Bir yanım hasret bir yanım gurbet

Bir yanım hasret bir yanım gurbet
Ne usanır gönlüm ne senden uzaktır
Gözlerine dalıp kaldım farzet
Sanma sen gitmeden bir kere kapanır
Gözlerim ol bakıp bakıp görmezden geldiğim dünyamı döndür a canım
Sözlerim ol atıp atıp içime ağlayıp sızlayıp vermediğim ol
Gel dedim gel dedim gelmedin yarim
Senden bana fayda yok ağrısın sızısın
Ağladım ağladım ağladım
Yarim yarim diye duymadın sağ olasın
Eski zamanların hatırı sende var mı ki
Etrafında bir yer bulayım
Sen bir ömür böyle sürmez derken
Ben nasıl efkarından huzur bulayım
Gözlerim ol bakıp bakıp görmezden geldiğim dünyamı döndür a canım
Sözlerim ol atıp atıp içime ağlayıp sızlayıp vermediğim ol
Gel dedim gel dedim gelmedin yarim
Senden bana fayda yok ağrısın sızısın
Ağladım ağladım ağladım
Yarim yarim diye duymadın sağ olasın
- Erdem Ergün - 

GÖMDÜM OĞUL-ESAT KABAKLI SESLİ DİNLEYİN

 
Gömdüm ogul seni topraga gömdüm
Kanli gözyasimla pinara döndüm
Tabutun üstünde dirildim öldüm
Seni vuran eller kirilsin ogul

Doymadim sesine fidan boyuna
Kalin ip taktilar ince boynuna
Gül gibi düstün topragin koynuna
Seni asan eller kirilsin ogul

Giden ogul hiç gelir mi yerine
Ah evladim yaram indi derine
Hele bakin su zalimin serrine
Seni yakan eller kirilsin ogul

SÜRGÜN OZAN ARİF SESLİ DİNLEYİN

SÜRGÜN
Üç gardaştık bir zamanlar üç gardaş,
O toprakta, sen zindanda, ben sürgün.
Aklımıza gelir miydi hiç gardaş?
O toprakta, sen zindanda, ben sürgün.


Aynı aşkla dolu idi içimiz,
Bu vatanı sevmek idi suçumuz,
Bir kaderin kurbanıyız üçümüz,
O toprakta, sen zindanda, ben sürgün.


Yıllar oldu onu yolcu edeli,
Sen hapise ben sürgüne gideli,
Demek buymuş bu sevdanın bedeli,
O toprakta, sen zindanda, ben sürgün.


O çiçekti hain eller kuruttu,
Şehid edip omuzlarda yürüttü,
Seni zindan beni gurbet çürüttü
O toprakta, sen zindanda, ben sürgün.


Kendimden çok size gönlüm üzülür,
Sofralarda elim kolum çözülür,
Lokma gelir boğazıma dizilir,
O toprakta, sen zindanda, ben sürgün.


O şehittir ‘şehit’ diye anayım,
Lakin sana çarem yok ki sunayım,
Sen bana yan ben de sana yanayım,
O toprakta, sen zindanda, ben sürgün.


Mümkün değil bu düzenle barışmak,
Bize düşen aynı yolda yarışmak,
Ahrete mi kaldı gardaş görüşmek
O toprakta, sen zindanda, ben sürgün.


Kader hala bize böyle bağ olsun,
Düşmanların yürekleri yağ olsun,
Ne yapalım vatan millet sağ olsun
O toprakta, sen zindanda, ben sürgün.


Arif der ki bu çileler bu ahlar,
Belki bize bu çilede felah var,
Kul bilmesin bizi bilen ALLAH var,
O toprakta, sen zindanda, ben sürgün…


Söz / Müzik:Ozan Arif

Bir Organ Nakli Gibi Sevmiştim Seni

Bir organ nakli gibi sevmiştim seni;
Çürük gözlerine bağışlanan ellerim,
Yırtık dudaklarına bağışlanan şiirlerim..
Darmadağın kadınların,darmadağın ettiği erkekler gibi
Sevmiştim seni…
Çok eskitilmiş bir aşkın hatırlanması,
Sevgilinin resmi karşısında çocuksu bir iç kanaması
Aslında işin açıkçası;
Rüzgarın fırtınaya dönüşmesi gibi
Hayatına yönelik bombalı bir saldırı gibi
Geriye çekilirken herkesi öldürmek gibi
Sevmiştim seni…
Ruhum kan kaybederken nasıl tutarım seni şimdi deniz gibi,
Neticesi olmayan herhangi bir sebep gibi
Ortalık yerde durup dururken
Sevmiştim seni…
Atlara kalırsa çoktan kaybettik savaşı,
Mızraklar kırıldı,kalkanlar delindi,ganimetler paylaşıldı.
Kasaba meydanında birbirini dövmekten
Yorulan iki kovboy gibi,
Bir tabancanın namlusuyla tetiğiyle,
Kendisinden farklı,
Kendisinden ayrı,
Bir silahın şarjöründe tanışan iki soğuk mermi gibi,
Aynı bedene sıkılan iki el kurşun gibi,
Katille kurban arasında o birkaç saniyelik telaşla
Sevmiştim Seni…

Sürgün Ülkeden Başkentler Başkentine

 Sürgün Ülkeden Başkentler Başkentine

II
Gelin gülle başlayalım atalara uyarak
Baharı koklayarak girelim kelimeler ülkesine
Bir anda yükselen bir bülbül sesi
-Erken erken karlar ortasında
Güneş dönmüş ışık saçan bir yumurta-
Bana geri getirir eski günleri
…Paslanmış demir bir kapı açılır
Küf tutmuş kilitler gıcırdarken
Ta karanlıklar içinde birden
Bir türkü gibi yükselirsin sen
Fısıldarım sana yıllarca içimde biriken
Söyleyemediğim ateşten kelimeleri
Şuuraltım patlamış bir bomba gibi
Saçar ortalığa zamanın
Ağaran saçın toz toprağını
Bana ne Paris’ten
Newyork’tan Londra’dan
Moskova’dan Pekin’den
Senin yanında
Bütün türedi uygarlıklar umurumda mı
Sen bir uygarlık oldun bir ömür boyu
Geceme gündüzüme
Gözlerin
Lale Devrinden bir pencere
Ellerin
Baki’den Nefi’den Şeyh Galib’den
Kucağıma dökülen
Altın leylak
III
Ölüler gelmiş çitlembikler sarmaşıklarla
Tırmanmışlar surlarıma burçlarıma
Kimi ırmaklardan yansıma
Kimi kayalardan kırpılma
Kimi öteki dünyadan bir çarpılma
İçi ölümle dolu
Dönen bir huni
Doğarken güneş
Kesilmiş ölü yüzlerden
Bir mozayik minyatürlerden
Dokunur tenimize
Soğuk bir azrail ürpertisiyle ay
Ve birden senin sesin gelir dört yandan
Menekşe kokulu sütunlardan
Komşu dağlardaki nergislerden leylaklardan
Gözlerine ait belgeler sunulur
Ey aşkın kutlu kitabı
Uçarı hayallere yataklık eden
Peri bacalarının yasağı
Gönlümün celladı acı mezmur
Bana bıraktığın yazıt bu mudur
Ölüm geldi bana düğün armağanın gibi
Senden bir gök
Senden yıldızlar ördüler
Ateş böcekleri
O gece dört yanıma
Ey bitmeyen kalbimin samanyolu destanı
Sen bir anne gibi tuttun ufukları
Ve çocuklar gülle anne arasında
Seninle güller arasında
Tuhaf bir ışık bulup eridiler
Çocuklar dağ hücrelerinde erdiler
Aramızdaki sırra
Bir de ay ışığında büyüyen fısıltılar
Gençlik monologları
Seni alıp kaybolmuş zamanın çağıltısından
Bana getiren
Yasamız vardı
Öfkeyle yazardın sen bir yüzüne
Ölür ölür okurdum öbür yüzünde ben
IV
Senin kalbinden sürgün oldum ilkin
Bütün sürgünlüklerim bir bakıma bu sürgünün bir süreği
Bütün törenlerin şölenlerin ayinlerin yortuların dışında
Sana geldim ayaklarına kapanmaya geldim
Af dilemeye geldim affa layık olmasam da
Uzatma dünya sürgünümü benim
Güneşi bahardan koparıp
Aşkın bu en onulmazından koparıp
Bir tuz bulutu gibi
Savuran yüreğime
Ah uzatma dünya sürgünümü benim
Nice yorulduğum ayakkabılarımdan değil
Ayaklarımdan belli
Lambalar eğri
Aynalar akrep meleği
Zaman çarpılmış atın son hayali
Ev miras değil mirasın hayaleti
Ey gönlümün doğurduğu
Büyüttüğü emzirdiği
Kuş tüyünden
Ve kuş sütünden
Geceler ve gündüzlerde
İnsanlığa anıt gibi yükselttiği
Sevgili
En sevgili
Ey sevgili
Uzatma dünya sürgünümü benim
Bütün şiirlerde söylediğim sensin
Suna dedimse sen Leyla dedimse sensin
Seni saklamak için görüntülerinden faydalandım Salome’nin Belkıs’ın
Boşunaydı saklamaya çalışmam öylesine aşikarsın bellisin
Kuşlar uçar senin gönlünü taklit için
Ellerinden devşirir bahar çiçeklerini
Deniz gözlerinden alır sonsuzluğun haberini
Ey gönüllerin en yumuşağı en derini
Sevgili
En sevgili
Ey sevgili
Uzatma dünya sürgünümü benim
Yıllar geçti saban olumsuz iz bıraktı toprakta
Yıldızlara uzanıp hep seni sordum gece yarılarında
Çatı katlarında bodrum katlarında
Gölgendi gecemi aydınlatan eşsiz lamba
Hep Kanlıca’da Emirgan’da
Kandilli’nin kurşuni şafaklarında
Seninle söyleşip durdum bir ömrün baharında yazında
Şimdi onun birdenbire gelen sonbaharında
Sana geldim ayaklarına kapanmaya geldim
Af dilemeye geldim affa layık olmasam da
Ey çağdaş Kudüs (Meryem)
Ey sırrını gönlünde taşıyan Mısır (Züleyha)
Ey ipeklere yumuşaklık bağışlayan merhametin kalbi
Sevgili
En sevgili
Ey sevgili
Uzatma dünya sürgünümü benim
Dağların yıkılışını gördüm bir Venüs bardağında
Köle gibi satıldım pazarlar pazarında
Güneşin sarardığını gördüm Konstantin duvarında
Senin hayallerinle yandım düşlerin civarında
Gölgendi yansıyıp duran bengisu pınarında
Ölüm düşüncesinin beni sardığı şu anda
Verilmemiş hesapların korkusuyla
Sana geldim ayaklarına kapanmaya geldim
Af dilemeye geldim affa layık olmasam da
Sevgili
En sevgili
Ey sevgili
Uzatma dünya sürgünümü benim
Ülkendeki kuşlardan ne haber vardır
Mezarlardan bile yükselen bir bahar vardır
Aşk celladından ne çıkar madem ki yar vardır
Yoktan da vardan da ötede bir Var vardır
Hep suç bende değil beni yakıp yıkan bir nazar vardır
O şarkıya özenip söylenecek mısralar vardır
Sakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardır
Ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır
Gün batsa ne olur geceyi onaran bir mimar vardır
Yanmışsam külümden yapılan bir hisar vardır
Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır
Sırların sırrına ermek için sende anahtar vardır
Göğsünde sürgününü geri çağıran bir damar vardır
Senden ümit kesmem kalbinde merhamet adlı bir çınar vardır
Sevgili
En sevgili
Ey sevgili

Sezai Karakoç

AH BİNE’L AŞK….

Ah Bine’l Aşk
Âşıkların gönülleri ateşe benzer, bedenleri mangala. Aşk uçuşuna dünya dardır. Aşkla, taş yürekler bile yumuşar, yumuşar da gönül taş bile olsa mücevher kesilir. Aşk yüreklere hayat verir. Aşk atına bin, artık yolu düşünme çünkü aşk atı pek rahvandır.” * Aşkın bedeli sevgili uğruna canını verebilmektir. (Mevlâna)

Aşka ulaşmak için
Ateşlere daldım yansam da nafile
Ulaşamam ellerimin içinde ki yâre
Kısmet değil der çekerim içime hasretini
Uzayan yollara inat gurbete düşer sevdam
Gözler çeker ahını duymasın yâd eller vahı mı

Söylemem kimseye içimin fırtınalarınıŞiirlere dökerim sancılarımı
Acıtsa da şair yanımı
hüzünlere dem
Yok ki bundan b
aşka çarem
Ben öyle kırık sözler yazar dururken
Sen fısılda açık pencereden
duyarım ben hasretini
Çekerim içime sevdamızın
Temmuz sıcağını
Isınır nisan yağmurlarında
ıslanan bedenim
Nafile ibadetler gibi çoğalır
heybemde biriktirdiklerim

Gözlerimin içinde çakar kıvılcımlar
Okurken bakışlarının sırrını
Lâl dudaklar çözülür
Secdeye bırakılırken yaşlar
Kaç istihareye uyudumsa
Hep uçurumlarda uyandım sensiz
Kısır bir sevdaymış bu çoğalmak isterken
Ayrılığa yenik düşen kafes kuşları gibi vatansız
Ah mine’l
aşk düştüm gurbet ellere

Sevgi üzerine kullanılabilecek bütün mecazları üstüne alınmadır aşk… Aşk acıdır, hasrettir… Hicran ve hayrettir, firkat ve gurbettir… Gözyaşı ve ahtır; tazarru ve münacattır… Aşk ölümdür, can vermedir, kurban olmadır… Canların birbirinde kaynayıp erimesidir; canların can özünde yitirilmesi ve aranmamasıdır aşk

Ah mine’l Aşk: Ah aşkın elinden
Ah Bine’l Aşk:Ah
aşka ulaşmak

SEN BENİM HÜZÜN YANIMSIN SESLİ ŞİİR

Sen benim hüzün yanımsın.
Güneşin vurmadığı gölgede kalan yanım.
Kimselerin bilmediği kendime sakladığım.
En çok ayazda kalmış olup da rüzgara savuramadığım,
alıp alıp defalarca sineme sardığım yanımsın.
En çok kanayan yarama sarmaya çalıştığımsın.
Sardıkça kanayan kanadıkça sardığımsın…
Sen benim hüzün yanımsın.
Her doğan günle bir kez daha ümidimi yıkan tarafımsın.
“Olmadı olmayacak” dedirten hain düşmanımsın.
“Ah çıksa gelse şimdi…” diyecek kadar kendimi kaptırdığım saflığımsın.
“Çıksa ve gelse, alsa ve götürse…” diye çırpan kanadımsın.
Ve her defasında kendime kırk kez söyleyip kırk kez yanıldığımsın.
Sen benim hüzün yanımsın.
Söküp atamadığım umut çiçeklerini gömdüğüm toprağımsın.
Bahar gelir yeşerir diye yağmur, çamur, kar kış demeden suladığımsın.
Olur da bir gün açarsın diye beklediğim sevdamsın.
Sevda çiçekleri açar mı bilinmez ama umuduna umudumu bağladığımsın.
Sen benim hüzün yanımsın.
Dar vakitte bulup tez zamandaki kaybımsın.
“Ne olur kal benimle” dedirtecek kadar yalvardığımsın.
“Sensiz hayatı istemiyorum” diyecek kadar uçurumdan kendimi attığımsın.
Geceyle gündüzümü, yanlışla doğrumu karıştıran arafımsın.
Sahi sen benim soldan soldan vuran yanımsın.
Sen benim hüzün yanımsın.
Sensizken anlamını yitirdiğim hayatımsın.
Bütün kelimelerime yüklediğim anlamsın.
“Sen” diye başlayıp da bitiremediğim üç noktamsın.
“Sen, sen ille de sen” diye durup durup nefes aldığımsın.
“Sen varsan ben varım” dedirtecek kadar kendimi hiçe saydığımsın.
Kaderi kaderime yazılsın diye her gün Yaratıcıya yalvardığımsın.
Aklımda, yüreğimde ve duamda olansın.
Sen benim hüzün yanımsın.
Bakışına hasret kaldığım, sesine özlemle bağlandığımsın.
Özlemim, hasretim, bakmaya doyamadığımsın.
Bahtıma doğanımsın. Olmazsa olmazsımsın.
Nefretim, öfkem, kinim, sevincim, umudum, düşüm, rüyam,
hayalim ama en çok ağlatan, en çok da kanatansın…
Sen tarifi imkansız aşkımsın.
Cansın… Candasın…
&
Bir yavan hâldeyim, ne saklım saklı, ne bilinir gizim..
Bir boşluk ki dolmuyor içim, ne nâkışım nâkış, ne tamamdır bitiğim..Bir ürkek hâldeyim, ne sedâm duyulur, ne az olur sesim..
Araftayım, susuz; ne serabım serab, ne ab-ı içtiğim..
Bir bilinmez hâldeyim; ne bildiğim yalan, ne gerçek bildiğim
Bir ürkek haldeyim, ne sedam duyulur, ne az olur sesim..
Araftayım, susuz; ne serabım serab, ne ab-ı içtiğim..
Bir serkeş haldeyim; ne Mevlana’ya uzağım, ne Şems’tir yakınım..
Bir bilinmez haldeyim; ne bildiğim yalan, ne gerçek bildiğim 
Yusuf DUMAN / Ah Bine-l Aşk kitabından 

İSLAM: DÜNYAYI AYDINLATAN IŞIK..4


 İnsanların dinde parçalanmalarının temelinde, Allah’ın emrettiği ahlakı gereği gibi yaşamıyor olmaları vardır. Bu ahlak tevazuyu esas alır. Tevazudan uzaklaşanlar, kendilerini ve kendi fikirlerini mutlak doğru olarak görür, kendilerinden farklı düşünenleri küçümser ve onlara düşmanlık beslerler. Kendi görüşlerinin mutlak doğru olduğundan hiç kuşku duymadıkları için, kendilerini hiçbir zaman sorgulamaz ve dolayısıyla daha iyiye, daha doğruya gidemezler. Sadece kendi yorumunu beğenip bununla övünenlerin durumuna Kuran’da, “… onlar, işlerini kendi aralarında (farklı) kitaplar halinde böldüler; her bir grup, kendi ellerinde olanla yetinip sevinmektedir.” (Müminun Suresi, 53) ayetinde dikkat çekilmiştir.
Bu, Allah’tan korkup sakınanların ve ahiret gününde hesap vereceğine iman edenlerin şiddetle sakınıp korunmaları gereken bir durumdur. Bu konunun önemini fark edenlerin, diğer müminleri de parçalanmaktan, dağılmaktan, ayrılmaktan sakındırmaları, Müslümanların Kuran ahlakında ittifak etmelerini sağlamak için gayret etmeleri gerekmektedir.
              Örnek Müslümanlar, insanlara -Rabbimiz’in tecellileri olduğunun bilinciyle- sevgi, merhamet ve şefkatle yaklaşırlar. Kendileriyle aynı inancı paylaşan, Kuran’a iman eden, Allah’ın emirlerini yerine getiren ve Peygamber Efendimiz (sav)’in sünnetine uyanları ise kardeşleri olarak görür ve birbirlerinin velileri olduklarını unutmazlar. Yapılması gereken, farklı Müslüman topluluklar arasında olabilecek kültürel ve geleneksel farklılıklar ve bazı görüş ayrılıkları nedeniyle hizipleşmekten sakınmak, bunları sürekli ön plana çıkarıp ihtilafa zemin hazırlamak yerine, Kuran ahlakını yaşamakta ittifakı desteklemektir. Müslümanlar ittifakta birbirlerini desteklemeli, ihtilaflı konularda da hoşgörülü olmalı, anlayışlı davranmalıdırlar. Yukarıda da vurguladığımız gibi, özellikle bu konunun öneminin farkında olan samimi Müslümanlar ve İslam dünyasının önde gelen düşünür ve aydınları bu konuda yoğun girişimlerde bulunmalı, Müslümanlar arasında birlik ve beraberliği teşvik etmelidirler. Müslüman dünyası içinde sevgi, saygı, merhamet, hoşgörü üzerine kurulu bir dayanışma inşa edilmelidir.
                 Bir kez daha hatırlatmak gerekir ki, İslam ahlakının özünde, ihtilaf ve ayrılıkları değil, inanç birliğini ve ortak değerleri temel alan bir anlayış vardır. Hz. Muhammed (sav), “Size iki şey bırakıyorum onlara sımsıkı sarıldıkça asla dalalete düşmeyecek ve sapıtmayacaksınız: Kuran ve benim sünnetim” sözleriyle Müslümanlara uymaları gereken yolu göstermiştir. Bizlere düşen bu yola uymaktır. Hak dine uymak ve ayrılığa düşmekten sakınmak, Rabbimiz’in tüm inananlara emridir. Allah, ayetinde şu şekilde buyurmuştur:
O: “Dini dosdoğru ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin” diye dinden Nuh’a vasiyet ettiğini ve sana vahyettiğimizi, İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya vasiyet ettiğimizi sizin için de teşri’ etti (bir şeriat kıldı). Senin kendilerini çağırdığın şey, müşriklere ağır geldi. Allah, dilediğini buna seçer ve içten Kendisi’ne yöneleni hidayete erdirir. (Şura Suresi, 13)


“Faytoum Şehri”, Paul Renoir, Mathaf Galerisi, Londra

Birlik Ruhunun Yaşatılması
          Birlik; anlayış, fedakarlık, vefa ve sadakat gerektirir. Allah Kuran’da Müslümanlara birlik içinde olmalarını, şeytanın aralarını açıp bozmaya çalışacağını, bu birliği engellemek için çaba göstereceğini bildirmiştir. Müslümanlar din kardeşleri ile aralarındaki ilişkide, karşı tarafı incitecek bir söz söylemek, öfkelenmek, saygıya uygun olmayan tavırlarda bulunmak gibi birlik ruhunu zedeleyecek her türlü tavırdan sakınmakla yükümlüdürler. Her mümin bir diğerine karşı olabildiğince fedakar olmalı, sabırlı davranmalı, onun iyiliği için çalışmalı, sadık ve vefalı olmalıdır. Bu, tüm müminlerin benimsemesi gereken üstün bir ahlaktır.
             Bu konuda en güzel örneklerden biri, Hz. Muhammed (sav) ile birlikte Mekke’den hicret eden müminler ve Medine’de onlara güzel bir yurt hazırlayan Müslümanlar arasındaki ilişkidir. Mekkeli müşriklerin zulmü ve baskısı nedeniyle, Allah yolunda yurtlarından hicret eden müminleri, Medine’de Hz. Muhammed (sav)’e biat etmiş olan Müslümanlar en güzel şekilde karşılamış, onlara karşı büyük bir muhabbet ve ilgi göstermişlerdir. Birbirlerine yabancı iki topluluk olmalarına, cahiliye Arapları arasında tek önemli kıstas sayılan “kabile bağı”na sahip olmamalarına rağmen, imanları ve itaatleri nedeniyle örnek bir kardeşlik sergilemişlerdir. Medineli Müslümanlar hicret edenlere her türlü imkanı sağlamış, onlara evlerini açmış, yemeklerini onlarla paylaşmış, kendi ihtiyaçlarından önce onların ihtiyaçlarını düşünmüş, mümin kardeşlerinin nefislerini kendi nefislerine tercih etmişlerdir. Rabbimiz, Medineli müminlerin bu güzel ahlakını Kuran’da şöyle bildirmiştir:

İngiliz ressam David Roberts’ın, “Muayyad Camisi” adlı tablosu
Allah’a ve Resûlü’ne itaat edin ve çekişip birbirinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider. Sabredin. Şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir.
(Enfal Suresi, 46)

Kendilerinden önce o yurdu (Medine’yi) hazırlayıp imanı (gönüllerine) yerleştirenler ise, hicret edenleri severler ve onlara verilen şeylerden dolayı içlerinde bir ihtiyaç (arzusu) duymazlar. Kendilerinde bir açıklık (ihtiyaç) olsa bile (kardeşlerini) öz nefislerine tercih ederler. Kim nefsinin ‘cimri ve bencil tutkularından’ korunmuşsa, işte onlar, felah (kurtuluş) bulanlardır. (Haşr Suresi, 9)
Bu, örnek alınması gereken çok üstün bir ahlaktır. Ve iki mümin topluluğun birbiri ile ilişkisinin nasıl olması gerektiğini gösteren çok önemli bir örnektir. Peygamber Efendimiz (sav) ise, Müslümanlar arasında dayanışmanın nasıl olması gerektiğini bir hadisinde şöyle tarif etmiştir:
Müslümanların kendi aralarındaki merhametleri, saygı ve dayanışmaları tıpkı bir vücut gibidir. Vücutta bir uzuv rahatsızlandığında diğer uzuvlar onunla birlikte aynı acıyı çekerler ve uyumazlar.
           Müslümanların birbirlerine karşı sevgileri ve kalplerinde birbirlerine karşı hiçbir olumsuz his kalmaması, Allah’ın müminlere büyük bir lütfu ve nimetidir. Ahirette tam anlamıyla yaşanacak olan bu nimet Kuran’da şöyle bildirilir:
Onların göğüslerinde kinden (ne varsa tümünü) sıyırıp-çektik, kardeşler olarak tahtlar üzerinde karşı karşıyadırlar. (Hicr Suresi, 47)
          Dolayısıyla Müslümanlar, dayanışmanın, kardeşliğin ve birlik duygusunun büyük bir nimet olduğunun bilincinde davranmalı ve bu birliğin korunması için sabırlı ve iradeli olmalıdırlar. Enfal Suresi’nin 1. ayeti “… Eğer mü’min iseniz Allah’tan korkup-sakının, aranızı düzeltin ve Allah’a ve Resulü’ne itaat edin.” Müslümanlara birlikte davranmalarının önemini bildiren bir diğer ayettir. Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) ise, Müslümanların ortak hareket etmelerinin önemini bir hadis-i şerifinde şöyle ifade etmiştir:
….Birbirinize hased (çekememezlik) etmeyiniz. Birbirinize buğuz (düşmanlık) etmeyiniz. Birbirinizle iyi ilişkileri kesmeyiniz. Birbirinizden yüz çevirip küsüşmeyiniz ve ey Allah’ın kulları, kardeşler olunuz.9

Yeryüzünde şiddet ve zulmün yaygınlığı, Müslümanların üzerindeki sorumluluğun büyüklüğünü göstermektedir.
              Mümin, her durumda affedici olmakla yükümlüdür, ancak karşısındaki kişi de bir Müslümansa, onunla din kardeşi olduğunu, her ikisinin de Allah’tan korkup sakındığını, Peygamber Efendimiz (sav)’e itaat ettiğini, helal ve harama titizlik gösterdiğini düşünerek çok daha sabırlı davranmalıdır. Müslüman, din kardeşinin her zaman için iyiliğini istemesi gerektiğinin, kendisini düşündüğü gibi onu da düşünmesi gerektiğinin, herhangi bir anlaşmazlık söz konusu olduğunda da sabırla, şefkatle ve sevgiyle karşılık vermesi gerektiğinin bilincindedir. Bir Kuran ayetinde, Müslümanların din kardeşleri için şöyle dua ettikleri bildirilir:

Şam’daki Büyük Cami’den bir görüntü
Görmedin mi ki, Allah nasıl bir örnek vermiştir: Güzel bir söz, güzel bir ağaç gibidir ki, onun kökü sabit, dalı ise göktedir.
(İbrahim Suresi, 24)
Bir de onlardan sonra gelenler, derler ki: ‘Rabbimiz, bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla ve kalplerimizde iman edenlere karşı bir kin bırakma. Rabbimiz, gerçekten Sen, çok şefkatlisin, çok esirgeyicisin. (Haşr Suresi, 10)
            Müslümanlar, aralarında herhangi bir sorun olan kardeşleriyle bu sorunu dostça gidermekle yükümlü oldukları gibi, iki Müslüman topluluk arasında da benzeri bir olay yaşandığında, müminlerin arasını düzeltip uzlaştırmakla yükümlüdürler. Allah, iman edenlere şöyle buyurmuştur:
Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını bulup-düzeltin ve Allah’tan korkup-sakının; umulur ki esirgenirsiniz. (Hucurat Suresi, 10)
             Bu ahlakın, müminlere çok güçlü bir beraberlik ve birlik ruhu kazandıracağı açıktır. Nitekim Rabbimiz, iman edenlere Kendisi’nin yolunda “birbirlerine kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak” (Saff Suresi, 4) mücadele etmelerini emretmektedir. Bu mücadele, inkarcı felsefe ve ideolojilere karşı yürütülmesi gereken fikri bir mücadeledir ve tüm Müslümanların üzerinde önemli bir sorumluluktur. Bu fikri mücadeleyi üstlenip, dünyayı içinde bulunduğu karanlıktan aydınlığa çıkarmak yerine, kendi iç sorunları ile boğuşan, içe kapalı bir yapı geliştirmek kuşkusuz büyük bir hata ve tarihi bir vebal olabilir. Bugün, başta dünyanın pek çok ülkesinde ezilen ve zulüm gören Müslümanlar olmak üzere, insanlık, içine düştüğü durumdan kurtulabilecek bir çıkış yolu aramakta, dünyaya barış, huzur, adalet getirecek ve unuttuğu varoluş amacını hatırlatacak bir yol gösterici beklemektedir. Bu yol göstericilik, İslam toplumunun sorumluluğudur ve tüm Müslümanların bu bilinçle hareket etmeleri gerekmektedir.
           Şiddetin, terörün, zulmün, sahtekarlığın, dolandırıcılığın, yalancılığın, ahlaksızlığın, çatışmaların, yoksulluğun dünya genelinde yaygın olması, yeryüzünün “fitne” ile dolu olduğunu göstermektedir. Bu durum karşısında, Müslümanların aralarında sorun haline gelmiş pek çok konu önemini yitirmektedir. Tüm bu zulüm ve dejenerasyon, Allah’ın varlığını ve birliğini inkar eden, ahiret gününe inanmayanların kurmuş oldukları batıl sistemlerden güç bulmakta ve gelişip yayılmaktadır. Buna karşılık vicdan sahibi insanların yapması gereken, iyilikte ittifak etmektir.
         Allah’ın izni ile bu ittifak, inkarcı ideolojilerin fikren mağlup olmasının en önemli aşamalarından biri olacaktır. Rabbimiz, Kuran’da inkarcıların ittifakına dikkat çekmiş ve iman edenlerin de birbirleriyle dost olmaları ve birbirlerine yardım etmeleri gerektiğini bildirmiştir. Bu, yeryüzünde bozgunculuğun ortadan kaldırılması için gereklidir. Ayette şu şekilde buyurulmaktadır:
İnkar edenler birbirlerinin velileridir. Eğer siz bunu yapmazsanız (birbirinize yardım etmez ve dost olmazsanız) yeryüzünde bir fitne ve büyük bir bozgunculuk (fesat) olur. (Enfal Suresi, 73)
             Böylesine önemli bir sorumluluk taşıyan Müslümanların birlik ve ittifak içinde olmaları gerektiği açıktır. Müslümanlar, birlikte hareket etmelerini engelleyen durumlar olduğunda şu sorular üzerinde düşünmelidirler:
“Bu konu, İslam ittifakını zedeleyecek kadar önemli mi?”
“Üzerinde uzlaşılması mümkün olmayan bir konu mu?”
“İnkarcı ideolojilere karşı fikri çalışma içinde olmak yerine, Müslüman bir diğer toplulukla uğraşmak makul mü?”
             Bu sorulara vicdanına başvurarak cevap veren herkes, sonu gelmeyen çekişmelerden uzak durmanın ve Müslümanlar arasındaki Kuran ahlakına dayalı bu ittifakı korumanın öncelikli olduğunu görecektir.
Ayrıca Müslümanlar, şeytanın da sürekli birlik ve beraberliği bozmak, Müslümanların arasına düşmanlık sokmak için faaliyet halinde olduğunu unutmamalıdırlar.
Rabbimiz, “Kullarıma, sözün en güzel olanını söylemelerini söyle. Çünkü şeytan aralarını açıp bozmaktadır. Şüphesiz şeytan insanın açıkça bir düşmanıdır.” (İsra Suresi, 53) ayetiyle iman edenleri bu tehlikeye karşı uyarmıştır. Bu ayet, Müslümanların birbirlerine karşı kullandıkları üsluba çok dikkat etmeleri, incitici, iğneleyici, alaycı, sert, kınayıcı söylemlerden şiddetle kaçınmaları gerektiğini gösterir.
           Kuran’da birlik içinde olmanın önemi bildirilirken dikkat çekilen bir diğer husus da, çekişmelerin ve birlik ruhunu zedeleyecek tavırların Müslümanların gücünü zayıflatacağıdır. Rabbimiz, şöyle buyurmaktadır:
Allah’a ve Resûlü’ne itaat edin ve çekişip birbirinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider. Sabredin. Şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir. (Enfal Suresi, 46)


Müslümanların birlik ve beraberlik ruhu içinde hareket etmeleri, diğer toplumlar için de çok güzel bir örnek teşkil edecek;Kuran ahlakının gereği olan adalet, merhamet, sevgi, anlayış, hoşgörü tüm dünyaya yayılacaktır. Diğer bir deyişle, Müslümanların birlik olması yalnızca zorluk ve sıkıntı içinde olan Müslümanlar için değil, tüm dünya insanları için büyük bir nimet ve berekete aracı olacaktır.

           Bu, başta da belirttiğimiz gibi, bireyler için olduğu kadar Müslüman toplumlar ve milletler için de geçerlidir. Eğer İslam dünyası, güçlü, istikrarlı, müreffeh bir medeniyet olmak, dünyaya her alanda yön vermek ve ışık tutmak istiyorsa, birlik halinde hareket etmek zorundadır. Bu birliğin yokluğu, Müslüman ülkeler arasındaki ayrılık ve dağınıklık, İslam dünyasından ortak bir ses yükselmemesi, mazlum Müslüman halkları da savunmasız bırakmaktadır. Filistin’de, Keşmir’de Doğu Türkistan’da, Moro’da ve daha pek çok yerde zavallı kadınlar, çocuklar ve yaşlılar ihtiyaç içinde zulümden kurtarılmayı beklemektedirler. Bu masum insanların sorumluluğu herkesten önce, İslam dünyasının üzerindedir. Müslümanlar, Peygamberimiz (sav)’in “Müslüman, Müslümana zulmetmez ve onu tehlikede bırakmaz” sözünü hatırlarından çıkarmamalıdırlar.
           İslam dünyası, ayrılıkları ve farklılıkları bir kenara bırakıp, tüm Müslümanların “kardeş” olduğu gerçeğini hatırlamalı ve bu manevi kardeşliğin getirdiği güzel ahlak ile tüm dünyaya örnek olmalıdır. İman edenlerin birbirleri ile kardeşliği, Yüce Allah’ın bir lütfu ve nimetidir. Samimi Müslümanlar bu nimet için Rabbimiz’e şükretmeli ve Allah’ın “dağılıp-ayrılmayın” emrini unutmamalıdırlar:
Allah’ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah’ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O, kalplerinizin arasını uzlaştırıp-ısındırdı ve siz O’nun nimetiyle kardeşler olarak sabahladınız. Yine siz, tam ateş çukurunun kıyısındayken, oradan sizi kurtardı. Umulur ki hidayete erersiniz diye, Allah, size ayetlerini böyle açıklar. (Al-i İmran Suresi, 103)
Önceki sayfalarda Müslümanlar arasındaki çekişmenin veya dağılmanın, onları manevi olarak güçten düşürecek bir gelişme olacağına değinmiştik. Bu, Allah’ın Kuran’da iman edenlere bildirdiği sırlardan biridir ve bununla önemli bir gerçeğe daha dikkat çekilmektedir: Nasıl ki ayrılıklar ve çekişmeler Müslümanları manevi olarak güçten düşürüyorsa, birlik ve tesanüd (dayanışma) de Müslümanlara güç kazandıracaktır. Allah Kuran’da, iman edenlerin “haklarına tecavüz edilmesi” durumunda birlik olup karşı koymalarını buyurmuştur:
Birlik Müslümanlara Güç Kazandırır

Gerçekten biz onları, katıksızca (ahiretteki asıl) yurdu düşünüp-anan ihlas sahipleri kıldık. Ve gerçekten onlar, Bizim katımızda seçkinlerden ve hayırlı olanlardandır.
(Sad Suresi,46-47)

Ve haklarına tecavüz edildiği zaman, birlik olup karşı koyanlardır. (Şura Suresi, 39)
         Bu, iman edenlere İlahi bir emirdir ve pek çok hikmeti vardır. İnkarcı ideolojilerin fikren yok edilmesi de, ancak Müslümanların ittifak etmeleri ile mümkündür.
Ancak elbette unutmamak gerekir ki, iman edenlerin ittifakını güçlü kılan aslında onların imanları ve ihlaslarıdır. Gerçek dostluk ve ittifak ancak samimi iman ile kurulur. Müminler, birbirlerini araya hiçbir çıkar ya da menfaat beklentisi katmadan, halis niyetle ve sadece Allah rızası için sever, Allah rızası için dost olur ve Allah rızası için birlik olurlar. Temeli dünya üzerindeki en sağlam kaynağa, Allah sevgisine ve Allah korkusuna dayalı olan bu birliğin bozulması, dağılıp yıkılması Allah’ın dilemesi dışında hiçbir şekilde mümkün olmaz. Böylesine sağlam bir ittifakın, Müslümanlara dünyada eşine az rastlanır bir güç kazandıracağı ise açıktır. Rabbimiz, “… Nice küçük topluluk, daha çok olan bir topluluğa Allah’ın izniyle galib gelmiştir; Allah sabredenlerle beraberdir.” (Bakara Suresi, 249)ayetinde başarıya ulaşmak için sayıca büyük olmanın önemli olmadığına işaret etmiştir. Müslümanların iman ve ihlasa dayalı kurdukları birliktelik, onlara çok büyük başarılar elde etmelerini sağlayacak bir şevk ve irade kazandıracaktır.
Allah bir başka ayette ise, inkar edenlerin birarada hareket ediyormuş gibi görünmelerine rağmen aslında birlik kuramadıklarını bildirmiştir:
… Kendi aralarındaki çarpışmaları ise pek şiddetlidir. Sen onları birlik sanırsın, oysa kalpleri paramparçadır. Bu, şüphesiz onların akletmeyen bir kavim olmaları dolayısıyla böyledir. (Haşr Suresi, 14)
              Samimiyet üzerine, halis niyetle inşa edilmemiş birliktelikler her ne kadar dayanışma içinde gibi görünseler de temelde paramparçadırlar. Çünkü onların ittifakları, bir tür menfaat birlikteliğidir ve menfaatlerinin zarar görmesi ihtimali bu birlikteliğin hemen sonunu getirir. Müslümanlar, Allah’ın Kuran’da bildirdiği bu sırra vakıftırlar. Müslümanların birlikteliği, dünyevi kayıplarla sarsılmaz tam tersine daha da güçlenir. Bu ruh ve bilinç Müslüman ittifakını çok güçlü kılar. Büyük İslam alimi Said Nursi de, Müslümanların ihlas ve samimiyetle oluşturacakları birlikle ne kadar büyük kuvvet kazanacaklarını şu örnekle ifade etmiştir:
Elbette dört ferdden bin yüz on bir manevi kuvvet sağlayan ihlas sırrını kazanmak ile, dayanışmaya ve hakikate inanmaya muhtacız ve mecburuz. Evet üç elif birleşmezse, üç kıymeti var. Rakamların sırrı ile birleşse, yüz on bir kıymet alır. Dört kere dört ayrı ayrı olsa, on altı kıymeti var. Eğer kardeşlik sırrı ve birlik gayesi ve birleşme vazifesi ile denk gelip bir çizgi üstünde omuz omuza verseler, o vakit dört bin dört yüz kırk dört kuvvetinde ve kıymetinde olduğu gibi hakiki ihlas sırrı ile, on altı fedakar kardeşlerin kıymet ve kuvvet-i maneviyesi dört binden geçtiğine, pek çok tarihi olay şahitlik ediyor.
Bu sırrın sırrı şudur ki: Hakikî, samimî bir birlikte her bir ferd, diğer kardeşlerin gözüyle de bakabilir ve kulaklarıyla da işitebilir. Güya on gerçek birleşmiş adamın her biri yirmi gözle bakıyor, on akılla düşünüyor, yirmi kulakla işitiyor, yirmi elle çalışıyor bir tarzda manevî kıymeti ve kuvvetleri vardır.
        Buraya kadar ele aldığımız bilgiler, İslam dünyasının birleşmesi ve Müslümanların güçlü bir ittifak oluşturması gerektiğini göstermektedir. Kitabın bundan sonraki bölümünde ise Türk İslam Birliği’nin özelliklerinin neler olması gerektiği üzerinde duracağız.
 NASIL BİR TÜRK İSLAM BİRLİĞİ?
Rabbiniz şöyle buyurmuştu: “Andolsun, eğer şükrederseniz gerçekten size artırırım ve andolsun, eğer nankörlük ederseniz, şüphesiz, Benim azabım pek şiddetlidir.”
(İbrahim Suresi, 7)
               19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyılın başında yaşanan iki büyük dünya savaşı, bu savaşlarda hayatını kaybeden milyonlarca insan, yakılıp yıkılan şehirler, yerle bir olan yerleşim alanları, vahşetin neredeyse olağan karşılandığı toplama kampları insanlık için ibret verici oldu. Bu savaşların bizzat içinde yer alan Batı dünyası, savaş sonrası kurulan düzende, bu tarihi dramdan çok önemli dersler çıkarmıştı. Bunların başında, gelecekte yaşanabilecek muhtemel sorunların üstesinden daha kolay ve kısa sürede gelebilmenin en etkili yollarından birinin, kurulacak ittifaklar olduğu görüşü yer almaktaydı. Bundan önce de, çeşitli Avrupa ülkeleri aralarında ittfaklar oluşturmaya çalışmış ancak bu ittifaklar, kimi zaman menfaat ilişkileri ve kimi zaman da ideolojik gerekçelerle uzun ömürlü olmamıştı. Ancak bu sefer Batı dünyası, kurulacak ittifakın bir ekonomik iş birliğinden ya da ortak savunma paktından çok daha öte olması gerektiğinin, Avrupa’nın ortak kültürel değerler çevresinde birleşmesinin zorunlu olduğunun farkındaydı. Elbette bu uzun ve zorlu bir süreçti.
             Savaş Avrupa’nın büyük güçlerinin ekonomilerini çökertmiş, sanayi neredeyse yerle bir olmuştu. Yıkılan yüzlerce şehrin yeniden inşa edilmesi, alt yapının onarılması, eğitim ve sağlık kurumlarının yeniden düzenli işler hale getirilmesi gerekiyordu. Üstelik Avrupa’da savaş sona ermiş, ancak sömürgelerde bağımsızlık hareketleri başlamıştı. Tüm bu koşullar altında istikrarın sağlanması ve bu dağınık yapı içinde bir birlik oluşturmak çok zor görünüyordu. 1951 yılında, sanayinin kalkınmasını sağlamak ana amacıyla kurulan Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu bu girişimin ilk adımı oldu. Sonradan Avrupa Ekonomik Topluluğu’na, daha sonra Avrupa Topluluğu’na, en son olarak da Avrupa Birliği’ne dönüşen bu topluluk, üye ülkeler arasında ürünlerin, hizmetin, sermaye ve iş gücünün serbest dolaşımını sağlayan, tek para birimine, ortak hukuksal anlayışa ve hatta birbiri ile uyumlu devletsel örgütlenmeye sahip güçlü bir birlik halini aldı. Bugün Avrupa Birliği, dünya siyasetinin yönlendirici unsurlarından biridir.

İslam dünyasının siyasi, askeri ve ekonomik olarak tek blok olması, mevcut imkanların daha da artırılmasını sağlayacaktır. Böylece tüm İslam coğrafyasında büyük bir kültürel ve ekonomik kalkınma yaşanacaktır.
            56 Müslüman ülkenin üye olduğu İslam Konferansı Örgütü, Müslümanları çatısı altında toplayan -üye sayısı ve üyelerinin coğrafi dağılımı açısından- en büyük Müslüman örgüttür. Bu örgüt dışında da, ortak coğrafyalarda yaşayan Müslüman ülkeler arasında çeşitli ticari ve askeri iş birlikleri bulunmakta, bölgesel ittifaklar kurulmaktadır. Bunların her biri önemli faaliyetlerde bulunan yapılanmalardır ve varlıkları faydalıdır. Ancak İslam dünyasının, daimi kurumları bulunan, bağlayıcı kararlar alma yetkisine sahip, ortak politika geliştirebilecek ve bunları kararlılıkla uygulayacak, tüm Müslüman dünyasının ortak sesi olacak, yalnızca belirli bölgelerin değil tüm Müslümanların sorunları ile ilgilenip bu sorunlara çözüm üretecek daha kapsamlı bir birliğe ihtiyacı vardır. Bu birliğin faaliyet alanı ekonomik, askeri ve sosyal alanları kapsamalıdır. Bu birlik sayesinde, Müslüman ülkeler arasında mutabakat ve uzlaşma ortamı inşa edilecek, dayanışma ruhu geliştirilecektir. Böylece öncelikle birlik altında toplanmış ülkelerin güvenlik sorunları giderilmiş olacak, daha sonra da kurulacak çok yönlü iş birlikleri ile üyelerin refah seviyesinin yükselmesi sağlanacaktır. İslam dünyası -doğrudan veya dolaylı kendisi ile ilgili gelişmelerde- tek bir vücut olarak hareket edecek, dolayısıyla Müslüman toplumların lehine stratejiler geliştirilmesi mümkün olacaktır.
              20. yüzyılın ikinci yarısında başta Filistin olmak üzere Bosna, Kosova, Karabağ, Keşmir, Açe gibi bölgelerde yaşanan gelişmeler Müslüman dünyasını önemli bir gerçekle karşı karşıya getirmiştir. Binlerce sivilin hayatını kaybettiği, çocukların yetim kaldığı, vahşek tin ve şiddetin doruğa tırmandığı bu bölgelerde, Batı dünyasının yaşanan insanlık dramına ya hiç ya da çok geç tepki göstermesi ve gereken tedbirlerin alınması konusunda ağır davranması, İslam dünyasının üstlenmesi gereken sorumluluğu Müslümanlara bir kez daha hatırlatmıştır: Müslüman halkların haklarının korunması, ihtiyaçlarının gözetilmesi herkesten önce diğer Müslümanların sorumluluğudur ve İslam dünyasının bu konuda son derece aktif ve atak olması zorunludur. Müslüman ülkelerin, tüm Müslümanların güvenliğini garanti altına alabilecekleri bir güç konumuna gelmesi ancak İslam dünyasının uluslararası siyaset sahasında tek bir ses olarak temsil edilmesi ile mümkün olacaktır.
                 İslam dünyası askeri, siyasi ve ekonomik olarak tek blok olmak zorundadır. Kendi içinde beraberliği sağlamış İslam dünyası, dünya barışının da güvencesi olacak, bazı radikal unsurlar ve “medeniyetler arası çatışmadan” yana olanlar teorilerine gerekçe olarak öne sürebilecekleri ortamı bulamayacaklardır.
Türk İslam Birliği üye ülkelerin ulusal bağımsızlıklarını ve milli sınırlarını muhafaza ettikleri, her ülkenin kendi ulusal hak ve çıkarlarını koruyabileceği bir yapı olmalıdır. Ama tüm bu egemen ülkeleri, ortak bir “İslam kültürü” içinde birleştirecek bir vizyon, bu vizyon uyarınca ortak politikalar geliştirecek ve uygulayacak karar ve yürütme organları oluşturulmalıdır. Amaç, devletlerin yapısal olarak birleşmeleri değil, ortak politika ve menfaatler çevresinde birleşilmesi ve bu politikaların hayata geçirilmesinde birliğin yaptırım gücünün olmasıdır.
Türk İslam Birliği’nin Genel Yapısı
           İnşa ettiği modern devlet anlayışı ile Türkiye Cumhuriyeti’ni Müslüman ülkelerin en istikrarlı demokrasisi haline getiren Atatürk’ün, İslam dünyasının nasıl bir yapı içinde birlik ve beraberliğini sağlayabileceği yönünde de önemli değerlendirmeleri vardır. Bir devletin en önemli unsurlarından birinin milli sınırlar içinde var olma hakkı olduğunu ifade eden Atatürk’ün tespitlerinin doğruluğu, geçen zaman içerisinde ispatlanmıştır. Bilindiği gibi, Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılış sürecinde, Osmanlı topraklarında yaşayan halkların bir kısmı yanlış yönlendirmelere kapılarak Osmanlı’nın yanında yer almak yerine, dış güçlerle iş birliği yapmışlardır. Ancak çeşitli imtiyazlar kazanacaklarını umarak bu yolu seçenler, iş birliği yaptıkları ülkelerin hegemonyası altına girmiş ve sömürgeleştirilmişlerdir. Bu halklardan bazıları, Cumhuriyetin ilk yıllarında Mustafa Kemal’e temsilciler göndererek, kendilerini sömürge durumuna düşüren liderlerinin basiretsizliğinden şikayet etmiş ve hatta bazıları Türkiye Cumhuriyeti ile birleşme taleplerini dile getirmişlerdir. Atatürk’ün bu tekliflere verdiği karşılık, Türk İslam Birliği’nin temelinin nasıl olması gerektiğini gösteren önemli bir cevaptır:
Bütün İslam aleminin manen olduğu kadar maddeten de birlik içinde ve müttefik hale gelmesinden sadece sevinç duyarız. Bunun için de bizim kendi hudutlarımız içerisinde bağımsız olduğumuz gibi, Suriyeliler ve Iraklılar da milli hakimiyete dayalı bağımsız bir güç olarak ortaya çıkabilmelidirler.
“Türk Birliği’nin bir gün hakikat olacağına inancım vardır. Ben görmesem bile, gözlerimi dünyaya onun rüyaları içinde kapayacağım.
TÜRK BİRLİĞİ’NE İNANIYORUM, ONU GÖRÜYORUM.
Yarının tarihi, yeni fasılların Türk Birliği’yle açacaktır. Dünya sükununu bu fasıllar içinde bulacaktır.
Türk’ün varlığı bu köhne aleme yeni ufuklar açacak, Güneş ne demek, ufuk ne demek, o zaman görülecek.”

“Türk Birliği’nin bir gün hakikat olacağına inancım vardır. Ben görmesem bile, gözlerimi dünyaya onun rüyaları içinde kapayacağım. TÜRK BİRLİĞİ’NE İNANIYORUM, ONU GÖRÜYORUM. Yarının tarihi, yeni fasılların Türk Birliği’yle açacaktır. Dünya sükununu bu fasıllar içinde bulacaktır.
Türk’ün varlığı bu köhne aleme yeni ufuklar açacak, Güneş ne demek, ufuk ne demek, o zaman görülecek.”
ATATÜRK
Görüldüğü gibi Atatürk’ün belirlediği öncelik, bu ülkelerin de bağımsızlıklarını kazanmalarıdır. Türk İslam Birliği’nin öneminin bilincinde olan Atatürk, bu birliğin kendisinden beklenen etkiye sahip olabilmesi için, üyelerinin milli sınırları içinde bağımsızlığını kazanmış, milli iradeye dayanan ve kendi ayakları üzerinde durabilen devletler olmaları gerektiğine dikkat çekmiştir. Dolayısıyla bugün de, kurulacak bu örgütün üyelerinin toprak bütünlüğünü ve bağımsızlıklarını koruması son derece önemlidir.

Hayır, kim (güzel davranış ve) iyilikte bulunarak kendisini Allah’a teslim ederse, artık onun Rabbi katında ecri vardır. Onlar için korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır.
(Bakara Suresi, 112)

             Bu birlik sayesinde dünya Müslümanları birbirleri ile doğrudan ilişki içinde olacak, birbirlerinin sorunlarını yakından tanıyacak ve dayanışma içine gireceklerdir. Ayrımcı, hizipci, kavmiyetçi tüm anlayışlar bir kenara bırakılarak, “tüm Müslümanlar kardeştirler” ilkesi temel alınacaktır. Günümüzde İslam dünyasına hakim olan birbirinden farklı görüşler, yorumlar ve modeller arasında mutabakat sağlanamamış olması, Müslümanların birlikte hareket etmelerine engel olmaktadır. Bu örgütün beraberlik çağrısı, etnik kökene, ekonomik koşullara ya da coğrafi duruma göre yapılmayacak; ırk, dil ve kültürel özelliklerden kaynaklanabilecek her türlü husumet bu birliğin çatısı altında ortadan kaldırılacaktır. Söz konusu örgütün beraberlik anlayışı, bir toplumun diğerine, bir kültürün ötekine, bir grubun başkasına üstün gelmesine dayalı değil, hepsinin bir diğeri ile eşit olduğu hoşgörü, sevgi ve dostluğa dayalı dayanışma ruhu olacaktır.
         Türk İslam Birliği’nin oluşturulmasındaki temel amaçlardan biri, Müslümanların geneline yön verebilecek merkezi bir otoritenin oluşturulması olmalıdır. Bunun için bu merkezin mutlaka tüm Müslümanlara hitap edecek bir yapıda olması, diğer bir deyişle bütün farklı anlayışları şemsiyesi altında toplayabilmesi şarttır. Türk İslam Birliği, temel İslami değerleri ve inançları esas almalı, uygulama ve görüş farklılıklarını hoşgörü ve anlayışla karşılamalı, bu farklılıkları bir kültür zenginliğine dönüştürebilmeyi başarmalıdır. Bu farklılıklar ortak karar almayı ve siyasi iradeyi faaliyete geçirmeyi engelleyici unsurlar haline getirilmemelidir. Müslüman ülkeler arasındaki tüm ihtilaflar bu merkezde çözüme kavuşturulmalı, anlaşmazlıklar ortadan kaldırılmalıdır. Kendi iç sorunlarını çözebilen bir İslam dünyası, diğer medeniyetlerin üyeleriyle yaşayabileceği sorunları da kolaylıkla çözebilecek bir imkana sahip olacaktır. Bu şekilde tüm Müslümanları birleştiren bir merkezin, ortak politikalar üretmesi ve bu politikaların uygulamaya geçirilmesini sağlaması mümkün olur.
               Günümüzde İslam dünyasının ortak hareket etmesini gerektiren ve acil çözüm bekleyen konular, dünya siyasetinin temel gündem maddeleridir. Filistin, Keşmir, Irak gibi siyasi sorunlar, terörizme karşı yürütülecek fikri mücadele, geri kalmışlık, fakirlik, sağlık ve eğitim, bu konuların başında gelmektedir.
             Bunlar bölgesel ya da sadece o topraklarda yaşayan halkları ilgilendiren sorunlar değildir. Tüm Müslümanları doğrudan ilgilendiren, dolayısıyla çözüme kavuşturulması için İslam dünyasının dayanışmasını gerektiren sorunlardır.
Hiç kimse Mescid-i Aksa’da yaşananların yalnızca Filistinlileri ilgilendirdiğini, Keşmir’de zulme uğrayan sivil Müslümanların kendi başlarının çaresine bakmaları gerektiğini ya da İslam dünyasının herhangi bir bölgesinde açlık sınırında yaşayan çocukların o ülkenin sorunu olduğunu öne süremez. Müslümanlar inançları gereği bu durumu kabullenemezler.

Allah barış yurduna çağırır ve kimi dilerse dosdoğru yola yöneltip-iletir.
(Yunus Suresi, 25)
Sen af (veya kolaylık) yolunu benimse, (İslam’a) uygun olanı (örfü) emret
ve cahillerden yüz çevir.
(Araf Suresi, 199)

              Ancak Müslümanlar aralarında güçlü bir birlik oluşturamadıkları için, onların yerine bu ve benzeri konularda diğer ülkeler çeşitli çözüm önerileri ortaya koymaktadır. Ne var ki bu öneriler de çoğunlukla Müslümanların menfaatlerinin göz ardı edildiği ya da kısa vadeli çözümler içeren planlardan öteye gitmemektedir. Çatışmaların ve anlaşmazlıkların yaşandığı pek çok bölgede, Müslümanların güçlü konumda olmaması, ortaya konulan önerilerde yönlendirici olmalarına engel olmaktadır. “Barış planı” adı altında Müslümanlara sunulan projeler, çoğu zaman onları daha da sıkıntı ve zorluğa düşürecek maddeler içermektedir. Bu Müslümanların haklarının korunabilmesi için, İslam dünyası ortak bir tavır geliştirmekle yükümlüdür.
            Bunun gibi Türk İslam Birliği’ni bekleyen daha pek çok sorumluluk, bu merkezin oldukça aktif çalışması gerektiğini göstermektedir. Birliğin düzenli faaliyet gösterebilmesi için, daimi bir merkezinin bulunması, birbirleri ile koordineli olarak çalışacak karar ve yürütme merkezlerinin oluşturulması, gerekli tüm alt birimlerin kurulması ve tüm bu kurumların düzenli çalışması sağlanmalıdır. Zamanlaması doğru, neticeleri isabetli kararların alınması için gereken alt yapı tesis edilmelidir. Bu birlik faaliyetleri ile güven vermeli, üyeler de kendi haklarının birlik tarafından en iyi şekilde korunacağından emin olmalıdırlar.
            Türk İslam Birliği değişen siyasi koşullara kolaylıkla uyum sağlayabilecek bir esnekliğe ve gerekli stratejileri geliştirebilecek bir ileri görüşlülüğe sahip olmak zorundadır. Dünyadaki gelişmeler karşısında yalnızca reaktif tepkiler veren, kınamak ya da kanaat belirtmekle yetinen bir organizasyon değil, inisiyatif kullanabilen aktif bir merkeze ihtiyaç duyulduğu açıktır. Bu merkezin sürekli takip ve koordinasyon görevini üstlenmesi, faaliyetlerinin tüm üye ülkelerin menfaatlerini kuşatıcı olması gerekir. Bu birlik tüm gelişmeleri objektif bir yaklaşımla değerlendirerek, tüm İslam dünyasının taleplerini göz önünde bulundurmalıdır. Üye ülkeler arasında oluşabilecek bunalımları giderici, çıkar çatışmalarını ortadan kaldırıcı ve Müslümanların diğer toplumlarla ilişkilerinde onları koruyucu bir mekanizma olarak görev yapacak Türk İslam Birliği, İslam dünyasının kültürel, ekonomik ve siyasi etkinliğini artıracaktır.
           Türk İslam Birliği’nin Müslümanları tek bir güç haline getirebilmesi ve Müslüman ülkeleri birbiri ile bütünleştiren bir yapı olabilmesi için, çağdaş toplumsal değerleri koruması, hukuka ve insan haklarına saygılı olması, demokratik anlayış üzerine inşa edilmesi de son derece önemlidir. Bu değerlerin İslam ahlakının özü olduğu unutulmamalıdır.

Barışsever ve Uzlaşmacı Bir Türk İslam Birliği
            Türk İslam Birliği, yalnızca Müslümanlara değil tüm insanlığa barış getirmeyi hedef edinmeli, aldığı kararlarda ve uygulamalarında barışsever ve uzlaşmacı bir tavır sergilemelidir. İslam’ın özü, Allah’ın Kuran’da bildirdiği güzel ahlaktır. Bu ahlak iman edenlerin, sevecen, yumuşak huylu, şefkatli, hoşgörülü, adil, anlayışlı, sabırlı ve fedakar olmalarını gerektirir. İslam, insanları huzur ve barış dolu bir dünyaya davet eder, Bakara Suresi’nin 208. ayetinde şöyle buyurulmaktadır:
Ey iman edenler, hepiniz topluca ‘barış ve güvenliğe (Silm’e, İslam’a) girin ve şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o, size apaçık bir düşmandır.
           Müslüman Allah’ın emirlerine uyan, Kuran ahlakını titizlikle uygulamaya çalışan, dünyayı güzelleştiren, imar eden, barışı ve huzuru hakim kılan insandır. Amacı insanlara güzellikte, iyilikte ve hayırlı davranışlarda bulunmaktır. Müslümanlar Rabbimiz’in sonsuz merhamet ve şefkatinin kendilerinde de tecelli etmesi için gayret ederler. Allah Kuran’da etrafına daima hayır getiren, çevresindeki olaylara karşı ilgili olan, insanları doğru yola çağıran bir ahlakı makbul olarak göstermiştir. Bir ayette çevresine hiçbir faydası dokunmayan kişiler ile, daima hayır üzerinde hareket eden insanlar arasındaki fark şöyle bir kıyasla açıklanmıştır:
Allah şu örneği verdi: İki kişi; bunlardan birisi dilsiz, hiçbir şeye gücü yetmez ve herşeyiyle efendisinin üstünde (bir yük), o, onu hangi yöne gönderse bir hayır getirmez; şimdi bu, adaletle emreden ve dosdoğru yol üzerinde bulunanla eşit olabilir mi? (Nahl Suresi, 76)
            Bu ayette bildirilen hikmet, Türk İslam Birliği için de yol gösterici olmalıdır. Türk İslam Birliği’nde din ahlakının insanlara kazandırdığı fedakarlık, kardeşlik, dostluk, dürüstlük, adalet, sadakat, vefa ve hizmet anlayışı en güzel şekilde temsil edilmelidir.
           İnsanların fikir, düşünce ve yaşam özgürlüğünü güvence altına alan İslam ahlakı, insanlar arasında gerginliği, anlaşmazlığı, birbirlerinin hakkında olumsuz konuşmayı ve hatta olumsuz düşünceyi (zannı) dahi yasaklar. Müslümanların oluşturduğu bir birliğin de, bu esasları temel alarak dünya barışı için faaliyet göstermesi gereklidir.
Kuran ahlakı Müslümanların savaştan ve her türlü çatışmadan kaçınmalarını, anlaşmazlıkları görüşme ve müzakerelerle gidermelerini, uzlaşmacı olmalarını gerektirir. Savaş, Kuran’a göre sadece zorunlu olduğunda başvurulacak ve mutlaka belirli insani ve ahlaki sınırlar içinde yürütülecek bir “istenmeyen zorunluluk”tur. Müminler yaşanan sorunlarda hep barışı ve uzlaşmayı tercih etmekle, ancak karşı taraftan bir saldırı gelmesi durumunda kendilerini savunmak amaçlı savaşmakla yükümlüdürler.
              Bir ayette, yeryüzünde savaşları çıkaranların bozguncular olduğu, Allah’ın ise bozguncuları sevmediği şöyle açıklanır:
… Onlar ne zaman savaş amacıyla bir ateş alevlendirdilerse Allah onu söndürmüştür. Yeryüzünde bozgunculuğa çalışırlar. Allah ise bozguncuları sevmez. (Maide Suresi, 64)
           Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)’in hayatına baktığımızda da, savaşın ancak zorunlu hallerde ve savunma amaçlı olarak başvurulan bir yöntem olduğunu görebiliriz.
            Kuran’ın Peygamberimiz (sav)’e vahyi tam 23 yıl sürdü. Bunun ilk 13 yılında Müslümanlar Mekke’deki putperest düzenin içinde azınlık olarak yaşadılar ve çok büyük baskılarla karşılaştılar. Pek çok Müslümana fiziksel işkenceler yapıldı, bazıları öldürüldü, çoğunun evi ve malları yağmalandı, sürekli hakaret ve tehditlerle karşılaştılar. Buna rağmen Müslümanlar şiddete başvurmadan yaşamaya devam ettiler ve putperestleri hep barışa çağırdılar. Sonunda putperestlerin baskıları dayanılmaz bir noktaya vardığında, Müslümanlar daha özgür ve dostane bir ortamın bulunduğu Yesrib (sonradan Medine) şehrine hicret ederek burada kendi yönetimlerini kurdular. Kendi siyasi yapılarını bu şekilde oluşturduktan sonra bile, Mekke’nin saldırgan putperestlerine karşı savaşa girişmediler.
       İslam toplumunun özelliği itidalli ve dengeli olması, insanlara iyiliği emredip onları kötülükten sakındırmasıdır. Bakara Suresi’nin 143. ayetinde Rabbimiz, Müslümanların insanlara şahit ve örnek olmak üzere, “orta” bir toplum olduklarını bildirmiştir. Bir başka ayette ise, Müslümanların insanlığa hayırlı bir toplum olmaları gerektiği şu şekilde bildirilmiştir:
Siz, insanlar için çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz; maruf (iyi ve İslam’a uygun) olanı emreder, münker olandan sakındırır ve Allah’a iman edersiniz… (Al-i İmran Suresi, 110)
           Allah’ın Kuran’da bildirdiği özellikleri yaşayan Müslümanların meydana getirdiği bir organizasyonun, bütün bu güzel ahlak özelliklerinin koruyucusu ve en güzel temsilcisi olması gerektiği açıktır. Tüm bunlar Türk İslam Birliği’nin nasıl bir strateji izlemesi gerektiğini de açıkça göstermektedir. Türk İslam Birliği öncelikle Müslüman ülkeler arasındaki anlaşmazlıkları çözüp İslam dünyasına sulh getirmeli, öte yandan dünya genelinde çatışma ve savaşı kışkırtan her türlü hareketin karşısında yer almalı, savaşı körükleyen her türlü girişime karşı engelleyici bir güç olmalıdır. Günümüzün en önemli sorunları arasında yer alan terörizm ve uluslararası suç örgütleri ile mücadele, kitle imha silahlarının kontrolü gibi evrensel meselelerde de uluslararası topluluk ile iş birliği içinde olmalı ve hatta bu unsurlarla mücadelede liderliği üstlenmelidir.
Yukarıda İslam dünyasının çözüm bekleyen konularından (Filistin, Keşmir, Afganistan, Irak vs) kısaca bahsettik ve Türk İslam Birliği’nin oluşturulması ile bu sorunların hızla çözüme kavuşacağına değindik. Türk İslam Birliği’nin bu anlamda üstleneceği sorumluluk çok büyüktür ve bu birlik muhakkak çözüm üreten bir merkez olmakla yükümlüdür.
Çözüm Üreten Bir Merkez Olmalı
              İçinde bulunulan ortam yalnızca Müslümanları değil, dünyanın dört bir yanında pek çok masum insanı olumsuz yönde etkilemektedir. Yoksulluk, yolsuzluk, ahlaksızlık, gelir dağılımında dengesizlik, acımasızlık, zulüm, çatışma, adaletsizlik milyonlarca insanı mağdur etmektedir. Açlıktan hayatını kaybeden bebekler, sokağa terk edilmiş çocuklar ve yaşlılar, yaşamlarını çadırlarda veya barakalarda devam ettirmeye mecbur bırakılmış mülteciler, yeterli parası olmadığı için tedavi olamayan hastalar sadece Müslüman ülkelerin değil, -geri kalmış ülkelerde daha yoğun olmakla birlikte- gelişmiş olduğu söylenen pek çok ülkenin de sorunudur.

         İhtiyaç içinde olan mazlum insanlar kendilerine uzanacak bir yardım eli beklemektedirler. Müslümanların bu konuda üzerlerine düşen sorumluluk bir ayette şu şekilde bildirilmiştir:
Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve: “Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu ülkeden çıkar, bize Katından bir veli (koruyucu sahib) gönder, bize Katından bir yardım eden yolla” diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar adına mücadele etmiyorsunuz? (Nisa Suresi, 75)
         Müslüman ülkelerin Türk İslam Birliği’nin şemsiyesi altında toplanması, Müslümanlarla Müslüman olmayanlar arasında yaşanan gerginlikler gibi, Müslümanlar arasında yaşanan anlaşmazlıklarda da çözücü olacaktır. Günümüz dünyasında Müslümanlar arasındaki anlaşmazlıklar dahi Batılı ülkeler veya onların denetimindeki uluslararası kurumlar tarafından giderilmeye çalışılmaktadır. Müslüman ülkelerin kültürüne ve tarihine yabancı olan dış güçlerin -kimi zaman fayda sağlasalar da- İslam medeniyetinin meselelerine çözüm getirmeleri pek mümkün görünmemektedir. Oysa Müslüman ülkeler, tüm sorunlarını kendi içlerinde halledebilirler. Böylece sorunlar, hem uluslararası arenaya taşınmadan çözülecek, hem getirilen çözüm tüm Müslümanların menfaatine olacak, hem de İslam dünyasının birlik içinde hareket ediyor olması güç ve istikrar işareti olacaktır. Bugün İslam dünyasının en büyük sıkıntılarından biri, işte bu ortak politikaları üretmedeki zayıflığı, kendisini doğrudan ilgilendiren konularda dahi etkili stratejiler geliştirememesidir.
                  Türk İslam Birliği, başta Müslüman ülkeler olmak üzere, tüm insanların dertlerine çare bulmakla, onlara arayışı içinde oldukları huzuru ve güvenliği sağlamakla yükümlüdür. Her Müslüman ülkenin kendi siyasi, demografik ve ekonomik sorunları vardır. Dünyanın farklı bölgelerinde de, bu bölgelere has çeşitli sorunlar yaşanmaktadır. Bu sorunların her biri için farklı tedbirler alınması, farklı çözümler uygulanması gerekebilir. Ancak temeldeki sorun ve bu soruna getirilecek esas çözüm her yer için aynıdır. İnsanlara sıkıntı ve rahatsızlık veren pek çok gelişme, Kuran ahlakının gereği gibi yaşanmıyor olmasından kaynaklanmaktadır. Ve bu sorunlara çözüm üretilememesinin temelinde de, olayların Kuran’ın rehberliğinde değerlendirilmiyor olması vardır. Bu nedenle tüm bu sorunların çözümünde, Kuran ahlakının insanlara kazandırdığı; açık görüşlülük, pratiklik, geniş düşünebilme gibi vasıflar ve dürüstlük, fedakarlık, adalet, iyilikseverlik gibi ahlaki erdemler, Müslümanlara yol gösterecektir.


Dünyanın çeşitli bölgelerinde açlık ve yoksulluk çeken insanlar en küçük bir yardıma dahi muhtaçtır.

             Gerçekten ekonomik sorunların çözümü ile toplumsal ahlak arasında önemli bir ilişki vardır. Örneğin, ekonomik sorunların en önemlilerinden biri olan sosyal adaletsizlik, temelde ahlaki bir sorundur. İslam ahlakını özümsemiş bir toplumda sosyal adaletsizlik yaşanmaz. Allah Kuran’da insanların ihtiyaçlarından arta kalanı, ihtiyacı olanlarla paylaşmalarını bildirmiştir. Ayrıca israf Allah’ın haram kıldığı bir fiildir. Maddi imkanların belirli insanlara imtiyaz sağlayan bir unsur haline gelmemesi, yalnızca bir grup insan tarafından paylaşılan bir ayrıcalık olmaması Kuran ahlakının gereğidir. Kuran ahlakı sosyal dayanışmayı gerektirir ve insanların birbirlerinin ihtiyaçlarını gözetmelerini emreder. Hatta, iman edenler -kendi ihtiyaçları olsa dahi- ellerindeki yemeği öncelikle fakirlere ve esirlere ikram edecek kadar fedakar bir ahlaka sahiptirler. Üstelik bunu karşılarındakinin memnuniyeti için değil Allah’ın rızasını kazanmak için yaparlar. Kuran’da şöyle bildirilmektedir:
Kendileri, ona duydukları sevgiye rağmen yemeği, yoksula, yetime ve esire yedirirler. “Biz size, ancak Allah’ın yüzü (rızası) için yediriyoruz; sizden ne bir karşılık istiyoruz, ne bir teşekkür.” (İnsan Suresi, 8-9)
              Bireyler arasındaki dayanışma ve yardımlaşma kolaylıkla milletler arası ilişkilerde de sağlanabilir. Burada da İslam ahlakı, Türk İslam Birliği’ne üye ülkelere yol gösterecektir. Bir yanda abartılı lüks tüketimde bulunan bir ülke varken, diğer tarafta yeni doğmuş binlerce bebeğin açlıktan ölüyor olması kabul edilebilir bir durum değildir. Vicdan sahibi her insan bu durumdan rahatsızlık duyar.
              Bugün pek çok hayır kurumu ve uluslararası kuruluş, bu ülkelere yardımcı olabilmek için faaliyet göstermektedir. Ne var ki bu girişimler, bölgeye yardım paketleri ulaştırmaktan öteye gidememektedir. Çoğu zaman bu yardımların doğru kişilere ulaştırılması dahi mümkün olamamaktadır. Yapılması gereken, geri kalmış ülkelerin sistemindeki aksaklıkların kökünden ortadan kaldırılması, bu ülkelerdeki mafya ve çete örgütlenmelerinin önünün alınması, toplumda da eğitim yoluyla vicdana ve sağduyuya dayalı yepyeni bir bilinç geliştirilmesidir.
             Allah’ın Kuran’da emrettiği ahlakın gereği olarak israf önlendiğinde, dayanışma ruhu geliştirildiğinde, insanlar paylaşmaya teşvik edildiğinde ve özellikle insanlar vicdanlarını kullanmayı öğrendiklerinde, ekonomik dengesizlikleri tamamen ortadan kaldırmak mümkün olacaktır. Bu çözümleri İslam dünyasında en etkili biçimde uygulayabilecek yapı ise Türk İslam Birliği olacaktır.
Bireysel Haklara Saygılı ve Adil Olmalıdır
          Gerçek İslam ahlakının egemen olduğu bir toplumda bireysel hak ve özgürlükler büyük önem taşır. Kişisel hak ve hürriyetler garanti altına alınır, insanların özgür ve onurlu bir hayat yaşaması hedeflenir. Allah, Kuran’da Müslümanlara tüm insanların Allah Katında eşit olduklarını (üstünlüğün ancak takva ile olduğunu) bildirmiş ve insanlara karşı adil, hoşgörülü, affedici ve anlayışlı olmalarını emretmiştir. Farklılıklara saygı göstermek ve bunlar arasında adaletle hükmetmek önemli mümin alametlerinden biridir.
             Peygamberimiz (sav) tarafından ilk İslam toplumunda yapılan uygulamalar, toplum yapısı ve yönetimi konusunda Müslümanlar için yol gösterici olmuştur. Müslümanların ilk anayasası olarak kabul edilen ve dönemin koşulları göz önünde bulundurulduğunda çok ileri bir hukuk anlayışının göstergesi olan “Medine Vesikası”, İslam toplumunun bireysel haklar ve adalet anlayışını gösteren önemli bir örnektir. Medine Vesikası ile, bu kentteki farklı inançlara sahip insanların hepsine temel hak ve özgürlükler tanınmış, kişilerin mal ve can varlıkları, aileleri, ibadethaneleri güvence altına alınmıştır. Farklı inanç toplumlarının ortak bir siyasi yapı içinde yaşamasını sağlayan bu anlaşma ile, birbirlerine karşı yıllarca kin ve düşmanlık besleyen kabileler de uzlaştırılmıştır. Medine Vesikası dışında da müşriklere her zaman için adaletle davranılmış, onların korunma ve himaye talepleri Peygamberimiz (sav) tarafından kabul edilmiştir. Hz. Muhammed (sav) engin şefkat ve merhametiyle insanlar arası ilişkilerin daima dostça ve uygarca olmasını öngörmüştür.
İslam, modern dünyadan 1400 yıl önce bireysel haklar, hukuk devleti, kanunlar önünde eşitlik, ekonomik özgürlükler gibi değerleri insanlığa kazandırmıştır.
              İslam’ın yayılışı sırasında fethedilen topraklarda uygulanan adalet de, tüm toplumlara örnek olmuştur. Günümüzde de pek çok Batılı düşünce adamının takdirle ve saygıyla andıkları bu adalet anlayışı, o dönemde çok sayıda insanın ve halkın, kendi talepleri ile Müslümanların idaresine geçmelerine ve birçoğunun da İslam’ı kabul etmesine vesile olmuştur. Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) Kuran’da bildirilen adalet anlayışını en güzel şekilde uygulamış, kendisini izleyen sahabe ve sonraki Müslümanlar da Peygamber Efendimiz’ (sav)’in bu üstün ahlakını uygulamaya devam etmişlerdir. Bu tavırlarıyla Allah’ın “Yarattıklarımızdan, hakka yöneltip-ileten ve onunla adaleti kılan (uygulayan) bir ümmet vardır.” (Araf Suresi, 181) ayetinde bildirdiği gibi, insanlar arasında adaleti sağlayan bir ümmet olmuşlardır.
İslam’ın insanlığa öğrettiği erdemlerden biri de, fikir özgürlüğü ve yönetime katılımdır. Bu, İslam’ın sosyal alandaki temel emirlerinden biri olan istişarede ortaya çıkar. Allah, Müslümanlara işlerini istişare ile yürütmelerini, yani birbirlerine danışarak hareket etmelerini emretmiştir:
Rablerine icabet edenler, namazı dosdoğru kılanlar, işleri kendi aralarında şura ile olanlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak edenler. (Şura Suresi, 38)
           İstişareyle hareket edildiğinde, hem bireyler eşit söz haklarını kullanmış olurlar, hem de bir karar alınacağı zaman gelişmeleri çok yönlü değerlendirme imkanı oluşur. Bu da, hata payını azaltır, isabetli kararlar alınmasını sağlar.
İstişarenin en önemli yönü ise, farklı fikirler getirenlerin birbirlerine karşı saygılı ve anlayışlı davranmasıdır. İstişare ortamında önemli olan kimin fikrinin kabul edildiği değil, en doğru fikrin kabul edilmiş olmasıdır. Diğer bir deyişle, istişarenin ana amacı toplum için en hayırlı, en isabetli kararların alınmasını sağlamaktır. İslam ahlakı, iman edenlerin kendi görüşlerinde ısrarcı olmamalarını, vicdana, adalete ve hayra en uygun olan fikre kimden gelirse gelsin uymalarını gerektirir. Müminler “benim fikrim kabul edilsin”, “benim düşüncem en doğrusu” gibi kibire ve inatçılığa dayalı ısrarcılıktan sakınmalıdırlar, bunlar Allah Katında güzel olmayan davranışlardır.“… Ve her bilgi sahibinin üstünde daha iyi bir bilen vardır.” (Yusuf Suresi, 76) ayetiyle de buyurulduğu gibi, bir Müslüman, her zaman için kendisinden daha iyi bilen biri olabileceğini, en isabetli düşünceye kendisinin sahip olduğunu iddia etmenin büyük bir yanlış olduğunu bilmelidir.
İşte İslam ahlakının söz konusu istişare prensibi, günümüzde Türk İslam Birliği için önemli bir ışık tutmaktadır. Türk İslam Birliği de, Müslümanların istişare hakkını kullandıkları, yani hiçbir baskı ve zor ortamı olmadan fikirlerini ifade edebildikleri, haklarının her yönüyle korunduğu, herkesin düşüncesinin hoşgörü ile karşılandığı medeni ve hür bir siyasi kültür üzerine inşa edilmelidir. Böylece Türk İslam Birliği’nin öncülüğünde Müslüman toplumlar, insanların birbirlerinin görüşlerine saygı gösterdikleri, eşitlik, adalet ve hürriyetin egemen olduğu, zulüm ve haksızlığın tamamen ortadan kaldırıldığı toplumlar olacaktır. Böylece İslam dünyası sadece Müslümanların huzurunu ve güvenliğini sağlamakla kalmayacak, dünyada kültür ve uygarlığın da önderi konumuna gelecektir.


Azerbaycan ve Endonezya’daki petrol çıkarma çalışmaları.


İslam Dünyasının Kalkınmasını Hedef Edinmeli
         İslam dünyasının en önemli sorunlarından biri de, Müslüman ülkelerin büyük çoğunluğunun geri kalmışlığıdır. Bu nedenle Türk İslam Birliği’nin öncelikli hedefleri arasında, İslam dünyasının kalkındırılması, fakir ülkelerin desteklenerek ekonomik sorunlarının çözülmesi gelmelidir. Tüm Müslüman ülkelerde;
- Yoksullukla mücadele edilmeli,
- Yeni yatırımlar teşvik edilerek iş imkanları oluşturulmalı,
- Toplumsal düzen ve istikrar sağlanmalı,
- Sosyal adalet garanti altına alınmalı, ekonomik eşitsizlikler ortadan kaldırılmalı,
- Uluslararası ve bölgesel ilişkiler ve iş birlikleri güçlendirilmelidir.
               İslam dünyası içinde maddi farklılıklardan kaynaklanan sıkıntıların azaltılması gereklidir. Ekonomide, siyasi alanda ve hepsinden önemlisi kültürel sahada Müslüman ülkeler arasında gerçekleştirilecek bir bütünlük, geri kalmış olanların hızla ilerlemesine, gerekli imkana ve alt yapıya sahip olanların bunları en verimli şekilde kullanabilmelerine olanak tanıyacaktır. Böyle bir bütünlüğün sağlayacağı faydalardan biri de ekonomide büyüme ile bilim ve teknoloji alanında yaşanacak gelişme olacaktır.


Çöllerin tarım yapılabilir alanlara çevrilmesi için yürütülen projeler, Müslüman ülkelerin ekonomik kalkınması açısından büyük önem taşımaktadır. Mısır, Ürdün ve Fas’ta bu yönde yürütülen projelerde önemli ilerlemeler sağlanmıştır. Müslüman ülkeler arasında kurulacak ekonomik iş birliğiyle, bu ve benzeri projelerden çok daha verimli sonuçlar almak mümkün olacaktır.


Din ahlakından uzaklaşan toplumlarda yaşanan ahlaki çöküntü ve dejenerasyon günümüzde pek çok ülkenin önemli sorunları arasında yer almaktadır.

            Ekonomik büyüme, bilim ve teknolojiye yapılacak yatırımları artıracak, teknolojinin ilerlemesi ekonominin daha da hızla büyümesini sağlayacaktır. Ekonominin gelişimi ile birlikte eğitim seviyesinde de doğal bir yükselme olacak, toplum çok yönlü gelişecektir. Türk İslam Birliği çatısı altında bireylerin vize ve sınır engeli olmadan rahatça hareket edebildikleri, ticaret serbestliğinin olduğu, serbest girişimciliğin desteklendiği bir sistem, İslam dünyasının hızla kalkınmasına aracı olacaktır.
     Bu kalkınma hareketi, doğal olarak Müslüman ülkelerin hızla modernleşmelerini ve ileri toplumlar seviyesine ulaşmalarını sağlayacaktır. Müslümanların ekonomi kültürünün Batı toplumların bir kısmına egemen olan hedonist (zevk merkezli) ekonomik kültürden farklı olduğunu ve olacağını da burada hemen belirtmek gerekir. İslam’da da Batı toplumlarında olduğu gibi serbest ekonomi geçerlidir. Özel mülkiyet hakkı vardır ve herkes dilediği gibi teşebbüste bulunabilir. Ancak, elde edilen kazancın değerlendirilmesi konusunda, İslam ahlakı, bireylere ahlaki sorumluluklar getirerek, toplumda sosyal adalet kurulmasını sağlar. Zenginlerin kazancında fakirler için de bir pay vardır ve en önemlisi, bu zenginlerden zorla toplanan bir vergi değil, onların inançları nedeniyle gönül rızasıyla verdikleri bir bağıştır. İslam’da sosyal adalet, sosyalist sistemlerin deneyip de başaramadığı gibi merkezi planlamayla ve yönetimlerin baskısıyla değil, topluma egemen olan ahlaki değerlerle sağlanır. Öte yandan İslam ahlakı, zenginleri aşırı tüketimden ve israftan da sakındırır.
            İslam ahlakı ise insanları, zihinleri üzerinde baskı oluşturan her türlü endişeden ve korkudan kurtarır. İman edenler, yalnızca Allah’tan korkar ve yalnızca O’nun rızasını kazanmak için gayret ederler. Rabbimiz’e karşı sorumluluklarının farkındadırlar, her zaman vicdanlarının emrettiği gibi yaşarlar ve bu vicdani rahatlık sayesinde huzurlu ve dengelidirler. Çevrelerine sürekli hayır ve güzellik sunarlar. İslam ahlakı, insanları, onları manevi baskı altına alan kıskançlık, hırs, gelecek korkusu, ölüm korkusu gibi din ahlakına uygun olmayan anlayış ve korkulardan kurtarır, onlara Allah’a teslimiyetin özgürlüğünü ve rahatlığını yaşatır.Bu, kuşkusuz, tek amacı daha çok tüketmek olan, olabildiğince bencil, daha çok elde edebilmek için diğerlerini ezmekten sakınmayan, insanlara saygısını ve sevgisini kaybetmiş bireylerden oluşan materyalist toplum modelinden çok farklıdır. Bu toplum modeli, son iki yüzyıldır Batı dünyasının bir kısmında giderek egemen hale gelmekte, ahlaki değerleri dejenere ederek insanları yozlaştırmaktadır. Ve bugün pek çok Batı ülkesi bu çürümenin neticesi olan uyuşturucu, fuhuş, rüşvet, kumar, alkol, organize suçlar gibi sorunlarla mücadele edebilmek için çaba harcamaktadır. Bunun da ötesinde, Batı toplumlarında dini inançların zayıflaması sonucunda bir “anlam krizi” doğmuştur: Hayatı sadece birtakım maddi zevk ve menfaatleri kazanmaya odaklayan materyalist felsefe, insanların ruhunu tatmin etmemekte, onları boşluğa ve amaçsızlığa sürüklemektedir. Özgürlük adı altında, insanı kendi tutkularının esiri haline getirmektedir.

İSLAM: DÜNYAYI AYDINLATAN IŞIK..3

Türkiye’nin bir gün bile gecikmesi vebal altında bırakır. Hemen hareket edilmesi gerekiyor. Bunu teklif etsin Türkiye, eğer bir kişi itiraz ederse bana gelip söylesinler. Yani Suriye’ye gidip teklif edin Türkiye ile birleşin diye, Suriye iki gün düşünmez. Azerbaycan’a teklif edin, zaten onlar kendileri teklif ediyor. Azerbaycan kendisi istiyor. “Türkiye ile birleşelim” diye defalarca söylediler. “İki devlet bir millet olarak birleşelim” dediler. Onun için bunun resmi ağızdan söylenmesi gerekiyor. Ama resmi ağızdan söylenmesi içinde tabandan hükümete talepte bulunulması lazım. Yani, “böyle birşey istiyoruz.” şeklinde bir talepte bulunması lazım, ama bunun çok ısrarlı söylenmesi lazım ki hükümet bir güç bulsun. Harekete geçsin bu çok önemlidir. Yani vakıflar olur, dernekler olur halk, bütün Müslüman kardeşlerimiz, bütün Türk Milleti olarak bunun üstünde çok durmamız lazım. İllaki Türk İslam Birliği, Türk İslam Birliği’nin lideri olarak inşaAllah Avrupa Birliğine girelim. Lider olarak girmek bize yakışır. Ve Avrupa’yı da kalkındıralım. Amerika’yı da kalkındıralım. Rusya’yı da kalkındıralım. Bütün dünyayı zengin edelim. Türkiye’nin misyonu bu dünyayı zengin etmek, güçlendirmek, barışı tesis etmek, huzur getirmek yani bizim ırkçılık iddiamız yok Türk milleti olarak.
                 Son olarak belirtmek gerekir ki, bu kitapta ele alınan çözümlerin ivedilikle hayata geçirilmesi son derece önemlidir. Çünkü bazı çevreler, İslam dünyası ile Batı arasında bir “medeniyetler çatışması” yaşanması için her geçen gün daha da fazla kışkırtmada bulunmaktadır. Türk İslam Birliği’nin kurulması ile birlikte bu tehlike tamamen ortadan kalkacaktır. Tarihte yaşanan tecrübeler açıkça göstermektedir ki, farklı medeniyetlerin birarada yaşaması, aslında çok güzel bir zenginlik ve nimettir. Farklı kültürleri birarada barındıran bir devlet, bünyesinde farklılıklar olduğu için değil, bu farklılıkları idare ediş -ya da edemeyiş- tarzı nedeniyle sorunlarla karşılaşmaktadır. Ya da yan yana gelen medeniyetler, birbirlerine karşı hoşgörülü olup olmamalarına, kendi içlerindeki hoşgörüsüz unsurları kontrol altına alıp alamamalarına göre, çatışma veya barış ve iş birliği yolunu seçmektedirler. Günümüzde de hoşgörü ve uzlaşı yerine, hem Batı’da hem de İslam dünyasında, düşmanlık ve çatışmayı seçmek isteyen bazı çevreler olabilmektedir. Bunlar nedeniyle İslam ve Müslümanlar hakkındaki bazı yanlış anlama ve ön yargılar devam etmekte ve bu, İslam dünyası için birtakım zorluklar oluşturmaktadır. Batılılar ise, çeşitli yanlış anlaşılmalar nedeniyle gereksiz yere tedirginlik duymaktadırlar. Tüm bu sıkıntıları ortadan kaldıracak bir çözüme çok acil olarak ihtiyaç vardır.
             İşte bu kitapta ortaya koyacağımız gibi, bu tehlikeli çatışma eğiliminin önünün alınmasında, İslam ülkelerinin birlikte hareket etmesinin, yani “Türk İslam Birliği”nin büyük rolü olacaktır.
Bağlantı
GİRİŞ
           20. yüzyılın başlarında Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılması, İslam dünyasının 20. yüzyıldaki konumunu belirleyen önemli bir etkendi. Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkıntıları arasından onlarca farklı devlet ve halk çıktı. Ancak hemen hiçbiri, Osmanlı dönemindeki huzur ve istikrara bir daha kavuşamadı.
        21. yüzyılı yaşadığımız şu günlerde dünyanın pek çok bölgesinde çözüm bekleyen sorunlar, üzerinde uzlaşma sağlanması gereken çeşitli anlaşmazlıklar halen devam ediyor. 20. yüzyılın başında bozulan dengelerin tam anlamıyla yeniden kurulamamış olması, çoğunluğu İslam dünyası içinde yer alan çeşitli hassas alanlar ve bölgeler oluşturmuş durumda. Bu sorunların bir kısmı üzerinde geçici mutabakat sağlandı, bazı bölgelerde ise sıcak çatışmalar veya gerginlikler sürüyor.
            Günümüzde çözüm bekleyen konuların önemli bir kısmı, Müslümanların yoğun olarak yaşadığı toprakları (Filistin, Keşmir, Irak, Afganistan gibi) doğrudan ilgilendirmektedir. Bunun yanı sıra, son dönemde sesleri gittikçe yükselen “medeniyetler arası çatışma” savunucularının Müslümanları itham eden propagandaları nedeniyle, İslam dünyası, çeşitli çevreler tarafından hedef gösterilmeye çalışılmaktadır. Bu da gereksiz ve suni bir gerginliğin doğmasına, tedirginliğin artmasına neden olmaktadır. Tüm bunlar, Müslümanların 21. yüzyılda nasıl bir strateji izlemeleri gerektiği sorusunu bir kez daha gündeme getirmektedir.
           Bu stratejinin doğru belirlenebilmesi için, öncelikle İslam dünyasının bugün içinde bulunduğu durumu iyi anlamak gerekmektedir. Yapılacak doğru tespitler, belirlenecek stratejinin temel dayanak noktasını oluşturacak, alınacak kararların isabetli olmasını sağlayacaktır.
Mogul Sultanı Şah Abbas I adına düzenlenen töreni gösteren
bir tablo
             İslam uygarlığı, Osmanlılar, Safeviler ve Mogullar gibi üç büyük imparatorluk tarafından temsil edildiği 16. ve 17. yüzyılda, Asya, Afrika ve Avrupa’nın egemen gücüydü. Hindistan’da Mogul İmparatorluğu vardı. İran ve çevresinde Safevi Devleti hüküm sürüyordu. Üçüncü ve en büyük imparatorluk ise, tüm Balkan Yarımadasını, Anadolu’yu, Mezopotamya’yı, Arap Yarımadasını ve Kuzey Afrika’yı yöneten büyük Osmanlı Devleti’ydi. Ancak bu İslami egemenlik giderek küçüldü ve zayıfladı. İlk olarak 18. yüzyılda Mogul İmparatorluğu yıkıldı. Bu, Güney Asya Müslümanları için yeni bir dönemin başlangıcı oldu; Hindistan alt kıtası İngiliz Sömürge Yönetimi’nin hakimiyetine girdi. Hindiçini olarak bilinen bölge de Fransızlar tarafından sömürgeleştirildi. Safevi İmparatorluğu’nun halefi olan Kaçar Hanedanı 1920′lere kadar varlığını devam ettirdi, ancak otoritesini ve etkinliğini çoktan yitirmişti. Zaman içinde İngiltere ve Rusya’nın hakimiyetine girdi. Bu arada Osmanlı İmparatorluğu da ardı ardına gelen toprak kayıplarıyla birlikte gittikçe zayıflamıştı. 600 yıl boyunca, İslam dünyasının en geniş ve en etkili devlet sistemini oluşturan Osmanlı İmparatorluğu, I. Dünya Savaşı ile birlikte tamamen yıkıldı.
                  Osmanlı’nın yıkılması başta Ortadoğu ve Arap Yarımadasının bazı bölgeleri olmak üzere, İslam coğrafyasında tarihi değişikliklerin yaşanmasına neden oldu. Bölgeye yabancı olan güçler tarafından kurulan ulus-devletler, bu topraklarda 20. yüzyıl boyunca devam edecek olan huzursuzlukların ve gerilimin temel nedeni oldu. Köklü bir medeniyetin kurucusu olan İslam dünyasında, içe kapanma süreci başladı. Sadece Ortadoğu’da değil, Kuzey Afrika’da, Güney Asya’da Müslümanlar sömürgeci güçler tarafından ezildi. Bu ülkelerin büyük çoğunluğu ancak 20. yüzyılın ikinci yarısında bağımsızlıklarını kazanabildiler. Bağımsızlıklarını kazanma süreçleri de Cezayir gibi pek çok ülkede, çok kanlı oldu. Milyonlarca masum insan hayatını kaybetti, pek çoğu uygulanan işkence ve zulüm nedeniyle sakat kaldı. Bu bölgelerde, sömürgeci güçlerin çekilmesinin ardından da huzur ve güvenlik tam anlamı ile sağlanamadı. Kısaca, 20. yüzyıl İslam dünyasının çoğunluğu için, çatışmalarla, kavgalarla, yokluk ve yoksullukla geçen bir yüzyıl oldu.
Ancak İslam dünyası her zaman bu konumda değildi.
               Aksine, geçtiğimiz iki bin yılın tarihi incelendiğinde, ortaya günümüzden çok daha farklı bir tablo çıkmaktadır: İnsanlık tarihindeki en büyük kültürel ve bilimsel yükseliş, İslam’la gerçekleşmiştir. Batı dünyası henüz karanlık içindeyken, Müslümanlar dünyanın en göz kamaştırıcı medeniyetini kurmuş, İslam ahlakı dünyayı aydınlatan ışık olmuştur.
Bağlantı
NEDEN TÜRK İSLAM BİRLİĞİ?
             İslam dünyasının geleceğinin dünya barışını ve güvenliğini doğrudan ilgilendirdiği, günümüzde pek çok düşünür tarafından ifade edilmektedir. İslam dünyası yaklaşık 1.5 milyarlık nüfusu (Müslümanlar dünya nüfusunun yaklaşık 1/4′ini oluşturmaktadır), sahip olduğu yer altı zenginlikleri, coğrafyasının stratejik önemi ile büyük bir güçtür. II. Dünya Savaşı’na kadar çoğunluğu sömürge idaresi altında bulunan Müslüman ülkeler, II. Dünya Savaşı’ndan sonra başlayan sömürge devrimleri ile bağımsızlıklarını kazanmışlar ve bu durum, İslam coğrafyasının görünümünü değiştirmiştir. İslam coğrafyasındaki asıl değişiklik ise Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte yaşanmıştır. Bu tarihe kadar, Afrika-Asya coğrafyası olarak kabul edilen İslam dünyası, Arnavutluk ve Bosna’dan, Çeçenistan ve Tacikistan’a uzanan bir Avrasya (Avrupa-Asya) coğrafyası haline gelmiştir. Seksenli yıllarda Avrupa Güvenlik ve İş Birliği Teşkilatı’na üye tek Müslüman ülke Türkiye iken, bugün bu sayı dokuza çıkmıştır.

Oldukça geniş bir coğrafyayı kapsayan İslam dünyası başta doğal güzellikler olmak üzere pek çok zenginliğe sahiptir. İslam Birliği’nin kurulmasıyla, İslam ülkeleri bu zenginliklerini daha iyi değerlendirme imkanı bulacaklardır. 
Eğer Allah’ın nimetini saymaya kalkışacak olursanız, onu bir genelleme yaparak bile sayamazsınız. Gerçekten Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.
(Nahl Suresi, 18)
               Bu süreç içinde, İslam dünyasının demografik dağılımında yaşanan değişim de İslam coğrafyası kavramını etkilemiştir. 20. yüzyılın başına kadar, Müslümanlar -kısa dönemli işgaller hariç- genellikle İslam topraklarında yani Müslümanların idaresi altında yaşamışlardır. 20. yüzyılın ilk dönemlerinden itibaren, Müslümanlar kendi istek ve iradeleri ile çeşitli Avrupa ülkelerine ve Amerika’ya göç etmişler ve bu topraklarda önemli bir nüfus haline gelmişlerdir. Bugün Amerika’da ve pek çok Avrupa ülkesinde İslam en hızlı yükselen din konumuna gelmiş, Batı içindeki Müslümanların sayısında yaşanan artış bu toplulukların sosyal ve siyasi hayatta etkili bir rol üstlenmesini sağlamıştır. Böylece İslam coğrafyası, sadece nüfusunun büyük çoğunluğu Müslüman olan ya da Müslümanların idaresi altında olan ülkelerle sınırlı olmayan çok daha büyük bir coğrafya haline gelmiştir.

Etkileyici bir doğal güzelliğe sahip olan Maldivler’de önceleri Budizm yaygındı. Ancak daha sonra Müslüman seyyahların yaptıkları tebliğ çalışması ile İslamiyet gittikçe yaygınlaştı. Bugün Maldivler’in nüfusunun tamamına yakını Müslüman’dır.
                Kafkasya’dan Tanzanya’ya, Fas’tan Fiji’ye kadar uzanan geniş bir coğrafyaya yayılmış olan İslam dünyası, tarihin büyük medeniyetlerinin doğup geliştiği bir havzada yer almaktadır. Bölgenin sahip olduğu jeopolitik, jeokültürel ve jeoekonomik özellikler, bu coğrafyayı bugün de uluslararası ilişkilerin ve dünya siyasetinin önemli bir yerine yerleştirmiştir.

İslam, dünyanın en hızlı yükselen dinidir. Bu haritada Müslüman ülkelerin genel dağılımı görülmektedir.
             Dünya ticaret yollarının önemli kesişme ve geçit bölgelerinin bu coğrafya içinde yer alıyor olması da önemli unsurlardandır. Karadeniz’i Akdeniz’e bağlayan, Akdeniz’i ve Basra Körfezi’ni Hint Okyanusu’na bağlayan boğaz ve kanalların ve Hint Okyanusu’ndaki ana geçit noktalarının Müslümanların kontrolünde olduğu düşünüldüğünde, İslam dünyasının küresel dengeler açısından taşıdığı önem daha iyi anlaşılacaktır. Buna bir de petrol, doğal gaz gibi stratejik yer altı kaynakları açısından dünyanın en zengin topraklarının İslam coğrafyasında bulunduğu gerçeği eklendiğinde, tablo daha da netleşmektedir. Bu özelliklerin hepsi İslam dünyası için birer stratejik imkandır ve bu imkanların iyi değerlendirilmesi Müslümanların dünya siyasetindeki etkinliklerinin artması anlamına gelmektedir.

Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan’daki petrol çıkarma tesisleri.
            Bugün gelinen noktada da Müslümanların doğrudan veya dolaylı olarak, 21. yüzyıldaki gelişmelerde rol oynayacağı açıkça görülmektedir. Ancak elbette önemli olan, bu rolün, başta İslam dünyası olmak üzere tüm insanlığın faydasına olmasıdır. Bu aşamada ilk akla gelen, İslam dünyasının mevcut konumu ile böyle bir rolü üstlenip üstlenemeyeceğidir. Kuşkusuz, Müslümanlar bu sorumluluğu üstlenecek yetkinliğe ve bilince sahiptirler. Ancak bugün İslam dünyasına bakıldığında, kimi ülkelerde demokrasi geleneğinin yeterince yerleşmemiş olması, teknolojide çağın gerisinde kalınmış olması, ekonomik geri kalmışlık gibi bazı sorunlar göze çarpmaktadır. Dünya siyasetinde aktif rol almaya hazırlanan bir İslam dünyasının, bunlar ve benzeri sorunları bir an önce çözüme kavuşturması zorunludur.
          Ancak, İslam dünyasının tüm bunlardan önce aciliyetle çözüme kavuşturulması gereken çok daha hayati ve temel bir sorunu vardır: Parçalanmışlık. Dünya Müslümanlarının, güçlü ve aktif bir İslam Birliği sağlayamamış olmaları, günümüzde yaşanan çeşitli sorunların temelinde yer alan önemli bir eksikliktir. Güçlü bir birlik sağlandığında bugün yaşanan sorunların benzerleriyle ya hiç karşılaşılmayacak ya da karşılaşılan tüm sorunlar tahmin edilenden çok daha kısa süre içinde çözüme kavuşturulacaktır.
          Burada hemen şunu belirtmek gerekir ki, bu parçalanmışlıkla dikkat çekilen husus, çoğulluk, yani İslam dünyası içinde farklı mezhepler ve uygulamaların var olması değildir. Müslümanların parçalanmışlıktan kurtulmaları da hepsinin tek bir uygulama ya da yöntem altında toplanması anlamını taşımaz. Önemli olan, bu farklılıkların inanç birliği altında, çoğulcu bir hoşgörü ve dayanışma içinde toplanmasının sağlanmasıdır. Görüş, düşünce ve uygulama farklılıkları her toplum içinde karşılaşılan olağan durumlardır. İslam ahlakının gereği tüm farklılıklara rağmen Müslümanların, birbirlerinin kardeşleri oldukları gerçeğini unutmamalarıdır. Irkı, dili, vatanı, mezhebi ne olursa olsun tüm Müslümanlar kardeştirler. Bu nedenle İslam dünyası içindeki farklılıklar birer zenginlik olarak değerlendirilmeli, bunlar, Müslümanların birbirleri ile çekişmesine neden olan, onları ana konulardan uzaklaştırıp, acil ve önemli sorunlara tedbir alınmasını engelleyen çatışma ve ayrılık nedenlerine dönüşmemelidir.
              Kitabın ilerleyen bölümlerinde, kurulacak bir İslam Birliği’nin Müslüman dünyası için gerekliliğini ve dünya barışı için önemini, siyasi, sosyolojik ve ekonomik bilgileri ele alarak ortaya koyacağız. Ancak bundan önce, İslam dünyasının nasıl bir süreç içinde parçalandığını ve bu durumun nasıl ortadan kaldırabileceğini inceleyeceğiz.
Parçalanmanın Nedenleri
           İslam dünyasının bugün içinde bulunduğu parçalanmışlık, 20. yüzyılın başında ortaya çıkmış bir durumdur. Bundan önce ise, farklı mezhep, ırk ve dillerden Müslümanlar çeşitli İslam imparatorluklarının yönetimi altında, birarada huzur ve güvenlik içinde yaşamaktaydılar. Dahası, güçlüydüler.

Geçtiğimiz yüzyıl İslam dünyası için baskı, zulüm, savaş ve çatışmalarla geçen bir yüzyıl oldu. Binlerce masum insan hayatını kaybetti.

Hitler gibi, insanları ırklarına göre sınıflandırmaya çalışanların ortaya attığı teoriler büyük bir yanılgıdır. İnsanların farklı ırklara mensup olması bir üstünlük veya çatışma gerekçesi değildir.
           Ancak 19. yüzyılın en yıkıcı akımlarından biri olan radikal milliyetçilik, İslam dünyasında da etkisini gösterdi. Müslümanların bir kısmı, Batılı fikri akımların etkisi altında kalarak kendilerine empoze edilen bu ideolojiyi benimsediler. Bu esnada İslam imparatorluklarının zayıflamasıyla, Müslümanların büyük çoğunluğu Batılı güçlerin sömürgesi durumuna düştüler. Sömürgeci güçler İslam topraklarından çekilirken de, bu toprakları yapay sınırlarla bölüp, çeşitli devletler oluşturdular. Bu durum, bazı Müslümanlar arasında yayılan radikal milliyetçilik hareketleri ile birleşince ortaya oldukça karışık bir tablo çıktı. Müslüman toplumlar içindeki etnik farklılıklar, çatışma nedenine dönüştü. Kısa bir süre öncesine kadar aynı topraklarda birarada yaşayan halklar, bir anda farklı sınırlar içinde yaşayan, aralarında anlaşmazlıklar olan, birbirine karşıt toplumlara dönüştüler. Hemen her ülkeyle komşuları arasında başta sınır anlaşmazlıkları olmak üzere çeşitli tartışma konuları doğdu. (Bu anlaşmazlıkların bir kısmı, İran-Irak Savaşı örneğinde olduğu gibi, iki Müslüman devletin birbiriyle kıyasıya savaşmasına kadar vardı.) Böylece, İslam dünyası bir yüzyıl boyunca devam edecek bir istikrarsızlık sürecine girmiş bulunuyordu.
          
                Burada hemen belirtmek gerekir ki, millet ve vatan sevgisi, bağımsızlık talebi meşru ve asil duygulardır. Milliyetçilik duygusunun gayrimeşru hale gelmesi, sevginin saplantılı bir tutkuya dönüşmesiyle olur. Bir insan milletini severken, diğer milletlere karşı sebepsiz yere husumet beslemeye başlarsa, kendi milletinin çıkarları için diğer milletlerin ve halkların haklarını çiğnemeyi, örneğin onların topraklarını ele geçirmeyi, mallarını yağmalamayı hedeflerse, gayrimeşru bir çizgiye gelmiş demektir. Veya, kendi milletine olan sevgisini bir tür ırkçılığa dönüştürdüğünde, yani kendi milletinin kalıtsal olarak diğerlerinden üstün olduğunu iddia ettiğinde de yine gayrimeşru bir fikir geliştirmiş olur. Milliyetçiliğin, ırkçı bir düşünceye dönüştürülüp, iki Müslüman toplum arasındaki “Müslüman kardeşliği” kavramını zedeleyecek, bunu ortadan kaldırarak husumet tohumları ekecek bir şekilde yorumlanması da yine yanlıştır.
Allah bu yanlış anlayışa Kuran’da dikkat çekmektedir. Ayetlerde “öfkeli soy koruyuculuğu” olarak tarif edilen bu düşünce, cahiliyenin (din ahlakından uzak toplumların) bir özelliği olarak anlatılır:
Hani o inkâr edenler, kendi kalplerinde, ‘öfkeli soy koruyuculuğu’nu, cahiliyenin ‘öfkeli soy koruyuculuğunu’ kılıp-kışkırttıkları zaman, hemen Allah; elçisinin ve müminlerin üzerine ‘güven ve yatışma duygusunu’ indirdi ve onları “takva sözü” üzerinde “kararlılıkla ayakta tuttu.” Zaten onlar da, buna layık ve ehil idiler. Allah, herşeyi hakkıyla bilendir. (Fetih Suresi, 26)
            Dikkat edilirse ayette “öfkeli soy koruyuculuğu”ndan söz edilmekte, buna karşılık Allah’ın müminlere güven ve yatışma duygusu verdiği bildirilmektedir. Demek ki, kendi toplumuna (aşiretine veya milletine) yönelik sevgisi sonucunda öfkeli ve saldırgan bir tavır sergileyen insanların ruh hali Kuran ahlakına aykırıdır. Ve 19. yüzyılda materyalist Avrupa’da gelişip, Müslüman toplumlara da oradan ihraç edilen milliyetçilik anlayışı, öfkeli ve aşırı bir milliyetçiliktir. Yalnız İslam dünyasında değil, neredeyse tüm dünyada çatışmalara ve siyasi istikrarsızlıklara neden olmuştur.
               Oysa insanlar arasında ırklarına ve soylarına göre ayrım yapmak, etnik farklılıkları anlaşmazlık konusu kılmak Kuran ahlakına kesin olarak aykırıdır. Rabbimiz bir ayette şu şekilde buyurmuştur:

“Arap Atlılarının Çarpışması”, Kanvas üzerine yağlı boya, The Walters Sanat Galerisi, Maryland
Ey insanlar, gerçekten, Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz, Allah Katında sizin en üstün (kerim) olanınız, (ırk ya da soyca değil) takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah, bilendir, haber alandır. (Hucurat Suresi, 13)
Allah, “Göklerin ve yerin yaratılması ile dillerinizin ve renklerinizin ayrı olması, O’nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda, alimler için gerçekten ayetler vardır.” (Rum Suresi, 22) ayetiyle insanların farklı ırklardan ve milletlerden olmasının Kendisi’nin ayetlerinden biri olduğunu bildirmiştir. Bu farklılıklar birer çatışma ve husumet konusu değil, bir tür zenginlik ve çeşitliliktir.
           Tarih, İslam’ın etnik ayrılıkları uzlaştırmasının örnekleriyle doludur. Hz. Muhammed (sav) sahabeyi ırk ve kabile ayrımcılığı yapmaktan, insanları milletlerine, cinsiyetlerine, dillerine, aşiretlerine göre ayırmaktan, hatta aynı toplum içinde insanları maddi imkanlarına göre sınıflandırmaktan da kesinlikle sakındırmıştır. Peygamber Efendimiz (sav), Veda Hutbesi’nde, “Ey İnsanlar! Muhakkak ki Rabbiniz bir ve atanız da birdir. Hepiniz Adem’den, Adem de topraktandır. Allah yanında en üstün olanınız O’ndan en fazla korkanınızdır. Arab’ın aceme, acemin de Arab’a, beyazın siyaha, siyahın da beyaza bir üstünlüğü yoktur, takva hariç.” sözleri ile Müslümanları bu konuda dikkatli olmaya davet etmiştir.
            Peygamberimiz (sav) ve dört halife döneminde arka arkaya devam eden fetihler, İslam dünyasının sınırlarını Doğu ve Batı’ya doğru genişletmiş, farklı milletlerden pek çok insan İslam bayrağı altında birleşmiştir. Kabile çatışmalarına, sonu gelmeyen kan kavgalarına boğulmuş olan Ortadoğu, İslam ahlakının yayılması ile huzura kavuşmuş, yalnız Araplar arasındaki kabile savaşları değil Müslümanların fethettikleri tüm topraklardaki çatışmalar da son bulmuştur. Kimi Hıristiyan mezhepleri arasında kıyasıya devam eden mücadeleler dahi, Müslümanların hakim olduğu topraklarda barışla neticelenmiştir. Birbiri ile savaşan kabileler, birbirlerini acımasızca yok etmeye çalışan gruplar İslam bayrağı altında birbirlerine yaşam hakkı tanır ve saygı gösterir olmuşlardır.
           Günümüz Müslümanlarının bakış açısının da bu doğrultuda olması gerekir. Müslümanların birbirleri ile olan ilişkilerinde, temel ölçü karşılarındaki kişinin ırkı, etnik kökeni, dili gibi özellikleri, sahip olduğu imkanları, makamı veya mevkisi değil, imanı ve güzel ahlakıdır. Samimi iman eden kişiler arasında sevgi, bir diğerinin Allah’tan korkup sakınmasına, Rabbimiz’e duyduğu içli sevgiye, yaptığı salih amellere, gösterdiği güzel ahlaka göre şekillenir. Eğer bir kişi hayatını Allah yolunda vakfetmiş olduğunu tüm tavır ve davranışları ile ispatlıyor, her anında Allah’ın rızasını ve rahmetini gözeterek güzel davranışlarda bulunuyorsa, müminler o kişiye karşı sevgi ve hürmet duyarlar. Bu kişinin derisinin rengini, ait olduğu milleti, maddi imkanlarını kıstas olarak değerlendirmezler, bunlar sevgilerinde olumlu ya da olumsuz bir etki yapmaz. Aynı kıstaslar, Müslüman toplumlar arasındaki ilişkilerde de geçerli olmalıdır. İki Müslüman toplum arasındaki ilişkinin özü, Kuran’da bildirildiği gibi olmalıdır: Müslümanlar, birbirlerinin yardımcısı ve velisidirler.
            İslam dünyasının günümüzdeki parçalanmışlığının en önemli nedenlerinden biri, bu bilincin eksikliğidir. Bunun sebebi de Kuran ahlakından uzaklaşılmış, bunun yerine din dışı fikir akımlarının ve düşüncelerin etki kazanmış olmasıdır. Bazı aydınlar, Batı’da gelişen din dışı felsefe ve ideolojilerin yanılgılarına kapılmış, bu fikirleri Müslüman topraklarına ihraç etmenin İslam dünyasını ileri götüreceğini sanmışlardır. Bu tarihi hatanın neden olduğu tahribatın izleri bugün de açıkça görülmektedir. Adaleti, fedakarlığı, merhameti, hoşgörüyü, açık fikirliliği, ileri görüşlülüğü getiren Kuran ahlakının yerine, bazı sapkın felsefe ve ideolojilerin topluma benimsetilmeye çalışılmasıyla birlikte, Müslüman dünyasında süregelen düzenin ve dayanışmanın yerini kargaşa ve parçalanmışlık almıştır. Bu kargaşayı sona erdirmek için bazı ülkelerde, yine Kuran ahlakına ters olan bir model ortaya çıkmış ve halkı acımasızca ezen despot rejimler kurulmuştur.
            Bugün de İslam dünyasının geleceğine yönelik stratejiler belirlenirken, bu tarihi tecrübeden ders alınmalı, yanlış yönlendirme ve telkinlere kapılmaktan sakınılmalıdır. Tarih açıkça göstermektedir ki, İslam dünyası, ancak kendi özündeki değerlere sahip çıktığında yükselebilir. Ve bu değerlerin en önemlilerinden biri, Müslümanların birlik ve beraberliğidir.
Tarihten Bir Örnek: Selahaddin Eyyubi’nin İslam Birliği
        Haçlılar karşısındaki İslam dünyasının durumu, bu konuda önemli bir örnektir.
         1096 yılında başlatılan ilk Haçlı seferinin orduları Ortadoğu’ya ulaştığında, Müslümanlar, aralarında çeşitli anlaşmazlıklar ve çekişmeler bulunan emirliklere bölünmüşlerdi. Bu bölünmüşlük nedeniyle Avrupa’dan gelen bu barbar işgalcilere karşı direnemediler. 1099 yılında Kudüs’te korkunç bir katliam yaparak kurulan Haçlı Krallığı, on yıllar boyunca Müslümanların bu bölünmüşlüğünden yararlandı. Ancak büyük İslam kumandanı Selahaddin Eyyubi’nin Müslüman emirlikleri tek tek kendi idaresi altına alıp birleştirmesiyle birlikte, Müslümanlar Haçlı işgalcilere karşı koyabilecek bir güce ulaştı.
Yine de Müslümanların Haçlıları yenilgiye uğratması bir günde olmayacaktı. Selahaddin Eyyubi, Müslümanları tek bir bayrak altında birleştirirken, bir yandan da ilmi ve ahlaki bir uyanış başlatmıştı. Encyclopedia Britannica’da belirtildiği gibi:

Haçlılar’ın 1099′da Kudüs’ü işgalleri sırasında yaptıkları katliamı ve yağmalamayı gösteren bir tablo.
Müslümanların dini kurumlarını teşvik etmek ve yaymak, (Selahaddin Eyyubi’nin) politikasının temel parçalarından biriydi. Bilim adamlarına ve din alimlerine sahip çıktı, onların kullanımı için üniversiteler ve camiler kurdu ve onlara İslam dünyasının yararına pek çok eser yazdırdı… Ahlaki yeniden doğuşla birlikte, ki bu onun kendi kişisel yaşamının da gerçekçi bir faktörüydü, kendisinden beş yüzyıl önce bilinen dünyanın yarısını fethetmiş olan ilk nesil Müslümanların kararlılığını ve şevkini yeniden uyandırmaya çalıştı.
           İlmi, ahlaki ve imani yükseliş, Müslümanların siyasi birliğiyle de birleşince, İslam medeniyeti bir kez daha yükseldi: Selahaddin Eyyubi’nin komutasındaki birleşik İslam ordusu 1187′deki Hıttin Savaşı’nda -kendi içlerinde parçalanmalar ve huzursuzluklar yaşayan- Haçlı ordusunu bozguna uğrattı ve ardından Kudüs dahil olmak üzere Haçlı işgali altındaki Filistin topraklarının tamamına yakını kurtarıldı.
              Selahaddin Eyyubi’nin ve onun önderliğinde kurulan İslam Birliği’nin en dikkat çeken yönü ise, Kuran ahlakının gereği olan adalet, ılımlılık ve barışçılık gibi erdemleri en iyi biçimde temsil etmesiydi. Selahaddin Eyyubi genellikle Haçlılara karşı kazandığı askeri zaferle anılır, ancak onun çok belirgin bir diğer özelliği gerek Haçlılara gerekse tüm diğer Hıristiyanlara karşı son derece adil ve bağışlayıcı davranmasıydı. Haçlılar Müslümanlara karşı çok büyük zulümler uygulamalarına rağmen, Selahaddin Eyyubi onlardan intikam almamış, Kudüs’ü fethettiğinde kentteki hiçbir Hıristiyana zarar verilmemişti. Selahaddin Eyyubi’nin bu konudaki dikkat çekici bir başka yönü, kendi tarafındaki radikalleri de dizginlemiş olmasıydı. III. Haçlı Seferi’ni yöneten İngiliz Kralı Richard’ın Akra Kalesi’nde 3 bin Müslüman sivili acımasızca katletmesi üzerine, bazı kişiler intikam arayışına girmişler ve bunu da Yafa kentindeki (bugünkü Tel-Aviv) Hıristiyanlara karşı toplu bir kıyıma girişerek uygulamak istemişlerdi. Selahhaddin Eyyubi, kendi ordusu içindeki bu radikal eğilimi durdurmak, yatıştırmak ve Yafa’daki Hıristiyanlara güvenlik sağlamak için büyük çaba gösterdi ve bunda da başarılı oldu.
               Sonunda Selahaddin Eyyubi, Haçlılara birtakım imtiyazlar ve imkanlar vererek, kutsal topraklara barış getirmeyi de başardı. 28 Ağustos 1192′de Haçlılarla Müslümanlar arasında barış anlaşması imzalandı. Bunun ardından Selahaddin Eyyubi, bu kenti ele geçirmek için binlerce Müslümanı öldürmüş olan Haçlı komutanlarına büyük bir jestte bulunarak, onları kendisinin misafiri olarak Kudüs’e davet etti. Kudüs’ü ziyaret eden Haçlı komutanlar, Müslümanlarda gördükleri bu büyük bağışlayıcılık, hoşgörü ve adalet karşısında hayranlıklarını gizleyemediler. Selahaddin Eyyubi bir keresinde, düşmanı olan İngiliz Kralı Richard’ın hasta olduğunu öğrenmiş, bunun üzerine ona özel doktorunu ve ateşini dindirmesi için kar göndermişti. Selahaddin Eyyubi’nin Kuran ahlakına dayanan bu yüksek ahlakı, onu tüm Avrupa’da efsaneleştirdi.

Sultan Selahaddin dönemi ve sonrasında Eyyubi Sultanlığı’nın sınırlarını gösteren bir harita.
          Kısacası, Selahhaddin Eyyubi’nin kurmuş olduğu İslam Birliği, Müslümanlara hem güç ve zafer vermiş, hem de İslam ahlakının özündeki adalet, hoşgörü, barışseverlik gibi erdemlerin hayata geçirilmesine imkan tanımıştı. Müslümanlar hem İslam’a hizmet etmek için harekete geçirilmişler, hem de Müslümanlar arasında doğan bazı radikal eğilimler engellenerek, Kuran ahlakına göre Müslümanların nasıl olması gerektiği gösterilmişti.
             Selahaddin Eyyubi’nin kurduğu İslam Birliği’nden bugüne dek tam 8 yüzyıl geçti. Ama, tam da onun zamanındaki nedenlerle, bugün de Müslümanlar için bir İslam Birliği gereklidir. Elbette bugün İslam dünyasına karşı Haçlılar devrinde olduğu gibi birleşik bir askeri saldırı söz konusu değildir, ama İslam dünyası, farklı coğrafyalarda farklı tehditler altındadır. Dahası, İslam dünyası diğer medeniyetlerin gerisinde kalmış, bilim, teknoloji, kültür, sanat, düşünce gibi alanlarda -uzun zaman dünyanın öncüsü olmasına karşın- geri duruma düşmüştür. Öte yandan diğer medeniyetlerde üretilen birtakım yanlış felsefe ve ideolojiler de, 19. yüzyıldan itibaren İslam dünyasına taşınmakta, Kuran ahlakını tam anlamıyla bilmeyen bazı Müslümanları etkisi altına almaktadır. İslam’ı temsil etme iddiasıyla ortaya çıkan, ama gerçekte İslam ahlakına tamamen aykırı vahşetler uygulayan bazı radikaller ise, İslam ile diğer medeniyetler arasında çatışma körüklemek isteyenlere, çoğu kez bilmeyerek, hizmet etmektedirler

İSLAM: DÜNYAYI AYDINLATAN IŞIK..2


OSMANLI VE İSLAM MEDENİYETİ

            1299 yılında temeli atılan Osmanlı İmparatorluğu ise, İslam medeniyetinin en büyük ve en ihtişamlı imparatorluklarından biri olarak yükseliyor, adalet ve hoşgörüye dayalı devlet anlayışı; hakimiyeti altındaki topraklarda izlerini bıraktığı üstün mimarisi; tekstil alanında, hat sanatında, eğitimde geliştirdiği mükemmel yapısı ile Batı dünyası için önemli bir örnek teşkil ediyordu. Osmanlı sultanlarının nezaketi ve sanat zevki, Batılılar tarafından hayranlıkla anılıyor, Osmanlı topraklarını gören Batılılar gördükleri ihtişamdan derinden etkileniyorlardı.
             Osmanlı İmparatorluğu, tarihte eşine az rastlanır genişlikte bir coğrafyaya hükmetmiş, en uzun ömürlü imparatorluklardan biridir. (Yalnızca en güçlü dönemindeki Roma İmparatorluğu’nun toprakları, Osmanlı topraklarından daha geniş bir yüzölçümüne ulaşmış, ancak o da Osmanlı kadar uzun bir süre bu kadar geniş bir coğrafyayı elinde tutamamıştır.) Avrupa, Kuzey Afrika, Ön Asya, Mezopotamya ve Arabistan tarihinin önemli bir parçası olan Osmanlı’nın mirası, bugün bu topraklarda kurulmuş olan onlarca devletin şehirlerini süslemektedir. Pek çok Avrupa şehrinde (Sofya, Belgrad, Saraybosna gibi) Osmanlı mimarisinin ve şehirciliğinin örnekleri hala ayaktadır.
                   Osmanlı’nın, İslam ahlakını temel alarak kurmuş olduğu devlet ve yönetim sistemi, günümüzde pek çok siyaset bilimci tarafından, en ideal devlet yapılarından biri olarak gösterilmektedir. Osmanlı devletinin diplomasi anlayışı, günümüzün çok taraflı diplomasi anlayışının temelini oluşturmuştur.
                 Batı kültürü, Osmanlı medeniyetinden doğrudan etkilenmiştir. Osmanlıların Macaristan’a pirinç tarımını götürmesi, lalenin Benelüks ülkelerine, 16. yüzyılda Habsburg elçisi olarak İstanbul’a gelen Busbecq tarafından tanıtılması, İtalyanların kumaş boyama ve dokuma tekniklerini Osmanlı’dan almaları, Avrupa ordularındaki askeri bando geleneğinin Osmanlılardan alınması bunun sadece birkaç örneğidir.
                  Tüm bu tarihi gerçekler, İslam ahlakının modern dünyanın inşasında öncü rol üstlendiğini göstermektedir. İslam, Hz. Peygamber (sav)’e vahyedildiği andan itibaren, insanlığı doğruya, gerçeğe, güzele götüren en parlak ışık olmuştur. Kuran ahlakıyla ahlaklanan Müslümanlar, gittikleri her yere hoşgörü, akıl, bilim, sanat, estetik, temizlik ve refah götürmüşlerdir. Avrupa, koyu bir bağnazlık ve barbarlık içinde iken, İslam dünyası, dünyanın en modern ve en çağdaş uygarlığı olmuştur. Sonradan gelişecek olan Avrupa medeniyetinin temelinde ise, İslam dünyasından öğrendikleri bütün bu değerlerin çok büyük bir rolü vardır. Tarihçi Eugen Myers bu gerçeği şöyle ifade etmektedir:
              Dokuzuncu yüzyılın sonlarından on ikinci yüzyıla kadar Batı’nın bilim ve kültürü üzerindeki İslam etkisi çok büyüktür. İslam alimlerinin ve mütercimlerin, bilimlerin ve insanlığın gelişmesindeki kültürel önemi kesinlikle küçümsenemez… Dolayısıyla Batı düşüncesinin kökleri Greko-Arap ve İbrani düşüncesinin bir karışımıdır.
Öte yandan İslam dünyasının bir kısmında yaşanan gerilemenin en önemli nedenlerinden biri ise, Kuran’da öğretilen akılcılıktan, samimiyetten ve açık görüşlülükten uzaklaşılmasıdır. Kuran, insanlığı karanlıklardan aydınlığa çıkaran en büyük yol göstericidir. Allah’ın Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)’e bildirdiği gibi:
Elif, Lam, Ra. Bu bir Kitaptır ki, Rabbinin izniyle insanları karanlıklardan nura, O güçlü ve övgüye layık olanın yoluna çıkarman için sana indirdik. (İbrahim Suresi, 1)

Aşağıda yer alan hilye özel bir koleksiyona ait. 16. ve 17. yüzyıla ait diğer süs eşyaları ise Türk-İslam Eserleri Müzesi’nde sergilenmektedir.

            Günümüz Müslümanlarının, İslam medeniyetinin bu görkemli geçmişini iyi bilmeleri, bunun hem onur hem de sorumluluğunu taşımaları gerekmektedir. Unutmayalım ki Müslümanlar, dünyanın en büyük medeniyetlerinden birini inşa eden kutsal, şanlı ve şerefli bir mirasın temsilcileridir. Müslümanlar, diğer inançların ve medeniyetlerin temsilcileri tarafından hep gıptayla ve hayranlıkla izlenmişlerdir. Ünlü Ortadoğu uzmanı Daniel Pipes, bir makalesinde Müslümanların kendilerine güvenlerinden bahsettikten sonra şu yorumu yapar:
          Bu özgüveni sağlayan etkenlerden biri de, İslam’ın ilk 6 yüzyılında ve daha da sonrasındaki olağanüstü başarıların hatırasıdır. Bu dönemde İslam dünyanın en ileri kültürüydü; Müslümanlar en iyi sağlık standartlarına, en uzun ortalama yaşam sürelerine, en yüksek okuma-yazma oranlarında sahiptiler. Bilimsel ve teknik araştırmaların çoğu onların kontrolündeydi ve genellikle muzaffer ordular kuruyorlardı. Bu başarı trendi, ilk baştan beri açıkça ortadaydı. MS 622 yılında Hz. Muhhammed Mekke’den göç etmiş, ancak 8 yıl sonra kente onun yöneticisi olarak dönmüştü. Henüz daha 715 yılında, Müslüman fatihler Batı’da İspanya’dan Doğu’da Hindistan’a kadar uzanan bir imparatorluk kurmuşlardı. Müslüman olmak, kazanan bir medeniyete ait olmak anlamına geliyordu.
            Kuşkusuz bugünün Müslümanlarının görevi sadece bu görkemli geçmişle övünmek değil, günümüzde ve gelecekte de İslam’ı yükseltmek için çalışmaktır. Nitekim geçmiştekine benzer bir ihtişamın bugün de yeniden inşa edilmesi, Müslümanların yeniden dünyaya ışık tutan bir kültür ve medeniyet önderleri olmaları mümkündür. Ancak bu yönde yapılacak her türlü çalışmanın öncelikle, birlik ve beraberlik ruhu içinde gerçekleştirilmesi gereklidir. Kişisel menfaat endişelerini bir kenara bırakan, farklılıkları hoşgörü ile karşılayan, gücünü ve enerjisini yalnızca İslam’ın, Müslümanların ve insanlığın hayrına kullanan, çoğulculuktan yana olan, uzlaşmacı ve barışsever bir kültür Müslümanlar arasında egemen olursa, İslam dünyası, 21. yüzyılın en büyük medeniyetlerinden birini inşa edebilir. Sevgi, merhamet, anlayış, tolerans gibi İslam ahlakının da temeli olan değerler sayesinde, bugün bir kısım Müslüman ülkelerde hakim olan despot yönetimlerin de sonu gelecek, kültürel ve ekonomik olarak kalkınma sağlanacak, dünyanın çeşitli bölgelerinde baskı altına alınan, zulme uğrayan, acımasızca katledilen Müslümanlar barışa ve güvenliğe kavuşacak ve, Allah’ın izni ile, asr-ı saadet döneminin bir benzeri 21. yüzyılda yeniden yaşanacaktır.
Bağlantı
İKİNCİ BASKIYA ÖNSÖZ
                 Türk İslam Birliği’nin kurulması sadece İslam aleminin değil, her dinden, her milletten ve her düşünceden insanın kurtuluşu olacak, bu birlik tüm dünyaya sevgi, kardeşlik, dostluk, bolluk ve bereket getirecektir. Türkiye’nin önderliğinde kurulacak olan Türk İslam Birliği, yeryüzünün bambaşka bir güzelliğe bürünmesine, bolluk ve bereketin müthiş artmasına, sanatın, estetiğin ve bilimin çok gelişmesine, güçlü ve köklü bir medeniyetin inşa edilmesine vesile olacaktır. Allah’ın izniyle Türk İslam Birliği muhakkak kurulacaktır. Bu, Allah’ın takdir ettiği bir kaderdir.
                Türk İslam Birliği’nin doğal lideri ise Türkiye olacaktır. Türkiye’nin liderliği tüm Türk ve Müslüman ülkeleri tarafından da gönülden kabul edilmekte ve istenmektedir. Bunun temelinde hem Türkiye’nin tarihi tecrübesi, hem de Türk Milleti’nin sayısız olayla ispatlanmış olan güzel ahlakı vardır. Türk Milleti’nin lider olması isteği asla bir ırk üstünlüğü düşüncesine dayanmamaktadır. Yani, bunun özünde “biz lider olalım, diğerleri bize tabi olsun” veya “biz üstünüz, diğer ırklar bize tabi olmalıdır” gibi akıl ve mantık dışı, üstelik Kuran ahlakına da hiç uygun olmayan bir düşünce yoktur. Söz konusu olan ahlaki bir üstünlüktür. Yapılacak olan liderlik de aslında korumaya, kollamaya, hizmet etmek için çileye ve sorumluluğa talip olma işidir, bir tür ağabeylik vasfıdır.
                 Türk Milleti’nin bu tarihi sorumluluğu yerine getirecek olmasının en önemli delillerinden biri ise Peygamber Efendimiz (sav)’in hadislerinde, ahir zamanda İstanbul’a ve Türkiye’ye özellikle dikkat çekiliyor olmasıdır. Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde haber verildiği üzere, Hz. Mehdi (as) İstanbul’da faaliyet gösterecek, dağınık olan Türk devletlerini birleştirerek Türk İslam Birliği’ni tesis edecek ve yanında kutsal emanetlerle birlikte ortaya çıkacaktır.
HZ. MEHDİ (AS)’IN İSTANBUL’U MANEN FETHEDECEK OLMASI
Hz. İbni Amr’dan rivayet edilmiştir: Peygamberimiz (sav) buyurdu ki: Ey Ümmet! Altı şey vardır ki; onlar olmadan kıyamet kopmaz… Altıncısı,
Medine’nin fethi.
-Denildi ki: Hangi medine? (hangi şehir?)
-Buyurdu ki: Konstantiniyye (İstanbul).
(*) Bu Konstantiniyye’nin Hz Mehdi (as) tarafından yapılacak fethidir. (Kıyamet Alametleri, 204 Ramuz-el Ehadis, 296)
Allah Konstantiniyye’yi (İstanbul’u) çok sevdiği dostlarının eliyle (Hz. Mehdi (as)) fethedecek… Onlardan hastalığı ve üzüntüyü kaldıracak. (Kıyamet Alametleri, s.181)
Beldeler onun (Hz. Mehdi (as)’ın) emrine girer. Allah-u Teala onun (Hz. Mehdi (as)’ın) elinde Konstantiniyye’nin (İstanbul’un) (manevi) fethini müyesser (kolay) kılar. (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-ül Ahir Zaman, s. 56)
HZ. MEHDİ (AS) TÜRKLER ARASINDA HİZMET VERECEK
  Hz Mehdi (as) Rum’dan, yani Türklerden (çünkü, eskiden Türkiye’ye Diyar-i Rum deniliyordu) ayrılmayacaktır. (İş’afü’r-Rağıbîn’den naklen, Tılsımlar, s. 212.)
Tirmizi’de yer alan bir hadiste “Hz. Mehdi (as)’ın Arap’a hakim oluncaya kadar kıyametin kopmayacağından” (Tirmizi, Fiten:43) söz edilir, buradan Arapların içinde çıkmayacağını anlıyoruz. Çünkü Arap’a hakim olmak için onların dışında olmak gerekir. (Kıyamet Alametleri, s. 170)
Doğudan bir takım insanlar çıkacak ve Hz Mehdi (as)’a zemin hazırlayacaklar. Hz Mehdi (as) onlar arasında hükümdar olacaktır. (İbni Mace, Kitab-ül Fiten: 35 (4088) Bu hadis doğuda bulunan veya doğudan gelen bir millet içerisinde çıkacağını göstermektedir ki – Allahualem- bunlar o zamanlar doğuda bulunan, sonradan Anadolu’ya yerleşen Türklere işaret etmektedir. (Kıyamet Alametleri, s. 171)
İbni Haldun ve Kurtubî, Hz. Mehdi (as)’ın Meşrık (Doğu), Horasan (Hazar denizinin batısında kalan kısım) ve Amuderya (Ceyhun nehri) taraflarından (bu bölgeler Türklerin yaşadığı bölgelerdir) çıkacağını kaydetmektedirler. (Macdonald, İslâm’ın Ansiklopedisi, 7:478.)
Bütün bunlar, Hz. Mehdi (as)’ın yoğun faaliyetini Türkler içerisinde yürüteceğini göstermektedir. (Şaban Döğen, “Mehdi ve Deccal”, s. 172)
Seyyid Ahmed Hüsameddin (r.a.) İstihraçname’sinde Hz Mehdi (as)’ın doğuş yeriyle ilgili şöyle demektedir:
“Müslümanlardan bir zat gelecek, bu zatın şerefi Kafkasya’nın en uludağından etrafa güneşin şuaı gibi şulenisar olacaktır.” (Osman Yüksel Serdengeçti, Mabedsiz Şehir, Serdengeçti Neşriyatı: VI, s.107)
HZ. MEHDİ (AS) DAĞINIK OLAN TÜRK DEVLETLERİNİ BİRLEŞTİRECEK
…Ve köşe bucakta benim oğluma (Hz. Mehdi (as)’a) yardım edecek dağınık olan Türk bayrakları zuhur edecek. (Gaybeti numani, s. 323)
…Allah ona (Hz. Mehdi (as)’a) Rum’u, Deylem’i, Sind’i, Hindistan’ı, Kabilşah’ı ve Hazar’ı fethettirecektir. (Şeyh Muhammed b. İbrahim-i Numani, Gaybet-i Numani s. 274)
               Peygamberimiz (sav)’in hadisinde haber verildiğine göre, Hz. Mehdi (as) önce Türk bayrağıyla Türkiye’den çıkacak, daha sonra da yeşil bayrak sahibi olan İslam ülkelerine de manen hakim olacaktır. Türk İslam Birliği’nin oluşmasına vesile olacak ve bu birliğin manevi liderliğini üstlenecektir. Konuyla ilgili hadis şu şekildedir:
O yılda kırmızı bayrağın ve sonra yeşil bayrağın sahibi olan oğlum (Hz. Mehdi (as)’ın) gaybeti ilan olunacaktır. (Şeyh Muhammed b. İbrahim-i Numani, Gaybet-i Numani, s. 170)
HZ. MEHDİ (AS)’IN YANINDA KUTSAL EMANETLER OLACAK
                Ahir zaman hadislerini aktaran alimler, ahir zaman olaylarını kendi dönemlerindeki hilafet merkezlerini esas alarak aktarmışlardır. Bu nedenle de Hz. Mehdi (as)’ın çıkış yeri olarak, her alim kendi zamanının hilafet merkezi olan Irak, Şam, Kufe, Medine gibi şehirleri belirtmiştir. Ancak, ahir zaman olaylarının gerçekleştiği yerle ilgili rivayetlerin ortak noktası, bu olayların hep hilafet merkezinde gerçekleştiğidir. Bilindiği gibi, son hilafet merkezi “İstanbul”dur. Halifelik bu yüzyılın başlarında resmi olarak kaldırılmıştır ve o günden bu yana dünya üzerinde başka hiçbir yere de taşınmamıştır. Sonuç olarak, halen bu manevi ünvanı koruyan tek şehir İstanbul’dur. Peygamberimiz (sav)’in iki sancağı, kılıcı ve gömleği ile diğer mukaddes emanetler de İstanbul’da Topkapı Sarayı’nda muhafaza edilmektedir.
Peygamber Efendimiz (sav)’in
Minber-i Şerif sancağı
Abdullah b. Şurefe’den rivayet edildi ki: “Hz. Mehdi (as)’ın beraberinde süslenmiş bir halde Peygamberimiz (sav)’in bayrağı olacaktır.” (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiy-il Ahir Zaman, s.65)
Nuaym bin Hammad, Ebu Caferi’den şöyle rivayet etmiştir; “Hz. Mehdi (as), Peygamberimiz (sav)’in sancağı, gömleği, kılıcı, işaretleri, nuru ve güzel ifadesiyle yatsı vaktinde çıkar.” (Ali b. Sultan Muhammed el-Kari el-Hanefi ìRisaletül Meşreb elverdi fi mezhebil Mehdi)
Hz. Mehdi (as), Peygamber Efendimiz (sav)’in bayrağıyla çıkacaktır. O bayrak dikilmemiştir, siyah ve dört köşelidir. Peygamberimiz (sav)’in vefatından sonra hiç açılmamış olup, ancak Hz. Mehdi (as) tarafından açılacaktır. (El Kavlu’l Muhtasar Fi Alamet-i Mehdiyy-il Muntazar, ss.41-42, 52, 54)
Alametlere gelince; (Hz. Mehdi (as)) beraberinde Allah Resulünün (sav) gömleği, kılıcı, sancağı bulunacaktır. O sancak ki Peygamberin (sav) vefatından bugüne kadar hiç açılmamıştır. Hz. Mehdi (as)’nin zuhuruna kadar da açılmayacaktır. (Kıyamet Alametleri, s.164)
Peygamber (savv)’in softan bayrağı ile çıkacaktır. O bayrak dört köşeli olup, dikişsizdir ve rengi de siyahtır. Onda bir hicr (hale) bulunur. O Resulullah (sav)’in vefatından beri açılmamış olup Hz Mehdi (as) çıkınca açılacaktır. (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s.23)
             Ahir zamanda ancak Hz. Mehdi (as) tarafından açılacağı bildirilen bu Sancak’ın önemli bir özelliği de Peygamberimiz (sav)’in “vefatından bugüne kadar hiç açılmamış” olmasıdır. Günümüze kadar Osmanlı İmparatorluğu da dahil olmak üzere hiçbir devlet tarafından, Peygamber Efendimiz (sav)’in zatına hürmeten açılmayan sancak, götürüldüğü savaşlarda ve törenlerde kılıfından dahi çıkarılmamıştır. 1400 yıldır bu şekilde muhafaza edilen sancak Hz. Mehdi (as)’ın gelişi ile İslam ahlakının hakim olacağı dönemde açılmayı beklemektedir.
Sol üstte, Seyf-i Nebevi. Resulullah (sav)’in kılıcı.
Ortada, Pergamber Efendimiz (sav)’in hırkası, Hırka-i Saadet.
Aşağıda, Peygamber Efendimiz (sav)’in asası. Bu asa, Resulullah (sav)’in sancağı ve min beriyle birlikte hilafet ala meti olarak kabul edilir.
Sol üstte, Topkapı Sarayı’nda muhafaza edilen kutsal
emanetlerden biri de Hz. İbrahim’in kullanmış olduğu rivayet edilen tenceredir.
Ortada, Peygamber Efendimiz (sav)’in
mühürünün muhafaza edildiği kutu
görülmektedir. Topkapı Sarayı’nda bulunan kutsal emanetlerdendir. Peygamber Efendimiz (sav)’in Mühr-i Şeriflerinde üç satır halinde, “Muhammed Resulullah” ibaresi yazılıdır. Birinci satırda “Muhammed”, ikinci satırda “Resul”, üçüncü satırda da “Allah” kelimeleri yer almaktadır.
Aşağıda, Topkapı Sarayı’nda bulunan
Peygamber Efendimiz (sav)’in kılıcı
görülmektedir.
TÜRK İSLAM BİRLİĞİ KURULDUĞUNDA YERYÜZÜNDE HİÇ KAN AKITILMAYACAKTIR
              Türk İslam Birliği, kitabın ilerleyen bölümlerinde detaylı olarak anlatıldığı üzere, Kuran ahlakını temel alan dolayısıyla her düşünceden, her inançtan, her milletten insana karşı şefkatle ve anlayışla yaklaşan, herkesin hakkını koruyan, herkesi rahat ettiren bir huzur ve barış birliği olacaktır. Türk İslam Birliği bütün çatışmalara, terör eylemlerine, anarşiye tam anlamıyla son verecek, Türk İslam Birliği’nin kurulmasıyla tüm fitneler sona erecektir. Bu güzel birliğin tesis edilmesiyle Museviler ve Hıristiyanlar da güvenlik içinde ibadet edebilecekleri, diledikleri gibi ticaretlerini yapacakları, istedikleri yerde istedikleri gibi yerleşebilecekleri, kendilerini tam anlamıyla güvende hissedecekleri bir ortama kavuşacaklardır. Türk İslam Birliği’nin kuruluşu da tek damla kan dökülmeden, Müslümanların sevgiyle biraraya gelmesiyle, şefkatle, güzel sözle, akılcı ve hikmetli anlatımlarla dostluğun yaygınlaşmasıyla gerçekleşecektir.
              Türk İslam Birliği’nin kurulduğu dönemde tüm çatışmaların sona ereceği, tüm silahların susacağı, insanların barış ve sevgi içinde yaşayacakları Peygamber Efendimiz (sav)’in de müjdelediği bir gerçektir. Peygamberimiz (sav), Hz. Mehdi (as) döneminde yeryüzünde hiç kan dökülmeyeceğini bildirmiştir. Hz. Mehdi (as)’ın zuhur ettiği ve Türk İslam Birliği’nin kurulduğu dönemde, yeryüzünü kaplayacak olan barış, adalet, güzellik, huzur ve güven hadislerde şu şekilde haber verilmiştir:
İnsanlar, bal arılarının beyleri etrafında toplanması gibi, Hz. Mehdi (as)’ın çevresinde toplanırlar. (Hz. Mehdi (as)) Daha önce zulümle dolu olan dünyayı, adaletle doldurur. Adaleti o denli olur ki, uykuda olan bir kimse dahi uyandırılmaz ve BİR DAMLA KAN BİLE AKITILMAZ. Dünya, adeta Asr-ı Saadet devrine geri döner. (El Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 29 ve 48)
Hz. Mehdi (as), Peygamber (sav)’in yolunda gidecek, uyuyan kişiyi uyandırmayacak, KAN DA AKITILMAYACAKTIR. (Muhammed B. Resul Al-Hüseyni El Berzenci, Kıyamet Alametleri, Pamuk Yayınları, Kıyamet Alametleri, s. 163)
(Hz. Mehdi (as)) zamanında ne bir kimse uykusundan uyandırılacak, NE DE BİR KİMSENİN BURNU KANAYACAKTIR. (El Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 44)
Ona (Hz. Mehdi (as)’a) biat edenler, (Kabe civarındaki) rükun ve makam arasında biat ederler. Uyuyanı uyandırmaz, ASLA KAN DÖKMEZLER. (El-Heytemî, El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamet-il Mehdiyy-il Muntazar, s. 24)
Bu (Emir) de (Hz. Hz. Mehdi (as)) insanlar yeryüzünü daha önce zulüm ile doldurdukları gibi YERYÜZÜNÜ ADALETLE DOLDURACAKTIR. (Sünen-i İbn-i Mace, 10/348)
Zulüm ve fıskla dolu olan DÜNYA, O (HZ. MEHDİ (AS)) GELDİKTEN SONRA ADALETLE DOLUP TAŞACAKTIR. (El Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 20)
HZ. MEHDİ (AS)’IN ZAMANINDA ADALET O KADAR BOL OLACAK Kİ, zorla alınan her mal sahibine geri iade edilecektir. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 23)
ONUN (HZ. MEHDİ (AS)’IN) ADALETİ HER YERİ KAPLAYACAK ve insanlar arasında Hz. Peygamber (sav)’in sünnet-i seniyyesi ile muamele edecektir. Hatta birisinden, mala ihtiyacı olan kim varsa çağırmasını söyleyecek, o kişi emrini yerine getirdiğinde, sadece bir kişi gelecektir. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamet-il Mehdiyy-il Muntazar, s. 20)
Kıyametin kopması için zamanda sadece bir günden başka vakit kalmamış da olsa Allah benim Ehl-i Beyt’imden bir zatı (Hz. Mehdi (as)’ı) gönderecek yeryüzü zulümle dolduğu gibi, O YERYÜZÜNÜ ADALETLE DOLDURACAK. (Sünen-i Ebu Davud, 5/92)
Hz. Mehdi (as) bendendir, yeryüzü zulüm ve işkence ile dolduğu gibi, ONU DOĞRULUK VE ADALETLE DOLDURUR. (Süneni-i Ebu Davud, 5/93)
Kap su ile dolduğu gibi YERYÜZÜ BARIŞLA DOLACAKTIR. Hiçbir kimse arasında bir DÜŞMANLIK KALMAYACAKTIR. VE BÜTÜN DÜŞMANLIKLAR, BOĞUŞMALAR, HASETLEŞMELER MUHAKKAK KAYBOLUP GİDECEKTİR. (Sahih-i Müslim, 1/136)
… Cenab-ı Hak İslam’ı nasıl bizimle başlatmışsa O’nunla (Hz. Mehdi (as) ile) sona erdirecektir. Nasıl, bizimle onlar aralarındaki ŞİRK VE ADAVETTEN (HUSUMET VE DÜŞMANLIKTAN) KURTULMUŞ VE KALPLERİNE ÜLFET (DOSTLUK) VE MUHABBET (SEVGİ) YERLEŞMİŞSE, (HZ. MEHDİ (AS)’IN GELİŞİ İLE) YİNE ÖYLE OLACAKTIR. (Ahir Zaman Mehdisi’nin Alametleri, Celalettin Suyuti, s. 20)
… ONUN (HZ. MEHDİ (AS)) DÖNEMİNDE İYİ İNSANLARIN İYİLİĞİ ARTAR, KÖTÜLERE KARŞI BİLE İYİLİK YAPILIR. (Kitab-ul Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 17)
ÖNSÖZ
             Oldukça geniş bir coğrafyayı ve yaklaşık 1.5 milyar Müslümanı kapsayan İslam dünyasının temel ihtiyaçlarından biri olan “Türk İslam Birliği”ni ele aldığımız bu kitabımızda, böyle bir birlik oluşturulmasının gerekliliği ve aciliyeti üzerinde duracağız.
Bugün İslam dünyasının durumu değerlendirildiğinde ilk dikkati çekecek özelliklerden birisi, Müslümanların kendi aralarındaki parçalanmışlığıolacaktır. Kimi İslam ülkeleri arasında derin anlaşmazlık ve ihtilaflar vardır. Hatta yakın geçmişte, İran-Irak Savaşı, Irak’ın Kuveyt’i işgali, Pakistan-Bangladeş Savaşı gibi Müslüman ülkeler arasında geçen savaşlar yaşanmıştır. Müslüman ülkelerde çoğunlukla etnik ve siyasi sorunlar nedeniyle yaşanan iç savaş ve çatışmalar da -örneğin Afganistan’da, Yemen’de, Lübnan’da, Irak’ta veya Cezayir’de olduğu gibi- İslam dünyasının, olması gerektiği gibi olmadığını göstermektedir. Öte yandan İslam dünyasının dört bir yanında birbirinden son derece farklı dini yorumlar, görüşler ve modeller hakimdir. Neyin gerçekten İslam’a uygun neyin de aykırı olduğunu belirleyecek, bu konuda dünya Müslümanlarının geneline yön verecek, onları uzlaştırabilecek merkezi bir otorite yoktur. Katoliklerin Vatikan’ı, Ortodoks Hıristiyanların Patrikhaneleri vardır, ama İslam dünyasında dini bir birlik ve merkez bulunmamaktadır.
              Oysa İslam ahlakının özünde birlik vardır. Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)’in vefatının ardından, İslam dünyasının hep bir lideri olmuş, bu makam Müslümanların dini konulardaki yol göstericisi olmuştur.
Günümüzde de İslam dünyasının tümüne yol gösterecek çağdaş bir merkezi otorite kurulabilir. Demokratik esaslara ve hukukun üstünlüğü prensibine dayanan merkezi bir İslami otoritenin ve bir Türk İslam Birliği’nin kurulması İslam dünyasının mevcut sorunlarının giderilmesinde çok önemli bir adım olacaktır.
             Kitabın ilerleyen bölümlerinde detaylı olarak ele alacağımız gibi, söz konusu Türk İslam Birliği;
1) Kuran ahlakının gereği olan sevgi, şefkat, kardeşlik ve merhamete dayalı bir anlayışa sahip olmalı, tüm insanları koruyup kollamayı amaç edinmeli, tüm insanlara son derece kaliteli ve müreffeh bir yaşam standartı sunmalıdır.
2) Demokrat ve laik bir yapıya sahip olmalı, Türk İslam dünyasını manevi bir liderliğin öncülüğünde biraraya getirirken, tüm devletlerin üniter yapısını muhafaza ettiği bir gönül birliği inşa etmelidir.
3) İslam dünyasının tümüne hitap edebilmeli, dolayısıyla en temel İslami değerlere ve esaslara dayanmalı, belirli bir mezhebin veya tarikatın temsilcisi olmamalıdır.
4) İnsan haklarına, demokrasiye, serbest girişimciliğe destek vermeli, İslam dünyasının ekonomik, kültürel ve bilimsel yönden kalkınmasını temel hedef olarak belirlemelidir.
5) Diğer ülkeler ve medeniyetlerle son derece barışçıl ve uyumlu ilişkiler kurmalı, kitle imha silahlarının kontrolü, terörizm, uluslararası suç, çevre gibi konularda uluslararası topluluk ve Birleşmiş Milletler ile iş birliği yapmalıdır.
6) İslam dünyasındaki azınlıkların (örneğin Yahudi ve Hıristiyanların) ve İslam ülkelerine gelen yabancıların haklarının korunması, kendilerine güvenlik sağlanması ve saygı gösterilmesi gibi konuları öncelikli olarak ele almalı, her dinden, her düşünceden insana sevgi ve şefkatle yaklaşmalıdır.
7) Filistin, Keşmir, Moro gibi, Müslümanlar ile Müslüman olmayan halkları karşı karşıya getiren sorunlara; adil ve barışçıl çözümler getirilmesine önem vermelidir. Hem Müslümanların haklarını savunmalı hem de söz konusu sorunların, İslam dünyasındaki bazı radikal unsurlar tarafından çözümsüzlüğe itilmesine mani olmalıdır.
               İslam dünyasının böylesine akılcı, sağduyulu ve adil bir liderliğe kavuşması, hem bugün pek çok sorunla karşı karşıya bulunan 1.5 milyar Müslüman için, hem de dünyanın tüm diğer insanları için çok hayırlı olacaktır. Kuran ahlakına dayalı olarak kurulacak bir Türk İslam Birliği, tüm dünyanın adalet ve güvenlik bulmasına, Kuran ahlakının getirdiği tavır mükemmeliği sayesinde huzurun yerleşmesine aracı olacaktır. Müslümanlar, Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)’in devrinden bu yana, insanlığa; akıl, bilim, düşünce, sanat, kültür, medeniyet gibi alanlarda öncülük etmiş, “insanların hayrı”na dev eserler ortaya koymuşlardır.
             Avrupa Ortaçağ’ın karanlığında iken, dünyaya bilimi, akılcılı

İSLAM: DÜNYAYI AYDINLATAN IŞIK..1

İSLAM: DÜNYAYI AYDINLATAN IŞIK..1

             İslam dini bundan 14 asır önce Arabistan Yarımadasında doğdu. Allah’ın, Hz. Muhammed (sav)’e Kuran’ı vahyetmesi ve insanlara İslam ahlakını bildirmesiyle, şiddet, barbarlık ve cehalet içindeki Arap toplumu barış, akıl ve medeniyeti öğrendi.          İslam’ın doğduğu 7. yüzyılın başlarında, Arabistan dünyanın en karmaşık bölgelerinden biriydi. Bu topraklarda pek çok farklı kabile yaşıyor, her biri ayrı bir puta tapıyordu. Sapkın dinleri ve putları uğruna birbirleri ile savaşır, kan döker, hatta çocuklarını dahi öldürebilecek kadar vahşileşirlerdi. Bu batıl sistemde sevgi, merhamet, yumuşak huyluluk değil, acımasızlık, nefret ve şiddet makbul görülürdü. Kadınlar aşağı varlıklar sayılır, fakirler ve köleler alabildiğine ezilirlerdi. Bu karanlık ve kanlı dünya, İslam ahlakıyla birlikte tamamen değişti. Üstelik yalnızca Araplar değil, daha pek çok millet İslam ahlakının ışığıyla aydınlandı. İslam’ın indirilmesi ile birlikte, bilimde, kültürde, düşüncede ve sanatta daha önce eşine az rastlanan bir yükseliş yaşandı.           
Allah’ın, Peygamber Efendimiz (sav)’e vahyettiği; “Yaratan Rabbin adıyla oku. O, insanı bir alaktan yarattı. Oku, Rabbin en büyük kerem sahibidir; ki O, kalemle (yazmayı) öğretendir. İnsana bilmediğini öğretti.” (Alak Suresi, 1-5) ayetleriyle, karanlık bir cehalet ve kanlı bir şiddet döngüsü içindeki Araplar, ilk kez okumaya ve düşünmeye davet edildiler. Arap toplumunun yapısı İslam’la birlikte tamamen değişmeye başladı. Örneğin; Arap adetleri, savaşlarda esir alınan herkesin öldürülmesini gerektirirdi. Oysa Peygamber Efendimiz (sav), Allah’ın vahyettiği hükümler gereğince, esirlere iyi davranılmasını, Müslümanların kendi yemeklerinden onlara da vermelerini emretti. Kuran’da “Kendileri, ona duydukları sevgiye rağmen yemeği, yoksula, yetime ve esire yedirirler.” (İnsan Suresi, 8) ayetiyle müminlerin bu özellikleri bildirilmekteydi. Esir alınan insanlardan istenen ise, eğer okuma-yazma biliyorlar ise bunu, bilmeyen Müslümanlara öğretmeleriydi. Arabistan toprakları, belki binlerce yıldır ilk kez merhamete, bağışlayıcılığa ve medeniyete tanık oluyor, insanlık tarihinin gördüğü en büyük kültürel yükselişlerden biri yaşanıyordu.
 Yıllar ilerledikçe, İslam’ın adaleti ve yüksek ahlakı, Arabistan’da dalga dalga yayıldı. Müslümanların adaleti, mertliği ve kararlılığı, pek çok Arap kabilesinin İslam’a girmesine aracı oldu. Karşı konulamaz bir güce ulaşan İslam ordusu, 630 yılında Mekke’ye yürüdü. Mekke’nin putperestleri, yaptıkları onca zalimlikten sonra, Müslümanların kendilerinden intikam alacağından korkuyorlardı. Arapların adetlerine göre, bir savaşta yenilen kabilenin erkekleri kılıçtan geçirilir, kadın ve çocukları köle yapılırdı. Mekke’nin putperestleri, başlarına bunun geleceğinden emindiler. Ama Allah’ın sonsuz merhameti, Hz. Muhammed (sav) üzerinde tecelli ediyordu. Peygamberimiz (sav) hiçbir Mekkeliden intikam alınmayacağını ve kimsenin Müslüman olmak için zorlanmayacağını ilan ettirdi. Bu büyük affedicilik ve hoşgörü, Batılı tarihçilerin de dikkatini çekmiştir. Haverford Üniversitesi öğretim görevlilerinden Micheal Sells, Peygamberimiz (sav)’in bu üstün ahlakını şöyle ifade etmektedir:             Hz. Muhammed (sav) Mekke’ye geldiğinde, hiçbir şekilde kanlı bir intikam gerçekleştirmediği gibi, kendisiyle üç yıldır savaşmakta olan ve kendisini yok etmeye çalışan Mekkelileri kucakladı. Bu, o devrin insanları için hayranlık uyandırıcı bir davranıştı. Dolayısıyla burada, bir dinin kuruluşunda, büyük bir yardımseverlik, olağanüstü bir nezaket ve merhamet yer almaktadır.
            Önemli olan Mekkelilerin batıl inançlarının ortadan kaldırılmasıydı. Kenti alan Müslümanlar doğrudan Kabe’ye yöneldiler. Ardından kutsal mabede girildi ve içindeki putlar parçalandı. Bu putlarla birlikte, Mekkelilerin sapkın inanışları ve onlar adına yapılan tüm zulüm, adaletsizlik, barbarlık ve vahşet de yok edildi. Kuran ahlakıyla eğitilen Arabistan’da, cahiliye döneminin tüm haksızlıkları, sömürüleri, kan davaları ortadan kalktı. İnsanlar arasında saygı, sevgi, merhamet ve adalete dayalı bir düzen kuruldu.  Bu nedenle ki, sonraki kuşaklar, bu döneme “Asr-ı Saadet”, yani “mutluluk devri” diyeceklerdi.
İSLAM AHLAKININ HOŞGÖRÜSÜ, ADALETİ VE MERHAMETİ            
 Hz. Muhammed (sav)’in vefatının ardından da İslam’ın yükselişi hızla sürdü. İslam, birkaç on yıl içinde tüm Mezopotamya’ya, Kuzey Afrika’ya yayıldı. Batı’da İspanya’ya, Doğu’da ise Hindistan’a kadar ilerledi. Birkaç on yıl önce Arap çöllerinde hayvancılık yapan Araplar, İslam’ın onlara kazandırdığı yüksek akıl, kültür ve bilinçle büyük bir imparatorluğun yöneticileri haline geldiler. Bu, tarihte eşi görülmemiş bir büyümeydi. 100 yıl içinde, İslam İmparatorluğu, çok büyük bir alana yayıldı ve çok güçlü bir yönetim kurdu.               
Bu geniş coğrafyada, Hıristiyanlar ve Yahudiler başta olmak üzere, pek çok farklı dini cemaat yaşıyordu. Müslümanlar, fethettikleri bu topraklardaki tüm farklı inanç gruplarına büyük bir hoşgörü gösterdiler. Rabbimiz’in, “Dinde zorlama (ve baskı) yoktur…” (Bakara Suresi, 256) hükmü gereği kimse dinini değiştirmesi için zorlanmadı, herkesin vicdanına saygı gösterildi. Kiliseler ve sinagoglar özenle korundu. Zorla din değiştirtmenin çok yaygın olduğu bir dönemde, Müslümanların bu toleransının benzeri yoktu.
                İslami hoşgörünün en çarpıcı örneklerinden biri, Kudüs’ün fethinde yaşanmıştı. Kentteki Kutsal Mezar Kilisesi’nin patriği, Müslümanların kiliseyi yıkmasından korkuyordu. Hz. Ömer, kiliseye nezaket ziyaretinde bulundu, hiçbir endişeye gerek olmadığını söyledi. Namaz vakti geldiğinde ise, patrikten izin isteyerek kiliseden ayrıldı ve biraz uzakta namazını kıldı. El-Aksa Cami, Hz. Ömer’in Kudüs’teki ilk namazını kıldığı bu noktada inşa edildi. Dahası Müslümanlar Kudüs’e dünyanın en görkemli mimari eserlerinden birini kazandırdılar. Kubbet-üs Sahra, Hz. Muhammed (sav)’in miraca yükseldiği nokta olduğuna inanılan büyük taşın üzerine yapılmıştı.
        Eşsiz motifleri ve altın kubbesiyle Kubbet-üs Sahra, İslam’ın sanat ve medeniyet anlayışının da ifadesiydi.          
Bu hoşgörü ortamında, gayrimüslimlere gördükleri hataları ifade edebilecekleri demokratik bir eleştiri hakkı dahi veriliyordu. Emevi Halifeleri döneminde, Şam’da pek çok Hıristiyan, devlet idaresinde önemli mevkilerde görev almış, inançlarının gereğini diledikleri gibi yerine getirmiş ve bazıları rahatlıkla yanlışlıkları eleştiren eserler kaleme almışlardı.           
Bu sıralarda Avrupa’ya ise koyu bir bağnazlık ve barbarlık egemendi. Katolik Kilisesi, Yahudilere ve hatta farklı mezheplerdeki Hıristiyanlara büyük baskı uyguluyordu. Zorla din değiştirtme, din adına işkence ve katliam, dönemin Batı dünyasının sıradan uygulamalarıydı.           
Müslümanlar ise, Allah’ın Kuran’da emrettiği gibi, Kitap Ehli’ne karşı hep hoşgörülü ve merhametli davrandılar. Suriye’nin Şam kentindeki Aziz John Kilisesi, bu hoşgörünün bir diğer örneğiydi. Bölgeyi fetheden Müslümanlar, cuma namazlarını bu kilisede kılmaya başladılar, ama kilise hala Hıristiyanlara ait sayılıyordu. Onlar da pazar günleri kendi dini ibadetlerini özgürce yerine getiriyorlardı. İki dinin mensupları, aynı mabedi barış içinde kullanıyorlardı.              
 Müslümanların kentteki sayısı arttıkça, İslam yönetimi kentteki Hıristiyanlardan, onların da rızasıyla, kiliseyi satın aldı. Kilisenin hemen yanında bir cami yapıldı ve avludaki dekorlar İslami motiflerle zenginleştirildi. Bizans’tan miras kalan sütunların üzerine, İslam sanatının ilk çarpıcı örnekleri yerleştirildi.
            Müslümanların Yahudi ve Hıristiyanlara olan hoşgörüsü, İslam tarihi boyunca sürdü; İspanya’daki Engizisyon vahşetinden kaçan Yahudiler, güvenlik ve hoşgörüyü Osmanlı topraklarında buldular. Müslümanların Yahudi ve Hıristiyanlara karşı gösterdiği hoşgörünün kaynağı ise, Kuran ahlakıydı. Allah Kuran’da Müslümanlara; Kitap Ehli’ne, yani Yahudi ve Hıristiyanlara karşı iyilikle davranmalarını emretmişti: İçlerinde zulmedenleri hariç olmak üzere, Kitap Ehli’yle en güzel olan bir tarzın dışında mücadele etmeyin. Ve deyin ki: “Bize ve size indirilene iman ettik; bizim İlahımız da, sizin İlahınız da birdir ve biz O’na teslim olmuşuz.” (Ankebut Suresi, 46) MÜSLÜMANLAR VE BİLİM


Astronomi konusunda yaptığı çalışmalarla ünlü olan Müslüman bilim adamlarından biri de Ali Kuşçu’dur. Kuşçu, Fatih Sultan Mehmet tarafından büyük destek görmüştür. Müslüman bilim adamlarının astronomi çalışmalarını gösteren minyatürler.
          İslam ahlakının insanlığa tuttuğu ışıklardan biri de, bilimsel düşünce oldu.           İslam öncesinde Araplar ve diğer Ortadoğu toplumları, evrenin ve doğanın nasıl var olduğu ve işlediği gibi sorularla hiç ilgili değildiler. Bu sorular üzerine düşünmeyi, bunların cevaplarını araştırmayı ilk kez Kuran’dan öğrendiler. Allah Kuran’da inananlara, göklerin ve yerin nasıl var olduğunu incelemelerini emretmiştir: Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah’ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler. (Ve derler ki:) “Rabbimiz, Sen bunu boşuna yaratmadın. Sen pek yücesin, bizi ateşin azabından koru.” (Al-i İmran Suresi, 191)          
 Bu bilinç, İslam medeniyetinde büyük bir bilimsel yükseliş başlattı. Dünya tarihinde daha önce örneği görülmemiş bir bilimsel gelişmeydi bu. İslam’ın bilimsel yükselişinin merkezi, İslam imparatorluğunun başkenti olan Bağdat oldu. İslam dünyasının dört bir yanından gelen bilim adamları, düşünürler, araştırmacılar, Bağdat’ın ünlü Hikmet Evi’nde buluşur ve Allah’ın yarattığı evrenin sırlarını çözmek için araştırma ve inceleme yaparlardı.         Müslüman bilim adamlarının Kuran ahlakına uymaları nedeniyle kazandıkları bu şuur, dünyanın o döneme kadar görülmüş en büyük bilimsel ilerlemesini meydana getirdi. Yine Kuran’da Müslümanlara öğretilen bir hikmet olan açık görüşlülük, Müslümanların diğer medeniyetlerin bilimsel birikimlerini ön yargısız biçimde incelemelerini ve geliştirmelerini sağladı. Müslümanların bilimsel eserleri, bilimsel konularda yapılmış sayısız araştırma, gözlem, deney ve hesapla doluydu. Bugün dünyada kullanılan onluk sayı sistemini ve rakamları geliştirenler, Müslüman matematikçilerdi. Cebir ve trigonometri, Müslüman matematikçilerin buluşuydu. Müslüman bilim adamları, astronomik gözlemlere büyük önem verdiler. Çağdaş astronomi, onların yöntemlerine dayanarak kuruldu. Müslüman alimler, Ay’ın Dünya etrafındaki hareketini de hesaplamışlar ve matematiksel formüllerle kağıda dökmüşlerdi. İslam dünyasının çeşitli bölgelerindeki görkemli mimari eserler, bu bilimsel alt yapı sayesinde meydana getirildi.


Müslümanlar hastalarını son derece temiz ve bakımlı hastanelerde tedavi ederken, Avrupa’da hastalar ölüme terk ediliyordu. Solda o dönemdeki İslam dünyasının ünlü Mansur Hastanesinin bir cephesi görülmektedir. Aynı dönemde Venedik sokaklarını gösteren aşağıdaki tablo ise, iki dünya arasındaki medeniyet farkını gözler önüne sermektedir.
          Müslümanların en çarpıcı buluşlarından bazıları ise tıp alanındaydı. O sıralarda Avrupalılar, büyük bir cehaletle hastalıkları kötü ruhların laneti olarak görüyorlardı. Tedavi diye bir kavram, Avrupa’nın zihninde yoktu. Müslüman bilim adamları ise, incelemeleri sonucunda, hastalıkların gözle görülmeyen küçük canlılardan bulaştığını tespit ettiler. Bunun sonucunda da hastaların sağlıklı insanlardan izole edilerek tedavi edilmesi gerektiği sonucuna vardılar. Böylece, dünyanın ilk modern hastaneleri kuruldu. Müslüman hastanelerinde farklı tipteki hastalar için ayrılmış özel bölümler ve bilimsel tedavi yöntemleri vardı. Akıl hastalıkları bile terapi ve müzik yardımıyla tedavi ediliyordu. Aynı sıralarda Avrupa’da ise, akıl hastaları şeytanın hizmetkarı olarak kabul edilip diri diri ateşe atılıyordu. Müslüman doktorların insan anatomisi üzerindeki çalışmaları o denli isabetliydi ki, tam 6 yüzyıl boyunca Avrupa’nın tıp fakültelerinde temel kaynak olarak kullanıldı.           
Ünlü İngiliz araştırmacı Terry Johns tarafından BBC televizyonu için hazırlanan ve İslam dünyasını inceleyen bir belgesel filmde, İslam’ın bu yüksek bilim düzeyinden şöyle söz edilmektedir:           
Harran kentinden bir İslami düşünür, Dünya ile Ay arasındaki mesafeyi doğru olarak ölçmüştü. Bir başka Müslüman ise, eğer atom parçalanırsa, Bağdat boyutunda bir kenti yok edebilecek kadar güç ortaya çıkacağını yazmıştı. 1154′te Şam’da inşa edilen tıp fakültesinde, doktorlar anatomi, koruyucu ilaçlar, hijyenik ameliyatlar ve dolaşım sistemini öğretiyorlardı, Harvey’den yüzyıllar önce.           
Avrupalılardan asırlar önce kan dolaşımını bilen Müslüman hekimler, hastalarını nabızlarını sayarak muayene ediyorlardı. Doğumlar devrin en sıhhi yöntemleriyle gerçekleştiriliyordu. Müslüman cerrahların kullandığı ve o devrin tıp kitaplarında gösterilen ameliyat araçları, son derece gelişmiş bir tıp bilgisinin kanıtlarıydı.
         İslam dünyasının bilim okullarında, erkekler gibi kadınlar da eğitim görüyor, bilimin gelişimine onlar da katkıda bulunuyorlardı.         
Müslüman bilim adamları ışığın yapısı ve optik konusunda da çok büyük buluşlara imza attılar. Gözün yapısını detaylarıyla ortaya koyan ilk kişi, Müslüman optikçi İbn el-Heytem idi. İbn el-Heytem’in lensler hakkında yaptığı olağanüstü derecede başarılı çalışmalar, kameranın icadına giden yolu açtı. Görme kusurlarının nedenini keşfeden Müslüman doktorlar, Avrupalıların aynı işe girişmesinden tam 1000 yıl önce, başarılı katarakt ameliyatları gerçekleştiriyorlardı.           
İslam’ın büyük bilimsel mirası, Avrupa’nın 15. yüzyılda başlayacak olan bilimsel yükselişinin de en önemli kaynağı olacaktı. Hıristiyan bilim adamları, Müslümanlardan öğrendikleri bilgiler ve yöntemlerle Avrupa bilimini kurdular.
İSLAM MEDENİYETİNİN GÖRKEMİ               
İslam ahlakının inananlara kazandırdığı önemli bir özellik de yüksek sanat ve estetik anlayışıdır. Kuran’da bildirilen cennet tasvirleri, olabilecek en yüksek kaliteyi, ince bir zevki ve göz kamaştırıcı bir ihtişamı tarif etmektedir. Bu anlayışı kalplerine yerleştiren Müslümanlar, eşsiz eserler ortaya koydular, yönettikleri ülkeler dünyanın en seçkin ve “modern” mekanları oldu. İslam, Arap Yarımadasından dört bir yana doğru yayılırken, beraberinde büyük bir kalkınma ve zenginleşme de getirdi.               Müslümanlar, her gittikleri yere medeniyet götürdüler.
Örneğin Tunus’ta kente temiz su sağlamak için dahiyane bir arıtma sistemi kurdular. Birbirine bağlı olan iki büyük havuzda dinlendirilen su, tüm tortulardan arındırılıyor, sonra da kapalı borularla şehre dağıtılıyordu. Avrupalıların böyle bir şeyi düşünmeleri bile, ancak yüzyıllar sonra olacaktı. Suriye’deki Müslüman mühendisler suyu şehre taşımak için tasarım harikası değirmenler kurdular. Başkent Bağdat ise, dünyanın en görkemli ve en modern kentiydi. Mimari ve şehir düzenlemesi yönünden göz kamaştırıcıydı. Bağdat’a yolu düşen bir gezgin, şunları yazmıştı:               Bağdat’ın tüm mahalleleri, parklarla, bahçelerle, villalarla ve meydanlarla, görkemli çarşılar, harikulade camiler ve hamamlarla dolu. Ve bu harika şehir nehrin her iki yanında kilometreler boyunca bu güzellikte uzanıyor.3
Kendileriyle, içlerinde bereketler kıldığımız memleketler arasında (biri diğerinden) görünebilen şehirler var ettik ve orada yürüme (imkanlarını) takdir ettik: “Oralarda geceleri ve gündüzleri güvenlik içinde gezip dolaşın” (dedik).
(Sebe Suresi, 18)
Sağ üst resim, Şerif Tabataba Türbesi,
10. yüzyıl, Kahire. Alt sol resim, Tac Mahal, Hindistan. alt sağ resim, Mustansiye Medresesi, 1233, Bağdat.
            İslam dünyasının bir başka görkemli merkezi ise İspanya’ydı. Burada kurulan Müslüman Endülüs devleti, tüm Avrupa’nın en modern ve gelişmiş ülkesiydi. Başkent Kordoba, olağanüstü mimarisi, bakımlı ve ışıklı sokakları, kütüphaneleri, hastaneleri ve saraylarıyla göz kamaştırıcıydı.                 
O sıralarda Paris, Londra gibi büyük Avrupa kentleri, pis, karanlık ve bakımsızdı. Bu nedenle, Kordoba’ya gelen Avrupalı Hıristiyanlar, şehirde gördükleri büyük ihtişam, kültür ve sanat karşısında şaşkınlığa kapılıyorlardı. Boston Üniversitesi’nde görevli tarihçi Sheila Blair Kordoba’nın ihtişamını şu sözlerle tarif etmektedir:         9. ve 10. yüzyılda Kordoba kenti Avrupa’daki en büyük kentlerden biri ve en çekicisiydi. Şehre gelen insanların bu konudaki tasvirleri var elimizde. Bütün bu çiçekler, bu açık caddeler, bu harika ışıklandırma… Kuzeydeki (Hıristiyan) şehirleri ise karanlıktı. Sadece Kordoba’da temiz içme suyu vardı, insanlar büyük evlerde yaşıyordu. Paris’te ise insanlar nehir kenarındaki küçük kulübelerde yaşamaktaydı.
Andolsun, sizi yeryüzünde yerleşik kıldık ve orda size geçimlikler yarattık. Ne az şükrediyorsunuz?
(Araf Suresi, 10)
             Kordoba’nın ihtişamından günümüze kalan çok az eserden biri, bugün kentin merkezinde yer alan Katolik katedralidir. Bu katedral gerçekte bir camiydi, sonradan kiliseye çevrildi. Caminin içi ise gelenleri büyüleyen bir estetiğe sahipti. Kordoba’ya gelen Hıristiyan gezginler, bu ihtişamdan çok etkileniyorlardı. 10. yüzyılda Horotzwither isimli Sakson kökenli bir rahibe, Kordoba’yı “dünyanın süsü” olarak tanımlamıştı.               Endülüs’ün en görkemli yapılarından biri de, İslam sanatının ve estetiğinin harikulade örneklerini barındıran el-Hamra Sarayı’ydı. Sarayın her detayında, İslam’ın insanlara kazandırdığı yüksek ruhun ince zevki okunuyordu. El-Hamra’nın bahçeleri, yer çekiminden yararlanılarak yapılan kompleks fıskiye sistemleri ile doluydu. Kuran’da bildirilen cennet tasvirleri, El Hamra’yı inşa eden Müslümanların ilham kaynağı olmuştu.
İslam medeniyetini dünyanın dört bir yanına ulaştıran Müslümanlar, bu topraklarda görkemli eserler inşa ettiler.
Kuran’da cennetle ilgili bildirilen ayetlerin bir kısmı şu şekildedir: İşte onlar; onlar için bilinen bir rızık vardır. Çeşitli-meyveler. Onlar ikram görenlerdir. Nimetlerle donatılmış (naim) cennetlerde. Birbirlerine karşı tahtlar üzerinde (otururlar). Kaynaktan (doldurulmuş) kadehlerle çevrelerinde dolaşılır. Bembeyaz; içenlere lezzet (veren bir içki). Onda ne bir gaile vardır ne de kendilerinden geçip akılları çelinir. (Saffat Suresi, 41-47) Çeşit çeşit ‘inceliklere ve güzelliklere’ (veya her türden sık ağaçlara) sahiptirler. (Rahman Suresi, 48) Astarları ağır işlenmiş atlastan yataklar üzerinde yaslanırlar. İki cennetin de meyve-devşirmesi (ordakilere) yakın (kolay)dır. (Rahman Suresi, 54)
Kordoba Cami’nin mimarisi etkileyici bir güzelliğe sahiptir.
Şüphesiz Allah, adaleti, ihsanı, yakınlara vermeyi emreder; çirkin utanmazlıklardan (fahşadan), kötülüklerden ve zorbalıklardan sakındırır. Size öğüt vermektedir, umulur ki öğüt alıp-düşünürsünüz.
(Nahl Suresi, 90)
Alabildiğine yemyeşildirler. (Rahman Suresi, 64) ‘Özenle işlenmiş mücevher’ tahtlar üzerindedirler. Karşılıklı yaslanmışlardır. (Vakıa Suresi, 15-16) Yüklü dalları bükülmüş kiraz (ağaçları) Üstüste dizili meyveleri sarkmış muz ağaçları. (Vakıa Suresi, 28-29) Yayılıp-uzanmış gölgeler, durmaksızın akan su(lar); ve (daha) birçok meyveler arasında kesilip-eksilmeyen ve yasaklanmayan (meyveler). Yükseklere-kurulmuş döşekler (sedirler). (Vakıa Suresi, 30-34)
 
(Sol resim) Müslümanlar tarafından Granada’da inşa ettirilen  El-Hamra Sarayı, Endülüs’ün en ünlü eserlerindendir.
De ki: “Rabbim adaletle davranmayı emretti. Her mescid yanında (secde yerinde) yüzlerinizi (O’na) doğrultun ve dini yalnız Kendisi’ne has kılarak O’na dua edin. “Başlangıçta sizi yarattığı” gibi döneceksiniz.” (Araf Suresi, 29) İçlerinde durmaksızın fışkırıp-akan iki pınar vardır. (Rahman Suresi, 66)
Onlar; altından ırmaklar akan Adn cennetleri onlarındır orada altın bileziklerle süslenirler hafif ipekten ve ağır işlenmiş atlastan yeşil elbiseler giyerler ve tahtlar üzerinde kurulup-dayanırlar. (Bu) Ne güzel sevap ve ne güzel destek. (Kehf Suresi, 31)

Müslümanlar mimarinin yanında giyim kalitesi ve zevki açısından da dünyanın en ilerisiydiler. Müslümanların tekstil tezgahlarında, o güne kadar görülmemiş güzellikte kumaşlar üretiliyordu. Avrupalıların giysileri, İslam dünyasının ürünleri karşısında çok sönük kalıyordu. Bu nedenle Müslümanlar tarafından yapılan giysi ve kumaşlar, Avrupalılar arasında en büyük lüks ve statü sembolüydü. Kiliselerdeki en değerli kutsal eşyalar, İslam ülkelerinden getirtilen kumaşlara sarılırdı. Öyle ki, Ortaçağ’da yapılan bazı Hıristiyan resimlerindeki giysilerin üzerinde, İslami yazılar yer alıyordu. Müslümanlar, dünyanın modasını da belirliyordu.

Tüm bunların yanı sıra, Batı dünyasının Müslümanlardan öğrendiği daha pek çok medeniyet alameti vardı. Örneğin, Avrupalılar banyo yapmayı ve sabun kullanmayı dahi, Müslümanlardan öğreneceklerdi. Hatta Avrupa’nın müzik kültürünün gelişiminde de, İslam medeniyetinin büyük payı vardı. İslam dünyasında yaygın olarak kullanılan telli sazlar, Avrupalılar tarafından sonradan benimsendi. Batı müziğinin temel enstrümanlarından biri olan gitar, udun adapte edilmesiyle doğacaktı.

CANIMI YAKTI MASALLAR..

Can’ımı Yaktı MasaLLar..
Durup dinlediğim sessizliğindi önce…
İncinmiş yanlarından tanımıştım seni.
İç’im yanmıştı kapının arkasına çömelip ellerini başının arasına aldığında
Sözcüklerine bağladım tebessümü Yâr…
Yürünesi yollar kapanası olduğunda kanadı yitik turnalar gördüm rüyamda…
Sustu(n)…. zayii oldum…
Ellerimi cebime koydum hüzün bulaştı parmaklarıma…
Poyrazın zulmune takıldı uçurtmalarım…
Yüreğime takıldı ayaklarım.
Düş’tüm; dizleri kanadı kısa pantolonlu çocukluğumun…
Cân’ ımı yaktı masallar…
İltica ettiği ülkeden sınırdışı edilmiş olmanın hüznü ile açtım ellerimi Yıldızların Sahibine…
Bir yaş düştü iç’ime…
Düş’tüm kuyuların dibine… ama hiç düşmedim zifiri karanlık ümitsizliğe Yâr …
Haydarpaşa bile grilere büründü… ben düşmedim ümitsizliğe…
Mavinin yankısı vardı yüreğimde…
Malumun olsun Yâr… bir düş değdi çocuk yüreğime…
Âşkı sobeliyorum iç’imde…
Kafesini açtım bunca zaman korumaya çalıştığımın…
“Git gayri… Ben senden geçtim” dedim.. “Git o Yârin ellerine…”
Titredi küçük kuş…
Çırpındı … uçtu…
Hicreti ellerine…
Aç pencereni… Sokaklar ayaz…
Güneş ısıtmaz avuçların kadar…
Mülteciyim…
Aç ellerini Yâr…
Aç ellerini…

Ahhh sevda!!

Ahhh sevda!!  

Duygularımı olduğu gibi dökmek isterdim satırlara…
Ama korktum…
Belki kelimelerin duygularıma ihanet etmesinden, belki de duygularımın ağırlığından dolayı kelimeleri incitmekten korktum!
Beceremedim işte yine…
Yazacaklarım yapmadıklarım olursa diye de korktum galiba!

Bir çocuk saflığında kalsaydı gönlüm!
İhaneti ancak Kabilin kurbanın da görseydi, ama gönlü hep Habilin tertemiz adağında çarpsaydı!
Ahh ihanet…
Oysa…
Ahde vefa imandandı değil mi Habil gönüllü??

Geçen gün oturup düşündüm.
Zaten ne zaman hızlıca akan zamanı durdururcasına otursam bir köşeye aklıma düşen hep o!
Eksik olan ancak her daim muhtaç olduğum…

Sevda…
Bak yine titredi kalemim…
Bu kelime yine ürkek döküldü kalemimden!
Niye bukadar ürkütüyorsun beni Ey Sevda??
Halbuki senin gibisini hiç bilmiyorum…
HUBBUN…SEVDA….

Galiba zerresi düşse içime gönlüm zerrelerine ayrılacak!
Ahh sevda…
Kütüğü inleten,
Ömeri şaşkına çeviren,
Musabı canından geçiren Sevda…
Uğra nolur benim şehrime de,
Hizmetçin olurum,
Yollarına sererim gönlümü!
Nolur!
Bir katrecik olsun ak gönlüme…
Nankörlük değil benimkisi gücenme!
İlk düştüğün günü nasıl unutur gönlüm?
Nasıl nankörlük eder yüreğim o en temiz hatıraya?
Bir bahar rüzgârıydı…
Hirada değildi belki ama yüreğim sanki Hiraydı!
Duymuştum, hissetmiştim ılık ılık o esintiyi…
İlk heyacan dalgası vurmuştu!
Hatırasını unutmadı gönlüm, ama koruyamadı da….
Ey Sevda ikliminin sahibi!
Tüm yüreğimle sesleniyorum sana!
Ve yüreği güzellerin “Aminleriyle” destekliyorum duamı!
“Ey Allahım!
Bizi sevginle rızıklandır!
Sevgisi katında fayda verecek olanın sevgisiyle de….”
ALLAHUMME Amiiin

”GECEYDİ”

Kaçmazdım öyle Ölüme yakışan baykuş sesinde. 

”GECEYDİ”  

Ama sen ne olur görme düşü-şü-mü…
Zaten yüz çevirmişken varlığıma,zahmete değmesin sesin.
Sesi nefesim olan yarim…
Şimdi boğulmayı da öğrenmeli çaresizliğim…
Kaçmazdım öyle Ölüme yakışan baykuş sesinde.
Bedelini ödediğim o kadar yokluk varken
Ey yar bilirsin İstanbul gibi zordu yıkılışım…
Oysa şimdi yüreğim Filistin ellerinde…
Şimdi ellerimi yakasım geliyor kalem tutmasın diye…
En iyi orduların bütün harfleri üstüme geliyor.
Geceysem,
Günün yarısına adanmışsa adım herşey yarım olmak,
Yarım başlamak ve yarım kalmak zorundamıydı…
Kaptan sesin yakışır bu gece intiharıma…
Fikre zarar cümleler duydum güzel dudaklardan.
Şimdi kan damlar dişlerimden…
İplik büklüm olsun yağsız kalsın boynumda.
Can vermek değil can çekmek istiyor bedenim…
Adım gece diye mi bu kara yazım…
Oysa telaşa gerek yoktu doğum günümde.
Yusufu ziyarete gelmiştim kuyuda…
Şimdi özentimidir
bilmem ruhumu köle pazarlarında pazarlıksız satışa çıkarışlarım…
Ama sen ne olur görme düşü-şü-mü…
Zaten yüz çevirmişken varlığıma,zahmete değmesin sesin.
Sesi nefesim olan yarim…
Şimdi boğulmayı da öğrenmeli çaresizliğim…
Kaçmazdım öyle Ölüme yakışan baykuş sesinde.
Bedelini ödediğim o kadar yokluk varken
Ey yar bilirsin İstanbul gibi zordu yıkılışım…
Oysa şimdi yüreğim Filistin ellerinde…
Gözümü kırpmaktan korkan göz kapaklarım
Hayaline isyan damlalar döküyor yanaklarıma.
Tadına sen değmişsin; acı veriyor dilime.
Bu gecediyorum rengi farkedermi kefenin.
Namıma yakışsın cenazem..siyahlara gömsün beni sensizliğim…
Vakit tamam…
Uğruna dökeceğim kan hazır damarlarımda…
Gözlerinde büyüttüğün o küçük çocuk varya
Yüzünde sen diye bir gülümsemeyle bıraktı kendini uçuruma…
HADİ ÖLÜM NE OLUR AL YANINA BENİ…
VE SEN EY YAR! NE OLUR
BİR ANNE AĞITIYLA UĞURLA BENİ…

DÜŞTÜM CÜMLELERİMDEN SUSUYORUM..

Düştüm cümlelerimden Susuyorum..    

Düştüm cümlelerimden..Susuyorum.. Susuzluğuma can ver nefesinle…”
Katransı bir geceden sonra
“gül“doğumlarına şahit yüreğimle akıyorum
satırlara. Ağustos ayazlarına maruz kalmış kalemimi kıyılarında umut dalgalarına vuruyorum.. Susuzum biliyorsun. Ve bir o kadar uykusuzum. Giydir gözlerini Harami karanlığı gözlerime. Dudaklarım çölleşmiş. Vur bulutların nemini senli cümlelerimin benli boylarına.. Durma öyle..Kaldır başını sonbaharlardan. Topla gülüşlerini vadesi dolmamış zamandan.
Sancıları bağladım yüreğimin yamalarına.
Karanlıklarda kaldım. Susuzluktan çatlıyor yüreğim.. Çölleşmiş topraklarıma “susmalarınla“ düş… Yağ üzerime bulut bulut.. Sal üzerine ıslak kirpiklerini. Savur gölgelerini delice bağrı yanık göğsüme. Eğ başını göğsümün kanayan yanına.. Sesini aç yüreğimin.. Duy yüreğimin kuruyan çığlıklarını.. Hadi sevgili.. Susuzluğuma yürek susuşlarınla can ver .. Geleceğime bin kurşun sıkan kuraklığa inat sözlerim ol nadasa bırakılmış dudaklarımda…
Dua dua savrul yalnızlıktan kavrulmuş
denizlerime.
Varlığınla düş susuzluğuma.
“ Mülteciyim zamansızlığın…Adressizim…
Kıyılarında yaşamama izin ver…..”
  Sınır dışı hallerimi bilirsin sen. Kovulmalarımı,imla bozukluklarımı.. Mülteciyim zamansızlığın. Adımlarımı çektim adreslerimden.. Bir bavulu bile doldurmayan ömür sahifemi düştüm satırlardan.. Adressizim. Hayat yekun yetersiz. Bakiyelerim hep karanlığa bölünüyor. Menzilim hiçlik iken sen tut beni..
Ve öyle bir sev ki beni;
ölüm bile hayran kalsın sevdana.
Züleyha’nın Yusuf’u sevdiği gibi sev
.Gözünü karat..Kapat perdelerini. Benden başka göz bilme .. Adımdan başka hiçbir cümleyi alma dudaklarına. Avuçlarına yasla uykusuz gözlerimi. Öyle bir sev ki; Leyla gibi savur dudaklarından beni mim”siz çöllerine..Susuz bırak beni… Kurusun geçmişim.. Yeter ki senin yanında olsun son nefesim.. Sırtlan beni geleceğimi / kız düşlerimi.. Kimliğimden soyunmuş bu adamı hüviyetine al.. Sahiplen adressiz ellerimi.. Yalnızlık etiketini, fişlenmiş geçmişimi,
Filistin askısı gören kimliksizliğimi
savur tozlu raflara. İçimdeki kekeme çocuğu sev. Şefkatine al öznesiz cümlelerimi.. İki dudağından gayri bir yer bilmeyeyim.. Devrildim bir kez karanlığın ayak dibine.. Yaralarım Eyyub gibi kanar. Sancılarım İsa gibi sabrımı yoklar… Hadi ölümle yamamadan hüviyetsizliğimi al beni cümlelerine. Ben susayım. Kapat üzerimi sesli kelimelerinle.. Dizlerim kan revan. Köklerim ise ağıt figan.. Kapındayım..Kıyılarındayım… Dağınıklığımı , yarımlığımı sen TAMAMLA.. Ve sonra her şeye göğsünü gerip
benim sende YAŞAMAMA izin ver..
“ Sürgüle Kapılarını..Ört üzerine Umutlarını..
Sen ve Ben..Biz’iz artık…”
Beni ve seni biz yaptığın için diline kepenk vurmak isteyecek rüzgarlar. Beni hayatına aldığın için karanlıklar üşüşen saçlarına.. Ayazlar kıyılarına dolacak.. Küfür kokan yangınlar zorlayacak kapılarını.. Sana kastedecek zaman. Beni yüreğine aldın diye bıçağın keskin yüzü beklese de seni, sakın boynunu bükme kekeme gecelere. Rest çekecek ölüm.. Sen beni yaşat sonu ölüm ile müjdelense de susma sen.. Eteğine uzanırsa militan yüzlü karanlıkların eli sakın çekinme  elini tetiğini götürmeye.
Vur alnı ortasından bize uzanan ayrılıkları.
Korkma sakın. Tek bir adım atma geriye.. Bu doğum sancılı olsa da vakit tamam. Gün; güle, karanlık, fecre gebedir…
Dilin vurgun yese de toprağa
susmak yakışmaz sevgili… Tek toprağa vurulmaz kelepçe. Hadi durma öyle.. Bağır bağırabildiğin kadar..
Yaşa beni gücün yettiği kadar..
” Yüreğinin sesini biraz daha aç ;
Çünkü hiçbir “ gül “ topraksız….
Hiçbir hayat “ umutsuz “ yeşermemiştir…”
 

AŞK BEDEL ÖDEMEKTİR EY SEVGİLİ

 VAR’A ‘yok’ demekle, nesi değişir ki ‘var’ın? Varsın Allah’ım varsın! Diller yok diyorsa yalan, kalplerde senin adın yazılı… Canlar Seninle yaşıyor… Eller, sen istersen tutabilir, dizler de öyle… Alâim-i Semâ senin. Gökkuşağında renkler Seni gösteriyor, ‘ressam’ yok dese dert midir? Şarkılarda
ismin geçmese ne gam? Sesler seni söylüyor. Senin besteni şakıyor bülbüller!
Gül gülümsüyorsa senin güzelliğinden…
Rahmetinin katresidir yağmur, bahçeler hep senin. En şefkatli sensin Allah’ım. Çünki sensin anneleri yaratan… En kudretli sensin Allah’ım Çünki sensin dağları dik tutan… Çocukların pamukçacık ellerinde, çimenlerin yeşermelerinde, sevdâlıların sıcacık yüreklerinde ‘apaçık’ sen ‘saklısın’… Sana ‘yok’ diyeni ‘yok’tan ‘var’ eden de sensin. Bolluklar mükâfatın, kıtlıklar ikazın… Ferahlıklar, sıkıntılarımıza teselli, üzüntüler seni hatırlamamız için… O kadar varsın ki… Varlığının heybeti karşısında başımız dönüyor, tıpkı dünya gibi… Sensiz yaşanmıyor… Milyonlarca yıldır, milyarlarca hayat ve her hayat sahibine her an taptaze nefesler veren nasıl ‘yok’ olur, nasıl ‘yaşamaz’? Hayatı veren sensin. Hayat da, hayatım da senin. Kendini bilmeyen seni tanımamış; kim neylesin? Anlamayı, bir adıma karşılık bin adımla koşuşturan sensin. ‘İnanılan’ da sensin ‘inandıran’ da… ‘Var’ daha ‘yok’ iken ‘var’ olan da sensin. Her zaman her yerde ‘var’ olan da!
Sevgin zerre eksilse üzerimizden ve bir an çevrilse bakışların, tutuşur yanarız…
Asırlar bir ince perde, mekân bildiğimiz, ayak bastığımız, paylaşamadığımız dünya bir durak…
Bir hak verdin… Akıl, duygu, dudak verdin, söyleyeceğiz… Kaderimizi kendimize ‘yazdıran’ da sensin. Yarattın, yaşatıyorsun, dirilişimiz vaadin… Sen vaadinden dönmeyensin, senindir sonsuzluk! ‘Küçükler’ Senden uzaklaştıkça küçüldüler, ‘büyükler’ sana yaklaştıkça büyüdüler. Yûnus balığın karnında, Yûsuf zindanda senin kölendi. Hürriyet sendeydi, sen Rabbimizsin… Serinlik Sendendi, İbrahim’i ateşin yakışından kurtaran… Mûsa’yı Firavun’un sarayında büyüten sendin.
Sendin hem yetim, hem öksüz Muhammed’i (asm) Mirâc’a çıkaran…
Yûsuf Züleyha’yı senin için reddetti…
O, her şeyi! Allahım: Rüzgârdan, ışıktan, lisandan, insandan deliller gönderdin.. Her oluş, her tükeniş işâretindi! Peygamberlerin, nizâmını anlatan yazının satırbaşlarıydı, kelimelerindi velilerin: dostların, senin imla işaretlerin… Geylânî seni söyledi, Rabbanî seni, Mevlânâ sana çağırdı, Gazâlî sana. Bediüzzaman’ın “çağına ve sonrasına” seni anlatan sözü binlerce sayfa sürdü…
“Bildim seni ey Rab, bilinmez meşhur” dedi Necip Fazıl, Sen çileyi mutluluk yapansın.
Varsın Allah’ım varsın…
Hilekârsa bilim, edepsizse edebiyat, sahteyse san’at,gerçeğini; amacını kaybetmişse ‘yok’ diyorsa desin! Küçük kitaplar ‘yok’ yazsa? Kâinat ‘var’ yazan koca kitap! Yazan sensin, okutan sensin. Selâm sana sevgili. “Bir nakışta bin nakşı nakşeden nakkaş…” Atomundan galaksisine, zerresinden küresine, yarattığın ne varsa, hepsi içimde dönüyor… Dalgalanıyor denizlerin damarlarımda, buğulanıyor gökyüzü gözlerimde, rüyalar içindeyim, çiçekler içinde, güneşler açıyorum… Bir küçük kâinatım! İnsanım ve inanıyorum sana. Kundaktan kefene, beşikten musallaya ve oradan ‘asıl hayata’ uzanan rahmetine… Şelâlelerde çağıldayan, mercanlarda parıldayan güzelliğine… Toprak kokan mahsuller, kovanlar, peteklerce ikram ikram üstüne bereketine… Kan kırmızı karanfillerden, gözbebeklerine kadar, binbir çeşit ve rengârenk sanatına inanıyorum… ‘Yok’a inanmak ‘yok!’ Şüphesiz inanılacak yalnız sensin. Sebepler! Size söylüyorum, sizi sebep gösterenlerde suç, Sevgilim ‘ol’der ve ‘olur’… Allahım… Bir sevdâdır sana inanmak… Gurbette âniden kavuşmaktır! Her şeyimi sen verdin, her şeyim senin. Seni sana lâyık anlatamadım affet! Kelimem yetmedi! İşte Allah’ım bu kulunun bütün söyleyebildiği bu kadar. Ben bu kadarım… Şükür ki sen bu kadar değilsin!

 Aşk dediğin beklemektir….
Ey Sevgili!
Kays gibi mecnun olana kadar, Hz Yakup gibi aydınlığa hasret kalana kadara beklemek , bekleye bekleye gözden olmak sözden olmaktır. Ve beklemek dünyanın en asil eylemidir,
Eğer beklenene değecekse.
Bilesin! Aşk yanmaktır..Ey Sevgili!
Yanıp kül olmaktır ,
Kerem gibi Aslına ermektir
Ateşin ortasına hesapsız girmektir İbrahim misali
Ki onun gönlünün yangınıdır ateşi gülistana çeviren …
Ki yanmaka insanı kurtarırı hamlıktan ,çiğlikten
Hem ne diyordu şair;”Yanmışın halinden ne
bilsin ham!Suküt gerektir bize gayri
vesselam”
Gözlerinden ayrı geçen her an yanmaktayım .
Bilesin!…
Aşk; Bedel ödemektir Ey Sevgili!
Bülbül gonca gülü görebilmek için her seher
uyanık olmak ve güle ulaşmak için yüreğini gülün dikenine asmak , kanını akıtmak zorundadır.Ya ben yüreğimi nereye asıyım Ey Sevgili!…
Çünkü Aşk bedel ister,külfetsiz nimet olmaz Beklemek bedel ödemekse eğer,ben hala ödüyorum o bedeli .Bilesin!
Aşk;Vazgeçmektir.Ey Sevgili!
Mecnun gibi aklından ,Kerem gibi bedeninden vazgeçmek.Yardan gayrısından cümlesi cihandan vazgeçmek.Yemeden ,içmeden,uykudan uyanıklıkdan,ve vazgeçmekten bile vazgeçmektir gün gelince .Senin için senden vazgeçmişim .Bilesin!…
Aşk; Bilmektir Ey Sevgili!
Bir tek yarı bilmek onu candan daha aziz bilmektir.Ondan gayrı bildiklerinin hiç bir şey olduğunu ,dünyanın onunla mana bulduğunu bilmektir.Onun selamı ile gelen belaya Eyvallah diyebilmektir.Kızmana,gülmene, gelmene,gitmene.Hepsine Eyvallah bilesin!..
Aşk; Susmaktır.Ey Sevgili!
Onun güzellliğini,iyiliğini tarif etmeye gücün yetmediği an susmaktır.Kelamın,kalemin,sözün tükendiği yerde manayı sesizliğe yükleyip susmaktır.Artık sustum
Ey Sevgili!..Bilesin
Aşk dediğin susup beklemektir..Aşk dediğin…
  

GÖLGELER

 Gölgeler..

Bir zamanlar göklere çok meraklı bir kral varmış. Yıldızların hareketlerini inceden inceye tetkik eder, ayın ve güneşin gökyüzündeki seyrini dakikası dakikasına izlermiş. Bilge kral halkına bir mutluluk kaynağı olsun diye, güneşin hareketlerine göre gölgesi biçimden biçime giren bir küçük heykel yaptırmış. Herkesin günün her saatinde seyredebileceği bu heykelin gölgesi güneş ışınlarının açısına göre şekilden şekile girermiş. Sabahları heykelin dibinde kanatlarını alabildiğine açmış bir kartal gölgesi belirirmiş. Öğleye doğru kartal kanatlarını yavaş yavaş toplar bir denizlerde sevinçle zıplayan iki yunusun silüeti ortaya çıkarmış. Tam öğle vaktinde ise heykelin gölgesi iyice küçülür ve bakanlar dibinde sevimli küçük kelebeklerin gölgelerini seyrederlermiş. Gün ikindiye eriştiğinde heykelin doğu tarafına taşınırmış gölgeler� Gündüzü böylece geçiren halk, ayın çıktığı geceler de ayrı ayrı gölgeler seyrederlermiş heykelin yanında. Bilge kral halkını mutlu etmekten memnunmuş�

Gelin görün ki, heykelin sırrını ve göklerin bilgisini kimseye açıklamaya fırsat bulamadan ölmüş… Halk krallarının peşinden hayli gözyaşı dökmüş� Ondan geriye kalan bu güzel eseri daha çok sevmişler. Sonunda bilge krallarına duydukları minnettarlığı ifade etmek için, bu heykelin etrafına kubbesi altından, kapısı gümüşten, pencereleri yakutlarla süslü bir anıt yapmaya karar vermişler. Bu arada beklemedikleri şeyler de olmuş tabii… Anıtın duvarları yükseldikçe gölgeler artık eskisi gibi uğramaz olmuş heykelin yanına. Çok sevdikleri krallarının anısını korumaya çalışırlarken anının kendisini yok etmişler. Şaşkınca birbirlerinin yüzüne bakan halk, �Kötü bir niyetimiz yoktu!� diyorlarmış birbirlerine.
Bu öykü, birbirlerine olan sevgilerinin aralarındaki farklılıklardan kaynaklanabileceğini farketmeyen eşleri anlatıyor. Sevmeyi çoğunlukla eşimizin tamamen bize benzemesini, bizden farksız olması olarak umuyoruz. Tam tersine, hepimiz eşimizin farklılığını kabul etmeli, onu faklı olduğu için seviyor olmalıyız. Eşimizden bize yansıyan güzellikler, ihtimal ki güneşin onun üzerine farklı ve özel biri olarak doğmasından kaynaklanıyor. Onun farklılığını yok etmeye çalıştıkça, üzerimizdeki gölgelerini sildik. Aslında kötü değildi niyetimiz. Asla kötü olmadı..
Senai Demirci

Sadece Ayınız Değil, Ömrünüz Bal Olsun

Sadece Ayınız Değil, Ömrünüz Bal Olsun  

Ömür Boyu Aşk isimli kitabımın yayınlandığı günlerdi. Yaşlı ve tecrübeli bir dostum yanıma geldi.
–Tebrik ederim, dedi. Henüz okumadım, ama kitabının ismi çok güzel ve manalı. Bana yıllar önce yaşadığım bir olayı hatırlattı.
Merak ettim.
–Nedir size hatırlattığı olay, diye sordum.
–Evlendiğim gün çevremdekiler, balayına nereye gideceğimizi sordu. Ben de, bizim balımız aylık değil, ömürlük, dedim. Önemli olan bir ay değil, bir ömür mutlu olmak değil mi?
Gerçekten de onlar ömür boyu huzurlu ve mutlu olmanın sırrını keşfetmişlerdi. Yarım asra yaklaşan evlilikleri, karşılıklı saygı ve sevgi temelleri üzerinde yükselmişti.
“Balayı” uygulaması bize batıdan geldi. Kimi anma günleri ve kutlamalar gibi, balayına bakışta da iki farklı görüş ortaya çıktı.
Bir kesim, evliliğin ilk günlerini, hayatın en mutlu dönemi kabul ederek balayına çıkmayı çok önemsedi. Madem en mutlu günlerdi. O halde çifte kumrular gibi baş başa kalıp hayatın tadını çıkarmaktan daha normal ne olabilirdi?
Diğer bir kesim ise, balayına çok soğuk baktı. Bunun yerli ve yerleşik âdetlerimizden olmadığını, kuru bir mutluluk çabasından öteye gidemediğini savundu. Özellikle yöresel yaşayış tarzının hâkim olduğu yerlerde balayına önem verilmediği gibi, balayına çıkana da iyi gözle bakılmaz.
Peki hangisi doğru dersiniz?
Aşırıya kaçan toptancı yaklaşımlar, sağlıklı değerlendirme yapmamızı engeller. En iyisi, katı olmamak ve meseleye esnek yaklaşmaktır.
* * *
Doğrusunu isterseniz, başlangıçta ben de balayının ismine de, uygulamasına da soğuk bakardım. Anadolu geleneğinde acılar ve sevinçler birlikte yaşandığı için, iki kişinin kısa bir süre de olsa başını alıp gitmesi yadırganır. * * *
Balayı gereklidir. Oysa evlilik ve balayı bir süreçtir. Sırası gelen herkes o yoldan geçecektir. Kıskanmak da, yadırgamak da yanlıştır.
Evlilikte mutluluğu, sadece ilk günlerdeki “cicim ayları”ndan ibaret sanmak, elbette eksik bir değerlendirmedir. Ancak mutluluğun bütün ömrü kapsaması düşüncesiyle balayını gereksiz ve yapay bir uğraş olarak görmek de doğru değildir.
Bunların yerine balayına, ömrümüzü bala çevirecek hazırlıkların plânlandığı bir dönem şeklinde bakamaz mıyız? * * *
Neticede, balayına evet diyorum. Ama nasıl değerlendirileceği konusunda eksiğimiz ve yanlışımız olduğuna inanıyorum.Balayı hem parasal, hem de içerik olarak iyi plânlanmalı ki, gelecekteki mutluluğa hizmet etsin. Yoksa iyi plânlanmamış bir balayı, gelip geçici birkaç mutlu gün olmanın ötesine gidemez. Bir de savurganlığa gidilirse, ilerleyen günlerdeki ödeme güçlükleri sizi mutsuz bile edebilir.
Eğer ailenizin kültürel yapısı ve parasal imkânlarınız elverişli değilse, ille de balayına çıkacağım diye sorun çıkarmanıza gerek yok. Ama ben, ailenin de ikna edilerek, ekonomik durumunuzla uyumlu, mütevazı da olsa bir balayına çıkmanızı tavsiye ederim.
Çünkü balayı iki insanın birkaç tatlı gün geçirmesinden ibaret değildir; aynı zamanda hayatını birleştiren iki insanın, birbirini tanıma, anlama, alışma ve gelecek için plân yapma dönemidir. Bunu başarmak için birbirinize odaklaşmanız ve size uygun mutluluğu keşfetme konusunda yoğunlaşmanız gerekir.
* * *
İlk günler borç ödemekle geçmesin. Balayında, yapacağınız masraf, bütçenize uygun olmalıdır. Tabiî eğer mümkünse, akraba ve arkadaş imkânlarını kullanarak çok az masrafla bir tatil yapabilirsiniz. Evlenirken de, tatil yaparken de, israftan kaçınmak en güzeli. Aksi takdirde hayatınızın en mutlu ve en önemli günlerini borç ödeme bunalımıyla geçirmek zorunda kalırsınız.
İster ilk günleri evinizde geçirin, isterse tatil imkânı bulun, yapacağınız en önemli şey, birbirinizi iyi tanımaktır.Bunun için bol bol sohbet ederek, birbirinizin kişilik özelliklerini, hoşlandığı şeyleri, sevmediği noktaları öğrenmeniz gerekir. En önemli tanımak, eşinizin duygu ve düşünce dünyasını tanımaktır. Her insan bir âlemdir ve zengin bir dünyası vardır. Fakat pek az insan eşinin bu dünyasından haberdardır. Yıllardır evli olan nice insan, zaman geçtikçe eşini daha iyi tanıdığını fark eder. Oysa başlangıçtan itibaren yapılacak bir gayret, birbirinizi zamanında tanımanıza sebep olur.
Balayında birbirinizi mutlu etmek, sevindirmek, kırıp incitmemek için olağanüstü bir gayret göstermeniz gerekir. Kimileri, “Bırakalım birbirimizi kandırmayı. Biz ne isek, oyuz. Hata ve günahlarımızla birbirimizi tanıyalım” derler. Neden hata ve ayıplarınızı yok etmek veya azaltmak için gayret göstermek varken, onlarda ısrar edeceksiniz?
Varsın biraz yapmacık ve zorlama olsun, daha iyi olmak için çırpının. İlk günlerdeki kibarlığınız, nezaketiniz, tatlı diliniz ve güler yüzünüz ömrünüzün tümüne yayılsın.
Hem unutmayın, ilk izlenim çok önemlidir. Birbirinizi iyi tanıyın ve iyi tanıtın. Eğer ilk günlerin neşesini kaçıran tatsız bir olay olursa, sanmayın ki sadece birkaç gününüz zarar görecek. Hayır! Bütün ömrünüz bu kötü olaydan olumsuz etkilenecek.
Evliliğin ilk günleri aynı zamanda aile mutluluğunu konu alan kitapların birlikte okunmasıyla geçirilmeli. Bazen bir kitap, sizin hayatınızı değiştirir.
Balayı Gibi Bir Tatil
Eğer, “Biz yıllardır evliyiz. Balayına da çıkmadık, beklediğimiz mutluluğu da yaşayamadık” diyorsanız, size baş başa geçireceğiniz balayı gibi bir tatil öneririm.
Yıllar önce evlenen, hatta birkaç çocuğu olan nice insan, “Artık evliliğimiz böyle geçecek, yapacağımız bir şey yok” diye düşünür. Oysa ömrünüzün sonuna kadar yapacağınız çok şey vardır.
Şayet çocuklarınız varsa bile onları güvenilir bir akrabanıza bırakarak baş başa geçireceğiniz verimli bir tatil, size yepyeni mutlulukların kapısını aralayacaktır. Çocuklarınızı götürseniz bile, tatilin akışı içinde birbirinize odaklaşarak geçireceğiniz zamanlar ayırın.
Böyle bir tatil için ilk tanıştığınız veya evlendiğiniz günün yıl dönümünü seçebilirsiniz. Bu şekilde ilk günlerdeki taze, heyecanlı ve romantik ilişkilerinizi hatırlar, o günlerin coşkun duygularına nasıl dönebileceğinizin yollarını ararsınız.
Bunun için sanki yeni evlenmiş gibi her şeyi baştan plânlayın. Ancak bu plânı yaparken sizin yolunuzu aydınlatacak birkaç temel kitap okumanız gerekecek. Bu kitapları birlikte müzakere edip hayatınıza uygulamanız size ikinci bir bahar yaşatacaktır.
Yeter ki, siz buna inanın ve birbirinizin mutluluğuna hizmet etmek için yemin edin.
Cemil Tokpınar

‘Nikâhın hayırlısı kolay olanıdır’


 ‘Nikâhın hayırlısı kolay olanıdır’
Gençler, huzurlu ve düzenli bir yaşam sürmek amacıyla hayatlarını birleştiriyor. Evlilik sürecinde toplumsal baskılar sebebiyle güçlerinin üzerinde borçlanan çiftlerin ise huzuru bozuluyor. Gelirleri borç taksitlerini ödemeye yetmeyen ailelerde başlayan tartışmalar, çiftleri boşanmalara kadar götürebiliyor. Sonuçta psikolojik sarsıntı yaşayan çiftler, hayatlarının baharında tüm yaşamlarını etkileyecek olaylar zinciriyle karşılaşıyor.
Anne-babaların toplumsal baskılara boyun eğmeden, imkânları ölçüsünde düğün alışverişi yapmalarını öneren uzmanlar, ev eşyası alımında da lükse kaçılmaması gerektiğini ifade ediyor. Klinik psikolog Nevzat Tekin, sade bir evlilik sürecinin makbul olduğunu, şova dönüştürülen düğünlerde ise tarafların ekonomisinin sarsıldığını kaydediyor.
Ekonomik durumlarını olduğundan farklı gösterme çabası içine giren dünürlerin ‘çevreye mahcup olmayalım’ gibi bir yaklaşımla kapasitesinin üzerinde harcama yaptıklarını hatırlatan psikolog Tekin, “Düğün sürecinde aşırı borçlanan gençler, evlendiklerinde borçlardan kaynaklanan sorunlarla baş başa kalıyorlar. Örneğin takıları satıp borçları ödeme yolu seçildiğinde çiftler karşılıklı bir problem yaşıyor. Ailenin dinamikleri bozuluyor. Sonuçta çiftler psikolojik ve sosyolojik yönden yara alıyorlar.” diyor. Ailelere gelir durumuna uygun harcamalar yapmasını öneren Tekin, dünürlerin karşı tarafı da kapasitesinin üzerinde harcama yapmaya zorlamaması gerektiğine işaret ediyor. Tekin, bu hassasiyete dikkat edilen evliliklerin daha sağlıklı yürüdüğünü bildiriyor.
‘Nikâhın hayırlısı kolay olanıdır’
Emekli Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Necmettin Nursaçan, Hazreti Peygamber’in “Nikâhın hayırlısı, kolay olanıdır.” hadis-’i şerifini hatırlatıyor. Mutluluğun tek başına altın, çeyiz, otomobil veya ev ile elde edilemeyeceğini söyleyen Nursaçan, “Mutluluk, karşılıklı sevgi ve saygıdadır.” yorumunu yapıyor. Düğün alışverişlerinin imkânlar nispetinde yapılması gerektiğini vurgulayan Nursaçan, evlere alınan eşyalarda da lükse kaçılmaması tavsiyesinde bulunuyor. Aşırı borçla başlayan evliliklerde bir süre sonra sorunların baş gösterdiğini hatırlatan Nursaçan, “Borçlarını ödeyemeyen damat bu sefer öfkesini gelin hanımdan çıkarmaya başlıyor. Evliliğin tadı tuzu kaçıyor. Saygı, sevgi gidiyor yerine hırs giriyor, hınç giriyor. Böylece sağlam temel atılmamış oluyor.” değerlendirmesinde bulunuyor.
Ailelere, Allah Resulü’nün sünnetini önerdiklerini belirten Nursaçan şunları kaydediyor: “Allah, Kur’an-ı Kerim’de, ‘Ey müminler! Sizden bekâr olanları evlendirin. Eğer fakir iseler, Allah onları lütfu ile zengin yapar.’ buyurur. Hedef karşılıklı sevgi, saygı ve huzurdur. Huzur olursa arkası gelir.”
Maddî sıkıntılar boşanma sebebi
Avukat Hasip Şenalp, maddi sıkıntı sebebiyle yaşanan boşanmaların tüm boşanma sebepleri arasında önemli bir payı olduğuna dikkat çekiyor. Son yıllarda evlilik sürecinde daha çok harcama yarışı yaşandığını söyleyen Şenalp, “Gençler ilk günden eşyaları tam olsun diye ağır borç yükü altına giriyor. Cicim ayları geçtikten sonra tartışmalar başlıyor. Bu tabii mutluluğu da etkiliyor. ” diyor. Şenalp, dünürlerin düğün alışverişine çıkmadan önce konuşup, alınacakları belirlemesi ve ‘görsünler’ yaklaşımından uzak durması gerektiğini vurguluyor.
Ünal Livaneli

Peygamber Efendimiz (s.a.v) örnek davranışı

Peygamber Efendimiz (s.a.v) örnek davranışı
Hz. Muhammedin Ailesi İçindeki Örnek Davranışları 

 Peygamber Efendimizin Davranışları – Peygamberimizin Örnek Davranışı İslâm peygamberi Hz Muhammed, Müslümanlar için bir örnektir Bununla ilgili Kur’anıkerim’de Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Andolsun, sizin için, Allah’ı ve ahiret gününü umanlar ve Allah’ı çokça zikredenler için Allah’ın Resûlü’nde güzel bir örnek vardır”[1]
Hz Muhammed, ailesi içerisindeki davranışlarıyla, tüm aile bireylerine örnek olmuştur Onun ailesine karşı davranışları, bize de aile hayatımızda nasıl davranacağımız konusunda örnek oluşturmaktadır
Peygamberimiz, aile bireylerini çok severdi Örneğin, o kendisi küçükken ölmüş olan annesini hiçbir zaman unutmamış ve sürekli mezarını ziyaret etmiştir Peygamberimiz, amcalarını, özellikle de Ebu Talip’i çok severdi Onu kıracak bir davranış yapmaz, ona devamlı yardımcı olmaya çalışırdı
Peygamberimiz, ilk eşi Hz Hatice’yi çok severdi Kendisine ilk vahiy geldiğinde heyecan içinde eşi Hz Hatice’nin yanına koşmuştu Hz Hatice, ona moral ve destek vermiş ve ilk Müslüman olmuştu Onlar, 25 yıl evli kaldılar ve çocukları oldu Mutlu bir aile hayatı sürdürdüler Hz Hatice’nin ölümünden sonra da peygamberimiz, onu daima iyilikle anmıştır
Aile, sevgi üzerine kurulur Sevgi olmadan, mutluluk olmaz Peygamberimiz, aile bireyleriyle kavga etmemiş veya onlarla tartışmamıştır Çünkü o, aile bireylerini sever ve onlara değer verirdi O, çok iyi bir aile reisi, şefkatli ve hoşgörülü bir babaydı
Hz Peygamber, aile bireyleri ile her zaman uyumlu olmuş, onların düşüncelerine önem vermiştir Sık sık, hanımlara ve çocuklara nazik davranmak gerektiğini söylemiştir

Peygamberimiz, çocuklarıyla da yakından ilgilenir, onlara olan sevgisini her fırsatta gösterirdi Oğlu İbrahim, Medine’nin kenar semtinde oturan bir süt annenin yanında kalırdı Peygamberimiz onun yanına gider, onu kucaklar, öper, koklar ve geri dönerdi En küçük çocuğu Fatma’ydı Fatma’yı gördüğü zaman onu sevgiyle karşılar ve alnından öperdi Sonra da ellerinden tutup yanına oturturdu

Torunları Hasan ve Hüseyin’i de çok severdi Torunları, onun sırtına çıkarak binek oyunu oynarlardı Peygamberimiz, onları omuzlarına alarak gezdirirdi Bir gün Sevgili Peygamberimiz, namaz kılarken secdeye yatmış ve torunlarından biri gelip sırtına binmişti Torunu sırtından kalkana kadar peygamberimiz secdeden kalkmamıştı[2] Bu örnekler, bize peygamberimizin, aile bireylerine sonsuz sevgi, ilgi ve şefkat gösterdiğini açıklamaktadır
Bir aile içerisinde, bireyler birbirlerine yardımcı olurlar Örnek bir insan olarak Hz Peygamber de ev işlerine yardımcı olmaktan hoşlanırdı Ev halkı ve arkadaşları onun bütün işlerini yapmaya hazır olduğu hâlde, peygamberimiz bunu istemezdi
Bir gün birisi, Hz Ayşe’ye, peygamberimizin işlerinde neler yaptığını sordu Hz Ayşe, onun bizzat ev işleriyle meşgul olduğunu söyledi Peygamberimiz, elbiselerini yamar, evi süpürür, keçileri sağar, çarşıdan alışveriş yapar, ayakkabılarını ve delik su kaplarını tamir ederdi Develeri bağlar, onların yemlerini verirdi Ev işlerine yardım ederdi Arkadaşlarının da bu konuda kendisini örnek almalarını isterdi[3]
Peygamberimiz, tüm insanlar gibi ara sıra şaka yapardı Ancak o, şakalarında aşırıya kaçmazdı Çevresindeki insanların gönlünü hoş edici şakalar yapardı Sık sık etrafındaki insanlarla şakalaşır ve gülerdi Arkadaşlarından Abdullah bin Haris, Peygamberimizden daha hoş ve güler yüzlü bir kimseyi görmediğini söylemiştir[4]
Peygamberimiz, şaka yapmayı seven ve neşeli bir kişi olmakla birlikte, şakalarında yalan ve yanlış söz bulunmamasına özen gösterirdi Şakalarında başkalarını kırmamaya, doğru sözler kullanmaya dikkat ederdi
Peygamberimizin kibar şakalarıyla ilgili bir çok örnek vardır Bir defasında yaşlı bir hanım, Peygamberimizden cennete girmesi için dua etmesini istemişti Peygamberimizin, “Hiçbir yaşlı kadın cennete gidemeyecektir” demesi üzerine kadın üzülerek ağlamaya başlamıştır Peygamberimiz gülümseyerek “Cennete girecek herkesin otuz yaşında ” olacağını söylemişlerdir[5]
Anne babanın çocukları arasında ayrım yapması, aile mutluluğunu azaltır Peygamberimiz de bir baba olarak, aile bireylerine eşit davranmış, aralarında ayrım yapmamıştır O, herkese hak ettiği değeri verirdi Aile içinde kimseyi ayıplamaz, küçük düşürmezdi Yanlış davranışları bile güzellikle çözerdi
O dönemde, kız çocukları, erkek çocuklarından ayrı tutulurdu O, erkek çocukların üstün görülme anlayışını yıkmıştır Peygamberimizin kız ve erkek ayrımı konusunda getirdiği en büyük yenilik, kadınların da mirasçı olmalarıdır Çünkü, o dönemde ölen kişilerin varlıklar sadece erkeklere kalıyordu
Peygamberimiz, aile bireylerinin eğitimine önem vermiştir Kız erkek demeden tüm çocuklara iyi eğitim vermenin önemi üzerinde durmuştur
Peygamberimiz, sonradan evlatlık edindiği, Zeyd’i kendi çocuklarından hiç ayrı tutmamıştır Zeyd’e kendi yediklerinden yedirmiş, giydiğinden giydirmiştir
Hz Peygamber, ailede çocuklar arasında ayrım yapmayı kesinlikle uygun görmemiştir O, şöyle buyurur: “Allah’tan korkun, çocuklarınız arasında adaletli davranın” Bu konu üzerinde o kadar durmuştur ki, bir defasında şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz ki Allah, çocuklarınız arasında öpücüklerinizde de eşit davranmanızı sever”[6]
Peygamberimizin aile bireyleri arasındaki davranışlarına şu olay çok güzel bir örnektir Hz Ali şöyle anlatır: “Hz Peygamber, bizi ziyaret etmişti Yanımızda geceledi Hasan ve Hüseyin de uyuyorlardı Bir ara Hasan, su istedi Derhâl kalkan Hz Peygamber, su kabından su aldı Çocuğa vermek için getirmişti ki, o sırada uyanmış olan Hüseyin, hemen bardağı alıp su içmek istedi Hz Peygamber, ona vermeyip önce Hasan’a verdi Bunun üzerine, Fatma dayanamayarak, Hasan’ı Hüseyin’den çok seviyorsun, deyince, hayır ilk defa o istedi, cevabını verdi”[7]
Peygamberimizin çocuklarına, torunlarına, hanımlarına karşı güzel davranışları bizlere de örnek olmalıdır
Haziran 2003, Sivas Doç, Dr Mehmet Zeki AYDIN
HZ MUHAMMED’İN AİLESİ İÇİNDEKİ ÖRNEK DAVRANIŞLARI (2)
İslâm peygamberi Hz Muhammed, Müslümanlar için bir örnektir Bununla ilgili Kur’anıkerim’de Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Andolsun, sizin için, Allah’ı ve ahiret gününü umanlar ve Allah’ı çokça zikredenler için Allah’ın Resûlü’nde güzel bir örnek vardır”[8]
Hz Peygamber, diğer insanlarla olduğu gibi akrabaları ile de iyi ilişkiler kurmuştur Çünkü Kur’anıkerim akraba ile iyi ilişkilerin önemine dikkat çekiyordu Bu nedenle akraba ziyaretini düzenli hâle getirmiş, bu yöndeki toplumsal sorumluluğa vurgu yapmıştır O, akrabalık bağlarını güçlendirmeğe gayret etmiş ve akraba ilişkilerine yönelik tavsiyelerde bulunmuştur
Peygamberimiz, akrabalarla ilişkilerin, her ne olursa olsun, devam ettirilmesini öğütlemiştir Onlara karşı hep iyilikte bulunulmasını, kaba davranılmamasını söylemiştir Akrabaları ile ilişkileri güzel olanların Yüce Allah tarafından sevildiğini de belirtmiştir Peygamberimize bir gün bir adam gelir: “Ben akrabalarımı ziyaret ediyorum ama onlar beni ziyaret etmiyorlardır” Bunun üzerine Peygamberimiz, « Olsun, sen onları ziyaret etmeye devam ettiğin sürece Allah, seninledir »[9] cevabını verir
Peygamberimiz, akrabalarını sık sık ziyaret ederdi Onlara iyilik ve ikramda bulunurdu Gençlik döneminde ticaretle uğraşırken, yola çıkmadan önce akrabalarını ziyaret eder, dönüşte hediyeler getirirdi Akrabalar arasında meydana gelen kırgınlıklarda arabuluculuk yapardı Küs olanlar varsa onları barıştırırdı
Hz Peygamber’in aile bireyleri diğer toplum bireylerinden farklı değildi Ancak, onun aile hayatında iyilik ve güzellikler konusunda daha seçkin özellikler de vardı
Peygamberimiz’in ailesinin seçkin özelliklerinden birisi, ailesinde sevinçlerin ve sıkıntıların paylaşılmasıdır
Hz Peygamber, peygamber olmasına rağmen bizim gibi bir insandı Bir insan olarak o da diğer insanlar gibi hayatı boyunca birçok sıkıntı ve güçlükle karşılaşmıştır Kimi zaman üzülmüş, kimi zaman sevinmiştir İşte bütün bu durumlarda duygularını eşi ve çocuklarıyla paylaşmıştır Örneğin, çocukları dünyaya gelince sevinmiştir Yedi çocuğundan altısının kendisinden önce ölmesine çok üzülmüştür Her bir ölüm olayına aile bireyleri hep birlikte üzülmüşlerdir Aile bireylerinden hastalanan olduğunda el birliği ile yardımcı olmuşlardır Tedavisi için bütün aile çaba sarfetmiştir
O dönemlerde bazı yıllarda kuraklık nedeniyle kıtlıklar olmuştu Gıda maddeleri ve hayvan yiyecekleri bulunamayan bu yıllarda sıkıntılar peygamber ailesince paylaşılmıştı Bu kuraklık anlarında, şikayet edilmemiş, sıkıntılara el birliği ile karşı konulmuştur
Peygamberimizin çocukları birbirlerini çok severlerdi Vakitlerini birlikte geçirirler, kendi aralarında oyunlar oynarlardı Peygamberimiz, ailesinde sevinç ve neşenin hâkim olmasını isterdi Bunun için aileyi neşelendirecek, onların hoşuna gidecek işler yapardı Kızlarının evliliklerinde hep birlikte sevinmişler, mutlu olmuşlardır
Konukseverlik, bir çeşit sevgi, saygı ve fedakârlık göstergesidir Bunu en açık biçimde Peygamberimizin yaşantısında görmemiz mümkündür Peygamberimiz, çok misafirperver bir insandı Ona her taraftan çok sayıda insanlar gelirdi Gelen misafirlere bizzat kendisi hizmet ederdi
Hz Peygamber’in ailesine gelen misafirler hiçbir zaman yük olarak görülmemiştir Gelen misafirlerden kimse rahatsızlık duymamıştır Peygamberimiz misafir konusunda hiç ayrım yapmamıştır Onun ailesinde, gelen misafir hangi din ve ırktan olursa olsun kendilerine ikramda bulunulmuştur Aynı şekilde zengin, yoksul, dul, öksüz ve yetim tüm gelenler misafir edilmişlerdir O, sık sık kimsesiz ve yoksulları evine davet eder yemek yedirirdi Aynı şekilde evde yapılan yemeklerden muhtaçlara göndermiştir
Peygamberimiz, her zaman yardımlar davranmış ve bunu tüm Müslümanlara tavsiye etmiştir Kendisinden nakledilen bir hadis şöyledir: “Allah’a ve ahiret gününe inanan, misafirlerine ikram etsin” [10]
Bir gün, peygamberimizin kapısına bir ihtiyaç sahibi geldi O anda evde ona verecek bir şey yoktu Komşularından yarım ölçek buğday ödünç aldı ve ihtiyaç sahibine verdi Bir defasında bir alacaklı, alacağını istemeye gelince, peygamberimiz eşine şöyle dedi: “Ona bir ölçek buğday veriniz Yarısı borcumuz için, diğer yarısı ise bizim ikramımız olsun”[11]
Peygamberimiz insanların en cömerdiydi Kendisinden bir şey isteyen hiç kimseyi boş çevirmemiştir Bir gün peygamberimize, bir parça kumaş hediye edilmişti Buna ihtiyacı da vardı Yanına oturanlardan biri “Bu ne iyi kumaş” deyince, peygamberimiz, kumaşı ona bıraktı[12]
Peygamberimiz’in ailesinde israf yapmamaya özen gösterilirdi Çünkü israf gereksiz yere harcamak, saçıp savurmaktır, bu nedenle Allah tarafından yasaklanmıştır Allah’ın verdiği nimetlerden ihtiyacı kadar faydalanmak gerekir Peygamberimize göre, hangi konu olursa olsun, sınırı aşmak, ölçüsüz hareket etmek israftır Yüce Allah da “Yiyiniz, içiniz, israf etmeyiniz”[13] buyurarak israfı yasaklamıştır
Peygamberimiz çok sade bir hayat sürdürmüştür O gençliğinde ve Hz Hatice ile evlendikten sonra, ticaret yapmış ve varlıklı bir aile hâline gelmiştir Buna rağmen o hiçbir zaman sade yaşantısını terk etmemiştir Onun kıyafetleri, sade ve gösterişten uzaktı Ev eşyaları konusunda da israftan sakınırdı Onun evine, ihtiyaç olmayacak eşyalar satın alınmaz, ihtiyaç olan eşyalar kullanılırdı Yiyecekler konusunda da israftan sakınılırdı Evdeki ekmek artıkları atılmaz, mutlaka değerlendirilirdi Yemekler israf edilmez, sofrada fazla çeşit bulundurulmazdı Kızı Fatma’nın düğünü çok sade olmuş, lüks ve israftan kaçınılmıştır
Bir gün Peygamberimiz, sahabîlerden birinin abdest alırken suyu israf ettiğini görür “Bu israf nedir?” diye sorar Bunun üzerine sahabî, “Abdestte israf olur mu” diye karşılık verir Peygamberimiz: “Evet, akan bir nehrin kenarında bile olsan, normal bir miktarın üzerinde su kullanman israf olur” buyurur
Aile ve akrabamızdan sonra bize en yakın olanlar komşularımızdır Peygamberimiz’in ailesinde komşuluk ilişkilerine önem verilirdi Onlar, komşularına karşı nazik ve kibar davranmışlardır Komşularla ilişkilerde daima saygılı olmuşlar, karşılaştıklarında hâl ve hatırlarını sormuşlardır Evde yaptıkları yemeklerden komşulara da göndermişlerdir İnsanlara yardım etmede önceliği komşulara vermişlerdir
Peygamberimiz, komşu hakları ile ilgili olarak şu uyarıda bulunmuştur: “Allah’a ve ahiret gününe inanan komşusuna eziyet etmesin”[14] Komşuya eziyet etmemek yeterli değildir, iyilik etmek de önemlidir Peygamberimiz, “Allah’a ve ahiret gününe inanan, komşusuna iyilik etsin” [15] buyurmuştur
Komşularımıza karşı görevlerimiz; iyilik yapmak, onları incitmemek veya zarar vermemektir Komşuların birbirlerine karşı ilişkilerinin nasıl olması gerektiğini soranlara Peygamberimiz, “Hastalanınca geçmiş olsun ziyareti yap, ölüsü olunca cenazesine git, borç isterse ver, ihtiyaç içindeyse gider, mutluluklarını paylaş, acılarında teselli et, izni olmadan binanı onunkinden fazla yükseltme, onu rahatsız etme, bir meyve aldığında ona da ver Vermiyorsan onu gizli al ve özendirmemek için çocuklarının onu açığa çıkarmasına izin verme” [16] tavsiyelerinde bulunmuştur
Bir defasında, eşi Hz Ayşe, peygamberimize gelerek, “İki komşum ve bir hediyem var Hediyeyi hangisine vereyim?” diye sordu Peygamberimiz, “Kapısı daha yakın olana ver” buyurdu[17]
Öksüzler ve yoksullar korunmaya, gözetilmeye muhtaç insanlardır Peygamberimiz, her zaman etrafındaki yoksul insanlarla, yetim çocuklarla ilgilenmiş, onlara yardım etmiş ve onları koruyup gözetmeyi tavsiye etmiştir Öksüzlerin yalnız kendilerini değil, onlara ait malları da korumak gerekir Bununla ilgili Kur’anıkerim’de şöyle buyrulur: “Ergenlik çağına erişinceye kadar yetimin malına yaklaşmayınız”[18]
Peygamberimiz, nerede bir öksüz görse, yanına gider, saçlarını okşar ve onu severdi Hatta bir gün, ağlayan bir öksüz çocuğa rastlamış ve onu evine götürerek yemek yedirmiş ve üstünü temizlemiştir Daha sonra da bu çocuğu evlat edinmiştir[19]
Hz Peygamber’in ailesinde öksüz ve yoksullar en iyi şekilde karşılanırdı Zekat ve sadaka verirken bunların onurlarını kırmamaya özen gösterilmiştir Evlerine konuk çağırdıklarında, aralarında mutlaka yoksullar bulunmuştur Bu konuda o şöyle buyurmuştur: “Müslümanların evleri arasında en iyi ev, içinde kendisine iyi davranılan öksüz bulunan evdir En kötüsü de içinde öksüz bulunup da kendisine kötü davranılan evdir”[20]
Peygamberimizin, öksüzlere karşı davranışının en güzel örneğini, ünlü sahabi Enes bin Malik’e karşı davranışlarında görüyoruz Küçük Enes, on yaşındayken peygamberimizin evinde kalmaya başladı ve vefatına kadar ona hizmet etti Peygamberimiz, Enes’e her zaman çok iyi davranmıştır Aynı şekilde diğer aile bireylerinin de ona iyi davranmalarını istedi Bir defasında, bir hatasından dolayı Enes’i uyarmak isteyen eşine, “Bırakın çocuğu” diyerek müdahale etmiştir[21]

KIYAMET GÜNÜ KESİN OLAN BİR GERÇEKTİR.6

Evrenin Ölümünün Ardından
Kıyamet günü insanların tümünün gerçeği açıkça gördükleri andır. İnkar eden bir insan karşılaşacağına asla inanmadığı, hatta bu inançsızlığının sonucunda sürekli reddettiği ve hayatı boyunca düşüncesinden kaçtığı ahiret gerçeği ile artık karşı karşıyadır. Dünyadaki yanılgısının sonucunu görmekte, geri dönüş çareleri aramakta, ama bir sonuç elde edememektedir. Dehşetli bir sonla karşılaşmıştır ve yaptıklarının pişmanlığını tüm gerçekliğiyle hissetmektedir. Onların bu psikolojileri Kuran’da bize ayrıntılı olarak anlatılmıştır.
Kıyamet günü insanlar, “isteseler de istemeseler de” Allah’ın Kuran’da bildirdiği o güne ait olayları karşılarında bulmuşlardır. Sur’un üfürülüşünü eşi benzeri görülmemiş olaylar takip etmiş, yer ve gök paramparça edilmiş, evren, içindeki canlılarla birlikte yok olmuştur. Herşey yok olup, tüm olaylar bittikten sonra Allah gökleri, yeri ve insanları yeni bir inşa ile tekrar yaratır. Elbette gökleri, yeri ve tüm alemleri yaratan Allah bunların benzerlerini de yaratacak güce sahiptir. Ayetlerde bu gerçek şöyle bildirilir:
Görmüyorlar mı; gökleri ve yeri yaratan Allah, onların benzerini yaratmaya gücü yeter ve onlar için kendisinde şüphe olmayan bir süre (ecel) kılmıştır. Zulmedenler ise ancak inkarda ayak direttiler. (İsra Suresi, 99)
Onlar görmüyorlar mı ki, gökleri ve yeri yaratan ve onları yaratmaktan yorulmayan (Allah), ölüleri de diriltmeye güç yetirir. Hayır; gerçekten O, her şeye güç yetirendir. (Ahkaf Suresi, 33)
Kıyamet gününde yaşanacak olaylar aynen Allah’ın Kuran’da bildirdiği şekilde – yerin başka yere, göklerin de başka göklere dönüşmesi- olacaktır. İnsanlar Allah’ın huzuruna çıkarılacak, O’nun karşısında dünya hayatı boyunca yaptıklarının hesabını vereceklerdir:
Yerin başka bir yere, göklerin de (başka göklere) dönüştürüldüğü gün, onlar tek olan, kahhar olan Allah’ın huzuruna çıka(rıla)caklardır. (İbrahim Suresi, 48)
Kuran’da bu zorlu gün, “din günü”, “hesap ve ceza günü”, “ahiret günü” gibi isimlerle tanımlanmaktadır. Bu gün yeniden yaratılan gök ve yer artık ebedi hayata ait olan mekanlardır. İnsanların tümü yeni bir yaratılışla tekrar diriltilecektir. O gün inkar edenler ile iman edenlerin kesin bir ayrılışla ayrılacakları, ebedi yurtlarına sevk edilecekleri gündür. İnkar edenler de dahil olmak üzere kimse bu güne yabancı değildir.
İman eden ve dünyadaki hayatları boyunca ahiret hayatına hazırlanan müminler, bugün yaşanacak olanları daha önce Kuran’da kendilerine açıklandığı şekilde bulurlar. Allah’ın kendilerine vaat ettiğine kavuşmanın rahatlığı içindedirler. İnkar edenler ise tarifsiz bir korku, pişmanlık ve endişe içindedirler. Dünya hayatları boyunca bir yandan büyük bir hırsla Allah’ın getirdiği sisteme karşı savaşırken, bir yandan da belli etmemeye çalışsalar da yaptıkları yanlışın farkında olmuşlardır. Unuttukları bu gerçek artık karşılarındadır. Dünyada durmaksızın “ya bu söylenenler doğruysa” diye düşünerek büyük bir tereddüt ve korku yaşadıkları, kuşkuya kapıldıkları gerçekle yüzyüzedirler. Sonsuz hayatları boyunca yaşayacakları, asla önüne geçemeyecekleri ve kendilerinden çeviremeyecekleri büyük azabın ilk dakikalarını yaşamaya başlamışlardır. Bakara Suresi’nin 28. ayeti şöyledir:
Nasıl oluyor da Allah’ı inkar ediyorsunuz? Oysa ölü iken sizi O diriltti; sonra sizi yine öldürecek, yine diriltecektir ve sonra O’na döndürüleceksiniz. (Bakara Suresi, 28)
Sur’a İkinci Üfürülüş ve Din (Diriliş) Günü
Kendilerine ilim ve iman verilenler ise, dediler ki: “Andolsun, siz Allah’ın Kitabında (yazılı süre boyunca) diriliş gününe kadar yaşadınız; işte bu dirilme günüdür. Ancak siz bilmiyordunuz.” Artık o gün, zulmedenlerin ne mazeretleri bir yarar sağlayacak, ne (Allah’tan) hoşnutluk dilekleri kabul edilecektir. (Rum Suresi, 56-57)
Tarih boyunca yaşamış olan insanlar Allah’ın ve ahiretin varlığına karşı uyarılmış, Allah’ın kendilerine gönderdiği elçiler aracılığıyla hak olan dine davet edilmişlerdir. Ancak Kuran’da da bildirildiği gibi az bir topluluk dışında insanların çoğu iman etmemiş, Allah’a ve elçisine karşı koymuşlardır. Bu insanlar öldükten sonra yeniden dirilecekleri gerçeğini de ısrarla inkar etmişlerdir. Kuran’da bu insanların inkarları şu ayetlerle haber verilmiştir:
Olanca yeminleriyle: “Öleni Allah diriltmez” diye yemin ettiler. Hayır; bu, O’nun üzerinde hak olan bir vaidtir, ancak insanların çoğu bilmezler. Hakkında ihtilafa düştükleri şeyi onlara açıklaması ve inkar edenlerin kendilerinin yalancı olduklarını bilmesi için (diriltecektir). (Nahl Suresi, 38-39)
Eğer sizin benzeriniz olan bir beşere boyun eğecek olursanız, andolsun, siz gerçekten hüsrana uğrayanlar olursunuz. O, öldüğünüz, toprak ve kemik haline geldiğiniz zaman, sizin mutlaka (yeniden diriltilip) çıkarılacağınızı mı va’dediyor? Heyhat, size va’dedilen şeye heyhat.. O (bütün gerçek), yalnızca bizim (yaşamakta olduğumuz bu) dünya hayatımızdan ibarettir; ölürüz ve yaşarız, biz diriltilecekler değiliz. (Mü’minun Suresi, 34-37)
İnkar etmelerinin en temel nedeni, dünya hayatını yaşanacak yegane hayat olarak görmeleridir. Bu çarpık mantığın kendilerine ölüm ile yok olma fikrini makul göstermesi çok ilginçtir. Yeniden dirilişi de bu yüzden kabul etmez, Allah’ın Kuran’da haber vermiş olduğu olayları ve hesap gününü redderler. Oysa tüm canlıların ve dünyanın bir sonu vardır, yaşam ölümle birlikte son bulmaktadır. Tekrar dirilişi inkar eden kullara karşı Allah’ın dünyadayken verdiği örneklerden bir kısmı Kuran’da şu şekilde geçmektedir:
Kendi yaratılışını unutarak bize bir örnek verdi; dedi ki: “Çürümüş-bozulmuşken, bu kemikleri kim diriltecekmiş?” De ki: “Onları, ilk defa yaratıp-inşa eden diriltecek. O, her yaratmayı bilir. Ki O, size yeşil ağaçtan bir ateş kılandır; siz de ondan yakıyorsunuz. Gökleri ve yeri yaratan, onların bir benzerini yaratmaya kadir değil mi? Elbette (öyledir); O, yaratandır, bilendir. Bir şeyi dilediği zaman, O’nun emri yalnızca: “Ol” demesidir; o da hemen oluverir. Her şeyin melekutu (hükümranlık ve mülkü) elinde bulunan (Allah) ne yücedir. Siz O’na döndürüleceksiniz. (Yasin Suresi, 78-83)
O’nun ayetlerinden biri de, senin gerçekten yeryüzünü huşu içinde (solmuş, boynu bükülmüş ve kupkuru) görmendir. Ama Biz onun üzerine suyu indirdiğimiz zaman, deprenir ve kabarır. Şüphesiz onu dirilten, ölüleri de elbette dirilticidir. Çünkü O, her şeye güç yetirendir. (Fussilet Suresi, 39)
İnsanın yaratılışı, yeniden diriliş için başlı başına önemli bir delildir. İnsan, tek bir spermden, tam teşekküllü bir canlı olarak meydana gelmiştir. Tek bir hücrenin zaman içinde, insanın herhangi bir müdahalesi olmadan düşünebilen, görebilen ve akledebilen bir varlık haline gelmesi bir dirilişin çok açık alametidir. İnsanı yoktan var eden Allah, kurumuş kemikleri de toparlayıp yeniden diriltmeye muktedirdir. Bu yaratılmayı gözardı eden insanlar, kendi varoluşlarını hiç dikkate almadan, şeytani bir cesaret göstererek dirilişe karşı koyabilmektedirler. Bu büyük bir cesarettir. İnsan bunu yaparak Allah’a karşı büyük bir sorumluluğu da üstüne almış olur. Ahirette ise yalanladığı bu gerçeği karşısında apaçık bir şekilde görecektir. Kıyamet gününün ardından insanlar, kendilerine daha önce kıyamet vaktinin geldiğini haber vermiş olan Sur’un sesini bir kez daha duyacaklardır. Artık bu an, insanların kabirlerinden dışarı çıkarak, yeniden diriltildikleri andır. İnsanların tümü, sonsuz bir hayata başlamak üzere ayağa kalkmış, beklemektedirler. Bu durum ayette şöyle tarif edilmektedir:
Sur’a üfürüldü; böylece Allah’ın diledikleri dışında, göklerde ve yerde olanlar çarpılıp-yıkılıverdi. Sonra bir daha ona üfürüldü, artık onlar ayağa kalkmış durumda gözetliyorlar. (Zümer Suresi, 68)
Din Gününün Özellikleri
Allah katında yerin, göğün ve insanın yaratılışı ne derece kolay ise kıyamet gününün gerçekleşmesi de bunlar kadar kolay olacaktır. Kuran’da hesap ve ceza gününün gerçekleşmesi, “şüphesiz” ve “mutlaka” kelimeleriyle pekiştirilir. Kesinlik bildiren bu sözler, inananların ahirete olan korkularını ve dünyadaki çabasını arttırırken, inkar edenlerin kıyamet hakkındaki şüphe ve inkarlarına da en açık cevabı vermektedir.
Geçmiş devirlerde olduğu gibi, günümüzde de dini reddeden ya da hak dinden ayrılarak geleneklerle bütünleşmiş batıl bir din yaşayan insanlar toplumun büyük bir kesimini oluşturmaktadır. Oysa normal bir muhakeme yetisine sahip, düşünebilen bir insan için, ahiret gününe ihtimal vermemenin herhangi mantıksal bir dayanağı yoktur. Bilimsel tüm veriler de bize dünyanın sonunun yaklaştığını haber vermektedir. Buna rağmen, insanların bir kısmının bu gerçeği gözardı etmelerinin sebebi, Allah’ı gereği gibi tanıyıp takdir edememeleri, gerçek rehber olan Kuran’dan sapmaları ve dolayısıyla da hüküm gününde verecekleri hesabı düşünmemeleridir. Allah korkusu ile hareket eden müminler hızla yaklaşan bu sonun açıkça farkındalarken, nefsini rehber edinen insanlar bu büyük gerçeği görmezden gelmektedirler. Nitekim Allah Kuran’da insanlara bu gerçeği şu şekilde haber vermektedir:
De ki: “Allah sizi diriltiyor, sonra sizi öldürüyor, sonra da kendisinde hiçbir kuşku olmayan kıyamet günü O sizi biraraya getirip toplayacaktır. Ancak insanların çoğu bilmezler.” (Casiye Suresi, 26)
Dünya hayatı boyunca pek çok kez dine davet edildiği halde doğruları görmezlikten gelenler, kendilerini bekleyen dehşetli sonu ancak din gününde tam olarak idrak edebilirler. Dünya hayatı boyunca reddettikleri herşeyi karşılarında bulan insanlar ne denli boş bir oyalanma içinde olduklarını o gün tüm açıklığıyla göreceklerdir:
Andolsun, sen bundan gaflet içindeydin; işte biz de senin üzerindeki örtüyü açıp-kaldırdık. Artık bugün görüş-gücün keskindir. (Kaf Suresi, 22)
İnsanların bu büyük günü kavrayamamalarının sebebi, nefislerinin yönlendirmesine ve kendi fikirlerine çok fazla güvenip, kendi çıkar ve isteklerine bağlı olmaları ve bu “gaflet” perdesini kaldırabilecek gerçeklere, vicdanlarını körelterek sırt çevirmeleridir. Nitekim Kuran’da Allah, dünyaya yönelen, hevasına uyan, vicdanını dinlemeyen insanların anlayışlarının olmadığını, Kuran’da geçen ifadeyle kalplerinin kilitleneceğini, bundan dolayı doğruyu görüp ayırt edemeyeceklerini bildirmiştir. Oysa artık, Allah’ın varlığına, büyüklüğüne ve vaat ettiklerine kendileri de açık bir şekilde şahittirler.
Bir insan, kıyamete ve o gün yaşanacak olan olaylara tek bir an dahi inanmış, bu ihtimalin “olabilirliğini” yalnızca bir saniye için düşünmüş bile olsa, yaşayacağı korkunun tarifini yapmak oldukça zor olacaktır. Bunu daha en baştan reddetmek, hatta aklına bile getirmemek, ahiretin varlığına ihtimal vermemek, insanların büyük bir bölümünün aldanmasına neden olmaktadır. Kendilerini saran bu aldanış ile bir “yokoluşu” kabullenmişlerdir. Yok olma ihtimalinin korkunçluğunu da hiç düşünmediklerinden, kıyamet gününe ve ahirete inanmaktansa bu fikri kabullenmek kendilerine daha kolay gelmiştir. Şeytanın yöntemi işte budur. İnsanları türlü yöntemlerle düşünmekten alıkoyar ve asla erişemeyecekleri büyüklük isteği ve mallarını artırma tutkusu ile onları dünya hayatında oyalar. İnsanların ahirete karşı gaflet içinde olmalarının en temel sebebi budur. Ahirette karşılaştıkları gerçekler de kendilerine pişmanlık ve tüyler ürpertici bir korku getirecektir. İnsanlara daha önce haber verilen gerçek tüm açıklığı ile ortadadır. Artık hesap gününden kaçış yoktur. Bu inkarcılar için gerçekten de zorlu bir gündür. Ayette bu gerçek şöyle haber verilmiştir:
Boyunlarını çağırana doğru uzatmış olarak koşarlarken, kafirler derler ki: “Bu, zorlu bir gün. (Kamer Suresi, 8)
Ölülerin Mezardan Çıkmaları
Sur’a üfürüldü; böylece Allah’ın diledikleri dışında, göklerde ve yerde olanlar çarpılıp-yıkılıverdi. Sonra bir daha ona üfürüldü, artık onlar ayağa kalkmış durumda gözetliyorlar. (Zümer Suresi, 68)
Ayette de bildirildiği gibi herşey olup bittikten sonra Sur sesi ikinci kez duyulur. Bu ikinci ses ile kabirlerde olanlar deşilip, dışa atılır. O gün Rabbimizin emrine karşı direnebilecek ya da bu emri yavaşlatabilecek hiçbir güç veya insan yoktur. O gün toprağın altında olan insanlar dünya hayatı boyunca sık sık duydukları, fakat birçoğunun inkar ettiği dirilişi karşılarında bulurlar ve topraktan çıkarılırlar. Kuran’da bu anın anlatıldığı ayetlerden bir tanesi şu şekildedir:
Göğün ve yerin O’nun emriyle (hareketten kesilip olduğu yerde veya bu düzen içinde) durması da, O’nun ayetlerindendir. Sonra sizi yerden (toprağın altından) bir (kere) çağırma ile çağırdığı zaman, hemencecik siz (bir de bakarsınız ki) çıkarılmışsınız. (Rum Suresi, 25)
Sur’a ikinci kez üflenmesiyle birlikte, dünyanın başlangıcından beri yaşamış olan tüm insanlar dirilmiş olacaktır. Artık ilk üflenişte inkarcılarda görülen şaşkınlık, yerini korku ve pişmanlığa bırakmıştır. Çünkü artık kimse sonsuza dek yaşayacakmış gibi planlar yaptığı dünyada değildir ve herkes başlarına gelecekleri tüm açıklığı ile anlamıştır. Bu insanlar arasında şu anda dünyada yaşayan tüm insanlar ve elbette siz de olacaksınız. Bu gerçek Kuran’da şöyle bildirilir:
“Biz çürüyüp dağılmış kemikler olduğumuz zaman mı?” Derler ki: “Şu durumda, zararına bir dönüştür bu. Oysa bu, yalnızca tek bir haykırıştır. Bir de bakarsın ki, onlar, yerin üstündedirler.” (Nazi’at Suresi, 11-14)
İnsanlar dünyanın ebedi olarak var olacağını düşünerek hareket ederler. Yaşamları boyunca içine düştükleri en büyük yanılgılardan biri budur. İnsanların dünyaya bu derece bağlanmış olmalarının başlıca sebeplerinden biri de, Allah’ın yeryüzünde var ettiği bu olağanüstü sistemin kendi başına işleyebileceğini sanmaları ve günün birinde sona ereceğine ihtimal vermemeleridir. Oysa artık bulundukları ortam, kendilerine vaat edilen gerçekleri kesin bir biçimde gözler önüne sermektedir. Inkar edenlerin sandığı gibi ölüm herşeyi bitirmemiş, tam tersine sonsuz hayatın başlangıcı olmuştur. Dünya hayatları boyunca Allah’ın kendilerini çağırdığı hak dini yalanlayan ve ölümün bir son, bir yokoluş olduğunu savunan inkarcılar, hiç beklemedikleri bir anda topraktan kendilerini çağıran bu sesle büyük bir dehşete kapılırlar. Henüz amel defterleri kendilerine verilmediği ve başlarına gelecekleri tam olarak yaşamadıkları halde inkarcılar “eyvah” diyerek bulundukları yerden kalkarlar, bu karşılaştıkları gün, dünya hayatı boyunca aslında bilgisine sahip oldukları bir gündür. Kuran’da Yasin Suresi 52. ayetinde bu insanların yaşadıkları korku anı şu şekilde anlatılır:
Demişlerdir ki : “Eyvahlar bize, uykuya bırakıldığımız yerden bizi kim diriltip kaldırdı? Bu Rahman olan (Allah)’ın vaadettiğidir, (demek ki) gönderilen elçiler de doğru söylemiş.” (Yasin Suresi, 52)
Artık çok geç kalınmış, dünyadaki yaşam ne zevk ne de rahatlık vermiş, o ana kadar yaptıkları herşey kendileri için sadece bu zorlu günü hazırlamıştır.
Bir Çağırıcıya Doğru Yönelirler
O gün, kendisinden sapma imkanı olamayan çağırıcıya uyacaklar. Rahman (olan Allah)’a karşı sesler kısılmıştır; artık bir hırıltıdan başka bir şey işitemezsin. (Ta-ha Suresi, 108)
İnsanlar toprağın altından çıktıklarında kendilerini çağıran sese doğru yönelip koşmaya başlarlar. Bu koşuş çağrıldıkları yere ulaşana dek sürer. Bu çağrı daha önce benzerlerine rastlanmış bir çağrı değildir. Müminlerin güven ve huzurlu gelişlerinin aksine, inkarcılar toplanma yerine alacakları karşılığı hissetmişçesine, bu günün “zorlu bir gün” olduğunu ikrar ederek gelirler. (Kamer Suresi, 8) Artık toplanma zamanıdır. Bunu geri çevirebilmek için yapabilecekleri hiçbir şey yoktur. Binlerce senedir yaşamış olan insanların tümü biraraya toplanacaktır. Bu büyük kalabalık Allah’a boyun eğmiş olarak şaşkınlık içinde hızla hareket etmekte, kendilerine gelecek olan azapları beklemektedirler. Ne kaçış, ne geri dönüş mümkün değildir, pişmanlıkları kendilerine fayda da getirmeyecektir. Korku bütün benliklerini kaplamıştır. Ayetlerde o gün yaşanacak dehşet şöyle tarif edilir:
Kabirlerinden koşarcasına çıkarılacakları gün, sanki onlar dikili birşeye yönelmiş gibidirler. Gözleri ‘korkudan ve dehşetten düşük’ yüzlerini de bir zillet kaplamış; işte bu, kendilerine vadedilmekte olan (kıyamet ve azab) günüdür. (Mearic Suresi, 43-44)
Dünyada iken kendilerine gelen uyarılara sırt çeviren, ne kendilerinin ne de atalarının tekrar dirileceğine inanmayan bu insanlara Kuran’da Allah’ın verdiği cevap şu şekilde olmuştur:
Biz öldüğümüz, toprak ve kemik olduğumuzda mı, gerçekten biz mi diriltilecekmişiz. Veya önceki atalarımız da mı? De ki: “Evet, üstelik boyun bükmüş kimseler olarak (diriltileceksiniz).” (Saffat Suresi, 16-18)
Dünyada Allah’ın sınırlarını tanımayan Allah’a itaat etmeyen ve büyüklenen inkarcılar, burada ayette geçen ifadeye mutabık olarak çok itaatli ve boyun eğicidirler. Ne olup bittiğini sorgulamadan, kayıtsız şartsız çağrıcıya icabet ederler. Kendi iradeleri ile hareket etmeleri mümkün değildir. Allah’a teslim olmuş, isteseler de istemeseler de O’nun vereceği hükme boyun bükmüşlerdir. Çünkü artık nefisleri için yaşadıkları, içindeyken ahireti hiç düşünmedikleri dünya hayatı son bulmuştur. Allah’ın karşısında ne kadar aciz olduklarını ve Allah’ın azabının şiddetini ve gerçekliğini açıkça anlamışlardır:
Öyleyse sen onlardan yüz çevir. O çağırıcının ‘ne tanınmış, ne görülmüş’ bir şeye çağıracağı gün… (Kamer Suresi, 6)
Kabirden Çıkış Adeta Çekirgelerin Yayılması Gibidir
Ahirete inanmayanların kötü örnekleri vardır, en yüce örnekler ise Allah’a aittir. O, güç sahibi olandır, hüküm ve hikmet sahibidir. (Nahl Suresi, 60)
Ayette de belirtildiği gibi Allah’ın verdiği her örnek, anlatılmak istenen durumu en özlü ve en güzel şekilde tasvir eder. Bu sebeple, Kuran’da ayetlerin her birinin “doruğunda olgunlaşmış hikmet” (Kamer Suresi, 5) olduğu bildirilmiştir. Kuran’da yapılan her tarif işte bu nedenle kıyamet günü meydana gelecek ortamı ve insanların durumlarını gözümüzde canlandırmamıza imkan sağlamaktadır. Hiç kuşkusuz Allah’ın vaadi haktır ve bütün bu örnekler ve tarifler gerçekleşecektir. Örneğin Kamer Suresi’nde din günü topraktan çıkan insanlar, çekirgelerin yayılmasına benzetilmektedir.
Gözleri ‘zillet ve dehşetten düşmüş olarak’, sanki ‘yayılan’ çekirgeler gibi kabirlerinden çıkarlar. (Kamer Suresi, 7)
Elbette Allah’ın yaptığı bu benzetme diğer ayetlerde de olduğu gibi o anın gözlerde canlandırılabilmesi için en güzel benzetmelerden biridir. Zira çekirgelerin yayılışları, dünyadaki tüm hayvanlarınkinden daha farklıdır.
Göçmen çekirgeler oldukça fazla çekirgeyi barındıran sürüler halinde hareket ederek gittikleri yerde çok büyük zararlara yol açarlar. Bazı çekirge sürülerinin eni 1,5 km, boyu 80 km, yüksekliği ise 25 m.’dir. Ve bu sürülerin yaklaşık olarak 40 milyar çekirge içerdiği sanılmaktadır. Hava akımı hızlı olduğunda çekirge sürüleri 200-500 m. yükseklikte uçma eğilimi gösterir ve çekirgeler uçarken birbirlerine oldukça yakındırlar. Milyarlarca çekirge biraraya gelerek kilometrelerce uzunlukta ve genişlikte, kapkara bir yağmur bulutu görüntüsü oluştururlar. 25
Günde 80-100 km. yol alabilen göçmen çekirgeler gerektiğinde geniş su örtülerini aşarak hızla hedeflerine ulaşırlar. Vardıkları yerlerde bir bulut kümesi şeklindedirler. Milyonları bulan sayıları ile bir anda ortaya çıkıp, gittikleri bölgeyi tamamen kaplar, hatta yoğun şekilde talan ederler.
Ayetlerden anladığımız kadarıyla insanların topraktan çıkışı da bu şekilde olacaktır. Sur’un sesini duyan milyarlarca insan aynı çekirgeler gibi, bir anda toprağın üstünde belirecek, hep birlikte çağırıcının sesine doğru koşmaya başlayacaklardır. İnsanların kendilerini çağıran sesi duyar duymaz topraktan çıkacakları Rum Suresi’nde şu şekilde anlatılır:
Göğün ve yerin O’nun emriyle (hareketten kesilip olduğu yerde veya bu düzen içinde) durması da, O’nun ayetlerindendir. Sonra sizi yerden (toprağın altından) bir (kere) çağırma ile çağırdığı zaman, hemencecik siz (bir de bakarsınız ki) çıkarılmışsınız. (Rum Suresi, 25)
Dünyanın var olduğu andan itibaren yaşamış olan tüm insanların, bir anda toprağın altından çıkarılarak biraraya toplanmaları gerçekten de akıllara durgunluk verecek bir görüntüdür. Böyle bir günde biraraya gelmiş olan milyarlarca insan, kendileri için belirlenmiş olan hükmü beklemekte ve bunu asla geri çevirememektedirler.
Başları Havada, Tek Bir Yere Doğru Koşarlar
O gün inkarcılar başları havada, gözleri tek bir noktaya çevrilmiş, hipnoz olmuş gibi koşarlar. Sadece Allah’ın istediği şekilde hareket edip, çağrının yapıldığı yöne doğru yönelmişlerdir. Allah’ın vaadi gereğince güvende olan müminlerin dışındaki herkes büyük bir korkuya kapılmıştır:
Ve onların hepsi, kıyamet günü O’na, ‘yapayalnız, tek başlarına’ geleceklerdir. İman edenler ve salih amellerde bulunanlar ise, Rahman (olan Allah), onlar için bir sevgi kılacaktır. (Meryem Suresi, 95-96)
Dünyada inkar içinde olanlar korku ve şaşkınlık içinde koşarlarken, ne kendilerine ne de başkalarına bakabilirler. Hatta bakmayı akıllarından geçirmezler bile. Din günü ne mallar, ne oğullar, ne dünyaya yönelik hırslar bir değer taşımaktadır. Herkes kayıtsız şartsız bir itaat içindedir. Tek geçerli olan şey, imandır. Allah, inkar edenlerin o anki durumlarını şöyle tarif eder:
(Ey Muhammed,) Allah’ı sakın zulmedenlerin yapmakta olduklarından habersiz sanma, onları yalnızca gözlerin dehşetle belireceği bir güne ertelemektedir. Başlarını dikerek koşarlar, gözleri kendilerine dönüp-çevrilmez. Kalbleri (sanki) bomboştur. (İbrahim Suresi, 42-43)
Şimdi inkar edenlere ne oluyor ki, boyunlarını sana uzatıp koşuyorlar. Sağ yandan ve sol yandan bölükler halinde. Onlardan her biri, nimetlerle donatılmış cennete gireceğini mi umuyor (tamah ediyor)? (Mearic Suresi, 36-38)
İnkarcılar kendilerini kurtarabilmek için bir girişimde bulunmazlar, bu akıllarına dahi gelmez. Kalpleri bomboştur, kendi sonlarının farkındadırlar. İnsanların hesap vermek üzere kabirlerinden fırlayarak koşmaları, Rabbimizin huzurunda bir düzen içinde toplanmalarıyla son bulur. Allah Kuran’da inkarcılara bu buluşma vaktiyle ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:
Onlar senin Rabbine, sıra sıra sunulmuşlardır. Andolsun, siz ilk defa yarattığımız gibi bize gelmiş oldunuz. Hayır, siz bizim size bir kavuşma zamanı tespit etmediğimizi sanmıştınız değil mi? (Kehf Suresi, 48)
Bu insanların oldukça büyük bir çoğunluğu, böyle bir buluşma vaktinin geleceğine asla inanmıyorlardı. Oysa kendilerini her yandan kuşatan o büyük gün gerçekleşmiştir. Artık çaresizdirler.
İnsanların Hesap için Toplanmaları
Bu an, kafirlerin bütün ömürleri boyunca kaçtıkları, bilmezden geldikleri, müminlerin ise hazırlanıp bekledikleri hesap anıdır. Bugün herşey Allah’ın güç ve şanına uygun olarak yaratılmıştır. Hesabın gerçekleştirilmesi için ruh ve melekler saflar halinde dizilirler. O gün, insanlar arasında adaletle hükmedilecek ve konuşacak kişi sadece doğruyu söyleyebilecektir:
Ruh ve meleklerin saflar halinde duracakları gün; Rahman’ın kendilerine izin verdikleri dışında olanlar konuşmazlar. (Konuşacak olan da,) Doğruyu söyleyecektir. (Nebe Suresi, 38)
Kuran’da bildirildiğine göre Allah ahirette kullarına en yüce makamda azametini gösterecektir. O gün Allah’ın arşını sekiz melek taşır:
Melek(ler) ise, onun çevresi üzerindedir. O gün, Rabbinin arşını onların da üstünde sekiz (melek) taşır. Siz o gün arz olunursunuz; sizden yana hiçbir gizli (şey), gizli kalmaz. (Hakka Suresi, 17-18)
O gün toprağın altından çıkan tüm insanlar dalga dalga Allah’ın huzuruna gelirler:
Şüphesiz o hüküm (fasl) günü, belirlenmiş bir vakittir. Sur’a üfürüleceği gün, artık siz dalga dalga geleceksiniz. (Nebe Suresi, 17-18)
Kuran’da müminlerin o anda yüzlerinin ışıl ışıl parladığı ve Rabbimize bakıp durdukları bildirilmiştir. İnkar edenler ise utançlarından başlarını dahi kaldıramazlar. İnkar edenlerin o anki tavırları ayetlerde şu şekilde belirtilmiştir:
(Artık bütün) Yüzler, diri, kaim olanın önünde eğik durmuştur ve zulüm yüklenen ise yok olup gitmiştir. (Ta-ha Suresi, 111)
Şu anda dünyada milyarlarca insan yaşamaktadır. Bu sayıya şimdiye dek yaşamış ve bundan sonra da yaşayacak insanların sayısını eklersek mahşer (diriliş) günü mezarlarından çıkıp toplanacak insan kalabalığı ve bunun oluşturacağı olağanüstü tablo hakkında bir fikir edinebiliriz. İnsanlar biraraya toplanacak ve birbirlerini, yaptıklarını, olup bitenleri açıklıkla görüp anlayabileceklerdir. Çünkü o gün, Kaf Suresi’nde belirtildiği gibi keskin bir görüş hakimdir:
Andolsun, sen bundan gaflet içindeydin; işte Biz de senin üzerindeki örtüyü açıp-kaldırdık. Artık bugün görüş-gücün keskindir. (Kaf Suresi, 22)
İnsanın dünya hayatı boyunca tanıyıp bildiği tüm insanlar oradadır. Tanınmış, tanınmamış, zengin, fakir her kişi, kısaca kıyamet gününe kadar yaşayıp ölmüş olan tüm insanlar, aralarında hiçbir ayırım söz konusu olmadan Allah’ın huzurunda toplanırlar. Ama artık böyle bir günde, ne kazandıkları ünden ne de edindikleri itibardan eser yoktur. O gün pişmanlık yaşamayacak tek topluluk müminlerin oluşturduğu topluluktur. Bir devre imzasını atmış, dünya tarihinde adından çok söz edilmiş de olsa iman etmedikleri sürece, bütün insanlar, Allah’ın huzurunda pişmanlık ve azabın şiddeti ile korku içinde olacaklardır. İnsanların dünyada üstün ve ünlü kabul ettikleri kişiler, devlet başkanları, şarkıcılar, sanatçılar, zenginler kısaca herkes aynı korkuyu yaşayacak, herhangi bir dünyevi üstünlük unsuru olmadan herkes aynı konumda olacaktır. Dünyada bir ayrıcalık olarak görülen para ve mevki, insanların biraraya toplandıkları bu günde hiçbir şey ifade etmeyecek, hayran olan da hayran olunan da aynı konumda olacaktır. Kuran’da insanların din günü Allah’ın huzurunda toplanacağını bildiren ayetlerden bazıları şu şekildedir:
O gün, onların tümünü birarada toplayacağız, (Yunus Suresi, 28)
De ki: “Allah sizi diriltiyor, sonra sizi öldürüyor, sonra kendisinde hiçbir kuşku olmayan kıyamet günü O sizi biraraya getirip-toplayacaktır. Ancak insanların çoğu bilmezler. (Casiye Suresi, 26)
O gün dünyada sahip olunan makamın ve mülkün hiçbir önemi yoktur. Kimse kimsenin takdirinin peşinde koşacak, kimse kimseye gösteriş ve gurur yapacak halde değildir. Kimsenin kimseye karşı bir üstünlüğü kalmamıştır. Soylular, zenginler, efendiler, patronlar veya sıradan insanlar aynı hesap ile karşı karşıya kalacaklardır. Üstünlük Allah’a olan yakınlığa göredir. Tüm insanlar Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak için yapılan işler dışında hiçbir işin önemi olmadığını, sahip oldukları herşeyin tek sahibinin Allah olduğunu kesin olarak anlamışlardır. Ancak gerçeklerle karşılaşan inkarcıların artık geriye dönüp, yaptıklarını telafi etme imkanı yoktur. Kuran’da bu olay şu şekilde anlatılmaktadır:
Böylece Sur’a üfürüldüğü zaman artık o gün aralarında soylar (veya soybağları) yoktur ve (üstünlük unsuru olarak soyluluğu veya birbirlerine durumlarını) soruşturmazlar da. (Mü’minun Suresi, 101)
Hesap Anı
Kuran’da, insan yaşamının gerçek anlamı şöyle açıklanmaktadır:
Ey insan, gerçekten sen, hiç durmaksızın Rabbine doğru bir çaba harcayıp durmaktasın; sonunda O’na varacaksın. (İnşikak Suresi, 6)
İnsanların hayatları için bir dönüm noktası olacağına inandıkları belirli olaylar vardır. İyi bir üniversiteye girmek, diploma almak, evlenmek, çocuk sahibi olmak gibi… Bu ve buna benzer planları olan insanlar, amaçlarına ulaşacakları ana kadar gün sayıp, pek çok hazırlığı o anı hedefleyerek yaparlar. Yaşamlarında sadece bu hedef vardır ve yalnızca bu amaç doğrultusunda yaşadıklarını da söylemekten çekinmezler. Oysa insan Allah’a kulluk etmek için yaratılmıştır. Her ne kadar kendisi kabul etmese de yaratılmasının yegane amacı budur. Aslında bunu bilir. Ama kitabın başında da anlattığımız gibi, hiç bitmeyecek zannettiği dünya hayatında bu gerçeği unutmaya çalışarak yaşar. Kısaca bunu tamamen görmezden gelir. Hayatı boyunca ne yaparsa yapsın harcadığı bütün çabaların sonucunda ulaşacağı son nokta Allah’ın huzuruna çıkacağı andır. Bu an, O’na hesap vereceği mahşer günüdür.
Dünyadaki yaşamımızda geçen her gün bizi o mahşer gününe biraz daha yakınlaştırır. Geçen her saat, her dakika, hatta her saniye ölüme, yeniden dirilişe ve hesaba doğru atılmış yeni bir adımdır. Bu ilerleyişi durdurmanın ya da geri çevirmenin yolu yoktur. Tüm insanlar bu yolu izleyeceklerdir. Allah Kuran’da şöyle buyurmaktadır:
Şüphesiz onların dönüşleri bizedir. Sonra onları hesaba çekmek de bize aittir. (Gaşiye Suresi, 25-26)
O an geldiğinde artık herşey sonuca ulaşır. Bu safhadan sonra geri dönüş veya telafi imkanı da yoktur. Vicdanlarının gösterdiği gerçeği anlamazlıktan gelenlerin yaşadıkları panik ve şaşkınlık daha önce hiç tatmadıkları boyutlardadır. Varlığı ve birliği hiçbir kuşkuya sebep olmayacak kadar açık olan Allah’ı dünyada inkar edecek kadar zalim olan bu insanlar, daha önce hiç beklemedikleri, benzeri görülmemiş bir azapla karşılık göreceklerdir. Çünkü Hak Kitabı tebliğ eden elçiler tarafından uyarılmışlar ve nasıl yaşamaları gerektiğine dair her konudan haberdar edilmişlerdir. Kendilerine, dünyada anlatılanları düşünüp, muhakeme edebilecekleri kadar bir süre de verilmiştir. Allah Kuran’da “Size dünyada öğüt alanın öğüt alabileceği kadar bir süre verilmedi mi?” (Fatır Suresi, 37) ayetiyle bu gerçeği bildirmiştir.
Artık verilen süre dolmuş, hesap anı gelmiştir. İnsanın dünya hayatı boyunca işte, evde, okulda, eğlencede, her nerede olursa olsun tüm yaptıklarına Allah şahittir. İnsana “şah damarından” daha yakın olan Allah, herkesin her anını gözetlemiştir. Herkes dünya yaşamında kim tarafından yaratıldığını, yaratılma amacını, yapması gerekenleri ve Allah’a döndürüleceğini öğrenmiştir. Bu gerçeği bildikleri halde kendilerini aldatmayı tercih etmişlerdir. Bu yapılan kuşkusuz büyük bir suçtur, büyük bir cesarettir ve de bu şeytani cesaret, elbetteki karşılıksız kalmayacaktır. O zorlu günde herkese yaptıkları ve yapmayıp erteledikleri tek tek haber verilecektir:
Allah, hepsini dirilteceği gün, onlara neler yaptıklarını haber verecektir. Allah, onları (yaptıklarıyla bir bir) saymıştır; onlar ise onu unutmuşlardır. Allah, her şeye şahid olandır. (Mücadele Suresi, 6)
O gün insanlar, amelleri kendilerine gösterilsin diye, bölük bölük fırlayıp-çıkarlar. Artık kim zerre ağırlığınca hayır işlerse, onu görür. Artık kim zerre ağırlığınca bir şer (kötülük) işlerse, onu görür. (Zelzele Suresi, 6-8)
Allah Kuran’da, “… Siz, hayır adına ne yaparsanız, Allah, onu bilir. Azık edinin, şüphesiz azığın en hayırlısı takvadır…” (Bakara Suresi, 197) diyerek insanları hesap anı için hazırlık yapmaya çağırmıştır. Vicdanını kullanan, Allah’ın çağrısına icabet edenler için o gün hiçbir korku ve hüzün yoktur. İnkar edenler ise telafisi olmayan bir pişmanlık yaşarlar. Dünyada yaptıkları ahirette kendilerine hatırlatıldığında duydukları pişmanlık Kuran’da şu şekilde anlatılmaktadır:
O gün, cehennem de getirilmiştir. İnsan o gün düşünüp-hatırlar, ancak (bu) hatırlamadan ona ne fayda? Der ki: “Keşke hayatım için, (önceden bir şeyler) takdim edebilseydim.” Artık o gün hiç kimse (Allah’ın) vereceği azab gibi azablandıramaz. (Fecr Suresi, 23-25)
İnsan, Allah’a itaat etmekten ve O’na boyun eğmekten başka hiçbir çaresi olmadığını kavramıştır. Zaten aksini istese de yapamaz. Hatta isteyemez bile …
Artık bu gün, Allah’ın bütün insanlara vaat ettiği, inkarcılar için son derece acıklı bir gündür. Kabirlerden çıkışın ürkütücülüğü ve toplanma gününün dehşeti tartışılmazdır. İnsanlar kendilerinden önce dünyadaki yaşamını tamamlamış olan insanların da bu gerçekle karşılaştıklarını, Allah’ın vaadinin gerçekleşmiş olduğunu böyle bir günde görmüşlerdir. Ama artık bütün herşey için geç kalınmıştır. Artık yapacak hiçbir şey yoktur. Böyle bir günden kimse asla kurtulamayacaktır.
Kimse Haksızlığa Uğratılmaz
Yer, Rabbinin nuruyla parıldadı, (orta yere) kitap kondu; peygamberler ve şahidler getirildi ve aralarında hak ile hüküm verildi, onlar haksızlığa uğratılmazlar. (Zümer Suresi, 69)
İşlenen her amelin sorgulanacağı bu günün ihtişamı, Allah’ın büyüklüğüne, sonsuz adaletine, Cebbar (dilediğini zorla da olsa gerçekleştiren), Kahhar (kahreden) ve Muntakim (intikam alan) sıfatlarına yakışır şekilde olacaktır. Dünyada olduğu gibi ahirette de amellerin sorgulanıp sonuçlandırılması Allah’ın adaleti ile eksiksiz olarak görülecektir. O gün kurulacak olan “duyarlı teraziler” ile herkes hak ettiği karşılığı bulacaktır. Kuran’da din gününde kurulacak olan hassas terazilerin bilgisi şu şekilde verilmektedir:
Biz ise, kıyamet gününe ait duyarlı teraziler koyarız da artık, hiçbir nefis hiçbir şeyle haksızlığa uğramaz. Bir hardal tanesi bile olsa ona (teraziye) getiririz. Hesap görücüler olarak biz yeteriz. (Enbiya Suresi, 47)
Dünya hayatı boyunca yapılan her amel en küçük ayrıntılar bile eksik kalmaksızın bu tartılara konulur. Bu tartının ibresi sonsuz azaba veya sonsuz kurtuluş ve mutluluğa götürecek kararı belirler. Yaptıkları iyilikler ağır gelen insanlar cennete gidecektir, hafif kalanlar ise korkunç bir azapla azaplandırılacakları cehenneme atılacaklardır. Ayetlerde şöyle buyrulmaktadır:
İşte, kimin tartıları ağır basarsa, Artık o, hoşnut olunan bir hayat içindedir. Kimin tartıları hafif kalırsa, Artık onun da anası (son durağı) “haviye”dir (uçurum). Onun ne olduğunu (mahiyetini) sana bildiren nedir? O, kızgın bir ateştir. (Kaaria Suresi, 6-11)
Hesap Yerine Bir Sürücü ve Bir Şahitle Gelir
Hesap günü sorgulanma sırasında tüm insanların yanında bulunacak olan iki meleğin bilgisi Kuran’da şu şekilde verilmektedir:
(Artık) her bir nefis, yanında bir sürücü ve bir şahit ile gelmiştir. (Kaf Suresi, 21)
Din günü her yer Allah’ın nuru ile aydınlanır. Bu büyük mahkemede tanıklık yapacak olan elçiler ve şahitler hazır bulundurulur. Dünyada Allah’a kulluk etmeleri gerektiğini insanlara hatırlatan ve öğütleyen peygamberler ve diğer şahitler, hesap günü sorguya çekilecek insanların yanındadırlar. Bu şahitler hak ile hükmedeceklerdir. Hesap günü aslında Allah’a kulluk etmesi gerektiğini bildiği halde, bilmediğini iddia edebilecek hiç kimse olmayacaktır.
O gün hiç kimsenin, Allah’ın huzurunda yaptıklarını inkar etmeye fırsatı veya imkanı yoktur. İşlediği bütün hayırlar ve şerler ortaya çıkarılmıştır. Gerçekleri inkar etse bile şahitler adil olacak ve onu yalanlayacaklardır. Rabbimizin huzurundaki bu büyük düzen içerisinde her ümmet, kendi imamı ve kitabıyla gelecektir. Hz. Adem’den bu yana yaşamış tüm toplumların birarada olacağı bu ortamda, sorgulamadaki düzen ve hesaptaki titizlik, Allah’ın aklının büyüklüğünün ve sonsuz adaletini bize gösterir. Allah’ın adaleti bir ayette şöyle haber verilmektedir:
O gün sen, her ümmeti dizüstü çökmüş (veya toplanmış) olarak görürsün. Her ümmet kendi kitabına çağrılır. “Bugün yapmakta olduklarınızla karşılık göreceksiniz.” (Casiye Suresi, 28)
İşitme Görme Duyuları ve Derileri Şahitlik Eder
O gün suçlu günahkarların işledikleri kötülüklere şahit olanlar da orada hazırdır. Müminlerin, yazıcı meleklerin ve Allah’ın getirdiği şahitlerin yanısıra, inkarcıların aleyhine şahitlik edenlerin arasında hiç beklemedikleri şahitler de vardır. Bunlar, insanın kendisini yalnız sandığı sırada dahi, Allah’ın kendisini çepeçevre kuşattığına dair en çarpıcı delillerdir. İnkarcıların aleyhinde şahitlik yapacak olanların arasına, kendi işitme, görme duyuları ve derileri de eklenmiştir. Her biri Allah’ın izniyle konuşur ve eksiksiz olarak söylemesi gerekenleri, şahit olduklarını bildirirler. Bütün bir ömür boyunca kullandıkları, kendilerine ait sandıkları uzuvlarının bile insana ihanet etmesi o gün yaşanacak olan psikolojik yıkımı daha da arttırır. Kuran’da bu konunun anlatıldığı ayetler şu şekildedir:
Allah’ın düşmanlarının biraraya getirilip-toplanacakları gün işte onlar, ateşe bölükler halinde dağıtılırlar. Sonunda oraya geldikleri zaman, işitme, görme (duyuları) ve derileri kendi aleyhlerine şahitlik edecektir. Kendi derilerine dediler ki: “Niye aleyhimizde şahitlik ettiniz?” Dediler ki: “Herşeye nutku verip-konuşturan Allah, bizi konuşturdu. Sizi ilk defa O yarattı ve O’na döndürülüyorsunuz. Siz, işitme, görme (duyularınız) ve derileriniz aleyhinize şahitlik eder diye sakınmıyordunuz. Aksine, yaptıklarınızın birçoğunu Allah’ın bilmeyeceğini sanıyordunuz. İşte bu sizin zannınız; Rabbiniz hakkında beslediğiniz-zannınız, sizi bir yıkıma uğrattı, böylelikle hüsrana uğrayan kimseler olarak sabahladınız.” Şimdi eğer sabredebilirlerse, artık onlar için konaklama yeri ateştir. Ve eğer onlar hoşnut olma (dünya)ya dönmek isterlerse, artık hoşnut olacaklardan değildirler. (Fussilet Suresi, 19-24)
İnsan, yaptığı herşey için, makul bir açıklama tarzı geliştirebilir. Hatta buna kendisini bile inandırabilir. Bu açıklamaların her zaman makul şeyler olması da şart değildir. O an için tek istenilen, açıklamalarla karşı tarafı -ya da kendisini- ikna etmektir. Başka bir anlatımla, inanmak istediği şeye inanır ve onu savunmak için mantıklar geliştirir. Yaptığı açıklamalar da bu mantığa dayanmaktadır. Belki de bu nedenle Allah’ın varlığını dahi inkar edebilmek için ortaya sürdüğü deliller kendince geçerli olmuş ve bunlara dayanarak geçmiş hayatında inananlara karşı kararlı bir mücadele yürütmüştür. Ama bu açıklamaların ve tevillerin hiçbiri hesap gününde geçerli değildir.
O gün gururla ve güvenle savunduğu açıklamaların geçersizliğini görecek, aleyhine şahitlik eden kendi uzuvları karşısında gizleyecek birşeyi kalmadığını anlayacaktır. Kimsenin görmediğini zannettiği şeyler, gizli yapılan işler teker teker ortaya dökülecek, kendi bedeni bunları ikrar edecektir.
Yapayalnız Sorguya Çekilirler
Bu günün bir başka özelliği de, hem dünyada hem ahirette yandaşlarından yardım göreceğini umanların, bunun aksine hesaba “tek olarak” çekilmeleridir. Böylece inkarcılar, Allah’tan başkasından beklenti içinde olmanın ne derece anlamsız olduğunu görecekler ve düştükleri yanılgının karşılığını da alacaklardır. Her insanın tek başına sorguya çekileceği gerçeği Kuran ayetlerinde haber verilmiştir:
Ve onların hepsi, kıyamet günü O’na ‘yapayalnız, tek başlarına’ geleceklerdir. (Meryem Suresi, 95)
Burada durup bir an için bu gerçeği daha ayrıntılı düşünmek gerekir. Yalnız kalmak insanların dünya yaşamlarında en fazla çekindikleri, özellikle zorluk anlarında kendilerini korkutan duygulardan biridir. Tek başına bırakılmak dünya şartlarında dahi insanlar için en büyük azaplardan birisidir. Oysa ahiret günü söz konusu olan sadece yalnızlık değildir. Asıl olan bir inkarcının karşı karşıya kaldığı ve bir zulüm işlediğini bildiği için şiddetli korku duyduğu hesap anıdır. Kendisine güvenebileceği, yardım veya medet umacağı kimse yanında yoktur. Yakınlık veya merhamet konusunda yegane güvendiği kişiler olan ailesi bile onu tanımaz. Üstelik herşey kendi aleyhine dönmüş, kendi bedeni, kendi yaptıkları aleyhine açıklamalar yapmaya başlamıştır. Kısacası bu yalnızlık, tarifini kolay kolay yapamayacağımız bir yalnızlıktır.
Yalancı ilahlardan ve dostlardan yardım görmeyi ummaları gibi, kafirlerin bir başka yanılgısı da dünyada gizlice işledikleri günah ve kötülüklerin hesap gününde ortaya çıkmayacağını sanmalarıdır. Oysa Allah onların dünya hayatlarında yaptıkları gizli, saklı her harekete ve söze şahittir. Bu gerçek ayetlerde şöyle haber verilir:
Siz o gün arzolunursunuz; sizden yana hiçbir gizli (şey) gizli kalmaz. (Hakka Suresi, 18)
Her bir nefse yaptığının tam karşılığı verildi. O, onların işlediklerini daha iyi bilenir. (Zümer Suresi, 70)
İnkarcıların tüm günahları artık ortadadır. Hayatı boyunca ailesine, en yakın dostuna dahi yalan söyleyen, sahtekarlık yapan, kendi çıkarları için herşeyi göze alan, Allah’ın elçilerini yalanlayan, onların anlattığı herşeyi reddeden ve en sonunda bunların hiçbir zaman ortaya çıkmayacağını ve mutlaka unutulacağını zanneden insanlar o gün yapayalnız sorgulanacaklardır. Tüm sırları ortaya çıkan bu insanların durumu Tarık Suresi’nde şu şekilde anlatılmaktadır:
Sırların orta yere çıkarılacağı gün; Artık onun ne gücü vardır, ne yardımcısı. (Tarık Suresi, 9-10)
O Gün Dostluk Akrabalık ve Yakınlık Yoktur
O gün insanın kendisinden başka birisiyle ilgilenmeye ne hali ne de imkanı vardır. İnsan dünyada iken değerli gördüğü ve güvendiği ailesini bile düşünmez. Yaşadığı olayların dehşetinden dolayı yalnızca kendi derdindedir. Dünya hayatında en çok övündüğü, soy ağaçlarını hazırladığı, şecerelerini çıkardığı ataları, akrabaları ve çocuklarıyla olan bağları artık kopmuştur:
Böylece Sur’a üfürüldüğü zaman artık o gün aralarında soylar (veya soybağları) yoktur ve (üstünlük unsuru olarak soyluluğu veya birbirlerine durumlarını) soruşturmazlar da. (Mü’minun Suresi, 101)
Dünyada yakınlarının malını, mevkisini ve desteğini büyük güç sayıp, bunlara sığınanların güvendikleri kaleler yerle bir olmuştur . Üstünlüğü ve gücü atalarından gelen ünvanlarda ya da maddiyatta arayanlar, din ahlakından uzak bir hayat yaşayarak bir kazanç sağladıklarını zanneden, hatta bunu bile bir üstünlük sayan insanlar, içine düştükleri hatayı anlamışlardır. Bugün yalnızca imanın bir değeri vardır.
Dünya hayatında dostlukların oluşması ve devam etmesi için en önemli şart genellikle kişinin karşısındaki insandan elde edeceği menfaattir. Menfaat ise istikbalini güvence altına alabilmek, ileriye yönelik bir yatırım yapabilmek, para, itibar, çevre edinebilmek amacını taşımaktadır. Oysa hesap gününde kimsenin zevk, heves ve şehvet peşinde koşacak hali kalmadığı için, tüm eski dostluklar bir anda unutulur. Kuran’da bu gerçek şöyle bildiriliyor:
(Böyle bir günde) Hiçbir yakın dost, hiçbir yakın dostu sormaz. (Mearic Suresi, 10)
Din gününde yaşanan korku öylesine büyüktür ki, her kim olursa olsun, bu korkunç azaptan kurtulabilmek için tüm sahip olduklarından vazgeçer. Uğruna herşeyi göze alarak elde ettiği zenginlikleri hiç önemsemez. Hatta sadece sahip oldukları değil, dünyadaki tüm zenginlikler onun olsa bile hepsini fidye olarak vermek ister. Sıkı sıkıya elinde tuttuğu tüm malı artık onun için hiçbir anlam ifade etmez. Allah yolunda harcama konusunda cimrilik ettiği mallarını gözünü bile kırpmadan feda eder. Ama artık çok geç kalmıştır.
Ondan istenen; göz açıp kapaması kadar kısa sürecek olan dünya hayatında, Allah’ın kendisine verdiği nimetleri Allah yolunda kullanmasıyken, o bu zorlu günü gözardı etmiş, hatta öldükten sonra bile dünyada kalan eserleriyle isminin anılacağını, itibarının devam edeceğini umut etmiştir. Kuran’da içinde bulundukları bu çıkmaz durum şu şekilde ifade edilmiştir:
Eğer yeryüzünde olanların tümü ve bununla birlikte bir katı daha zalimlerin olmuş olsaydı, kıyamet günü o kötü azabtan (kurtulmak amacıyla) gerçekten bunları fidye olarak verirlerdi. Oysa, onların hiç hesaba katmadıkları şeyler, Allah’tan kendileri için açığa çıkmıştır. (Zümer Suresi, 47)
(İbrahim) Dedi ki: “Siz gerçekten, Allah’ı bırakıp dünya hayatında aranızda bir sevgi-bağı olarak putları (ilahlar) edindiniz. Sonra kıyamet günü, kiminiz kiminizi inkar edip-tanımayacak ve kiminiz kiminize lanet edeceksiniz. Sizin barınma yeriniz ateştir ve hiçbir yardımcınız yoktur. (Ankebut Suresi, 25)
Dünyadayken pek çok sahtekarlığa şahit olduğu halde, inkarcıların hiçbiri dostluklarının sahte olduğu gerçeğini kabullenmek istemez. Birçok insan için yaşadıkları dostluklar ve sevgiler “diğerlerinden farklıdır”. Oysa hep aynı hataya düşmüşler, vefayı dünyada dahi hemen hemen hiçbir zaman yaşamamışlardır. Üstelik o gün görülecek olan azaba karşı yaptıkları teklif, inkar edenlerin dostluğa bakış açılarını da ortaya koyacaktır. O gün, dünyadayken derin bir bağla bağlı olduğu ailesi ve dostları kurtuluş fidyesi konumundadır. Kuran’da bu gerçek bize şöyle haber verilmektedir:
(Böyle bir günde) Hiçbir yakın dost bir yakın dostu sormaz. Onlar birbirlerine gösterilirler. Bir suçlu-günahkar, o günün azabına karşılık olmak üzere, oğullarını fidye olarak vermek ister; Kendi eşini ve kardeşini, Ve onu barındıran aşiretini de; Yeryüzünde bulunanların tümünü (verse de); sonra bir kurtulsa. Hayır; (hiçbiri kabul edilmez). Doğrusu o (cehennem), cayır cayır yanmakta olan ateştir. (Mearic Suresi, 10-15)
Mahşer günü inkarcıların yaptığı bu fidye teklifi onların gerçek karakterlerinin ortaya çıkması açısından oldukça önemlidir. Artık dünyadaki en yakın ilişkilerin dahi menfaat ortadan kalktığı, kişilerin çıkarlarıyla çatışmaya başladığı anda tüm değerini yitirdiği bir kez daha gözler önüne serilmiştir. Oysa bu beyhude bir çabadır. Allah insanları bu mallara sadece onları denemek için varisçi kılmış ve onlara belli bir zaman belirlemiştir. Bu sürenin tamamlanmasının ardından bunları fidye olarak vermek istemeleri, inkarcıların kavrayış bozukluklarını bir kez daha ortaya koyacaktır.
Amel Defterlerinin Verilmesi
İnsanın dünya hayatı boyunca yaptığı herşey, sağ ve sol tarafında bulunan melekler tarafından kaydedilir. Hesap anı için hazırlanan defterler din gününde insanlara sunulur. Kişi yaptıklarının hiçbirini reddedemez, çünkü yaşadığı her an, amel defterine kaydedilmiştir. Herkes kendi defterinden, ahiret için neler hazırladığını öğrenir. Müminler sağ ellerine, kafirler ise sol ellerine defterlerini alırlar. Kimsenin zerre kadar haksızlığa uğratılmadığı ve bir hardal tanesi kadar amelin dahi hesaba katıldığı bu anda, müminlerle kafirlerin tavırları çok farklıdır. Müminler, büyük sevinç içinde defterlerini alıp, okumaları için yanında bulunanlara uzatırlar. Allah ayetlerde şöyle buyurmaktadır:
Siz o gün arzolunursunuz; sizden yana hiçbir gizli (şey), gizli kalmaz. Artık kitabı sağ-eline verilen kişi, der ki: “Alın, kitabımı okuyun. Çünkü ben, gerçekten hesabıma kavuşacağımı sanmış (anlamış)tım. Artık o, hoşnut bir yaşama içindedir. Yüksek bir cennette. Devşirilecek (meyve ve eşsiz ürün)leri pek yakındır. Geride kalan günlerde, ‘peşin olarak sunduklarınıza karşılık olmak üzere,’ afiyetle yiyin ve için. (Hakka Suresi, 18-24)
Müminlerin bu sevinç ve çoşkularına karşın kafirler kahredici bir utanç ve korku içindedirler. Kafirlerin defterleri sol ellerine verilir. En küçüğünden en büyüğüne kadar hiçbir işin eksik bırakılmadan meleklerce yazılmış olan bu defter, Allah’ın beğenmediği işlerle doludur. Bu gerçek karşısında inkar edenlerin korku ve şaşkınlıkları ayette belirtilmiştir:
(Önlerine) Kitap konulmuştur; artık suçlu-günahkarların, onda olanlardan dolayı dehşetle-korkuya kapıldıklarını görürsün. Derler ki: “Eyvahlar bize, bu kitaba ne oluyor ki, küçük büyük bırakmayıp herşeyi sayıp-döküyor?” Yapıp-ettiklerini (önlerinde) hazır bulmuşlardır. Rabbin hiç kimseye zulmetmez. (Kehf Suresi, 49)
Allah’tan korkmamak, O’na eşler koşmak, O’na ibadet ediyor görünüp, O’ndan başkalarını da hoşnut etmeye çalışmak gibi, yalan, zina, kumar ve daha pek çok günah bu defterdedir. Inkarcılar Allah’ı hakkıyla takdir edemedikleri için riyakar bir ahlakla hem dünyada istedikleri gibi yaşayacaklarını, hem de istedikleri ibadetleri yapmış olmayı bir affedilme unsuru olarak öne sürebileceklerini zannederler. İşte böyle Allah’a ibadet etmeyen veya ibadet eder görünen kimseleri hesap gününde korku dolu bir şaşkınlık beklemektedir. Çünkü amel defterlerinde niyetleri dahi eksik bırakılmamıştır. Hak ettiği karşılığı alan inkarcıların çaresizlik dolu pişmanlığı, söylediklerinden açıkça belli olur. Kuran’da bu kişilerin o anki dehşetleri şöyle bildirilir:
Kitabı sol eline verilen ise; o da, der ki: “Bana keşke kitabım verilmeseydi. Hesabımı hiç bilmeseydim. Keşke o (ölüm herşeyi) kesip bitirseydi. Malım bana hiçbir yarar sağlayamadı. Güç ve kudretim yok olup gitti.” (Hakka Suresi, 25-29)
Allah’a ve ahirete kesin bilgi ile inanan, hayatı boyunca hesap anı için hazırlık yapan müminler ile ahireti unutan, Allah’tan ve müminlerden yüz çeviren sol yanın adamları arasındaki fark yine bir başka ayette şu şekilde anlatılır:
Kimin de kitabı ardından verilirse, o da, helak (yok olmay)ı çağıracak, çılgın alevli ateşe girecek. Çünkü o, (dünyada) kendi yakınları arasında sevinçliydi. Doğrusu o, (Rabbine) bir daha dönmeyeceğini sanmıştı. Hayır; gerçekten Rabbi, kendisini çok iyi görendi. (İnşikak Suresi, 10-15)
O Gün İnsanlar Sınıflara Ayrılırlar
Allah’tan gereği gibi korkup sakınmış ve dünyada O’nun rızasına uygun yaşamış olanların beklediği an gelmiştir. İnananlar Rabbimizin kendilerine vaat ettiğine kavuşmanın çoşkusunu yaşarlar. Kafirlerin üzerinde ise hayatları boyunca yaşamadıkları kadar büyük, tarifsiz bir korku vardır. İman edenlerin dışında bu dehşeti yaşamayacak olan yoktur. Müminlerle kafirlerin arası ayrılır. Kuran’da bu günün bir ayırma günü olduğu şöyle bildirilmiştir:
Bu, sizin yalanladığınız (mü’mini kafirden, haklıyı haksızdan) ayırma günüdür. (Saffat Suresi, 21)
Kuran’da o gün insanların sınıflara ayrılacağı bildirilir. “Ashab-ı Meymene” şeklinde isimlendirilen müminler bir gruptur. “Ashab-ı Meş’eme” ise kafirlerin oluşturduğu, müminlerden ayrılan grubu temsil eder. Bunların yanı sıra müminlerin arasında da Allah’a yakınlık ve Allah yolunda verilen mücadelede en öne geçmiş olanlar vardır ki, Kuran’da bu insanlar “yarışıp öne” geçenler olarak isimlendirilir:
O gün yüzler ışıl ışıl parlar. Rablerine bakıp-durur. O gün, öyle yüzler vardır ki kararmış-ekşimiştir. Kendisine, beli büken işlerin yapılacağını anlamaktadır. (Kıyamet Suresi, 22-25)
İşte o Ashab-ı Meymene, ne (kutludur o) Ashab-ı Meymene. Ashab-ı Meş’eme ne (mutsuz ve uğursuzdur o) Ashab-ı Meş’eme. Yarışıp öne geçenler de, öne geçmiş öncülerdir. İşte onlar, yakınlaştırılmış (mukarreb) olanlardır. (Vakıa Suresi, 8-11)
Cehennemin Gösterilişi
O gün herkes Allah’a dünyada yaptıklarının hesabını verir. Cehenneme gireceğini anlayıp korku içinde olanlar, kısacık bir ömrü sonsuz bir hayata tercih etmenin verdiği sonsuz pişmanlık içindedirler. Onlar kendilerine azabın dokunmayacağını, kıyamet gününün gerçekleşmeyeceğini ve Allah’ın onları cezalandırmayacağını zannederek sözde rahat bir hayat yaşarlarken, Allah onları sarıp kuşatmış ve hiç ummadıkları bir anda yakalamıştır. Artık herşey bitmiş ve herkesin gideceği yer belli olmuştur. Ancak insanlar hemen birbirlerinden ayrılmazlar. Müminler cennete sevk edilmeden önce onlara da kafirlerle birlikte cehennem gösterilir. O gün mümin ya da kafir tüm insanlar cehennemin çevresinde diz çökecektir. Herkes cehennemin korku salan uğultusunu duyacak ve içindeki tüyler ürpertici görüntülere şahit olacaktır. Ancak sonra müminler kurtarılacak ve kafirler diz üstü çökmüş olarak bırakılacaklardır. Ayetlerde bu gerçek şöyle haber verilir:
İnsan demektedir ki: “Ben öldükten sonra mı, gerçekten diri olarak çıkarılacağım? İnsan önceden, hiçbir şey değilken, gerçekten bizim onu yaratmış bulunduğumuzu (hiç) düşünmüyor mu? Andolsun Rabbine, biz onları da, şeytanları da mutlaka haşredeceğiz, sonra onları cehennemin çevresinde diz üstü çökmüş olarak hazır bulunduracağız. Sonra, her bir gruptan Rahman (olan Allah)a karşı azgınlık göstermek bakımından en şiddetli olanını ayıracağız. Sonra biz ona (cehenneme) girmeye kimlerin en çok uygun olduğunu daha iyi biliriz. Sizden ona girmeyecek hiç kimse yoktur. Bu, Rabbinin kesin olarak üzerine aldığı bir karardır. Sonra, takva sahiplerini kurtarırız ve zulmedenleri diz üstü çökmüş olarak bırakıveririz. (Meryem Suresi, 66-72)
Elbette müminlere cehennemin gösterilmesinin birçok hikmeti vardır. Cehennemin durumunu yakından gören müminler, Allah’ın kendilerine verdiği imanın ne kadar büyük bir ayrıcalık ve güzellik olduğunu çok daha derinden kavrarlar. Çünkü şahit olunan cehennem o kadar dehşet vericidir ki, o azaptan kurtulmuş olmak insan için tarifsiz bir mutluluğa ve şükre vesile olacaktır. Müminler cehennemi görmekle kıyas yapma imkanına sahip olurlar. Böylece içinde insana verilecek en güzel nimetleri barındıran, ebedi kalacakları cennetin değerini daha iyi anlarlar. Çünkü nimetin değeri ancak kıyasla anlaşılır. Güzelliklerin yani cennet nimetlerinin değeri, Allah’ın zulmedenlere vereceği karşılık görüldüğünde daha iyi anlaşılır. İmtihan olmak için geldiğimiz dünyanın yaratılış hikmetlerinden biri de eğitimdir. İnsanlar burada doğruyu yanlışı, güzeli çirkini, iyiyi kötüyü tek tek görerek ve kıyas yaparak öğrenirler. Dünyada bu özelliğe sahip olmanın yolu ancak akıl, vicdan ve en önemlisi de Allah korkusundan geçer.
Kıyamet, yaratılmışların en hayırlıları olan müminler (Beyyine Suresi, 7) ile yaratılmışların en kötüleri olan (Beyyine Suresi, 6) inkarcıların birbirinden sonsuza kadar ayrılma vaktidir. Ayırma günü Kuran’da şöyle belirtilmiştir:
Ve resuller de (şahitlik için) belli bir vakitte getirildiği zaman (bu,) hangi gün için ertelenmişti? (Mü’mini müşrikten, haklıyı haksızdan) Ayırma günü için. Bu ayırma gününü sana ne bildirdi? O gün, yalanlayanların vay haline. Biz, öncekileri helak etmedik mi? Sonra arkadan gelenleri onların izinde yürüteceğiz. İşte biz, suçlu-günahkarlara böyle yapıyoruz. O gün, yalanlayanların vay haline. (Mürselat Suresi, 11-19)
Bu ayırma günü ölümle başlar, dirilişle ve hesapla devam eder ve insanların ebedi yurtlarına yollanmasıyla son bulur. Kaf Suresi’nde kafirlerin ve müminlerin ebedi yurtlarına yaptıkları yolculuk şöyle anlatılır:
O, ölüm sarhoşluğu, bir gerçek olarak gelip de, (insana) “İşte bu, senin yan çizip-kaçmakta olduğun şeydir” (denildiği zaman da). Sur’a da üfürülmüştür. İşte bu, tehdidin (gerçekleştiği) gündür. (Artık) Her bir nefis, yanında bir sürücü ve bir şahid ile gelmiştir. Andolsun, sen bundan gaflet içindeydin; işte Biz de senin üzerindeki örtüyü açıp-kaldırdık. Artık bugün görüş-gücün keskindir. Onun yakını olan (ve yanından ayrılmayan melek) dedi ki: “İşte bu, yanımda hazır durumda olan şey.” Siz ikiniz (ey melekler), her inatçı nankörü atın cehennemin içine, Hayra engel olan, saldırgan şüpheciyi, Ki o, Allah’la beraber başka bir ilah edinmişti. Artık ikiniz, onu en şiddetli olan azabın içine atın. Onun yakın-dostu (saptırıcı) dedi ki: “Rabbimiz, ben onu kışkırtıp-azdırdım. Ancak kendisi (haktan) uzak bir sapıklık içindeydi.” (Allah buyurur:) “Benim huzurumda çekişip-durmayın. Ben size daha önce ‘kesin bir uyarı’ göndermiştim.” “Huzurumda söz değişikliğe uğratılmaz ve Ben kullara zulmedici değilim.” O gün cehenneme diyeceğiz: “Doldun mu?” O da: “Daha fazlası var mı?” diyecek. Cennet de, muttakiler için, uzakta değildir, (o gün) yakınlaştırılmıştır. Bu, size vadolunandır; (gönülden Allah’a) yönelip-dönen (İslam’ın hükümlerini) koruyan, Görmediği halde Rahman’a karşı ‘içi titreyerek korku duyan’ ve ‘içten Allah’a yönelmiş’ bir kalb ile gelen içindir. Ona ‘esenlik ve barış (selam)la’ girin. Bu, ebedilik günüdür. (Kaf Suresi, 19-34)

KIYAMET GÜNÜ KESİN OLAN BİR GERÇEKTİR.5

Evreni Allah Yarattı
Evrenin nasıl var olduğu konusunda şimdiye kadar pek çok farklı yaklaşım olmuştur. Kimileri evrenin bir başlangıcı olduğunu ileri sürerken kimileri de maddenin ezelden beri var olduğunu savunmuştur.
Maddenin ezelden beri mevcut olduğunu savunan bu teorilerden biri Durağan Evren Teorisi’ydi. Yapılan uzun ve kapsamlı çalışmalar sonucunda ortaya çıkan güçlü deliller evrenin bir başlangıcı olduğu tezini doğruladı, Durağan Evren Teorisi ise bilimin tarihi gelişim sürecinde ancak bir hatıra olarak kaldı.
Araştırmalar sonucunda bulunan veriler evrenin yokken var olduğunu göstermiştir. Buna göre evrenin bir başlangıcı vardır. Ve bu başlangıç “Big Bang” adı verilen büyük bir patlama ile gerçekleşmiştir. Big Bang’den önce madde, enerji, uzay, zaman, mekan kısaca hiçbir şey yoktur. Sonsuz yoğunlukta ve sıfır hacmindeki bir noktanın patlaması sonucu, korkunç bir hızla her tarafa dağılan maddelerden yıldızlar, güneşler, gezegenler meydana gelmiş, evren hızla genişlemiş, hızla şişerek büyümüş ve zamanla soğuyarak şimdiki halini almıştır.
Bugün evrenin Big Bang ile beraber başladığı, meydana geliş şekli dolayısıyla belirli bir yaşı olduğu bütün kozmoloji kitaplarında, bilimsel dergi ve makalelerde ispatlarıyla yer alır. Bunları birkaç satıra sığdırmak imkansız olduğundan sadece bir iki örnekle konunun önemini vurgulamak yerinde olacaktır.
Örneğin California Üniversitesi’nden Profesör George O. Abel Exploration of Universe (Evrenin Keşfi) adlı kitabında, “Bugünkü mevcut deliller, Evrenin milyonlarca yıl önce Big Bang ile başladığını göstermektedir. Big Bang Teorisi’ni kabul etmekten başka çaremiz kalmıyor. Bu durumda Sabit Durum Teorisi artık geçerliliğini kaybetmiştir ” der.1
Colorado Üniversitesi’nden Gerrit L. Verhuur, Star Capes adlı kitabında, “Big Bang teorisi dini inançların gösterdiği, Dünya’nın ve gökyüzünün yaratılmış olduğu gerçeği ile uygunluk göstermektedir. Bu astronominin dinle birlikte olduğunun süprizli bir sonucudur” diye açıklamıştır.
Evrenin bir başlangıcının olması kainatın yoktan var edildiğine, yani yaratıldığına delil teşkil eder. Eğer yaratılan bir varlık varsa bunun mutlaka bir yaratıcısının da olması gerektiğini hepimiz çok iyi biliriz. Yaratılan bu evren hiçbir örnek yokken, hatta zaman ve mekan dahi yokken var edilmiştir. Bu teorinin ortaya çıkardığı en önemli gerçek evrenin bir başlangıcı olduğu, üstün ve güçlü bir Yaratıcı tarafından yaratılmış olduğudur: Evreni Allah yaratmıştır.
Big Bang evrende hesaplayabildiğimiz ilk harekettir. Büyük patlamanın arkasından bugüne kadar gelişen sayısız hareketin ve olayın her biri Allah’ın izni ile meydana gelmiştir ve O’nun kontrolü altındadır. Bilinçsiz bir patlama sonucu dağılan parçacıkların böyle düzenli galaksileri, yıldız sistemlerini ve içinde Dünyamızın da yer aldığı Güneş Sistemi’ni oluşturduğunu düşünmek akıl ve mantık dışı bir yaklaşımdır. İnsanın kendi bedeni de dahil olmak üzere etrafında gördüğü herşey Allah’ın ilmi ve kontrolü ile sonsuz bir düzen içinde yaratılmıştır. Kuran’da Allah’ın önce gökyüzünü yarattığı, sonra yeri meydana getirdiği daha sonra da canlıları var ettiği bildirilmektedir.
Allah evreni hassas bir düzen ve denge ile yaratmıştır. Atmosferdeki gazların oranından Dünya’nın sıcaklığına, yağmurun düşüş hızından, Dünya’nın çekirdeğindeki demir miktarına kadar insanın bildiği ve bilmediği sayısız detay birbirine bağlıdır. Buna bir örnek olarak evrendeki tüm gezegenleri ve Dünyamızı Güneş’in yörüngesinde tutan kütle çekimi (yerçekimi) kuvvetini verebiliriz. Evrendeki tüm kütleler büyüklükleri oranında çekim kuvvetine sahiptir. Dünyamızın sahip oldu kütle çekim kuvveti ise denizleri, canlı-cansız herşeyi Dünya yüzeyinde sabit tutar. Böylece ne insanlar, ne diğer canlılar ne de dağlar ve denizler uzay boşluğuna uçmazlar. Bu noktada önemli olan Dünya’nın kütlesinin büyüklüğünün çok hayati bir değer taşıdığıdır. Dünya’nın kütlesi biraz daha fazla olsaydı, üzerindeki herşeyi daha güçlü kendine çekecekti. Bunun sonucunda su yerin içine çekilecek, insanlar çekimin etkisiyle yürüyemeyecek hale gelecek, su ağaçların dallarındaki yapraklara ulaşamayacak, yere çekildiği için bitki örtüsü yok olacak, canlıların vücudundaki kan dolaşımı bozulacak ve tüm kan ayaklarda toplanacaktı. Örnekleri çoğaltmak mümkündür, ancak bu noktada önemli olan Dünya’nın kütlesinin şu andaki ekolojik dengeyi kuracak ve canlıların varlıklarını sürdürecekleri şekilde çok hassas bir ayarda olduğudur.
Dünya’nın sonunun nasıl olacağı konusunda araştırmalar yapan bilim adamları herşeyin gün geçtikçe eskiyip çürümekte olduğunu ve bu çürümenin sonucunda evrenin sonunun geleceğini tahmin etmektedirler. Dünya üzerinde “tek bir protonun” dengesinin bozulmasının dahi bu sona neden olacağını bildirmekte ve büyük bir tehlikeyi haber vermektedirler:
“Evrensel çürüme, eğer gerçekse, asırlar sürecek ama gerçekleştiği zaman ne yıldız, ne insan, ne şiir, ne atom, ne hatıra kalacak geriye…”
Bu açık gerçeğe dikkat çekildikten sonra asıl tehlikeye şöyle işaret edilmektedir:
“Bugüne kadar yapılmış olan hiçbir araştırma ya da deney henüz bir protonun bile yok olduğunu kanıtlayabilmiş değil. Ancak bu, bilim adamlarını bu konuda araştırma yaptırmaktan vazgeçirmiş de değil. Bilim adamlarının proton çürümesine şahit olmaları, tüm evrenin yok olma tehtidi ile karşı karşıya olması anlamına gelecek. Tek bir protonun bile yok olması, evrendeki herşeyin çürümesi demek, çünkü bir protonun bile çürümesi, tüm protonların çürüyebileceğini ve dolayısıyla atomların, moleküllerin ve DNA’ların oluşamayacağını gösterir.” 2
Burada sayılan birkaç detay bile evrenin üstün bir güç tarafından, çok büyük bir düzen ve denge ile yoktan var edildiğini delillendirmektedir. Üstün güç sahibi olan Rabbimiz bu kusursuz düzeni an an korumakta, gözetmektedir:
Şüphesiz Allah, gökleri ve yeri zeval bulurlar diye (her an kudreti altında) tutuyor. Andolsun, eğer zeval bulacak olurlarsa, kendisinden sonra artık kimse onları tutamaz. Doğrusu O, Halim’dir, bağışlayandır. (Fatır Suresi, 41)
Allah Kuran’da, evrende var olan herşeyin bir sonunun olacağını bildirmiştir. Elbette evreni yaratan ve onu her an koruyan Allah, dilediği anda onun varlığına son vermeye de kadirdir. Bu büyük kapanış gününde var olan tüm denge ve düzenler bozulacak, insanın kavrayabilmek için hiç durmadan çaba sarfettiği ve büyüklüğüne hayran olduğu herşey altüst olacaktır:
Bir şeyi dilediği zaman, O’nun emri yalnızca: “Ol” demesidir; o da hemen oluverir. Herşeyin melekutu (hükümranlık ve mülkü) elinde bulunan (Allah) ne yücedir. Siz O’na döndürüleceksiniz. (Yasin Suresi, 82-83)
Evrenin Yok Olması An Meselesidir
Dünyamız dört bir yandan ölümcül tehditler altındadır. Şaşırtıcı olan ise birçok insanın bu tehlikelerden haberdar olmalarına rağmen, sanki kainatın varlığını sona erdirecek hiçbir tehlike yokmuş ve yaşamları çok büyük bir güvence altındaymış gibi davranmalarıdır. Bu anlayışta olan insanlar için ne ölüm, ne yokoluş, ne de ölüm sonrası olacaklar insanın aklına gelmez.
Dünya uçsuz bucaksız bir boşluk içinde uzun bir yolculuk halindedir. Oysa Dünya’nın yolculuğunu sürdürebilmesi için gerekli olan şartlar, tahmin edilenden çok daha fazladır. Dünya uzaydaki bu yolculuğu sırasında dev göktaşlarından kuyruklu yıldızlara, karadeliklerden, süpernova patlamalarına kadar birçok tehlikeyle karşılaşmaktadır. Dünya’nın kendi yörüngesinde kalması, hızını sabit tutması, eğikliğini bozmaması, kendi etrafında dönerken aynı zamanda da Güneş’in etrafında dönmesi, dönüşü sırasında bir spiral yörünge izlemesi, bu yolculuk sırasında an an gerekli olan tüm oran ve dengeleri sabitlemesi gerekir ki üzerinde bir yaşam oluşabilsin.
Oysa bu dengelerin bozulmaması veya dıştan gelecek bir tehlikenin öldürücü zararlar vermemesi için hiçbir sebep yoktur. Bilim adamları bu tehlikenin varlığına her fırsatta dikkat çekmektedirler. Dünya’nın her an bir tehlikeyle karşılaşabileceği konusunda, ellerindeki bilimsel verilere dayanarak hemfikirdirler. Prof. Dr. Carl Sagan, bu duruma şu şekilde işaret etmektedir:
“Yeryüzü güzel ve oldukça sakin bir yerdir. Değişen şeyler olur, fakat bunlar da çok yavaş gelişir. Olabilir ki, yaşamınızı bir fırtınadan daha şiddetli bir doğal felaket görmeden tamamlayabilirsiniz. Böylece gerilimsiz ve endişesiz olabiliriz. Ne var ki, doğanın tarihinde kayıtlar açık seçiktir. Dünyaların her zaman için yok olması kaçınılmazdır. Biz insanlar bile kendi felaketlerimizi yaratmaya varan bir tekniğe ulaşmışızdır. Bu kasti olabileceği gibi, bilmeden ihmal sonucu da gerçekleşebilir. Uzun geçmişin felaket izlerinin korunduğu diğer gezegenlerde büyük felaketlere ilişkin bir sürü kanıt duruyor. Bütün iş, zaman dilimi sorunudur. Yüz yıl içinde olması düşünülemeyecek bir felaket yüz milyon yılda gerçekleşebilir. Yerküremizde içinde bulunduğumuz yüzyılda bile, kötü doğal olaylarla karşılaşılmıştır.” 3
Evrenin yukarıda da sayılan sebeplerden birinin sonucunda yok olması ihtimali hiç de şaşırtıcı değildir. Allah’ın kıyamet gününde olacağını söylediği olaylar, belki de dünyadaki tüm bu dengelerin bozulması ile meydana gelecektir. Son derece kusursuz bir şekilde işleyen bu düzenin bozulması, ardı ardına gelen felaketlerle sonuçlanabilir. İnsanların kendilerinden bu kadar uzak gördükleri, hatta varlığına dahi ihtimal vermedikleri kıyamet günü, belki de kendilerine çok yakındır.
Dünyamızın Ölümüne Sebep Olabilecek İhtimaller
Dünyanın varlığını sürdürebilmesi için evrende var olan sayısız şartın, aynı anda ve aynı şekilde var olması gerekmektedir. Bugün birçok bilim adamı bu detayların ve dengelerin bozulmaması için neler yapılması gerektiğini araştırmaktadır. Küçük bir örnek vermek gerekirse; bilim adamları ve çevreci kuruluşlar sadece petrol, kömür gibi fosil yakıtların kullanılması nedeniyle çıkan ekonomik ve çevresel sorunların dahi azaltılamayacağını belirtmektedirler. İşte uzmanların söz konusu yakıtların kullanılması sonucu oluşacağına kesin gözüyle baktıkları, hatta oldukça yakın tarihler verdikleri felaket senaryolarından bazıları: 4
1. Ganj ve Nil gibi Dünya’nın en uzun ırmaklarının deltaları sular altında kalacak, Çin’deki ırmakların deltalarıyla, Bengladeş topraklarının dörtte biri sulara gömülecek.
2. Maldiv Adaları’yla Büyük Okyanus’taki adalar ve ada devletler sulara gömülüp yok olacak.
3. Büyük tarım alanları (ABD’nin Middle West Bölgesi, Avrupa ve Kazakistan) çölleşecek. Türkiye Büyük Sahra’ya benzeyecek.
4. Yüksek bölgelerdeki donmuş topraklarda (Sibirya ve Kanada gibi) kısmi çözülme görülecek. Kimi boru hatları, demiryolları ve binalar yıkılacak.
5. Dünya yüzeyinde orman alanlarının üçte biri yok olacak. Dünyanın akciğeri olan yeşil alanların azalması, atmosferdeki karbondioksit miktarının daha da artmasına neden olacak. Bu da sera etkisinin artmasına ve çeşitli kitlesel sağlık sorunlarına sebebiyet verecek.
6. Tropikal bölgelerde görülen tayfun ve siklon gibi doğa olayları çoğalacak. Özellikle Büyük Okyanus ve Atlas Okyanusu’ndaki dip akıntıları (El Nino ve Gulf Stream) yön değiştirerek, kara ve deniz iklimlerini altüst edecek.
7. ABD’nin Teksas Eyaleti’yle, Avrupa’nın Akdeniz kıyılarında sıtma ve benzeri hastalık salgınları görülecek.
8. Alpler ve uzantısındaki dağlarda bulunan buzullar ve Himalaya buzullarının %25′i eriyecek. (Eriyen suyun açacağı zarar tahmin edilenin çok üzerinde olur.) Eriyen buzullar birçok kıyı kentinin su altında kalmasına neden olurken, ada devletler su altında kaldıkları için ortadan kalkacaklar. Bu olay buralarda yaşayan yüz milyondan fazla insanın ölmesine ya da çevre göçmeni olmasına sebep olacak. 5
Bunlar yalnızca beklenen ve bilimsel araştırmalar sonucunda belirlenebilen tehlikelerdir. Dünya böyle bir sürece girdikten sonra, artık bunu durdurmanın, Allah’ın dilemesi dışında, hiçbir yolu yoktur. Sadece 1997 senesinde atmosferdeki karbondioksit gazının %25′lik bir artışı bile, Dünya’da sera etkisi yaparak küresel ısınmaya yol açmış, kutuplardaki buzullar erimeye başlamış, eriyen buzdağları okyanusların seviyesini yükseltmiş, kış her zamankinden daha ağır geçmiş, aşırı yağışlar, şiddetli fırtınalar, sel baskınları birçok insanı felakete götürmüştür. Ozon tabakasının delinmesi ile Dünya zararlı ışınlara maruz kalmış, kanser vakaları çoğalmış, yeni hastalıklar ortaya çıkmış, bitkilerde olumsuz gelişmelere rastlanmıştır. Yeşil Barış Örgütü (Greenpeace) ve ABD’li bilim adamları, Alaska’da yaptıkları bir incelemede Bering Buzulu’nun boydan 12 km. kısaldığını, yüzölçümünün de 130 km2 küçüldüğünü belirlemişlerdir. Deniz sıcaklığı 0,8 derece artmış, önemli bir denge unsuru olan mercanlar ölmeye başlamış ve planktonların % 80′i yok olmuştur. 6
Son birkaç yüzyıl içinde dünyanın sonunu getirebilecek pek çok ihtimal ortaya çıkmıştır ve gün geçtikçe bu ihtimallerin sayısı daha da artmaktadır. Şu anda dünya üzerinde meydana gelen olaylar bir sinyal niteliği taşımakta, dünyanın bir gün mutlaka sonunun geleceğini ve bu sonun gitgide yaklaşmakta olduğunu göstermektedir. Özellikle fizikçiler bu endişelerini sürekli dile getirmektedirler:
“Eğer evren, sınırlı bir düzen birikimine sahipse ve düzensizliğe doğru kaçınılmaz bir biçimde -sonunda termodinamik dengeye- değişiyorsa, iki çok derin çıkarımı hemen izlemeye başlar. İlki, evren sonunda ağır ağır yuvarlanarak, kendi entropisi içinde ölecektir. Bu fizikçiler arasında evrenin “ısı ölümü” olarak bilinir. İkincisi, evren ebediyen var olmuş olamaz, bu yüzden sınırlı bir zaman önce, dengesi son durumuna erişmiş olacaktır. Özet olarak: Evren daima var olmadı.” 7
Şaşırtıcı olan, ölümün bu derece yakın olması gerçeğine karşın hala dünya üzerinde kendi sonunu düşünmeyen, Allah’tan korkmayan ve hırsla Dünya’ya bağlı olan birçok insanın var olmasıdır. Ve yine şaşırtıcı olan, ölüm gerçeği hatırlatıldığında ve bu zorlu günün detayları anlatıldığında insanların pek çoğunun, herşeye rağmen bütün bunları kendilerinden çok uzaklarda görmeleridir. Kuran ayetlerini baştan reddettiklerinden kıyamete dair tasvirler de onlar için bir anlam ifade etmemektedir. Bu insanlar sanki hiç ölmeyecekler ve dünyada sonsuza kadar kalacaklarmış gibi hazırlık yapmakta, bir anda son bulacak bir ömür için sonsuz hayatlarını tehlikeye atmaktadırlar. Oysa insanın, köşe bucak kaçtığı ölüm mutlaka kendisini bulacaktır. Ne insanın ne de evrenin ölümü karşısında, bir kaçış yolu veya alınacak bir tedbir yoktur. Bu açık gerçek bir Kuran ayetinde şöyle bildirilir:
De ki: “Elbette sizin kendisinden kaçtığınız ölüm, şüphesiz sizinle karşılaşıp-buluşacaktır. Sonra gaybı da, müşahede edilebileni de bilen (Allah)a döndürüleceksiniz; O da size yaptıklarınızı haber verecektir.” (Cuma Suresi, 8)
Görüldüğü gibi dünyanın bir gün mutlaka yok olocağı, bir inanç olmasının ötesinde fiziksel bir gerçektir. Bu sonu hazırlayan sebepler birer birer kendini göstermekte, bilimsel gelişmeler çerçevesinde ortaya çıkmaktadır. İnsanların bir bölümü, Allah’ın varlığına inanmasalar ya da herhangi bir dini inanca sahip olmasalar da kainatın kaçınılmaz bir sona doğru yaklaştığını ister istemez kabul etmek zorundadırlar. Bu durumda, kıyamet ve ahiret anlayışının dışında yeni bir anlayış ortaya çıkmaktadır. Bu anlayış oldukça korkunçtur, çünkü anlamı sonsuz yokoluştur. Kainatın sonunun yaklaştığını hatırlatan alametler insanların önünde birkaç alternatif bırakmaktadır: İnkar edenlerin bazısına göre sonsuz yokoluş, Allah’a inananlar için ise ya sonsuz azap veya sonsuz nimet…
Kapalı Evren – Açık Evren Modeli:
Big Bang’in reddedilmesi mümkün olmayan, gözlemsel verilerden elde edilen bilimsel bir teori olduğu konusunda bilim adamları hemfikirdir. Buna göre kainat, sonsuz yoğunluktaki bir noktanın, birdenbire büyük bir patlama ile genişleyip, yayılması sonucu oluşmuştur. Bu patlama sonucunda hızla dağılan, gittikçe genişleyen ve soğuyan evren zamanla bugünkü halini almıştır.
Peki bu genişleme daha ne kadar devam edecektir? Bir maddenin kütlesi fazla ise çekim kuvveti de o oranda fazladır. Bu durumda yüksek çekim kuvveti genişleme hızını yener. Aksine çekim kuvveti az ise, bu kuvvetin genişlemeyi engellemeye gücü yetmez. Bilim adamlarına göre eğer evrenin kütlesi belirli bir değerin üzerinde ise genişleme bir gün duracak ve evren kendi içine çökecektir. Bu “Kapalı Evren” modelidir. Öte yandan evrenin kütlesi belirli bir değerin altındaysa, çekim kuvveti genişleme hızını yenemeyeceğinden evrenin genişlemesi hiç durmayacaktır. Bu da “Açık Evren” modelidir.
Evrenin Sonu: Açık veya Kapalı Evren
Daha önce de belirttiğimiz gibi Evren, Allah’ın daha önce başka bir sebebi vesile etmesinin dışında ya kapanıp tek bir noktada toplanarak ya da sonsuza kadar genişleyerek yok olacaktır. Evrenin kapalı veya açık, hangi model ile son bulacağını tahmin edebilmek için evrendeki kütle miktarını bilmek gerekir.
Evrenin kütlesini ölçmek son derece zor olduğundan bilim adamları kütle yerine yoğunluğu ölçmeyi denemişlerdir. Çünkü eğer evrenin yoğunluğu “kritik yoğunluk” dediğimiz bir değere ulaşıyorsa, sahip olduğu çekim gücü galaksilerin kaçış hızını yenebilir. Böylelikle evren bütün galaksileri kendisine doğru çekebilir. Ancak söz konusu yoğunluk kritik bir değere ulaşmıyorsa, genişleme sonsuza kadar devam eder. Çünkü bu çekim kuvveti, galaksilerin kaçış hızını yenemez. Bu noktadan yola çıkan sayısız bilim adamı evrenin sonunu öğrenmek amacıyla çok çeşitli incelemeler yapmış, araştırmacılar teleskop başında saatlerce galaktik sistemlerden gelen ışınları analiz etmişlerdir.
Bunun için galaktik sistemlerin hızları, büyüklükleri, parlaklıkları, uzaklıkları hesaplanıp, evrenin gerçek yoğunluk değeri araştırılmıştır. Elde edilen ilk bilgiler evrendeki hali hazır mevcut yoğunluğun kritik yoğunluğun değerine oldukça yakın olduğunu göstermiştir. Yani evrenin kapalı olması ihtimali daha yüksek olarak belirlenmiştir. Daha sonra bu çalışmaya 1986 yılında Amerikalı iki araştırmacı Edwin Loh ile Earl Spillar’ın binlerce galaksiyi tarayarak elde ettikleri sonuçlar da eklenince evrenin kapalı olduğu ihtimali %90 ‘a ulaşmıştır.
Ayrıca bu %90′lık ihtimali ortaya çıkaran yoğunluk hesaplanırken dikkate alınmayan birçok unsur olmuştur. Örneğin ışık yaymayan karadelikler evrenin yoğunluk değeri hesaplanırken hiç göz önüne alınmamıştır. Buna göre evrendeki yoğunluk değeri karadeliklerin de hesaba katılmasıyla bir miktar daha artacaktır. Son yıllarda ismine karanlık madde denilen ve tüm galaksileri dolduran, gözle görülmeyen maddelerin yoğunluğunu da bunlara eklediğimizde ortaya çıkan tablo evrenin genişlemeyi bırakıp kendi içine çökeceği ihtimalinin olası olduğunu göstermiştir. Nitekim Dr. John Gribbin bu aşamada “Kapalı Evren modeli için ortaya atılan deliller, şimdiye kadar hiç bu kadar kuvvetli olmamıştı” demektedir. 8
Yani oldukça kritik bir yaş ve dengede olan evren her an yok olmaya hazır durumdadır. Allah Kuran’da Enbiya Suresi’nin 104. ayetinde evreni, yaratmaya başladığı durumuna döndüreceğini şu şekilde bildirmiştir:
Bizim, göğü kitabın sahifelerini katlar gibi katlayacağımız gün, ilk yaratmaya başladığımız gibi, yine onu (eski durumuna) iade edeceğiz. Bu, Bizim üzerimizde bir vaaddir. Elbette, Biz yapıcılarız.” (Enbiya Suresi, 104)
Ayet ile kapalı evren modeline dikkat çekilmiş olma ihtimali yüksektir. Buraya kadar anlattıklarımızdan da görüldüğü gibi bilimsel veriler de evrenin tekrar büzüşme olasılığının yüksekliğini gösterir. Öyle ki maddeci fikrin savunucuları dahi elde edilen sonuçların kesinliği karşısında getirecek yeni bir iddia bulamamışlardır.
Chicago Üniversitesi Astronomi Bölümü Başkanı Schermann, eskiden evrenin kapalı olduğu fikrinin felsefi ve dini temellere dayandığını, ancak şu anda modelin doğruluğunu kanıtlayan birçok teorik ve deneysel kanıtlar bulunduğunu belirtmektedir. 9
Evet evrenimiz 15 milyar yıldır genişlemektedir. Fakat çıkan sonuca göre büyük ihtimalle Allah katında zamanı belli olan bir günde, çekim kuvveti genişlemeye egemen olacak ve genişleme duracaktır. Aşırı yoğun ve kapalı bir evrende çekim kuvveti egemen hale gelince herşey kendi içine çökmeye başlayacaktır. Herşey tersine döndüğünde, o zamana kadar soğuyarak genişleyen evren daralarak ısınmaya başlayacak, tüm galaktik sistemler hızla birbirine yaklaşacaktır.
Bu modele göre bir gün çekim gücü galaksilerin genişlemesini durduracak ve bu noktadan itibaren gittikçe artan bir süratle galaksiler birbirlerine doğru ilerlemeye başlayacaklardır. Uzayda şiddetli çarpışmalar olacak, dev gökcisimleri içiçe geçmeye, birleşmeye başlayacaktır. Ay, Güneş, Dünya, tüm gezegenler ve yıldızlar birleşecek, gittikçe büzüşen ve daralan evren yaşanan bu süreç sonunda, tek bir noktada toplanıp yok olacaktır. Tüm kainatın düzeni altüst olacaktır. Dünya’nın yörüngesinde meydana gelecek küçük bir oynamanın tüm canlıların kavrulmasına veya donmasına neden olacağını, atmosferdeki ufak bir delinmenin canlılığı ne kadar olumsuz etkileyeceğini, Dünya’nın 23o 27′lık eğikliğinde ufak bir değişiklik olması ile mevsimlerin oluşamayacağını biliyoruz. Böylesine hassas dengeler üzerine kurulu olan düzenin, evren büzülme sürecine girdiğinde ne kadar olumsuz etkileneceğini tahmin etmek hiç de zor değildir.
Allah Kuran’da kıyamet günü Ay ile Güneş’in birleşeceğini bildirmiştir. Bu ayetlerde kapalı evren modeline dikkat çekiliyor olma ihtimali vardır. Büzülme gerçekleşirse belli bir zamanda Dünya’nın, Güneş Sistemi’ndeki diğer gezegenlerin, Ay’ın ve Güneş’in birbiriyle birleşeceği büyük bir olasılıktır.
Yine Kuran’da yıldızların yerlerinden kayıp döküleceği bildirilmişti.r (Tekvir Suresi, 2) Bu ayet de aynı şekilde kapalı evren modeline dikkat çekiyor olabilir. Çünkü bu ihtimalde de her bir yıldız kendilerine ait yörüngelerinden çıkıp, biraraya gelecektir. Geriye doğru daralan evrende uzay zaman boyutu da geriye doğru işleyecektir. Bu durumda yeryüzünde görülmesi muhtemel olan olaylar ile karadeliğe girilmesi aşamasında beklenen muhtemel olayların benzer olabilme ihtimali vardır. Çünkü herşey tersine döndüğünde yerçekimi kuvveti de tersine döner, yer ağırlıklarını dışarı atar. Yeryüzü sallanır, dağlar paramparça olur, denizler taşar. Ne kadar süreceği belli olmayan bir süreç içinde Allah’ın kıyamete ait olarak Kuran’da tasvir ettiği olaylar gerçekleşir.
Kısaca şunu söyleyebiliriz; kapalı evren modeli gerçekleştiğinde tüm evren daha önce de belirttiğimiz gibi tek bir noktada birleşip yok olacaktır.
Genişleyen evren modeli de evrenin kurtuluşu demek değildir. Bu modelin gerçekleşmesinin anlamı, evrenin bambaşka olaylarla yok olacağıdır. Evrenin yaratıldığı andan itibaren sürekli olarak yoğunluğu artmış ve sıcaklığı mutlak sıfıra çok yaklaşmıştır. Uzayın hali hazırdaki sıcaklığı -270 derecedir ki, bu sıcaklık mutlak sıfırdan yalnızca 3 derece yüksektir. Evren genişlemeye devam ettiği sürece sıcaklık daha da düşecektir. Canlılığın var olması için gerekli olan ısı -270 derecedir. Sıcaklığın bu miktardan 1 derece az veya 1 derece çok olması zaten tüm canlıların ölmesi anlamına gelmektedir.10 Evren genişlemeye devam ettiği müddetçe bu oranın sabit kalması gibi bir ihtimal yoktur. Sıcaklık düştüğünde insanlık ortadan kalkacaktır.
Son yapılan araştırmalardaki kesin bulgular kapalı evren modelinin gerçekleşebileceği ihtimalini ortaya koymaktadır. Ancak bilim adamlarının yaptıkları detaylı çalışmalar sonucunda oybirliği ile vardıkları sonuç, bu modellerden hangisi hakim olursa olsun evrenin akibetinin değişmeyeceğidir. İki modelde de evren ölecek, fakat bu ölüm farklı şekillerde sonuçlanacaktır. İlerleyen bölümlerde detaylı olarak anlatıldığı gibi her iki model de dünyaya kıyameti getirecektir. Fakat bunun yanında dünyanın sonunu getirebilecek başka sebepler de bulunmaktadır. Bunlardan bir tanesi güneşin ömrünü tamamlamasıdır. Elbette herşeyin en doğrusunu Allah bilir.
Güneş’in Ömrünü Tamamlaması
Bilindiği gibi evreni oluşturan gökcisimleri doğarlar ve varlıklarını belli bir süre devam ettirdikten sonra ölürler. Güneşimizin de böyle sınırlı bir ömrü vardır. Evren kapalı ya da açık evren modellerinden birisiyle son bulmadan önce, Güneş’in ömrünü tamamlaması ihtimali söz konusudur. Güneş’in ömrünü tamamlaması ise, elbette Dünya’nın da ölmesi anlamına gelmektedir.
Tahmini olarak 5 milyar yaşında olan Güneş, her saniye 564 milyon ton hidrojeni 560 milyon ton helyuma dönüştürerek, arta kalan 4 milyon ton maddeyi enerjiye çevirir. 11 Güneş, hidrojeni yakıp tüketme aşamasına geldiğinde, Dünya’nın sonu gelmiş olacaktır. Bu aşamada merkez tabakalarında yoğun halde bulunan hidrojenin yerine helyum artmaya başlayacak, şu anda 20 milyon derece olan Güneş’in merkezdeki sıcaklığı 100 milyon dereceyi bulacaktır. Böylece Güneş’in merkezi oldukça kızgın bir kor durumuna gelirken, etrafı da giderek şişen dış tabakalardan oluşmuş bir görünüm alacak, Güneş’te sarının yerine kırmızı bir renk hakim olacaktır. Dolayısıyla Güneş adeta kırmızı bir deve dönüşecektir.
Bilim adamlarının bu aşamadan sonra öngördükleri gelişmeler ise şöyledir: Dünya’daki yaşamın can damarı olan Güneş, çok fazla büyüyüp şişer ve çevresindeki geniş alanı kapsamı altına alır. Daha sonra etrafında bulunan gezegenlere ateş ve alev püskürtmeye başlar. Bunun doğal sonucu olarak etrafındaki tüm küçük gezegenler yok olmaya başlar. Dış yüzeyi şu ankinden daha sıcak olmamasına rağmen, hacimce çok irileştiğinden yakınında bulunan gezegenler yaydığı ısıdan çok fazla etkilenir. Ilk olarak Merkür arkasından da Venüs Güneş’in ışınları ile erir.
Sık sık belirttiğimiz gibi dünya üzerindeki canlılığın devamı ancak evrende var olan pek çok dengenin korunmasına bağlıdır. Örneğin Dünya’nın Güneş’e şimdiki uzaklığından biraz daha yakın olması tüm canlı hayatın yanıp, kavrulması için yeterlidir. Bu yüzden Güneş şişmeye başladığında, daha Dünya’ya ulaşmadan Dünya’daki düzen bu gelişmeden çok fazla etkilenecektir. Güneş’in Merkür ve Venüs’ü kavurduğu bir aşamada, Dünya’nın zaten tüm dengesi bozulmuş olacaktır. Bu sırada Dünya’da yaşamdan söz edilmesi imkansızdır. Bir süre sonra, Güneş’in yaydığı bu yoğun ışınlar ile önce okyanuslardaki sular aşırı sıcaktan buharlaşacak, dağlar taşlar bir anda eriyerek gaz haline gelecektir. Tüm Dünya göz açıp kapayıncaya kadar geçen kısa bir sürede yanarak, bitip bir avuç toz halinde uzaya karışıp gidecektir. Bu Dünyamızın sonudur. Bilim adamları bu sonuca Güneş büyüklüğündeki yıldızlar üzerinde yaptıkları incelemeler sonucunda ulaşmışlardır. Bizden uzakta bulunan birçok yıldız, tarifini yaptığımız bu kırmızı deve dönüşmektedir. Kırmızı devin etrafında yaptığı etkiler nedeniyle de uzayda her an olağanüstü olaylar yaşanmaktadır. 12
Bir başka bilim adamı Güneş’teki enerji azalmasını şu şekilde ifade ediyor:
“Güneş’e gelince, açıkça sonsuza dek neşeli neşeli yanmayı sürdüremeyecektir. Yıldan yıla yakıt rezervi azalıyor, öyleki, sonunda soğuyacak ve donacaktır. Aynı belirti ile Güneş’in ateşi onu sadece sınırlı bir zamana dek tutuşturulabilecektir: o, enerjinin sonsuz kaynaklarına sahip değildir.” 13
Bu durum yokoluşla sonuçlanabilecek ihtimallerden sadece biridir. Bu olayların doğal sonucunda Güneş’ten gelecek olan felaket kaçınılması mümkün olmayan bir sondur. Ancak yapılan incelemeler Dünyanın sonunu hazırlayabilecek daha pek çok etkenin bulunduğunu göstermiştir.
Göktaşları
Bilindiği gibi evrende her an hareket halinde olan irili ufaklı milyonlarca göktaşı vardır. Bunların bir gezegen ya da yıldıza çarpması sonucunda oluşabilecek etkiyse, göktaşının büyüklüğüne göre değişmektedir.
Bilim adamlarının bildirdiğine göre, her yıl 10 milyon tondan fazla göktaşı Dünyamıza düşmekte, ancak atmosfere girdiklerinde, sürtünmenin de etkisiyle, Dünya yüzeyine düşene kadar birçoğu kül olmaktadır. Bir başka deyişle atmosferin koruyucu etkisi sayesinde Dünyamız her gün yaşanması olası felaketlerden korunmaktadır. Ancak sonraki bölümlerde daha detaylı olarak üzerinde durulacağı gibi, bu göktaşlarının arasında Dünyamıza düşmesi durumunda yaşamın son bulmasına sebep olabilecek kadar büyük olanları da bulunmaktadır. Nitekim daha önce Dünya’ya düşen bazı göktaşlarının Dünya’nın jeolojik ve ekolojik yapısında, önemli değişikliklere neden olduğu bilinmektedir.
Bunlardan biri 20. yy başında Sibirya’da Tunguska’ya düşen 60 km. çapında olduğu tahmin edilen göktaşıdır. Bu göktaşı 2000 km2′lik ormanı yok etmiş ve Hiroşima’ya atılan atom bombasının bin katı büyüklüğünde bir patlamaya neden olmuştur. Söz konusu bölgede hiç kimsenin yaşamaması mutlak bir felaketi engellemiştir. Tahminlere göre aynı taş, örneğin Eyfel Kulesinin tepesine düşmüş olsaydı, tam on milyon kişinin yok olmasına neden olacaktı. 14
Dünyaya derin şekilde etki edebilecek felaket ihtimallerinin ne derece büyük olduğunu gösteren Tunguska asteroidinin Dünya’ya çarpması ile gelişen olaylar şu şekilde olmuştur:
“30 Haziran 1908 gününün erken sabah saatlerinde Orta Sibirya göklerinde seyretmekte olan kocaman bir alev yumağı görüldü. Ufukta, temas ettiği yerde, büyük bir patlama oldu. 2000 kilometrekarelik bir ormanlık bölgeyi yerle bir etti ve temas etmesiyle binlerce ağacı yakması bir oldu. Yerkürenin çevresini iki kez dolaşan atmosferik şok yarattı. Ardından iki gün süreyle atmosfere öylesine incecik bir toz yayıldı ki, olay yerinden 10.000 km. ötede olan Londra sokaklarına düşen ışık parçaları altında gazete zor okunabiliyordu.” 15
O günün dehşetini yaşayan insanların karşılaştıkları bu felaketle ilgili açıklamaları bize olası felaketlerle ilgili ipuçları vermektedi:.
“Evimin sundurmasında oturuyordum. Kahvaltı zamanıydı. Kuzeye doğru bakıyordum. Birden gökyüzü ikiye bölündü… Ve ormanın kuzey bölümünde gök ateşler içindeydi. O anda gömleğimin bir tarafı yanmaya başlamış gibi bir sıcaklık hissettim üzerimde… O anda gömleğimi çıkarıp fırlatmak istedim, ama o anda gökte bir gürültü koptu. Sundurmadan fırladığım birkaç metre ötede yere kapaklanmış buldum kendimi. Bir an kendimden geçmişim. Karım koşup beni kulübeye taşıdı. Gümbürtünün ardından gökten sanki yağan taşların sesleri ya da kurşun sesleri geldi. Yer sarsıldı. Yere kapaklandığımda taş çarpmasından korktuğum için başımı ellerimle örttüm. O anda gök yarıldığında kaynar gibi bir rüzgar, sanki patlayan bir toptan çıkmış gibi bir esinti kulübeleri taradı. Rüzgar tararken toprağın üzerinde de iz bırakıyordu.” 16
Kaldı ki bir sonraki dev göktaşının nereye düşeceği meçhuldür.
Bilim adamlarına göre “Tunguska Asteroidi’nin” büyüklüğünde bir asteroid Dünya’ya her iki yüz yılda bir çarpmaktadır. Bu da böyle bir felaketin ne derece yakın olduğunu göstermektedir. Üstelik bu defa göktaşının isabet edeceği yerin, bir yaşam merkezi olmaması için de bir sebep yoktur. Bugün meydana gelecek böyle bir çarpışmanın etkileri konusunda bilim adamları oldukça endişelidir:
“Eğer bugün böyle bir çarpışma olacak olsa, özellikle o anın panik havası içinde, bir atom bombası patlamasıyla karıştırılabilir. Kuyruklu yıldızın çarpış etkisi ve alev yumağı, bir megatonluk nükleer bomba patlamasının tüm etkilerini yapabilir. Mantar biçiminde yükselen bulut da buna dahildir. Ancak şu farkla ki gamma ışınları ve radyoaktif döküntüye neden olmazdı.” 17
Bu boyutta bir kütlenin kalabalık bir şehire düşmesi milyonlarca insanın ölmesi anlamına gelmektedir. Denize düşmesi ihtimali de aynı oranda tehlike içermektedir. Asteroidin kütlesi ve hızı deniz üzerinde dev dalgalara sebep olacak ve meydana gelen tsunamiler deniz kenarındaki yerleşim alanlarındaki hayatı yok edecektir. İşin daha düşündürücü olan tarafı, verdiğimiz örnekten daha büyük asteroidlerin ve kuyruklu yıldızların Dünya’ya çarpma ihtimalinin oldukça yüksek olmasıdır. Daha büyük bir çarpmanın bir kıtanın tümünü yok etmesine ve atmosferin tümünü zehirle doldurmasına ise kaçınılmaz bir son olarak bakılmaktadır. Böyle bir ihtimalde, tüm Dünya’yı etkileyecek olan felaketi düşünmek bile yeterince ürkütücüdür. Göktaşlarına karşı dört koldan çare aranmasıyla beraber, bugüne kadar bulunan yöntemlerin yetersiz olduğunu da bilim adamları her fırsatta itiraf etmektedirler.
Göktaşı ve Kuyruklu Yıldız İhtimalleri
Bilim adamları uzayda tespit edilen göktaşlarının Dünya’ya çarpması ihtimalinin gün geçtikçe daha da güçlendiğini belirtmektedirler. Belfast’taki Queen’s Üniversitesi’nden Astronom Alan Fitzsimmons, Dünya’ya çarpma doğrultusunda ilerleyen büyük göktaşlarının varlığı konusunda kesin deliller elde ettiklerini belirtmiştir ve düşüncelerini “Bunların bize çarpmalarını bekliyoruz. Çarpacaklarını biliyoruz. Bu sadece bir zaman sorunu.” diyerek ifade etmiştir. 18
Her yıl Dünya atmosferine giren 10.000 tondan fazla göktaşı, yine atmosfer sayesinde, bizim haberimiz bile olmadan, erimektedir. Ancak bu göktaşlarının atmosferde eritilemiyecek kadar büyük olanları da vardır.
Kuşkusuz Walter Alvarez T. Rex and Creater of Doom (T. Rex ve Kıyamet Gününün Yaratıcısı) adlı kitabında kuyruklu yıldız veya göktaşının Dünya atmosferine girmesi durumunda olabilecek olayları şöyle anlatıyor:
“Bir kuyruklu yıldız kirli buzdan oluşan bir toptur ve Güneş’in sıcaklığından dolayı buharlaşarak gazlarını püskürtmektedir. Ve kıyamet gününü, titrek parıldayan bir yıldız haber verecek olabilir…. Bu yıldız gündüz bile görülecek, geceyi de apaydınlık kılacaktır. Bu olaya kuyruklu yıldız yerine bir asteroid de sebep olabilir.” 19
Bundan 65 milyon yıl önce bilim adamları tarafından Dünya’ya oldukça büyük bir cismin düştüğü saptanmış (bu cismin büyük ihtimalle kuyruklu yıldız olduğu tahmin edilmektedir) ve bu göktaşının yeryüzünde oldukça önemli etkilerinin olduğu belirtilmiştir. Bundan ve daha sonra da düştüğü tespit edilen diğer gök cisimlerinden yola çıkılarak, Dünya’ya böyle bir nesnenin çarpması sonucu oluşacak olan muhtemel olaylar tahmin edilebilmektedir.
Bir kuyruklu yıldızın çarpmadan önce, hareketinden yaydığı enerji 100 milyar megatonluk TNT’ye eşittir. Bu miktar kuyruklu yıldızın 1 saniye içinde buharlaşmasına ve 40 km. derinlikte bir delik açmasına neden olur. Bir kıyas yapacak olursak, bir hidrojen bombası sadece bir megaton TNT’dir ve soğuk savaş esnasında dünyada bu tip silahlardan 10.000 adet vardı. Kuyruklu yıldızın gücü ise dünyanın tüm cephaneliğinden 10.000 kat daha fazla patlamaya eşittir.
Kuran’da kıyamet günü çok büyük sarsıntıların olacağı, herşeyin yerle bir olacağı, denizlerin taşacağı bildirilmiştir. Kuyruklu yıldız veya büyük bir göktaşının Dünya’ya çarpma ihtimali, Kuran’da geçen bu olayların tek tek yaşanmasına neden olabilir. Sismik dalgalar yüzünden deniz altında dev heyelanlar oluşur; bunun sonucu tsunamiler(dev dalgalar)dir. Daha önce meydana gelen sismik dalgalarla gerçekleşen tsunamiler öylesine büyük olmuştur ki araştırmacılar bu tsunamilerin deniz dibinde kanallar açtığını belirtmektedirler.
Nitekim yapılan araştırmalar yakın zamanlarda Mexico körfezi kıyılarına çarpan bir cismin etkisiyle oldukça büyük tsunamilerin oluştuğunu ortaya koymuştur. Florida’ya yönelen tsunami daha da yükselerek kıyıda büyük bir tehlike oluşturmuş ve ormanları yok etmiştir. Bugün belki pek çok insan, mutlaka karşılaşacakları ölümü ve kıyameti akıllarına dahi getirmeden yaşamaktadır. Oysa dünyaya böyle bir azabın çeşitli yollarla gelmemesi için hiçbir sebep yoktur. Örneğin yukarıda anlattığımız olaydan bir gün önce toprak son derece verimliyken, çarpma meydana geldikten birkaç saat sonra Mexico ve Amerika topraklarının büyük bir çoğunluğu tamamen çorak kalmıştır.20
Allah bizlere 14 asır öncesinden kıyamet gününde “göğün za’fa uğrayacağını” (Hakka Suresi, 16) “maden gibi eriyeceğini” (Mearic Suresi, 8) bildirmiştir. Bu olaylar kuyruklu yıldızın Dünya’ya çarpması veya dev bir göktaşının yeryüzüne düşmesi sonucunda ortaya çıkan manzara ile çok büyük benzerlikler göstermektedir.
The Last Three Minutes (Son Üç Dakika) adlı kitabında Paul Davies Dünya’ya çarpacak bir kuyruklu yıldızın etkisini anlatırken, gökyüzünün yükseklerinden devasa bir ışık ışınının gökleri yakmaya başlayacağını ve maden gibi eriteceğini söylemektedir. Yine aynı bölümde Paul Davies, uzayın içinde oluşan vakumdan dolayı kaynayan gazın bir girdap oluşturacağını bildirmiştir. Bu açıklama Rahman Suresi’nde geçen bir ayet ile çok büyük benzerlikler göstermektedir:
Sonra gök yarılıp yağ gibi erimiş olarak kıpkırmızı bir gül gibi olduğu zaman. (Rahman Suresi, 37)
Göğün eriyerek akması, erimiş yağ veya erimiş maden gibi, kızgın yoğun bir sıvıyı andırmaktadır. Yine böyle bir durumda göğün akkor haline geleceği, yani kızgın ve kırmızı bir renk alacağı bilinmektedir. Paul Davies’in bildirdiği gibi o gün kaynayan gaz girdap şeklini alabilir. Böyle bir şeyin kıpkırmızı bir güle ne derece benzeyeceği ise açıktır.
Allah kendi katında belirlenmiş olan bir zamanda insanları kıyamet günüyle karşılaştıracak ve Kuran’da bildirdiği bütün olayları teker teker gerçekleştirecektir. Ancak anlatılanlardan da görüldüğü gibi kıyameti meydana getirecek olayların bu sebeplerden birisi veya tamamıyla aynı anda gerçekleşmesi de ihtimal dahilindedir.
Buna benzer olaylar geçmişte de meydana gelmiştir. Hem göktaşları hem de kuyruklu yıldızlar Dünyamıza kimi zaman bölgesel, kimi zaman da daha geniş alanlara yayılan zararlar vermişlerdir. Bir sonraki karşılaşmanın ne zaman olacağını ise yalnızca Allah bilmektedir.
Bilim adamları, 2028′de Dünya’nın çok yakınından geçecek olan göktaşının okyanusa düşme ihtimalinde Amerika ve Avrupa’nın sular altında kalacağını, karaya düşerse çok daha büyük felaketlerin yaşanacağını bildirmişlerdir. Göktaşının atmosfere girmesi depremlere ve yanardağ patlamalarına yol açacak, oluşan toz bulutları Dünya’yı karanlığa gömecektir. Astronomlar böyle bir göktaşının Dünya’ya yaklaşmasının bile oldukça büyük bir tehlike oluşturacağına dikkat çekmektedirler. 21
Yine bilim adamları 1993 yılında Dünyamızın çok yakınından geçen Swift-Tuttle adında bir kuyruklu yıldızdan bahsetmektedir. Bu yıldız 2126 yılında tekrar beklenmektedir. Yapılan hesaplar bu yıldızın Dünya’ya çarpma ihtimalinin oldukça yüksek olduğunu, sadece iki haftalık bir mesafe ile Dünya’ya teğet geçeceğini ortaya çıkarmıştır. Bu oldukça yakın bir mesafedir. Ve birçok bilim adamı bu yakın mesafeden dolayı büyük bir tedirginlik duymaktadır. Bu cisimlerin yörüngelerindeki düzensizlikler Güneş Sistemi içerisinde sürekli bir trafik meydana gelmesine sebep olmaktadır. Bu da elbette hem Dünya’nın hem de diğer gezegenlerin sürekli tehdit altında olması demektir. Uzmanlara göre er veya geç Swift-Tuttle veya onun gibi bir nesne Dünya’ya çarpacaktır. Bu objelerin bazıları tüm dünya’daki nükleer silahların toplamından daha fazla zarar meydana getirecek kapasitededir. Sadece bu olayın ne zaman olacağı belli değildir.
Paul Davies “Kuyruklu yıldız çarptıktan sonra insanlık tarihinde ani ve örneksiz bir son meydana gelecektir” diyerek konunun önemini vurgulamakta ve “Meydana gelecek olan bir çarpmanın insanların soyunu tüketebileceğini” söylemektedir. 22
The Last Three Minutes adlı kitabında konuya oldukça geniş yer veren Paul Davies, 21 Ağustos 2126 günü Swift-Tuttle’ın Dünya’ya çarpacağını ve bugünün Dünya’nın son günü olacağını vurgular. Yazarın anlattıklarıyla Allah’ın Kuran’da kıyamet günü olacağını bildirdiği olaylar birbirine son derece yakındır. Paul Davies’in o güne ait tasviri şu şekildedir:
“21Agustos 2126, Son Gün Yer: Dünya…
Kuyruklu yıldız ufak başı ile şiddetli harap edici gücünü sanki saklıyor. Dünya’nın üzerine saatte 40.000 mil hızla, saniyede 10 trilyon tonluk buz ve kaya kütleleri geliyor. Sesin hızının 70 bin katında bir çarpma meydana gelecek…
… Deniz seviyesinden itibaren (sıfır metreden itibaren) gökyüzü yarılarak açılır. Binlerce kilometre küplük hava infilak eder. Bir şehir genişliğinde sapsarı bir alev on beş saniye içerisinde Dünya’yı deşmeye başlar. Gezegen, yani Dünya, 10 bin depreme uğramış gibi sarsıntıya tutulur. Yer değiştiren bir hava dalgası dünya üzerinde ne varsa siler süpürür, tüm yapıları dümdüz eder. Yoluna çıkan herşeyi ezer geçer. Çarpmanın etkisiyle meydana gelen kratere dünyanın içindekiler dökülmeye başlar. Erimiş kayalardan oluşmuş bir duvar dalgalanarak, ağır hareketlerle çalkalanmaya başlar.
Kraterin içerisinde trilyonlarca ton kaya buharlaşır. Bir kısmı havaya sıçrar ve çoğu uzaya doğru fırlar… Hala bir kısmı, yüzlerce, hatta binlerce mil uzaktan kıtanın yarısına inmek üzere yukarıdalar. Aşağıdaki herşeye büyük bir yokoluş getirecekler. Erimiş olan atıkların bir kısmı okyanusa akarak, devasa tsunamilerin meydana gelmesine sebep olur. Tozlu atıklar atmosfere yayılır ve Dünya’nın çevresini kaplayarak, güneş ışığının gelmesini engelller. Güneş ışığı yerine, milyarlarca meteorun parlaklığı ışık saçar. Bu ışık; yakıcı ısısı ile yeri kavurur.” 23
Bu tanım kuşkusuz hiç de uzak değildir. Buna neden olan sadece bir kuyruklu yıldızdır ve böyle bir kuyruklu yıldızın ne zaman Dünya’ya çarpacağı belli değildir. Kıyamet, insanlar her ne kadar kabul etmek istemeseler de, karşılarına hiç de uzak olmayan ihtimallerle çıkabilir. Kuran’da önemli bir gerçek haber verilmektedir. Ayette belirtildiği gibi kuşkusuz kıyamet saati gitgide insanlara yaklaşmaktadır:
Göklerin ve yerin gaybı Allah’a aittir. (Kıyamet) Saatin(in) emri de yalnızca (süratli) göz açıp kapama gibidir veya daha yakındır. Şüphesiz, Allah her şeye güç yetirendir. (Nahl Suresi, 77)
Karadelikler
Bugün pek çok galaksinin merkezinde dev kütleli karadelikler olduğu düşünülmektedir. Sahip oldukları korkunç çekim alanlarıyla, çevrelerinde bulunan herşeyi yutan bu kozmik anoforlar kendi ürettikleri ışınları dahi içlerine çekerler. Etraflarında bulunan herşeyi yuttukça, çekim güçleri artar. Kendilerinden kat kat büyük yıldızları, gezegenleri, daha küçük karadelikleri, hatta galaksileri dahi kendilerine çekebilirler. Bu nedenle bir karadelik gittikçe şişer, artık daha geniş bir alana etki ederek çevresinde bulunan herşeyi yutar.
Dünya, evrende uçsuz bucaksız bir boşluk içinde süratle hareket etmektedir. Dolayısıyla Dünya’nın bu sonsuz boşluk içinde, böyle bir karadeliğin etki alanına girmesi de ihtimal dahilindedir.
Karadelik İhtimali
Karadelik herşeyi içine çeken, oldukça yoğun bir oluşumdur. Çekim gücü çok fazladır, bu yüzden karadeliklerin çekim alanlarına giren herhangi bir kütlenin bu çekimden kaçabilme ihtimali yoktur.
Karadelik tıpkı bir elektrik süpürgesinin hortumu gibi çevresinde bulunan herşeyi içine çeker. Tonlarca ağırlıktaki kütlelere sahip olan gezegenler, uydular, göktaşları, hatta yıldızlar bile karadeliğin çekim gücüne karşı koyamazlar. Bir kere karadeliğin çekim alanına girdikten sonra, artık asla geriye dönüş yoktur.
Peki karadelik, içine giren herşeyi neden çeker?
Bilindiği gibi her cismin belli bir çekim kuvveti vardır. Buna Dünyanın çekim gücünü örnek verebiliriz. Bir taşı havaya attığınızda taş, atış hızına bağlı olarak bir müddet yol aldıktan sonra, yerin çekim kuvveti nedeniyle tekrar yere düşer. Bir cismin Dünya’nın çekim gücünden kurtulabilmesi için belli bir hızın üstüne çıkması gerekir ki, bu hıza “kaçış hızı” denir. Örneğin bir roketin bir müddet yükseldikten sonra tekrar düşmemesi için kaçış hızıyla hareket etmesi gerekir. Dünya’nın kaçış hızı saniyede 11,2 km’dir. Bu nedenle roketin uzaya gidebilmesi için saniyede 11,2 km’ik bir hızla hareket etmesi gerekir.
Karadeliğin kaçış hızı ise ışık hızından fazladır. Yani karadeliğin çekim alanına giren bir cismin onun çekim gücünden kurtulabilmesi için ışık hızından fazla bir hızla karadelikten uzaklaşması gerekmektedir. Ancak hiçbir madde ışık hızını aşamayacağı için karadeliğin çekim alanından da kurtulamaz. Öyle ki saniyede 300.000 km. gibi yüksek bir hızla hareket eden ışık demetleri bile karadeliğin çekim gücüne karşı koyamazlar. Bu nedenle ışığı dahi yutan bu gök cisimleri, her zaman karanlıktır. İşte uzayda müthiş bir hızla ilerleyen Dünyamızın birgün böyle bir karadeliğin çekim alanına girmemesi için de hiçbir sebep yoktur.
Nitekim ABD’li gökbilimciler, Güneş Sistemimizin de içinde yer aldığı Samanyolu galaksisinin merkezinde, her biri Güneş büyüklüğünde milyonlarca yıldızı yutabilecek kapasitede ve halen aktif olan iki tane karadelik belirlediklerini açıkladılar.
Amerikan Astronomi Derneği yıllık toplantısında açıklanan bilimsel raporlara göre, karadeliklerden biri Samanyolunun tam merkezinde, Dünya’dan 26.000 ışık yılı, yani 9.6 trilyon km uzaklıkta bulunuyor. “Sagittarius A” (A-Star) adı verilen karadeliğin kapladığı hacim, bizim Güneş Sistemi büyüklüğünde, ancak kütlesi milyonlarca kez daha fazla. Hesaplamalara göre 2.6 milyar Güneş kütlesine eşit bu karadelik çevresindeki yıldızları saniyede 965 km’lik bir hızla kendisine doğru çekiyor. Bu kuşkusuz önemli bir gelişme ve aynı oranda da büyük bir tehlikedir. Samanyolu’nun tam ortasında böyle bir tehlikenin var olması, Dünya’yı tehdit eden karadelik tehlikesinin hangi boyutlarda olduğunu göstermektedir.
Dünya’dan 40.000 ışık yılı ötedeki disk şeklindeki “Old Faithful” adlı ikinci karadelik ise çok daha büyük. Bu karadelik, çevresindeki yıldızları doymak bilmeyen bir canavar gibi devamlı olarak yutuyor.
A-Star’ın saniyede 965 km. gibi yüksek bir hızla çevresindeki yıldızları çekmesi, bu karadeliğin bu yıldızları yuttuktan sonra çekim gücünün artacağını göstermektedir. Böylece çevresinde bulunan nesneleri daha büyük bir hızla çekmeye başlayarak, böyle bir sürecin sonucunda inanılmaz bir çekim gücüne sahip olacaktır.
Daha önce anlattığımız gibi, karadelikler ışık demetlerini de yutarlar. Bundan dolayı en gelişmiş teleskoplar aracılığıyla, yakınına dahi gidilse görülmez, fark edilemezler. Bu sebeple onların keşfedilmesi ve varlığından emin olunabilmesi için birtakım çalışmaların ve ölçümlerin yapılması gerekmektedir. Bilim adamlarının tespit ettikleri karadeliklerin çeşitli ihtimaller üstüne yapılan ölçümler sonucu varlıkları ispatlanmıştır. Şu anda yapılan çalışmaların yetersizliği nedeniyle varlığı ispatlanmayan daha birçok karadeliğin mevcut olması ihtimali oldukça kuvvetlidir.
Öyle ki, bugün birçok bilim adamı Güneş’in bir eşinin olduğunu ve bu yıldızın sonradan karadeliğe dönüşmüş olabileceğini belirtmektedirler. Bu tahminin nedeni de Samanyolundaki tüm yıldızların ikili, üçlü, beşli gruplar halinde bulunmalarıdır. Güneş’in yalnız bir yıldız olması birçok bilim adamına bir eşinin var olup, sonradan karadeliğe dönüşmüş olması ihtimalini düşündürüyor. Bu ihtimali güçlendiren deliller ise azımsanamıyacak kadar yüksek. Bu teori bugün araştırılıyor; fakat Güneş’in Dünyamızdan sadece 150 milyon km. uzakta olduğunu düşünürsek böyle bir ihtimalin Dünyamız için ne derece büyük bir tehlike arzettiği açıkça ortadadır. Kısaca bizim haberimizin olmadığı bir anda Dünyamızın, herhangi bir karadeliğin çekim alanına girmemesi için hiçbir sebep yoktur.
Bugün birçok bilim adamı Dünya’nın muhtemel olarak karadelikler tarafından yutulmak suretiyle yok olacağını düşünmektedir. Dünya böyle bir karadeliğin içine girmese bile bir karadeliğin bulunduğumuz sistemin yakınından geçmesi de kuvvetli bir felaket ihtimalidir. Bir karadelik sessiz sedasız, Güneş Sistemi’ne yaklaştığında ne olur?
Böyle bir gökcisminin bulunduğumuz sistemin yakınından geçmesi birçok gezegenin yörüngelerinden çıkmasına sebep olabilir. Elbette buna benzer birçok olay sonucunda Dünya’daki pek çok denge altüst olacaktır. Yüzlerce, binlerce asteroid böyle bir çekim kuvvetinden etkilenebilir. Bunlardan karadeliğe kendileri çekilenler olabileceği gibi, çekimden etkilenen yüzlerce ya da binlerce gökcismi de Dünya’ya düşebilir.
Galaksilerin Çarpışması
Bugün evrende bizimki gibi 200′e yakın galaksi daha olduğu ve her galaksinin bünyesinde de Güneşimiz gibi 200 milyar Güneş olduğu tahmin edilmektedir. Bu dev gökcisimlerinin ise hiçbiri sabit olarak yerlerinde durmamaktadır. Hepsi hem kendi çevrelerinde dönmekte, hem de belli bir istikamete doğru ilerlemektedir. Sözgelimi Dünya, içinde bulunduğu galaksinin hareketi nedeniyle Solap Apex adı verilen bir yörünge boyunca Vega Yıldızına doğru oldukça yüksek bir hızla hareket etmektedir. Diğer galaksiler de aynı şekilde hareket etmektedir. Nitekim halen uzayda büyük çarpışmalar ve dev patlamalar olmakta, Dünyamızdan milyonlarca ışık yılı uzakta gerçekleştiği için insanlar bu olaylardan haberdar olmamaktadırlar.
Örneğin Amerikan Hubble teleskobu Dünya’dan 63 milyon ışık yılı ötede meydana gelen bir çarpışmanın resmini çekmiştir. NASA’ya ulaşan fotoğrafları inceleyen bilim adamları söz konusu görüntülerde iki galaksinin birbiriyle çarpışmasının yer aldığını bildirmişlerdir. Son derece ayrıntılı ve çarpıcı bir şekilde belirlenen bu çarpışma sonucunda yeni gök cisimleri, aynı zamanda da kilometreler boyunca etrafa yayılan hidrojen gazı bulutları meydana gelmiştir. Böyle bir çarpışmanın Dünya’nın yakınlarında olması durumunda, belki de Dünya’nın sonunu belirleyen sebeplerden bir tanesi gerçekleşmiş olacaktır.
Üstelik bilim adamları Dünya’nın içinde yer aldığı samanyolu galaksisini de muhtemelen böyle bir sonun beklediğini bildirmişlerdir. Bu konu ile ilgili bir haber şöyledir:
“Astrofizikçiler Dünyamızın ciddi ve yakın problemleri olduğundan bahsediyorlar. Bunlardan ilki, olası bir süpernova patlaması. (süpernova: çok parlak duruma gelerek, bazen gündüz bile görünebilen yıldız) Bu patlamanın nerede ve ne zaman olacağı henüz kesin değilse bile, ortaya atılan iddialar oldukça yakın bir geleceğe ait ve pek de içaçıcı değil. Bilim adamlarına göre, Dünya’dan yaklaşık 430 ışık yılı uzakta bulunan, dev kırmızı Betelguise yıldızı patlamaya hazır görünüyor. Bilim adamlarına göre bu tür yıldızlar (hipernova), karadeliklerin birleşmesi ya da bu karadeliklerin nötron yıldızlarıyla birleşmesi sonucunda oluşuyor. Ancak kimse, bu korkunç bombaların evrene nasıl dağılmış olduğunu veya herhangi birinin Dünya’ya yaklaşması halinde, sonumuzun ne olacağını bilmiyor.” 24
Kuran’da o gün dünyada şiddetli sarsıntıların olacağı, insanların büyük bir dehşet yaşayacağı, Güneş’in, ayın, yıldızların kararacağı, herşeyin hızla yok olacağı bildirilmiştir. Böylesine muhtemel bir çarpışma sonucunda tüm bu sayılanların bir anda gerçekleşeceği, sadece Dünya’nın değil tüm Samanyolu Galaksisi’nin de bundan etkileneceği açık bir gerçektir.
Görüldüğü gibi yapılan bilimsel çalışmalar da bize Allah’ın Kuran’da vaat ettiği kıyametin bir gün mutlaka geleceğini gösteriyor. Kuran’da belirtildiği şekilde canlı-cansız her varlık gibi dünya da bir gün yok olacak ve Allah gökleri ve yeri yok ettikten sonra, bambaşka bir gök ve bambaşka bir yer yaratacaktır. Ancak Allah’ın bunun için bir sebebe ihtiyacı yoktur. Bunlar ancak Dünya’nın fiziksel olarak da bir ölümü olabileceğini açıklamak için anlatılmışlardır. Ancak kuşkusuz Allah dilerse bugün ya da yarın hiçbir patlama, çarpışma vs. olmadan kıyameti başlatabilir.
Buraya kadar saydığımız olasılıklar canlılığın yok olması için muhtemel olan çok sayıda ihtimalden yalnızca birkaç tanesidir. Dünya’nın bu sebeplerden birisi ile karşılaşması ihtimal dahilindedir. Yapılan araştırmalar bunların olası bir gerçeğe işaret ettiklerini göstermektedir.
Evrenin gitgide açılması sonucunda da yine evreni bekleyen farklı bir ölüm şekli vardır. İnsanların birçoğu bu ihtimalleri kendilerinden uzak gördüklerinden veya bunları düşünmeyi kendilerinden sonraki nesillere bırakmayı tercih ettiklerinden bu felaket ihtimallerine karşı rahat davranmaktadırlar. Fakat Dünya’nın yok olması için bunlardan çok daha yakın ihtimaller de mevcuttur. Sayılan tüm ihtimaller içinde hangisinin kıyameti getireceğini, hangisinin daha önce olacağını ise şüphesiz yalnızca Allah bilir. İnsanlar her ne kadar kendilerinden uzak görseler de yapılan araştırmalar ve gözle görülür bir felaket artışı bütün bunların yakınlığını göstermektedir. En önemlisi de bütün bunların gerçekleşebilmesi yalnızca Allah’ın izni ve takdirine bağlıdır. Ve elbette Allah bütün bilinen sebeplerin dışında hiç umulmadık ve bilinmeyen bir sebeple ya da sebepsiz olarak da kıyameti getirmeye kadirdir. Ayette Allah şöyle buyurmaktadır:
O, gökleri ve yeri hak olarak yaratandır. O’nun “Ol” dediği gün (herşey) oluverir, O’nun sözü haktır. Sur’a üfürüldüğü gün, mülk O’nundur. O, gaybı ve müşahede edilebileni bilendir. O, hüküm ve hikmet sahibi olandır, haberdar olandır. (Enam Suresi, 73)
Allah Herşeye Güç Yetirendir
Kainatın sonunun nasıl olacağı insanların aklını yıllardır kurcalayan bir soru olmuştur. İnsanın aklına pek çok sebep, olasılık gelebilir, ama Allah dilediği takdirde böyle bir olayın hiçbir sebep olmadan, bir anda gerçekleşebileceğini unutmamak gerekir. Bilimsel çalışmalar sonucunda ortaya çıkan ihtimaller, üzerinde düşünebilmemiz ve o gün gelmeden önce Allah’a dönüp yönelebilmemiz için yalnızca birer hatırlatıcı niteliğindedir. Allah, ne zaman ve ne şekilde dilerse o zorlu günü gerçekleştirecektir. İman edenler kıyamet gününün Allah katında belirlenmiş olan bir zamanda gerçekleşeceğine kesin bir bilgiyle inanırlar. O gün, Allah’ın Kuran’da tarif ettiği şekliyle insanların karşısına çıkacaktır. Kuran’da Allah’ın herşeye güç yetiren olduğu şu şekilde açıklanmaktadır:
… kendilerine va’dettiğimiz şeyi onlara gösteririz ki, Biz gerçekten onların üstünde güç yetirenleriz. (Zuhruf Suresi, 42)
Bilindiği gibi bugün mevcut düzenin bozulması ve dünya üzerindeki canlılığın yok olması için sayısız neden vardır. Üstelik bu nedenler zaman ilerledikçe daha da artmakta, ciddi boyutlara ulaşmaktadır. Dünya hızla kendisi için belirlenmiş olan sona doğru hareket etmektedir ve bunun açık alametleri vardır. İnsanların çoğu gözardı etse de kıyamet günü hızla yaklaşmaktadır. Kuran’da bu gerçeğe şöyle işaret edilmiştir:
Şüphesiz, kıyamet-saati yaklaşarak gelmektedir. Herkesin harcadığı çabanın karşılığını alması için, onun (koşup haberini) neredeyse gizleyeceğim. (Ta-ha Suresi, 15)
Pek çok bilim adamı sadece bilimsel veriler ve araştırmalara dayanarak evrenin bir gün kesin olarak yok olacağı noktasında birleşmektedir. Gazete, dergi ve televizyon gibi birçok yayın organı sık sık bilim adamlarının araştırmalarının sonuçlarından örnekler vermektedir. Söz konusu gerçeğin farkında olan bu kişiler Dünyamıza dört bir yandan yaklaşan felaketleri önlemek ve dolayısıyla evrenin ölümü erteleyebilmek umuduyla tüm ihtimalleri araştırmakta, bu konularda ciddi çalışmalar yapmaktadırlar. Araştırılan bir diğer konu ise bu ihtimallerin gerçekleşmesi durumunda Dünyamızda meydana gelecek olan fiziksel değişim ve bu değişimin hayat üzerindeki etkisinin ne yönde olacağıdır. Nitekim gerçekleştirilen çalışmalar sonucunda ortaya çıkan veriler ile Allah’ın Kuran’da bildirdiği o güne ait olaylar birçok yönden benzerlik göstermektedir.

KIYAMET GÜNÜ KESİN OLAN BİR GERÇEKTİR.4

Kıyamet Vaktinde İnsanlar
Buraya kadar anlatılan bütün olaylar, insanların hiç haberi olmadığı bir anda, daha önce hiç duyulmamış ve tanınmamış bir sesin duyulması ile başlamıştır. Ve dünyadaki tüm insanlar şu anda da olduğu gibi herşeyin hiç değişmeden ve bozulmadan aynen devam edeceğini düşünürken, ani bir yakalanışla yakalanmışlardır.
Sur’a üfürülmesinden hemen önce gerçekleşen olayların bir önceki günden herhangi bir farkı yoktur. Dünya yine aynı hızla dönmekte, Güneş yine Dünya’yı aydınlatmakta, yaşam devam etmekte ve insanların birçoğu neden, kim tarafından yaratıldıklarını ve sonlarını düşünmeden, bir alışkanlık içinde hayatlarına devam etmektedir. Kimi, akşam gelecek misafirine yapacağı yemeği, kimi yapacağı iş görüşmelerini düşünürken, kimi alışveriş yaparken, kimi uyurken ve büyük bir bölümü de Allah’ın varlığını inkar halindeyken bu sesi duyacak ve herşey bir anda başlayacak, herşey bir anda son bulacaktır.
İnsanın güçlü zannettiği, övünerek böbürlendiği bedeni hiç beklemediği bir anda dört bir yandan ölümle sarılıp kuşatılacaktır. Artık can derdinden başka hiçbir sorun ve dert kalmayacaktır. İnsanlar yaşadıkları korkunun şiddetinden, değer verdikleri, tutkuyla bağlandıkları, uğrunda her türlü fedakarlığı göze aldıkları şeyleri bir anda görmez olacaklardır.
Kıyametin meydana getirdiği bütün bu korku, dehşet ve şaşkınlık dünyada inkar içinde bir yaşam süren insanın gafletine bir karşılıktır. O gün başlayan bu dayanılmaz zorluklar sonsuza kadar inkarcıların peşini bırakmayacaktır. Birbiri ardına meydana gelen tüm bu olaylar onlardaki paniği, dehşeti daha da arttırır. Geçen her saniye yeni azap çeşitleri ve belaları getirmektedir. Karşılaştığı akıllara durgunluk veren bu olaylar o güne kadar inkar ettikleri Allah’ın büyüklüğünü sergiler. İnsan bu güç karşısında alabildiğine güçsüz ve çaresizdir. Pişmanlık, üzüntü ve korku dışında yapabileceği birşey yoktur. Saniyeler ilerledikçe Allah’ın ona ebedi hayatında sunacağı korkunç azabı daha iyi anlar. O gün karşılaştığı dehşet dolu dakikalar sonsuz hayatı boyunca yaşayacağı azabın sadece sınırlı kesitleridir. Kuran’da o gün insanların yaşayacakları olaylar karşısında duyacakları korku detaylı olarak anlatılmıştır.
İnsanların Yaşadıkları Korku
Allah birçok ayette insanların dünya hayatına tutkuyla bağlı olduklarını ve bu tutkunun onlara ahiret hayatında hiçbir faydası olmayacağını belirtmiştir. İnsanın dünya hayatında değer verdiği, önemsediği, uğruna pek çok şeyi göze aldığı değerler, eğer Allah rızası için ve Allah yolunda kullanılmıyorsa, insana kayıptan başka birşey kazandırmazlar. Bu değerlerin her biri insanları denemek için, özel olarak yaratılmıştır. Asıl yurt ise ahiret yurdudur. Dünyaya ait şeylerin hiçbir önemi olmadığı ise Kuran’da şu şekilde anlatılır:
Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış altın ve gümüşe, salma güzel atlara, hayvanlara ve ekinlere duyulan tutkulu şehvet insanlara ‘süslü ve çekici’ kılındı. Bunlar, dünya hayatının metaıdır. Asıl varılacak güzel yer Allah katında olandır. (Al-i İmran Suresi, 14)
Dünya hayatının ayette de anlatılan tüm bu “çekici” özelliklerine insan hırsla bağlanmakta, tüm ömrünü bunları elde edebilmek için harcayabilmektedir. Kuran’da dünya hayatıyla ilgili olarak şöyle buyrulur:
Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, ‘(eğlence türünden) tutkulu bir oyalama’, bir süs, kendi aranızda bir övünme (süresi ve konusu), mal ve çocuklarda bir ‘çoğalma-tutkusu’dur. Bir yağmur örneği gibi; onun bitirdiği ekin ekicilerin (veya kafirlerin) hoşuna gitmiştir, sonra kuruyuverir, bir de bakarsın ki sapsarı kesilmiş, sonra o, bir çer-çöp oluvermiştir. Ahirette ise şiddetli bir azab; Allah’tan bir mağfiret ve bir hoşnutluk (rıza) vardır. Dünya hayatı, aldanış olan bir metadan başka bir şey değildir. (Hadid Suresi, 20)
Dünya hayatının en büyük amaçlarından biri mallarla, oğullarla, kısaca sahip olunan tüm değerlerle övünmektir. Ancak Kuran’da özellikle vurgulanan ve tüm toplumlar için de geçerli olan bir gerçek, dünya hayatında sahip olunan en önemli tutkulardan birinin evlat olduğu gerçeğidir. Çocuk edinme isteği gençlik yıllarından itibaren insanlara öğretilir. Çocuk, insanlar arasında hem sebepsiz bir rekabet unsuru hem de geleceğe yönelik bir güvence anlamını taşımaktadır.
Bir diğer tutku da mala ve zenginliğe yönelik olandır. Bilindiği gibi insanların dünya hayatları süresince tüm hedefleri, planları, çabaları bu amaç üzerine kurulmuştur. Mal ve para tutkusu insanların gözünü bürüdüğü için tüm ahlaki değerler önemini kaybetmiş, insan karakterini şekillendiren tek ölçü maddiyat olmuştur. Kuran ahlakı, emir ve yasakları, insanların hayatındaki önceliğini kaybetmiş, mal yığıp, biriktirmek tek amaç olmuş, ilişkilerde çıkarlar ön plana çıkmıştır.
Oysa kıyamet günü geldiğinde herşey tersine döner. İnsanlar karşılaştıkları günün korkusundan değer verdikleri herşeyi bir anda unuturlar. Hırs haline getirdikleri şeylerin artık bir anlamı olmadığını anlarlar. Değer yargıları birkaç saniye içinde değişir. Artık malın hatta evladın bile bir değeri yoktur. Annelik veya babalık duyguları anlamını yitirmiştir. Dünyada en değer verdiği kişileri; kendi çocuğunu bile kıyamet gününün dehşeti karşısında unutacaktır. Kimse çocuğunun durumunu sormayacak, bunu aklına dahi getirmeyecektir. Kuşkusuz kıyametin vuku bulacağı bu gün, inanmayanlar için zorlu bir gündür:
Gökyüzünün erimiş maden gibi olacağı gün; Dağlar da (etrafa uçuşmuş) rengarenk yün gibi olacak. (Böyle bir günde) Hiçbir yakın dost bir yakın dostu sormaz. Onlar birbirlerine gösterilirler. Bir suçlu-günahkar, o günün azabına karşılık olmak üzere, oğullarını fidye olarak vermek ister; kendi eşini ve kardeşini, ve onu barındıran aşiretini de; yeryüzünde bulunanların tümünü (verse de); sonra bir kurtulsa. (Mearic Suresi, 8-14)
Göğün bulutlarla parçalanacağı ve meleklerin bir indirilme ile indirileceği gün; işte o gün, gerçek mülk, Rahman (olan Allah)ındır. İnkar edenler için oldukça zorlu bir gündür. (Furkan Suresi, 25-26)
Henüz bebeklik çağında olan çocuklar bile o gün aileleri tarafından terk edilir. İnsanlar hiç beklemedikleri ve daha önce eşini benzerini görmedikleri bu olaylar karşısında ne yapacaklarını şaşırırlar. Korku öylesine ani ve şiddetli bir şekilde gelmiştir ki, hamile kadınlar bu şokun etkisiyle çocuklarını düşürürler. Kuran’da o zorlu günde yaşanacak olayların paniğiyle kadınların emzirdikleri çocukları dahi unuttukları şöyle bildirilmiştir:
Onu gördüğünüz gün, her emzikli kendi emzirdiğini unutup geçecek ve her gebe kendi yükünü düşürecektir. (Hac Suresi, 2)
Kıyamet günü, dünyadayken kendisine yapılan çağrılardan yüz çeviren, gerçek dost ve yaratıcısı olan Allah’ı unutanların birbirlerinden kaçıp kurtulmak istediği bir gündür. Herkes kendi derdindedir. O dehşetli günde insanlar arasında hiçbir bağ; ne soy, ne akrabalık, ne de arkadaşlık bağlarının kalmadığı Kuran’da şöyle bildirilir:
Kişi o gün, kendi kardeşinden kaçar; Annesinden ve babasından, eşinden ve çocuklarından. O gün, onlardan her birisinin kendine yetecek bir işi vardır. (Abese Suresi, 34-37)
İnsanlar Sarhoş Gibidir
İnsanlar o gün gördükleri karşısında tüm soğukkanlılıklarını, kendilerine olan güvenlerini ve metanetlerini yitirirler. Ölümle karşılaşıldığı an herşey değerini yitirir, yüzlerdeki ifade, tavırlar, konuşmalar farklılaşır.
Ölüm karşısında insanların yaşadıkları korku ve dehşete filmlerde şahit oluruz. O anda verilen tepkiler insanların içinde bulundukları ruh halini çok iyi anlatır. Ama izlenilen görüntülerde insanların az da olsa kurtulma ümitleri vardır. Öleceklerine kesin kanaatleri gelse de, ölümden sonra olacakları tam olarak bilemezler ya da büyük bir kısmı ölümle birlikte yok olacağını düşünür. Oysa kıyamet gününde daha ölüm gelip çatmamış olsa bile, yaşanan olaylar insan için hiçbir kurtulma ihtimalinin olmadığını tüm açıklığıyla ortaya koyar. İnkar edenler kendilerine vaat edildiği halde inanmadıkları bir günü karşılarında bulurlar. O gün, evrendeki düzenin bir yaratıcısının ve koruyucusunun olduğunun, O dilediği anda da herşeyin yok olacağının bütün açıklığıyla gözler önüne serildiği bir gündür.
İnsanlar ölümün, o güne kadar düşündükleri gibi bir yokoluş olmadığını anlarlar. O ana kadar Allah’ın varlığına dolayısıyla ahirete inanmadıklarından, ölüm sonrasında gerçekleşecek olayları hiç düşünmemişlerdir. Ama Allah’ın varlığını ve gücünü ardı ardına gelen bu olaylar sonucunda apaçık görünce, kendilerini bekleyen sonun da farkına varmışlardır. Kurtulma umudu olmadığı gibi, kendilerini bekleyen yeni ve sonsuz bir yaşam olduğunu da anlamışlardır. Bu inkarcılar için zorlu bir yaşamdır. Sonsuza kadar çekecekleri azap ve sıkıntı, o gün yaşananlarla kıyaslanamayacak kadar şiddetli olacaktır. Ayetlerde inkar edenlerin böyle bir yaşamın yerine yok oluşu tercih edecekleri şöyle anlatılır:
Gerçekten Biz sizi yakın bir azap ile uyardık. Kişinin kendi ellerinin önceden takdim ettiklerine bakacağı gün, kafir olan da: “Ah, keşke ben bir toprak oluverseydim” diyecek. (Nebe Suresi, 40)
İnsanların karşılaştıkları olaylardan dolayı şiddetli bir korku, panik ve şaşkınlık içinde, adeta sarhoş oldukları ise ayette şöyle bildirilir:
… İnsanları da sarhoş olmuş görürsün, oysa onlar sarhoş değillerdir. Ancak Allah’ın azabı pek şiddetlidir. (Hac Suresi, 2)
İnsanın şiddetli korku anında vücudunda meydana gelen değişiklikler ve kontrolsüz hareketleri ile sarhoş insanların tavırları birbirine çok benzer. Şiddetli bir korku anında baş dönmesi, ağlama görülür, görüntü bulanıklaşabilir.
Buraya kadar anlatılan olaylardan da anlaşıldığı gibi, o zorlu gün insanlar çok büyük bir panik yaşayacaklardır. Allah insanların yaşadığı bu şiddetli korkuyu ve korkunun sonucunda oluşan fiziksel tepkileri sarhoşluğa benzetmektedir. O gün sarhoş gibi olan insanlar kontrolsüz tavırlar sergileyerek oradan oraya koşmaya başlarlar. Kuran’da yapılan benzetme, insanların bu durumlarını şöyle açıklamaktadır:
İnsanların, ‘her yana dağılmış’ pervaneler gibi olacakları gün… (Kaaria Suresi, 4)
Gözlerdeki Dehşet İfadesi
Gerçek olan va’d yaklaşmıştır, işte o zaman, inkar edenlerin gözleri yuvalarından fırlayacak: “Eyvahlar bize, biz bundan tam bir gaflet içindeydik, hayır, bizler zalim kimselerdik” (diyecekler). (Enbiya Suresi, 97)
Göz, insanın yaşadığı korkunun şiddetini ilk ele veren organdır. O günün korkusunu yaşayacak olan insanların, karşılaştıkları dehşetten dolayı gözleri yerlerinden fırlayacaktır. Burada geçen “gözlerin yuvalarından fırlaması” benzetmesi, insanın yaşadığı korkunun şiddetini anlatır. Bu anda insanların göz bebekleri büyür, beyazı ortaya çıkar, donuklaşmaya başlar. Kıyametin gerçekleşeceği an “istisnasız insanların hepsi” bu korkuyu yaşayacaktır. Bu tüyler ürpertici olaylar karşısında kimsenin yapacak bir şeyi, başlarına gelenleri önlemek için getirecek çözümleri yoktur. Sadece korku duyarlar. Ayetteki benzetme bu korkuyu açıklıkla izah etmektedir.
Çocukların Saçlarının Beyazlaşması
Eğer inkar edecek olursanız, çocukların saçlarını ağartan bir günde kendinizi nasıl koruyacaksınız? (Müzemmil Suresi, 17)
Kıyamet gününün korkusu küçük çocukları da saracaktır. Bugünün gerçek mahiyetini bilmeyen, bunun sonsuz azabın ilk günü olduğunun bilincinde olmayan çocuklarda yetişkinlerden farklı bir korku vardır. İnsanlar geçici dünya hayatı boyunca yaptıkları ahlaksızlıkların pişmanlığı içindedirler. Çocuklar ne olduğunu dahi kavrayacak bir bilinçte değildirler. Buna rağmen gördükleri olayların şiddetinden dolayı saçları bembeyaz olur. Böyle bir fiziksel değişim, o zorlu günün büyüklüğünü anlamak açısından oldukça önemlidir. Çünkü o güne kadar dünyada çok çeşitli felaketler yaşanmıştır. Her biri insanlara çok şiddetli korku vermiş ve onları derinden etkilemiştir. Ama bu felaketlerin hiçbiri kıyamet günü meydana gelecek olaylarla kıyaslandığında çocukların saçlarını ağartacak kadar şiddetli değildir. O gün insanların dünya hayatı boyunca yaşadıkları en zorlu gündür. Öyle ki karşılaşılan olayların şiddeti, kısa yaşamlarında korkunun mahiyetini ve tehlikelerin getireceklerini tam olarak idrak edememiş olan çocukların dahi saçlarının korkudan bembeyaz olmasına neden olmaktadır.
Hayvanların Durumu
Gözünüzde vahşi hayvanları canlandırmaya çalışın, kaplan, aslan, kurt, çakal, ayı… Bu hayvanlar, kıyamet günü meydana gelen olayların etkisi ile artık birbirleri ile mücadele etmeyi bırakacak ve biraraya toplanacaklardır. Binlerce vahşi hayvanın meydana getirdiği bu görüntünün ürkütücülüğü ise çok açıktır. Allah kıyamet günü doğa ve insan üzerinde çok büyük değişiklikler olacağını pek çok ayette anlatmıştır. Aynı şekilde vahşi hayvanlar da o zorlu günden çok fazla etkileneceklerdir. Bu gerçek Kuran ayetlerinde şöyle bildirilir:
Gebe develer, kendi başına terk edildiği zaman, vahşi-hayvanlar, toplandığı zaman. (Tekvir Suresi, 4-5)

KIYAMET GÜNÜ KESİN OLAN BİR GERÇEKTİR.3

Kıyamet Günü Gerçekleşecek Olaylar
Kıyamet günü Kuran’da haber verildiği üzere, “İnsanların, alemlerin Rabbi için kalkacağı gündür.” (Mutaffifin Suresi, 6). O gün, canlılarla birlikte tüm evrenin yok olduğu dehşetli bir gündür. Bu yokoluş, şimdiye kadar hiçbir yerde görülmemiş olaylar sonucunda gerçekleşecektir. O gün, insanların, hayvanların, var olan herşeyin, kısaca kainatın ölüm günüdür. O gün, Allah’ın yüce kudretinin açıkça görüldüğü ve insanların tümü tarafından idrak edildiği gündür. O gün, inkarcılar için dehşet, korku ve acı dolu bir gündür. O gün, daha önce yaşanmamış bir pişmanlık, korku ve aşağılanmanın hissedileceği gündür.
Kıyamet gününün özellikleri Kuran ayetlerinde çeşitli benzetmelerle ayrıntılı olarak anlatılmıştır. Bu bölümde Kuran’da kıyamet günü gerçekleşecegi bildirilen olayların genel tasviri yapılıp, Allah’ın ayetlerde bildirdiği olayların işaret ettiği manalarının üzerinde durulacaktır. Elbette herşeyin en doğrusunu Allah bilir ve Allah’ın ilmi sonsuzdur. Biz ise her konuda olduğu gibi kıyamet konusunda da yalnızca O’nun bize bildirdiği ve öğrettiği kadarını anlatabiliriz.
Bu bölümde anlatılan olayların hepsinin kaynağı Kuran ayetleridir ve hepsinin gerçekleşeceği kesindir. Tüm tasvirlerin gerçekleşme şeklini de Allah belirlemiştir. Fakat bu olaylar tahmin edilenden çok daha farklı biçimlerde gerçekleşebilir. Bizim kesin olarak bildiğimiz şey Allah’ın vaat ettiği olayların mutlaka yaşanacağı, insanların kıyamet gününde, daha önce hiç karşılaşmadıkları muazzam bir manzara ile karşı karşıya kalacakları ve evrenin içinde barındırdığı tüm canlılarla birlikte tamamen yok olacağıdır. İnsanların ise bütün bunların sebebini öğrenme, bu felaketlerden kaçıp kurtulabilme ya da çözümler arama gibi bir ihtimalleri olmayacaktır. O gün herkesin göreceği gerçek; Allah’ın ve ahiretin varlığıdır.
SUR’A ÜFÜRÜLÜŞ
Kıyamet Sur’a Üfürülmesiyle Başlar
Sur’a da üfürülmüştür. İşte bu, tehdidin (gerçekleştiği) gündür. (Kaf Suresi, 20)
Sur’a üfürülmesi, Allah’ın Kuran’da vaat ettiği kıyamet saatinin artık gelip çattığının haberidir. Bu ses dünya hayatının bitişinin ve ahiretin başlangıcının sesidir. Dünyada kaldığı süre boyunca bu büyük günde göreceklerine karşı haberdar edilen ve vereceği hesap ile uyarılıp korkutulan herkes artık kendilerine vaat edilen gerçekle karşı karşıyadırlar. Hiç beklenmedik bir anda duydukları bu ses daha önce duyulan seslere hiç benzemeyen bir sestir. İnsanlar, kendilerine verilen sürenin son bulduğunu bu işaretten anlayacaklardır. Bu ses, küfre sapanların sonsuza kadar kesintisiz olarak yaşayacakları korku, dehşet ve yılgınlık dolu, zorlu bir günün başladığının habercisidir. Allah Kuran’da şöyle buyurmaktadır:
Çünkü o boruya (sur’a) üfürüldüğü zaman, İşte o gün, zorlu bir gündür; kafirler içinse hiç kolay değildir. (Müdessir Suresi, 8-10)
Dünya üzerinde var olan düzenin çekici süsüne kanarak ona sımsıkı bağlananlar, Allah’ın varlığı ve birliği gerçeğine karşı kördürler. Bütün bunların yaratıcısını, yaratılışını ve bir sona doğru hızla ilerlediğini asla düşünmeden sadece aldandıkları bu görüntü ile sözde mutlu olur, yetinirler. Oysa onları yanıltan bu kusursuz düzen, herşeyin sahibi olan Allah’ın eseridir. Allah’ın yarattığı bu görkemli sistem, yine onun tek bir emriyle akıllara durgunluk verecek şekilde son bulacaktır. İşte böyle bir gün ile kesin olarak karşılaşmayacakları zannında olanlar, Sur’un sesiyle bu gafletten aniden uyanacaklardır. Ancak bu uyanış faydasızdır, çünkü artık Allah ve ahiret adına birşeyler yapmak için çok geçtir.
Geç kalınmıştır, çünkü bazı insanlar bir imtihana tabi oldukları dünya hayatını, ahiretin varlığını umursamadan boş bir çaba uğruna harcamışlardır. Ahirete inanmayan insanların böyle bir anlayışa sahip olabilmelerinin arkasında çok özel bir çaba yatmaktadır. Bu çabanın da mahiyeti ve karşılığı oldukça büyüktür. Temelindeki sebep, dünyadaki bu sınırlı yaşamla tatmin bulmak, daha öncesini veya sonrasını mümkün olduğunca düşünmemektir. Bu anlayış, dünya hayatının geçici zevklerine dalarak ne için yaratıldığını unutmayı da beraberinde getirir. Dolayısıyla, insanların çoğu niye yaşadıklarını, niçin yaratıldıklarını, Yaratanın kendilerinden neler istediğini ve neden ölümün var olduğunu düşünmeden bir ömür geçirirler. Ölüm bildikleri birşeydir, ama ölüm gerçeğinin kendilerine, üzerinde düşünmeleri gereken bu gibi soruları da getireceğinin farkındadırlar. Bunun için mümkün olduğunca bu fikirden uzaklaşmaya bakarlar. Oysa insanın yaratılışının ve dünya üzerindeki kısa yaşamının tek sebebi, yalnızca Allah’a kulluk etmektir. Ölümün yakınlığının, dünya hayatının kısalığının, sahip olduğu ve olmadığı herşeyin sadece imtihanın bir parçası olduğunun farkında olan insanlar, Kuran aracılığıyla insanlara tarif edilmiş olan gerçeklerle de mutlaka karşılaşacaklarının farkındadırlar. Dolayısıyla dünyadaki tek amacın “Allah için yaşamak” olduğunu kavrayabilmişlerdir. Bunu dünyada kavramak insan için büyük bir kazançtır. Böylece aldatıcı bir dünyadan uzaklaşmakta, tek gerçeğe, yani “ahirete” yönelmektedir.
Nefsinin, yani sadece zevklerinin, şehvetinin peşinden giderek hareket eden bir insanın en büyük isteği, içinde bulunduğu düzenin hep sürmesi, asla son bulmamasıdır. Aslında halinden pek de memnun değildir, çünkü yaşamında sürekli zorluklar ve sıkıntılar vardır. Ama şeytan binbir çeşit oyalama yöntemiyle kendisini aldatmakta, sürekli sıkıntı ve üzüntü çektiği bu yaşamı, sonsuz bir azaba inanmayı reddederek tercih etmektedir. Ancak, bir sabah işe giderken, veya bir gece vakti hırslarını ve beklentilerini ertesi sabaha erteleyip uyumaya hazırlanırken, birdenbire “Sur”un sesini duyan bir insanın ruh hali kuşkusuz çaresiz olacaktır. Sürdürmek istediği düzenin, kendisiyle birlikte son dakikaları gelmiş, bildiği halde inanmayı reddettiği bu muazzam gerçek kendisini aniden yakalamıştır. Hayat boyu kendisini koruyacağını sandığı sahte güçlere sığınmış bir insan için, o an yardım isteyebileceği kimse ya da sığınabileceği hiçbir yer yoktur artık. Çünkü müminler dışında herkes aynı durumdadır, çaresizlik içinde başlarına geleceklere teslim olmuşlar, dünya üzerinde o zamana kadar yaşamış olan tüm insanlar Allah’ın huzurunda toplanmışlardır:
Sur’a üfürülmüştür; böylece onlar kabirlerinden (diriltilip) Rablerine doğru (dalgalar halinde) süzülüp-giderler. (Yasin Suresi, 51)
Sur’un sesi bir inkarcı için “hayatı boyunca kaçıp durduğu gerçeklerle karşılaşma” demek olduğu gibi, “artık yaptıklarını telafi imkanının ortadan kalktığı anı” da ifade eder. O an duyulan korku tarifsizdir, daha önce “ne görülmüş, ne duyulmuş” bir dehşet ve panik yaşanmaktadır. Dünyada yapılan tüm hataların bir telafisi olabilir ya da vakit geçtikçe bu hatalar unutulabilir. Ancak herşeyin sonunun geldiğini bildiren bu ses, yapılan hataların telafisi için artık vakit kalmadığının habercisidir. O gün Sur’un sesi, inkarcılara büyük bir korku getirecek ve her kişi karşılaştığı bu gerçeğe boyun eğecektir. Allah bu durumu Kuran’da şöyle haber verir:
Sur’a üfürüleceği gün, Allah’ın dilediği kimseler dışında, göklerde ve yerde olan herkes artık korkuya kapılmıştır ve her biri ‘boyun bükmüş’ olarak O’na gelmişlerdir. (Neml Suresi, 87)
Oysa insanların tümüne karşılaştıkları böyle bir günden evvel bu gerçek hatırlatılmıştır. Allah insanları, hem ayetleriyle hem de elçileriyle “geri dönüşü olmayan bir gün” gelmeden önce Kendisine yönelmeleri konusunda uyarmış, aksine bir tavır gösterenlere ise ölüm geldikten sonra yardım edilmeyeceğini bildirmiştir. Kuran’da beklemediği bir anda azap ile karşılaşan kişinin duyacağı pişmanlık ve kendisine hiçbir şekilde yardım edilmeyeceği gerçeği şu şekilde açıklanmıştır:
Azab size gelip çatmadan evvel, Rabbinize yönelip-dönün ve O’na teslim olun. Sonra size yardım edilmez Rabbinizden, size indirilenin en güzeline uyun; siz hiç şuurunda değilken, azab apansız size gelip çatmadan evvel. Kişinin (yana yakıla) şöyle diyeceği (gün): “Allah yanında (kullukta) yaptığım kusurlardan dolayı yazıklar olsun (bana) doğrusu ben, (Allah’ın diniyle) alay edenlerdendim.” Veya: “Gerçekten Allah bana hidayet verseydi, elbette muttakilerden olurdum” diyeceği, ya da azabı gördüğü zaman: “Benim için bir kere daha (dünyaya dönme fırsatı) olsaydı da, ihsan edenlerden olsaydım” (diyeceği günden sakının). “Hayır, Benim ayetlerim sana gelmişti, fakat sen onları yalanladın, büyüklüğe kapıldın ve kafirlerden oldun.” Kıyamet günü, Allah’a karşı yalan söyleyenlerin yüzlerinin kapkara olduğunu görürsün. Büyüklenenler için cehennemde bir konaklama yeri mi yok? (Zümer Suresi, 54-60)
Geçici bir çıkar uğruna tercih edilmiş olan dünya hayatı, Sur’un sesiyle artık son bulmaktadır. Bütün insanlar, kendilerine vaat edilenler ile karşı karşıyadır. Meydana gelen olayların gerçekliğinin insanlarda uyandırdığı korku ve dehşet çok büyüktür. Tüm insanlar aynı çağrıya uymakta, geri dönüşü olmayan gerçekle karşılaştıklarının farkına varmaktadırlar. Bu kuşkusuz büyük bir gündür ve bu büyük günde meydana gelecek olan olaylar için Sur’un sesi sadece bir habercidir.
Kıyamet Anında Yeryüzünün Durumu
Şiddetli Sarsıntılar Başlar
Yer, o şiddetli sarsıntısıyla sarsıldığı, Yer, ağırlıklarını dışa atıp-çıkardığı, Ve insan: “Buna ne oluyor?” dediği zaman; O gün (yer), haberlerini anlatacaktır. Çünkü senin Rabbin, ona vahyetmiştir. (Zelzele Suresi, 1-5)
Kıyamet günü her canlının duyabileceği Sur’un sesini, kulakları patlatan bir gürültü izler ve yeryüzü daha önce eşi benzeri görülmemiş bir sarsıntıya tutulur. Dev boyutlardaki dağlar, ağaçlar, gökdelenler, binalar kısaca yeryüzünün her noktası aynı anda sarsılmaya başlar. Bundan önce hiç rastlanmamış bu sarsıntı karşısında insanlar büyük bir paniğe ve korkuya kapılırlar. En korkunç olan ise bu sarsıntıdan kaçacak ya da sığınıp kurtulabilecek hiçbir yerin olmamasıdır. Çünkü bu sarsıntı daha önce insanların görmüş oldukları ve yalnızca belli bir bölge ya da şehirde meydana gelen, saniyelerle hesap edilen depremlerin bir benzeri değildir. Bu kez yaşanan, hiçbir kaçışın olmadığı, aynı anda dünyanın dört bir yanında başlayan ve dünyayı yerle bir edecek olan bir sarsıntıdır. Dünyayı yerle bir edinceye kadar da son bulmayacaktır. (En doğrusunu Allah bilir). Kıyamet günü insanların karşılaşacakları sarsıntıları Allah Kuran’da şöyle bildirmektedir:
 
O sarsıntının sarsacağı gün, Arkasından onu diğer bir sarsıntı izleyecek. O gün yürekler (dehşet içinde) hoplayacak. Gözler zillet içinde düşecek. (Nazi’at Suresi, 6-9)
Dünya üzerinde yaşanmış ve sonuçları insanları derinden etkilemiş sarsıntıları, depremleri bir an için gözünüzün önüne getirin. Bu sarsıntıların tümü sadece saniyelerce sürmüş, ancak buna rağmen ardında büyük enkazlar bırakmıştır. Yüzbinlerle ölçülen bir insan topluluğu bu enkazın altında kalmış ve geride kalanlar, hiç beklemedikleri bir sefalet ve yoksullukla karşılaşmışlardır. Evler, mallar, edinilen kazançlar, tasarruflar çok kısa bir sürede yerlebir olmuştur. Bu felaketler herkesin gözü önünde gerçekleşmiştir ve bu saniyeler içinde hiçbir güç sarsıntıya karşı koyamamıştır. Kıyamet günü karşılaşılacak olan sarsıntı ise ne şiddet, ne meydana gelen sonuç ne de kapsam olarak daha önce dünyada yaşanan depremlere benzemeyecektir ve herşeyden önemlisi geride enkaz değil, bir yaşam belirtisi dahi bırakmayacaktır.
Dünyadaki bir deprem her ne kadar şiddetli olursa olsun, insanlar için çoğu zaman bir kurtuluş olasılığı vardır. İnsanlar bunu bildikleri için sarsıntı başlar başlamaz kendilerini kurtarabilmek amacıyla birtakım tedbirler almaya, hızla depreme karşı güvenlik içinde olabilecekleri bir yere saklanmaya çalışırlar. Oysa insanların hepsi Sur’un üfürülüşü ile anlayacaklardır ki, bu sarsıntılar daha önce yaşadıklarının bir benzeri değildir; hiçbir şekilde kaçıp kurtulma ihtimali yoktur.
Kuşkusuz insanlar, kıyamet saatine dair herşey gibi, meydana gelecek ve kaçış imkanı olmayacak bu sarsıntılar için de Kuran’da şöyle uyarılmışlardır:
Ey insanlar, Rabbinizden korkup-sakının, çünkü kıyamet saatinin sarsıntısı büyük bir şeydir. (Hac Suresi, 1)
O anda artık yeryüzünde sahip olunan hiçbir şeyin değeri ve anlamı kalmamıştır. İnsanları aldatan herşey; lüks evler, dev gökdelenler, beş yıldızlı oteller, ömürleri boyunca hırsla paralar biriktirerek aldıkları ve üzerinde onca emek vererek yaptırdıkları ve düzenledikleri evler, saraylar, köprüler, dünyanın en ünlü yapıları; yüzyıllarca her türlü doğa olayına karşı yıkılmadan ayakta kalabilmiş olan piramitler, tarihi kaleler, şehirler adeta deniz kenarına yapılmış kumdan kaleler gibi hızla çökeceklerdir. Umut bağlanan işyerleri, lüks arabalar kısaca dünya hayatında insanın sahip olduğu, sahip olmakla övündüğü tüm maddi zenginlikler bir anda yok olacaktır. İnsanların elde ettikleri şan, şöhret, itibar ve iktidarın hiçbir anlamı veya önemi kalmayacaktır.
Kuran’da o gün yerin parça parça yıkılıp darmadağın olduğu şöyle bildirilmiştir:
Hayır; yer, parça parça yıkılıp darmadağın olduğu, Rabbin(in buyruğu) geldiği ve melekler dizi dizi durduğu zaman; o gün, cehennem de getirilmiştir. İnsan o gün düşünüp-hatırlar, ancak (bu) hatırlamadan ona ne fayda? (Fecr Suresi, 21-23)
O gün insanların bundan önce güvenle üzerinde gezindikleri yer ayaklarının altından kayar. Türlü bahanelerle Allah’ı inkar için çaba göstermiş ve ne yapması gerektiğini bildiği halde ibadet etmekten kaçmış olan her kişi, sonunda Allah’tan başka sığınılabilecek bir güç olmadığını çok iyi anlar. Ama artık kendileri için ne geriye dönüş, ne yaptıklarını telafi imkanı vardır, ne de yaşanan pişmanlık kişiye bir fayda getirecektir.
İnsanların o gün korku ve dehşetle birlikte tattıkları en yoğun duygulardan birisi de çaresizliktir. Dünyada başına gelebilecek hemen her türlü olası felaket için tedbirini ve önlemini alan, en ölümcül afet, en büyük deprem, en şiddetli kasırga, en dehşetli nükleer savaş için bile korunmasını ve sığınağını hazırlayan insanoğlu, öyle bir olayla karşı karşıya gelir ki, kaçıp sığınabileceği, barınabileceği tek bir güvenli yer dahi bulamaz. Dünyada vazgeçilmez gördüğü, kendisine inkarı makul gösteren zekası da, güç sahibi olduğuna inandığı kişiler de bu dehşetli sarsıntıya karşı hiçbir çare üretemezler ve artık kendileri için kaçış yoktur.
Yer Ağırlıklarını Dışa Atıp, Çıkarır
Yer, ağırlıklarını dışa atıp-çıkardığı, Ve insan: “Buna ne oluyor?” dediği zaman; O gün (yer), haberlerini anlatacaktır. Çünkü senin Rabbin, ona vahyetmiştir. (Zelzele Suresi, 2-5)
Bilindiği gibi dünyanın merkezinde (yerkabuğunun 5.000 6.000 km. aşağısında), oldukça yüksek basınca sahip, kor halinde bir katman bulunmaktadır. Ve bu katmanın sıcaklığının yaklaşık olarak 4.500 oC olduğu tahmin edilmektedir. Nitekim volkan patlaması sonucu yeryüzüne çıkan lavlar bu bölgede, yani magmada bulunmaktadır. Söz konusu patlamalar tarih boyunca birçok şehir halkına dehşet dolu anlar yaşatarak, insanların ölümüne hatta kimi zaman şehirlerin dahi tamamen yok olmasına sebep olmuşlardır. Çeşitli sebeplerden dolayı toprak katmanlarında oluşan kırılmalar sonucunda yeryüzüne sızan lavlar, basınç ne kadar yüksekse o kadar şiddetli fışkırırlar. Aslında burada belirleyici etken, gazın oranıdır. Magma yeryüzüne çıkarken gazlar sıvı haldeki maddeden ayrılarak magmanın üzerinde yayılır ve böylece basıncın artmasına neden olurlar. Magma, gazla ne kadar yüklüyse püskürtme esnasında o kadar fazla patlama olur ve yerin altında fokurdayarak kaynayan lavlar yeryüzüne çıkarak yerin üstünü adeta cehenneme çevirirler. Bu tarz bir patlama sadece belli bir bölgeyi içine alan kısmi bir patlamadır. Üstelik günümüzde yapılan incelemeler sonucu çoğu zaman böyle bir felaketten daha önceden haberdar olunup, tehlikenin bulunduğu bölgede çeşitli tedbirler alınabilmektedir.
 
Kuran ayetlerinde, “yerin ağırlıklarını dışa atması” ifadesiyle o gün yerin altında bulunan pek çok şeyle birlikte, çekirdekte bulunan akışkan kısmın da tamamıyle yerin üstüne çıkacağı işaret edilmektedir. Yeryüzünün tümünde meydana gelen şiddetli sarsıntılar ve yerin tüm katmanlarının kırılması böyle bir şeyin kolaylıkla gerçekleşebilmesi için gereken altyapıyı oluşturacaktır. Yani kıyamet gününde şiddetli depremler yerin altını üstüne getirecek, insanlar başlarına çöken dağlardan, dev binalardan kurtulmaya çalışırken yerdeki çatlaklardan fışkıran lavlar her yanı saracak, bu da insanların ölümden hiçbir şekilde kaçışlarının olmadığını bir kere daha anlamalarına sebep olacaktır. Felaketleri felaketler izleyecek, birinden kurtulmaya çalışan, bir diğeri ile karşılaşacaktır. (En doğrusunu Allah bilir)
Yeryüzü Allah’a boyun eğmiştir. Bu durum Kuran ayetlerinde şöyle bildirilmektedir:
Yer, düzlendiği, içinde olanları dışa atıp boşaldığı, ve ‘kendi yaratılışına uygun Rabbine boyun eğdiği zaman. (İnşikak Suresi, 3-5)
Artık nihai gün gelmiştir. İnsanlara verilen süre dolmuş ve herşey son bulmuştur. Bu günden kurtulabilecek hiçbir canlı yoktur. Tüm olaylar sona erdiğinde yeryüzünde tek bir tohum, tek bir bitki, tek bir mikroorganizma hatta yeryüzünün kendisi de kalmayacaktır.
O gün yerin dışarı atacağı ağırlık, yalnızca magma katmanı değildir. Magma hem mantonun içindeki hem de mantoyla kabuk arasındaki ısı ve madde alışverişlerinin başlıca taşıyıcısıdır. Yani muhtemelen magma ile birlikte taşınan, yerin altında bulunan birçok madde, yüksek bir sıcaklıkla birlikte yerin yüzeyine çıkacaktır. Bu da yeryüzünün görülmedik bir şekilde ısınmasına neden olacaktır. Gerçekleşen olaylar sonucunda, yerin altında bulunan petrol, kömür gibi madenlerle birlikte tüm fosiller ve cesetler, tüm kalıntılar, kısaca yerin altında bulunan canlı cansız herşey dışarı atılacaktır. Kısaca yerin altı üstüne gelecektir. Allah, bu durumu Kuran’da şöyle haber vermektedir:
Ve kabirlerin içi ‘deşilip dışa atıldığı’ zaman; (artık her) nefis önceden takdim ettiklerini ve ertelediklerini bilip-öğrenmiştir. (İnfitar Suresi, 4-5)
Yine yeraltı suları, sarsıntının şiddetiyle kırılan yerin katmanlarından dışarı fışkıracaktır. Tazyikli suyun etkisi ise oldukça şiddetlidir. Hem fışkırmanın başladığı bölgede önemli hasarlar meydana gelecek hem de yaşamı olumsuz etkileyen bir su tabakası yeryüzüne yayılacaktır.
 
Herhangi bir bölgede volkanik patlama olduğu zaman sayısız toz ve katı parçacık atmosferin üst tabakalarına fırlar. Böyle bir patlama sırasında çoğu zaman tüm bölgeyi küllerin kapladığı, söz konusu bölgenin toz duman içinde kaldığı bilinmektedir. Nitekim Allah ayette kıyamet gününde ‘dağların toz duman halinde savrulacağını’ (Vakıa Suresi, 6) bildirmiştir. Kuran’da anlatılanlara uygun olarak, kıyamet gününde dünyanın her yerinde buna benzer patlamaların olması ihtimali oldukça yüksektir.
Görüldüğü gibi insanlar dört bir yandan şiddetli bir azaba uğrayacaklardır. Her tarafı kaplayan toz ve duman bulutu, yine aynı anda yayılan gazlar insanların nefes alamamasına ve acılar içinde kıvranmasına sebep olacaktır. O gün yaşanan bütün bu olaylar inkarcıların sonsuza kadar cehennemin içinde görecekleri ebedi azabın büyüklüğünü anlamaları için yeterlidir. Böylesine dehşetli bir bitirişle insanların hayatlarına son veren Allah, cehennemde inkarcılar için eşi benzeri olmayan maddi ve manevi bir azap hazırlamıştır. Yaşanan olayların azameti karşısında dehşetli bir ölüm korkusu her yanı sarmıştır. Geriye korku ve pişmanlıktan başka hiçbir şey kalmamıştır.
DAĞLARIN DURUMU
Dağlar Kökünden Sökülüp, Savrulur
Dağlar, kökünden sökülüp savurulduğu zaman… (Mürselat Suresi, 10)
Bilindiği gibi dağların yeryüzündeki sarsıntıları engelleme görevleri vardır. Bu gerçek Kuran ayetlerinde de şöyle haber verilmiştir:
Sizi sarsıntıya uğratır diye yerde sarsılmaz dağlar bıraktı, ırmaklar ve yollar da (kıldı). Umulur ki doğru yolu bulursunuz. (Nahl Suresi, 15)
Biz, yeryüzünü bir döşek kılmadık mı? Dağları da birer kazık? (Nebe Suresi, 6-7)
Bugüne kadar dünyada tespit edilmiş en büyük deprem 9.2 şiddetindedir. Ve bu şiddette bir deprem, gerçekleştiği bölgeye çok kısa bir süre içerisinde büyük bir felaket getirir. Kıyamet günü yaşanacak sarsıntı ise Allah’ın dilemesi dışında – dünyada o güne kadar eşi benzeri asla gerçekleşmemiş şiddette bir sarsıntıdır. Bu sarsıntı, birer kazık gibi yerleşerek yeryüzünü şiddetli depremlere karşı koruyan dağların dahi dayanamayacağı kadar büyüktür. Yeryüzündeki en sağlam yapılar olan ve sarsılmaz sıfatını taşıyan dağlar yerlerinden oynatılıp, altındaki toprakla birlikte kaymaya başlar. Kuran’da o gün dağların hareketlenişini anlatan ayetler şu şekildedir:
Ve dağlar (yerlerinden oynatan) bir yürüyüşle yürür. (Tur Suresi,10)
Dağlar yürütülmüş, artık bir serap oluvermiştir. (Nebe Suresi, 20)
Dağları yürüteceğimiz gün, yeri çırılçıplak (dümdüz olmuş) görürsün; onları birarada toplamışız da, içlerinden hiçbirini dışarda bırakmamışızdır. (Kehf Suresi, 47)
Yeryüzünün büyük bir bölümü dağlarla kaplıdır ve bunların aynı anda yerlerinden sökülerek hareket etmesi, böylesine dev boyutlardaki kara parçalarının yerin üzerinde kızak gibi kayıp biraraya toplanması ve yerin dümdüz bir hale gelmesi elbette insanın görebileceği en ürkütücü manzaralardan birisi olacaktır. Böyle bir anı insanın gözünde canlandırabilmesi oldukça zordur.
Düşünün ki insanların zirvesine erişmekte zorlandıkları ve yerinden oynamaz diye düşündükleri Himalayalar, Alpler, Toroslar bir anda sarsılmaya ve yerlerinden oynamaya başlayacaklardır. Binlerce metre yükseklikteki dağlar ve bu dağların yamaçlarına kurulmuş olan şehirler bir anda yerle bir olacaktır.
Dağlarda geçitler açabilmek çok büyük teknolojik imkanlar, makineler, aletler gerektirmekte, hatta kimi zaman tüm bu yöntemler başarısızlıkla sonuçlanmaktadır. Yol açmak amacıyla dinamitle delinmeye çalışılan dağlardan bile ancak kısmi bir sonuç alınır, dinamit sadece belli bir bölgeye etki eder, hatta çoğu zaman hiçbir tesiri olmaz. Hatta bu sebeple bazı dağlık bölgelere ulaşım oldukça güç gerçekleşmektedir. Oysa kıyamet günü yeryüzündeki tüm dağlar toz haline gelirler. Bu olay o gün yaşananların şiddetini anlayabilmemiz açısından çok etkili bir örnektir. Dünyada bulunan tüm dağların aynı anda kum yığını haline gelmesi, o heybetli yapıların bir anda çökmesi oldukça dehşet verici bir durumdur. Ayrıca Allah’ın sonsuz gücünü anlayabilmek ve kadrini takdir edebilmek açısından da çok önemlidir. Kuran’da dağların kıyamet gününde alacağı şekil şöyle anlatılır:
(Öyle) Bir gün ki, yeryüzü ve dağlar titremeye-tutulur ve dağlar göçüveren bir kum yığını olur. (Müzemmil Suresi, 14)
Yine Kuran’da o güne ait olarak verilen bir bilgi de, dağların parçalanarak çökmesinden sonra yeryüzünün hiçbir tümseği olmayan bir düzlüğe dönüşeceği şeklindedir:
Sana dağlar hakkında soruyorlar. De ki: “Benim Rabbim, onları darmadağın edip savuracak. Yerlerini bomboş, çırçıplak bırakacaktır. Orada ne bir eğrilik göreceksin, ne de bir tümsek.” (Ta-ha Suresi, 105-107)
Şu an dışarıya baktığımızda bizlere oldukça aşina gelen engebeli görüntü, o gün tamamen düz bir hat haline gelecektir. Uçsuz bucaksız bir düzlük üzerinde insanların tümü biraraya toplanacaktır. Allah, Kehf Suresi’nde bu gerçeği şöyle vurgular:
Dağları yürüteceğimiz gün, yeri çırılçıplak (dümdüz olmuş) görürsün; onları birarada toplamışız da, içlerinden hiçbirini dışarda bırakmamışızdır. (Kehf Suresi, 47)
Dağlar Rengarenk Yün Yumakları Gibi Uçuşurlar
O gün dağlar, üzerlerindeki bitkiler, çiçekler, tüm yeşillikler ve içlerinde barındırdıkları renk renk madenler, farklı tür ve renklerdeki topraklarla birlikte etrafa saçılacaktır. Toz duman olan dağlar, tüm ihtişamlarıyla parçalanıp, dağılacaktır. Bu renk cümbüşü ayetlerde renkli yünlere benzetilmektedir:
Ve dağların ‘etrafa saçılmış’ renkli yünler gibi olacakları (gün) (Kaari’a Suresi, 5)
Dağlar da (etrafa uçuşmuş) rengarenk yün gibi olacak. (Mearic Suresi, 9)
Kahhar olan Allah’ın emri o gün canlı-cansız tüm varlıkları- etkisi altına almıştır. Kıyamet günü yaşanan her sahneye büyük bir korku hakimdir. En ufak bir sarsıntıda paniğe kapılan, bir deprem ihtimalinde ölüm korkusundan saatlerce evine giremeyen insanlar için, gözlerinin önünde dağların yerlerinden oynatılması, yerin içindekilerini dışarı atması, kabirlerin deşilmesi, insanların biraraya toplanması ve felaketlerin felaketleri izlemesi dayanılabilecek gibi değildir. Artık dünya üzerinde güvenebilecekleri “tek bir kişi”, sığınabilecekleri “tek bir mekan” dahi yoktur. Karşılaştıkları olayların dehşeti güç yetirebilecekleri sınırı çoktan aşmıştır. Yapabilecekleri hiçbir şey yoktur. Artık dünya üzerinde yeni bir başlangıç, gidilebilecek herhangi bir yer yoktur. Yeni başlayacak olan yaşam ahirettedir, sonsuzdur ve dünyada Allah’ın rızasını gözeterek yaşamayanlar için pişmanlık ve acıyla doludur. Zevkler, ihtiraslar ve geçici dünya hayatı tüketilmiştir. Karşılaştıkları dehşet, Allah’ın kudretini sergilemektedir.
Oysa tüm bunlar Allah’ın elçileri ve inananları tarafından kendilerine daha önceden haber verilmişti. Ama bu kahredici gün kendilerine uzak gelmiş, kendileri gibi geçici şeylere güvenmişlerdir. Allah Kuran’da inkar edenlerin daha önce uyarıldıklarını şöyle bildirir:
Azabın kendilerine geleceği gün (ile) insanları uyarıp-korkut ki, (o gün) zulmedenler, şöyle diyecekler: “Bizi yakın bir süreye kadar ertele ki, Senin çağrına cevap verelim ve elçilere uyalım.” Oysa daha önce, kendiniz için hiç zeval yoktur diye and içenler, sizler değil miydiniz? Siz, kendi nefislerine zulmedenlerin yerleştikleri yerlerde oturmuştunuz. Onlara ne yaptığımız size açıklanmıştı ve size örnekler vermiştik. (İbrahim Suresi, 44-45)
Oysa şimdi tehlikenin ortasında yapayalnızdırlar. Herkes canı derdine düşmüş, hiçbir yakın dost diğer bir yakın dostu görmez olmuştur. Artık kimse için kaçış söz konusu değildir. Artık Allah’ın vaadi gelmiştir. O gün evlerden kaçmak da bir işe yaramaz. Sarsıntıdan etkilenen sadece evler değildir ki dışarıya çıkmak insanı yaklaşan sondan korusun! O gün var olan herşey yok olmakta, yeryüzü ve dağlar hep birlikte yerlerinden oynatılıp kaldırılmaktadır. Ne sığınılabilecek bir yer, ne dayanılabilecek bir güç, ne de alınabilecek bir tedbir vardır. Kuran’da yeryüzü ve dağların parça parça olduğu kıyamet günü şu şekilde anlatılır:
Yeryüzü ve dağlar yerlerinden oynatılıp kaldırılacağı, ardından tek bir çarpma ile birbirlerine çarpılıp parça parça olacağı zaman. İşte o gün, vakıa (bir gerçek olan kıyamet) artık vuku bulmuş (gerçekleşmiş)tur. (Hakka Suresi, 14-15)
DENİZLERİN DURUMU
Bütün bu tarifleri yaparken önemli bir noktayı hatırlatmak yerinde olacaktır. Daha önce de belirttiğimiz gibi, zihinlerde canlandırmaya çalıştığımız bu manzara tamamen Kuran ayetlerinden yola çıkarak yaptığımız tariflerdir. Kuran’da belirtilen şekline bağlı kalarak yaptığımız tüm tanımlamalar Allah’ın dilemesi ile gerçekleşecek olan ve Allah’ın olmasını vaat ettiği gerçeklerdir. Var olan herşeyi yaratan Allah, kuşkusuz ki bunların her birini gidermeye ve yerle bir etmeye de kadirdir. Ayetlerin bizlere haber verdiği gibi kıyamet günü herşey akılalmaz bir gösteriyle yok olup gidecektir. Bu, Allah’ın vaadidir. Allah bir ayetinde şöyle buyurmaktadır:
(Bu,) Allah’ın va’didir; Allah, vadinden geri dönmez. Ancak insanların çoğu bilmezler. (Rum Suresi, 6)
Artık kendi büyüklüğü ile övünen insanın hiçbir değeri kalmamıştır. Kendini Allah’ın karşısında değerli ve güçlü gören, kendi aldanışı içinde Allah’ı inkar etmekten çekinmeyen insan, olan bitenler karşısında alabildiğine güçsüz ve acizdir. Kendisinden üstün gördüğü varlıklar da Allah’ın takdir ettiği bu büyük güne teslim olmuşlardır. Dağlar, denizler ve tüm kainat o hiç sarsılmazmış gibi gözüken sağlam vasfını yitirmiş, sadece ve sadece Allah’a itaat etmişler, Allah’ın bir “ol” demesiyle herşey olup bitmiştir. Her biri O’nun verdiği hükme boyun eğici olarak yerine getirmeleri gereken görevlerini tamamlamışlardır. Dağların renkli yünler gibi dağılıp parçalandığı, yerin tüm ağırlıklarını dışarıya attığı kıyamet günü denizlerde meydana gelen olaylar da Allah’ın sonsuz büyüklüğünü bir kez daha gözler önüne sermektedir. Kuran’da bildirildiğe göre o gün denizler yanacak ve fışkırıp taşacaktır.
Denizlerin Yanması
Dünya’nın dörtte üçünü kaplayan en büyük su kütlesi olan denizlerin bir anda kaynamaya, fokurdamaya başlaması gerçekten de insanın gözünde çok zor canlanabilecek bir manzaradır. İnsanın o anın dehşetini anlayabilecek bir tecrübesi yoktur. Ancak düşünce sınırlarını zorlayarak, zihninde kısmen canlandırabilir. Bugüne kadar yalnızca yanardağ patlaması, akaryakıt taşıyan bir tankerde yangın çıkması sonucu böyle görüntülerin oluştuğuna şahit olmuş, televizyonlarda, fotoğraflarda görmüşsünüzdür. Ancak ayetlerde bizlere yapılan tarifler, bu örneklerle karşılaştırılamayacak kadar ihtişamlıdır. Ancak Allah’ın sonsuz büyüklüğünü, sonsuz gücünü, sonsuz kudretini biliyor olmamız, bizi yaşanacak felaketin boyutları hakkında fikir sahibi kılar. Allah, evrende var ettiği ve koruduğu bu düzeni istediği şekilde değiştirmeye ve herşeyi bir plan dahilinde altüst etmeye kadirdir.
O gün yerin bütün ağırlıklarını dışa atması, yerin altındaki yaklaşık 4.500oC sıcaklığındaki katmanın imkan bulduğu her yerden dışarı taşacağı anlamına gelmektedir. Buna şüphesiz denizlerin altında bulunanlar da dahildir. Herhangi bir belgesel programında lavların denizin içindeki çıkışını seyretmiş olanlar, bu kızgın maddenin deniz suyunda oluşturduğu akıllara durgunluk veren bir manzaraya şahit olmuşlardır. Oysa kıyamet günü gerçekleşecek olan görüntü, bu manzaradan çok daha farklı, çok daha kapsamlı ve dehşet verici olacaktır. Yeryüzündeki bütün denizler alevler içinde kalacak, önüne geçilemeyecek bir ateş ve alev topluluğu insanlara yönelecektir. O gün tüm denizler tutuşturulmuştur.
Konuyla ilgili ayette Allah şu şekilde buyrulmaktadır:
Denizler, tutuşturulduğu zaman. (Tekvir Suresi, 6)
Yaşanan olaylar sonucu karada olduğu gibi denizde de yaşam son bulacaktır. Normal şartlarda serinlik ve rahatlık hissi veren denizler, bir anda etrafa müthiş bir sıcaklık yayacaktır. Denizlerde dev dalgalar yerine alev bulutları yer alacak, havadaki duman oksijeni büyük oranda tüketecektir. Uçsuz bucaksız denizlerin alev alev yanan ve şiddetle fokurdayan görüntüsü, dünyanın geniş bir alanına hakim olacak ve pek çok felaketi de beraberinde getirecektir.
Denizlerin Taşması
Kuran’da kıyamet günü gerçekleşeceği bildirilen olaylardan biri de denizlerin taşmasıdır. Bu gerçek bizlere ayetlerde şu şekilde haber verilmektedir:
Denizler, fışkırtılıp-taşırıldığı zaman… (İnfitar Suresi, 3)
O gün Allah’ın dilemesi ile karadan gelecek olan felaketlere denizlerden gelenler de eklenecektir. Böyle bir felaketin ve bunun gibi diğerlerinin gerçekleşmesi için kuşkusuz Allah’ın dilemesi yeterlidir. Allah, sadece “ol” emri ile yoktan var ettiği yeryüzünü çeşitli şekillerde yerle bir etmeye kadirdir. Bunları gerçekleştirebilecek muhtemel sebepler ise bizler için yalnızca birer hatırlatıcı, Allah’a yakınlaşmak ve O’nun azabından korku duymak için birer yoldur. Bu olayların nasıl gerçekleşeceğinin, sebeplerinin ne olacağının bilgisi yalnızca Allah’ın katındadır. Belki hiçbir sebep olmayacak, birdenbire kıyametin tüm belirtileri gerçekleşmeye başlayacaktır. Bu nedenle de, bu bölümde verilen örnekler sadece birer tahminden ibarettir.
Gerçekleşmesi ihtimal dahilinde olan bazı örnekler denizlerin taşmasıyla ilgilidir. Bilindiği gibi, genelde deniz altında bir deprem meydana geldiği zaman su yüzeyinde dev dalgalar oluşur. Deprem merkezinden yayılan etkiyle dalgalar okyanusu 750 km/saat gibi yüksek bir hızla geçerek, süratle kıyıya ulaşırlar. Okyanusun ortasında bir metreyi bulmayan dalga, kıyıya ulaştığında 60 m.’yi aşabilir. Örneğin 1896′da Japonya’nın Hoşu kentinde meydana gelen büyük bir denizaltı depreminin ardından kabaran bir dalga 25-35 m.’ye ulaşarak tüm yerleşim merkezini kaplamış ve 25.000 kişinin ölümüne neden olmuştur.
Dev dalgaların bilinen bir başka kaynağı da yanardağ püskürmesidir. Buna bir örnek 1883 yılında Krakatoa’nın zirvesindeki çökmeden sonra yükselen dalgadır. Cava ve Sumatra arasında bulunan bu ada, şiddetli püskürmelerin ardından birden kaybolmuş, ani ve büyük bir dalgaya sebep olmuştur. Bunun sonucunda meydana gelen tsunami, Cava adasında nüfusun en yoğun olduğu kıyı üzerinde kırılarak 165 köyün yok olmasına ve 36.000 kişinin ölümüne yol açmıştır. Bu dalganın yüksekliği kıyıya ulaştığında 35 m’yi aşmıştır. Görüldüğü gibi deniz altında meydana gelen kısmi depremler veya volkanik patlamalar yalnızca belli bir bölgeyi etkilemelerine rağmen, denizlerin taşmasına, binlerce kişinin ölmesine sebep olmaktadırlar. Oysa kıyamet gününde yerin üstünde olduğu gibi denizlerin altında da sarsılmayan hiçbir yer kalmayacaktır. Bu durumda denizlerin altında meydana gelen şiddetli sarsıntılarla birlikte denizler de taşacak ve o ana dek bilinen tsunamilerle kıyas olmayacak şekilde tüm yeryüzüne etki edecektir.
O gün denizlerin taşarak insanlara felaket taşıması için birçok sebep daha vardır. Bu büyük su kütlesinin sabit ve durağan bir şekilde durması birtakım kanunlara bağlıdır. Ancak o gün hiçbir tabiat kanunu geçerli olmayacak, gökleri, yerleri, karaları, denizleri ve insanları dengede tutan hassas dengeler yok olacaktır. Allah’ın dilemesiyle var olan bu kusursuz düzenin sebepleri, yine Allah’ın dilemesiyle aniden ortadan kalkacaktır. Daha önceki bölümde de anlatıldığı gibi belki de o gün yerin altındaki sıcaklık havayı ısıtacak, açığa çıkan bu sıcaklık buzulların erimesine neden olacaktır. Bu da mevcut su miktarı seviyesinin yükselmesine sebep olacaktır. Bunların hepsi ihtimal dahilindedir, fakat o gün bunun nasıl gerçekleşeceğini yalnızca Allah bilmektedir.
Yine bilindiği gibi günümüzde bir dağdan kopan toprak ve kayaçların yuvarlanarak bir körfezi, gölü veya barajı doldurması bölgesel bir dalgaya sebep olmaktadır. Kıyamet gününde ise yıkılmayan, çökmeyen bir dağ kalmayacak ve daha önce de bahsedildiği gibi bu dağlar tüm çukurları doldurup yerin dümdüz olmasına neden olacaktır. Dağlardan düşen parçalar denizleri doldurup, onların da taşmasına neden olacaktır.
Allah’ın belirlediği bu süre tamamlandığı zaman, kalplere amansız korku salan olaylar arka arkaya gerçekleşecektir. İnsanları çevreleyen korkunç bir gürültü, dağların parçalanması, insanların ayaklarının altından akan lavlar, her yeri sarıp kuşatan toz, duman ve gaz bulutları, kaynayarak insanların üstlerine taşan sular… Dünya hayatı boyunca Allah’ın varlığını düşünmek istemeyen, büyüklüğünü takdir edemeyen kullara bir anda gelen dehşetli bir acı… Kayıtsız şartsız herkese boyun eğdiren, insanlara kendi acizliklerini ve ömrü boyunca değer verdikleri şeylerin ne kadar değersiz olduğunu gösteren kahredici bir acı… O gün, insanların içlerinde duydukları korkunun ve dehşetin tarif edilemeyeceği bir gündür. İnsanlar oradan oraya koşmaya, kaçarak saklanacak bir yer aramaya çalışacaklardır. Ama herkes bilmektedir ki bu günden kurtuluş yoktur.
GÖKYÜZÜNÜN DURUMU
Kıyametle birlikte gelen yıkım ve dehşet yalnızca yerde gerçekleşecek olaylarla sınırlı değildir. O gün insanın bildiği, alıştığı ve sonsuza dek varlığını sürdüreceğini sandığı tüm varlıklar ve düzenler bozulmaya uğrarlar. O gün dünya tarihi boyunca kapsamı anlaşılamamış, sırlarına son yüzyılda ulaşılabilmiş, akıllara durgunluk veren büyüklükteki gök cisimleri ve uzay için de ölüm vakti gelmiştir. Gökyüzü, Ay, Güneş, yıldızlar ve gezegenler de o gün parçalanıp, yok olurlar. Bu gerçeği Allah bir Kuran ayetinde insanlara şöyle bildirir:
Şüphesiz, size vaat edilen gerçekleşecektir. Yıldızlar ‘örtülüp (ışıkları) silindiği’ zaman, Gök yarıldığı zaman… (Mürselat Suresi, 7-9)
Evrenin yaratıldığı ilk andan itibaren meydana gelen her olay ve izlenen her görüntü, bunlarda bir olağanüstülük olduğunu sezinleyen ve bir yaratıcının varlığını mutlak bir şekilde görmek isteyen her insan için büyük birer iman delilidir. Uçsuz bucaksız evrenin her noktasını kaplayan gezegenler, yıldızlar, sayısız gök cismi Allah’ın tek bir emri ile yaratılmış, O’nun kudretiyle muazzam bir dengeyle korunmuştur. Bu başlangıç ve denge ise sırrını hala korumakta, insanların zihinlerini meşgul etmektedir. Aslında bu arayışların sonucunda insanın karşısına çıkan tek gerçek vardır: Allah’ın varlığı. Kapanış günü yaşananlar yine Yaratan’ın büyüklüğüne uygun olarak gerçekleşecektir. Allah, var olan herşey için olduğu gibi gökyüzündeki bu muazzam dünya için de görülmemiş bir son hazırlamıştır.
Gökyüzü insanın her zaman için varlığından ve sürekliliğinden emin olduğu bir tavan gibidir. Allah’ın bir dayanak olmaksızın yükselttiği ve tuttuğu, uçsuz bucaksız uzay ile arasında perde görevi gören, görkemli bir tavan…
Bu tavan yüzyıllarca, dünyayı ve üzerindeki canlıları sayısız tehlikelerden (ultraviyole ışınlar, gök taşları, uzayın dondurucu soğukluğu vs.) en küçük bir aksaklığa meydan vermeden korumuş, canlılığın devamı için gerekli olan en önemli etmen olmuştur. Karanlık uzaydan geçerek gelen ışık, atmosferin taşıdığı özellikler sayesinde dünyaya yeterince yayılmış, tüm gezegeni aydınlatmış ve insan, atmosferdeki hassas oksijen oranı sayesinde nefes alıp, hayat bulabilmiştir. Oysa o gün, gök tüm işlevlerini kaybeder. Artık onun da, Allah katında belli olan eceli gelmiştir. Kıyamet günü gök Allah’ın dilemesiyle sarsılıp, çalkalanır, çatlar ve yarılır. Bu olaylar ayetlerde şöyle haber verilir:
O gün gök, sarsılıp çalkalanır. (Tur Suresi, 9)
Bu nedenle gök bile yarılıp-çatlamıştır; (artık) O’nun va’di gerçekleştirilip-yerine getirilmiştir. (Müzemmil Suresi, 18)
Gök yarılıp-çatlamıştır; artık o gün, ‘sarkmış-za’fa uğramıştır. (Hakka Suresi, 16)
Dünya tarihi boyunca sayısız canlının yaşamını sürdürebilmesi için en gerekli şartlardan biri olan hava tüm işlevini yitirir. O gün var olan kanunlar alışılan kanunlardan farklıdır. Sayısız fizik kanunu ile gökte sabit bir dengeyle duran atmosfer, eriyip akmaya başlar. Kuran’da o gün gökyüzünün uğrayacağı son şu şekilde anlatılır:
Gökyüzünün erimiş maden gibi olacağı gün; (Mearic Suresi, 8)Atmosfer o gün erir ve akkor haline gelerek yanmaya başlar. İnsanlar masmavi görmeye alışık oldukları gökyüzünü, o gün kızıl olarak görürler. Gökyüzü yarılıp erimiş, adeta yağ gibi olmuştur:
Sonra gök yarılıp yağ gibi erimiş olarak kıpkırmızı bir gül olduğu zaman; (Rahman Suresi, 37)
Kıyamet günü, o güne kadar Allah’ın büyüklüğünü ve gücünü görmek istemeyen, bile bile yüz çeviren insanlar için pişmanlığın yaşandığı gündür. Bu, öğüt alıp düşünme ve yapılanları telafi etme imkanı tanınmayan bir pişmanlıktır. Tüm insanlar Allah’tan başka dost, yardımcı ve koruyucu olmadığını, Allah’ın gücünü ve gazabını artık kesin olarak anlamışlardır. Böyle bir anda Allah’a ve ahiret gününe karşı inkar içinde olabilecek ve bu inkarında direnebilecek “tek bir insan” dahi yoktur. Bu gerçek Kuran’da tüm insanlara şöyle bildirilmiştir:
Onlar, Allah’ın kadrini hakkıyla takdir edemediler. Oysa kıyamet günü yer, bütünüyle O’nun avucu (kabzası)ndadır; gökler de sağ eliyle dürülüp-bükülmüştür. O, şirk koştuklarından münezzeh ve yücedir. (Zümer Suresi, 67)
O gün insanın tanıyıp bildiği bütün kurallar yok olur. Yaratılışları sırasında Allah’ın “isteyerek veya istemeyerek itaat edin” çağrısına icabet eden ve “isteyerek geldik” diye cevap veren gök ve yer, o gün de kendi yaratılışlarına uygun olarak gerçek sahipleri ve yaratıcıları olan Allah’a boyun eğerler. Kuran’da Allah’ın göğe ve yere seslenişi şu şekilde anlatılır:
De ki: “Gerçekten siz mi yeri iki günde yaratanı inkar ediyor ve O’na birtakım eşler kılıyorsunuz? O, alemlerin Rabbidir. Orada (yerde) onun üstünde sarsılmaz dağlar var etti, onda bereketler yarattı ve isteyip-arayanlar için eşit olmak üzere ordaki rızıkları dört günde takdir etti. Sonra, duman halinde olan göğe yöneldi; böylece ona ve yere dedi ki: “İsteyerek veya istemeyerek gelin.” İkisi de: “İsteyerek (İtaat ederek) geldik” dediler.” (Fussilet Suresi, 9-11)
Bilindiği gibi inkarcıların iddialarından birisi, maddenin kendi kendine oluştuğudur. Çevrelerinde gördükleri tüm güzelliği tabiatın gücüne bağlarlar. Geri kalan detaylar, yani bunların nasıl meydana geldikleri, bu bilinçli oluşumun nasıl oluyor da kendisi de yokken var olmuş, cansız bir kavram olan tabiattan ortaya çıktığını asla düşünmezler. Bu mantıksız iddiaya göre herşeyi doğa kendi kendine var etmiştir. Yani hakim olan olağanüstü uyum ve dengenin sahibi taş, toprak, hava ve sudur. Oysa kıyamet günü geldiğinde insan dağın, taşın, toprağın ne hale geldiğini görür ve bu gücün sahibinin tabiatın kendisi olamayacağına şahit olur. Canlı-cansız herşeyin yaratılışının kendisine atfedildiği tabiat, o gün kendisini koruyamayacaktır. Allah herşeyin yalnızca Kendi gücü ve iradesi ile var olduğunu, yalnızca O dileyip koruduğu için korunduğunu insanlara gösterecektir. Birçok insan vicdanları kabul ettiği halde anlamazlıktan geldikleri gerçekleri, o anda çok büyük bir pişmanlıkla hatırlayacaktır. Allah kıyamet günü olacakları ayetlerde şöyle haber vermektedir:
Gök, yarılıp-parçalandığı, Ve ‘kendi yaratılışına uygun’ Rabbine boyun eğdiği zaman; Yer, düzlendiği, İçinde olanları dışa atıp boşaldığı, Ve ‘kendi yaratılışına uygun Rabbine boyun eğdiği zaman. Ey insan, gerçekten sen, hiç durmaksızın Rabbine doğru bir çaba harcayıp durmaktasın; sonunda O’na varacaksın. (İnşikak Suresi, 1-6)
Yıldızların, Güneş’in ve Ay’ın Durumları
Uzayın karanlık ve soğuk ortamına karşılık, Dünyamızın aydınlanması ve canlıların yaşayabileceği ortalama bir sıcaklığın mevcut olmasında en büyük etmenlerden birisi atmosferdir. Dünyamızı koruyan bir tavan olarak tanımlanan atmosferde ısı ve ışığın yayılma özelliği vardır. Kapkaranlık bir yoldan geçerek Dünyamıza ulaşan güneş ışıklarının yeryüzünü aydınlatması ve ısıtması atmosferin taşıdığı bu özellik sayesindedir. Ancak kıyamet günü geldiğinde var olan herşey gibi gök de çatlayıp yarılacak ve tüm işlevlerini kaybederek, Kuran’da belirtildiği gibi eriyerek akacaktır. Kuran’da Tekvir Suresi’nin ilk ayetinde kıyamet gününden bahsederken, “Güneş, köreltildiği zaman” ifadesi kullanılmaktadır. Bu ifadeden güneş ışığının Dünya’ya artık hiçbir fayda sağlamayacağı anlaşılır.
Kıyamet günü Dünya’ya aydınlık veren Güneş ve Ay teker teker kararacaktır. O gün, Dünya’ya ışık gelmemesinin tek sebebi atmosferin yok olması değildir. Çünkü Kuran’da bildirildiği gibi o gün yalnızca gökler, yer ve ikisi arasında olanların yok olduğu bir gün değildir. Tüm evrenin yokoluş günüdür. Tegabün Suresi’nin ilk ayetlerinde de belirtildiği gibi Allah herşeyi mükemmel ve eksiksiz olarak yaratan ve her dilediğini dilediği anda gerçekleştirmeye güç yetirendir. Milyarlarca galaksiyi ve her galakside bulunan milyarlarca yıldızı bünyesinde barındıran evreni O yaratmıştır ve dilediği zaman da bir “ol” demesiyle yok edecek olan da Allah’tır.
Evrenin genişliğini insan aklının, tam ve gerçekçi olarak kavraması mümkün değildir. Ama birkaç rakamla bu gizemli Dünya’nın büyüklüğünü yaklaşık olarak anlamaya çalışabiliriz. Güneş Samanyolu’nu oluşturan 200-250 milyar yıldızdan biridir. Dünya’dan 325.500 defa büyük olmasına rağmen, evrendeki küçük yıldızlardan biri sayılmaktadır. Çapı 125 bin ışık yılı olan Samanyolu’nun merkezine 30 bin ışık yılı uzaklıktadır. Bu arada 1 ışık yılı yaklaşık olarak 9.460.800.000.000 km’dir. Dünya ise kendi etrafında saatte 1670 km. hızla dönen, 6 katrilyar ton ağırlığında bir kütledir. Güneş saatte 72.000 km. hızla hareket eder, Samanyolu kendi ekseni etrafında saatte 900.000 km. hızla döner. Ancak kıyamet günü bu akıllara durgunluk veren kainat, Allah’ın dilemesi ile yerle bir olacak, büyüklüğü tarif dahi edilemeyen yıldızlar Kuran’da ifade edildiği gibi “örtülüp-silinecek”, yok olacaklardır.
Evrenin her noktası Allah’ın varlığının, büyüklüğünün ve gücünün ayrı birer delilidir. Ancak O’nun dileğiyle, O’nun dilediği süre boyunca, O’nun izni ile var olmuşlardır. Bu dengeyi yaratan ve koruyan Allah, bütün bunları elbette dilediği şekilde yok etmeye de kadirdir. Evrenin ölümü, var oluşunda olduğu gibi ancak O’nun izniyle, O’nun takdir ettiği şekilde gerçekleşecektir. O gün insanların dünya hayatları boyunca azametine hayran kaldıkları herşey parça parça edilecektir. Tüm gezegenler, yıldızlar, Güneş ve Ay yörüngelerinden çıkacak, yıldızlar dökülecek, gökcisimleri birer birer ölecektir.
Kuran’da o gün Ay’ın yarılacağı, kararıp çatlayacağı şöyle bildirilir:
Saat (kıyamet vakti) yakınlaştı ve Ay yarıldı. (Kamer Suresi, 1)
Ayette de belirtildiği gibi o gün artık kaçacak bir yer yoktur. Dünya hayatı boyunca, kendisine Allah’tan başka dost ve yardımcı arayan insanlar da artık yönelip, dönülecek gerçek dost ve yardımcının yalnızca Allah olduğunu anlamışlardır. O gün insanların hep erişilmez, görkemli ve gizemli gördükleri yıldızların da ölüm günüdür. Her biri nizam ve denge ile döndükleri yörüngelerinden çıkarak, dağılıp, yayılacaklardır:
Yıldızlar, dağılıp-yayıldığı zaman. (İnfitar Suresi, 2)
Bilindiği gibi Güneş her saniye enerji üreten bir yıldızdır. Uzaydaki diğer yıldızların ise birçoğu ondan kat kat büyük ve sahip olduğu enerjiden çok daha yüksek enerjiye sahiptirler. Oysa kıyamet günü geldiğinde artık hepsi güçlerini yitirirler, bulanıklaşıp, dökülürler. Kuran’da kıyamet gününde yıldızların durumu şu şekilde anlatılır:
Yıldızlar, bulanıklaşıp-döküldüğü zaman (Tekvir Suresi, 2)
Yıldızlar ‘örtülüp (ışıkları) silindiği’ zaman (Mürselat Suresi, 8)
O gün binlerce yıldır ışık saçan Dünya’nın hayat ve enerji kaynağı olan Güneş ve gökyüzünü süsleyen yıldızlar kararır. Herkes bir kez daha, o zamana kadar onları yörüngelerinde tutanın ve ışık vermelerini sağlayanın, yıldızların da gerçek sahibi olan Allah olduğunu ve o ana kadar sadece O’nun izniyle var olduklarını anlar.
İnkar edenler o gün Allah’tan hiçbir yardım görmezler. Yardım görebilecekleri başka herhangi bir güç de yoktur. Teknolojinin çok ilerlemesi ve bu sayede evrenin uzak bir köşesine gitmek dahi mümkün olsa, insanlar için artık hiçbir şey değişmeyecektir. Azap insanları orada da bulacaktır. Çünkü kıyamet bütün evreni kaplamıştır. Yalnızca üzerinde bir zamanlar güven içinde yürüdüğü yeryüzü değil, erişilmez sandığı uzak yıldızlar dahi Allah’ın emrine boyun eğmişler, yok olmuşlardır. İnsanların o günkü çaresizliği Kuran’da şöyle anlatılır:
Ay karardığı, Güneş ve Ay birleştirildiği zaman; İnsan o gün: ‘Kaçış nereye?’ der. Hayır, sığınacak herhangi bir yer yok. O gün, ‘sonunda varılıp karar kılınacak yer (müstakar)’ yalnızca Rabbinin katıdır. İnsana o gün, önceden takdim ettikleri ve erteledikleri şeylerle haber verilir. (Kıyamet Suresi, 8-13

KIYAMET GÜNÜ KESİN OLAN BİR GERÇEKTİR.2

Günü Kesin Olan Bir Gerçektir
Daha önce bahsettiğimiz gibi dünyanın geçici değerlerine sahip olmayı kendisi için yeterli gören insanlar, gerçeklerden çeşitli yöntemlerle kaçarlar. Ölüm tüm gerçekliği ile yanı başlarında iken bunu gözardı eder, yeniden dirilecekleri günü de unutmaya çalışırlar. Bunları düşünmemek kendilerince bir kaçış yöntemidir. Böylelikle insanlar Allah’a olan yükümlülüklerini akıllarına getirmeyerek, yalnızca kendi tutkularına göre yaşayabileceklerini zannederler. Oysa kıyamet günü kesin bir gerçektir. Bu gerçek Kuran’la bildirilmiştir.
Aynı zamanda Kuran’da kıyamet gününde gerçekleşecek olan olayların tasvirleri de yapılmıştır. Oldukça detaylı anlatılan kıyamet vaktinde, yeryüzünde ve tüm kainatta olacaklar, bunun yanı sıra insanların ruh hali, tüm benliklerine hakim olacak büyük şaşkınlık, korku ve panik açık bir şekilde anlatılmaktadır. Kuşkusuz, evren kusursuz olarak yoktan var edildiği gibi, yine kusursuz ve olağanüstü görkemli bir kapanışla sona erecektir. Gezegenler yörüngelerini bulamayacak, dağlar yerlerinden oynayacaklardır. Daha önce herşeyin tesadüf olabileceği bahanesi ile Allah’ı inkar edenler, tüm dengeleri altüst eden bu muazzam olaylar karşısında tesadüflerin değil, yalnızca Allah’ın hükmünün geçerli olduğunu anlayacaklardır. Allah kıyamet anında gerçekleşecek olaylarla ilgili olarak Kuran’da şöyle haber vermektedir:
De ki: “Göklerde ve yerde olanlar kimindir?” De ki: “Allah’ındır.” O, rahmeti kendi üzerine yazdı. Sizi kendisinde şüphe olmayan kıyamet gününde elbette toplayacaktır. Nefislerini hüsrana uğratanlar, işte onlar inanmayanlardır. (Enam Suresi, 12)
Artık Sura tek bir üfürülüşle üfürüleceği, yeryüzü ve dağlar yerlerinden oynatılıp kaldırılacağı, ardından tek bir çarpma ile birbirlerine çarpılıp parça parça olacağı zaman. İşte o gün, vakıa (bir gerçek olan kıyamet) artık vuku bulmuş (gerçekleşmiş)tur. (Hakka Suresi, 13-15)
Kıyamet Günü Belirlenmiş Bir Vakittir
Zaman ilerledikçe, kıyametin vuku bulacağı ana doğru hızla yaklaşıyoruz. İnsanların büyük bir çoğunluğu kıyamet vaktini kendilerinden çok sonraki nesillerin karşılaşacakları bir olay olarak düşünmektedirler. Burada şu gerçeği hatırlatmakta yarar vardır. Kuşkusuz bizlerden önceki nesiller de aynı düşünce ile hareket etmişler ve “uzak gelecekteki” bu olayı düşünmemişlerdir bile. Oysa dünya üzerinde, ilk insanın yaratılışından itibaren yaşamış olan her kişi, kıyamet günü gerçekleşen olaylara şahit olacak, Allah’ın huzurunda toplanacak ve hiç kimse için de bir kaçış mümkün olmayacaktır. Üstelik bu günün, siz günlük yaşamınıza devam ederken, gelecek için planlar yaparken olmayacağına dair bir garanti de yoktur. Kesin olarak gerçekleşecek olan kıyametin vaktini sadece Allah bilmektedir. Bu konuyla ilgili olarak Kuranda şöyle buyrulmaktadır:
De ki: “Bilmiyorum, size vadedilen (kıyamet ve azab) yakın mı, yoksa Rabbim onun için uzun bir süre mi koymuştur?” O, gaybı bilendir. Kendi gaybını (görülmez bilgi hazinesini) kimseye açık tutmaz (ona muttali kılmaz.) (Cin Suresi, 25-26)
Allah, büyük bir düzen içinde yarattığı yaşamı, bilemediğimiz bir vakitte tüm düzeniyle birlikte sona erdirecektir. Bu kapanıştan şüphe etmeyi veya buna inanmamayı insanların büyük bir çoğunluğu makul karşılıyor ve bu nedenle inkarı tercih ediyor olabilirler. Ancak tarifi yapılan bu son gün, inkarcılar için oldukça zorlu, ürkütücü bir gün olacaktır. Bu nedenle inanmayarak olacakları beklemek yerine, varlığından şüphe duymadan kıyamet gününe iman etmek, insanı kendisi için çok daha olumlu ve kazançlı bir sonuca götürecektir. Zira dünyada harcadığı çabaların “boş bir çaba” olduğunu kıyamet saati ile anlayan bir insanın pişmanlığı, tarifi oldukça zor, çok şiddetli bir pişmanlıktır. Bir ayette Allah şöyle buyurur:
Ancak o, ‘herşeyi batırıp gömen büyük-felaket’ (kıyamet) geldiği zaman. O gün, insan, neye çaba harcadığını düşünüp-anlar. (Nazi’at Suresi, 34-35)

KIYAMET GÜNÜ KESİN OLAN BİR GERÇEKTİR.1

Kıyamet Günü Yaklaşarak Gelmektedir
Ölüm gitgide yaklaşıyor. İster genç olun ister yaşlı, geçen her gün, hatta her dakika ölüme biraz daha yaklaşıyorsunuz. Zamana karşı koyamıyor ve ölümün yaklaşmasına bir türlü engel olamıyorsunuz. Almakta olduğunuz önlemlerin hiçbiri sizi ve çevrenizdekileri “geçici” olmaktan alıkoyamıyor. Dünyadaki herşey gibi siz de yaşamınızı sona erdirecek güne doğru ilerliyorsunuz.
Ancak dünyada ölümlü olan yalnız insan değildir. Diğer tüm canlılar, yeryüzü, hatta tüm evren de ölümlüdür, yok olacakları bir gün belirlenmiştir. İşte o gün “son gün”dür. O günden sonra dünya hayatı son bulacaktır. Yokoluş günü yalnızca dehşetin yaşandığı, boyutları hiçbir insanın tasavvur edemeyeceği kadar korkunç, aynı zamanda görkemli bir “son gün” olacaktır. Yeryüzündeki herşey yerle bir olacak, yıldızlar silinip dökülecek, güneş körelecektir. O vakte kadar dünya üzerinde yaşamış olan tüm insanlar biraraya toplanacaklar ve bu güne şahit olacaklardır. Bu “son gün” inkarcılar için zorlu bir gündür ve kuşkusuz bu günün sahibi alemlerin Rabbi olan Allah’tır.
Kıyamet yaklaşarak gelmektedir. İnsanların çoğunun inancının aksine, kıyamet hiç de uzak değildir. O gün dünya ile birlikte, dünyaya ait olan herşey de yok olacaktır. Hırslar, istekler, kızgınlıklar, beklentiler, şehvet, düşmanlık ve zevkler sona erecektir. Geleceğe yönelik planların bir anlamı kalmayacaktır. Allah’a döndürüleceğini unutan herkes için, o çok sevdiği, sonsuz hayata tercih ettiği dünyanın, tüm o aldatıcı zenginlikleri, güzellikleri ve meşguliyetleriyle sona erdiği gün gelmiştir. İşte o gün, insanlar Allah’ın varlığına kesin bir biçimde şahit olacak, unutmaya çalıştığı ölüm günü ile karşı karşıya kalacaklardır. Artık Allah’ı ve ahiret yaşamını unutarak geçirdiği bu kısa ömür sona ermiştir ve yeni bir başlangıç kendisini beklemektedir. Bu başlangıç, asla son bulmayacak ve asla inkarcılara mutluluk getirmeyecektir. Bu sonsuz yaşamın ilk anından itibaren azap öylesine şiddetlidir ki, bunu yaşayanlar, azabın yerine “ölümü” ve “yokoluşu” isteyeceklerdir. Bu hayatın başlangıcı kıyamet saatidir. Ve kuşkusuz “kıyamet saati yaklaşarak gelmektedir”.
Dünya Hayatı Geçicidir ve Ölüm Kesin Bir Gerçektir
Çocukluğunuzun ilk günlerinden itibaren geleceğinize ilişkin belirli bir hedefe yönelir veya başkaları tarafından yönlendirilirsiniz. Muhtemelen şunlarla karşılaşırsınız: Yaşınız ilerlediğinde artık bir aileniz ve işiniz olmuştur. Daha çok para kazanmak ve daha rahat yaşamak için çaba gösterirsiniz, çocuklarınızı yetiştirir, onların ileride sizden daha iyi bir hayat sürmelerini istersiniz. Haftada bir aile toplantılarına katılır, tatil yapar, işe gider, geri kalan vaktinizi de evde geçirirsiniz. Birkaç aksaklık dışında yaşamınızdaki herşey muntazam devam eder, genelde çok olağanüstü durumlarla da karşılaşmazsınız.
Yaşamınızdaki herşey sanki daha önceden belirlenmiş gibidir, çevrenizdeki insanların yaşamları da birbirleriyle çok büyük benzerlikler gösterir. Bu benzer senaryolara göre yaşamak için çalışmalı, soyunuzu devam ettirmek için de aile kurmalısınız. Bu düşünceye göre zaten “iyi bir aile ve iyi bir iş” dışında yaşamın başka ne amacı olabilir ki! Bunlar sağlandıktan sonra mutlu bir yaşam hayal edersiniz. Böylece herşey tozpembe olacak ve yaşamın geri kalan kısmını huzurlu geçireceksinizdir.
Oysa siz bunları düşünürken, bedeninizde ve çevrenizde önemli birtakım değişiklikler olmaktadır. Vücudunuzda farklı işlevlere sahip pek çok hücre görevini tamamlayıp ölmekte ve yaşınız ilerledikçe bunların yenilenmesi daha da yavaşlamaktadır. Bedeniniz yaşlanmakta ve bu yönde sürekli belirtiler, hastalıklar, eksiklikler ortaya çıkmaktadır. Zaman sürekli ilerlemekte ve geri dönüşün imkansızlığı gün geçtikçe daha da açık bir şekilde kendini göstermektedir. Ve siz huzurlu ve rahat geçirmeyi planladığınız “geri kalan ömrünüzde” gitgide ölüme doğru yaklaştığınızın farkındasınızdır. İşte bu nedenle dünya hayatı size beklediğiniz rahatlığı ve huzuru gerçek anlamda asla vermez. O ana kadar sizi pek çok açıdan tatmin ettiğini düşündüğünüz bu yaşamın bir sonu vardır. İşte bu sonun ardından asıl gerçeklerle yüzyüze gelinecektir. O halde dünya hayatında hedeflediğiniz hiçbir şey sizin gerçek amacınız olmamalı. Çünkü dünya hayatı yalnızca geçici bir imtihan yeridir. Kimin güzel davranışlarda bulunduğunun sınandığı yerdir. Allah, bize bu önemli gerçeği şöyle bildirmektedir:
O, amel (davranış ve eylem) bakımından hanginizin daha iyi (ve güzel) olacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı. O, üstün ve güçlü olandır, çok bağışlayandır. (Mülk Suresi, 2)
Yaşamın gerçek amacı “iyi bir aile ve iyi bir iş” değildir. Herkesin tek bir yaratılış amacı vardır: Allah’a kul olmak. Dünyada elde edilmiş mal, eş, çocuk, mevki, itibar gibi kazançların hepsi yaşam boyunca büyük bir tutkuyla bağlanılan değerlerdir. Fakat ölümün ilk anından itibaren bu dünyevi kazançlar bir anda tüm değerlerini ve önemlerini yitirirler. Bu herkesin bildiği ama düşünmekten kaçındığı bir gerçektir. Dolayısıyla asıl amaç bu olmamalıdır. O zaman gerçek amacın ve kazancın ne olduğunu çok iyi düşünmek, kavramak gerekir. İşte yaratılmanın asıl amacını Allah Kuran’da şöyle bildirmektedir:
Ben, cinleri ve insanları yalnızca bana ibadet etsinler diye yarattım. (Zariyat Suresi, 56)
Ancak Allah’a kulluk görevinin tam olarak yerine getirilmesiyle ölümden sonra başlayacak olan ahiret hayatı için güzel bir beklenti söz konusu olabilir. İnsanların büyük bir kesiminin sahip olduğu çarpık bir beklenti vardır. Çoğu insan bu ihtimale inanarak kendini rahatlatmaya çalışır. Oysa bu büyük bir yanılgıdır. Eğer bir insanın ahirete, ölümden sonraki yaşama yönelik bir beklentisi yoksa, o zaman da geriye tek bir ihtimal kalır: Ölümle birlikte sonsuza dek yok olmak! Bu ihtimal ise diğerlerine göre çok daha ürkütücüdür. Allah’a kulluk etmeyi reddeden insanlar bu olasılıktan korktukları ve unutmak istedikleri için kendilerince çeşitli yöntemler geliştirirler. Bu yöntemler ise genelde hep aynıdır: Ölüm konuşulmaz, tartışılmaz, hatırlatılmaz. Halbuki ölüm, yaşanılacağı kesin olan bir gerçektir, ama sanki “yokmuş” gibi davranılır. Toplumun büyük bir kesiminin bu mantığa sahip olması insanda bir rahatlamaya sebep olabilir. Oysa kendisi gibi diğer insanlar da aldanmaktadırlar. İnsanlar ölümü, kıyamet gününü ve ahireti bilmekte ama düşünmemektedirler. Dünya hayatıyla tatmin bulmakta, daha doğrusu tatmin bulmayı istemektedirler. Oysa Allah Kuran’da insanların kaçmakta oldukları ölüm gerçeğiyle mutlaka karşılaşacaklarını bildirmektedir. Ayette şöyle buyrulur:
De ki: “Elbette sizin kendisinden kaçtığınız ölüm, şüphesiz sizinle karşılaşıp-buluşacaktır. Sonra gaybı da, müşahede edilebileni de bilen (Allah)a döndürüleceksiniz; O da size yaptıklarınızı haber verecektir. (Cuma Suresi, 8)
Ölüm yalnızca insanlara mahsus değildir. Geçici olan dünya hayatında, insan gibi “herşey” ölümlüdür. Allah bize, tüm kainatın, içindeki canlılarla birlikte yok olacağı bir günün varlığını, yani “kıyamet gününü” bildirmiştir. Kıyamet günü, imtihanın son bulduğu, nihai gündür. O günün gelişini, yeryüzündeki her insan pek çok belirti ile anlayacak ve kainatın ölümüyle sonuçlanacak olaylar gerçekten de tüyler ürpertici olacaktır. Ve en nihayet dünyadaki tüm insanlar, kıyametin gerçekleştiği gün, kendilerini bekleyen “yeniden dirilişi” kavrayacaktır. Böyle bir günle karşılaşmayı ummayanlar, karşılarındaki bu apaçık gerçeği reddedemeyecekler ve Allah’ın emrine “isteseler de istemeseler de” boyun eğeceklerdir. Allah, tüm evren için büyük bir son hazırlamıştır. İnsanların çoğu her ne kadar inkar etmeye çalışsa da, kıyamet saati belirlenmiş bir vakitte kendilerini beklemektedir.
 

Yavuz Sultan Selimin Aşk Hikayesi,


Yavuz Sultan Selimin Aşk Hikayesi, 
Yavuz Sultan Selim ve Türkmen Kızı, 
Yavuz Sultan Selimin Şiiri
Cihan padişahı Yavuz Sultan Selim, Şam yakınına otağını kurdurarak burada üç ay kadar kalmış… Bir Türkmen kızı da, zaman-zaman padişahın çadırına gelerek, otağın temizlik islerini yapar, hünkâr çadırını tertibe ve düzene sokarak sıradan gündelik işlerle meşgul olurmuş� 

Yine bir sabah temizlik için geldiğinde, Sultan Selim’i görmüş… Türkmen güzelinin gönlü sultana, su gibi anîden akıvermiş; kaptırmış kalbini ona… Hani kalb’in, her an bir halden başka bir hale geçmek, gibi anlamları da vardır ya… Zamanla yüreğinin içini, ince bir sızı sarmış genç kızın… ve başlamış kalbi için-için göynümeye/içten içe yanmaya… 


Bir gün gözü, hünkâr çadırının direğine ilişmiş… Direğin üst kısmına; aşkın gücü ona, şöyle bir satır yazma cesareti vermiş: 


“Seven insan neylesin” 


Yavuz Sultan Selim, otağına yatmaya gelince, birden direkteki yazıyı fark etmiş… “Bu da ne ola ki” diyerek uzun bir muhakemeden sonra, bir vehim ve bin endişe derken� Almış kalemi eline, söyle bir satır da o düşmüş aynı direkteki mısra’nın altına… 


“Hemen derdin söylesin.” 


Türkmen kızı, ertesi gün gelip baktığında otağın direğine, sevincinden ağlamış!.. O küçücük kalbi heyecandan göğsüne sığmaz olmuş… Yer de onun olmuş âdeta gök de� 


Fakat koskoca cihan sultanına ilân-ı aşkta bulunmanın, ateşle oynamak, alevlerin girdabına bilerek atlamak gibi ölümcül bir tehlikesi de varmış! “Varsın olsun; bu aşk, buna değer” diye düşünmüş… 


Aldığı mesajı heyecanla hemen cevaplandırmaktan kendini alamamış… Ama yine de içine bir “korku kurdu” düşmüş ki genç güzelin; yüreğini her gün diş-diş, burgu-burgu kemiren… Fakat aşkın gücü; zoru ve korkuyu nefes-nefes yaşayan o gencecik yüreğin imdadına yetişmiş derhâl… Bir satır daha yazmış aynı direğe: 


“Ya korkarsa neylesin” 


Yavuz Sultan Selim, akşam çadıra döndüğünde, not düştüğü direkteki satır gelmiş aklına… Bakmış ve okumuş ki… aşkın, heyecanın ve korkunun karıştığı… tezat dolu kelimelerin-kavramların buluştuğu satırlar, bir mızrak gibi durmakta karşısında… Hemen o satırın altına bir mısra’ daha eklemiş, aşka yenik düşen koca padişah: 


“Hiç korkmasın söylesin.” 


Bu aşkın, buluşan karmaşık ve bulanık duyguları şöyle dizilmiş direğin üzerine: 


“- Seven insan neylesin 

- Hemen derdin söylesin 

- Ya korkarsa neylesin 

- Hiç korkmasın söylesin” 


Sabahın olmasını sabırla beklemiş padişah… Seher vakti sırdaşı Hasan Can’ı çağırtmış, derhâl bir emir vererek: 


“Biz dahi merak edip onu görmek isteriz, tîz elden bu kızı huzura getirin.” 


Emir derhâl yerine getirilmiş ki; âhu gözlü, endâmı hoş, alımlı, nâzenin, ceylân gibi bir Türkmen güzeli� Hünkârın emriyle derhâl bir düğün alayı tertip edilmiş… Eğlenceler, yemeler-içmeler� Düğünün son gecesi… sırlarla dolu bu aşkın bilmecesi… kader-i ilâhî tarafından çözülmüş gerdek gecesi… Çözülen bu kara baht çıkınından yayılan acı haber, şaşkına çevirmiş herkesi… Yer-gök âdeta üzüntüye, mâteme boğulmuş! 


Âhu gözlü Türkmen dilberinin, 


“Selim!” 


diye çarpan saf ve küçük yüreği, bu büyük cihan sultanının aşkındaki sırrı kaldıramamış ve birden duruvermiş… 


O çadırın direği, bu olayın canlı fakat ketûm şahidi olmuş asırlardır… Bu dünya hayatında vuslat nasip olmadığı gibi o gencecik yüreğe, buna fani âlemde bir çare de bulunamamış… 


Bu hazin gönül çarpılmasının ve gönül yangınının sonunda derler ki: 


“Koca hünkâr, ağlamış”… ve Türkmen kızına yaptırdığı mezarın şahidesine/mermer taşına, şu dörtlüğü kazdırarak, dünyaya, aşkın gücünün karşısındaki çaresizliğini en güçlü orduları yenen o serdâr şöyle haykırmış: 


Merdüm-i dîdeme bilmem ne füsûn etti felek 
Giryemi kıldı hûn eşkimi füzûn etti felek 
Şîrler pençe-i kahrımdan olurken lerzân 
Beni bir gözleri âhûya zebûn etti felek. 


Aşağı-yukarı şu demek: 


Bilmem ki gözlerime nasıl bir büyü yaptı felek 

Gözyaşımı kana döndürdü, sele çevirdi felek 

Gücümün-kuvvetimin şiddetinden aslanlar bile titrerken 

Beni bir ahu gözlüye esir etti felek 


İskender Pala’nın Anlatımıyla Yavuz Sultan Selim Aşkı

BİR NEDENİ YOK YALNIZCA ÖPTÜM

Bir Nedeni Yok Yalnızca Öptüm

Dudaklarım gerisin geriye çekildi; ağdalı bir sıvının ağır ağır örttüğü, korkunun biçimkazanıp ayağa kalktığı ve ‘hey bana bir şeyler söylemenin vakti geldi’ dediğizamanlarda bekledim seni; gözlerimi kapadım. Bekledim. Beklerken, özlemenin hangi geçitleri geçilmez kıldığını, hangi duyguların insanı hayata kazandırdığını, basite indirgenmiş hüzünlerin geceleri dinlenmeye müsait şarkılarla şahlandığını anlatamadım. Evet, bilmiyordum. Bilmiyordum, kelimelerden arınmış bir cümle kurar gibi sevişmeyi. Sevişirken sözlük kullanıyordum hala. Ama, seni seviyordum. Ve sevdiğimi, sevgimi anlatma telaşıyla hata üstüne hata yapıyordum sana. Sana yaklaşamıyordum. Yasaklanmıştın adeta. Çiğnemeye çalıştığım yasak olsan da, uzak dursan da, o korkunç şeklini korusun da, farketmiyordu hiçbir şey. Küçük bir ateş. Küçücük bir ateştin sen. Sönmekten ürken bir ateş. Bir su damlasıyla bütün görkemini kaybedebilecek bir ateş. Aşkın mecali kalmamıştı. Sessizce sokuldum yanına. Acıyla irkildin. Gülümsedim. Gülümsememe anlam veremedin elbette. Kimdi bu? Ne istiyordu? Tanımadığın biri. Hatıralarını darmadağın etmeyi planlamış bir yabancı. Fuzuli bir beden, karşındaki. Usulca uzandım, 


Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm. 


Kimi geceler penceremden uzayı seyrederim. Uzayın adını ben koymadım. Uzayın adını yıldızlar, gezegenler kendi aralarında kararlaştırmışlar. Rahatlatır beni o. Bütün yağmurlar, uzayın derinliklerinden gelip yağar diye düşünürüm. Yağmurlar başka galaksilerden gelip yağar. Romantizme uyum sağlamak için de değil. Öyle. İşin gerçeği budur. Yağmurlar, bu dünyaya ait sanma. Bembeyaz bir yalnızlığın olmalı senin de. Lekesiz bir yalnızlık. Lekelenmeye müsait bir yalnızlık. Tedirginliğini buna bağlıyorum seni seyrederken. Pişmansın. Pişmansın kapıp koyveremediğin için sanki. Elinde olsa, avaz avaz bağıracaksın sokaklarda. ‘Neyim ben? ! ’ diye haykıracaksın. Olmuyor tabii. Olmuyor. Sıyrılır gibi lüzumsuz bir yerden, sıyrılıp kendi affına sığınıyorsun. Beni anlayacağın günler gelecek. Beni de göreceksin. Benimle tamamlanacak bir şeye benziyorsun çünkü. Korkma lütfen, 

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm. 

Çocukluğumdan söz etmek isterim sana, eğer sıkılmazsan. Bir gün otururuz evde, ben sana hayatımı anlatırım dakika dakika. Kaç yaşımdaysam, o kadar yıl sürer konuşmam. Çay pişiririz. Çaydanlığa su yerine votka koyarız sen dilersen. Sonra da sen anlatırsın: Sevdiğin filmleri, sevdiğin parçaları, sevdiğin canlıları, sevdiğin… hep sevdiğin şeylerden konu açarsın. Ben sıkılmam. Ben seninle sıkılmamayı seni ararken öğrendim. Seni hayal ederken keşfettim sıkılmamanın azametini. Bir insan, bir insanı sıkamaz. Bir insan canı isterse sıkılır. Hacimler açarım sana içimde, dolman için, oraya akman için. Hacimler açarsın bana; çağlayarak gelirim. Endişelenmen gereksiz, 

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm. 

Olması gerektiği kadar fedakar biriyim aslında; daha fazlasını umma açıkçası. Endişelerim, ideallerim, halletmeye çalıştığım meselelerim var. Başkalaşmaya çalışıyorum. Gözardı edilmiş tutumlar edinmek hoş. Değişmek, hiç de zor değil. Yalnızca özgür olabilsem, sorun kalmayacakmış gibi sanki. Anlaşılmak istiyorum: sevdiğim bir şarkıyı herhangi biriyle paylaşırken aynı duyguları hissetmek arzusu bu. Evet, tıpkı bu. Sese, ahenge kapılırken, kendini müziğin ritmine verirken yanında bir diğerinin olabilmesi; görkemli bir anda birlikte sadeleşebilmek. Birlikte dansedebilmek gibi. Sen hastayken başucunda birinin sabaha kadar oturması gibi. Arada bir alnındaki teri silmesi, üstünün açılmamasına dikkat etmesi gibi. Bir başkası için hayatta kalma çabası gibi sanki. Ölmek için değil, yaşamak için uğraşmak gibi. Ummadan, hayal etmeden, sıradan, olduğu gibi.doğal. Ve ciddi. Ciddi ciddi hayatla mücadele edebilme gücü. Bu gücü yanyanayken yaratabilme yeteneği. Ben bu yeteneğin bir parçası olarak sokuluyorum sana. Masallarla geliyorum. Efsanelerle geliyorum. Herhangi bir insanın birikimiyle geliyorum aslında. Artniyetsizim. İnan, 

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm. 

Bazı sorulara cevap bulamadım; kuşkusuz gerekli de değildi bu. Soruyu soru halinde bırakıp sahici yanını korumaya çalışmam, cehalet mi sanıldı acaba? ! Bedenlerin bedenlerden istedikleri, ruhların, ruhlardan çıkarttıkları, karşılıklı acıların birbirlerinin etkisini arttırdıkları vakitlerde düştün aklıma. Aklıma yayıldın. Ne kaybedebilir, ne kazanabilirdim ki artık: Ortadaydım işte! Bir başkasının mal varlığına dönüşmeden yaşayabilmenin yalnızlığıydı bu. Hayır! Melankoli diye adlandırma bu durumu; ortak bir açı yakalayamama sorunu galiba. Her kadın gibi doğurmak hevesi, her erkek gibi dağların doruklarında biraz gözden ırak hüzünlenme denemeleri aslında. Kusura bakma, kafam biraz dağınık, 

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm. 

İnsan inandığı şeyler uğruna muhteşem hatalar da yapabilir. Kızmamalısın. Darılmamalısın eğer bir kardeşlik varsa aranızda. Sevgi, hoşgörü takıntıları da değil. Bir elmanın kırmızı olması, bir gülün öyle kokması, bir derdin halledilmesinin ardından gelen ferahlık kadar sıradan ve güzeldir hata yapmak da. Aşka çılgınlığın yakıştığı çağları neden unutalım? Neden tarihin çuvalına tıkalım tatlı serseriliği, az biraz sergüzeşt olmayı? ! Ilımlılık mı kurtaracak insanlığı? Alttan alma mı örtecek bunca çirkefi, zorluğu, belayı? Demokrasi, senin saçlarından güzel olamaz. Senin yüzünden daha güzel olamaz krediler, faizler, repolar, tahviller. Dünyanın en uzun gecesi 21 aralık değil, beni terkettiğin gecedir. Beni üzdüğün, yorduğun, yıprattığın gecedir. Bir kabahat mi gerçekten kendi dışında birine hayranlık beslemek? ! Gerçekten kırıyorsun beni, 

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm. 

Birinin peşindeyim ben; tanımsız bıraktığım birinin. Sessizliğin doyurduğu, biçimli ve endişeli birinin. Düşüncelerimi zapteden, kelimelerimi korkutan birinin. Yanında huzurlu uyuduğum, mutlu uyandığım birinin. Onunla olmakla, onunla birlikte yaşamakla gizli bir gurur duyduğum, asla kıskançlığa ya da sahiplenmeye dönüşmeyen bir tutkuyla bağlandığım birinin. Onu arıyorum göğe her baktığımda; bir melek gibi uzanıp yüzüme dokunacağını tasarlıyorum. Bütün aşkların payına düşen şiddetten arınmış, başkalarına aynı/ birbirimize farklı koktuğumuz bir sevginin yolu bu. Cesaretimi ondan alıyorum pervasızca ve yine ona ben cesaret veriyorum mücadele ruhunda. Bir sır gibi saklıyoruz misafirliğimizi. Hüzün bitince geri döneceğiz çağımıza. İnsanlığa karışmaya hazır yapışık kalpler taşıyoruz aşkımızda. Bizim aşkımız hakikaten beden gücü gerektiriyor akıl kadar. Yapacak çok işimiz var. Dövüşecek çok düşmanımız var. Kucaklayacak çok arkadaşımız var. Bizim sebebimiz bu. Bizim fazlalığımız bu. Belki de iksirimiz. Kanayan yüzlerle çevrili bir gezegende, fırtınaya karışan bellek tozlarımızla, erdemlerimizle, ideallerimizle ayaktayız. Yalan söylemiyorum 

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm. 

Evet, sen de isterdin sanırım huzurlu yaşayabileceğin bir hayatın planlarını yapabilmeyi; kolaya indirgenmiş, biraz fazlayı aşırılıkta aramayan, ölçülü bir heyecanla kritersiz bir maceraya aday kahraman olmayı. “Rüzgara dur, yağmura yağma, mevsime değiş” demeyi; doğru, hepimizde biraz tanrıyı kıskanmak var galiba. Bütün günahlar da buradan kaynaklanıyor adeta. Hırslarımızın, çekincelerimizin odağı burası. Kazanmaktan çok, kaybetmeyi göze alabiliyoruz. Çikolata bile kurtlanabilir. Dondurma erir. Çiçek solar. Galiba önemli olan, onları yerinde yaşamak, yerinde korumak! Birer hatıraya dönüşseler bile! Kaç ölüme kaç doğuma şahit olduğunu hatırlayabiliyor musun? Sevmek, ifade edebilmek kadar, ifadeyi unutmamaktır da. 

Şimdi sessizce uzaklaşmalıyım. Çünkü beni anlamadığını, anlamak için uğraşmadığını, hatta bunu önemsemediğini biliyorum. Aynı otobandaydık ve birimiz birimizin yanından geçip gitti. Hafızasızlığı, gurur saymanın adil yanı! . Hangimiz süratliydik; önemi kalmadı. Hangimiz daha özveriliydik; bunun da.. umarım mutlu olursun. Bunu bir çöküntü anında da söylemiyorum. Hiç kimse aldatmadı ötekini; yalnızca böyleydik işte! . Yüzüme öyle bakma nefretle, 

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm. 

Benden uzaklaştıkça, bana ait olandan yakanı sıyırdıkça rahatlayacağını, herşeye yeniden başlayabileceğini sanıyorsun. Kimbilir, doğrudur belki de! . Adımın yaşamadığı, adımın özlemle anılmadığı yerlerde kime umut verebilirim ki zaten? Romantizmin tehlikesi büyük! Romantizmin tehlikesi büyük! Romantizmin esrarı büyüleyici! Romantizmin kanına girdiği insanlar bencil ve hırslı! 

Ben seninle birlikte yaşlanabilecek kadar erken yola çıkmayı istemiştim; maceramız uzundu çünkü. Maceramızın tahakküm altına alınamayacak kadar mükemmel olması, donanımımızla ilişkiliydi. Ynni, sen ne kadar sevecensen, ben ne kadar yıpratıcıysam.. o da o kadar mükemmeldi. Özveri denebilir buna. Evet, buna özveri demek beni mutlu ediyor. İnsan, özverinin çocuklara ad olarak verilebileceği bir dünyada tanımını kaybediyor. Bu kaybedişteki kaosun ritmiyle çekiliyorum sana. Sen bir mıknatıssın şeffaf ve ben, çekilirken sana içimdeki alelade metal parçalarıyla, kan şekerim düşüyor, ağzım düşüyor, ellerim.. en çok da ellerim düşüyor! . Sakın ha üstüne alınma,

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm. 

Ben seni kırmak için yaratılmadım. Uzun zamandır seni planlıyorum haksızca; cezalandırılacak kadar mı yabancı, tanınmaz ve suç yüklüydüm? ! Belki; seni çok yıprattığımın, bıraktığımın elbette farkına vardım, ama herşey mi benim aleyhte varoluşumla açıklanabilir? ! Beni, başta sana olmak üzere kimliklere karşı saldırganlaştıran koşulları tek başıma ben mi oluşturdum? Seni kaybettim. Bunu biliyorum. Seni kaybettiğimi sen çekip gitmeden önce de biliyordum. Ortadaydı. Bedel ve kefalet ortadaydı.. senin hakkında bir satır yazmamaya çalışmamın nedenini hiç düşündün mü? ! Sana ait olanları içten içe koruma uğraşı mıydı sanki bu: kuşkusuz. Hala da saygıyla ağlıyorum. Büyük bir tesadüfe yenildim, büyük bir eksen kaymasıyla, sihirbazın şapkasında sıkışıp kalan tavşan gibi, 

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm. 
Elbette kızıyorsun bana; belki en çok da bu zayıflığıma kızıyorsun: Tedirginliğime, seni kaybetme endişeme, telaşıma, şaşkınlığıma, titreyişime, ürpermem, anlamlarını anlamamış kelimelerle yetinmeme, müzakerelerde bulunmama, buhranların yorduğu bir gençlik yaşamama, bilincimi sana yönlendirmeme, sürekli sürekli içmeme, kelimlerin kifayetsiz olma durumuna, vesaireye vesaireye.. İnadıma öfkeleniyorsun. Seni bırakmama, seni özgürlüğüne salmama hiddetleniyorsun. Bu da aşk işte! Bu da entrika! Bu da soysuzlaşmanın, aşkın getirdiği dalaveralarla kendine kilitlenmenin başka bir çeşidi! Peki anahtar nerede sevgilim? ! peki anahtarın üzerindeki yivler kimin eseri? ! Dur, dur, bağırma, 

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm. 

Bunlar da geçecek şüphesiz. Seni unutmama kaç yüzyıl kaldı ki.. bir küsme, bir burulma biçimiyle gidişinin ardından şehrin gri cephelerine fevkalade ağır bir el bombası gibi düşen bunaltının bıraktığı korkunç acının unutulmasına kaç yüzyıl kaldı ki.. Yaralandım. Bütün noktalarımdaki nöbetçiler de yaralandı. Çığrından çıkmış bir ayaklanma gibi ağlamakta yalnızlığım. Bir gerçek aramıyorum felakete. Bir bahne göremiyorum arkadaşlarımın beni teselli etmek için söyledikleri kelimelerin hanesinde. Ama yokluğunu doldurmuyor sevda siyasetinin hançerleri. Ama bilemiyorum yağmurun ardından artık hangimiz suçlanacak.. Eğer hissediyorsan, 

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm. 

Ben sende ardı arkası kesilmeyen bir korku sevdim. Ben bir cüce çocuk sevdim sende sıska. Şiddetli ve hayret uyandıran manevralarla kendi kanına olan saplantılı aşkını sevdim. O rutubet kokan loş yüzündeki kanalizasyonları, az kelimeyle kurduğun cümlelerdeki gizli soru işaretlerini, barlardan çatlak bardak gibi atılmayı beklemeni, serserice patlamalarını, yuttuğun toplu iğneleri ve bir film hilesi hissi uyandıran utangaç hasret pozlarını sevdim. Dokunamadım sana. Parmakuçlarım neşterdi çünkü. Kırılan bir kemiğin sesiyle veda ederken, 

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

Küçük İskender

HAYATI ONDAN ÖĞRENDİM


    Gene aynı yerden yazıyorum sana… Sen aynı yerde misin bilinmez. Sevgilim gidişinin arkasından aylar geçti, yıla döndü. Belki geleceksin diye bekledim. Gelecek misin?


    Giden unutulurmuş bebeğim.. Ben unutamadım, gidişinden sonra çok ağladım, sensizliğe dayanamadım, sensizlikte yandım. Sonra elime kalemimi alıp hep sana yazdım. Kitaplığımda çok şiirlerim var, çok sevdaları anlatan yazılar, hepsi sana…


    Aslında sen unutulursun, gidenlerin hepsi unutulur ama ya yaşananlar… Unutmaya çalışırken hatırlana o anlar.. Sana bunları hatırlatıyorum ben unutmasam da belki sen unutmuşsundur diye… Ağlamıyorum da artık çünkü sen öğrettin bana gülmeyi, sen öğrettin bana hayatla alay etmeyi… Bana o kadar şey öğrettin ki, beni baştan yaratan sen oldun. Şimdi nasıl unutayım, kendime baktıkça hatırlıyorum seni…


    Şimdi seni çok özlüyorum çok…ama biliyorum sende unutmadın beni gittiğin yerlerde…gözünde arkada olmasın sevdiğim beni bıraktığın yerde yaşıyorum seni… Sensizlikte zor çekilmiyor ama bunu bile öğrettin bana… Daha neler neler öğrettin… Tek başıma yaşayabileceğim bir aşk bıraktın bana…
    Sen bana güzelliği, doğruluğu bıraktın ve bir gün beni arasan aynı yolda bulacaksın.


    Senden sonra ayakta durmakta zorluk çektim, farkındasın biliyorum ara sıra yıkıldım. Şimdi ayakta durabiliyorum ama arada seni yanımda istiyorum. Bir arıyor sesini duyuyorum, yüzünü görmesem de rahatlıyorum. Sana bir defa sıkıca sarılmak istediğimi söylüyorum. Dayanamayacağını söylüyorsun. Şimdi sensiz yollardayım,gelmeyeceğini bilsem de beni bulunmayan bir dürüstlükle sevdiğini ve hep seveceğini biliyorum….

Insanlara kendimi zorla sevdiremeyecegimi ögrendim.
Yapabilecegin tek sey sevilebilecek biri olmak.
Gerisi onlara kalmis…
Insanlari ne kadar düsünürsen düsün,
Onlarin seni o kadar düsünmediklerini ögrendim.
Güven elde edebilmek için yillarin gerektigini,
Ama yok etmek için saniyelerin bile yettigini ögrendim.
Önemli olanin hayatindaki esyalarin degil,
Hayattaki kisilerin oldugunu ögrendim.
Insanin ancak 15 dakika çekici olabildigini,
Ondan sonra alisildigini ögrendim.
Kendimi karsilastirmak için baskalarinin en iyi yaptiklarini degil,
Kendi en iyi yaptiklarimi kistas almam gerektigini ögrendim.
Insanlar için olaylarin degil, onlarin daha önemli olduklarini ögrendim.
Her ne kadar ince kesersen kes,
Kestiginin her zaman iki yüzü olacagini ögrendim.
Sevdigin kisilere sevgi dolu sözler söylemen gerektigini,
Belki bunun onu son defa görüsün olabilecegini ögrendim.
Her ne kadar onu çok düsünsen de,
Yine de gidebilecegini ögrendim
Kahramanlarin, yapilmasi gerekenleri ne pahasina olursa olsun,Yapanlar oldugunu ögrendim.
Insanlarin seni hep hesapsiz sevdigini, Ama bunu nasil göstereceklerini bilemediklerini ögrendim.
Sinirlendigimde gerçekten buna degse bile asla acimasiz olmamam gerektigini ögrendim.
Gerçek dostlugun ve gerçek askin aramizda uzak mesafeler olsa bile büyüdügünü ögrendim.
Birisinin seni istedigin gibi sevmemesi,
Onun seni tüm benligiyle sevmedigi anlamina gelmedigini ögrendim.Bir arkadasin ne kadar iyi olursa olsun seni üzecegini Ve senin yine de onu affetmen gerektigini ögrendim.Bazen baskalari tarafindan affedilmenin yetmedigini ögrendim.Kendini de affetmeyi ögrenmelisin.Kalbin ne kadar kirilmis olursa olsun,
Dünyanin senin acilarindan dolayi durmayacagini ögrendim.Geçmisimiz ve durumumuzun oldugumuz kisiligi etkiledigini,Ama olmamiz gerekene karsi sorumlu oldugumuzu ögrendim.Iki kisinin tartismasinin, birbirlerini sevmedikleri anlamina gelmedigini ögrendim.
Ve tartismadiklari zaman da sevdikleri anlamina gelmedigini.
Bazen kisiligini eylemlerinin önüne koyman gerektigini ögrendim.
Iki kisinin tamamen ayni olan bir seye baktiklarinda bile Farkli seyler görebildiklerini ögrendim
Hayatlarinda her zaman dürüst bir sekilde daha ileriye gitmek isteyen kisilerin,
Sonuçlari önemsemediklerini ögrendim.
Seni dogru dürüst tanimayan kisilerin,
Hayatini birkaç saat içinde degistirebileceklerini ögrendim.
Verebilecegin bir sey kalmadiginda bile bir arkadasin agladiginda,
Ona yardim edebilecek gücü bulabilecegini ögrendim.
Yazmanin, konusmak kadar duygusal gayret gerektirdigini ögrendim.
En fazla önemsedigim kisilerin, benden hep uzaklastirildiklarini ögrendim.
Insanlari üzmeden ve duyarli olarak kendi fikirlerini söylemenin Çok zor oldugunu ögrendim.
Sevmeyi,Ve sevilmeyi ögrendim…

Ögrendim…


SONSUZ BİR KARANLIĞIN İÇİNDE DOĞDUM

Sonsuz bir karanlığın içinden doğdum.
Işığı gördüm, korktum.
Ağladım.
Zamanla ışıkta yaşamayı öğrendim.
Karanlığı gördüm, korktum.
Gün geldi sonsuz karanlığa uğurladım sevdiklerimi…
Ağladım.
Yaşamayı öğrendim.
Doğumun, hayatın bitmeye başladığı an olduğunu;
aradaki bölümün, ölümden çalınan zamanlar olduğunu
öğrendim.

Zamanı öğr…endim.
Yarıştım onunla…
Zamanla yarışılmayacağını,
zamanla barışılacağını, zamanla öğrendim…
İnsanı öğrendim.
Sonra insanların içinde iyiler ve kötüler olduğunu…
Sonra da her insanin içinde
iyilik ve kötülük bulunduğunu öğrendim.
Sevmeyi öğrendim.
Sonra güvenmeyi…
Sonra da güvenin sevgiden daha kalıcı olduğunu,
sevginin güvenin sağlam zemini üzerine kurulduğunu
öğrendim.
İnsan tenini öğrendim.
Sonra tenin altında bir ruh bulunduğunu…
Sonra da ruhun aslında tenin üstünde olduğunu öğrendim.
Evreni öğrendim.
Sonra evreni aydınlatmanın yollarını öğrendim.
Sonunda evreni aydınlatabilmek için önce çevreni aydınlatabilmek
Gerektiğini öğrendim.
Ekmeği öğrendim.
Sonra barış için ekmeğin bolca üretilmesi gerektiğini.
Sonra da ekmeği hakça üleşmenin, bolca üretmek kadar
önemli olduğunu öğrendim
Okumayı öğrendim.
Kendime yazıyı öğrettim sonra…
Ve bir süre sonra yazı, kendimi öğretti bana…
Gitmeyi öğrendim.
Sonra dayanamayıp dönmeyi…
Daha da sonra kendime rağmen gitmeyi…
Dünyaya tek başına meydan okumayı öğrendim genç yasta…
Sonra kalabalıklarla birlikte yürümek gerektiği fikrine vardım.
Sonra da asil yürüyüşün kalabalıklara karşı olması gerektiğine vardım.
Düşünmeyi öğrendim.
Sonra kalıplar içinde düşünmeyi öğrendim.
Sonra sağlıklı düşünmenin kalıpları yıkarak düşünmek
olduğunu öğrendim.
Namusun önemini öğrendim evde…
Sonra yoksundan namus beklemenin namussuzluk olduğunu;
gerçek namusun, günah elinin altındayken, günaha el
sürmemek olduğunu öğrendim.
Gerçeği öğrendim bir gün….
Ve gerçeğin acı olduğunu…
Sonra dozunda acının, yemeğe olduğu kadar hayata da
“lezzet” kattığını öğrendim.
Her canlının ölümü tadacağını,
ama sadece bazılarının hayatı tadacağını öğrendim.
Ben dostlarımı ne kalbimle nede aklımla severim.
Olur ya …
Kalp durur …
Akıl unutur …
Ben dostlarımı ruhumla severim.
O ne durur, ne de unutur ….

MEVLANA
Uzaktan sevmek daha güzeldir bazen.
Ne incitir, ne acıtır.
Ne yaralar, ne kanatır.
Gözlerinle görmediğin ama sesini duyduğun,
varlığıyla huzur bulduğun bir denizin yakınında yürümek gibidir böyle sevmek.
Elif Şafak

Abant Platformu’nun ardından

Abant Platformu’nun ardından

Abant Platformu’nun ardından
Fethullahçılar neden Kürtçüdür?
Fethullahçı organizasyon
Fethullah Gülen’e yakın gazeteci ve bilim adamlarınca düzenlenen Abant Platformunun “Kürt sorunu: Barışı ve Geleceği Birlikte Aramak” konulu 17. toplantısı, gecikmeli de olsa yapıldı.
Daha baştan bölücü kararların çıkacağı belli olan Abant Platformunun Yönetim Kurulu Başkanlığını Prof. Dr. Mete Tuncay, Genel Sekreterliğini ise Salih Yaylacı yaptı. Katılımcılar arasında kimler yoktu ki; Ali Bulaç, Mümtaz Türköne, Ümit Kardaş, Altan Tan, Ali Bayramoğlu, Mustafa Akyol, Eser Karakaş, Mehmet Altan, Şahin Alpay… daha sayalım mı? Saymayalım çünkü, 200’e yakın davetli varmış!
Çoğunluğunu liberal düşünceye sahip kişilerin oluşturduğu toplantıya ise Fethullahçı yazarlardan Ali Bulaç ve Mümtazer Türköne gibi birkaç isim katıldı. Fethullahçılardan doğru dürüst fikir adamı çıkmadığı için, toplantıya katılıp fikir öne sürecek adamları da yoktur maalesef. Onun için Türklük ve Atatürkçülük düşmanlığında hemfikir oldukları liboşları davet ediyorlar. Zaten saydığımız iki isimden biri olan ve adında Türk geçen, ama Türklüğü şüpheli olan eski ülkücü bozuntusu ise sonradan bu safa geçmiştir!
Aslına bakılırsa Fethullahçılar uzun süredir sözde Kürt sorununu kaşıyıp duruyorlardı. Sözde Kürt sorununu kaşıma aracı olarak da Cemaatin gazetesi olan Zaman kullanılıyor. Özellikle Zaman gazetesinde Ali Bulaç, daha öncesinde Tayyip’in İstanbul Büyükşehir Belediyesinin başındayken Kürt raporunu hazırlayanlardan biridir. Yine eski Marksist-Leninist Şahin Alpay ise zaman buldukça sözde Kürt sorununa değinmeden geçmez. Hüseyin Gülerce’yi ise Fethullah Gülen’in Kürt reçetesini sunarken görmüştük.
O nedenle, AKP’nin Kürtlere ve Kürtçülüğe bakışı nasıl ise Fethullahçıların bakışı da odur. Her ne kadar içeride Kürtçülerin ve liboşların dürtmesi, dışarıda ise AB’nin bastırması ile AKP’nin Kürtçülük yapma konusunda zorlatıldığı izlenimi verilse de, AKP, Kürtçülüğü genlerinden, daha doğrusu kökeninden gelen Kürt-İslamcılığından dolayıdır.
Zaten, RP döneminde en kapsamlı Kürtçülüğü, hazırlattığı raporla Tayyip yapmıyor muydu?
3 Kasım 2002 seçimlerinde AKP gibi Kürt-İslamcı bir partinin iktidara gelmesi ile Bölücülükte ve Kürtçülükte bir artış olduğunu görmekteyiz. Çünkü, bölücüler, arayıp da bulamayacakları bir iktidara kavuşmuştur. İşte son Abant toplantısı da bunlardan biridir. Yine, şimdilerde AKP’nin Cumhurbaşkanı (!) olan Abdullah Gül’ün, bu toplantının yapılması ve tartışılmayan konuların tartışılması yönünde temennilerini bildirmesi de Gül’ün, Kürt-İslamcılığından dolayıdır.
Abant Platformunda dikkat çeken bölücü söylemler
Özellikle Abant Platformunun kapanış bildirgesinde, “Anadilde eğitim, öğrenim konuşma hakkı engellenemez” ifadesi çok anlamlıdır. Çünkü, bu açıkça, üniter bir devlet olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne bir meydan okumadır aslında.
Ya yazar Ümit Fırat’ın dediklerine ne demeli?
“Çıkarılan Takrir-i Sükun kanunuyla başlatılan diktatörlük döneminde idam edilen onca insanın cesetlerini bile vermediler” demiş. Devamında; Kürtlere baskı yapıldığını, 1925 yılında Kürtçenin tamamen yasaklandığını vurgulamış ve 1960 darbesiyle açılan yatılı okulların bile asimilasyon olduğunu söylemiş.
Yazar Ümit Fırat’da diğer tüm Kürt-İslamcılar gibi, Cumhuriyet ile bir hesaplaşma içinde olduğunu görmekteyiz.
Çenkiz ağabeyimiz (Cengiz Çandar) ise, “Kürt sorunun en önemli tanımı, bir devlet sorunu olmasıdır. Kürtlerin devleti yok” demiş. Yani, Çenkiz ağabeyimize göre Kürtlerin devleti olursa bu sorun çözülürmüş.
Aslında Çenkiz ağabeyimizi tebrik etmemiz gerekir. Onca omurgasız liboşlar içinde lafı evirmeden çevirmeden temennisini dile getirmiş. Daha doğrusu sözde Kürt sorunu var diyenlerin asıl niyetlerine tercüman olmuş.
Abant Platformuna katılan Kürt ve İslamcı kimliğiyle tanınan siyasetçi Altan Tan: Kürtçe ana dilde eğitiminin önünün açılmasını, isteyenlere ilkokuldan itibaren Kürtçenin seçmeli dil olarak okutulmasını, Kürt enstitüleri kurulmasını, Kürtçe olarak radyo ve televizyonlarda sınırsız ve süresiz yayın hakkı tanınmasını, Kürtçe olduğu için değiştirilen yer, şehir, köy isimlerinin iadesini, istemiş.
Aslına bakılarsa az şey istemiş, bir tek Türkiye topraklarını tamamıyla Kürtlere bırakılsın demediği kalmış!
Okurlarımız belki hatırlayamayacaklar ama biz hatırlatalım. Altan Tan daha önce HADEP çatısı altında siyaset yapmıştı, işte onun için az şey istemiş diyoruz!
Kürtçülerin diyemediğini bu toplantıda aslına bakılırsa bir liboş söylemiş. O liboşumuzun adı Mustafa Akyol. Bu toplantıda Mustafa Akyol, “Bütün Türkiye Kürdistan!” demiş. Bak sen… Hızını alamayınca, “başkenti de İstanbul” demiş. Şimdi olacak iş mi bu Mustafa’nın yaptığı. Biz ona, oku adam ol, baban gibi olma demiştik, ama o okumuş babası gibi olmuş.
Ancak üzüldüğümüz bir konu var! TÜRKSOLU’nu faşist olarak suçlayan, sözde milliyetçiliğe karşı olan bu liboş takımı, bu söylemleri ile asıl kendileri etnik bir Kürt milliyetçiliği, faşistlik yapmıyor mu?
Şeriatçılar neden Kürtçüdür?
Peki, Fethullahçılar bu Kürtçülük, bölücülük toplantısına neden aracı oldular? Bu sorunun cevabını bulmak için biraz geçmişe gitmek gerekiyor.
Herkesin bildiği gibi Fethullahçılar, nurcudur. Nur cemaatinin kurucusu ise Saidi Kürdi’dir (Nursi). Yani, bu tarikatın kurucusu bir etnik Kürt milliyetçisidir. Nur tarikatı ise köken olarak Nakşibendilik’ten gelir. Oysa, Nakşibendilik bir Türk tarikatıdır.
İşte tüm sorun da buradan kaynaklanmaktadır. Kürt kökenli Nakşi olan Mevlana Halid, bu tarikatın Kürtler arasında yayılmasına neden olmuş ve Kürt ağalarını da bu tarikatın şeyhi yapmıştır! Aşiret olgusunun hakim olduğu sözde Kürdistan’da Nakşibendilik hızlı bir şekilde yayılır.
Osmanlıcılık, İslamcılık ve Milliyetçilik akımının revaçta olduğu bir dönemde Kürt Nakşiler, Osmanlı imparatorluğunun dağılmaya başlaması ile kendi bağımsız devletlerini kurma planı içine girdiler. Bu, onların etnik milliyetçilik yapmalarına neden oldu. Bu emellerini gerçekleştirmek için de Osmanlı sarayına her zaman muhalif oldular. Bu özelliklerini Cumhuriyet döneminde de devam ettirdikleri için karşımıza Şeriatçı bir o kadar da etnik Kürtçü bir oluşum yani “Kürt-İslamcı” bir oluşumun ortaya çıkmasına neden oldu.
Bugünkü Fethullahçılar’ da Nakşi Saidi Kürdi’nin devamcısı oldukları için Kürtçülük yapmaktadır. İşte bu nedenle Kürt Şeriatçılar, Türk egemenliği altında yaşadıkları için Kürtçülük yapmaya devam edecektirler.
Türk Nakşiler neden Kürtçü?
Laik Türkiye Cumhuriyeti devletinin yıkılıp yerine Şeriat hükümlerine dayalı bir devlet kurulması için Laik Türkiye Devleti’ne düşman olan tüm oluşumlara dost oldukları için. Yani, düşmanımın düşmanı dostumdur anlayışına, sahip olmalarından ileri gelmektedir.
O nedenle Türk Nakşiler ile Kürt Nakşiler dosttur! Kürtçüdür. Bu dostlukta Türkiye Cumhuriyeti devleti yıkılına kadar devam edecektir!
Atatürk’ün milliyetçilik ilkesine karşı sözde ümmetçiliği savunanlar, Ümmetçiliğin kitleleri harekete geçirmede yeterli bir etmen olmadığını bildikleri için, Türklüğe karşı Kürtçülüğü öne sürmektedirler. Daha doğrusu her ikisini birlikte yapmaktadır, Kürt-İslamcılık yapmaktadırlar.
1965 yılında Diyanet İşleri Başkanlığı Yardımcılığına getirilen Yaşar Tunagür, Fethullah Gülen’in Devlet içinde yerleşmesine aracı olan kişidir. Fethullah Gülen’in vaiz olmasını sağlayanda yine aynı kişidir. Yoksa ilkokul mezunu birini, kim nereye alır ki!
Peki, kimdir Yaşar Tunagür?
Yaşar Tunagür, Saidi Kürdi’nin izinde giden Kürtçü ve nurcu bir isimdir. Yaşar Tunagür’de Fethullah Gülen gibi “Üstadım” diye hitap ettiği Saidi Kürdi’nin talebesidir. Bir zamanlar rahmetli Uğur Mumcu’nun deşifre ettiği, Amerikan Aromco şirketi tarafından desteklenen ve Suudi Arabistan’da kurulan Tüm dünyada şeriat devleti kurmayı amaçlıyan “Rabıta” adlı örgüt ile bağlantıları olan biridir.
Onun için Fethulahçılar neden Kürtçülük yapıyor diye şaşılmamalıdır. Zaten Kürt-İslamcı olarak tanımladığımız sağın kökenini TÜRKSOLU olarak Saidi Kürdi’ye dayandırmıyor muyuz?
İster kendini Sağcı, ister İslamcı, isterse kendilerini başka bir adla tanımlasınlar Türkiye’de sağın ve onun yapmış olduğu Kürtçülüğün temeli Saidi Kürdi’ye dayanır. İşte Fethullahçıların Kürtçülük, bölücülük yapmasının da asıl nedeni budur. Zaten Kürt-İslam sentezi tezimiz ile bunu anlatmaya çalışmıyor muyuz?
Yıllardır Türk Solu’nu kökü dışarıda olmakla suçlayan işbirlikçi sağ zihniyet, asıl kendi kökenlerinin dışarıda olduğunu gizlemeye çalışmıştır. Özellikle Türk Solu’nun, kökeninin dışarıda olduğu söylemini sıkça kullanan kişi ise, şimdilerde ulusalcı takılan Süleyman Demirel’dir.
Ne tesadüf ki, Fethullah’ı koruyup kollayan Yaşar Tunagür’ü de koruyup kollayan bir isim vardı: Süleyman Demirel! Zaten o dönemde Nurcuların baş koruyucusu Süleyman Demirel değil miydi? İşte kökü sözde içeride olan Sağcı Sülo’ nun korudukları bugün bölücülük, Kürtçülük yapıyor.
Saidi Kürdi ile başlayan Fethullah ile devam eden Tayyip’li AKP’ye kadar uzanan ve birleştiren bir çizgi vardır: o da Kürt-İslamcı olmalarıdır. Yani kökünün dışarıda olmasıdır.
Yine ne tesadüftür ki, Saidi Kürdi’de Batı yanlısı bir İslamcıydı. Onun bu özelliğinin aynısını talebesi Fethullah’ta da görmekteyiz. Tayyip’in de Batı yanlısı olduğunu buradan hatırlatmak isteriz.
Batı yanlısı olan bu üçlünün diğer bir ortak yanı da, Batı yanlısı oldukları kadar Kürtçü olmalarıdır. Son Abant toplantısına Batı yanlısı Kürtçü Liberallerin davet etmelerinin nedeni de budur. Kafalar birdir, zihniyet birdir çünkü. İşte bu nedenle Abant platformu Kürt-İslam sentezcilerinin buluştuğu bir toplantı olmuştur.
Demokrat hâlâ yorgun görünüyor!
1950’lerde DP ile başlayan Nurculuğu koruma işi, Sülo ile devam etmiştir. Bugünler de ise AKP devralmıştır. Kürt-İslamcılar’ da Abant Platformu adı altında, rahat bir ortamda bölücülük ve Kürtçülük yapma imkanı bulmuşturlar.
Kökü dışarıda olan Kürt-İslamcılar, içeride AKP’nin dışarıda ise AB’nin desteği ile bu kadar rahat bölücülük yapmıyorlar mı?
Yapıyorlar.
Ülkemizde son 60 yıldır yapılan Kürtçülük faaliyetleri AKP döneminde yavaş yavaş meyvelerini vermektedir. Bu Abant Toplantısında çok rahatlıkla görülmüştür. Çok geçmişe gitmeye gerek yok. Bu toplantıda açıkça gizlenmeden söylenenler bundan yaklaşık 10-15 sene önce bile kimse söylemeye cesaret edemiyordu.
Öyleyse ne değişti?
Demokratlarımız darbeci, Kürt-İslamcılar ise Demokrat oldu.
İşte bunlar yorgun demokratımızın yorgunluğunu atmak için uyurken oldu.
Uyu yorgun demokrat, uyu…
Şeriatçılar, Kürt-İslamcılığa devam ediyor hâlâ.  

İlker Başbuğ’u Kim Tutuklayacak?

İlker Başbuğ’u Kim Tutuklayacak?

Komutanları Lahey’e de Teslim Edecek Misiniz?
Ergenekon tertibi başladığından bu yana, bu tertibin arkasındaki gücün ABD olduğunu, tertibin tümüyle PKK politikaları doğrultusunda geliştiğini ve bunun sonunun da Türk Devletinin Kürtlerden özür dilemesi olduğunu ısrarla söylüyoruz. Söylüyoruz çünkü bu tertipte tetikçilik yapanlarla onları azmettirenler arasındaki bağ pek görülemiyor ve kamuoyu da genellikle gölgelerle savaşıyor.
İlk planda tam da bu tertip için yayınlanan Taraf gazetesini görüyoruz. Bu gazete liberal sol (yani dönek solcu) bir çizgi izliyor, İkinci Cumhuriyetçilerin sözcülüğünü üstleniyor. Ama Taraf’ı sahaya süren gücün bizzat ABD ve Fethullahçılar olduğu gizlenemiyor.
Fethullahçıların kendi gazetelerinde ise Ergenekon’la savaşın en ön cephesine yine dönek solcular ve ülkücü artıkları konmuş durumda. Fethullahçılar yine kendilerini sağlama alıyorlar, eski solcu ve ülkücüleri tetikçi olarak kullanıyorlar.
Bu ön cepheye Radikal ve Milliyet gibi diğer liberal ve dönek solcu kesimleri ekleyebiliriz. Ama en ön cepheye bazı dönek solcuların ve ülkücü artıklarının sürülmesi anlamlıdır, Fethullahçılar ve ABD dönek solcuları ve ülkücü artıklarını kendi çatısı altında toplayarak adeta kendi “Kızıl Elma”sını kurmuş durumda.
Ön cephenin hemen arkasında Fethullahçılar duruyor. Ama Fethullahçılara atılan kemik oldukça küçük: 28 Şubat’la ve Atatürkçülerle hesaplaşma. Şimdi kimi Fethullahçılar Cumhuriyet’le ve Atatürk’le hesaplaştıklarını sanıyor olabilirler, ama bu sadece tertibin görünür tarafı.
Fethulahçıların arkasında ise sessiz bir şekilde PKK duruyor. Farkındaysanız Ergenekon tertibinden en kazançlı çıkan kesim PKK, ama nedense bu tertibin sözcülüğüne soyunmuyor. Soyunmuyor çünkü Ergenekon tertibini doğrudan PKK eliyle yürütseler bu kamuoyunda kabul görmez.
Ama sessizce izleyen PKK’nın tüm soruşturmayı yönlendirdiğini de görüyoruz. Bundan 5 sene önce PKK’nın gazetesi Özgür Gündem’de atılan tüm manşetler ve yazı dizileri bugün Ergenekon iddianamesine girmiş durumda. Bunlardan en öne çıkanı PKK itirafçısı Abdülkadir Aygan’ın itirafları. 4 sene önce Özgür Gündem’e yazı dizisi olan itiraflar bugün Ergenekon soruşturmasının temel hukuki dayanağı oluyor!
Türkiye’de sözde Atatürkçü muhalefetin temel stratejisi de burada çöküyor. Türkiye’ye ABD’nin biçtiği rolü Ilımlı İslam zannedenler, ABD’yle mücadele cephesini AKP ve Fethullah’la mücadele hattına kurdular.
Oysa ABD’nin Türkiye planı bir Ilımlı İslam dönüşümü değil Kürt-İslam rejimi ve Büyük Kürdistan projesiydi. Savaş hattını yanlış cephede kuran ulusalcı akımlar PKK ile, Kürt istilasıyla mücadele etmek yerine Ilımlı İslam’la mücadeleyi seçtiler. Bu tür laiklikle sınırlı ama bağımsızlıkçılık ve antiemperyalizm yanı cılız bir ulusalcılık, şimdi Silivri Cezaevi’nde bulunuyor.
Silivri Cezaevi’nde tutuklananlara baktığımızda ise ön cephede liberal solun ve Fethullahçıların asıl rakipleri olan ulusalcı kesimi görüyoruz. Fethullah Gülen “yükselen ulusalcı dalgayı aşacağız” buyurmuştu iki sene önce. Şimdi ulusalcı aydınları tutuklayarak bu dalga aşılıyor. Yükselen ulusalcı dalgayı bitirmek için dalga dalga süren Ergenekon operasyonları ise sanırız Fethullahçıların ince bir alayı.
Ancak önemli olan ulusalcı kesim değil. Sonuçta bu tertipte siviller içeri alınır, yargılanır ve serbest kalırlar. Ancak önemli olan ön cephe değil arka cephe, yani karargâhlar. Tertipçilerin karargâhı ABD ise, ulusal güçlerin karargâhı da Genel Kurmay’dır. Ve son taarruz da kaçınılmaz bir şekilde buraya yapılacaktır.
Emekli komutanlarla başlayan süreç görevdeki subayların tutuklanması ile sürüyor. Fakat askerlerin Silivri’de çok fazla kalacaklarını beklemeyelim. Siviller gibi tahliye edileceklerinden değil ama, Silivri onlar için ilk durak.
Eğer iddianamede yazılanlardan bir yargılama yapılacaksa, yani faili meçhul cinayetler üzerinde bir yargılama yapılacaksa, bunun yargılama merkezi Türk adliyesinin sınırlarını aşar. Çünkü o halde ortada uluslararası hukuku ilgilendiren bir durum ortaya çıkar.
Çok basit bir örnek Miloseviç’in yargılanmasıdır. Şimdi sıra Türk Ordusu’nun bazı komutanlarının da “Kürtlere karşı savaş suçu” işlemekle yargılanmasında. Ancak durum Miloseviç’inkinden bile ağır, çünkü ortada ilan edilmiş bir savaş da yok. O halde Türk komutanlar savaş suçundan değil doğrudan “soykırım suçu”ndan yargılanacaktır.
Bu yargılamalar ise uluslararası mahkemede görülür ve yeri de Silivri değil Lahey’dir.
Askeri lojmanların kapısı çalındığında Genelkurmay Karargâhı askerlerin polislere teslim edilmesine karşı çıkmıyor. Ne de olsa ülkede hukukun üstünlüğü var!
Peki bu iddianameden yola çıkarak Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi Türk Adalet Bakanlığı’na bir yazı yazsa ve dese ki:
“Mevcut kanıtlara göre ortada bir uluslararası suç var ve Türkiye’nin de bu uluslararası hukuk sözleşmelerinin altında imzası var. Yargıladığınız askerleri bize teslim edin, biz de yargılayacağız.”
Adalet Bakanının ne yapacağını kestirmek zor değil ama ya Genelkurmay ne yapacak?
Evet şimdiden düşünmeli karargâh: Askerlerini uluslararası mahkemeye de teslim edecekler mi?
(TÜRKSOLU, sayı 222, 02/02/2009)
İlker Başbuğ’u Kim Tutuklayacak?
Faşistin Hukukla Kavgası
Faşizm tehlikesinin güncelliği ise son derece yakıcıdır. Bunlar devleti değil sadece hükümeti ele geçirdiklerinde bile neler yaptılar, kimlerle kavga ettiler bir bakalım.
Danıştay’la, Yargıtay’la, Anayasa Mahkemesi’yle!
Neden?
Çünkü bunlar hukuk tanımazlar.
Hukuk bunlar için diktatörlüğe giderken kullanacakları sonra da kaldırıp atacakları bir şeydir.
Dünyanın hangi demokratik ülkesinde hukuk sistemiyle, mahkemelerle, yargıçlarla, savcılarla bu kadar kavgalı bir hükümet olmuştur acaba?
Bunlar tesadüf müdür?
Elbette değildir, faşistler hukuku iktidara çıkan basamak olarak görürler, iktidarı ele geçirdiklerinde de iktidarı başka kimseyle paylaşmamak için o merdiveni atarlar.
Hitler’in faşizmi de böyleydi.
Hitler rejiminde anayasa, hukuk, kanunlar değil, Führer’in emirleri vardı. Führer’in emirleri doğal kanundu ve onlar uygulanırdı. Tümüyle diktatöre bağımlı bir sistem kurulmuştu.
Hitler rejiminin ilk yıllarında mahkemeler vardı.
Bizim Tayyip Erdoğan’ımızın yaptığı gibi Hitler de bu mahkemelerde solcuları yargılattırırdı. Daha doğrusu bu mahkemeler rakipleri ortadan kaldırmak için kullanılan mekanizmaydı.
Bunların en ünlülerinden birisi Reichstag yangınıdır. Alman Adalet Sarayı, Hitler’e bağlı faşist SS tugayları tarafından kundaklanmış ve sonra suç komünistlerin üzerine atılmıştır. Reichstag mahkemesinde komünistler bunun bir Nazi komplosu olduğunu ispatlamışlardır.
Bunun üzerine Hitler mahkemeleri kaldırmıştır!
Ondan sonra mahkeme değil, “emir, toplama kampı, gaz odası” üçgeni kurulmuştur.
Şimdi Danıştay’da, Şemdinli’de kurulan mahkemelerde bizim faşistin foyası da ortaya çıktıkça, provokasyonlarını ellerine yüzlerine bulaştırdıkça bunlar da aynısını yapacaklardır.
Nasıl bir rejime gidiyoruz peki?
Onun resmi yavaş yavaş ortaya çıkmaktadır.
Kürt-İslam faşist diktatörlüğünde,
1-) Hukuk olmayacaktır, Anayasa Mahkemesi, Yagıtay, Danıştay gibi üst mahkemeler olmayacaktır, çünkü bu rejimde Kadı hükmü verecek ve Şeriatın kestiği parmak acımaz diyecektir.
2-) Meclis ve hükümet olmayacaktır, sadece faşist liderin danışmanları olacaktır. Tıpkı bugünkü gibi!
Bugün de ülkeyi hükümet değil Başbakanın danışmanları yönetmektedir.
Çünkü faşist liderler kendilerine bağlı hükümet ve bakan bile istemezler, onlardan da çekinirler, sadece danışman atarlar, çünkü o danışmanları da emir eri olarak görürler.
­3-) Muhalif basın olmayacaktır. Cem U­zan’ın Star medyasına yapılanlar üç yıl öncesinin küçük bir uygulamasıdır. Bugün rahatmış gibi gözüken tüm liberal medya da ortadan kaldırılacaktır.
Bu noktada Başbakan’ın son yurtdışı gezilerinin uçaktaki gazeteler kadrosuna bakın, yarının basınını görüsünüz. Yeni Şafak, Vakit, Zaman, Star, TGRT gibi kurumların yanında göstermelik bir muhalif basın temsilcisi bile yoktur!
4-) Hitler’i bilenler bilir. Aslında askeri bir diktatörlüktür kurduğu. Tek övüncü güçlü ordusudur. Ama bu ordunun komutanlarına da hiç güvenmemiştir. Bu komutanlar ilk başarısızlıklarında hemen idam edilmişlerdir.
Bizim Tayyip’imizinse Ordu’ya zaten genetik bir düşmanlığı vardır. Yeniçeri olayları, 31 Mart vakası gibi olaylar, Kuvayı Milliye, 1960, 28 Şubat gibi tarihsel olaylar onda Ordu düşmanlığını kökleştirmiştir.
Bu nedenle onun faşist diktatörlüğünde Ordu komutanları hemen emekli edilecek, yerine Pentagon güdümlü generaller getirilecektir.
Özel Yetkili Hukuk: Faşist Hukuk
Bu satırları bu sütunda yayınladığımızda tarih 5 Mart 2007’ydi.
Ve tam 3 yıl sonra geldiğimiz nokta, artık başsavcıların da tutuklandığı bir Türkiye’dir.
“Demokratikleşme” sloganıyla gelen bir iktidarın, teröristleri bile serbest bırakan bir iktidarın hazırladığı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun aslında ne denli faşist bir kanun olduğu şimdi anlaşılıyor.
Ülkede bugün bir “kanun” vardır bir de “özel kanun”.
Bir “savcılık” vardır bir de “özel yetkili savcılık”.
“Özel kanun” kanunun, “özel yetkili savcı” başsavcının üzerindedir.
Görüyor musunuz adamların kurduğu hukuk sistemini!
Yargıyı ele geçirmenin başka bir yolu.
Yargıyı ele geçirecek güçleri yoksa yargının arkasından dolanırlar ve “özel bir yargı sistemi” kurarlar.
Sonra o “özel yetkili yargı sistemi” ile istediklerini tutuklarlar.
Peki kimleri tutuklarlar?
Terör örgütlerini mi?
Elbette hayır!
CMK’nın 250. maddesi ile kurulan özel yetkili savcılıklar, sözde terör örgütleri ile mücadele için kurulmuştu ama bugüne kadar hiçbir terör örgütüne operasyon yapmadılar.
Çünkü bu özel yetkili savcılıklar iktidarın terörist gördüğü kurumları soruşturuyor.
En başta Ordu’yu.
Gazetecileri, yazarları, siyasetçileri, muhalifleri…
Ve aynı zamanda hukuk adamlarını.
Bugün Ergenekon soruşturmasının başındaki başsavcı bile Ergenekon soruşturmasına bakan bu özel yetkili savcılıkça takip ediliyor, dinleniyor, izleniyor…
Hitler’e rahmet okutacak bir sistemdir bu….
İmamlar Cuntası Darbeyi Yaptı Bile
Şimdi bir yaptıklarına bakalım, bir de yapabileceklerine.
Mesela bu “özel yetkili savcı” kanunun arkasından dolanarak Yargıtay Başkanını tutuklatabilir mi?
Evet!
Peki şu anda AKP’yi kapatma davası açmaya hazırlandığı iddia edilen Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısını tutuklayabilir mi?
Evet!
Peki bu “özel yetkili savcı” kendisini atayan HSYK üyelerini ya da başkanını tutuklayabilir mi?
Evet!
Olayın vehametini anlamamız gerekir.
AKP “hukuk içinde hukuk” yaratmış ve Anayasal rejimi, demokratik hukuku, kuvvetler ayrılığını ortadan kaldırmıştır.
Bu AKP’nin hokus pokusudur.
Tüm kanunlar yerindedir, anayasa değiştirilmemiştir ama çıkarılan bir kanunla tüm kanunlar fiilen geçersiz hale gelmiştir.
Bu, AKP’nin sıkıyönetim hukukudur.
Türkiye bir darbe yaşamaktadır.
AKP’nin imamlar cuntası darbe yapmıştır.
Anlaşılan “cemaatler rahatsızdır” o nedenle AKP cemaatleri rahatlatacak operasyonları yapmaktadır.
Ve AKP bu işin açık tarafıdır.
Yargı sözde bağımsızdır ama bir savcının görevden alınma kararına karşı Adalet Bakanı açıklama yapmaktadır.
Halbuki Adalet Bakanı hakimlerin, savcıların amiri değildir.
Hakimler ve savcılar tarafsızdır ve bağımsızdır.
Bir Adalet Bakanı çıkıp bir savcıyı koruyup diğerini suçlayamaz.
Suçlarsa taraf haline gelir.
Nitekim taraftırlar.
Adalet Bakanı savcıya telefon açıp cemaat soruşturmasını bitirmesini isteyebilmektedir.
Bugün AKP adına Bülent Arınç, açıkça hukuk sistemine, yargıçlara darbeci diyebilmektedir.
Üstelik bu dava onların davası da değildir.
Ortada bir “AKP kapatma davası” olsa ve aleyhlerinde bir karar çıksa AKP’nin tepki göstermesi anlaşılabilir.
İyi ama Erzurum Savcısının görevden alınması sizi ne ilgilendiriyor?
Gören de AKP’nin Erzurum milletvekili görevden alındı sanacak!
Demek ki Erzurum’a o savcıyı siz görevlendirdiniz.
Demek ki kendi özel hukuk sisteminizi kurdunuz.
AKP’yi Kapatmak Artık Farz Oldu
Peki bunun anlamı nedir?
Bugün herhangi bir katil suçu ispatlansa ve hakim ona cezayı bildirse yine de hakime dönüp “sen darbe yapıyorsun” diyemez!
Derse hakime hakaretten de ceza yer!
Peki aynısını bir Adalet Bakanı yaparsa ne olur?
Hakim ona elbet ceza veremez çünkü yargı dokunulmazlığı vardır.
Ama yargı dokunulmazlığı da dokunulmaz değildir.
AKP artık açıkça Anayasayı ortadan kaldırmak için çalışan bir suç örgütü tanımında soruşturulacak bir partidir.
Bundan sonra iş HSYK’ya kalmıştır.
HSYK özel yetkili savcılığı harekete geçirebilir ve AKP’yi bir terör örgütü, Anayasayı ve hukuk sistemini ortadan kaldırmaya çalışan bir terör örgütü olarak soruşturmaya başlayabilir.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı için Adalet Bakanı ve Bülent Arınç’ın son açıklamalarından başka kanıta gerek yoktur.
Ortada Anayasayı ortadan kaldırmaya yönelik açıklamalar ve eylemler mevcuttur.
Artık AKP’ye Anayasa’yı ortadan kaldırmaya çalışmak gerekçesiyle bir kapatma davası açılabilir.
Düşman Artık Karargahın İçindedir
Ya da bunların hiçbiri yapılmaz.
Ve…
Erzincan Başsavcısı’nın yanına diğer savcılar eklenir.
Ordu komutanları bir bir tutuklanır.
Bir bakmışsınız İlker Başbuğ özel yetkili savcılık tarafından tutuklanmış.
Tutuklanamaz mı diyorsunuz?
Bir Genel Kurmay Başkanı’nın kendi askerlerine yaptığı konuşma televizyonlardan yayınlanabiliyorsa…
Düşman zaten artık karargahın içine kadar girmiş demektir!
Neden girmiştir sizce?
Dinlemek için mi?
Yoksa tutuklamak için mi?
Anlaşılan İlker Başbuğ için kanıtlar toplanmaktadır, yakında tutuklanacaktır.
Bakalım Başbuğ’u hangi özel yetkili savcı tutuklayacak izleyip göreceğiz…
(TÜRKSOLU, sayı 272, 22/02/2010)

Ergenekon Tertipi ..3

Ergenekon Tertipi ..3

Faşist Ve Devrimci İçinde bulunduğumuz durumu ve rejimi çok iyi kavramamız gereken bir dönemden geçiyoruz. İlk dersimiz şu; emperyalizm hiçbir ülkeye demokrasi getirmez. Yıllardır AB yasaları ülkeye demokrasi getiriyor destekleyelim diyen Atatürkçü anlayış, bugün demir parmaklıklar ardında. Sadece bu da değil, aynı tehlike büyük basın için ve hatta büyük sermaye için de geçerli. Büyük basının bugün Ergenekon’u savunmasının nedeni bu. Aslında Ergenekon’u da Atatürkçüleri de savunmak istemezler ama kendilerini korumak için, hedef olmamak için şimdi Ergenekoncuların arkasına saklanıyorlar. O halde bir de faşizm üzerine ders: Faşizm küçük insanların diktatörlüğüdür ve büyük sermayeye de izin vermez. Bu küçük faşistlerin küçücük beyinlerinin içine bakalım bir de. Faşist, tipik bir ruh hastasıdır, şizofrendir. Onun için bir kendisi vardır, bir de “herkes”. Kendisi hep haklıdır, “herkes”se hep haksız. Kendisi hep dürüsttür “herkes”se hep namussuz. Kendisi çok barışçıldır ama n’apsın ki “herkes” ona düşmandır. İşte o nedenle faşist, mecburen, ırkını, kanını, dini korumak için “herkes”e savaş açmak zorundadır. Ve öyle de yapar. Faşiste sorsanız öyle yapmasa, kanı, ırkı, dini, ruhu elden gidecektir. Ama buradaki kan, ırk, din, ruh, aslında faşistin iyi bir buluşudur. Normalde faşist için sadece “ben” vardır. Ama n’apsın ki faşist, sadece bu “ben”le, “herkes”i yok edemeyeceğini de çok iyi bilir. Bu, faşistin gerçek dünyayla tek temasıdır. Bu bilinç onu bir “biz” yaratmaya götürür. Ama bu “biz”, “ben”in etrafını saran bir çeperdir sadece. Hitler, yüce Alman ırkı için tüm ırkdaşlarını bu “biz” etrafında toplamıştı. Irkdaşları da “biz” olduklarını sanıp bu zavallının peşinden gitmişlerdi. Ama ortada bir kavga yoktu “kavgam” vardı. Bugün, Türkiye’de, aynı işlevi demokrasi görmektedir. Hitler’in rolüne soyunan Tayyip, demokrasi ile bir “biz” yaratmaktadır. Ve bu “biz”i de Atatürkçülere karşı savaşa sokmuştur. Kendini “biz” sanan zavallı kurşun askerler aslında sadece Tayyip’in egosu için savaştıklarını göremiyorlar. Tayyip’in korkusu, yani Şeriatçı bir faşistin korkusu nedir? Bunlar rüyalarında hep Atatürk’ün mezarından çıkıp bunlara gereken dersi vereceğini görmektedirler. Atatürk korkusu, gerçek hayatta yerini Atatürkçü korkusuna bırakır. O nedenle, her Atatürkçüde bir Atatürk olma potansiyeli gördüğü için de, tüm Atatürkçülere saldırır. Sanır ki tüm Atatürkçüleri hapse tıksa, rahata erecektir. Zavallı faşist! Hitler 5 milyon Yahudiyi toplama kampına atmıştı da yine korkusunu atamamıştı! Faşistin zavallı olduğunu bilelim, ama devrimci de güçlü olmak zorundadır. Faşist ne kadar gerçeklikten kopuksa devrimci o kadar gerçekçi olmalıdır. Gerçekçilik nedir peki? Gerçekçilik, faşistin gerçekliğini bilmektir. Bu tür bir faşizmle, hiçbir şekilde uzlaşma olamayacağını bilmelidir devrimci. Faşist, istese bile uzlaşamaz, çünkü o korkularının esiri olan bir katildir. Ama bugün kimi muhalif kesimler, AKP kapatılmazsa Tayyip’in “rahatlayıp” dizginlenebileceğini düşünmektedir saf saf. Faşizmse gerçekten kanla beslenir. Verilen her kan, daha fazla kan vermek zorunda bırakır sizi. Bakmayın Müslüman gözüktüklerine bunların, aslında bunlar pagandır, kan içerek beslenen tanrıdır her bir faşist. O nedenle faşizme karşı reformcu bir mücadelenin imkânı yoktur. Uzlaşma seçeneği, devrimcinin akıldışılığı, hayalciliği olur. O hayalin bedeli ise kanla ödenir. Devrimci için gerçekçilik, faşistle anladığı dilden konuşmaktır, yani savaşmaktır. Devrimci bir savaş da bir “biz”e ihtiyaç duyar. Bu ise antifaşist bir “biz”dir. Faşistin yok edeceği tüm toplumu devrimci bir önderlik altında “biz” yapmaktır. Kısacası faşizme karşı örgütlenmektir. Faşist savcılar masa başında fotoğraf albümlerine bakıp kanıt aramaktadır. Kim kimle yan yana gelmiş. Demek ki yan yana gelmek bunların en büyük korkusu. O halde yan yana gelmeli, omuz omuza mücadele etmeliyiz. Bu mücadelenin zemini ise gerçek bir mücadeledir. Yani mücadele, politik alanda verilir. İnternette, televizyonda verilen mücadele tümüyle sanaldır, hayalidir. Faşizmse gerçektir, hapishaneleri gerçektir. Burada faşistin demokrasi kavramının yanında ikinci aracını da görmeliyiz. Klasik faşizmin ırk kavramının yerini günümüzde demokrasi almıştır, kitleleri uyuşturmanın yöntemi olan mistisizmin yerini ise komplo teorileri. Komplo teorilerinin ilk işlevi kitleyi bilgiye boğmaktır. Bilgiye boğulan kitle, kendisini önemli görmeye başlar. Gazetedeki inanılmaz gizli bilgi ve belgeleri okuyan kitlenin her biri küçük birer faşistçik olmaktadır. Onlar da artık faşist liderleri kadar çok şey bilmektedir. Kitle böylece bir iç huzura erer. Ama kitle aynı zamanda kendisine sunulan bu bilgilerle, kinle beslenir. Ne kadar da çok düşman vardır etrafta. Hepsini yok etmek gerekmektedir. Bugün “ortak akıl” diye ortaya sürülenler işte bu kitledir. Sonra bu komplo teorilerinde iz süren kitle, önce bir sürü bağ kurar. Tıpkı malum savcı gibi. Birden kendini çok zeki görür. Alçak düşman açık vermiştir ve o, tüm bağlantıları kurmaktadır! Ama bir süre sonra o kadar çok bilgi yığılır ki, küçük faşistler bu işin içinden çıkış olmadığını görür. Düşmanı ve bağlantıları görmek artık çok zorlaşmıştır onun için. İşte o noktada bir kez daha faşist liderine sığınır. O kimi gösterirse düşman odur, ona saldırmalıdır. Bunca zamandır bu bilgi bombardımanı işte bunun içindir. Burada bilgi merkezlerini dolduran medyaya şaşmamak gerekir. Hitler de faşist partisini komünist döneklerle kurmuştu! Bizim Hitler’imiz de bugün eski konüminstleri kullanıyor. Ama bu bilgi bombardımanıın ve komplo teorilerinin en sıradan, hatta kendisine Atatürkçü bile denebilecek isanlar üzerinde de mistik bir ayartıcı etkisi olur: Acaba kandırıldık mı? İşte bu soruyu sorduğun anda her şey bitmiştir, faşistleşme yoluna girmişsindir. O nedenle basına gözlerimizi, kulaklarınızı kapamak, kendi aklımızla düşünmek zorundayız. Faşizme karşı mücadelenin ilk durağı direnmektir. Bugün televizyon karşısında bile direnemeyip bilinci çarpıtılanların yarın kahraman savcımız karşısında korkudan dizlerinin bağının çözülmesi normaldir. Onlara verecek cevabımız hazır olmalıdır: Evet 1 Numaranın emrindeyim, ben de Mustafa Kemal’in askeriyim! (TÜRKSOLU, sayı 196, 21/07/2008) Son Türk Hep Var Olacak! Ergenekon operasyonu genişleyerek ve kafaları daha da karıştırarak devam ediyor. Zaten amaçlanan da bu. Ama kafaların karışmasına hiç de gerek yok. Çok net bir şekilde görünen gerçekleri madde madde sıralayalım. 1-) Bu operasyon, sadece bir kaç küçük Atatürkçü gruba ve şahsa karşı yapılmamaktadır. Türkiye’deki tüm farklı Atatürkçü grupları da içine alacak şekilde genişlemektedir. Üstelik sadece Atatürkçülük gibi daha dar bir ideolojiyle de sınırlı değil, ulusalcılık gibi daha geniş bir alanı içine alıyor. O nedenle de sağ ve sol eğilimli ama ulusal bakış açısına sahip herkes operasyonun hedefindedir. Bu, şu demek; bugüne kadar içeri alınmamış olsa dahi ulusalcı görülen herkes yarın öbür gün içeri alınabilecektir. O halde buradan şu sonuç çıkıyor, siz siz olun ulusalcılardan ve ulusalcılıktan uzak durun. İşte Ergenekon tertipçileri bunu hedeflemektedir. 2-) Bu operasyon aynı zamanda AKP karşıtı muhalefeti sindirme operasyonudur. Ortada “derin devlet” denilen bir düşman gösterilmektedir ama ne hikmetse bu “derin devlet”in tümü AKP muhalifidir! Oysa “derin devlet” tanımı gereği partiler üstüdür ya da tüm partileri kapsayacak kadar geniş olmalıdır. Ama bizim “derin devlet”imiz böyle değil, tamamen ideolojik bir “derin devlet”! Ya da “derin devlet”in üzerine gidiyorum diyen ve bu tertibi düzenleyenler tamamen AKP’li ve ideolojik davranıyorlar, her AKP karşıtını da “derin devlet” yapalım diyorlar! Bu açıdan Ergenekon tertibi AKP karşıtı muhalefeti susturma operasyonudur. 3-) Tüm bunları izleyen sıradan vatandaş açısından Ergenekon büyük bir korkutma kampanyasıdır. Derin ilişkiler, kazılar, silahlar. cinayetlerle bir film senaryosu hazırlanmış ve vatandaşa izlettirilmektedir. Bunu izleyen geniş halk kesimleri içinde hem kafa karışıklığı yaratılmaktadır hem de halk böylelikle sindirilmektedir. Kısacası Ergenekon tertibi bir sindirme operasyonudur. 4-) Operasyon “derin devlet”le hesaplaşma görüntüsü altında Türk Ordusu’yla hesaplaşmadır, daha doğrusu Türk Ordusu’ndan hesap sorma girişimidir. ABD’ye tavır alan, ulusal düşünen, davranan Türk komutanlar birer birer tutuklanmaktadır. Ama çok daha önemlisi, tutuklananlara değil görevdekilere karşı bir operasyondur Ergenekon. Eğer bir Türk paşası ilerde içeri düşmek isetmiyorsa, Amerikancı olmak zorundadır! İçerdeki komutanların direnmesi son derece kolaydır, zaten paşalarımız son derece onurlu bir direniş sergilemektedir. Ama hedefte olan zaten onlar değil, görevde olanlar. Tertibi düzenleyenler içerdekilerin değil dışardakilerin onurunu ölçüyorlar! 5-) Bu operasyon AKP’nin değil ABD’nin düzenlediği bir operasyondur. İktidardaki AKP, ABD’nin çıkarlarına hizmet ettiği sürece bu operasyonun kazananı olcaktır ama operasyonun asıl galibi PKK’dır. Yıllar boyu teröre karşı mücadele edenler, PKK’nın yıkamadığı Türk direnişi, bu tertip eliyle yıkılmaktadır. PKK’nın yapamadığını devlet kendisi yapmaktadır. Operasyon Büyük Kürdistan’a gidişi sağlamaktadır. Bu gidişte son derece kritik nokta Türk devletinin geçmişiyle yüzleşmesi ve hesaplaşmasıdır. Yani Türkiye’nin Kürtlerden özür dilemesidir. Ergenekon tertibi Türklere özür diletme operasyonudur. 6-) Operasyon 1 numaraya doğru adım adım ilerlemektedir. Çok yakında eski genelkurmay başkanlarının da tutuklandığını görürsek hiç kimse şaşırmayacak. Ama operasyon aslında tepelere doğru değil tabana doğru inmektedir. Mesele 1 numarayı içeri almak değil direnecek tek Türk bırakmamaktır. Belki de adı bu nedenle Ergenekon seçilmiştir operasyonun. Ama soyumuzu çoğaltacak, bizi diriltecek ve yeniden devletleştirecek o tek Türk hep varolacaktır. Ergenekon tertipçileri Türkleri Ergenekon’a sıkıştırarak ve orada soykırıma uğratarak yok etmek istiyorlarsa bilsinler, son Türk hep varolacak! (TÜRKSOLU, sayı 219, 05/01/2009) Sakıncalı Piyadelerden Sakıncalı Orgenerallere 27 Mayıs ihtilali olduğunda tarihler 1960 yılını gösteriyordu. Tüm dünya antiemperyalizme yöneliyordu ve çok özel bir şekilde Ortadoğu’da Mısır’da, Suriye’de, Irak’ta, İran’da devrimci gelişmeler oluyordu. Bu “Yeni Kemalist dalga”ydı ve kısa bir sürede çok etkili olmaya başlayacaktı. 27 Mayıs’la birlikte Türkiye’de de Atatürkçülük yeniden devrimci bir çekim merkezi haline geliyor ve Türkiye yavaş yavaş Amerikan ekseninin dışına çıkıyordu. 1950’lerde etkili olan “Dost Amerika” masalı bitiyor ve 60’lı yılların gençliğinin dilinde “Hoşt Amerika”ya dönüşüyordu. Sendikalar kuruluyor, işçiler “işçi sınıfı”na evriliyor ve sınıf siyasete ağırlığını koyuyordu. 27 Mayıs öncesinin gençliği daha da radikalleşiyor ve Devrimci Gençliğe dönüşüyordu. “Atatürkler geliyor” sloganları yükseliyor ve Türkiye adeta devrim yıllarını yaşıyordu. Ama ABD açısından bu gidiş iyiye gidiş değildi, Türkiye hizadan çıkıyordu ve o nedenle hizaya getirilmesi gerekiyordu. Hizaya getirme işlemi için, her zaman olduğu gibi bir darbe tezgâhlandı ve 12 Mart 1971’de Türkiye, ilk faşist cuntayla tanıştı. 12 Mart faşist cuntası yönetime el koyduğunda, Uğur Mumcu, genç bir devrimci gazeteciydi. Önce cezaeviyle tanıştı, sonra askerliğini “sakıncalı” olarak yaptı. Devir, faşizmin Türkiye’nin Atatürkçülerini baskı altına aldığı, sindirmeye çalıştığı, hapse attığı, işkencelerden geçirdiği, astığı bir devirdi. Uğur Mumcu sakıncalı piyadeydi ve iki kimliği birleştirmişti kendi fikrinde: Devrimcilik ve demokratlık. O zamanlar devrimcilik ve demokratlık bir arada anılıyordu, birbirinden ayrılmıyordu. “Demokrasi istiyoruz” diyen halkın kafasına, faşist cunta balyozuyla iniyordu. Demokrasi, komünizmin yumuşak halinden başka bir şey değildi Amerikancılar için. Ziverbey’de işkence evi kurulmuş ve Türkiye yeni bir kavramla tanışmıştı: Kontrgerilla. işkence köşküne alınan solcuları “Burası kontrgerilla merkezi, burada Anayasa geçmez” diyerek karşılıyordu işkenceciler. Demek ki devletten daha derin bir devlet vardı ve yönetimi eline almıştı. Uğur Mumcu ve dönemin devrimcileri bu baskılara elbet boyun eğmediler. Cuntasıyla da, kontregerilasıyla da, derin devletiyle de, Amerikasıyla da, politikacısıyla da dişe diş bir mücadeleye giriştiler. Devrimci hareket doğru mevzideydi ve doğru şeyler yapıyordu. Ama Amerika aslında başarılı olmuştu, çünkü hizadan çıkan Türk Ordusu hizaya sokulmuştu. 12 Mart’la başlayan dönem Türkiye’de “Atatürk Ordusu”ndan “Faşist Ordu”ya dönüşüm başlıyordu. 12 Eylül bu noktada Amerika’nın ikinci müdahalesi oldu. Devrimci gençliği, yani Uğur Mumcu’ları dizginleyemeyen ABD ikinci defa Ordu’yu devreye soktu. Halkın “devrimci evlatları” varsa Amerika’nın da “bizim oğlanları” vardı. “Bizim oğlanlar” yönetime el koydu ve Türkiye yine kontrgerillayla karşılaştı, bu ikinci karşılaşmaydı ve kontrgerilla artık çok daha bilindik bir Amerikancı cinayet şebekesiydi. 12 Mart’ta Devrimci hareketin kafasına balyoz gibi inen faşist cunta bu defa silindir gibi geçti üzerinden. Silindirin altından yine dik başlar çıkmaya başladı. Bu dik başlardan biri de Uğur Mumcu’ydu. Sakıncalı piyade, orgenaraller cuntasına boyun eğmiyordu, çünkü devrimciydi. Ve Mumcu 12 Eylül sonrasının bir cesaret sembolü olarak sivrilmeye başladı. Dönem sadece Evren değil aynı zamanda Özal devriydi. Devrimci hareket ezilmiş, muhalefet susturulmuş, ülke süt liman olmuştu. Ama Uğur Mumcu susmadı, başını kaldırdı ve tek kişilik muhalefet rolünü üstlendi. Gelecek 30 yılı gören bir bilinçle yeni dönemin parolasını yazdı: “Ben Atatürkçüyüm, ben cumhuriyetçiyim, ben laikim, ben anti-emperyalistim. Ben özgürlükçüyüm. Ben Bağımsız Türkiye’den yanayım. Ben insan hakları savunucusuyum. Ben terörün karşısındayım. Ben yobazların, hırsızların, vurguncuların, çıkarcıların düşmanıyım. Öyleyse, vurun, parçalayın! Her parçamdan benim gibiler, beni aşacaklar çıkacaktır.” Yazdı ve Amerikancılar bu çağrıya uydular, Uğur Mumcu öldürülmekle kalmadı; bombalandı, vücudu paramparça oldu, cesedinden parçalar Ankara sokaklarına saçıldı. 1993 yılıydı Uğur Mumcu öldürüldüğünde. Arkasında bıraktığı yarım kalan işleri vardı: PKK’nın peşindeydi, Kürt dosyasını açmış ve Kürt-islam faşizmiyle savaşmaya başlamıştı. islamcı sermayenin üzerine gidiyor, yobazları sıkıştırıyordu. Liberalleri, sahte milliyetçileri, ülkeyi satanları teşhir ediyor, özelleştirmecilerle mücadele ediyordu. Amerika Irak’a saldırmıştı, Çekiç Güç Türkiye’nin tepesine konmuştu, Ortadoğu’ya kanlı bir reçete hazırlanmıştı ve o bu planla mücadele ediyordu. Amerika Uğur Mumcu’yu değil de kimi öldürecekti! “Ankara’nın taşına bak” marşı, Kurtuluş Savaşı’ndan sonra ilk kez bu kadar içten bir çığlığa dönüştü cenazesinde. Türkiye ilk kez böylesi bir kalabalığı görüyordu. Laiklik, Atatürkçülük, Milliyetçilik, Solculuk, Antiemperyalizm sokağa inmişti. Söz artık kalpaksız Kuvayı Milliyecilerdeydi. Yıl ilginç bir yıldı. 1991’de ABD Irak’a saldırmıştı. BOP’un ilk adımı atılmıştı yani. Özal Türkiye’yi savaşa sokmak istemişti ama Ordu direnmiş ve karşı koymuştu. Genel Kurmay Başkanı 3 Aralık 1990 tarihinde resti çekmiş ve istifa etmişti. Adı Orgeneral Necip Torumtay’dı. 12 Eylül ordusuna bir şeyler olmuştu sanki. Amerika şaşkındı. Şaşırdı önce, ama sonra analiz etmeye başladı. Ve gördü ki bir gariplik vardı Türk Ordusu’nda. Ardından Türkiye karışmaya başladı. Seri cinayetler başladı… ilk olarak 31 Ocak 1990 tarihinde Prof. Muammer Aksoy öldürüldü. Muammer Aksoy Atatürkçü Düşünce Derneği’nin kurucusudur. Ardından Uğur Mumcu. Hemen bir ay sonra Jandarma Komutanı Orgeneral Eşref Bitlis. Hizadan çıkan Türkiye hizaya sokulacaktır. Atatürkçülüğe yönelen Türkiye bombalanacaktır. Uğur Mumcu “Her parçamdan benim gibiler, beni aşacaklar çıkacaktır.” diyordu. Gerçekten de öyle oldu. “Sakıncalı Piyade”nin parçalanan cesedi Ankara’da taşları yerinden oynatır, insanları titretir. Bir yıl sonra Sakıncalı Piyade’nin ordusuna yeni bir Genel Kurmay Başkanı gelecektir: ismail Hakkı Karadayı. 1994-1998 komutanlık döneminde Türk Ordusu Amerikan planı bu cinayetleri çözer ve ABD’yle ilişkileri dondurur. Karadayı 12 Mart’la başlayan Amerikancı Ordu geleneğine tavır alır, set çeker ve açıkça Ordu’nun yörüngesini değiştirmeye başlar. ABD iyice telaşlanır. 1996 yılında, Susurluk bu gidişi durdurmak için ABD tarafından planlanır. Hemen ardından Gazi Mahallesi’nde bir iç savaş provası çıkartılır. ABD, Ordu’ya mesaj verir. Amerikalı uzmanlar açıkça şunu yazarlar: Türk generaller hizadan çıktı. Karadayı’dan sonra 1998’de görevi Orgeneral Kıvrıkoğlu alır ve aynı çizgiyi sürdürür. Türk Ordusu ABD tehdidini görmüş ama ona pabuç bırakmamıştır. Sakıncalı Piyade’nin ordusu Sakıncalı Ordu olmuştur. Yıllar sonra Amerika dediğini yapar, hizadan çıkan Türk generallerine operasyona başlar. Ergenekon tertibi, ABD’nin 18 yıl sonra gelen intikam operasyonudur. Ergenekon’da adı geçen komutanlara bir bakın. Necip Torumtay, Özal’a resti çekip istifa eden komutan: 18 yıl sonra Ergenekon’da! ismail Hakkı Karadayı, Türkiye’yi ABD’den uzaklaştıran komutan: 14 yıl sonra Ergenekon’da! Ve diğer komutanlar… Uğur Mumcu’nun Sakıncalı Piyadesi bombalanmış, yerini Sakıncalı Orgeneraller doldurmuş. Şehit askerin bıraktığı sancağı komutan almış ele. Şimdi o sancağın hesabı orgenerallerden soruluyor. Atatürkçülük, milliyetçilik, devrimcilik sancağının, 6 Ok sancağının hesabı soruluyor. (TÜRKSOLU, sayı 220, 19/01/2009) 

Ergenekon Tertibi..2

Ergenekon Tertibi..2

Zaman ve Roj TV flash haberi duyurur. Basına sızan bilgilere göre Muzaffer Tekin’le başlayan ilişkiler ağını çözen Savcılık, Şemdinli dosyasını da istemiş ve olaylar arasındaki bağlantıyı kurmuştur. Buna göre AKP’nin iktidara gelmesi ile birlikte Genelkurmay içinde bir darbe ekibi kurulmuştur. Ancak Hilmi Özkök’ün Genel Kurmay Başkanı olması darbe planlarının başarılı olmasına engel olmuştur. Bunun üzerine çeşitli provokasyonlar ve mitingler düzenleyen darbe ekibi, savcılığın zamanında gözaltıları ile başarıya ulaşamamıştır. Bu arada Veli Küçük’ün evinde ele geçen belgelerde TSK içinde yasadışı bir kontrgerilla örgütlenmesinin varlığı tespit edilmiş, bu yapılanmanın başında o dönem Yaşar Büyükanıt’ın olduğu saptanmış, bu yapılanmanın PKK terörünün artması için PKK içinedki çeşitli unsurları kullanarak 2007 seçimleri öncesinde hükümeti yıpratacak bir terörist saldırı kampanyasına bizzat olanak sağladıkları tespit edilmiştir. Çeşitli gazeteler, televizyonlar, dernekler, partiler, yargı üyeleri ve bürokraside de geniş bir yapılanmaya sahip olan bu grubun ülkedeki tüm terör ve karışıklığın sebebi olduğu anlaşılmaktadır. Başbakan Tayyip Erdoğan operasyon ile ilgili basının sorularını yanıtlarken olayın kesinlikle TSK’ya mal edilemeyeceğini, Ordu’nun bizzat kendisine bağlı olduğunu, göz bebekleri olduğunu, ordunun kahramanlıkları sayesinde PKK terörünün durdurulduğunu açıklar. Genel Kurmay Başkanı yargıya müdahale etmek istemediğini bu nedenle açıklama yapmayacağını belirtir… Aynı gece Köşk… MİT Müsteşarı ve Genelkurmay İstihbarat Daire Başkanı Cumhurbaşkanı Gül’e brifing vermektedir. Operasyon hemen durdurulmazsa asker içinde bir grup genç subayın başında bulunduğu yapılanmanın yönetime el koyacağını bildirirler. Cumhurbaşkanı teşekkür eder ve çıkarlar. Gece 01.00: Cumhurbaşkanı Gül Başbakan’ı Köşk’e davet eder. Başbakan AKP MYK üyeleri ile olağanüstü toplantıdadır. Bazı AKP’liler Başbakan’ı bir darbe olasılığına karşı uyarırlar. Başbakan kendinden emindir, “artık bu iş bitti” der. Gece 02.30: AKP MYK üyeleri evlerine doğru yola koyulur. Gece 03.00: Başbakan’ın makam aracı Köşk’ün kapısından girer. Bir saat süren görüşmede Gül’ün uyarıları karşısında Başbakan düşünmek için süre ister. Gece 04.00: Başbakan eve döner. Gece 05.00: Bir askeri jip Başbakan’ın evine gelir. Kapıdaki koruma müdürü ile görüşür. Koruma müdürünün yüzü asılmıştır. Ben haber vereyim der. Teğmen izin vermez. Kapıya doğru yönelir Ve zili çalar… (TÜRKSOLU, sayı 172, 04/02/2008) Sıra Yaşar Paşa’da mı? AKP’nin Değil ABD’nin Operasyonu Kürt-İslamcı faşist çetenin Ergenekon tertibi beklendiği şekliyle ve içine beklenen isimleri de dahil ederek devam ediyor. Şemdinli’de astsubayla başlayan Ergenekon süreci, daha sonra Danıştay’la yüzbaşı kademesine yükselmiş, Şubat ayında ise tuğgenerallik mertebesine varmıştı. Son operasyonla birlikte rütbe orgeneralliğe kadar yükseldi. Astsubaydan orgenerale kadar her rütbeden emekli asker ve bir kısım muvazzaf askerin iki yıldır operasyonlarla tutuklanması hedefin Ordu’nun kurumsal varlığı olduğunu göstermeye yetiyor. Ancak Ordu neden hedef ve kimler hedef alıyor? Bu konularda kafalar henüz aydınlanmış değil. Burada iç içe geçen iki süreci birbirinden ayırdetmemiz gerekmektedir. İlki, AKP iktidarının muhalif kesimleri yok etmesi için yapılan operasyondur. Açık faşizme yönelen AKP, toplumsal hiçbir muhalif güç olmasının istememektedir. Bu nedenle “ulusal güçler”i hedef almıştır ve bu kesimler de birer birer Ergenekon’un içine dahil edilerek içeri alınmakta ve muhalefet bitirilmektedir. Ancak ikincisi çok daha önemlidir. Bu, Türkiye’nin ABD’nin Büyük Ortadoğu’suna uygun hale getirilmesi sürecidir. Esas belirleyen de budur. Bugün AKP’nin idare ettiği bir tertip süreci ile değil tümüyle ABD’nin idare ettiği bir süreçle karşıyayız. Burada daha önce de vurguladığımızı bir kez daha vurgulayalım: Tayyip Erdoğan bu süreci idare eden değil, bu süreç içerisinde güdülen konumdadır. Yakın çevresini oluşturan Kürt-İslamcı çete tüm tertipleri planlamakta, uygulamakta ve süreci şekillendirmektedir. Kürt-İslamcı çete bir CIA hücresidir ve asıl kontrgerilla da odur. Bu kontrgerilla çetesinin hedefi Türkiye’yi yalnızca Büyük Ortadoğu haritasına razı etmek değil aynı zamanda Güney Afrika modeline ikna etmektir. Güney Afrika Modeli Büyük Ortadoğu haritası Türkiye’nin küçülmesini ifade etmektedir. Türkiye için bunun anlamı güneyimizde kurulacak Kürt devletçiğini kabullenmektir. Bugüne kadar bu büyük oranda kabullenilmiştir de. Ancak bundan sonra işin önemli kısmı kalmaktadır geriye: Türkiye’nin kendi içindeki Kürt meselesini çözmesi. CIA’nın burada bulduğu yöntem Güney Afrika’da uygulanan yöntemdir. Türkiye Kürt meselesini kendisinin yarattığını kabul edecektir, Kürtlere karşı soykırım suçu işlediğini kabul edecektir, bu ırkçı geçmişiyle yüzleşecektir ve Kürtlerle barışacaktır. Dolayısıyla Ergenekon sürecinde belirleyici olan esas halka AKP’nin muhalif kesimleri yok etmesi değildir. Darbe hiç değildir. Önemli olan Kürt meselesinde Türkiye’nin ikna edilmesidir. Bugüne kadar Kürt meselesi emperyalizme bağlı bir sorun olarak algılanıyordu. Türkiye’yi bölmek isteyen emperyalist güçler ve Batılı devletler Kürtleri kışkırtmakta ve Türkiye’yi bölmeye çalışmaktaydı. Bu sadece dolaylı bir destek de değildi. PKK bizzat Batı tarafından silahlandırılıyordu. Şimdi Ergenekon’la birlikte bu anlayış yıkılmak istenmektedir. Buna göre Türkiye’de Ergenekon adı verilen bir derin devlet bulunmaktadır. Bu derin devlet Kürt meselesini kendisi yaratmıştır. PKK’yı kuran bu derin devlettir, silahlandıran da, Türk Ordusu’na saldırtan da. Dolayısıyla devletin bir kirli savaşı söz konusudur. Bebek Katili Apo’dan Bebek Katili Ordu’ya En son Taraf gazetesinde yayınlanan Dağlıca ile ilgili belge bu operasyonla ilgili en önemli belgedir. Buna göre Türkiye Dağlıca’da yapılacak PKK baskınını biliyordu ama hiçbir önlem almadı. Bunun anlamı açıktır, Türk Ordusu PKK’nın bu tür baskınlarından zarar görmemekte, PKK’ya karşı savaşını bu tür baskınları gerekçe göstererek sürdürmektedir. Böylesi bir gelişmeden varılacak yer bellidir. Bebek katili Apo’dan bebek katili Ordu’ya varılacaktır. O nedenle bugün gözaltına alınan ve yargılanmak istenen paşaların darbecilikle suçlanması şimdiki durumdur. Asıl hedeflenen paşaların Kürt soykırımından ve kirli savaştan yargılanmasıdır! O nedenle operasyonun boyutu çok büyüktür ve çok büyük yerlere kadar gidecektir. Burada yeniden Şemdinli’ye dönüleceğini beklemek kehanet değil işin doğasıdır. Bu bölgede görev yapan komutanlarımızın tümü hedeftedir. Yani yarın öbür gün gazetelerimizin bebek katili Apo değil Büyükanıt’mış manşetini attıklarını görürsek şaşırmamalıyız! O nedenle hedefin gerçek boyutunu kavramalı ve stratejimizi de buna uygun bir biçimde belirlemeliyiz. Yarın öbür gün Türkiye’de bir darbe tezgahı ile ilgili belgelerin ortaya çıkması beklenebilir ama bunun bir anlamı ve önemi olmayacaktır. Zaten böylesi uçuk teorilerle bir yere de varılamaz. Ama şunu beklemeliyiz: Dağlıca benzeri bazı belge ve görüntüler bazı gazetelere servis edilebilir. Mesela Türk Ordusu’nun bir köy yakma görüntüsü, işkence görüntüleri vb. görüntüler! Burada Taraf’ta yayınlanan belge önemlidir. Ama ilk belge değildir. Benzeri bir belgeyi bugün Ergenekon’dan tutuklu bulunan Doğu Perinçek’in 2000’e Doğru dergisi de yayınlamıştı: “Vur Emri” manşetiyle. Belgeyi ortaya çıkaran ise o dönem askerliğini yapan, bugün Cumhuriyet gazetesi yazarı ve sıkı bir ulusalcı olan Ümit Zileli’ydi! Kaldı ki onun gazetesi de bugün Ergenekon’dan sorgulanıyor. Demek ki bu siyasal düzende kimin hangi “taraf”ta olduğunu tespit etmek o kadar kolay değildir. Orgeneral’den Genel Kurmay Başkanı’na Ama ABD’nin kimleri hedef alacağını kimleri ise almayacağını rahatlıkla görebiliriz. Mesela savcıların derdi darbecilerle hesaplaşmak olsa Kenan Evren oracıkta durmaktadır, üstelik darbe girişiminde bulunmamıştır, darbeyi yapmıştır! Demek ki hedef darbeyici dövmek değilmiş… ABD Türk Ordusu’ndan geçmişin hesabını sormak istemektedir. Hatırlanacağı üzere ilk Körfez Savaşı sırasında Türk Ordusu ABD’ye karşı kararlı bir duruş sergilemişti. Ancak asıl önemli kopuş 1998 ile 2002 yılları arasında olmuştu. Önce İsmail Hakkı Karadayı daha sonra ise Hüseyin Kıvrıkoğlu dönemlerinde Türk Ordusu ABD denetiminin dışına çıkmıştı. Hilmi Özkök ile başlayan dönemde ise en tepede Amerikancı bir komutan olsa bile, diğer kuvvet komutanlıklarının yine ABD’ye mesafeli komutanlardan oluştuğunu görüyoruz. Bugün gözaltına alınan komutanların tümü de ABD’ye karşı tavırları ile bilinenlerdir. Bu elbette basit bir tesadüf değildir. ABD’ye karşı tavır alan komutanları içeri tıkarak ABD bugünkü ve gelecekteki komutanlara iyi bir gözdağı vermektedir. Demektedir ki komutan oldunuz diye istediğinizi yapmaya kalkmayın, 10 yıl sonra bile olsa sizi ele geçiririm. Tam da ABD’nin İran’a saldırısı öncesinde iyi bir gözdağıdır bu. Bu bakış açısından Ergenekon’u geriye ve ileriye doğru nasıl ilerleyeceğini rahatlıkla kestirebiliriz. Geriye doğru gidilecekse, önceki Genel Kurmay Başkanları Kıvrıkoğlu ve Karadayı’nın bu operasyona dahil edilmelerini bekleyebiliriz. Ancak bunun bir de ileriye gidişi vardır: Yani bir ay sonra emekli olacak şimdiki Genel Kurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt’ın da bu operasyona dahil edilmesini beklemek son derece normaldir! Burada belirleyici olan kesinlikle AKP değildir. Bazı komutanların laiklik konusunda çok sert çıkışları olmuş olabilir, bunlar çok önemli değildir. ABD’nin kimi hedef alacağını görmek için PKK’nın tavrına bakmamız yeterli olacaktır: PKK kimi hedef alıyorsa, ABD de onu hedef alacaktır! AKP burada sadece uygulayıcıdır. AKP Kapanır, Ordu Tasfiye Edilir, Ama Kürt-İslamcı Çeteye Bir Şey Olmaz Burada bazı muhtemel sivil hedefleri de saptayalım. Bu operasyonda sıra bazı eski rektörlere gelecektir. Çünkü bu rektörler ulusal duruşları nedeniyle fişlenmişlerdir. Bazı yargı mensuplarına gelecektir sıra. Çünkü bazı emekli savcılar, hakimler yine ulusal tavırları nedeniyle kara tahtadadırlar. Ama bazı basın mensupları da hedef olacaktır. Bunlar Doğan, Ciner ve Karamehmet’e bağlı medya kuruluşlarıdır. Bugün Ergenekon’a karşı tavır alan ve içeri alınan bazı şahıslarla yakın irtibatı olan bir Aydın Doğan’ın içeri alınması belki çok inanılmaz gelmektedir ama bu soruşturmanın saçma sapan mantığına uymaktadır. Kısacası Ergenekon’da hedefler büyüktür. Burada kimi hedefler AKP’nin operasyonu ile sürece dahil edilecektir ama kimileri zaten ulusal tavır nedeniyle ABD tarafından mimlenmiş isimlerdir. Ama yine de operasyonu AKP-ABD ortak operasyonu olarak görmemek gerekir. ABD muhtemelen AKP’nin kapatılacağını da hesap etmektedir. Nitekim AKP’ye açılan kapatma davasına AB açıktan karşı çıkarken ABD sessiz kalarak aslında yargıya destek verdi. Bu demektir ki bir yanda Kapatma Davası ile AKP’nin işinin bitirileceği, diğer taraftan Ergenekon’la Ordu’nun işinin bitirileceği, ama sadece Kürt-İslamcı CIA çetesinin ayakta kalacağı çok daha büyük bir oyun tertiplemektedir ABD. Zaten ABD ve Kürt-İslam çetesi açısından önemli olan AKP ve Tayyip Erdoğan da değildir. Bu isimler gerektiği yere kadar kullanılmış, sözde Kürdistan’ın önünü açmış ve sonra da çöpe atılmış olacaklardır. Bir bakmışsınız yarınki Türkiye’de Şeriatçı yanı törpülenmiş yeni bir Amerikancı iktidar kurulmuş, Amerikancı bir Ordu kademesi tesis edilmiş… Sıra Yaşar Paşa’da mı… Ama o zamana kadar ABD Ordu karşıtı tüm adımları AKP’ye attıracaktır! Bu süreçte artık şunu bile bekleyebiliriz, Ergenekon şu an görevde bulunan komutanlara kadar bile genişletilebilir. Nitekim bunun yöntemini eski Genel Kurmay Başkanlarından Hilmi Özkök açıkladı. Kuvvet komutanlarını atayan ve görevden alan Başbakandır diye bir açıklama yaptı durup dururken. Eğer Tayyip Erdoğan kendisini güçlü görür ve böyle bir adımı atarsa, örneğin Genel Kurmay Başkanını öğlenleyin görevden alır ve emekli eder. Öğlenleyin emekli edilen Genel Kurmay Başkanı o anda sivil bir vatandaş olur. Ergenekon savcısı da akşam üzeri gözaltı kararı alıp, sabah paşayı evinden alabilir! Kısacası Türkiye’de normal işleyişin o kadar dışına çıkılmıştır ki artık her kesimden her şeyi beklemek mümkündür. (TÜRKSOLU, sayı 194, 07/07/2008) Ergenekon’a Karşı Demirci Kawa Operasyonu Ergenekon Operasyonunun Amacı Ergenekon operasyonu bir taraftan insanları içeri atarken diğer taraftan da dışarıdakileri denetim altına alıyor. Eğer mesele sadece suçluları yakalamak ve adalete teslim etmek olsaydı, bir yıldır Ergenekon’la ilgili bu kadar yoğun ve sürekli bir bilgi servisine ihtiyaç olmazdı. Bilgi servisi bu kadar yoğun olduğuna göre demek ki dışarıdakilerin yönlendirilmesi bu operasyonun önemli hedeflerinden birisidir, yani operasyon bir taraftan da halkın bilincini ele geçirmek için yapılmaktadır. Bu noktada operasyonun nasıl değerlendirileceği önem kazanmaktadır ve görünen o ki operasyona uğrayanlar bile aslında yanlış değerlendirme içindeler, kaldı ki operasyonu uygulayanlar bile gerçek amaçları tümüyle bilemiyorlar. Bu açıdan operasyonun hedeflerini teker teker ele almakta fayda var. Operasyon iki açıdan ele alınabilir, birincisi ABD’nin Türkiye’yi ve Türk Ordusu’nu teslim alma operasyonudur, ikincisi ise mevcut iktidarın yani AKP’nin toplumsal muhalefeti sindirmesi operasyonudur. Ancak operasyonun bu iki yanı arasındaki bağlantı bir türlü tam netlikte kurulamamaktadır. Önemli olansa bu bağlantıyı kurmaktır. Çok uzun yıllardır Türkiye’de yükselen bir Amerikan karşıtlığı var. Öyle ki Türkiye, bir NATO üyesi olmasına karşın dünyada Amerika’dan en fazla nefret edilen ülke olma ünvanını taşıyor. Bu durum kimilerine son derece garip geliyor ama bunun elbette önemli bir nedeni var. Normalde Şeriatçı rejimlerde yüksek olması beklenen Amerikan karşıtlığı nedense laik Türkiye’de yüksek. Garip ama bir o kadar da mantıklı bir durum, çünkü Amerikan karşıtlığı özünde antiemperyalizmdir, doğru ve güçlü bir antiemperyalizm ise ancak ulus bilinci yüksek bir toplumda ortaya çıkabilir. Bu nedenle Türkiye’nin önemi ortaya çıkmaktadır, Büyük Ortadoğu Projesi çerçevesinde yapılacak tüm düzenlemelerde ABD’ye en büyük engel Türkiye’dir. ABD de bu durumu bilmekte ve ve bunu aşmak için çareler düşünmektedir. Ordu’ya İlk Operasyon Türkiye’deki parlamenter sistem ABD’nin en büyük güvencesidir. Sonuçta bu sistem içinde ABD karşıtı bir seçenek çıkmaz. Bizim ülkemizde siyasi partilerin yasal denetimini Anayasa Mahkemesi yapar ama asıl denetçi ABD’dir. ABD’nin çıkarlarına karşı çıkacak bir partiye izin vermezler. Aynı şeyin Türk Ordusu için de geçerli olması gerekirdi normalde. Üstelik Türk Ordusu NATO üyesi olduğu için zaten ABD tarafından denetlenmenin ötesinde ABD tarafından biçimlendirilmektedir. Ama burada da garip bir durum ortaya çıkmıştır Türk Ordusu ile ABD arasında bir çelişki ortaya çıkmıştır. Demek ki Türk Ordusu, Türk halkı ve ABD arasındaki ilişki ve mücadeleler üzerine eğilmemiz gerekmektedir. Geçtiğimiz yıl Cumhurbaşkanlığı seçimleri sürecinde AKP karşıtı muhalefet sokağa dökülmüştü. Milyonluk mitingler düzenlenirken hedefte AKP vardı. Ancak o mitinglerin asıl ruhu tam bağımsızlık ve Amerikan karşıtlığıydı. Üstelik Türk Ordusu da mitinglerin arkasındaki güç olarak görülüyordu. ABD açısından o dönemde başlayan bir operasyonu tespit etmemiz gerekir. Türkiye böylesi bir ortamda seçime giderken ABD Büyükelçisi hemen devreye girdi ve tüm siyasi partilerle bir hizaya sokma görüşmesi yaptı. O zamana kadar sanki ABD’ye muhalif gibi duran CHP ve MHP o görüşmelerle birlikte teslim alındı ve seçimlere giderken Amerikan karşıtlığını bırakıp Amerikan dostluğu politikası izlediler. Bu şekilde halkın Amerikan karşıtı tepkisini Meclis’e taşıyabilmesinin imkânı ortadan kaldırılmış oldu. Ancak seçimlerden sonra da operasyon devam etti. Seçim sonuçları AKP’nin zaferi idi. Bu, muhalefetin yenilgisi demekti. Ama yenilen kuvvet olarak CHP ve MHP gibi muhalif partiler değil Ordu görülüyordu. ABD burada ikinci hamlesini yaptı ve Türk Ordusu ile görüşmelere başlayarak sınırötesi operasyon tuzağı kurdu. Sınırötesi içerde yenilmiş Ordu’nun bir dış zafer ihtiyacı olarak işlev gördü ama bu operasyonla birlikte Türk Ordusu Amerikancılığa çekilmiş oldu. Böylelikle Türk halkı Amerikan karşıtlığında tek başına kalmıştı. Fakat Türk Ordusu’nun bu kadar kolay bir şekilde Amerikan planına teslim olması da sadece görünürdeydi. ABD açısından Türk Ordusu yine de güvenilmez unsurlar içeriyordu. İşte son operasyon burada önem kazanmaktadır. Ergenekon operasyonunda gözle görülen olgu Amerikan karşıtı paşaların hedef alınmasıdır. Bu açıdan bakıldığında Ordu içinde bir temizlik harekatından sözedilebilir. Nitekim operasyon düzenlenen paşalar ve son dönemde bir şekilde emekliye sevkedilenler, Türk Ordusu içinde de Amerikan karşıtlarına yönelik bir temizlik harekatı olduğunu göstermektedir. Bu ise kısa vadede Amerikancı bir Ordu ve komuta kademesi demektir. Türk Ordusu’nun bu şekilde Amerikancı cepheye dahil edilmesinin sonucu ise Türk halkının yapayalnız kalması demektir. ABD’yi Laikliğe İkna Etmek mi! Yoğun bilgi bombardımanı ise doğrudan halka yöneliktir. Bu şekilde halkın ne şekilde düşüneceği ve neler düşüneceği belirlenmektedir. Siyasi partiler, medya ve komplo teorileri de bu noktada devreye girmektedir. Siyasette başarılı olmanın tek yolunnu ABD desteğine olan ihtiyaç olduğunu düşünen güçler, ABD’yi ikna etmeye çalışmaktadır. Bu gibilerin kafasında ABD’nin AKP’den vazgeçip onları seçmesi vardır. Mesela CHP ve MHP’nin pozisyonu tam olarak budur. Ama çok daha vahim olanı antiemperyalistmiş gibi görünenlerin, hatta son operasyonda hedef olanların bir kısmının bile ABD’yi ikna etmeye çalışmasıdır. Cumhuriyet gazetesinin durumu budur. Onlara göre ABD’nin bu bölgede laik güçlerle ittifak yapması daha makuldur. Kimileri ise laik Ordu’nun ABD ile anlaşmasını ve AKP’yi bu şekilde dışlamasını istemektedir. Ama tüm bu istekler, laik Türkiye’nin emperyalist ABD ile uyumu üzerine kurulu tezlerdir. Şeriatçı kesimin klasik Kemalizm ve Cumhuriyet eleştirisinin temeli de budur. Ama bu temel gerçekten temelsizdir. Türkiye en laik dönemlerinde, yani Cumhuriyet’in ilk yıllarında en antiemperyalist dönemini yaşamıştır ama aynı zamanda Ortadoğu’nun müslüman halkları ile de en yakın ittifakı kurmuştur. Türkiye’nin Amerikancı tarihi ise sağcıların laiklikten taviz ve Ilımlı İslam dönemlerinin gerçeğidir. Yani Şeriatçıların içinde oldukları hükümetler ABD ve İsrail ile dost olmuş ama Ortadaoğu’nun müslüman halklarına karşı konumlanmışlardır. ABD bu gerçeği, yani laikliğin antiemperyalist özünü çok iyi bildiği için bizim ülkemizde hiçbir dönem laiklerle ittifak yapmamıştır, hep sağcı ve Şeriatçılarla ittifak yapmıştır. Ama geçmişin ötesinde yakın gelecekte de ABD planları belirlenmiştir ve o planlarda Türkiye’nin laik güçlerine yer yoktur. ABD’nin Türkiye’ye biçtiği rolün Ilımlı İslam olduğunu düşünen kimileri, en azından kendi içlerinde tutarlı olacaklarsa, Amerika’ya karşı çıkmaları gerekir. Halbuki ABD’yi laikliğe ikna etmeye çalışmaktadırlar! Ilımlı İslam Değil Kürt-İslam Kaldı ki ABD’nin Türkiye’ye uygun gördüğü rejim artık “Ilımlı İslam” modeli ile açıklanamaz, düpedüz bir “Kürt-İslam faşizmi”dir önerilen rejim. O halde mücadelenin tüm denklemi ve dinamikleri değişmektedir. Türkiye’nin faşist bir diktaya gittiğini hemen herkes söylüyor son dönemde. Demek ki işin faşizm kısmı gayet açık görülmektedir. Ama bu faşizmin içeriği bir türlü tespit edilememektedir. Oysa önemli olan bunu yapabilmektir. Bu noktada Ergenekon operasyonunun ve ABD’nin nihai hedefinin tespit edilmesi gerekmektedir. ABD’nin hedefi bu bölgede bir Büyük Kürdistan kurmaktır. Büyük Kürdistan’ı kurmak içinse dört koldan çalışmaktadır. Bir taraftan PKK ve Kürtçü hareket ABD denetiminde çalışmaktadır. Diğer taraftan AKP, Kürtçülüğün önündeki tüm engelleri kaldırmaktadır. Kürtçü hareketle Şeriatçı hareket kolkola çalışmaktadır. Ama bir taraftan da ABD ulusal denilen kesimlere yaptırmaktadır Kürtçülüğü. Son dönemde Türk Ordusu da, bugüne kadar PKK tarafından dillendirilen kimi talepleri savunmaya başlamıştır. Ergenekon’da içeri alınan ulasalcıların teorisi de Türk-Kürt kardeşliğidir! Kısacası bilgi bombardımanını bir kenara bırakıp tarihi ve güncel gerçekleri görmemez gerekmektedir. ABD’nin amacı Büyük Ortadoğu Projesi’ni gerçekleştirmektir. Bu ise Türkiye’nin yeniden Sevr’e razı edilmesidir. Sevr’e razı edilecek Türkiye’de Ordu’nun hdef alınması son derece normaldir. İlk önce Sevr’e karşı çıkacak Ordu’nun silahsızlandırılması gerekmektedir. Ve görülen o ki, Türk Ordusu’nun komuta kademesi bugün Ergenekon tuzağına düşmüş ve kendi geleceğini savunmamaktadır. Halbuki ABD darbecisiz bir Ordu değil, Ordusuz bir Türkiye istemektedir. Asıl hedef ise, ulus bilincinin yok edilmesidir. Yani hedefte sadece Türk ordusu ve Türk halkı yoktur, bunları da vareden Türk milliyetçiliğidir hedef. Kirli savaş, derin devlet vb teorilerle ve bilgi servisi ile, Türk insanının milliyetçiliği hedeflenmektedir. O nedenle bu operasyonun en önemli yanı budur. Atatürk, Cumhuriyet, Ordu, Kemalizm vb kavramları boşuna hedef seçilmemiştir. Milliyetçiliğin tüm yapıtaşları sökülmektedir birer birer. Ergenekon diyorlar operasyonun adına ama aslında “Demirci Kawa”yı hedefliyorlar. Bir taraftan “zalim Türk Ordusu”nun, bir taraftan da “zalim Türk milleti”nin kafasına Kürt çekicini vura vura intikam alıyorlar. (TÜRKSOLU, sayı 195, 14/07/2008) Emperyalizmin Hedefindeki 1 Numaralı Komutan Ergenekon’un Hedefi Türk Ordusu Ergenekon iddianamesi mahkemeye sunuldu ve eğer mahkeme tarafından da kabul edilirse Ergenekon yargılaması başlayacak. Ve başlayan bu dava Türkiye tarihinin en önemli siyasi davası olacak. İddianamenin içeriğini henüz bilemiyoruz ancak şimdiden çok net bir şekilde gözüken şey, bu davada tutuklu bulunan ya da tutuksuz yargılanacak zanlılar değil, Türk Ordusu ve Atatürkçülük yargılanacak. İngiliz Economist dergisi “Dar Kemalist gömlek artık bu modern ülkeye uymuyor” yorumunu yaptığı yazıyla aslında Ergenekon iddianamesinin temel savını da özetlemiş oluyor. Ve yazıda devamla ulaşılmak istenen asıl nokta da çok net bir şekilde anlatılıyor: “Anadolu’nun eski günlerde daha az İslami görünmesinin en büyük nedenlerinden biri büyük ve canlı bir Hıristiyan topluluğa sahip olmasıdır. Ancak bu demografik denge 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başında Ermeni ve Rumların topluca katledilmeleri ve sürülmeleri sonucunda vahşice tepetaklak edildi. Mesela Anadolu’nun kuzeyinde yer alan Tokat’ta 1915′ten önce Ermeniler nüfusun yaklaşık üçte birini oluşturuyordu. Bugün ise bir zamanlar burada yaşayan Ermeni topluluğunu anımsatan terk edilen, tek şey üzerinde otlar bürümüş ve hazine avcısı yerel halk tarafından talan edilmiş bir mezarlık.” Yazı emperyalistlerin 1923′te yıkılan hayallerini çok özlü bir şekilde açıklamakla kalmıyor aynı zamanda emperyalizmin bugün için kurduğu hayali de gösteriyor: Kemalizm’den arındırılmış ve Hırıstiyan azınlıkların topraklarını geri aldıkları bir “modern Türkiye”! “Modern Türkiye” dedikleri ise Sevr’de tarif edilen “Türkiye”. Sevr ile Ergenekon arasındaki yakın ilişki, bugün içinde bulunduğumuz tehlikenin boyutlarını anlamak açısından son derece önemlidir. Emperyalizmin Türksüz bir “modern Türkiye” yaratmasının önündeki engel dün de Türk Ordusu’ydu bugün de. O halde öncelikli hedef, Türk Ordusu’nun yok edilmesidir. Ancak Türk Ordusu’nu yok etmek öyle kolay bir hedef değil. Bu, Ordu’nun kendisini savunma refleksinden çok Türkiye’nin temel gerçekliği nedeniyle böyle: Sonuçta emperyalizm bu ülkede tüm kaleleri ele geçirse de Türk toplumunun en temel değeri olan Atatürk’ün varlığı. Demek ki emperyalistlerin işi zor, Ordu’yu yok etmek kolay belki, ama ya Atatürk’ü? 1 Numara: Atatürk İşte Ergenekon bu anlamda Atatürk’e açılmış bir dava olacaktır. Siz bakmayın sanıklar ya da zanlılar arasında Atatürk’ün adının geçirilmemesine. Henüz Atatürk’ü doğrudan teröristlikle suçlamadıklarına da bakmayın. Sonuçta daha Kurtuluş Savaşımızın başından itibaren Mustafa Kemal, Batılı devletlerin resmi belgelerinde terörist olarak geçmektedir. Ne tesadüftir ki bugün de Ergenekon’la Atatürkçülere aynı suçlama yöneltiliyor, teröristlik. Ve teröristlikle suçlanan isimler ne hikmetse hep Türk Ordusu’nun komutanları. Buradan varılacak yerin Türk Ordusu’nu bir “terör örgütü” durumuna düşürmek olacağını şimdiki Genel Kurmay Başkanı bile anlamıştı. Ama pek çok kesimin anlayamadığı en önemli şey, bu soruşturmanın sonunun Atatürk’e bağlanmak zorunda olduğu. Bu da Ergenekon savcısının Aristo’ya bile rahmet okutacak, ancak Hitler’in kavrayabileceği düşünce sistematiği içinde son derece olanaklı. O halde basit denklemi yazalım: Ümraniye’de bir gecekonduya yapılan baskında bir kısım bomba bulunur. Evin sahibi bombaların bir emekli astsubaya ait olduğunu söyler. Emekli astsubay Oktay Yıldırım tutuklanır. Gerçi bombalar o evde yokken bulunmuştur, kendisi redetmektedir, ama olsun bir tanık vardır. Astsubay’ın emekli Yüzbaşı Muzaffer Tekin’le bağlantısı vardır. (Muzaffer Tekin’le birlikte fotoğrafları yeterli kanıttır.) O nedenle Muzaffer Tekin de tutuklanır. Emekli Yüzbaşı Muzaffer Tekin’in bir miting sırasında emekli Tuğgeneral Veli Küçük’le fotoğrafı bulunur. Veli Küçük de tutuklanır. Emekli Orgeneraller Hurşit Tolon ve Şener Eruygur’un da Cumhuriyet mitinginde bu isimlerle birlikte fotoğrafı vardır. (Gerçi daha bir kaç milyon vatandaş da bu mitinglere katılmıştır ama olsun. Savcımız şimdilik onlara soruşturma açmamıştır!) Tüm bu emekli askerler Türk Ordusu’nda görev yapmıştır demek ki suçlu Türk Ordusu’dur. (Bunun için de dosyaya bu isimlerin askerlik dönemlerindeki yemin töreni resimleri konabilir.) Peki bu kadar suçlunun görev yaptığı Türk Ordusu’nu kim kurmuştur: Atatürk. (Buraya Atatürk’ün bir fotoğrafı.) Gördünüz mü nasıl da ulaştık 1 numaraya! Her Şeyin Suçlusu Atatürkçüler! Ergenekon’a saldıranlara baktığımızda ısrarla söyledikleri bir şey var, bu operasyon Atatürkçülere karşı yapılmış bir operasyon değil kendisine Atatürkçü diyen bir kısım suçluya yapılan operasyon. Ancak durumun hiç de bu şekilde olmadığını çok iyi biliyoruz. Eğer Ergenekon’da hedef suçlular olsaydı bugün suçluları tartışırdık ama Türk Ordusu’nu ve Atatürkçülüğü tartışıyoruz. Ergenekon’a saldıran tüm yazarlarınsa ortak bir özelliği var: Kararlı birer Atatürk düşmanı olmaları. Ve yine bu operasyon içn yazdıklarına baktığımızda, hiç de suçlu dedikleriyle uğraşmadıklarını görüyoruz. Onlar daha çok bu “suçluları” bu “suça” yönelten yapıyla uğraşıyorlar! Demek istedikleri şey basit… Atatürkçülük bu ülkeyi içe kapadı. Ülkede askeri bir diktatörlük kuruldu. Ordu içindeki derin yapı da yıllardır Türkiye’de suç işliyor. Suç listesine bakıyoruz, 2008 yılında yapılan bir soruşturmada 15 yıl önceki Uğur Mumcu cinayeti bile çözülmeye çalışılıyor. Kimileri biraz daha geriye gidip 1 Mayıs 1977 Katliamı’na ve Çorum Maraş Olayları’na bile ulaştılar. Kısacası bu ülke tarihinde karanlıkta kalmış her faili meçhul, her katliam, her provokasyon bu insanların üzerine atılacak. İnsana şaka gibi geliyor hukuk böyle mi işler diye, ama mesela 6-7 Eylül olaylarını da iddianamede görürsek şaşırmamalıyız. Çünkü İlhan Selçuk, gençlik döneminde bu olaylara katıldığını açıklamıştı. İster misiniz kendisine bir de bu suçlama yöneltilsin mahkemede! Tüm bu suçlamaların temel bir mantığı var: Bu ülkede her kötülüğün arkasında Atatürkçülük vardır! Ülkede bir Kürt terörü mü var, PKK diye bir örgüt mü kurulmuş, insanları mı öldürmüş? Hayır! Bunu onlar yapmış olamaz, olsa olsa Atatürkçüler yapmıştır. PKK’yı kuran da, askerlerimize saldırtan da, derin devlettir! Bu ülkede Şeriatçı terör mü var, Sivas’ta insanları canlı canlı mı yaktılar, Atatürkçü aydınları mı öldürdüler? Hayır! Bunu onlar yapmış olamaz, olsa olsa Atatürkçüler yapmıştır. Şeriatçı terör örgütlerini kuran da, Sivas’ı yakan da, Atatürkçü aydınları katleden de derin devlettir! Peki bu Atatürkçüler manyak mı? Sadist mi? Neden durup dururken kendi kendilerine bir Kürt terörü, Şeriat terörü yaratıyorlar? Cevap basit (aşağılık anlamında): Çünkü halkı Şeriatla korkutup, bölünmeyle korkutup iktidarda kalmak istiyorlar! Çok güzel mantık ama tutarsız bir yanı var, çünkü iktidarda Atatürkçüler değil hep sağcılar var! Tüm bu saçma sapan tezleri gerçekmiş gibi sunanlar, kendi ruh dünyalarında bu ülkede bir Kemalist diktatörlük olduğuna ve bir türlü de iktidarı bırakmadığına kendilerini inandırmış durumdalar. Ama gerçekte olan şey apaçık ortada: Bu ülkede bugün, 10 yıl öncesine göre, 20 yıl öncesine göre, 50 yıl öncesine göre daha fazla mı Şeriatçı var daha az mı? Bu ülkede bugün, 10 yıl öncesine göre, 20 yıl öncesine göre, 50 yıl öncesine göre daha fazla mı bölücü var daha az mı? Hangi Taşı Kaldırsam Altından Atatürk Çıkıyor! Aslında bugün Ergenekon’a saldıran koronun mantığını bunların manevi babaları olan Kenan Evren yıllar önce çok iyi özetlemişti: Hangi taşı kaldırsam altından Atatürk çıkıyor! Kenan Evren, kıt Türkçesiyle kaş yapayım derken göz çıkarmıştı, Atatürk’ün önemini vurgulayacaktı sözde ama aslında bilinçaltına işleyen Atatürk düşmanlığını ifade etmiş oldu. Son yıllarda yaşadığımız her şey de bu cümleyi doğrularcasına gelişiyor. Şimdi kendilerine demokrat süsü veren insanlar var, gazetelerde, televizyonlarda köşebaşlarını tutmuş durumdalar ve akıllarınca demokrasi için mücadele ediyorlar. Ama aslında faşist bir terör kampanyasının sözcülüğünü yapıyorlar. Ergenekon operasyonu bu bakımdan emperyalizm ve faşizm üzerine büyük dersler sunuyor bize. Emperyalizm, hukuk tanımaz bir sistemdir. Bugünün ABD ve AB emperyalizmleri, daima hukuk derler, demokrasi derler ama Hitler faşizminin ruhunu taşımaktadırlar. Son 5 yıldır AB yasaları sayesinde demokratikleşen bir ülkede yaşıyoruz sözde, ama yaşadığımız şu Ergenekon rezaleti, ABD’de Mc Carty dönemini, Almanya’da Hitler dönemini bile mumla aratmıyor mu? Hani her tür düşünceye örgütlenme özgürlüğü tanınacaktı? Ama bu operasyon gösteriyor ki, değil örgütlenmek, Atatürkçülerin bir masada birlikte yemek yemesi bile bir suç haline gelmiştir. Hani sivil toplum gelişecekti? Görüyoruz ki, emekli askerler sivil toplum kuruluşlarında etkili olmaya başlamışlar ve demokratik haklarını kullanıyorlar, ama darbecilikle suçlanıyorlar. İnsan sormadan edemiyor, darbe yapacak adam bunu niye sivillerle yapsın! Şimdi Ergenekoncular halkı hükümete karşı isyana teşvik etmekle suçlanıyorlar. Keşke… Evet keşke bu ülkede herkes halkı bu hükümete karşı isyana teşvik etse. Bu ülkede, kanunlarımızda hükümete karşı isyan etmek ne zamandan beri suç? Demokrasinin en temel hakkı, rakip hükümeti yıkmaya çalışmak değil mi? Ne oldu o çok demokratlarımıza? Yoksa tek parti sistemini geri getirdiniz de bizim mi haberimiz yok? Bu ülkede madem tek parti hükümeti olacak ve bu hükümete karşı her tür yasal gösteri, miting, örgütlenme suç sayılacak, bunu açıkça ilan edin de biz de ona göre hareket edelim!  

Ergenekon Operasyonu..1

Ergenekon Operasyonu..

Gökçe Fırat
Ergenekon Tertibi
Ergenekon Operasyonu Amerika Kürdistan’ı Kurduğu Gün Biter 12 Mart’tan 12 Eylül’den Beter Bir Korku Terörü “İlk önce geldiler komünistleri alıp götürdüler ben sesimi çıkarmadım. Sonra Yahudileri aldılar toplama kamplarına, işkenceye götürdüler. Ben yine sesimi çıkarmadım çünkü bana göre bir şey yoktu. Sonra sosyal demokratları vurmaya, hapse atmaya, toplama kamplarına götürmeye başladılar ben yine sesimi çıkarmadım çünkü bana dokunan yoktu. Bir gün kapım çalındı, beni alıp toplama kampına götürdüler; işkenceye, hiç kimse ses çıkarmadı çünkü ses çıkaracak kimse kalmamıştı.” Bu sözlerin sahibi bir profesör. Almanya’da Hitler iktidara gelirken sıra en son profesörlere gelmişti. Profesörler de daha doğrusu o dönemin ilericileri de sıranın hiçbir zaman kendisine gelmeyeceğine sanıyorlardı. Ergenekon operasyonu 2007’nin Temmuz ayında başladı. Ümraniye’de işte bir kısım bombalar bulduk dediler, ondan önce ise bir Danıştay saldırısı vardı. Muzaffer Tekin adlı yüzbaşıyı tutukladılar sonra serbest bıraktılar. Ama 2008’in Şubat ayında ilk büyük operasyon gerçekleşti. Kimse daha o günden buralara kadar geleceğini tahmin bile etmiyordu. Ne olacak diyorlardı, Ergenekon diye bir şey var, bir kısım suçlu var demek ki ortalıkta, devlet de işte ilk defa bunlarla mücadeleye girişiyor. Ama bir yıl geçti üzerinden 2008 Şubatıyla şu an arasında tam bir yıl var. Şu an Türkiye’de gözaltına alınmama, tutuklanmama riski taşıyan hiç kimse yok. En son dün Rauf Denktaş KKTC’nin kurucusu, eski Cumhurbaşkanı diyor ki beni de dahil edecekler. Genel Kurmay eski Başkanlarımızdan Kıvrıkoğlu’na soruyorlar. Diyor ki kapım her an çalınabilir. Ondan önceki Genel Kurmay Başkanımız Karadayı yine aynı şekilde. Akla kim gelirse gelsin artık diyor ki her an kapım çalınabilir, her an biz de alınabiliriz. Hatta sırf hani böyle çok üst düzeylere çıkmış etkili isimler değil, sıradan her vatandaş da Türkiye’de şu korkuyu yaşıyor: Kapım çalınacak beni de Ergenekon’a dahil edecekler. Okuduğunuz gazete TÜRKSOLU’ysa korkmaya başlıyorsunuz… Herhangi bir mitinge toplantıya katıldıysanız korkmaya başlıyorsunuz… Hatta öyle bir durum ki hiçbir şeyle hiçbir ilgisi olmayan insanlar bile korkuyor… Çünkü içeriye atılan insanların üzerine de herhangi bir delil yok. Atıyorlar ondan sonra diyorlar ki biz size bir iddianame hazırlayacağız bekleyin. Ne kadar bekleyeceksiniz? Bir buçuk yıl, iki yıl daha ne kadar uzarsa… Şimdi Türkiye’de çok büyük bir korku terörü var. 12 Eylül’ü yaşayanlar vardır, 12 Mart’ı yaşayanlar vardır. Darbe olduğu zaman önünüzü görürsünüz ne olacağını, saklanacaksanız saklanırsınız, kaçak olacaksanız kaçarsınız ya da gider teslim olursunuz. Çünkü ne olacağı bilinir. Ama Türkiye ne 12 Mart döneminde ne de 12 Eylül döneminde böyle bir korku atmosferine girdi. Yani şu an mitinglere katılan insanlara kadar çok sıradan insanlar herkes korku içerisinde. Şimdi bu korku aslında Ergenekon operasyonuyla ulaşılmak istenen en önemli sonuçlardan birisi. Diyorlar ki kardeşim çıtınız çıkmayacak. Hiçbir şey düşünmeyeceksiniz. Hükümet aleyhinde konuşmayacaksınız. Hiçbir şey yapmayacaksınız. Yaparsınız ne olur? Yaparsanız bir gün sizin de kapınız çalınır. Türk Ordusu’na Darbe Davası Açacaklar Şimdi geriye dönelim bu operasyon başladığında 4 Şubat 2008 tarihinde biz TÜRKSOLU’nda ortaya bir bir komplo teorisi atalım dedik: “Bir komple teorisi: Bu iş Şemdinli de biter.” 2008 Şubatında henüz iddianame hazırlanmamıştı, henüz Silivri’deki mahkeme başlamamıştı. Biz sırayla neler olabileceğini yazdık: “2008 yaz ayları hararetli rejim tartışmalarıyla geçmektedir. Tam o sırada gece yarısı Terörle Mücadele ekiplerine bağlı seçilmiş polisler evlerinden alınır. Çok gizli operasyonda gidilecek adresler zarflarda yazılıdır. Sabah 09.00: Ajanslar büyük operasyon haberlerini geçer. Öğlen 15.00: Gözaltına alınanlarla ilgili ilk resmi açıklama İstanbul Emniyet Müdürlüğü tarafından yapılır. Buna göre bundan 1 yıl önce Ünraniye’de bir evde bulunan bombalarla ilgili soruşturmada uzun süredir teknik takipte bulunan savcılık sonunda yeterli delillere ulaşmıştır. Bu kapsamda daha önce Cumhuriyet gazetesinin bombalanması ve Danıştay saldırısı da içinde olmak üzere bir çok suçun bizzat örgütleyicisi olduğu savıyla Emekli Orgeneral Şener Eruygur ve Emekli Orgeneral Özden Örnek Ankara’da gözaltına alınmıştır. Aynı gün: Basın kuruluşları henüz yeterli bilgiye sahip değildir, ancak ADD ve ÇYDD’nin önemli yöneticileri, çeşitli şube yöneticileri gözaltına alınmıştır. Polis savcı gözetiminde şu anda Cumhuriyet gazetesi ve Kanaltürk yönetim merkezlerinde arama yapmaya başladı. Ankara’da Genelkurmay Karargahı sessizliğini korurken ATO ve TESK merkezinde polis ve savcılar belirir. Adliyeye çıkarılan sanıklardan Emekli Orgeneral Özden Örnek, Emekli Orgeneral Şener Eruygur, bazı üst düzey komutanlar, ATO Başkanı Sinan Aygün, Kanaltürk sahibi Tuncay Özkan, Cumhuriyet Gazetesi sahibi İlhan Selçuk, Cumhuriyet yazarlığı da yapan Emekli Orgeneral Doğu Silahçıoğlu, çıkarıldıkları mahkemece terör örgütü kurmak, darbe tezgahlamak ve halkı ve orduyu hükümete karşı isyana teşvik ettikleri savıyla tutuklanır.” Bunları yazdığımız tarih 2008’in Şubat ayı. Bu, tam tamına dediğimiz tarihte gerçekleşti. İlk operasyon olduğu zaman insanlar şaşkınlık içindeydi. Çünkü insanlar şunu sanıyorlar, diyorlar ki ne olacak orada iki üç tane küçük figüran buldular. Muzaffer Tekin’ler, işte bir iki tane astsubay bunlarla yetinirler. Ama düşmanımızın kim olduğunu ve hedefe neyi aldıklarını çok iyi bilmemiz gerekir. Yani bir tane onbaşıyla, bir tane astsubayla bunların yetinmeyecekleri meydandaydı. Yani o Cumhuriyet mitinglerinin hesabının sorulacağı da, o muhalefetin hesabının sorulacağı da, komutanların içeri alınacağı da son derece bariz bir şekilde ortadaydı. Şimdi bizim yazdığımızdan bir yıl sonra tüm bu bizim komplo teorisi dediğimiz şeylerin hepsi birer birer gerçekleşmiş oldu. Fakat hâlâ insanlar çok bilincinde değil. Şimdi şu Ergenekon operasyonu nedir dersek, herkes AKP’ye karşı çıkıyor, kimse inanmıyor belki, bu işin içerisinde Fethullahçılar vardır, şu vardır bu vardır diyorsunuz, 28 Şubat’ın öcü alınıyor vs. Ama Türkiye hâlâ bizim komplo teorisinde öngördüğümüz gerçekleri göremiyor. Ve maalesef sanıyorum 40-50 tane sanık mahkemede Silivri’de ifadelerini verdiler, savunmalarını yaptılar fakat Türkiye’yi şu tehlikeye karşı uyarmıyorlar. Diyoruz ki bu iş Şemdinli’de biter. Şemdinli dediğiniz şey başka bir olay. Şimdi Ergenekon’da herkes şunu görüyor. Diyorlar ki F tipi bir operasyon yürütülüyor. F tipi operasyon denilen şey, Fethullahçılar devletin her kademesine sızmış durumdalar. Polis teşkilatı ellerinde Milli İstihbarat Teşkilatı ellerinde, tüm güç ellerinde ve bu operasyonda savcı olarak atananlar da Fethullahçı. Şimdi insanlar şöyle bir muhalefet noktasına çekildiler, diyorlar ki Türkiye’de bir Ilımlı İslam rejimi tezgahlanıyor. Bu Ilımlı İslam rejiminin tepesinde Fethullah vardır, AKP vardır, bunlar da Türkiye’de Cumhuriyetçilerden, Atatürkçülerden hesap soracaklar. Doğru mu? Elbette doğru ama bu sadece son derece ufak bir hedef. Doğru, içeriye alınan tüm isimler Atatürkçü tüm isimler, ulusalcı güçlere dahil isimler, hele hele bakıyorsunuz seçtikleri komutanlara 28 Şubat’ın etkili isimleri bunlar. İşin içinde Fethullahçı tezgah olduğu çok bariz ortada. Yani kör gözüm parmağına ortada bir Fethullah operasyonu vardır. Buradan ortaya çıkan şey şudur, Türk Ordusu’nun komutanlarına bir darbe davası açacaklar! Yani Şener Eruygur’a ait olduğu iddia edilen birkaç tane darbe planı çıkarttılar ortaya. İşte Sarıkız, Ayışığı, Eldiven. Bunlar Taraf gazetesinde yayınlandı. Diyorlar ki üç tane darbe atlattı Türkiye. Şimdi Fethullahçılar bu sözde darbelerin hesabını sormak için bir dava açacaklar. Şimdi insanlar sanıyorlar ki bu Ergenekon iddianamesine darbe dahil edilmedi, darbe suçundan ancak askeri mahkemeler açabilir. Fakat yanılıyorlar, Türkiye’de hukuk çok değişti. Çok kısa bir süre içerisinde bu ikinci iddianameden sonra komutanlara bu darbe tezgahlama suçundan bir dava açılacak. Bu Türkiye’nin ilk darbe davası olacak 28 Şubat’ın hesabını bu şekilde alacaklar. Şimdi o dönemin Genel Kurmay Başkanı ne diyordu, merak etmeyin 28 Şubat 1.000 yıl sürer. 28 Şubat 1997’deydi. Ama Bülent Arınç diyor ki o 28 Şubat hayallerini geçin artık, bitti. Şimdi Türkiye bir süreci atlattı demek ki. 28 Şubat’ta Şeriatın önü kesilmişti, Fethullah yurtdışına kaçmak zorunda kalmıştı, Şeriatçılar iktidardan alaşağı edilmişti. Ama on yıldan sonra bir bakıyoruz Fethullahçılar ve Şeriatçılar tüm bunların hesabını sormuş durumdalar. Kürt Soykırımı Tezgahı Ama eğer hedefi bu kadar basit görürsek, Ergenekon denilen operasyonu bu kadar basitleştirirsek yine yanılırız. Çünkü bu operasyonlarda insanlara sorulan sorular, 28 Şubat, Fethullah falan değil. Başka şeyler soruyorlar. Diyorlar ki, bu bombaları nerden buldunuz, bu bombaları nerede kullandınız, nerelerde görev yaptınız, emirleri kimlerden alıyorsunuz, Türk Silahlı Kuvvetleri içerisinde görüştüğünüz insanlar kimlerdir. Şimdi Fethullahçılar bu işin ön koluydu ama arkada koskoca bir PKK durmaktadır. Şimdi savcı İbrahim Şahin’i ve diğerlerini sorguluyor. Sorduğu sorulara bakıyorsunuz, PKK’nın gazetesinde daha önce iddia edilen ne varsa bir Türk savcısı almış bunları sanıklara sormaya başlıyor. Diyor ki, kimleri nerede öldürdünüz, faili meçhul cinayetlerin yerini gösterin. En son işte biliyorsunuz Silopi’de ölüm kuyuları dedikleri asit kuyularını, Botaş’ın kuyularını açmaya kalkıyorlar. Ne bulacaklar orada? Öldürülen faili meçhul insanların kemiklerini bulacaklar. Ha şimdi şöyle de bakabilirsiniz bu olaya. Ya suçlu olan suçunu çeksin diyebilirsiniz değil mi? Madem bir kısım TSK mensubu, bir kısım komutan, bir kısım emniyet mensubu, diyelim ki PKK’yla mücadele için bile olsa yasadışı birkaç şey yaptıysa, bazı insanları sorgusuz sualsiz öldürüldüyse diyebilirsiniz ne var ki ya hesabı sorulsun. Ama öyle bir olay yok. Şimdi PKK burada son derece güçlü biçimde istediğini yaptırıyor. Şimdi gelmişler kuyuların açılması yönünde kararı almışlar. İnsanlar hâlâ saf saf kendini savunmakla meşgul. Buradan çıkacak tek bir sonuç vardır. Ergenekon’da falan görülmez o dava. Şimdi insanlar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gidiyorlar haklarını savunmak için. Bu dediğimiz şey eğer varsa, eğer ispatlarlarsa, en ufak bir kanıtını bulurlarsa Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne karşı dava açacaklar. Ahmet Türk ne diyordu, “Kürtlere karşı bir soykırım uygulandı.” Sözde Ermeni soykırımından sonra Türkiye’nin gündeminde çok ciddi bir şekilde Kürt soykırımı var. PKK var gücüyle bunun için uğraşıyor, şu kuyular açılsın, faili meçhullerin sahipleri bulunsun. Bulunduğu zaman orada bir tane komutanı yargılamayacaklar ki. Ama yargılayacakları yer Silivri değil, yani Türk hukuku bakamaz böyle bir şeye. En ufak bir başvuru anında Lahey Adalet Divanı soykırım suçlarına bakar. “İtalya’da da aynısı yapılmıştı” diyorlar, “Türk devleti de kendi faili meçhulleriyle yüzleşsin. Arjantin yaptı Şili yaptı, İtalya yaptı. Kontrgerilla Amerika tarafından örgütlendi ama hepsi hesabını verdi.” diyorlar. Türkiye’ye geldiğinde iş böyle değil. O insanlar belki darbe suçundan yargılandılar, katliam suçundan da yargılandılar ama onlara açılabilecek bir soykırım davası yoktu. Soykırım davası demek başka bir ırktan birisini bilinçli bir şekilde katletmeniz demektir. Şimdi Türkiye’nin önünde böyle bir durum var. Şili’de Şilililer başka bir ırkı yok etmekle, soykırıma uğratmakla suçlanmadı. Arjantin’de açtılar ölülerin kemikleri, darbe olduğu zaman toplanmış bir stadyuma doldurulmuş insanlar. Fakat soykırım davası açılmıyor, devlet kendi içinde hesaplaşıyor. Fakat bizim ülkemize geldiğimiz zaman öldürülen kimler? Kürtler! Öldüren kim? Türk Ordusu. Bu dava nerede görülür? Bu dava uluslararası camiada görülür, Lahey Adalet Divanı’nda görülür. Ve Türk Devleti ve o devletin yetkilileri de soykırımcılıkla suçlanır. Yaşar Büyükanıt’a Kadar Gidecekler Şimdi bu, işin soykırım kısmı, yani bize dayatılan esas tehlike gözükmüyor. Şimdi Fethullahçıların 28 Şubat hesabı, darbe hesabı falan bunların hiçbirinin hükmü yok. Birkaç insanı darbecilikten tutuklasan ne olur? Haksız yere tutuklasan ne olur? Hiçbir şey olmaz. Ama siz bu soykırım davasını uluslararası mahkemeye taşıdığınız zaman soykırıma uğrayan milletlerin kendi kaderini tayin hakkı vardır, uluslararası yardım isteme hakkı vardır. Birleşmiş Milletler hiç kimseye sormadan, karar dahi almadan müdahale etmek zorundadır. Kürtler konusunda böyle bir dava açıldığı zaman, olacak şey şudur: BM gelir Güneydoğuya müdahale eder, der ki burası artık benim denetimimde, ben bu soykırımı engelliyorum. Ondan sonra da derler ki uluslararası kuvvet toplayalım, artık burada kim kuracaksa tampon bölgeyi. Şimdi bizim askerlerimiz gidiyor seviniyoruz ya, Bosna’ya gitmişler seviniyoruz, ondan sonra Lübnan’a gittiler seviniyoruz. Başka ülkelerin askerleri de gelir mesela Çekoslovaklar, Macarlar falan Güneydoğu’ya yerleşirler, Türklerin Kürtlere bundan sonra soykırım uygulamaması için müdahale ederler. Bu son derece basit bir şey. Türkiye şunu da anlayamadı. Yerel seçimlere gidiyoruz. Bakın dün Diyarbakır’da Başbakana boykot örgütledi PKK. Başardı mı başardı. Hiçbir dükkanı açtırtmıyor. Tüm ajanslar o fotoğrafları geçiyor. Yani Diyarbakır’la bugün Kudüs arasında başka bir yer arasında herhangi bir fark yok, uluslararası camianın gözünde Şimdi bakıyorsunuz komutanlar suçlanıyor, neyle suçlanıyor. Güneydoğuda operasyon yapmış. Ne operasyonu yapmış. PKK’yla mücadele etmiş. Şimdi bu suç mu? Elbette suç değil. Şimdi Türkiye’de öyle bir şey yapıyorlar ki bir tane isim, mesela Levent Ersöz kimsenin tanımadığı biri. PKK’nın yayın organlarında ve Zaman gazetesinde aleyhinde yayınlar başladı. Diyorlar ki bu Şırnak’ın, Lice’nin kralıydı. Ne olmuş peki? Dediği şey şu, orada Tuğgeneral Bahtiyar Aydın öldürülmüş. En üst rütbeli şehidimizdir biliyorsunuz. Bir suikast silahıyla öldürüldü. Genelkurmay’ın açıklamalarına göre PKK’lılar öldürdü. Şimdi Ergenekon iddianamesinde ne diyorlar? Bahtiyar Aydın’ı öldüren Levent Ersöz’dür. Öldürdükten sonra ne yapmış peki? Hani Bahtiyar Aydın’ın hesabını sormak niyeti de yok. Öldürdükten sonra Türk Devleti Lice’ye girdi. Lice’de onlarca insan öldü. Alın size bir soykırım davası daha! Bunun gibi tüm örnekleri bulup çıkartıyorlar. Ama varacakları yer neresi? Varacakları yer Şemdinli. Şemdinli’de kim vardı? Şemdinli’deki komutan Yaşar Büyükanıt’tı. Demek ki orgeneral rütbelerinde falan kalmayacak, Türk Ordusu’nun Genel Kurmay Başkanlarına kadar uzanacak. Öcalan’ı Yakalayan Subaylar Hapsedilecek Ama PKK soykırım davasının ötesinde bir dava güdüyor. Okurduk fakat Abdullah Öcalan’ın saçmalamaları derdik. Bu terörist, uluslararası mahkemeye başvurdu ve Yunanistan devletini dava etti. Diyor ki “Bana uluslararası bir komplo kuruldu. Benim gözaltına alınıp Türkiye’ye getirilmem uluslararası yasalara aykırıdır.” Yasalara aykırı ama Abdullah Öcalan’ın Türkiye’ye getirilmesini kabul eden herhangi bir Türk kurumu yok. Türkiye biz getirdik diyor. Fakat hiç kimse üstlenmiyor. Kimler getirdi biliniyor mu? Hepsi gizli, bilinmiyor. Abdullah Öcalan yıllardır bir muhatap arıyor. Diyor ki ben bu davayı açacağım ve beni bırakmak zorunda kalacaklar. Şimdi Ergenekon’la Abdullah Öcalan’a bu fırsat verildi. Çünkü içeriye aldıkları yüzbaşı, binbaşı rütbesindeki isimlere bakıyorsunuz diyorlar ki bu insanlar Abdullah Öcalan’ı uçakla getiren insanlar. Bir değil, iki değil, hepsini içeriye aldılar. Şimdi sen kahraman diye övünebilirsin bununla, ama uluslararası hukuk kahraman mahraman tanımaz. Çıksa bir tanesi dese ki ben Abdullah Öcalan’ı getiren uçaktaydım, bu milletin kahramanıyım. Sen milletin kahramanı olursun ama Türk Devleti seni teslim etmek zorunda kalır. Çünkü böyle bir uluslararası operasyonda kullanılamazsın. Şuradan biliyoruz mesela: ASALA denilen terör örgütü. Milli İstihbarat Teşkilatı pek çok operasyon düzenledi bu operasyonlarda kullandığı isimler hiçbir zaman kabul etmediler. Çünkü sen gidip başkasının ülkesinde kimseyi öldüremezsin, kimseyi tutuklayamazsın, kimseyi paketleyip buraya falan getiremezsin. Türkiye bu tehlikeleri maalesef göremiyor. Amerika Türk Komutanlarından Hesap Soruyor Şimdi insanları zaten önemli olan içeriye bir kısım insanın alınması değil, alsınlar ne olacak, insanlar yatar da çıkar da, ya da yatmaz orada ölür. Hiç önemi yok. Ama koskoca bir devlet ve koskaca bir Güneydoğu Anadolu bölgesi var, Türkiye bunu kaybedecek bu Ergenekon davasının sonunda. Şimdi işbaşındaki komutanların hepsi de artık şu noktaya gelmiş durumda, en ufak bir kıpırdama alanları falan kalmadı. Ama kıpırdama alanlarının kalmaması Amerika’nın tabii çok daha büyük bir planının parçası yani Türk Devleti’ne soykırım davası açabilirsiniz, buraya Birleşmiş Milletler’i de davet edebilirsiniz, Amerika açıktan şunu söyleyebilir, ben Kürdistan’ı kuracağım burada diyebilir. Ama ya karşı çıkan olursa? Farz edelim Türk Genelkurmayı da dedi ki, Amerika buyur kurabilirsen kur, savaşırız! Bu, Amerika açısından bir risk değil mi? Amerika öyle bir operasyon düzenliyor ki bir taraftan Kürt devletinin temellerini atarken öbür taraftan buna karşı çıkabilecek kim varsa ekarte etmek zorunda. Amerika işini şansa bırakmaz. Ne olacak ben uluslararası hukuku ayağa kaldırırım, Türk Devleti’yle de savaşırım demez. Niye savaşsın? Eğer Türk Ordusu’nu pasifize etme gücü varsa elinde, o gücü kullanır. İşte o gücü kullanıyor Ergenekon operasyonuyla. Şimdi bakıyorsunuz Ergenekon’da suçlanan komutanlar listesi hepsi anti-Amerikancı. Hepsi Amerika’nın bu bölgedeki çıkarlarına taş koymuş isimler. Amerika şimdi şunun hesabını soruyor. 1990 Ağustos ayında Genel Kurmay Başkanı Necip Torumtay istifa etti. Niçin istifa etti? Amerika Irak’a bir savaş düzenleyecekti, saldıracaktı. Türkiye’de Özal’la anlaştılar, Türkiye kuzeyden kapıyı açacaktı, gireceklerdi Irak’ı işgal edeceklerdi. Genelkurmay dedi ki ben bu işte yokum. Necip Torumtay istifasını sundu. Şimdi Ergenekon’un kurucuları arasında ismi. Başka kim var? Karadayı var, Kıvrıkoğlu var. Bunlar kim? Bunlar da işte o dönemde Kuzey Irak’ta PKK’ya karşı mücadele eden, Amerika’yla uzlaşmayan isimler. Amerika öyle hesabını yarım bırakmaz. Bakın 100 yıl önceki Sevr sevdalarından vazgeçiyorlar mı? Vazgeçmiyorlar. Bakın biz Türkler çok şeyi unutabiliriz, Milli Dava gibi şeylerimiz olmayabilir. Ama Amerika’nın var. Amerika diyor ki ben bu bölgede Büyük İsrail, Büyük Ermenistan, Büyük Kürdistan kuracağım. Devletin 100 yıldır başkanları değişse de değişmeyen politikası bu. Peki başka bir politikası? ABD kendisine karşı çıkanlardan bir gün mutlaka hesabını sorar! Ey Necip Torumtay sen misin istifa eden? Amerika’ya kaç yıl kaybettirdi tavır? İşte 2003’te saldırdılar Irak’a, 13 yıl. Amerika, Türk Ordusu’ndan bu 13 yılın hesabını sormaz mı? 13 yıllık Amerika’nın petrol geliriyle çarpın. Çarpın kaç milyar dolar eder! Şimdi Torumtay’lara, Kıvrıkoğlu’lara, Karadayı’lara Amerika bu petrol faturasını ödetecek. Diyor ki, madem öyle buyurun bakalım şimdi siz de hapse girer bunun bedelini ödersiniz. Ergenekon Kürdistan Kurulduğu Gün Biter! Deseniz ki bir kısım komutan da girsin içeriye yatsın. Hayır, öyle değil, içeriye atıyorsa dışarıda askerler var, dışarıdaki askerler ne olacak? Dışarıdaki askerler şimdi olduğu gibi sus pus olacaklar! O zaman diyecek ki mevcut komuta kademesi ya bu adamlar 15 yıl öncesinin hesabını bile böyle soruyorlarsa kim bilir bizim başımıza ne gelir! Hilmi Özkök ne diyordu; en kötü seçenek Amerika’yla savaşmaktır, o yüzden dost olalım. Yani içeriye birkaç tane komutan attığınız zaman arkadaşlar içerdekilere bir korku salamazsınız, içerde korksa ne olur korkmasa ne olur; zaten artık içerde… Ama dışarıdakilere korku salarsınız. Dersiniz ki mevcut komuta kademesine; aynı şey senin de başına gelir! Ne yapacaksın peki o zaman ? Amerika’nın Ortadoğu’daki planlarına evet diyeceksiniz. Büyük Ortadoğu Projesi mi? Bırak Tayyip’i, sen eşbaşkan ol! Kuzey Irak’ta Kürt devleti mi kurulacak? Türk Ordusu yardımcı olsun! Olmazsa ne olur? Olmazsa Amerika’yla savaşırsınız. Şimdi Ergenekon operasyonunda şu anda dışarıdakilerin yani mevcut komuta kademesinin namusunu sınıyorlar. Bakalım diyorlar ses edebilecekler mi edemiyecekler mi? Ses edemezse bu komuta kademesi mevcut operasyona, diyecek ki Amerika ben bunlarla işimi görürüm. Yeni Hilmi Özkök’leri buldum, ben bunlarla istediğim planı programı uygularım. Şimdi büyük bir çarpışma var. Şimdi bu konuda Amerika ne ölçüde başardı operasyonu bilmiyoruz. Şimdi Türk Ordusu’nun ve kuvvet kademesinin maalesef sinirlerini tahrip ettiler. Hiçbir müdahalede bulunamıyorlar, ne yapacak ne edecek bilmiyorlar. Nerede durur bu operasyon? Ergenekon’un duracağı yer Kürdistan’dır. Kürdistan kurulduğu gün Ergenekon operasyonu bitecektir. Kürdistan’ın kurulması 10 yıl alırsa, operasyon 10 yıl sürer. 10 yılda 110 tane dalga yaparlar. Bilmem kaç kişiyi içeri alırlar… Sanıyorlar ki durulacak. Tayyip Faşizmi Yatışmaz Şimdi insanlar sanıyorlar ki bir AKP rejimiyle karşı karşıyayız. Tarihte sınanmıştır. Faşizmin teorisi tektir, uygulaması tektir. Figüranları değişebilir. Ha Tayyip olmuş ha Hitler olmuş pek bir şey fark etmez. Şimdi Türk Ordusu da, Türkiye’deki muhalif kesimler de karşısındaki kuvvetin faşizm olduğunu bilmiyor. Bilmedikleri için de sanıyorlar ki bir yerde duracak. İlk operasyonlar olduktan sonra İlhan Selçuk gözaltına alındıktan sonra çıktı, bir çağrı yaptı: “Sağduyulu olmak lazım.” Biz de sağduyu değil, mücadele etmek gerekir diye yazdık. Hürriyet gazetesi bir kampanya başlattı “Ortak akıl ayakta” diye. Sözde sivil toplum kuruluşlarını topladılar. Dediler ki herkes bir adım geri atsın. Herkes bir adım geri attı, Hürriyet gazetesine ne kadar vergi cezası geldi? Ha işte ne oldu Atatürkçülere bir adım geri attırmışlar oldular. Yani bunu sözde muhalif kesim yapıyor. AKP dese ki topluma hepiniz bir adım geri adım atın. Toplum geri adım atmaz değil mi? Ama kendi içinizde muhalif geçinen kesimler hadi arkadaşlar bir adım geri atalım da şu Tayyip’in siniri yatışsın derseniz işte Hitler gibi tepenize çıkar. Ve bunlarla mücadele etmek bunlar güçlendiği sürece de çok zor olur. Türk toplumuna sunulan muhalefet çizgisi şu: Bırakın Tayyip yatışsın nerede yatışacaksa. Adam diyor ki ben yatışmam. Ama bunu dediği halde şimdi sanılıyor ki bu operasyonlar bir yerde durur. Şimdi tabii meselemiz şu değil, bunların hepsini diyelim ki tespit ettik. Tespit etsen ne olacak? En fazla yazarsın çizersin bunun hiç kimseye faydası yok. Bir sıra herkesi ne diye uyutmuşlardı? 1 numaraya doğru gidiyoruz. Şimdi artık kimsenin 1 numara falan aradığı yok, kemik arıyorlar. Hani 1 numarayı arıyorlardı, şimdi ne oldu, niye kemiklerin peşine düştüler? Demek ki bir numaranın falan peşinde değillermiş, demek ki Kürt devletinin peşindelermiş. Şimdi gerçek amaçlarını zaten gizlemeden söylüyorlar. Ama bu operasyonda diyelim ki bizlerin yapabileceği şeyler var mı? Ne yapabiliriz ne edebiliriz diye baktığımız zaman şunu göreceksiniz hedef 1 numara falan değil. Hepimiziz. Canımızı Alabilirsiniz, Vatanımızı Asla! Toplumda ben Atatürkçüyüm, Türk Ordusu’nun yanındayım veya ben Kürt devletine karşıyım diyecek herkes hedef… Artık kaç numara verilebilirse… 70 milyonluk ülkede 60 milyon numara çıkar. Bu rakam sizi şaşırtmasın. Ya 60 milyon kişiyi hedef alabilir mi demeyin? Hitler döneminde 1940’larda 10 milyon insan yok edildi! Ergenekon’da içerde 100 kişi var. İnsanlar sanıyorlar ki bana sıra gelmez. Susarsanız, oturursanız elbette size sıra gelmez ama bu operasyonda zaten adamların hedeflediği şey şu, potansiyel tehlike olabilecek karşı çıkabilecek herkes hedefimiz diyor. 1 numaralı Türk’ü aramıyor, son numara kimdeyse 60 milyonuncu numarayı vereceksek birisine 60 milyonuncu insanı da alacaklar. Bizim şimdi onlara şunu gösterebilmemiz lazım… Bu iş 60 milyonuncu da olsak, tek de kalsak, istedikleri kadar savcılarıyla CIA’larıyla, Pentagon’larıyla gelsinler en fazla verecek bir tane canımız vardır Onu alabilirler, bu vatanı alamazlar! Bu yazı Gökçe Fırat’ın 22 Şubat 2009 tarihinde İstanbul-Bakırköy’de verdiği bir konferansın metnidir. (TÜRKSOLU, sayı 273, 10/03/2010) Bir Komplo Teorisi: Bu İş Şemdinli’de Biter 2008 Şubat: Savcı henüz iddianameyi bile hazırlamadığından Ergenekon operasyonu kapsamında tutuklanan sanıklar daha ilk mahkemeye bile çıkamadılar… 2008 Mart: Savcı henüz iddianameyi bile hazırlamadığından Ergenekon operasyonu kapsamında tutuklanan sanıklar daha ilk mahkemeye bile çıkamadılar… 2008 Nisan: Savcı henüz iddianameyi bile hazırlamadığından Ergenekon operasyonu kapsamında tutuklanan sanıklar daha ilk mahkemeye bile çıkamadılar… 2008 Mayıs: Savcı henüz iddianameyi bile hazırlamadığından Ergenekon operasyonu kapsamında tutuklanan sanıklar daha ilk mahkemeye bile çıkamadılar… 2008 Haziran: Savcı henüz iddianameyi bile hazırlamadığından Ergenekon operasyonu kapsamında tutuklanan sanıklar daha ilk mahkemeye bile çıkamadılar… 2008 yaz ayları hararetli rejim tartışmalarıyla geçmektedir. Tam o sırada gece yarısı Terörle Mücadele ekiplerine bağlı seçilmiş polisler evlerinden alınır. Çok gizli operasyonda gidilecek adresler zarflarda yazılıdır. Sabah 09.00: Ajanslar büyük operasyon haberlerini geçer. Öğlen 12.00: İstanbul’da gerçekleştirilen büyük operasyona ait ilk bilgiler basın tarafından duyurulmaya başlanır. Emniyet içindeki kaynaklardan alınan bilgilere göre İstanbul’da aralarında bazı üst düzey emekli subayların da aralarında bulunduğu bir kısım şahıs gözaltına alınmıştır. Öğlen 14.00: Gözaltına alınanlar içinde orgeneral rütbesinde bile emekli askerler olduğu bilgisi basın tarafından duyurulur. Operasyonun İstanbul’la sınırlı olmadığı Bodrum ve Ankara’da da eşzamanlı gözaltılar olduğu bilgisine ulaşılır. Öğlen 15.00: Gözaltına alınanlarla ilgili ilk resmi açıklama İstanbul Emniyet Müdürlüğü tarafından yapılır. Buna göre bundan 1 yıl önce Ünraniye’de bir evde bulunan bombalarla ilgili soruşturmada uzun süredir teknik takipte bulunan savcılık sonunda yeterli delillere ulaşmıştır. Bu kapsamda daha önce Cumhuriyet gazetesinin bombalanması ve Danıştay saldırısı da içinde olmak üzere bir çok suçun bizzat örgütleyicisi olduğu savıyla Emekli Orgeneral Şener Eruygur ve Emekli Orgeneral Özden Örnek Ankara’da gözaltına alınmıştır. Sabah erken saatlerden itibaren Ankara’da çok büyük bir gerginlik hakimdir. Genelkurmay Karargahında büyük bir sessizlik ve hareketlenme söz konusudur. Aynı gün akşama doğru tüm basın ve TV flaş gelişmeyi ve ayrıntılarını duyurmaya başlar. Emniyet ve savcılık kaynaklarına dayanılarak verilen haberlere göre, Danıştay saldırısından bu yana gerçekleşen çeşitli bombalama ve suikastlerle ilgili ipuçlarını takip eden savcılık, Ergenekon operasyonundan sonra tutuklanan Emekli Tuğgeneral Veli Küçük’ün geriye dönük faaliyetlerini mercek altına almıştır. Bu kapsamda AKP iktidarını yıkmaya yönelik bir darbe girişimine ait daha önce Nokta dergisinde yayınlanan darbe günlüklerinin orijinaline, bir istihbaratı değerlendiren polisler en sonunda bu adrese ulaşırlar. …. Ertesi gün tüm gazeteler: Korkunç darbe tezgahı! Ulusalcı çetenin darbe tezgahı! Tüm cinayetler ulusalcı darbe içinmiş! …. Aynı gün: Emniyet’in yeni gözaltılarının haberleri bomba gibi düşer: Ankara, İstanbul ve yurdun çeşitli yerlerinde yüzlerce kişi gözaltına alınmıştır. Emekli Orgeneral Şener Eruygur ve Özden Örnek’in ilişkilerini izleyen Emniyet, bir sene önce Cumhuriyet mitinglerini düzenleyen kurum ve kuruluşların da aynı darbe tezgahında etkin rol aldığını tespit etmiş ve bu kişilere yönelik gözaltı operasyonuna başlamıştır. Basın kuruluşları henüz yeterli bilgiye sahip değildir, ancak ADD ve ÇYDD’nin önemli yöneticileri, çeşitli şube yöneticileri gözaltına alınmıştır. Aynı anda bomba bir haberi televizyon kanalları vermeye başlar: İstanbul: Polis savcı gözetiminde şu anda Cumhuriyet gazetesi ve Kanaltürk yönetim merkezlerinde arama yapmaya başladı. Ankara: Ankara’da Genelkurmay Karargahı sessizliğini korurken ATO ve TESK merkezinde polis ve savcılar belirir. Aynı gün akşam saaatleri: Emniyet Genel Müdürlüğü adına yapılan açıklamada, vatandaşların sakin olmaları, herşeyin kanunlar çerçevesinde ve savcılık tarafından yürütüldüğü, sanıklar mahkemeye çıkarılana kadar olay hakkında basına haber yasağı getirildiği açıklanır. Başbakan Tayyip Erdoğan ülkede hiç kimsenin kanunlar üzerinde olmadığını, yargıya güvenmek gerektiğini söyler. Olayın TSK’ya karşı bir operasyon olmadığını ama bazı artniyetlilerin bunu böyle göstermeye çalışacağını söyler. Ertesi gün tüm gazeteler: Yeni bir 27 Mayıs atlatmışız! 4. günün sonunda: Adliyeye çıkarılan sanıklardan Emekli Orgeneral Özden Örnek, Emekli Orgeneral Şener Eruygur, bazı üst düzey komutanlar, ATO Başkanı Sinan Aygün, Kanaltürk sahibi Tuncay Özkan, Cumhuriyet Gazetesi sahibi İlhan Selçuk, Cumhuriyet yazarlığı da yapan Emekli Orgeneral Doğu Silahçıoğlu, çıkarıldıkları mahkemece terör örgütü kurmak, darbe tezgahlamak ve halkı ve orduyu hükümete karşı isyana teşvik ettikleri savıyla tutuklanır.
30 Ağustos 2008:
Yeni Genel Kurmay Başkanı İlker Başbuğ görevi Orgeneral Yaşar Büyükanıt’tan devralır. Yaşar Büyükanıt yaptığı açıklamada bundan sonra ailesi, çocukları ve torunlarıyla vakit geçireceğini, kitap yazmayacağını belirtir. 2008 Eylül: 2007 yılında tutuklanan Muzaffer Tekin’in dosyası Ergenekon dosyası ile birleştirildiğinden henüz iddianamesi hazırlanmamıştır ve 1.5 yıldır mahkemeye çıkmadan tututkludur. 2008 yılının başında tutuklanan Veli Küçük, Kemal Kerinçsiz ve arkadaşlarının dosyası 6 ay sonraki Sarıkız darbe dosyası ile birleştirildiğinden sanıklar 8 aydır mahkemeye çıkarılmadan tutukludur. 2008 yılı Haziran ayında tutuklanan Sarıkız darbe sanıkları Şener Eruygur ve arkadaşları iddianameleri henüz hazırlanmadığından mahkemeye çıkarılmamışlardır ve tutukludurlar. 2008 Eylül ayı: Türk Silahlı Kuvvetleri Kuzey Irak’a yönelik kara harekâtı başlatır. Başbakan Tayyip Erdoğan Türk Ordusu’nun olağanüstü kahramanlık ve başarılarını halka açıklar. 2008 kışı: Ülkede PKK terörü durmuştur… 2009 Ocak ayı: İki yıldır tutuklu bulunan Muzaffer Tekin, 1.5 yıldır tutuklu bulunan Veli Küçük ve Kemal Kerinçsiz, 7 aydır tutuklu bulunan Şener Eruygur, Özden Örnek, Doğu Silahçıoğlu, İlhan Selçuk, Tuncay Özkan ve Sinan Aygün avukatlarının yaptıkları tüm başvurulara rağmen hâla mahkemeye çıkarılmamışlardır. 2009 Ocak sonu: Sabah 05.00: Ankara’daki Zaman gazetesi istihbarat merkezi ile Roj TV’ye aynı anda bomba haber gelir: Polis az sonra Yaşar Büyükanıt’ı gözaltına alacaktır. Gazeteciler ortalığı telaşa vermeden Ankara’da bulunan emekli Paşanın evine gittiklerinde gerçekten de istihbaratın doğru olduğunu görürler: Savcı Paşaya gözaltı kağıdını gösterir.. Ve evden çıkarlar. 05.05: Genelkurmay Karargahı’nın ışıkları yanıktır. Aynı anda tüm komutanların arabaları karargaha giriş yapar. Başbakanlık’ın ışıkları yanmaktadır. Cumhurbaşkanlığı Köşkü’nün ışıkları yanmaktadır. 07.00:

ASIL ÖNEMLİ OLAN N PAYLAŞMAKTIR

VE BEN BİLİYORUM SESLİ ŞİİR

Biliyorum okuyorsun bu satırları,
Bu şehrin bi ucunda nefes alıyorsun biliyorum..
Köşe başlarında seninde yüreğin hep çarpıyor,
…Sende karşılaşmalardan korkuyorsun..
Yüzün yok..
Astarın çoktan yırtıldı kimbilir kaçıncı bedende,
Ben nefes aldıkça sen ölüyorsun !
Yüreğin yoksul..
Vicdanın çoktan tükenmiş bitmeyen gecelerde
Ellerin dizlerini dövüyor..
Buz kesiyor bedenin benim alevlerim arasında..
Aklına geliyorum arasıra biliyorum !
Dudaklarının çatlaklarına sığdırıyorsun özlemini..
Başka tenlere dokunduğun aklına geliyor
Kor oluyor yüreğin..
Ve ben biliyorum !
Yatağa her başını koyduğunda eski günler aklına geliyor,
Gülümsüyorsun,acıyla yoğruluyor mutluluk..
Adımı duyduğun her yerde erteliyorsun zamanı,
“Erteleyişin”oluyorum !
Gördüğün her “gülen gözler” beni sana hatırlatıyor..
Biliyorum özlüyorsun !
Acıyla karışık gurur duyuyorsun yaranla..
Ellerimle yaptım diyorsun..
Koparıp atasın geliyor acına dair ne varsa,
Bana kıyamıyorsun..
Ama sende biliyorsun..
Yaşattığın acıların üstesinden gelmek zor…
Zor işte ilk öpüşlerimi unutmak !
Ellerimle yüreğine dokunduğumu,
Ben ayaklarım altına alamıyorum..
Kusura bakma !
Yâr diyemiyorum sana,yar’a/m acıyor en derinden..
Ve ben biliyorum !
Bu şehrin bi ucunda nefes alıyorsun..
Aklına geliyorum arasıra,
Dudaklarının çatlağına sığdırıyorsun özlemini…
Kahraman TAZEOĞLU

Güneş Doldurmuyor Yerini Sesli Şiir

Artık Sen’li cümleler kurmak istiyor kalemim.
Sensizliği değil,
sevdayı anlatan kelimeler bulsun yüreğim..
Git derken ben sana,
altını çizerek kalmanı kastetmiştim aslında.
Şimdi yarınlarım sensiz, gecelerim bi o kadar sessiz..
Zavallı haykırışlarımı bir tek yüreğim dinler, kesintisiz..
Bilsen ne kadar Ihtiyacim var sana..
Bir tebessümün güneşin doğmasına yeterli.
Yalanda olsa çık gel, muhtacım anla..
Güneşe rest çekmek istiyorum.
Sen yoksan perdelerimi sonsuzluğa kapatmak istiyorum.
Ey karanlıktaki aydınlığım, ışığım.
Kızma mısralarıma.
Gün’eş doldurmuyor ki yerini,
ısıtmıyor ki sen olmayınca.
Hey üzerimde ki bulutlar!
Sizde çekilin..
Ve Yağmurlarda yarış etmesin artık göz yaşlarımla..
İstemiyorum.. Sensiz gecen günlerimi saymasın artık takvimim..
Gelişin yılları bulsada, fark etmez,hem bilmezmisin,
ben seni ömür boyu beklerim..
Ve ben sevdiğim
Gittiğin günden beri dönmeni bekliyorum.
Aşk icin yazıyor, Yaradan icin yaşıyorum.
Evet..Arada belki saçmalıyorum.
Affet beni sevgilim.
Bu aşk denen illetin dozunu fazla kaçırıyorum
Hani dönsen diyorum artık,
öyle bir dönsen ki;
şu koca yalnızlığıma ibret olsa.
Ve hani sevsen beni,
öyle bir sevsen ki;
tüm aşıklar aşkımızdan ilham alsa..

SEN YÜREK YANGINIM-KARANFİL KOKULUM SESLİ ŞİİR


Sen Yürek Yangınım & Karanfil Kokulum
Gecenin Mavi Karanlığında Yıldızlardan Taç Yaptım Saçlarına
Leyla Faslındayım Sevda Yağmurlarında Islanıyorum…
Eyy.. Bakışları Ahu gül yüzlü sevdiğim
Sana ne çok muhtacım bir bilsen
Ama yoksun?
Sen bu şehirden gittiğin günden beri
Gökyüzünün yıldızları da bir bir terk etti beni
Eyy.. gönül sarayımın tahtında ki sultanım
Karaya çalan ruhumu senden mahrum etme
Şimdi sensiz geçirdiğim günler anlamsız
Başucumda ki Saatin tik tak ları
Yalnızlığın hüzün serenomisinde
Bir kasvet çöküyor üstüme bir ağırlık
Gurbet koynuna alıyor beni
Hayalini merhem diye sürüyorum
Yaralı yüreğime…
Yalnızlık yoldaşım oldu
Hızlı hızlı adımlıyorum bu şehrin ıssız sokaklarını
Caddelere adını ezb