşıma yazsınlar iki kelime
Gelen geçen fatiha okusun acısın halime
Ölünce bari bilsin herkes artık vakit geç
Yazsınlar ;
“içine dert oldu bir imkansız aşk
Dünyada bir gün yüzü görmedi
İnan bu dünyada senden başka kimseyi sevmedi”
Derdimi bilmesin hiç kimse sen üzülme
Vasiyetimde bile seni seviyorum diyemedim

AŞK VE AŞIK…

Sarmaşık Resimleri
Aşk sarmaşık manasına gelmektedir ki;
Aşığı çepeçevre sarar ve onu bir ağacı kurutur gibi içten içe yer bitirir.
Aşık içinde kopan bu fırtınalarla sekr haline düşer
 Ve baygın bakışlarla halkın gözüne deli divane misafir olur.
Halk aşığı bu haliyle görünce
“bir sevgili için gençliğini heba etme”
nasihatleriyle halden dem vurur.
Halbuki aşk bunun adı insanı deli eder
Sorarım deliye sual olunur mu?
Aşktır bu söze ne hacet aksa bir ırmak kadar
Coşkun kalpte önüne set koyulur mu?
Sevgili aşığa cevreder cefası ile aşığı berbat kılar.
Harab olur aşığın seven gönlü lakin gelin görün ki gönül;
Sevgilinin naz harabesinde yeniden vücut bulur.
Divan şairi Necati bu hali iyi süzmüş ki
Şu beytiyle kalemime yaran olur.

Dem kim yarda yok cevr u cefadan gayrı
Ne dilersen bulunur mihr u vefadan gayrı.

işte bu sözler sevgilinin binbir çesit silahlarının ortaya çıkardığı,
 cevr ve cefa mihnetini gözler önüne sermekte.
Sevgili yağmur tanesi olsa ve sağanak sekilde yağsa
 Bir vefa edipte aşığın kirpiklerine düşmekten,
 Aşığa merhamet etmekten kendini alıkoyar.
Mazlum aşık bu belalı bu dumanlı başı ile bi-tabdir.
Yalnız kalır yalnızlıkta gölgeye düşer
Oracıkta artık sessizce içe ağlayış halinde gönlü hebadır.
Hikayesini dinlediğimiz
Fuzuli çöllere düşmüş ve başında kuşlar karar kılmışlardı.
Fuzuli’deki gönül ateşi o kadar çoktuki;
Bir zaman daha bu kuşlar o başta kalsaydı pişeceklerdi.
Bu yüzdendir ki
Fuzuli aşkın bu yalnızlık cilvesine ağlamaklı gözlerle beyit düşürür.

Ne yanar kimse bana ateş-i dilden özge
Ne açar kimse kapım bad-i sabadan gayrı.

Yarin (mim)’e benzeyen dudağı (ra) olan kaşı ve (elif) gibi boyu aşığın dilinden düşmez sevgilinin ben’ini gardiyan kılar.
Yüzünü ise hapsolduğu güzellik.
Bu ne müthiş bir vak’adır ki; göz kaş dudak ben sevgilinin kusanmış silahı olur.
Sonra bu silahlar değil masum aşığı padişahı dahi yaralar öldürür.
Bakın şu yedi cihanı titreten Yavuz’un haline ki;
Bir güzelin gözlerine mağlûb oldu.

sirler pençe-i kahrımda olurken lerzân
Beni bir gözleri âhûya zebûn etti felek.

Yavuz’un kahrının pençesi içerisinde arslanlar tir tir titrerken felek onu gözleri ceylana benzeyen bir güzele köle etti.
Padişahları dahi dize getiren bu güzellik kendine köle yapacak bir çok aşık bulur.
Değil mi bu sahipler kölelerine yüzyıllar boyu ayakta kalabilen piramitler yaptıran?.
Bu sebeple sevgililer de kölelerine yüzyıllar boyu yıkılmayan aşk piramitleri yaptırmaktan yorulmazlar.

‘ayın’asın’a kaf’a andolsun ki;aşkta kalbin mühim yeri vardır.
Bir insan düşünün ki sevgilinin dış güzelliğine önem vermektedir.
Onun bu dış güzelliğini kalp güzelliğinden öte görmektedir.
Böyle bir aşığın etik duruşmasında gönül hakiminden idam yemesinden başka hüküm düsünülür mü?
Kalp güzelliğinin yanında fani geçici güzelliğin ancak ve ancak
Bir cenaze namazı vakti kadar saltanatı vardır.
Kusursuz bir güzellik aramaktansa
Kalp güzelliği hazinesine sahip olmak büyük bir zenginliktir.

Mahlası da Aşkı olan aşktan anlayan
Şu divan şairinin beyti sözümü destekler niteliktedir.

Aşkıyâ vasl istersen hicrandan etme ihtiraz
Yârsız kalır meseldir ayıbsiz yâr isteyen.

Aşk kalpte demlenirse kalbin ahenkli atışına
 Munis olursa beden zindanında güller açtırr.
Bu güller tebessüm eden dudağa filizler verir
Ar eden yanağa rengini bu hal ile terleyen bedene kokusunu verir.
Gülden farkı kalmaz sevenin ya da sevgilinin.
Gülde diken aşkın cilvesidir cilvesiz bir aşk yaban durmaz mı?
Tıpkı meyvesi olmayan bir ağaç gibi.
Sevenler sevgililerine gül almakta;
Halbu ki sevenler ve sevgililer
Her daim gül koklamakta.
Marifet kalplerinde güller açtıran
Sevgililerin kalp bahçelerini temiz tutmalarındadır.
Bir bahçe düşünün ki;harab o haliyle altüst olmuş kurak.
Böyle bir bahçenin hangi gülü yüzde renk verecek
 Hangi arlı yüze cilve ile düşecek.

Aşk temiz bahçelerde konaklayacak ki;Hasat zamanı gül
Gül uzayan kokusunu samimiyet rüzgarıyla biçelim…

Cümlelerim elbet yâr gibi kusursuz değil;
Fakat son sözümü
Fuzuli’nin şu beytine yaslayarak söylüyorum.

Yâ Râb belâyı aşk ile kıl âşinâ beni
Bir dem belâyı aşktan etme cüdâ beni
Nedendir bilmem böyle şiddetli esiyorsun
Tap taze yaprağım dalımda koparıyorsun
Yetmezmiş gibi birde meçhule savuruyorsun
Zavallı gönlüme bakıp ta gülüyorsun
Bir rüzgar esiyor karanlık gecemde
Vızıltısı hasret şarkısı sevgiliye
Kahroluyorum bir ahu figan içinde
Hey hasret rüzgarı beni kavuştur sevgiliye
Kıvrıla kıvrıla beni alıp kaçarsan
sevgiliden koparıp ta alıp atarsan
Kurulacaktır bir gün mahkemeyi mahşer
Elbette gönlüm verdiğin hasreti deşer

KURÂN-ı KERÎM’in RESMÎ sıralamasına göre 5. Hz. Salih : صَّالِحِ aleyhi’s-selâm….

KURÂN-ı KERÎM‘in RESMÎ sıralamasına göre—

5. Hz. Salih : صَّالِحِ aleyhi’s-selâm….

بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمـَنِ الرَّحِيم
Allahümme salli ve sellim ve bârik alâ seyyidinâ Muhammedîn abdike (Muhammedîyyeti) ve nebîyyike (Mahmudîyyeti) ve Resûlike (Ahmedîyyeti) ve Nebîyyû’l-ümmîyyi (Habibîyyeti) ve alâ âlihi ve’s-sahbihi ve Ehl-i Beytihi…

ALLAHu Zü’l-Celâl’imizin İZni ve İNAYETi ile RABB’ül Âleminimiz SÖZünü, RESÛLALLAH SALLallahu aleyhi ve sellem Efendimizin SESinden buyuruyor:

Resim
وَإِلَى ثَمُودَ أَخَاهُمْ صَالِحًا قَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُواْ اللّهَ مَا لَكُم مِّنْ إِلَهٍ غَيْرُهُ قَدْ جَاءتْكُم بَيِّنَةٌ مِّن رَّبِّكُمْ هَذِهِ نَاقَةُ اللّهِ لَكُمْ آيَةً فَذَرُوهَا تَأْكُلْ فِي أَرْضِ اللّهِ وَلاَ تَمَسُّوهَا بِسُوَءٍ فَيَأْخُذَكُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ
1. ve ilâ semûde : ve Semud’a
2. ehâ-hum : onların kardeşi
3. sâlihan : Salih
4. kâle : dedi
5. yâ kavmi : ey kavmim
6. u’budû allâhe : Allah’a kul olun
7. mâ : yoktur
8. lekum : sizin için
9. min ilâhin : bir ilâhtan
10. gayru-hu : ondan başka
11. kad : olmuştur
12. câet-kum : size geldi
13. beyyinetun : bir beyyine, delil, ispat vasıtası
14. min rabbi-kum : Rabbinizden
15. hâzihî : bu
16. nâkatu allâhi : Allah’ın (dişi) devesi
17. lekum : sizin için
18. âyeten : bir âyet
19. fe zerû-ha : artık onu bırakın, salın
20. te’kul : yesin
21. fî ardı allâhi : Allah’ın arzında
22. ve lâ temessû-hâ : ve ona dokunmayın
23. bi-sûin : kötülükle
24. fe ye’huze-kum : o zaman sizi alır
25. azâbun elîmun : acı bir azap
ResimVe ilâ semûde ehâhum sâlihan kâle yâ kavmi’budûllâhe mâ lekum min ilâhin gayruhu, kad câetkum beyyinetun min rabbikum hâzihî nâkatullâhi lekum âyeten fe zerûha te’kul fî ardıllâhi ve lâ temessûhâ bi sûin fe ye’huzekum azâbun elîm(elîmun).: Semûd kavmine de kardeşleri Sâlih‘i (gönderdik): «Ey kavmim dedi, Allah’a kulluk edin, sizin O’ndan başka bir ilâhınız yoktur. Size Rabbinizden açık bir delil geldi. İşte şu, Allah’ın devesi, size bir mucizedir; bırakın onu Allah’ın yeryüzünde yesin (içsin), sakın ona bir kötülük etmeyin, yoksa sizi acı bir azap yakalar.»
A’RAF:73 (Resmi:7/İniş:39/Alfabetik:9)

قَالَ الْمَلأُ الَّذِينَ اسْتَكْبَرُواْ مِن قَوْمِهِ لِلَّذِينَ اسْتُضْعِفُواْ لِمَنْ آمَنَ مِنْهُمْ أَتَعْلَمُونَ أَنَّ صَالِحًا مُّرْسَلٌ مِّن رَّبِّهِ قَالُواْ إِنَّا بِمَا أُرْسِلَ بِهِ مُؤْمِنُونَ
1. kâle : dedi
2. el meleu ellezîne : kavmin önde gelen kimseleri
3. istekberû : büyüklendiler, kibirlendiler
4. min kavmi-hî : onun kavminden
5. li ellezîne ıstud’ıfû : hakir görülen, güçsüz sayılan kimselere
6. li men : kimseye, kişiye, kimselere
7. âmene : îmân etti, inandı
8. min-hum : onlardan
9. e ta’lemûne : biliyor musunuz
10. enne : muhakkak ki
11. sâlihan : Salih
12. murselun : gönderilen, gönderilmiş olan
13. min rabbi-hi : Rabbinden, Rabbi tarafından
14. kâlû : dediler
15. innâ : muhakkak ki biz
16. bimâ ursile : gönderilen şeye
17. bihi : onunla
18. mu’minûne : inanan kimseler
Resim”Kâlel meleullezînestekberû min kavmihî lillezînestud’ıfû li men âmene minhum e ta’lemûne enne sâlihan murselun min rabbihi kâlû innâ bimâ ursile bihî mu’minûn(mu’minûne).:Kavminin büyüklük taslayan ileri gelenleri, küçük görülüp ezilen inanmışlara, “Siz, Salih’in, Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamber olduğunu (sahiden) biliyor musunuz?” dediler. Onlar da, “Biz şüphesiz onunla gönderilene inananlarız” dediler.”
A’RAF:75 (Resmi:7/İniş:39/Alfabetik:9)

فَعَقَرُواْ النَّاقَةَ وَعَتَوْاْ عَنْ أَمْرِ رَبِّهِمْ وَقَالُواْ يَا صَالِحُ ائْتِنَا بِمَا تَعِدُنَا إِن كُنتَ مِنَ الْمُرْسَلِينَ
1. fe : nihayet
2. akarû : kestiler
3. en nâkate : dişi deve
4. ve atev : ve haddi aştılar
5. an emri : emrinden
6. rabbi-him : Rab’lerinin
7. ve kâlû : ve dediler
8. yâ sâlihu a’ti-nâ : ey Salih bize getir
9. bimâ : şeyi
10. teidu-nâ : bize vaadettiğin (tehdit ettiğin, negatif vaadini)
11. in : eğer, ise
12. kunte min el murselîne : sen gönderilenlerden oldun
Resim”Fe akarûn nâkate ve atev an emri rabbihim ve kâlû yâ sâlihu’tinâ bimâ teidunâ in kunte minel murselîn(murselîne).:Nihayet deveyi kestiler, Rablerinin emrine karşı geldiler ve “Ey Salih! Sen eğer (dediğin gibi) peygamberlerden isen, haydi bizi tehdit ettiğin azabı getir” dediler.”
A’RAF:77 (Resmi:7/İniş:39/Alfabetik:9)

وَإِلَى ثَمُودَ أَخَاهُمْ صَالِحًا قَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُواْ اللّهَ مَا لَكُم مِّنْ إِلَهٍ غَيْرُهُ هُوَ أَنشَأَكُم مِّنَ الأَرْضِ وَاسْتَعْمَرَكُمْ فِيهَا فَاسْتَغْفِرُوهُ ثُمَّ تُوبُواْ إِلَيْهِ إِنَّ رَبِّي قَرِيبٌ مُّجِيبٌ
1. ve ilâ semûde : ve Semud kavmine
2. ehâ-hum : onların kardeşi
3. sâlihan : Salih
4. kâle : dedi
5. yâ kavmi : ey kavmim
6. ı’budû allâhe : Allah’a kul olun
7. mâ lekum : sizin için yoktur
8. min : …dan
9. ilâhin : bir ilâh
10. gayru-hu : ondan başka
11. huve : o
12. enşee-kum : sizi yarattı
13. min el ardı : topraktan, arzdan
14. ve ista’mere-kum : ve size imar ettirdi, mamur hale getirtti (veya size ömür verdi)
15. fî-hâ : orada
16. fe istâgfirû-hu : artık ondan mağfiret isteyin (resûlün, mürşidin önünde tövbe edin)
17. summe : sonra
18. tûbû : tövbe edin
19. ileyhi : ona
20. inne : muhakkak, şüphesiz
21. rabbî : benim Rabbim
22. karîbun : yakındır
23. mucîbun : icabet edendir
ResimVe ilâ semûde ehâhum sâlihâ(sâlihan), kâle yâ kavmi’budûllâhe mâ lekum min ilâhin gayruh(gayruhu), huve enşeekum minel ardı vesta’merekum fîhâ festâgfirûhu summe tûbû ileyh(ileyhi), inne rabbî karîbun mucîb(mucîbun).: Semud kavmine de kardeşleri Salih‘i gönderdik. Dedi ki, «Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. Sizin O’ndan başka bir tanrınız daha yoktur. Sizi topraktan O meydana getirdi. Sizi orada ömür sürmeye O memur etti. Bu sebepten O’nun mağfiretini isteyin, sonra O’na tevbe edin. Şüphesiz Rabbim yakındır, dualarınızı kabul eder.»’’
HÛD:61 (Resmi:11/İniş:52/Alfabetik:38)

قَالُوا يَا صَالِحُ قَدْ كُنْتَ فٖينَا مَرْجُوًّا قَبْلَ هٰـذَا اَتَنْهٰینَا اَنْ نَعْبُدَ مَا يَعْبُدُ اٰبَاؤُنَا وَاِنَّنَا لَفٖى شَكٍّ مِمَّا تَدْعُونَا اِلَيْهِ مُرٖيبٍ
1. kâlû : dediler
2. yâ sâlihu : ey Salih
3. kad : olmuştu, idi
4. kunte : sen oldun
5. fî-nâ : içimizde, aramızda
6. mercuvven : hakkında ümit beslenen kimse
7. kable : önce
8. hâzâ : bu
9. e tenhâ-nâ : bizi nehy (men) mi ediyorsun
10. en na’bude : tapmaktan (bizim tapmamız)
11. mâ ya’budu : taptığı şeyler
12. âbâu-nâ : babalarımız (atalarımız)
13. ve inne-nâ : ve muhakkak ki biz
14. le fî şekkin : kesinlikle (şüphe) tereddüt içinde
15. mimmâ (min mâ) ted’û-nâ : bizi davet ettiğin (çağırdığın) şeyden
16. ileyhi : ona
17. murîbin : şüphe veren, şüphe edilen
Resim
Kâlû yâ sâlihu kad kunte fînâ mercuvven kable hâzâ e tenhânâ en na’bude mâ ya’budu âbâunâ ve innenâ le fî şekkin mimmâ ted’ûnâ ileyhi murîb(murîbin)..: Onlar şöyle dediler: “Ey Salih! Bundan önce sen, aramızda ümit beslenen bir kimseydin. Şimdi babalarımızın taptıklarına tapmamızı bize yasaklıyor musun? Şüphesiz, biz senin bizi çağırdığın şeyden derin bir şüphe içindeyiz.” (HÛD suresi 62. ayet) (Resmi:11/İniş:52/Alfabetik:38)

فَلَمَّا جَاءَ اَمْرُنَا نَجَّيْنَا صَالِحًا وَالَّذٖينَ اٰمَنُوا مَعَهُ بِرَحْمَةٍ مِنَّا وَمِنْ خِزْىِ يَوْمِئِذٍ اِنَّ رَبَّكَ هُوَ الْقَوِىُّ الْعَزٖيزُ
1. fe lemmâ : bundan sonra böylece, olduğu zaman
2. câe : geldi
3. emru-nâ : emrimiz
4. necceynâ : kurtardık
5. sâlihan : Salih
6. ve : ve
7. ellezîne âmenû : âmenû olanlar, Allah’a ulaşmayı dileyenler
8. mea-hu : onunla beraber, onun yanında
9. bi rahmetin : bir rahmetle
10. min-nâ : tarafımızdan, bizden
11. ve min hizyi : ve alçaklıktan, aşağılatıcı azaptan, zilletten
12. yevmi izin : izin günü
13. inne rabbe-ke : muhakkak ki senin Rabbin
14. huve : o
15. el kaviyyu : güçlüdür, kuvvetlidir, kavidir
16. el azîzu : azîzdir, yücedir
ResimFe lemmâ câe emrunâ necceynâ sâlihan vellezîne âmenû meahu bi rahmetin minnâ ve min hizyi yevmi iz(izin), inne rabbeke huvel kaviyyul azîz(azîzu).:(Helâk) emrimiz geldiğinde Salih’i ve beraberindeki iman etmiş olanları tarafımızdan bir rahmetle helâktan ve o günün rezilliğinden kurtardık. Şüphesiz Rabbin mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.”
(HÛD suresi 66. ayet) (Resmi:11/İniş:52/Alfabetik:38)

وَيَا قَوْمِ لاَ يَجْرِمَنَّكُمْ شِقَاقِي أَن يُصِيبَكُم مِّثْلُ مَا أَصَابَ قَوْمَ نُوحٍ أَوْ قَوْمَ هُودٍ أَوْ قَوْمَ صَالِحٍ وَمَا قَوْمُ لُوطٍ مِّنكُم بِبَعِيدٍ
ResimVe yâ kavmi lâ yecrimennekum şikâkî en yusîbekum mislu mâ esâbe kavme nûhin ev kavme hûdin ev kavme sâlih(sâlihın), ve mâ kavmu lûtin minkum bi baîd(baîdin). :«Ey kavmim! Bana karşı gelmeniz sakın sizi, Nuh kavminin veya Hud kavminin veya Salih kavminin başlarına gelen musibetler gibi bir musibete uğratmasın. Lut kavmi de sizden uzak değildir.’’
HÛD:89 (Resmi:11/İniş:52/Alfabetik:38)

إِذْ قَالَ لَهُمْ أَخُوهُمْ صَالِحٌ أَلَا تَتَّقُونَ
1. iz : olduğu zaman, olmuştu
2. kâle : dedi
3. lehum : onlar için, onlara
4. ehû-hum : onların kardeşi
5. sâlihun : Salih
6. e : mı
7. lâ tettekûne : takva sahibi olmazsınız, olmayacaksınız
Resim’’ İz kâle lehum ehûhum sâlihun e lâ tettekûn(tettekûne).: Hani kardeşleri Salih onlara şöyle demişti: «Siz Allah’tan korkmaz mısınız?»
ŞUARA:142 (Resmi:26/İniş:47/Alfabetik:94)

وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا إِلَى ثَمُودَ أَخَاهُمْ صَالِحًا أَنِ اعْبُدُوا اللَّهَ فَإِذَا هُمْ فَرِيقَانِ يَخْتَصِمُونَ
1. ve lekad : ve andolsun
2. erselnâ : biz gönderdik
3. ilâ : …e
4. semûde : Semud kavmi
5. ehâ-hum : onların kardeşi
6. sâlihan : Salih
7. eni’budûllâhe : Allah’a kul olun
8. fe : o zaman, fakat
9. izâ : olduğu zaman
10. hum : onlar
11. ferîkâni : iki fırka, iki grup
12. yahtesımûne : hasım oluyorlar, çekişiyorlar
Resim ‘’ Ve lekad erselnâ ilâ semûde ehâhum sâlihan eni’budûllâhe fe izâhum ferîkâni yahtesımûn(yahtesımûne).: Andolsun ki, Allah’a ibadet edin diye Semud’a da kardeşleri Salih‘i gönderdik. Hemen birbirleriyle çekişen iki zümre oluverdiler.’’
NEML:45 (Resmi:27/İniş:48/Alfabetik:81)

SALİH PEYGAMBERİN DEVESİ Salih’in devesi görünüşte deveydi, o zalim kavim, bilgisizlik yüzünden deveyi kestiler. Su için deveye düşman olduklarından kendileri, mezara su ve ekmek oldular. ( helak olup mezarı doyurdular).

Tanrı devesi, ırmaktan buluttan su içmekteydi. Onlar, Hakk’ın suyunu Hak’tan esirgediler Salih’in devesi, salih kişilerin cisimleri gibidir; onlar kötülerin helaki için tuzaktır. Neticede” Tanrı devesinden ve içeceğinden çekinin” hükmü, o ümmeti ne dertlere uğrattı, onları nasıl helak etti! Tanrı kahrının şahnesi, bir devenin kanına diyet olarak onlardan bütün bir şehri diledi.

Ruh, Salih gibidir,ten de deveye benzer. Ruh vuslattadır ten ihtiyaç içindedir. Temiz ruha zarar vermenin imkanı yoktur. Tanrı yaralanmaz. Böyle ruha sahip olanlara kimse galip gelemez. Zarar gelse bile sedefe gelir, inciye değil. Temiz ruha zarar vermenin imkanı yoktur. Tanrı’nın nuru, kafirlere mağlup olmaz. Can, toprağa mensup cisme, kötü kişiler, incitsinler de Tanrı imtihanını görsünler diye ulaştı, bu yüzden cisimle bağdaştı, birleşti.

Canı inciten kişinin, bu incitmenin Tanrı’yı incitme olduğundan haberi yoktur. Bilmiyor ki bu küpün suyu ırmak suyu ile birleşmiştir. Tanrı bütün aleme penah olsun diye bir cisme alaka bağlamıştır.

Onların gönüllerine kimse muzaffer olamaz. Sedefe zarar gelir, inciye gelmez. Tanrı velisinin cisim devesine kul ol ki Salih Peygamberle kapı yoldaşı olasın.

Salih peygamber, “ Madem ki haset ettiniz, bu işi yaptınız, üç gün sonra Tanrıdan azap erişecek. Ondan üç gün sonra da can alıcı Tanrıdan başka bir afet gelecek ki onun üç alameti vardır: Hepinizin yüzünüzün rengi değişir. Birbirinize bakınca yüzlerinizi türlü türlü renklerde görürsünüz. İlk günlerde yüzleriniz safran gibi sararır; ikinci günü erguvan gibi kızarır. Üçüncü günü yüzleriniz tamamı ile kararır, ondan sonra da Tanrının kahrı gelir, çatar. Eğer bu tehdide benden delil isterseniz devenin yavrusunu daha doğru kovalayın!
Eğer tutabilirseniz derdinize çare bulunur. Tutamazsanız ümit kuşu uzaktan kaçtı, gitti!” dedi.

Bu sözü duyunca hepsi birden köpek gibi onun ardından seğirtmeğe başladılar. Kimse yavruya erişmedi; dağlar arasına dalıp kayboldu.

Temiz ruh gibi ten ayıbından, nimet ve ihsan sahibi Tanrı’ya kaçıp gitmekteydi.

Salih dedi ki: “Gördünüz mü Tanrının bu kazası nasıl geldi? Artık ümidin boynunu vurdu.” Devenin yavrusu nedir? Salih? Peygamberin gönlü. Onun hatırını ele alın, onun isteğini yerine getirin. Onun gönlünü alırsanız azaptan kurtuldunuz yoksa, pişman olduğunuzun, ümitsizliğe düştüğünüzün günüdür.

Salih’ten bu bulanık vadi duydukları gibi azaba göz dikip beklemeye başladılar. Birinci gün yüzlerinin sarardığını gördüler.Ümitsizlikle soğuk ,soğuk ah etmeye başladılar. İkinci günü hepsinin yüzü kızardı. Artık ümit ve tövbe nöbeti kayboldu. Üçüncü gün hepsinin yüzü kapkara kesildi. Salih Peygamberin hükmü: cenksiz, cidalsiz doğru çıktı. Hepsi de ümitsiz bir hale gelince kuşlar gibi ayaklarını altlarına alıp iki dizlerinin üstlerine çöktüler.

Cibril-i Emin, bu diz çökmeyi Peygambere “Casimin” ayetini getirerek Kuran’da anlattı. Sana diz çökmeyi öğrettikleri ve seni bu çeşit diz çökmeden korkuttukları vakit, yani bela gelmeden diz çök!

Salih’in kavmi, Tanrı kahrının zahmını beklediler: o kahır ve azap da gelip o şehri yok etti. Salih, halvetten çıkıp şehre doğru gitti; gördü ki şehir duman ve ateş içinde. Onların hak ile yeksan olmuş cüzülerinden bile feryat ve figanlarını duyuyordu; feryat duyulmaktaydı ama ortada feryat eden yok! Kemiklerinden iniltiler, sızıntılar duydu; canları çiğ taneleri gibi yaş döküyor, ağlıyordu. Salih bunu duyup ağlamaya başladı: feryat edenlere feryat etmeye koyuldu:”Ey batıl yolda yaşayan kavim! Ben sizin çevrinizden Tanrıya şikayet etmiş ağlamıştım.

Tanrı, bana “Onların eziyetlerine sabret; onlara nasihat ver. Zaten devirlerinden çok bir zaman kalmadı” demişti. Ben cefaları eziyetleri yüzünden onlara nasihat edemiyorum. Nasihat sütü sevgiden, saflıktan coşup akar” demiştim. Bana o kadar eziyetler ettiniz ki nasihat sütü damarlarımda dondu. Tanrı, bana “Ben sana lütuf ve inayet eder, o yaralara merhem koyarım” buyurdu. Hak, gönlümü gök gibi saf bir hale getirdi. Gönlümden, sizin cefalarınızı sildi, süpürdü.

Yine size nasihatler vermeye, şeker gibi temsiller getirmeye , sözler söylemeye başladım. Şekerden taze süt çıkarıp balla şekeri sözlerime katmaya, size tatlı, tatlı öğütler vermeye koyuldum. O sözler, size zehir gibi tesir etti. Çünkü siz baştan aşağı zehir membaı, zehir madeniydiniz, zehirden ibarettiniz. Nasıl gamlanayım ki gam baş aşağı yuvarlanıp gitti.

Ey inatçı kavim! Gam sizdiniz. Gamın ölümüne ağlayıp feryat eden olur mu? Baştaki yara iyileşince bu yüzden saçını sakalını yolan bulunur mu?” Salih, yüzünü kendine çevirip dedi ki: “Ey feryat eden, onlar feryat etmeye değmez!”

Ey Kuran’ı doğru okuyan! Eğri okuma. Zalim kavmin ardından nasıl yas tutayım? Fakat yine gözünden, gönlünden yaşlar akmaya başladı. Onda sebepsiz bir merhamet hasıl oldu. Gözyaşı damarları (yağmur gibi) yağmaktaydı, kendisi de şaşırmıştı. Bu katralar, cömertlik ve kerem denizinin sebepsiz akan katralarıydı.

O ağlarken aklı diyordu ki: “Bu ağlama neden? Seninle eğlenen o çeşit bir kavme ağlamak reva mı? Neye ağlıyorsun söyle. Yaptıkları işlere mi? O gidişleri kötü kin askerine mi? Onların paslı karanlık gönüllerine mi, yılan gibi zehirli dillerine mi? Onların Segsar’larınkine benzeyen nefes ve dişlerine mi? Akrep yatağı olan ağız ve gözlerine mi? İnatlarına mı, alaylarına mı, kınamalarına mı? Şükret; bak, Tanrı onları nasıl hapsetti, helak eyledi! Elleri eğri, ayakları eğri, gözleri eğri, bakışları eğri, savaşları eğri, öfkeleri eğri…

Onlar, geçmişleri taklit edip nakil ettikleri reylere uyduklarından bu akıl pirinin başına ayak bastılar. Birbirlerine görünmek ve duyulmak kaygısı ile hür ihtiyar olmadılar, kart eşek oldular. Tanrı cehennemlikleri göstermek üzere dünyaya cennetten kullar getirdi…”

Cehennemlikler, cennetlikler bir dükkanda otururlar. Aralarında bir perde vardır, birbirlerine karışmazlar. Nar ehliyle nur ehli, görünüşte karışıktır ama aralarında kaf dağı çekilmiştir.

Bunlar, madende toprakla altının birbirine karışmasına benzerler. Toprakla altın karışıktır ama aralarında yüzlerce ova, yüzlerce konak var! Bu, bir dizide hakiki inci ile yalancı incinin bir gecelik konuk gibi misafir olmasına benzer. Denizin yarısı şeker gibi tatlı, lezzetli, rengi ay gibi parlak; Diğer yarısı, yılan zehri gibi acı,lezzetsiz, rengi de katran gibi kara.

Cennetlikle cehennemlik olanlar da deniz gibi alttan üstten, dalgalanıp dururlar. Dar ve küçük bir cisimden dalgaların birbiri ardınca zuhuru da canların barışta, savaşta birbirlerine karışmalarına benzer. Barış dalgaları kopar, gönüllerden kinleri giderir. Bunun aksine savaş dalgaları kopar, sevgileri altüst eder. Sevgi acıları tatlıya çeker, tatlılaştırır. Çünkü sevgilerin aslı, doğru yola götürmedir. Kahır ise, tatlıyı acılığa çekmektedir. Acı, tatlı ile bir arada bulunur, bağdaşır mı? Acı tatlı;bu gözle görünmez. Basiret ehli, onları, akıbet penceresinden görmeyi bilir. Akıbeti gören göz, doğuyu görebilir. Ahiri gören göz ise gururdan, körlükten ibarettir.

Nice tatlılar vardır ki şeker gibidir, fakat o şeker içinde zehir gizlidir. Aklı en üstün, anlayışı en keskin olan, kokudan anlar. Öbürüyse ancak dudağına, dişine değince fark eder. Şeytan “Yiyin” diye bağırır ama o adamın dudağı zehri, boğazına varmadan reddeder. Başka biri boğazına varınca anlar, bir başkası yer, bedenini berbat edince anlar. Zehir; diğer birisinde abdest bozarken yanış yapar; zaman, zaman ciğerini delen bir acı peyda eder.

Bir başkasında zehrin eseri; günler, aylar geçtikten sonra görünür. Diğer birisinde ise ölümden ve sur üfürüldükten sonra meydana çıkar. Eğer o kişiye mezarda mühlet verirlerse mutlaka mahşer günü azap ederler.

Her otun, her şekerin zamanede bir oluş müddeti vardır. Lalin, güneşin tesiriyle renk, parlaklık ve letafet elde etmesi için yılların geçmesi gerektir. Alelade otlar, iki ay içinde yetişir. Fakat kırmızı gül, ancak bir yılda yetişir gül verir. Yüce ve Ulu Tanrı, bunun için eceli, yani her şeyin müddetini En’am suresinde anlatmıştır. Bunu duydun ya; her kılın kulak kesilsin…

Bu duyduğun abıhayattır, afiyet olsun! Bu söze söz deme, abıhayat de. Bu sözü, eski harfler teninde yepyeni bir ruh olarak gör. Arkadaş; başka bir nükte daha duy. Bu nükte can gibi hem apaçık, meydandadır, hem gayet ince ve gizli. Bir yer olur ki bu yılan zehri, Tanrının tasarruflarıyla gayet tatlı ve lezzetli bir hale gelir. Bir yerde zehirdir, bir yerde ilaç… Bir yerde küfürdü, bir yerde tam layık ve yerinde. Orada cana zarar verir ama burada derman kesilir. Su koruk içinde ekşidir; fakat üzüme gelince tatlılaşır, güzelleşir. Sonra küpün içine girince acır, haram olur…Sirke olunca ne güzel katıktır!

Veli, zehir yese bal olur, fakat talip yese aklı kararır zarara uğrar. Süleyman”Rabbi hebli” demiş, yani “”Benden başkasına bu saltanatı verme.” Yahut benden başkasına bu lütufta, bu ihsanda bulunma” diye niyaz etmiştir. Bu hasede benzer ama değildir.

La yenbağı nüktesini candan oku. Benden sonra bu saltanatı kimseye verme sırrını onun nekesliğinden bilme. Hatta o, saltanatta yüzlerce zarar ve tehlike gördü. Cihan saltanatı, kıldan kıla, baştanbaşa can kaygısından, baş korkusundan ibarettir. Baş korkusuyla can ve din korkusu… Bize bunun gibi bir imtihan daha olamaz.

Süleyman himmetli birisi gerektir ki bu yüz binlerce renkten, kokudan vazgeçsin. Kuvvet ve kudretiyle beraber o saltanatın dalgası Süleyman’ın bile nefesini tıkıyordu. Bu keder yüzünden üstüne toz, toprak konunca bütün cihan padişahlarına acıdı da. Şefaat edip”Bana verdiğin bu saltanatı, kemal sahibi olanlara da ver. Bu saltanatı, kerem edip kime verir, kime bağışlarsan Süleyman odur, o da benim.
O benden sonra kimseye verme hükmüne dahil değildir; benimledir. Hatta benimle ne demek? O kişi, davasız, nizasız benim” dedi.

[i]Hz. SALİH (A.S)

“Andolsun ki, Semûd kavmine: ‘Allah’a ibadet edin!’ (de­mesi için) kardeşleri Salih ‘i (onlara Peygamber olarak) gön­derdik. Hemen birbirleriyle çekişen iki zümre oluverdiler.” (Neml: 27/45)

Hz. Salih (a.s)’ın Soyu:

Hz. Salih (a.s)’in [1] soyu; Salih b. Ubeyd b. Asif…..şeklinde olup Hz. Nûh (a.s)’un oğlu Şam’a dayanmak­tadır.

Yüce Allah, Hz. Salih (a.s)’ı, “Baide Arap” kabilelerin­den birine Peygamber olarak göndermiştir. O da, Semûd kabi-leşidir. Semûd kabilesi bu ismi, Hz. Nûh (a.s)’ın oğlu Şam’ın torunlarından olan Semûd b. Amir’e nispetle bu Adı almıştır.

Hz. İsmail’den önceki Araplara, “el-Arabu’1-Aribe” de­nilirdi. Bunlar pek çok kabileden oluşuyorlardı. Bazıları şun­lardır: Ad, Semûd, Cürhüm, Medyen, Kahtan… v.b.”el-Arabu’I-Musta’rebe” ise, Hz. tsmâîl (a.s)’m neslin­den gelen Araplardır…

Hz. İsmâîl (a.s), fasih açık Arapça’yı konuşan ilk kişidir. Arapça konuşmayı, Mekke-i Mükerreme’de annesi Hacer’in yanında konaklayan Cürhümlülerden öğrenmiştir.

İşte burada kastedilen şey; Semûd kabilesinin, Hz. İsmâîl (a.s)’dan önce yaşamış olmasıdır. Çünkü Semûdlular, “el-Arabu’l-Aribe” dendir.[2]

Semûd Kavminin Yurtları:

Semûd kavminin yurtları, “Hicr” denilen yerdedir. İşte bundan dolayıdır ki, Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm’de, onları, “Ashabu’l-Hicr” (Hicr Halkı) diye adlandırmıştır. Yüce Allah bu konuda şöyle buyurmaktadır:

“Andolsun ki, ‘Hicr halkı’ da (kendilerine gönderilen) peygamberleri yalanlamıştı. Biz, Onlara mucizelerimizi ver­miştik, fakat onlardan yüz çevirmişlerdi. [3]

Hicr; Hicaz ile Şam arasında, karayoluyla yolcuların geç­tiği ve bugün “Feccü’n-Nâga” diye bilinen yerdir. Semûd kavminin şehirlerinin kalıntıları şimdi bile açıkça görülmekte­dir. Bu yerler, Medain-i Salih (Salih peygamberin şehirleri) diye adlandırılmaktadır.

Tarihçi Mes’udî der ki: “Semûd kavminin çürümüş kemik­leri baki olup kalıntıları Şam’dan gelen yol üzerinde açıkça görülmektedir. Hicr-i Semûd, Medyen ülkesinin güney doğu­sunda yer almaktadır. Bu da, Akabe körfezine yakın mesafe­dedir.[4]

Semûd Kabilesinin Soyu:

Tarihçiler, Semûd halkının soyu ve yaşadıkları zaman hakkında görüş ayrılığına varmışlardır.

Bazı tarihçiler der ki: Semûd kavmi, Âd kavminden geriye kalanlardır”

Bazıları da der ki: Semûd halkı, Fırat nehrinin Batısından “Hicr”denen bu yere göç etmiş Amalika kavminden geriye kalanlardır.

Oryantalist bazı tarihçilerin iddiasına göre ise; Semûd hal­kı, Filistin’e girmeyip “Hicr” denilen bu bölgeye yerleşen Ya­hudilerden bir topluluktur… Bu görüş, batıl bir görüştür. Çün­kü Yahudi kelimesi, ancak Hz. Mûsâ (a.s)’ın İsrail oğullarıyla birlikte Mısır’dan çıkışından sonra ortaya çıkmıştır. Buna göre Semûd halkı, nasıl Yahudi olur?!! En doğru görüş; Semûd hal­kının, Ad kavminden geriye kalmış Araplar olduğudur. Yüce Allah’ın şu sözü de, bu görüşü doğrulamaktadır:

“Düşünün kî, (Allah,) ‘Ad (kavmin)den sonra (onların yurduna) sizi’ hükümdarlar kıldı. Ve yeryüzüne sizi yerleştirdi: Yeryüzünün düzlüklerinde saraylar yapıyorsunuz, dağlarında evler yontuyorsunuz. Artık Allah’ın nimetlerini hatırlayın da, yeryüzünde bozguncular olarak karışıklık çıkarmayın. [5]

İbn Kesîr (rh.a) konu ile ilgili olarak şöyle der: “Bunlar, kendilerine ‘Semûd’ denen meşhur bir kabileydi. Dedeleri, Semûd’un adını almışlardı. Semûd, Cedis’in kardeşidir. Bu ikisi de, Asir b. İrem’in oğullandır. İrem ise, Hz. Nûh (a.s)’ın oğlu Şam’ın oğludur. Semûd kavmi, Arab-ı Aribe’dendir. Hi­caz ile Tebük arasında Hicr denen yerde yaşarlardı… Resulullah (s.a.v.) Tebük Gazvesine giderken, beraberindeki Müslümanlarla Semûd kavminin yurdu Hicr’e uğramıştı. Semûd halkının (kalıntı halinde) evlerinin bulunduğu ‘Hicr’ denilen yere sahabelerle birlikte konakladı. Sahabeler, Semûd halkının su içtikleri kuyulardan su çekip hamurlarını yoğurdu-lar ve (kazan kurup bu hamurları) pişirdiler. Resulullah (s.a.v.), sahabenin yemek yapmak için kazanlar kurduklarını haber alınca, onlara kazanlarım dökmelerini ve yoğurmuş ol­dukları hamurlan develere yedirmelerini emretti. Daha sonra Resulullah (s.a.v.), sahabeleri alıp Hz. Salih (a.s)’ın devesinin su içmiş olduğu kuyunun yanına götürdü. Buhârî ile Müs­lim’de geçtiği üzere, Sahabelere: ‘Şu azaba uğramışların yur­duna ancak ağlayarak girin.Eğer ağlamayacaksanız, girmeyin. Yoksa onlara gelen musibet, size de gelir” buyurdu.[6]

Semûd kavminin ne zaman yaşadığı kesin olarak bilin­memektedir. Ancak Semûd kavminin; A’râf: 7/74 ayeti keri­mesinin de işaret ettiği üzere; Ad kavminden sonra ve ayrıca kesin olarak milattan ve Hz. Mûsâ (a.s)’dan önce yaşadıkların­da şüphe yoktur. Buna delil, kavmini Allah(c.c)’ın azabıyla korku­tan Firavun ailesinden mümin kimsenin şu sözüdür:

“İman etmiş olan (adam): ‘Doğrusu ben, sizin için Nûh kavminin, Ad, Semûd ve onlardan sonra gelenlerin durumu gibi, peygamberleri yalanlayan toplulukların uğradıkları bir günün benzerinden (gelmesinden) korkuyorum. Allah, kulları­na bir zulüm dileyecek değildir.[7]

Oryantalistlerin, ‘Semûd halkının, Yahudi olduğu’ iddia­sını kabul etmeyenlerden birisi de, Üstad Abdulvahhab en-Neccâr’dır. Bu konuda daha geniş bilgi için Abdullahvahhaben-Neccâr’ın “Kasasu’l-Enbiyâ” adlı kitabına başvurabilirsi­niz [8]

Semûd Kavminin İbadeti:

Semûd kabilesi, mutlak kudret sahibi Allah(c.c)’ı inkar ederek putlara tapıyorlardı. Bunun üzerine Allah(c.c), onlara, Peygamber olarak Salih (a.s)’i göndermişti. Hz. Salih (a.s), onlara; Allah(c.c)’ın kendilerine verdiği nimetleri hatırlatıyor, kurtuluş ile saadet yolunu gösteriyor, takva olmalarını emrediyor ve putla­ra tapmayı yasaklıyordu,[9] Onlar ise; sapıklıklarına devam etti­ler ve putlara tapmaktan vazgeçmediler.

Semûd kavmi, büyük bir bolluk ve nimet içindeydiler. Çünkü bol servetlere, parlak göz alıcı bahçelere ve akarsulara sahiptiler. Yüce Allah, verdiği bu nimetleri onlara şöyle hatır­latmaktadır:
“Siz burada bahçelerin, pınarların içinde, ekinlerin, sal­kımları sarkmış hurmalıkların arasında güven içinde bırakıla­cak mısınız? Bir de, dağlardan neşe ve zevkle evler yontuyorsunuz.[10]

Hz. Salih (a.s)’a, Semûd kavminden az sayıda bir topluluk iman etti. Onların çoğu ise, Hz. Salih (a.s)’ı yalanladılar, onun risaletini inkar ettiler ve azgınlıklarını büyük bir şekilde sür­dürdüler. Üstelik bir de, Hz. Salih (a.s)’dan, kendisinin doğru­luğuna tanıklık edecek bir mucize getirmesini istediler. O da, onlara “deve mucizesini” getirdi. (Mucize olarak getirilen de­vede, Hz. Salih (a.s)’ın doğruluğunu gösteren bir çok büyük alametler vardı. Çünkü deve, sert bir kayanın içinden çıkmıştı. Kayanın nasıl varıldığını ve içinden hamile bir devenin çıktı­ğını gözleriyle görmüşlerdi.[11]

Niçin Deve Bir Mucize Oldu ?:

Bu devede; Hz. Salih (a.s)’ın doğruluğuna ve Yüce Allah katından gelen açık bir mucize ile kesin bir harikulade olduğu­nu gösteren bazı ilginç şeyler bulunmaktadır. Bunlardan bazı­ları şunlardır:

1. Devenin sert bir kaya dan çıkmış olması… Böyle bir kayadan nasıl bir hayvan çıkabilir?!!

2. Devenin, kabilenin tamamının içtiği suyu içiyor olma­sı… Yüce Allah bu konuda şöyle buyurmaktadır:

“Su içme hakkı (bir gün) onundur, belli bir günün içme hakkı da sizin.[12]

Bir devenin büyük bir topluluğun içtiği suyu içmesi, garip bir durumdur.

3. Devenin, kabileye; içtiği su kadar süt veriyor olması… İşte bu da, garip bir durumdur.

İmam Fahreddîn er-Râzî (rh.a) der ki: “Bil ki Kur’an, Deve olayında bir mucizenin olduğunu göstermektedir. Fakat bunun, hangi bakımdan bir mucize olduğu, Kur’an’da belirtilmemiştir. Ama bunun, hiç şüphesiz, bir yönden bir mucize olduğunu anlıyoruz.[13] Çünkü Yüce Allah bu konuda şöyle buyurmakta­dır:

“İşte size bir mucize olmak üzere Allah’ın şu dişi devesi! Onu (kendi haline)bırakın, Allah’ın arzında otlasın. Ona bir kötülükle yaklaşmayın. Sonra sizi acıklı bir azab yakalar. [14]

İşte bu mucize, Hz. Salih (a.s)’ın doğruluğuna açık ve ke­sin bir delildir. Çünkü Salih peygamberin kavmi bir gün eğer Salih Peygamber kayayı yararak kaya dan bîr dişi deve çıka­rırsa kendisine tabi olacaklarına ve iman edeceklerine dair söz vermişlerdi.

İbn Kesîr bu konu ile ilgili olarak şöyle der: ‘Tefsircilerin anlattıklarına göre; Semûd kavmi, bir gün toplantı yerlerinde bir araya gelmişlerdi. Hz Salih (as), yanlarına giderek onları Allah’a kulluk etmeye davet etmiş, İlahi azabı onlara hatırlatmış, sapıklıktan sakındırmış, öğüt vermiş ve batıla yaklaşma­malarını emretmişti. Ama Onlar, Salih (as)’a:

– ‘Ey Salih! -Büyük bir kayayı göstererek- şu karşıdaki kaya dan şu ve şu niteliklere sahip boylu postlu, hamile bir deve çıkarırsan belki sana inanırız. İman ederiz’ şeklinde bir şart koşmuşlardı. Hz. Salih (a.s), onlara:

– ‘Bu isteğinizi tam olarak yerine getirirsem, benim getir­miş olduğum dine iman eder ve size tebliğ ettiğim ilahi mesajı doğrular mısınız.?’ dedi. Onlarda:

– ‘Evet’ dediler. Bunun üzerine Hz. Salih (a.s) bu hususta onlardan söz ve teminat aldı. Sonra namazgahına gidip onur ve üstünlük sahibi Allah(c.c)’ın huzurunda namaz kılıp dua etti. Kav­minin bu isteğinin gerçekleştirilmesini Rabbinden istedi. Al­lah(c.c)’ta, orada bulunan kayaya; yarılarak istenilen nitelikteki büyük cüsseli hamile bir deveyi çıkarmasını emretti. Kaya da, bu ilahi emri hemen yerine getirdi. Devenin ortaya çıktığını müşahede ettiklerinde, bunun; büyük bir iş, dehşetli bir olay, Hz. Sâlih(a.s)’ın doğruluğunu ortaya koyan kesin bir delil, açık bir kanıt ve göz alıcı bir kudret olduğunu gördüler. Bu olay üzerine bazıları iman etti. Çoğu ise küfür ve inatlarına devam ettiler. Yüce Allah onlar hakkında, “Semûd kavmine, açık bir delil olmak üzere bir dişi deve vermiştik. (Fakat onlar, bu de­veyi boğazladılar) bu yüzden zalim oldular.. ‘(Isrâ: 17/59) [15]

Semûd Kavminin Helak Edilişi:

Hz Salih (as), kavminin, deveye dokunmamaları hususun­da uyarmış ve eğer deveyi öldürmeye kastederlerse kendilerine Allah(c.c)’ın azabının geleceğinden de sakındırmıştı.Yüce Al­lah bu hususu şöyle anlatmaktadır:

‘Deveye bir kötülükle ilişmeyin yoksa sizi muazzam bir günün azabı yakalayıverir.[16]

Bütün bunlara rağmen nasihat kabul etmeyen öğüt dinle­meyen, isyan ile taşkınlığın gözlerini kör ettiği, Allah’ın dave­tini kabul etmekten kaçıp kulaklarını sağır kıldığı zorbalar, deveyi öldürmekten başka bir şey düşünmüyorlar ve çabucak onu boğazlamak istiyorlardı. Yüce Allah bu hususu Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle anlatmaktadır.

“Derken o dişi deveyi, ayaklarını keserek Öldürdüler ve Rab’lerinin emrinden dışarı çıktılar da:’Ey Salih! Eğer sen gerçekten Peygamberlerden isen, bize, tehdit ettiğin azabı ge­tir. ‘Dediler.Bunun üzerine onları o, (şiddetli) sarsıntı yakaladı da yurtlarında diz üstü çökerek donakaldılar. [17]

Yüce Allah, onların bu kıssasını, bize, Şems Sûresinde şöyle anlatmaktadır:

Semûd kavmi, azgınlığı yüzünden Allah’ın peygamberi (Salih’i) yalanladılar. Çünkü onların en azgını, deveyi kesmek için ayaklandı. Allah’ın peygamberi (Salih) ise, onlara: ‘Al­lah ‘ın (size gönderdiği) deveye ve suyuna bakın’ dedi. Derhal onu yalanladılar ve deveyi kestiler. Bunun üzerine Rableri, (işlemiş oldukları bu) günah sebebiyle (içinde yaşadıkları) o beldeyi, başlarına geçirdi ve her tarafını dümdüz etti. [18]

Deveyi yakalayıp kesenlerin ilki, lanetli ve hain Kudâr b. Sâlif olup bu kişi, deveyi ayaklarından kesti. Bunun üzerine deve, yere yığıldı. Diğerleri kılıçlarıyla hemen koşup deveyi param parça ettiler. Yüce Allah’ın da bildirdiği üzere, bunlar, 9 kişi idiler:

“O şehirde dokuz kişi vardı ki, bunlar yeryüzünde bozgun­culuk yapıyorlar ve iyilik tarafına hiç yanaşmıyorlardı.[19]

Bu kişiler, deveyi öldürdükten sonra; Hz. Salih (a.s)’ın, onları özellikle de Allah(c.c)’ın azabından sakındırması ve deveyi kesmelerinden üç gün sonra bu azabı beklemelerini söylemesi üzerine Hz. Salih (a.s)’ı da öldürmeye karar verdiler. Yüce Al­lah’ın şu sözü bu hususu açıkça göstermektedir:

“(Fakat Semûd halkından bir topluluk), o deveyi, ayakla­rını keserek öldürdüler. Salih, (onlara): ‘Yurdunuzda üç gün daha yaşayın (sonra helak olacaksınız). O söz, yalanlanamayan bir tehdit idi. [20]

İşte Allah, Hz. Salih (a.s)’ı öldürmeyi düşünen grubun üzerine, gökten taşlar yağdırmak suretiyle kavimlerinden önce onları helak ve yok etti.

İbn Kesir (rh.a) bu konu ile ilgili olarak şöyle der: “Hz. Salih (a.s)’ın mühlet tanıdığı üç günlük müddetin birinci günü, Semûd halkının yüzleri sapsarı oldu. İkinci günü ise, kıpkırmı­zı oldu. Üçüncü günü ise, yüzleri simsiyah oldu. Çünkü Hz. Salih (a.s), onlara, ilahi azabın geleceğini bildirmişti. Hz. Salih (a.s)’ın mühlet tanıdığı üç gün sona erip dördüncü günün sa­bahında, güneşin doğmasıyla birlikte üstlerindeki gökten (çığ­lık şeklinde) şiddetli bir gök gürültüsü ve atlarından ise sarsıntı ve zelzele geldi. Ruhları dışa taştı. Canlan çıktı. Sarsıntılar ve gök gürlemeleri durdu. Sesler kesildi. (Onlara gelmesi bildiri­len) hakikat yerini buldu. Yurtlarında cansız ve hareketsiz ce­setler olarak diz üstü çökük vaziyette kalakaldılar.[21]

Yüce Allah bu gerçeği şöyle haber vermektedir:

“Bunun üzerine Rableri, (deveyi kesmek suretiyle işlemiş olukları) günahları sebebiyle o beldeyi başlarına geçirdi ve her tarafını dümdüz etti. Allah bu şekilde azab etmenin sonu­cundan korkmaz[22]

Semûd halkı çeşitli şekillerde azaba uğradılar:

1. Onları yok eden, yıldırım (es-Sâikatu).

2. Onları yakalayan, gök gürültüsü (çığlık = es-Sayhatu).

3. Üzerinde gezdikleri yerin sarsılmasıyla oluşan, zelzele = sarsıntı (er- Recfetu).

Onlar, sabahın erken vakitlerinde helak olmuşlardı. Kur’ân-ı Kerim, bu azab şekillerinin hepsini, şu şekilde haber vermektedir:

Birincisi: Yüce Allah bu azab şekli ile ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:

“Semûd kavmine gelince, onlara doğru yolu gösterdik. Ama onlar, körlüğü, doğru yola tercih ettiler. Böylece yap­makta oldukları kötülükler yüzünden alçaltıcı azabın ‘yıldırı­mı ‘ (es-Sâikatu) onları çarptı. [23]

İkincisi: Yine Yüce Allah bu azab şekli ile ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:

“Biz, Semûd kavminin üzerine; korkunç ‘bir gök gürültü­sü’ (es-Sayhatu) gönderdik. Hemen hayvan ağılına konan kuru ot gibi oldular.[24]

Üçüncüsü: Yüce Allah bu azab şekli hakkında ise şöyle buyurmaktadır:

“Derken o dişi deveyi ayağını keserek öldürdüler ve Rablerinin emrinden dışarı çıktılar da: ‘Ey Salih! Eğer sen ger­çekten
peygamberlerden isen, bize, tehdit ettiğin azabı getir’dediler. Bunun üzerine onları, o (şiddetli) ‘sarsıntı’ (er-Recfetu) yakaladı da yurtlarında diz üstü dona kaldılar, [25]

Hz. Salih (a.s) ile onunla birlikte iman edenler, işledikleri iğrenç kötülüklerden dolayı kendilerine verilen üç günlük mühletin dolmasından sonra kavimlerini kuşatan azabtan kur­tuldular. Yüce Allah, bu konuyu ise şöyle haber vermektedir:

“Salih de o zaman onlardan yüz çevirdi ve: ‘Ey kavmim! Andolsun ki, ben, size, Rabbamin elçiliğini tebliğ ettim ve size öğüt verdim. Fakat siz, bu öğütleri sevmiyorsunuz’ dedi.[26]

Âlûsfnin kaydettiğine göre; Hz. Salih (a.s) ile birlikte azabtan kurtulan müminlerin sayısı, 120 kişi idi. Helak olanlar ise çok sayıda olup (yaklaşık) 5.000 ev halkıdır.[27]

En meşhur olan görüşe göre; Hz. Salih (a.s), kavminin he­lak edilmesinden sonra Filistin topraklarındaki Remle civarla­rına gelip ölünceye kadar orada yaşamıştır.[28]

[1] Hz. Salih (a.s)’m İsmi, Kur’ân-ı Kerîrn’in 9 yerinde geçmektedir, İsminin g sureler şunlardır: A’râf: 7/73, 75, 77; Hûd: 11/61, 62, 66, 89; Şuarâ: 26/142; Neml: 27/45 (c)
[2] Ibn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye, 1/120 (ç)
Muhammed Ali Sâbûnî, Peygamberler Tarihî, Ahsen Yayınları: 546-547.
[3] Hicr: 15/80-81
[4] Mesüdî, Murûcu’z-Zeheb, 1/200 <ç)
Muhammed Ali Sâbûnî, Peygamberler Tarihî, Ahsen Yayınları: 547.
[5] Arâf:7/74
[6] Buharı, Salat 53, Enbiyâ 17. Tefsirii Sure-i Hicr 2; Müslim, Zühd 38, 39;Müsned: 2/9, 58
[7] Gâfır (Mü’min): 40/30-31
[8] Neccar Kasasu’l-Enbiyâ, s. 59
Muhammed Ali Sâbûnî, Peygamberler Tarihî, Ahsen Yayınları: 547-549.
[9] B.k.z: A’Tâf: 7/73-74; HM: 11/61; Şııarâ: 26/152 (ç)
[10] A’râf:7/74
[11] Muhammed Ali Sâbûnî, Peygamberler Tarihî, Ahsen Yayınları: 549-550.
[12] Şuarâ: 26/155
[13] Fahreddîn er-Râzî, Tefsîri Kebîr, 10/487 Ank.
[14] A’râf:7/73
[15] İbn Kesîr; El-Bidâye ve;n-Nihâye, 1/134
Muhammed Ali Sâbûnî, Peygamberler Tarihî, Ahsen Yayınları: 550-552.
[16] Şuarâ: 26/126 (Benzeri ayetler için b.k.z: A’râf: 7/73; Hûd: 11/64) (ç)
[17] A’raf: 7/77-78
[18] Şems: 91/11-15
[19] Neml: 27/48
[20] Hûd.:11/65
[21] İbn Kesir, El-Bidâye ve’n-Nihâye, 1/136
[22] Şems: 91/14-15
[23] Fussilet: 41/17 !46
[24] Kamer: 54/31
[25] A’râf: 7/77-78
[26] A’râf: 7/79
[27] Alüsi Ruhu’l-Meani, 8/167-168
[28] îbn Kesîr, El-Bidâye veNihâye, 1/135
Muhammed Ali Sâbûnî, Peygamberler Tarihî, Ahsen Yayınları: 552-556.
Alıntıdır.
 (Muhammed Ali Sâbûnî, Peygamberler Tarihî)

KURÂN-I KERÎM’in RESMİ sıralamasına göre 4. Hz. Hud: هود aleyhi’s-selâm…. .

KURÂN-ı KERÎM‘in RESMİ
 sıralamasına göre—

4. Hz. Hud: هود aleyhi’s-selâm….
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمـَنِ الرَّحِيم
Allahümme salli ve sellim ve bârik alâ seyyidinâ Muhammedîn abdike (Muhammedîyyeti) ve nebîyyike (Mahmudîyyeti) ve Resûlike (Ahmedîyyeti) ve Nebîyyû’l-ümmîyyi (Habibîyyeti) ve alâ âlihi ve’s-sahbihi ve Ehl-i Beytihi…

ALLAHu Zü’l-Celâl’imizin İZni ve İNAYETi ile RABB’ül Âleminimiz SÖZünü, RESÛLALLAH SALLallahu aleyhi ve sellem Efendimizin SESinden buyuruyor:

Resim
وَإِلَى عَادٍ أَخَاهُمْ هُوداً قَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُواْ اللّهَ مَا لَكُم مِّنْ إِلَهٍ غَيْرُهُ أَفَلاَ تَتَّقُونَ
1. ve ilâ âdin : ve Ad (kavmine)’a
2. ehâ-hum : onların kardeşi
3. hûden : Hud
4. kâle : dedi
5. yâ kavmi : ey kavmim
6. u’budû allâhe : Allah’a kul olun
7. mâ lekum : sizin için yoktur
8. min ilâhin : bir ilâhtan
9. gayru-hu : ondan başka
10. e fe lâ : hâlâ olmaz mı
11. tettekûne : takva sahibi olursunuz
ResimVe ilâ âdin ehâhum hûdâ(hûden), kâle yâ kavmi’budûllâhe mâ lekum min ilâhin gayruh(gayruhu), e fe lâ tettekûn(tettekûne).: Âd kavmine de kardeşleri Hûd Peygamberi gönderdik, ey kavmim dedi Allaha kulluk edin, ondan başka bir ilâhınız daha yok, hâlâ siz onu azâbından sakınmıyacak mısınız?’’
A’RAF:65 (Resmi:7/İniş:39/Alfabetik:9)

وَإِلَى عَادٍ أَخَاهُمْ هُودًا قَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُواْ اللّهَ مَا لَكُم مِّنْ إِلَهٍ غَيْرُهُ إِنْ أَنتُمْ إِلاَّ مُفْتَرُونَ
1. ve ilâ : ve, …e
2. âdin : Ad (kavmi)
3. ehâ-hum : onların kardeşi
4. hûden : Hud
5. kâle : dedi
6. yâ kavmi : ey kavmim
7. i’budu allâhe : Allah’a kul olun
8. mâ lekum : sizin için yoktur
9. min ilâhin : ilâhlardan bir ilâh
10. gayru-hu : ondan başka
11. in entum illâ : siz ancak …sınız
12. mufterûne : iftira edenler, uyduranlar
ResimVe ilâ âdin ehâhum hûdâ(hûden), kâle yâ kavmi’budullâhe mâ lekum min ilâhin gayruh(gayruhu), in entum illâ mufterûn(mufterûn

Âd kavmine de kardeşleri Hûd’u gönderdik. Hûd, şöyle dedi: “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. O’ndan başka sizin hiçbir ilâhınız yoktur. Siz, sadece iftira ediyorsunuz.”
(HÛD suresi 50. ayet) (Resmi:11/İniş:52/Alfabetik:38)

قَالُوا يَا هُودُ مَا جِئْتَنَا بِبَيِّنَةٍ وَمَا نَحْنُ بِتَارِكٖى اٰلِهَتِنَا عَنْ قَوْلِكَ وَمَا نَحْنُ لَكَ بِمُؤْمِنٖينَ
1. kâlû : dediler
2. yâ hûdu : ey Hud
3. mâ ci’te-nâ bi : bize getirmedin
4. beyyinetin : delil, apaçık bir belge, bir beyyine, bir mucize
5. ve mâ nahnu : ve biz değiliz, olmayız
6. bi târikî : terkeden
7. âliheti-nâ : ilâhlarımız
8. an kavli-ke : senin sözünden (dolayı)
9. ve mâ nahnu : ve biz değiliz, olmayız
10. leke : sana
11. bi muminîne : inananlar
Resim ”Kâlû yâ hûdu mâ ci’tenâ bibeyyinetin ve mâ nahnu bi târikî âlihetinâ an kavlike ve mâ nahnu leke bi muminîn(muminîne).:Dediler ki: “Ey Hûd! Sen bize açık bir mucize getirmedin. Biz de senin sözünle ilâhlarımızı bırakacak değiliz. Biz sana iman edecek de değiliz.
(HÛD suresi 53. ayet) (Resmi:11/İniş:52/Alfabetik:38)

وَلَمَّا جَاءَ اَمْرُنَا نَجَّيْنَا هُودًا وَالَّذٖينَ اٰمَنُوا مَعَهُ بِرَحْمَةٍ مِنَّا وَنَجَّيْنَاهُمْ مِنْ عَذَابٍ غَلٖيظٍ
1. ve lemmâ : ve olduğu zaman
2. câe emru-nâ : emrimiz geldi
3. necceynâ : biz kurtardık
4. hûden : Hud
5. ve ellezîne : ve onlar
6. âmenû : âmenû oldular (yaşarken Allah’a ulaşmayı dilediler)
7. mea-hu : onunla beraber
8. bi rahmetin : bir rahmet ile
9. min-nâ : bizden
10. ve necceynâ-hum : ve onları kurtardık
11. min azâbin : azaptan
12. galîzin : çok şiddetli, ağır
Resim”Ve lemmâ câe emrunâ necceynâ hûden vellezîne âmenû meahu bi rahmetin minnâ, ve necceynâhum min azâbin galîz(galîzin).:Helâk emrimiz gelince, Hûd’u ve beraberindeki iman etmiş olanları, tarafımızdan bir rahmetle kurtardık. Onları ağır bir azaptan kurtardık.”
(HÛD suresi 58. ayet) (Resmi:11/İniş:52/Alfabetik:38)

وَاُتْبِعُوا فٖى هٰـذِهِ الدُّنْيَا لَعْنَةً وَيَوْمَ الْقِيٰمَةِ اَلَا اِنَّ عَادًا كَفَرُوا رَبَّهُمْ اَلَا بُعْدًا لِعَادٍ قَوْمِ هُودٍ
1. ve utbiû : ve tâbî tutulurlar
2. fî : de, da
3. hâzihi ed dunyâ : bu dünyada
4. la’neten : lânet
5. ve yevme el kıyâmeti : ve kıyâmet günü
6. e lâ : öyle değil mi, olmadı mı
7. inne : gerçekten, muhakkak
8. âden : Ad kavmi
9. keferû : inkâr ettiler
10. rabbe-hum : Rab’lerini
11. e lâ : öyle değil mi
12. bu’den : uzak oldu, uzak kaldı
13. li âdin : Ad kavmi
14. kavmi : kavim
15. hûdin : Hud
Resim”Ve utbiû fî hâzihid dunyâ la’neten ve yevmel kıyâmeh(kıyâmeti), e lâ inne âden keferû rabbehum, e lâ bu’den li âdin kavmi hûd(hûdin).:Onlar, hem bu dünyada, hem de kıyamet gününde lânete uğratıldılar. Biliniz ki Âd kavmi, Rablerini inkâr etti. (Yine) biliniz ki Hûd’un kavmi Âd, Allah’ın rahmetinden uzaklaştı.”
(HÛD suresi 60. ayet) (Resmi:11/İniş:52/Alfabetik:38)

وَيَا قَوْمِ لاَ يَجْرِمَنَّكُمْ شِقَاقِي أَن يُصِيبَكُم مِّثْلُ مَا أَصَابَ قَوْمَ نُوحٍ أَوْ قَوْمَ هُودٍ أَوْ قَوْمَ صَالِحٍ وَمَا قَوْمُ لُوطٍ مِّنكُم بِبَعِيدٍ
ResimVe yâ kavmi lâ yecrimennekum şikâkî en yusîbekum mislu mâ esâbe kavme nûhin ev kavme hûdin ev kavme sâlih(sâlihın), ve mâ kavmu lûtin minkum bi baîd(baîdin). :«Ey kavmim! Bana karşı gelmeniz sakın sizi, Nuh kavminin veya Hud kavminin veya Salih kavminin başlarına gelen musibetler gibi bir musibete uğratmasın. Lut kavmi de sizden uzak değildir.’’
HÛD:89 (Resmi:11/İniş:52/Alfabetik:38)

إِذْ قَالَ لَهُمْ أَخُوهُمْ هُودٌ أَلَا تَتَّقُونَ
1. iz kâle : demişti
2. lehum : onlara
3. ehû-hum : onların kardeşi
4. hûdun : Hud
5. e lâ tettekûne : siz takva sahibi olmayacak mısınız
Resimİz kâle lehum ehûhum hûdun e lâ tettekûn(tettekûne ).:O vakıt ki kardeşleri Hûd onlara demişti: siz Allahdan korkmaz mısınız? ”
ŞUARA:124 (Resmi:26/İniş:47/Alfabetik:94)

 
HÛD هود aleyhi’s-SELÂM
Yemen’de Âd kavmine gönderildi.Yemen’de bulunan Âd kavmine gönderilen peygamber. Nûh aleyhisselâmın oğlu Sâm’ın neslindendirç Bir ismi de Âbir olup, lakabı Nebiyyullahtır. Kur’ân-ı kerimde ismi bildirilen peygamberlerdendir. Yemen’de Aden ile Umman arasında bulunan Ahkâf diyârında doğup yetişti. Çocukluğundan itibaren Allahü teâlâya ibâdet etmekle meşgul oldu. Ara sıra ticâretle de uğraşan hûd aleyhisselâm, gayet şefkâtli ve çok cömertti. Nûh tûfânında sonra torunlarından biri olan Âd, Yemen’de Hadramut civârında Ahkâf denilen yerde yerleşti. Âd’ın neslinden gelen insanlar çoğalarak büyük bir kavim oldular. Bunlara Âd kavmi denildi. Bulunduları belde bereketli bir yerdi. Bağlar, bahçeler her tarafı sarmış ve İrem bağları diye meşhur olmuştu. Oğulları, malları, davarları ve muhteşem sarayları vardı. Güçleri, kuvvetleri, boyları ve cüsseleri ile meşhur olan bu insanlar, servetlerinin ve maddi güçlerinin çokluğuna bakarak azdılarve doğru yoldan, dinlerinden ayrıldılar. Yeryüzünde büyüklük tasladılar. Allahü teâlâyı unuttular ve çeşitli putlara tapmaya başladılar. Ellerindeki maddi imkânlarla etrâfa dehşet salıyorlar, fakirleri ve diğer kabileleri zulümleri altınta inletiyorlardı. Onları köle gibi çalıştırıyorlar, çeşitli işkencelerle öldürüyorlardı. Allahü teâlâ, Âd kavmine doğru yola kavuşturmak için Hûd aleyhisselâmı onlara peygamber gönderdi. bu hususta Kur’ân-ı kerimde meâlen buyruldu ki:

Âd kavmine kardeşleri Hûd’u peygamber olarak gönderdik. Hûd (aleyhisselâm) onlara; ”Ey kavmim! Allahü teâlâya ibâdet edin. İbâdet edilecek o’ndan başkası yoktur. Hâlâ o’nun azâbından korkmayacak mısınız?” dedi. (A’râf sûresi:65) Hûd aleyhisselâm kavmini doğru yola kavuşturmak için tebliğ vazifesine başladı. Onları putlara tapmaktan, zulüm ve günahlardan tövbe ederek vazgeçmeye ve Allahü teâlâya şükür ve ibâdete çağırdı. Fakat Âd kavminin insanları, Hud aleyhisselâmı dinlemeyip, ona karşı kaba ve inkârcı davrandılar. Hûd aleyhisselâm kavminin bu tutumu üzerine; ”Eğer doğru yola gelmezseniz, haberiniz olsun, ben size tebliğ vazifemi yapıyorum; Rabbim size acı bir azap gönderir de helâk olursunuz?” buyurdu. Azgın Âd kavmi, Hûd aleyhisselâma; ”Mûcize getirmeden putlarımızı terk etmeyiz.” dediler. Hûd aleyhisselâm onlara; ”İstediğiniz mûcize nedir?” diye sordu. Onlar da ”Rüzgârı istediğin tarafa çevir!” dediler. Hûd aleyhisselâm duâ etti. Allahü teâlâ; ”Ne tarafa istersen elinle işâret et!”^buyurdu. O da eliyle işâret edince, rüzgâr istediği istikâmette esmeye başladı. Büyük kayaların toprak olmasını istediler. Hûd aleyhisselâmın duâsı ile bu da oldu. Bu mûcizeleri gördükleri hâlde inanmayıp hırçınlaşarak koyunların yünlerinin de ipek olmasını istediler. Hûd aleyhisselâm duâ etti. koyunların yünü ipek hâline geldi. Âd kavmi, gösterilen mûcizelere rağmen inanmadılar. ”Sen bizi putlarımızdan ayırmak için mi geldin? Doğru söylüyorsan, haydi bizi tehdit azâbı getir de görelim!” dediler. Hûd aleyhisselâm kavmini imâna dâvete devâm etti. Pek az kimse imân etti. Kavmi ise hakâret edip kendinden geçinceye kadar dövdü. Kavminin ıslâh olmayacağını anlayan hûd aleyhisselâm: ”Yâ Rabbi! Sen herşeyi biliyorsun. Ben onlara peygamberliğimi bildirdim. Ey Rabbim! Onlara, ders almalarına vesile olacak bir musibet ver?” diue bedduâda bulundu. hûd aleyhisselâmın bedduâsını kabul buyuran Allahü teâlâ, Âd kavmine önce kuraklık, kıtlık musibetini verdi. Üç sene müddetle akan pınarlar kurudu. Yeşillikler sarardı, soldu. Meşhûr İrem Bağları yok oldu. İnsanlar bir yudum suya, bir parça ekmeğe muhtaç hâle geldiler. Hayvanlar susuzluktan telef oldular. Devamlı olarak bunaltıcı kuru bir rüzgâr esiyordu. İnsanlar ağızlarını güçlükle açıyor, zor nefes alıyordu. tozdan göz gözü göremiyordu. bu arada Hûd aleyhisselâm kavmini imâna, tövbe ve istiğfâra dâvete devâm ediyordu. Hûd aleyhisselâmın kavmine meâlen şöyle dediği bildirilmektedir:

”Ey kavmim! Rabbinizden mağfiret dileyin. Sonra o’na tövbe edin ki, gökten üzerinize bol bol bereket (ekinleri yetiştirecek yağmur) indirsin ve kuvvetinize kuvvet katarak sizi çoğaltsın. Günahlarınıza ısrar ederek imândan yüz çevirmeyin.” (Hûd sûresi: 52) Hûd aleyhisselâmın bu son dâveti de onların aklını başlarına getirmeye yetmedi. Hûd aleyhisselâma işkenceye ve onu öldürmeye kalkıştılar. Artık onlara azâbın gelmekte olduğu Hûd aleyhisselâma bildirildi. Bir sabah Hûd aleyhisselâm imân edenleri biraraya topladı. Gün ağarırken ufukta siyah bir bulut belirdi. Bunu gören Âd kavmi, işte bize yağmur geliyor, dediler. Hûd aleyhisselâm ”Hayır, o can yakıcı azâb veren bir rüzgârdır. Her şeyi yok eder.” dedi. Rüzgâr korkunç bir ses çıkararak vâdiyi kapladı. Son derece hızlı ve soğuk olup, her şeyi saman çöpü gibi savuruyordu. Fussilet sûresi 16. âyet-i kerimesinde, bu rüzgâr ”sarsar” (kavurucu rüzgâr); azâb günleride ”eyyâm-ı nahisât” olarak geçmektedir. Âd kavmi kasırgadan kurtulmak için tutundukları ağaç ve taşlarla birlikte havaya fırlayarak paramparça oldular. Hepsi ölüp yere serildiler. Daha sonra rüzgâr bunları sürükleyip denize attı. Mal ve mülklerinden hiçbir eser kalmadı, helâk olup gittiler. Âd kavminin helâk oluşu Kur’ân-ı kerimde meâlen şöyle bildirilmektedir:

”Nihâyet Hûd’u ve berâberindeki imân edenleri, rahmetimizle kurtardık ve âyetlerimizi tekzib ederek, yalanlayarak imân etmemiş olanların kökünü kestik.” (A’râf sûresi: 72) Hûd aleyhisselâm ve ona imân edenler bu şiddetli kasırgada Allahü teâlâ tarafından muhâfaza edildiler. Kâfirleri helâk eden şiddetli fırtına, onlara serinletici ve rahatlatıcı hafif bir rüzgâr gibi esiyordu. Hûd aleyhisselâm, Âd kavmi helâk olduktan sonra, kendine inananlarla birlikte Mekke-i mükerremeye gitti. Kâbe-i muazzamanın bulunduğu yerde ibâdet ve taatla meşgul oldu ve orada vefât etti. Kabrinin Harem-i şerif (Kâbe-i muazzamanın etrâfındaki mescit) te Hicr denilen yerde bulunduğu rivâyet edilmektedir.

Hûd aleyhisselâm ve peygamber olarak gönderildiği Âd kavmiyle ilgili olarak Kur’ân-ı kerimin A’râf, Hûd, Mü’minin, Şuarâ, Fussilet, Ahkâf, Zâriyât, Kamer, Hâkka ve Fecr sûrelerinde bilgi verilmektedir.

Hz. HÜD ve ÂD KAVMİ (2)

Güney Arabistan’ın Hadramut civarında, bulundukları yere kumsal ve engebeli yüksek arazi mânâsında «Ahkâf» adı verilen Ad kavmi isminde bir millet yaşıyordu. Bu kavm maddî’, bakımdan hayli ilerlemiş, zengin olmuş ve ihtişamlı binalar içerisinde hayat sürüyorlardı. Kuvvetleri de hayli çoğaldığından etraflarındaki kavimlere de galebe çıkmışlar ve zor kullanarak beldelerini genişletmişlerdi. Fakat bu maddî ilerleme ve genişlemenin yanında Allahü Teâlâ’ya ve emirlerine olan bağlılıkları kopmuş ve iyice azgınlaşarak putlara tapar hale gelmişlerdi. Hz. Nuh tufanıyla sâkinleşen halk yine yoldan çıkmış, yolunu şaşırmıştı.

Allahü Teâlâ, bu şaşırmış kavmi, hak yola davet etmek üzere içlerinden biri ve soyca kardeşleri olan Hûd aleyhisselâmı, onlara peygamber olarak gönderdi. Hz. Hûd’un nesebi hakkında iki rivayet vardır ki:

Birincisi; Hûd ibni Abdillah ibni Rebah İbni’lhulûd Ibnü’avs Ibni İrem Ibni Sam Ibni Nuh aleyhisselâmdır.

ikincisi de, Hûd Ibni Salih ibni Erfahd ibni Sam Ibni Nuh ibni Ammi Ebi Ad’dır. Yani Nuh aleyhisselâm Ad’ın babasının amcasının oğlu imiş.

Hz. Hûd kavmine, kendisinin Allah tarafından onlara gönderilen emîn bir Peygamber olduğunu bildirerek Allah’ın emirlerini tebliğ etmeye başladı:

«Ey kavmim! Gelin Allah’dan korkun ve O’na kulluk edin, sizin O’ndan başka bir ilâhınız daha yok. Siz sade O’na iftira ediyorsunuz da ilâh diye başkalarına tapıyorsunuz.

«Ey benim kavmim, buna karşılık ben sizden bir ecîr istemiyorum, hâlis muhis karşılıksız bir nasihattir bu. Benim ecrim ancak beni yaradana aiddir. Vereceğini O verecektir. Artık siz akıllanmayacak mısınız? Hâlâ siz O’nun azabından sakınmayacak mısınız? Aklınızla düşünüp böyle halisane bir şekilde söylenen ve sizin menfaatinizle alâkalı bu hak nasihati tutarak iftiradan, başkalarına tapmaktan vazgeçmez misiniz?

«Ey benim kavmim, rabbınızdan mağfiret dileyiniz, O’na karşı günahkâr olduğunuzu itiraf edip istiğfarda bulununuz, sonra O’na tevbe ile şirk ve isyandan pişmanlık duyarak imân ve doğrulukla müracat ve kulluk ediniz ki, üzerinize bol bol Semânın feyzini göndersin; kuraklık çektirmesin, hayatînizi kuru maddelerin tazyikinden kurtarıp yükseltsin ve kuvvetinize kuvvet katsın. Malûm olan cismâni kuvvetinize henüz tanımadığınız manevî-bir kuvvet katlayarak artırsın. Gelin mücrim mücrim, günahlarınıza İsrar ederek bu güzel nasihatleri dinlemezlik etmeyin, yüz çevirip gitmeyin.

«Siz her tepeye bir alâmet, köşk bina ederek eğleniyor, oynuyorsunuz. Dünyada ebedî kalacakmışsınız gibi, bîr takım saraylar ve havuzlar da ediniyorsunuz. Hem ceza için yakaladığınız vakit, merhametsizce, zorbaca yakalıyorsunuz; dövüyor, öldürüyorsunuz. Artık Allah’dan korkun ve bana itaat edin. Size bildiğiniz şeyleri verenden sakinın; size davarlar ve oğullar verenden, bağlar ve pınarlar ihsan edenden…

«Doğrusu Ben, size gelecek büyük bir günün azabından korkuyorum.»

Hûd aleyhisselâmın bu daveti karşısında, Allahü Teâlâ’nın dünya hayatında kendilerine refah verdiği halde, küfre dalıp âhiretteki hesapla karşılaşmayı yalanlayan bu Ad kavminin ileri gelen kodaman bir güruhu isyan ederek ona ve onu dinleyenlere şöyle dediler:

«Eğer Rabbımız dileseydi, muhakkak bize Melâike gönderirdi. Siz —geçmiş Peygamberleri de kastederek— ise bizim gibi insanlarsınız. Onuıt için biz sizinle gönderilen şeylere inanmayız. Bu da başka değil, ancak sizin gibi bir insandır. Sizin yediğinizden yiyor, içtiğinizden içiyor. Bu bir peygamber olamaz. Şayet kendiniz gibi bir insana itaat edecek olursanız, muhakkak ki o halde siz aldanmış olursunuz.

«O, siz cidden öldüğünüz ve bir toprak, bir yığın kemik olduğunuz zaman, muhakkak çıkartılacaksınız, dirileceksiniz diye mi va’dediyor? Heyhat heyhat, ne uzak vaad!.. Hayat, ancak bizim bu Dünya hayatımızdan başka bir şey değildir. Kimimiz bir taraftan ölür, kimimiz de yeni doğar hayata geliriz, bu böyle gider. Biz öldükten sonra diriltilmeyeceğiz. O halde bu alçak hayata sarılalım, keyfimize bakalım.

«Ancak o, öyle bir adam ki, Allah’a karşı bir yalan uydurdu. Biz ona inanacak değiliz.»

Görülüyor ki, zamanımız kâfirlerinin ve hususiyle münevverlik taslayan modern zındıkların, dine karşı söyledikleri sözler de en eski kâfirlerin bu sözlerine irticadan başka bir şey değildir. Eski kâfirlerin küfürleriyle beraber Ahiret hesabını yalanlayıp Dünya hayatında refah sürerek şımarıklık göstermeleri gibi vasıflar, bugünkü kâfirlerin de vasıflarını teşkil ettiği gibi, söyledikleri sözler de tamamıyla şimdiki kâfirlerin her zaman- tekrarladıkları sözlerdir. Bunlar da beşerî peygamberliği kabul etmemekle beraber Peygamberi alelade bir insan seviyesinde göstermek için insanlığı yiyip içtiği şeylerle mukayese ediyor ve insanlık cemiyetini kökünden yıkacak olan:

«Sizin gibi bir insana itaat ederseniz aldanırsınız» propagandasını ileri sürüyorlar.

Hatırlatmaya hacet yok ki, beşerin beşere itaatini kayıtsız şartsız, inkâr eden bu söz, haricîlik ve anarşistlik davasıdır. Bir reisin başkanlığı altında toplanmayan bir insan topluluğu yoktur. Cumhuriyetler bile bir reisin başkanlığı altında birleşmek ihtiyacındadır. Fakat kendi Dünya hayatlarından ilerisini hiç hesaba almak istemeyen ihtilâlci kâfirler, kendi garaz-ve menfaatlerini elde etmek için hürriyet dâvası altında itaat prensiplerini yıkarak milletlerin içtimaî nizamlarını tahrip etmekten zevk alırlar. Bunun gibi Dünya hayatı refahıyla şımarmış ve Ahiret hesabının yalan olduğu safsatasını diline dolamış olan o kâfirler de, Allahü Teâlâ’nın emriyle Peygambere \itaat hissini kırmak için beşerin beşere meşru olan itaat esasını, bir esaret ve aldanış mânâsında göstererek kökünden baltalamaya çalışıyorlardı. Milletin devamına darbe olan bu büyük cinayetin uhrevî mes’uliyeti bahis mevzuu olduğu zaman da «öldükten sonra dirilmek yok, hayat dünya hayatıdır» diyorlar ve Allah’ın gönderdiği peygamberlerini ise yalancılıkla itham edip hakikatleri örtmeye çalışıyorlardı.

Ad kavminin ileri gelen kodaman güruhu Allah’ın resulü Hûd Aleyhisselâm’ın kendilerini hakk’a davetine karşılık isyanlarına devam ederek şöyle söylediler:

«Ey Hûd!.. Sen bize ha vaaz etmişsin, öğüd vermişsin ha öğüd verenlerden olmamışsın, bizce farkı yoktur. Bu bize getirdiğin, eskilerin yalanından başkası değildir. Biz azaba uğratılmayız. Senin sözünden dolayı ilâhlarımızı terk etmeyiz. Yalnız deriz ki, her halde ilâhlarımızın bazısı seni fenalıkla çarpmış, onlara dil uzattığından dolayı aklına fenalık getirtmiş, seni delirtmiş, her halde biz seni bir çılgınlık içinde görüyoruz ve her halde biz, seni yalancılardan bîri sanıyoruz. Sen bize bir delil de getirmedin, imâna mecbur kılacak bir mucize ile gelmedin.» .

Hûd aleyhisselâm onların bu inkâr, inat ve saçmalıklarına karşılık bizzat kendisinin ilâhî bir delil ve mucize olduğunu anlatan şu hakikatlerle cevap verdi:

«Ey benim kavmim! Bende hiç bir çılgınlık yok. Lâkin ben âlemlerin Rabbı olan Allahü Teâlâ tarafından size gönderilen bir elçiyim. Size Rabbımin emirlerini tebliğ ediyorum. Ben sîzin için güvenilir bir nasihat ediciyim. Sizi Allah’ın azabıyla korkutmak için, içinizden bir adam vasıtasıyla, size Rabbınızdan bir ihtar geldiğine inanmıyor da hayret mi ediyorsunuz? Düşünün ki o sizi Nuh kavminden sonra hâlifeler yaptı ve yaratılış bakımından size, onlardan ziyade boy ve güç verdi. O halde Allah’ın nimetlerini unutmayın ki kurtulabilesiniz.»

Hûd aleyhisselâm’ın kavminin kâfirleri, bu sözler üzerine şöyle dediler:

«Ya, sen bize yalnız Allah’a ibadet ve itaat etmemiz, bir de babalarımız, atalarımızın tapageldikleri putları terk etmemiz için mi geldin? Haydi getir! O bize vadedîp durduğun azabı başımıza, getir bakalım, eğer sen doğru söyleyicîlerden isen…»

Böylece yer yüzünde haksız yere kibirlenmek istediler ve «bizden daha kuvvetli kim var» dediler. Fakat kendilerini yaratmış olan Allahü Teâlâ’nın onlardan daha kuvvetli olduğunu düşünmediler de…

Onların bu inkâr ve inatlarına devam etmeleri karşısında Hz. Hûd, Allahü Teâlâ’ya niyaz ederek «Rabbim! beni yalanlamalarına mukabil bana mısret ver» dedi. Allahü Teâlâ da cevaben «Birazdan azabı gördükleri zaman pişman olacaklar.» buyurdu.

Hûd aleyhisselâm hakikatleri kabule yanaşmayan kavmine son olarak şöyle dedi:

«Azabın inmesine dair ilim ancak Allah katındadır. Ben size gönderildiğim şeyi tebliğ ediyorum. Ancak sizi öyle bir kavim görüyorum ki cahillik ediyorsunuz, peygamberlerin vazifesini onların gönderilmesindeki hikmeti, o elcilere uyanların her iki dünyada saadet bulacağı, asîlerin ise felâkete uğrayacağı hakikatini bilmiyorsunuz. Ben Allah’ı şahid tutarım, siz de şahid olunuz ki, O’ndan başka sizin uydurduğunuz ortakların hiç birini ben tanımıyorum. Binaenaleyh hepiniz toplanarak bana istediğiniz tuzağı kurun. Bundan daha açık ne mucize arıyorsunuz? Yalnız bana fenalık getirdiğini iddia ettiğiniz bazısı değil, bütün ortaklarınız, putlarınız, ve siz hepiniz toplanarak bana fenalık yapmak için dilediğiniz plânı kurun, istediğiniz hileyi tertipleyin. Sonra bana mühlet de vermeyin, elinizden geleni erteye koymayın, hemen yapın, hiç bir korkum yok. Ben her halde Allah’a tevekkül ettim, O’nun emir ve muhafazasına dayandım ki, O benim Rabbûn ve sizin de Rab-binizdir. Benim de sahibim, efendim O’dur, sizin de, O’nun irade ve dilemesi olmadan ne sizden, bir şey sadır olabilir, ne de musibet erişebilir. Yer yüzünde hiç bir debelenen yoktur ki, O’nun kudreti ve tasarrufu altında olmasın. Hepsini dilediği gibi tasarruf eder, hiç birini kaçırmaz, isterse hiç kımıldatmaz. Şüphesiz ki Rabbım doğru yol üzerindedir. Doğruluğun koruyucusu, doğruların yardımcısıdır. Rızası hak, adalet ve doğruluktadır.

«Artık siz yine yüz çevirir, bu açık kat’i hakikatleri dinlemez ve doğru tevhîd yolunu tutmazsanız, ben size gönderildiğim tebliğ vazifemi işte yaptım. Rabbım beni mes’ul tutmaz da sizi helak edip sizin yerinize sizden başka bir kavim getirir, halifeliği onlara verir. Ve siz O’na zerrece bir zarar edemezsiniz. O’nun emrinden yüz çevirmenizin bütün zararı kendinize aid olur. Çünkü Rabbım her şeyin üzerinde koruyucu ve gözetleyicidir. Hiç bir şeyi kaçırmaz ve yaptıklarınız ondan gizli kalmaz. Binaenaleyh ona hiç bir zarar ihtimali olmaksızın cezanızı bulursunuz.

Bütün bu nasihatlere rağmen Ad kavmi isyan ve küfürde ısrar etti. Allahü Teâlâ’nın elçisinin sözlerini dinlememekle de azaba müstahak oldular. Vaktâ ki korkutuldukları azabı gökte, vadilerine doğru gelen bir siyah bulut halinde gördüler, dediler ki:

«Bu ufukta behren bir bulut; bize yağmur yağdıracak.» Hûd aleyhisselâm onlara şöyle söyledi:

«Hayır, o, sizin acele istediğiniz şey: Bir rüzgâr ki, onda çok acıklı bir azap vardır, Rabbının emriyle her şeyi helak edecektir, işte üzerinize Rabbınızdan bir azap ve gazap fırtınası indi.. Sizin ve atalarınızın uydurduğu, taktığı kuru isimler hakkında, siz benimle mücadele mi ediyorsunuz? Allah, onlara hiç bir zaman öyle bir saltanat hakkı indirmedi, artık azabın gelişini bekleyin, ben de sizinle beraber ona gözetenlerdenim.»

Bir müddet sonra inkârın derinliklerine dalan Ad kavmi, bu bulutun bir yağmur değil, azap fırtınası olduğunu görmüş ancak iş işten geçmişti. Bu, bir «sarsar» rüzgârı, soğuk ve gürültülü bir fırtına idi ki, onlara uğursuz gelen bir günde başladı ve yedi gece sekiz gün devam etti. Azap fırtınası, olduğunu ise tanımaları ilk olarak şöyle olmuştu : Dışarı çıkmış olan yüklerinin ve hayvanlarının birer kuş tüyü gibi Gök ile Yer arasında uçuşmaya başladığını görmüşler, derhal evlerine girmişler ve kapılarını kapamışlar, derken fırtına gelip kapılarını” açmış yedi gece sekiz gün üzerlerine kum seli akıtmış, sonra da-“Allahü Teâlâ’nın emriyle kümü üzerlerinden açmış ve hepsini denize dökmüştü.

Yine rivayet edilir ki; içlerinde azabı ilk gören bir kadın olmuştu ve ateş alevi gibi bir rüzgâr görmüştü. Rüzgâr insanları yoluyor, çekip koparıp alıyordu, bundan kurtuluş yoktu. Ad kavmi, iri bedenli oldukları için başları kopup kopup devrildikçe sanki dibinden kopmuş içi kof hurma kütükleri gibi devriliyor, bu fırtına onları sel köpüğü ve süprüntüsü gibi denize döküyordu. Kâfirlerin burunlarından girip arkalarından çıkan, evlerini mallarını yıkıp süpürüp götüren ve her birini bir tarafa atıp parça parça eden bu azap fırtınasının Şubat ayının sonunda «berdül acuz = kocakarı soğukları» denilen günlerde vaki olduğu bildirilmiştir ki, adi geçen tâbir günümüzde de kullanılmaktadır.

Allahü Teâlâ’nın gönderdiği peygamberin bildirdiklerine’ imân etmeyen ve uğradığı şeyi bırakmayıp mutlak çürütüp kül ediveren «sarsar» rüzgârının savurduğu taşlarla beyinleri parçalanarak helak olan Ad kavminin kâfirleri kökleri kuruyup cezalarını bulurken; Allah’ın elçisine imân eden mutlu zümre ise dünya ve âhiret felahına eriyorlardı.

Hûd aleyhisselâm rüzgârı hissettiği zaman kendisinin ve inananların üzerine bir hat çizmiş, bir menbâ civarına, bir mahalle doğru çekilmişti. Kâfirleri kasıp kavuran azap rüzgârı, onlara bir seher tesiri yapıyor ve ancak derileri yumuşatacak, insanlara ferahlık verecek şekilde dokunuyordu. Hz. Hûd ile birlikte gerçek kurtuluşa eren bu mü’minler topluluğunun dört bin kadar olduğu bildirilmiştir.

Eğer Ad kavminin kâfirleri de bu mü’minler gibi, Allahü Teâlâ’nın Ayet ve delillerini inkâr etmeyip, Hûd aleyhisselâm’ın tebliğ ettiği şekilde imân ve itaat etselerdi helak olmayacaklardı. Lâkin onu dinlemeyip eğlendikleri için, o istihza ettikleri «Haydi getir bize» dedikleri azap da kendilerini kuşatıverdi. Çünkü bunların isyan ettikleri peygamber Hûd aleyhisselâm ise de, bunun bildirdikleri esas itibariyle evvelki peygamberlerin de bildirdiklerine uygun olduğundan ona isyan etmekle hepsine isyan ettiler ve bütün inatçı zorbaların arkasına düştüler. Böylece kendileri de hem, bu dünyada lanetle takip olundular, hem de Kıyamet gününde. İşte öyle isyankâr bir kavme, Allahü Teâlâ böyle ceza verir. Halbuki Allahü Teâlâ, onlara mal ve kuvvetten ibaret öyle şeyler ihsan etmişti ki, başkalarına o kuvvet ve iktidarı vermemiştir. Hem bu nimeti anlasınlar diye, kendilerine, kulak, gözler ve kalbler vermişti. Fakat onların ne kulağı, ne gözleri ve ne de kalbleri kendilerine bir fayda vermedi. Çünkü Allah’ın Ayetlerini inkâr ediverdi, inkârlarının cezasını görüp Dünya hayatında zillet azabını tattılar. Elbette Ahiret azabı daha zilletlidir. Hem onlar, kurtulamayacaklardır.

Bu hâdiseye muhatap olanlar, bugün, gidip dolaşırlarsa; gözlerine çarpacak o harap eserler, kabirler, o azaba uğrayan Ad kavmine aiddir.

(A’raf, Hûd, Mü’minün, Şuara, Fussilet, Ahkâf, Zariyat, Kamer ve Hâkka ve Fecr Sûreleri)
Kaynak:Peygamberler tarihi

Fasil : KISSALAR BÖLÜMÜ
Konu : Kıssalar
Ravi : Ebu Vail
Hadis : Ebu Vail, Rebia kabilesinden el-Haris İbnu Yezid el-Bekri adında bir adamdan naklen anlatıyor: “Medine`ye gelmiştim, Resulullah (sav)`ın yanına gittim. Mescid, cemaatle dolu idi. Orada dalgalanan siyah bayraklar vardı. Hz. Bilal (ra) kılıcını kuşanmış, Resulullah ()`ın yanında duruyordu. Ben: “Bu insanların derdi ne, (ne oluyor)?” diye sordum. “Resulullah (sav) Amr İbnu`l-As`ı, Rebia`ya doğru göndermek istiyor, (onun hazırlığı var)!” dediler. Ben: “ad elçisi gibi olmaktan Allah`a sığınırım” dedim. Aleyhissalatu vesselam: “ad elçisi de nedir?” buyurdular. Ben: “Bunu çok iyi bilen kimseye düştünüz. ad (kavmi) kıtlığa uğrayınca Kayl`ı kendileri için su aramaya gönderdi. Kayl da, Bekr İbnu Muaviye`ye uğradı. O, buna şarap içirdi ve Mekke`de o sıralarda seslerinin ve tegannisinin güzelliğiyle meşhur Cerade isminde iki cariye de şarkılar söyledi. [Bu suretle bir ay kadar kaldıktan sonra], Mühre (İbnu Haydan kabilesinin) dağına müteveccihen oradan ayrıldı. Dedi ki: “Ey Allahım! Ben sana ne tedavi edeceğim bir hasta, ne de fidyesini ödeyeceğim bir esir için gelmedim. Sen kulunu, sulayıcı olduğun müddetçe sula. Onunla birlikte Bekr İbnu Muaviye`yi de sula. -Böylece kendisine içirdiği şarap için ona teşekür eder.” Bunun üzerine onun için üç parça bulut yükseltildi. Biri kızıl, biri beyaz, biri de siyah. Ona: “Bunlardan birini seç!” denildi. O, bunlardan siyah olanını seçti. Ona: “ad kavminden tek kişiyi bırakmayıp helak edecek bu bulutu toz duman olarak al!” denildi.” Bunu söyleyince (sav): “(Onlara) sadece şu -yüzük halkası- miktarında rüzgar gönderildi” buyurdular ve arkasından şu mealdeki ayet-i kerimeyi tilavet ettiler:
 
 “ad (kavminin helak edilmesinde) de (ibret vardır). Hani onların üzerine o kısır rüzgarı göndermiştik. Öyle bir rüzgar ki, her uğradığı şeyi (yerinde) bırakmıyor, mutlaka onu kül gibi savuruyordu” (Zariyat 41-42).HadisNo : 4997
Hz. Hud aleyhi’s-selâmın hayatı

Hûd Aleyhisselâmın Soyu Ve Mesleği:

Hûd (Âbir) b.Abdullâh, b.Rebah, b.Halud [1] b.Âd, b.Avs, b.İrem, b.Sâm, b.Nuh Aleyhisselâmdır. [2]
Hûd Aleyhisselâm, Âd kavmi içinde Baba ve Ana soyu yönünden en üstün du­rumda idi. [3]
Kendisi, daha önce ticaretle uğraşırdı. [4]

Hud Aleyhisselâmın Şekil Ve Şemaili Ve Bazı Faziletleri:
Hud Aleyhisselâm; orta boylu[5], esmer tenli, çok saçlı [6], güzel yüzlü idi. Âdem Aleyhisselâma benzerdi [7]
Güçlü, kuvvetli idi.[8]
Zühd´ü takva ve ibâdet ehli idi. Çok cömerd ve şefkatli idi. Yoksullara bol bol Sadaka verirdi. [9]

Hûd Aleyhisselâmın Kavmi:
Hûd Aleyhisselamın kavmi, Âd kavmi idi.
Âd kavmi, Birinci ve İkinci Âd diye ikiye ayrılır.
Birincisi: Âd b. Avs, b.İrem, b.Sâm, b.Nuh Aleyhisselâm´dır.[10]
İkincisi: Semud b. Câir, b.İrem, b.Sâm, b.Nuh Aleyhisselâmdır. [11]
İsmail Aleyhisselâmdan önceki Birinci Âd kavmi, on, on üç kabileden oluşan [12] üç dört bin kişilik bir topluluktu.
Âd, Semud, Cürhüm, Tasm, Cedis, Ümeym, Medyen, Imlak, Ubeyl, Câsim, Kahtan ve Kahtan oğullan gibi bir çok kabilelere Arabul´âribe,
İsmail Aleyhisselâmın oğullarından gelen kabilelere de, Arabulmüsta´rebe denir. [13]

Hûd Aleyhisselâmın Kavmi Olan Âd Kavminin Yurdları Ve Kötü Tutum Ve Davranışları:
Âd kavminin yurdları; Hudramevt´e ve Yemen´e kadar uzanan yerler olup Al­lah´ın yerlerinden, en genişi, en otlu, sulu, bol nimetli olanı idi. [14]
Yerin üzerinde akan ırmakları, bağları, bahçeleri, sürü sürü davarları [15], yer al­tında da, su depoları vardı. [16]
Başkalarına verilmeyen boy bos, güç kuvvet de, onlara, verilmişti. [17]
Onlar, inatçı bir zorbanın emrini tutup ardından gittiler de [18]: “Kuvvetçe, biz­den daha güçlü kim varmış ” diyerek yer yüzünde büyüklük taslamağa [19], mem­leketlerinde azgınlık ve fesadlarını artırmağa´[20], halka zulm etmeğe başladılar. [21]
Âhiret hayatını, öldükten sonra dirilmeyi inkâr ettiler. [22]
Şadda, Samud ve Henna adındaki üç puta tapmaktan da, geri durmadılar. [23]

Hûd Aleyhisselâmın Âd Kavmine Peygamber Gönderilişi:
Yüce Allah, âd kavmına, kardeşleri Hûd Aleyhisselâmı, Peygamber olarak gönderdi. [24]
O da, onları, Bir olan Allah´a iman ve ibadete, insanlara zulmetmekten vaz geçmeye davet etti ise de, red ve tekzib ile karşılandı [25]
Bunun üzerine, Yüce Allah, üç yıl, onlardan, yağmuru, kesti. [26]
Onları, yağmur duası için, Mekke´ye bir heyet göndermek zorunda bıraktı. Yağmur yağdıracağını sandıkları bir kasırga ile de, yok olup gittiler. [27]

Kur´ân-ı Kerimin Âd Kavmi Hakkındaki Açıklaması:
Hûd Aleyhisselâmın, Âd kavmına gönderilişi ve onların, tutum ve davranışları ve akıbetleri Kur´ân-ı Kerimde şöyle açıklanır:
“Âd (kavmine)da, kardeşleri Hûd´u (gönderdik)
O, (kavmına):
“Ey kavmim! Allah´a, ibadet ediniz!
Sizin, O´ndan başka hiç bir ilâhınız, yoktur. [28]
(hâlâ, Allah´dan) korkmayacak mısınız [29]
Siz, (Allah´a karşı) yalan düzenlerden başka (kimseler) değilsiniz!” dedi. [30]
Kavminin ileri gelenlerinden kâfir bir cemâat ise:
“Biz, seni, muhakkak, bir beyinsizlik içinde görüyoruz!
Seni, muhakkak, yalancılardan sanıyoruz!” dediler.
(Hûd):”Ey kavmim! Bende hiç bir beyinsizlik yoktur.
Fakat, ben, âlemlerin Rabb´ı tarafından gönderilmiş bir Peygamberim!
Size, Rabb´ımın Vahy ettiklerini tebliğ ediyorum.
Ben, sizin Emin bir hayrhâhınızım.
Size, o korkunç akıbeti haber vermek için, içinizden bir adam (vâsıtasıyla) Rabb´ınızdan, size bir ihtar gelmesi tuhafınıza mı gidiyor
Düşününüz ki: O (Rabb´ınız), sizi, Nuh kavmından sonra, Hükümdarlar yaptı. Size, yaratılışta, onlardan (Nuh kavmından) ziyâde boy bos (ve kuvvet) verdi.
O halde, Allah´ın nimetlerini (unutmayıp) hatırlayınız ki: kurtuluşa erebilesiniz!” dedi.
“Sen, bize, yalnız Allah´a ibadet etmemiz. Atalarımızın tapmakta olduklarını bırakmamız için mi geldin !
O halde, doğruculardan isen, bizi, tehdid etmekte olduğun şeyi (azabı) getir bi­ze!” dediler.
Hûd:”Rabb´ınızdan, üzerinize bir azab, bir gazab hakk oldu muhakkak!
Kendinizin ve Atalarınızın takdığınız (düzme) bir takım adlar (putlar) hakkında, Allah, onlara bir Hüccet indirmemişken, benimle mücâdele mi ediyorsunuz
Artık, bekleyiniz!
Şüphesiz ki, ben de, sizinle birlikte onu, bekleyenlerdenim [31]
Ey kavmim! Ben, buna (bu tebliğime) karşılık, sizden hiç bir ücret istemiyorum.
Benim mükâfatım, ben´i Yaratan´dan başkasına âid değildir.
Hâlâ, akıllanmayacak mısınız !
Ey kavmim! Rabb´ınızdan yarlıganmak dileyiniz.
Sonra, yine, Ona tevbe ve rücu ediniz ki, üstünüze bol bol (feyzini) göndersin. Kuvvetinize, daha fazla kuvvet katsın!
Günahkârlar olarak yüz çevirmeyiniz!” dedi.
“Ey Hûd! Sen, bize açık bir Mucize getirmedin!
Biz de, senin sözünle, İlahlarımızı bırakıcı değiliz!
Sana, inanıcılar da, değiliz! [32]
Sen, bize, İlâhlarımız(a tapmak)tan, bizi döndürmek için mi geldin !
Öyle ise, bizi tehdid etmekte olduğun şeyi -eğer (iddianda) doğru söyleyenlerden isen- getir bize!” dediler.
Hûd:”(Bunun) İlmi, ancak, Allah katındadır.
Ben, size, gönderildiğim şeyi, tebliğ ediyorum.
Fakat, ben, sizi, bilmezler güruhu olarak görmekteyim [33]
Allâh´dan korkunuz ve bana, itaat ediniz! [34]
Ben, cidden, üstünüze (gelecek) büyük bir günün azabından korkuyorum!” dedi. [35]
Onlar:”Va´z etsen de veya va´z edicilerden olmasan da, bize göre, birdir.
Bu, öncekilerin âdetinden başka (bir şey) değildir.
Biz, azaba uğrayacaklar da, değiliz!” dediler. [36]
Onun (Hûd´un) kavminden -kendilerine dünya hayatında refah verdiğimiz hal­de, küfr (ve inkâr) eden- bir güruh da:”Bu, sizin gibi bir beşerden başkası değildir.
Sizin yediklerinizden yiyor, içtiklerinizden, içiyor!
eğer, kendiniz gibi bir insana boyun eğerseniz, and olsun ki: o takdirde, mutla­ka, hüsrana düşenlersinizdir.
Öldüğünüz ve bir toprak, bir kemik olduğunuz vakit, sizin herhalde (diri olarak kabirlerinizden) çıkarılmış olacağınızı mı va´d (ve tehdid) ediyor o
Tehdid olunageldiğiniz o şey, ne kadar uzak! Ne kadar uzak!
O (hayat), bizim (şu) dünya hayatımızdan başkası değildir.
Yaşarız, ölürüz.
Fakat, biz (tekrar) dirilecekler değiliz!
O (Hûd), Allâha karşı, yalan düzen bir adamdan başkası değildir.
Biz, onu, tasdik edici değiliz!” dediler.
(Hud):”Rabb´ım! Beni, yalanlamalarına karşı, Sen, bana yardım et!” dedi.
(Allah) Buyurdu ki:Az bir (zamanda) her halde, onlar, pişman olacaklardır!
İşte, onları, o müthiş (azab) Sayha(sı), Allah´ın bir adâleti olmak üzre, hemen yakalayıverdi de, onları, bir çörçöp haline getirdik!
Artık, uzak olsun o zâlimler güruhu! [37]
Onlar, onu, (azabı), vadilerine yönelerek gelen bir bulut haline görmüşlerdi de;
“Bu, bize yağmur verici bir buluttur!” demişlerdi.
Hayır! Bu, çarçabuk gelmesini istediğiniz şeydir! Kasırgadır ki, onda, elem veri­ci bir azab vardır.
O, Rabb´ının emriyle, her şeyi helak edecektir!
İşte, onlar, o hale geldiler ki, meskenlerinden başka bir şey görünmez oldu!
Biz, işte, günahkârlar güruhunu, böyle cezalandırırız! [38]
Alay ede geldikleri şey, kendilerini, çepçevre kuşatıverdi. [39]
Her uğradığı şeyi (yerinde) bırakmıyor, mutlaka, onu, kül gibi savuruyordu. [40]
Çünki, biz (haklarında) uğursuz (ve uğursuzluğu) sürekli bir günde, onların üs­tüne, çok gürültülü bir kasırga saldık.
(Öyle bir kasırga ki) insanları, sanki, onlar, köklerinden sökülmüş hurma kütük­leri imiş gibi, tâ temelinden koparfıp helake uğratıyordu. [41] (Allah) onu, yedi gece, sekiz gün ardı ardınca, üzerlerine musallat etti.
Öyle ki (eğer, sen de, hâzır olsaydın) o kavmin (bu müddet) içinde (nasıl) ölüp yıkıldığını görürdün!
Sanki, onlar, içleri bomboş hurma kütükleri idiler! Şimdi, onlardan bir kalan görebiliyor musun [42]
(Hûd´un) kendisini de, onunla birlikte olan (Müslümanları da, katımızdan bir Rah­met ile kurtardık.
Âyetlerimizi yalan sayıp iman etmemiş olanların ise, kökünü kestik!´[43]

Hud Aleyhisselâmın Hacca Gidişi:
Peygamberimiz, Veda haccında, Osfan vadisine vardığı zaman, Hz.Ebu Bekr´e: “Ey Ebû Bekr! Bu, hangi vadidir ” diye sormuş, Hz.Ebû Bekr”, Osfan vadisidir!” de­yince, Peygamberimiz: Hud Aleyhisselâmın da, beline Aba tutunmuş, belinden yuka­rısını alacalı bir kumaşla bürümüş, genç ve kızıl, yuları hurma lifinden örülmüş dişi bir deve üzerinde olduğu halde, Hacc için buradan Telbiye ederek geçmiş olduğunu ha­ber vermiştir. [44]

Hud Aleyhisselâmın Mekke´ye Gidişi Ve Vefat Edişi:
Rivayete göre: Peygamberlerden, ümmeti helak olan Peygamber, kendisine iman edenlerle birlikte Mekke´ye gelir, vefatına kadar orada, Yüce Allah´a iba­detle meşgul olurdu. [45]
Âd kavmi helak olunca, Hud Aleyhisselâm da, kendisine iman etmiş olan kim­seleri yanına alarak Mekke´ye gitti ve oradan ayrılmadı. [46]
Mekke´de vefat eden Peygamberlerden, Zemzem ile Hacerülesved arasında yetmiş [47], diğer rivayette doksan dokuz Peygamber gömülüdür.
Hud Aleyhisselâm da, orada gömülü Peygamberler arasındadır. [48]
Hud Aleyhisselâmın Hadramevt´te vefat ettiği ve kabrinin, orada kızıl kumdan bir tepe üzerinde bulunduğu [49] ve vefatında dört yüz altmış dört yaşında olduğu da, rivayet edilir. [50]
Ona ve gönderilen bütün Peygamberlere selâm olsun! [51]

——————————————————————————–

[1] Veya Carud (Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.12O)
[2] ibn.Kuteybe-Maarif s.14, Yâkubî-Tarih c.1,s.22, TaberMarih c.1 ,s.110, Sâlebi-Arais s.62, Ebülfida-Elbidaye ven­nihaye C.1.S.120.
[3] Dîneverî-El´ahbar s.5, Sâlebî-Arâis s.62.
[4] ibn.Kuteybe-Maarif s.14, İbn.Asâkir-Tarih c.2,s.361.
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/117.
[5] Mir Hâvend-Ravzatussafa Terceme s. 146.
[6] ibn.Kuteybe-Maarif s.14.
[7] İbn.Kuteybe-Maarif s.14, Hâkim-Müstedrek c.2,s.564, Muhyiddin b.Arabî-Muhâdaratülebrar c.1,s.123, Mîr Hâ-vend. Ravzatussafa Terceme s.146, 147.
[8] Hâkim-Müstedrek c.2,s.563.
[9] Mir Hâvend-Ravzatussafa Terceme s.147.
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/117.
[10] Taberî-Tarih c.1,s.109-110, Sâlebî-Arais s.61, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.85.
[11] Taberî-Tarih c.1,s.11O, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.89 .
[12] ibn.Kuteybe-Maarif s.14.
[13] Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.120-121.
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/117-118.
[14] İbn.Kuteybe-Maarif s.14.
[15] Şuarâ: 133,134.
[16] Şuarâ: 129.
[17] Araf: 69, Ahkaf: 26, Salebî-Arâis s.61, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.85.
[18] Hûd: 59
[19] Fussilet: 15
[20] Hıcr: 11, 12
[21] Taberî-Tarih c.1,s.110, Sâlebî-Arais s.62, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.85
[22] Mü´minun: 35-37.
[23] Taberî-Tarih c.1,s.11O.
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/118.
[24] İbn.Kuteybe-Maarif s.13, Dîneverî-El´ahbar s.5, Yâkubi-Tarih c.1,s.22 (*) Yüz yıl (Mîr Hâvend Ravzatussafa, Terceme s.147).
[25] Taberî-Tarih c.1,s.110, Sâlebî-Arais s.62, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.85.
[26] Yâkubî-Tarih c.1,s.22, Taberî-Tarih c.1,s.110, Mes´ûdî-Ahbaruzzaman s.81, Sâlebî-Arais s.62, Ebülferec ibn.Cevzî-Tabsıra c.1,s.78.
[27] Yâkubîc.1,s.22, Taberîc.1,s.11O, Mes´udîs.81, Salebîs.62, Ebülferec ibn.Cevz!c.1,s.78, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.85.
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/118-119.
[28] Ârâf: 65, Hûd: 50.
[29] Ârâf: 65, Şuarâ: 124.
[30] Hûd: 50.
[31] Ârâf: 66-71
[32] Hûd: 51-53.
[33] Ahkaf: 22-23.
[34] Şuarâ: 131.
[35] Şuarâ: 135, Ahkaf: 21.
[36] Şuarâ: 135-138.
[37] Mü´minun: 33-41.
[38] Ahkaf: 24-25.
[39] Ahkaf: 26.
[40] Zâriyat: 42.
[41] Kamer: 19-20.
[42] 40) Elhakka: 7-8.
[43] Ârâf: 72.
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/119-122.
[44] Ahmed b.Hanbel-Müsned c.1,s.232, ibn.Kayyım-Zâdülmaad c.3,s.239, Heysemî-Mecmuazzevaid c.3,s.32O.
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/122.
[45] Ezrakî-Ahbaru Mekke c.1, s.68, Hâkim-Müstedrek, c.2,s.563, Sâlebî-Arais s.66.
[46] ibn.Kuteybe-Maarif s.14, Sâlebî-Arais s.66, Mîr Havend-Ravzatussafa Tercemesi s.146.
[47] Ezrakî-Ahbaru Mekke c.1,s.73.
[48] Ezrakî-Ahbaru Mekke c.1,s.68, Hâkim-Müstedrek c.2,s.563-654.
[49] Hâkim-Müstedrek c.2,s.564, Aliyyülmüttakî-Kenzülummal c.12,s.48O, Mîr Hâvend-Ravzatussafa Tercemesi s. 146-147.
[50] Mîr Hâvend-Ravzatussafa Tercemesi s.147.
[51] M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/122.

_________________
Resim

Kaynak:Muhammedinur.com

GÖZLERİNE YAZILMAMIŞ BİR DESTAN

 

GÖZLERİNE YAZILMAMIŞ BİR DESTAN

bu şiirde iki göz var
biri senin; biri onun
Senin o karanlık, küf kokulu
matem gözlerini terkediyorum
biliyorum; saçlarının sarısı
gözlerinin yeşiline karışmış
biliyorum; sana benzemek için
melikeler birbiriyle yarışmış
fosforlu ve derin bakışlarına
çağlar boyu nice destanlar yazılmış
oysa ben görülmedik bir lale yaprağına
gökleri kıskandıran bir destan yazıyorum
gözlerin değişip kaplasın karanlığı
bütün ufukları sarsın gözlerin
gene de hep bende kalsın gözlerin
l
kapama gözlerini; karanlıktan korkarım
atlılar kaybeder yolunu, hasretimin
posta güvercinleri geri dönmez ülkeme
yaslı dereler gibi mutsuzluğa akarım
kapama gözlerini; karanlıktan korkarım
ll
ateşten ve köpükten sıyırıp ellerimi
mekanımı gülistan eyleyendir gözlerin
isyanıyla ihtiras ve gerilim yaşayan
Kabil’in ruhunu kan eyleyendir gözlerin
vuslat aşkını Leyla düşürmedi çöllere
arzı Mecnun’a hicran eyleyendir gözlerin
gözlerinde başladı tarihin macerası
Adem’i Havva’ya ram eyleyendir gözlerin
Kerem dağlar ardında aradı gözlerini
Kamber’i bile viran eyleyendir gözlerin
Ferhat dağları deldi yolunu bulmak için
sevmeyenleri giryan eyleyendir gözlerin
suların emzirdiği muamma bir çocuğu
yedi iklime hakan eyleyendir gözlerin
lll
gözlerin göklerinde
her yüzyılın başında
birer akkor olmuş gözlerin
çekip çıkarsam da mısralarımı
ben yalnız gözlerinin şairiyim aslında
hangi rüzgara verdiysem aşkımı
beni alıp yangınlara götürdü
muştu beklediğim bütün yelkenlilerden
ateş düştü içime
lV
yüreğimden fışkıran bir “ah” mıdır gözlerin
beni benden koparan “eyvah” mıdır gözlerin
Bu gözler, o aydınlık o güzel gözler değil
yoksa yalancı mıdır, günah mıdır gözlerin
ses midir, aynalarda çarpan kulaklarıma
kürdili hicazkar mı, segah mıdır gözlerin
Arif Bey’i Itri’yi ömür boyu inleten
nihavend mi, sultan-ı yegah mıdır gözlerin
kubbesinde yitirdim zaman duygularımı
akşam mıdır, gece midir, sabah mıdır gözlerin
ruhumu baştan başa acılarla dokuyan
beynimi kurşunlayan silah mıdır gözlerin
her köşede zifiri bir silüet bırakan
gönül memleketimde seyyah mıdır gözlerin
renkler avare; sitem başıboş kuytularda
mavi midir, yeşil mi, siyah mıdır gözlerin
yoksa yalancı mıdır, günah mıdır gözlerin
V
nihan kıldı gözlerin bana kapılarını
oysa ben gözlerinden girerdim yüreğine
her bakışın bir damla ab-ı zindegan idi
hicranlı her gülüşün bin yıllık figan idi
içime, soluşundan sonra koyu renklerin
birer şirpençe gibi düştü gözbebeklerin
feryadıma gök bile bigane değil şimdi
söyle, kurtuluşun mu, harabın mı gözlerin
gözlerinde mi mehtab; mehtabın mı gözlerin
Vl
çağlayanlar bile hararetlidir
buğday başağının açlığıdır ufuklar
siperleri aşıklar mı doldurmalıydı
zalimler mi
neden böyle hıçkırıklı, umutlar
Vll
beni hangi urganla bağladın gözlerine
beni hangi ırmağa karıştırdın yeniden
senden kopamıyorum gözlerin var oldukça
sensiz yapamıyorum yüzün bahar oldukça
gözlerine baktıkça duruluyor yüreğim
ölse de, gözlerinden soruluyor yüreğim
indirme kirpiğini; tutuşmasın kainat
nazar kıl; ferahlasın; kavruluyor yüreğim
sensiz küle dönerek savruluyor yüreğim
Vlll
diyorlar ki ağla
ağla ki dumanı dağılsın yolların
ağlamayı denizlere bıraktım
yalnız gözlerindir hayatta kalan
uğruna adandığım
mahşeri sularla çevirip dört yanından
gönlümde sakladığım
aynalarda arayıp bulamazken günboyu
gölgesinde konakladığım
gözlerindir ufkumda dalgalanan
Rüstem’in kanını döktüm yerlere
İstanbul’u kuşattım gözlerin için
Azrail’e koştum siperlerimden
gözlerine baka baka dirildim
niçin kızıl kıyamettir gözlerin bu gün
niçin heyelan var eteklerinde
İsrafil’den işaret mi almışsın
yanaklarında mahşer kalıntısı
dudaklarında mizan
bütün gamlı hüdhüdler Belkıs’le döner sana
yıldızlar vuslat için her gece iner sana
rengini, gözlerinde kaybolan bilir
lX
gözlerin uğrak yeridir bestekarların
şairler hüzne dalar yeşil okyanusunda
eşiğinde ölümsüz dilenciler
gözlerin gecenin intiharıdır
sen gözlerine mahkumsun; gözlerin bana
ben şiir yazmasam, kim tanır gözlerini
geçerken yalnızlık sokağından
hangi demirci indirir parmağına çekici
hangi berber yanağını keser müşterisinin
gözlerine bakmasam, doğar mı güneş
X
gözlerin boşluğa akan bir ırmak değil
gözlerin sadece ölmek, yaşamak değil
gözlerin tükeniş doruklarında
bulunmayanları aramak değil
gözlerine aşina olduğum günden beri
ben artık her gece sesleniyorum
düşe kalka
yorgun argın
derbeder
yapayalnız
duruyorum; yanlış anlaşılıyor
her hücremde bir inkılab
her gönlümde bir mahitab
evim harab; ömrüm harab
ne ay kaldı, ne de mehtab
gök bulanık; ufuk silik
gene de mağrur ve dimdik
yürüyorum; mezarım oluyorsun ansızın
l
bu son şiir, o küflü gözlerine yazılan
bu son mezar kalbimde hicranla kazılan
senin gamsız gözlerin kahkahalar atarken
benim gözlerim viran; ağlamaya değer mi
her cilven bir ıstırab; her nazın kapkaranlık
yorgun kuraklığında ıslanmaya değer mi
hiç güzel olur muydun gözlerin olmasaydı
ateşlere girmeye ve yanmaya değer mi
bir kevser ırmağında serinlemek dururken
sellerine karışıp bulanmaya değer mi
aydınlığın gözleri çağırıyor kalbimi
zehir bakışlarınla boyanmaya değer mi
gözlerine bir ömür dayanmaya değer m

Nurullah GENÇ

Erhan Öztürk & Uğur Öztürk – Gururlanma İnsanoğlu

GURURLANMA İNSANOĞLU ÖLMEMEYE ÇAREN Mİ VAR
GURURLANMA İNSANOĞLU ÖLMEMEYE ÇAREN Mİ VAR
HAZAN OLMUŞ BİR GÜL GİBİ SOLMAMAYA ÇAREN Mİ VAR
HAZAN OLMUŞ BİR GÜL GİBİ SOLMAMAYA ÇAREN Mİ VAR

GÜZ GELİNCE SOLAR YAPRAK YÜZÜN ÖRTER KARA TOPRAK
GÜZ GELİNCE SOLAR YAPRAK YÜZÜN ÖRTER KARA TOPRAK
KEFEN ÇÜRÜYÜNCE ÇIPLAK KALMAMAYA ÇAREN Mİ VAR
KEFEN ÇÜRÜYÜNCE ÇIPLAK KALMAMAYA ÇAREN Mİ VAR

ALTIMIZDA TAŞLAR BATAR ÜSTÜMÜZDE OTLAR BİTER
ALTIMIZDA TAŞLAR BATAR ÜSTÜMÜZDE OTLAR BİTER
YILAN ÇIYAN YİYİP GİDER KURTULMAYA ÇAREN Mİ VAR
YILAN ÇIYAN YİYİP GİDER KURTULMAYA ÇAREN Mİ VAR

ALTIMIZDA SULAR YÜRÜR ÜSTÜMÜZÜ ÇİMEN BÜRÜR
ALTIMIZDA SULAR YÜRÜR ÜSTÜMÜZÜ ÇİMEN BÜRÜR
BEDEN ÇÜRÜR ET DÖKÜLÜR ÖLMEMEYE ÇAREN Mİ VAR
TENİN ÇÜRÜR ET DÖKÜLÜR ÖLMEMEYE ÇAREN Mİ VAR

GURURLANMA ÖLECEKSİN DAR KABİRE GİRECEKSİN
GURURLANMA ÖLECEKSİN DAR KABİRE GİRECEKSİN
HAKK’A CEVAP VERECEKSİN VERMEMEYE ÇAREN Mİ VAR
HAKK’A CEVAP VERECEKSİN VERMEMEYE ÇAREN Mİ VAR

UĞUR IŞILAK-GELDİ GEÇTİ ÖMRÜM BENİM

Geldi Geçti Ömrüm Benim (Söz)

Geldi geçti ömrüm benim
şol yel esip geçmiş gibi
Hele bana şöyle gelir
Bir göz açıp yummuş gibi

Miskin Ademoğulları
Ekinlere benzer gider
Kimi biter kimi yiter
Yere tohum saçmış gibi

Bu dünyada bir nesneye
Yanar içim göynüm özüm
Yiğit iken ölenlere
Göğ ekini biçmiş gibi

Yunus Emre’m bu dünyada
İki kişi kalır derler
Meğer Hızır İlyas ola
Ab-ı hayat içmiş gibi

(Özgün şekli)
Geldi geçti ömrüm benim
şol yel esip geçmiş gibi
Hele bana şöyle geldi
şol göz yumup açmış gibi

İşbu söze Hak tanıktır
Bu can gövdeye konuktur
Bir gün ola çıka gide
Kafesten kuş uçmuş gibi

Miskin adem oğlanını
Benzetmişler ekinciye
Kimi biter kimi yeter
Yere tohum saçmış gibi

Bu dünyada bir nesneye
Yanar içim göynür özüm
Yiğid iken ölenlere
Gök ekini biçmiş gibi

Bir hastaya vardın ise
Bir içim su verdin ise
Yarın anda karşı gele
Hak şarabın içmiş gibi

Bir miskini gördün ise
Bir eskice verdin ise
Yarın anda sana gele
Hak libasın biçmiş gibi

Yunus Emre bu dünyada
İki kişi kalır derler
Meğer Hızır İlyas ola
Abı hayat içmiş gibi
Kaynak: Yunus Emre

YÜREĞİME GÖMDÜM BENDE KALANLARI

YÜREĞİME GÖMDÜM BENDE KALANLARI
Her acımın kaynağı sensin.
Yani;
sensizlik ve ayrılık dediğimiz.
Bütün bu kainatın
üstümde oluşturduğu dengesizlik
içime doldurduğun mutlulukla
yokluğun arasındaki aaaattan kaynaklanıyor desem.:
Bir an ölsem diyorsun
bir an yok olsam yutsa beni bu koca şehir!
Ölüp gitsem dediğimiz bir yalnızlıktan sesleniyorum sana…
Derken;bir daha duymak istemiyorum diyorsun.
Öleceksek bile beraber olacak kalbimiz!
Masallara benzeyen hatıralardan seni uğurlamakta varmış.
Unuttum diye yalan atıp
hatırlıyorum diye gerçeklere kefil olmak;
hayat dediğin de bu işte ve sürüyorsun artık
yaşıyorsun!
Hatırladığımız her şey şu hazan kadarmış…
Zaman seni mağlup edecek diye beklerken
beni bizden
yani;senden sevgimden ve hayallerimden ettiğinin farkında bile değiliz.
Hala -iz hala –iz?
Görüyorsun;
sensiz yaşamayı tanımlayamadık
ve diyemiyoruz işte!
Nasıl olacak ta çıkıp bir cesaretten
sensiz ölümle de yüzleşebileceğiz?
Olmayacak umutlarımız sustu derken
zihnimize çelme taktı sende kattı yalan kailimiz…
Ya ayağının izlerine takılıyor mecalim
yada cümlelerinin izlerinde kalıyor helalim!
Derken;
böyle yarım böyle yamalak kalan titrek ellerimiz!
Arzularının aaagahı yıkılırken duyduğun acıya
hala kurban adıyorsun değil mi beni?
Hatırlamayışın varsa
acına yenik şu yarım kalmış zevkin yüzündendir diyebilirim.
Hatırlayışın kaldıysa;
ruhunla karışık
tamamına doyum olmamış zulmün yüzünden olduğunu görebilirim!
Her hesabın nesnenin ve her mekanın içinde seni bulmak!
Her şeyi yüz-ünden bildiğimiz
kaldırımlar; hasretini hatırlatıyor bana
sokak lambaları saçlarını
camlarda gözlerin duruyor
çığlıklar topuk seslerini…
Gittiğini;
kalbimin şiirine tuttuğun bozuk ritimden anlıyorum.
Ve akılda bıraktığın
içi kanımla dolu o küçücük ellerini!
Ben;
gecenin üçüne yazıyorum
sen;
yokluğunun kaçından bil çilemi
ve bilmem daha kaçına kurban diye sakla beni.
Üzülme!
Nede olsa şu yazdığım yalandı bu yazdığım masaldı diyerek geldik sona!
İşte bizim hikayemiz:
Hayallerden geriye kalan
cümleden düşmüş
kelimeye sığınmış
ve nihayet hatırasına ayrılık diye nokta koyulmuş…
Sen en iyisi fazla yoklama bizi sabrımda!
Al işte avucuna ve tut işte
gör bak ne haldeyiz?
Sen yalanlar yolla bana bende sana şiirler!
Ne de olsa bir aşkın;
öldü
ölmese de ölecek kalbindeyiz ikimiz…
Ömer Faruk Yılmaz

Ankara da Yedim Taze Meyvayı Hikayesi Dinleyin ve Okuyunuz

Ankara da Yedim Taze Meyvayı 
Hikayesi Dinleyin ve Okuyunuz
Türkünün Hikayesi;
Anakara nın keskin ilçesinin cin ali köyünde 1924 yılında Sefer adında bir erkek çocuk doğar. İlkokulu köyünde okuyan Sefer 15 yaşından sonra ailesinin tüm rençberlik işlerine yardım eder yürütür. Güçlüdür kuvvetlidir Sefer. Köyde herkes tarafından sevilir. 20 yaşına gelince de Seyfli köyünden Hatice yi istetir. Söz kesilir düğün olur evlenirler.
Aradan üç ay geçince Sefer ince hastalık denilen vereme tutulur. Doktorlar bir çare bulamazlar. Taa Ankara lara götürülür ve 20 Haziran 1944 te garip Sefer ölür. Aşağıdaki türkü Sefer için yakılmıştır.
Ankara da Yedim Taze Meyvayı 
Keskin yöresi
Ankara’da Yedim Taze Meyvayı
Boşa Çiğnemişim Yalan Dünyayı
Keskin’den De Sildirmeyin Künyeyi
Söyleyin Anama Anam Ağlasın
Anamdan Başkası Yalan Ağlasın
Trene Bindim De Tren Salladı
Zalım Doktur Ciğerime Elledi
İy -Olursun Dedi Geri Yolladı
Söyleyin Anama Anam Ağlasın
Anamdan Başkası Yalan Ağlasın
Ankara’yla Şu Keskin’in Arası
Arasına Kara Duman Durası
Çok Dokturlar Gezdim, Yokmuş Çaresi
Söyleyin Anama Anam Ağlasın
Babamın Oğlu Var Beni Neylesin
Mezarım Başında Kuşlar Ötüşür
Benzim İçtim, Ciğerlerim Tutuşur
Ağlama Hatice, Sefer Yetişir
Söyleyin Anneme Çalsın Nennimi
Kim Alırsa Alsın Nazlı Gelini
Binmiş Taksiye De Sefer Geliyor
Annesinin De Ciğerini Deliyor
Gelin Hatice’ni De Eller Alıyor
Söyleyin Anneme Annem Ağlasın
Gelin Hatice’yi De Kimler Eğlesin
Mezerimi Derin Eşin Dar Olsun
Edirafı Lale, Sümbül, Bağ Olsun
Ben Ölüyom Ahbaplarım Sağolsun
Söylen Kardeşima Çalsın Sazımı
Kadir Mevlam Böyle Yazmış Yazımı
Ahmet Günday

Yarim İstanbul’u mesken mi tuttun Hikayesi Dinle ve Okuyun

Yarim İstanbul’u mesken mi tuttun
Hikayesi Dinle ve Okuyun
Hikayesi;
Güz güneşi sarı sarı devriliyordu o ikindi üzeri de uzaklardaki mor dağların ardına. Elinde su testisi, köyün çeşme başında, sıraya girmişti. Yedi yıl önce beş altı yaşındaki kızlar şimdi varmışlardı on iki , on üçlerine. Düğün davulları aynı gün birlikte döğülen Hatça yla Zalha nın üçüncü çocukları koşup oynuyorlardı.
Derin bir iç geçirdi.
Bir çocuğu olsaydı bâri. Oğlan değil, kızı. O zaman olsaydı şimdiye yedi yaşında. Çeşmeden su getirmese bile, evde aşa muşa el atar, ortalığı toplar, anasına can yoldaşı olurdu. Ama İstanbul gurbetinde yedi yıldır eylenen eri, istemezdi kız evlât. Erkek olmalıydı çocuğu. Erkek olmalı babası gibi bilekli, kocaman kocaman elli, ayaklı, kaşı gözü kudretten sürmeli. On yaşına varmadan, çifte çubuğa el atmalıydı. Yedi yıldır İstanbul gurbetinde eyleşen böyle isterdi oğlunu. Babasının soyunu sürdürmeli, köy çocuklarıyla dere kıyısında güleş tutup, kendi akranlarını yere kabak gibi vurmalıydı:
Gene derin bir iç geçirdi.
Yedi yıl, yedi koca yıldır İstanbul dedikleri güzeli bol, seyranı renkli İstanbul da ne bekliyor da gelmek bilmiyordu? Sakın orda gül yüzlü, bal dudaklı, kara kaş kara gözlü bir güvercin göğsü topukluya… Ağlıyası geldi birden. Düşünmek istemiyordu bunu. O pençeli, o tuttuğunu koparan, o boylu poslu erkeğinin bir İstanbul kızına tutulup ondan dolayı sılasını unuttuğunu öğrense öldürürdü kendini. “Vallaha öldürürüm!” dedi içinden sert sert. “Günahı, vebali varsa ona. Kaba sakal hoca tevatür günah dediydi vaazda. Hele böyle bir şey olsun….”
Yanında bir karaltı. Kendine gelerek gözlerinin yaşardığına dikkat etti, sildi elinin tersiyle gözlerini.
Resullarin Emine anaydı gelen:
– Ne o kınalı kekliğim benim? dedi. Öksüzüm, yavrum. Ne ağlıyon? Telâşlandı:
– Yoook, ağlamıyorum nene…
Gün görmüş, umur sürmüş kırış kırış nene inanmadı:
– Ağlıyon kınalı kekliğim, sürmelim ağlıyon. Ben bilmem mi ne diye ağladığını? Vefasızın diktiği fidanlar meyveye geldi. Onunla gurbete gidenler yedinci sefer dönüyorlar sılaya. O nerde? Hani?
“Kınalı keklik” gene derinden bir çekti. Güneşin yarı yarıya derildiği mor dağlara baktı. Gözlerinden yuvarlananlara dur diyemiyordu gayri. Varsın aksınlardı Nene nin dediği gibi, öksüze bu dünyada gülmek yoktu. Keten yelekli, burma bıyıklısı İstanbul gurbetinde belki de bembeyaz bir istanbul kızıyla unutmuştu sılasını. Dili de varmıyordu ama, unutmasa ne diye yedi yıldır dönüp gelmesin? Dönüp gelmedi diyelim, insan iki satır bir şeyler de mi yazamazdı? İlk gittiği aylar nasıl yazıyordu? Demek unutmuştu? Unutmuştu demek ha? Hıçkırdı. Genç, yaşlı kadınlar, ellerinin kınasıyla çiçeği burnunda kızlar toplandılar başına. Sormadılar hiçbir şey. Biliyorlardı. Sorup da ne diye yüreğini büstübün kaldırsınlar? Biri:
– Sus bacım, dedi. Sus! Bir başkası:
– Gözlerinden döktüğüne yazık!
Sağdan soldan herkes bir şey söylüyordu:
– El oğlu değil mi? En iyisinin köküne kibrit!
-Vallaha Amasyanın bardağı, biri olmazsa biri daha bence..
– En doğrusu bu ama….
– Dinlemiyor ki!
– Bu gençlik, bu tâzelik…
– Yedi yıl, yedi yıl anam. Dile kolay. İnsan eksik eteğini yedi yıl sılasında unutur mu?
Sıkıldı, bunaldı. Ağlamıyordu artık. Zaman zaman bu: Mâdem erkeği İstanbul gurbetinde yedi yıldır unutmuştu onu, o da varsın istidayı boşansın bir güzel, varsındı bir başkasına. Elini sallasa ellisi, başını sallasa…
Duramadı karıların arasında. Onüçünde bulup yitirdiği, yirmisine vardığı halde bir türlü geri dönemiyeni içinden bir sızı bir geçti. Testisini koydu çeşmenin iplik gibi akan suyunun altına. Testi dola dursun, gittiyse keyfinden mi gitmişti. İstanbul a? Gözü kör olasıca yokluk. Düşmanına avuç açtıran yokluk yüzünden, birkaç para kazanıp öküzü ikileştirmek, birkaç dönüm tarla daha alıp babadan kalan bir kaç dönümüne eklemek için. O gece, o gece işte, nasıl yatırmıştı koluna! Nasıl okşamıştı saçlarını, neler demişti? İstanbul gurbetine gidecek, çok değil yazı orda geçirip, güze, olmazsa kışa koynunda desteyle para, dönecek. O zamana kadar bir de oğlu olmuş olursa, eh gayri, keyfine son olmıyacaktı!.
Başındaki beyat örtüyü çenesinin altında çözüp yeniden bağladı.
Yedi yıl, yedi koca yıl!
Kocasının isteğince bir oğlu olaydı bâri..
Testisinin dolup taşmakta olduğunun farkına bile varmadı: Bir oğlu olsa o zamandan bu zamana, altı yaşında mı olurdu? Bösböyük, palazlanmış delikanlı. Akranlarıyla dere kenarında güleş mi tutardı? Babası gibi pençeli olur da akranlarını yere kapak gibi mi vururdu? Ekimde tarlaya birlikte mi giderler, hasat vakti düveni birlikte mi sürerlerdi? Babasının kokusunu mu taşırdı?
– Kınalı keklik kaldın gene. Bak testin doldu, taşıyor!
Kendine geldi. İnsanoğlunun aklına şaştı. Gözleri testisindeydi güya. Testisinde olduğu halde, görememişti dolduğunu.
Çekti lülenin altından. Güldü acı acı.
Tuttu evinin yolunu. Tuttu ya, şimdi de aklından köyün yaşlıları, gençleri kaynaşmağa başlamıştı. Her kafadan bir ses:
– Deli anam deli bu!
– Doğru bacım, deli..
– Beni yedi yıldır sılamda unutacak da..
– Ben de hâlâ yolunu bekliyeceğim onu ha?
Sonra kafa kafaya, fısıl fısıl bir konuşma. Ah bu konuşma, ah bu konuşmalar… Evden içeri girerken, Dursunların Hacı yı hâtırladı elinde olmıyarak. İnce, kapkara kaşları yıkıldı sinirli sinirli. Testiyi bıraktı kapının yanına, geçti pencerenin önünde dayandı duvara sağ omzuyla. Odada kimse yoktu, tek başınaydı ya, deminki karılar, kızlar, orta yaşlıların hayalleri doldurmuştu odayı. Alev saçan bakışlarıyla sanki topuna haykırdı:
– Dursunların Hacı, Kara Hacı başınızda parçalansın. Atın yerine eşeği bağlamıyacağım işte, bağlamıyacağım!
Kara Hacı da neydi ki sırma bıyıklı Ali sinin yanında? Değil yedi yıl, on yıl dönmese sılasına, onu gene unutamazdı işte!
Güz güneşi çoktaan devrilip gitmişti mor dağların ardına. Gece iniyordu köye ağır ağır. Loş oda farkına varılmaksızın kararıyor, derinleşiyordu. Derken bu yandaki kapkara dağların ardından bakır kızılı kocaman bir ayın tekeri gözüktü. Sonra ağır ağır yükseldi göklere, ufaldı, bakır kızılını yitirdi, pırıl pırıl yanmağa, saz örtülü dumanlarıyla ker**** evleri süslemeğe başladı.
Canı ne yemek istiyordu, ne de su.
Gel desen gelmez miydim? Şu güzellerin doldurduğu elmastan kadehleri ben dolduramaz mıydım?
Ali bakıyordu, sadece bakıyordu.
Oysa hem ağlıyor, hem söylüyordu:
– Ketenden yeleğini bile ben dikmedim miydi? Benim gibi bir öksüze dünyayı haram etmeğe nasıl kıydın? Yiğitliğine yakışır mıydı gurbette beklemek dayanacak özümün tükendiğini anlamadm mı?
Ali susuyor, boyuna susuyordu. Taştan ses çıkıyor, Ali den çıkınıyordu. Sözlerinin ardını getirdi ağlıya ağlıya:
– İnsafsız yedi yıl oldu sen gideli, diktiğin fidanlar meyvaya geldi tekmil. Birlikte gittiklerinizin tümü yedişer sefer geldiler sılalarına. Buraların güzelleri çoktur ama sana yaramaz. Durmadın sözünde Ali m. Sözünde durmayana erkek demezler biliyor musun? Kavlimizde gidip de dönmemek varmıydı vefasız?
Fakat Ali hiç ses vermeden bakmış bakmış, sonra çekip giderken duman olmuştu âdeta. Bağırmıştı ardından, bağırmış, bağırmış… Fakat Ali…
Uyandı. Güneş bir mızrak boyu yükselmişti Kalktı yaslandığı yerden:
– Hayırdır inşallah, dedi.
Kalktı usulcak, gitti kapıya, örttü, kalın tahta sürgüsünü itti. Ne olur ne olmazdı. Kara, kuru Hacı kötü dadanmıştı çünkü. Köy bakkalında kafayı çekip elinde saz, düşüyordu tek gözden ibaret evininin yakınlarına. Daha bir günden bir güne ne kapısına dayanıp böyle böyle demiş, ne de çeşmeye giderken, yahut da tarlanın yolunu tek başına tuttuğunda yolunu kesmişti. Kesmemiş, lâf da atmamıştı ama, köyün cadı karıları pek yakıştırmışlar onu Kara Hacı ya! Yedi yıldır İstanbul u mesken tutan vefasızını düşüne düşüne uykuya varıverdi. Dünya çoktan silinmiş, ay devrini tamamlayıp elini eteğini çekmişti dünyanın göklerinden.
Devrile kaldığı yerde mışıl mışıl uyuyordu.
Uykusunda düş.
Düşünde İstanbul gurbeti. Taşı toprağı altındandı İstanbul gurbetinin. Ali sini aramağa gitmişti düşünde. Bulmuştu da. Güzellerin arasındaydı. Bir kıyıdan bakıyordu. Güzellerden biri dizine başını koyup uzanmıştı boylu boyunca. Bir başkası gümüş bir kupayla şarap veriyor, daha bir başkası da dudağından öpmeğe uzatıyordu dudaklarını.
O zaman, o zaman işte, gizlendiği kıyıdan çıkıvermişti. Ali şaşırmış, bırakıp güzellerini, koşmuştu yanına. Açmıştı ağzını Ali sine, yummuştu gözünü:
-İstanbul u mesken mi tuttun? Bu güzelleri gördün beni unuttun mu? Sılasına gelmeğe yemin mi ettin yoksa?

Yarim İstanbul u Mesken Mi Tuttun?-
 İç Anadolu yöresi
Yarim İstanbul u mesken mi tuttun aman
Gördün güzelleri ben unuttun aman
Beni evinize köle mi tuttun aman
Gayri dayanacak özüm kalmadı aman
Mektuba yazacak sözüm kalmadı aman
Yarim sen gideli yedi yil oldu aman
Diktigin fidanlar meyveye döndü aman
Seninle gidenler silaci oldu aman
Gayri dayanacak özüm kalmadı aman
Mektuba yazacak sözüm kalmadı aman
Anonim

MATERYALİZM YIKIMA UĞRAMIŞ, YOK OLMUŞTUR

MATERYALİZM YIKIMA UĞRAMIŞ, YOK OLMUŞTUR

Bir Devrin Hurafesi: Materyalizm
Eski Yunan düşünürleri, tüm cisimlerin atom denilen küçük parçacıklardan meydana geldiğini düşünüyorlardı. Evreni ve tüm canlıları; hiçbir yönlendirme olmadan, hiçbir bilinçli müdahaleye maruz kalmaksızın, bu atomların şekillendirdiğini iddia ediyorlardı. Bu inanışa göre, madde ezeli ve ebedi idi ve maddenin dışında hiçbir varlık söz konusu değildi. Varlıkların yapı ve davranışlarında doğaüstü olayların müdahalesi kabul edilemezdi. Her şey, maddenin mutlak varlığı inancına dayanıyordu. Madde ezeli olduğuna göre, evren de ezeliydi ve bu anlayış ateizmin temelini oluşturuyordu. Tüm evren ezeli olarak varsa, sapkın materyalist inanışa göre maddenin ve evrenin yaratılmış olması imkansızdı.
Materyalizme göre, evren sonsuzdu ve dolayısıyla evrende bir amaç ve özel yaratılış da yoktu. Evrendeki tüm denge, ahenk, uyum ve düzen, materyalistlere göre sadece tesadüflerin eseri idi. Materyalizm her şeyin, şuursuz atomların rastgele bir araya gelmeleri sonucunda meydana geldiğini ve dış dünya her ne kadar mükemmel bir komplekslik, denge ve müthiş bir düzen sergilese de, tüm bunların amaçsız tesadüflerin bir sonucu olduğunu iddia ediyordu. Materyalist zihniyet, bu akıl dışı önkabule eski Yunan’dan beri sahipti.
Materyalizm, “amaç” ve “yaratılmışlık” fikirlerini reddettiği için, bir Yaratıcı’nın varlığını da reddediyordu. Daha doğru bir deyişle materyalizm, Allah’ın varlığını reddetmek için ortaya atılmış bir felsefe idi. Yeryüzünde Allah inancını inkar eden pek çok akım, ideoloji ve fikir sistemi, materyalizmi kendisine temel edinmişti. Yani dinsizliğin en etkin dini materyalizm olmuştu.

Stanley Sobottka

Virginia Üniversitesi’nden fizik profesörü Stanley Sobottka, materyalizm sapkınlığını şöyle tanımlamaktadır:
Eğer biz buna (materyalist görüşe) inanırsak, buna göre yaşarsak, kendimiz de dahil tüm yaşantımızın tamamiyle fizik kanunlarına göre yönetildiğini kabul etmek durumunda kalırız. Bu durumda isteklerimize, arzularımıza, ümitlerimize, ahlaki düşüncelerimize, hedeflerimize, amaçlarımıza ve kaderimize hükmeden tek kanun, fizik kanunlarıdır. Madde ve enerji bizim birinci asıl hedefimiz, tüm tutkularımızın ve isteklerimizin amacı olmalıdır. Özellikle bunun anlamı, yaşantılarımızın vücutlarımızı da içeren maddiyatı elde etme amacına dayalı olması, buna odaklanması gerekmektedir veya maksimum maddesel hoşnutluğu, tatmini, zevki elde edebilmek için en azından bu maddi şeyleri düzenlemek veya değiştirmek gerekmektedir. Başka hiçbir amaç gözetmeden sadece tüm enerjimizi bu yönde harcamalıyız. Tüm bunlardan başka hiçbir seçeneğimiz yoktur çünkü tamamiyle fizik kanunlarına göre yönetilmekteyiz. Bu inançlar veya istekler tarafından kendimizi tuzağa düşmüş gibi hissedebiliriz ancak bunları başımızdan bir türlü defedemeyiz. Bize tamamen bu materyalist sistem hakim olur.
Kısaca özelleştirirsek bu materyalist felsefenin özeti “Ben bir vücudum” şeklindedir.1
Eski Yunan’da, materyalizme göre dindar insanlar bilimselliğe karşıydılar. İşte bu yüzden materyalistler tarih boyunca Allah inancı ve bilim arasında bir anlaşmazlık varmış gibi bir görünüm ortaya koymaya çalıştılar. Oysa bilim Allah’ın varlığına dair deliller göstermekteydi, Allah inancı ile mücadele halinde olan ise materyalist zihniyet idi. (Bu elbette Darwinizm’i de kapsıyordu. Darwinizm ile mücadele, asıl olarak onun materyalist kaynaklı olması nedeniyledir.) Materyalistler, tarih boyunca varlıkların bir atom yığınından oluştuğunu, insan beyninin de bir hücre ağından başka bir şey olmadığını iddia ettiler. İnsan zihnine bir açıklama getiremediler; bunu, nöronların etkileşmesi olarak açıklamaya çalıştılar.
Materyalistler, kendilerini de bir hayvan veya makine olarak tanımlamaktan çekinmediler. Şuurlu bir varlık statüsünde olduklarını inkar ettiler. Kendilerini tesadüflerin var ettiğini iddia ettiler. Oysa bu büyük bir aldanış ve Allah’ı inkar etmek için kurgulanmış büyük bir yalandı.
Maddenin mutlak gerçekliğine inanan bu insanlar aslında, Delaware Üniversitesi Bartol Araştırma Enstitüsü’nden kuantum parçacık fizikçisi Stephen M. Barr’ın ifadesiyle eski dönem paganistlerinden neredeyse farksızdılar. Materyalistler, insanı, tıpkı eski paganlar gibi insandan aşağı varlıklar olarak tanımlamaktaydılar. Paganlar bunu, sözde maddeyi ilahlaştırarak yapmıştı; materyalist ise aynı şeyi, ruhu inkar edip her şeyi madde seviyesine indirgeyerek gerçekleştirdi. Paganlar, hareketlerin yörüngeler ve yıldızlar tarafından kontrol edildiğini söylemişti; materyalistler ise, kendilerinin, beyinlerindeki elektronların yörüngeleri tarafından kontrol edildiklerini iddia ettiler. Paganlar, ibadet etmek için hayvanların önünde eğilmişti; materyalistler ise kendilerinin hayvandan başka bir şey olmadığını iddia ettiler.2

Amit Goswami

Oregon Üniversitesi Kuramsal Bilimler Enstitüsü fizik profesörü Amit Goswami, materyalizmin insanlara aşılamak istediği temel mantığı şu şekilde açıklamıştır:
Bizler, birer makine olduğumuza inanmaya şartlandırıldık. Buna göre tüm hareketlerimiz; aldığımız uyarılar ve geçmişteki şartlanmalar tarafından kontrol edilmektedir. Tıpkı sürgünler gibi, hiçbir sorumluluğumuz veya hiçbir seçimimiz yok.3
Oysa insanı Allah yaratmıştır. İnsan, amaçsız ve sorumsuz bir varlık değildir, materyalistlerin iddiasının aksine şuursuz bir makine değildir. İnsan, Allah’a karşı sorumlu bir varlıktır ve yaptıklarının tümünden ahirette sorguya çekilecektir.

İnsanları bu gerçekten uzaklaştırmaya çalışan materyalist mantık, eski Yunan’dan beri tarihin her döneminde aynı anlayış ile tarih sahnesinde yerini almıştı. Ama bu inanışın asıl olarak yaygınlaşıp yerleşik bir fikir sistemi halini aldığı asır 19. yüzyıl oldu. 19. yüzyılda, klasik fizikçilerin büyük bir çoğunluğu, maddenin ana öğelerinin tıpkı bilardo topları gibi, cansız, bölünemeyen atomlardan oluştuğunu ve evrendeki mükemmel düzen ve kompleksliğin kaynağının atomların rastgele hareketlerinin bir sonucu olduğunu sanıyorlardı. Onlara göre, yeryüzündeki canlılık da dahil olmak üzere her şey, bilinçsiz bir süreç içinde tesadüf eseri var olmuştu. Atomlar; bilinçsiz, şuursuz birliktelikler kurmuşlar ve şu anda karşımızda gördüğümüz mükemmel özellikleriyle dünyayı, dahası akıl ve şuur sahibi olan bizleri meydana getirmişlerdi. Materyalistler, bu iddiaları sıralayarak insanın bir Yaratıcı tarafından yaratılmadığını ve maddesel bir varlıktan öte bir şey olmadığını insanların zihinlerine kazımak istiyorlardı. Oysa insanın mükemmel sistem ve mekanizmalarla, olağanüstü bir akıl ve zihin gücüyle yaratılmış olduğu açık bir gerçektir. Yeryüzünde, materyalistlerin iddia ettikleri gibi bilinçsiz ve şuursuz olaylar, bunun sonucunda oluşan bilinçsiz yapı ve sistemler yoktur. Her şey, kimi zaman insanın kavrama gücünü aşan komplekslikler ve üstünlükler sergiler ve bu detaylar, hiçbir tesadüfi müdahaleye mahal vermeyecek derecede mükemmeldir. Yeryüzü, olağanüstü yaratılışın delillerini gösterir niteliktedir.
Bu gerçeklere rağmen, materyalistler şuursuz atomların her şeyin temeli olduğuna dair iddialarında ısrarlıydılar. Peki materyalistlere göre her şeyin sebebi olan atom nasıl bir şeydi?

Atom, bir bakıma bir boşluktur ve bu gerçekten de doğrudur. Bunu şu şekilde açıklayabiliriz: Nötron ve protonların birlikte oluşturduğu atom çekirdeğini, sadece 1 mm çapında, bir toplu iğne başı büyüklüğünde kabul edersek; çekirdeğin etrafında dönen elektron bu çekirdekten tam 100 metre uzaklıkta bir noktada bulunmaktadır.4
Çekirdekle elektronlar arasındaki bu büyük mesafe içinde ise var olan şey sadece boşluktur. Hiçbir şeyin, hiçbir maddenin bulunmadığı bu 100 metrelik boşluk, gerçek anlamda bir “boşluk”tur. İşte bu nedenle uzmanların atomu bir boşluk olarak kabul etmeleri bir bakıma doğrudur. İngiliz fizikçi Sir Arthur Eddington’un belirttiği gibi, “madde çoğunlukla hayalet gibi boş alandan oluşmaktadır.”5
Daha kesin konuşmak gerekirse, atomun %99.9999999’unda hiçbir şey yoktur.
Kaliforniya Üniversitesi’nden parçacık fizikçisi Fred Alan Wolf, atomla ilgili olarak bu gerçeği şu şekilde açıklamıştır:
… bizim yaşadığımız gezegendeki hayatın, evrenin ne kadar boş olduğunu düşündüğümüzde, bir sürpriz olduğunu anlayabiliriz. Aslında, evrenin %99’dan fazlası hiçbir şeydir! Evrenin endişe verici bir hızla genişlemekte olduğunu dikkate alırsak, daha önce hiç olmadığı kadar çok hiçlik meydana gelecektir! Buna bu şekilde bakmak bizde hayranlık uyandırıcı bir saygı oluştururken, atom altı parçacıkların mikrodünyasını dikkate aldığımızda, durum daha da fenalaşır. Deyim yerindeyse, hiçbir şey yoktur.6

Allah yaratmayı başlatır…sonra onu iade eder, sonra da siz O’na döndürülürsünüz.
(Rum Suresi,11)

20. yüzyılın başlarında her şeyin en ufak parçası olarak kabul edilen atomun içinde dev bir boşluk olduğu, bu boşluğun içinde de bir çekirdek ve onun etrafında dönen elektronlar olduğu biliniyordu. Maddenin de, atomun da, onun içindeki temel parçacıkların da işlevleri yalnızca genel hatlarıyla anlaşılmıştı. Peki atom çekirdeğinde, 10-18 metrelik bir alanda, yani santimetrenin milyonda birinin, milyonda birinin, milyonda biri kadarlık bir alanda ne vardı? İşte bilim adamları bunu bilmiyorlardı.
1960’lı yıllarda, bilimsel alanda çok önemli bir keşif gündeme geldi. Protonun derinliklerinde, ismine kuark denilen parçacıklar olduğu fark edildi. Bu olağanüstü küçük parçacıklar, protonun artı yükünün ve nötronun yüksüzlüğünün sebebiydiler. Zamanla yapılan araştırmalar sonucunda anlaşıldı ki, atomun 0.0000001’ini oluşturan hacmin içinde müthiş bir dünya var.
Materyalistler, atomun derinliklerine doğru indikçe ve maddenin en küçük yapı taşının olağanüstü detaylarını gördükçe, çözümü bu konudaki teorilerini farklı bir yönde geliştirmekte buldular. Tüm evrenin bilinçsizce, rastgele bir şekilde ortaya çıkması için, yalnızca atomların değil, atomun içindeki dünyanın, yani atom altı parçacıklarının parçacık hareketlerinin de nasıl meydana geldiğini açıklamaları gerekiyordu. Yegane varlığın madde olduğu iddiası, materyalist zihinlerdeki yerini korumaktaydı. Ta ki, kuantum fiziği keşfedilinceye kadar…
Materyalizmi Bilimsel Olarak Yok Eden Keşif: Kuantum Fiziği
Fiziki evrenin inşa edilme şekli, ruhun varlığına işaret etmeye yeterlidir. Benim ruhu bulduğum noktalar kuantum mekaniğinin işleyişi ya da kuantum fiziği diyebiliriz, bunlar, fiziki dünyanın ardında ruhla bağlantılı bir temel olabileceğini gösteriyor.7 (Kaliforniya Üniversitesi’nden ünlü parçacık fizikçisi Fred Alan Wolf)

Isaac Newton

Isaac Newton’a göre ışık, “corppuscule” adı verilen bir madde akımıydı. Tümüyle parçacıklardan oluşuyordu. Bir başka deyişle kuantum fiziği keşfedilene kadar kabul gören geleneksel Newton fiziğinin temeli, ışığın bir parçacık yığını oluşuna dayanıyordu. 19. yüzyıl fizikçilerinden James Clerk Maxwell ise ışığın dalga davranışı gösterdiğini öne sürüyordu. Kuantum teorisi, fiziğin bu en büyük tartışmasını uzlaştırdı.

1905 yılında Albert Einstein, ışığın kuantalara, yani enerji paketçiklerine sahip olduğu iddiasını ortaya attı. Bu enerji paketçiklerine foton adı veriliyordu. Parçacık olarak adlandırılsalar da, fotonlar 1860’larda James Clerk Maxwell’in iddia ettiği gibi dalga hareketine eşit şekilde gözlemlenebiliyordu. Dolayısıyla ışık, dalga ve parçacık arasında bir geçiş gibiydi.8 Ancak bu durum, Newton fiziği açısından oldukça büyük bir çelişki sergiliyordu.

Max Planck

Einstein’ın hemen ardından Alman asıllı fizikçi Max Planck, ışık üzerinde çalışmalar yaparak, ışığın hem dalga hem de parçacık halinde bulunduğu değerlendirmesini yaptı ve tüm bilim dünyasını şaşırttı. Kuantum teorisi adı altında ortaya attığı bu teoriye göre enerji, düz ve sürekli değil, kesik, kopuk ve noktasal paketçikler halinde yayılıyordu. (Kuantum kelimesi, Latince’de “nicelik”, fizikte ise “parçacık” anlamına gelmektedir.) Bu düşünce Planck sabiti olarak matematiğe kazandırıldı. Kuantum olayında ışık, hem madde hem de dalga özelliği göstermekteydi. Foton denilen maddeye, uzayda bir de dalga eşlik etmekteydi. Yani ışık, uzayda yol alırken dalga gibi, önüne engel çıkınca aktif bir parçacık gibi davranmaktaydı. Bir başka deyişle ışık, önüne bir engel çıkana kadar bir enerji şekline bürünüyor, bir engelle karşılaştığında ise sanki maddesel bir varlığı varmış gibi kum tanelerini andıran parçacıklar şeklini alıyordu. Bu teori, Planck’ın ardından Albert Einstein, Niels Bohr, Louis De Broglie, Erwin Schroedinger, Werner Heisenberg, Paul Adrian Maurica Dirac ve Wolfgang Pauli gibi bilim adamları tarafından geliştirildi. Her birine bu büyük buluştan dolayı Nobel ödülü verildi.

Amit Goswami, ışığın bu yeni keşfedilmiş özelliği ile ilgili şunları söylüyordu:
Işık, dalga olarak görülebildiği zamanlarda, aynı anda iki veya daha fazla yerde olma yeteneğinde olur. Bir şemsiyenin deliklerinden geçer ve dağılma özelliği gösterir. Ancak ışığı bir fotoğraf filminde yakaladığımızda, parçacık taneleri gibi aralıklı ve nokta nokta bir özellik gösterir. O halde ışık hem parçacık hem de dalga olmalıdır. Çelişkili, değil mi? Söz konusu olan eski fiziğin siperlerinden biri: birden fazla yoruma yer vermeyen kesin bir izah. Söz konusu olan bir diğer şey de nesnellik kavramı: Işığın doğası, yani ışığın ne olduğu, onu nasıl gözlemlediğimize mi bağlı?9
Bilim adamları, artık maddenin cansız, kör ve anlaşılmaz parçacıklar olduğuna inanmıyorlardı. Bir başka deyişle kuantum fiziği, materyalist bir anlam taşımıyordu. Çünkü maddenin özünde, maddesel olmayan bir şeyler vardı. Einstein, Phillip Lenard ve Compton ışığın tanecik yapısını araştırırken, Louis De Broglie de dalgaların yapısını incelemeye başladı. Broglie’nin keşfi ise olağanüstüydü. Yaptığı çalışmalar sonucunda atom altı parçacıkların da dalga özellikleri gösterdiklerini gözlemlemişti. Elektron, proton gibi parçacıklara da dalga boyu eşlik etmekteydi. Yani materyalizmin mutlak madde olarak tanımladığı atomun içinde, materyalistlerin inancının aksine madde değil, aslında var olmayan enerji dalgaları vardı. Atomun içindeki bu küçük parçalar, tıpkı ışık gibi, istedikleri zaman dalga gibi davranıyor, istedikleri zaman da parçacık özelliği gösteriyorlardı. Yani materyalist yoruma göre atomun içinde “mutlak şekilde var olan madde”, materyalistlerin beklentilerinin aksine kimi zaman görülebilir oluyor, kimi zaman da yok oluyordu. Bu önemli keşif, gerçek dünya zannettiğimiz görüntülerin birer gölge varlık olduğunu, maddenin, fizikten tamamen uzaklaştığını ve metafiziğe yöneldiğini gösteriyordu.10

20. yüzyılın başlarında Max Planck, ışığın hem dalga hem de parçacık özelliği gösterdiği değerlendirmesini yaparak “kuantum teorisini” ortaya attı.

Fizikçi Richard Feynman, atom altı parçacıkları ve ışıkla ilgili bu ilginç gerçeği şu sözlerle açıklıyordu:
“Elektronların ve ışığın nasıl davrandıklarını artık biliyoruz. Nasıl mı davranıyorlar? Parçacık gibi davrandıklarını söylersem yanlış izlenime yol açmış olurum. Dalga gibi davranırlar desem, yine aynı şey. Onlar kendilerine özgü, benzeri olmayan bir şekilde hareket ederler. Teknik olarak buna “kuantum mekaniksel bir davranış biçimi” diyebiliriz. Bu, daha önce gördüğünüz hiçbir şeye benzemeyen bir davranış biçimidir… Bir atom, bir yay ucuna asılmış sallanan bir ağırlık gibi davranmaz. Çekirdeği saran bir bulut veya sis tabakasına da pek benzemez. Daha önce gördüğünüz hiçbir şeye benzemeyen bir şekilde davranır. En azından bir basitleştirme yapabiliriz: Elektronlar bir anlamda tıpkı fotonlar gibi davranırlar; ikisi de aynı şekilde “acayiptir”. Nasıl davrandıklarını algılamak bir hayal gücü gerektirir; çünkü algılayacağınız şey bildiğiniz her şeyden farklıdır… Bunun neden böyle olabildiğini hiç kimse bilemiyor.”11
Tüm bunları özetlersek, kuantum mekanikçilerinin söyledikleri, nesnel dünyanın bir illüzyon olduğuydu.12 Max Planck Institude of Physics (Max Planck Fizik Enstitüsü) yöneticisi Prof. Hans-Peter Dürr, bu gerçeği şu şekilde özetliyordu:
Madde her ne ise, maddeden yapılmamıştır.13
1920’lerde en ünlü fizikçiler, Paul Dirac’tan Niles Bohr’a, Albert Einstein’dan Werner Heisenberg’e kadar herkes, kuantum deneylerinin sonuçlarını açıklamak için uğraştı. Sonunda, 1927’de Brüksel’deki beşinci Solvay Fizik Kongresi’nde bir grup fizikçi –Bohr, Max Born, Paul Dirac, Werner Heisenberg ve Wolfgang Pauli– Kuantum Mekaniğinin Kopenhag Yorumu olarak adlandırılan bir uzlaşmaya vardılar. Bu isim, grubun liderliğindeki Bohr’un çalıştığı yerin adıydı. Bohr, kuantum teorisinin öngördüğü fiziksel gerçekliğin, bir sisteme dair bizim sahip olduğumuz bilgi olduğunu ve bu bilgiye dayanarak ortaya attığımız tahminler olduğunu öne sürdü. Ona göre bizim beynimizdeki bu “tahminler”, “dışarıdaki” gerçek ile alakasızdı. Yani “içimizdeki dünya”, Aristo’dan bu yana fizikçilerin merak ettiği başlıca konu olan “dışarıdaki gerçek” dünya ile ilgili değildi. Fizikçiler, bu görüş ile ilgili eski düşüncelerini bir kenara atmışlar ve kuantum anlayışının fiziksel sistem üzerinde yalnızca “bizim bilgimizi” temsil ettiği konusunda hemfikir olmuşlardı.14 Bir başka deyişle bizim algıladığımız maddi dünya, yalnızca bizim beynimizdeki bilgiler ile var oluyordu. Yani dışarıdaki maddenin aslı ile hiçbir zaman muhatap olamıyorduk.

Gerçekten sizin Rabbiniz, altı günde gökleri ve yeri yaratan, sonra arşa istiva eden Allah’tır. Gündüzü,durmaksızın kendisini kovalayan geceyle örten, güneş’e, Ay’a ve yıldızlara Kendi buyruğuyla baş eğdirendir. Haberiniz olsun, yaratmak da emir de (yalnızca) O’nundur. Alemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir.
(Araf Suresi,54)

Jeffrey M. Schwartz, Kopenhag yorumuna göre ortaya çıkan sonucu şu şekilde tanımlıyordu:
Fizikçi John Archibald Wheeler’ın söylediğine göre: “Hiçbir olay, gözlemlenmeden, bir olay değildir.”15
Özetle, kuantum mekaniğinin tüm geleneksel yorumu, bir “algılayanın” varlığına bağlı idi.16
Amit Goswami, bu gerçeği şu şekilde tanımlamıştı:
Şunu sorduğumuzu varsayalım: Yukarıya bakmadığımızda da Ay hala yerinde midir? Ay, sonuçta bir kuantum objesi olduğu için (tamamen kuantum objelerinden oluştuğu için), fizikçi David Mermin’in de belirttiği gibi buna hayır demeliyiz.
Belki de en önemli ve çocukluğumuzda özümsediğimiz en sinsi zan, dışarıda var olan objelerin maddesel dünyasının, gözlemleyenlerin oluşturduğu objelerden bağımsız olduğudur. Bu zannın lehinde dolaylı kanıtlar bulunmaktadır. Örneğin biz Ay’a baktığımızda, onun klasik olarak hesaplanmış yörüngesinde olmasını beklediğimiz yerde buluruz. Doğal olarak, biz ona bakmasak bile, zaman-mekan kavramı içinde Ay’ın mutlaka orada olduğunu zihnimizde tasarlarız. Kuantum fiziği ise buna hayır der. Biz Ay’a bakmadığımızda, her ne kadar çok küçük miktarlarda da olsa, Ay’ın olası dalgaları yayılır. Biz ona baktığımızda, dalga hemen söner ve dalga artık zaman mekan kavramı içinde olmaz. İdealist bir metafizik varsayımı belirtmek daha anlaşılır olacaktır: Eğer ona bakan bilinçli bir kişi bulunmuyorsa, zaman mekan kavramı içinde hiçbir obje yoktur.17

Kuantum fiziğine göre maddenin varlığı, bir “algılayanın” varlığına bağlıdır. Dolayısıyla, biz Ay’a bakmadığımız zaman Ay olarak gördüğümüz cisimden yayılan dalgalar söner ve dalga artık zaman-mekan kavramı içinde var olmaz. Kuantum fiziğine göre, gözlemci olmadığı sürece, Ay gökyüzünde değildir.

Bu elbette bizim algı dünyamız için geçerlidir. Elbette dış dünyada Ay’ın varlığı aşikardır. Ama biz baktığımızda ancak Ay’ın kendi algı dünyamızdaki varlığı ile karşılaşırız.

Zihin ve Beyin

Kaliforniya Üniversitesi’nden nörobilimci ve psikiyatri profesörü Jeffrey M. Schwartz ise, kuantum fiziğinin gösterdiği bu gerçekle ilgili olarak The Mind and The Brain (Zihin ve Beyin) kitabında şu satırlara yer vermiştir:
Kuantum fiziğindeki gözlem güçlü bir şekilde ifade edilememektedir. Klasik fizikte (Newton fiziği) gözlemlenen sistemler, onu gözlemleyen ve araştıran bir bilincin varlığından bağımsız olarak bir varlığa sahiptir. Ancak kuantum fiziğinde, yalnızca gözlemleme sonucunda fiziksel bir niceliğin gerçek bir değeri olur.18
Jeffrey M. Schwartz, çeşitli fizikçilerin konuyla ilgili yorumlarını ise şu şekilde özetlemiştir:
Jacob Bronowski’nin “The Ascent of Man” kitabında belirttiği gibi: “Fizik bilimlerinin bir amacı, maddesel dünyanın tam bir görüntüsünü vermekti. 20. yüzyılda fizikteki en büyük başarılardan biri ise, bu amacın elde edilemez olduğunu kanıtlamak oldu.”

İnsanın Yükselişi
Heisenberg’e göre ise, objektif gerçeklik “buhar olup uçmuştur”. 1958 yılında şunları itiraf etmiştir: “Kuantum teorisinde matematiksel olarak formüle ettiğimiz doğanın kanunları, artık doğrudan parçacıklarla ilgili değildir, parçacıklar hakkındaki bilgimizle ilgilidir.”
Bohr ise, “Fiziğin görevinin, doğanın nasıl olduğunu bulabilmek olduğunu düşünmek yanlıştır. Fizik, doğa hakkında bizim ne söyleyeceğimizle ilgilidir.” demiştir.19
Ülkemizde de gösterilen “What the Bleep Do We Know” (Ne Biliyoruz ki?) belgesel filimindeki konuk fizikçilerden Fred Alan Wolf ise bu gerçeği şu şekilde tanımlamıştır:
Nesneleri oluşturanlar, daha fazla nesneler değildir. Nesneleri oluşturanlar fikirler, kavramlar ve bilgidir.20
80 yıl süren insan zekasının gerçekleştirebileceği en ilginç ve hassas deneylerden sonra kesin ve bilimsel olarak ispatlanmış olan kuantum fiziğine karşı hiçbir karşıt görüş yoktur. Yapılmış deneylerin getirdiği sonuçlara önerilebilen bir karşıt görüş de yoktur. Kuantum teorisi, yüzlerce farklı yönden mümkün olan her türlü denemeye tabi tutulmuş ve bilim adamlarının geliştirdiği her türlü testi geçmiştir.21 Sayısız bilim adamına Nobel ödülü kazandırmıştır ve hala kazandırmaktadır. Koşulsuz olarak tek gerçek şeklinde kabul edilmiş Newton fiziğinin getirdiği en temel kavramı, mutlak madde kavramını ortadan kaldırmıştır. Eski fiziğin destekçileri, maddenin tek ve gerçek varlık olduğuna inanan materyalistler, kuantum fiziğinin getirdiği “maddesizlik” gerçeği karşısında gerçek bir bocalama yaşamışlardır. Artık tüm fizik yasalarını metafizik içinde aramak zorundadırlar. Bu büyük şok, 20. yüzyıl başlarında, materyalistlere, şu an bu satırlarda tarif edilemeyecek kadar büyük bir şaşkınlık yaşatmıştır. Kuantum fizikçisi Bryce Dewitt ve Neill Graham bu durumu şu şekilde tarif etmektedirler:
Modern bilimin hiçbir gelişmesi, insan düşüncesi üzerinde kuantum teorisinin ortaya çıkışından daha derin bir etki bırakmamıştır. Yüzyıllar boyunca oluşan düşünce kalıplarından acı çeken bir kuşak öncenin fizikçileri, yeni bir metafiziği kucaklamak zorunda kaldılar. Bu yeni yönlenmenin yol açtığı sıkıntı günümüze kadar devam etti. Temel olarak fizikçiler ciddi bir kayıpla karşılaştılar: Gerçeğe olan bağlılıkları.22
Elektronların Dalga Özelliği ve Bilimsel Kanıtı
Atom altı parçacıklarının söz konusu ilginç özelliğini gösteren en önemli deney, çift yarık deneyidir. Bu deney, ışığın ve elektronun dalga gibi davrandığını, ikisinin de aynı ölçüde garip özellik gösterdiğini görmek için yapılmıştır. Burada konuyu daha iyi anlayabilmek için deneyin, elektron yerine kum tanecikleri ile yapıldığı varsayılmıştır.

Thomas Young’un çift yarık deneyi, ışığın ve elektronun dalga gibi davrandığını göstermek için yapılmıştır. Eğer kum tanecikleri bir kaynaktan fırlatılıp iki yarıktan geçirilirse, karşıdaki ekranda iki eşit desen oluşacaktır. Bunu elektronlarla denediğimizde yine aynı sonucun oluşmasını bekleriz. Ancak sonuç beklendiği gibi olmamaktadır. Elektronlar, karşıdaki ekranda dalgaların oluşturduğu gibi bir desen oluşturmaktadır. Bu durum, maddeyi oluşturan elektronların maddesel özellik göstermediklerinin kanıtıdır.

Büyük bir parçacık kaynağını, örneğin bir kum üşeyicisini bir duvarın karşısına getirelim. Üzerinde iki tane yarık bulunsun. Duvarın diğer tarafında da bu iki yarık içinden geçen parçaları izleyen bir ekran bulunsun. Parçacıklar, kaynaktan salınır, yarık üzerinde hareket eder ve ekrana çarparlar. Pek çok parçacığın yarıkların içinden geçmesini ve ekrana çarpmasını izledikten sonra, ekran üzerinde iki yığın şeklinde noktacıklar oluştuğunu görürüz. Birinci yığın, ilk yarık üzerinden gelen parçacıklar; diğer yığın da diğer yarık üzerinden gelenler. Olay beklediğimiz gibi gelişmiştir.

Fred Alan Wolf

Şimdi deneyi, farklı şekilde yaptığımızı düşünelim. Söz konusu deney ortamını belirli bir madde ile dolduralım, örneğin su. Kum tanecikleri yerine bir titreşim aleti kullanalım. Bu alet ortamı hareketlendirsin ve sürekli olarak tüm yönlere doğru su dalgaları oluştursun. Dalgalar, parçacıklar gibi belli bir alan içinde sınırlı değildir. Ortamın tamamının içine yayılabilir. Sonuç olarak, aynı anda her iki yarıktan da geçen dalgalar tek bir ortam içinde yayılır, birbirleriyle karşılaşır ve birbirlerinin hareketini engellerler. Bir dalganın tepe noktası diğeri ile karşılaşınca, birbirlerinin etkisini yok eder. Dalga etkisi gider ve geriye su yüzeyinde bir düzlük kalır. Bu engelleme, dalgaların en temel özelliğidir.
Deney elektronlar üzerinde yapıldığında, kum taneciklerinde olduğu gibi büyük miktarlarda atom yığınının ekrana çarpması yerine, elektronların birbirlerini engelledikleri gözlemlenmiştir. Bir başka deyişle, parçacık olarak kabul edilen elektronlar için beklenen olmamıştır. Dolayısıyla, elektronlar engelleme özelliği gösterdiklerinden dalga özelliği taşımalı, parçacık olmamalıdırlar. Ama elektronlar dalga da olamazlar, çünkü tıpkı parçacıklar gibi, ekrana aralıklı yığınlar halinde çarpmışlardır. Bu durumda gözlemlerimiz, elektronların kaynaktan çıktıklarında ve ekrana ulaştıklarında parçacık oldukları, ama bunun arasındaki her yerde dalga olduklarıdır. Bu gerçekten de çok gariptir.23

Bu deneysel kanıt, materyalizmi ortadan kaldırmıştır. Materyalizme göre her parçacık, mutlaka uzayda belli bir yerde nesnel bir varlığa sahiptir. Yine materyalizme göre, bir elektron bir aralık boyunca tek bir güzergah izlemelidir ve yönü belli olmayan dalga gibi iki aralık arasında hareket etmemelidir. Ama materyalistlerin beklentileri karşılıksız kalmıştır.
Burada bahsettiğimiz dalga, suda oluşan dalga gibi fiziksel bir anlam taşımamaktadır. Buradaki dalga, elektron dalgalarıdır. Bu dalgalar, bizim fiziksel dünyamızdaki üç boyutlu ortamda var olmamaktadırlar.
Söz konusu dalga kavramını ünlü fizikçi Fred Alan Wolf şu şekilde tarif etmektedir:
Kuantum fizikçileri bir olayın olasılığını belirlediklerinde, bir sayı hesaplarlar. Bu sayı, kuantum dalga fonksiyonları adı verilen iki matematik fonksiyonunun çarpımından ortaya çıkar… Bu dalga fonksiyonları zaman ve mekan içinde hareket eden gerçek birer dalga olarak farz edilirler. Ancak aslında bunlar gerçek dalga değillerdir, tamamen hayalidirler. Bunlar, manyetik alan veya yer çekimi alanı gibi bir alan değillerdir. Bunlar ölçülemezler. Kütleleri veya enerjileri yoktur. Bunlar yalnızca bizim zihnimizde ve hayal gücümüzde var olurlar. Yani, gözlemlediğimiz gerçek maddesel varlıklar gibi varlıkları yoktur…
Zaman halkalarını yöneten dinamik kanunları, bize ait bir hikayeyi meydana getirir. Bir başka deyişle, bir zaman halkası meydana getirildiğinde, bilinçli veya bilinçsiz olarak “dışarıda” olarak tecrübe ettiğimiz dünya, hem kendi zihnimizde hem de nesnel olarak paylaştığımıza inandığımız gerçeklikte meydana gelir.24

Çift yarık deneyi ile kanıtlanmış olan şey, elektronların bildiğimiz fiziksel ve matematiksel kavramlarla anlaşılmasının imkansız oluşudur. Ancak bizler zaten dış dünyadaki gerçeklikle hiçbir zaman bir bağlantı içinde olamayız. Algılarımızın bize gösterdiklerini aşarak, dış dünyanın aslına ulaşmamız mümkün değildir.

Fred Alan Wolf’a göre, elektronlarla ilgili kesin ve bilimsel olan gerçek; bildiğimiz fiziksel veya matematiksel kavramlar içinde anlaşılmasının imkansız olduğudur. Ancak bizler zaten dışarıdaki gerçeklikle hiçbir zaman bir bağlantı içinde olamayız. Kendi algılarımızı aşarak dış dünyanın aslına ulaşmamız imkansızdır.
Çift yarık deneyi, tüm atom altı parçacıkları ile denenebilir. Ama sonuç hep aynı olacaktır. Çünkü kuantum mekaniği, tüm evrene hakimdir. Milyonlarca atom bir araya gelip büyük bir nesneyi veya bir insanı meydana getirdiğinde, söz konusu engelleme etkisinin gözlemlenme ihtimali de azalır. Ama bunun anlamı, kuantum mekaniğinin artık geçersiz olduğu değildir. Sadece bu işlem artık gözlemlenememektedir. Dolayısıyla bu gerçek, maddenin tümü için geçerlidir. Washington Üniversitesi’nden matematikçi Thomas McFarlane’e göre kuantum mekaniğinde, günlük yaşantımızda karşımıza çıkan büyük objeler de aslında nesnel olarak var olan maddeler değildirler. Farlane’e göre, nesnel olarak var olan dünyanın görüntüsü, sadece bir illüzyondur.25
Kuantum mekanikçilerinin bilimsel olarak ispat ettikleri şey, nesnel dünyanın yoğunlaştırılmış bir dalga şeklinde var olduğudur. Kuantum mekanikçilerine göre insanı aldatan en büyük problem ise bizim algılarımızla var olan dünyada, gerçekliği oldukça ikna edici olan detay, keskinlik ve netliğin söz konusu olmasıdır. Oysa dışarıdaki dünya bize hiçbir zaman ulaşmamaktadır. Bizler, dışarıdaki gerçekliği, dışarıda var olan madde dünyasının aslını hiçbir zaman göremeyiz. Bizim zihnimizde oluşan bir dünya vardır ve bizim algılarımızla var olmasına rağmen bu dünya mükemmel bir netlikle oluşmaktadır. Günlük yaşantımız, dışarıda var olan gerçeklik ile oldukça çelişkili bir görünüm sunmaktadır. Bu durumda karşımıza çıkan soru, fiziksel gerçeklerin mi, yoksa bizlere doğru ve net görünenlerin mi doğru kabul edilmesi gerektiğidir. Thomas J. McFarlane, bu soruya bir karşılaştırma yapılarak cevap bulunabileceğini belirtmektedir.

McFarlane’e göre günümüz bilim adamlarının, bu cevabı bulmak için bundan 300 yıl öncesine gidip, Dünya’nın düz olduğuna inanan insanlarla karşılaştığını düşünebiliriz. Bilim adamları, onların hatasını düzeltmek için onlara kibarca yanlış düşündüklerini, Dünya’nın aslında yuvarlak olduğunu söylerler. Onlar ise muhtemelen, bilim adamlarına neden böylesine çılgınca bir fikre kapıldıklarını soracaklardır. Bilim adamları ise onlara, o dönemin şartları ve bilgisi dahilinde kendi tezlerini kanıtlayacak tek bir delil bile getiremeyeceklerdir. Ancak onlar günümüz insanlarına, tüm deneyimlerine dayanarak ve bununla ilgili deliller getirerek Dünya’nın düz olduğunu kendilerince açıklarlar. Dahası, yeryüzünü ölçmek ve yol haritaları yapmak için gezegen geometrisi kavramını kullanır ve günlük yaşamlarında bununla çelişen hiçbir şey bulmazlar. Aynı şekilde, geniş bir araziye veya denize baktıklarında da hiçbir eğrilik görmediklerini söyler ve Dünya’nın yuvarlaklığını kanıtlayan hiçbir delil bulunmadığını iddia ederler. Bu durumda, “Dünya yuvarlaktır” iddiası bir aldatmaca gibi kalır. Bilim adamları, hiçbir şey kanıtlayamamış olarak, zaman makinelerine biner ve günümüze dönerler.26
McFarlane’e göre, dostlarımızı Dünya’nın yuvarlak olduğuna ikna edemememizin sebebi, elbette, Dünya ile karşılaştırıldığında çok küçük oluşumuzdur. Deneyimimiz coğrafik olarak küçük bir alanda sınırlı kaldığı için Dünya, gerçekte öyle olmadığı halde, düz gibi görünmektedir. Bir başka deyişle, Dünya’nın görünen düzlüğü aslında gerçek bir düzlük değildir, çünkü Dünya düz değildir. Ama bu, Dünya’nın büyüklüğü nedeniyle yanıltıcı bir düzlüktür. Dünya’nın yuvarlak olduğunu kanıtlamak için, günlük deneyimlerimizin ötesine gitmemiz gerekmektedir. Örneğin, bir uçak ile Dünya etrafında uçabilir veya bir uzay mekiği ile uzaya çıkabiliriz. Ama günlük deneyimlerimizle sınırlı kaldığımızda, düzlüğün bir illüzyon olduğuna dair hiçbir kanıtımız yoktur. Aynı şekilde, Dünya’nın düz olduğuna inanmamak için bir nedenimiz de yoktur. McFarlane, verdiği bu örnekten sonra sözlerine şu şekilde devam eder:
Eğer insanlar geçmişte gerçek konusunda bu derece aldanmışlarsa, biz şu anda aldanmadığımızı nasıl bilebiliriz? Gördüğümüz gibi, bizim şimdiki gerçek görüşümüzün günlük deneyimlerimizle uyumlu olması, onları gerçek haline getirmez. Bizim deneyimlerimizin bir sınırı olduğu için, belki de nesnel dünya fikrimiz gerçekten de bir illüzyondur. Tıpkı düz dünya fikrinin bir illüzyon olması gibi.27
Maddenin Mutlaklığı İddiası, Materyalizmle Birlikte Yok Olup Gitmiştir
Kuantum mekaniğinin bizlere göstermiş olduğu sonuç şudur: Madde, materyalistlerin iddia ettikleri gibi mutlak ve sonsuz değildir. Madde ezeli veya ebedi olmadığı gibi çevremizde gördüğümüz varlıklar da sadece birer atom yığını değillerdir. Kuantum fiziğine göre madde, materyalistlerin hiç hesaba katmadığı boyutlar içinde nitelik değiştirmiş ve maddenin temelinin sadece bir enerji şekli olduğu bilimsel olarak kanıtlanmıştır. Materyalizm, kuantum fiziğinin gösterdiği gerçekler ile bilimsel anlamda kesin olarak çökmüştür.
Paul Davies ve John Gribbin, yeni fiziğin materyalizmi tamamen ortadan kaldırdığı gerçeğini şu şekilde özetlemektedirler:
Materyalizme hayat veren bilim olan fiziğin aynı zamanda materyalizmin ölümü için bir sinyal olduğunu söylemek doğrudur. 20. yüzyıl boyunca yeni fizik, bir seri şaşırtıcı gelişme ile materyalist doktrinin temellerini ortadan kaldırdı. Önce, Newton’un mekan ve zaman konusundaki tahminlerini ortadan kaldıran görecelik kuramı geldi… ve daha sonra kuantum teorisi geldi ve bizim madde görüntümüzü tamamen değiştirdi.28
Fizikçi Fred Alan Wolf ise, materyalizmi artık bilim adamlarının da terk etmiş olduklarını şu şekilde haber vermektedir:
Çoğu bilim adamı da dahil olmak üzere pek çoğumuz, yeni nesnel materyalizmi kabul etmiyoruz. Kalbimizin derinliklerinde, bizden önceki simyacıların yaptıkları gibi, tüm evrenden sorumlu olan şeyin, materyalizmden çok daha zengin bir şey olduğuna inanıyoruz.29
Materyalizmin çöküşünün getirdiği sonuç nedir? İnsanların büyük bir kısmını aldatan, onları Allah’ın varlığına inanmaktan alıkoyan en büyük sebeplerden biri maddenin tek mutlak varlık olduğuna olan kesin kanaatleridir. Dış dünyayı, algıladıklarının bir bütünü olarak kabul etmek yerine, gördükleri her şeyin mutlak gerçeği ile muhataplarmış gibi davranırlar. Materyalizmin sunduğu maddenin varoluşundaki amaçsızlığı, kendilerine de uygular ve dünyaya geliş ve dünyada bulunuş amaçlarının olmadığını zannederler. Allah’ın varlığının delillerini göremez ve inanabilmek için Allah’ın da (Allah’ı tenzih ederiz) maddesel bir varlık olarak kendilerine gözükmesini beklerler. Varlıkların yaratılmadıklarına inanır ve dolayısıyla bir Yaratıcı’nın varlığını asla kabul etmek istemezler.

Stephen M. Barr

İşte materyalizm bahanesine sığınılarak yapılmak istenen, aslında Allah’ın mutlak varlığını ve Allah’ın yaratmasını reddetmeye çalışmaktır. Materyalizmin çöküşü, bu bahaneyi kesin olarak ortadan kaldırmış, Allah’ın mutlak varlığı gerçeğini tüm delilleriyle göstermiştir.
Delaware Üniversitesi Bartol Araştırma Enstitüsü parçacık fizikçisi Stephen M. Barr, bu gerçeği şu sözlerle ifade etmektedir:
Bilim bizi böyle bir serüvenin içine sürükledi. Silahlarla değil; teleskoplarla ve parçacık hızlandırıcılarıyla donanmış ve derin matematiğin işaretleri ve sembolleriyle konuşan bilim, bize, çok farklı kıyıları ve bize oldukça yabancı olan fantastik yerleri getirdi. Biz evreni incelemeye devam ettikçe, yolculuğun sonuna geldiğimizde artık birer birer bize tanıdık gelen sınır taşlarını ve en eski evimizin planını kavramaya başladık. Gerçeği bulmaya çalıştığımız bu yolculuk en sonunda bizi Allah’a yöneltmektedir.30
Maddenin aslı ile muhatap olduğunu düşünmek yalnızca bir zandır. Algılarımızla kavrayabildiğimiz bu dünyada, buna dair hiçbir kanıt yoktur. Bizler, yalnızca kendi algılarımızda var olan dünyayı görebilir, duyabiliriz. Dışarıdaki maddesel dünyanın aslına ulaşabilmemiz imkansızdır. Evren ezeli ve ebedi değildir, bir başlangıcı ve bir sonu vardır. Evrenin hiçbir noktasında, materyalistlerin iddia ettiği şekilde bir “amaçsızlık” hakim değildir. Tüm evren ve bunun içindeki her varlık, bir amaç uğruna var edilmiştir. Bunların tümünün gösterdiği tek bir sonuç vardır: Evrenin her noktasında yaratılmışlık hakimdir. Yaratılan eserler ise, çok daha üstün bir gücün, bir Yaratıcı’nın varlığını gösterir. O Yaratıcı, tüm alemleri sarıp kuşatmış olan Yüce Allah’tır.
Materyalistlerin bu gerçeğe karşı mücadeleleri artık bir anlam taşımamaktadır. Çünkü modern fizik, onların tümüyle aleyhlerine sonuç vermiştir.
İnsanların büyük bir kısmını aldatan en büyük sebeplerden biri, maddenin tek mutlak varlık olduğuna kesin kanaatleridir. Bu bakış açısıyla, materyalizmin sunduğu maddenin var oluşundaki amaçsızlığı kendilerine de uygular ve dünyaya geliş amaçlarının olmadığını zannederler. Allah’ın varlığının delillerini göremez ve materyalizm büyüsü içinde saplanıp kalırlar.
Oysa asıl gerçek şudur: Tüm evren ve bunun içindeki her varlık, bir amaç uğruna yaratılmıştır. Yüce Rabbimiz olan Allah, var olan her şeyi yoktan yaratan, tüm alemleri sarıp kuşatandır.

Allah ayetlerinde şöyle bildirir:
Biz, bir ‘oyun ve oyalanma konusu’ olsun diye göğü, yeri ve ikisi arasında bulunanları yaratmadık.
Eğer bir ‘oyun ve oyalanma’ edinmek isteseydik, bunu, Kendi Katımız’dan edinirdik. Yapacak olsaydık, böyle yapardık.
Hayır, Biz hakkı batılın üstüne fırlatırız, o da onun beynini darmadağın eder. Bir de bakarsın ki, o, yok olup gitmiştir. (Allah’a karşı) Nitelendiregeldiklerinizden dolayı eyvahlar size.
Göklerde ve yerde kim varsa O’nundur. O’nun yanında olanlar, O’na ibadet etmekte büyüklüğe kapılmazlar ve yorgunluk duymazlar. (Enbiya Suresi, 16-19)

 
1- Stanley Sobottka, A Course in Consciousness, http://faculty.virginia.edu/consciousness/
2- Stephen M. Barr, Retelling the Story of Science, Mart 2003 http://www.firstthings.com/ftissues/ft0303/articles/barr.html
3- Amit Goswami, The Self-Aware Universe “How Consciousness Creates the Material World”, Tarcher / Penguin Books, 1995, s. 12
4- Taşkın Tuna, Ol Dedi Oldu “Big Bang’in Nefes Kesen Öyküsü”, Ekim 2005, Şule Yayınları, s. 59
5- Peter Russell, The Primacy of Consciousness, http://www.peterussell.com/SP/PrimConsc.html
6- Fred Alan Wolf, The Spiritual Universe “One Physicist’s Vision of Spirit, Soul, Matter and Self”, Moment Point Press, 1999, s. 99
7- Can Science Seek to Soul, http://www.closertotruth.com/topics/mindbrain/113/113transcript.html
8- George Gilder http://www.taemag.com/issues/articleid.17078/article_detail.asp
9- Amit Goswami, The Self-Aware Universe “How Consciousness Creates the Material World”, Tarcher / Penguin Books, 1995, s. 31
10- David Pratt http://www.theosophy-nw.org/theosnw/science/prat-mat.htm
11- Richard Feynman, The Character of Physical Law, Türkçe baskı: Fizik Yasaları Üzerine, TÜBİTAK Yayınları, s. 149-151 – http://www.zamandayolculuk.com/cetinbal/kopenhag.htm
12- Thomas J. McFarlane, “The Illusion of Materialism” http://www.integralscience.org/materialism/materialism.html
13- Peter Russell, The Primacy of Consciousness, http://www.peterussell.com/SP/PrimConsc.html
14- Jeffrey M. Schwartz, Sharon Begley, The Mind and The Brain “Neuroplasticity and the Power of Mental Force”, Regan Books, 2003, s. 272-273
15- Jeffrey M. Schwartz, Sharon Begley, The Mind and The Brain “Neuroplasticity and the Power of Mental Force”, Regan Books, 2003, s. 274
16- Roger Penrose, The Road to Reality, Alfred A. Knopf, 2006 s. 1031
17- Amit Goswami, The Self-Aware Universe “How Consciousness Creates the Material World”, Tarcher / Penguin Books, 1995, s. 59-60
18- Jeffrey M. Schwartz, Sharon Begley, The Mind and The Brain “Neuroplasticity and the Power of Mental Force”, Regan Books, 2003, s. 264
19- Jeffrey M. Schwartz, Sharon Begley, The Mind and The Brain “Neuroplasticity and the Power of Mental Force”, Regan Books, 2003, s. 274
20- What the Bleep Do We Know?, Belgesel film, yönetmen: William Arntz, Betsy Chasse
21- Nick Herbert, Temel Bilinç, Ayna Yayınevi, 1999, s. 146
22- Nick Herbert, Temel Bilinç, Ayna Yayınevi, 1999, s. 143
23- http://www.integralscience.org/materialism/materialism.html
24- Fred Alan Wolf, Mind into matter “A New Alchemy of Science and Spirit”, 2001, Moment Point Press, s. 105
25- http://www.integralscience.org/materialism/materialism.html
26- http://www.integralscience.org/materialism/materialism.html
27- http://www.integralscience.org/materialism/materialism.html
28- Paul Davies and John Gribbin, The Matter Myth “Dramatic Discoveries That Challenge Our Understanding of Physical Reality”, Touchstone books, 1992, s. 14
29- Fred Alan Wolf, Mind into matter “A New Alchemy of Science and Spirit”, 2001, Moment Point Press, s. 6-7
30- Stephen M. Barr, Retelling the Story of Science, http://www.firstthings.com/ftissues/ft0303/articles/barr.html
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.