BİR KÜRT HALKI YOK MU?

BİR KÜRT HALKI YOK MU?

Yenisey’de Elegeş Suyu’nun sol kıyısındaki bu anıt mezarda şu kitâbe vardır: “Kürt El-Kan Alp Urungu, altunlug keşigün bantım belde,
Elim dokuz kırk yaşım.”
3.20 m. boyundaki taşın üzerindeki bu satırların anlamı “Kürt halkının hanı Alp Urungu’yum….
Altınlı okluğumu belime bağladım,
devletim oldu… 39 yaşında öldüm.”
 şeklindedir…. Elegeş Türkleri arasında böyle bir Kürt oymağı olması, ve çok ötelerde Macarlar arasında başka bir Kürt oymağı bulunması, Kürtlerin TURANÎ olduğunun en büyük delilidir! ELEGEŞ anıtında geçen ALP URUNGU adı GÖK-TÜRKLER’in Çin esaretinden kurtuluşunu anlatan KÜRŞAT DESTANI’ndaki 40 kahramandan birinin adıdır. Aynı kişi midir, bilinmez. Kürt kelimesi, Divan-ı Lugat-ıt TÜRK’te (1073) “kar yığını” dışında, “dallarından yay, kamçı, değnek gibi nesneler yapılan kayın ağacı” olarak geçer. Ayrıca “sert ses” anlamında “At arpayı kürt kürt yedi” cümlesini verir. Biz KÜRT diye bir aşiretler topluluğunun olduğunu asla inkâr etmiyoruz!.. Bizim itirazımız, ANADOLU’daki çeşitli aşiret ve gruplardan olan bu insanların “kürt” adı altında birleştirilip, biz TÜRKLER’den koparılmak istenmesinedir… Bunu asla kabul etmeyiz!.. Yalnız hemen belirtelim ki, Elegeş Kitâbesi’ndeki KÜRT boyu ile, bugün ANADOLU’da yaşıyan “kürtler”, aynı değildir!.. Kelime de aynı anlama gelmez! Kürt kelimesinin açıklaması, en azgın Kürtçüler tarafından dahi yapılamamaktadır…. Çünkü Kırmanç, Zaza, Lur, ve Kalhur ağızlarında böyle bir terim yoktur!.. Halbuki TÜRKÇE’de KER, KÜR kelimelerinin çeşitli anlamları vardır, ve bu anlamlar Kürtler’e uymaktadır. Her iki kelime de GÜÇLÜ, KUVVETLİ, DAYANIKLI anlamlarına gelir. ORTAASYA’da bu anlamda kullanılmıştır. Kelimenin türevleri de KAR’la ilgilidir. KALIN KAR TABAKASI anlamı, ANADOLU’nun DAĞLIK ve KARLI bölgelerinde yaşıyan bu sert mizaçlı TÜRKLER’e çok uymuştur. (Bak: KÜRTÇE BİR DİL Mİ?) Biz KÜRT diye bir aşiretler topluluğunun olduğunu asla inkâr etmiyoruz!.. Bizim itirazımız, ANADOLU’daki çeşitli aşiret ve gruplardan olan bu insanların “kürt” adı altında birleştirilip, biz TÜRKLER’den koparılmak istenmesinedir… Bunu asla kabul etmeyiz!.. Yalnız hemen belirtelim ki, Elegeş Kitabesi’ndeki KÜRT oymağı ile bugün ANADOLU’da yaşıyan “kürtler” aynı değildir!.. Kelime de aynı anlama gelmez! Kürt kelimesinin açıklaması, en azgın Kürtçüler tarafından dahi yapılamamaktadır…. Çünkü Kırmanç, Zaza, Lur, ve Kalhur ağızlarında böyle bir terim yoktur!.. Halbuki TÜRKÇE’de KER, KÜR kelimelerinin çeşitli anlamları vardır, ve bu anlamlar KÜRTLER’e uymaktadır. GÜÇLÜ, KUVVETLİ, DAYANIKLI anlamlarına gelir. ORTAASYA’da bu anlamda kullanılmıştır. Kelimenin türevleri de KAR’la ilgilidir. KALIN KAR TABAKASI anlamı, ANADOLU’nun DAĞLIK ve KARLI bölgelerinde yaşıyan bu sert mizaçlı TÜRKLER’e çok uymuştur. (Bak: KÜRTÇE BİR DİL Mİ?) 900’lü yıllardan itibaren ANADOLU’da TÜRKLER ve ARAPLAR arasında “kürt” kelimesi ORTAASYA’ki OYMAK ADI olarak değil; önce bu yukarda verdiğimiz anlamlarda, sonra da DAĞ GÖÇEBELERİ anlamında kullanılmıştır… Ve sadece Türkler için değil; Farslar’ın, Araplar’ın hatta Ermeniler’in, Yahudiler’in oraya buraya dağılmış grupları için kullanılmıştır. Bu yüzden “kürt” kelimesi, uzun yıllar hitap edilenlerce bir ad olarak benimsenmemiştir. Son yıllara kadar da bu insanlar kendileri için bu tabiri kullanmazlardı!.. Kullananlara da için için kızarlardı. Çünkü “Kürt” lâkabı, onlara başkalarının taktığı, anlamında bir derece küçümseme ve hor görme ifadesi gizli olan bir ad idi… Onlar kendilerine Kırmanç, Zaza, Dersimli demeyi veya aşiret adlarını kullanmayı tercih ederlerdi. Peki, o takdirde ORHUN kitabelerindeki KÜRT adı, ve MACAR boyları arasındaki KÜRT oymağı neye işaret etmektedir?.. Türkler ur, uruk, ulus, soy, boy, oymak, oba kelimelerini değişik büyüklükteki grupları ifade etmek için kullanırlar. URUK, ULUS’tan küçük; BOY’dan büyüktür. Prof. Mehmet Eröz şöyle der: “KÜRT uruğu’nun; Batı Hunları, Göktürkler, Çiğil Türkleri, Kuman Türkleri ve Oğuz Türkleri ile aynı boylar arasında zikredilmesi mühim bir noktadır.” Yani, ona göre ORTAASYA’daki Kürt uruğu oldukça büyüktür. Biz öyle düşünmüyoruz, ORTAASYA’daki Kürtler’in bir oymak seviyesinde olduğuna, yaşadıkları DAĞLIK ve KARLI bölgeden dolayı bu adı aldıklarına inanıyoruz. Ancak bu oymak, bölücülerin sahip çıkmaya çalıştığı KARDUKLAR değildir!. KARDUKLAR, M.Ö. 7. Asırda Issıggöl çevresinden kalkıp batıya göç eden SAKA (İSKİT) TÜRKLERİ’nin bir koludur! Ksenophone da onları M.Ö. 400’lerde Doğu Anadolu dağlarında bulmuştur!. SAKALAR doğudan ve Karadeniz’in üzerinden dolaşıp batıdan ANADOLU’ya girmişler, bir kol da Hazar Denizi civarına yerleşmişti. Daha iyi bir ifade ile, o dönemde Karadeniz ve Hazar birer TÜRK gölü olmuştu. Kimsenin üzerinde durmadığı bir husus vardır… Herkes HERODOT’un (M.Ö.490-425) ANADOLU’da görülen İSKİTLER’den ve İSKİT-PERS savaşlarından bahsettiğini bilir…. Ondan 50 yıl sonra yaşamış olan KSENEFON ise, ONBİNLERİN RİCATİ adlı eserinde KARDUKLAR’ı anlatır!.. Titiz bir araştırmacı olan Herodot’un KARDUKLAR’dan söz etmemesinin bir tek sebebi vardır: O tarihte KARDUKLAR yoktu!… Çünkü o tarihte bölgeye yerleşenler İSKİT diye biliniyorlardı!.. Sonradan yaşadıkları bölgeye izafeten KARDUK adını almışlardır. F. Kırzıoğlu’na göre SAKALAR yerleştikleri bölgelerde şu boylara ayrılmışlardı: – ALBANLAR : Darbent, Bakü ve Şirvan dolaylarında (şimdiki Arnavutlar’ın atalarıdır,
sonradan Balkanlar’a göç etmişlerdir. Arnavutluk’un adı İngilizce ALBANIA’dır.)
– SAKASINLAR : Karabağ, Gence dolaylarında – GAGARLAR : Borçalı, Şamsol, Ahılkelek, Ahıska, Ardahan, Göle dolaylarında – TAVLAR : Olur, Oltu, Narman, Tortum, Yusufeli dolaylarında – HESPERİTLER: İspir dolaylarında – PASİANLAR : Bingöller, Arpaçay, Kars, Kağızman, Pasinler dolaylarında – PAKTUKLAR : Van Gölü’nün güneyi, Dicle’nin doğusu dolaylarında – KARDUKLAR : Hakkâri, Zap Suyu dolaylarında M.Ö.400’lere ait bu ikinci KARDUKLAR, M.Ö. 2000’lerde iki Sümer eşiktaşında geçen KARDAKA (KARDU)’dan farklı bir TÜRK boyudur. KARDAKA halkından “Su Taifesi” diye bahsedilmesine rağmen, Kürt ülkesi olarak gösterilmiş, daha sonra KARDUK ile bağlantı kurulmaya çalışılmıştır. M.Ö. 401’de KSENEOPHONE’un sözünü ettiği DİCLE’nin sol tarafı ile CUDİ DAĞI arasında yaşayan KARDULAR hemen “kürt” sayılmıştır. KARDUK ÜLKESİ, M.S. 1.yüzyılda STRABON’un eserinde GORDUAİA diye, M.S. 2. yüzyılda PTOLEMEUS’un eserinde GORDUAİA,
M.S. 4. yüzyılda CASSİUS ve MARCELLİNUS’un eserlerinde KORDUEN diye geçer. Bazı kaynaklar bu kelimeyi GORDYENE, GORDYA, GORTU, CORTUK, KORDUK, GORTİK, GORTRİK şeklinde yazarlar.
Aslı SAKA olan bu topluluğun, nasıl bu kadar kısa bir sürede ad alabildiği hususu akla gelirse, önümüzde tesbiti son derece kolay bir tarihî hakikat olan ÖZBEK misali vardır. ÖZBEKLER, sadece 500 yıllık bir millettir. TİMUR İMPARATORLUĞU’nun dağılmasıyla (1400’ler) oluşan ALTUNORDU Devleti emirlerinden Emir ÖZBEK’e bağlı olan halk, sonradan ÖZBEK diye bilinmiştir. Bu ad SELÇUKLU ve OSMANLI’dan farklı değildir. 1290’de “SELÇUKLU” sayılan Söğüt halkı, 1300’lerde OSMANLI diye bilinir olmuş; 1400’de bütün dünya ANADOLU devletini bu adla tanımıştı. CHAMOY, yukarıda sözünü ettiğimiz “Şerefnâme” tercümesine yazdığı önsözde, “Kürdistan” diye adlandırılmak istenen bölgede tarih boyunca şu grupları sayar: – Ahameniler’e bağlı Ermeni Havkan (Hanedanı) devleti,
– Büyük İskender,
– Arsakiler (Ermeni diye bilinir),
– Antoniu ile Kleopatra’nın oğlu Aleksandros devleti,
– Kâh Partlar’a, kâh Romalılar’a tâbi olan Arsakiler,
– Ardeşir ve Şapur Sasanileri,
– İmparatoru Galerius’tan İmparator Jovanius’a kadar Bizanslılar,
– Tekrar Sasaniler,
– İmparator Theodosius,
– Sasaniler’e tâbi Arsakiler (Ermeni diye bilinir),
– Tekrar Bizanslılar,
– Araplar,
– Arap İslam Devleti’ne tâbi Ermeni Artzruni prensleri,
– Mervaniler,
– Ahlat, Diyarbakır ve Erzurum’da Şaharmenler sülâlesi,
– Ani’de Şeddadiler,
– 11. yüzyılda Bizans ve Selçuklular,
– 13. yüzyıllarda Moğollar,
– 15. yüzyılda Timur,
– Akkoyunlular,
– Karakoyunlular,
– 16. yüzyılda Osmanlılar
Bunlardan hiç biri “kürt devleti” değildir!.. Prof. Kırzıoğlu’na göre, Küçük Arsaklılar (Ermeni Arsakiler diye de geçer) kralı 2. TİRİDAT HAN’ın (M.S. 287-325) kâtibi Romalı AGATHANGELOS’un bir çok ARSAKLI beyliği gibi, KORDUK BEYLİĞİ’nin de TORKOM, TORKOMON (TÜRKOMAN-TÜRKMEN-TÜRK) olduğunu yazar. (M.F.Kırzıoğlu, Her Bakımdan TÜRK Olan Kürtler,
sf. 50-60)
Kırzıoğlu’nun bu ifadesine kaynak olarak gösterdiği KHORENLİ’ye göre AGATHANGELOS ayrıca Ermeni dile bilinen “ARSAKLI ülkesinde Hıristiyanlığı yayan kişinin HORASAN kökenli TÜRKMEN SUREN BAHLAV ailesinden ANAK BEG oğlu IŞIKSAÇAN ünvanlı AZİZ GREGUVAR olduğunu, bu dini kral 2. TİRİDAT’ın 305 yılında kabul ettiğini, KORTUK BEYLİĞİ de dahil olmak üzere bölgedeki 16 satraplığın kısa sürede Hıristiyan dinine geçtiğini” belirtir. Bu bilgiler sadece KARDUK/KORTUK BEYLİĞİ’nin değil; ERMENİLER’in de aslen TÜRK olduğunu, ama Hıristiyan TÜRK olduğunu, ARSAKLILAR’ın Hıristiyanlığı kabul etmiş bir TÜRK boyu olduğunu gösterir!.. Zaten Ermeni vatandaşımız Levon Dabağyan da eserlerinde aynı şeyleri söylemekte, “Ermeniler’in TÜRK olduğunu” belirtmektedir! Ünlü araştırmacı DEGUİGNES, “Hunlar’ın, Moğollar’ın ve Tatarlar’ın Tarih-i Umumisi” adlı eserinde şöyle demektedir: – “Hakkında pek az malumat olan bu millet (TÜRKLER) el yevm, GURŞİSTAN vilâyetinin dağlarla, yalçın kayalarla muhat bir vilâyeti olan KARDU EL kurbunda ÇAR namı altında payidar olmaktadır.” GURŞİSTAN, guristan, yani GUR TÜRKLERİ’nin diyarıdır. Bir kolu KALAÇLAR, daha sonra İRAN’da hüküm sürmüşlerdir. KARDU EL ise KARDU İLİ, yani KARDU ÜLKESİ demektir. Böylece TÜRK ismi KARDU ve GUR ile birlikte telâffuz edilmektedir. Divan-ı Lugat-ıt TÜRK’te KARDU kelimesinin karşılığı “zemheri sırasında suda yüzen fındık büyüklüğünde buz parçaları” diye geçer, gene KAR’la alâkalıdır. Kaldı ki, ORTA ASYA’da TİYENŞAN dağlarının güneyinde HAMİ TATARLARI’nın yaşadığı KARDUK köyü vardır. HORASAN TÜRKİSTANI’nda ÖZBEKLER’in KONGURAT boyunun 5 oymaklı KANCAKALI kolunun bir tiresinin adı KURTUK’tur!. Kürtler ancak TÜRKLER’le bütünleşirse, GURLAR’a ve KARDUKLAR’a sahip çıkabilirler! Yani KARDUKLAR’a sahip çıkıyorsanız, KARDUKLAR SAKA boyundandır, TÜRK’tür, o zaman TÜRK olduğunu kabul etmek gerekir!.. Yook, “Ben KARDUK soyundanım, ama TÜRK değilim,” diyorsanız, o zaman tutarsızsınız, ne KARDUK’sunuz, ne de bir tarihiniz vardır!. “ANADOLU’ya 1071’de geldiniz, biz binlerce yıldır buradaydık” diyerek topraklarımıza sahiplenmeye kalkan bölücü hainler bilmiyorlar ki, asıl biz binlerce yıl önceden beri bu topraklarda varız!.. Kendileri sanki gökten zembille indiler!.. TÜRKLER ile bağlantı kurmayanların nereden geldikleri, kimin soyu oldukları belli değil!.. Bir tek dikili taşları yok!.. Ama bizim SÜMER, ELÂM, SAKA (İSKİT), KİMMER, OĞUZ olarak hem adımız, hem eserlerimiz var. Meselâ: – SAKALAR’ın bir kolu olduğunu belirttiğimiz KARDULAR (M.Ö. 400’ler), Diyarbakır-Çermik’te KARDU köyü, Adıyaman merkezde ve Mardin-Savur’da KARDI köyleri ile, – SAKALAR’ın varlığı (M.Ö. 600’ler) Siirt-Beytüşşebab’ta ve Van-Ahlat’ta SAKA ve SAK köyleri ile, – HUNLAR’ın varlığı (M.S. 200’ler) Erzincan-Lardusu’da, Elâzığ-Palu’da, Bingöl-Gölhan’daki HUN köyleri, Muş merkezdeki HUNAN, Artvin-Yusufeli’ndeki HUN-GİMEK köyü ile, – AVRUPA HUNLARI’na bağlı AĞAÇERİLER’in varlığı (M.S. 466) Tunceli-Malazgirt’teki HAÇERİ, HAÇERİ SÜFLA, HAÇERİ ÜLYA köyleri ile, <p)sabir-suvar-zivar (m.s.="" 500?ler)=""

KIPÇAK, KUMAN, KİMEK TÜRKLERİ’nin varlığı Diyarbakır-Silvan’da GOMAN-TAHTANİ köyü, Elâzığ-Malazgirt’te KOMAN köyü, Tokat merkezde KUMAN köyü, Malazgirt-Pötürge, Erzincan-Kığı’da KİMEK ve Sivas-Hafik’teki KIPÇAK köyleri ile belgelenmiştir. 7. Yüzyılda yaşamış olan Ermeni tarihçi MOISEY, ünlü eseri “Ağvan Tarihi”nde Doğu Anadolu halkının TÜRK olduğunu şöyle ifade eder: – “Bu topluluklar uzun saçlı, zehirli ok atan kimseler olup, taştan koç ve at heykelleri yontmakta çok usta idiler. En büyük ilahlarına
KHAN-TENGRİ derler.”
ORTAASYA’da da çok yaygın olan bu tarz KOÇ ve AT heykelleri TÜRKLER’in TAMĞA’sıdır, mührü her yere vurmuşlardır! BİNGÖL, TUNCELİ, VAN, BİTLİS, ELÂZIĞ, ERZİNCAN, DİYARBAKIR, ARDAHAN, IĞDIR, KARS, MALATYA gibi illerde de görülür! Abbasiler, 700’lerden sonra güneyden başlayıp Malatya, Adıyaman, Erzurum’a kadar SUGUR (Uç Beyliği) kurmuş, buralara yoğun TÜRK nüfus yerleştirmişlerdir. Gelen TÜRK komutanların adları da bellidir. NUSAYRİLER işte bu dönemde ortaya çıkmış, Şii bir mezhebin mensuplarıdır. Bizanslılar da buna karşılık bölgeye BALKANLAR’dan getirdikleri bir kısmı hıristiyanlaşmış UZ, KUMAN, PEÇENEK, BULGAR TÜRKLERİ’ni yerleştirmişlerdir. MALAZGİRT Savaşı’nda bu TÜRKLER, karşıda soydaşlarının sancaklarını görünce ALPARSLAN’ın safına geçmişler, zafer kazanılmasını kolaylaştırmışlardır. HUNLAR, Suriye-Irak bulunan DURA-EVROPOS yazıtları ile de belirlendiği gibi, bölgeye KAPGAN, TOPÇAK, TARKAN BEG, KUBAT, KURTAK, BASIK isimli komutanlarla M.S. 3. yüzyıldan itibaren ANADOLU’ya bir çok kere girip çıkmışlar, AZERBEYCAN’dan KUDÜS’e kadar uzanmışlardır. Bizans Kayzeri Konstantin PROIFIREGENETOS, 950 yılında yazdığı “Devlet İdaresi” isimli kitapta Karadeniz’in Kuzey Batısı’nda misyonerlik yapan Ortodoks papazların raporlarına dayanarak, oradaki “7 boyun hepsinin TÜRK, ve bu boylar içinde en güçlülerden birinin de KÜRT isimli boy olduğunu” belirtir. “Kürdistan” nere, Romanya nere?.. Kendini TÜRK saymayan Kürtler oraya gitmediğine göre, bu boy TÜRK’tür, ve TÜRKLER, Romanya’ya gittiği gibi Güneydoğu’ya da SAKA, UZ, PEÇENEK, KUMAN olarak gelmiştir! Dr. Mahmud Rişvanoğlu, Prof. Bahattin Ögel, Prof. H.D. Yıldız, Prof. Mehmet Eröz, Prof. B. Kodaman, Prof Abdülhaluk Çay, Prof. T. Gülensoy, Mehmet Şerif Fırat, Edip Yavuz, N. Sevgen, Şükrü Seferoğlu, Ord. Prof. H. Velidi Togan, Prof. Aydın Taner, Hayri Başbuğ KÜRTLER’in TÜRK olduğunu belirtirler… Prof. M.F. Kırzıoğlu, – “Yukarı Yenisey’den Orta-Tuna yöresindeki Macaristan’a kadar TÜRK-OĞUZ bölgeleri ile atlı göçebe TÜRK urukları arasında KÜRT ve KÜRDAK adını taşıyan, anadili TÜRKÇE topluluklar yaşayagelmiştir.” – “Bunun gibi, TÜRKELİ (TÜRKİSTAN) ülkesini ikiye ayıran TANRI DAĞLARI’ndan (TİYENŞAN) FIRAT’a değin bölgelerdeki İran’a komşu bulunan KÜRT adlı kavimler de, tarihte tanındıkları çağlardan beri BAKALI (İSKİT) OĞUZ, TÜRKMEN soyundan ve onların kalıntılarıdır,” der. HİVE Hanı EBULGAZİ BAHADIR HAN, 1661’de yazdığı “Şecere-i Terâkime” (TÜRKLER’in Soy Kütüğü) adlı eserinde bir TÜRK oymağı olarak Kürtler’i anmıştır… Bu Kürtler, HAZAR DENİZİ’nin doğusunda ULU BALKAN ve KİÇİ BALKAN bölgesinde yaşayan ENSARÎ TÜRKMENLERİ’dir. EBULGAZİ HAN, “KHİZİR ELİ oymakları içinde bir boya Kürtler derler. Anlar, KIZIL ÇURA’NUNG neslinden tururlar,” diye yazar. GUNNAR CANNING, ki AFGANİSTAN araştırmalarıyla meşhurdur, TÜRKİYE’de “kürt” olarak bilinen MUKRİLER’i TUMONOVİÇ’e dayanarak GÖKMEN TÜRKMELERİ’nden sayar! Ord. Prof. Z.V. TOGAN, “AFGANİSTAN’ın kuzeyinde bir zamanlar KARLUK Devleti bulunduğu, bugünde KARLUKLAR’ın yaşadığı bölgede KEND-İ KÜRT diye bir köy olduğu”nu yazar… (M.F.Kırzıoğlu, Dağıstan, Aras Dicle… Türk Boylarından Kürtler, sf. 8) KARLUK kelimesi de KARLI bölgelerde yaşayan TÜRKLER’in boyudur, tıpkı KÜRT-KÜRTÜK kelimesi gibi KAR ile alâkalıdır. OĞUZ HAN DESTANI’nda OLCAY HAN’ın kışlağının adı KÜRT TAG’dır. ASYA’da TÜRK hakanlarının bir çok kışlak, hatta yaylak adıda “Kürt” adı taşır. (Ord. Prof. Dr. Z.V. Togan, Reşiüddin Oğuznâmesi, sf. 17) Hem AZERBEYCAN’da, hem de MACARİSTAN’da yaşayan ve “kürt” olarak bilinen SENEKLİ (MAC SENEL) isimli oymağın aslı BAŞKURT TÜRKÜ’dür. (Prof. Zeki Velidi Togan, Hatıralar, 1969, sf. 7) Bizce ORTAASYA’da BAŞKIRDISTAN özerk bir cumhuriyeti olan BAŞKIRT-BAŞKURT TÜRKLERİ’nin mutlaka Kürt oymağı ile alâkası vardır, ve büyük ihtimalle BAŞKÜRT (Kürtler’in önde geleni) kelimesinin değişmiş halidir. DOĞU TÜRKİSTAN-KAŞGAR’dan gelerek ERZURUM, MUŞ, BİTLİS VAN dolaylarına yerleşen buralara DURU BERAN adını veren TÜRK asıllı MAMIK ve KONAK kardeşlerin aşireti olan MAMIKONLULAR, ŞEREFNÂME’de “Kürt” olarak geçer. Halbuki Ermenice metinlerde MAKUKONYAN olarak belirtilen bu aşirete, TURKOM (TÜRK) denilmektedir. (Prof. Dr. M. Fahrettin Kırzıoğlu, Her Bakımdan TÜRK olan Kürtler, sf.59) MACARİSTAN ve SLOVAKYA arasındaki bir ovanın adı KÜRTOS (KÜRT ÖZÜ)’dür… SLOVAKYA’nın Batasay Yarmat şehri kuzeyinde bir kent adı NAY-KÜRTOS ve bir derenin adı KÜRTOS’tur… MACARİSTAN’ın ROMANYA’da kalan parçasında KURTYA 8KÜRT YURDU) diye bir kasaba vardır. (Dr. Mahmut Rişvanoğlu, Doğu Aşiretleri ve Emperyalizm, sf. 30) … Bizim Kürtler MACARİSTAN’a, SLOVAKYA’ya, ROMANYA’ya sefer düzenlemediklerine göre; oraya giden de, GÜNEYDOĞU’ya gelen de TÜRK boylarıdır! MACARİSTAN-BUDAPEŞTE yakınında bir kasabanın adı KÜRT’tür… SLOVAKYA’nın TUNA’ya karışan GRAN ÇAYI adını GURAN’dan almıştır. Çünkü bu çayın karşısındaki kasabanın adı GÜR KÜRTOS’tur!.. (Rişvanoğlu, aynı eser, sf. 30-31) Macar âlimleri eski MACAR kabilelerinden KÜRT-GYAR-MAT kabilesinin adını, ELEGEŞ Kitâbesi’ndeki KÜRT kabile adıyla birleştirirler, Zaten bugünkü Macaristan’da 30 kadar “Kürt” köyü mevcuttur ÇEK PRAG Üniversitesi profesörü Dr. Yusuf Blavkoviç, “(Eski) ÇEKOSLOVAKYA’daki 10 köyün isminin KERT-KÜRT olduğunu, bunların MACARİSTAN’a yerleşmiş TÜRK asıllı bir boydan geldiğini, kelimenin de KAR ÇIĞI anlamında olduğunu” söyler. (Rişvanoğlu, aynı eser, sf. 11) Öte yandan GÖKTÜRK diye bilinen TÜRK Devleti’nin temelini ON-OK, yani ON BOY diye bilinen TÜRKLER teşkil ederdi. M.S. 630’da GÖKTÜRKLER Çinliler’e mağlup olunca, TÜRKLER başsız kaldı. Bir süre sonra doğudaki 5 boy SARI TÜRGEŞ Devleti’ni kurdu. Batıdaki 5 boy ise KARA TÜRGEŞ Devletini oluşturdu. Ancak ilki 716’da, ikincisi 756 yılında yıkıldı. Böylece bu ON-OK’a mensup TÜRKLER kimi batıya, kimi güneye göçe koyuldu. UZLAR(OĞUZ) ve PEÇENEKLER böylece ortaya çıktı. ERGENEKON DESTANI, OĞUZ HAN EFSANESİ bu dönemle ilgili sayıldı. Bizce her iki olay da çok daha eskidir. OĞUZ HAN, M.Ö. 600 yıllarında aranmalıdır. Ancak 24 boya ayrılan ve bütün bölgeye yayılan OĞUZ soyu ve adı, BİLHASSA GÖKTÜRKLER’den sonra duyulmuştur. Macar âlimleri eski MACAR kabilelerinden KÜRT-GYAR-MAT kabilesinin adını, ELEGEŞ Kitâbesi’ndeki KÜRT kabile adıyla birleştirirler, Zaten bugünkü Macaristan’da 30 kadar “Kürt” köyü mevcuttur Yine MACAR Türkolog Rasonyi, KUMAN TÜRKLERİ arasında KURMAN isimli bir kabilenin bulunduğunu söyler ki, KURMANÇ adının buradan gelmiş olması büyük ihtimaldir. Bugün Urfa bölgesinde “Badıllı” adıyla anılan ve Türkçe, Farsça, Arapça karışığı bir dil konuşan, kendilerine “Kürt” diye bir kavmiyet izafe eden aşiretler, Kanunî devrinde Oğuz boylarına mensuptular ve 40 oymaklık BEYDİLİ aşiretini teşkil ediyorlardı. Bu kırk oymaktan biri, 204 nüfuslu “Kürtler” oymağı idi. Öyleyse, artık ANADOLU’da 7. asırdan itibaren görülen KÜRT grupların menşeini tesbit edebiliriz. ANADOLU’DAKİ BÜTÜN GERÇEK KÜRTLER BOKHT(AN) ile BECENE diye bilinen OĞUZLAR’ın ÜÇ-OK kolundan, GÖKHAN ve DENİZHAN adlı İKİ KARDEŞ’ten türemişlerdir!.. BOKHT, OĞUZ BOYU listesinde BOĞD-UZ veya BÜGDÜZ olarak geçer. BEÇENE (BEÇEN-BEÇENEVİ) de yukarda sözünü ettiğimiz PEÇENEK TÜRKLERİ’nden başkası değildir!.. GÜNEYDOĞU ANADOLU’daki yer ve aşiret adlarında bu özelliği görmek mümkündür. BOHTAN suyu ve bölgesi de adını Kürtçe’den değil, BOKHT(AN) OĞUZ BOYU’ndan almıştır. OĞUZLAR’ın, İslam dinini araştırmak üzere Hz. MUHAMMED’e gönderdikleri elçinin adı BOĞDUZ-AMAN idi. (610-632 arasında) Bu kişi OĞUZLAR’ın ÜÇ-OK kolundan DENGİZ-KHAN’ın 4 oğlundan BOĞD-UZ’un İLBEYİ olduğu KURMANÇLAR’ın AMANUAN sülâlesi temsilcisi idi!.. Kürt adının İSLAM belgelerinde 7. asırdan sonra görülmesi bu yüzdendir. (M.F. Kırzıoğlu, Her Bakımdan TÜRK olan KÜRTLER, l. Bölüm, sf. 60) KURMANÇLAR ise AVRUPA’ya da yayılmış olan, ve BİZANS tarafından getirilip DOĞU ANADOLU’ya yerleştirilen HIRİSTİYAN KUMAN TÜRKLERİ soyundandır. Ancak şunu kabul etmeli ki, ORHUN kitabelerinde adı geçen Kürt oymağının ANADOLU’ya intikal eden bir kısmı var ise, ancak küçük bir gnup idi. 9. Asırdan sonra kafileler halinde gelen TÜRKMENLER ile kıyaslanamıyacak kadar az sayıda idiler. Diğer aşiretler arasında eriyip gitmişlerdir. BOĞDÜZ, BEÇENE ve KUMAN kolundan gelen, aslı Bizans döneminde hıristiyanlaşmış UZ, PEÇENEK ve KUMAN TÜRKLERİ olan gruplar ise, yaşadıkları DAĞLIK ve KARLI bölgeler dolayısıyla TÜRKÇE bir kelime olan “KÜRT” adıyla anılmaya başlamışlardır. Tekrar hatırlatalım: Geçenlerde (2001, Mart) STV televizyonunda konuşan ve ülkesini tanıtan Afganistan Büyükelçisi gösterilen filimdeki bir halıyı “KÜRDΔ diye adlandırdı… Kendisine, “Niye bu halının adı KÜRDÎ?” diye sorulunca, ne cevap verdi, biliyor musunuz?.. – “Çünkü bu tür halılar Afganistan’daki DAĞLI BİR KABİLE tarafından dokunur.” Demek ki, sadece ANADOLU’da ve ALTAYLAR’da değil; AFGANİSTAN’da bile DAĞLI kabilelere “kürt” deniyor!.. ANADOLU’daki bu DAĞLI gruplar, 700’lerden 1500’lere kadar hiç önemsenmedikleri gibi, 1520’de de sayıları ve siyasî etkileri ile değil; sadece DAĞLIK coğrafyanın yarattığı engel ile Yavuz Sultan Selim’den bazı haklar elde etmişlerdir… Bunlara sonra BAYAT, KARAKEÇİLİ, AKKEÇİLİ gibi diğer OĞUZ soyundan TÜRKMENLER katılmış, daha sonra bunlar Fars ve Arap etkisiyle birbirinden kopuk bugünkü Kürt aşiretleri haline gelmiştir. Bunların içinde en enteresanı KOÇGİRİ aşiretidir!.. Kürt olarak bilinen bu aşiretin adı, aslında KOÇLU demektir, ORTAASYA’daki TÜRKLER, bizim KOÇ dediğimiz hayvana KOÇGIR derler!. KOÇGIRÎ de tıpkı AKKOYUNLU, KARAKOYUNLU gibi KOÇLU aşireti olur!.. Koca bir TÜRKMEN aşireti zamanla böyle “kürt” olup çıkmıştır!.. Yani Anadolu’daki ŞİMDİNİN KÜRTLERİ İLE GEÇMİŞİN KÜRT HALKI AYNI DEĞİLDİR!.. Aynı şekilde Asya’da kalan ve Macarlar ile birlikte Avrupa’ya göçen KÜRT grupları da ana kütle içinde pek bir varlık gösteremişler, OYMAK düzeyinde kalmışlar, hatta OBA seviyesine inmişlerdir. ZAZALAR diye bilinen grup, tamamen ayrı bir TÜRK boyu’ndan gelmektedir… İlerde ZAZALAR‘dan söz edeceğiz. Ayrıca bilhassa Yavuz Sultan Selim zamanında, yani 1500’lerde Batı Anadolu’dan Doğu ve Güneydoğu Anadolu’ya göç ettirilip yerleştirilen TÜRKMEN aşiretler vardır ki, bunlar DAĞLAR’da GÖÇEBELİK ettiği için zamanla KÜRT diye anılır olmuştur. Hepsi zaman içinde Araplar, Farslar, Ermeniler, Süryaniler ve diğer Türk boyları ile karışarak, ve yüzlerce yıl hepsinin birbirinin üstüne yığılmasıyla oluşmuş, gayrımütecanis bir güruhtur. KÜRT adı artık bir TÜRK OYMAĞI’nın adı olarak değil; sadece GÖÇEBELİK ifadesi olarak kullanılmaktadır. Hem de sadece DAĞ GÖÇEBELERİ’ne has bir tabirdir. Biz de yalnız DOĞU ve GÜNEYDOĞU ANADOLU DAĞLARI için kullanılır. ANADOLU OVA GÖÇEBESİ ise TÜRKMEN’dir,.. GÜNEY VE BATI ANADOLU GÖÇEBESİ ise YÜRÜK’tür. Netice itibariyle, M.Ö 2000’lerin KARDULAR’ı TÜRK kökenlidir ama Kürt değildir….M.Ö. 500’lerin İSKİT kökenli KARDUKLAR’ı TÜRK kökenlidir ama Kürt değildir… ORTAASYA’da M.S. 700’lerde bir KÜRT oymağı vardır ama, Anadolu’daki Kürtler o oymaktan değildir… Ancak ister ZAZA olsun, ister BEÇENE, BOĞDÜZ, KURMANÇ olsun, isterse sonradan KÜRT sayılmış diğer bir TÜRKMEN aşireti olsun, şimdinin çoğu KÜRTLER’inin aslı TÜRK’tür!.. Başka hiç bir soyla ve ırkla alâkaları yoktur!.. Haa, sonradan kürtleşen başka milletlerden gruplar yok mu?.. Elbette var!.. ERMENİ KÜRDÜ, ARAP KÜRDÜ, FARS KÜRDÜ ve hatta YAHUDİ KÜRDÜ de var!.. Biz bu ülkede yaşayan herkesi bağrımıza basmışızdır!.. Ne yazık ki, bu karışık Kürtlerden bölücüler, ayırımcılar çıkmış, üstelik TÜRK kökenli Kürt aşiretlerini de kışkırtmaya kalkmışlardır. Yine de her zaman NE MUTLU TÜRK’ÜM diyen herkesi kendimizden sayarız… Ama Kürtçülük güdene hiç müsamahamız yok!. ELEGEŞ ANITI

Şimdiye kadar Kürt olduğu iddia edilen devlet ve milletlerin TÜRK olduğunu belirtmeye çalıştık.
Bunların Kürtler ile, ancak TÜRK adı ile bağlantı kurulursa, bir akrabalık bağı olabileceğini gösterdik.
Kürtlerin tamamen TÜRKLER’den kopuk olarak bir millet olarak ANADOLU’da, İran’da ve Mezopotamya’da varlık göstermelerinin söz konusu olamıyacağını ortaya koyduk.
KASSİTLER’in, KARDULAR’ın, adlarını zorlayarak, bunları “kürt” adına bağlamaya çalışarak, tarih içinde Anadolu civarında “kürt” devleti yaratmak mümkün değildir.
Bir defa şu hususu önemle belirtelim: Etnik kimlik dönemlere bağlıdır, ve değişkendir. İtalyan biri kalkar, gider, Amerika’ya yerleşir, çocukları, torunları Amerikalı olur!.. Eskiden OSMANLILAR’ın toprağı olan AVRUPA, AFRİKA, ARABİSTAN, ve BABÜRLÜLER’in toprağı olan HİNDİSTAN ve PAKİSTAN’da pek çok TÜRK kimliğini kaybetmiş, Araplaşmış veya Pakistanlı olup çıkmıştır. Bu, gayet tabii bir seyirdir.
İkincisi, geçmişteki pek çok millet yok olmuştur. SÜMERLER, FRİGLER, HUNLAR, ETRÜSKLER artık yoktur. O soylardan gelenler bugün başka adlar ile yaşamaktadır. Bu da son derece tabiidir.
Kürt ayırımcıların kendilerine bir soy ağacı çıkarmaya çalışmaları, ve bu soy ağacı sayesinde bir tarih edinmeye uğraşmaları beyhude bir çabadır. Çünkü o sahiplendikleri halklardan bugüne yansıtabildikleri hiç bir özellikleri yoktur!.. Bugüne intikal eden ve Kürtler’in kendileine ait sayabilecekleri hiç bir kalıntı, yazıt, belge, eser yoktur!..
Aslında bu “soy kütüğü ve tarih uydurma” olayını başlatan da Kürtler değildir. Ruslar 1856 Paris Anltlaşması ile Boğazlar’dan Akdeniz’e inme umudunu kaybedince, KAFKASLAR’dan Basra Körfezi’ne inmeyi planlamışlar, yol üzerindeki Ermeni ve Kürtler’i kışkırtarak kendilerine yol açmaya çalışmışlardır.
Bu amaçla 1860 yılında Sen Petersburg Üniversitesi’nde bir Kürdoloji Bölümü kurdular… Jaba, B. Nikitine, V. Minorsky gibi kişileri de Urmiye, Erzurum gibi şehirlere “konsolos” diye gönderdiler. Bu kişiler yaptıkları araştırmalarla sonradan “kürdoloji uzmanı” olup çıktı. Bütün Kürtçülük-Bölücülük faaliyeti de bunların çalışmalarına dayandırıldı!
General Maslofsky “Umumî Harpte Kafkas Cephesi” adlı eserinde, gerçek emeli şöyle açıklar:
– “Ruslar’ın bu uğurdaki gerçek niyet ve ülküleri; Fırat boylarında Rus Kazakları ve Mujikleri’ni yerleştirmek, yani buraları da Kırım ülkesi, Kuban boyları ve Karadeniz’in doğusu gibi Ruslaştırarak İskenderun ve Basra Körfezi’ne inmekti.”
Ruslar’ın “sıcak denizler” emeliyle başlattığı, hemen arkasından Batılı devletlerin katıldığı Kürtçülük araştırmalarından önce bir tek kitap vardır ki, ŞEREFNÂME diye bilinir. 1576 yılında yazılmış olan ŞEREFNÂME’de Kürtler’in ortaya çıkışıyla ilgili rivayetlere yer verilmiştir.
Bu kitabın adı, yazarı ŞEREF HAN’dan gelir, “Şeref’in Yazdıkları” anlamına gelir, yoksa “Kürtler’in şerefli bir millet olduğu” iddiasıyla yazılmamıştır. Şeref Han, rivayetleri şöyle sıralar:
– Kürtler OĞUZ HAN soyundan olup, İSLAM’dan önce onlara tâbi idiler.
– OĞUZLAR, İSLÂM dinine girmek için BOĞDUZ diye Kürt kökenli bir elçi gönderirler. Çok çirkin biri olan elçiyi Peygamber (herhalde saygısızlığından dolayı) lânetler, ve soyunun dağılmasını söyler. Kürtler bu dağılmanın sonucu darmadığınık bir toplum olarak ortaya çıkar… (Aslında BOĞDÜZ bir OĞUZ boyudur.)
– Kürtler BOKTH ve BECEN isimli iki kardeşten türemişlerdir… (Aslına en yakın rivayetlerden biri budur. Çünkü BOKTH (BOĞDÜZ) ve BECEN (BEÇENE, PEÇENEK) iki OĞUZ boyudur.)
– Kürtler Hz. SÜLEYMAN’ın emrindeki cinlerin kovulmuş ve üzerlerinden perde kaldırılmış olan (bedenlenmelerine izin verilmiş) boyundan gelmedir. Dağların cinidirler.
– Zalim kral DEHHAK’ın omuzundaki yılan başlı çıbanlara Şeytan’ın tavsiyesi üzerine her gün iki gencin beyni sürülüyordu. Bu vahşete dayanamayan celladın her gün bu gençlerden birini serbest bırakması, bunların dağlara kaçıp çoğalması ile Kürtler oluşmuştur… (Bu da ŞEHNÂME’deki rivayettir.)
– Kürtler, MİLAN ve ZİLAN adlı iki kabileden türemişlerdir. MİLANLAR Arabistan’dan, ZİLANLAR Doğu’dan (ASYA’dan) gelmiştir… (Bu rivayet te, en azından Kürtler’in bir kolunun TÜRK kökenli olduğunu ortaya koymaktadır. Kürt kökenli Dr. Rışvanoğlu, daha da ileri giderek “bugünkü MİLAN ve ZİLAN aşiretlerinin Kürt sayılması”na itiraz eder!..)
– Kürtler Arapça konuşurlar. Öyleyse asılları Arap’tır… (Bu rivayet te herhalde, Hz. Ömer’in oğlu Abdullah’ın “Kürtler, Farslar’ın bedevî Arapları’dır,” tarifine dayanmaktadır. O cümlede kastedilen husus Kürtler’in “bedevî Araplar gibi göçebe” oluşudur… Eğer dil açısından gidilirse, Kürtler’in Fars asıllı olduğunu iddia etmek daha akla yatkın düşer.)
Bunları biz söylemiyoruz!.. Kürt bölücüler için kaynak kitap Şerefnâme söylüyor!
TÜRK ordusunda yüzbaşı iken 1925 Şeyh Sait isyanında ihanet ederek birliğindeki Kürt kökenlilerle birlikte karşı tarafa geçen, daha sonra Ağrı isyanına katılan, kendinden menkul rütbesiyle General İhsan Nuri, “Kürtler’in Kökeni” adlı kitabında MEDLER’i “kürt” yapar, sonra da şöyle der:
– “Bu büyük milletin nasıl olup ta tarih sahnesinden kaybolduğu, adının unutulmaya terkedildiği, Şehnâme’de bile adının geçmeyişi ilginçtir. Bugün Med diye bir aşiret te iyoktur. Acaba Medler’in adlarını yitirmeleri, daha sonra Medistan merkezinde Kürtler’in ortaya çıkması nasıl olmuştur?”
İhsan Nuri de Batılı ve Rus araştırmacılar gibi illâ da Kürtler’i bir Zagros kavmine bağlamaya çalışır!.. Aynı şekilde Cemşid Bender takma adlı kişi, hiç bir mesnedi, delili olmayan iddialarla Kürtler’i M.Ö. 5000 yıllarına götürür, atı onlara ehlileştirir, yazıyı onlara buldurtur, şarabı onlara icadettirir, ilk rasathaneyi onlara kurdurtur, asfaltı, tekerleği bile onlara icat ettirir!.. Ve tabii bizlere de İhsan Nuri gibi “Öyleyse nereye gitti bu büyük medeni (!) millet???” sorusunu sordurtur!..
Halbuki eğer TÜRKLER ile bağlantı kurulsa, bütün bu iddilar bir anlam kazanır. Çünkü 9000 yıl boyunca SÜMERLER, SAKALAR, HUNLAR, KIPÇAKLAR, HAZARLAR, KUMANLAR, UZLAR, PEÇENEKLER, GURLAR, OĞUZLAR, AKKOYUNLULAR, KARAKOYUNLULAR, SELÇUKLULAR, OSMANLILAR bu bölgede varlık göstermiş ve hep izlerini bırakmışlardır. SÜMER harflerinin benzerleri ORTA ASYA’da, VAN MAĞARA RESİMLERİ’nin aynısı yine ORTAASYA’da bulunmuştur. TOURKİ, TURUKKU adları kil tabletlere kazınmıştır. Romalı yazarlar POMPAİUS MELA, PİLİNİUS, ATTALİATE Kürtler’den hiç bahsetmezken, M.S. 1. yüzyılda TÜRKLER’in ANADOLU’daki varlığını kayda geçirmişlerdir. 14. Asırdaki Batılı seyyahlar, elçiler DOĞU ANADOLU’yu TURKOMANIA olarak tanımlamışlardır. Bunlardan biri de MARCO POLO’dur. Ama Kürtler’den söz eden yoktur. Demek ki bölgedeki varlıkları önemsizdir. 17. vöe 18. yüzyılda yayınlanan coğrafya kitaplarında dahi bölge TURKOMANIA diye geçer!.. Kürdistan lâfını kullanan Batılı yoktur. Bölgeyi gezen Evliya Çelebi, “Buradaki TÜRKMEN aşiretlerini saysak, bir kitap olur,” der!…
Kürtler’in TÜRKLER’den ayrı bir ırktan geldiğini kanıtlamak için fizyonomik çalışmalar da yapılır.
Batılı bilim adamlarının tesbitine göre, Doğu Kürtleri’nin hemen hepsi İranlılar’la tam bir benzerlik taşıyan esmer, ve son derece BRAKİSEFAL tiplerdir… Batı Kürtleri ise büyük oranda sarışın ve DELİKOSEFAL’dir.
Batılılar, esmer ve BRAKİSEFAL olanları TÜRKLER, ERMENİLER ve İRANLILAR ile karışmalarına bağlar. Çünkü Batılılar GERMEN ırkının DELİKOSEFAL olduğunu ve KUZEY AVRUPA’dan geldiğine inanırlar. Bütün üstün ırk beyazları bu gruba bağlamaya çalışırlar. Tabii bu arada TÜRKLER’den koparmak istedikleri Kürtler’i de sanki bu gruptanmış gibi göstermeye çalışırlar. Ancak mavi göz ve sarı saçın ve DELİKOSEFAL kişilerin “İngilizler’den ayırt edilemediği”ni söylerler! Ama bunların Kuzey Avrupa dışında nasıl bulunduğunu açıklayamazlar!..
Ancak Dr. Hamy, Aşağı Mezopotamya’daki Ur Kralı Nina’nın bir heykeldeki profili ile, Yukarı Mezopotamyalı bir Buruki Kürdü’nün profili karşılaştırmış, ve aynı olduğunu göstermiştir. Nikitine bundan dolayı Kürtler’in Sami ırkına benzediği görüşünü de kaydeder. Halbuki Ur kralı’nın Sümer kökenli olduğu düşünülürse, TÜRKLER ile bağlantı daha kolay kurulur.
A. Başmakov, DELİKOSEFAL olmayı KİMMERLER’e bağlar, ancak KİMMERLER 8. yüzyılda SİBİR-KAFKAS’tan gelip Güney Anadolu’yu işgal etmiş bir halktır. TÜRK oldukları konusunda Prof. Aydın Taner’ini bir çalışması vardır.
Mark Sykes’in belirtiği Millî Kürtleri’nin Arap tipi, Gırdi Kürtleri’nin Merkzi tipi, Şamdinan Kürtleri’nin Nesteri ve Hakkâri tipi gözönünde bulundurulunca; ve buna Lynch’in “Armenia II” adlı eserinde Kuzey Kürtleri için verdiği TÜRKMEN tipi eklenince, bölge halklarından farklı, özel bir “Kürt” tipi olmadığı anlaşılır!.. Zaten Nikitine de “Kürt tipi için ortak bir formül bulma düşüncesinin HAYAL olduğu” değerlendirmesine tamamen katılır!
Kürtler’in “karışmış” dillerinden başka TÜRKLER’den bir tek farkı vardır, o da MEZHEP’tir!..
Kürt aşiretleri 645 yılından itibaren İSLÂM’ı kabul etmeye başlamışlardır ki, bu TÜRKLER’in kitle halinde müslüman oldukları 900’lü yıllardan çok öncedir, ve Emevî halifeler dönemindedir… Zorla, baskıyla müslüman edildikleri iddiası yalandır… Muhtemeldir ki, Araplar bölgeye geldiklerinde, müslümanlara tanınan haklardan yararlanmak ve cizye (gayrımüslim vergisi) ödememek için kendileri İSLAM’ı kabullenmişlerdir.
İşte bu 100-300 yıllık fark, ve TÜRKLER’in Emevi değil de, Abbasî halifeler döneminde müslüman olmaları; Kürtler’in Şafi, TÜRKLER’in ise çoğunlukla Hanefi ve Alevî olmasını açıklar!..
Milât’tan önceki dönemlerdeki hiç bir devlet Kürt değil!.. Kürt tipi TÜRK tipinden ayrı değil!.. Peki, geçmişte bir KÜRT halkı yok mu?..
VAR!..
Ama ANADOLU’da değil!… ALTAYLAR’ın ötesinde!… TÜRK DİYARINDA!.. Hem de günümüzden 1300 yıl önce!..

"KÜRTÇE" KELİMELER, TÜRKÇE’DEN BOZMADIR!..


“KÜRTÇE” KELİMELER, TÜRKÇE’DEN BOZMADIR!..

4- Dördüncü Tabaka : ANADOLU içindeki iç göçler ve mecburi iskan neticesinde bölgeye yerleşmiş TÜRK boylarının bölge ağızlarına kattığı özellikler…KARAKEÇİLİ, BEĞDİLİ, TÜRKAN, KAÇAR, KARAMANLI… vb.)
5- Beşinci Tabaka : Bölgedeki kültür dilleri tesiriyle ve özellikle OSMANLI TÜRKÇESİ aracılığıyla bölge ağızlarına girmiş olan, İtalyanca, Yunanca, Fransızca, Rusça, İngilizce’ye ait kelimeler…
Bu kelimelerin de tamamına yakını TÜRKİYE TÜRKÇESİ ve OSMANLI TÜRKÇESİ ile ortaktır.
İtalyanca, Yunanca, Fransızca ve Rusça ile ortak kelimeler :
FIRTONEK (Fırtına), FENEV, CENDERME (Jandarma), KAFTAN…vb.
Bu konularda fazla bilgi için aşağıdaki kaynaklara bakınız :
– Prof. Dr. Tuncer Gülensoy, “Doğu Anadolu Osmanlıcası, Etimolojik Sözlük Denemesi”, Ankara 1986 ;
– Tuncer Gülensoy, “Kurmanç ve Zaza Türkçesi Üzerine Bir Araştırma!, Ankara 1983 ;
– Ahmer Buran, “Doğu Anadolu Ağızlarının Kelime Hazinesi” Belgeler, Türk Tarihi, S. 44
ANADOLU’da TÜRK dil ve kültürünün izlerini SÜMERLER’e kadar götüren çalışmalar vardır.
SÜMERCE ve TÜRKÇE arasındaki benzerlikler, diller için tesadüfî benzerliğin çok ötesindedir..O halde ilk tabakanın içine SÜMERCE’yi de dahil etmek mümkündür.
Burada asıl belirtilecek husus, tarih sahnesinde aralarında en az 1500 yıllık bir mesafe olmasına rağmen bu iki dil arasında cümle yapısı bakımından olan benzerliktir. (Bakınız Prof. Dr. Emin Bilgiç, Atatürk’ün Yüzüncü Yılına Armağan adlı kitapta bulunan “Sümerlerin Tarihleri, Dilleri ve Kültürleri” adlı makale)
SÜMER dilinin Samî diller grubuna dahil olmadığı, bütün bilim adamları tarafından tasdik edilmektedir.. Hinks, Langdon, Hein gibi bilim adamları, SÜMERCE’nin Hint-Avrupai diller grubunda olduğunu öne sürmüşlerse de, delil gösterememişlerdir. Hatta Langdon “Sumerian Grammar, Paris, 1911″ adlı eserinde fikrini değiştirmiştir.
Ravlingson, Oppert, Delizsch, Hommel gibi bilim adamları ise SÜMERCE’nin İSKİT ya da TURAN dilleri topluluğuna ait olduğunu belirtirler.
H. Z. Koşay ise hiç birinin gerçekleştiremediğini yapmış ve SÜMERCE ile TÜRKÇE arasındaki benzerliği gösteren bir liste yayımlamıştır. (Bakınız: SÜMERLER)

Kelime içinde yan yana bulunan iki ünsüzün yer değiştirmesi (göçüşme/metathese):
Diğer bazı tablolar:


BAZI MORFOLOJİK ÖZELLİKLER

Dilin genel grameri gibi, kelime yapısı da bir terkip halindedir…. Arapça kelimelere Farsça ek ve yardımcı fiiller, TÜRKÇE kelimelere Farsça ekler vb. gibi yardımcı fiiller veya bunların tersi bir yol takip edilerek bir “Esperonto” yaratılmıştır… Asıl tabaka ile birleşen kelimelerde, TÜRKÇE kelimelere TÜRKÇE ekler getirilmektedir.
1- TÜRKÇE kökenli kelimelere TÜRKÇE eklerin getirilmesi :



KURMANÇ AĞZI …………… TÜRKÇE çavirme ………….. çev-ir-me vergu …………….. ver-gi koçer ………….. göç-er eriş …………… er-iş zobaşı …………… su-baş-ı  

2- TÜRKÇE kökenli kelimelere Farsça eklerin getirilmesi :



emdan ………….. yem-dan sahbun ………… sağ-bun (budan) sağtırın ………… sağ-kırın (kerden) yazmişkır ………….. yaz-mış-kır (kerdan)  

3- Farsça Kökenli kelimelere Farsça eklerin getirilmesi :



havani ………….. kar+an-i koremar ……………. kör+mar korbun ……………. kör+buden gırankırın ……………. giran+kerden  

4- Arapça kökenli kelimelere Arapça eklerin getirilmesi :



himet ……………… himmet dayire …………….. daire hukumat ……………… hükümet  

5- Arapça kökenli kelimelere Farsça eklerin getirilmesi :



haberbezin …………….. haber+bezin hefbun …………… hef(hafi)+buden garbdost ……………. garib+dust



SENTAKS İFADESİYLE UMUMİ KÜRTÇE

Kürt ağızları sentaks olarak da Farsça ile aynı değildir…. Cümle yapısı ve özellikle gramer mantığının temelinde TÜRK mantığı vardır… Fakat Farsça’nın tesiriyle OSMANLI TÜRKÇESİ’nde olduğu gibi, bazı tamlamalar TÜRKÇE’nin yapısına uygun değildir. Aşağıdaki cümle sentaks itibarı ile TÜRKÇE ve Farsça ile karşılaştırılmıştır…. İki tamlama dışında TÜRKÇE’nin gramerine uyan ve kullanılan kelimeler, TÜRKÇE, Farsça ve Arapça’dan bozma kelimelerdir.



Wi lı ser reki ne aw heye ne çamor (o) (üstünde bir yolun) (ne) (su – ab) (var) (ne) (çamur) We erde hışkda korpiyek çekiriye (o) (yerde kuru) (bir köprü) (yapmış)  

Bu sentaksta, ÖZNE+ TÜMLEÇ+YÜKLEM sırası korunmuştur.
Her ülkenin bünyesindeki sosyal konular, milli akademiler’nce incelenip çözüme kavuşturulurken, maalesef biz gereken önemi vermediğimizden, bize ait bu alanlarda yabancılar uzman yetiştirmektedir.
Bir çok millette görülebilecek bölge ağızlarının ve bazı ölü dillerinin, siyasi maksatlar için diriltilmesinde çıkar uman çevrelerin çalışmalarını da ilim adına onaylamak mümkün değildir.
Türkiye’de dünya kültürünü zenginleştirecek ve yurttaşlarımızın gelişmesine hizmet edecek bir Kürtçe olsaydı, bunun gelişimini desteklemek Türk aydınının seciyesinin bir gereği olurdu. Ancak, dil olma şahsiyetine ulaşmamış, “patois” seviyesindeki mahalle ağızlarını, Türk milletinin bölünmesine yol açacak şekilde suni bir millet dili yapma çabalarına asla müsaade etmeyiz.
TÜRK fikir ve sanat adamı, dil taassubu içinde de değildir… Nitekim TÜRKLER, geçmişte ve günümüzde ilmin ve edebi sanatların çeşitli dallarında çok farklı dillerden eserler vermişlerdir.
Bütün büyük dillerde olduğu gibi, TÜRKÇE’de de tarihin gelişimi içerisinde farklı lehçeler ile de eserler verilmiştir. KARAHANLI TÜRKÇESİ ile yazılmış “Divan ü Lügati’t TÜRK” bizim olduğu gibi, UYGUR TÜRKÇESİ ile yazılmış “Altun Yaruk” da bizimdir. Bu cümleden olmak üzere Arapçası ve Farsçası bol Doğu Anadolu Osmanlıcası ile üretilmiş fikri, dini ve edebi metinler de bizimdir ve o derece de millidirler.
Kürt lehçeleri olduğu ileri sürülen parçalar üzerinde araştırma yapanlar, onun problemleri üzerinde de sürekli olarak çalışmaktadırlar. Temel amacı Türkiye’yi zaafa düşürmek olan Kürt dil bilimcilerinin, Kürtçe genel başlığı altında toplanan Doğu’daki aşiret dillerinin, Kürtçe’nin lehçeleri olduğu yolunda çeşitli çalışmalar yaptıklarını belirtmiştik.
Dil bölücüleri tarafından Kürtçe dil çatısı altında toplanmaya çalışılan Zazaca’nın gramer yapısı ve kelime haznesinin çok farklı olması, Kürt dil birliğini sağlanmasındaki en büyük engeli oluşturmaktadır.
Zira bu Kürtçü dil çalışmaları sırasında Zazalar, Zaza-Kurmanç dil farklılığını bilmelerinin yanı sıra Kurmanç olmadıklarının da bilmekte ve Kurmançça ile, Kürtçe genel başlığı altında birleşmeyi istememektedirler.
Yani Kürt ayırımcıların dil çalışmaları, kendi aralarında da bölünmelere yol açmaktadır.
TÜRKÇE’nin İstanbul ağzındaki kelimelerinin ZAZA ve KURMANÇÇA ağızlarında bulunan karşılıklarına örnekler:



***



DIMILLI AĞZI

Bütün TÜRK lehçeleri gibi DIMILLI da, OSMANLI TÜRKÇESİ’nin bozulmasından, okumamış, dağlı, şehir medeniyetine ulaşamamış basit yaşayışlı kişilerin ağzında kelimelerin basitleştirilmesinden meydana gelmiştir.
Meselâ :



Tembel ————–Temel Tembih ——– Tembe, Teme Şembe ———- Şeme (Cumartesi)  

XIX. Asırda yazılmış bir Farsça belgede “Dunbeli, Kızılbaş taifesinden sayılan bir Kürt kabilesidir. Hepsi TÜRKÇE konuşurlar,” denilmektedir. (Deng Dergisi s. 22, 1992) Aslında burada belirtilmek istenen, Dunbeli (Dımıllı) halkının Alevi, dağlı, göçebe bir TÜRK aşireti olduğudur… DIMILLI dil yapısı, Hint-Avrupai değil, URAL-ALTAY’dır. Yani fiil sondadır.
Meselâ :



Mi say de lafeld. —————– Dımıllı ağzı Min sev de lewik. ————– Kurmanç ağzı Ben oğlana elme verdim. —- TÜRKÇE I gave an apple to the boy. — İngilizce Kemâli ra vafe. ——————– Dımıllı ağzı Jı Kemâl re befe —————– Kurmanç ağzı Kemâl’e söyle ——————— TÜRKÇE Tell Kemâl ————————– İngilizce  

Burada, tamamen TÜRKÇE’nin özelliği olan “B-V değişimini”, Kurmanç-Dımıllı ağızlarında görüyoruz.
Meselâ :



Ehmedi nan ward. —————-Dımıllı ağzı Ehmed nan hwar.—————– Kurmanç ağzı Ahmet ekmek yedi. ————– TÜRKÇE Ahmet ate bread. —————– İngilizce  

Türkiye bu konunun kültürel önemini kavramış olmalı, ve her türlü tedbiri almalıdır. Dil araştırmalarının ortaya koyduğu gerçek budur.
Netice-i kelâm; Kürtler, Ortadoğu’daki komşu kültürlerin etkisiyle asıllarından dil itibarıyla başkalaşıma uğramış TÜRK toplumlarıdır. Anadolu Kürt boylarına TÜRKÇE’yi yeniden öğretmek, onları dil itibarıyla da asıllarına döndürmek demek olacaktır.
Dünyadaki sayısız örnekleriyle de görüldüğü gibi, sadece dil faktörünün bir toplumu ayrı bir millet ve ayrı bir devlet oluşturmaya yetmeyeceği tarihi ve bilimsel bir gerçektir.
Dil başlı başına bir devlet kurmaya yeterli değilken, bünyesinde farklı dilleri barındıran toplumların bir millet oluşturabileceğini de görmekteyiz… Çin, A.B.D. ve Hindistan bunun en iyi örneğidir.
TÜRK dilinin genel problemleri çözümlendiği, TÜRKÇE dünya dilleri ailesinde hak ettiği yeri alabildiği oranda, Anadolu dil birliği ile ilgili problemler de çözüme kavuşturulmuş olacaktır. TÜRK lehçe ve şivelerinin karşılıklı lügatlarının hazırlanması, TÜRKÇE’nin genel gramer kurallarını içeren eserlerin yapılması, zamana ve coğrafi dağılıma göre TÜRK dil özelliklerinin gösterdiği gelişme seyrinin belirlenmesi; TÜRK dil birliğini sağlarken, ANADOLU TÜRKÇESİ’nin de kendi içerisinde bütünleşmesini sağlayacaktır.
H. Z. Koşay’ın ayrıca ELAMCA üzerine yaptığı çalışma da önemlidir. (bakınız: ELAMLAR)
TÜRKİYE TÜRKÇESİ ile KURMANÇ ağızları arasında birlik vardır…Aslında bu şaşırtıcı değildir. Çünkü bu dilleri konuşanlar aslında aynı soydan ama ayrı boylardan gelen TÜRKLER’dir.
KAYNAKLAR:
– T. Gülensoy, “Kurmanç ve Zaza Türkçeleri Üzerine Notlar”, Ankara 1985 S. 1-7;
– Tuncer Gülensoy “Doğu Anadolu Ağızları ve Divan-u Lügat-it Türk”, V. Uluslararası Türkoloji Kongresi 23-28 Eylül 1985, Tebliğler 1. Cilt Türk Dili, Cilt-1. İstanbul 1985 S. 107-115;
– Tuncer Gülensoy “Doğu Anadolu Ağızları Üzerine”; Türk Dili (Eylül 1985), sf. 144-149

***

Kurmanç ve Zaza ağızlarında tesbit edilen bazı ünlü değişmeleri :

Günümüzde “kürtçe” diye bir dil olarak önümüze çıkarılan, KURMANÇ AĞZI ve ZAZA AĞZI’nın meydana gelişleri, “Dil tabakalanması” gerçeği ile izah edilebilir:
1- İlk Tabaka : (Asıl Unsur) Bu tabakanın içinde ALTAY dilleri ile ortak, MOĞOLCA, ÇUKAYCA, KÖKTÜRK ve UYGUR TÜRKÇE’sinden kelimeler vardır… Bu ilk tabakanın dili TÜRKÇE olduğu için grameri de pek tabii ki TÜRKÇE’nin temel grameri doğrultusundadır.
MOĞOLCA …. BORO , TÜRKÇE …. BOZ , KÜRTÇE …. BOR/BORO
MOĞOLCA …. KAL , TÜRKÇE …. İHTİYAR, ATA, DEDE , KÜRTÇE … KAL



VİTİK: BİTİK HAMA/ HEMAY (UMAY)

ve benzeri birçok kelimenin yanında DLT ile birleşik 1000’i aşkın kelimenin varlığını da belirtmek gerekir. Yukarıda örneği verilen benzer kelimeler, TÜRKİYE TÜRKÇESİ’nde kullanılmadığı halde, KURMANÇ ve ZAZA ağızlarında kullanılmaktadır.
2- İkinci Tabaka : Ermeni, Rum; Süryani… vb. gibi küçük yerli diller… Bu diller birlikte yaşadıklarından dolayı bu dillerden alınmış kelimeler :



Ermenice: AHÇİK, Rumca: DEMET (demation), Süryanice: ADAR.

3- Üçüncü Tabaka : Arapça, Farsça gibi kültür dilleri… SELÇUKLU döneminde Farsça’nın resmî dil olmasından ve SELÇUKLULAR’ın bölgedeki uzun hakimiyetinden dolayı Farsça daha da etkili olmuştur. Arapça ve Farsça’dan çok sayıda kelime bölge ağızlarına girmiştir. Bu dönemde Farsça, gramer özellikleri bakımından da aslında TÜRKÇE olan bölge ağızlarını etkisi altına almıştır.
Arapça ve Farsça’dan toplam 2500-3000 dolayında kelime bölge ağızlarında yer almaktadır….
Bu kelimelerin % 80’i OSMANLI TÜRKÇESİ, %40-50’si de bugünkü TÜRKİYE TÜRKÇESİ
ile ortaktır…
(Bu kelimeler için bakınız Ahmet Buran: Doğu Anadolu Ağızlarının kelime hazinesi BTTD.)

KÜRTÇE BİR DİL Mİ?

KÜRTÇE BİR DİL Mİ?

KÜRTÇE DİYE BİR DİL YOKTUR!… Evliya Çelebi 15 AYRI LEHÇE saymıştır. V.MİNORKSKY de FARSÇA’dan FARKLI özellikler gösteren BİR ÇOK LEHÇE’den söz eder. (23)
Rusya’nın Erzurum konsolosu olarak görev yapmış olan Auguste Jaba, 1860 yılında Kürtçe üzerine derlemelerini yayınlamıştır. Daha sonra da Sen Petersburg Bilimler Akademisi’nin F. Justi isteği üzerine Kürtçe-Rusça-Almanca Lugat’taki 8378 kelimelik bir “Kürtçe” sözlük hazırlanmıştır. Daha sonra da V. Minorsky gibi kürdologlar tarafından bu sözlük tasnif edilmiştir. Buna göre:

3080 kelime …………. TÜRKÇE
1030 kelime ……………….Farsça
1200 kelime ………. Zend lehçesi
370 kelime …………… Pehlevi lehçesi
2000 kelime ………….. Arapça
220 kelime ……….. Ermenice
108 kelime ……… Keldanî
60 kelime ……… Çerkesçe
20 kelime ……………. Gürcüce
300 kelime …….. menşei belli olmayan

olduğu anlaşılmıştır. (Prof. Dr. A. Haluk Çay, Her Yönüyle Kürt Dosyası, sf. 119)
Ahmet Buran’ın “Doğu Anadolu Ağızlarının Kelime Haznesi” başlıklı araştırması, “Kürtçe’de var olan 2000-3000 Arapça ve Farsça kelimenin (aslında sözlüğe bakarsanız 5500) %80’inin OSMANLI TÜRKÇESİ, %40-50’sinin de BUGÜNKÜ TÜRKÇE olduğu”nu ortaya koymuştur. Yeni yayınlanan ve 20.000 kelimelik olduğu söylenen “kürtçe” sözlük de, ilkinden farklı değildir.
Öte yandan, Alman Prof. De Groot en az “1300 öncesine ait GÖKTÜRK ve UYGUR TÜRKÇESİ’nden 532 kelimenin bugün “Kürtçe” diye bilinen ağızlarda hâlâ kullanılmakta olduğu”nu tesbit etmiştir. Bu kelimelerden bazıları şunlardır:

GÖKTÜRK ………….Kürtçe ……………Anlamı apa …………………….. apo ………………….. amca
mın ………………………….. min ………….. ben, benim, bana
ka ………………….. ka/ko …………… aile büyüğü, yaşlı kişi
kent …………………….. gend/gund …………………… şehir, köy
buge ………………. bug(e) ……………………. gelin
kon …………………… kon …………………. çadır, konak yeri
kutay ……………… kutni ……………….. parlak kumaş
eke ………………kako/kek/keko ……………. ağabey
eke ……………….. axe ………………… ağa
kalın ………………. khalın …………….. başlık parası
lor …………………. lor …………….. süt, lor peyniri
iğit ………………… eğit………………. yiğit
ilan ……………….. ilan …………………… yılan
Kürt ayırımcılar buna karşılık TDK Sözlüğünü ele alarak Türkçe sayılan pek çok kelimenin de Arap-Fars-Latin kaynaklı olduğunu gösterirler. Ama önemli olan kelimeler değil, dil yapısıdır. TÜRKÇE yabancı kelimeleri dahi kendi dil yapısı içinde kullanır. Yani “nev’i şahsına münhasır” bir dil yapısı vardır!..
Kürtçe öyle mi?.. Hayır. Pek çok lehçenin birbirini tutan bir grameri yoktur. Kaldı ki, Kürtlerin çoğu, o Kürtçe olduğu iddia edilen 20.000 kelimenin büyük kısmını hayatlarında bir kere bile duymamışlardır, hiç kullanmazlar!.. Öte yandan bu kişilerin konuşma tarzı, vurguları, kelimeleri telaffuz edişleri hep ORTA ASYA TÜRKLERİ’ne, özellikle ÖZBEKLER’e ve TACİKLER’e benzer. Kürt ayırımcılar hele bir o diyarlara uzansalar, kendilerini hiç te yabancı bulmıyacaklardır!..
Öte yandan ilk TÜRKÇE sözlüğün neredeyse 1000 yıl önce Divan-ı Lugat-ıt TÜRK olarak Kaşgarlı Mahmud tarafından hazırlandığı unutulmamalıdır… ve bu sözlük tümüyle TÜRKÇE kelimelerden oluşur. Ayrıca Ali Şir Nevai’nin “TÜRKÇE’nin Farsça’dan dahi üstün olduğu”nu oraya koyan 500 yıl önceki eserleri mevcuttur.
Nikitine’e göre, “Kürtçe’nin Hint-Avrupaî (Aryan) bir dilolduğu” tartışmalı olup, mutlak bir kabul değildir!.. Gürdal Aksoy ise, “Aryan” tabirinin Avrupa burjuvazisi tarafından uydurulmuş bir kavram olduğunu “su götürmez bir gerçek”sayar!.. (Kürt Dili ve Söylenceleri, sf. 148)
Bu “aryan” tezini Maurice Duvarger, “saçmalık” olarak niteler ve:
– “Adı var kendi yok bir dille tanımlanan; bu adı var kendi yok halk topluluğunu bir çok sözde bilgin bir yere yerleştirmeye çalıştı. Vardıkları sonuçların birbirini tutmazlığı, bunların saçmalığını da açıkça ortaya koymaktadır,”
der ve, Aryan (Hint-Avrupaî) toplulukların bu tutarsız bilginler tarafından Hindistan’dan Kuzey Afrika’ya, Macaristan’dan Baltık bölgesine kadar 8 ayrı “çıkış noktası” gösterdiklerini belirterek saçmalıklara örnek diye verir!
F. Rödiger ve A.F. Pott “Kürtçe’nin KALDECE (SAMÎ) ile ilgisinin olmadığını, bu dilin İran menşeli olduğu”nu ileri sürerler. Prof. Vladimir Minorsky Kürtçe’yi Kuzey-Batı İran dillerinden biri kabul eder. Ancak bugnkü Farsça’dan ayırır. Kürtçe’nin BAŞKA bir kökenden gelmesi gerektiğini ileri sürer!. Farkları şöyle sıralar:
– Telâffuz farkları,
– Şekil Farkları,
– Nahiv (cümle yapısı) farkları,
– Kelime farkları,
– Ses değişimleri farkları.
Bu büyük farklardan sonra, Kürtçe eğer SAMÎ değilse, eğer FARS (HİNT-AVRUPAÎ) değilse, başka ne olabilir?.. Tabii ki, URAL-ALTAY kökenli!..
Kürtçe ağızlar şöyle sıralanabilir:
Kırmanç : Büyük Zap Suyu’nun Dicle’ye bağlandığı noktadan yukarıya, Zap Suyu boyunca, Urumiye Gölü’ne kadar çizilen hattın yukarısında kalan bölgede konuşuluyor.
Soranî: Bu hattın altında Irak ve İran’da konuşuluyor. Soranî ile Kırmanç dilbilgisi arasındaki fark, İngilizce ile Almanca arasındaki fark kadar büyüktür. Ancak kelimeler Felemenkçe ile Almanca kadar yakındır. Her iki ağız da köyden köye fark gösterir. Samandağ’la Kirmanşah arasındaki Kürtler, bugünkü Farsça’ya yakın bir dil konuşur.
Zazaca : Sivas-Erzincan-Malatya-Diyarbakır-Bingöl dairesinde konuşuluyor.
Gurânî : Halepçe’nin karşısında İran’da, ve Haningi’nin karşısında İran’da küçük birer dairede konuşuluyor. Zazaca ile Gurânî birbirleriyle bağlantılıdır. Bu da Zaza ve Gurânîler’in aynı ortak kökten geldiğini, muhtemelen Hazar Denizi’nin güneybatı yakasındaki Deylem ve Gilan taraflarından olduklarını gösterir. Bu yüzyıla kadar Süleymaniye bölgesindeki bazı köylülerin “Gurânî” olduğu, ve bölgedeki Kürtler’den farklı olduğu kabul edilirdi. Gurânî halkını, Gurânî konuşanları ve bu köylüleri aynı kökten kabul etmek şüphelidir. Yazar David Mc Dowall, Zaza ve Gurânîler’in Kırmanç ve Soranîler’den önce Zagros bölgesine geldiğini öne sürüyor.
Güney-Doğu Lehçeleri: Bu başlık altındakilerin küçük bir kısmı Haningin-İran sınırı arasında Irak’ta, ve Halepçe-Haningin-Kirmanşah-Sananda dairesinde konuşuluyor.
Zazaki’nin Kırmanç veya diye Kürt ağızlarından tamamen farklı olduğu ise V. Minorsky, Prof. Haddank, Prof. David Mac Kenzie, Ingmar Sauberg, Terry L. Todd, W.B. Lockwood, T.M. Jhonstone ve Prof. Dr. Gouchıe Kojima kesin bir dille ifade edilmiştir. Yani armutlar ile elmalar toplanıp “kürtçe” sayılamaz!.. Ne var ki, echel-ü cühelâ (cahiller cahili) politikacılarımız, aydınlarımız ve TRT yöneticileri hâlâ Zazaki’yi “Kürtçe lehçe” diye sunmakta, Avrupa Birliği’nin aynı yöndeki raporlarına sessiz kalmaktadırlar!
Kaldı ki, KIRMANÇ kelimesi dahi TÜRKÇE kökenlidir!.. KIRMANÇ, KURMANÇ, GURMANÇ diye geçer, KUMAN TÜRKLERİ ile bağlantısı bir yana; KURMAN kelimesi Divan-ı Lugat-ıt TÜRK’te “gedelgeç, yay konan kap, yaylık” (OĞUZ ve KIPÇAK lehçeleri) anlamına geldiği belirtilir. Ayrıca KURMAN büyük bir TÜRK boyunun adıdır. (Macar bilim adamı L. Rasonyi, Dünya Tarihinde TÜRKLÜK, sf. 139,148) KAZAK ve KIRGIZLAR’ın CAPPAS ve MASKAR kollarından birer boyun adı da KURMAN’dır… Yani iki KURMAN oymağı ORTAASYA’da, bir KURMAN-Ç boyu da ANADOLU’dadır!..
KÜRTÇE aslında “DİLLER KARIŞIMI BİLE OLMAYIP, KELİMELER KARIŞIMI BİR AĞIZ”dır!… Özellikle Kırmançça kelimeler büyük ölçüde TÜRK yapısı üzerine kurulmuştur. KÜRTÇE ASLINDA, ESKİ TÜRK LEHÇELERİNDE KAYBOLMUŞ KELİMELERİ ÇIKARMAK İÇİN BULUNMAZ BİR HAZİNEDİR!.
Mesela, Pülümür’de kış mevsimine doğru açan bir çiçeğe, yöre halkı KARBELİK der. Bu sözü Kürtçe sayar. Halbuki KAR’ın yağacağını BELLİ eden bu çiçeğe, bundan uygun TÜRKÇE bir ad olabilir mi?.. (24)
Bazı Kürt oymaklarının öz-be-öz TÜRKÇE adları da müslümanlığı kabul etmelerinden sonra değişmiştir. HALDİ-HALİDİ, CAFARLI-CAFERİ, (ABAZA) ABHAS-ABBAS, KURİS-KUREYŞİ, HASARENLİ-HASENANLI gibi…
V. MİNORSKY, “KÜRTLERİN İRANÎ SAYILMASI, IRKÎ OLMAKTAN ZİYADE; DİL VE TARİH MÜTALÂALARINA DAYANMAKTADIR. Kürtlerin merkezi sahaya yerleşmeden evvel, oralarda isimleri kendilerininkine benziyen, fakat başka menşeli KARDU adlı bir kavim yaşamış olduğu ve bunların SONRADAN İran menşelilerle KARIŞMIŞ olduğunu ileri sürmek mümkündür,” der.
Bu ifade dahi Kürt bölücülerin sahiplenmeye çalıştığı
KARDULAR ‘ın KÜRT olmadığını, KÜRTLER’İN DE İranlı, yani ARYAN OLMADIĞINI göstermektedir.
Ayırımcılar “kürtçe”yi ayrı bir dil gibi yutturmak isterler. Halbuki TEK bir “kürtçe” olmadığı gibi, hiç bir “kürtçe” ağız da yazıya geçmiş değildir!.. (Bakınız:
GOİCHİ KUJİMA)
Kürtçe denilen ağızların pek çoğunda gramer TÜRKÇE’yi andırır…
Mesela cümlede öğelerin sıralanması çoğu zaman TÜRKÇE gibi
ÖZNE + TÜMLEÇ + YÜKLEMşeklindedir. Hint-Avrupai dillerdeki gibi
ÖZNE + YÜKLEM + TÜMLEÇ şeklinde değildir…. Bu da bizim uydurmamız değil, bilakis Kürtçülerin yayınlarında yer alan hususlardır.
Örnekler:
Ez it we re dibejim …. Min jı wi re da … Kürtçe
Ben ona söylüyorum … Ben ona verdim … TÜRKÇE
I am telling him … I gave it to him … İngilizce
Min sev heye … Ez dewlemend bum … Kürtçe
Benim elmam var … Ben zengin idim …. TÜRKÇE
I have an apple … I was rich … İngilizce
Wi lı ser reki ne aw heye ne çamor …. Kürtçe
O yolun üstüne ne su var ne çamur …. Türkçe
There is neither water nor mud on that road ….İngilizce
Ez Kırmanç ım … Ez civan ım …. Kürtçe
Ben Kırmanç’ım … Ben civanım (gencim) … TÜRKÇE
I am Kırmanç … I am young …. İngilizce
Zu vare, kalemiha hılda, hikatamın binvise… Kürtçe
Çabuk gel, kalemini al, hikayemi yaz …. TÜRKÇE
Come quickly, take your pencil, write my story… İngilizce
Ez dıbıjim, Kırmançi TURANİ’ye, ew dibiye na… Kürtçe
Ben diyorum ki, Kırmanç TÜRK’tür, o diyor ki, hayır… TÜRKÇE
I say that Kırmanç is Turk, he says no… İngilizce
Vare, çay veho… Kürtçe
Gel, çay iç… TÜRKÇE
Come, have tea…. İngilizce
Bu örnekler Hint-Avrupaî olduğu iddia edilen “kürtçe” cümlelerin nasıl TURANÎ bir gramer yapısına sahip olduğunu göstermektedir.
Kürtçe denilen şahıs zamirlerinden ilki EZ, Farsça gibi görünür ama aslı ÖZ’dür. ORTAASYA’da TÜRKLER “ÖZÜM KIRGIZ” der… Bu ifadenin EZ KIRMANÇ IM ile yakınlığına dikkatinizi çekeriz.
İkincisi MİN’dir ki, ANADOLU TÜRKÇESİ’nde BEN, Azeri lehçesinde MEN şeklindedir. ORTAASYA’da kullanılır. Birinci şahıs takısı yukarda görüldüğü gibi değişmemiştir bile!…
Azeri’nin MEN TÜRKEM demesi ile, ayırımcının MIN KIRD IM demesi arasında ancak ağız farkı vardır!.. Denizli ağzında MUSTEFALİ (Mustafa Ali) bile daha fazla farklılık gösterir!..
Öte yandan ORTAASYA’da Kürt kelimesi KURT veya KIRT olarak kullanılır. Bir TÜRK boyu olan BAŞKIRTLAR gibi!…
İkinci şahıs TU veya TE’dir ki, SEN’den bozma olduğu ortadadır… Üçüncü şahıs EW’dir. “W” harfinin V’den farkı; birincinin ağzı “O” der gibi yuvarlattıktan sonra telaffuz edilmesidir ki, TÜRKÇE’de TAVUK derken çıkar… Böylece EW’in aslında EO olduğu ve “O” kelimesinden bozma olduğu görülür!…
Şu halde sıralarsak MİN-TE-EW, BEN-SEN-O’dan başka bir şey değildir!… (Bak: Kürtçe Gramer, yazarı Dr. Kamuran Ali Bedirhan, Deng Yayınları, 1991… Bu sözde Kürtçü ayırımcı yazarın adı bile Türk’tür. Han ünvanını Türkler’den başkası kullanmaz!)
“Kürtçe” ağızların İran’la olan bağlantısına gelince Pers, Sasanî dillerinde, diğer Aryan dillerde de Kürt kelimesi yoktur. Med dilinde de yoktur… Arapça’ya ise sonradan girmiş olup, Etrak (TÜRKLER) gibi çoğul haliyle Ekrad olarak alınmıştır. En eski devirlerden beri göçebe-konargöçer anlamında kullanılmıştır.
Yani Kürtler İranlılardan etkilenmişlerdir, bazı Fars kökenli Kürt aşiretleri vardır ama; köken olarak tümüyle onlara bağlı değillerdir.
451 yılında Kafkasya üzerinden Mugan’ın güneyinde yerleşmiş olan Akhun TÜRK topluluklarından, 12. yüzyılda Harzemşahlar döneminde MUGAN TÜRKMENLERİ olarak bahsedilmektedir.. Bu TÜRKMENLER Arap kaynaklarında Ekrad-ı bi-iskan, yani yerleşik olmayan Kürtler olarak geçer.
Açıkça görülmektedir ki, Arap kaynakları henüz yerleşik hayata geçmemiş ve belki de müslüman olmamış TÜRK boylarını ayırt etmek için Ekrad ifadesini kullanmaktadırlar… Çünkü göçebe de olsa müslüman Türkler’e TÜRKMEN adı verilmesi de bu dönemdedir.
Böylece GURTİ-KARDU gibi yakıştırmaları bir kenara bırakırsak; ilk defa bir BOY olarak Kürt adına ORHUN kitâabelerinde rastlıyoruz… Bu uruğun GÖKTÜRK diye bilinen devletin içinde ve diğer TÜRK boyları arasında yaşadığı ve liderinin adının ALP URUNGU olduğu tartışma götürmez.(Bakınız:
ELEGEŞ ANITI, ORHUN KİTABELERİ
Herat’tan üç fersah yukarıda Ulenknişin yaylasının batısında Kürtnişin adında bir köy vardır… Anadolu Kürtleri o diyara bir sefer yapmadıklarına göre, bu adın yöre Türkleri tarafından verildiği ortadadır.
Aslında bunda şaşacak bir şey yoktur!.. Çünkü Kürt kelimesi TÜRKÇE’dir ve zengin mânâlar taşır:
KÜRT : Kar yığını, çığ, bir çeşit kayın ağacı, ayva ağacı
KÜRÜD: Merih gezeğeni (Ayrıca Beyşehir kenarında eskiden göçebe olan Türkmenlerin
oturduğu Kürtler köyünde ise “süpürge otu” anlamına gelir.)
KÜRT : kalın kar yığını (Kazak lehçesi)
KÜRTİK: yeni yağmış kar (Kazak ve Tarançi lehçesi) çığ (Sor Lehçesi)
KÖRT : Kar yığını (Kazan Tatar lehçesi) Karların dağlarda teşkil ettiği saçak,
kar yığıntısı (Çuvaş lehçesi)
KÖRTÜK: kar denizi veya kar çölü (Uygur lehçesi)
kar yığını (Teleüt, Soyon ve Karakırgız lehçesi)
KÜRTKÜ: kar yığını (Karakırgız lehçesi)
KÜRTÇÜK: kar yığını (Yakut ve Çeremis lehçesi)
(Kürt Meselesi, M. Şükrü Sekban, 1979, sf.18-19)Daha da enteresanı, geçenlerde (2001, Mart) STV televizyonunda konuşan ve ülkesini tanıtan Afganistan Büyükelçisi gösterilen filimdeki bir halıyı “KÜRDΔ diye adlandırdı… Kendisine, “Niye bu halının adı KÜRDÎ?” diye sorulunca, ne cevap verdi, biliyor musunuz?..
– “Çünkü bu tür halılar Afganistan’daki DAĞLI BİR KABİLE tarafından dokunur,”
dedi!.. Bu da bizim “Kürt” ifadesinin DAĞLI GÖÇEBELER için kullanıldığı tesbitimizi desteklemektedir.
Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu asla bir “Kürt Bölgesi” değildir!.. Bölgede 11. asırdan itibaren devlet kuran Artukoğulları, Dulkadiroğulları, Akkoyunlular, Karakoyunlular, Saltukoğuları, Mengücükoğulları hep OĞUZ boyundandır. Aralarında hiç Kürt devleti yoktur!… Çünkü devlet kuran yerleşik hayata geçer, yerleşik olanın da Kürtlüğü sona erer!.. Çünkü KÜRTLÜK, DAĞ GÖÇEBELİĞİ DEMEKTİR!
Dil farklılığın sebebi, yörenin sarp dağlık olması ve Arap-Acem etkisinin hissedilmesidir…
Van Milletvekili İbrahim Aras dönemin GERDİ aşireti reisi OĞUZ Bey’e sorar:
– “Bu ad TÜRK adıdır, (Sen Kürt’sen) sana nasıl gelmiş?”
– “Bendeniz 21. OĞUZ’um… Bizde baba evlâdına kendi babasının adını verir, bu böylece devam eder, gider,” cevabını alır.
Ama maalesef öz-be-öz TÜRK olan bu aşiret reisi, TÜRKÇE bilmiyor, yörenin karmaşık ağzını kullanıyordu!…
Amcası KILIÇ Bey de!.. Adı TÜRK, KOÇBEYİ aşireti reisi Mehmet Emin Bey de!…
(Doğu Anadolu Gerçeği sf. 31)
Kürtçe denilen ağızlarda cümleler Farsça-Arapça kelimelerden oluşsa da cümle yapısı, yani grameri genelde TÜRKÇE’dir!..
Ve bilindiği gibi bir dilin aslını tesbite yarıyan kıstas ta gramerdir!..
Öte yandan, biliyorsunuz, artniyetli Avrupa Birliği’nin baskısı ile bir “kürtçe” yayın furyası başladı. Bu son derece komik ve amaçsız bir faaliyet…çünkü Kurmançça ve Zazaca yapılan bu yayınları dinleyenler Kurmanç ve Zaza grubundan dahi olsalar anlayamıyorlar. Mesela Mahsun Kırmızıgül annesinin Zaza olmasına rağmen, yayını anlayamadığını açıkladı!… Çünkü
BİR JAPON DİL UZMANININ DEDİĞİ GİBİ 30’a yakın ağız var. İki komşu köyün “kürtleri” bile zaman geliyor, birbirini anlamıyor!…
Sırada “kürtçe” eğitim var!… Avrupa Birliği’nin istediği ve onların bu ülkedeki uşaklarının “başüstüne” deyip hemen yerine getirmeye çalıştığı her “emir” gibi bu hususu da yakında gerçekleştirmek için kolları sıvayacaklardır.
Ama bakın Yalçın Küçük ne diyor:
– “Paris Üniversitesi’nde, belki de dünyanın en iyi Doğu Dilleri üniversitesinde, Farisî, Soranî, Kırmançi tahsil ettim.”
– “Paris’te pek çok Kürt vardı, (ama) sınıflarımda hiç Kürt yoktu!..”
– “Bir TÜRK (ben), sevimli bir Japon, Türk Harp Akademisi’ne gelecek bir Fransız yarbay, Paris polis departmanından bir komiser, dedesi Sovyet komünizminin kuruluşuna katılmış, adı Tanya bir İsveçli hanım, üç yıl sınıf arkadaşı olmuştuk.”
– “Enstitü’de Kürt öğrenci yok muydu?..
-(El Cevap:) Çoktu!.. Ve bunlar TÜRKOLOJİ okuyorlardı!..” (Tekelistan, 2004)
Fransa’da Kürtler’e baskı mı var?.. Yok!.. Üstelik yağız bir Kürt delikanlısının azad kabul etmez kölesi ve de metresi Bayan Mitterand başta olmak üzere, tüm Fransa’nın kürtçülüğü, kürt bölücülüğü desteklediği düşünülürse, Yalçın Küçük’ün bu tesbiti ibret vericidir.
_________________________
(23)- Yavuz, Edip; aynı eser.
“Kürt” tarihçi Celile Celil bunu destekler mahiyette şöyle diyor:
“Zazaki ve Kuzey Sorani GÜNEY Kürtçesidir. Benim konuştuğum KUZEY Kürtçesidir. Bundan başka Gorani var, Lori var, Mukri var… Kurmançi Arap dilinin etkisi altındaydı… Sorani ise Fars edebiyatı(nın)…”
(Yeni Ülke Gazetesi, 1992 sayı 28)
(24)- Yavuz, Edip; aynı eser.
Bir başka örnek te Kürt ayırımcılar tarafından verilmektedir. Bu kişiler bölgeye sahip çıkabilmek için Nemrut Dağı’ndaki heykellerin ait olduğu KOMMAGENE Krallığı’na bir kulp bulmuşlardır. Sözüm ona bu ad Kürtçe “KONE GİYA = herkesin çadırı” ifadesinde gelmekteymiş!..
(Kafaoğlu, A.Başer-Yücel, Müslim; “Kurtarıcı mı, Masal mı?”
Özgür Gündem Gazetesi, 27.7.1992 günlü sayısı)
KON gerçekten Kürtçe’de çadır demektir. Ama bu kelime öz-be-öz TÜRKÇE’dir!.. Bir yere “konmak”tan gelir. Türk göçebe kültürünün temel kavramlarından birini teşkil eder. O kadar ki, KONAK kelimesi şehir kültürüne bile yansımıştır. konaklamak, konuk bir yana; şimdinin göçebeleri GECE-KONDU’larda dur-durak bulur!..
Yani Kürt ayırımcılar, dil tahlilleri ile bize çok yardımcı olmaktadırlar!..

BABİL KASSİT HÜKÜMDÂRLARI KUDAŞMAN TURGO VE KUDAŞMAN TURYAŞ

BABİL KASSİT HÜKÜMDÂRLARI KUDAŞMAN TURGO VE KUDAŞMAN TURYAŞ
BABİL’e hükmeden hükümdârlardan bazılarının adlarının sonunda TAŞ-DAŞ ekleri vardır. KUŞLU hükümdârlarında ise bu ek YAŞ şeklindedir. KOMUKLAR’da ise DAŞI şeklinde görülmektedir.
Bu ekin ETİLER’in (HATİLER) şimşek çaktıran Tanrısı TEŞUP’tan geldiği, ve GÜÇ SAHİBİ anlamı verdiği aşikârdır. Bizdeki YURT-TAŞ kelimesi YURDUNDAN GÜÇ ALAN, YANİ TÜRK OLMAKTAN GÜÇ ALAN anlamına gelir. ARKA-DAŞ ise ARKAMDA BULUNMASINDAN GÜÇ ALDIĞIM KİŞİ demektir. KARIN-DAŞ (KARDEŞ) ise aynı ANNEDEN DOĞMANIN VERDİĞİ GÜÇ’ e işarettir.
Yalnız BABİL hükümdârlarından KUDAŞMAN TURYAŞ’da hem DAŞ, hem de YAŞ ekleri vardır. Bundan da zaman içinde kelimeye bir de BERABERLİK anlamı eklendiği görülür. Yani KUDAŞMAN’da İLÂHî GÜÇ, TURYAŞ’da da TUR’LA BERABER anlamı vardır. TUR kelimesinin TÜRK olduğunu da ekliyelim. Bu mânâ eki ile KARIN-DAŞ hem aynı KARINDA BERABER, hem de bundan GÜÇ BULAN demektir.
BABİL hükümdârlarından KUDAŞMAN TURGO’nun adı da enteresandır. KUT-DAŞ-MAN TUR-GO diye hecelendirirsek,
KUT: Hâlâ kullandığımız KUTLU-KUTSAL kelimelerinin köküdür. DEVLET, BAHT, SAADET, MUTLULUK, TALİH anlamlarına gelir.
DAŞ: GÜÇ SAHİBİ, GÜÇ ALAN, KUDRETLİ; aynı zamanda BERABER , BİR OLAN demektir.
MAN: MEN-MAN şeklinde hâlâ kullanılan BÜYÜKLÜK, AZAMET, MAKBUL anlamı veren takıdır. KOCA-MAN (daha da büyük, iri) TÜRK-MEN (TÜRK’ÜN BÜYÜĞÜ, MAKBULÜ) KODA-MAN (KUT-MAN’dan, DEVLETLİ, KUDRETLİ KİŞİ) kelimelerinde olduğu gibi…
Öyleyse KUT-DAŞ-MAN kelimesi DEVLET BİRLİĞİNİN BÜYÜĞÜ, KUTSAL BİRLİĞİN BÜYÜĞÜ anlamına gelir ki, bir HÜKÜMDAR ÜNVÂNI olduğu kolayca görülür. Tıpkı bizim OSMANLI padâşahlarına verilen SULTAN-I RUM, HALİFE-Yİ RUY-I ZEMİN ünvanları gibi!..
TUR-GO ve TUR-YAŞ kelimelerinin ilk kısmı TÜRK demektir. Zâten TÜR-K kelimesi K çoğul ekiyle oluşmuştur. Bütün eski YAFETİK dillerde, MACARCA’da, FİN-OGUR dillerinde K çoğul ekidir. TURLAR yerine TURK denmiş, sonra bu kelime TÜRK olarak ve tekil anlamında kullanılır olmuştur. FARSLAR biz TÜRKLER’e TUR-AN der ki, o da TUR kelimesinin Farsça çoğul eki AN ile kullanılmasından ibarettir.
Şimdi de olduğu gibi o zaman da BOY adları, kişi adı olarak ta kullanılıyordu. Meselâ OĞUZ kelimesi hem OĞUZ boyunu gösterir, hem o boyun ATA’sını, hem de zamanımızda kişi adı olarak kullanılır. Şimdiki ÖZBEK milleti, TİMUR’un komutanlarından ÖZBEK’e bağlı olan ordu birliğinden ve onların soyundandır.
Şu halde TUR-GO veya K-G değişimi ile TUR-KO, ve de TUR-YAŞ hükümdarın esas adıdır. Hem kendisinin, hem de teb’asının önemli bir kısmının TÜRK olduğunu gösterir.

GURAN-TURAN İLİŞKİSİ

GURAN-TURAN İLİŞKİSİ
Rus Kürdolog V. Minorsky, “Kürtler’in MARDOİ ve KİRTOYİ adındaki iki soydan geldiği”ni savunur!.. Ona göre bunlar batıya göç ederken aralarına yabancı unsurlar da karışmıştır. KIRMANÇ kelimesi de KİRTOY ve MARDOY kelimelerinin birleşmesinden meydana gelmiştir!.. Minorsky farkında olmadan KIRMANÇLAR’ın doğudan, yani Orta Asya’dan batıya göçettiklerini söylemiş olur!..
Tarihin her çağında ve dünyanın hemen her yerinde çok değişik TÜRK uruklarının adlarına rastlanmaktadır. Bunların başta gelenleri UR,TUR, GUR, OGUR, GUZ, OĞUZ, KOMAN, SU, İSKİT, ETRÜSK, SAKA, SOKO, UYGUR, ONGUR ve HUNGAR uruklarıdır.
HUNGAR kelimesinin aslının HUN-GUR olması büyük ihtimal… Yani HUN ve GUR Türkleri anlamına gelen kelime… Tıpkı ETRÜSK kelimesinin TUR-SAKA birleşiminden gelmesi gibi… (20)
GUR Türkçe’de ULU, BÜYÜK demektir. GURHAN, Büyük Hakan anlamına gelir. Moğol Hakanı Timoçin, CENGİZ lakabını alınca, önce dostu sonra da rakibi olan CAMUKA da GÜRHAN ünvanını almıştı.
GUR-KUR değişimi TÜRKÇE’ye uygundur. KÜR; büyük, iri vücutlu demektir. KER; sarsılmaz, kuvvetli anlamınadır. TÜRK kelimesi ise yine sarsılmaz, ulu ve kuvvetli demektir.
GUR’un çoğulu “T” eki ile yapılır. GURT’tur. Sonra incelerek GÜRT olmuştur. Türkiye’de KÜRT diye bilinen halka, Türkiye dışında pek çok yerde hâlâ GURT veya GÜRT denir. Zaten G-K değişimi TÜRKÇE özelliktir. (21) Süleyman Demirel bile “ganun hagimiyeti”nden söz ederdi!..
Gelelim daha önce sözünü ettiğimiz ve Kürt bölücülerin pek bel bağladıkları GURTU SANCAĞINA!.. GUR-TU, Asurlulardan bu yana Bohtan suyu civarına verilmiş çok eski bir addır. “TU” ülke anlamınadır… Yani GURTU, GUR ÜLKESİ demektir. İşte bazı kaynaklarda CYRTIE (KURTİ) şeklinde yer alan kelimenin aslı da, budur!.. Eğer o tarihteki GURLAR (GUR-T) bugünkü Kürtler’in ataları ise, bu ancak Kürtler’in TÜRK soyundan olmasıyla mümkündür!
Şu halde MOGAR ve GUR, yani MACARLAR ve OĞUZLAR nasıl birbirleriyle akraba ve Güney Anadolu bölgesi halklarından ise; TUR ve GUR, yani TÜRKLER ve GÜRTLER de OĞUZ boyundan ve akrabadır. Böylece TÜRK, KÜRT ve MACAR akraba olduğu için, ve hepsinin anayurdu Hz. NUH’tan beri GÜNEY ANADOLU olduğu için MACARLAR arasında bir KÜRT OYMAĞI’na rastlanmıştır, bundan daha tabii bir şey olamaz. Aynı şekilde ta Ortaasya’daki ORHUN KİTÂBELERİ ‘ndeki KÜRT OYMAĞI adı da, bu ilişki ile anlam kazanır. (22)
Araştırmacıların yanlışı, bu kavimleri hep birbirinden kopuk ve sonraki yurtlarında ele almalarıdır. Bunun tabii sonucu olarak şaşkınlığa düşmektedirler. Halbuki esas kaynağa dönünce, hepsi birbirine bağlanır.
İşte bu yüzden 23 Nisan şenliklerine gelen MACAR çocuklar bize AKRABA diye hitap ederler, TÜRK-KÜRT ayırmadan!..
Öte yandan 1000’li yıllarda HORASAN’da GUR TÜRKLERİ vardır. Cemşid Bender adlı uyduruk tarihçi, Kürtler’in bir kısmının HORASAN’dan (TÜRK diyarından) geldiğini kabul eder… Ama Kürtler’in HORASAN’da da ZAZACA konuştuklarını söyler!.. Yani Zazalar’ı “kürt” sayar!.. Hicrî 700 yılını verir… (Teori, sayı 10)
Bu tarih tam olarak milâdî 1300 yılına denk gelir. Bender bu kişilere “Horasan Kürtleri” der ama, “Gurtu (Cyrti) Kürtleri”nin Botan Çayı civarından Milâd’dan önce kaybolup, 2000 yıl sonra Horasan yaylalarında nasıl ortaya çıktığı”nı bir türlü açıklamaz!..
Üstelik Rus kürdolog V. MINORSKY, Holandalılar tarafından zamanın en ünlü otoritelerine hazırlatılmış, ve 30 yılda tamamlanmış olan İslâm Ansiklopedisi’nin İngilizce nüshasında, “Kürtler” bahsinde “20. yüzyılda Kürtler arasında KESİNLİKLE kürt olmayan bir unsurun tesbit edildiğini (Zazalar)” belirtir (sf. 1134) ve “bu grubun Kürtçe’den çok farklı kuzey-batı lehçesi konuştuğunu” (sf. 1152) yazar. Bununla da yetinmez!.. ZAZA kelimesinin geçtiği her yerde “gerçek Kürt olmayan” kaydını düşer!.. (sf. 1151)
Cemşid Bender’in ve tüm Kürt ayırımcıların gözlerden sakladığı gerçek şudur ki, Herat ile Gazne arasındaki diyara GUR ülkesi denir!.. Firdevsi’ye Şehnâme’yi yazdıracak kadar hoşgörülü TÜRK hakanı Gazneli Mahmud’un valisi Muhammed, burada GURLULAR devletini kurmuş; MUHAMMED GUR HAN adını almıştı. (1187)
1300’lere kadar varlığını sürdüren bu GUR halkının bir kısmı, CELÂLEDDİN HARZEMŞAH ile birlikte Anadolu’ya gelmişti.
İşte Cemşid Bender’in “Horasan Kürtleri” ile kastettiği bu HORASAN GURLARI’dır!… GURAN diye bilinen Kürt aşiretleri de aslında GUR TÜRKLERİ’dir!.. GUR-GURAN, TUR-TURAN gibi çoğul ifade eder!
V. MINORSKY, Zazalar’la ilişkilendirilen ve “kürt” addedilen GÜRANLAR aşiretlerinin de Kürtlüklerini KESİNLİKLE reddeder!.. GÜRANLAR bir TÜRK boyudur, ve GORANÎ LEHÇESİ, ZAZAKİ LEHÇESİNİN en yakın olduğu dildir. Birini konuşanlar TÜRK ise, diğeri de TÜRK’tür!
Yine tekrarlıyoruz: UR-GUR-TUR-UZ-GUZ-OĞUZ farkı olmadığı gibi, bunların incelmişi ve çoğulu olan KÜR-T ile TÜR-K arasında da fark yoktur!..
Bu yüzdendir ki, Güneydoğu’daki Kürtler’e ek olarak Orta Asya’da bir Kürt boyu, Macarlar arasında da bir Kürt oymağı vardır.
Bunların hepsi birbiri ile akrabadır. HORASAN GURLARI, halis OĞUZ TÜRKLERİ’ndendir!.. Kürt diye bilinen GURAN boyu da HORASAN’dan bölgemize gelmiştir! Prof. Y. HİKMET BAYUR, meşhur “Hint Tarihi” adlı eserinde, GUR TÜRKLERİ hakkında şu bilgiyi verir:
– “EL UTKİ’nin ‘Kitab-ül Yemini’nde KALAÇLAR’ın Hindikuş (dağlarının) güneyinde yerleşmiş olduklarını, ve Orta Asya’dan gelen diğer TÜRKLER’in Hindistan’ı fethetmelerinde çok önemli rol oynadıklarını yazarken, GÜR Devleti hükümdarı ALÂÜDDİN CİHANSUZUN, SELÇUKLU SULTANI SANCAR tarafından esir edildiğini belirtir.”
– “Orta Asya’da TÜRK urukları arasında bulunan GÜRLER oldukça önemli bir yer tutar. Nitekim OĞUZ Kağan Destanı’nda, OĞUZ HAN’ın Hindistan seferinde GÜRLER Ülkesine girip, buradan (sonra) Doğu Avrupa’ya, BULGAR ülkesine hareket ettiği, seferden sonra GÜRLER’in reisinin kendisini SEMERKANT’ta karşıladığı anlatılır. GÜRAN TÜRKMAN taifesinden bahsedilir.”
– “İran’daki GÜRANLAR, menşe itibariyle GÜRLER, yani TÜRKLER’dir… ŞEYH SÂDİ, ünlü ‘Bostan’ adlı eserinde bir İranlı köylünün GÜR hükümdarına ‘Ey, TÜRK’ diye hitap etmesi de GÜRLER’in TÜRK olduğuna başka bir kanıttır.”
İBN-İ HALDUN, MUKADDİME adlı eserinde GURİLER’in TÜRK olduğunu KAT’İ-KESİN bir şekilde ifade eder… MÜNECCİMBAŞI da GURİLER’in HOTA(HİTA) TÜRKLERİ’nden olduğunu kabul eder.
Dr. MAHMUT RİŞVANOĞLU, “Doğu Aşiretleri ve Emperyalizm” adlı eserinde:
– “Orta Çağ’da AFGAN ve bugünkü TABERİSTAN ve YENİ DELHİ’ye kadar geniş bir imparatorluk kurmuş olan GAZNELİLER yıkılınca, yerlerine GUR-LUĞ adlı yeni bir TÜRK uruğu geçmiştir. GURİLER (GURLULAR) devletini kurmuşlardır. (1284-1304)”
– “Ayrıca, 1526-1830 arasında BABÜR ŞAH’tan sonraki Babüriğ hakanların devam ettirdiği GURKANİYE devleti de, bunun devamı idi.”
– “KİKİLER ve KALAÇLAR birleşik uruğlar olarak GURİLER’dir… ‘Tabakat-ı Nasiri’de Bengal fatihi Melik’ül GAZİ İHTİYARÜDDİN MUHAMMED’in GÜR ve KALAÇLAR’dan olduğu yazar ki, bundan GURLU ve KALAÇLAR’ın bir arada bulunduğunu (ve bir sayıldığını) anlamaktayız.”
– “Bugün BİNGÖL, TUNCELİ ve SİVEREK’te bulunan ve ZAZA, ÇEREKLİ, DERSİMLİ diye adlandırılan oymaklar, işte bu GURLU (GURAN) ile gelenlerdir.”
– “Bugün Doğu Anadolu’da hem Kürmanç, hem de Zaza lehçeleriyle konuşan bu TÜRKLER; GURÂNÎ TÜRKLERİ ile beraber AFGANİSTAN’da, ve kuzeyinde KARLUK TÜRK devletinin yıkılmasıyla HAZAR’ ın kuzeyinden ve güneyinden Anadolu’ya gelmişlerdir.”
Şu halde İSLAM Ansiklopedisi’deki KÜRT bahsini yazan MİNORSKY ZAZA ve GURAN bahsinde haklıdır ama, KIRMANÇ-GURMANÇ konusunda yanılmıştır!.. GURAN ve GURMANÇ TÜRKLERİ birbirlerinden farklı görünebilirler. Bazı aşiretler değişik zamanlarda İran etkisinde kalmış olabilirler. Ama kendisinin de dediği gibi, bunlar İranlılar’a da benzemezler!.. Aslında her ikisi de GUR-GUZ-OĞUZ boyundandırlar, ANADOLU TÜRKLERİ’ne benzerler!
Bunu sadece biz demiyoruz, Kürdoloji uzmanları diyor!.. Meselâ Marr “Kürtler ile TÜRKLER çok karışmışlardır,” demekten kendini alamaz!..
1987 yılında yayınlanmış olan “Etnoloji ve Sosyolojik Etütler” dergisinde “Karadeniz Etrafında 50 Yıllık Etnik Gelişim” başlıklı makaleyi yazan Dr. Alexandre Basmakof, “antropolojik bakımdan Kürtler’in TÜRKLER’den fark edilemedikleri”ni yazar!..
Bizce GUR boyundan gelen GORAN KÜRTLERİ; UYGUR, HAZAR, SELÇUK, KARAMAN gibi öz-be-öz TÜRK soyundandır!.


___________________________

(20)- Ayda, Adile; Türklerin İlk Ataları, Ankara, 1987
(21)-“T” harfinin Türkçe’de çoğul eki olduğu Divan-ı Lugat-ı Türk’te açıklanmıştır. (Cilt 1 sf.355) Tegin kelimesinin çoğulu Tegit olarak oösterilmiştir. Koman-Komanit, (Eti) Heti-Hitit, Kiray-Kerayit, Hunlar’ın ilk dayandığı Saka-Sakait gibi oymak ve uruk adlarının çoğulu “T” harfi ile yapılmıştır. Zamanımızda bile kullanılmaktadır. AS kelimesinden AST; ÜS kelimesinden ÜST türetilmiştir. (aslar ve üsler)
Öte yandan SAKA kelimesi “dağ yamacı” anlamına gelir. Çağatay lehçesinde hâlâ SAK “yan” demektir.
Yavuz, Edip; aynı eser sf.104
Kaşgarlı Mahmud, Divan-ı Lugat-ıt Türk
(22)- Yavuz, Edip; aynı eser sf.169

URAR LİNKLERİ

URAR LİNKLERİ

BU SİTE ÖNEMLİ,
ÇÜNKÜ URARLAR’IN “HURRİ DİLİNİN BİR LEHÇESİNİ KONUŞTUKLARINI
” SÖYLÜYOR!.. HİTİT-HURRİ SİTESİNDE GÖRMÜŞTÜK Kİ,
HURRİ DİLİ HİNT-AVRUPAÎ DEĞİL!..
O ZAMAN URARLAR DA ERMENİ DEĞİL!.
YUKARDAKİ AÇIKLAMAYI BİLMEDİĞİ İÇİN,
BU SİTENİN SAHİBİ URARLAR’I
“ERMENİLER’İN ATASI” İLAN EDİYOR!..
AMAN KÜRT BÖLÜCÜLER
 BU SAYFADAKİ HARİTAYI GÖRMESİN,
“HAH, İŞTE BİR KÜRT DEVLETİ!” DERLER!..
ASLINDA URARLAR’IN HURRİ BAĞLANTISI HATIRLANINCA,
O BÖLGEDE O TARİHTE BİR KÜRT HALKI BİLE OLMADIĞI KOLAYCA ANLAŞILIR.
ERMENİLER URARTU’YA SAHİP ÇIKIYOR!

GOG – MAGOG TABİRİ NEREDEN GELİYOR?

GOG – MAGOG TABİRİ NEREDEN GELİYOR?

Bazı Avrupalılar ve Araplar, TÜRKLER için GOG-MAGOG tabirini kullanırlar. Bu ifadenin nereden kaynaklandığını, dayandığı gerçekçi bir nokta olup olmadığını araştırmak gerekir.


Önce hemen belirtelim ki, GQG-MAGOG ifadesi Tevrat’ta ve İncil’de geçer. (Örnek olarak bakınız: Tekvin 12/2, Hezekiel 38/1-6) Yahudiler, Hıristiyanlar, Araplar bu iki tabirden TÜRKLER’i çıkarırlar. Yorumlarda “Kafkasya’da yaşıyan insanların, İSKİTLER’in kastedildiği” söylenir.




M.Ö. 2. binlerde Hint-Avrupaî kavimler iki grup halinde Avrasya steplerinden göç etmeye başladılar. BU GÖÇÜN SEBEBİ TÜRK URUKLARININ BASKISI İDİ. Bu gruplardan birincisi Balkanlar-Karadeniz’in kuzeyi-Anadolu hattını takip ettiler. Avrupa’nın Hint-Avrupaî, veya Aryan temelini bu göçler oluşturdu. Avrupalılar artık dillerinin M.Ö.2000-1000 yılları arasında ANADOLU’da oluştuğunu kabul etmek zorunda kalmışlardır. (John Noble-John King, USSR, 1991, Avustralya)
İKİNCİ GRUP ise daha ziyade Hint-İran kökenli idi, Kafkaslar-Fırat bölgesi hattını takip etti ve HURRİLER İLE KARŞILAŞARAK ASİMİLE OLDU.
HURRİLER M.Ö.1450 de medeniyetlerinin zirvesine çıktılar. Kendilerinden sonra gelen HİTİTLER’in Hint-Avrupaî sayılması, bu göç ve asimilasyonun bıraktığı izlerden dolayıdır. Yoksa HİTİTLER (ETİLER) Anadolu’ya dışardan gelmiş saf bir Aryan (Hint-Avrupaî) kavim değildir.
Bu ikinci gruptan bazı kabileler Hindistan’a kadar uzanıp oralara yerleştiler. Böylece Hindistan Hint-Avrupai özelliğini kazanmaya başladı.
Kısacası, “Iranian” kelimesinden bozma olan ARYAN tabiri ile kastedilen Hint-Avrupaî kavimlerın İran, Hindistan ve Avrupa’da ortaya çıkması, BERTHOLD’un tesbit ettiği gibi Avrasya steplerindeki hareketlenmeden sonradır. Aryan diye bir ırk, bir millet ve devlet daha önce var olmadığı gibi, bu gruptaki kavimler gene BERTHOLD’un söylediği gibi, medeniyeti başkalarından, TÜRK ve SAMÎ kavimlerden öğrenmişlerdir.
Öte yandan TÜRK özelliği taşıyan KİMMERLER ve İSKİTLER de Kafkaslar-Fırat yolunu takip ederek geldiler ve M.Ö. 8. asırda ORTA DOĞU bölgesine yerleştiler. İSKİTLER (SAKALAR) M.Ö.8. asırdan M.S. 2. asra kadar, doğuda ÇİN SEDDİ’nden batıda TUNA NEHRİ’ne kadar 1000 yıl varlık gösterdiler, diğer halkları etkiledirler, eserlerini bıraktılar. Bizanslı yazar ATTALIATE, “İSKİTLER ile TÜRKLER aynı ırktandır,” der.
ASUR kaynaklarına göre SAKALAR (İSKİTLER), KİMMERLER’i kovalıyarak KAFKASLAR’a geldiklerinde, SAKA (İSKİT) hükümdarı GOG’un PARATİ ve MARATİ adında iki oğlu vardı. M.Ö. 662 yılında ASUR ülkesine saldırdılar ve yenilerek esir düştüler…. PARATİ’nin (Herodot Tarihi’nde Prothies diye geçer) oğlu MADUVA (Herodot’ta Madies diye geçer) derlenip toparlanarak Anadolu, Suriye ve Filistin’i ele geçirdi. HERODOT ve XSENOPHONE bundan 100-150 yıl sonradır.
M.S.628 yazılmış olan Süryanice İSKENDER romanında geçen GOG isminin yanında geçen MAGOG ismi de Türk kavimlerinin başbuğlarının adları ile anıldıklarını hatırlatmaktadır. SELÇUKLU, OSMANLI gibi… GOG-MOG, GOG-MAGOG olmuştur. Urfa Piskaposu EFRAYM sözünü ettiğimiz eserde şöyle yazar: “Onlar GOG ve MAGOG süvarileridir. Küheylanlarının üstünde fırtına gibi uçarlar. Karşılarında durabilecek hiç kimse yoktur.”
GOGARLAR, Gog kavminden; MOGARLAR da Mog uruğundan gelir. (15) MOG diyarı, VAN ve HAKKÂRİ çevresidir. Her ikisi de İSKİT boyudur.
MACAR millî efsanelerinde MAGOR, MAGAR, ve MOGAR kelimeleri arasında fark yoktur. MAGAR sözü, MACAR adına Magyar veya Megyer’den daha yakındır. Yani MOGLAR, bir TÜRK boyu olan MACARLAR’ın atalarıdır. MACARLAR’ın ilk yurdu da GÜNEY ANADOLU’dur! Ve bugünkü Macaristan’da 30 kadar «Kürt» köyü mevcuttur.
Milattan önce 2. asırda bu bölgede Arsaklılar vardı ve MOG eyaleti’nin batısındaki BOHTAN suyu dolaylarında ise GURTU sancağı bulunmaktaydı.




***
MACARCA ………. TÜRKÇE
—————— ———————
öker ……….. öküz
tiro ……….. dana
bika ……….. boğa
buryu ………… buzağı
tyük ………….. tavuk
kos ………….. koç
kecske ………… keçi
tarlo ……….. tarla
tekno ………. tekne
karo …………. kazık
arok ……….. arık
buza ………. buğday
arpo …………. arpa
borso ……….. burçak
alma ……….. elma(alma)
ezölo ……….. üzüm
sereg ………… çeri(ordu)
tanı ……….. tanık(taşıt)
belyeg ………… belge
cıdem ………… erdem
egy ………….. kutsal (ege)
bun ………… günah (bun)
bölcs ………. bilge
kek …………. gök, mavi
sargo ……………. sarı
szam ……….. say
beli …………. bitig

_____________________________
(15)Gog-Mog kelimelerinin TÜRKLER ile bağlantısı burada da bitmez. MOG-OL kavminin Kuzey-Batı Asya’da görülmesi, onların medeniyetin merkezi Mezopotamya ile ilişkisini kesemez. Nasıl ki, Güney Amerika kızılderilileri Orta Asya’ya bağlanıyorsa; Mogolların ataları da Macarlar’ınkiyle aynıdır. Eski TÜRKLER Hazar’ın kuzey ve güneyinden Asya’ya yayılmışlardır.
Bu durum, çok eski akraba olup 2500 yıl kadar önce birbirlerinden kopan, ancak HUNLAR ve Cengiz Han zamanından itibaren de ilişkileri tekrar sıklaşan OĞUZ (Gog) ve MOĞOL (Mog) boylarının TÜRK olduğunu gösterir.
Zaten Batılı yazarların hemen hepsi ikisini aynı sayar. Bizde ise Yılmaz Öztuna gibi bir kaç yazar, herhalde tarafsız görünmek için, SÜMER, ELÂM, URAR, HURRİ gibi kavimleri Âri (Aryan) kabul eder. MOĞOLLAR’ı ise TÜRKLER’den tamamen ayrı görür. Bu davranışın Türk Tarihi’ne de, Tarih ilmine de ne kazandırdığı meçhuldür…
Ama şunu da eklemek gerekir ki, Yılmaz Öztuna diğer yandan TÜRKLER’in de Ârî olduğunu öne sürer. Yani TÜRKLER yine SÜMER, ELÂM, URAR, HURRİ, hatta HİTİTLER ile akraba çıkar!..
Yavuz, Edip; Tarih Boyunca Türk Kavimleri, sf.169
Times Dünya Tarihi sf. 55
Öztuna, Yılmaz; Devletler ve Hanedanlar, Kültür Bakanlığı, Ankara,1990

HURRİ, HATTİ, HİTİT SİTELERİ

HURRİ, HATTİ, HİTİT SİTELERİ 1 – HITTITE/HURRIAN MYTHOLOGY
2 – FORGOTTEN EMPIRES – HITTITES AND MITANNI
3 – HITTITES HİTİTLER’İN HİNT-AVRUPAÎ BİR DİL KONUŞTUKLARINI İDDİA EDİYOR… BÖYLE BAŞKA SİTELER DE VAR.
4 – HİTİT DEVLETİ
5 – HITTITE LANGUAGE BU SİTE HİÇ DEĞİLSE HİTİT DİLİNİN İLK HİNT-AVRUPA DİLİ OLDUĞUNU SÖYLÜYOR. YANİ O TARİHE KADAR AVRUPA’DA DOĞRU DÜRÜST BİR DİL YOK!
6 – THE HITTITES 1600-717 B.C.
7 – HITTITES
8 – THE HITTITES
9 – HITTITE HOME PAGE
10 – WHO WERE THE HITTITES?
11 – HISTORY OF THE HITTITES BU SİTE DE HİTİTLER’İ “İLK HİNT-AVRUPAÎ DEVLET” İLAN EDİYOR!.. YANİ, O TARİHE KADAR AVRUPA’DA DEVLET TE YOK!.. PEKİ, HİTİTLER AVRUPA’DAN MI GELDİLER BURALARA???
12 – HITTITES AND THE RIDDLE OF SCRIPTS
13 – HITTITES BU SİTE HİTİT DİLİ İÇİN “HİNT-AVRUPAΔ DİYOR, AMA HATTİ VE HURRİ DİLLERİ İÇİN “HİNT-AVRUPAÎ OLMAYAN” TESBİTİNİ YAPIYOR!
14 – AKKADIAN-HITTITE TREATY KADİM BİR BARIŞ ANLAŞMASI
15 – THE HITTO-PHOENICIANS BU SİTE DE HİTİTLER’İ FENİKELİ YAPIYOR, AMA HİNT-AVRUPAÎ DENİLEN DİL GRUBUNUN ANADOLU’DA DOĞUP ETRAFA YAYILDIĞINI BELİRTİYOR!
16 – HİTİTLER VE TÜRKİYE

GUTİLER, LULLUBİLER, KASSİTLER, MİTANİLER VE HİTİTLER İLE İLGİLİ SİTELER

GUTİLER, LULLUBİLER, KASSİTLER, MİTANİLER VE HİTİTLER İLE İLGİLİ SİTELER

Batılı tarihçilerin çoğu GUTİ-KUTİ kelimelerini Kürtler’e bağlama için kendilerini zorlayıp dururlar. Bizim hiç çekindiğimiz bir husus yok. Onun için bütün tesbit ettiğimiz GUTİ (GUT-GUR-GUZ-OĞUZ) sitelerini veriyoruz.
1 – KASSITES
4 – TIMELINE
10 – KASSITES
11 – KASSITES
12 – KASSITES
13 – KASSITES BU SİTEYİ HAZIRLAYAN DÜRÜST BİRİ, ÇÜNKÜ “BELKİ HİNT-AVRUPAÎ IRKTAN” DEMİŞ!..
14 – KASSITES EN ÖNEMLİ SİTE BU, ÇÜNKÜ “HİNT-AVRUPAÎ OLMAYAN, VE SAMÎ OLMAYAN BİR DİL KONUŞUYORLARDI,” DİYOR. BU DA HEM KÜRTÇÜ, HEM BATICI İDDİALARI ÇÜRÜTÜYOR!

ŞEHNÂME’DEN SEÇMELER

ŞEHNÂME’DEN SEÇMELER  

930’larda doğmuş, büyük TÜRK Hakanı GAZNELİ MAHMUD ile tanışmış, onun desteği ile TÜRK düşmanlığı yapan eseri Şehnâme’yi kaleme almış olan Firdevsi; bilgili bir zattır. Farsça, Pehlevice ve Arapça bilir. Müslümandır ama, şimdinin Kürt ayırımcıları gibi, geçmişe özlem duyar. Bu yüzden Fars hükümdarlarının dillerde dolaşan ve başkaları tarafından kaleme alınmış destanlarını toplamış, birleştirmiştir.
En önemlisi bunu şiirle yapmış olmasıdır. Böylece ortaya 55.000 beyitlik muazzam bir eser çıkmıştır. Yalnız eserin bu boyuta ulaşmasında, şairin savaş hikâyelerini, mecazlarını birbirine benzer şekilde tekrarlamasının rolü büyüktür.
İran’ı yeryüzündeki her şeyden üstün tutan ve bu suretle zamanımıza kadar yansıyan bir İran milli ruhu yaratan Firdevsi, bu tutumuyla övgüye lâyıktır. Bütün edebiyatçılarımız tarafından örnek alınmalıdır… Onunla boy ölçüşebilecek bir tek TÜRK şairi vardır, o da ALİ ŞİR NEVAİ’dir.(1441-1500)
Kürt ayırımcılar Avesta’dan çok Şehnâme’ye atıfta bulunurlar… Halbuki Firdevsi’nin Şehname’si, Taberi’nin tarihi kadar tarafsız değildir.
Mesela Kürt kahramanı ilan edilen Kawa, Taberî’de Kabi olarak ve iki yerde geçerken, Şehnâme’de l000 yıla yakın ömür sürer ve hep Fars hükümdarların yanındadır!. Taberî’nin nakli daha akla yakındır, çünkü Taberî Tarihi, Şehnâme’den 100 yıl önce yazılmıştır ve esas kaynaklara daha yakındır.
Bütün bunlara rağmen, tam bir tesbit yapabilmek için aynı konuları bir de Şehnâme’den özetliyeceğiz.
Firdevsi diyor ki:
– “Taç giymek, tahta oturmak törenini ilk yapan padişah KİYUMERS’dir… Ondan evvel insanlar ne giyinmesini ne de yemek pişirmesini bilirlerdi. ” (Şehnâme, Şark İslâm Klâsikleri, M.E.B., Cilt l, sf.63-64)
Buna göre Kiyumers ÂDEM olmasa da, taş devrinin ilk ateşi bulan insanı oluyor… Onun oğlu Siyamek, onun oğlu da Huşeng’dir.
– “HUŞENG 40 yıl padişahlık etti. Demiri taştan ayırdı. Kanallar yaptı. İnsanlar tohum saçmayı, ekip biçmeyi öğrendiler. Taşların birbirine çarpmasından içindeki gizli ateş meydana çıktı. Huşeng ateşi kıble yaptı. O geceyi bayram yaptı, adını Sede koydu.” (sf. 70-73)
Böylece ateşi istediği zaman yakabilen ilk insan ve Mecusi dininin kurucusu Huşeng oluyor… Onun oğlu TAHMURS, devlerden yazı yazmayı öğrendi. İddiaya göre, sadece Farsça değil; Rumca, Arapça, Sogdca, Çince, Pehlevce gibi otuza yakın dili bilirdi!.
Bizce İlk devlet kuran millet SÜMERLER olduğuna göre, KİYUMERS VE HUŞENG olsa olsa SÜMER krallarıdır. Yazıyı bulanlar da onlar olduğuna göre, TAHMURS da bir SÜMER kralıdır.
Firdevsi’ye göre onun oğlu da CEMŞİD’dir. Tabii bu krallar arasında pek çok ismin atlandığı anlaşılıyor. Hatta devletler bile değişmiş olabilir.
– “Padişahlar padişahı CEMŞİD, ahaliyi 4 gruba ayırdı: rahipler, askerler, çiftçiler ve sanatkârlar… Güzel kokuları, hekimliği keşfetti. Su üstünde gemi ile dolaştı. Tahtının üzerinde güneş gibi otururdu. Halk CEMŞİD’in üzerine mücevherler saçtılar ve bu güne NEVRUZ adını verdiler. (21 Mart) (sf. 80-86)
Görüldüğü gibi, Şehnâme’de dahi NEVRUZ’un Kürtler’le bir ilişkisinden söz edilmiyor!.. NEVRUZ, CEMŞİD’in tahta oturduğu gündür!
– “O zamanlar çölde yetişmiş bir yiğit vardı. Aynı zamanda hükümdar olan bu dini temiz adamın, şöhrete tapan DAHHAK adlı bir oğlu vardı. Çok kötü huylu idi. Pehlev dilinde ona BİYARESP (onbin at) derlerdi. Bir gün şeytan onu azdırdı. Babasını öldürmesine ortak oldu. Böylece zalim Dahhak babasının tahtını elde etti.”
(sf. 90-96)
– “Şeytan da onu omuzundan öpüp kayboldu. Dahhak’ın omuzlarında iki tane kara yılan çıktı. Şeytan bu sefer hekim kıyafetine girdi. Dahhak’a “Onları sakın kesme, insan beyni yedir, belki ölürler. Başka çare yok,” dedi.
(sf. 97-100)
– “Bundan sonra İran’da karışıklık çıktı. Herkes Cemşid’e itaatten vazgeçti. Çünkü o kötülüğe meyletti. Her yerde bir padişah çıktı. İran’ın süvarileri Dahhak’ı padişah kabul ettiler. Dahhak da Cemşid’i ele geçirip iki parça etti, yeryüzünü onun şerrinden kurtardı. Cemşid’in Şehrinaz ile Evrünaz adlı iki kızkardeşini de karı olarak aldı.”
(sf. 101-103)
– “Dehhak her gece ister halktan olsun, ister yiğit soyundan, iki delikanlıyı sarayına getirtir, ahçı bunları öldürür, beyinlerini çıkartır, yılanlara yiyecek yapardı.”(sf. 104-106)
– “Memlekette Ermayil ve Kermayil adında iki dindar adam vardı. Bunlar öldürülen iki kişiden hiç olmazsa birini kurtarmak için saraya ahçı olarak girdiler. Kapıcıların yakaladıkları İKİ KİŞİDEN birini öldürüp BİRİNİ KAÇIRDILAR. Sonra bir koyun beynini ölen gencin beyniyle karıştırıp yılana yedirdiler!” (sf. 107)
– “Bu suretle her ay 30 genç kurtarıyorlardı… ZAMANLA KİMİN NESLİ OLDUKLARI BELLİ OLMIYAN BU GENÇLERİN SAYISI 200’Ü BULDU!.. İŞTE BUGÜNKÜ KÜRT KAVMİNİN ASLI BUNLARDAN TÜREMİŞTİR Kİ, BUNLAR MAMUR ŞEHİR NEDİR BİLMEZLER!… BUNLARIN EVLERİ ÇÖLLERDE KURULMUŞ ÇADIRLARDAN İBARETTİR! KALPLERİNDE HİÇ TANRI KORKUSU YOKTUR!” (sf. l08)
Bu sözleri biz yazmadık!. Şehnâme tercümesinin 1. Cildi’nden aynen aldık!.. Böylece Kürt ayırımcıların pek bel bağladıkları bir kaynağı, gerçek haliyle ortaya koymuş olduk!.. Taberî’den 100 yıl sonra, zamanımızdan 1000 yıl önce yapılmış başka bir Kürt tanımını gün ışığına çıkarttık!
Bununla şimdinin Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı kendini Kürt sayan kardeşlerimize hakaret etmek istemiyoruz!.. Ancak onları yanlış bilgilendirerek, uyduruk tarihler, devletler ile aldatıp kışkırtanlara karşı uyarıyoruz!
Bunun yanısıra yukarıda dile getirilen “kürt kimliği”yle; onun yansıttığı “nesli belirsiz, göçebe, dağlı, din-iman tanımaz militan, bozguncu, saldırgan” özelliğiyle bir yere varmanın mümkün olmadığını göstermek istiyoruz!..
Kendini Kürt sayan, bu tavır ve anlayışla yukarıdaki tanımla bütünleşenlerin, bir “kişilik bunalımı” içinde yaşaması bize acı veriyor!.. Bu ülkenin vatandaşı olmaktan gurur duymalarını, “Ben de sizdenim” anlamına gelen “NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!” ifadesiyle bize sarılmalarını samimiyetle istiyoruz!..
Onları bağrımıza basmak bizim için de en büyük mutluluktur.

ALP ER TUNGA VEYA EFRASYAP

ALP ER TUNGA VEYA EFRASYAP

Biraz daha devam edelim ki, tesbitimizin doğruluğu ortaya çıksın. Hem de İran kaynaklarından!…
Taberî diyor ki:
– “Farslara gelince, ancak FERİDUN oğullarının hükümdarlık ettiğini söyler, (ama) kendi kavimlerinden olmıyan yabancı biri hükümdarlık etmişse, onun hükümdarlığı haksızlıkla ele geçirdiğini iddia ederler.”
-“TUC ile Selm kardeşleri İrec’i öldürdükten sonra yeryüzünü aralarında bölerek 300 yıl hüküm sürdüler. Bu arada İrec’in oğlu Minuşehr hükümdardı. TÜRK kavminden TOC’un oğlu, onun üzerine saldırarak IRAK’tan sürmüşse de, daha sonra Minuşehr onu memleketinden kovmuştur. Bundan sonra İrec’in intikamını almak üzere TÜRK memleketi üzerine yürümüş, (amcası) TOC’dan intikamını aldıktan sonra ülkesine dönmüştür.”
-“Rüstem’in oğlu Feşmec’in oğlu EFRASYAP, Şehrasp’ın oğlu olup TÜRKLER KENDİLERİNİ ONA NİSBET EDERLER. DİĞER BİR RİVAYETE GÖRE EFRASYAP, FERİDUN’UN OĞLU TOC’UN OĞLU ERŞARP’IN OĞLUDUR!. (Cilt 2, sf. 532-534)
Bu karışık ifadede eski metinlerde el kopyalarından kaynaklanan ve sık görülen bir isim karmaşası var. Birinci rivayette ŞEHRASP diye geçen isim, ikinci rivayette ERŞASP olmuş. İkisini aynı kabul etmek gerekir. O takdirde rivayetler arasındaki fark, EFRASYAP’IN FERİDUN’UN 3.GÖBEK TORUNU MU, YOKSA 6. GÖBEK TORUNU MU OLDUĞUNA indirgenmektedir. Her iki halde de EFRASYAP, YANİ TÜRKÇE ADIYLA ALP ER-TUNGA;, FERİDUN’UN, YANİ OĞUZ HAN’IN TORUNUDUR!..
Öyleyse TÜRKLER, HZ. NUH’TAN SONRA (M.Ö. 4000) ANADOLU-MEZOPOTAMYA- İRAN üçgeninde SÜMER, ELÂM, TOURKİ ve TURUKKULAR OLARAK BULUNDUKLARI GİBİ, OĞUZ HAN DEVLETİ OLARAK HZ. İBRAHİM ZAMANINDA DA (M.Ö. 1800) VARDI, VE TARİHÇİLERİN KABUL ETTİĞİ GİBİ, TÜRK ADIYLA BİN YIL SONRA DA VARDI!
Taberî devam ediyor:
– “Minuşehr’in TOC ile Serm’i öldürmesinden 60 yıl sonra (TÜRKLER) onu Taberistan’da kuşattılar. Ancak sonradan AFRASYAP ile Minuşehr barıştılar… Aralarında Belh (Amuderya) ırmağını sınır yaptılar… (Daha sonra) TÜRKLER orada yaşıyan teb’aya el uzatmışlardır. (Dönemin) Yemen hükümdarı Ra’iş, süvari bölüklerinin başına Şemir’i tayin ederek onları TÜRK memleketine gönderdi. Şemir, AZERBEYCAN’a sahip olan TÜRKLER üzerine yürüdü.” (sf. 533-540)
– “Hükümdar Minuşehr öldükten sonra TÜRK oğlu Rüstem oğlu Feşenc oğlu EFRASYAP; Haniares’i ve Fars halkını yenerek kendi hakimiyeti altına aldı. Rivayete göre EFRASYAP BABİL’E KADAR İLERLEMİŞTİ. Tahmasp oğlu ZEVV’İN ZUHURUNA KADAR DA BÖYLE KALDI.”
– “Minuşehr bir cinayetten dolayı Tahmasp’a darılmıştı. Tahmasp TÜRK yurduna giderek Vakmin adlı TÜRK hükümdarının memleketinde yaşamaya başladı. Kızıyla münasebet bağladı. Bu TÜRK prensesinden olan Zevv, TÜRK Vamin’i öldürmüş, EFRASYAP’ı Fars memleketinden TÜRK yurduna sürmüştür. Bu günü Acemler, Nevruz ve Mihrican’dan sonra 3. Bayram yapmışlardır.” (sf. 448-651)
Bir defa görüyoruz ki, daha önce “TUC oğlu” ifadesini kullanan Taberî, bu bölümde “TÜRK oğlu” diyor. Ve TÜRKLER’in Azerbeycan’dan Babil’e kadar bütün Doğu Anadolu ve Mezopotamya’yı idarelerine aldıklarını, uzun süre ellerinde tuttuklarını belirtiyor.
İkincisi, düşmanlık gösterseler de, hatta FERİDUN’a Fars deseler de İranlılar; o dönemden itibaren TÜRKLER ile akrabadır. Kız alıp vermiş, hükümdar soyu müşterek kan taşımıştır.
Bu yüzden Kürt ayırımcıların kendilerini bölgede Araplar’dan, Acemler’den, TÜRKLER’den farklı ve tamamen Aryan bir millet gibi göstermeye çalışmalarının anlamı yoktur. Bölgede Hz. İBRAHİM’den beri birbiri ile akraba olmıyan yoktur ki!.. Kürtler’in kendilerini bizden kopararak herhangi bir medeniyete sahip çıkmaları da mümkün değildir. Çünkü bunun ne devamını getirebilmiş, ne de geliştirebilmişlerdir. Kürtler hep söylediğimiz gibi, karışmış, farslaşmış, göçebe bir halktır.
Taberî Tarihi ile devam edelim:
– “Zevv 3 yıl hükümet sürmüş, ondan sonra Keykubad hükümdar olmuştur. O, TÜRKLER’in başkan ve büyüklerinden olan Tüdürsiya’nın kızı ile evliydi. Belh (Amuderya) Irmağı’na yakın bir yerde oturdu. Maksadı TÜRKLER’in Fars sınırları içine sızmasına mani olmaktı.” (sf. 651-652)
– “(Daha sonraki hükümdar) Keykavus, rivayete göre, Yemen hükümdarının kızı ile evli idi. Süzabe adlı bu sihirbaz kadın, üvey oğlu Siyavuş’u severek münasebette bulunmaya çağırdı… Oğlan yanaşmayınca babasıyla arasını açtı. Siyavuş Rüstem’e başvurdu. Rüstem Siyavuş’u TÜRKLER üzerine yürümeye kışkırttı. Siyavuş EFRASYAP’la karşılaşmak üzere TÜRK memleketi üzerine yürüdü. Fakat meseleyi barış yoluyla hallettiler. EFRASYAP, memleketine gelen Siyavuş’a saygı göstererek ona kızını verdi. Bu kadın Keyhüsrev’in annesidir. Ancak araları açıldı. (TÜRKLER) Siyavuş’u öldürerek azalarını parçaladılar.”
– “KEYKAVUS annesi ile çocuğu TÜRK yurdundan (İran’a) getirtti. Sonra Rüstem ve diğer komutanlar idaresinde TÜRKLER’e karşı asker gönderdi. Yeryüzünde ne kadar toprak varsa, eline geçirdi.”
– “Keykavus’tan sonra yerine KEYHÜSREV geçti. EFRASYAP’tan babası Siyavuş’un kanını talep etti. Ordusu TÜRKLER üzerine yürüdü, fakat bozguna uğradı. Daha sonra komutanı Cuzrec TÜRKLER’e büyük telefat verdirdi. KEYHUSREV, EFRASYAP’ı takip ederek onu ele geçirdi ve onu Siyavuş gibi boğazladı.” (sf. 728-746)
– “Keyhüsrev’den sonra yerine LEHRASP geçti. Onun zamanında TÜRKLER’n kudret ve şevkleri arttı. Lehrasp Belh’te oturur ve TÜRKLER ile savaşırdı. Babil kralı BUHTUNNASAR onun zamanında yaşamıştır. Filistin’i ele geçirerek (Hz. SÜLEYMAN’ın başladığı, Hz. DAVUD’un bitirdiği) Beyt El-Makdis’i yıkmıştır.” (sf. 776-780)
Bu tarih bizi M.Ö. 600’lere getirir. Yani İSKİTLER, MEDLER ve ZERDÜŞT dönemine… Kürt ayırımcılar sürekli TÜRKLER ile aralarında bir fark bulmaya çalıştıklarından, son din İSLAM’ı bir kenara bırakıp Zerdüşt dinine sarılmışlardır. Onlara göre Zerdüştlük Kürtler’in asli dinidir. Ama tarih öyle söylemiyor. Halbuki ZERDÜŞTLÜK, bir amanlar TÜRKLER’in de dini idi!
Önce gene Taberî’yi okuyalım:
– “Lehrasp’ın yerine oğlu BEŞTASP geçti. Esfiman oğlu ZERDÜŞT onun hükümdarlığının 30. yılında zuhur ederek peygamberlik iddiasında bulunmuştur. Rivayete göre Zerdüşt vahiy iddia ettiği kitabını hükümdara takdim etmiş, o da bunu 12.000 öküz derisi üzerine altınla yazdırdıktan sonra Derbişed adlı bir yerde muhafaza etmiştir…Zerdüşt, Beştasp’a TÜRK Hakanı ile arayı bozmasını, barış şartlarını yerine getirmemesini tavsiye etti… Bu arada TÜRK Hakanı HUZURASP, Belh üzerine yürüdü. Beştasp kaçarak Fars civarında bulunan Tamider kalesine sığındı… Oğlu İsfendiyar’ı hükümdarlığı ona bırakacağını vaadederek TÜRKLER üzerine saldırttı. İsfendiyar TÜRKLER’i yendi. Ancak Beştasp, onu Rüstem’e gönderdi. Rüstem de İsfenderiyar’ı öldürdü… Beştasp, Zerdüşt fikirlerini açıklayıncaya kadar Sabii idi.” (sf. 813-819)
İşte TABERÎ bize bunları anlatıyor. Biz bu bilgileri değerlendirerek, insanların atasının BİR, kullandıkları dillerin kaynağının da BİR olduğu sonucuna varıyoruz. Ama eğer birileri çıkıp ta, dünyayı ÂRÎ, SAMÎ, TURANÎ gibi bölümlere ayırıyorsa; diyoruz ki, BİZ ÂDEM’DEN BERİ VARIZ!.. HEP MEDENİ, HEP DEVLET SAHİBİ OLMUŞUZ. SANATTA, EDEBİYATTA HİÇ GERİDE KALMAMIŞIZ!.. Kaya ve duvar resimleri, SÜMER su kanalları, TÜRKİSTAN kerhizleri, tamgalar, çivi yazısı, tapınaklar, Gılgamış Destanı hep bu medeniyetin başlangıcını gösterir. TÜRKLÜK o tarihten az günümüze kesintisiz uzanır.
TABERİ TARİHİ de bunun delilidir!.

TABERÎ TARİHİ’NDEN SEÇMELER

TABERÎ TARİHİ’NDEN SEÇMELER
Aynı dönemleri anlatan iki önemli eser daha vardır ki, bunlardan biri Firdevsi’nin ŞEHNÂME’si, diğeri de Taberi’nin MİLLETLER VE HÜKÜMDARLAR TARİHİ’dir. Her iki zat da aslen İranlı ve müslüman olup, Taberi Tarihi M.S. 915’de, Şehnâme ise 1010’da tamamlanmıştır. Yani aralarında 100 yıl kadar bir fark vardır. Taberî Tarihi Arapça yazılmış olmasına rağmen İran efsanelerine de yer verir, ancak esas amacı ayet ve hadislere dayanarak dünya tarihini yaradılıştan itibaren tesbit etmektir. Şehnâme ise Farsça yazılmış olup, sanki Firdevsi İSLAM’ı tam benimsememiş gibi, tamamen eski Pehlevi efsanelerine dayanır ve daha çok İranlılar’ın TURAN’la, yani TÜRKLER’le mücadelesi üzerinde yoğunlaşır.
Biz TABERÎ TARİHİ ile başlıyalım ve olayları özetliyerek inceliyelim… Taberî der ki:
– “Bazı İranlı tarihçilere göre KİYUMERS, insanların ilk atası ÂDEM’dir. Bazısı da onun NUH’un oğlu YAFES’in oğlu CAMER olduğunu, şehirler inşa ettiğini, geniş bir imparatorluk kurunca ÂDEM adını aldığını (bundan dolayı da ilk ÂDEM ile karıştırıldığını) söylerler.” (Cilt 1, sf. 191-192)
Bu ifade çok önemlidir… Hz. ÂDEM şehir kurmadığına göre, Fars tarihlerinde geçen KİYUMERS’in YAFES oğlu CAMER olma ihtimali yüksektir. CAMER adı, TEVRAT’ta geçen GOMER’e ve SÜMER’e benzemektedir. Şu halde KİYUMERS, olsa olsa SÜMER krallarından biridir. YAFES soyundan gelmesi ve SÜMER asıllı olması onu TURANÎ yapar.
Buna göre ya YAFES Ârî denilen İranlıların da atası oluyor, ya da İranlılar TÜRKLER ile yakın akraba oluyor… Her iki halde de o dönemin TÜRKLER’i ile İranlılar’ını birbirinden ayırmak mümkün değil! Bu iki milletin birbirlerine düşman olması çok sonraları ortaya çıkmıştır… Ve tıpkı Arap-İsrail düşmanlığı gibi kardeş kavgasından ibarettir.
Taberî der ki:
– “İranlı tarihçiler HUŞENC’in ÂDEM’in oğlu olduğunu, ilk hükümdarlık yapan kişi olduğunu öne sürerler. Bazı tarihçiler de HUŞENC’in NUH’un oğlu SAM’ın torunlarından olduğunu belirtirler.”
– “Bazı İranlı tarihçilere göre Hz. NUH, asıl adı BİVRASP olan ZAHHAK çağında yaşadı. CEMŞİD de o dönemde hükümdardı. CEM’in Babil’e vardığı (ve fethettiği) gün milli bayram oldu ki, Hürmüz-i Ruz veya Efruz-i Din-i Mah diye bilinir. Halk bu günü NEVRUZ BAYRAMI edinmişlerdir. 5 gün sürer. 6. güne Hurdaz Ruz denir.”
– “Cem uzun süre adalet için hükümdarlık ettikten sonra Yüce TANRI’nın nimetlerini inkâr etti. Bunun üzerine melekler onun yanından uzaklaştılar. Zahhak (Dehhak) bunu anladı ve Cem’i yakalıyarak bıçkı ile orta yerinden ikiye böldü.” (sf. 202-231)
Sondan başlayarak açıklayalım: Bir defa görüldüğü gibi NEVRUZ BAYRAMI’nın Kürtler ile hiç bir alâkası yok!.. Yok efendim, KAWA, DEHHAK’ın sarayına dalmış ta… kafasına gürzünü indirip onu öldürmüş te… sonra sarayını yakmış ta… işte o güne NEVRUZ denmiş, Kürtler de o yüzden ateş yakıp üzerinden atlarmış!.. Bu palavranın tarihî hiç bir mesnedi olmadığı gibi, NEVRUZ’un CEMŞİD’in BABİL şehrine girmesiyle ilgili olduğunu açıkça görüyoruz!
HUŞENG, İranlı tarihçilerin pek öğündüğü bir hükümdardır. Ama Hz. ÂDEM’in oğlu olma ihtimali yoktur. Olsa olsa, ÂDEM adını alan CAMER’in oğlu olabilir. Bu da onu SÜMERLER’e bağlar ve TURANÎ yapar. Diğer rivayete göre de SAM’ın torunudur ki, o zaman da Aryan değil, SAMÎ olduğunu kabul etmek gerekir.
Aslında SÜMERLER bölgede gerçekten M.Ö. 4000 yıllarında görünmüşler, ancak derlenip toparlanmaları 3300 yılını, yani yazıyı buldukları tarihi bulmuştur. M.Ö. 3300-2715 arası ise oldukça karanlıktır. 2715 tarihinden sonraki kralları ise bilinmektedir.
Cemşid’e gelince, Hz. ÂDEM ile NUH peygamber arasında yaşamış bir hükümdar olmaktadır. Tarih ise M.Ö. 4000 yıllarıdır. Fars tarihlerinde CEMŞİD, HUŞENG’den sonradır. Ama anlatılanı kabul ederseniz, önce olması gerekir.
Bizce HUŞENG denilen zat Hz.NUH’tan bir müddet sonra (M.Ö.3500), CEMŞİD ise epey sonra, (M.Ö.2000) devlet kavramının iyice geliştiği dönemlerde yaşamıştır.
KİYUMERS, HUŞENG, CEMŞİD gibi hükümdarlar aslında efsanevî birer şahsiyet kazanmış, muhtemelen bir kaç kişinin hayatını, icraatını benliklerinde bütünleştirmiş isimlerdir. Yine de onların hayatında tarihî gerçeklerden kırıntılar bulabiliriz.
Bu açıdan bakınca ve Babil’e girdiği gözönünde tutulunca, CEMŞİD’in KASSİT krallarından olduğu düşünülür. Hatta Kürt ayırımcılar bu krallığı tümden “kürt” yaparlar! Babil’de hüküm süren KASSİT Hanedanı’nın (M.Ö.1720-1157) ilk kralının adı KANDAŞ, 15. kralın adı KARA-İNDAŞ, 24. kralının adı ise KADAŞMAN TURGU (TÜRK KADAŞMAN)’dır. (11) Eğer CEMŞİD KASSİT sülâlesinin ilk hükümdarı ise, öz-be-öz TÜRK’tür!..
CEMŞİD’i öldürdüğü belirtilen ZAHHAK (DEHHAK), sert idaresinden dolayı ASURLAR ile bağdaştırılır. Eğer bu doğru ise, CEMŞİD’in Babil’in ASUR hakimiyetine girdiği M.Ö. 853 yılında öldürülmüş olması gerekir… Bu anlatılanların hepsinin bir kişinin başından geçmiş olması imkânsızdır.
Taberî diyor ki:
– “NUH’un gemisi CUDİ DAĞI’nda KARDA denilen yere konmuştur. Ancak Mecusiler (Ateşe tapan İranlılar) TUFAN’ı bilmezler!.. Bazıları da Babil civarında olduğunu, kendi yurtlarına ulaşmadığını iddia ederler!..”
KARDA kelimesi SÜMER taşında geçen KARDAKA ve “ONBİNLERİN RİCATI”ndaki KARDUK kelimelerini hatırlatıyor… Zaten CUDÎ Dağı Ksenophon’un KARDUK DAĞLARI dediği bölgeye yakındır… Böylece KARDUK ÜLKESİ, NUH’un ve oğlu YAFES’in de indiği bölge oluyor… Yani bölgeyi TÜRKLER’den arındırmak mümkün değil!
Kürt ayırımcıların pek üzerinde durdukları “zalim Dehhak”, kelime olarak EZDEHAK’tan geliyor ve EJDERHA anlamında… Bazen ZEHHAK, bazen DEHHAK olarak geçiyor ve bu konuda Taberî şöyle diyor:
– “Acemler Zahhak’ın kendilerinden olduğunu, CEMŞİD’in kızkardeşinden doğduğunu iddia ederler. Yemenliler ise onun, kendilerinden (Arap) olduğunu öne sürerler… Bu kişi TANRI tarafından Ezdehak (ejderha) suretine tebdil edilmişti. Kûfe yakınlarındaki Ners adlı bir köyde oturmuştu. Çok adam öldürürdü. Ensesinde iki beze çıkmıştı. Ağrılarını dindirmek için her gün iki adam öldürüyor, beyinlerini bu bezelere sıvayınca ağrıları diniyordu.”
– “Zulmü çoğaldıktan sonra Babil ahalisinden biri ona karşı isyan bayrağını çekti. Zahhak asiyi çağırttı, maksadını sordu. O da, ‘Şiddetin dünya ölçüsünde olmalıdır, sen yalnız bizi öldürüyorsun,’ dedi. Zahhak onun taleplerini kabul etti. Her gün öldürülmekte olanların, dünya ahalisinden seçilmesini emretti.”
Taberî’nin bu rivayeti naklettiği Hişam’a göre, Isfahan ahalisi bu bayrağı çeken adamın soyundandır. Bayrak ta arslan derisinden yapılmıştır. Altın ve mücevherlerle süslenmiş olup Fars hükümdarlarının hazinesinde saklanmaktadır… Yine Hişam, Zahhak’ın “bizim Nemrut dediğimiz kişi” olduğunu belirtmektedir.
Şu halde “Kürt milliyetçisi diye yutturulmak istenen Demirci Kawa “gürzüyle bir vuruşta Dehhak’ı öldürdü, sonra Kürt İmparatorluğu kurdu” diye ayırımcılar tarafından öne sürülen olay, safsatadan ibarettir!.. Kürt olduğuna dair hiç bir delil bulunmayan Kawa’nın yaptığı, olsa olsa “sade bizi öldürme, başkalarını da öldür” demesi, ve bunun Dehhak kabul edilmesinden ibarettir!..
İkinci husus, Hişam’a göre “ISFAHAN halkı bu zatın soyundandır,” yani şehir halkıdır, dağdan gelen Kürtler değildir. Bugün de ISFAHAN halkı Kürt olmadığına göre, bu demirci Kürt falan da değildir!
Taberî devam ediyor:
– “CEMŞİD’in 9. göbek torunu olan FERİDUN, Zahhak’a karşı harekete geçerek onu bağladı, Dünvabend Dağı’na götürdü. Acemler Zahhak’ın hâlâ demir bukağılara vurulmuş halde orada yaşadığına inanırlar… Hişam ise, Feridun’un Zahhak’ın iki karısı ile evlendiğini, başına demir bir çomakla vurup bayılttığını, sonra dağa götürüp bağladığını belirtir. Feridun bu günü (Mihr-i Ruz) bayram ilan etti. Halk bugün Mihr-i Can der.”
Demek ki, DEHHAK’ın başına vurup onu bayıltan (öldüren değil) FERİDUN, asla KAWA falan değil!.. İkincisi, sarayı falan yakmıyor!.. O gün için ilân bayram da, MİHR-İ RUZ, 17 Eylül günüdür, NEVRUZ olan 21 Mart değil!.. NEVRUZ neydi?.. Yıllar önce CEMŞİD’in BABİL’e giriş günüydü!
Ancak dürüst bir tarihçi olan Taberî, İran kaynaklarından gelen versiyonu da kitabına almış:
– “Zahhak’ın ensesinden uzunca, yılan başına benzer iki et parçası sarktığını söylerler… TANRI Zahhak’ın yok edilmesini buyurduğunda, Isfahan halkından ve avamdan KABİ adında biri, iki oğlunu kurtarmak için harekete geçti. Yanında taşıdığı dağarcığı değneğinin ucuna takarak bayrak edindikten sonra, Biyurasp’a (Zahhak) karşı savaşmaya başladı. Zahhak korktu ve kaçtı… Kabi Zahhak’ı yendikten sonra halk, bu bayrağı uğurlu saydı. Halk KABİ’nin etrafına toplanarak onu hükümdar yapmak için birbirlerine baktı. KABİ, ‘Ben lâyık değilim,’ dedi. FERİDUN’u tavsiye etti. Bundan sonra FERİDUN hükümdarlık tahtına çıktı… Söylendiğine göre Zahhak 1000 yıl yaşamış, 600 yıl hüküm sürmüştür.” (sf.258-261)
Görüldüğü gibi bu koldan gelen rivayette Kabi (Kawa) daha aktif bir rol üstlenmesine rağmen, öyle “kapıp topuzu Dehhak’ın başın indirmiş, sonra sarayını yakmış, sonra o günü Nevruz ilan etmiş, Nevruz ateşi de o yangından kalmaymış” gibi ayırımcı uydurmalarına kaynaklık edecek bir kayıt yok!.. ISFAHANLI, yani şehirli, ve meslek sahibi (demirci) bir halk kahramanı!.. Öyle dağlı göçebe Kürt falan değil!
Taberî ırklar ve milletlerin ortaya çıkışı ile ilgili önemli bilgiler de veriyor. Şurası muhakkak ki, zamanımızda olduğu gibi (Meselâ Suudi Arabistan adını ülkeye hakim olan Suud ailesinden almaktadır) yakın geçmişte doğu ülkeleri, devlet kuran hanedanın atasıyla anılırdı. Osmanlılar, Selçuklular, İlhanlılar hep bu kategoriye girer. Daha eskiden bütün ülkeler öyle idi. Bu açıdan Taberî’nin NUH sülâlesi üzerinde durmak gerekiyor.
Taberî’ye göre NUH’un oğlu YAFES’in 7 oğlu 1 kızı oldu… Bunlardan CUMER Yecüc-Mecüclerin atasıdır… Diğerleri de Mareh, Va’il, Huan, Tubil, Huşel ve TÜRSL’dir… Sonuncusu TÜRKLER’in atasıdır. Ancak daha önceki tesbitlerimizi birleştirirsek, CUMER (SÜMER) aynı zamanda başka TÜRK boyları ile İranlıların da atası olur.
HAM’ın oğlu Köş, TÖRSL’nin torunu Krabil ile evlendi ve Habeşli, Sindli ve Hintliler bu soydan türedi… HAM’ın diğer oğlu Kut, yine TÖRSL’ün torunu Banht ile evlendi, Mısır ve Kıpt halkı bunlardan türedi… HAM’ın 3. oğlu KEN’AN, TÖRSL’ün 3. kız torunu ile evlendi ve Nube, Feyyan, Zenc, Zegave ve Sudan siyahilerinin atası oldu.
SAM’ın ise Efşahed, Aşuz, Lavez, Avlim ve İrem adlı oğulları vardı… Lavez, YAFES’in tek kızı Şubke ile evlendi ve Fars, Cürcan boyları ile, Tasım ve Amelika, ayrıca Umman, Hicaz, Şam ve Mısır ahalisinin bir kısmı bunlardan türedi. Mısır firavunları da bunlardandı… Ayrıca Casim, Benu Hef, Hezzan, Benu Matur, Benu Azrak, Necd, Büdeyl, Rahil, Gifar, Teyma halkı da bunlardan idi… İrem’in Avs, Gasirve Havül adlı evlâtları oldu. Bunların da Ad, Semud, Abil ve Cedis adlı oğulları oldu ki, bu addaki kavimlerin atalarıdır. (aynı eser sf. 267-270)
Tasım, Amalik, Emim ve Casimler Arap olup saf Arapça konuşurlardı… Ad, Semud, Abil ve Cedis kavimleri de Arab-ı Aribe (Saf Arab) olup, Arabça’nın Muzar lehçesiyle konuşurlardı… Araplar, daha sonradan gelen İSMAİL soyuna ARAB-I MÜTARRİBE (Sonradan Araplaşmışlar) derlerdi.
İşte bu son husus, bizim İBRAHİM Peygamber’in TÜRKLER ile en azından akraba olduğu fikrimizin delilidir!..
Taberî BABİL KULESİ olayını, yani dillerin birbirinden kopması hadisesini SAM’ın torunlarından Faleg’e bağlar… Ona göre Faleg’in Arapçası KASIM, yani bölendir. Diller onun zamanında bölündüğü için bu adı almıştır. Yine bu kişinin torunlarından TAREH, Hz. İBRAHİM’in babasıdır. TAREH’in Arapçası da AZER’dir. Aynı dönemde yaşamış olan Nemrud ise HAM’ın torunlarındandır. Bir rivayete göre de Babil Kulesi olayı Nemrud’un hükümdarlığında olmuştur. Bu olaydan sonra HAM oğulları 18, SAM oğulları 18, YAFES oğulları ise 36 ayrı dilde konuşur olmuşlardır. (sf. 270)

OĞUZ HAN KİM?

OĞUZ HAN KİM?
Tarih ilminin bir bilmece gibi parçaların bir araya getirilmesi olduğunu bilmeyen bazı taklitçiler, OĞUZ HAN’ın TEOMAN (M.Ö.244-209) veya METE (M.Ö.209-174) olduğunu öne sürerler!.. İyi ki kalkıp CENGİZ HAN (M.S.1162-1227) dememişler!.. Bizce OĞUZ HAN çok daha eskilerde yaşamıştır.
Aslında SÜMERLER’den beri yazı kullanan TÜRKLER’in kendi tarihlerine fazla ilgi göstermemesi, tarihlerinin daha çok Çinliler, Yunanlar ve İranlılar tarafından yazılmış olması, bu karışıklıkları doğurmuştur. Bir çok TÜRK boyunun adı maalesef YUAN-YUANLAR gibi Çince adları ile anılmaktadır. Aynı şekilde Yunan tarihçiler TÜRKLER’e HEFTALİT demekte, büyük TÜRK hakanı ALP ERTUNGA İranlı tarihçiler tarafından EFRASYAB diye anılmaktadır.
Büyük Tarihçi Dr. Rıza Nur da OĞUZ HAN konusunda aynı tesbiti yapar ve TEVRAT’ta geçen YAFES’in soyundan MOĞOL’un oğlu OĞUZ HAN’ın HZ. İBRAHİM zamanında (M.Ö.1800’ler) yaşamış olduğunu belirtir. Kaynak olarak ta OğuznÂme’yi, Tarih-i Cihanküşa’yı ve Cami-üt Tevarih’i gösterir.
Taberî şöyle diyor:
– “TÜRK, HAZAR ve başka Arap olmayan kavimlerden yetişen hükümdarların hepsi de YAFES oğullarından gelmiştir. İranlıların son hükümdarı Yezdicerd de dahil, bütün Fars hükümdarları da YAFES’in torunlarından Kiyumers’in soyundandır.” (sf. 270)
Bu duruma göre bütün İran hükümdarları ya TÜRK, ya da TÜRKLER ile yakın akraba olmaktadır. Bu husus kolay kabul edilebilir. Çünkü ŞAH İSMAİL’den sonraki bütün İran şahları, son ikisi hariç, TÜRK’tür. Öncekilerin de TÜRK kökenli olması, hiç şaşırtıcı gelmiyecektir. Ayırımcılık güden Kürtler ise, Farslar yolu ile Arî ırka bağlansa dahi, TÜRKLER ile akrabadırlar ve TÜRKLER tarafından idare edilmişlerdir. Bu gerçek en az 1000 yıllık bir tarih kitabında, TABERÎ’de yer almıştır.
Esas enteresan kısım, bundan sonra gelmektedir. Taberî çeşitli rivayetleri birleştirerek FERİDUN hakkında şunları anlatmaktadır:
– “Feridun mazlumların haklarını korudu, halka TANRI’ya ibadeti, adaleti ve insaf ile iş görmeyi ve iyilikte bulunmayı emretti… ÜÇ OĞLU VARDI.. SERM, TUC ve İREC… FERİDUN MEMLEKETİNİ ONLAR ARASINDA BÖLDÜ. BUNU YAPARKEN HİSSELERİ OKLAR ÜZERİNE YAZDI. OĞULLARINDAN HER BİRİNE BU OKLARDAN BİRİNİ ALMALARINI EMRETTİ. SERM’E RUM VE BATI ÜLKELERİ; TUC’A TÜRK VE ÇİN ÜLKELERİ; İREC’E DE IRAK VE HİNT ÜLKELERİ İSABET ETTİ!..” (sf. 280)
Bu hikâye bizim hiç te yabancımız değildir. Sadece sayı 3 değil de 6’dır ve okun yanısıra bir de yay vardır. VE OĞUZ HAN ÜLKESİNİ 6 OĞLU ARASINDA BÖYLECE PAY EDER!.. ÖYLEYSE, tarihçilerimizin bir türlü bulamayıp ta, Mete’de karar kıldıkları OĞUZ HAN, bütün eski efsanelerde yer alan hükümdar FERİDUN’DAN BAŞKASI DEĞİLDİR!..
Kürt ayırımcıların ÂDEM’den Milad’a kadar ne kadar devlet varsa onlarla birlikte CEMŞİD ve FERİDUN’u kendilerine mal etmeleri kadar anlamsız bir şey olamaz! Bu iddia doğru olsaydı, bir imparator olan FERİDUN’un dünyayı oğulları arasında bölmesinden sonra Asya ve Avrupa’da pek çok Kürt devleti ortaya çıkması gerekirdi. Halbuki ne o zaman vardır, ne de (kendilerinin de kabul ettikleri gibi) son 2500 yıl içinde Kürtler bir devlet kurabilmişlerdir.
Halbuki OĞUZ HAN soyundan gelen TÜRKLER için durum farklıdır. Hemen her nesilde yeni bir devlet kurulmuş ve TÜRKLER TARİH SAHNESİNE ÇIKTIKLARI İLK GÜNDEN BERİ HİÇ BİR ZAMAN DEVLETSİZ KALMAMIŞLARDIR!.. SÜMERLER’DEN BUGÜNE 200’DEN FAZLA TÜRK DEVLETİ GELİP GEÇMİŞTİR. BUNLARIN EN KÜÇÜĞÜ BİLE, ŞİMDİKİ BİRLEŞMİŞ MİLLETLER ÜYESİ 100 DEVLETTEN DAHA UZUN ÖMÜRLÜDÜR, 50 DEVLETTEN DAHA BÜYÜKTÜR. BU İNANILMAZ ÖZELLİK DÜNYADA SADECE TÜRK MİLLETİNE MAHSUSTUR!
FERİDUN’un TÜRKLER’in atası OĞUZ HAN olduğunun bir başka delilini de, Taberî şöyle vermektedir:
– “Rivayete göre TUC ile SERM, İREC’i kıskandıklarından üzerine atılıp onu öldürdüler. TUC kardeşine uçları ilmikli bir ip uzattı. SERM, İREC’i bu iple boğdu. BUNDAN DOLAYI TÜRKLER İLMİKLİ İP KULLANIRLAR!..” (sf. 283)
Yani FERİDUN’un oğulları arasında meydana gelen bir olayın TÜRKLER’de TÖRE olarak benimsenecek kadar önemi var!.. Ve bu töre 1600’lerin padişahı GENÇ OSMAN’ın, Sultan MUSTAFA’nın idamında dahi uygulanmıştır. Bundan büyük delil olur mu?..
Aynı sayfalarda Taberî, bundan en az 1300 yıl öncesine, Hz. ÖMER’in oğlu Abdullah’a ait bir KÜRT tanımına da yer vermiş:
– “KÜRTLER, FARSLARIN GÖÇEBE ARAPLARIDIR… Onlardan biri Nemrud’a, İBRAHİM’i ateşte yakmasını tavsiye etmiştir.” (sf. 323)
Bu da bizim baştan beri söylediğimiz bir gerçeği, KÜRT adının “göçebelere verilen bir sıfat”tan başka bir şey olmadığını, bir millet ve ırkı belirtmediğini ortaya koymaktadır.
Taberî, FERİDUN’dan sonraki İran bölgesi hükümdarı Lehrasp’ın TÜRKLER’le İrec’in intikamını almak için savaştığını söylüyor. İlerde göreceğimiz gibi Firdevsi de TÜRKLER ile Farslar arasındaki savaşların temelini İREC’in öcünün alınmasına bağlar. Ancak bunlar bizim fikirlerimizi destekler! TÜRKLER’in bölgeye öyle Malazgirt Savaşı ile gelmediklerini, ta Hz. İBRAHİM döneminde dahi bölgede hem de adıyla sanıyla varolduğunu gösterir. SÜMERLER’in TÜRK olduğunu kabul etmiyenler için bile, bu tarih M.Ö. 1800’lere gider!..
Kaldı ki, Taberî şu ifadesi ile her türlü kuşkuyu da siler:
– “İBRAHİM’in evlâtlarından bir kısmı HORASAN’a indi. HAZERLER onların yanına gelerek, “Size bu hayırlı isimleri öğreten kimse, yeryüzünün hükümdarı olmalıdır,” dediler ve hükümdarlarına HAKAN ünvanını verdiler.” (sf. 429)
Dünyada hükümdarına HAKAN diyen bir tek millet vardır: TÜRKLER!..
FERİDUN’un OĞUZ HAN olması ile Kürtler de benliklerine kavuşurlar. Çünkü ANADOLU’daki TÜRK kökenli olup ta “Kürt” sanılan aşiretler OĞUZ HAN soyundan BEÇENE ve BÖĞDÜZ’e bağlıdırlar!.

AVESTA’DA İRANLILAR VE TÜRKLER (İNGİLİZCE)

IRANIANS AND TURANIANS IN THE AVESTA

Aşağıda bir İranlı (Fars-Pers) tarafından yapılmış AVESTA özetini ve incelemesinin orjinal (İngilizce) metnini bulacaksınız. Ali A. Caferî yazısının adını “AVESTA’da İranlılar ve TURANLILAR” koymuş. Yani AVESTA TÜRKLER’den ve İranlılar’dan bahsediyor!.
Bu çalışmada pek çok kere TUR, TURA, TURAN, TURANIAN, TURK kelimeleri geçmesine rağmen, ilâç olsun diye bir tek “kurd” veya “kürt” kelimesi yok!..
Şaşıyorum, bölücüler, kürtçüler nereden “AVESTA Kürtler’den bahsediyor” yalanını bulup çıkarmışlar???
Ali A. Jafarey
Buena Park, California (U.S.A.)
Talk of the Iranians and Turanians, and one automatically recalls the vengeful combats and holy wars between generations of the two races, one supposed to be the Mazdayasni Zoroastrians and the other Daevayasni polytheists.
The oldest source of our information: The extant AVESTA. The major source of our days: The SHAHNAMEH of Ferdowsi. The SHAHNAMEH has more details. Let us look into it.
With Zohak imprisoned in a cave on Mount Demavand, Fareidun ascended the throne of Iran on the day of Mehr and the month Mehr (2nd October), on the feast of Mehregân, the feast of the beginning of autumn.
There was peace and prosperity throughout the land. He had three grown-up sons. He had not given them any names. He thought to get them married. He ordered a search for three full-sisters, who had not been given any names by their parents. A search found the three princesses in Yemen. He sent his sons to the Yemenite court.
Eventually, the triple-marriage ceremony was performed at a grand feast. The newly wed set off with their brides for Iran.
But before they arrived, Fareidun changed himself into a dragon to test his sons. The eldest fled, the second shot an arrow, missed and fled, and the third warned the dragon that being sons of Fareidun, they would break his magic and pound his head with their maces, and prepared to counterattack.
Fareidun was pleased to discover the true nature of his sons. It was time to give them their names. The eldest he called SALM because he was clever enough to seek safety (salâmat in Arabic). The second was named TÛR because he had the courage to shoot and then when he found that his shot had missed, he fled to save himself. The youngest showed courage and wisdom and therefore he was named IRAJ.
He named SALM’s wife as ÂREZU (desire), TÛR’s as MÂH (moon), and IRAJ’s as SAHI (tall, erect).
Fareidun thought to divide his kingdom in his lifetime. He gave ANATOLIA (Asia Minor) and the west to SALM, China and TURKESTAN (Central Asia) to TÛR, and Iran, the best part of the kingdom, to IRAJ. SALM and TÛR became jealous of the discrimination shown by their father. They murdered IRAJ. The father became so frustrated that he wanted to see the other two killed also.
Meanwhile, IRAJ’s wife was pregnant. She gave birth to a daughter. Fareidun waited for the girl to grow into a young lady. She was married to his nephew. The couple got a son. Fareidun named him Manûchehr.
The baby grew to a stalwart young man. The great-grandfather abdicated the throne in his favor. Fareidun had ruled for five hundred years.
As soon as SALM and TÛR came to know that Manuchehr had ascended the throne, they were frightened and asked their father for an amnesty. The old man refused and warned them that their grandnephew was coming to avenge his grandfather.
The two brothers thought it better to give the first blow. They crossed the Oxus, the border between Iran and TUURAN, with their armies. Manuchehr met them with his army.
The battle then began in an all-out attack. The TURANIANS lost many of their warriors during the day. The armies retired in the evening. The two brothers then considered of making a night raid on Manuchehr. He, somehow, came to know about the move and ambushed them. He succeeded in killing his fleeing granduncle TÛR and in beheading him.
The head was sent to Fareidun to see the revenge. SALM now thought to take refuge in a castle. But Manuchehr had already taken it. SALM had no other way but to face Manuchehr, who had spotted him.
A combat and SALM was also beheaded. His head was sent to Fareidun. IRAJ’s murder was fully avenged. The TURANIANS and the Anatolians surrendered to Manuchehr.
With SALM and TÛR gone, Manuchehr returned triumphant to his great-grandfather. Fareidun prayed to God to take him away after witnessing three of his sons beheaded in a sad fratricide.
With Manuchehr gone, PASHANG, grandson of TÛR, rose to avenge his grandfather’s death. His son AFRÂSYÂB had grown into a great warrior and was bent on the revenge. The fighting was renewed.
However, down the history to this day, the people of western part of the world, the SALM territory are forgotten. and the Chinese have also been ignored but the revengeful enmity lasts between Iranian and the TURANIANS. Iranians we know but the TURANIANS are considered to be the TURKS.
So we have Iranians facing the TURKS, and the two continue to look at each other through an inner feeling of enmity.
Is it true to the core? Let us first take a second look at the SHAHNAMEH again and then turn to the AVESTA:
Fareidun ruled the world. He divided his realm into three parts. It fits the map of the much, much later Sassanian times:
(a) Asia Minor and the west, the part of the world under the Christian domination;
(b) TURKESTAN and China under the Buddhists; and
(c) the Iranian Plateau under the Zoroastrians.
SALM, TÛR and IRAJ were not the parents of the peoples of the regions. They were simply the appointed rulers.
The peoples of these three regions were living in peace. It was the fratricide of the ruling family, which forced them to fight each other.
This shows that the peoples of these regions were neighbors, and although the conditions have drastically changed, they continue to be so. The fratricide is not their heritage and yet it has caused them tremendous harm.
But let us keep in mind that the AVESTA is one of the indirect sources of the SHAHNAMEH. Let us look into it.
AVESTAN “Airya,” Old Persian and Sanskrit “Ârya,” and Middle Persian “Er” means “straight going, noble” … “Erân” or Iran is the plural… “TÛRA” means “strong, powerful” … “TURAN” is the plural. We are using Iranian and TURANIAN for the two… “Sairima” stands for “Salm” and it means “safe, sheltered” in Indo-Iranian.
The meanings given by the SHAHNAMEH as “noble and wise” for IRAJ, “fast and brave” for TÛR, and “safe” for SALM are quite close.
Iranian (Airya) has been used for 23 times, the Iranian Glory (Airyana Khvarenah) five times, the Iranian ancestral home (Airyêna-vaeja) five times, and the Iranian habitat (Airyô Shayana) once, a total 34 times.
TÛR (TÛRA) and TURANIAN (TÛRYA) are mentioned for 20 times. The Gathas have it once, the non-Gathic Yasna once, and the “epical” Yashts, 19 times of which it relates, for 10 times, to one person, Franghrasyan (AFRÂSYÂB).
The first good land created by Ahura Mazda was Aiyenâ-vaeja. It had ten months of winter and two months of summer, a clue that it was close to the North Pole.
“Gaya-Maretan” (Kayumars) was the first person who organized the people as Iranians and gave them the racial status. The SHAHNAMEH is close to it. He is the first ruler of cave dwellers. He is the First Human being of the Pahlavi Bundaheshn of the 9th century, most likely a copy of the Biblical Adam.
Next we see Yima Khshaeta (Jamshed, Jamshid) who lived happily with his people, cattle and dogs. Suddenly, he and his chiefs were called by Ahura Mazda and Yazatas to a meeting in Airyena-vaeja and were informed of the approach of an ice age. Guided by Ahura Mazda, Yima led one thousand and nine hundred able-bodied men and women along with the cattle, dogs, plant seeds, and “fire” into a self-illuminated and well-watered cave. A birth control of twins per family once every forty years saved them from over crowding the cave. They came out at the end of the ice age. Science has shown that the ice age began more than 8,000 years ago and that the cave shelter and fire heat saved humans from a frozen finish.
Once out, the people began to multiply fast. The land was overcrowded within 300 years. Ahura Mazda guided Yima to migrate towards southern lands. Six hundred years and the entire area was overcrowded again. Another southward move. Nine hundred years and over-crowdedness. Since each move was to occupy a larger piece of land, the Aryans extended and expanded their land to four and half of its size in 1500 years.
Although a legend ascribed to one person, it provides a good historical evidence of the slow southward expansion of the Iranians by migration waves into Central Asia and the Iranian Plateau.
Archeology shows that the Plateau and its eastern and western lands of the Indus and the Mesopotamian valleys were inhabited by well-advanced citizens who lived in towns in cultural and economic communications with one another. Except for the warring westerners, the people of the central and eastern part of the Plateau and the Indus Valley lived in peace.
The Aryan immigration of the Indo-Iranian lands, my research shows, coincided with the decline of the native town-dwelling civilization. The reason: deforestation because of the large scale baked brick construction, poor cultivation methods, poor cattle raising, and increasing consumer population.
Scholars speak of the Aryan invasion of these lands, but neither archeology nor Aryan legends have any evidence to prove its happening. Archeology does not show the cities destroyed or the inhabitants massacred and the AVESTA and the Rig Veda do not have any legends to describe their “glories” of slaughtering non-Aryan natives of the lands.
The Aryans were simple cattle raisers, fast horse-riders, great charioteers, and armed with plough, were far better farmers than the natives. They had plenty of green pastures to settle without molesting the citizens of the clustered houses who were, in the beginning, of no practical use for them. The Aryans soon outnumbered the town-dwellers and slowly and amicably assimilated them. And they learned a lot from them by learning to settle and enjoy a prosperous static living. The AVESTA tells us of the earlier ruling dynasty, what the later histories call, the Pishdadians (Avestan Paradhâta, meaning “Primitive Establishment.” The next are the Kayanians, the “Kavi” dynasty. In AVESTA and Sanskrit, “Kavi” means “sage, intelligent, eloquent.” The rule by a “Kavi” king was a great departure from the rule of a sheer warrior of a king. It shows the founding of a royal court full of sages and poets. Iran has all along been famous for its sagacious courts. Kavi Vishtaspa (Kei Goshtasb) was the Chief Ruler of the Iranian Federation. Zarathushtra had, according to the tradition, two years of discussions at the court of this “Kavi,” and had him and his wise courtiers convinced of his Good Religion. And now let us take the Turanians.
The first time we see a TURANIAN mentioned is in the Zamyad Yasht. The “Mighty Mazda-given Kayanian Glory,” the Glory, with which Ahura Mazda created the universe very good, beautiful, splendid, fresh, and shining, shines over the head of every king and hero as well as Zarathushtra. Frangrasyana, the TURANIAN, or to take his Persian name AFRÂSYÂB, tries three times to get it but fails. Yet he is remembered a little later as possessing it.
The second time we see Haoma praying to Drvâspâ, deity of cattle health, to give him the boon of chaining AFRÂSYÂB, the deadly TURAIAN, and taking him bound to Kavi Husravah {Keikhosrow). Keikhosrow also sacrificed 100 horses, 1000 bulls and 10,000 rams and asked the same boon. AFRÂSYÂB had murdered his own brother Aghraeratha and son-in-law Siyavash, Keikhosrow’s father. Keikhosrow killed his grandfather only avenge his father and granduncle.
Here we see that there was no enmity or war between two people or races but a bloody family feud between two closely related persons. In the Aban Yasht we see that Tus, the brave charioteer, asking the Water deity for a boon of victory over sons of Vis (Vaesaka, AFRÂSYÂB’s cousin) so that he kills down the people of TURANIAN lands in fifties, hundreds, hundred thousands, thousand thousands, in fact innumerable.
The same grand sacrifice of 11,100 animals is made by the three “swift” sons of Vis to Apâm-napât, the Lightening deity. They are refused. A little later we see find Ashavazdangha, son of Porurudhakhshti, and Ashavandangha and Thrita, sons of Sayuzhdri, offer Apâm-napât a sacrifice of 100 horses, 1000 bulls and 10,000 rams to win the battle against the TUUURANIANS of the Danu tribe and they are granted their wish. Fravashis, the Guardian Spirits, help in killing ten thousand Dânu chiefs.
We leave the legend with its family feud behind and arrive at the Zarathushtrian era. Zarathushtra is forced by the Kavi princes and Karapan priests to leave his homeland towards an unseen future. TURANIANS are the first to come to his help. Here is how he describes them:
Since through righteousness,
the powerful children and grandchildren of the TURANIAN Fryana
have risen to promote their world through serenity with zeal,
Wise God has united them with good mind,
in order to teach them what concerns their help.
(Gathas: 11-12)
Zarathushtra has his first major breakthrough. The TURANIAN tribe of Frayana joins the Zarathushtrian Fellowship. They, a warrior people, become ardent followers of the Good Religion for promoting the world through peace and stability. Using their good mind, they learn how to help the mission.
This shows that it was through the TURANIAN help that Zarathushtra reached the court of Kavi Vishtaspa safe and sound.
The Farvardin Yasht mentions 261 men and women by name who were the foremost convert promoters of the Good Religion. One of them is Yoisht Frayana, a member of the above TURANIAN tribe. He is, in the later tradition, noted for his profound knowledge of the Religion and his victory in debate with an Old Cult High Priest. It has grown into a legend. We see Yoisht Frayana in the Aban Yasht as sacrificing 11,100 cattle to the Water deity to be able to answer the 99 questions Akhtya would ask him. The later tradition says that had he not answered the questions, the sorcerer would have killed all the Zoroastrians.
The story shows that how much a TURANIAN knew of the Good Religion. The Farvardin Yasht gives two more names of the foremost converts with “TURA” following their names.
The above was a perusal of the relations between the Iranians and the TURANIANS in the AVESTA. It provides the following points:
The legend in Persian presents Iranians and TURANIANS as of one stock. The AVESTA shows them as the people living close to one another. It also shows that the two belong to the same creed and worshipped the same gods and goddesses.
The legend and the AVESTA show that there were a number of battles between Iranians and TURANIANS over a family feud. The feud belongs only to the pre-Zarathushtrian times.
The Good Religion was accepted, chosen, practiced, promoted, propagated, and spread by Iranians, TURANIANS and other neighboring people. These were the paourya-tkaêsha, meaning “Foremost-in-Doctrine” and Nabânazdishta, the “Nearest-kin” of the Farvardin Yasht.
This shows the universality of the first Monotheistic order in history. It stands for all people without any discrimination. It is equitable and unbiased towards race, color, nationality and/or community. The Good Religion joined all the people into a united Fellowship that created a new progressive world, a progressive world that formed the first federation of nations of the civilized part of the world under the benevolent and tolerant Achaemenians followed by the Parthians.
The time has returned to serve and spread the universal religion to the entire world to create a new refreshing, renovating, move of progress toward radiating happiness and prosperity on the path to wholeness and eternity.
Let us join the foremost promoters of the Good Religion who stood hand in hand and chanted:
airyanãm dakhyunãm narãm ashaonô fravashayô yazamaide airyanãm dakhyunãm nâirinãm ashaoninãm fravashayô yazamaide, tûiryanãm dakhyunãm narãm ashaonô fravashayô yazamaide tûiryanãm dakhyunãm nâirinãm ashaoninãm fravashayô yazamaide, sairimanãm dakhyunãm narãm ashaonãm fravashayô yazamaide sairimanãm dakhyunãm nâirinãm ashaoninãm fravashayô yazamaide.
sâininãm dakhyunãm narãm ashaonãm fravashayô yazamaide sâininãm dakhyunãm nâirinãm ashaoninãm fravashayô yazamaide, dâhînãm dakhyunãm narãm ashaonãm fravashayô yazamaide dâhînãm dakhyunãm nâirinãm ashaoninãm fravashayô yazamaide.
vîspanãm dakhyunãm narãm ashaonãm fravashayô yazamaide vîspanãm dakhyunãm nâirinãm ashaoninãm fravashayô yazamaide. vîspå ashâunãm vanguhîsh sûrå speñtå fravashayô yazamaide, yå haca gayât marethnat â-saoshyañtât verethrakhnat.
We venerate the Fravashis of the righteous men of the Iranian lands.
We venerate the Fravashis of the righteous women of the Iranian lands.
We venerate the Fravashis of the righteous men of the TURANIAN lands.
We venerate the Fravashis of the righteous women of the TURANIAN lands.
We venerate the Fravashis of the righteous men of the Sairimian lands.
We venerate the Fravashis of the righteous women of the Sairimian lands.
We venerate the Fravashis of the righteous men of the Sainian lands.
We venerate the Fravashis of the righteous women of the Sainian lands.
We venerate the Fravashis of the righteous men of the Dahian lands.
We venerate the Fravashis of the righteous women of the Dahian lands.
We venerate the Fravashis of the righteous men of all the lands.
We venerate the Fravashis of the righteous women of all the lands.
_________________________
NOTES
Shahrnaz and Arnavaz are Sañhavâchi and Arenavâchi in the AVESTA. There they are Azhi Dahâka’s wives and are not mentioned as Yima Khshaeta’s sisters. Their names mean “Instructive-Word” and “Obliging-Word,” unusual names. (see Note 3 also)
Damâvand, the highest peak of the Alborz (Elburz) range is 18,934 feet (5,771 meters) above the sea level. The peak is always snow-covered and is only 33 miles (53 kilometers) ENE of Tehran and presents a tall, beautiful cone on clear days. The word should be Dûmavant in Avesta and dhûmavant in Sanskrit, meaning “smoking,” because the peak is nothing but a huge dormant volcanic crater.
Fareidun is Thraetaona, son of Athwya in the AVESTA. He appears as Trita or Traitana (meaning “Third” or “Belonging to the Third”) with Aptya (Watery ) as his epithet. Keeping the Vedic form and legend, the Avestan form should be Apthya and not Athwya. The Persian form of Âbtîn supports this conclusion. Thraetaona was born in the “four-cornered” Varena, the fourteen land in the Aryan abode, perhaps close to and north of the Vedic Indus valley. When grown, he succeeded in obtaining Khvarenah, the Royal Glory, described as an eagle, which had left Yima. He killed Azhi Dahaka and took his two wives, Sanhavachi and Arenavachi, “whose most beautiful bodies were highly suited for reproduction.”
The AVESTA alludes to a strange feat of Thraetaona. He turned a skilled navigator, Paurva, into a vulture and made him fly. The amateurish flying seaman flew three days and three nights but could not locate his home to alight. He turned to the Water Deity Aredvi Sura Anahita and asked her help. She caught him by arms and lowered him safely on a ground near his house. We have no other source to elaborate on the feat.
Thrita is shown as a herbal healer, a nutritionist, and a surgeon in the AVESTA, who used 99,999 herbs to heal as many diseases, and so is Traitana in the Vedas. He is considered the father of the Aryan medicine.
Alborz is Harâ Berezaiti (Sanskrit *Sarâ Brhati), meaning the “lofty lake,” perhaps from the lakes formed by melting glaciers. The AVESTAN name of Hara Berezaiti could be applied to several mountains: modern Alborz south of the Caspian Sea, evidently the southern-most corner of the Aryan lands, the Hindukush in modern Afghanistan and the Pamirs. Usually, migrating people of the same stock keep the memories of their old settlements alive by giving their new settlements the same old names. Therefore, one encounters identical names as one moves from place to place. European geographical names abound in the Americas, only to remind the immigrants of their old homes.
It is, therefore, understandable that we see more than one identical names of places on the Iranian Plateau, the home of the migrating and then settling Aryans. The same holds true of Vedic names in the Indus valley.
Kondrow is Gandarewa (almost with the same letters in modern Persian script) who is a pirate in the AVESTA.
Fareidun has no sons in the AVESTA. IRAJ, Airyavah (Aryan-help), is an ancestor of Manushchithra or Manuchehr. However, the AVESTA mentions several people, evidently akin to one another in race and language. They are: Airya, Aryans or later Iranians; TUIRYA, TUURANIANS; Sairima, Sarmatians; Sâini (?); and Dâhi, Dahae.
We can distinguish the first three in the later tradition as the children of IRAJ, TÛR, and SALM. While the AVESTAN names show the Aryans and their akin or neighboring peoples, in the eastern half of the Iranian Plateau and borders, the later tradition enlarges it enough to include Anatolia and the lands west of it and the Mongolian-Chinese regions in the east.

AVESTA’DA TÜRKLER

AVESTA’DA TÜRKLER
En eski tarihi kaynaklardan biri de ZERDÜŞTLER’in dini kitabı AVESTA’dır. Bu kitap hem Arîler’in HERODOT TARİHİ’nden sonra öğündükleri kitap olması açısından, hem Kürt ayırımcıların sık sık referans vermeleri açısından önemlidir.
AVESTA’da ÂDEM, EBÜL BEŞER (insanın atası) olarak geçer. İkinci önemli isim CEMŞİD, üçüncüsü de onun oğlu FERİDUN’dur. (Bu konuda ilerde geniş bilgi vereceğimiz için burada teferruata girmiyoruz.) FERİDUN ülkesini SALM, IRAK ve TURAK ismindeki üç oğlu arasında pay eder. Salm’a bugünkü İran ve havalisi, Irak’a bugünkü Irak ve havalisi, TURAK’a da Ortaasya ve Çin havalisi düşer. Salm’ı yenen Irak, İran’ı ele geçirir ve TURAK’ın üstüne yürür. Fakat yenişemezler, savaş nesiller boyu sürer. Sonunda TURAK’ın torunu AFRASYAP, Irak’ın torunu Muncinir’i yener. Barış yapılır. Ceyhun nehri sınır kabul edilir. O tarihten sonra bu sınırın doğusuna TURAN, batısına İran denir. (İbrahim Kafesoğlu, Reşit R. Arat İçin, Ankara, 1966)
TURAK TÜRK kelimesinin bir başka şeklidir. Bugün Ari Ruslar TÜRKLER’e hâlâ TURAK derler. AFRASYAP ise İSKİT imparatoru ALP ER TUNGA’dır. İranlılar Ebül Beşer, Cemşid ve Feridun’un üçüne birden sahip çıkarlar.
Bilindiği gibi NUH Tufanı M.Ö. 4000 yıllarında cereyan etmiş, bu yüzden de SÜMER kil tabletlerinde yer almıştır. SÜMERLER M.Ö. 3500 yıllarından itibaren MEZOPOTAMYA’da şehirler kurmuşlar ve bir devlet oluşturmuşlardır. SÜMERLER, NUH’un oğlu YAFES’in oğlu GOMER’in soyundandır.
Ancak YAFES’in diğer oğullarından gelen boylar da aşiret, oba, köy şeklinde varlık göstermişler ve daha ziyade göçebe olduklarından ANADOLU’a, HAZAR bölgesine ve ORTAASYA’a yayılmışlar, hatta MOĞOLİSTAN ve YAKUTİSTAN’a kadar uzanmışlar, bir kısmı da BERİNG Boğazı’ndan geçerek AMERİKA kıtasının KIZILDERİLİLER’ini oluşturmuşlardır.
Bu topluluklar SAKA diye bilinir. ANADOLU’da, Balkanlar’da ve İtalya’da TUR-SAKA (ETRÜSK), Pirene bölgesinde EU-SAKA (Bask), Yine ANADOLU’da PELA-SAKA (Pelask), ve YAKUTİSTAN’da hala yaşıyan SOKO boyları hep bu SAKA TÜRKLERİ’dir.
İşte bu sebepten SAKA tarihini M.Ö.4000 ile başlatmak yanlış olmaz. Bunlardan bir bölümü sonradan Asya’da SAKA İmparatorluğu’nu oluşturmuş ve M.Ö.625 yılına kadar varlığını sürdürmüştür. Daha sonra HAZAR bölgesinde ve ANADOLU’da İSKİT İmparatorluğu ile karşılaşırız. (M.Ö.625-220) İSKİTLER de yerlerini HUN İmparatorluğu’na bırakır. (M.Ö.220-M.S.216)
Bütün bu SAKA boyları hakkında daha önce bilgi verdiğimiz için burada üzerinde durmıyacağız. (Bak: Tahir TÜRKKAN, BATI ANADOLU’NUN TÜRKLÜĞÜ, 1992)
Biz burada sadece bir tek soru sormakla yetineceğiz:
– Oğlu’nun adı TÜRK olan FERİDUN’un, kendi nedir?.. ELBETTE TÜRK’TÜR!…
Yukarıda Batı Avrupalılar için “ÂRΔ ifadesini kullandık, çünkü onlar kendilerini öyle tanımlıyorlar. Aslında HİNT-AVRUPAÎ dil grubu sadece Avrupalılar’ı (ve Amerikalılar’ı, Avusturyalılar’ı) değil, Hint ve Fars halklarını da kapsıyor. Genel olarak Batılı kaynaklar bunlar ÂRÎ-ARYAN diyor.
Ama bakın, bize Bakü’den mektup gönderen bir Âzerî dostumuz, ne diyor:
– “Size bir sorum olacak izinizle. Yazılarda genelde Türk ve Arî halklarını karşı koyuyorsunuz, yani ârî-Türk olmayan (Avrupa halkları, kökenleri Hindistan’a götüren, Hind-Avrupa halkları) gibi görüyorsunuz.”
– “Ancak ari aslında Türk halkı olabilir. Bilim adamları bir detayı dikkatsiz bırakıyorlar – Tibet ve Hindistan nüfusu kendilerini “ari olmayan”lar gibi nitelendiriyorlardı. Bununla kendilerini ari (kuzeyden gelen bir halk) olmadıklarını vurguluyorlardı. Bu fakt efsanelerinde kaydolunmuş.”
– “Bunu diğer fakt da kanıtlıyor yine de dikkate alınmamış – ‘ari’ kelimesi Türk dilinde ‘arı’ – temiz, saf, dürüst, kutsal anlamına geliyor…*** (‘aydan arı, sudan duru’) Aynı anlamda Hind mitlerinde kullanıyor, saf temiz bir halk. Hindistan’ın eski eposlarına, yazılarına ‘Mahabharata’, ‘Ramayama’, ‘Pradjnaparamita’ bakırsak orada anlatılanlar Hindistan’da buna kadar mevcut olmayan medeniyete ait, çok farklı bir medeniyetten bahsolunuyor, Hindistan’da mevcut olan kültüre nazaren kesinlikle farklı bir kültür… Ariler, Naglar, Saklar…”
– “Bu eski rivayetlerin kahramanları kimlerdi? Gizemli kuzeyden gelen halk kimler onlar? Onların anayurdu nerede? Gizemli Sambala nere?”
– “Burada bilim adamlarının bakış açıları farklı. Hatta bilime politika da katılıyor. Bilim adamlarını tarihle beraber siyaset yönetiyor. Bu gizemli toplumun yurdu – Tibet onaylandı. Bahsedilen gizemli halk – Tibet’ten göç eden halk. Ama son zamanda varolan bir versiyon daha ilginç. Farz edelim Tibet değil, Altay.”
– “Maalesef Avrupa bilim adamlarından hiçkim – Altay söylemedi. Neden? Belli siyasi sebepler. Batı siyeseti buna izin veremez. Tarihde hiçneyi Türkler’e bağlamak olmaz…”
– “Gelmelerin anayurdunu anlatan rivayetler SHAMBALE efsanelerinde yer alıyor. Onun okunması çeşitli – Shabhala, Shambkhala, Sambala Kam baluk~ chambaluk~ shambaluk~ shambala.”
– “Kam – Türkçe kam, sham – kaman- shaman, ruhbani”
-“baluk – şehir, kale. Ruhanî şehri, kalesi”
– “! Tibet’te monastırın başçısı Shamo”
– “! Hindistan’da gizemli Sambala ülkesini ruhbaniler yurdu gibi tanıyorlardı, kutsal bilgilere sahip olan kişilerin toprakları, kısacası beşeriyetin entelektuel elitin merkezi. Efsanevi arilerin vatanı. Kutsal, temiz, saf halkın anayurdu.”
– “Kim bu gizemli halk, ariler kimlerdi???”
– “Mitoloji Sambala ülkesini bir çok kişi, bilim adamları, arkeologlar aradı ama hiç kim bulmadı. Bir çoğu onu Tibet’te aradı ve sonuçta bu ülke Tibet’in yetişemeyeceği yerlerde yer aldığını söylediler.”
– “Eğer ari eski Hindistan’dan çıkan halksa, neden Hindliler eski yazılarında kendilerini onlara ait etmiyorlar?”
Haklı mı, değil mi?.. Demek ki, meseleye başka açıdan da bakmak lâzım!
Zaten ARI HALK – DURU, TEMİZ, PAK HALK demek… Bu da TÜRKLER için eski yazıtlarda yer alan ÖKİK TÜRK – GÖKTÜRK – GÖKTEN İNMİŞ, GÖKTEN GÜÇ ALAN İNSAN anlamına uygun düşüyor.
Bitmedi!.. Araştırmaya meraklı bu hanım dostumuz, bakın, AVESTA hakkında ne bilgiler veriyor:
– “Şimdi ‘Avesta’da Türkler’i okudum.”
– “Bizim burada bir araştırmacının, CENGİZ SASANÎ’nin bu konu üzerine çalışması var… AVESTA – PROTOTÜRK tayfalarına ait olduğunu, ilk Avesta prototürk dilinde yazılmış ve TÜRK felsefi-edebi fikrin ürünü olduğunu iddia ediyor… ve kanıtlamak için bir çok şehsi adları, tanrıların, ilahelerin isimleri, toponimleri, hidronimleri TÜRK dili ile açmaya çalışıyor.”
– “İlkin AVESTA nasıl temsil olunduğu malum değil. Adlar ne kadar orijinalliğin koruyup, tabi fonetik tahriflere uğrayıp Pehlevice saitler kullanmıyor ve sözler yalnız samitlerle sunuluyor. Tartibci ve mütercimler bir çok hallerde bu sözleri tahrifli kayd etmişler. İsimlerin düşgün acçımı AVESTA’nın menşei hakkında birçok sorunu cevaplandirabilir. Mühüm etno-kültür, dil meselesinin menşeini hall edebilir. Adların detaylı, düzgün etimolojinin açımı etno-kültür menşeyinin aydınlamasına ışık salabilir.”
– “TÜRK dili vasitesi ile AVESTA’da işlenen kelimelerin açımı bu adların adlar PROTO-TÜRKLER’e ait olduğunu gösteriyor.”
– “Zerdüşt /Zarat, Zaratustra, Zoroastr”
– “Farslar ve batı araştırmacılara göre – sari deve sahib(ne alâkası var?)”
– “Zaratustra”
– “Zura+tus-tur”
– “Zura/Zara z~s soru, sormak, haber almak (türkçe surak-soru, sual)”
– “(Zor/Sor-zurgacı(kalmık) çocuklara isim koyan şaman-ulduzlardan çocuğun taleyini sorup ad koyan”
– “sorgac, sorguc-gökden sorgu etdiyine göre)”
– “Tus/Tuş-görüş, randevu, görüşe gelmek, yüz-yüze gelmek”
– “Tur t~d dur”
– “Zaratustur-sorguya gelip duran. Tanrı ile yüz-yüze durup soran, sorgu için Tanrıya taraf yönelip duran”
– “Zerdüşt herzaman Mazdaya yüz tutup Ona sorular veriyor, ondan soruyor. Böylece Zerdüşt en eski PROTO-TÜRKÇE sözdür.”
– “Apastak/Abastak”
– “Apa/Aba- büyük,ulu ata, ecdad”
– “(a)tak/(a)tag -inanılmış, himayeci, vaad, vadedilmiş, haber vermek”
– “Apastak- Ata vaadi, Bilge atanın haberleri, öyüdleri”
– “Ahura Mazda’nin düşmeni gibi adı çok giden -Angra Manyu- karanlığı, geceni tamsil ediyor”
– “İngir, engir- karanlık, alakaranlık, akşam, tutkun hava, yarımkaranlık”
– “ilkin kök ANGR”
– “Manyu – Mengu/mengu -orkon-yenisey yazılarında ebedi, daim, ölmez, deyişmez”
– “AngraManyu-ebedi karanlık, ebedi gece”
– “Anauta/Anaita”
– “Batı araştırmacılarına göre”
– “A-inkarıik”
– “Nahita-bulaşık, kirli, natemiz”
– “Anauta-bulaşık olmayan, pak, temiz, bakire. Tanrı adı inkarlıkla başlayabilirmi? Bu açım ilahi vazifenide belli etmiyor”
– “TÜRKÇE: Ana + Uta”
– “Ana-ana, ene, ama, eme”
– “Uta-ut/ot- 1) yanar ot, ateş(od) … 2)yeşil ot, çemen”
– “Ana ot yani Odun anası, sahibi, hamisi, himayecisi”
– “Sümerler’de güneş tanrısı Utu- gökyüzü odu”
– “Od ilahesi Anauta atesperestliyin panteonunda yer alıyor. ama Zerdüşt’le aparılan dini ıslahat sonucunda olabilsin Anauta – su ve yeşillik ilahei yerini tutmuştu.”
– “Anahida/Anahita’nin lekebi Ardvisur”
– “Ardvi- Ard+visur”
– “Ard/Art-dağ, dağ keçidi, dağlık sahe”
– “Vi -benim (altay.)”
– “Sur-azamet, güç, kudret, sıfat (sima), görünüş”
– “sur/sura/suru -eski türklerin adlarında kullanmış Suru Kulbey”
– “Ardvisur- dağ zirvesi benim gücüm, kudretim, azametimdir.”
– “Apastak’ın oğlu Spitak (Zerdüşt) eski persce spit (sepid)-k+ ak -ak”
– “ad iki aynı kelime -persce-türkce yanasi işlenmişdi. adın ilk forması Isputak”
– “Is+putak”
– “is-tefekkür, bilgi”
– “putak (budak)”
– “Bilgi, agil budagi”
– “Apastak/Abistak”
– “pehlevi tercümesinde Spitama -Aktuman”
– “spid-ak”
– “tama-tuman, elbise”
– “AVESTA coğrafyasında şehs, yer, dağ, nehre, deniz adları genelde TÜRK dili etimologiyasıyla izah olunuyor.”
– “Aratta/Haratu dağı”
– “Sümer-Akkad sözlüğünde (M.O.VIII) Aratu, Aratu”
– “r~l : Alataa, Alatuu, Alatey (türkçe)”
– “Haratu- hara+tu (kara+dağ)
verilen dağ tarifi böyle okunuşun düzgünlüyünü kanıtlıyor.”
– “TURUKKU”
– “TUR/TÜRK/TÜRKMEN”
– “tork tor/tur -dağ”
– “tur(uk)(an)”
– “Sümerce -ur -tepe, dağ”
– “Fridun/Fraetoun”
– “Fra-bra-bora-boru (buğa)
çoban, mal sürü otaran veya heyvan uru sahibi olmuş”
– “eton/etun
orkon yazılarında *etin – emlak, mal-mülkiyet”
– “Fraetoun-heyvan(buğa) sürüsü sahibi”
– “Sizin de yazıda belirttiyiniz Feridun’un(Fridun’un)oğlu -TÜRK”
– “Tor/Ter – ‘yüksek dağ orusu’, dağ zirvesi
TÜRKÇE (Gırgızca) tor-dağ otlağı”
– “(sari Tor, Koska Tor, Kol Tor, Asu Ter)”
– “Tur /Tura – Sibir’de şehir, mesken, yurt, kale
Buryatlarda – ev, bina, şehir”
– “AVESTA’da verilmiş bir sıra adlar türk menşeli”
– “Akoman /Akuman divin adamlarından”
– “Aku/Agu-TÜRKÇE acı, zehir, gem gusse, acılık”
– “Ve sözün böyle açımı onun karakterine uyuyor. O şer kuvveni tamsil ediyor.”
– “Bahmen’in kızı Humay”
– “Umay, Imay-TÜRK artim-doğum ilahesi, çocukların himayecisi”
– “divlere mensup olan Dahak’ın(Ajidahak) annesi Udak/Odak”
– “Od/Ud+ak/og”
– “oduk/uduk-diribaş, mohkem, koçak, yiğit, ayık”
– “d~y oyak/uyak -uyumayan, uyak, ayık”
– “Adı çok çekilen ve mazdaizm tanrılar panteonunda daha eskilerde Od ve sonralar Su ve yeşillik, mehsul ve bereket ilahesi”
– “Araştırma gösteriyor ki ilkin AVESTA eski Midiya arazilerinde yaşamış PROTO-TÜRK tayfaların dilinde yaratılmış dini-felsefi ve edebi eserdir.”
– “Hexamenisliler devrinde eski Persler Midiya’da hakimiyete geldikten sonra Zardüşt’ün dinini kabul etmiş ve İskender’in yürüyüşüne kadar dastan Pers diline çevrilmeye başlamıştı, AVESTA – TÜRK felsefi-edebi fikrin ürünüdür.”
Var mı itirazı olan?.. Delilleriyle buyursun, dinleyelim.

TARİH BOYUNCA TÜRK KAVİMLERİ VE KURDUKLARI DEVLETLER

TARİH BOYUNCA TÜRK KAVİMLERİ VE KURDUKLARI DEVLETLER

CUMHURBAŞKANLIĞI FORSUNDA YER ALAN 16 BÜYÜK TÜRK DEVLETİ
———————————
1 – Büyük Hun İmparatorluğu (M.Ö. 350 – M.S. 48)
2 – Batı Hun İmparatorluğu (M.Ö. 374-469)
3 – Avrupa Hun İmparatorluğu (Batı Hun İmparatorluğunun devamı, aynı tarihler)
4 – Akhun İmparatorluğu (370-577)
5 – Göktürk İmparatorluğu (582-630)
6 – Avar İmparatorluğu (550-805)
7 – Hazar İmparatorluğu (650-965)
8 – Uygur Devleti (744-840)
9 – Karahanlılar Devleti (840-1042)
10 – Gazneliler Devleti (969-1187)
11 – Büyük Selçuklu İmparatorluğu (1040-1157)
12 – Harzemşahlar Devleti (1097-1231)
13 – Altınordu Devleti (1230-1481)
14 – Büyük Timur İmparatorluğu (1370-1405)
15 – Babür İmparatorluğu (1526-1858)
16 – Osmanlı İmparatorluğu (1299-1922) 

 CUMHURBAŞKANLIĞI FORSUNDA

YER ALMAYAN TÜRK İMPARATORLUKLARI VE DEVLETLERİ  HUNLAR 1 – Kuzey Hun Devleti (M.S. 48-156) (Çinliler Hiyong Nu derler)

2 – Güney Hun Devleti (M.S. 48-216)
3 – Birinci Çao-Hun Devleti (304-329) (Çinlilerin verdiği adlar)
4 – İkinci Çao-Hun Devleti (328-352)
5 – Hsia Hun Devleti (407-431)
6 -Kuzey Liang Hun Devleti (401-439)
7 – Lou-Lan Hun Devleti (442-460)
8 – Tabgaç Devleti (386-534)
9 – Doğu Tabgaç Devleti (534-557)
10 – Batı Tabgaç Devleti (534-557)
11 – Cücen Devleti (390-545)
12 – Tukyu Devleti (545-658) (Doğu-Batı dahil)
13 – Kuşhan Devleti (300’ler-400’ler)
14 – Doğu Göktürk İmparatorluğu (582-658)
15 – Batı Göktürk Devleti (582-630)
16 – Basaraba Türk Devleti (1000’ler-1300) (sonra Romen devleti)
17 – Topa Devleti (200’ler-376) (Sibirya)
18 – Vey Devleti (381-500’ler) (Goey de denir)
19 – Yüşi Devleti (M.Ö. 165-M.S. 304) (sonra Çao-Hu)
20 – Tango Şato Devleti (923-936)
21 – Tsin Şato Devleti (937-946)
22 – Turfan Uygur Devleti (911-1368)
23 – Kan-çou Uygur Devleti (905-1226)
24 – Türgeş Devleti (717-766)
25 – Karluk Devleti (766-1215)
26 – Kırgız Devleti (840-1207)
27 – Sabar Devleti (400’ler-500’ler) (Sabir de denir)
28 – Onogur Devleti (400’ler-500’ler)
29 – Tugurkur Devleti (400’ler-500’ler)
30 – Uturgur Devleti (400’ler-500’ler)
31 – Oğuz Yabgu Devleti (950-1000)
32 – Samaniler Devleti (892-999)
33 – Doğu Karahanlı Devleti (1042-1211)
34 – Batı Karahanlı Devleti (1042-1212)
35 – Karahıtaylar Devleti (1125-1215)
36 – Tuğtekinliler Devleti (1103-1154)
37 – Mardin Artuklu Devleti (1104-1408)
38 – Ahlatlılar Devleti (1093-1207)
39 – Sivas Danişmendoğulları Devleti (1073-1173)
40 – Kirman Dinarlılar Devleti (1185-1222)
41- Gurlular Devleti (1187-1295) 

 SELÇUKLULAR

 42 – Suriye Selçuklu Devleti (1092-1117)

43 – Kirman Selçuklu Devleti (1092-1187)
44 – Anadolu Selçuklu Devleti (1157-1194)
45 – Irak Selçuklu Devleti (1157-1194) 
 EYYÛBİLER

 46 – Eyyübî Devleti (1171-1348) (Mısır, Arabistan) 47 – Şam Eyyübileri Devleti (1218-1269)

48 – Halep Eyyübileri Devleti (1178-1259)
49 – Hama Eyyübileri Devleti (1178-1350)
50 – Humus Eyyübileri Devleti (1189-1262)
51 – Baalbek Eyyübi Devleti (1170-1244)
52 – Kerek Eyyübi Devleti (1188-1262)
53 – Hısn-ı Keyfa Eyyübi Devleti (1231-1363)
54 – Cezire Eyyübi Devleti (1186-1246)
55 – Yemen Eyyübi Devleti (1183-1228)
56 – CENGİZ İMPARATORLUĞU
(Kubilay Han- Çin İmparatorluğu dahil) (1180-1294)
57 – Çağatay Devleti (1294-1424)
58 – İlhanlılar Devleti (1260-1384)
59 – Türk-Çin İmparatorluğu (1260-1367)
60 – Karakoyunlu Devleti (1350-1502)
61 – Akkoyunlu Devleti (1405-1507)
62 – Timuroğulları Devleti (1405-1507)
63 – Buhara Şeybanlılar Devleti (1500-1597)
64 – Astırhanlılar Devleti (Bkz. Buhara Hanlığı) (1597-1740)

İRAN TÜRK DEVLETLERİ (1500-1925)
(Zend sülâlesi 1761-1788 dönemi hariç)

65 – Safevi Devleti (1500-1720)
66- Kılciler (Afgan Türkleri) (1722-1729)
67 – Afşarlar (1729-1754)
68 – Kaçarlar (1779-1925) 
 MISIR TÜRK DEVLETLERİ

 69 – Mısır Kölemen Devleti (Türkmen hükümdarlar) (1181-1382)

70 – Mısır Kölemen Devleti (Çerkez-Türk hükümdarlar) (1382-1517)
71 – Mısır Hidivliği (Sudan dahil) (Kavalılar Dönemi) (1805-1914)
72 – Mısır Krallığı (Melik) (Kavalılar Dönemi) (1914-1952) 
 HİNDİSTAN TÜRK DEVLETLERİ

 73 – Delhi Türk Kölemen Devleti (Gurlular) (1206-1290)

74 – Kılciler Delhi Devleti (1290-1320)
75 – Tuğluklular Delhi Devleti (1320-1394)
76 – Dekkan Türk Devleti (1347-1472)
77 – Bicapur Türk Devleti (1472-1520’ler)
78 – Malva Türk Hanlığı (1401-1534)
79 – Gücerat Türk Hanlığı (1394-1400’ler)
80 – Canpur Türk Hanlığı (1394-1400’ler) 

 DİĞER HANLIKLAR, ATABEYLİKLER VE BEYLİKLER 
 1 – Büyük Bulgar Hanlığı (630-665)

2 – Volga Bulgar Hanlığı (665-1391)
3 – Tuna Bulgar Hanlığı (681-864)
4 – Peçenek Hanlığı (860-1091)
5 – Uz Hanlığı (860-1068)
6 – Kuman-Kıpçak Hanlığı (800’ler-1200’ler)
7 – Şato Türk hanlığı (907-1203)
8 – Özbek Hanlığı (1428-1599)
9 – Kazan Hanlığı (1380-1552)
10 – Hive Hanlığı (1510-1920) (Harzem de denir)
11 – Buhara Hanlığı (1599-1785)
12 – Sibir Hanlığı (1556-1600)
13 – Kaşgar Hanlığı (1400’ler-1877)
14 – Hokand Hanlığı (1710-1876)
15 – Türkmenistan Hanlığı (1860-1885)
16 – Kazak Hanlığı (1472-1720)
17 – Kazak Ortayüz Hanlığı (1720-1822)
18 – Kazak Küçükyüz Hanlığı (1720-1822)
19 – Kazak Uluyüz Hanlığı (1720-1800’ler)
20 – Esterhan Hanlığı (1500-1572) (Nogay da denir)
21 – Kırım Hanlığı (1423-1783) (Kerey de denir)
22 – Musul Atabeyliği (1127-1259)
23 – Halep Atabeyliği (1145-1182)
24 – Sancar Atabeyliği (1180-1200)
25 – Amr Adası Atabeyliği (1180-1230)
26 – Uygur Beyliği (800’ler) (sonra devlet oldu)
27 – Karluk Beyliği (Devlet’ten sonra) (1200’ler)
28 – Tolunlular Beyliği (868-904)
29 – Akşidliler Beyliği (935-969)
30 – İzmirliler Beyliği
31 – Dilmaçoğulları Beyliği (1085-1192)
32 – Danişmendoğulları Beyliği (1185-1192)
33 – Saltukoğulları Beyliği (1092-1202)
34 – Sökmenoğulları Beyliği (1100-1207)
35 – Mengücük Beyliği (1118-1183)
36 – Erbil Beyliği (1146-1232)
37 – Çobanoğulları Beyliği (1127-1309)
38 – Karamanoğulları Beyliği (1256-1483)
39 – İnanç Beyliği (1261-1368)
40 – Sahip Ata Beyliği (1275-1341)
41 – Pervane Beyliği (1277-1322)
42 – Menteşe Beyliği (1280-1424)
43 – Çandarlı Beyliği (1292-1462)
44 – Karesi Beyliği (1297-1360)
45 – Germiyan Beyliği (1300-1429)
46 – Hamidoğulları Beyliği (1302-1428)
47 – Saruhan Beyliği (1302-1410)
48 – Aydınoğulları Beyliği (1308-1426)
49 – Teke Beyliği (1321-1390)
50 – Eratna Beyliği (1335-1381)
51 – Dulkadiroğulları Beyliği (1339-1521)
52 – Ramazanoğulları Beyliği (1352-1608)
53 – Dobruca Türk Beyliği (1354-1417)
54 – Kadı Burhanettin Beyliği (1381-1398)
55 – Eşrefoğulları Beyliği (1300-1326)
56 – Berçem Beyliği (1100’ler)
57 – Yaruklular Beyliği (1100’ler)
58 – Şam Beyliği (1117-1154)
59 – Azerbaycan Beyliği (1146-1225)
60 – Fars Beyliği (1147-1284)
61 – Kudüs Artuklu Beyliği (1086-1101)
62 – Harput Artuklu Beyliği (1125-1232) 
 SON DÖNEM TÜRK CUMHURİYETLERİ

 1 – Batı Trakya Türk Cumhuriyeti (1913)

2 – Batı Trakya Türk Cumhuriyeti (1915-1917)
3 – Batı Trakya Türk Cumhuriyeti (1920-1923)
4 – Azerbaycan Cumhuriyeti (1918-1920)
5 – Hatay Cumhuriyeti (1938-1939)
6 – Tatar Şuralar Cumhuriyeti (1918-1920)
7 – Başkırd Şuralar Cumhuriyeti (1918-1920)
8 – Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (kuruluşu 14.11.1983)
8 – Azerbeycan Cumhuriyeti (kuruluşu 18.10.1992)
9 – Kazakistan Cumhuriyeti (kuruluşu 16.12.1992)
10 – Kırgızistan Cumhuriyeti (kuruluşu 31.8.1991)
11 – Özbekistan Cumhuriyeti (kuruluşu 31.8.1991)
12 – Türkmenistan Cumhuriyeti (kuruluşu 27.10.1991)
13 – Tacikistan Cumhuriyeti (kuruluşu 1991)
14 – Estonya Cumhuriyeti (kuruluşu 1991)
15 – Litvanya Cumhuriyeti (kuruluşu 1991)
16 – Afganistan Türk Cumhuriyeti
17 – Moğolistan Türk Cumhuriyeti
18 – Macaristan Cumhuriyeti
19 – Bulgaristan Cumhuriyeti
20 – Romanya Cumhuriyeti
21 – Ukrayna Cumhuriyeti (1991)
22- Gürcistan Cumhuriyeti (1991) 
 ÖZERK TÜRK CUMHURİYETLERİ VE BÖLGELERİ

 1 – Dağıstan Türk Cumhuriyeti

2 – Tataristan Türk Cumhuriyeti
3 – Çeçenistan Türk Cumhuriyeti (1997)
4 – İnguşetya Türk Cumhuriyeti
5 – Kuzey Osetya Türk Cumhuriyeti
6 – Güney Osetya Türk Cumhuriyeti
7 – Abhazya Türk Cumhuriyeti
8 – Acaristan Türk Cumhuriyeti
9 – Yakutistan Türk Cumhuriyeti (Soko Türkleri)
10 – Başkırdistan Türk Cumhuriyeti
11 – Çuvaşistan Türk Cumhuriyeti
12 – Nahcivan Özerk Bölgesi
13 – Karaçay-Çerkes Özerk Bölgesi
14 – Kabartay-Balkar Özerk Bölgesi
15 – Kumuk Özerk Bölgesi
16 – Altay Özerk Bölgesi
17 – Udmuristan Özerk Bölgesi
18 – Tunna-Tuva Özerk Bölgesi
19 – Hakas Özerk Bölgesi
20 – Kırım Özerk Bölgesi
21 – Karakalpaklar Özerk Bölgesi
22 – Acaristan Özerk Bölgesi
23 – Abhazya Özerk Bölgesi
24 – Doğu Türkistan (Uygur-Çin’e bağlı)
25 – Gagauz Özerk Bölgesi (Moldavya)
26 – Basklar (Basek Türkleri) (İspanya, Fransa) 
 ÇEŞİTLİ ÜLKELERDEKİ TÜRK TOPLULUKLARI  
1 – Mişerler
2 – Samoyetler
3 – Buryatlar
4 – Evenkiler
5 – Aleuitler
6 – Karayimler
7 – Ugurlar
8 – Nogaylar
9 – Tunguzlar
10 – Lazlar
11 – Alanlar
12 – Avarlar
13 – Besniler
14 – Ubıhlar
15 – Adigeler
16 – Kara Tatarlar
17 – Karagaslar
18 – Soyanlar
19 – İrtişler
20 – Tobollar
21 – Kijiler
22 – Telengitler
23 – Teleütler
24 – Kumandılar
25 – Lebedler
26 – Sagaylar
27 – Beltirler
28 – Kaçlar
29 – Kızıllar
30 – Koybalar
31 – Şorlar
32 – Çatlar
33 – Karapapaklar
34 – Malkarlar
35 – Mesketler
36 – Afşarlar (İran)
37 – Koçarlar
38 – Kaşkaylar
39 – Karadağlılar
40 – Şahsevenler
41 – Hemseler
42 – Kengerlulan
43 – Horasanîler
44 – Karayitler
45 – Karaçorlular
46 – Laponlar
47 – Tibet Türkleri
48 – Pamir Türkleri
49 – Mançurya Türkleri
50 – Sancak Türkleri
51 – Kosova Türkleri
52 – İran Azerîleri
53 – İran Türkmenleri
54 – Irak Türkmenleri
55 – Halep Türkmenleri
56 – Mısır Türkleri
57 – Pakistan Timurî Türkleri
58 – Hindistan Timurî Türkleri
59 – Çin Türkleri
60 – Dunganlar
61 – Pomaklar
62 -Boşnaklar
63 – Zazalar
64 – Kırmançlar
65 – Goranlar
66 – Soranlar
67 – Dımıllılar

BEYAZ AVRUPALI’NIN ÜSTÜNLÜĞÜ PALAVRALARI

BEYAZ AVRUPALI’NIN ÜSTÜNLÜĞÜ PALAVRALARI
Bu sayfayı dikkatle okuyun. Doğulu Batılı hemen bütün tarihçiler ilk medeniyetin Ortadoğu’da ortaya çıktığını belirtmesine rağmen, sitenin hazırlayıcıları her şeyi şeyi Avrupa’da başlatıp Avrupa’da bitirmişler. Her iyi şey beyaz, her kötü şey de Asyatik mongoloid Türkler’in marifeti sayılmış!.. Çok kullanılmasına rağmen ARYAN dedikleri beyaz ırkın hangi medeniyetten bu adı aldığı belirtilmemiş! Skit diye bilinen ETRÜSKLER’in İskoçya’ya (Scot-land) ulaştığını kabul etmek yerine, İskoçlar’ın Çin’e sefer düzenlediklerini öne sürecek kadar saçmalamış! Sümerler’i bile Avrupalı beyazlara bağlamış!… Sonra nedense bu beyaz medeniyet birdenbire kaybolmuş!.. Arkasından Grek medeniyeti olarak ortaya çıkmış ve beyaz olmayanları köleleştirmiş!.. Iyonya, Makedonya, Roma, Etrüskler var, ama nedense bunuların TÜRKÇE ile dil benzerliğinden hiç ses yok! Yazar ondan sonra IRK SAVAŞLARI başlatmış!.. Neticede 2090 yılında Batı Medeniyeti’nin batacağı kehanetinde bulunmuş! İbretle okuyun. Aman aradaki sayfaları atlamayın.
Diğer linklerde karşımıza ERMENİLER çıkıyor dünyanın en eski milleti olarak!.. Ne yapsın Batılılar, medeniyetin Anadolu-Mezopotamya’da başladığını inkâr edemeyince Anadolulu bir kavim bulma derdine düşmüşler.


1 – 40 LANGUAGES
2 – A HISTORY OF THE WHITE RACE
3 – RACE, ETHNICITY AND CULTURE
4 – HISTORY OF THE WHITE RACE – PALEOLITHIC AGE
5 – THE LATE PALEOLITHIÇ AGE
6 – THE NEOLITHIC AGE
7 – THE OLD EUROPEAN CIVILIZATIONS
8 – THE INDO-EUROPEAN INVASIONS
9 – LOST WHITE MIGRATIONS TO CHINA, JAPAN, NORTH AMERICA
10 – NEAR EAST – SUMERIANS
11 – EGYPT
12 – DISAPPEARANCE OF WHITE CIVILIZATION
13 – CLASSICAL GREECE
14 – ALEXANDER THE GREAT
15 – PRE-CHRISTIAN ROME
16 – ATILLA THE HUN
17 – THE CRUSADES
18 – THE MOORISH INVASION OF SPAIN
19 – BULGARS AND MAGYARS
20 – CHENGIS KHAN
21 – THE OTTOMANS
22 – THE DARK AGES – INQUISITION
23 – THE CHRISTIAN RELIGION WARS
24 – TPE AMERINDS – NATIVE AMERICANS
25 – THE COMING FALL OF THE WEST
26 – THE ROOTS OF WESTERN CIVILIZATION
27 – CHRONOLOGY OF WHITE CIVILIZATION
28 – HISTORY OF INDO-EUROPEAN LANGUAGES
29 – INDO-EUROPEAN PAGANISM
30 – ISLAM’S WAR ON CHRISTENDOM

BATI ÇÖKÜYOR!

BATI ÇÖKÜYOR!
Bizim tatlısu frengi aydınlarımızın benzemeye çalıştığı BATI çöküyor!.. Hem de “Doğu” dediği komünist bloğun çöküşünden daha hızlı olarak!..
Bunu bildikleri için kafası işleyen Batılılar kendi halklarını uyarmaya çalışıyorlar. Hem politikacıları, hem yazarları, hem dini liderleri!… Söyledikleri farklı kelimelerden oluşsa da, hepsinin maksudu bir!…
Mesela ABD Başkanı Baba Bush, 1991 Körfez Savaşı’dan sonra “Yeni bir Dünya Düzeni” fikrini açıklarken aslında şunu demek istiyordu:
– “Batılıların 2. Dünya Savaşı’ndan sonra kurdukları Yeni Sömürgecilik dönemi bitti. Başka bir sistem geliştirmezsek, mahvolduk!”
Papa 2. Jean Paul ise, 1991 Noel Mesajı’nda şöyle demişti:
– “Komünizm devrildi… Şimdi sıra Kapitalizm’i değiştirmekte… Asıl tehlike Doğu Bloğu’ndan değil, Batı Bloğu’ndan gelebilir. Bu sebeple yeni ve namuslu bir sosyal doktrini hemen günlük hayata empoze etmeliyiz!”
– “Çünkü artık totaliter sistem, dine inanmıyan sistem çökmüştür. ANCAK, ÇÖKEN SİSTEMİN YERİNE KAPİTALİZMİ DÜŞÜNMEK, DAHA BÜYÜK BİR ÇILGINLIK OLUR!”
Yazar Rene Guenon (45) ise endişelerini süslemeden, olduğu gibi dile getirmiş :
– “Artık Batı Uygarlığı’nın sürekli gelişeceğine inanmıyan, bir gün durabileceğini, hatta gömülebileceğini düşünen insanlar var. ”

– “O halde ‘Yeni Dünya Düzeni’ dendiği zaman söylenmek istenen şey, artık bıçaksırtı gibi tehlikeli bir aşamaya gelindiğidir!”
– “Bunalım artık iyice gözle görülür haldedir ve yaklaşan son Batı Dünyası’nın sonudur!..”
– “Hümanizm, aslında ‘her şeyi insan ölçülerine indirme’ ve ‘TANRI’dan yüzçevirme’dir. Hümanizm, Laisizm’in ilk şekliydi… Modern uygarlık, her şeyi kendinden ibaret sayan insanın ölçülerine indirgemeye kalkışmakla, en aşağı derecedeki unsurların seviyesine düşmüştür. Maddi ihtiyaçları karşılamak, biricik amaç haline gelmiştir.”
– “Ferdiyetçilik, Hümanizm ile aynıdır. Din dışı görüşün özelliklerinden biridir. Batı’nın bugünkü çöküşünü belirleyen etken, Ferdiyetçilik’tir!..”
– “Pragmatizm, modern felsefenin en son ürünüdür. Çöküş sürecinin son aşamasını belirler. Buna göre sağduyu, ‘kısa vadede çıkar sağlamayan hiç bir şeyi benimsememek’tir!..”
– “Bu şartlar altında endüstri ‘bilimin uygulaması’ sayılamaz. Tersine bilim endüstriye bağımlı hale gelmiştir. Kantite, kalitenin yerini almıştır. Modern dünyanın bütün çabası, her zaman doyurabileceğinden daha fazla ihtiyaç yaratmaktır!..”
Başka söze ihtiyaç var mı?..
Aslında yok. Ama biz, kendi insanımızın Batılılar’dan hiç te geri kalmadığını bildiğimizden, sözümüzü merhum Kemal Tahir’in aynen katıldığımız şu değerlendirmesi ile bitiriyoruz:
– “… ‘Biz Batı’dan gördüklerimizi alırız, almakla da kendi malımız olur’ düşüncesi o kadar yanlış ki!.. Alırsın ama sindiremezsin. Kusarsın!..” (46)
– “Batı, ailesiyle bize benzemez!.. Kurumlarıyla, devletiyle, sınıflarıyla bize benzemez!.. Bize bu kadar benzemiyen Batı’dan nasıl her şeyi almaya kalkarız?.. ”
– “Batılılaşma, bizler için 200 yıldır süren bayat bir sorundur. Batılılık dünyayı sömürme olayının adıdır. Batılılaşmak, ne kadar süslenirse süslensin, sadece sömürüye girişmek anlamına gelir!.. Batılıların akıllıları bu belâdan kurtulmaya çalışırken, bizim onlara özenmemiz aptallık değil de nedir?.. (47)
– “Bilir misin ki Lozan Antlaşması’nın bütün oturumları ne kadar sürmüştür?.. 5.5 ay!.. Mahzenler dolusu evrakı düşün! Delegelerimiz inceledi mi bunları?.. Hayır! Çünkü İstanbul Hükümeti delegeleri, yani asıl uzmanlar, bizim isteğimizle sokulmadı bu konuşmalara. Bu iyiliğimize (!) karşılık İngiliz generali Harrington’un teşekkürünü hatırlarım.”
– “Demek 4.383.000 klm. karelik bir imparatorluğun 700 yıllık hesapları 5.5 ayda tasfiye edildi!.. Buna tasfiye denmez. Mirası reddettik!… Bir mahalle bakkalının mirası bile, bu kadar kısa zamanda tasfiye edilemez!..”
– “DÜNYADA ÇOK AZ MİLLETİN ELİNE BİZİMKİ KADAR BÜYÜK TARİH BİRİKİMİ GEÇMİŞTİR… REJİM DEĞİŞİKLİKLERİNİN, TARİHİ HAKLARDAN VAZGEÇMEKLE HİÇ BİR İLİNTİSİ OLAMAZ!.. ÇÜNKÜ VAZGEÇMEYE HAKKIN YOK, BABANIN MALI DEĞİL!.. Bolşevikler, Çarlık İmparatorluğu’na sahip çıkmadılar mı?..”
– “Anadolu-Yunan Savaşı son 1000 yıllık tarihimizden ayrı bir Milli Kurtuluş Savaşı değildir. 1000 yıldır süren Doğu-Batı boğuşmasının yüzlerce savaşından biridir. Hesabı kapatmaya yetmez ki!..”
– “Siz Cumhuriyet çocukları!.. ‘Gözümüzü zaferle açtık’ avuntusundasınız. Umulmayan yerlerde beklenmedik yenilgilerle karşılaşınca şaşırmayın!”
– “BİZ, ER GEÇ BATI’YLA HESAPLAŞMAK ZORUNDAYIZ!.. BUNU GERÇEKTEN YAPMADIKÇA, BATI’YA HİZMET TEKLİF EDEREK, BELAYI BAŞIMIZDAN DEF EDEMEYİZ!..” (48)
________________________
(45)Bozdağ İsmet, Kemal Tahir’le Sohbetler, İstanbul, 1975
(46) Modern Dünyanın Bunalımı, Ağaç Yayıncılık, İstanbul, 1991
(47) Tahir Kemal, Notlar, Topal Kasırga, 1992
(48)Tahir Kemal, Yol Ayırımı

"MİLLİ ŞEF" EKOLÜ

“MİLLİ ŞEF” EKOLÜ  

Biz burada bütün gücümüzle ANADOLU’nun DOĞU’suyla, BATI’sıyla, KUZEY’iyle, GÜNEY’iyle binlerce, hatta onbinlerce yıldır bize ait olduğunu ispata çılışırken, Türkiye’de MİLLİ ŞEF İNÖNÜ döneminden beri kötü bir oyun oynanmaktadır.
Sanki BATILILAR’ın binlerce yıllık tarihimizi yok saymaları, ANADOLU’yu dahi elimizden çekip almaya çalışmaları gibi bir sinsi faaliyet hiç yokmuşcasına, milletimizin ve milliyetimizin dayandığı her mukaddes temel yıkılmak, TÜRKİYE’miz BATI’ya yamanmak istenmektedir.
Üstelik bunlar ATATÜRKÇÜLÜK adına, ATATÜRK’e hiç olmadığı bir “batıcılık” yakıştırılarak yapılmaktadır!…
Bu tavır, İsmet Paşa’nın 10 Kasım 1938’de ATATÜRK’ü bir büst olarak rafa kaldırması, paralardan pullardan ismini silmesi, kendini MİLLİ ŞEF ilan etmesi, her yerde kendini ön plana çıkarması ile başlamıştır!..
… ve hâlâ “TÜRKİYE tercihini BATI’dan yana yapmıştır” teraneleriyle, “değişmez dış politika” zırvalarıyla sürdürülmektedir.
Hemen belirtelim ki, her ikisi de doğrudur!
Ancak ikisinin de ATATÜRK’le, ATATÜRKÇÜLÜK’le alâkası yoktur!
TÜRKİYE’nin “BATI’yı tercih” etmesi, MİLLİ ŞEF bozuntusu İSMET PAŞA’nın bir sağa, bir sola yalpalamasından sonra, 1947 yılında başlamış ve bugüne kadar hakikaten başka bir tercih yapılmamıştır!
Aynı şekilde o tarihte tesbit edilen “BATI güdümlü dış politika” bu güne kadar hiç şaşmadan uygulanmıştır!
Kemal Tahir İNÖNÜ’nün Köy Enstitüleri ile başlıyan kaypak politikasını şöyle anlatır:
“Köy Enstitüleri günlük politikanın eğitime bulaşmasından öte bir şey değildir!.. 2. Dünya Savaşı içinde İsmet Paşa’nın Türkiye politikası, çok civelek bir politikadır.”
“Başlarda Almanlar Fransa’yı çiğneyiverince, İsmet Paşa Almanlar’a döndü. Almanya’da Hitler’in sözü kanun, Türkiye’de İsmet Paşa’nın!.. Almanlar her yere bir Nazi ajanı yerleştirmiş… İsmet Paşa da şehirleri Halk Evleri ile avucunun içine almış ama, köyler boş!..”
“Paşa askerlikten kurtulamadığı için, çavuş olan açıkgöz köy çocuklarını kurstan geçirip eğitmen yetiştirdi. Bunların her birini bir köye yerleştirdi. Bu eğitmenler köyleri avuçlarına alacaklar, sinek uçsa İsmet Paşa’nın haberi olacak!..”
“Ama hesap yanlış çıktı!… Almanlar Sovyetler’in bozkırına yenildiler. İsmet Paşa da “Hadi göreyim sizi!” diye öne sürdüğü Turancılar’ı deliğe tıktı. Yine aynı Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’i, solcuları el üstünde tutan biri haline getirdi. Devleti sol rüzgârların uğuldadığı Köy Enstitüleri şampiyonu yaptı!..”
“İşte Köy Enstitüleri’nin temelinde bu rezillik yatar!.. Önce Almanlar’ın kazanacağı hesabına yatırım yapılmıştır, sonra Ruslar’ın kazanacağına!..”
“Ruslar savaşı kazanıp üç ilimizle Boğazlar’ı isteyince, İsmet Paşa (yine) fırt diye döndü ve İngiltere, Amerika üstüne oynamaya başladı!… Demokrat Parti muhalefeti ağzını açar açmaz da, Köy Enstitüleri’ni taviz olarak kurban etti. Çünkü fonksiyonunu çoktan yitirmişti.”
(İsmet Bozdağ, Kemal Tahir’le Sohbetler)
Gördünüz mü?.. Önce Nazi Alman, sonra Komünist Rus yanlısı politika, savaştan sonra da Amerikancı, hatta mandacı bir politika!
Ne var ki, MİLLİ ŞEF bozuntusu Mandacı İsmet Paşa’nın verdiği taviz bu kadar değildi!..
Aynı tarihte (1947) kapılarımız Marshall yardımı ve A.I.D. kredilerine açıldı. Batılılar 1. Cihan Savaşı’nda kuramadıkları hakimiyeti, 2. Cihan Savaşı’ndan sonra, son derece planlı bir şekilde ve asker kullanmadan elde ettiler. Daha doğrusu, askerlerini devreye sokmak için 1950’den sonra DP dönemini beklediler. Hem de üsleri, tesisleri ve nükleer bombaları ile!..
Bu dönemi Attila İlhan da şöyle değerlendirir:
“Çağdaşlaşma, Batılaşma mıdır?.. Ben buna hep HAYIR derim… ”
“ATATÜRK o tarihte Batıcılığı örnek göstermiştir ama, anlatmak istediği UYGARLIK DÜZEYİNİN BİR YERE ULAŞMASININ YÖNTEMLERİNİ GETİRECEK bir Batıcılıktır. Batının taklidi olmak değil!..”
“CHP, Anadolu İhtilali’nin başlangıç yıllarında beliren birleşimci niteliğini yitirmiş, İnönü diktasıyla birlikte Yeni Tanzimatçı bir harekete dönüşmüştü. Komprador batıcılığını, bu kere yeni koşullara uygun olarak sürdürüyordu. TÜRK liselerinin ders kitabı olarak Yunan/Latin klasiklerinin okutulması, buna karşılık Doğu/İslam uygarlığının baş eserlerinin gürültüye getirilmesi bu döneme rastlar…”
“DP/AP hareketi Ulusal TÜRK Birleşimi’ni yapabildi mi?.. Bağımlı bir ekonominin öncülüğünü yapan DP/AP iktidarlarından bu alt yapıya ters düşecek Ulusal Bağımsız Sentez beklemek, yanlış değil mi?..”
“Tamamiyle yabancı sermayesine bağlı bir sanayileşme, siyasal iktidarları sürekli olarak emperyalist Batı ile komprador (işbirlikçi) ilişkilere sürüklerken, AP’nin (Adalet Partisi – Süleyman Demirel’in Partisi) kaymağını Mason Batıcısı bir takım politikacılar oluşturuyor. ”
“İtalya’da Hıristiyan partiler Meryem Ana’nın heykeliyle yürürler. Papazlar komünist partisinin bile mitinglerini takdis eder. Almanya’da Adenauer’in partisi Hıristiyan Demokrat Parti idi. Bunların varlığı NATO’ya ters düşmüyor, Avrupa Konseyi’ne batmıyor da; Türkiye’de dinci bir parti zuhur edince, acaba neden sorun haline geliyor?..”
“50 yıllarında TÜRK musikisini ciddiye almak, ihanete yakın bir şeydi!.. İnönü diktatörlüğü bizi Batı musikisine yöneltmişti. Radyo programlarında TÜRK musikisinin yüzdesi handiyse tek haneli rakamlara inmişti… Düşünüyorum da, Batı musikisini öteki musikilerin üzerine koyduran düşünce bana kültür emperyalizminin dünyaya kabul ettirdiği bir önyargı gibi geliyor.”
“BATI UYGARLIĞI DA ÖTEKİ UYGARLIKLAR KADAR FÂNİ DEĞİL Mİ?..”
“Niye musikisi hepsinden üstün oluyormuş bakayım?..” (Hangi Sağ sf. 85,181,180,188,26,37)
Son derece haklı… Tabii bu noktada, A.B.D.’nin İnönü’nün pısırıklığından yararlanıp gerçekleştirdiği Missouri oyunundan söz etmemek olmaz.
Bu, çok sinsice ve kurnazca oynanmış bir oyundur!.. 1947 yılında, Amerikalılar, sanki gökten ilham almış gibi, Türkiye’ye büyük bir yakınlık göstermeye başlarlar… Yıllar önce ölmüş olan eski Washington büyükelçimiz M.Münir Ertegün’ün kemiklerini çıkarıp, bir tabuta koyarak Missouri zırhlısı ile Türkiye’ye getirirler. (Missouri zırhlısı bir semboldür. Japonlar bu gemide kayıtsız şartsız teslim anlaşması imzalamışlardır!..) Merhum için askerî törenler yaparlar. Bir itibar, bir saygı, değme gitsin!..
Ama her nedense bu gelen askerler bir daha gitmez!.. Sonra arkasından Marshall Yardımı… Truman Doktrini… Derken bize sözümona mâlî yardımda da bulunmaya başlarlar!… Paçayı bir kaptırınca bir daha kurtaramayız. Gelen Amerikalı, “yardım ediyoruz,” der, çöreklenir ülkemize, kovsan da gitmez!..
Elbette ki, bu kadar siyasî ve askerî bağımlılık, kültürel bağımlılığı da beraberinde getirecekti. Getirdi de!.. Tarih şuurunun yok olması, dilin yozlaşması, dinsizlik ve yobazlığın, hatta vatan hainliğinin bizi mânen çökertmesi kaçınılmaz hale sonuç oldu.
Velhasıl, İnönü, Menderes, Demirel ve Özal’ın, Çiller’in, Mesut Yılmaz’ın ve tabii ki Tayyip Erdoğan’ın bu konudaki veballeri büyüktür.
Sonuç olarak İnönü döneminden (1938-1950) başlıyarak Türkiye’de yeni tip bir “atatürkçülük” gelişti ki, bu aslında “milli şef” ekolüdür. 2000’li yıllara gelince, Atatürk’ten bahsetmek bile ayıp sayılır oldu!. Yeni bir “lâik aydın” tipi yetişti ki, ne TÜRK’tür, ne MÜSLÜMAN’dır, ne VATANSEVER’dir, ne MİLLİYETÇİ’dir, ne DEVLETÇİ’dir, ne de HALKÇI’dır!.. Sadece tarifini kendi bildiği bir “lâik”tir!..
Bu kişiler kendilerinden başkalarını aydın saymazlar, laiklikten başka laf etmezler, dine inanmazlar, TÜRK’ü beğenmezler, İSLAM’dan nefret ederler, halka tepeden bakarlar, Batı’ya hayrandırlar!.. Eskiden solcu geçinirlerdi, şimdi korkunç küreselleşmeci, özelleştirmeci ve Avrupa Birlikçidirler!.. Kürtçüdürler, bölücüdürler, homoseksüellik, lesbiyenlik, fahişelik, her türlü sapıklığın savunucusudurlar!.. Sokaklarda “Hepimiz Ermeniyiz” diye bağırırlar da, “HEPİMİZ TÜRK’ÜZ!.. NE MUTLU TÜRK’ÜM DİYENE!.. NE MUTLU BİZE!” dedikleri hiç duyulmamıştır!.
Bunların bir kısmı 1975’den itibaren Halk Evleri’ni ve CHP’yi ele geçirmiş, Sovyet sempatizanı solcu kisvesi altında Kürtçü-Alevi bölücülük yapmıştı!..
Bunlar ATATÜRK’ün adını kullanarak 1934’de terkedilmiş uydurma dilciliği sürdürmeye çalışırlar!.. Bunlar hem devletçilik okunu parti bayrağında taşır, hem de piyasa ekonomisi diye halka “başıbozuk” ekonomiyi kakalamaya çalışır, vatan toprağını dahi satışa çıkarırlar!..
Bunlar “lâiklik, inanç hürriyeti” diye Tanzimat kafasıyla yabancı din ve mezheplerin misyonerlik vasıtasıyla ülkemizde yayılmasına göz yumarken, aydınların dinden soğumasına yol açacak kadar yobaz bir din politikası güderler!.. Bilmezler ki, ATATÜRK o en kötü dönemde, hem de Menemen olayından hemen sonra, TÜRKİYE’deki yabancı misyoner okullarının hemen hepsini kapatmış, kalanları da Milli Eğitim Bakanlığı’nın denetimine sokmuştu!..
Bilmezler ki, Peygamberimizin hadisleri ilk defa Lâik ATATÜRK’ün özel ilgisi sonucu TBMM kararı ile TÜRKÇE’ye çevrilerek SAHİH BUHARİ MUHTASARI adı altında yayınlanmıştı!.. (Ahmed Naim, aynı adlı eser, sf.2)
Bunlar “hukukun üstünlüğü, insan hakları” palavrası altında Batı tipi “suçlu-güçlü hakları”nı savunurlar!.. Karakollarda suçlulara parasını Devletin ödediği avukatlar tutarlar da, mazlumun mağdurun derdini bile dinlemezler!..
Bunlar 9 adam öldürmüş caniyi Eskişehir hapishanesinden çıkartır, sonra da kaçmasına fırsat tanırlar!.. F-tipi 5 yıldızlı otel tarzında hapishanelerde suçluları ağırlamayı “insan hakkı” sayar da, o canilerin katlettiği insanların ailelerini ziyaret etmekten bile kaçınırlar!
Bunlar ATATÜRK’ün kadınları yüceltmek için takip ettiği politikayı anlamamışlardır!.. “kadınlara özgürlük” derler ama Meclis’teki kadın milletvekili sayısı 18’den 3’e indirirken, sokaklara düşen kadın sayısı 100 katına çıkartmışlardır!..
Bizce bir kadın için, kendini kiralamak veya teşhir etmek zorunda kalmadan yaşayabilmek, en önemli haktır!.. Onlar ise bundan bihaberdirler. Kocasından tokat yiyen kadınların evden kaçmasını kolaylaştırmak için “sıığınma evleri” açarlar da, randevu evinde çalışmak istemeyen kızların yüzüne kezzap atan namussuzlara karşı kılları kıpırdamaz!.. Üstelik sık sık af yasası çıkartıp; tecavüzcülerin, kapkaççıların, hortumcuların, soyguncuların, bölücülerin tekrar sokağa salınıp suç işlemesini âdeta desteklerler!..
Bunlar ATATÜRK’ün Afganistan’a Kurtuluş Savaşı’ndan hemen sonra, kıt kaynaklara rağmen yardım ve eleman gönderdiğini bilmezler!.. Bunlar ATATÜRK’ün Orta Asya Türkleri ve dilleri ile ilgilendiğini bilmemezlikten gelirler.
Onun içindir ki, Özal kalkar, “Azeriler şiidir, bizden çok İran’a yakındırlar” diyerek bu kardeşlerimizi küstürür!… Demirel, Türkleri ha bire kesen Ermenistan’a “Komşu açken tok yatan bizden değildir,” hadisine dayanarak yardıma kalkar!.. Öyleyse Azeriler’e yardım etsene, behey madrabaz!
Bunlar Afrika’da, Asya’da, Güney Amerika’da Batılılarca iliklerine kadar sömürüldükten sonra açlığa terkedilen, üstelik bir de birbirlerini kırsınlar da nüfus azalsın diye ellerine silah tutuşturulan bir milyar mazlumu adamdan saymazlar!..
Yine geriliğe mahkûm edilmiş iki milyar insanı bırakıp; “dünya ile bütünleşiyoruz” diye, dünyanın onda biri bile olmayan zengin devletlerin eteğine yapışırlar!..
Bunlar ATATÜRK’ün Hatay’ı nasıl aldığını unuturlar da, beceriksiz dış politikalarını “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” diye yutturmaya kalkarlar. Kıbrıs’ı, Güney Doğu Anadolu’yu, Ege’deki hiç bir anlaşma ile terketmediğimiz Kardak gibi adacıkları, hatta Trabzon’u, Fener’i Rumlar’a verip kultulmak isterler!.. Neden kurtulacaklarsa!…
Elbette Yurt’ta Sulh, Cihan’da Sulh!..
Ama başkası sulh istemiyorsa, elin kolun bağlı mı oturacaksın?.. ATATÜRK öyle mi yaptı?. O, barışı silahı ile sağladı. Zaten bu söz de o anlama gelir!..
Kaldı ki, YURT SADECE TÜRKİYE DEĞİLDİR ATATÜRK İÇİN!., TÜRKLERİN ÇOĞUNLUK OLARAK YAŞADIKLARI BÜTÜN TOPRAKLARDIR!.. VE ORALARDA HUZURU, BARIŞI SAĞLAMAK DEMEK; BÜTÜN DÜNYANIN BARIŞA KAVUŞMASI DEMEKTİR!..
Bunlar ATATÜRK’ün:
— “BEN HER ŞEYDEN EVVEL, BİR TÜRK MİLLİYETÇİSİYİM!.. BÖYLE DOĞDUM, BÖYLE ÖLECEĞİM! TÜRK BİRLİĞİ’NİN BİR GÜN HAKİKAT OLACAĞINA İNANCIM VARDIR!.. BEN GÖRMESEM BİLE, GÖZLERİMİ DÜNYAYA ONUN RÜYALARI İÇİNDE KAPAYACAĞIM!”
— “YARININ TARİHİ, YENİ FASILLARINI TÜRK BİRLİĞİ İLE AÇACAKTIR!.. DÜNYA SÜKÛNUNU BU FASILLAR İÇİNDE BULACAKTIR!.. KAŞGARLI MAHMUD’UN DİVAN-I LÜGAT-IT TÜRK’ÜNDE DEDİĞİ GİBİ, TANRI TÜRK’Ü İNSANLIK ŞERİRLERDEN, ŞAKİLERDEN KURTULSUN DİYE YARATTI!”
diyen, ve Türkler’i “bütün mazlum insanların kurtarıcısı, dünyaya huzur getirmekle vazifeli” gören ifadelerini hiç duymamışlardır!.. Onun için beyhude yere zalim Batı’nın kuyruğuna takılmaya uğraşırlar!..
Bunların atatürkçülüğü, İsmet Paşa’nın paralardan ATATÜRK resmini kaldırdığı gün bitmiştir!.. Atatürkçülükleri, bir nevi putperestliğe dönüşmüştür.
Bunların atatürkçülüğü; her bayram kabrine gidip, bir fatiha bile okumadan çelenk koymak, deftere bir şeyler karalamak, veya kötü yapılmış heykellerin, büstlerin önünde tapınırcasına boyun bükmek, veya her toplantıda 3 dakika sırık gibi dikilip, içinden “Öf, bir an önce bitse!” diye geçirirken, sözüm ona saygı duruşunda bulunmaktan ibarettir!..
İşte biz baştan beri “MİLLİ ŞEF” bozuntusu İsmet Paşa mandacılığının TÜRKİYE’yi getirdiği bölünme, hatta yok olma noktasından ATATÜRK’ün TARİH TEZİ ve MİSAK-I MİLLİ anlayışıyla kurtulabileceğimizi anlatmaya çalışıyoruz. GERÇEK ATATÜRKÇÜLÜK ile MİLLİ ŞEF EKOLÜ’nü ayırt edebileceğiniz kriterleri vermeye çalışıyoruz. ANADOLU’nun TÜRKLÜĞÜ’nü bütün delilleriyle ortaya koyup, bizi yutmak isteyen BATILILAR’a ilim yoluyla, tarihi gerçeklerle direniyoruz!..
Bu da işe yaramazsa, SİLAH’tan başka çare yok!..
ŞİMDİ KENDİNE “ATATÜRKÇÜ” DİYEN HERKESE SORARIZ:
NEREDE ATATÜRKÜN TARİH TEZİ?.. NEREDE İLK İNSANDAN BU YANA YAŞADIĞIMIZ HER TOPRAĞI İNSANIYLA, ÇOĞRAFYASIYLA, TARİHİYLE BENİMSEYEN GERÇEK HUMANİST VE EVRENSEL TÜRK ANLAYIŞI?..
NEREDE ATATÜRK’ÜN TÜRKÇE’Yİ KOLAY OKUNAN, OKUNDUĞU GİBİ YAZILAN, KULLANDIĞI HER KELİMEYİ KORUYAN, ASYA TÜRKÇELERİ İLE BÜTÜNLEŞEN DİL DEVRİMİ?..
NEREDE ATATÜRK’ÜN “DİNSİZ MİLLETLER YOK OLMAYA MAHKÛMDUR” FİKRİNE UYGUN OLARAK BAŞLATTIĞI GERÇEK AYDIN DİN ADAMI YETİŞTİRME, AYDINLARIN DİNE İLGİSİNİ ARTTIRMA, BU SURETLE DİNİ CAHİLLERİN ELİNE BIRAKMAMA POLİTİKASI?..
NEREDE ATATÜRK’ÜN DEVLETİ, MİLLETİN GÖZBEBEĞİ HALİNE GETİREN UYGULAMALARI?..
NEREDE ATATÜRK’ÜN “DÜNYANIN NERESİNDE BİR TÜRK VARSA, BİZİM İLGİ SAHAMIZ İÇİNDEDİR” FELSEFESİ İLE AFGANİSTAN’DAN BAŞLATTIĞI GLOBAL DIŞ SİYASETİ ?..
NEREDE ATATÜRK’ÜN “BUGÜN GÜNEŞİN DOĞDUĞUNU NASIL GÖRÜYORSAM, MAZLUM MİLLETLERİN KURTULUŞUNU DA ÖYLE GÖRÜYORUM” DİYEREK HIRİSTİYAN BATI’YI HEDEF ALAN ANTİ-EMPERYALİSTLİĞİ?..
NEREDE ATATÜRK’ÜN YABANCI MEKTEPLERİ, MASON DERNEKLERİNİ KAPATAN, TÜRK’TEN BAŞKASINA İLGİ GÖSTERMEDİĞİNİ BELİRTEN “NE MUTLU TÜRK’ÜM DİYENE” MİLLİYETÇİLİĞİ?..
NEREDE ATATÜRK’ÜN TAKLİTÇİ OLMAYAN, SÜREKLİ DEVRİMCİLİĞİ?..ONDAN SONRA BİR TEK YENİ İŞ BAŞARILDI MI?..
ATATÜRK DÖNEMİNDE MİLLETVEKİLİ SUÇLULARIN DOKUNULMAZLIĞI MI VARDI?.. ATATÜRK DÖNEMİNDE BAKANLAR KAPILARINI, HATTA GEÇTİKLERİ SOKAKLARI VATANDAŞA KAPATIYORLAR MIYDI?.. BUGÜNLERDE HANGİ BAKANIN, HANGİ GENEL MÜDÜRÜN, HANGİ VALİNİN, HANGİ GENERALİN MAKAMI AYDINLARA, SANATKÂRLARA, SIRADAN VATANDAŞA ATATÜRK’ÜN SOFRASI KADAR AÇIK?..
BUNLARI GERÇEKLEŞTİRMEDEN KENDİLERİNİ ATATÜRKÇÜ İLAN EDEN GAAFİLLER!..
SİZLER, ATATÜRK’ÜN “BİR GÜN TOPRAK OLACAĞINI” SÖYLEDİĞİ NÂŞINI TACİZ EDEN, MEZAR SOYGUNCULARINDAN BAŞKA BİR ŞEY DEĞİLSİNİZ!..
TÜRK’ÜN ASYA VE AVRUPA’DAKİ GELECEĞİNDE SİZLERE YER YOK!..

BATI TÜRKLER’İ SİLMEK İSTER!..

BATI TÜRKLER’İ SİLMEK İSTER!..

 

Batı’nın bu anlattığımız kara zihniyetine, insafsız sömürgeciliğine Doğu’da set çeken tek millet TÜRKLER’dir!..
1096 yılından itibaren dalgalar halinde gelen Haçlılar hep TÜRK kalkanına çarparak kırılmışlardır!..
İşte bu yüzden Batılılar TÜRKLER’i Avrupa’da ve Anadolu’daki varlığına tahammül edemezler!.. Batılılar TÜRKLER’İN AVRUPA’DAKİ VARLIĞI’nı, Osmanlı Devleti ile sınırlı sayıp, sanki “çok yeni” bir olaymış gibi göstermek isterler!..
Sonra da bu uydurdukları bilgilere, belgelere dayanıp bizi DOĞU ANADOLU’dan atıp orada kukla bir “kürt devleti” kurmak isterler!..
BATI ANADOLU’dan atıp orayı Yunanistan’a vermek isterler!..
KUZEY ANADOLU’dan atıp orada “Pontus Rum Devleti” kurmak isterler!..
Ülkemizdeki Laz, Çerkez, Çeçen Acar kökenli Türkler’i kışkırtıp koparmak isterler!..
İSTANBUL’da VATİKAN benzeri bir “Fener Patrikhanesi Devlet” kurmak isterler!..
Hatta, kimse inanmıyor ama, bizi TRAKYA’dan, İSTANBUL’dan, MARMARA’dan atıp “Yeni Bizans Devleti” kurmak isterler!..
İşte biz, onun için BATI ANADOLU’NUN TÜRKLÜĞÜ’nü anlattık!…
SAKALAR, İSKİTLER, TYRHENLER, TURHANLAR, TROYANLAR, PELASKLAR, BEL-SAKALAR, TUR-SAKALAR, ETRÜSKLER, MAKEDONLAR, EU-SKOLAR, BASKLAR’dan söz ederek bu toprakların tümünün 5000 yıldır bize ait olduğunu ortaya koyduk. Daha ilerde büyük araştırmacı Kâzım Mirşan’ın eserlerinden yararlanarak 10.000 yıl önce bile bu diyarlarda olduğumuzu göstereceğiz.
Maalesef bizim yol-yordam bilmez tarihçilerimizin bunlardan haberi yoktur. Bunlar okul kitaplarında yer almaz… Derslerde e okutulmaz!..
Tarihçiler işin kolayına kaçarak, Batılılar’dan yaptıkları uyduruk tercümelerle “işi idare edip” onların kısır görüşleri TÜRK fikir hayatına yansıtırlar… Adeta onlara hizmet ederler!..
Sonuçta öyle bir durum çıkar ki ortaya, bırakın bu koca devletleri milletleri tanımak ; Türkiye Cumhuriyeti’nde, ESTONYA’nın TÜRK-TATAR nüfusundan haberdar bir tek DEVLET ADAMI bile bulamazsınız!.. TÜRK CUMHURİYETLERİ denince akla yalnız ORTA ASYA gelir!.. Onda bile yetersiz kalırlar.
Mesela Kenan Evren hariç, hiç biri AFGANİSTAN’da bir TÜRK idaresinin kurulmak üzere olduğunun farkında değildi!… ÖZBEK komutan Raşit Dostum’a yeterli destek verilmedi. Kimse de Cumhuriyet’in ilk yıllarında kendimiz kalifiye elemana muhtaç iken, neden ATATÜRK’ün Afganistan’a doktorlar, uzmanlar gönderdiğini sormadı!.. Bu yüzden de idareyi TALİBAN ele geçirdi! Sonra da Amerikalılar geldi, şahsiyetsiz, yahudi asıllı, Amerikan uşağı, Batı hayranı Karzai’yi, “Afgan” diye başa geçirdiler!..
Batılıların bizlere yutturmaya çalıştıkları artniyetli tutumu; tarihçi Christopher Hampton, Adile Ayda’ya yazdığı mektupta şu sözlerle itiraf eder:
“Çoğumuz Türkler’i, İslamiyet’in ve Muhammed’den sonraki Anadolu tarihi çerçevesinde düşünürüz.”
Yani Batılılar, Osmanlılar’dan önceki Avrupa’daki TÜRK varlığını unutmak, unutturmak, hafızalardan silmek isterler!.. Halbuki OSMANLILAR’ın şu Batılıların sahiplendikleri “Grek Medeniyeti”nin vatanı Yunanistan’ı 1400’lerden 1900’lere kadar 500 yıl ellerinde tutmaları bir yana, çok daha öncelerde HUNLAR, AVARLAR, KUMANLAR, PEÇENEKLER’in o bölgede hüküm sürdüğünü unutabilir miyiz?.. Bu gerçek TÜRKLER’in Yunanistan üzerindeki söz hakkını 1500 yıl gerilere götürür.
Hepsi aynı soydan olan PELASKLAR, TYRRHENLER, ETRÜSKLER, SAKALAR, İSKİTLER, MAKEDONLAR devreye girince; ANADOLU, YUNANİSTAN, İTALYA ve İSPANYA’daki TÜRK varlığı zamanımızdan 5000 yıl öncesine uzanır.
Daha açık söylemek gerekirse, onların bizim toprağımıza sahip çıkacak bir geçmişleri olmadığı gibi, bizim onların toprağında asla SİLİNMEZ bir söz hakkımız vardır!
İşte bu gerçek tarihçilerimiz, diplomatlarımız, politikacılarımız tarafından vurgulanmalı ve bütün TÜRKLER’e anlatılmalıdır!..
Halbuki tam tersi yapılmakta, Türklere bir aşağılık duygusu aşılanmakta, onlara kurtuluş reçetesi olarak “batı medeniyeti” dayatılmaktadır!.. Batı’nın medeni olmadığını, “medeniyet” diye kabul edilen her yönünü Doğu’dan aldığını da uzun uzun anlattık.
Mesela “Latin” alfabesi, Latinlerden önce ETRÜSK ALFABESİ idi!. Yani TÜRK ALFABESİ!..
Grek Alfabesi, “Aryan” olabilir ama, ondan önce FENİKE ALFABESİ’dir. Yani “Samî”dir…
Ondan önce de, her ne kadar bazı Batılılar araya Mısır yazısını sokarlarsa da, bizce SÜMER ÇİVİ YAZISI’dır ki, TÜRK kökenlidir!..
Kazım Mirşan’a göre TÜRK YAZI SİSTEMİ, 15 bin yıl öncesinden DUVAR RESİMLERİ ile başlamış, ve bütün alfabelerin temelini teşkil etmiştir!
Yani alfabeyi bile “latin” diyerek Batı’ya mal etmek son derece yanlıştır!.. Alfabe, her medenî adımın olduğu gibi, DOĞU kökenlidir!.. Bizim yazımız da “latin” değil, TÜRK ALFABESİ’dir!
Yazı doğudan geldi de, rakamlar batı kökenli mi?.. Hayır!..
Romen rakamlarının toplamayı âdeta imkânsız hale getirmesi bir yana, sıfır olmayışı da en büyük noksanı idi ve bugün bütün Batı’da kullanılan rakam sistemi ARAP kökenlidir!.. Ve o adla bilinir.
İşte bunun içindir ki, Batılılar bize pek çok şeyi unutturmaya çalışırlar !..
Yurdumuzda yaptıkları kazı ve çalışmalarda pek çok gerçeği de saklama imkanı buldukları muhakkaktır… Bununla da yetinmezler, kendi aralarından çıkan dürüst, namuslu, ilme saygılı tarihçi, dilci, arkeolog ve sair araştırmacıları da, TÜRKLER konusunda makbul bir şey söylediğinde, adeta afaroz ederler… Tezini alaya alırlar… bulduğu belgeleri yok ederler!.. Biz de bu kargaşaya ihmalkârlığımızla, saflığımızla, bilgisizliğimizle katkıda bulunuruz.
Örnek mi istersiniz?.. Mesela, TÜRK devlet kurumları, temelsiz Ermeni iddialarına cevap vermek ve esas katliamın Ermenilerce TÜRKLER’e yapıldığını dünyaya duyurmak için bir çalışma başlatmışlardır…
Buraya kadar iyi!..
Binbir zahmet, eziyet ve masraf sonucu kıyıda köşede bulunan belgeler ve resimler, fotoğrafları çekilmek üzere meşhur bir fotoğraf sanatçısına verilmiştir… Ancak TÜRK tarihi ve dış politikası üzerinde bu kadar büyük önem taşıyan bir konuda gerekli araştırma yapılmamıştır. Belgelerin verildiği kişinin Ermeni kökenli olduğu sonradan farkedilmiştır!..
Asıl adı ARA(M) GÜLER(YAN) olan bu kişi, aldığı tarihi fotoğraf ve belgeleri uzun süre elinde tuttuktan sonra, en önemli kısmını “kaybetmiştir”!…
Hakkında bir başka tarihçiden ödünç aldığı çok değerli bir kitabının sayfalarını çalmaktan dava açılmış olan bu Ermeni sayesinde, Batılılar rahat bir nefes almış, TÜRKLER tarafından başlatılan çalışma da hâlâ sonuçlanamamıştır!..
Benzer şekilde hasır altı edilen bir başka çalışma da, ATATÜRK’e sunulmuş olan GÜNEŞ-DİL TEORİSİ’dir…
TÜRKÇE’nin yaşıyan en eski dil olduğunu gösteren bu teori, Avrupa’da yayınlanma imkânı bile bulamamış, Türkiye’de gördüğü ilgi ise, ATATÜRK’ten sonra hemen bastırılmıştır… Bu konuyu ayrıca ele alacağız.
Başka hangisini söyliyelim?.. Batılı petrol şirketlerinin topraklarımızda buldukları zengin kuyuları kapatıp, “sizde petrol yok” diyerek yıllarca bize pahalı yakıt satmalarını mı?..
TÜRK bilim adamlarının da kolayca gerçekleştirebildikleri ucuz, temiz ve tehlikesiz enerji kaynağı “SOĞUK FİZYON”u unutturmalarını mı?..
Pahalı dış kaynaklı ilaçları satabilmek için, hiç bir araştırma imkânı tanımadan yerin dibine batırdıkları “Zakkumdan ve kekikten kanser ilacı” bulanları mı?..
Irak’ta 2. büyük topluluk iken TÜRKMENLER’in sözünü bile etmeden Kürt Devleti kurmaya çalışmalarını mı?.. Daha hangilerini sayalım?..
Bitmez ki!.. İyisi mi, biz araştırma NOTLAR’ımıza devam edelim.

BATI MEDENİYETİ’NİN KÖKÜ NE?..

BATI MEDENİYETİ’NİN KÖKÜ NE?..  

Şimdiki Batı, eğer Yunan ve Roma Medeniyeti’nden doğmamışsa, eğer gerçek Hıristiyanlık’tan nasibini almamışsa, neye dayanıyor?..
Avrupa’nın gördüğü son medeniyet, temeli ETRÜSKLER’e dayanan Roma Medeniyeti’dir…
Ancak Roma 5. asırda HUNLAR’ın akınlarına uğramış, iyice zayıflamıştı. Nihayet 410 yılında Vizigot kralı Alarik’in, hemen arkasından (455) Vandal kralı Gaeserik’in istilâsına uğrayarak yıkıldı.
Bundan sonra Avrupa’da medeniyet değil, vahşet hüküm sürmeye başladı… İtalya’da Ostragot, Fransa’da Frank ve Almanya’da Germen krallıkları kuruldu. Yalnız bunların hepsi, kuzeyden gelen tam anlamıyla barbar kavimlerin etkisinde idiler.
Öyle ki, bütün Avrupa’da bir fırtına gibi esen VANDALLAR’ın adı, VANDALİZM olarak VAHŞET anlamında kullanılmaya başladı.
Bundan sonra Avrupa’nın batısına 1000 yıl bilim ve medeniyetin kırıntısı bile uğramadı!.. Bir tek, güneyden İspanya’ya giren Araplar’ın getirdiği Endülüs medeniyeti zirveye çıktı ama, bundan da barbar ve vandal Avrupalılar nasiplerini uzun yıllar alamadılar.
İmparator Kostantin’in ölürken hükümranlık alâmetlerini Roma kilisesine bırakması, 400’lü yıllardan itibaren bu kilisenin önemini, krallara bile hükmedecek düzeye çıkartmıştı.
İşte buna dayanarak Papa diye tanınmaya başlıyan Roma kilisesi başpapazı, Frank kralı Clovis’i (461-511) eski Roma İmparatorluğu’nun vârisi ilân ederek Avrupa’yı bağışladı!.. Böylece “Kutsal Roma İmparatorluğu” kavramı doğdu.
Ancak kurulan devletlerin ne kutsallıkla, ne de eski Roma’yla hiç bir alâkası yoktu!.. Öyle ki, 1096’da başlıyan Haçlı Seferleri ordularında, 1000 yıl önceki Roma disiplin ve intizamını görmek mümkün değildi. Hepsi çapulcu ve başıbozuk gruplardan ibaretti, ve sözümona Kudüs’ü müslümanlardan kurtarmaya giderken, Avrupa ve İstanbul gibi hıristiyan diyarlarını yağmalamalarını kimse önleyememişti!…
TARIK bin Ziyad’ın 711’de İspanya fethine girişmesi, Endülüs Emevi Devleti’nin kurulması, Avrupa için bir fırsat teşkil etmişti. Hem son din İSLAM’ın nurundan, hem de açık fikirli Araplar’ın geliştiği bilimden yararlanmaları; ve Paul’un uydurma dininden, Vandallar’ın vahşetinden kurtulmaları mümkündü.
Ne yazık ki, Pirene Dağları İSLAM’ın ve ENDÜLÜS Medeniyeti’nin İspanya’ya mahsus bir özellik olarak kalmasına yol açtı. Pireneler’i aşamadılar.
Vizigot, Ostrogot, Vandal, Germen, Frank barbarlarının etkisi altındaki Avrupa gittikçe karanlığa gömülürken, ENDÜLÜS dönemin en medeni toplumlarından birini oluşturdu. Tuleytu (Toledo), Kurtuba, İşbilye (Sevil), Gırnata önemli kültür merkezleri haline geldi.
Öyle ki, bir tek Kurtuba Kütüphanesi’nde bulunan 500.000 kitap, o tarihlerde bütün Fransa’da bulunan kitap sayısından daha fazla idi!..
İşte bu Arap eserleridir ki, 15. asrın sonunda Avrupalılar’ın eline geçecek ve Rönesans’ın temelini teşkil edecektir… Fizik, kimya, matematik, astronomi, tıp ve felsefe, hatta şiir ve edebiyat işte bu şekilde Avrupa’ya girecekti.
Avrupalılar, 1000 yıl önce unuttukları Yunan feylezoflarının, Roma düşünürlerinin fikirlerini İSLAM eserlerinde bulacaklar, ve tercüme ederek kullanacaklar, sonra da “Yunanlılar ve Romalılar bizim atamızdı!” diyeceklerdi!..
Halbuki Avrupa’nın onlarla hiç bir bağlantısı kalmamıştır!.. Roma Hamamı, TÜRK Hamamı olmuş, Ayasofya’nın kubbeleri SELİMİYE, SÜLEYMANİYE ve SULTAN AHMET camilerinde ihtişamını sürdürmüştür. İyon ve Roma medeniyetinin gerçek vârisleri, TÜRKLER’dir. Sadece onlar, kendilerinden önceki her medeniyet unsurunu, kendi özellikleri ile meczederek yaşatmışlardır.
Batılılar ise, Roma’nın kötü yanları ile barbar kavimlerin vahşetini birleştirerek Avrupa’ya 1000 yıl süren bir KARANLIK ÇAĞ yaşatmışlardır. Halkı asiller, ruhbanlar ve serfler olarak üçe ayırmışlardır. Bu üç sınıf arasına kalın duvarlar ördükleri gibi; asiller ile, kiliseyi istismar ederek servet ve kudret sahibi olan ruhbanlar arasındaki mücadele, köle mertebesindeki halkın çok daha fazla ezilmesine yol açmıştır.
Bizim tanımadığımız, ancak zaman zaman yarı-cahil aydınlarımız tarafından bize de yakıştırılan FEODALİTE, o dönemde bütün Avrupa’yı pençesine almıştı… Asiller hem toprağa, hem de o toprakta yaşıyan köylülere sahipti. Öyle ki, köylüler bulundukları mıntıkadan ayrılamadıkları gibi, senyör izin vermedikçe evlenemezlerdi. İzin alıp evlenseler dahi, gelinin ilk gecesi kocasına değil, senyöre aitti!..
Öte yandan ruhban sınıfın, ALLAH’ı ve Hz. İSA’yı istismar ederek topladığı serveti ne yapacağını bilememesi sonucu, bir süre sonra büyük katedraller inşa edilmeye başlandı. Bu da GOTİK mimari tarzının doğmasına yol açtı.
Ruhbanların, serveti kilisenin elinde tutabilmek için dört elle sarıldıkları “mülkiyet hakkının ALLAH’a ait” olduğu prensibi, bir ölçüde halk arasında alturist bir ahlâk anlayışı yaratmıştı. Bunu da, İSLAMÎ prensipleri kendine göre dejenere ederek hıristiyanlığa yamayan Thomas Aquin ve Reformcular ortadan kaldırdılar. Yerine Egoist bir dünya anlayışı getirdiler.
Böylece kendinden başka herkesin kanını emen sülük-yarasa karışımı bir Batı insanı belirdi!..
İşte 1500’lerde kendilerini barış içinde karşılayıp ağırlıyan Amerika yerlilerini tümden katleden ve etini yiyen İspanyol ve Portekizliler, Çin’i daha fazla uyutabilmek amacıyla halkını zorla afyon yutturmak için zorla anlaşma imzalatan İngilizler (1800’ler), Yahudi zannetiği Musevi Hazar Türkleri’ni fırınlayan Almanlar (1940’lar), Pasifik’i elinden kaçırmamak için iki Japon şehrinin sivil halkını atom bombası ile toptan yokeden Amerikalılar (1945), bağımsızlık isteyen 1.000.000 Cezayirli’yi işkencelerle öldüren Fransızlar (1950’ler), ve bir tek Irak’ın üstüne sürüler halinde saldıran Batılı müttefikler (1991 ve 2003), hep bu Vandal Barbarizmi’nin ürünüdür!..
Milyonlarca insanın sefalet içinde ölmesine yol açan kölelik, insan haysiyetini hiçe sayan sömürgecilik, bitki ve hayvanları yok eden israf ekonomisi, çevre kirliliği, Afrika’yı saran çoraklık, kuraklık ve açlık, eskiden dağ başlarında yaşanırken günümüzde şehirlere inen eşkiyalık, terör, anarşi, uyuşturucu iptilası, fuhuş ve cinsi sapıklık ve nihayet insanlığı bile ortadan silebilecek nükleer silahlar ve AİDS hep bu Batı zihniyetin dünyamıza mirasıdır!..
Medeniyet ne kelime, BATI dünyanın ve insanlığın yüzkarasıdır!..

BATI GERÇEKTEN HZ. İSA’NIN YOLUNDA MI?..

BATI GERÇEKTEN HZ. İSA’NIN YOLUNDA MI?..
Batı Avrupalılar genelde Katolik ve Protestan hıristiyanlardır… Doğu Avrupa ve Rusya ise Ortodoks’tur.
Bu üç grup arasındaki fark, üç büyük din arasındaki farktan daha büyüktür… 1600’lerde 30 yıl süren din savaşları bunun delilidir.
Batılılar hıristiyan olmalarından hareketle, Hz. İSA’nın manevi yolunda olduklarını öne sürerler…. Ama durum hiç te öyle değildir!..
Onların asıl peygamberi (!) açıkgöz bir Yunan’dır!..
Bilindiği kadarıyla Hz. İSA 30 yaşında peygamber olmuş ve 33-35 yaşlarında dünyadan ayrılmıştır. İSLAM inancına göre de göğe çekilmiştir.
Hz. İSA’ya bu 5 yıl içinde İNCİL indirilmesine ve kendisi İNCİL hükümlerine dayanarak vaaz vermesine rağmen, İlahi Vahiy o dönemde yazıya geçmemiştir. (38)
Ayrıca Hz. İSA’yı dinliyenlerin sayısı bir hayli olmasına rağmen, çevresine toplanan ve onunla birlikte hareket edenlerin sayısı yüze bile ulaşamamıştı.
Hz. İSA, hayatı boyunca bir kilise kurmamış, yeni bir dinden söz etmemiş, haç taşımamış, “communion” diye bilinen şarap-ekmek ayini yapmamış, ALLAH’a “baba”, kendine “oğul” dememişti!.. Yahudilerin içinden çıkmış; kendisine inananlar da, karşı çıkanlar da çoğunlukla Yahudiler olmuştu.. Hz. İSA, İsrailoğulları’ndan bir peygamber olarak bilinir!..
O dönemde, M.S. 6 yılında Yahudiler Filistin’de ayaklanmış, bu isyan aralıklarla M.S. 73 yılına kadar sürmüş, sonunda Romalılar Yahudiler’i Filistin’den bir kere daha sürerek isyanı bastırmışlardı.
M.S. 38 YILINDA HZ. İSA MESİH OLARAK KABUL EDİLİYOR, ANCAK BABA-OĞUL İLİŞKİSİNDEN HİÇ SÖZ EDİLMİYORDU!.. (39)
Yine aynı tarihlerde, ilk defa Antakya’da, Hz. İSA’nın yolundan gidenlere HIRİSTİYAN demeye başlandı. Bu kişilerin lideri de Hz. İSA’nın kardeşi olduğu söylenen Yakub (Jacob) idi.
M.S. 44 yılında havarilerden Peter ve John tutuklandılar. Jacob’un da başı kesildi… O tarihlerde, daha önceden Hz. İSA’ya karşı çıkmış olan Yunan kökenli Tarsuslu Saul bu gruba katıldı.
Gruptakilere HIRİSTİYAN deniyordu, ama Yahudi âdetlerine göre yaşıyorlardı, ona göre ibadet ediyorlardı.
Artniyetli Saul, bu durumdan yararlanmak istedi. Önce Paul adını aldı. Grubun içinde etkili bir noktaya geldikten sonra da, kendi sistemini kurdu. Sünneti, Cumartesi’nin dini gün (Sabath) olmasını, domuz eti ve şarap yasağını kaldırdı. ALLAH’a tapmak yerine İSA’ya tapmayı o koydu!
Paul’un sağa sola yazdığı mektupları Kitab-ı Mukaddes’e girdi. Bunlar diğer 4 İncil’den daha fazla yer tutar!..
Böylece Hz. İSA’ya atfen, ama Hz. İSA’nın yolundan tamamen ayrı, yeni bir din ortaya çıktı. Bu dinin sahte peygamberi Tarsuslu Paul idi!..
Paul’un kuralları Grek-Roman, hatta daha eski putperest inançların bir karmaşası idi. Bu uydurma dinde öyle şeyler vardı ki, Hz. İSA hayatında bir kere bile dile getirmemişti. Herhangi bir kimse sözünü etse, derhal reddederdi.
Mesela putperest atalarımız SÜMERLER’in dişi bakireden olma tanrısı Tammuz (ki dilimize de ay adı olarak girmiştir), Paul’un hıristiyanlığında Hz. İSA ile özdeşleştirilmiş, babasız doğan Hz. İSA hemen ilahlaştırılmıştı.
Tammuz’un kitâbelerinde şöyle bir ifade vardı:
“Kim ki benim etimden yer, kanımdan içer, o kurtuluşa erecektir.”
Avrupa’da da karanlık çağlarda krallarını yaşlanınca öldüren ve ondaki ilahi gücün kendilerine geçmesi için etini yiyen kavimler vardı!..
Hıristiyanlıkta halen dahi uygulanan “communion” töreninde papaz, karşısında diz çökmüş kişinin ağzına bir parça ekmek koyar, ekmeğin üzerine de biraz şarap damlatır…
İşte bu âdet, SÜMERLER’deki kralların etini yemek, kanını içmek töreninin Paul tarafından Hıristiyanlığa adapte edilmiş halidir. Yenen ekmek Hz. İSA’nın eti, içilen şarap ta onun çarmıhta akan kanıdır!..
Paul’un tutulmasına, Sen Peter sebep olmuştur. Peter onun fikirlerini benimsedi. Thomas ise Hz. İSA’ya sadık kaldı. (40)
Aynı şekilde ANADOLU’daki, Suriye’deki, Mısır’daki Hıristiyanlar, Avrupa’daki hıristiyanlardan farklı bir inanç sistemi içinde yaşadılar. Onların dini Hz. İSA’ya Roma’nınkinden daha yakın oldu. Bu hıristiyanlar Eboniler, Nasturiler, Sabiiler (41), Monikiler, Agnostikler, Nasıriler ve Süryaniler idi.
Bunların çoğu Hz. İSA’yı sadece bir âdemoğlu ve peygamber kabul eder… İncil’deki “Paul’un Mektupları” kısmını da okumazlar. Hatta bir kısmı sadece Matta İncili’ne inanır. Mesela Eboniler bu gruptandır.
Bosnalılar da, aslında Bizanslılar’ın Güney Anadolu’dan Rumeli’ye sürdükleri Boğomiller’dir. Özal’ın 1993 yılında ABD ziyaretinde iddia ettiği gibi “zorla” değil, İSLAM hoşgörüsü sonucu müslüman olmuşlardır.
Aslında Ahd-i Cedid diye bilinen Hıristiyanların kutsal kitabı Hz. İSA’dan çok sonra, M.S.74-135 yılları arasında meydana getirilmiştir. Mark’ın İncili 70, Lukas’ınki 80, Matta’nınki 85, Yuhanna’nınki de 100 yıllarında kaleme alınmıştı. Lukas’ın ve Matta’nın İncilleri Filistin’de, Yuhanna’nınki Efes’te, Mark’ınki ise Roma’da yazılmıştı.
Paul’un yaptığı değişiklikler Romalılar’a şirin gelecek tarzda düzenlenmişti. Mesela Hz. İSA sadece Mesih olsa, Romalılar’a hiç hitap etmezdi. Çünkü Romalılar insan tanrılara inanırlardı. Şu halde Roma’ya sunulacak dinde Hz. İSA da, tanrı olmalıydı!.. Baba-Oğul karmaşası, Meryem’in erkeksiz doğurmasından değil, bu ihtiyaçtan kaynaklandı.
Öte yandan Lyon Piskoposu İrenus, M.S. 190 yılında Ortodoks mezhebini kurdu. Gerçek Hıristiyanlıktan sapmalar üzerine 5 ciltlik bir kitap yazdı. Ama onun da amacı insanları kiliseye ve papazlara bağlamaktı.
303 yılında Roma İmparatoru Diecletion bütün Hıristiyan eserlerini yaktırdı. Böylece batıl ididalara karşı koyacak bir çok delil ortadan kalkmış oldu. Şu anda mevcut 5000 eski İncil’den hepsi M.S. 4 asra aittir. Yani Hz. İSA’nın vahiylerine en yakın belgeler, ondan 300 yıl sonra yazılmıştır!
İlk devirlerde papazlar için evlenme yasağı yoktu… Bu kural, Paul’un bu sahte dini 312-337 yılları arasında Roma İmparatoru olan Kostantin zamanında resmileşince ortaya çıktı.
Kostantin’den önce Roma’nın resmi dini “Sol Invictus” diye bilinen ve Güneş Tanrısı’na tapılan dindi. Hıristiyanlara şirin görünüp, onların desteği ile imparator olan Kostantin, Paul’un çarpık kurallarına bir de kendi dini Sol Invictus’un kurallarını ekliyerek, bugünkü hıristiyanlığın temelini attı.
Kostantin 325 yılında İznik Konseyi diye bilinen toplantıya başkanlık etti ve oradan bu sahte hıristiyanlığın kurallarını tesbit etmiş olarak ayrıldı. Mesela İSA’nın TANRI olduğunu kabul ettirdi. Yeni İnciller yazdırdı ve dağıttı. Yahudiler’in dini günü olan Cumartesi’ye nazire olarak, hıristiyanlar Pazar’ı benimsedi. Günün adı “SUN-DAY, SON-TAG” oldu, yani GÜNEŞ GÜNÜ!.. Çünkü Pazar, aslında putperest Romalılar’ın kutsal Güneş Günü idi.
Aynı şekilde Hz. İSA’nın doğum günü sayılan 25 Aralık da, eski Roma dinince kutsal sayılan bir gündü… Hz. İSA’nın doğumunda “kuzuların bulunduğu” söylenmesi, dönemin en azından bahar olduğunun işaretidir. Bugün bazı Avrupalı hıristiyanlar bile bu günü (Christmas) kabul etmezler.
Aslında İSLAM’da ALLAH’ın her günü aynı değerdedir. Onun içindir ki, KADİR GECESİ’nin hangi gün olduğu açıklanmamış, müslümanlara onu aramaları istenmiştir. Yani yılın herhangi bir günü olabilir. Öte yandan Hz. İSA bizim için de büyük peygamberdir.
Nasıl ki, Peygamberimizin doğduğu gün MEVLUT KANDİLİ ise, Hz. İSA’nın doğduğu gün de bizim için makbul günlerdendir… Bilinse, Hızır ile İlyas peygamberin buluşması gibi (Hıdırellez) kutlanabilirdi. Ancak Hıristiyan âdetlerine göre kutlanması doğru değildir.
Kaldı ki, hem Pazar günü, hem de Noel Hz. İSA’dan gelen bir şey değil, putperest Kostantin’in uydurmasıdır.
Seçilip makbul addedilen 4 İncil dışında kalanlara “Apocrypha” dendi ve hepsi imha edildi. Orada burada gizli kalmış bir-iki nüsha ise ancak son zamanlarda ortaya çıktı. Peter’in İncili 1886’da Nil vadisinde bulundu. Thomas İncili 1945 yılında Mısır’da Nag Hamadi yakınlarında tesadüfen ortaya cıktı. Ölü Deniz Tomarları diye bilinen belgeler de 1960’larda bulundu. Bunların hepsi Ahd-i Cedid diye bilinen 4 İncil’den farklı unsurlar ihtiva etmektedir. (42)
İstanbul’un kurucusu da olan Kostantin, bundan sonra bütün dünyayı etkiliyecek bir davranışta daha bulundu. ROMA PİSKOPOSU’NA MAAŞ BAĞLADI. BÖYLECE ONU DİĞER KİLİSE PAPAZLARINDAN AYIRMIŞ OLDU. KISA SÜRE SONRA ROMA KİLİSESİ DİĞER KİLİSELER ÜZERİNDE HAKİMİYET KURDU VE BUGÜNKÜ PAPALIK MÜESSESİ OLUŞTU!…
Mısır’daki Hıristiyanlar, Roma Kilisesi ile anlaşamadıklarından, orada Kopt Kilisesi kuruldu. Hâlâ da varlığını sürdürmektedir. Nasraniler ve Süryaniler Türkiye, Suriye, İran, Mısır, Rusya, hatta Hindistan’a kadar yayıldı.
Gelişmelerden ürken Romalılar, 4ll yılında pek çok belge ve kitabın bulunduğu İskenderiye Kütüphanesi’ni yaktılar!.. Hypatia adlı kadın feylezofu da 415 yılında recmederek öldürdüler.
428 yılında İstanbul Patriği Nestrorius, yayınladığı bildiride:
“Artık kimse Meryem’e, “ALLAH’ın Anası” demesin!.. Çünkü Meryem sadece bir insandı,”
dediği için Mısır’a sürüldü…
Putperest Kostantin tarafından kurulan Papalık 1096 yılından itibaren başlattığı HAÇLI SEFERLERİ’ni hep sürdürdü. Zaman zaman diğer mezhepler ile sürtüşmeye girdi. Hatta İstanbul’un fethinden hemen önce Bizans Başvekili Notaras’a:
“İstanbul’da Latin külahı görmektense, TÜRK sarığını tercih ederim,”
dedirtti… Yine hıristiyanlar bütün bu sürtüşmelerine rağmen, müslümanlara karşı birbirlerini daima desteklemişlerdir. En son örnek ise, Bosna-Hersek cinayetleridir.
Papalık bundan sonra malları, arazileri olan bir derebeyine, krallara taç giydiren bir otoriteye dönüştü. Zaman geçtikçe ticarî bir şirket halini aldı. Mafya-Mason-Vatikan üçlüsünün karanlık ilişkileri, 1981’deki P-2 Locası skandalı ile ortaya çıktı.
Sonuç olarak, şu anda bir milyar Hıristiyan’ın çoğunun bağlı olduğu inançların kökeni sahtekâr Paul’un uydurma dinidir!.. Hıristiyanlığın Hz. İSA’ya en yakın şekli gene Doğu’da; Mısır’da, Suriye’de ve ANADOLU’ da yaşamaktadır. Batı medeniyeti denilen ucubenin bugünkü sefil halini alması, kiliselerin homoseksüel erkekleri evlendirmesi Hz. İSA’ya bağlanamaz!.. Ne Reform’dan önceki engizisyon vahşeti ve gerilik, ne sonraki sömürgecilik ve ahlâksızlık, ne de bütün kurumları ile Papalık Hz. İSA dininden değildir. Batılıların dini Hz. İSA’ya değil, açıkgöz Yunanlı Paul’a dayanır.
Ve Batılılar’a göre Hz. İSA’nın babası TANRI, PARA’dır!..
______________________________
(38) – Bu bölümde nakletiğimiz tüm bilgiler İslami eserlerden değil, bizzat Hıristiyan yazarların kitaplarından alınmıştır. Başlıca kaynağımız THE MESSIANIC LEGACY kitabıdır. Yazarları M. Baigent, R. Leiğh ve H. Lincoln’dur. Yazarların dayandıkları kaynaklardan bazılarını aşağıda veriyoruz:
Wilson E, The Dead Sea Scrolls, London, 1977
Vermes G., Jesus The Jew, London , 1977
Martin M., The Decline and The Fall of The Roman Church, London, 1982
Momigliano A., The Conflict Between Paganism and Christianity in the 4. Century, London, 1970
Koester H., Apocryphal and Canonical Gospels, , Harvard, Theological Review (Jan-April 1980)
Hammer R., The Vatican Connection, Harmondsworth, 1971
(39) -Tekrar ediyoruz: Biz bu bilgileri tamamen Hıristiyan kaynaklardan derledik!..
(40) – Son zamanlarda Thomas’a ait olduğu söylenen bir İncil bulunmuş ve yayınlanmıştır. Bir de BARNABAS İNCİLİ vardır ki, ötekilerden çok farklı ve çok daha kapsamlıdır.
(41) – Yüce KUR’AN’ın Bakara Suresi 62. Ayeti aynen şöyledir:
“Şüphe yok ki, İMAN EDENLER’le; Museviler, Nasraniler ve Sabiiler’den ALLAH’a ve ahıret gününe gerçekten iman eden ve sahih amel işliyenlerin, elbette RAB’leri indinde ecirleri vardır. Onlar için korku yoktur!”
Bu son derece önemli ayette “iman edenler”den kasıt müslümanlardır. Ama ayetin devamından anlıyoruz ki, bazı yobaz hoca takımının iddia ettiği gibi “geri kalanlar külliyen cehenneme” diye bir şey yok!.. Musevi, Hıristiyan olanlardan da ALLAH’a, ahıret gününe iman edip, iyi işler işleyenler de TANRI’nın rahmetine kavuşacaklardır… bazı din adamlarına göre Sabii=yıldızlara tapandır.
Biz yukarda verdiğimiz gruplardan NASIRÎ ve SABİÎ’ye dikkat çekmek istedik.
(42) – Yine tekrar ediyoruz, burada yazdıklarımız THE MESSANIC LEGACY’den aynen tercüme edilmiştir.

BATI MEDENİYETİ’NİN TEMELİNDE GERÇEKTEN GREK VE ROMA TOHUMU VAR MI?

BATI MEDENİYETİ’NİN TEMELİNDE GERÇEKTEN GREK VE ROMA TOHUMU VAR MI?
Batılılar dünyanın en eski demokrasisini(!) kurmuş olan Grekler’e ve en büyük imparatorluklardan birini sahibi olan Romalılar’a dayandıklarını iddia ederler!…
Eğer öyle ise, hem Grekler’den, hem de Romalılar’dan bizlerden daha fazla izler taşımaları gerekir.
Biz ANADOLU-EGE medeniyetine “İyon” diyoruz. “Yunan” kelimesi bundan bozmadır… ANADOLU medeniyetinin Yunanistan’a geçtiğinin en büyük delili de yarımadanın adının ta kendisidir!
Bu medeniyetin yarımadada aldığı şekle de “Grek Medeniyeti” diyoruz… Ondan başlıyalım:
Girit’te M.Ö. 4000’lerde yaşıyanlar vardı… Efsanevi Knossos Kralı Minos, M.Ö. 2000’lerde yaşamış olmalıdır. Aynı tarihte Anadolu’dan veya Mısır’dan gelmiş olan hiyerolif yazısı da adaya girmişti… Giritliler’in adapte ettikleri yazı halen çözülmemiştir, ancak şurası muhakkaktır ki, GİRİT DİLİ GREKÇE DEĞİLDİR!.. (Yılmaz Öztuna, Devletler ve Hükümdarlar Tarihi, Cilt 3, sf. 340)
Ancak M.Ö. 1500’lerde adada Grekçe’nin eski bir lehçesi kullanılmaya başlar… M.Ö. 1000’lerde ise ada Dor istilasına uğrar ve önemini kaybeder.
M.Ö. 1500-900 yılları arasında bölgede konuşulan diller şunlardı: Akaca, İonca, Dorca, Aelce, Rodosca, Lakonca, Kyrenece …
İonca ve Attikaca karışımından Atina şivesini oluştu… Bundan da Klasik Grekçe gelişti.
Orta Çağ Bizans Grekçesi, Latince’den etkilenmiş olan bu dildir… Osmanlı Rumcası da bu dilin değişmiş halidir… Bugünkü Yunanca’da 5000 TÜRK asıllı kelime ve pek çok başka dillerden kelime vardır.
Yılmaz Öztuna Batılı kaynaklara dayanarak “İonlar’ın Attika’dan İzmir yöresine geldiğini, ve Ârî olduğunu” söyler… Zaten Öztuna’ya göre, Anadolu’daki eski medeniyetlerin hemen hepsi, Türkler de dahil, Ârî’dir.
Ancak şunu da eklemeden edemez:
“İonlar burada Anadolu halkları ile karışıp Doğu kültürünü öğrendiler… Yunan medeniyetinin orijinal olduğu hakkındaki nazariyeler artık tamamen çökmüştür!..”
Yunan medeniyetinin kaynakları eski Mısır, ANADOLU ve yakın Doğu medeniyetleridir.” (aynı eser, sf. 340)
“Yunan alfabesi Samî Fenike alfabesi esas alınarak geliştirilmiştir… Yunanlıların denizciliği de Fenikeliler’e benzer… Gittikleri yerlerde iskeleler ve siteler kurmuşlardır.”
” Yunan medeniyeti, Mezopotamya medeniyeti’nin başlangıçtaki site devletleri özelliğini, Makedonyalı İskender’e kadar korumuştur.”
Şu halde Öztuna’nın “Yunan” dediği, bizim Grek demeyi tercih ettiğimiz medeniyetin kökü, Batı değil; Doğu’dur!.. Grek dini Anadolu’dan değil de Mısır’dan etkilenmiştir… Herodot, Greklerin tanrılarını Mısır’dan aldıklarını yazar… Sonra bu tanrılar bir aile ve bu aile ilgili mitolojiyi oluşturmuştur.
Greklerin mitolojik tarihi M.Ö. 1600’lerde Argoslar ile başlar… Argoslar, Mora’nın kuzeydoğusunda yaşamışlardır… Teb ise Atina’nın kuzeybatısında bir şehirdir ve onların da bir hanedanı vardır.
Ispartalılar Dor, Atinalılar ise İon soyundandırlar… Onların da mitolojik tarihleri vardır.
Isparta tarihinin bizimle büyük bağlantısı vardır.
Sonuncu Isparta kralı Tyndaros M.Ö. 1328’de tahtta idi… Bir kızı Agememmon ile, diğer kızı Güzel Helena ise sonradan kral olan Meneas ile evli idi… Agamemmon M.Ö.1210’da Miken kralı oldu ve Truva’yı Helenler’e karşı savundu. (M.Ö.1198-1184) Agamemmon’un oğlu Orestes; Miken, Argos ve Sparta kralı oldu.
PELASK ırkından olan EAKİDES (MYRMİDON) Hanedanı, M.Ö.1400-500 arasında TESALYA’da hüküm sürmüştür… İlk kralları PELEOS idi. Torunu PYYRRHOS, Epir Krallığı’nın kurucusudur… Onun oğlu PERGAMMES ise BERGAMA’yı kurmuştur.
Çanakkale Boğazı’na adını veren DARDANOS, M.Ö. 1500’lerde yaşamıştır. Torunu Tros ise Truva şehrini kurdu… Bu kişinin soyundan gelen Paris Güzel Helena’yı kaçırmış ve evlenmiştir. (M.Ö. 1198)
Bütün bu isimlerden Grekçe OS takısını atarsak, geriye DARDAN ve T(U)R kalır… Bu da kendini hiç bir zaman Grek hissetmiyen Troyanlar’ın (Tirhen-Turhan) Anadolu ve TÜRK kökenini göstermektedir.
ARGOSLAR, ki Grek mitoloji onlarla başlar, hiç bir bakımdan Grek değildir. PELASK-TİRHEN-ETRÜSK kökenlidir… Latin İtalyanlar’ın Etrüsk medeniyetine sahip çıkması gibi, şimdiki Yunanlar da ARGOSLAR’a sahiplenirler.
Yunanlar’ın bildiğimiz felsefe ve bilim adamları, şairler ve tarihçiler M.Ö. 600’lerden itibaren görülmeye başlar.
Bunlar Doğu’dan ve Mısır’dan öğrendiklerini yazıya dökerek Helen medeniyetini oluştururlar… Heykeltraşlık ve mimarî ise gerçekten zirveye ulaşır.
Ulaşır da, hadi gelin şimdi bunu “Aryan”, yani “Hint-Avrupaî” bir medeniyet sayın bakalım… Sayabilirseniz!
Ve hadi gelin bunu şimdiki Avrupalılar’a bağlayın bakalım… Bağlıyabilirseniz!
Peki, ya Roma?..
Roma Medeniyeti’nin temelinde ETRÜSK, yani TÜRK Medeniyeti olduğunu İtalyan tarihçiler bile kabul ediyor!
Ama gelin bunu bugünkü Batı Medeniyeti’ne bağlayın, bakalım… Bağlayabilirseniz!

BATI ANADOLU’NUN TÜRKLÜĞÜ MAKEDONLAR

BATI ANADOLU’NUN TÜRKLÜĞÜ
MAKEDONLAR,
ANADOLU’dan geçip ve TUNA boylarından inip M.Ö.2500’lerde kendini göstermeye başlıyan bir halktır. Kuzeylerinde İSKİTLER, batılarında ETRÜSKLER, geldikleri diyarda (ANADOLU)da) ise PELASKLAR vardı.
Herkesi ârî, yani Batılılar’ın anladığı anlamda Aryan yapmaktan hoşlanan Yılmaz Öztuna bile MAKEDONLAR’ın M.Ö.300’lerde Yunanca konuşmaya başladıklarını belirtir!.. Adile Ayna ise onları ETRÜSK sayar.
MAKEDONLAR, 8. asırda Selanik Vardar bölgesine inmişler ve MAKEDON kabileleri bir krallık halinde toplanmışlardır. (M.Ö.796) Bir süre de Pers krallığına tâbi olmuşlardır. (M.Ö.512-479)
Efsaneler MAKEDON Hanedanı’nı Herkül’e bağlar… Ama daha sonradan Yunanlaştırılmış kral adlarından Yunanca ekleri atarsanız geriye şu isimler kalır: KARAN(OS), KOEN(OS)(KAĞAN), TURİM(NAS), PERDİK(KAS), ARGAY(OS), FİLİP(OS) ve diğerleri…
2. Filip, Pelopones harpleri ile mahvolmuş Yunan âlemine el koydu. (M.Ö.357) Bugünkü MAKEDONYA’yı, TRAKYA’yı ve Çanakkale bölgesini (TROYA) ele geçirdi. Böylece MAKEDONYA o güne kadar Yunanlar’ın hayal bile edemedikleri büyüklükte bir devlet oldu.
Oğlu 3. İSKENDER, M.Ö.312 yılında doğdu. 13 yaşında Aristo’nun eğitime tevdi edildi.
Bizce Yunan kültürünün MAKEDONLAR üzerinde etkili olması bu dönemde başlar… Tıpkı İslamiyet’i kabullerinden Arap etkisinin TÜRKLER üzerinde hissedilmesi gibi…
Yoksa MAKEDONLAR tarih boyunca Yunanlar’la hiç bir zaman kaynaşamamışlar, ve 1300’lerden itibaren OSMANLILAR ile çok sıkı ilişkilere girmişler, hatta müslüman olmuşlardır.
Biz 1908-1911 döneminde MAKEDONYA’yı terketmek duumunda kaldığımızda nüfusunun büyük çoğunluğu TÜRK ve MÜSLÜMAN idi… Pek çoğu katliama maruz kalmış veya sürgüne uğramıştır.
MAKEDONLAR’ın bugün ne Yunan, ne Sırp, ne de Bulgarlar ile bağdaşmayıp TÜRKLER’e yakınlaşması; ETRÜSK asıllı ve TÜRK kökenli olmalarından kaynaklanmaktadır.
İSKENDER, babasının ölümü üzerine 20 yaşında kral oldu. 2 yıl sonra ANADOLU’ya geçip Pers toprağına el koydu. Yıldırım hızıyla ilerledi. Çanakkale (334), Hatay(333), Erbil(331) muharebelerinde İran ordularını yendi, Hamedan’a girdi (330).
Bu arada Fenike’yi (332), Mısır’ı (331), Libya’yı fethetti. Kendini firavun ilan etti!…
Sonra Türkistan’a (329) ve Pencab’a (327) ulaştı… Horasan, Belh ve Herat’ı aldı. 323 yılında 33 yaşında iken Babil’de vefat etti.
İSKENDER ordusunun geçtiği yerlerde İSKENDERİYE gibi etkisini asırlarca sürdüren şehirler kuruldu.
BÜYÜK İSKENDER seferde iken, MAKEDONYA’yı eniştesi General Kassandros’un babası kral naibi olarak yönetmişti. Kassandros da İSKENDER’in oğulları adına naibliğe devam etti. Sonra onları ortadan kaldırıp imparatorluğu ele geçirdi. Ancak onun soyundan da iktidarı, yine İSKENDER’in generallerinden Antiginos soyu devraldı.
BÜYÜK İSKENDER’in imparatorluğu ölümünden hemen sonra generalleri arasında paylaşıldı ve Batılı tarihçilerin “Helenistik Devletler” dediği krallıklar oluştu.
Asya İmparatorluğu, Suriye krallığı, Mısır Ptoleme Devleti bunlar arasındadır… Bunların batıda olanları, daha sonra Roma İmparatorluğu’na katıldılar. MAKEDON krallığı M.Ö. 168 yılına kadar varlığını sürdürdü.
Bu krallıklardan ANADOLU’da olan iki tanesi bizce önemlidir… KAPADOKYA krallığı (M.Ö.380-M.S.17) ile KOMMAGENE krallığı (M.Ö.163-M.S.72) halkı İRAN-TURAN karışımı idi. Ancak İSKENDER seferleri ile birlikte Yunanlaşmışlardır.
Nemrut Dağı’ndaki anıt heykelleri ile meşhur olan KOMMAGENE krallığına Kürt ayırımcılar sahip çıkmaya çalışırlar… Hatta KOMMAGENE adının KONA-GEYE’den bozma olduğunu, bunun da Kürtçe “herkesin çadırı” anlamına geldiğini öne sürerler!..
KON kelimesi çadır ise, bu kelime TÜRKÇE KONMAK’tan türemiştir ve hâlâ kullandığımız GECE-KONDU da şimdinin göçebelerine sığınak teşkil etmektedir.
Yılmaz Öztuna ise kelimenin aslının Sami Asur dilindeki KUMNUHİ’den geldiğini söyler. (Devletler ve Hanedanlar, cilt 3, sf. 349-364)
BÜYÜK İSKENDER’e dönersek, İslam âlimleri kendisini KUR’AN’da geçen ZÜLKARNEYN ile özdeşleştirirler… Bu kelime DOĞU İLE BATININ SAHİBİ anlamına gelir.
Kehf Suresi 83-100. Ayetler ZÜLKARNEYN’i şöyle anlatır:
– “Gerçekten Biz ona yeryüzünde kudret temkin ettik… O da (batıya) doğru yol tuttu. Nihayet güneşin battığı yere vardı… Sonra başka bir yol tuttu. Nihayet güneşin doğduğu yere vardı…”
– “Sonra genel bir yol tuttu. Nihayet iki dağ arasına vardı. Onların önünde hemen hemen hiç söz anlamaz bir kavim buldu.”
– Dediler ki: “Ey ZÜLKARNEYN!.. Yecüc ve Mecüc bu yerde fesat çıkarıyorlar. Sana harç ve masrafını versek de, bizimle onların arasına bir set yapabilsen?”…
– (ZÜLKARNEYN) “Siz bana yalnız kol kuvveti ile yardım edin,” dedi…”
– “Sonra “Bana demir parçaları getirin,” dedi. (iki dağ arasına bir sıra odun, bir sıra demir döşediler) Ta ki, dağlar birbirine müsavi oldu. Sonra “Üfleyin” dedi. Demir ateş gibi oldu. Sonra “Bana erimiş bakır getirin de üzerine dökeyim, ” dedi. (Yekpare bir set yaptı) Artık Yecüc ve Mecüc’ün onu ne aşmaya, ve ne delmeye kudretleri kalmadı.”
Burada ERGENEKON olayının bir başka versiyonunu buluyoruz, ki yeri Asya’dır… Ancak biz DESTAN’ın ANADOLU’da, ERGANİ’de ve MADEN DAĞI’nda meydana geldiğini inanıyoruz… Bunun delillerini ilerki bölümlerde vereceğiz…
Burada sadece bazı kaynaklarda ZÜLKARNEYN’in Fars efsanelerinde yer alan FERİDUN olarak geçtiğini belirtmek isteriz.
FERİDUN’un aslında kim olduğunu da yine ilerde göreceğiz.
Son zamanlarda Seyyit Gulam Rıza Saidi tarafından ortaya atılan bir teze göre ZÜLKARNEYN, Pers kralı Darius’tur. Tevrat’taki Danyal bahsinin 8. faslında, DANYAL peygamberin rüyasında iki boynuzlu bir koç gördüğü ve bunu MEDLER ile Farslar’ın kralı olarak yorumladığı anlatılmaktadır.
Tarihlerde ise Darius’un önce batıya, yani Karadeniz’e, sonra doğuya Kafkas Dağları’na gittiği ve oradaki kavimleri hükmü altına aldığı belirtilmektedir.
Bunlardan yararlanan Saidi, iki dağın Kafkas ve Azerbeycan Dağları olduğunu, Darius tarafından yapılan Derbent adlı settin Hazer Denizi’ne ulaştığını ifade eder.
Firdevsi Şehnâme’sinde İSKENDER’i İranlı yapar… Buna göre İSKENDER Filip’in oğlu değil, kızının oğlu ve Darius’un üvey kardeşidir. Bu kızla evlenen Darap, sonra kızı iade etmiş tir ama kız kendisinden hamile kalmıştır.
TÜRK edebiyatçılar da İSKENDER üzerinde durmuşlardır. Nizami’nin İSKENDERNÂME’si, Ali Şir Nevai’nin SEDD-İ İSKENDERÎ’si bunlar arasındadır… Her iki şair de İSKENDER’de iki ayrı şahsiyeti vurgulamışlardır.
Bunlardan biri cihangir olan İSKENDER, diğeri de hikmet ve kudret sahibi peygamber nitelikli İSKENDER(ZÜLKARNEYN)’dir.

BATI ANADOLU’NUN TÜRKLÜĞÜ BASKLAR

BATI ANADOLU’NUN TÜRKLÜĞÜ
BASKLAR

BASKLAR, Fransa’nın güneyi ile İspanya’nın kuzeyinde yaşıyan, ve Hint-Avrupaî olmadığı Fransız LAROUSSE Ansiklopedisi’nce dahi kabul edilen BİR TÜRK boyudur.
Büyük tarihçi, arkeolog ve dil uzmanı Hamit Zübeyir Koşay, BASK dilinin TÜRKÇE ile bağlantısını gösteren makaleler yazmıştır. (37) Birinde şöyle der:
“BASKLAR ile TÜRKLER M.S. 3. asırda birbirlerinden ayrılmışlardır. BASKLAR’ın menşei meselesinin çözümü, İSKİTLER’in menşei meselesi ile yakından bağlantılıdır…Mesudi Nuruci El-Zehep’te İspanya’nın kuzeyinde Araplar ile mücadele eden kavimlerden bir bölümünün İSKİTLER olduğunu kaydeder.”
Bütün bu değerlendirmeleri borçlu olduğumuz Adile Ayda, “TÜRKLER’in İlk Ataları” kitabında şöyle diyor:
“Nasıl YAKUTLAR kendilerine SOKO diyorsa, BASKLAR da kendilerine EU-SKO der.”
Burada hemen bir “O” harfinin düşmüş olduğu ve kelimenin aslının EU-SOKO olduğu ve SAKALAR’ın bir boyunu ifade ettiği görülür. Yani BASKLAR, İSKİT diye bildiğimiz SAKA TÜRKLERİ’nden başkası değildir!..
Bu bizi şaşırtmamalıdır!.. CENGİZ İMPARATORLUĞU’nun Pasifik Okyanusu’ndan Baltık Denizi’ne, Akdeniz’den Hint Okyanusu’na uzandığı ve etkisini hâlâ MOĞOLİSTAN, TATARİSTAN ve KIRIM’ da hissettirdiği düşünülürse; Milat’tan önceki SAKA TÜRKLERİ’nin etkisini, göçler yoluyla Çin’den ANADOLU’ya, İtalya’ya ve İspanya’ya kadar hissetirmesini tabii karşılamak gerekir.
Konu burada da bitmez… Adile Ayda Encyclopedia Britannica’dan PELASKLAR konusunda şu alıntıyı yapar:
“Filologlar tarafından PELASG-SKOİ etimolojisinin linguistik açıdan mümkün olduğu ileri sürülmüştür.”
Yunanca çoğul eki olan Oİ atılınca geriye PELASG-SK kalır. Bu da onların PELA-SAKA olduğunu gösterir… Tıpkı EU-SAKA olan BASKLAR gibi, PELASKLAR da bir SAKA BOYUDUR!…ETRÜSKLER’in TUR-SAKA olduğunu daha önce söylemiştik.
Bunların hepsi bize şu gerçeği göstermektedir: İlk TÜRK boylarından olan PELA-SAKALAR doğudan gelip Batı Anadolu’yu hakimiyetlerine almış, oradan adalara, Yunanistan’a atlamış, TRUVA’yı kurmuş ve Hellenler’e karşı savunmuş, nihayet İtalya’ya iki koldan göçederek Roma’yı, ayrıca TROYEN şehrini kurmuştur. Bilindiği gibi, bu kelime ile İngilizce TROYAN kelimesi THRRYEN-TURHAN kelimesine, bizim kullandığımız TRUVA kelimesinden daha yakındır.
Neticede, gerek Yunan gerekse Roma Medeniyeti, temelini, PELASKLAR’ın büyük rol oynadığı İYON MEDENİYETİ’ne borçludur. Ama SAKA TÜRKLERİ orada da kalmamışlar, büyük bir ihtimalle İtalya’ya geldikleri gibi, denizden İspanya’nın kuzeyine geçmişler ve Fransa’nın güneyine yayılmışlardır. Hiç bir zaman bölge halklarıyla kaynaşamıyan, özelliklerini koruyan bu halk, Rıza Nur’a göre de BASEK TÜRKLERİ ile aynı soydandır.
__________________________________



(37) – Koşay, H. Zübeyir, Belleten Ocak 1972, sf. 75,77
Önasya sayı 64, sf.4

BATI ANADOLU’NUN TÜRKLÜĞÜ UR-TUR İLİŞKİSİ

BATI ANADOLU’NUN TÜRKLÜĞÜ

UR-TUR İLİŞKİSİ

TÜRKLER’in en eski adlarından biri şimdiki adının kökü olan TUR’dur.
Bu ad ilk olarak, TOURKİ ve TURUKKU şekliyle eski Mezopotamya tabletlerinde görülmüştür. (M.Ö. 2288)
TUR adı daha sonra Zerdüşt dininin kutsal kitabı AVESTA’da geçer. (M.Ö.700’ler)
Buradan da Firdevsi’nin ŞEHNÂME’sine yansımıştır.
Fransız J. Blochet, Avesta’da geçen TUR ve TURA adlarının TÜRKLER’e ait olduğunu ispatlamıştır. (33)
Marquart adlı Türkoloğa göre, ilk defa kendilerine TURA diyenler, İSKİT (SAKA) TÜRKLERİ’nden MESSAGETLER’dir. Hammer, “Hâkim İSKİT unsurlardan TORLAR’a (TAUR-TUR) nisbetle, İSKİTLER’in vatanı KIRIM’a TORİK (TAURİQUİE) denilmişti,” diye yazar. Yani şimdiki TÜRKİYE!…
İtalya’da açılan bazı ETRÜSK mezarlarında TRUVA anlamına gelen TRUİA (okunuşu TRU-YA) adına rastlanmaktadır. ETRÜSKLER’in TROYA veya TRUVA’ya verdikleri adın TURA ile benzerliği dikkat çekicidir.
Yunanlılar ETRÜSKLER’e TYRRHEN der… Latinler ise Yunanlılardan alıp TİRHEN şeklinde kullandılar… TYRRHEN kelimesinin İngilizce Truvalı demek olan TROYAN’a ne kadar benzediği bir yana, TÜR-HEN diye telaffuz edilmesinden aslının TUR-HAN olduğu anlaşılmaktadır. Yani TÜRK HAKANI!..
O takdirde Anadolu’dan İtalya’ya göç eden prensin adının TUR-HAN olması, Roma medeniyetinin kökeni açısından büyük anlam kazanır.
Artık bu kadar da olmaz demeyin!…
Bizanslı tarihçi STRABON, BİZİ DESTEKLERCESİNE şöyle diyor:
“TÜRHEN (TURHAN) İtalya şehirlerine yanaştı. Aynı bölge içinde 12 şehir kurdu. Bu bölgeye TÜRHENİA dendi. Bu 12 şehrin yönetimi bir tek şefe verdi. Bu şefin adı TARKHON (TARKAN) idi!..” (34)
Ünlü İtalyan tarihçi Luiği Pareti ise TURHAN ve TARKAN kelimelerinin üzerinde uzun uzun durup, fikirlerini desteklemek için Virgil, Bizanslı Stefan, Likofronos, Tzelze, Katon, Servius gibi yazarları kaynak gösterir. (35)
Bilindiği gibi HUNLAR, KHUN KHON, KHUİN diye bilinen TÜRKLER’dir… TÜRKÇE’de aynı zamanda HAN, HAKAN, KAGAN, KAĞAN, KAAN diye geçen, yabancılar tarafından da KHAN, KHON diye de ifade edilen ünvan vardır… HAN efendi manasına geldiği için SAKA TÜRKLERİ’nin hakimiyetlerine aldıkları uluslar tarafından HUN diye adlandırılmış olmaları çok muhtemeldir… Çünkü HAN kelimesinin en eski hali KHUN idi… Bugün dahi ÇUVAŞ TÜRKLERİ tarafından o haliyle kullanır.
M.Ö. İkinci binin ikinci yarısında Mısır’a saldırmış olan kavimin adı TURSCHA olarak Mısır belgelerinde geçer… İranlılar’ın ETRÜSKLER’e verdiği ad ise TURUŞKA’dır… Her ikisi de TUR-SCHA ve TUR-U-ŞKA diye bölünebilir… Bu ise onların TUR-SAKA kelimesinden bozma olduğunu gösterir!..
Bugün dahi böyle birleşik boy adları kullanılmaktadır: TÜRK-MOĞOL, ÇEÇEN-İNGUŞ, ABAZA-ÇERKEZ gibi…
Avesta’da TUR diye geçen kelime Sanskritçe’ye çevrilirken TURUŞKA olmuştur… Bu da Hintlilerin Sakalara TURSAKA dediklerini gösterir.
TUSC kelimesi ise Latinlerin ETRÜSKLER’e verdikleri addır… TUSCA-TUSCİ-TUSCUS şekilleri de vardır.
Ancak bulunan tabletlerde görülüyor ki, ETRÜSKLER Umbriya’ya geldiklerinde onlara TUR-SCİ diyorlardı… Sonradan bir E harfi gelip kelimenin başına oturmuştur.
Fransızlar ETRUSCHİ kelimesini alıp ETRUSQUES yapmışlar, bizler de onlardan almışız.
Halbuki ilk dönemlerde ETRÜSKLER’in oturdukları bölgeye TUSCIA deniyordu!.. Sonradan ETRUSİA ve daha sonra da ETRURİA olmuştur.
Etrüskologların İguvium tabletlerinden çıkarttıkları TURSC kelimesinin TUR-SAKA’nın bir şekli olması bir yana, okunuşu (TURSK) bugünkü TÜRK kelimesine ne kadar yakındır!..
Bugünlerde (1998) TÜRK kanı dökmeye meraklı Sırpların bize hâlâ TURSKİ dediklerini biliyor muydunuz?..
Peki, UR kelimesi nereden çıkmış?..
İlk ŞEHİR DEVLETLERİ’ni kuran SÜMERLER’den!..
SÜMERLER’in ilk şehirlerinin adları UR, URUK, LAGAŞ idi… UR şehri bir tepe üzerine yapıldığından bu adı almıştı… Halen de UR kelimesi halk arasında şişkinlik, kabarcık olarak kullanılmaktadır.
UR er, erkek, kişi anlamına geldiği gibi ETİCE ve SÜMERCE köpek anlamı da vardı… URARTU bizce UR TAİFESİ ÜLKESİ anlamındadır.
SÜMERCE’de URU yapı, duvar, tesis, şehir ve kanal anlamlarında kullanılmıştır… URİ ise, yukarı memleket demektir.
TÜRKİYE’de halen UR (Kars-Ardahan), URİ (Bitlis-Ahlat, Van-Gürpınar, Diyarbakır-Eğil), URU(Erzincan-Kemah), UREK (Erzincan merkez), URİK (Van-Şıtak), URAN (Malatya-Pötürge, Erzincan-İliç), HURİK (Erzincan merkez) olmak üzere köyler vardır.
SÜMERCE kökenli bu kelimeler, TÜRKLER’in anayurdu ORTA ASYA’da da vardır:
URİ : Baykal gölüne akan Selenga nehrinin bir kolu
URİK : Baykal gölü kuzeyinde İrkotsk yakınlarında bir kasaba
URLUK: Baykal gölü ve Kentei dağları kuzeyinde bir kasaba
URAN : Başkırdistan’da Volga’ya dökülen SAMARA ırmağının bir kolu… SÜMER şehirleri URUK ve LAGAŞ yakınlarında yine SAMARA adında bir ırmak olması herhalde tesadüf sayılamaz.
URMAN: TÜRK-MEN gibi bir tamlama olan UR-MAN, URAL nehrine akan Sakmara’nın bir koludur. Aynı nehre bağlanan bir de URAN deresi vardır… Aynı çevrede URAL-URAN-URMAN isimlerinin bulunması üzerinde durmak gerekir.
HİTİTLER’in bir kolu HURRİLER’in URLAR ile bağlantısı olduğu muhakkaktır. Prof. Dr. H. Th. Bossert kelimenin kökünü HUR diye verir. A.M. Mansel, HURİLER ile URARLAR’ın akraba olduğunu belirtir.
Ayrıca “URAR dilinin bitişken bir dil olduğunu, HURRİCE’nin de çoğul, son ekler ve kelimeler açısından URARCA’ya çok benzediğini, bu açıdan da ASYATİK diller grubuna girdiğini, her iki dilin de MİTANİCE ile akraba olduğunu” söyler!… (36)
Böylece MİTANİLER’in yanısıra, hem URARLAR, hem HURRİLER, hem de onların bağlı olduğu HİTİTLER’in bizimle aynı soydan olduğu ortaya çıkar. HİTİT dilinin ve halkının Aryan olduğu iddiası zayıflar.
Bizce UR-UZ-GUZ-OĞUZ aynıdır ve bu sıralama ile değişime uğramıştır.
Aynı şekilde UR-TUR-GUR-HUR-TÜRK-KÜRT da aynıdır, birbirinin devamıdır.
Hepsi SÜMERLER’ den zamanımıza tarihimizin kesintisizliğin delilidir.
______________________________
(33)- J.Blochet, Le Nom des Turcs dans l’Avesta, Revue de l’Orient Chretien, 1927,
sayı XXVI, sf. 188-200
(34) – “La Geographia de Strabon”, Hachette, Paris 1867, sf.363
(35) – Luiği Paretti, La Origini Degli Etruschi, Firenze, 1926, sf.15
(36) – Yavuz Edip, Tarih Boyunca TÜRK Kavimleri, Kurtuluş Matbaası
Ankara, 1968, sf.52-62
Mansel A.M., Eski Doğu ve Ege Tarihinin Ana Hatları, sf. 13
Bossert H.Th., bildiri, 3. Türk Tarih Kongresi, sf. 60

BATI ANADOLU’NUN TÜRKLÜĞÜ İSKİTLER

BATI ANADOLU’NUN TÜRKLÜĞÜ İSKİTLER 

İSKİTLER’in TÜRK olduğunun en eski delili HOMEROS’un İLYADA’sıdır!..
13. Bölüm’de Zeus, TROYA Savaşı’nı seyrederken daha ötelere
 “AT SÜTÜ İÇENLERİN ÜLKESİ”ne bakar!..
 İlyada’nın Fransızca çevirisini yapan R. Flaceliere,
 “Notlar” bölümünde “At sütü içenler”i İSKİT kabileleri olarak açıklar!..
Tıp ilminin kurucusu HİPOKRAT ta havanın ve iklimin insan sağlığı üzerindeki etkisini anlatırken İSKİTLER’den uzun uzun bahseder…

Ancak Batılı tarihçiler bu konular geldiğinde HİPOKRAT’tan da, HOMEROS’tan da, söz etmemeye özen gösterirler.

Bizanslı ZEMARKOS imparatoruna, TÜRK hakanının ORHON alfabesiyle yazılı mektubunu sunarken şöyle der:
“Bugün TÜRK adını verdiğimiz millete eskiden İSKİT denirdi.
Bu mektup ta İSKİT harfleri ile yazılmıştır.” (28)
İSKİT sanatı tıpatıp ETRÜSK sanatına benzer. HUNLAR’ın sanatı ise İSKİTLER’in devamıdır.

İSKİTLER, HERODOT’a göre M.Ö. 600’lerde Anadolu’yu fethetmiş, ve 28 yıl yönetmişlerdi.

ADİLE AYDA,
Vatikan Kütüphanesi’nde rastladığı 1553 yılında yazılmış bir kitaptan söz eder…

Kitabın adı “Magni Tamerlanis, Scythorum Imperatoris Vita”dır…

 Yani, İSKİTLER’İN İMPARATORU TİMURLENK’İN HAYATI!..

Bilindiği gibi TİMUR, TÜRKÇE yazan, TÜRKÇE konuşan bir ORTA ASYA TÜRKÜidi.
Kanunnamesinin adı da “TÜZÜK”tür.
Burada belirtmek gerekir ki, nasıl BULGARLAR hıristiyan olduktan sonra Slavlaşmış bir TÜRK BOYU ise, aynı şekilde UKRAYNALILAR da Ortodoks dinini kabul ettikten sonra Slavlaşmış İSKİTLER’dir.

Her ikisinin de Ruslar’la alâkası yoktur.

Zaten İSKİT, ÇİT, SAKA, SARMAT, MESAGET, MESKET hep aynı soydur.Boylara verilen ve zamanla değişen adları gösterir.

Bilindiği gibi MESKETLER şimdi AHISKA TÜRKLERİ olarak anılıyorlar.

Fransızlar İSKİT kelimesini SCYTHES yazar, SİT okurlar…
 Almanlar SKYTHE yazar, SKÜT okurlar…
Biz herhalde kelimeyi yine Araplardan SKİT olarak alıp, başına “İ” harfi getirmişiz, İSKİT olmuş…
Tıpkı İSTASYON gibi…
Halbuki kelimenin en eski haline Herodot’ta Yunanca olarak görüyoruz: SKÜTHAİ…
Heredot İskitlerin bir kısmına da SAKAİ diyor.

Bunu Fransızlar SACES yazar, SAS okurlar…

Nihayet kitabının bir yerinde Herodot şöyle der:

“Ve hepsinin birden adı SOKOLOT’tur.
Halbuki Hellenler onları SKUTHAİ diye adlandırır.”
Yunanca’da “Ü” harfi olmadığı için kelimenin aslının çoğul hali almış
SUKU olduğu kolayca görülür.
Böylece şimdi İSKİT dediğimiz TÜRKLER’in aslında SAKA, SOKO, SUKU diyebilinen TÜRKLER olduğu anlaşılır.

Yani İSKİT kelimesi galattır. Yunanca bozulmuş halidir.

İşin enteresan tarafı Ruslara uyarak bizim YAKUT dediğimiz Sibirya Türkleri de, kendilerine SOKO derler!…
Bitmedi… Ünlü Alman Sinologu Wolfram Eberhard şöyle demektedir:
“Çin’in ilk sülâlesi olan SHANG Sülâlesi dönemindeki kültürde bazı şeyler henüz eksikti.

Bu eksikler CHOU Sülâlesi zamanında tamamlandı.”

“CHOULAR batıda Shensi bölgesinin orta kısmında küçük bir devlet kurmuşlardı. M.Ö.11. yüzyılın başında belki de TÜRK kavimlerin baskısı ile CHOULAR Doğu Shensi’ye itildiler.”
“Anlaşılıyor ki, CHOU SÜLALESİ DE BAŞINDAN BERİ BİR TÜRK SÜLÂLESİ İDİ.”
“M.Ö. 1050 yılında CHOULAR’ın SAVAŞÇI KRAL lâkabı taşıyan başbuğu

WU-WANG, doğuya yöneldi. Shang hükümdarını yakalayıp öldürdü.

Böylece CHOU Sülâlesi kuruldu.”

“Fatihler Çin’in aile hayatına kendi toplumlarında uyguladıkları baba egemenliğini, ve GÖK DİNİ’ni getirdiler.

BU DİN, TÜRK KABİLELERİNİN DİNİ İLE PEK YAKIN AKRABA İDİ.”(29)

Görüldüğü gibi Çin’i bir devlet haline getiren,

Çin medeniyetinin temelini atan bir TÜRK boyu olan CHOULAR’dır!..

Ancak Alman bilginin CHOU dediği TÜRKLER’in,

Yunanlıların SKU dediği ve bölgede hâlâ varlığını YAKUT olarak sürdürürken kendine SOKO diyen SAKALAR olduğu aşikâr değilmi?..

YAKUTLAR ve CUVAŞLAR, diğer TÜRK boyları ile ilgisi kesilmiş,

İSLAMİYET ile tanışmamış, ücra köşelerde kalmış TÜRK boylarıdır. Dilleri en eski TÜRKÇE’nin izlerini taşır.

PELASG, TYRRHEN, ETRÜSK ve İSKİT halkının TÜRK olduğunu göstermek için dilleri ile YAKUTÇA ve ÇUVAŞÇA’yı karşılaştırmak yeterli olacaktır.

Bu tip çalışmalar yapılmış ancak yeterli seviyeye ulaşmamıştır.

Batılılar İSKİTLER’in sadece bir bölümüne SAKA der. Eski Yunanlılar ise

Karadeniz’de ve Orta Doğu’da yaşıyanlara da İSKİT derlerdi. (30)

Batılı tarihçilerin bir kısmı kasıtlı olarak İSKİTLER’i İranlı yapmaya çalışırken; İranlılar,

 “SAKALAR bizden değildir, onlar TURAN’dır,” diyerek karşı çıkarlar.

Zaten İran-Turan mücadelesi Fars edebiyatının mühim bir bölümünü oluşturur…

 Özellikle de İSKİT hükümdarı AFRASYAB ile olan mücadeleleri çok işlenmiştir, Zerdüştlerin kutsal kitabı AVESTA’ya dahi geçmiştir.

Hammer, kendi adıyla anılan Tarih kitabının 1. cildinde “Herodot’un

İSKİTLERİN ATASI olarak gösterdiği
TARGİT (TARGİTOUS, şimdiki TURGUT) kelimesinin
TÜRK kelimesi ile ilgili olduğu”nu söyler:

“Hâkim İSKİT unsurlardan TORLAR’a (TAUR-TUR) nisbetle, İSKİTLER’in vatanı KIRIM’a TORİK (TAURİQUİE) denilmişti.”

Yani şimdiki TÜRKİYE!…

Yunanlılar tarihlerin şafağında İSKİTLER ile çetin savaşlar yapmışlardır… Efsaneye dönüşmüş bu savaşlarda bazen
CENTAURELAR bazen de AMAZONLAR ile çarpışmışlardır.
Bilindiği gibi CENTAURE’lar “insan başlı at vücutlu” varlıklardır…

 Efsanede böyle geçen şey, aslında AT ÜSTÜNDEKİ İSKİT SAVAŞÇILARI idi!..

Benzer bir değerlendirme, hayatlarında hiç at görmemiş Amerika yerlilerince, istilacı İSPANYOL SÜVARİLERİ için yapılmıştı.

Aztekler Cortez’in savaşçılarını atlarına bitişik çelik vücutlu yenilmez varlıklar olarak algılamışlardı.

AMAZONLAR ise İSKİT soyundan KADIN SAVAŞÇILAR idi. (31) Batılı tarihçiler, Persepolis’teki kabartma heykellerde bulunan İSKİTLER’in başlarına giydiği şeyi tarif ederken, Rusça sandıkları bir kelime kullanırlar:

BASHLYK!…BU KELİMENİN OKUNUŞU DA, ASLI DA TÜRKÇE’DİR: “BAŞLIK”!..

İSKİTLER’den ilk defa Yunanlı Şair HEZYOD, “İŞLER VE GÜNLER” adlı eserinde TYRSENOİ diye söz eder.
 (32) Batılı tarihçiler İSKİTLER hakkında şu fikirleri belirtirler:
– MÜLLENHOF’a göre İranlı’dırlar.
– NEUMANN’a göre Moğol’durlar.
– SAMOKSASOF’a göre Slav’dırlar.
– FİESEL’e göre Germen’dirler.
– GEZA NAGY’e göre TÜRK’türler.
Yukarda belirttiğimiz hususlar göz önünde tutulursa, en doğru olanın sonuncusu olduğu anlaşılır.
ETRÜSKLER’e gelince
ARNAVUTLAR ve HİTİTLER’e kadar hemen her milletle akraba gösterilmiştir.
Romalılar onlara TUSKİ, Yunanlılar TYHHHENOİ derlerdi.
____________________________________
(28) – Edounard Chavannes, Documents sur les Tou-kiue Occidentaux, Paris, sf.235,240,237,238
(29) – Wolfram Eberhard, Geschicvhte Chinas, Stuttgart, 1971, sf. 28,31, 32,34
(30) – Mikhail Gryaznov, Siberie Du Sud, Gereve, 1969
(31) – Guy Cadogan Rothery, The Amazons in Antiquity, London, 1910, sf. 9
(32) – H.H.Scullard, Etruscan Cities and Rome, London, 1967, sf.34

BATI ANADOLU’NUN TÜRKLÜĞÜ PELASGLAR VE YUNAN MEDENİYETİ

BATI ANADOLU’NUN TÜRKLÜĞÜ

PELASGLAR VE YUNAN MEDENİYETİ
Batılıların kendilerini bağlamak için olağanüstü bir çaba gösterdikleri Yunan Medeniyeti, aslında Yunanistan’da değil,

ANADOLU’da doğmuştur!…

Yunan Edebiyatı’nın ilk büyük eserleri BATI ANADOLU’da yazılmıştır!..
Yunan Medeniyeti’nin Atina’ya ulaşması,

ETRÜSKLER’in İtalya’ya varmasından 7-800 yıl; Roma’nın kurulmasından da 200 yıl sonradır!..

Eskiden BATI ANADOLU’da yaşıyanlara İYON denirdi…

Bölgenin adı da İYONYA idi.

Batılılar Yunanlılara GREK veya HELLEN der…

Biz ise Araplar’a uyarak YUNAN demişiz…

Aslında kelime, Araplar’ın bölgede tanıdğı milletin İYON olmasından gelmektedir!..

PELASG Devleti M.Ö. 3000 yılında Yunanistan’da, ETRÜSK Devleti de M.Ö. 1300 yıllarında İtalya’da kurulmuştur…

Akdeniz’in Batısına bugün dahi Tirhen (Tyrrhen) Denizi denir…

Eski Yunanca’da Y harfi U okunurdu…

Demek ki bu KELİME TURHAN’DIR.

ETRÜSK kelimesinin Yunancası da TYRRHEN’dir…

Ancak eski Yunan yazarları TYRRHEN-PELASG olarak kullanırlardı…

Yani PELASG-TYRRHEN-ETRÜSK aynı millet için değişik zamanlarda değişik toplumlar tarafından kullanılan adlardır!..

HERODOT, meşhur TARİH’inde PELASGOİ dediği PELASGLAR’ın göçlerini, âdetlerini anlatır ve eserinin bir çok yerinde bir çok kereler bu adı tekrarlar…
Buna rağmen, Batılı tarihçilerin çoğu, ve onları taklitten öteye gidemiyen bizim tarihçilerimiz PELASGLAR konusunda,

adeta GİZLİ BİR ANLAŞMA İMZALAMIŞLAR GİBİ, söz etmekten kaçınırlar!..

Eski Büyükelçi ADİLE AYDA şu tesbitleri yapar:
“Fransız ve İngiliz yazarlar nedense PELASGLAR ile ilgilenmemişlerdir…

Ancak Alman alimler PELASGLAR üzerine ciddi eserler vermişlerdir.

Bunların başlıcaları BELOCH, FICK, TREIDLER, MEYER ve EHRLICH’dir.”

Bu tutumun bir sebebi olması gerekir!..

 Acaba PELASGLAR, Herodot’u etkilemelerine rağmen, önemsiz midir?..

Yoksa arkeolojik keşifler, tesbitler HERODOT’un iddialarını bir “efsane” mertebesine mi indirmiştir?…

Bunların hiç biri doğru değildir!.. Tam tersine zaman, HERODOT’un da HOMEROS’un da yazdıklarının tarihi temellere dayandığını göstermiştir. Öyleyse?..

Öyleyse sebep basittir. Eğer

PELASGLAR, TYRRHENLER, ETRÜSKLER üzerinde çalışmalar yapılırsa, sadece DOĞU ANADOLU’nun tarihin ilk günlerinden beri TÜRK olduğu değil;

BATI ANADOLU’NUN EGE ADALARI’NIN, YUNANİSTAN’IN, hatta İTALYA’NIN da TÜRKLÜĞÜ ispatlanmış olacaktır!..

İş bununla da kalmıyacak, Batılıların pek böbürlendikleri Yunan ve Roma

Medeniyeti’nin TÜRK ve DOĞU kökenli olduğu ortaya çıkacaktır!..
O zaman KİMLERİN BARBAR OLDUĞU çok daha iyi anlaşılacaktır.

İşte bunu engellemek için Batılı tarihçiler PELASGLAR’ı hasıraltı ederler!..
Halbuki konu bizim için son derece önemlidir…

İlk kadın elçimiz, 6 Batı dili ve bir o kadar da TÜRK lehçesi bilen büyük araştırmacı ADİLE AYDA; uzun çalışmalar sonucunda aşağıdaki hususları ortaya çıkartmıştır:

– Homer İLYADA’nın 2. Bölümü’nde eski ARGOS şehrinden söz ederken, bu şehri “PELASGİK=PELASGLARA AİT” olarak nitelendirmektedir.
– Homer, daha sonra Yunanlılar karşısındaki TROYA ordusunun

“kataloğunu” yaparken, “LARİSSA şehrinin beslemiş olduğu SAĞLAM SÜNGÜLÜ PELASG KABİLELERİ”nden söz eder. LARİSSA, Tesalya’dadır.

– l0. Bölüm’de TROYALI HEKTOR Yunan donanmasını araştırmak üzere DOLON adında birini keşfe gönderir.

 DOLON yakalanır. Sorguya çekilir ve, “TROYALILAR’IN MÜTTEFİKLERİ’ni sayarken TANRISAL PELASGLAR”dan söz eder.

Bu da PELASG liderlerinden en az birinin “gökten inme” olduğuna inandıklarını gösterir. OĞUZ EFSANESİ’nde olduğu gibi… (17)

– 15. Bölüm’de Grek AKHİLLOS arkadaşı PATROKL’u savaşa gönderirken kime dua eder, bilir misiniz? PELASGLAR’IN BAŞTANRISINA!..

Bu ne demektir, bilir misiniz?..

Ya Grekler düşmanları PELASGLAR’ın Tanrısı’nın kendi tanrılarından daha güçlü olduğuna inanıyorlardı, yahut ta PATROKL adlı kişi kendi PELASG’tır ve kendi tanrısına dua edilmektedir!
– ODYSSEA’da TANRISAL PELASGLAR, GİRİT’TE OTURAN MİLLETLER ARASINDA yer alır. (18) Böylece Girit medeniyetinde de TÜRK damgası olduğu ortaya çıkar.
– HERODOT, “Yunanistan’da biri YUNANLI, diğeri PELASG OLMAK ÜZERE İKİ IRK BULUNDUĞUNU, BİRİNİN VATANINDAN HİÇ AYRILMADIĞINI, İKİNCİSİNİN İSE GÖÇEBE OLDUĞU”nu söyler… SAMOTRAKE adasında oturan PELASGLAR önce ATTİKA’ya, oradan da HİMET Dağı eteklerine yerleşmişler. Sonra orayı da bırakıp LİMNİ Adasına geçmişler, M.Ö. 510 yılında adadan ayrılmak zorunda kalmışlar…
– HERODOT, LİDYA’ya hakim bir kralın TYRRHENOS adlı oğlunun ülke ahalisinin yarısı ile birlikte İTALYA’ya göç ettiğini anlatır.
– HERODOT’a göre TYRRHENLER’İN yukarısındaki KRESTON şehrinde, ÇANAKKALE BOĞAZI civarında, PLAKYA ve SKULAKA şehirlerinde oturan PELASG kalıntısı ahali, “barbar” bir dil konuşuyorlardı… Yunanlılar KENDİLERİNDEN OLMAYANA “BARBAR” DERLERDİ… Bu da PELASGLAR’ın Hint-Avrupaî olmadığının delilidir.
– HERODOT, “ATİNALI PELASGLAR”dan söz eder. Bunlar SOY bakımından PELASG oldukları halde, Yunanlılarla komşuluk yaptıklarından Yunanca konuşmaya başlamışlardır. (19) Bu kişiler daha sonra Roma hâkimiyetine girdiklerinde Latin dilini benimsemiş DAÇYALILAR, KOMANYALILAR, veya adları dahi TÜRK olan, ama Ortodoksluğu kabul edince slavlaşan BULGARLAR gibi idiler.
– HERODOT’a göre PELASGLAR’ın dini Animizm idi. Çok sonra, Mısırlıların tanrılarını aldılar. YUNANLILAR DA BU TANRILARI PELASGLAR’DAN ALDI!..
– HERODOT, KZERKSES’in ANADOLU seferini ve TROYA harabelerine yürüyüşünü anlatırken ANTANDROS şehrinden söz eder ve bu şehrin PELASGLAR’a ait olduğunu belirtir.
– HERODOT, bir kadının esir olarak satıldığı yerden söz ederken, “kendi zamanında Yunanistan (GREKYA) olarak bilinen ülkenin daha önceki adının PELASGİA olduğu”nu söyler!..
– HERODOT, “Yunan Mitolojisi’nin HEZİYOD ve HOMER tarafından PELASGLAR’dan alınmış tanrılardan yararlanılarak oluşturulduğu”nu söyler. (20)
– HERODOT, eserinin 4. Bölümü’nde “Atinalıların, AKROPOL’un etrafını duvarla çevirmeye karar verince, PELASGLAR’a başvurdukları”nı, tarihçi HEKATEOS’u kaynak göstererek belirtir. PELASGLAR öyle sağlam bir duvar yaparlar ki, bir parçası bugün dahi PELARJİK DUVAR adıyla turistlere tanıtılmaktadır!.. Yani Akrapol’da da TÜRK’ün tuzu vardır.
– HERODOT’a göre, “Yunanlılar büyük millet haline gelmiş olmalarını PELASGLAR’a borçludurlar!” Büyük Tarihçi, “Yunanlıların aslında ZAYIF bir millet olduğunu, ancak BARBAR milletler ve bilhassa PELASGLAR ile karıştıktan sonra büyük millet haline geldiği”ni belirtir…
Bunu biz değil, bir “Yunan” tarihçi söylüyor, hem de Batılılar’a göre, Tarihin Babası!..
– HERODOT’tan sonraki tarihçiler, PELASG ile TYRRHEN kelimelerini aynı anlamda kullanırlar.
– HELLANİKOS’a göre “PELASGLAR, İtalya’ya yerleştikten sonra TYRRHEN (ETRÜSK) adını almışlardır.” (21)
– LESBOSLU MYRSİLOS’a göre “TYRRHENLER vatanlarından ayrıldıktan sonra PELASG olmuşlardır.”
– HEKATEOS’a göre “BRAURON’da Atinalı kadınları kaçıranlar PELASGLAR’dır.” Bu olay Orta Asya’da ve Anadolu’da hâlâ yaygın olan “kız kaçırma” adetinden başka bir şey değildir.
– PHİLOCOROS’a göre “Bu kadınları kaçıranlar TYRRHENLER’dir…” Ki, aynı şeyi anlatmış olur.
– İşte bu yüzden ARİSTOFAN, SOFOKLES gibi yazarlar PELASG-TYRRHEN birleşik adını kullanmaya başlamışlardır.
PELASGLAR M.Ö. 3000 yıllarında kuzeyden gelip Yunanistan’ı istila etmiş olan milletin adı idi… ETRÜSKÇE’ye çok benziyen dilleri Hint-Avrupaî olmayan bitişken (aglutinatif) bir dildi. Bu dilde küçük dağın adı TEPAE=TEPE idi!.. Tıpkı Kuzey Amerika kızılderililerinin çadırlarına verdikleri ad gibi!..
PELASGLAR, BATI ANADOLU’da yaşamış en eski TÜRKLER’dir. 1885 yılında LİMNİ adasında bulunan PELASG dilindeki yazıtlar, Batılıları çok şaşırtmıştı…

Çünkü bunlar ETRÜSK harflerine ve diline çok benziyordu!..

Greklerden farklı özellikler gösteren ARKADYALILAR’ın PELASG olduğunu HERODOT söylemektedir!..

MAKEDONYA’ya eski Yunanlılar PELA(S)GONYA derlermiş…

 Hatta HERODOT “Bir zamanlar Yunanistan’a PELASGİA denirdi,” diyor. (22)

Helenlerin Yunanistan’a gelişi M.Ö. 2000 yıllarındadır. PELASGLAR’ın boş bıraktığı yerlere savaşsız yerleşirler.

PELASG dilinden Helen diline pek çok kelime geçer…

Hint-Avrupaî dil kurallarına uymayan bu kelimeler, bugün dahi Batılı dilcileri şaşkınlığa uğratmaktadır…

Açıklamayınca bu kelimeler için “Pre-Helenik, Akdeniz kökenli, Ege kökenli” veya “ASİATİK” gibi tanımlar getirmektedirler!..

 Böylece bu kelimelerin Asya’ya ait olduğu hemen hepsi tarafından kabul edilmektedir…

Bu kelimeler ETRÜSKÇE’ye çok benzemektedir.

Hz. İSA ile çağdaş Bizanslı tarihçi Strabon, başka Yunanlı tarihçilerin LİDYALI dedikleri kişilere PELASG der:
“Herkesin fikrine göre PELASGLAR, bir zamanlar bütün Yunanistan’a yayılmış, fakat özellikle TESALYA’da yaşıyan çok eski bir ırk veya milletti.”
“LİMNİ ve İMROS adalarıyla, o civardaki başka adaları işgal edip, oralarda ilk defa oturmuş olanlar PELASGLAR’dır.”
“PELASGLAR arasından Atys oğlu THYRRHEN adlı biri çıkmış. Kendisine bir takım arkadaşlar bulmuş ve onlarla birlikte İtalya’nın yolunu tutmuştur.” (23)
Belçikalı tarihçi Albert Severyus, EGELİ tabirini icat eden kişidir. Şöyle der:
“Yunanlılar, kendilerinden daha kültürlü olan EGELİLER’den bronz, bakır, kalay, kurşun, demir, hatta maden anlamındaki kelimeleri almışlardır.” (24)
PELASGLAR Yunanistan’ı M.Ö. 3000 yıllarında ele geçirmişlerdir. Grekler bu tarihten l000 yıl sonra ortaya çıkmışlardır.
M.Ö. 1250 yılında AKALAR ile TROYALILAR arasında 10 yıl süren savaş başladı.

 Yine aynı tarihlerde GİRİT Medeniyeti doruğa çıktı, MİKEN Medeniyeti gelişti.

M.Ö. 1200’lerde Yunanistan Helenler’in soyundan sayılan DORYENLER tarafından istila edildi.
M.Ö. 8. asırda Karadeniz’den bir PROTO-TÜRK dalgası geldi, EGE ve
AKDENİZ’e yayıldı.

Sonra bazı yerli kavimler ile birleşerek Mısır’a saldırdılar. Bu saldırı Mısır belgelerinde “Deniz kavimlerinin saldırısı” diye geçer.

 Kavmin adını ise bazı bilginler TÜREŞ, bazıları da TURŞA diye okumaktadır. (25)

Mısırlılar bu istilaya karşı koyunca, TURŞALAR geri döndüler, Batı Anadolu sahillerine yerleştiler.

Fransız Rene Dussaud TURŞALAR’ın ETRÜSKLER olduğunu ileri sürer. (26)

Zaten İranlılar da ETRÜSKLER’e TRUŞKA demektedir.

Bu da bize gösteriyor ki, PELASGLAR, AMAZONLAR,. TURŞALAR, TYRRHENLER, ve ETRÜSKLER, BATI ANADOLU’da yaşamış TÜRKLER’dir. Yunanistan’a ve İtalya’ya medeniyeti PELASGLAR ve ETRÜSKLER taşımışlardır.
ATATÜRK’ün tarih kongreleri ile 1930’larda ortaya çıkardığı bu gerçek, maalesef Milli Şef İnönü döneminden itibaren rafa kaldırılmıştır.
Sonraki yıllarda HALİKARNAS BALIKÇISI tarafından tekrar dile getirilmiş ise de; bizim Batı hayranı sola mütemayil tarihçilerimiz tarafından önemsenmemiştir.
Artık pek çok Batılı yazar medeniyetin ANADOLU’da, MEZOPOTAMYA’da başladığını, oradan MISIR’a ve EGE’ye yayıldığını, her iki kanaldan da ADALAR’a atladığını, sonra YUNANİSTAN’a ve ROMA’ya intikal ettiğini kabullenmektedir.
Bunun MEZOPOTAMYA-MISIR-EGE-ADALAR- YUNANİSTAN kısmı, zaten HERODOT’un çizdiği hattır…

Hatta Herodot, bazı Libya kabilelerinin kendilerini TROYALI saydıklarını söyler!.. (27)

Bunlar herhalde M.Ö. 800’lerde Karadeniz’den Ege’ye, oradan da Mısır’a yayılan TÜRKLER’dir.
______________________________

(17) – İlliade-Odyssee, Paris, 1965, sf. l27,132
(18) – aynı eser, sf.808
(19) – Herodotus, Oxford, 1949, sf.25,26,134
(20) – aynı eser, sf. 135
(21) – Pauly-Wissowa, Realencyclopade der Klassischen Altertumsvissen- shaft,
Stuggart, 1948 , sf.1910
(22) – Powell, J. Enoch, Herodotus, Oxford, 1949, cilt 1, sf. 75
(23) – “Geographie de Strabon”, Paris, 1867, sf. 366
(24) – “Greece et Proche-Orient avant Homere”, Bruxelles, 1968, sf. 41
(25) – Realencylopaedia, Tyrrhen maddesi, sf.1909
(26) – “Prelydiens, Hittites, Acheens” Paris, 1958, sf.21
(27)- Herodot Tarihi, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1973, sf. 287

KURDUN EMZİRDİĞİ ÇOCUK

KURDUN EMZİRDİĞİ ÇOCUK

DÜNYADA KURDUN EMZİRDİĞİ ÇOCUK İLE İLGİLİ İKİ TANE EFSANE VARDIR…

BUNLARDAN BİRİ Çin tarihlerine de geçmiş olan TUKYU DESTANI,

 DİĞERİ DE ROMA’YI KURAN ROMUS-ROMÜLÜS EFSANESİDİR!..

TUKYU DESTANI bütün Asya’yı etkilemiş,

Hindistan’a kadar inmiş, hatta İngiliz yazar

 Rudyard Kipling’in ORMANIN KİTABI adlı eserine ve o addaki filme kadar girmiştir.

Biz deriz ki, bunların ikisi de TÜRKLER’le ilgilidir!..
Aslında Batılı bilim adamları da bizimle aynı fikirdedir. Christopher Hampton şöyle der:
“Tarihçilerin yaptığı tahrifat yüzünden Roma Tarihi yüzyıllar boyunca, yanlış bilinmiş, yanlış tanınmıştır.”
Fransız Etrüskolog Alain Hus ise aynı gerçeği şöyle dile getirir:
“ETRÜSKLER’in epopeleri, efsaneleri, gelenekleri Romalı tarihçiler tarafından Romalılara mal edilmiştir.” (11)
Kendi de bir ETRÜSK olan VİRGİL’in “ENEİD”inde, İtalya’nın doğusuna yerleşmiş olan ETRÜSKLER ile, batısına yerleşmiş olan TRUVALILAR savaşır.

ETRÜSKLER’in kralı TARKHON’dur.

Bu adın bizim Orta Asyalı TARKAN adına olan yakınlığı dikkat çekicidir.

TİTUS-LİVİUS ve PLUTARK’a göre Roma’yı, KURDUN EMZİRDİĞİ ikiz kardeşler Romus ve ROMÜLÜS’ten ikincisi kurmuştur.

Ama gene bu yazarlara ve VİRGİL’e göre ROMÜLÜS, TROYALILAR’IN TORUNUDUR.

 Yani Roma’yı kuran kişi ANADOLU kökenli bir ETRÜSK’tür, TİRHEN’dir. (TROYAN)

Bu iki antik yazar yalnız değildir.
Bizim tarihçilerimiz konuya ilgisiz kalırken, pek çok batılı yazar aynı gerçeği değişik şekillerde ifade ederler.
Alain Hus:
“ROMA BAŞLANGIÇTA BİR ETRÜSK ŞEHRİ İDİ!..YÜZYILDAN FAZLA BİR ZAMAN İÇİNDE DE BUNDAN BAŞKA BİR ŞEY DEĞİLDİ!..” (12)
diyor.

 Raymond Bloch ise:

“ETRÜSKLER’İN ROMA’SI, GÜNEY ETRURİA’DAKİ DİĞER ETRÜSK ŞEHİRLERİNDEN FARKSIZ İDİ,” (13)
demekte…

Öte yandan H.H.Scullard:

“ROMA BİR ETRÜSK ŞEHRİ SAYILABİLİR,” (14)
diyor.

 Nihayet Christopher Hampton sözü bağlıyor:

“ASLINDA 250 YILLIK İLK DÖNEMDE ROMA BİR ETRÜSK ŞEHRİ İDİ!..” (15)
Bütün bunlardan, TRUVA’dan İtalya’ya göç edenlerin, ETRÜSKLER ile aynı ırktan olduğu sonucu çıkar.
Eski tarihçiler de, bugünkü etrüskologlar da Roma’nın “ETRUSCO RİTU”, yani ETRÜSK TÖRESİ’ne göre kurulmuş olduğunu itiraf etmek zorunda kalmışlardır.
(Kuruluş tarihi M.Ö.753, 21 Nisan’dır. Yani eski Türk Bahar Bayramı… şimdi Kürt ayırımcıların sahip çıkmaya çalıştıkları Nevruz)
ROMÜLÜS, Roma’nın kuruluşunda kendisine yardımcı olanlara QUİRİS = KURUCULAR adını verdi, ve şehrin mutena bir semtinde onlara bir yer tahsis etti.

Bu yere TUSCUS VICTUS denildi. Yani ETRÜSK BÖLGESİ…

ETRÜSK kralları M.Ö.753-509 yılına kadar, yani 244 yıl Roma’da hüküm sürmüşlerdir.

Bu kralların adları sonradan Latinler tarafından deforme edilmiş, sonlarına “US” takısı, bir de Latince ad eklenmiştir.

Ayrıca Avrupalı tarihçiler, Roma hükümdarları arasında hangisi sönük, sevimsiz kral ise ETRÜSK saymışlar; hangi kral başarılı ise ona da Latin ve Sabin demişlerdir.

Roma krallarının adlarını aslına uygun, ve “S”leri atarak yazarsak, sırası ile şu isimleri elde ederiz:
RUMULU(S), NUMA, TULLU(S), ANKU(S), TARKHUİN(US)

(bundan daha TÜRKÇE bir ad olabilir mi: TARKAN!..),
 2. TULLU(İUS), 2. TARKHAN…

2. TARKAN’ın bir komplo ile M.Ö.509’da sürgüne gönderilmesiyle Roma’da Latinlerin devri başlamıştır.

Tarihçi Attilio Gaudio bu konuda şöyle der:

“509’da Grekler tarafından desteklenen nasyonalist Latin ayaklanması, ETRÜSKLER’e Roma’yı kaybettirdi!..”
O tarihe kadar Romalılar ETRÜSKÇE yazmış, ETRÜSKÇE okumuşlardı…

Roma tapınaklarında ETRÜSK DİNİ hakim olmuştu…

ETRÜSK MÜZİĞİ Romalıların kulağını şenlendirmiş, onlara bugünkü müzik zevkini vermişti…

AT YARIŞLARI Romalılara ETRÜSKLER’den miras kalmıştı…

Yazar Aldo Massa’ya göre
ETRÜSK MİLLETİNDEN HAYATİYET FIŞKIRIYORDU!..

Bugün ROMA KURDU olarak sergilenen antik heykel, hiç te Roma kurdu değildir.

Romalılar tarafından savaş ganimeti olarak bir ETRÜSK şehrinden alınıp getirilmiştir…

Heykeli yapan ETRÜSK heykeltraşın adı bile bilinmektedir!..

TUKYU EFSANESİ’ne göre bu halk önceleri BATI DENİZİ’nin veya HAZAR DENİZİ’nin BATI kenarlarında oturuyorlardı.
(Bu yerin DOĞU ANADOLU olduğu ve ERGANİ’ye yakınlığı ortadadır.)

Komşu bir kavim bunları yendi ve halkın tümünü yok etti.

Yalnız kolunu bacağını yitirmiş bir tek delikanlı nasılsa sağ kaldı…

Genci bulan bir kurt (Asena) onu yiyeceğine besledi, iyileştirdi ve ondan gebe kaldı.

Bir mağaraya yerleştiler. Kurt orada on tane oğlan doğurdu…

Bunlardan ASENE ŞANE hepsinin lideri oldu.

Kurdun iyiliğini unutmamak için de çadırın önüne KURT BAŞLI bir bayrak dikti.

HUN EFSANESİ’nde ise HİYANG-HU hükümdarı iki güzel kızını TANRI’ya sunmaya karar verir.

Kızlarını kapattığı kulenin önüne bir kurt gelir ve bunu işaret sayan küçük kız kurttan hamile kalır.

Çocuklar doğurur.
 HÜVEY-HÜLER (DOKUZ OĞUZLAR) bu çocukların soyundan gelir.

ERGENEKON DESTANI’ndaki dağ, bize göre ERGANİ yakınlarındaki MADEN DAĞI’dır.

Demircinin erittiği dağdan önlerine düşen BÖRTEÇİNE’nin (BOZKURT) yardımı ile kurtulurlar. (16)

Dünyada KURT efsaneleri olan, kurdu atası bilen ve kurdu bayrak yapan bir tek millet vardır:

TÜRKLER!..

Latinlerin Roma şehrinin kuruluşu ile ilgili efsaneleri,

TÜRK kökenli ETRÜSKLER’den alınma bir efsanedir!..

Bu kurdun altına sonradan Romus ve Romülüs’ün heykelleri eklenmişti.

Bugün ikisi de kaldırılmıştır, dişi kurt heykeli tek başına şergilenmektedir.

Bugünün YAKUT TÜRKLERİ, milli destanlarının birinde şöyle bir olaydan söz ederler:

Büyük yararlıklar göstermiş olan bir kahramanı mükâfatlandırmak için bir TANRIÇA KURT, ona emsin diye sağ memesini uzatır…

 Aynı olay 2500 yıl önce ETRÜSKLER tarafından aynaların arkasına resmedilmiştir!

_________________________________


(11) – “Gli Etruschi, popolo segreto” (çeviri) 1959, sf. 137
(12) – “Gli Etruschi, Popolo Segreto”, sf.149
(13) – Origins of Rome, Milano 1961, sf.17
(14) – “Prelydiens, Hittites, Acheens”, Paris, 1958
(15) – The Etruscans and The Survival of Etruria
(16) – Gökalp Ziya, TÜRK Töresi, Toker Yayınları, İstanbul, 1990,

BATI ANADOLU’NUN TÜRKLÜĞÜ ETRÜSKLER VE ROMA MEDENİYETİ

ETRÜSKLER VE ROMA MEDENİYETİ
İtalyan tarihçiler “Romalıların siyasi ve idari kuruluş şekillerini, ordu teşkilatını, altın işleme sanatını ETRÜSKLER’den öğrendiklerini” yazarlar. (5) ETRÜSKLER’i Latinler’den farklı bulurlar. (6)
İtalya’da demir çağı ETRÜSKLER ile Villanova bölgesinde M.Ö. 1200’lerde başlamıştır.
Latinler kendi medeniyetlerini ETRÜSK mirası üzerine kurmuşlardır.
Latinler ETRÜSKLER’e TUSKİ (Tusci) derlerdi…
Sonra bu kelime TOSKA olmuş, TOSKANA adı da ETRÜSKLER’in yaşadığı yer için kullanılmıştır…
 Floransa TOSKANA’nın kültür merkezidir.
Avrupa’da Karanlık Çağ’ın etkisinden ilk kurtulanlar TOSKANALILAR olmuştur.
 RÖNESANS’ı başlatan onlardır…
DANTE, MİKELANJ, LEONARDO DA VİNCİ ve NAPOLYON hep Floransalı’dır.
Yani hepsinde ETRÜSK kanı vardır!.. Ayrıca şair VİRGİL, heykeltraş VULKA, İmparator SEZAR ve BÜYÜK İSKENDER de birer ETRÜSK idi.
CIBA ilaç fabrikasının ETRÜSK diyarı TOSKANA bölgesinde yaptırdığı bir inceleme, buradaki halkın kan tahlili sonuçlarının İtalya halkından daha çok ANADOLU halkına yakın olduğunu ortaya koymuştur. (7)
ETRÜSKLER İtalya’ya nasıl geldi?…
Bunu HERODOT şöyle anlatır:
“ANADOLU’nun LİDYA bölgesinde kral Atyos zamanında şiddetli bir açlık başgösterdi. Kral halkını ikiye ayırdı…
TYRRHENOS adlı oğluna bir grubu alıp kendine yeni bir vatan aramasını söyledi.”
“TYRRHENOS yanındakilerle birlikte İzmir’e geldi, gemiler yapıp denize açıldı.
Adriyatik yolu ile İtalya’nın doğusundaki Umbriya sahillerine ulaştı ve oraya yerleşti.
LİDYALILAR İtalya’ya varınca liderlerinin adını aldılar : THYRRHEN!..”
İtalya’nın batısındaki deniz şimdi bile TİRHEN DENİZİ olarak bilinir.
Eski çağların önemli yazarı PLÜTARK da “ROMÜLÜS’ÜN HAYATI” adlı eserinde, “ETRÜSKLER’in İtalya’ya gelmeden önce LİDYA’da yaşamış oldukları”nı yazar.
Zaten LİDYA diye bilinen İzmir-Manisa bölgesinin esas adı LUDYA’dır.
 Bu adı kral LYDUS’tan almıştır.
Bölgede LİDYALI diye bir halk yoktur!.
Daha önceki adı MEONYA’dır. İYONLAR’ın, KİMMERLER’in istilasına uğramış bir bölgedir.
M.Ö. 3. binin sonlarına doğru Anadolu’da görünen ETRÜSKLER,
HİTİTLER’in ortaya çıkması sonucunda SAMSUN dolaylarına çekildiler.
AMAZONLAR’ın AMASYA civarını mesken edinmeleri bu yüzdendir…
Bundan sonra da batıya göç ederek EGE sahillerine geldiler.
AMAZONLAR’ın M.Ö. İkinci bin yılın başlarında Kafkasya’dan gelip
Anadolu’nun batısını ele geçirdikleri de söylenir…
Bu bir şeyi değiştirmez… Sadece AMAZON etkisinin M.Ö.3000-2000 arasında SAMSUN’dan KAFKASYA’ya uzandığını, sonra batıya kaydığını gösterir…
İZMİR’i, AMAZON kraliçesi MURİNE kurmuştur…
 (İz-Myrina)(8) İş burada da bitmez…
Eski Romalılar, TRUVA(TROYA) savaşından kurtulan TRUVALILAR’ın İtalya’ya göç ettiklerini ve Latinlerin atası olduklarına inanırlardı…
Bulgar bilim adamı Viladimir Georgiyev de TRUVALILAR ile ETRÜSKLER’i aynı soydan sayar. Ve şöyle der:
“Kralları ENEA ile TROYALILAR İtalya’nın batısına yerleşip YENİ TROYA’yı kurdular… Burada ancak ETRÜSKLER söz konusu olabilir.
Çünkü HERODOT, STRABON, SERVİUS, SENEKA, SOLİNUS, TACİKUS, PLÜTARK, FESTUS ve başkaları onların BATI ANADOLU menşeli olduklarını söylemiştir.”(9)
Attila, M.S. 45l yılında Galya’da Romalılarla savaşırken, TROYES adlı şehri yağmalamıyacağını söylemişti!…
Bu TROYES, bizim Anadolulu TİRHENLER’in Avrupa’ya göç ettikten sonra orada kurdukları ikinci bir TROYA’dan başka ne olabilir?..
Atilla o şehri, halkı TÜRK olduğu için yağmalamamıştı!
Bizanslılar TÜRKLER’in TRUVALILAR’IN TORUNU olduklarına inanırlardı…
Bizanslı T. Gazes ile İtalyan F. Filelfo arasında teati edilen mektuplarda
“15. ASIR TÜRKLERİ’nın ESKİ TRUVALILAR’ın neslinden geldiği;
TÜRKLER’in İSTANBUL’u fethetmekle Greklerden TRUVA’nın intikamını aldıkları” ifade edilmektedir. (10)
Turgut Özal’ın 1990’da Fransızca yazdığı (daha doğrusu yazdırdığı) kitapta da aynı konuya değinmesi, ilgi çekicidir.
İtalya’da ETRÜSK çağı, TRUVA savaşından sonra, M.Ö. 13.Asırda başlamış, Romalıların son ETRÜSK şehri olan Volsini’yi yıktıkları M.Ö. 265 yılına kadar devam etmiştir. Bu tam 1000 yıl demektir!..
ETRÜSKLER M.Ö. 535’de Greklere karşı Aleria’da büyük bir zafer kazanarak Elbe adasını, Sardunya ve Korsika’yı ele geçirdiler… Zaten bütün İtalya ETRÜSK kontrolünde idi.
Aslında Avrupa’da o dönemin iki süper devletinden biri ETRÜSKLER, diğeri de Greklerdi. Bu bakımdan bu savaşın önemi kolayca anlaşılır. (11)
ETRÜSKLER’de devlet Kuzey-Orta-Güney olarak üçe ayrılmış, bunların her biri de 12 boya bölünmüştü. Bu bölünme, TÜRKLER’in Sağ-Merkez-Sol sistemiyle aynı olduğu gibi, her kolun da 12 boya ayrılması aynıdır.
Eski ETRÜSKLER, yeni TÜRK ALEVİLER gibi 12 sayısını kutsal görürlerdi…
Latinlerin kullandığı “Vox poluli, vox Dei” ifadesi ETRÜSK kökenlidir ve bugün TÜRKİYE’de “Halkın sesi, HAKK’ın sesidir” şekliyle dillerde dolaşır.
ETRÜSKLER’de kadın eve kapalı değildi…
 Yüksek bir mevkii vardı. Dini törenlere, yarışlara, ziyaretlere, hatta savaşlara kocası ile birlikte giderdi… Buna diğer milletler, özellikle Grekler (yani Aryanlar) çok şaşardı. (6) –
Bu bölümdeki bilgiler, tamamen, 1992’de kaybettiğimiz ADİLE AYDA’nın değerli eseri “TÜRKLERİN İLK ATALARI”ndan özetlenerek alınmış, sadece yorumlar eklenmiştir.
 Gösterilen kaynaklar da ona aittir…
 Kendisine şükran borçluyuz, rahmetle anıyoruz.
Tarihçilerimizi bu değerli diplomat ve araştırmacının yüzden fazla eserinden bilhassa aşağıdakileri incelemeye, binbir zahmetle tesbit ettiği kaynaklara eğilmeye çağırıyoruz.
AYDA ADİLE, TÜRKLERİN İLK ATALARI,
 Ayyıldız Matbaası, Ankara, 1987
Les Etrusques Etaient des Turcs, Preuves, 1985
Les Etrusques Etaient des Turcs, 1971
Güneş-Kral Nezdinde Bir TÜRK Diplomatı, 1956
Les Sources d’Herodiade, 1955
Scullard. H.H., The Etruscan Cities and Rome, London, 1967, sf.62
Brendel Otto J., Etruscan Art, New York, 1978
(7) – Hampton Christopher, The Etruscans and The Survival of Etruria, London, 1969
– Massimo Pallatito, Etruscologia, Milano, 1968, sf. 291, 88
(8) – Bu bir “resmi tarih” uydurması falan değildir. 2. Türk Tarih Kongresi’ne katılmış Avusturyalı bir Etrüskolog olan Wilhelm Brandenstein’in sunduğu tebliğden alınmıştır.
Kaldı ki, esas “resmi tarih uydurması” Batılılar’a aittir… Dünya Tarihi’ni kendilerine göre çağlara ayırmışlar, diğer insanları yok saymışlardır.
(9) – Troer und Etrusker (Der Historische Kern der Eneas Sage), Wiesbaden
(10) – Kafesoğlu İbrahim, (Tarihte Türk Adı), Türklerin Avrupalılarla Müşterek Troya Menşeleri Efsanesi Üzerinde Araştırma, İstanbul, 1961
(11)- Massimo Pallatino, aynı eser. sf. 91

BATI ANADOLU’NUN TÜRKLÜĞÜ..DİL VE IRK MESELESİ

BATI ANADOLU’NUN TÜRKLÜĞÜ


DİL VE IRK MESELESİ

Bilim adamları DİL ve IRK konusunda ortaya pek çok teoriler atmışlardır…
Bizce ister ÂDEM’den gelsin, isterse maymundan geldiği kabul edilsin, insanların atası BİR’dir.
İnsanın atasının BİR olduğu gibi, ilk kullanmaya başladığı dilin de TEK olduğunu kabul etmek, mantığa uygundur…
Dünyanın her tarafında kediler, atlar, kuşlar aynı sesleri çıkarırlar. Herhalde insanlar da ilk dönemlerde bundan farklı davranmıyorlardı.
GÜNEŞ-DİL Teorisi, ilk insanların ilk farkettikleri şeyin, “her gün tepelerinde parlayan ve devamlı hareket ediyormuş gibi görünen GÜNEŞ olduğunu, ve bu tesbitlerini hayret ifadesi olan AAA = AĞ!.. sesiyle dile getirdiklerini” öne sürer… Biz buna bir OOO = OĞ!.. senini ekliyoruz. Bütün diğer ses ve sözler, bu iki basit kelimeden gelişmiştir.

Binlerce yıl da öyle değişmeden kalmıştır.

TEVRAT dillerin ayrılmasının BABİL döneminde başladığını belirtir.

Bu da Hz. İBRAHİM dönemine denk gelir. (Tekvin 11. Bab)

İşte bu yüzden, DİL âlimleri de iki gruba ayrılırlar.

Bir grup insanın konuşmasının ve bir dil geliştirmesinin ancak “ALLAH’ın ilhamı” ile mümkün olabildiğini öne sürerken, diğer grup insanın bu özelliğe tek heceli sesler çıkartarak, ve bunu gittikçe geliştirerek ulaştığını savunur.

Bizce her ikisi de doğrudur… TEVRAT’ta ve KUR’AN’da bu konuda söylenenleri birleştirdiğimizde; insanın tekellümü, yani KELÂM edebilmesinin, konuşmasının Yüce TANRI’nın bir lütfu olduğu görülür.

İnsanı hayvanlardan ayıran konuşmasıdır.

Kainatın yaratılmasına sebep olan KELÂM, bir KUDRET olarak insana bahşedilmiş, bu suretle insan diğer yaradılmışlara üstün kılınmıştır.

Âdem’in “eşyanın, cisimlerin adlarını öğrenmesi, meleklerin bunu yapamaması, ve bu yüzden Âdem’e secde etmeleri” (Rahman 3-4, Bakara 30-33, Hicr 28-31. ayetler) hep bu gerçeğe işarettir.

ÂDEM’den sonraki atamız Hz. NUH’tur…
İnsanların büyük kısmı TUFAN’la yok olmuş, süregelenlerin Hz. NUH’un üç oğluna bağlanmıştır. (4)
Hz. NUH’un oğlu HAM, eski KENAN diyarı olan şimdiki FİLİSTİN halkının atası idi…

 Bu bölge Sayda şehrinden Gazza’ya kadar uzanıyordu.

Yahudiler bu gruba sahip çıkarlar…

KENAN, SEBA, BABİL, AKAD halkı ve Kral NEMRUD bu oğuldan olmadır.

HAM soyu daha sonra Hint-Avrupaîlerin ve Afrikalıların da atası olmuştur.

Hz. NUH’un ikinci oğlu SAM ise, ASUR ve ARAM halklarının, yani şimdi ARAP ve YAHUDİ dediğimiz halkların atası idi…
Tevrat ELÂM’ı da SAM’ın oğlu olarak sayar…

SÜMER ve ELÂM dillerinin TÜRKÇE’ye yakın olması ile bu husus bir çelişki gibi görünür…

Ancak ilerde göreceğimiz gibi, bir ayırım teşkil etmez…

YAFES, ELÂM’ın amcasıdır. Kullandıkları dil aynıdır.

TÜRKLER’in YAFES dedikleri Hz. NUH’un üçüncü oğlu ise, bizim atamızdır…

TEVRAT’ta en büyük iltifata mazhar olmuş kişidir…

YAFES’in torunu TÜRKLER, dünyaya EN ÇOK YAYILAN MİLLET olma özelliğine sahiptirler.

Aynı zamanda dünyada EN ÇOK DEVLET KURMUŞ OLAN MİLLET olma imtiyazını da ellerinde bulundurmaktadırlar!..

Bu konuyu ilerde derinleştireceğiz.

(Bakınız: DÜNYA MEDENİYETİNDE TÜRKLERİN PAYI) Ve GÜNEŞ DİL TEORİSİ’ni detaylarıyla ele alacağız.

Burada konunun üzerinde duruşumuzun sebebi, DİL yolu ile bazı DEVLET ve MİLLETLER’in TÜRKLER bağlantısını göstererek,

BATI ANADOLU’nun öyle iddia edildiği gibi 700-800 yıldan beri değil; binlerce yıldır TÜRK toprağı olduğunu ortaya koymaktır.

_______________________
(4)- Biz bu “tufan” ifadesini dünyanın çeşitli yerlerinde meydana gelen felaketlerle yok olan insan ve hayvan nesillerinin sembolü olduğuna inanıyoruz.

BATI ANADOLU’NUN TÜRKLÜĞÜ BATI AÇIKGÖZLÜLÜĞÜ

BATI ANADOLU’NUN TÜRKLÜĞÜ

BATI AÇIKGÖZLÜLÜĞÜ

Batılılar kendilerini Yunanlılara, Romalılara ve Hıristiyanlığa; bunları da Aryan ırka bağlarlar.
Böylece YUNAN ve ROMA medeniyetine ve Hz. İSA’ya sahip çıkmaya çalışırlar…

Buradan hareketle “dünyada tek medeni ırkın Aryan olduğunu,

Sami ve Turanilerin ise barbar olduğunu” iddia ederler.

Hele siyah ve sarı ırka hiç hayat hakkı tanımazlar.

 Eskiden bunları insan yerine bile koymazlardı.

Ta ki, Japonlar Rusları yenip, Amerikalıları Pasifik’te terletinceye kadar!..

Bu fikrin etkisinde kalan Kürt ayırımcılar da, kendilerinin Aryan (Hint-Avrupaî) olduğunu ispat için olmadık yollara başvururlar…

Turanî olduklarını reddederlerse,
“Avrupalıların onları medeni (Aryan) sayacağına ve bu suretle aralarına alacaklarına” inanırlar…

Ayrıca İngiliz-Fransız-Rus ve Amerikalıların Türkiye’den parça koparıp “kendilerine bir yurt verecekler”ini zannederler!..

Bizce insanın şu veya bu ırktan olması aslında hiç önemli değildir.

Biz inanıyoruz ki, ister ÂDEM ALEYHİSSELAM’ın soyundan, ister ise maymundan gelsin;
BÜTÜN İNSANLAR KARDEŞTİR!..
Farklılık ancak, birbirine bakıp daha ileri gitmek için vardır. (1)

Ancak Batılılar daima iyi olan her şeyi kendilerine alıp, kötüleri bize bırakma çabası içindedir. (2) Bu yüzden Yunan’a, Roma’ya sahip çıkar.

O medeniyetlerin devamı olduğunu ileri sürerler…

 HUNLAR’ı, MOĞOLLAR’ı ise yerden yere vururlar!..

Arkasından bütün DÜNYA TARİHİ’ni güdük Avrupa tarihçesi üzerine bina eder,

 İLK ÇAĞ, ORTA ÇAĞ, YENİ ÇAĞ, YAKIN ÇAĞ diye sun’i bölümlere ayırırlar…

Buna göre Hz. MUHAMMED, Farabi, Mevlâna, Yunus Emre ve Fatih Sultan Mehmet “karanlık Orta Çağ insanı” olurken, 1800’lere kadar süren engizisyon ve kölelik, kızılderililerin etini yiyen beyazların yamyamlığı, Romalılar’ın bile yapmadığı “insanları derilerine kadar soyan” sömürgecilik, masumları fırınlıyan Hitler ve Stalin diktatörlüğü, nihayet iki şehrin bütün insanlarını yokeden atom bombası da,

REFORM(!), RÖNESANS(!) ve AYDINLANMA (!) ÇAĞI diye yutturulan
1492-2002 döneminde yer alır.

Buna daha dün, tek dişi kalmış Batı canavarının petrol için yarım milyon Iraklı’yı öldürmesi (1991), Bosna’da 200.000 TÜRK’ü yok etmesi (1993), Afganistan’ın (2002) ve Irak’ın işgali (2003) ve yine 650.000 insanı katletmesi de dahildir.

Melânetlerini hâlâ dünyanın dört bir yanında sürdürüyorlar!

Bizim tarihçiler de, her nedense, papağan gibi Batılıların yazdıklarını tekrarlar…
Bazen de bu yanlış yönlendirmeyi cazip hale getirmek için,

“Yeni Çağ’ın İstanbul’un fethi ile başladığı” gibi yalanlar uydurmaktan geri kalmazlar!..

Halbuki hiç bir Avrupalı tarihçi bunu kabul etmez!..

Onlara göre Yeni Çağ Endülüs’ün (İspanya) müslümanlardan temizlendiği (!) 1492’de başlar.

Bu tip “aydın”ların amacı Batılılara yaranmaktır!..

Batı’nın uşaklığına bile razı olan bu rezil kişilerin, TÜRKİYE’yi “Batılı” saydırmak için yapmıyacakları yoktur…

Halbuki Batılı emperyalistler kendi sınırlarını Viyana kapılarında bitirirler. (3) Ondan ötesi “Doğu”dur!..

Bu gaafiller, aslında biraz araştırsalar, Batılı bilim adamları arasında bile, hakikati gören ve dile getirenler olduğunu farkedeceklerdir.
Artık herkes tarafından kabul edilmesi gereken gerçek şudur ki,

MEDENİYET DAİMA DOĞU’DA GELİŞMİŞ, SONRA BATI’YA İNTİKAL ETMİŞTİR!..
Felsefe yine Doğu’dan kaynaklanmış, sonra Batı’ya atlamıştır.

Batı’nın “Felsefe” diye ortaya attığı her şey, 50 yıla varmadan çöp tenekesini boylamıştır.

Hiç bir peygamber Batı’da dünyaya gelmemiş, Batı’da hiç bir din ortaya çıkmamıştır!..

Goethe, Nietche, Hugo gibi düşünürler ise fikirlerini hep DOĞU felsefesi üzerine bina etmişlerdir…

Batı’da “medeniyet” diye gösterilmeye çalışılan şey sadece
PARA ve TEKNOLOJİ’dir!.. BATI ASLA MEDENÎ DEĞİLDİR!..

Bu gerçekler gözü ve gönlü açık olanların dikkatinden kaçmaz.

Daha önce de belirttiğimiz gibi, TEVRAT ve KUR’AN’da dile getirilen ilk şehirleşme ANADOLU ve MEZOPOTAMYA’da görülmüştür.

İnsanları ve ırkları Hz. NUH’a bağlar isek, NUH’un gemisi CUDİ Dağına oturmuş ve insanlar dünyaya buradan yayılmıştır.

Buna göre Ârî de, Samî de, Hamî de, Turanî de NUH’un çocuklarıdır.

Hepsinin ilk ortaya çıktığı yer ANADOLU’dur…

Bu durum sadece KUR’AN’da ve TEVRAT’ta değil, SÜMER efsanelerinın yazılı olduğu kil tabletlerde yer alır.

TUFAN bütün insanların tarihini, kültürünü, folklorünü etkilemiştir.

Öyleyse TÜRKLER’in TURANÎ veya ÂRÎ olması farketmez!..

Önemli olan ilk insandan beri ANADOLU ile olan bağlarıdır…

TÜRKLER, SÜMERLER’den, hatta çok daha öncesinden bu yana medeniyetin gerçek mirasçılarıdır!..

Bu yüzdendir ki, tarihçi Yılmaz Öztuna “Artık TÜRKLER’in ÂRÎ olduğuna inanıyorum,” deme noktasına gelmiştir…

Çünkü Batılıların Ârîlere ait saydığı her güzel şeyi TÜRKLER’de bulmuştur!..

Mesela Yunan ve Roma medeniyetinin devamı olduğunu ileri süren Batılılar yıkanmasını bilmezken,

 Roma hamamı TÜRK HAMAMI olarak varlığını sürdürmüş, bugün bütün dünyada bu adla üne kavuşmuştur…

Ya Doğu Roma’nın sembolü Ayasofya tipi kubbeli binalar?..

Bunlar İtalya’da mı, Yunanistan’da mı, yoksa Ortaasya ve Türkiye’de mi daha çoktur?..

 Romalıların mirascısı bugünün Avrupalıları mıdır?..

Yoksa Bizans-Selçuklu-Osmanlı zincirinin son halkası bugünün Türkleri midir?..
Bunu tesbit etmek için İtalyanların, onların ataları Latinlerin, Romalıların, ve Yunanların kökünü, kökenini, nasıl medeni olduklarını araştırmak gerekir.

İşte notlarımızın 2. Bölüm’ünün amacı budur.
______________________




(1) – “… Sizden her biriniz için bir şeriat, bir yol tayin ettik.
Şayet ALLAH dileseydi, sizleri TEK bir ümmet yapardı.
 Fakat verdiği ile denemek için…
Öyleyse hayırlı işlere koşun…
Hepinizin donüşü ALLAH’adır.
 O, o vakit ihtilaf ettiğiniz şeyleri size haber verecektir.”
(Maide Suresi, 48. Ayet)

———————–
(2) – Aslında bu işi sadece Batılılar yapmaz…
1986 yılında Çinliler,
 ülkelerini işgâl etmiş, sülâlesi asırlarca Çin’e hâkim olmuş
CENGİZ HAN’ı MİLLİ KAHRAMAN ilân ettiler!..
Neden?..
 Büyük insanlar başkalarına bırakılmıyacak kadar değerlidir de ondan!..
Halbuki biz, en büyük TÜRK lehçelerinden biri oğlu
ÇAĞATAY’ın adını taşımasına rağmen,
Cengiz İmparatorluğu’nu TÜRK saymaya nazlanıyoruz.
Aynı şekilde İranlılar SELÇUKLU İmparatorluğu’na sahip çıkarlar.
SELÇUK, TUĞRUL, ALPARSLAN, gibi TÜRKÇE adlara rağmen!..
Dayanakları ise, “Selçukluların resmî dilinin Farsça olması” ve “Selçukluların başkentinin İran’da bulunması”dır!..
—————————-
(3) – 1987 tarihinde TRT’de yayınlanan
MEDENİYET adlı yabancı kaynaklı belgeselde,
Batı Medeniyeti’nin nereden başlayıp nereye gittiği anlatılıyor, ve endişe içinde şu soru soruluyordu:
Her medeniyet bir gün gelmiş yıkılmışsa,
 Batı Medeniyeti ne zaman ve nasıl yıkılacaktır?..
Belgeselde ayrıca Batı Medeniyeti’nin her grubu hegemonyasına alabildiğini, ancak İSLAM’ı alamadığı hayıflanarak belirtiyor,
bunun için de Batı’nın gerçek sınırının
TÜRKLER’in kapısından döndükleri VİYANA olduğu söyleniyordu!..

KUZEY ANADOLU’NUN TÜRKLÜĞÜ

KUZEY ANADOLU’NUN TÜRKLÜĞÜ

Ülkemizin doğusuna kendini ârî sayan Kürtler ile Ermeniler,güneyine ve gene Kürtler, Ermeniler ve Sami olan Araplar, Yahudiler; batısına ve kuzeyine de yine ârî olan Yunanlılar sahip çıkmaya kalkışıyorlar.
Fener Rum Kilisesi Başpapazı Bartolameos, yanına Rahmi Koç’u ve Yunan papazları alıp, bir gemiyle TRABZON’a çıkartma yapmaya kalkıyor!.. Yunanca Pontus haritaları dağıtıyor!.. Amerikalı, Avrupalı misyonerler KARADENİZ bölgesini karış karış dolaşıp bölge halkına, “Sizler aslında Rum, Ermeni idiniz. Hıristiyandınız. Bu barbar TÜRKLER sizi zorla müslüman yaptı,” diye propoganda yapıyorlar!
KARADENİZ bölgesi TÜRKİYE’nin en milliyetçi, en vatanperver bölgesi… Buna rağmen, Hıristiyanların bu tehlikeli oyunundan habersiz bazı Laz, Abaza, Çerkez, Çeçen, Gürcü, Acar asıllı vatandaşlarımız; yine artniyetli ecnebilerin kurduğu “kültür araştırma” derneklerinde görev alıyor, gazete ve dergiler yayınlıyor, bu yayınlarda “kendilerinin TÜRK olmadığını, ayrı bir ırktan olduklarını” ifade ederek bölücülük yapıyorlar.
Hepsi de gerekçe olarak bizim “Anadolu’ya 1071’de gelmiş” olduğumuzu gösteriyorlar!.. Batılılar ve onların etkisinde kalan bazı öz-be-öz TÜRK kökenli, YAFETİK soydan, Kafkasyalı göçmen kardeşlerimiz, bizim “istilacı, sömürgeci” olduğumuzu söylüyorlar!..
Bütün bu iddiaların hiç bir sağlam temeli yok!..

Tarih gösteriyor ki, ANADOLU’nun doğusu da batısı da, kuzeyi de, güneyi de ta NUH PEYGAMBER zamanından beri TÜRKLER’le meskûn idi!.. Güneye de batıya da medeniyeti TÜRKLER götürdü!.. 10.000 yıllık ORTA ASYA ANAU KÜLTÜRÜ’nün takipçisi İSKİTLER; binlerce yıl öncesinden KARADENİZ’in kuzeyine ve güneyine gelip yayılmışlar, PELASKLAR olarak EGE BÖLGESİ’ne ve YUNANİSTAN’a; ETRÜSKLER olarak İTALYA’ya kadar uzanmışlar, dünya medeniyetine damgalarını vurmuşlardı.

Zaten böyle olmasa, bugün bütün medeniyet ve sistemler yıkılma noktasına sür’atle yuvarlanırken; TÜRKLER hem ASYA’da hem de AVRUPA’da toparlanma ve tekrar seslerini duyurma noktasına yükselebilirler miydi?..
Notlarımızın birinci kısmında Doğu Anadolu’nun Türklüğünü; SÜMERLER, ELÂMLER, GUTİLER, KASİTLER, URARLAR, SUBARLAR, KARLAR, MEDLER, PARTLAR’ı inceliyerek göstermiştik.
Sonra CELALEDDİN HARZEMŞAH ile YAVUZ SULTAN SELİM’i ele alarak KÜRTLER’in TÜRK TARİHİ’ndeki yerini bulmuştuk.
İkinci bölümde ise, BATI ANADOLU’nun Türklüğünü; PELASKLAR, İYONYALILAR, TİRHENLER, LİDYALILAR, ETRÜSKLER, İSKİTLER, ve MAKEDONLAR’ı inceliyerek göstermeye çalışmıştık… Tezimizi dilbilim çalışmaları ile desteklemiştik… Arkasından “Batı Medeniyeti” denen karmaşanın neye dayandığını göstermiştik.
Bu üçüncü bölümde de KAFKASLAR, KUZEY KARADENİZ (UKRAYNA) ve GÜNEY KARADENİZ bölgelerinde yaşıyan halkları ele alacak, onların TÜRKLER ile bağlantısını göstereceğiz… Güzel yurdumuzun KARADENİZ BÖLGESİ’nde oynanmak istenen oyunları delilleriyle ortaya koyacağız. Ülkemizdeki Hıristiyan azınlıkların nasıl emperyalizm ve misyonerlik baskısı altında olduğunu, LAZ, ÇERKES, ÇEÇEN, ABAZA, GÜRCÜ kökenli vatandaşlarımızın nasıl bir BÖLÜCÜLÜK tahrikine maruz kaldığını gözler önüne sereceğiz.
Dediğimiz gibi, KARADENİZ bölgesi TÜRKİYE’nin en vatanperver ve milliyetçi bölgesidir. Bu yüzden o bölgede veya TÜRKİYE’nin dört bir yanında yaşayan, TÜRKİYE’ye ve TÜRK DEVLETİ’ne gönülden bağlı olan LAZ, ÇERKEZ, ÇEÇEN, ABAZA, GÜRCÜ kökenli kardeşlerimizin sözlerimizden alınması, gocunması için hiç bir sebeb yok!… Biz zaten KARADENİZLİLER’in bu vatan için ölmeye hazır olduğunu biliyoruz!.. İSMAİL TÜRÜT türkülerinde dile getirdiği vatan sevgisini gönüllerinde yaşattıklarını biliyoruz!.. Bizim davamız onlarla değil!..
Bizim sözünü ettiklerimiz, aslen Ermeni veya Rum olup “türk” kimliği altında gizlenen hainler, ve yabancı ajanların iğfallerine kanıp kendini bu ülkenin vatandaşı saymıyanlarla!.. Kendine özel haklar isteyen, hatta yeni bir yurt arıyan, bulundukları TÜRK topraklarında yeni bir devlet kurmaya kalkan şaşkınlarla!..
Biz bu bölümde KARADENİZ BÖLGESİ’nde yaşayan bütün bu boyların YAFETİK soydan, URAL-ALTAY grubundan, BEYAZ-ARI IRK’tan TÜRK olduğunu göstereceğiz… Tarihin derinliklerinden gelen Türklüğün, KAFKASLAR’ın ta ötelerine kadar uzandığını ortaya çıkaracağız.
Dileğimiz odur ki, ARTIK AŞAĞILIK DUYGUSUNDAN KURTULALIM!.. “Biz zaten herkesi kendimizden yaparız,” kompleksinden sıyrılalım… Biz yapsak ta, yapmasak ta ASYA VE AVRUPA’DA PEK ÇOK İNSAN KENDİNİ TÜRK SAYIYOR, GELECEĞİNİ TÜRKİYE’YE BAĞLIYOR!.. ARTIK BU GERÇEĞİ GÖRELİM!
Şimdi bazı siyasete bulaşmış Batılı tarihçilerin kasıtlı yönlendirmelerinden kurtulma zamanıdır!.. Onların sakladıkları belgeleri, gözardı ettikleri kaynakları ortaya çıkarıp inceleme zamanıdır. Artık güneş balçıkla sıvanamaz!..
BİZ GERÇEKTEN DÜNYANIN EN ESKİ MİLLETLERİNDEN BİRİYİZ, ve TARİHİN İLK GÜNLERİNDEN BERİ HİÇ DEVLETSİZ KALMAMIŞIZ!.. ANADOLU TÜRKÜ OLARAK HİÇ ESİR YAŞAMAMIŞIZ!.. BU ÖZELLİK BAŞKA HİÇ BİR MİLLETTE YOK!.. Kendini TÜRKLÜK’ten koparana HAYAT HAKKI yok!.. Böyleleri sömürge olmaktan kurtulamadı, kurtulamaz!



TAHİR TÜRKKAN



——  

NOT:



Bu bölüm henüz hazırlanmaktadır! Sadece ham, işlenmemiş bilgiler yüklüdür.
Ancak siteyi tamamlamış olan ve merakla KUZEY ANADOLU’NUN TÜRKLÜĞÜ bölümünü bekliyen okurlarımız, henüz işlenmemiş bilgilere, eksik sayfalara razı ise, aşağıdaki linklerden göz atabilir.
Ama tekrar ediyoruz, bu bilgiler henüz tasnif edilmemiştir. Henüz tamamlanmamıştır. Sık sık uğrayıp kontrol etmeniz gerekir.

DÜNYA MEDENİYETİNDE TÜRKLERİN PAYI

DÜNYA MEDENİYETİNDE TÜRKLERİN PAYI
GİRİŞ
Ülkemizin doğusuna kendini ârî sayan Ermeniler, güneydoğusuna yine kendini ârî sayan Kürtler sahip çıkıyor… Hatay’a Sami Araplar, GAP BÖLGESİ’ne Yahudiler göz dikmiş durumda!.. Kuzey Anadolu’da Rumlar “Pontus Devleti” kurmak istiyor!.. Birileri Lâz, Çerkes, Çeçen, Acar kökenli TÜRKLER’i kışkırtıp gene Kuzey Anadolu’yu TÜRKİYE’den koparmaya çalışıyor!… Batı Anadolu’yu Yunanistan yapmak istiyorlar!… İstanbul’da VATİKAN benzeri bir “Fener Devleti” oluşturma, hattâ TRAKYA ile bütün MARMARA BÖLGESİ’ni TÜRKİYE’den koparıp YENİ BİZANS DEVLETİ kurma peşinde olanlar var!..
Bütün bunlara gerekçe olarak ta bizim Anadolu’ya 1071’de geldiğimizi gösteriyorlar!.. Hem Batılılar, hem de onların oyununa gelen bir kısım Doğulular da bizim barbar, istilâcı, sömürgeci olduğumuzu söylüyorlar!..
“DOĞU ANADOLU’NUN TÜRKLÜĞÜ” adlı 1. BÖLÜM’de; SÜMERLER, ELÂMLER, GUTİLER, KASİTLER, URARLAR, SUBARLAR, KARLAR, MEDLER, PARTLAR’ı inceliyerek bunun ne kadar yanlış olduğunu göstermiştik. Sonra CELALEDDİN HARZEMŞAH ile YAVUZ SULTAN SELİM’i ele alarak KÜRTLER’in son dönem TÜRK TARİHİ’ndeki yerini bulmuştuk.
2. BÖLÜM olan “BATI ANADOLU’NUN TÜRKLÜĞÜ”nde ise, PELASGLAR, İYONYALILAR, TYRRHENLER, LİDYALILAR, ETRÜSKLER, İSKİTLER, ve MAKEDONLAR’ı incelemiş, en eski metinler TEVRAT ve KUR’AN’dan alıntılar ile TÜRKLER’in hem Doğu’da hem de Batı’da en eski medeniyetin sahibi olduğunu ortaya koymuştuk. Ayrıca Komünist sistemdeki çözülmeden sonra, Kapitalist sisteminin de çökmekte olduğunu belirtmiştik.
“Batı Medeniyeti”nin sonu demek olan bu gelişmeyi göremiyen, bizi hâlâ AVRUPA BİRLİĞİ’ne uşak yapmaya çalışan ve bunun için KIBRIS’tan, EGE’den, hatta GÜNEYDOĞU’dan vazgeçmeye hazır politikacılarımızı, aydınlarımızı eleştirmiştik… Gerçeği gören ve yazan değerli fikir adamlarımızdan da örnekler vermiştik.
Dileğimiz odur ki, ARTIK AŞAĞILIK DUYGUSUNDAN KURTULALIM!.. Başkalarından medet ummaktan vazgeçelim!. “Biz zaten herkesi kendimizden yaparız,” kompleksinden sıyrılalım… Biz yapsak ta, yapmasak ta ASYA VE AVRUPA’DA PEK ÇOK İNSAN KENDİNİ TÜRK SAYIYOR, UMUDUNU, GELECEĞİNİ TÜRKİYE’YE BAĞLIYOR!.. ARTIK BU GERÇEĞİ GÖRELİM!.. Başkalarının kuyruğuna takılmaktan vazgeçelim!
Şimdi bazı Batılı tarihçilerin kasıtlı yönlendirmelerinden kurtulma zamanıdır!.. Onların sakladıkları belgeleri, bizim gözardı ettiğimiz kaynakları ortaya çıkarıp inceleme zamanıdır. Artık güneş balçıkla sıvanamaz!…
BİZ GERÇEKTEN DÜNYANIN EN ESKİ MİLLETLERİNDEN BİRİYİZ, ve TARİHİN İLK DÖNEMLERİNDEN BERİ HİÇ DEVLETSİZ KALMAMIŞIZ!.. BU ÖZELLİK BAŞKA HİÇ BİR
MİLLETTE YOK!..
Günümüzde dahi başka hiç bir milletin aynı anda bu kadar çok devleti yok. TÜRKİYE, KUZEY KIBRIS, AZERBEYCAN, NAHCİVAN, KAZAKİSTAN, TÜRKMENİSTAN, KIRGIZISTAN, TACİKİSTAN, ÖZBEKİSTAN, AFGANİSTAN, MOĞOLİSTAN, LİTVANYA ve ESTONYA halen bağımsızlığına kavuşmuş TÜRK cumhuriyetleri, TÜRK özelliği olan cumhuriyetlerdir. Biz farkında olsak ta, olmasak ta!
Ama bu iş burada bitmez!…
Daha sırada ABHAZYA, OSETYA, ÇERKEZİSTAN, ÇEÇENİSTAN, DAĞISTAN, ACARİSTAN, GÜNEY AZERBEYCAN, TATARİSTAN, KIRIM, BAŞKIRDISTAN, UDMURİSTAN, ÇEREMİSTAN, YAKUTİSTAN, DOĞU TÜRKİSTAN, MAKEDONYA, BOSNA-HERSEK, KOSOVA, SANCAK ile MİLLİ MİSAK sınırları içinde iken hile ile kaybettiğimiz BATI TRAKYA, ŞARKİ RUMELİ, MUSUL, KERKÜK, HALEP var!..
Öte yandan tamamen siyasi oyunlarla elimizden çıkmış olan, ANADOLU kıta sahanlığının bir devamı mahiyetindeki DOĞU EGE ADALARI, bir gün mutlaka Türkleşecektir!…
Yine bitmedi!…
KARAKALPAKLAR, TUVALAR, KALMUKLAR, BURYATLAR, GAGAUZLAR, POMAKLAR ve HİNDİSTAN TÜRKLERİ var!..
Yine bitmedi!…
TÜRK kökenli olup Hıristiyan etkisi ile bizden kopmuş olan MACARLAR, BULGARLAR, ROMANLAR, UKRAYNALILAR ve doğuda TİBETLİLER, GURKALAR, MANÇULAR’ın da öz benliklerine kavuşması gecikmiyecektir!..
Nihayet kendilerinin “BERİNG BOĞAZI’ndan geçerek Amerika’ya yerleşmiş TÜRK boyları” olduğuna inanan ESKİMOLAR ve KIZILDERİLİLER, (l) Kanada ve A.B.D.’de özerk bölgeler elde edecek, neticede bağımsızlıklarına kavuşacaklardır.
Daha şimdiden Kanada, ESKİMOLAR ve KIZILDERİLİLER’den her birine 2.000.000 km. kare toprak tahsis etmek zorunda kalmıştır!..
Bu dediklerimizin hepsi önümüzdeki 10-20 yıl içinde olacaktır. Elbette ki, bütün bu TÜRK kökenli, TÜRK
mizaçlı insanların yaşadığı diyarların, bizim İLGİ SAHAMIZ içinde olması gerekir.
Çünkü bu millet ve toplulukların bağlı oldukları devlet veya birlikten kopmaları onların HÜR ve MÜSTAKİL olacakları anlamına gelmez!.. Sovyetler Birliği’nden ayrılan TÜRK ve BALTIK cumhuriyetlerinin, sosyalist sistemden kopan Doğu Avrupa ülkelerinin A.B.D. ve A.B. güdümüne girdiklerini, ekonomilerinin kapitalist sisteme mahkûm olup insanlarına büyük ızdıraplar çektirdiğini, yüzbinlerce kadının başka ülkelerde fahişe, erkeğin de köle işçi durumuna düştüğünü üzüntüyle gördük.
İstediğimiz bu değil! Biz onların bulundukları devlet yapısı içinde güçlü bir konuma gelmelerini, ve diğer TÜRKLER ile irtibatlarını arttırmalarını istiyoruz.
Dünyadaki etkimiz böyle artma temayülü gösterirken, pısırık liderlerimiz ve cahil aydınlarımız, GÜNEY ANADOLU’yu ve KIBRIS’ı bile gözden çıkaran, ATATÜRK’ün kurduğu MİLLİ DEVLET’i yakıp, bağımsızlıktan ve egemenlik haklarımızdan vazgeçip sünepe bir “Avrupalı” olmaya çalışan bir tutum sergilemektedirler!..
Bunlar, bırakın tüm mazlumlar ile ilgilenmeyi; HALEP-MUSUL-ERBİL-KERKÜK’ün TÜRK DİYARI olduğunu, SURİYE ve IRAK’ta 4.000.000’dan fazla TÜRKMEN’in yaşadığını, İRAN’da 17.000.000 AZERİ’nin ilgi beklediğinden bile habersizdirler!.
Bu kişiler bilmezler ki, medeniyet hep Doğu’dan gelmiş, Batı’yı etkisine almıştır!.. Bilmezler, bilemezler!… Çünkü TANZİMAT’tan bu yana aydınlar Batı ile Doğu arasında bocalayıp durmuşlar; benliklerini geçmişlerini, kendilerini, inkâr etmeyi bir meziyet saymışlardır. Aydın sayılmanın yolu ağzı kalabalık, çokça Mason-Lion-Rotaryen, biraz dinsiz, neredeyse feminist, tamamen milliyetsiz, Batı hayranı ama azıcık solcu tanınmaktan geçmiştir. Hele son zamanlarda globalizmci, özelleştirmeci, ferdiyetçi değilsiniz; hele sık sık ATATÜRK, İSLAM, VATAN, MİLLET, BAYRAK, BAĞIMSIZLIK, TÜRK diyorsanız; sizi adam yerine bile koymaz olmuşlardır!
Zamanın akışına ve gerçeklere bu kadar ters davranan Batılılar’ı ve onların kuyruğuna takılanları uyarmak amacıyla, geçmişi bir kere daha ve yeni bir anlayışla ele almak istiyoruz.
Çünkü zalim ve emperyalist BATI MEDENİYETİ, ömrünün sonuna gelmiştir!..
Hem de, ROMA İMPARATORLUĞU gibi, en güçlü göründüğü bir dönemde!…
“Üzerinde güneş batmıyan” BÜYÜK BRİTANYA İMPARATORLUĞU’nun, 2. Dünya Savaşı’ndan galip çıkmasına rağmen, dağıldığı gibi!..
“Tek Dünya Devleti” hedefine ulaşmak üzere olduğu sanılan SOVYET İMPARATORLUĞU’nun, birden çözülmesi gibi!..
Ve rakibi Sovyetler sahneden çekildikten sonra, “Tek Süper Güç” olduğu inancıyla kasım kasım kasılırken, içten içe çürüyen, herkese “demokrasi ve hürriyet” götürmeye kalkarken, evdeki hürriyet ve demokrasiden olan, bir “başkanlık” seçimini bile doğru dürüst yapamayıp (2000) herkesin maskarası olan AMERİKA BİRLEŞİK DEVLETLERİ gibi!..
Batı Gemisi su almaktadır!.. Batı batmaktadır!.. O geminin kaptanı, süvarisi, yolcuları felaketin farkına vardıklarından çaresizce çırpınırken, bizimkiler çımacı olarak gemiye alınmak için, olmadık şaklabanlıklar yapıyorlar!..
90’lı yıllarda bu soytarılar, “Sınırlar kalktı, dünya globalleşti, artık pasaporta bile gerek yok,” diyorlardı!.. Hani nerede?.. Evet, Amerika ve Avrupa Birliği istediği için bizim gibi satılmış politikacılarla idare edilen ülkelerde onlar için sınırlar kalktı. Kapılarımız yabancılara, yabancı mallarına, hatta misyonerlere, casuslara, askerî uçaklarına, gemilerine ardına kadar açıldı!
Mehmet Altan gibi satılmış yazarlar, “Avrupa Birliği’ne girip te bölünen var mı?… Girince, çocuk ölümleri azalacak, kadınlarımız dayaktan kurtulacak,” diyorlardı!… Girip te bölünen yok ta, BÖLÜNMEDEN GİREN de yeni üye de yok!.. YUGOSLAVYA giremedi, YUGOSLAVYA’nın PARÇALARI girdi!..
Velhasıl, TÜRKİYE’yi de bölüp parçalayıp istedikleri parçayı almak istiyorlar. Bunu da başımıza çöreklenmiş olanlar aracılığıyla bize “reform” diye yutturmaya kalkıyorlar!.. Nasıl mı?.. Çünkü TÜRKİYE’yi TÜRK olmayanlar idare ediyor!.. Yahudi, Rum, Ermeni dönmeleri idare ediyor!.. Kürt bölücüler Başbakan’a danışman olup “Kürt sorunu benim sorunum” dedirtebiliyor!.. Bunlar TÜRKLER’den, DOĞU’DAKİ MUAZZAM TÜRK DÜNYASI’ndan değil, İSLÂM ÂLEMİ’nden değil; HIRİSTİYAN BATI’dan medet umuyor!..
Halbuki gelecek güneşin doğduğu yerde, yani Doğu’dadır!.. TÜRKLER bu ufukta bir güneş gibi doğmaya hazırlanıyorlar. Geçmişte olduğu gibi!…
Ve dünyanın TÜRKLER’e ihtiyacı var!… Çünkü dünya kan ağlıyor!..
Açlık 6 milyar nüfusun üçte birini pençesine almış, bir üçte bir de ancak varlığını sürdürebiliyor… Buna karşılık onda bir nisbetindeki 600 milyonluk Batı, köpeklerini bile aç insanlardan daha iyi besliyerek, pasta ve domates savaşı yaparak, fazla sütleri denize dökerek kaynakları ve imkânları israf ediyor!..
Şu halde TÜRKLER’e düşen, sadece kendini kurtarmak değil; başkaların kurtulmasına da yardım etmektir!..
Yalnız karanlığa itilmiş mazlum milletlerin değil, kendini beğenmiş Batılılar’ın da TÜRKLER’e ihtiyacı vardır!..
Onları, kenarına geldikleri uçuruma yuvarlanmaktan, ancak TÜRKLER kurtarabilir!..
Yeter ki Türkiye sadece kendini düşünmesin!.. Çünkü sadece kendini düşünen her millet, eninde sonunda yok olmaya mahkûmdur…
Yeter ki TÜRKİYE’nin gözünü hırs bürümesin!… Çünkü hayat sadece maddiyattan ibaret değildir ve maddiyat hırsı hiç bir devlete huzur getirmemiştir…
Yeter ki mezhepçilik, particilik ve kürtçülük, lâzcılık bizi bölmesin!.. Çünkü geçmişte bizi parçalayanlar, şimdi kendileri bölüm bölüm ayrılıyorlar ama; bizim için zaman bölünme değil, BİRLEŞME zamanıdır!..
Bizde bu atılımı yapacak potansiyel var!…
Biz tarihin en eski milleti olduğumuz gibi; DEVLET, MEDENİYET, KÜLTÜR, EDEBİYAT, SANAT, İLİM konusunda da en büyük tecrübe sahibiyiz!.. Nereye gitmişsek medeniyet götürmüşüz!.. Orada devlet kurup yerli halkla kaynaşmışız!.. Zalime değil mazluma, güçlüye değil zayıfa yardım etmişiz!.. Başkası açken tok yatmayı, zûl bilmişiz!.. Bizden başka kimsede bu meziyetler yok!!!
Bu yüzdendir ki, dünya dengesi bozulduğunda, ezilenlerin hemen hepsi yüzlerini TÜRKİYE’ye çevirdiler!.. Ne Birleşmiş Milletler Teşkilatı’na, ne Avrupa Topluluğu’na, ne de ABD’ye inanıyorlar!.. Düşenin dostu, ancak Yüce ALLAH’ın hem TEVRAT’ta hem de KUR’AN’da övdüğü TÜRKLER’dir!.. Bunu biliyor, bunu söylüyorlar!..
İşte bu 4. Bölüm bizim bu yönümüzü ortaya koymak için yazılmıştır.
TÜRKLER’in medeniyete ve insanlığa olan katkılarını yine en eski metinlerden yararlanarak göstermeye çalışacağız.
Amacımız aramızda, hatta başımızda olup da aşağılık duygusundan kurtulamamış, TÜRK’ün ÜSTÜN KARAKTER ve MEDENİ VASFI’nı anlayamamış olanları uyarmak!..
Umarız zihinlerdeki paslar silinir, gerekli dersler alınır!..

BATI ANADOLU’NUN TÜRKLÜĞÜ

TAHİR TÜRKKAN’IN TARİH NOTLARI


2. BÖLÜM BATI ANADOLU’NUN TÜRKLÜĞÜ GİRİŞ

Ülkemizin doğusuna kendini ârî sayan Kürtler ile Ermeniler, güneyine gene Kürtler, Ermeniler ve Sami olan Araplar ile Yahudiler; batısına da yine ârî olan Yunanlılar sahip çıkmaya kalkışıyorlar.
Gerekçe olarak ta bizim Anadolu’ya 1071’de geldiğimizi gösteriyorlar!.. Batılılar ve onların etkisinde kalan Doğulular, bizim istilacı, sömürgeci olduğumuzu söylüyorlar!..
Ama tarih gösteriyor ki, ANADOLU’nun doğusu da batısı da ta NUH PEYGAMBER zamanından beri, hatta daha öncesinden TÜRKLER’le meskûn idi!.. Güneye de batıya da medeniyeti TÜRKLER götürdü!..
Zaten böyle olmasa, bugün bütün medeniyetler yıkılma noktasına sür’atle yuvarlanırken; TÜRKLER hem ASYA’da hem de AVRUPA’da toparlanma ve tekrar seslerini duyurma noktasına yükselebilirler miydi?..
Notlarımızın birinci kısmında Doğu Anadolu’nun Türklüğünü; SÜMERLER, ELÂMLER, GUTİLER, KASİTLER, URARLAR, SUBARLAR, KARLAR, MEDLER, PARTLAR’ı inceliyerek göstermiştik.
Sonra CELALEDDİN HARZEMŞAH ile YAVUZ SULTAN SELİM’i ele alarak KÜRTLER’in TÜRK TARİHİ’ndeki yerini bulmuştuk.
Bu ikinci bölümde BATI ANADOLU’nun Türklüğünü; PELASKLAR, İYONYALILAR, TİRHENLER, LİDYALILAR, ETRÜSKLER, İSKİTLER, ve MAKEDONLAR’ı inceliyerek göstermeye çalışacağız… Tezimizi dilbilim çalışmaları ile destekliyeceğiz… Arkasından Batı Medeniyeti denen karmaşanın nereye dayandığını göstereceğiz… Bütün bunlar Türklüğün nerelere kadar uzandığını ortaya çıkaracak.
Dileğimiz odur ki, ARTIK AŞAĞILIK DUYGUSUNDAN KURTULALIM!.. “Biz zaten herkesi kendimizden yaparız,” kompleksinden sıyrılalım… Biz yapsak ta, yapmasak ta ASYA VE AVRUPA’DA PEK ÇOK İNSAN KENDİNİ TÜRK SAYIYOR, GELECEĞİNİ TÜRKİYE’YE BAĞLIYOR!.. ARTIK BU GERÇEĞİ GÖRELİM!
Şimdi bazı Batılı tarihçilerin kasıtlı yönlendirmelerinden kurtulma zamanıdır!.. Onların sakladıkları belgeleri, gözardı ettikleri kaynakları ortaya çıkarıp inceleme zamanıdır. Artık güneş balçıkla sıvanamaz!..
BİZ GERÇEKTEN DÜNYANIN EN ESKİ MİLLETLERİNDEN BİRİYİZ, ve TARİHİN İLK GÜNLERİNDEN BERİ HİÇ DEVLETSİZ KALMAMIŞIZ!.. BU ÖZELLİK BAŞKA HİÇ BİR MİLLETTE YOK!..
Günümüzde dahi başka hiç bir milletin aynı anda bu kadar çok devleti yok. TÜRKİYE, KUZEY KIBRIS, AZERBEYCAN, NAHCİVAN, KAZAKİSTAN, TÜRKMENİSTAN, KIRGIZISTAN, TACİKİSTAN, ÖZBEKİSTAN, AFGANİSTAN, MOĞOLİSTAN ve ESTONYA halen bağımsızlığına kavuşmuş TÜRK cumhuriyetleridir.
Ama iş burada bitmez!.. Sırada daha kimler var!..
Dünyadaki etkimiz böyle artma temayülü gösterirken, pısırık liderlerimiz ve cahil aydınlarımız, GÜNEY ANADOLU’yu ve KIBRIS’ı bile gözden çıkaran bir tutum sergilemektedirler.
Bunlar HALEP-MUSUL-ERBİL-KERKÜK’ün TÜRK DİYARI olduğunu, SURİYE ve IRAK’ta 3.000.000’dan fazla TÜRKMEN’in yaşadığını, İRAN’da 17.000.000 AZERİ’nin ilgi beklediğinden bile habersizdirler!.. Asya’ya heyet gönderirler de, yarı halkının dili UGURCA OLAN ESTONYA’yı akıllarına bile getirmezler!.. Halbuki ESTONYA kuyruğunda dolaştıkları Avrupa’nın en önemli noktasındadır.
Devlet büyüklerimiz “Komşusu açken tok yatan bizden değildir” İslami prensibini istismar ederek, AZERİLER’i kesen Ermeniler’e yardım gönderirler de, AFGANİSTAN’daki TÜRK gruplara yardım etmeyi düşünmezler bile!..
Üstelik BABÜR ŞAH’ın kurduğu HİNDİSTAN TÜRK DEVLETİ’nin bugüne yansıması olan, bünyesinde milyonlarca TÜRK barındıran, bu yüzden TÜRKİYE’nin en yakın dostu olan, dünyanın tek kendi yaptığı ATOM silahına sahip müslüman ülkesi PAKİSTAN ile ilişkilerimizi bozarlar!
Zamanın akışına bu kadar ters davranan bu insanları, ve onları yönlendiren Batılıları uyarmak amacıyla, geçmişi bir kere daha gerçekçi bir anlayışla ele almak istiyoruz.
Umarız zihinlerdeki paslar silinir, gerekli dersler alınır.

TÜRKMEN, YÜRÜK, KÜRT BOY, OYMAK VE AŞİRETLERİ

TÜRKMEN, YÜRÜK, KÜRT BOY, OYMAK VE AŞİRETLERİ

Yapıları, yaşayışları, meşgaleleri, mutfakları ve çadır döşeyişleri bakımından TÜRKMEN aşîretleri ile Kürt aşîretleri arasında ayırt edici bir fark görülmemektedir.
Bu bakımdan “Kürt kimliğini tanıyoruz” diyenlerin bu “kimlik” ile ne gibi farklılıkları kastettiklerini açıkça belirtmeleri gerekir. (BU LÂFI İLK DEFA 1991 SEÇİMLERİNDEN ÖNCE SÜLEYMAN DEMİREL ETMİŞTİ!.. )
Böyle bir liste çıkarabilmelerinin imkânı yoktur. Çünkü TÜRKMEN ve Kürt aşiretleri aynı kökten gelmektedir. Bizim beyanımız kuru bir iddia değildir. Aşağıdaki açıklamalar, tesbit edebildiğimiz Kürt ve TÜRKMEN aşîretlerine aittir ve aradaki soy birliğini yeterince ispatlar niteliktedir.
OSMANLILAR şehir dışında yaşıyan, bilhassa göçebe olan aşiret ve oymaklara TÜRK-TÜRKMEN demiş, bunların düzlük, ovalık yerlerde yaşıyanlarına YÜRÜK, dağda yaşıyanlarına da KÜRT tabirini kullanmıştır. Tahrir Defterleri’ndeki ifadeleri bu anlayışla değerlendirmek gerekir.
Burada hemen ekliyelim ki, “OSMANLI’nın TÜRK ve TÜRKMEN’i küçük görürdü, aşağılardı” iddiası doğru değildir. Kendi de TÜRKMEN olan OSMANLILAR’ın böyle bir şey yapması saçma olurdu.
Ne var ki, ta 900’lü yıllardan itibaren gelen bir değişim vardır. O tarihlerde MÜSLÜMAN olan OĞUZLAR’ı diğerlerinden ayırmak için kendilerine TÜRKMEN tabir edilmeye başlanmıştır. TÜRK-MEN, “TÜRK’ün iyisi, hası” anlamına gelir. Güçlendirme takısıdır.
Bu MÜSLÜMAN (OĞUZ) TÜRKMENLER daha sonra MÜSLÜMAN olmayan OĞUZLAR ile savaşmışlar, dönemin İSLAM DEVLETİ ve yeni kurulan TÜRK devletlerinde makbul addedilmişlerdir.
Sonra SELÇUKLU DEVLETİ kurulmuş, bir kısım TÜRKMEN yerleşik şehir hayatına geçmiş ve SELÇUK adını almış, bu sefer göçebe TÜRKMEN boyları ile yerleşik SELÇUKLULAR arasında bazı sürtüşmeler olmuştur.
Arkadan gelen TÜRKMEN boyları bu sefer OSMANLI DEVLETİ’ni kurmuş, yerleşik hayata geçenler OSMANLI adını almış, göçebeler ise TÜRK-TÜRKMEN-YÜRÜK-KÜRT diye anılmaya başlamıştır… KÜRT adı SELÇUKLU’da geçmez.
Bu şehirli-göçebe sürtüşmesi, zamanımızdaki şehirli-gecekondulu farkının ve sürtüşmenin tamamen aynıdır. İkincilerin uyumsuzluğu, kurallara uymaması düzenin sağlanmasında elbetteki problem yaratmıştır.
Nasıl ki, bugün gecekonduluyu makbul görmeyen bir zihniyet var ise, ama bunu bir IRK MESELESİ – IRKI HAKİR GÖRME olarak yorumlamak mümkün değilse; geçmişteki SELÇUKLU-TÜRKMEN, OSMANLI-TÜRK, hatta şimdiki TÜRK-KÜRT sürtüşmesi de aynı uyumsuzluktan kaynaklanmaktadır. Şehirleşen insanın “kürtlüğü” ortadan kalkınca, sürtüşme de kaybolmaktadır.
Aşağıdaki aşiretleri bu anlayışla incelemek gerekir.
– ABDALLI / ABDALÂN AŞİRETİ: Afganistan’dan gelerek Anadolu’da muhtelif yerlere yerleşen ABDALLAR, HAPTAL / EFTALİT Türkmenleri’ndendirler.
Adapazarı, Orta Anadolu, Toroslar, Silifke (İçel) ve Antalya bölgelerinde yaşayanları Türkçe konuşurlar… Tunceli, Erzincan ve Tercan taraflarına yerleşerek Abdallı adını yaşatanlar ise Kürtçe konuşmaktadırlar…
Anadolu’da Abdallı (Ankara, Sivas) ve Abdalân (Bingöl) gibi köy adlarına rastlanması onların Türklüğünün delilidir. Ayrıca Grek tarihçilerin TÜRKLER’e HEFTALİT dedikleri de unutulmamalıdır.
– AKKEÇİLİ OYMAĞI: MİLLİ Aşîreti’ne mensûp olan Akkeçililer, Osmanlı Tahrîr Defterleri’nde “YÖRÜKAN TÂİFESİ’nden” gösterilmişlerdir… Herkesin bildiği gibi YÖRÜK-YÜRÜKLER ANADOLU’da göçebe TÜRK oymaklarına verilen addır. YÜRÜMEK’ten gelir.
– ALANLI AŞİRETİ: Hazar Denizi’nin kuzeyinde, Dağıstan’da ve Kırım’da yaşayan İran menşeli, Türk!eşmiş ALANLAR’ın bir koludur… Özelliklerinden dolayı ALANLAR’ı TÜRK sayan tarihçiler de az değildir.
Çok geniş bir sahaya yayılan kadim ALANLAR’ın Anadolu’da bıraktıkları izler bilinmektedir… Bu cümleden olarak, Anadolu’da birçok Alan isimli köyler yanında Alanbaşı (Artvin), Alancık (Diyarbakır), Alanyazı (Tunceli), Alanlı (Mardin) gibi sayısız köy isimleri de mevcûttur.
Anadolu’da TÜRKÇE konuşan ALANLAR’dan başka, bugün Kürtler arasında Kurmançça konuşan bir Alanlı aşîretinin Tunceli’de yaşadığı bilinmektedir… Aradaki tek fark bu “ağız” farkıdır.
– ANTARLI / ANTERLİ AŞİRETİ: Urfa ve Mardin bölgesinde yaşayanları Kurmanç olup AKKOYUNLU oymaklarındandırlar.
ANTARLILAR, Osmanlı Tahrîr Defterlerinde “Konar-Göçer TÜRKMÂN TAİFESİ’nden” gösterilmişlerdir.
– ARTUŞİ / ERTUŞİ / HERTUŞİ AŞİRETİ: OĞUZLAR’ın bütün husûsiyetlerini yaşatan ve bir bölümü Suriye ile Irak’ta yaşayan bu boy, Anadolu’da Hakkâri, Van ve Cizre (Mardin) bölgelerine dağılmıştır.
Kalabalık olan Artuşîler 12 oymaklı bir Kurmanç topluluğudur.
– ATMA / ATMALI AŞİRETİ: TÜRKMEN ve 12 oymaklı Kürt boyuna ayrılan Atmalar, Sünnî ve Alevî’dirler… İlk kez 1560 yılına ait Malatya tahrir defterinde rastlanmaktadır. Buna göre, birkaç neferden oluşan “Atmalu” cemaati, bir başka cemaatle birlikte, 1560 yılında Malatya’nın ‘Keder Beyt’ nahiyesinde meskundu. En eski ikinci kayıt ise, 1563 yılında Maraş topraklarında Alma Kuşağı Mezraı’nda başkalarıyla birlikte tarımla uğraştıklarını göstermektedir. Üçüncü olarak, Arapgir sancağına ait 1643 tarihli avârız-hâne defterinde Atma adlı köyün, Arapgir sancağının en büyük ya da kalabalık köyü olduğu görülmektedir. Boylar topluluğundan mürekkep bir konfederasyon olduğu anlaşılan Rişvav kabîlesine bağlı olan Atmalar Kurmançca konuşurlar. OKURLARLA SOHBET – ATMALI AŞİRETİ sayfasında daha geniş bilgi vardır.
Konfederasyon içerisinde yer alan ve TÜRKÇE adlar taşıyan 12 boyu şunlardır:
1- TİLKİLER, 2- KIZIRLI, 3- HAYDARLI, 4- KETİLER, 5- SADAKALAR, 6- KIZKAPANLI, 7- KARAHASANLAR,
8- KARALAR, 9- AĞCALAR, 10- TURUÇLU, 11- KABALAR, 12- MAHKÂNLI
– AVCILAR AŞİRETİ: Osmanlı Tahrîr Defterlerinde “TÜRKMÂN YÖRÜKÂNI TÂİFESİ’nden” gösterilmişlerdir… Bu ifade “TÜRKMENLER’in düzlükte yaşayıp yaylalara göç edeni” anlamına gelir.
– AVŞAR / AFŞAR AŞİRETİ: 24 OĞUZ boyundandırlar… Tarihte ehemmiyetli rol oynayan Avşarlar geniş bir alana yayılmışlar ve 16. yüzyıldan itibaren Anadolu’ya gelmişlerdir.
Bunlardan büyük bir küme, 19. yüzyılın ikinci yarısına kadar göçebe hayatını sürdürdükten sonra Kayseri’nin Pınarbaşı, Sarız ve Tomarza kazaları ile Kars’ın Ardahan ve Hoçuvan kazalarında yerleştiler.
– AYDINLI AŞİRETİ: Osmanlı Tahrîr Defterlerinde “TÜRKMÂN YÖRÜKÂNI TAİFESİ’nden” gösterilmişlerdir. Büyük bir ihtimalle Yavuz Sultan Selim’in Aydın yöresinden bu tarafa göçerttiği öz-be-öz bir TÜRK aşiretidir.
– BADILLI / BADİLİ / BEDİLİ AŞİRETİ: 24 OĞUZ boyundan biri olan BEĞ-DİLİ’ne mensûpturlar, Osmanlı Tahrîr Defterlerinde “Konar-Göçer Türk Türkmân Ekrâdı Tâifesinden” gösterilmişlerdir… Bu ifade öz-be-öz OĞUZ TÜRKÜ ve BEĞDİLİ boyundan olan bu aşireti, “TÜRK soylu göçebelerin dağda gezeni” diye tanımlamaktadır.
Anadolu’ya geldikleri zaman Digor (Kars), Pasinler (Erzurum), Urfa ve Siverek (Urfa) bölgelerinde yerleşmişlerdir.
– BALABANLI / BALABANLU / BALABANLAR AŞİRETİ: Horasan (İran) ve Dimetoka’dan (Rumeli) geldikleri yolunda kayıtlar vardır… Osmanlı arşiv vesîkaları da bunları “İran Ekrâdı Tâifesinden ve Yörükân Tâifesinden” göstermektedir. Bu ifade “İran’dan gelerin dağda gezeni ve Türkler’in ovada gezeni” anlamına gelir. Balaban TÜRKÇE bir kelime olduğu için “İran dolaylarından gelen TÜRKLER” olarak anlaşılması gerekir.
Konar-Göçer’dirler. Anadolu’da ve Rumeli’de yerleşmişlerdir… Rumeli’de “kürt” olmaması bu aşiretin Türklüğünün bir başka delilidir.
– BANUKLU / BANUKİ AŞİRETİ: Kurmançlar’ın Milân koluna bağlıdırlar. Kars’ın Aralık kazasında yerleşiktirler… MİLANLAR hakkında ilerde bilgi vereceğiz.
– BELBAS / BİLBASLI / MİLBASİ AŞİRETİ: Osmanlı Tahrîr Defterlerinde “Konar-Göçer tâifesinden” gösterilmişlerdir.
– BEHRAMKİ / BEHRANKİ AŞİRETİ: BEHRAMKİLER Akkeçililer’dendirler…
AKKEÇİLİ-KARAKEÇİLİ, tıpkı AKKOYUNLU-KARAKOYUNLU gibi iki TÜRKMEN boyudur. AKKOYUNLULAR, KARAKOYUNLULAR 14. asırda devlet kurdukları gibi, KARAKEÇİLİLER de OSMANLI devletinin kuruluşunda önemli rol oynamışlardır.
BEHRAMKİLER Osmanlı arşiv vesîkalarında “Ekrâd tâifesinden” gösterilmişlerdir… AKKEÇİLİLER boyundan olan bu aşiret için kullanılmış olan bu ifade “TÜRKLER’in dağda gezeni” anlamına gelir.
– BAZİKÎ / BAZUKİ / BAZUKLU / BAZİKLİ AŞİRETİ: Osmanlı Tahrîr Defterlerinde “Ekrâd tâifesinden” gösterilmişlerdir.
– BAYAT / BAYADÎ / BAYATLI AŞİRETİ: 24 Oğuz boyundan biri olan Bayatlar, tarihimizde ünlü kişiler yetiştirmişlerdir. Oğuzların devlet ve din adamı DEDE KORKUT ile Şâir FUZULİ bu boya mensûpturlar 16. yüzyıldaki Osmanlı Tahrîr Defterlerinde, Bayatlar’a ait orta ve batı Anadolu’da 42 yer adı geçmekte, “Türkmen Ekrâdı Tâifesinden” gösterilmişlerdir. Bu “Türkmenlerin dağda yaşıyanları” anlamına gelir.
Kerkük. Musul, Kuzey Suriye ve Anadolu Bayatlar’ı Türkçe konuşurlar. Türk musikîsindeki BAYÂTÎ makamı, onlardan alınmıştır.
– BERİTANLI / BERDAN AŞİRETİ: İslâmlıktan önce TÜRKİSTAN’da bulunan Beritanlılar Türkçe konuşurlardı. İçel’de Berdan (Tarsus) çayına adlarını vermişlerdir.
Yer adlarının “yabancı” addedilerek değiştirilmesi, bizim Ortaasya ile ve kadim Türk toplulukları ile bağımızın kopmasına sebep olmuştur. Berdan Çayı buna en iyi örneklerden biridir.
Bingöl’deki Beritanlılar Kurmançça, Elâzığ’dakiler Zazaca konuşurlar… Göçebedirler.
– BİRİMLÜ / BİRİMAN AŞİRETİ: Akkoyunlu boylarındandırlar. Öz-be-öz Türk’türler.
– BOKHTİ / BOKHTAN / BOTÎ / BOTAN BOYU: Dicle Kürtleri (Kurmançlar)’nin iki ana kolundan biridir.
Son 300-350 yıldan beri Bokhtular “ZİLAN” (OVALILAR) adı ile anılmaktadırlar. Bunlar, Dede Korkut Oğuznâmeleri’nde 24 Oğuzlar’ın Üç-Ok’lar kolundan Boğdüz soyundan gösterilirler. Yani öz-be-öz Türk’türler. Kurmançça konuşurlar. Ağrı, Doğubeyazıt, Eleşkirt’te yerleşiktirler. ZİLAN kelimesini ilerde açıklıyacağız.
Botiler (Boğdiler) 12 oymağa ayrılmışlardır:
1- Zili (Zilân), 2- Bıriki, 3- Deliki / Deluki, 4- Pirekhali, 5- Sevidi, 6- Ritki / Radikân, 7- Gelturi,
8- Kurdiki / Kurdikân, 9- Cemaldini, 10- Dilhiri / DiIiri / Diliki / Dilikân, 11- Mamzidi, 12- Celâli.
– BECENEVÎ / BEÇENELİ / BEŞENEVİYYE / PEÇENE / PEÇENEK BOYU: Dicle Kürtleri’nin (Kurmançlar) iki ana kolundan diğeridir. Bunların adları da, diğer kol olan Bokhti gibi değişmiş, “MİLAN” (Bel / Dağbelliler / DAĞLILAR) demek âdet olmuştur. Yani OĞUZLAR’ın BOĞDÜZ (BOTAN) BOYU, Kürtler’in ZİLAN diye bilinen grubunu; yine OĞUZLAR’ın BEÇENE PEÇENEK) BOYU da Kürtler’in MİLAN diye bilinen grubunu meydana getirmiştir. Bu gerçeği her TÜRK ve her KÜRT bilmelidir!
Burada biraz durup ZİLAN ve MİLAN tabirlerini ele almak istiyoruz…
Biz baştan beri bu yörede yaşıyan insanların OVALI ve DAĞLI diye iki kısma ayrıldığını, ovalılara YÜRÜK, dağlılara ise KÜRT dendiğini anlatmaya çalıştık. Bunların hemen hepsinin TÜRKMEN olduğu dile getirdik… Bu gerçekte de böyle , OSMANLI kayıtlarında da!..
Ancak şimdi görüyoruz ki, bu aşiretler kendileri de böyle bir ayırım yapıyorlar. Kendi aralarında ovalılara ZİLAN, dağlılara MİLAN diyorlar. Yani OĞUZLAR’ın BOĞDÜZ BOYU daha çok OVALAR’da, BEÇENE BOYU ise daha çok DAĞLAR’da göçebe olarak dolaşmış!
Beçeneviler Kurmançça konuşurlar. Osmanlı arşiv vesîkalarında “Göçer Ekrâd-Ulus Tâifesinden” ve”Türkmân Ekrâdı-Ulus Tâifesinden” şeklinde gösterilmişlerdir. Bu ifadeler dağda göçebe Türkmen ulusu anlamına gelir.
Burada da bu ULUS kelimesi üzerinde durmak gerekir. OSMANLILAR Beçenevilerden başkası için bu ifadeyi kullanmamıştır… Acaba niye?
Çünkü 9. Asırdan itibaren Bizanslılar, Arapların karşısına Balkanlar’dan getirdikleri KUMAN, UZ ve PEÇENEK TÜRKLERİ’ni yerleştirdiler.
Bizanslılar 1071’de Alparslan’ın karşısına da UZ ve PEÇENEK askerleri ile çıkmış, ancak bunlar karşıda TÜRK bayrak ve tuğlarını görünce Alparslan’ın safına geçmişlerdir.
Selçukluların Anadolu’da karşılaştığı hıristiyan halk işte bu ULUS (MİLLET) denecek kalabalıkta ve insicamda PEÇENEK TÜRKLERİ ile UZ ve KUMAN TÜRKLERİ’nden oluşuyordu.
O dönemde hıristiyan olan bu Türkler, sonradan müslümanlığı kabul ettiler ve zamanla bugünün kürtlerini meydana getirdiler.
Yine daha önce belirttik ki, asıl Kürtler OĞUZ boyunun BOĞDÜZ ve BEÇENE kolundan gelir.
UZ, GUZ kelimeleri OĞUZ anlamına geldiği gibi, UZ da OĞUZ’un ve BOĞDÜZ’ün kısaltılmış halidir.
Ayrıca ZİLAN kelimesinin UZ-AN ile bağlantısı da dikkatten kaçmamalıdır. UZ-AN, TUR-AN, GUR-AN gibi çoğul ifade eder.
BEÇENE de PEÇENEK TÜRKLERİ’nin bağlı olduğu OĞUZ koludur.
Bütün bunlar Bokhtan / Boti / Boğdiler gibi Peçene / Beçenevilerin de TÜRK olduğunu gösterir.
Dediğimiz gibi, UZ-BOĞDÜZ TÜRKLERİ ile PEÇENEK TÜRKLERİ farklı karakter gösterdiklerinden, biri ovalarda yerleşmeyi tercih etmiş ZİLAN olmuş, diğeri dağlarda yaşamayı tercih etmiş, MİLAN olmuştur.
Benzer tarzda farklılık KIRGIZLAR ile KAZAKLAR arasında bugün dahi sürer. KIRGIZLAR dağ göçebesi, KAZAKLAR ova göçebesidir. ÖZBEKLER ile KIRGIZLAR arasında da YERLEŞİK ŞEHİRLİ ve GÖÇEBE olma şeklinde bir farklılık görülür. AZERİLER ile TÜRKMENLER de bu şekilde değerlendirilebilir.
Bir de KURMANÇÇA meselesi var… Bölgedeki bazı aşiretlerin KURMANÇÇA konuşması, onların TÜRK olmadığını göstermez. KURMANÇLAR bahsinde konu üzerinde duracağız. Ayrıca bu dilde “kürtçe” diye belirtilen kelimelerin çoğunun TÜRKÇE’den bozma veya çok eski TÜRKÇE olduğunu ilerde göstereceğiz.
Beçeneviler de 12 oymağa ayrılmışlardır:
1- Berezav / Barzan / Berazi / Barzi / Barzini / Barzikâni / Baririsan / Barshan (Pars-Han)/ Barsan, 2- Cibranlı,
3- Karakeçili, 4- Hasenanlı, 5- Zirkan, 6- Sipkan / Sipki / Sibiki / Sibikan, 7- Karabaş, 8- Şeyhan / Şıhan / Şeyhlu,
9- Sidanlı / Şidanlı / Seydanlı, 10- Huytu, 11- Biriti, 12- Şigo / Şekki / Şilcak .
Burada da BARZAN, .BARSHAN, KARABAŞ kelimeleri göze çarpıyor. .. BARSHAN’ın PARS-HAN olduğu çok açık… Ortaasya’da parsa BARS denir, hâlâ isim olarak kullanılır.
BARZAN oymağı ise Irak Kürtleri’nin lideri Mesut Barzani’nin aşiretidir. Bu aşiret aslında Güneydoğu Anadolu’da ve TÜRK kökenli olmasına rağmen, sonradan nasıl olmuşsa aralarına göçebe yahudiler katılmış ve Sabatayistler gibi bir nevi “dönme” aşireti halini almıştır. Hikâyesini başka bir sayfada anlatacağımız şekilde Nakşibendilik taslamasına rağmen, bölge halkı tarafından dışlanmış ve Irak’a sürülmüştür. 1970’li yıllarda aşiretin reisi Mustafa Barzani Amerikan kuklası olarak Irak’ta Kürt isyanı çıkartmış, sonra da Amerika’ya kaçmak zorunda kalmıştı. Halen oğlu Mesut Barzani Yahudiler’le ve İsrail’le sıkı işbirliği içindedir ve Talabani ile birlikte Amerikan uşaklığını sürdürmektedir.
Aslında Irak, tarihi boyunca Türk olmuştur. Türklerin Irak’a yerleşmesi Anadolu’dan öncedir. Ülkenin adı bile Türkçe’dir. (IRAK-UZAK)
Ancak biz BARZAN kelimesinin de PARS-HAN’dan bozma olduğuna inanıyoruz. Yani Beçenevilerin bu iki oymağının PARS-HAN liderliğindeki tek bir oymaktan ayrılma ile meydana geldiğini düşünüyoruz. Farklılık telaffuzdan ibarettir.
– BORLU / BORAN AŞİRETİ: Yörükân Tâifesinden’dirler. İç Anadolu Bölgesinde “Ulu-Borlu” ve “Kîçi-Borlu” (Keçiborlu) adlarını taşıyanlar Türkçe konuşurlardı. Öz-be-öz Türk’türler.
– BUCAK / BUCAKLU AŞİRETİ: Osmanlı arşiv vesîkalarında “Yörükân Tâifesinden” gösterilmişlerdir. Yani Türk’türler. Bu yüzdendir ki, PKK ile mücadelede DEVLET’in yanında yer almışlardır. Yarı göçebedirler. Siverek (Urfa) ve köylerinde yerleşmişlerdir. Zazaca konuşurlar.

TERÖR TEDBİRLERİ ve SONUÇ

TERÖR TEDBİRLERİ

Herkes Kürt ayırımcılara DIŞ ÜLKELERİN DESTEĞİ’nden söz ediyor!..
Doğrudur!.. Yıllarca Hıristiyan Batı bölgedeki petrole hâkim olmak için, İran yöreyi şiileştirip kontrolüne almak için, Irak su için, Suriye Hatay için Kürtler’i kışkırtıp kışkırtıp üzerimize saldı!.. Hâlâ Avrupa Birliği ülkeleri ile A.B.D. bu yöndeki faaliyetlerine devam ediyor.
Önce bu gerçeği tabii sayarak kabullenmek gerekir!…
Uluslararası siyasette her ülke eline geçen kozu kullanır!.. Biz ise bütün fırsatları kaçırdığımız bir yana, İngiltere’nin, Almanya’nın, hatta Yunanistan’ın böyle davrandığını duyduğumuzda, sanki “bir dostumuzdan kazık yemiş gibi” hayret ediyoruz!.. e
Bu saflıktan vazgeçmeli, hasımlarımızın niyetlerini iyi anlamalı,davranışlarını dikkatle takip etmeliyiz!..
Sonra da misliyle karşılık vermeliyiz!..
Mesela Fransa Kürtler’i mi destekliyor?.. Biz de KORSİKA AYIRIMCILARI’nı destekleriz!..
Bayan Mitterant Güneydoğu’yu “teftiş”e mi gelmek istiyor?.. Biz daha büyük bir heyeti, ondan önce Korsika’ya gönderip, ada halkına “çektikleri sıkıntının en kısa zamanda son bulması için onların yanında olduğumuzu” belirtir; üstelik “Korsika’daki İnsan Hakları İhlalleri” ile ilgili uzun bir rapor yayınlayabiliriz!..
Adada sürekli “gözlemci” bulundururuz!.. Bunlar orada kuş uçsa bize haber verirler.
ALLAH aşkına bir ülkenin DIŞİŞLERİ TEŞKİLATI, İSTİHBARAT ÖRGÜTLERİ, SİYASİ DANIŞMANLARI, hatta POLİTİKA YAZARLARI bundan başka ne işe yarar ki?..
Mesela ABD Türkiye’ye Cyrus Vence, Abramoviç gibi CIA ajanlarını “Büyük Elçi” diye atayıp, casuslarını “tarihi araştırmalar” yapmak üzere bizim Güneydoğu’ya mı gönderiyor?..
Biz de önce onları tuvalete kadar takibe alır, bölgeye sokmaz; sonra da “Amerikan tarihine meraklı ve kızılderili hayranı” elemanlarımızı ABD’nin dört bir tarafına yollayıp zencisi, İspanyolu, kızılderilisi, ABD hükümeti hakkında ne gibi “iyiniyetler” besliyor öğrenebiliriz!…
Mesela İngiltere Arabistan üzerindeki etkisini devam ettirebilmek için Şeyh Said, Ağrı, Dersim isyanlarından sonra Şırnak’ı mı kışkırtıyor?..
Biz de İrlandalı katoliklerin ne büyük sıkıntılar yaşadığını dünyaya ilan ettiğimiz gibi, Kaddafi misali “insanî” yardımlar ile bu yarayı kaşıyabiliriz!.. İrlanda’ya NGO (Sivil Toplum Kuruluşları” göndeririz!..
Almanya dünyaya 50 yıl önce çektirdiklerini unutup, süper devlet olmaya özenirken TÜRKLER’i harcama hevesine mi kapılmış?..
Almanya’daki 2 milyon TÜRK’ün bütün müslüman yabancıların önderliğini üstlenmesini sağlar, Almanlara kan kusturabiliriz.
Doğu Almanlar’ı Batı, Batı Almanlar’ı da Doğu Almanlar üzerine kışkırtırız!…
Yakıp yıkan nazileri yalnız bırakmaz, hatta onlardan fazlasını yapabilecek çetelerin “ihtiyacı”nı karşılıyabiliriz!..
Almanya’ya çok bağımlı ihracatımızı başka yönlere çevirdikten sonra, ithalatımızı kısabiliriz.
İtalya Artin Apo’yu geri vermiyor, üstelik serbest bırakmaya mı kalkıyor? Onu idamdan kurtardılar, şimdi kurtarmaya hapisten mi kurtarmaya çalışıyorlar?
Biz de onların mallarına boykot uygularız!.. Kuzey İtalya’daki onların bölücüleri irtibata geçer, kendilerini desteklediğimizi söyleriz!..
Maalesef bunları hükümet yapmıyor!.. Ama halk bir seferinde ne güzel boykot uyguladı!.. İtalyanlar’ı tir tir titretti!..
Birleşmiş Milletler, Avrupa Parlamentosu, AB gibi uluslararası arenalarda kürsüye çıkıp ta aleyhimize laf etmeye kalkan her ülke için geçmişte Afrikalılar’a, Kızılderililer’e, Cezayirliler’e, zencilere, Çinliler’e, müslümanlara, hatta kendi halklarına neler yaptıkları hakkında dosya tutup, gerektiğinde fazlasıyla mukabele edebilmeliyiz!..
Avrupa Birliği’nin en kıytırık ülkeleri bile r bize vize mi uyguluyor?.. A.b.D. bizim kırmızı pasahortlu Bakanlarımızı bile sınır kapılarında mı süründürüyor?.. Biz de onların bütün temsilcilerini donlarına kadar arar, saatlerce kuyrukta bekletir, sonra da girdikleri tuvalete kadar kamera koyar, takip ederiz!..
Profumo’dan farkı olmıyan HER ülke politikacılarını izler, metreslerini, homoseksüel ilişkilerini, rüşvet alış-verişlerini tespit edip, fazla konuştukları takdirde siyasi hayatlarını söndürecek “malzeme”yi arada bir kendilerine gösterebilmeliyiz!…
Dünyada siyaset böyle yürüyor!… Biz de öğrenmeliyiz!..
Irak’ta Kürtler bizim arzumuz dışında palazlanıyorsa, biz de TÜRKMENLER’i daha güçlendiririz!..
Elin gavuru ta Almanya’dan teröristlere “sıhhi malzeme” diye roketler, füzeler gönderirken, ABD çekiç gücü “yanlışlıkla” PKK’a yiyecek-giyecek paketleri atarken, bizim burnumuzun dibindeki TÜRKMEN kardeşlerimizi yalnız bırakmamız, ancak gaflet ile vasıflandırılabilir!..
Hele o kendine toprak bulamamış, paçalarını bile toparlamayı beceremiyen Filistinliler, eskiden yaptıkları gibi, Kürt ayırımcıları bir desteklemeye kalksınlar!..
Hiç bir toplantıda bir tek oy bile alamıyacaklarını, TÜRKİYE’de “temsilcilik” ne kelime, vizeyle bile bulunamıyacaklarını, lider bozuntularının kulaklarını çekerek hatırlatırız!…
Burada hemen belirtelim: Bizim beceriksiz politikacılarımız Talabani, Barzani ile resmi ilişkilere girirken, Yaser Arafat’ı “Devlet Reisi” protokolü ile ağırlarken; daha dünün devleti ÖZBEKİSTAN, bu fare suratlı herifi sadece “Filistin Kurtuluş Örgütü’nün başkanı” olarak kabul etmiş, ve bir Dışişleri “memuru” ile karşılamıştır!.. (1994)
İsrail’e gelince, politikasından çok şey öğrenebileceğimiz bu ülke, bir şey almadan karşılığını vermez!..
İsrail’in PKK’yı ve Kuzey Irak’taki Kürt devletini desteklediği kesindir. Çünkü İsrail’de 150.000’den fazla Yahudi Kürdü vardır. Bunların arasından bakanlar bile çıkmıştır. Barzani aslında bir Yahudi Kürdü’dür. Peşmergelerini israil ajanları eğitir… Bu ajanlar zaman zaman TÜRKMEN liderlere suikatler düzenlerler. Ayrıca Irak bir daha güçlenip te İsrail’e saldırmasın diye 2003 Amerikan işgâlinden sonra 150’den fazla pilot, 200’den fazla profesör ve 150 kadar dinî lider öldürmüşlerdir!.. Yahudiler gerçekten çok zalim insanlardır!..
Ancak gerektiğinde zalimler, mazlumlardan daha çok işe yarar. İsrail’e TÜRKİYE ile dost olmanın Kürtler’le birlik olmaktan daha çok işlerine yarayacağını, tersine Kürt bölücülere yakınlaşmalarının onları TÜRKİYE’nin dostluğunu kaybettireceğini hissettirirsek, değil desteklemek, liderlerini vurmayı bile üstlenebilirler!..
Nitekim Artin Apo’nun yakalanmasında CIA ve Mossad’ın en azından bilgi desteği olduğu anlaşılmıştır!
Unutmamak gerekir ki, İsrail politikası dünyanın en tutarlı, MOSSAD da dünyanın en güçlü istihbarat örgütüdür.
İsrail zaten bu sayede sadece 100 milyon Arab’a, 1 milyar müslümana değil; bütün dünyaya kafa tutabilmektedir… Ama onun da derdi “Arab’a karşı destek”tir!..
Ülkenin güvenliği için, gerekirse o destek dahi verilebilir!..
Son zamanlarda İsrail ile yakınlaşma, bu belirtiğimiz açıdan olmak yerine, Amerikan çıkarlarına, Kürt bölücülüğüne hizmet edecek tarzda olmuştur. Yine de lehimize çevirmek kaabildir.
Velhasıl herkesin bir zayıf noktasını bulup oraya bir dokunmakla, pek çok şeyi halledebiliriz.
Ama bu son derece planlı ve devamlı bir çalışmayı, çok iyi bir tarih ve siyaset eğitimini gerektirir.
PKK lideri Artin Apo’nun yakalanmış olması bizi gevşetmemelidir!.. Bu durum meseleyi çözmek yerine, bizi daha zora sokabilir. Nitekim soktu da!.. Bir defa idam ne kelime, herifi zengin turist gibi 5 yıldızlı otel tarzı bir binada koca bir adayı boşaltarak ağırlamak durumunda kaldık!. Ayrıca Batılılar, “İşte istediğiniz APO’yu verdik. Eh, şimdi siz de Kürtler’e toprak verin!” diye kapımıza dayandılar!
Sadece Kürtler’e mi?.. Kıbrıs’tan sonra, Ermeniler’e Doğu Anadolu’yu, Rumlar’a Doğu Karadeniz’i, ve patrik bozuntusu Bartalameos’a da İstanbul’u vermeye, verdirmeye hazırlanıyorlar!..
Bu da yetmiyormuş gibi, terörü tekrar hızlandırmak için çeşitli baskılarla olağanüstü hal uygulamasını kaldırdılar, terör timlerini dağıttılar, hatta bunların öndegelenlerinin tutuklanmasını sağladılar.
Arkasından af üstüne af çıkarttılar. Ceza ve infaz yasalarını değiştirtiler. Pişmanlık yasası ile içrde olan teröristleri sokağa sandılar. Bunları sadece Avrupa Birliği’Rne girmek için vatanı bile satmaya hazır Tayyip Erdoğan gibi politikacılar değil; Ecevit, Bahçeli sözde sosyalist ve milliyetçi politikacılar yaptılar.
Neticede ne oldu?.. 2005 yılında terör tekrar hortladı. Mayınlar patladı, yollar kesildi ve yüzden fazla güvenlik mensubu şehit oldu.
Bu konuda uyanık ve hazırlık olmak gerekir!.. Asla gevşememek, taviz vermemek şarttır! Türkiye artık her türlü haksız talebe HAYIR demeyi öğrenmelidir!
Öte yandan yurt içinde yapılacak işler de vardır ve bunlar oldukça basittir.
İlk önce terörün tek kaynağının PKK olmadığı bilinmeli, THKP-C başta olmak üzere bütün diğer Kürt bölücü örgütler ile kıyasıya mücadele edilmeli, bunların hapishanelerdeki lider kadrosu mutlaka bertaraf edilmelidir!
Bunun için yasalar tersyüz edilmeli, eskisinden daha da ağır hale getirilmelidir. A.B.D. ve Avrupa’da yeni terör yasaları çıkartılırken, uçaklara çakmak bile sokmak yasaklanırken, bizlerin böyle zıpır yasalarla halkımızı huzur sağlamamız mümkün değildir!.
Şu kaatil APO sür’atle ve adam öldürmüş bütün idam mahkûmu diğer teröristlerle birlikte asılmalıdır!
Türkiye Batı âlemine ve dünyaya güçlü olduğunu ancak böyle kanıtlıyabilir. Bu konuda hiç bir baskı kabul edilmemelidir!
TERÖR “CAN KAYBI” DEMEKTİR!.. DÜZENİN BOZULMASI, HUZURUN KAÇMASI, HERKESİ KORKU SARMASI DEMEKTİR!..
EĞER CAN KAYBEDİLECEKSE, BU MUHAKKAK TERÖRİSTİN CANI OLMALIDIR!..
HALK EVİNİ TERKEDECEĞİNE, TERÖR YANDAŞLARI SÜRGÜN EDİLMELİDİR!…
HALK KORKUSUNDAN SESİNİ KISACAĞINA; TERÖRÜ DESTEKLİYEN YAZAR, ÇİZER, POLİTİKACININ SESİ KESİLMELİDİR!…
BİRİ HAKLARINDAN MAHRUM KALACAKSA; BU, VATANDAŞ DEĞİL, TERÖRİST OLMALIDIR!..
VE NİHAYET SİLAH TAŞIYANLAR TERÖRİSTLER DEĞİL; ASKER, POLİS, DEVLET MEMURU VE KORUCULAR OLMALIDIR!.. HAKİME, SAVCIYA, ÖĞRETMENE, DOĞUDA İŞ YAPAN MÜTEAHHİDE SİLAHI DEVLET VERMELİDİR!.. HEM DE PARASIZ!..
SAKIN OLA Kİ, “NASIL?” DEMESİNLER!.. BUNCA YAKALANAN SİLAH, DEPOLARDA ÇÜRÜYECEĞİNE, MASUMLARIN CANINI KORUMAK İÇİN DAĞITILMALI, TERÖRÜ DESTEKLİYENE TIRNAK ÇAKISI BİLE TAŞITILMAMALIDIR!..
NE 1 MAYISLARDA, NE DE NEVRUZ GÜNLERİNDE ORTALIKTA ÜNİFORMA İLE DOLAŞAN, DÜKKANLARI, OTOMOBİLLERİ TAHRİP EDEN KİMSE KALMAMALIDIR!..
BÖLÜCÜLER DEĞİL İNSANLARA SALDIRMAK: YÜKSEK SESLE KONUŞMAYA BİLE CESARET EDEMEZ HALE GETİRİLMELİDİRLER!
Bu sıraladığımız tedbirlerin 1984-2001 yılları arasında alınması gerekirdi.. Alınmadı!.. Sonuç malum!.. 30.000 yakın insanımız öldü. 100.000 insanımız yaralı, ve ruhen rahatsız bir şekilde olaylardan etkilendi, 1.000.000 insan evinden barkından, işinden aşından oldu. Milyarlarca dolar milli gelir terör uğruna harcandı.
Bunları, ve buna benzer tedbirleri, güneydoğuda yapılan hataları Binbaşı Ahmet Cem Ersever, Tümgeneral Osman Pamukoğlu defalarca dile getirmelerine rağmen politikacılara, hatta kendi üstlerine dinletemediler!..
Hiç değilse bundan sonra gerekenler yapılsın!… Yasalar düzeltilsin…
Ve EĞİTİM!.. Gerçek TARİH, DİL ve SOSYOLOJİ eğitimi!
Yazımızın sonunda KÜRT SOY, BOY, OYMAK ve AŞİRETLER’ini gösteren bir liste vardır.
Bu listede “TÜRKMAN” ve “YÖRÜKAN” olarak yer almış olanlar, her bakımdan TÜRK’türler!.. İhmalden ve coğrafi özelliklerden kürtleşmişlerdir. Bu kişileri kazanmak çok kolaydır.
Aynı şekilde listede olsun olmasın, her türlü DERSİMLİ, ZAZA ve GURMANÇLAR da TÜRK’türler!.. Onlara benliklerini yeniden kazandırmak gerekir. Bunu sağlamak ise o kadar zor değildir.
TÜRK TARİH KURUMU Başkana Prof. Dr. YUSUF HALAÇOĞLU’nun açıklamasına göre, 50 binden fazla aşiretten sadece 2300’ü Kürt, geri kalanı TÜRKMEN aşireti çıkmıştır!.. Bu aşiretler en kısa zamanda açıklanmalı ve herkes gerçek kimliğine kavuşmalı, “kürt” propogandası yapan kişilerin ağzının payı verilmelidir!
Osmanlıca, Türkçe, Sosyoloji, Tarih bölümlerinden mezun olmuş üniversiteli gençlerden hevesli olanları, özel eğitime tabi tutularak 4-5 kişilik ekipler halinde Doğu ve Güneydoğu’ya gönderilmelidirler!..
Bu ekiplerin her biri bir boy veya aşiret üzerinde uzmanlaşmalı; o aşiretin nereden, hangi şartlar altında Doğu’ya gelip yerleştiğini, bütün tarihini, geçmişteki önderlerini, soy-sop ilişkilerini iyice öğrenmelidirler!.. Bu bilgileri o aşiretin içinde yaşıyarak, aşiret mensuplarına sabırla aktarmalı ve inandırmalıdırlar.
Sonra onlara TÜRKÇE eğitim vermelidirler.
Böylece son 500 yılda kürtleşmiş bu insanlar, belki önümüzdeki 50 yıl içinde tekrar Türklüklerini hatırlayıp ayırımcıların hedefi olmaktan kurtulacaklardır!.. Bugün delikanlı olanların torunları dahi kendilerinin TÜRK olduğunu şüphe götürmez bir biçimde öğrenecekler ve bir daha unutmıyacaklardır!
Sabırla, yılmadan, bıkmadan uğraşmak şarttır.
Elbetteki bu 50 yıl içinde ekipler değişecek, yenileri görevlerine daha inançla, daha tecrübeli olarak sarılacaklardır.
Bu gibi konularda “silahsız muhataplar” ile sağlanacak “çözüm” işte ancak böyle olur!..
Yoksa başkalarının silahla almak istedikleri hakkı onlara çarpışmadan vermek, “siyasi çözüm” falan değildir!.. O kişileri daha arsız, daha saldırgan, daha küstah yapar!..
Osmanlı Devleti her isteneni verdiği halde batmaktan kurtulamamıştır. Bundan ders almak gerekir!..
BU KONUDA DEMOKRASİ SÖKMEZ!.. ELİNE TABANCA ALMIŞ BİRİNE, FİKİRLE LAFLA KARŞI KOYAMAZSIN!..
SENİN SİLAHIN MUTLAKA ONUNKİNDEN GÜÇLÜ OLMALI, VE MUTLAKA ONUNKİNDEN ÖNCE PATLAMALIDIR!..
SENİN OYUNUN ONUNKİNDEN BASKIN ÇIKMALIDIR!..
GÜÇLÜ DEVLET ÖYLE YAPAR!.. TERÖRÜ DE ANCAK GÜÇLÜ DEVLET ÖNLER!..
GERİSİ LÂF-U GÜZAFTIR!..

SONUÇ

Batılılar ve bölücüler doğuda Kürtler’e toprak vermemizi, onların devlet kurmasını istiyorlar!..
Bu devletin topraklarını kuzeyde Kars’a, Erzurum’a; güneyde Adana’ya kadar uzatıyorlar!… İran, Suriye ve Irak’tan alacakları topraklar ile neredeyse Türkiye’den büyük bir Kürdistan hayal ediyorlar!..

Bu Kürdistan denize açılmış, Musul ve Kerkük petrollerine sahip Fırat ve Dicle’nin hakimi bir Kürdistan!.. Ve tabii Batı Avrupa’nın, Amerika’nın kuklası!..
Böyle bir şeye asla izin verilemez!..
Ama şöyle bir durup düşünelim… Eğer verseydik, sonuçları ne olurdu!…
Eğer doğu ve güneydoğu Anadolu’daki illeri (ALLAH korusun!) verip te böyle bir Kürt devleti kurdursak; Doğu’da yaşıyan halkın çoğunluğunun böyle bir uygulamadan yarar görmiyeceği aşikârdır!
Önümüzde Kuzey Irak örneği vardır… Millet değil aşiret devri yaşıyan Kürtler, orada hâlâ birbirlerini boğazlamakla meşguller!… 1996’da bile durum böyleydi. TÜRKİYE araya girdi de, biraz toparlandılar. Ancak 21 Mart 2007’da (Nevruz) BBC televizyonunda konuşan Freşta Raper adlı Halepçeli bir Kürt kadını, tüylerimizi diken diken eden olaylar anlattı. Kuzey Irak’taki sözde Kürt yönetimi bölgesinde her işin Barzani ve Talabani’nin akrabaları, yakınları tarafından yürütüldüğünü, rüşvetsiz iş görülmediğini, zulüm ve tecavüz olaylarının alabildiğine yaygın olduğunu söyledi. İngliiz sunucu, “Yanlış anlamıyorum, değil mi? Saddam döneminden söz etmiyorsunuz, huzur ve barış içinde olduğuna inandığımız Kürt bölgesinden bahsediyorsunuz, değil mi?” diye sordu. Kadın “Evet,” dedi. Sunucu yine inanmayarak, “Yani Kürtler, Kürtler’e mi eziyet ediyor?” deyince, kadın, “maalesef, durum çok kötü, neredeyse Saddam’ınki kadar kötü,” dedi!..
Eğitimsiz ve devlet idaresinde tecrübesiz insanların, üstelik te eşkiya ruhlu bu insanlara devlet kurdurmak; önce Kürt halkının sefaletiyle sonuçlanacak, sonra TÜRKLER’e, Araplar’a, Farslar’a felâket getirecektir. Bölgenin, TÜRKİYE’nin ve dünyanın başına belâ olacaktır!..
Kaldı ki, “Kürdistan” dedikleri Irak ve TÜRKİYE’deki bölgelerde yaşıyanların çoğu gene TÜRK’tür!.. Orayı “kürdistan” yapmak, onlara haksızlık olacaktır!..

Üstelik böyle bir durumda, bugüne kadar kimsenin ses çıkartmadığı Güneydoğu Anadolu’dan batıya göç, artık ayrı bir devletleri olduğu için mümkün olmayacaktır.

Yani bugün bölücülerin tabiri ile “kürdistan”da yaşıyanların bulunduğu ülkeye İstanbul, İzmir, Denizli, Antalya, Mersin, Adana, Trabzon, Samsun, Marmaris, Bodrum dahil!.. Kürtler oralara rahatça gidip gezebiliyorlar, oralarda yaşıyorlar.

Halbuki bir Kürdistan kurulursa, bu ancak Hakkâri, Batman, Şırnak, Bitlis ile sınırlı kalacak… Urfa, Gaziantep, Van, Diyarbakır’ı alabileceklerini sanıyorlarsa, aldanıyorlar!

Üstelik böyle bir devlet kurabilmek için önce Türkiye’deki Kürtler’in gerçek sayısını, nerede yaşadıklarını ve gerçekten “kürdistan” isteyip istemediklerini tesbit etmek gerekir… Yani Türkiye’deki bütün Kürtler, İstanbul-İzmir-Adana-Ankara gibi yerlerde yaşıyanlar da dahil olmak üzere belirlenecektir…

Sonra da onlara “İstemiyor muydunuz?.. Alın size bir Kürt devleti kurduk… Hadi bakalım, şimdi hepiniz oraya!” denilecektir!

Yani “kürdistan” ancak “batıya yerleşmiş Kürtler’in doğuya geri gönderilmesi”yle gerçekleşebilir ki, bunu da en başta Kürtler’in istemiyeceği muhakkaktır. Yeni bir devlet tartışması; Kürt olmayı, bu vatandaşlarımız için bir sıkıntı haline getirecektir.

Yani, böyle bir gelişmeyi TÜRKLER’in kanları pahasına önleyecekleri bir yana, Kürtlerin büyük çoğunluğu da karşı çıkacaklardır!..

Nitekim 1991 seçimleri’nde, Erdal İnönü’nün DEP’le ittifak yapmasına ve bütün propogandaya rağmen bölge halkının %70’i “AYIRIMCILIĞA HAYIR” demişti!.. Ondan sonraki hiç bir seçimde de durum farklı olmadı!… Hatta bölücü oylar düştü!.. %4 seviyesine indi!
Ne zamanki Avrupa Birliği Türkiye’nin tek amacı gibi gösterilmeye başladı, ne zamanki Mesut Yılmaz gibileri “Avrupa Birliği’nin yolu Diyarbakır’dan geçer” dedi, ve ondan Hıristiyan Batılı misyonerlere, ajanlara adeta Güneydoğu’da mesken sağladı, HEP-DEP-DEHAP bölücü partisinin oyları 5-7 civarına çıktı. Ama yine de %10 barajını aşamadı!.

Bu sonuç şaşırtıcı gelmemelidir… Çünkü Güneydoğu Anadolu’nun nüfusunun büyük kısmı TÜRK’tür!.. Bölünmeye asla izin vermiyecektir!
Artık herkesce bilinmeli ki, son 500 yıldır “KÜRT” KAVRAMI, BİR MİLLETİ DEĞİL; DAĞINIK (DAĞLI) GÖÇEBELİK ÖZELLİĞİNİ GÖSTERİR.
DAĞINIK GÖÇEBELİĞİN, yani KONAR-GÖÇERLİĞİN İSE DEVLETİ DE, EDEBİYATI DA OLMAZ!..
Eğer GÖÇEBE TÜRKMENLERİN DEVLETİ, EDEBİYATI ve KÜLTÜRÜ var ise; bu, toplu ova göçebesi olmalarından, yerleşik düzene geçmelerinden, on kadar büyük devlet kurmalarından dolayıdır ki; bunlar arasında SELÇUKLU, OSMANLI, AKKOYUNLU, KARAKOYUNLU ve SAFEVİ devletleri vardır. (28)
Bugün Kürt diye anılan kimseleri ayrı ve tek bir millet olarak düşünmek çok yanlıştır. Zira KÜRTLER, aralarına başka milletlerden karışma olmasına rağmen, BİR ÇOK TÜRK OYMAĞININ BİNLERCE YILDAN BERİ BİRBİRİ ÜZERİNE YIĞILARAK KAYNAŞMASINDAN ORTAYA GELMİŞ BİR TOPLULUKTUR.
KÜRTLER ARASINDA TÜRKLERİN HER BOYUNDAN, HER OYMAĞINDAN BİR PARÇA BULMAK MÜMKÜNDÜR!..
URARTU döneminden sonra, AKKOYUNLULAR ve KARAKOYUNLULAR dönemine kadar bu bölgede bağımsız ayrı bir devlet kurulmamıştır. Bölgede yaşıyan insanların çok sarp ve dağlık bir arazide, birbirinden kopuk olarak yaşamaları ve yeni gelenlere karşı varlıklarını korumaya çalışmaları yüzlerce küçük oba meydana getirmiş, zamanla bunlar arasında dil ve din açısından da farklılıklar doğmuştur.
Ancak inkâr edilemez bir gerçek vardır. Bu küçük gruplar daima SELÇUKLU, AKKOYUNLU, KARAKOYUNLU, OSMANLI, ve SAFEVİ gibi TÜRK devletlerinin bünyesinde ve huzur içinde yaşamışlardır.
Kürt ayırımcıların iddialarının aksine, bu aşiretlerin kendilerine has ortak bir devlet-millet-edebiyat-tarih geçmişleri olmadığı için; “milletlerin kendi kaderlerini tayin hakkı”ndan söz eden Lenin, yüzbinlik topluluklara bile özerk bölgeler tanırken; Kürtler’e bu hakkı vermemiştir.
” Nasıl edeyim de Türkleri bin parçaya böleyim?” diye düşünen Stalin bile, böyle bir yaklaşıma girmemiştir.
Kürt asıllı vatandaşlarımız, dağlık bölgelerde yaşıyan diğer topluluklar gibi sert mizaçlı, kendi içinde çok bölünmüş, birbirleriyle dahi sürtüşen; ama başka milletlerden daha çok, bize benziyen insanlardır.
Kendilerine has özellikleri ise, bütün dağlık bölgelerde yaşıyan halklarda görüyoruz. 3 milyon nüfuslu Arnavutluk, birbirine hasım 16 aşiretten meydana gelir. Bazen kendilerinden daha çok, biz Türkler’e yakındırlar. Kafkasya’da ise 10 kadar ayrı grup görülmektedir. Dağıstanlı, Çeçen, Çerkez, Abaza, Gürcü, Azeri, Mesket (Ahıska) ve daha niceleri hep dağlık çoğrafyanın ürünüdür.
Bu insanları birleştiren tek isim de TÜRK’tür.
SAMİ olmadığını bildiğimiz Kürtler’i, ayırımcılar hem Aryan ilan etmekte, hem de FARS olmadıklarını söylemektedirler!..(29)
Milattan 500 yıl öncesine kadar Mezopotamya bölgesinde SAMÎ ve TURANÎ kavimlerden başkasının olmadığını gördük. M.Ö. 2000’lerde gelen Aryanlar’ın, Kafkaslar’dan Anadolu’ya girip Hurriler içinde eridiklerini biliyoruz.
İran’daki ilk yerleşen ELÂMLAR’ın TÜRK kökenli olduğunu belirttik. Bölgede tek Hint-Avrupaî kavim, sonradan ortaya çıkan FARSLAR’dır. Rıza Pehlevi 2500 yıllık İran Farisi İmparatorluğu’nun tacını giymiş, kısa bir süre sonra da ülkesinden kaçmak zorunda kalmıştı. Unuttuğu husus, bu devrenin büyük bir kısmının TÜRK devletlerine ait olduğu idi, ama davranışı İran (Aryan) tarihinin ancak milattan 500 yıl önceye gidebildiğini itiraf ediyordu.
Kürtler haklı olarak “Biz FARS değiliz,” diyorlar… Biz de o kanaattayız. Belki İran’da bir kaç Fars kökenli aşiret vardır, ama o kadar.
Ancak bunu derken, Hint-Avrupaî olmadıklarını da kabullendiklerinin farkında değiller!.. Çünkü bölgede FARS’tan başka Hint-Avrupaî kavim yok!..
Eğer ayırımcılar, “Biz başka daldan ARYAN bir kavmiz,” derlerse; bu, gerçekçi olmaz.
Çünkü MEZOPOTAMYA gibi medeniyetin beşiği bir bölgede hem (kendi iddialarına göre) 5000 yıldır var olacaksın; hem de doğru dürüst bir dilin, bir medeniyetin, bir edebiyatın, en önemlisi bir devletin olmayacak… Bu mümkün değildir!..
“Bizden” dediğin devletlerden de sana yansıyan bir kültür yoksa, o devlet nasıl senin olur ki?..
Bugün TEORİ, YENİ ÜLKE, ÖZGÜR GÜNDEM, 2000’E DOĞRU, GERÇEK gibi pek çok ayırımcı dergi bir KÜRT EDEBİYAT TARİHİ yaratmak için tefrikalar yayınlıyor… Biliyorlar ki, edebiyatı olmayan bu halka Lenin bile “milletlerin kendi kaderini tayin hakkı”ndan yararlanma imkanı vermedi.
Bu olay, Kürt ayırımcılar için bir yüzkarası teşkil ettiğinden, kendilerine bir edebiyat yaratma çabasına girdiler.
Ama bir hususun unutulmaması gerekir. Son 1000 yıldır, 1993 yılı da dahil olmak üzere, Kürt şair ve edebiyatçıları tarafından yazılmış olanlar, bir KEMAL TAHİR KÜLLİYATI’ndan azdır!..
Aynı şekilde AZİZ NESİN, ÖMER SEYFETTİN, PEYAMİ SAFA KÜLLİYATI tek başlarına tüm KÜRT EDEBİYATI’na bedeldir!..
Yani Lenin haklı idi!.. Bir Kürt Edebiyatı yoktur!..
Denilebilir ki, “Kürtler TÜRK boylarından ise, nasıl olmuş ta, dilleri böyle ayrı düşmüş?” …
Bu sorunun cevabı açıktır. Bizim Girit ve Kıbrıs’taki soydaşlarımız sadece 100-150 yıl bizden ayrı ve Yunanlar ile birlikte olunca dilleri ne derece bozulmuş, görüyoruz. Dilimizi konuşamıyan Kürt vatandaşlarımız dağlık bölgenin ve İran’a, Irak’a yakın olmanın etkisiyle 1520’den bu yana Anadolu Türkçesi’den uzaklaşmışlardır.
Ama, bu onların TÜRK kökenli olmadığını göstermez.
Kürt asıllı vatandaşlarımızın kullandığı dil, bizden çok Orta Asya Türkçesi’ne yakındır. Vurgusuyla, telaffuzuyla, kelimeleri, takılarıyla mesela Özbek şivesini çok andırır. “Özümüz Türki, dilimiz Farisi” diyen Tacikler’in diline çok benzer.
Fırsat buldukça kendilerini Avrupa’ya atan ayırımcı Kürtler, bir de Orta Asya’ya uzansalar, kendilerini aravatanlarında hissedecekler, belki de iddialarından vazgeçeceklerdir.
Öte yandan 1520 yılı önemlidir… Çünkü İran Şiiliğini kontrol altında tutmak istiyen Yavuz Sultan Selim, Ege, Akdeniz ve Orta Anadolu bölgesinden pek çok Türkmen aşiretini getirip Doğu Anadolu’ya yerleştirmiş, ancak bu kişiler Kanuni Sultan Süleyman dönemiyle başlıyan ekonomik bunalım sebebiyle ihmal edilmişler; hem medeniyetten hem de dillerinden uzaklaşmışlardır.
Yani aslında yüzyıllardır ihmal edilen Kürtler değil; nice ümitler ile o bölgeye yerleştirilen TÜRKLER’dir!..
Bu kişiler ihmal sonucu bugünün Kürtlerini meydana getirmişlerdir.
Bunu ayırımcılar bile kabul eder.
Öyleyse yapılacak iş, beyhude yere binbir aşireti, binbir lehçeyi KÜRT adı etrafında toplamaya çalışmak yerine; binlerce yıl olduğu gibi TÜRKLER ile birlikte, ayırım yapmadan yaşamaya devam etmektir.
Nasıl ki şimdinin Türkleri; Yürük, Osmanlı, Selçuklu kavramlarına dönmeye çalışırlarsa, kaybederler. Hem Asya’daki, hem Avrupa’daki kardeşleri ile bütünleşemezler…
Aynı şekilde Güneydoğu’daki insanlarımız da geçmişte kalmış olan KÜRT kavramına sarılırlarsa, ilerliyemezler.
İlerliyenlerin ayakları altında ezilirler!..
Kürt kelimesini MİLLET ADI olarak ortaya atanlar, artniyetli batılılardır, bunun da tarihi 100 yıl bile değildir!..
Çünkü KÜRT adı ta Abbasiler zamanından beri GÖÇEBE DAĞLI KABİLELER’e verilmiş ortak lakabdır… Osmanlı Döneminde yaygınlaşmış, tamamen o anlamda kullanılmıştır.
Firdevsi’nin Kürtler’e nasıl bir tanım yaptığını ilerde vereceğiz. (Bakınız:TAHİR TÜRKKAN’IN TARİH NOTLARI- 3. BÖLÜM: DÜNYA MEDENİYETİNDE TÜRKLERİN PAYI)
Kürt kelimesi, biraz küçümseme taşıyan bir kelime olduğu için de, halk tarafından asla benimsenmemiştir… Halk kendine “Gurmanç, Zaza, Dersimli” der.
Kürtlük, göçebeliğe bağlı olduğu için, tıpkı Yürüklük gibi kaybolmaya mahkûmdur. Bundan da üzüntü değil, sevinç duymak gerekir.
Kürtlüğün kaybolacağına delil mi istersiniz?..
Dağlardan inip tek kelime Türkçe bilmeden İstanbul’a, İzmir’e, Ankara’ya göçüp yerleşenler; daha ikinci nesilde Kürtlükten sıyrılmaktadırlar!..
Bugün “bütün Kürtlerin oraya taşınması şartıyla” Doğu’da bağımsız bir Kürt Devleti kuracağınızı söyleseniz, hiç biri gitmez!…
Eğer zorlarsanız, hiç biri Kürt olduğunu kabul etmez!.
Çünkü onlar artık gerçekten Kürt değildir. O özellik, şehre yerleşmesi ile kaybolmuştur.
Yerleşik şehir hayatı benimsiyenler için Kürtlük ancak yemeklerde, düğünlerde, türkülerde, yani folklörde yaşayabilir!..
Yalnız burada üzerinde durulması gereken bir husus var!…
Büyük şehirlere göçedenler, gecekondularda kendi hemşehrileri ile birlikte, yani Kürtler’in arasında bir klan hayatı yaşamakta; herhangi bir olayda sopayı kapıp grup halinde karşılarına çıkanlara saldırmaktadırlar.
Artık buna izin verilmeyeceği Malkara, Urla, İzmir, Aydın gibi yerlerde cereyan eden olaylarla ortaya çıkmıştır. (1993) Daha büyükleri Trabzon, Seferihisar’da yaşandı. (2003-2005) Ayrıca bazı Kürtler’in de yeraltı dünyası ile ilişkiye girmeleri, nakliyecilik, pazarcılık, kapıcılık, özellikle sendikacılık gibi meslek dallarına el atıp; kumarcılık, pavyonculuk, esrar ve kadın satıcılığı yapmaları, ve zorbalıkla, haraçla iş görmeleri tepki uyandırmaktadır.
Hem büyük şehirde olup, “Ben Kürdüm” diye halka kafa tutmak, hem de onlardan iş, ev ve anlayış beklemek mümkün değildir!..
Bu ülke hepimizindir ama, insanca yaşamak ve ayırım yapmamak kaydıyla!..
Gecekondudan ve yeraltı dünyasından kurtulan Kürtler, bunun farkında olduklarından; ve “Kürt” kavramı artık büyük şehirlerde bu uygunsuzlukları temsil ettiğinden; Kürtlükten sıyrılmak için büyük çaba içindedirler. Bu olay Güneydoğu’da dahi böyledir. 1992 baharında bir ayaklanmaya girişen ayırımcıları en çok şaşırtan şey, “Başkent” dedikleri Diyarbakır’da hiç bir olay çıkmamasıydı!.. (30)
Gaziantep, Urfa, hatta Hakkari’de bile sokağa dökülen olmadı.
Esas olaylar, aslında “bir kasaba niteliğine bile ulaşamamış” Şırnak ilinde idi… Şehirleşen kişinin Devlet’le alıp veremediği yoktu.
2007 Nevruz Bayramı’nda da Kürt bölücüler 1-2 yıl öncesi topladıklarının beşte birini bile toplayamadılar. Güneydoğu’da değil, İstanbul’un gecekondu semtlerinde olay çıkardılar. İşte bu “Nevruz Ayaklanması” teşebbüsü bile bizi doğrulamaktadır.
Irak’ta 1992 Kürt seçimlerinde binbir hile ile “eşit” sonuç çıkartılması; bir tarafın daha çok oy alması halinde, çıkacak çatışmalardan korktukları içindi.
Seçim yapıldı, sözde bir hükümet kuruldu ama, hiç bir şey değişmedi… Köroğlu bile, dağlarda bu Kürt hükümetinden daha düzenli bir hayat tarzı sağlamıştı!..
Daha önce de dedik, göçebenin aşiret düzeni olur, devleti olmaz!..
Patikası olur, yolu olmaz!..
Eşeği olur; treni, uçağı olmaz!..
Şeyhi, şıhı olur; okulu, üniversitesi olmaz!..
Kaçakçısı olur, ihracatcısı olmaz. Saracı olur, sanayicisi olmaz!..
Eşkiyası olur, ordusu olmaz!…
Onun içindir ki, Iraklı Kürtler, Amerika’nın, hatta bütün Batı Avrupa’nın desteğine rağmen hâlâ düzenli ordu kuramadılar!… Üstelik sık sık aşiretler birbirinin gırtlağına sarılıyorlar!..
Çünkü Barzani’nin Kürtleri ile Talabani’nin Kürtleri birbirinden farklıdır!… Bir araya gelmeleri Türkler ile bir araya gelmelerinden daha zordur! Übtelik Barzani’nin aşiretinin Yahudi kökenli olduğu bilinmektedir. Ayrıca sadece Irak’ta 30 ayrı Kürt aşireti vardır. Barzani ve Talabani’yi A.B.D., Batı Avrupa, İsrail desteklemese, Özal gibi kendini bilmez Türk politikacılar onları adam yerine koymasa, adları bile duyulmazdı!..
Bölücü Kürtler’in kaderi Rumlar’a, Ermeniler’e benzer. Hayatları boyunca Batılı emperyalistlere uşak olmaya mahkûmdurlar. Yunanistan, Ermenistan gibi bir devlet kursalar bile!..
Bütün bunlardan ders alıp şehirli toplum düzenine ayak uyduran “Kürt” vatandaşlarımızın, bir eziklik duymasına sebep olmadığı gibi; bu kişilerden bizim de korkumuz yoktur!.
Yeter ki, bir “devlet kurma” iddiasıyla silaha sarılanları desteklemesinler!… Gazi olayları (1996) gibi ayaklanmalara katılmasınlar!.. Yabancı ülkelerin onları daha kolay yutmalarını sağlıyacak bir bölünmeye hizmet etmesinler!.. Gafil politikacılar yüzünden bölgeyi sarmış olan misyonerlere, ayjanlara kanmasınlar!
Ve bilsinler ki, bizim “Kürt” vatandaşlarımızı öldürenler TÜRK değil, “onları kurtaracağını” öne süren yabancı maşası KÜRT AYIRIMCILAR’dır!..
Herkes PKK’yı biliyor… Ama bakın, Emniyet Genel Müdürlüğü’nün sitesinde DHKP/C, TKP/ML-TİKKO ve MLKP gibi diğer Kürt bölücü terör örgütlerinde yaşanan bazı olaylar nasıl sıralanıyor:
– Yaptıkları en ufak harcamalardan dahi militanlarından hesap soran örgütün üst düzey sorumlularının yurt dışında zevk-ü sefa içinde yaşadıklarını,
– Örgütün üst düzey elemanları arasında her türlü ilişkinin serbest olmasına rağmen, alt düzey elemanlar arasında duygusal ilişkilerin büyük cezalara sebep olduğunu, itiraz dahi edemediklerini,
– Yaptıklarının boş olduğunu ve kendilerinin kullanıldığını anlayarak örgütten ayrılmaya karar veren örgüt mensuplarının ‘iş birlikçi, hain ve şerefsiz’ olarak suçlandığını, öldürülme korkusuyla bu zor şartlara katlandığını, (Bu ve benzer konular KURTLAR VADİSİ PUSU ve TERÖR dizilerinde çok güzel işlenmişti.)
– Gençleri, sözde uyuşturucudan koruma propagandaları yapan Dev-Sol örgütünün, bizzat gelir temin etmek amacıyla 1980 yılı ilkbaharında örgüt liderlerinden P. G., E. C. ve A. T. vasıtasıyla yurt dışına 4 kilogram eroin sevkıyatı yaptığını,
– Dev-Sol örgütü üst düzey yöneticilerinden P.G’nin, örgüte maddi destek sağlamak için uyuşturucu madde ticaretinden elde edilen örgüte ait 400 bin frangı çaldığı gerekçesiyle terör örgütü elebaşı tarafından 11 Temmuz 1991 tarihinde Paris’te öldürtüldüğünü,
– Dev-Sol terör örgütü liderinin Fransa’daki cezaevinden tahliyesi sonrasında uyuşturucu trafiğinin hızlandığını, uyuşturucu trafiği ve mafya ilişkilerinin örgütün diğer kadrolarından gizlendiğini,
– Dev-Sol terör örgütüne yönelik 27 Temmuz 1993 tarihinde yapılan operasyonda yakalanan S.Ö’in ikametinde 2 bin 65 gram esrarın yakalandığını,
– DHKP/C’ye yönelik 12-25 Eylül 1995 tarihlerinde İstanbul’da yapılan operasyonlarda yakalanan 6 şahısla birlikte 500 gram esrarın ele geçirildiğini,
– DHKP/C’ye yönelik 18 Nisan 1995 tarihinde İstanbul’da yapılan operasyonda R.T’nin 10 kilogram eroin ile yakalandığını, R.T. ve C.T’nin, terör örgütü liderinin talimatları doğrultusunda yurt dışına uyuşturucu madde götürdüklerini, elde edilen para ile örgüte silah alındığını,
– DHKP/C terör örgütü içerisindeki faaliyetlerinden dolayı İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nce 3 Aralık 1997 tarihinde yakalanan S.Y’nin ifadesine göre, örgütsel eyleme çıktıklarında ve örgüt adına para toplamaya giderken örgüt mensuplarının devamlı olarak uyuşturucu madde kullandıklarını,
– İstanbul Sabancı Center’da 9 Ocak 1996 tarihinde Özdemir Sabancı ve iki kişiyi öldüren DHKP/C örgüt mensuplarından İ.A’nın 5 ay süreyle saklandığı evde, ev sahibinin baldızına tecavüz ettiğini,
– 28 Mayıs 1998 günü yakalanan DHKP/C örgüt mensubu E.G’nin birlikte kaldığı hücre evinde içki alemi yapan örgüt mensuplarının kendisine tecavüz etmek istemeleri üzerine evden kaçtığını,
– Tokat kırsal alanında faaliyet yürüten TKP/ML terör örgütü mensuplarından 15 yaşındaki terörist kıza, örgüt içerisinde tecavüz edildiğini,
– Sivas-Tokat kırsal alanında faaliyet gösteren DHKP/C terör örgütü mensubu S. G’nin kırsal hayata dayanamayıp, şehre dönmek istemesi sonucu örgüt tarafından öldürüldüğünü, örgüt yayını Kurtuluş gazetesinde ‘düşmanla çatışmanın şiddetli olduğu bir esnada, düşman saflarına geçmek istediği için öldürüldü’ şeklinde yalan haber yazıldığını,
– 1996 yılı sonu ve 1997 yılı başlarında, Sivas-Tokat kırsalında faaliyet gösteren 31 DHKP/C terör örgütü mensubundan 9’unun örgütten firar ettiğini,
– Kışı Karadeniz kırsal alanında sığınakta geçiren örgüt mensuplarından M.Y’nin ayaklarının donması üzerine sağ ayağının 4, sol ayağının ise 1 parmağının DHKP/C sözde grup komutanı S.Y. tarafından demir testeresi ile kesildiğini,
– Tunceli kırsal alanında faaliyet yürüten DHKP/C örgüt mensuplarından S. B’nin örgütten ayrılmak istemesi üzerine hainlikle suçlanarak cezalandırılmak amacıyla çizmelerinin içine kar doldurulduğunu, ayaklarının soğuk suda bekletilerek dondurulduğunu ve tuvalet ihtiyacını gidermeme cezası verildiğini; bunun üzerine soğuktan donan ayak parmaklarının dışkı içerisinde uzun süre kalmasından dolayı çürüdüğünü, çürüyen parmaklarının da makasla kesildiğini,
– MLKP terör örgütü mensuplarının, A.A. ve T.A. isimli örgüt mensubu arkadaşlarını, İstanbul yakınlarında ormanlık alanda iki gün süresince işkence ederek sorguladıklarını ve silahla öldürdüklerini,
– Tunceli kırsal alanında faaliyet yürüten TKP/ML-TİKKO’nun 10 mensubunun, örgüt mensubu arkadaşları tarafından işkence yapılarak sorgulandığını, bazılarının işkenceye dayanamayarak öldüğünü, bazılarının da işkence sonrası silahla öldürüldüğünü,
– TKP/ML terör örgütü Merkez Komitesinin almış olduğu infaz kararı doğrultusunda, Tunceli ili Mazgirt ilçesi Aşağıoyumca köyünde 8 yaşındaki S.K. isimli çocuğun örgüt mensupları tarafından öldürüldüğünü,
– 1999 yılında TKP/ML-TİKKO’ya katılan ‘Savaş’ kod isimli örgüt mensubunun örgüt içinde huzursuzluk çıkardığı gerekçesiyle ajanlıkla suçlandığını, örgüt mensupları tarafından 2 gün sorgulandığını ve 3 örgüt mensubu tarafından öldürüldüğünü,
ve çoğunlukla ERMENİ kökenli Kürt bölücülerden oluşan TİKKO örgütünün benzer faaliyetlere devam ettiğini biliyor muydunuz?
Aslında bu ülkede yaşayan herkes için, hasmımız müşterektir ve onlardır. Ama ne yaparlarsa yapsınlar, terörle bu ülkenin insanını birbirinden koparamıyacaklardır!..
BU TERÖR MUTLAKA ÖNLENECEKTİR!..
Şemdin Sakık’ın, Abdullah Öcalan’ın yakalanması, gerek TİKKO, gerekse PKK mensuplarının öldürülmesi, bunun en büyük göstergesidir!
Diyorlar ki, “Mücadele 30 yıldır sürüyor, bitmedi.” Bitmedi, ve bitmez!.. Çünkü emperyalist hıristiyan Batı’nın TÜRKİYE üzerindeki emelleri bitmedi! Onlar, TÜRKİYE’yi istedikleri kadar küçültünceye dek her türlü ayırımcı faaliyeti destekleyeceklerdir. Terörün devam etmesi, ayırımcı Kürtler’in haklı olmasından, PKK veya TİKKO’nun başarısından değil; dışardan gelen desteğin sürekli olmasındandır. Dağdaki PKK’lıya Irak’tan gelen Amerikan uçağı yardım attıkça, terör bitmez! Ama başarıya da ulaşmaz!
Bir defa unutulmamalıdır ki, ister İran’da 2. Dünya Savaşı sırasında kurulmuş olan kukla Mahabat Cumhuriyeti olsum, ister ABD-İran destekli Molla Mustafa Barzani ayaklanması olsun; yabancı uşaklığı ile “bağımsızlık” sevdası olmıyacağını tarih göstermiştir.
Bunların her ikisi de arkalarındaki destek çekilince kâğıttan kule gibi yıkılıvermişlerdir. Bugün tek süper güç olan A.B.D.’nin Kuzey Irak’ta kurmaya çalıştığı devletin akıbeti de budur!.. Ama yine de kurdurmamak için her türlü çaba gösterilmelidir!.. Çünkü ezeli düşmanımız A.B.D.’nin esas amacı TÜRKİYE’nin doğusunu da bölüp orada büyük kukla bir kürt devleti oluşturmak, buna mukabil TÜRKİYE’yi küçültüp zararsız hale getirmektir.
Yıllardır TÜRKİYE’nin atılımlarını önlemek için PKK’nın sırtını sıvazlıyan, esrarını alıp kendi halkını zehirliyen, sonra da karşılığında silah veren Batılılar, sıkıyı görünce Öcalan’ı da, onun etrafındakileri de kirli mendil gibi bir kenara atıvermişlerdir.
Artık hangi aklı kıt inanır ki, kurduğu 200-300 kişilik çeteler ile, 8-10 roketatar, 3-5 havantopu ile; 700.000 mevcutlu F-16’lı, Kobra’lı, bilgisayarlarla donatılmış tankları, topları olan TÜRK ORDUSU’nu alt edebilirler?.. Dağdan inenler, bağdakini kovabilir mi?..
8 yıl İran’la savaşmış, ABD tarafından 2. Dünya Harbi’nde atılandan daha fazla bomba ile yıpratılmış Irak, Batılıların kışkırttığı Kürtler’i işgal ettikleri şehirlerden bir haftada çıkardı, ta sınıra kadar da kovaladı. Üstelik güneyde Şii isyancılarla uğraşırken!..
TÜRK ORDUSU elbette ki çok daha iyisini yapmaya muktedirdir.
Karşısındaki çete de artık bırakın şehir işgal etmeyi, korucu köyü basacak güçte bile değil!..
Zaten eskiden de nerede savunmasız ev var, karakol var onu basıyor; otobüs, kamyon yolu kesiyordu. Şimdi onu bile yapamıyor, sadece yollara mayın döşeyip saklanıyorlar. Karakollara uzaktan roket atıp kaçıyorlar.
Yıllardır “ordulaşma”dan, “50.000’lik militan güç”ten söz edenler, hiç bir seferde aynı yere 200 silahlı kişi bile toplıyamadılar!.. Toplıyamazlar da!.
Bütün saldırılar 20-50, taş çatlasa 100-150 kişilik gruplar ile yapılabilmekteydi!…
Buna rağmen bizim sözde yetkililerimiz hep 10.000-15.000’e varan rakamlar vererek milletimizin moralini bozdular… Hiç öyle olsa, PKK’lılar 14 yıldır kuş uçmaz, kervan geçmez dağ başlarında dolaşırlar mıydı? Salak yetkililerimiz bugünlerde 6000 militandan söz ediyor, onlar da hemen kabul ediyorlar!.. Demek ki, çok daha azlar!.. Bizim tahminimiz Irak’ta 1000 kadar silahlı militan var. TÜRKİYE’de şehir ve köylerde de 1000 kadar sempatizan-militan var, bunlar öyle silahlı değil, ama eline tabanca verirsen, gidip kovboyculuk oynar gibi sağa sola ateş edebiliyor.
O yüzdendir ki, hiç bir zaman şöyle muntazam bir birlikle çarpışma cesaretini gösteremediler!
Şimdi ise kolları, kanatları kırılmış, perişan durumu düşmüşlerdir.
Kaldı ki, bir tek TÜRK köyü ezkaza elden çıksa, düşmanın eline geçse; bütün ANADOLU TÜRKÜ kadını-erkeği, genci-ihtiyarı nacak, orak, satır, balta ne bulursa kapar, o köyü kurtarmaya koşardı!..
Başımızdaki beceriksiz politikacıların, cibilliyetsiz aydınların, ve para için vatanını bile satmaya hazır işadamlarının bilmediği işte budur!..
Zaman zaman aralarından “Canım, hiç Hakkâri’ye gittiğimiz mi var?.. Verelim, gitsin!.. Şu terör de bitsin!” diyenler çıktı!… Tıpkı Kıbrıs’a yaptıkları gibi!..
Bu kansızların farkında olmadığı husus, böyle vermekle kurtulmanın mümkün olmadığıdır!.. Vermek, tabiri mazur görün, tecavüze uğramış zavallı bir kadının haline benzer!.. Bir kere verdiniz mi, gelen ister, giden ister!.. Bir daha yakanızı kurtaramazsınız!..
Biz bir kere toprak vermişiz, sonra 300 yıl hep toprak vermişiz!.. Hiç yakamızı bırakmamışlar!… “Şimdi Kıbrıs’ı ve Güneydoğu’yu istiyorlar” derken… bir de gördük ki, Fener Rum Patriği çıkmış İstanbul’un göbeğinde Vatikan tarzı bir bağımsız Rum Ortodoks devleti istiyor!
O da yetmedi, İstanbul ile birlikte Trakya ve Marmara bölgesini içine alan bir özerk eyalet isteniyor… Rahmi Koç ta bunun başını çekiyor!..
O da yetmedi, gene Rum papazlar Trabzon’a baskın verip orada Rum Pontus devleti ilan etmeye kalktılar!.. A, bir de baktık ki, gene başlarında Rum Patrik ile Rahmi Koç var!..
Sonra Tokat , Amasya taraflarında DHKP-C militanlarının faaliyeti ortaya çıktı. Amaç ülkeyi Ordu’dan Adana’ya inen bir hatla ikiye bölmek!… Yani Türkleri sadece İç Anadolu kalacak!..
Aslında bu hainlerin hepsini Abdullah Öcalan ile birlikte aynı hücreye koymak, sonra da aynı sehpada sallandırmak gerek!..
Ama biz esas tehlikeye dikkat çekelim.
Şimdi Avrupa ve A.B.D. “Size APO’yu verdik.. Artık siz de Kürtler’e bağımsızlık verin, Ermeni soykırımını, Patrik bozuntusunun ekümenliğini tanıyın, sizi Avrupa Birliği’ne alalım,” diye karşımıza çıkacak, ve bizi hem diplomatik yoldan, hem de ekonomik yönden sıkıştıracaklardır!.. Sıkıştırmaya başladılar bile!.
KİMSEYE BİR TEK VİRÂNE KÖY BİLE BAĞIŞLANMAZ! DEĞİL KÖY, ÇAKIL TAŞI BİLE BAĞIŞLANMAZ!.. BAĞIŞLAMAYA KALKANIN LEŞİNİ YERLERDE SÜRÜKLERİZ!
BU BÖYLE BİLİNE!..
____________________
(28)- Hatırlanacağı üzre İRAN Hükümdarı ŞAH İSMAİL öz-be-öz Türk’tü! Türkçe yazardı, HATAYİ mahlasını kullanırdı:

Hatayi hal çağında
HAK gönül alçağında
Bin KÂBE’den yeğrektir
Bir gönül al, çağında
Hatayi işin düşer
Gelip gidişin düşer
Dişleme çiğ lokmayı
Yerine dişin düşer!
 

tarzındaki şiirleri hâlâ Anadolu’da gönülleri titretir…
Zaten İran Perslerden, Sasanilerden sonra; Şah Rıza Pehlevi’nin babası Rıza Şah’a kadar hep TÜRKLER tarafından idare edilmişti.
(29)- Dr. Kasımlo’nun “İran Kürdistanı Demokrat Partisi Tarihinden Kısa Bir Özet” adlı yazısında Şah Rıza Pehlevi’nin Reşit Yasemi adlı kişiye “Kürtlerin Fars olduğu”na dair kitap yazdırdığını alaylı bir dille belirtmektedir. (Deng Dergisi, Sayı 16, 1991)
(30)-Kürt ayırımcılardan biri, 1992 Nevruz ayaklanmasının diğer illere yayılmamasına şöyle hayıflanıyor:
“Şimdi Botan’da (Türkler tarafından) katliam yapılıyor!..”
“Kuzey Kürdistan’ın diğer illerindeki tepkiler yetersiz!… Diyarbakır, Gaziantep, Elazığ suskun!..” (Newroz Dergisi, sayı 6, 1992, sf. 16)
Tabii suskun!.. Biz ne dedik?.. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun çoğu TÜRK’tür!.. Kürt olan da bölünmek, ayrılmak istemez!..

KÜRT AYIRIMCININ DİLİNİN ALTINDAKİ BAKLALAR

KÜRT AYIRIMCININ DİLİNİN ALTINDAKİ BAKLALAR

Ülkemizde Kürt ayırımcılar sanki bugüne kadar yokmuş gibi “Kürt-Türk kardeşliği”, “eşit haklar”, “siyasi çözüm”, “yeni bir cumhuriyet” diye ortalığı toza dumana boğuyorlar.
Kullandıkları bazı kelimelerin mânâsı da, bizim bildiğimiz gibi değildir!..
Mesela “AYDIN” kelimesi, bunların dilinde “DİNSİZ” demektir!… En “aydınlanmış”ları, Turan Dursun idi… Ona “Aydınlanma Savaşcısı” derlerdi!… (Yüzyıl Dergisi, sayı 6, 1990)
Hem dinsiz, hem sonuna kadar Batıcı oldunuz mu, Türklüğü, müslümanlığı kötülediniz mi, Ermeni ve Kürt soykırımını kabul ettiniz mi, Fener Patrikhanesi’ni ekümenik saydınız mı, Kıbrıs’ı ve ve Güneydoğu’yu vermeye hazır oldunuz mu; Çetin Altan, Mehmet Altan, Ahmet Altan, Oral Çalışlar, Mehmet Ali Birand, Orhan Pamuk gibi “aydın”sınızdır… O yüzden Kürt bölücüler her fırsatta “aydınlar”dan destek isterler, ve her zaman da bulurlar. TÜRKİYE’deki TÜRK olmayan en “aydın” kurumlar KESK, Tabibler Odası ve Eğitim-Sen’dir. Bunlar bölücü Kürtler’in kontrolundadır. Olur olmaz zamanlarda bildiri yayınlar, eylem yaparlar!
“İLERİCİ” ise, eskiden “SÖZDE SOSYALİST” demekti, şimdi pek kullanılmıyor.
“DEMOKRAT” kelimesi, “BÖLÜCÜLÜĞE SES ÇIKARTMIYAN” anlamına gelir.
Demirel’in kullandığı “kürt kimliği” ifadesi ile Kasımpaşalı Tayyip’in kullandığı “kürt sorunu” bölücülükten başka bir işe yaramayan, hiç bir tanımı olmayan kavramlardır.
Nedir “kürt kimliği?… Bilen varsa, beri gelsin!.. TÜRK kimliğinden farklı nesi var bu ülkede?..
Nedir “kürt sorunu”?… Bilen varsa, beri gelsin!.. Bölücülükten, “Kürdistan” dedikleri Güneydoğu Anadolu’yu Türkiye’den koparmaktan başka, ne gibi özelliği var? Kasımpaşalı Tayyip “kürt sorunu, benim sorunum” derken, Türkiye’yi bölmeyi mi vazife edinmiş oluyor?
Aslında bölücülerin bir kısmı bu ülkeden kopmak isterken, bir kısmı da Türkiye Cumhuriyeti’nin yapısını değiştirmek amacında!.. Bunlar Atatürk’ün “TÜRK Devleti’ni kuran herkese TÜRK denir” anlayışından uzaklaşıp bu devletin TÜRK-kürt ortak yapısına sahip olmasını istiyor.
Gerçek şu ki, şimdi bile Kürt asıllılar, nüfusun ancak %10’unu teşkil ederken, Devlet idaresinde, sendikalarda, odalarda, belediyelerde bu oranın çok üstünde temsil edilmekte, üstelik pek yatkın oldukları mafya ve suç dünyasındaki güçleri Türkler’e kan kusturmaktadırlar!.. Pazarlardan, otopark yerlerine; ihalelerden gecekondu semtlerine kadar!…
Bir de Devlet’in TÜRK-kürt “demokratik” Cumhuriyeti’ne dönüştüğünü düşünün!…
Ha, sahi!… Söylemedik, değil mi? Onların ağızlarındaki “demokratik cumhuriyet” bu anlama gelir!.
En çok yanıltan ifade ise, “YURTSEVER”dir!… Çünkü bu kelime tamamen ters anlamda kullanılır. “TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NE DÜŞMAN, BAŞKA BİR YURT PEŞİNDE OLAN” demektir!…
Zaman zaman “yurtsever avukat, yurtsever öğretmen, yurtsever politikacılar” adına açıklamalar yapılır!… Bu kişilere bizim vereceğimiz ad, ancak “VATAN HAİNİ” olabilir.
“Halkların Kardeşliği” safsatası da böyledir. Kürt bölücüler sık sık yaptıkları gösterilerde bir yandan “Yaşasın Halkların Kardeşliği” diye bağırırlar, öte yandan “kardeş”lerinin üzerine, dükkânlarına, otomobillerine, otobüslerine molotof kokteyli atıp yakarlar, taşlarla camları tahrip ederler.
Eğer Türkiye’de “halkların kardeşliği” denen şey, ezelden varolmasaydı, biz yıllardır birbirimizi yer dururduk, bugünde ortalıkta bir tek “kürt” kalmazdı!
Ama öyle olmamıştır. Dış tahrikli isyanlara rağmen, Türkiye’nin her tarafında Kürt asıllılar 1. sınıf vatandaş muamelesi görmüş; hatta nüfus oranına ve vasıflarına göre hak ettiklerinden daha fazla mevki sahibi olmuşlardır.
Eğer bir ayırım ve bir düşmanlık başladıysa; bunun sebebi TÜRKLER’i, TÜRKİYE CUMHURİYETİ’ni kendine düşman gören, “halkların kardeşliği(!)” adına hepimize ait bu kurum ve yerlere saldıran teröristlerdir!..
“Kürt kimliği”, “Kürt Sorunu”, “Kadın Özgürlüğü”, “Ana Dilde Eğitim”, “Eyalet Sistemi”, “Yerel Yönetimlerin Güçlendirilmesi”, “Sivil Toplum Kuruluşları” da bu bölücülük faaliyetinin bir parçasıdır. “Globalleşme”, “Yeni Dünya Düzeni”, “Kopenhag Kriterleri”, “İnsan Hakları”, “AB Standartları”, “28 Şubat Süreci”, hatta “Özelleştirme”, “Şeffaflaşma” hep DEVLET’in zayıflaması, bölücülerin güçlenmesine yaramıştır.
Şu halde sakin bir ortama dönmenin yolu, ayırımcıların bu çürümüş sakızı çiğnemek yerine, terör ve şiddet olaylarından vazgeçmeleridir!…
Aksi takdirde terörü önlemek bize düşer.. Neler yapılması gerektiğini de TEDBİRLER yazımızda anlattık.
Ancak Kürt ayırımcılar böyle caydırıcı uygulamalardan korktukları için, sık sık “kardeşlik”ten dem vururlar. Kastettikleri, kendileri ne yaparlarsa yapsınlar; banka da soysalar, yol da kesseler, adam da öldürseler; TÜRKLER’in ses çıkartmamasıdır!..
Yoksa, hâlâ bile yıkamadıkları gerçek kardeşliği kastetmiyorlar!… Bizler Türk-Kürt ayırmadan Güneydoğu’daki bütün vatandaşları eşkiyadan korurken; onlar bırakın Türk “kardeşleri”ni, kendi insanlarını yok ediyorlar!..
Ayırımcılar kendilerine engel olunmasını önlemek için 1990’lı yıllarda “Askere gitmeyin!.. Akan kanı durdurun!..Çocuklarınızı askere gönderip onlara kıymayın!.. Sokak infazlarını durdurun!.. Türkler’in kurtuluşu ancak Kürtler’in kurtuluşuna bağlıdır!” gibi cümleleri sık sık tekrarlarlardı.
Üstelik bu ifadeleri “Biji Apo!.. Kürdistan Faşizme (yani Türkler’e) mezar olacak!.. Vur gerilla vur, Kürdistan’ı kur!..” sloganları ile beraber kullanılırdı!…
Bunların saçmalığı ortada olduğu için, kimse üzerinde durmazdı. Bu zavallı ayırımcılar da karşılarındaki aptal zannettikleri için, amaçlarına ulaştıklarını sanırlardı.
Ama biz üşenmeden soracağız: “TÜRKLER askere gitmesin,” diyeceklerine, “Ey ayırımcılar, oğullarınızı, kızlarınızı zorla dağlara göndermeyin. Nasıl olsa ölüyorlar, veyahut kaçıp teslim oluyorlar. Üstelik bir de göklere çıkarttığımız PKK’nın ne ilkel bir yapısı olduğunu itiraflarında açıklıyorlar, ırza tecavüzleri anlatıyorlar, bizi rezil ediyorlar” deseler, daha iyi olmaz mıydı?.. Kan dökülmesi daha kolay önlenmez miydi?..
Şimdi de benzer bir politika uyguluyorlar. “Silahlar bırakılsın”mış!… Önce PKK bıraksa ya!. Devlet’in askerinin, polisinin eşkiyaya karşı silah bıraktığı hangi ülkede görülmüş?..
Bu saçma teklifi 15-20 aydın bozuntusu Kasımpaşalı Tayyip’in Başbakanlık makamına götürüyor, hiç bir resmî hüviyeti olmadan!… Başbakan bozuntusu da onları dinliyor ve “hemfikir” olduklarını açıklıyor, sonra da Diyarbakır’a gidip 800 kişilik küçük bir meraklı karşısında “tarihi” açıklamalarını yapıyor!.. Tıpkı kendini bilmez Özal’ın 90’ların başında “Kürt sorununu mutlaka çözeceğim” demesi gibi!… kendi icat ettiği sorunu kendi çözemedi tabii ki!..
TÜRK askeri silah bıraksın da, onlar daha kolay adam öldürsünler!.. Bunu mu istiyorsunuz?..
MÜMKÜN DEĞİL!.. Eli silahlıya gül atılmaz!.. Kurşun bile az gelir!.. Bomba gerek, roket gerek!… Bire bin katıyla cevap vermek gerektir.
Çok şükür ordumuz bu anlayışı benimsediği için terör dağlarda hızını kesti.
– “Sokak infazları dursun” dediklerini duyan da, asker-polis elinde silah yolda masum çocukları, yaşlı insanları, eli fileli kadınları durdurup, ensesine silah dayıyor, kurşunu basıyor sanacak!..
Sokakta, örgüt evinde öldürülenler arasında 10-15 kişinin kaatili olmayan var mı?.. 15-20 yeri yakmış, yıkmış olmayan var mı?..
Elinde silah, belinde bomba, evinde dinamit çıkmayan var mı?..
Öyleyse bu kaatillerin öldürülmesi, onları kiralıyanlardan başka kimi üzebilir ki?..
Böyle bir kişiyi canlı yakalamak için polisin “TESLİM OL!” çağrısından başka yapacağı yoktur!.. Bundan sonraki her şey onunla ilgili değil, ÇEVRE HALKININ GÜVENLİĞİ ile ilgili olmalıdır!..
YOKSA BU NİTELİKTEKİ BİRİNİ HER TÜRLÜ UYARIYA RAĞMEN, DİRENDİĞİNDE SAĞ YAKALAMAYA ÇALIŞMAK, YENİ CANLARA MAL OLABİLİR!..
HİÇ BİR ZAMAN BU RİSK GÖZE ALINMAMALIDIR!..
PRENSİP “MASUMLAR ZARAR GÖRECEĞİNE, TERÖRİSTLER YOK EDİLSİN!” OLMALIDIR!..
Ama son çıkan Ceza Kanunu’na İnfaz Kanunu’na, bilmemne kanununa bakın!… Bu dediklerimizin tam tersi yapılıyor!.. Teröristin üzerine kurşun sıkmak şöyle dursun, neredeyse yakalandığında altına kırmızı halı serilerek karakola götürülecek!.. TÜRKİYE’yi bölmeden rahat etmeyecek olan Avrupa Birliği’nin sayesinde!
-“TÜRKLER’in kurtuluşu Kürtlerin kurtuluşuna bağlı”ymış!.. Bu anlayışa göre TÜRKLER işi gücü bırakıp, Kürtler’in doğudaki 20 ili alıp gitmeleri için elinden geleni yapmalıymış!.. Ancak ondan sonra refaha erebilirlermiş!..
Buna kim inanır ALLAH aşkına?.
BUNUN ancak, TERSİ DOĞRU olabilir!..
Şu anda dünyada TÜRKLER büyük bir atılım gösterdiğine göre; Kürtler’in de kendilerini bu muazzam kütle ile bütünleştirmesi, onların kurtuluşunu kolaylaştırabilir. Geminin burnu selamete gidiyorsa, elbette kıç kamaraları da o istikamete yol alacaktır.
Tekrar tekrar söyleyip kendini Kürt sayan vatandaşlarımızı kırmak istemiyoruz ama, şurası bir gerçek ki, Kürtlük bir millet vasfı değildir. Kendi toplumundan kopmuşluk, dışlanmışlık, dağda veya çölde barınmak zorunda kalmış olmaktır!.. Bu duruma ilk düşen Ortaasyalı Kürt boyundan dolayı bu adı almışlardır ama, aralarında Arap asıllı Kürtler, İran asıllı Kürtler, Ermeni asıllı Kürtler ve Yahudi asıllı Kürtler vardır. Ermenistan’da, İsrail’de ve Irak’ta bunu çok açık olarak görüyoruz.
Ülkemizdeki henüz dışlanmış göçebe zihniyetinden kurtulamamış, bu yüzden de kendini “Kürt” sayan gayrımütecanis bu kitlenin “kurtuluşu”, TÜRKİYEe’den kopup kendi başını belaya sokmak mıdır?… Bunun için; biz TÜRKLER niye gayret sarfedelim ki?..
Böyle bir şeyden ancak “masabaşı” yarı-aydınları yapar!.. Zaten “Verip kurtulalım” diyen de o gafillerdir. Sanki bölgeyi kendileri almış, tapusu kendilerine aitmiş gibi!..
Bu kişilerin İzmir bölgesini “Yunanlar’a verelim de başımız ağrımasın” diyenlerden ne farkı vardır ki?..
TÜRKİYE CUMHURİYETİ’nden başka 500 yıldır hüküm sürdüğü toprakları terkeden bir tek örnek var mıdır?..
Kaldı ki, GÜNEYDOĞU 500 değil, Selçuklular’dan beri 1000 yıldır, Sümerler’den beri 5500 yıldır bizimdir!.. Hatta duvar resimlerine göre 10.000 yıldır!..
Şimdi tekrar soruyoruz: TÜRKLER’in kurtuluşu, neden Kürtlerin bizden kopmasına bağlı olsun?..
Yoksa TÜRKİYE’yi zayıflatmak için Kürt ayırımcıları maşa gibi kullanan Batılılar, “TÜRKİYE’yi ancak Kürdistan’ı sömürecek duruma geldiğimizde, rahat bırakırız” dedikleri için mi sözde aydınlar böyle konuşuyorlar?..
Bırakırlar mı hiç!..
Bıraktılar mı hiç?..
Bizce tek kurtuluş, TÜRKİYE’deki Kürtler’in kendilerini TÜRK saymaları ve samimi olarak “Ne Mutlu TÜRK’üm” diyebilmeleri, ve kendilerini Ermeniler’in, Yunanlar’ın, Yahudiler’in, Amerikalılar’ın, Avrupalılar’ın piyonu, uşağı olmaktan kurtalmalarıdır!… Ermeni Kürdü, Arap Kürdü, Yahudi Kürdü olmak daha mı gurur verici??? Değilse, aslına rücu etmeli ve TÜRK KÜRDÜ olmalıdırlar!.. Çünkü ancak o zaman kendilerine uzun ve şerefli bir geçmiş edinirler, ta Orhun Kitâbelerine, Elegeş Yazıtlarına uzanan muazzam bir geçmiş!…
Ayırımcıların “Eşit hak”tan kasıtları ise, “ülke yönetiminin her katında %50 oranında temsil edilmek”tir.
Halbuki nüfusumuzun ancak %10’u “Kürt” diye bizden koparılmak istenen kişilerden oluşuyor… Güneydoğu’da bile çoğunluk Kürtler’de değil
Politikacılar, yazarlar farkında olmasalar da, oradaki nüfusun en az yarısı Kürtlükle alâkası olmayan insanlar, yani TÜRKLER’den müteşekkildir!.
Bunun en bariz delili 1881 ve 2003 seçim sonuçlarıdır. Kürtleri temsil ettiğini söyliyen HEP ile ortak SHP’nin, DEHAP’ın, Kürtçü SP’nin ve de sürü-sepet kürtçü partı ile bağımsızların aldığı oy sayıları bellidir.!..
1991’de SHP+SP+Bağımsızların %50’nin üzerinde oy aldıkları il sayısı sadece dörttür: Mardin, Tunceli, Batman ve Şırnak… (Bakınız: SEÇİM SONUÇLARI)
Bunlardan Tunceli’nin kendini Kürt saymadığını daha önce belirtmiştik.
Bu şekilde oy verişleri, sadece Dersim İsyanı’ndan bu yana hep muhalefeti desteklemelerinin bir sonucudur.
Diğer üç ilde de SHP’ye oy veren Sosyal Demokrat görüşlü TÜRKLER’in oyu düşülürse, bu oran en az 20 puan düşer.
Zaten 4 ilin toplam nüfusu 1.2 milyondan fazla değildir!.. Çoğu da 1990 sonrası terör dolayısiyle göçenlerden oluşur.
Ne var ki, terör olaylarının büyük kısmı bu illerde ortaya çıkmıştır. Çünkü son göçenler, yaşadıkları gecekondularda teröristlerin yoğun baskısı altındadır… Yani dış merkezler ve ayırımcılar istatistiklerden, bizim politikacılarımızın yararlandığından daha çok yararlanıyorlar. İtalyan gazeteci boşuna Diyarbakır’a Nevruz kutlamaları için gelmedi. (1998)… APO boşuna İtalya’ya kaçmadı!..
1995, 1999, 2003 ve 2008 seçimlerinde HADEP’in, DTH’nin doğuda aldığı oylar da farklı değil!.. 2003’de ülke bazında %5’i bile tutturamadı!.. Hem de bütün kürtçü ortaklarına rağmen Hakkâri, Şırnak, Dıyarbakır gibi illerde belediye başkanlığını kazanmasına rağmen, aldığı oy %50’nin altında!.. Bu ne demektir?.. O illerde dahi kendini TÜRK sayanlar çoğunlukta!..
Bu gerçeğe rağmen, eğer bu “Eşitlik” talebinde ısrar edilirse, Kürtler’in temsil oranı artmak yerine, azalacaktır!..
Çünkü “Kürt” vatandaşlarımız ülkenin en az eğitimli, hatta henüz şehirleşememiş kesimini teşkil etmektedir.
Kimse kalkıp ta yerini bunlara bırakmıyacağı gibi, Kürtler dahi daha seviyeli kişiler tarafından yönetilmek istiyeceklerdir.
Burada talep, “daha fazla eğitim” ve “daha fazla hizmet” olmalıdır.
Yoksa kimse eğitim düzeyi düşük %10’un, ülkede %50 söz sahibi olmasının kabullenileceğini bekliyemez!
Şöhretini Kürt ayırımcılığına borçlu olan yazar İsmail Beşikçi 28.8.1992 tarihli Özgür Gündem gazetesinde “Eşitlik Var mı?” yazısında şöyle diyor:
– “TÜRKİYE’de yaşıyan herkesin TÜRK vatandaşı olduğu, TÜRKİYE’de herkesin devlet bürokrasisinde yükselebildiği, milletvekili, bakan olabildiği vurgulanıyor. ”
– “Burada TÜRK VATANDAŞLIĞI kavramı, TÜRK ULUSU ile karıştırılmaktadır. Türkiye’de doğan herkese TÜRK deniyor… Ancak kendi Kürt kimliğini inkâr edenler her kademede görev alabiliyor!..”
Beşikçi aslında dünyadaki en medeni, en hümanist vatandaşlık görüşünü dile getirdiğinin farkında değil!..
Bir defa dünyanın hangi ülkesine giderseniz gidin, o ülkenin vatandaşı olduğunuzu kabullenmeden, hatta “ihanette bulunmıyacağınıza” yemin etmeden devlet kadrolarında görev alamazsınız!..
Var mı bu kuralın istisnası?.. Bir tek örnek bile gösteremezler!..
En belirgin örnek de Amerika’dır. Aslında Amerikan diye bir millet olmamasına rağmen, dünyanın dört bir yanından gelenler KENDİLERİNİ AMERİKALI SAYDIKLARI TAKDİRDE bu ülkenin vatandaşı olabilirler.
Aslında yine beyaz-protestan-anglo-sakson olmadan kolay kolay devlet kademelerinde yükselemezler ya, neyse!..
Yükselmiş olanlardan bir teki bile çıkıp, “Ben Amerikalı değilim, İtalyan’ım; ben Rus’um, ben Portorikolu’yum” diyemez!… Derhal tepetaklak yuvarlanır, hatta içeri atılır!.. Hele 11 Eylül’den sonra!..
Amerikalı, bir Amerikan milleti olmadığı halde Amerikan vatandaşlığına sarılıyor!.. Ama bu ülkedeki TÜRKLER milli kimliklerinden, “TÜRK IRKI’ndan olma” özelliğinden vazgeçerek; sadece TÜRK VATANDAŞLIĞI ile yetiniyor ve bu imtiyazı “Ben de TÜRK vatandaşıyım” diyen herkes ile paylaşmayı kabulleniyor!..
Başka hiç bir millette görülmeyen bu davranış, ne büyük bir insanlık, ne büyük bir fedakârlıktır!..
Bunu ancak başka bir ülkenin vatandaşlığına geçip te, 2. sınıf insan muamelesi görenler idrak edebilir!.. Hem de bin pişman olarak!..
Türklüğünü unutmuş olan İsmail Beşikçi, eğer “Ben TÜRK vatandaşı değilim, TÜRKLER’e de hizmet etmem” diyenlere, TÜRKİYE CUMHURİYETİ kadrolarında eşit hak, yani %50-%50 bölüşme tanınmasını istiyorsa; ya sayı saymasını bilmiyor, ya da bizi çok saf sanıyor!..
Herkes bilmeli ve kabullenmeli ki, bu ülke sadece TÜRKLER’in değil; ancak TÜRK VATANDAŞI olanlarındır!..
Başka kimse hak iddia edemez!..
Başka kimseye de hak verilmez!…
Gerekirse, kendini TÜRK VATANDAŞI saymıyan bu haddini bilmezlerin elinden, onu TÜRK VATANDAŞI sayan nüfus kâğıdı da alınır, kendini VATANSIZ bulur!…
Silaha sarılana, bizim ellerimiz armut toplamıyor ya, silahla cevap verilir!…
TOPRAK talebinde ısrar edene toprak verilir… ama yerin İKİ METRE ALTINDA!..
BU GERÇEK ASLA UNUTULMAYA!..


DİYARBAKIRLI ZİYA GÖKALP’İN TESBİTLERİ


Aşağıdaki yazıyı çok dikkatle okumanızı rica ediyoruz.
Bakın, Kürt ayırımcıların yıllardır “başkent” diye kurmayı amaçladıkları “Kürdistan”ın merkezi haline getirmeye çalıştıkları Diyarbakır için, Diyarbakırlı ZİYA GÖKALP ne diyor!..
Ziya Gökalp uzun araştırmalardan sonra tesbitlerini, 1922 yılında yazdığı bir makalede şöyle dile getiriyor:
– “Diyarbakır şehrinde oturan halk, ta SELÇUKLULAR ve ARTUKOĞULLARI zamanından beri TÜRK’tür!..”
“Sonradan HARZEM TÜRKLERİ, AKKOYUNLU ve KARAKOYUNLU TÜRKMENLERİ de gelerek bu TÜRKLÜĞÜ arttırmıştır.”
“Şehrin lisanı gösteriyor ki, Diyarbakırlılar TÜRK’tür!..”
“Buradaki kültür, en zengin TÜRK kültürüdür. Folklora dair topladığımız masallar, şarkılar, atasözleri, ilh. buna şahittir!..”
“Diyarbakır’da eskiden beri oturanlar TÜRK olduğu gibi, Bir kaç nesil evvel filan aşiretten yahut kazadan gelerek, buradaki TÜRK kültürüne göre terbiye almış ve ana dil olarak ilk çocukluğunda TÜRK lisanıyla konuşmaya başlamış olan bütün fertler de TÜRK’tür.”
“İlk defa İstanbul’a gittiğim zaman, orada eskiden kalmış fena bir alışkanlığa bağlı olarak bütün Karadeniz halkına Laz, bütün Suriye ve Irak halkına Arap, bütün Rumeli halkına Arnavut dedikleri gibi; bizim gibi doğu vilayetleri halkından bulunanlara da Kürt milliyetini yakıştırdıklarını gördüm.”
“Hakikati bulabilmek için, bir taraftan TÜRKLÜĞÜ, bir taraftan Kürtlüğü tetkike başladım.”
“Diyarbakır şehrinde ana dil TÜRKÇE olmakla beraber, her fert biraz Kürtçe bilir.”
“Lisanda bu ikilik, iki şekilde açıklanabilirdi:
– Ya Diyarbakır’ın TÜRKÇE’si, bir KÜRT TÜRKÇESİ idi…
– Yahut Diyarbakır’ın Kürtçesi, bir TÜRK KÜRTÇESİ idi!..”
“Lisan tetkiklerim gösterdi ki, Diyarbakır’ın Türkçesi; Bağdat’tan Adana’ya, Baku’ya, Tebriz’e kadar uzanan tabii bir lisandan, yani AKKOYUNLU ve KARAKOYUNLU TÜRKLERİ’ne mahsus bulunan AZERÎ lehçesinden ibarettir!.. ”
“Bu lisanda hiç bir sun’ilik yoktur.”
“Diyarbakırlılar’ın sınırlı kelimelerden ibaret olarak söyledikleri Kürtçe’ye gelince, bu lisanın köylerde konuşulan Kürtçe’den farklı olduğunu gördüm.”
“Zaten bir çoğunun bildiği Kürtçe kelimeler “gel, git” gibi bir kaç tabire inhisar eder!…”
“Bu lisanı yalnız Kürtler ile konuştukları zaman kullanırlar. Boşlukları TÜRKÇE kelimelerle doldururlar.”
“Kendi aralarında YALNIZ TÜRKÇE konuşurlar!..”
“Kürtçe Farsça’nın akrabası olduğu halde, dilbilgisi itibariyle hiç ona benzemez!.”.
“Çünkü, Farsça’da bulunmadığı halde; Kürtçe’de hem erkeklik ve dişilik, hem de Arapça’da ve Latince’de olduğu gibi kelime sonunda harf değişmesi vardır.” (Yani Kürtçe kelime açısından olduğu gibi, gramer açısından da Hint-Avrupaî-Samî-Turanî dillerin bir karışımıdır, bu da bölgesel özelliğinden gelir…Yazarın notu)
“Diyarbakırlılar Kürtçe’nin erkeklik-dişilik, harf değişmesi kaidelerini tamamiyle atıp, Kürt sentaksını TÜRK dilbilgisine uydurarak sun’i bir Kürtçe icat etmişler!…”
“Linguistik bakımdan gayet mühim olan bu vakıa, Diyarbakırlıların TÜRK olduğunun en büyük delilidir!..”
“Diyarbakırlılar’ın TÜRK olduğunu ispat eden delillerden birini de mezhep sahasında buldum.”
“Diyarbakır’ın hakiki halkı bütün TÜRKLER gibi Hanefi’dirler… ”
“Kürtler ise umumiyetle Şafi’dirler.”
“Doğu ve Güney vilayetlerimizdeki bütün şehirlerin halkı Kürtçe’yi Diyarbakırlılar gibi bozarak konuşurlar.”
“Hanefi olmak alametiyle de Kürtler’den ayrılırlar.”
“Irkça TÜRK olmadıkları halde, terbiye ve kültür bakımından tamamiyle TÜRK ruhuna sahip; ve saadetlerimiz gibi felaketlerimize de ortak bir çok dindaşımız vardır (Araplar, Acemler gibi).”
“Aldıkları terbiye dolayısiyle bunlar, TÜRK cemiyetinden başka hiç bir millet içinde yaşıyamazlar.”
“Bunları TÜRKLÜĞÜN DIŞINDA saymak, milliyetin ilmi mahiyetini bilmemekten ileri gelir.”
“Dedelerimin Kürt ve Arap muhitinden geldiğini anlasaydım, yine TÜRK olduğuma hüküm vermekte tereddüt etmezdim!..”
“Çünkü MİLLİYETİN YALNIZ TERBİYEYE DAYANDIĞINI sosyal incelemelerimle ANLAMIŞTIM!..”


(Terbiyenin Sosyal ve Kültürel Temelleri, sf.228-232)  

Başka söze gerek var mı?..

YAVUZ SULTAN SELİM VE İDRİS BİTLİSİ

YAVUZ SULTAN SELİM VE İDRİS BİTLİSİ

Kürt ayırımcılar Kürtler adına bir şey yapamayınca, Aleviler adına dövünmeye başlarlar ve hemen Yavuz Sultan Selim’i suçlarlar.
Bölgede daha önce hiç bir Kürt devleti olmadığı gibi, Selçuklular’dan sonra büyük devlet olarak Karakoyunlu ve Akkoyunlu TÜRKMEN devletleri vardı. Akkoyunlular 1469’da Karakoyunlular’ı yıkarak yerlerini almıştı. 1502’de TÜRKMEN Şah İsmail Akkoyunlu devletini yıktı ve 1508’e kadar Maraş’tan Bağdad’a kadar bölgeyi ele geçirdi. Şah İsmail Alevi olduğu için sünni Kürtler zaten onun bölgeye gelmesiyle Osmanlılar’ı desteklemeye meyletmişlerdi. Bu yüzden Çaldıran’da Kürtler’in Şah İsmail’in safında yer almaları zaten mümkün değildi.
Hem Kürtler hem de Aleviler bilmelidir ki, eğer Yavuz Sultan Selim Çaldıran’da galip gelmeseydi (1514), Şah İsmail bölgede hakim olacak, belki Anadolu’da Osmanlılar’ın yerine alacak ve sonunda biz İranlı olacaktık!..
Bugün de Humeyni tipi bir idarenin altında pek çok değerimizi yitirmiş olarak yaşamaya çalışacaktık!..
Şii İran etkisinden çekinen İdris Bitlisi, işte bu sebepledir ki, 25 kadar Kürt aşiretinin Osmanlılar’a bağlanmasını sağlamış, bu yolla aşiretlere de bazı imtiyazlar elde etmişti. Genelde sancaklara hükûmet temsilcisi olarak sipahi tayin eden Osmanlı, fermanlarla bölgede 16 büyük aşiret reisini sipahi yerine “hükûmet temsilcisi” olarak atamış, onlardan vergi ve asker almama gibi haklar tanımıştı. Buna ek olarak, Akkoyunlu devletinin eski teb’ası Türkmen ve Kürt aşiretlerinin bir kısmını BOZ ULUS, bir diğer kısmını da KARA ULUS adıyla gruplandırmıştı. Boz Ulus 75.000 kişiden oluşmaktaydı, kışları Suriye’de, yazları Dersim’de geçirirlerdi. Kara Ulus daha çok Kürt aşiretlerinden oluşuyordu. Van, Diyarbakır, Şahrizur bölgesinde dolaşırlardı. Toplam olarak 400 aşiret reisi birleştirilmişti.
Bu tarihten itibaren KÜRT kelimesinin, DAĞ GÖÇEBESİ anlamında kullanılması yaygınlaşmıştır.
Zaten pek çok ayırımcı da Kürtlerin DAĞLI olduğunu kabul eder. David Mc Dowall, “At the time of the Islamic conquests, the term ‘kurd’ had meant ‘nomad’. From the 11th Century and onwards travellers and historians treated the term as synonymous with ‘brigandage = bandid, robber’,
a view echoed by 19th Century European travellers. By mid 19th Century, it was used to mean tribes people who spoke Kurdish. True, some Kurdish-speaking people had no tribal affiliation whatsoever, living as peasantry or town dwellers, but they were a minority,” diyerek “Kürt” kelimesinin İslam’ın yayılması sırasında “konar-göçer” anlamında kullanıldığını, 11. asırdan itibaren de “haydut, eşkiya, haramî” anlamına geldiğini, bunun 19. yüzyıl Avrupalı gezginlerin eserklerinde de yankılandığını, ancak 1850’lerden sonra “Kürtçe konuşan aşiret halkı” anlamı verildiğini yazar. Ve bu ifadesiyle “kürt” kelimesinin hiç bir zaman bir millet, hatta bir kavmi kastetmediğini belirtmiş olur. (A Modern History Of The Kurds – 1997)
Yavuz Selim bu durumu göz önünde tutarak batıdan DOĞU’ya TÜRKMEN aşiretlerini nakletmiş, onların Kürt aşiretler ile karışarak İran Şiiliğine karşı bir duvar oluşturmalarını amaçlamıştı.
YÜRÜK kelimesi de bu tarihten sonra OVA GÖÇMENİ anlamına kullanılmıştır.
Ne yazık ki, arkasından gelen Kanuni Sultan Süleyman zamanında başlıyan ekonomik sıkıntılar, Devlet’in Doğu ve Güneydoğu Anadolu ile gereği gibi ilgilenmesini önlemiş, bu dağlık bölgedeki TÜRKMENLER zamanla özelliklerini kaybetmişler, ama tam anlamıyla da kürtleşmemişlerdir.
Böylece Celaleddin Harzemşah’ın Zazalarından sonra, TÜRKMEN kökenli Dersimliler ortaya çıkmıştır. Dersimliler kendilerini Kürt saymaz!…
(Dr. Rıza Nur, aynı eser)
İdris Bitlisi’ye gelince, Kürt ayırımcılar tarafından ihanetle suçlanan bu kişi, belki Kürt bile değildir!… Şimdi de her doğulunun Kürt olmadığı gibi!..
İdris Bitlisi pek çok konuda Türkçe, Arapça, Farsça eserler vermiş; ama bir kelime bile Kürtçe yazmamıştır!..
Türkçe’si de sonradan öğrenmiş olamıyacağı kadar düzgündür. (Mehmet Bayraktar, Bitlisli İdris)
Sözün özü, İdris Bitlisi’nin Kürt ayırımcılara ihanet etmiş olması söz konusu olmadığı gibi, Kürt aşiretlerine de bir zararı olmamıştır. Aksine, onlara imtiyaz sağlamış, bu yüzden de doğuya göç ettirilen TÜRKMEN aşiretlerinin bu dağ göçebelerinin serbestisine özenmelerine ve zamanla kürtleşmelerine sebep olmuştur.
Kürt aşiretlere tanınan bu özel haklar Sultan 2. Mahmud zamanına kadar sürmüş, Tanzimat’ın ilanından sonra Osmanlı Devleti Kürtler’den de asker almaya kalkınca, isyanlar başlamıştı!.. Yani isyanların sebebi, “milliyetçilik” falan değildi!.. İmtiyazları korumaktı!
Bu hususun doğruluğunu, aşağıdaki “Ayırımcının Dilinden İsyan ve İhanetler” sayfasında görebilirsiniz!




DERSİMLİ DİYAP AĞA DA TÜRK İDİ!

– “Bizim memleket ahalisi Kürt’müş, orada bir Kürt Hükümeti kuracaklarmış, bunu duyunca kızdım.”
– “Biz Kürt değiliz, biz TÜRK’üz.”
– “TÜRKLÜK tehlikeye düştü. Kurtuluş Savaşı’na katıldım.”
Diyen İlk Millet Meclisi DERSİM MİLLETVEKİLİ DİYAP AĞA’yla, Enver Behnan’ın yaptığı röportaj, 27 Temmuz 1931 tarihli Yeni Gün gazetesinde yayınlanmıştır. Aşağıda aynen naklediyoruz:
– Millet Meclisi’nin ilk azalarından Diyap Ağa’ya Karaoğlan’da rastgeldim. Felâket ve zafer günlerinin bu bir hâtırası olan bu aksakallı ihtiyara yaklaştım. Selâm verdim ve kendimi tanıttım. Ertesi günü Natbantoğlu Hıfzı Bey’le beraber misafir kaldığı Kayseri Oteli’ne gittik.
Otelin avlusunda bu tarihi şahsiyetle karşı karşıya idik. İri ak kaşlarını kaldırdı, mavi gözlerini gözlerime dikti:
— “Oğul, sen beni nereden tanıyorsun?” dedi.
— “Birinci Millet Meclisi’nde Dersim Mebusu idiniz, sizi o zaman tanımıştım.”
— “Aha!.. Unutmamışsın.”
– “Memleketin kurtuluşuna koşanlar hiç unutulur mu? dedim. Sonra ilâve etti:
— “Benden ne soracaksın?”
— “Nasıl mebus olduğunuzu, Birinci Millet Meclisi’nde neler gördüğünüzü, ve hayatınızı soracağım!”
— “Sor ki, söyleyem.”
Sordum… Şunları anlattı:
DİYAP AĞA bugün bir asrı idrak etmiştir, yani tam yüz yaşındadır. İkinci Mahmut zamanında doğmuş, ve TÜRKİYE’deki ilk gazete ile hemtevellüttür. Yani 1831 tarihinde dünyaya gelmiştir. Doğduğu yer ÇEMİŞKEZEK kazasının EĞEREK karyesidir.. Babasının adı SEYYİT HAN, dedesi KAHRAMAN AĞA’dır. Mensup olduğu aşiret FERHAT UŞAĞI’dır. Hayatını DERSİM’in BALIKKAYALI DAĞLARI’nda atlı olarak geçirmiş. FERHAT UŞAĞI’na reis olmuştur. Üç yüz adamı ile dağdan dağa koşmuş, tam bir TÜRKMEN hayatı yaşamıştır. Birçok mücadelelerle girmiş olan bu efsânevî dağ adamı, bin bir ölüm tehlikesi geçirdikten sonra, Sultan ABDÜLHAMİD’in fermanı ile de Dergâh-ı Âli Kapıcıbaşılığı rütbesini almıştır. DERSİM havalisinde teşkilât yapmağa gelen altı Ermeni komitacısını yakalamış ve bunların ellerini ayaklarını bağlayarak Yıldız Sarayı’na yollamıştır.
Bundan sonra bir müddet Nahiye Müdürlüğü ve Mahkeme âzâalığında bulunmuştur. Sekiz defa evlenmiş, on beşe yakın çocuğu olmuştur. Hiçbiri sağ değildir. Bunlar arasında eceli ile ölen yoktur!
— “Ağam. okumak yazmak bilir misin?”
— “Mebus olanda bilmezdim. ALLAH, Büyük Gazi’ye ömür versin. Yeni harfleri öğrendim.”
— “Nasıl Mebus çıktınız?”
— “Gâvur Anadolu’yu sardı. Hepimizi bir düşünce aldı. Din ve diyanet ırz ve namus. TÜRKLÜK tehlikeye düştü. İşittik ki, Erzurum taraflarında can kurtaran bir Paşa çıkmış. Meclis kuracakmış. Onu hep gözledik. Öğrendim ki bu Paşa’nın adı MUSTAFA KEMÂL imiş. Onun büyük yüzünü görmeğe can attım. Fakat o zaman olmadı. Sonra Sivas’a oradan da Ankara’ya gelmiş.”
“Bu zaman bizden iki mebus istedi. Herkes korktu, ihtiyar halimle vatanı kurtaranların yanına koşmayı, hatta başımı bile vermeyi göze aldım.”
“Bana ‘gitme ölürsün.’ dediler. ‘Zaten herkes mahvoluyor, varam, gidem, onlara ulaşam, hep beraber ölek,”’dedim.”
“Benimle mebus seçilen AYAS UŞAĞI aşiretinden ZEYNOZÂDE MUSTAFA AĞA korktu, gelmedi. Ben yanımda bir uşağım, atlara atladık, Elâziz’e geldim. Elâziz’de bana harcırah verdiler. Oradan bir yaylı araba tuttum. Malatya, Sivas, Kayseri yolu ile on sekiz günde Ankara’ya vardım.”
— “Nerede kaldınız?”
— “Taşhan’da bir müddet kaldım, sonra Hacı Bayram’da bir ev tuttum.”
— “Kaç senesinde geldiniz?”
— “1336 senesinde geldim.” (1920)
— “İlk defa Meclis’e nasıl girdiniz?”
— “DERSİM’den tanıdığım HASAN HAYRİ BEY vardı. Beni Meclis’e o götürdü. Kapıdan içeri girince yüreğime bir şevk geldi. Gözüm yaşardı. Burasını mektebe benzettim, kara kara sıralar vardı. Bir sıranın bir köşesine ben de çöktüm. Biraz sonra HASAN HAYRİ BEY, beni dışarı çıkardı. Bir odaya götürdü.”
— “Odada kimler vardı?”
— “MUSTAFA KEMÂL PAŞA, FEVZİ PAŞA, KÂZIM PAŞA vardı. GAZİ PAŞA ile birbirimizin elini tuttuk. ‘Safa geldin Ağa,’ dedi. Beni Paşalar’la tanıştırdı. Yanında oturdum. O dakikada PAŞA’ya gönlüm ısınıverdı. Gözümü, gözlerinden ayırmadım. Bu büyük adamla cenge değil, bastonuma dayana dayana ölüme bile giderdim.”
— “Hiç Millet Meclisi kürsüsüne çıktınız mı?
— “İki kere çıktım. Bir sene geçmişti. Daha MUSTAFA AĞA gelmemişti. Meclis’te onun lâfını ediyorlardı. Anladım ki mebusluktan çıkaracaklar. Kürsüye geldim. Konuşanlar bile sustu. Herkes bana şaştı. Diyeceğimi bekliyorlardı. Dedim ki: ‘MUSBTAFAa AĞA’ya telgraf vurdum, ya gelir, ya gelmez, ola ki gele.’ Hep bir ağızdan bağrıştılar, el çırptılar.”
— “Başka yok mu?”
— Bir kere de LOZAN KONFERANSI sırasında kürsüye çıktım. Aha bizim memleket ahâlisi Kürt’müş, orada bir Kürt Hükümeti kuracaklarmış, bunu duyunca kızdım, kürsüye çıkıverdim. Gene sustular: ‘Lâilaheillâh Muhammedürresullâllah’ dedim. ‘Gerek Şafiî, gerek Hambelî, gerek Hanefî, hepimizin kıblesi birdir. Meclisimiz, kulübümüz, dinimiz, milletimiz birdir. BİZ KÜRT DEĞİL, BİZ TÜRK’ÜZ!.. Hepiniz Lâilaheillâh demişsiniz. Şimden sonra mı, ayrı bir din, ayrı bir millet olacağız?’ dedim. Gene el çırptılar, İsmet Paşa ayakta kürsünün yanına gelmiş, sakalımın dibine yaklaşmıştı. O da coştu, o da el vurdu.”
— Ağam, o zamanlar sizin bir ecnebi kadına aşık olduğunuzu söylemişlerdi?”
— “Aha canım! Ben Meclis’te büzülmüş otururdum. Yukarıya bir gâvur karısı gelmiş, beni görmüş sormuş. Meclis dağıldı, dışarı çıkıyordum. KARABEKİR (PAŞA) kolumdan tuttu beni riyâset odasına götürdü. Hep Paşalar ayakta idiler, aralarında güzel bir kadın gördüm. PAŞA HAZRETLERİ dedi ki: ‘Ağa bu kadın seni sevmiş,’ dedi.”
— “Kadın elimi tuttu. Ben de yüzüne bakarak şu beyti söyledim:




Sev seni seveni, hâk ile yeksan etse de,
Sevme seni sevmeyeni, Mısır’a sultan etse de!

– “Hep gülüştüler. Kadın resmimi istedi. ‘yarın gel, yan yana bir resim çıkarak,’ dedim. Bir daha görünmedi.”
— Ağa, kanunları nasıl yapıyordunuz?”
— Kanun yapmak, tıpkı yayıkta yağ yapmağa benziyor. Çalkalıyorduk, çalkalıyorduk. Yayıktan yağ çıkar gibi kanun da çalkalana çalkalana çıkıyordu.”
— “Bir zaman seyahate çıkmıştınız?”
— Evet. Bir gün Meclis’in kapısı önünde idik. GAZİ PAŞA HAZRETLERİ’ne dedim ki: ‘ALLAH düzenimizi bozmasın, şanımızı arttırsın, kılıcımızı keskin, talihimizi açık etsin,’ dedim. Bunu dediğim zaman gözümden yaş aktı. PAŞA HAZRETLERİ beni kolumdan tutarak otomobiline aldı. Beraberce Eskişehir’e seyahat ettik. ALLAH Büyük Gazi’ye çok ömür versin, çok büyük bir adamdır. Kıymetini bilelim, ne diyem, bana çok şefkat ve muhabbet gösterdi. ALLAH da onun sevenini çok etsin. Bizim Meclisimizde bir duamız, bir de arkadaşlara iman vermemizden başka bir gayretimiz olmadı.”
— “Ankara’yı nasıl buldunuz?”
— “Cennet olmuş, şaştım kaldım. Tanınmaz bir hale gelmiş. Çalışanların gayreti var olsun.”
— “12 sene sonra bu seyahatiniz ne içindir?”
— GAZİ HAZRETLERİ’ni ziyarete geldim.”
— “Arzunuz nedir?”
— “Hey oğul, ihtiyarlıktan çalışamıyorum. Memlekete çok hizmet ettim. Son ömrümde devletimden ve milletimden bir tekaütlük maaşım almağa geldim. Bu işim de olursa mesut olarak memleketime döneceğim!”
Koca aşiret reisi, Dersim milletvekili DİYAP AĞA 100 yaşında, emekli maaşı alıp onunla geçinmeye uğraşıyor!.. Şimdiki kıytırık ve hain milletvekilleri de Leyla Zana gibi, Ahmet Türk gibi, Emine Ayna gibileri hem Oevlet’e söğüyor, hem de ondan bol maaş alıyor!
Muhabirin sormadığı, DİYAP AĞA’nın da anlatmadığı bir olay var… Başarısız asker İsmet Bey’in ALATAŞ mağlubiyetinden sonra Yunan ordusu Polatlı’ya kadar ilerlemiş, top sesleri Ankara’dan duyulur olmuştu. Meclis’te yapılan gizli görüşmede, Fevzi Paşa “Ankara’nın boşaltılacağını, Meclis’in Kayseri’ye taşınacağını” açıkladı. Bunun üzerine DİYAP AĞA elini kaldırıp söz istedi ve şunları söyledi:
“‘Lâfım kısadır!..Beyler, biz buraya kaçmaya mı geldik, yoksa döğüşerek ölmeye mi?”
ALLAH, DİYAP AĞA ile MUSTAFA KEMÂL gibilerine gani gani rahmet eylesin! Kürtçülük taslayıp bu millete ihanet edenlere de lânet olsun!




YAVUZ SULTAN SELİM VE ŞAH İSMAİL OLAYLAR NEDEN BU BOYUTA ULAŞTI?.

Sözüm ona “sosyalist” olan terör örgütleri ise, kelimenin tam anlamıyla 40 parçaya bölünmüşlerdi. Her birinin ortak amacı TÜRKİYE’DEN LOKMA KOPARMAK, ferdi amacı da bu lokmayı bir diğerine kaptırmamak idi.
Mesela DDKD, KAWA, THKO, TİKKO, HALKIN YOLU, HALKIN KURTULUŞU, HALKIN EMEĞİ gibileri “bir Kürt Devleti kurma” gayesinde anlaşırken, bunun “Rus veya Çin, hatta Arnavutluk güdümünde olması” konusunda birbirlerini yiyor, hatta açıkça şöyle diyorlardı:
-“Bizim (solcuların) birbirimizle olan ayrılığımız, sağcılarla olan ayrılığımızdan daha büyüktür. Gerçek düşmanımız Ülkücüler değil, falan sol gruptur.”
Bu görüşü kavramakta zorluk çekebiliriz, ancak ACİLCİLER diye bilinen “sol”(!) grubun esas amacının HATAY’I KOPARIP SURİYE’YE BAĞLAMAK olduğunu bilirsek; o zaman yukardaki cümle anlam kazanır.
Aynı şekilde o tarihlerde APOCULAR diye bilinen PKK’nın ERMENİ terör örgütü ASALA’nın yan kuruluşu gibi faaliyet gösterdiğini, ve esas amacının KÜRT DEVLETİ DEĞİL, Güneydoğu’ya kadar yayılan BÜYÜK ERMENİSTAN olduğunu görürsek; hem FATSA’DAN İSKENDERUN’A kadar çıkan terör olayları bir anlam kazanır, hem de ülkenin gerçekten PARÇALANMA noktasına nasıl getirildiği anlaşılır.

Çok şükür ki, 12 Eylül bu parçalanmayı önledi. Böylece Sovyet hegomonyasının bölgeye yayılmasına mâni oldu. Çin-Arnavutluk zaten gerçekçi değildi. Amerika ise terör olaylarını el altından destekliyerek bölgede ve Türkiye üzerindeki etkisini arttırmak istiyordu. Bunda da muvaffak oldu.
12 Eylül Harekatı, SOVYETLER’e bir darbe indirerek, ABD’nin VİYETNAM bozgununu dengelemiş oldu!.. İnanılmaz gelebilir ama, 10 yıl içinde DOĞU BLOĞU’nun çöküşünü sağladı.
Bunun içindir ki, TÜRK halkı hâlâ 12 Eylülcülere sempati duyar!.. Hem de aydın geçinen ayırımcıların, işsiz kalmış solcu yazarların ve kusurunu itiraf etmekten âciz politikacıların sürekli saldırılarına, ve darbecilerin büyük ölçüde Amerikancı olmasına rağmen!.. Neden?.. Çünkü iç savaşı ve ülkenin bölünmesini önlediler!
Gelelim son duruma…
Kürt ayırımcılar tarafından pek öğünülerek dile getirilen 15 AĞUSTOS l984 ŞEMDİNLİ SALDIRISI, aslında bir KÜRT BAŞKALDIRISI falan DEĞİLDİR!..
Hemen bir kaç gün önce Çukurca’da köy basıp çoluk-çocuk-yaşlı-kadın demeden 14 Kürt köylüsünü katlettiklerini de saklamaya çalışırlar… Şemdinli’de saldırdıkları binalar, hep savunmasız kişilerin bulunduğu evler ve devlet binalarıdır.
Bugün tımarhaneden kaçmış bir deli, eline dedesinden kalma mavzeri alıp, aynı miktarda cana kıyabilir. Nitekim 1991 yılında ABD’de, bir üniversite binasına giren atılmış bir öğrenci, 18 kişiyi öldürmüştü!.. Daha sonra ilkokul çocukları bile benzer katliamlar yapıp sınıf arkadaşlarını, hatta öğretmenlerini öldürdüler… Yani katliam yapmak bir marifet değildir. Bir başarı hiç bir zaman olamaz!
Şu halde 15 Ağustos 1984 saldırısının üzerinde durulması gereken yönü, sonuçları değil, sebepleridir.
Bu olayda iki etken vardır. Birincisi BATI EMPERYALİST DÜNYASI, TAM O TARİHTE ERMENİLER’İ GERİ ÇEKME KARARI ALMIŞTIR!..
Çünkü, Türkiye’yi denetim altında tutmak için 1974 KIBRIS ÇIKARTMASI’NDAN BERİ kullandığı ERMENİ MİLİTANLAR, DÜNYA KAMU OYUNDA çok YIPRANMIŞTI. Ayrıca ERMENİ TERÖRÜ, dünyada HIRİSTİYANLIK açısından da puan kaybına sebep olmuştu. Terörü MÜSLÜMANLAR’ın üzerine yıkmak daha akıllıca olacaktı!
Gerçekten de O TARİHTEN BU YANA dış temsilciliklerimize bir tek Ermeni saldırısı olmamış, ERMENİ TERÖRÜ bıçakla kesilmiş gibi DURMUŞTUR.
Ancak TÜRKİYE’NİN yine de MEŞGUL EDİLMESİ GEREKİYORDU. EMPERYALİSTLER bu sefer gariban KÜRTLER’İ, hem de 4. DEFA, İLERİ HATTA SÜRDÜLER. (Şeyh Sait isyanı, Dersim isyanı ve Ağrı isyanı)
Hem de başta Abdullah Öcalan olmak üzere, kendi içlerindeki hainleri kullanarak!..
Hatta ÖC-ALAN’ın TÜRK’TEN ÇOK “kurtaracağım” dediği KÜRTLER’i öldürdüğü gözönünde tutulursa; kendisinin ARTİN AGOPYAN adlı bir Ermeni kırması olduğu, Ermenilerin öcünü alma amacıyla Kürtlere kurşun sıktığı ortaya çıkar.
APO AGOPYAN, gerçek hüviyetini saklamak için kayıtlı olduğu ilçenin nüfus dairesini yaktırmıştır.
Ancak, Allah ayağına dolamış olacak, Yalçın Küçük’le yaptığı ve el konularak TRT-1’de yayınlanan bir röpörtajında (1993) “Ermeniler ile bir arada yaşadığı”nı itiraf etmiştir.
Apo’nun nasıl başkalarının emriyle hareket ettiğini anlamak için, burnunu bile silmekten aciz bu zavallının; milyarlar harcansa bile elde edilemiyecek top, tüfek, roketatar, mermi gibi malzemeleri nereden bulduğunu düşünmek yeter.
Ayrıca Bakanlarımızın, hatta Başbakanımızın bile vize ile girebildiği ülkelerde Kürt militanların ellerini kollarını sallayarak dolaşmaları Batı dünyasının verdiği desteğin bir başka delilidir.
1984 yılında başlıyan terörizmin ikinci etkeni, dönemin başbakanı ÖZAL’IN, AVRUPA TOPLULUĞU’NA GİREBİLMEK İÇİN İDAM CEZALARINI DURDURMASIDIR!..
Aslında ERDAL EREN’İN İDAMI’yla başlıyan terörist temizliği, 40 kadar eli kanlı teröristin asılmasıyla devam etmiş, 12 Eylül’den kısa bir süre sonra tüm fraksiyon militanlarının gözünü korkutup geri adım atmasına, silah bırakmasına, hatta pişmanlık getirmesine sebep olmuş, ve bu durum 1984 Ağustosu’na kadar vatandaşın HUZUR içinde uyumasını SAĞLAMIŞTI.
Adam öldürmeye kalkan, kendi canını tehlikeye attığını bilirse, elbette ki bir kere daha düşünür!..
KUR’AN’daki “KISASTA SİZİN İÇİN HAYAT VARDIR” âyetinin hikmeti de budur!…
İşte bu kanıbozuklar 4 yıl kılını bile kıpırdatamamışken; hiç bir zaman affetmeyeceğimiz Turgut Özal’ın bu yanlış kararı sonucu, 250 kadar idam cezasının durdurulması, militanlara cesaret verdi. (1984) “Hapisten nasıl olsa kaçarım” diye düşünmeye başladılar.
Üstelik kaçmaya da lüzum kalmadı!. Artık ne yapacağını şaşırmış olan Cumhurbaşkanı Ozal, ANAP’a baskı yaparak 1991 yılında bir af kanunu çıkmasını sağladı. Sayıları 60.000’i bulan kaatiller, caniler, soyguncular, ırz düşmanları, vatan hainleri tekrar suç işlesinler diye sokağa salındılar. Yurt dışından gelen para da işin tuzu biberi oldu, bugünkü durum ortaya çıktı.
Özal bu hatasıyla da yetinmedi. Körfez savaşında “BİR koyup ÜÇ alma” politikası güderken, ağababası Bush’a uyup Saddam’ı “ebedi düşman” ilan etti. Ama Bush gitti, Saddam kaldı. Saddam Özal’ı da yolcu etti!…
Etti ama, bu politika Türkiye’ye gereksiz bir düşman yarattı: IRAK!.. Hâlâ da bu tutumdan vazgeçmiş değiliz.
Özal ayrıca ABD, İngiltere, Fransa ve Almanya’nın Kürt Devleti konusundaki düşüncelerini bilmediği için(!), Güneydoğu’ya bu milletlerden ÇEKİÇ-GÜÇ diye “ayırımcılara destek” bir CASUS KUVVET yerleştirdi. Federasyondan, Kürtçe yayından söz etti. Talabani ve Barzani denilen aşiret reislerine kırmızı pasaport vererek onların adam sayılmasına, IRAK’ın kuzeyinin koptu-kopacak hâle gelmesine yol açan gelişmeleri başlattı.
Anlaşılan odur ki, hırsına gem vuramıyan Özal, Türkiye Cumhuriyeti’ndeki popülaritesinden ümidini kesti, “Bir Kürt Devleti kurayım da, onun başına geçeyim bari” diyerek şahsi emellerine âlet oldu!.. Çok şükür ki, ifadeden korktuğumuz hedeflerine ulaşamadan hayata veda etmek zorunda kaldı.
Özal bu davranışı ile ülkemize tamiri imkânsız zararlar vermiş, 30.000’den fazla insanın ölmesine, 100 milyar dolardan fazla terör masrafına, en az bir o kadar da iktisadi kayba sebep olmuştur. Bunun vebalini elbette öbür dünyada ödeyecektir! Ahırette iki elimiz yakasındadır.
Özal gitti, Demirel geldi, üç-beş oy için “Kürt kimliğini tanıyoruz, dedi. Hangi kimliği itanıdığını bir türlü anlayamadık!.. “Mesut Yılmaz geldi, “Avrupa Birliği’nin yolu Diyarbakır’dan geçer,” diyerek AB’nin TÜRKİYE’yi bölme planına onay verdi… O devrildi, Tayyip Erdoğan geldi. Etrafına danışman diye Kürt bölücüleri aldı, o da Diyarbakır’a gidip, “Kürt sorunu benim sorunum,” dedi!… Yani “Bu ülke bölme benim baş görevim” demek istedi!.. Bu satılmış adam, daha sonra “Benim görevim Türkiye’yi pazarlamak,” diyerek esas amacını ortayakoydu. Millet malı olan fabrikaları, tesisleri, kurumları, bankaları, ve sonunda vatan toprağını parsel parsel yabancılara satmaya başladı!.. Arkasından ABD’nin 24 ülkeyi bölüp parçalama planı olan “BÜYÜK ORTADOĞU PROJESİ’nin eş başkanıyım,” diye bu hainliğe ortak olduğunu çekinmeden ilân etti!
Bunlar yetmezmiş gibi, binlerce yıllık şerefli tarihine rağmen TÜRK ORDUSU’nun başına ÇEVİK BİR gibi yahudi dönmesi, HİLMİ ÖZKÖK gibi Amerikan uşağı generaller geçti. Bunlar IRAK’taki kırmızı çizgilerimizi bile yok saydılar. Amerikalı jonilerin asker ve subaylarımızın başına çuval geçirip esir almalarına bile ses çıkarmadılar!.. Kıbrıs, Musul-Kerkük, Avrupa Birliği’nin haysiyet kırıcı talepleri üzerine verilen tavizlerde, başlarını devekuşu gibi kuma gömdüler!..
Daha ne olsun?.. TÜRK MİLLETİ’nin infiali olmasa, TRABZON’da, SEFERHİSAR’da bulduğu, yakaladığı PKK’lı, DHKPC’li, TAYAD’lı bölücüleri tepelemese, çoktan IRAK’a dönerdik!..
Bu sorunun cevabı aslında açık… Ama bizim aydın geçinen yazarlarımıza sorarsanız, her şeyin olduğu gibi Güneydoğu olaylarındaki tırmanışın sebebi de 12 Eylül sonrası Özal ve SHP(CHP) politikalarıdır!..
Halbuki 12.9.l980-12.8.1984 tarihli gazetelere, haftalık dergilere bir göz atmak bile, askerlerin idareye el koyması ile Güneydoğu’nun nasıl bir sükunete kavuştuğunu ve bu durumun 1983 seçimlerinden sonrasına dahi yansıdığını ortaya koyacaktır.
Aynı şekilde 1993-1997 arasında hükümet ve ordunun kararlı tutumu, yurtiçi/yurtdışı askerî hareket, bölücülerle iş yapan Kürt kökenli işadamları ve mafya liderlerinin temizlenmesi vatan haini eşkiyanın kökünü kurutmuştu!.. Neredeyse!.. Sonradan gelen 28 Şubat zihniyeti (ki, “irtica ülkenin birinci meselesidir,” şeklinde ifade edilmişti, bölücülük, vatan hainliği, yurtdışından gelen saldırılar arka plana atılmıştı) ve Avrupa Birliği saplantısı, “ver kurtul” politikaları, ve insan hakları diye “suçlu hakları”nın korunması, üstüste af çıkartılması, pişmanlık yasaları bizi bugünkü duruma getirdi. Bunu ilerde anlatacağız.
Öyleyse Türkiye’de Kürt ayırımcılığına dayanan olaylar ne zaman, ve hangi nedenle tırmanmaya başlamıştır?..
Ne hikmetse, Kürt kökenlilerin katıldıkları İSYANLAR, HEP TÜRKİYE’NİN ULUSLARARASI ARENADA EMPERYALİST GÜÇLER İLE BOĞUŞTUĞU DÖNEMLERDE ÇIKMIŞTIR!
Yani İSTİKLAL SAVAŞI’ndan hemen sonra, LOZAN’da, MUSUL-KERKÜK üzerindeki hakkımızı savunurken, veya HATAY ile HALEB’i tekrar almaya hazırlanırken çıkmıştır.
Son dönemde de KIBRIS’ın yeniden fethi (1974) ve ORTA ASYA’ya uzanma (1990) söz konusudur.
1970’den sonraki olaylar daha komplikedir. Yine de tarihe bir bakmak gelişmeleri kavramaya yeter.
Bugün parçalanmış olan SOVYET İMPARATORLUĞU’nun o günlerdeki “TEK DÜNYA DEVLETİ” hedefine uygun olarak 1950’de KORE, Kuzey-Güney olarak ikiye bölünmüştü. 1960’larda YEMEN, 1970’lerde VİYETNAM aynı şekilde ikiye ayrıldı. 1980’de ise TÜRKİYE Doğu-Batı diye ikiye bölünmek isteniyordu.
Bunun içindir ki, hiç alakasız görünen yerlerde, ama BELİRLİ bir HAT üzerinde, olaylar çıkmıştı.
FATSA’nın Kürtçülükle ne alakası olabilirdi ki?.. Ama bir TERZİ FİKRİ, orada devlet başkanı gibi hareket edip, ilçeyi komünleştirmişti!…
SİVAS-ÇORUM-MARAŞ-ADANA-İSKENDERUN da hattın diğer noktaları idi. Hepsi, halkı ikiye bölüp birbirine kırdırma girişimlerine sahne oldu.




Bu arada üzerinde durulması gereken bir husus Anadolu Türkmenlerinin neden Şah İsmail’e meylettikleridir.
Çoğu kişi sathî düşünerek bunu Yavuz’un Sünni, Şah İsmail’in Alevi olmasına bağlar.
Halbuki doğuda Şah İsmail henüz ortaya çıkmış iken, İstanbul’da BALIM SULTAN Bektaşiliğe yeni bir yön veriyor ve dönemin padişahı 2. Bayezid bu tarikata giriyordu!…
Padişah aynı zamanda Hacı Bektaş’ın piri olduğu Yeniçeri teşkilatının da “1” numaralı neferi sayılıyordu!..
Bu durum Yavuz için de geçerli idi.
Diğer yandan Şah İsmail:




Gece gündüz hayaline dönerim
Bir gece rüyama gir Hacı Bektaş
Günahkârım, günahımdan bezerim
Özüm dâra çektim, sor Hacı Bektaş
 

diye şiirler yazıyordu. Yani hem BEKTAŞİ, hem de öz-be-öz TÜRK idi! HATAYÎ mahlaslı şiirleri hala Aleviler arasında okunur… Çünkü onun Türkçesi, Yavuz’unkinden daha sadedir.
Yani Çaldıran’da iki TÜRK ve BEKTAŞİ hükümdar karşı karşıya gelmiş ve savaşmıştı!..
Öyleyse bu iki BEKTAŞİ TÜRK hükümdar çarpışırken, AnadoluTürkmenleri neden Şah İsmail’e meyletmişlerdi?..
Bu sorunun cevabını, Kürtler’in kurtuluşunu da TÜRKÇÜLÜK’te gören büyük düşünür ZİYA GÖKALP vermektedir:
– “Osmanlı Devleti, eski TÜRK federasyonunun bazı esaslarını muhafaza etmiş bir ümmetten ibarettir.”
“Osmanlılar ümmet esasına dayanan bir devlet kurdukları için AŞİRET ve soylu sınıf teşkilâtlarını bozarak BOY BEYLERİ yerine ENDERUN’dan çıkma sancak beylerini koydular.”
“SAFEVİ DEVLETİ ise, tam tersine TÜRKMENLER’e eski AŞİRET ve soylu sınıf teşkilâtının muhafaza edileceğini vaad ederek (eski TÜRK) konfederasyon teşkilâtına döndü.”
” Her aşiretin ırsî bir hanı bulunan bu teşkilâtta, ŞAH bir HANLAR HANI’ndan ibaret oldu.”
(Terbiyenin Sosyal ve Kültürel Temelleri sf. 59-60)
İşte bu son derece basit ama aynı zamanda son derece doğru açıklama, özellikle Asya’dan Timur’un önü sıra göç etmiş ve henüz eski âdetlerini sürdürmekte olan Doğu Anadolu Türkmenleri üzerindeki etkiyi anlamamızı sağlıyor….
Osmanlı Devleti sürekli Anadolu’ya göçeden TÜRKMEN aşiretlerinin yapısını bozarak onları yerleşik hayata geçirmeye çalışıyordu. Bu radikal değişiklik te TÜRKMENLER’i rahatsız etmiş, onların eski sistemlerini korumalarına izin veren TÜRK hükümdar Şah İsmail’e yakınlaştırmıştır.
Ziya Gökalp’in açıklaması ayrıca Yavuz’un davranışını da izah ediyor… Yavuz açısından uzun süre önce fethedilmiş OSMANLI topraklarında yaşıyan Türkmenler için yapılacak fazla bir şey yoktur ama; İran’dan ve Mısır TÜRK Kölemen Devleti’nden yeni alınan topraklardaki Kürt aşiretlerini kontrol altında tutmak için Şah İsmail’in politikası uygulanıyor.
Onların Türkmenlerinkine çok benziyen aşiret sistemlerine dokunulmuyor…
Bu uygulama Kürtler’i rahat ettirmiştir ama, Türkmenler açısından istenmiyen bir durum yaratmıştır.
Doğuki Kürt aşiretleri Türkleştirmesi beklenirken; oraya göçürülen Türkmen aşiretleri Kürtleşmişlerdir.
Neden?…
Ziya Gökalp’ın açıklamaları bu konuya da ışık tutuyor…
Türkmen aşiretleri her ne kadar eski TÜRK federasyon sistemini uzun süre önce terketmişlerse de, tam olarak unutmamışlardır… Doğuya göçünce serbest aşiret düzeninin Kürtler’e tanındığını görmüşler, bu haktan kendileri de yararlanmak istemişlerdir. Bu yüzden onlara benzemeye çalışmışlardır.
Ama Devlet Türkmenler’e, Kürtler’e olduğu kadar müsamahakâr davranmamıştır… Onlar da her fırsatta direnmişlerdir.
Böylece doğudaki sürtüşme, iddia edildiği gibi Kürtlerle Osmanlılar arasında değil; Kürtler gibi el üstünde tutulmayan Türkmenler ile Osmanlı arasında sürüp gitmiştir.
İşte Dersim’in TÜRK kökenli halkının isyanının altında, bu gerçekleşmemiş 500 yıllık beklenti yatar!.. Dersimliler (Tunceli) eski BOZ ULUS olarak, kendilerini hakkı yenmiş, ihmal edilmiş görür. “Niye Kürtler’e tanınan haklar bize de tanınmadı, tanınanlar da elimizden alındı?” zihniyeti etkisini hâlâ sürdürür.
Ve yine bu sebeptendir ki, çok daha önceden yerleşik düzene geçmiş TÜRKMEN aşiretleri de Kürtler’e tanınmış imtiyazlardan yararlanmak için onlar gibi davranmaya başladılar. Kanuni ile başlıyan Devlet’in ihmali ile de Türkmenler gün geçtikçe Kürtleştiler.
Daha doğrusu Karakeçili aşireti gibi, TÜRK olduklarını bile bile Kürtçe konuşmayı benimsediler… Böylece Kürt ayırımcıların istismarına âlet oldular.




***

KÜRT AYIRIMCILIĞINDAN DİN AYIRIMCILIĞINA

KÜRT AYIRIMCILIĞINDAN DİN AYIRIMCILIĞINA

Cemşit Bender, diğer çoğu ayırımcılar gibi, Kürtlerin zorla müslüman yapıldığını öne sürenlerdendir.
Bu sebeple Zerdüştlük ve Yezidiliğe medhiyeler düzer!… Zaman zaman da ehven-i şer saydığı Alevilikten bahseder.
Bir defa, TÜRKLER geniş tarihleri boyunca Şamanizm’den Budizm’e kadar 8 büyük dine bağlanmışlardır… İSLAMİYET’ten önceki kendi öz dinleri ise tek tanrılı GÖK DİNİ idi.
PARTLAR ve bazı TÜRK boyları gibi, Kürt aşiretlerinden de bir kısmı, bir dönem Zerdüşt dinine bağlanmışlardır.
Ama MED kökenli olan bu dini, Kürt özelliği gibi göstermek; devrini tamamlamış, İran’da bile taraftarı tükenmiş Zerdüştlüğün reklâmını yapmak, çaresizlikten başka bir şey değildir!
Öte yandan Cemşid Bender gibileri Yezidiliği çok eski bir din zannederler, veya halkı buna inandırmaya çalışırlar.
Hatta Musa Anter adlı Yahudi Kürdü ayırımcı, bir yazısında “Yezidiliğin Yezdanilikten geldiğini” öne sürerek olmayan bir din yaratır!.. (Özgür Gündem Gazetesi, Temmuz 1992)
Yezdan kelimesi, Farsça ALLAH demektir, Mehter Marşı’na bile girmiş bir ifadedir. (KUR’AN’da zafer vaad ediyor HAZRET-İ YEZDAN!)… Ancak bu adda bir mezhep yok!..
Türkiye’de 5.000-10.000 kişi, bölgedeki diğer ülkelerde 200.000 kadar olduğu tahmin edilen Yezidiler’in hemen tümünün cahil kişiler olduğu, ve kendi dinleri hakkında bile fazla bir şey bilmedikleri, çeşitli gazetelerde yayınlanan ropörtajlarda açıkça görülmektedir…
Mezhepler ve Din Ansiklopedileri ise YEZİDİLİK hakkında şu bilgileri vermektedir:
Yezidiliğin kurucusu ŞEYH ADİY BİN MUSAFİR’dir. 1160 yılında vefat etmiştir, yani Alparslan’ın Malazgirt zaferinden 90 yıl sonra!..
Şeyh Adiy, Mervan’ın soyundandır, yani Emevidir!..
Bu gerçeği Cemşid Bender de kabul eder, ama arkasını getirmez.
Şeyh Adiy koyu bir SÜNNİ idi!.. Şiilere çatar, “Muaviye ve Yezid’in öyle kötü insanlar olmadıkları”nı savunurdu. Bu fikirlerini yaymak için Hakkâri civarında bir dergâh açmıştı.
Yani Yezidî adı aslında Hz. Hüseyin’i şehit ettiren Yezid’den gelir!..
Peki, bu kadar koyu sünni bir mezhep nasıl oldu da, Yezid’e sempati duymaktan Melek-i Tavus dedikleri şeytana tapma noktasına geldi?..
Bunu hiç bir Kürt ayırımcı, hatta hiç bir Yezidî bilmez!…
Şeyh Adiy’in ölümünden sonra oğlu Hasan’a bağlananlar, SÜNNİ anlayıştan iyice uzaklaşıp aşırıya gittiler.
Öyle ki, Yezid’i savunmak bir yana; ona insanüstü özellikler isnat ettiler! Bu yüzden de toplum tarafından gittikçe dışlandılar.
Öte yandan aynı tarihlerde Hasan Sabbah’ın Haşhaşîler’i, yani afyon çekip sahte cennet vaatleri ile kandırılmış aşırı Şii fedailer, ortalığı kasıp kavuruyordu.
Bunlar Selçuklu Sultanı Melikşah’ın değerli veziri Nizam-ül Mülk’ü bile şehit edecek siyasî suikastlere katılmışlardı. (1092)
Aynı Şiî-İsmailî Haşhaşîler bir süre sonra Haçlılar ile anlaşarak Kudüs’ü geri alan Selahaddin-i Eyyübi’nin çadırına kadar sokuldular ve ona da suikast yaptılar ama öldürmeyi başaramadılar. (1202)
Ömer Rıza Doğrul’un “Cennet Fedaileri” adlı kitabında anlattığına göre, bu saldırıyı planlamış olan Haşhaşîler’in reisi Şeyh-ül Cebel Sinan, Masyaf kalesinde Selahaddin Eyyübi’nin kumandanlarından Haldun tarafından kıstırıldı.
Durumun kötüye gittiğini gören Sinan’ın baş daisi Melek Tavus, Sinan’ı öldürerek Şeyh-ül Cebel oldu.
Ama muhasaradan kurtulmak için yapacak bir şey kalmamıştı…
Bunun üzerine Melek Tavus kaledeki kadınları, çocukları, fedailerini topladı. Hepsine, cennette buluşacakları vaadiyle, kalenin burçlarından atlamalarını emretti!…
Afyon çekmekten başı dönmüş müritleri tereddütsüz atladılar. En son da kendi atladı…veya atlamış göründü. Belki de kalenin gizli bir yerine saklanıp sonra melânetine başka yerde devam etti.
Selahaddin’in ordusu hiç bir mukavemetle karşılaşmadan kaleye girdi…(1204)
Ne var ki, Haşhaşîler’in kökünü kazımak, son barınakları Alamut kalesini fetheden Cengiz’in torunu Hülâgû’ya nasip oldu. (1256)
İşte bu süre zarfında, sağa sola dağılıp yeraltında saklanmak zorunda olan Haşhaşiler, Melek Tavus’u ilahlaştırdılar. Bu kişiler nasıl olduğunu tam bilemediğimiz bir şekilde, kendileri gibi dışlanmış ve saklanmak durumunda olan Yezidîler ile irtibata girdiler ve iki sapık inanç, bir bütün haline geldi.
Yezidîler’in tapındıkları, kudretinden korktukları, ve bir Mehdi gibi dirilip ortaya çıkmasını bekledikleri, Şeytan’ı temsil eden Melek-i Tavus; işte bu Haşhaşîler’in son Şeyh-ül Cebel’i Melek Tavus’tur!..
Kendisi gerçekten şeytana pabucu ters giydirecek tiynette bir adamdı!..
Yezidîler’in yegâne dinî kitapları olan KİTÂB-ÜL CİLVE ve MÜSHAF-I REŞ’in Şeyh Adiy ile alâkası yoktur!..
Bunlar çok sonradan kaleme alınmış tamamen uydurma, tutarsız yazılardan müteşekkil kitaplardır.
Şeyh Adiy’in elde bulunan tek eseri İTİKAD-Ü EHL-İ SÜNNE VEL CEMHA’dır. Üslûbu diğerlerinden tamamen farklı, değerli bir kitaptır.
Görüldüğü gibi Yezidîlik, müslümanlıktan kopma bir sünni, bir de şii iki mezhebin karışması ile meydana gelmiş, 700 yıllık, taraftarı az bir dindir. Bölgedeki diğer inançlardan da etkilenmiştir. Kürtler’e has bir din olmadığı gibi; savunulacak bir inanç sistemi de değildir!..
Ama Dr.(!) Bender, Türkler ile Kürtler’i birbirinden kopartmak için Yezidîliği bile çok makbul bir şeymiş gibi göstermekten kaçınmaz!.
(Teori, sayı 9)
Ancak daha sonra Kürt bölücüler, kelimenin iticiliğinden halkın rahatsız olduğunu farkederek, YEZİDÎ yerine EZİDÎ kelimesini kullanmaya başladılar. Hiç bir anlamı, kökü-kökeni, dayanağı yoktur!..


ALEVİLİĞİN ŞİİLİKTEN FARKI

Zerdüştlük ve Yezidiliği ayırımcılık için yeterli güçte bulmayan Çemşid Bender, bir yandan da Kürtlerin aleviliği üzerinde durur.
Bilmez ki, veya bizim bildiğimizi bilmez ki, Kürtler arasında Alevî azdır!.. Hatta Alevî lideri Prof. Dr. İzzettin Doğan’a göre, hiç yoktur!.. Kendisi, bütün alevi “kürt” aşiretlerini incelemiş ve bunların aslında TÜRKMEN aşireti olduğunu tesbit etmiştir. “Alevî Kürt” görünenlerin hepsi, sonradan Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu’nun keşfettiği gibi, ERMENİ’dir!.. 1915 yılında tehcirden kurtulmak için Kürtler arasına saklanan Ermenilerin soyundan gelmekte, ve hâlâ asıl kimliklerini saklamaktadırlar.
Alevilik sadece Tunceli bölgesinde yaygındır… Üstelik bu Aleviler kendilerini Kürt saymazlar!.. Çünkü bu kişilerin ekserisi, bölgeye 1500’lerde Yavuz Sultan Selim’in İran Şiiliğini önleme politikası ile getirilmiş olan Batı Anadolu Türkmenleridir!.. O yüzden Karakeçili Türkmen aşireti hem batıda Söğüt’te, hem de doğuda Siverek’te yer almıştır. (Özgür Gündem Gazetesi, 4.7.92) Bir kısmı da Zaza aşiretidir.
İslam ve Mezhepler Tarihi konusunda bilgisi kıt olan Cemşid Bender adlı bölücü, Aleviliği mezhep sayar. Esasında alevilik bir tarikattır… Orta Asya ŞAMANİZM’i ile İSLAMİYET’in karışımıdır.
Şamanizm’de dört cihet vardır: Doğu-Gök(mavi), Batı-Ak, Kuzey-Kara, Güney-Kızıl… Bu yüzden kuzeyimizdeki denizin adı Karadeniz, batımızda olanın Akdeniz, Selçuklu ve Osmanlı devletinin güneyindeki denizin adı Kızıl Deniz’dir. Mavi Deniz ise Hazar’dır.. Bu cihetlere Gökhan, Akhan, Karahan ve Kızılhan hükmeder.
Şamanizm’de dört kuş kutsaldır: Kartal, Şahin, Sungur, Çakır… Alevilikte bu kuşlardan ikisinin yerini Turna ve Güvercin almıştır.
Kapı ve eşik te kutsaldır. Bu yüzden devlet kapısı, tarikat kapısı, ağa kapısı gibi terimler hâlâ kullanılır.
Dokuz sayısı da kutsaldır. Dokuz Oğuz, “dokuz doğurdu” gibi ifadeler vardır.
GÖK TANRI, Kızılderililer’in MANİTU’su gibi, büyük ruhtur… “Erenler” kelimesi aslında GÖK TANRI’ya inananlar demektir. GÖKTÜRK İmparatorluğu diye bildiğimiz devlet, aslında GÖK-TÜRK yani ulu, ilâhi özelliklere sahip TÜRK’ün kurduğu “Ulu İmparatorluk” anlamına gelir. Bayrağı mavi, daha doğrusu TURKUAZ (TÜRK MAVİSİ) renginde idi. Mevlana türbesindeki kubbe de bu renktedir ve daha sonraları yeşile dönmüş olan bu renk kavramı tarikatlarda önemli yer tutar.
GÖKTÜRK yazıtlarında tek TENGRİ dışında “ıduk ötesi, koruyucu iye” olarak UMAY adı geçer… Tunceli’de bazı kişiler HUN TÜRKLERİ’nde olduğu gibi güneşin ilk ışıklarına karşı yükünürler…
En eski Bizans kroniklerinde sınırlara yerleşen OĞUZ TÜRKLERİ’ne “Güneşin Çocukları” denmekteydi.
Eski TÜRKLER’de çocuk 13-14 yaşına kadar kayda değer bir iş yapmamışsa adsız kalır, böyle anılırdı… Bu özellik Firdevsi’nin Şehname’sinde bile yer almıştır.
Şamanizm’de Tüz denilen ilahlarının bir kısmı da hayvan şeklinde yapılırdı. En yaygın şekil tavşandı… Anadolu alevilerinin tavşan yememesi Hz. Ali’nin tavrından filan değil, bu çok eski TÜRK âdetinden gelmedir… Yezidîlerin Melek-tavus dedikleri şeytan tanrılarını, horoz şeklinde tasvir etmeleri de bu âdete dayanır.
TÜRKLER’in Süryanî ve Nasturî hıristiyanlığına, Karaim museviliğine katkıları büyüktür. Tevratı TÜRKÇE’ye çevirmişlerdir. Musa Peygambere ÜLGEN demişlerdir. (Kaşgarlı, sf.36)
Anadolu’da Alevî, Tahtacı ve Kızılbaş olarak bilinen topluluklar TÜRKMEN boylarıdır.
Tahtacıların piri Dur Hasan’dır. Ocağı İzmir dolaylarındadır. “Yanın Yatır” adını taşır… Tahtacılar HORASAN TÜRKMENLERİ’ndendirler. Mezartaşlarında “kaz ayağı” simgesi bulunur. Bu Oğuzlar’dan Çebniler’in işaretidir.
Minorsky, ÇELEBİ sözünün SELÇUKLULAR’da 14. asırda görüldüğünü, bu kelimenin Kürtçe’den geldiğini, aslının Aram dilinde “tsalma” olduğunu iddia eder. Bu kelime “ikona, put” demektir… Marr’a göre ise Çeleb sözü Kafkasya (YAFETİK, TURANİ) menşelidir, TANRI anlamına gelir, çelebi ondan türemiştir. ÇALAB kelimesini Yunus Emre 1200’lerde kullanmıştı. Çelebi (Çalabî), “tanrısal, kutsal, soylu” anlamına gelir. Ayrıca “müzisyen, şarkıcı, ozan, kültürlü, bilgili, terbiyeli, şık, prens, küçük ağa” anlamında da kullanılmıştır.
Aleviliğin Balım Sultan tarafından (1500’ler) düzene sokulmuş şekli olan Bektaşilik, daha ziyade İstanbul ve Rumeli’de yaşıyanlar arasında görülür. Aradaki fark yine yerleşik ve göçebe olmakla ilgilidir. Aleviler Anadolu’nun her yerinde bulunur. Her bir grubun örf ve âdeti ayrıdır. Kars, Dersim, Elazığ, Mardin, Diyarbakır, Sivas önemli merkezlerdir. Bir kısmı OSMANLI döneminde misyonerlerin etkisi ile Süryanî olmuşlardır.
Bunlardan hiç haberi olmayan Cemşid Bender, 4 Mezheb’i de 4 halife ile başlatır. (Teori, sayı 13)
Halbuki 4 halifenin ömrü peygamberimizden sonra sadece 30 yıl sürmüştür. (632-662)
“4 Mezhep” imamları ise 699-755 yılları arasında faaliyet göstermişlerdir. Türkler’in bile kitle halinde İslamiyet’i kabul edişleri 900’lü yıllara rastlarken, Dr. Bender “müslümanlığa zorla sokuldular,” dediği ve dağlarda dağınık halde yaşıyan Kürtler’e, çok daha önce tekke ve dergâh açtırır!..
Ve İran şiileşirken Kürt Aleviliğinin Anadolu’yu sardığını, sünniliğe direndiğini öne sürer!..
Cemşid Bender’in bilmediği husus, Ali Oğulları’nın, özellikle 12 İmam’ın, her ne kadar bazı Emevî ve Abbasî halifelerin saltanat hırsını tasvip etmeseler de, İslam Devleti’nin reisi olarak onlara başkaldırmadıkları ve ayaklananları hiç desteklemedikleridir!..
Bu imamlar hele hilafet peşinde hiç koşmamışlardır!.. 8. İmam Rıza, dönemin halifesi Memun’un bir kızını almış, Halife’nin öteki kızıyla da oğlu 9. İmam Muhammed Takiy’i evlendirmiş, ancak Halife Memun’un “kendinden sonra halife olma” teklifini kabul etmemiştir!.
Bu gerçeği hiç bir Kürt ayırımcı bilmez… Halifeler’e direnmeyi “alevilik ve 12 İmam’a bağlılık” sayarlar!
Zaten Alevilik ayrı bir din veya mezhep değildir… Ali’nin yolunda olmak demektir. Bir tarikattir, bir yoldur…
Namaz kılmamak, oruç tutmamakla da ilişkisi yoktur!.. 4. İmam Zeynel Abidin’in lâkabı “çok ibadet eden” anlamına gelir ve alnının secde etmekten nasır tuttuğu söylenir!..
Hanefî mezhebinini kurucusu sayılan Ebu Hanife, 6. İmam Cafer-üs Sadık’ın talebesidir!.. Demek ki o tarihlerde mezhep imamları ile Ali oğlu imamlar arasında hiç bir ayrılık yoktu!..
Gerçek ayrılık 7. İmam Musa-al Kâzım’ın yerine, kardeşi İsmail’in oğlunu geçirmek isteyen Meymun adlı kişiden kaynaklanmıştır. (Ölümü 797)
İsmailîye, Karmatîyye, Fatımîyye, Haşhaşîler hep bu adamın izinden gidenlerin meydana getirdiği Şii mezheplerdir.
O yüzden Türk aleviliği ile İran Şiiliği hiç bir zaman birbirine uymaz!…
Uymadığını da Humeyni’nin kadınları çarşafa sokmasından bellidir… Anadolu’da çarşaf giyen Alevî kadın yoktur!
Bu fark Türk alevilerin doğrudan Alioğlu imamlara, Seyyitlere bağlanmaları, Şiilerin ise daha çok siyasi iktidar peşinde koşmalarından kaynaklanır.
950 yıllarında Bağdat halifesini kontrole alan Şii Büveyhiler yüzünden, ayırımcılığı desteklemiyen Ali oğulları Horasan’a göçtüler… Bu muhterem kişilerin soyundan gelen gerçek Seyyitler, yıllarca Türk hakanlarının himayesinde faaliyet gösterdiler ve Türkler’in, özellikle Salçuk etrafında toplanan Oğuzlar’ın müslüman olmasını sağladılar.
Bu Oğuzlar İslamiyet’i kabul edince TÜRKMEN diye anılmaya başlamış ve o tarihlerden itibaren Anadolu’ya akmışlardır.
Öte yandan başta AHMED YESEVÎ, HACI BEKTAŞ olmak üzere pek çok Türk mutasavvıfın yetişmesi, imamların bu Orta Asya’ya göçü sayesinde olmuştur.
Cemşid Bender bunları hiç mi hiç bilmez!.. Hacı Bektaş’ın mürşidinin Ahmed Yesevî olamıyacağını, arada zaman farkı olduğunu söyler.
Zaman farkı doğrudur… Zaten kimse “Ahmed Yesevî hayatta iken Hacı Bektaş’ı yetiştirdi” diye bir iddiada bulunmuyor…
Hacı Bektaş’ın mürşidi, Ahmed Yesevî’nin halifesi Lokman Perende’dir. Bender’in Kürt olduğunu iddia ettiği Ebul Vefa değildir.
Olsa da bir şey değişmezdi!… Din ve ilim cihanşumüldür. Kaynağı değil, benimsenmesi önemlidir. Ancak halk arasında Kürt’ten evliya / Sokma avluya!” diye bir deyim vardır, doğrusunu Allah bilir ama, Kürtler’den gerçek bir şeyh, gerçek bir mürşit hiç bir zaman çıkmamıştır!
Zaten Hacı Bektaş’ın duru Türkçe ile yazılmış olan Makalât’ından aldığımız aşağıdaki sözleri, onun Kürtlükten hiç mi hiç etkilenmediğinin delilidir:
– “Pes imdi, şöyle bilmek gerek: Kem kendüyi arıtmayan, ayrukları arıtamaz.”
– “Şeriat katında tene arı su değse, teni arıdur ve hem cenabatı giderür.
Kim ârifler katında ne ten arı olur ve ne cenabatı gider.”
– “Pes imdi, adam gerek kim suya yaraya, su gerek kim abdasta yaraya,
ve abdast gerek kim namaza yaraya ve namaz gerek kim Çalab’a yaraya!..”
Ne dediğini kendisi de bilmeyen, daldan dala atlayan Cemşid Bender, böylece Bektaşilik’ten ümidi kesince, tekrar Aleviliğe döner ve Aleviliği Kürtler’e maleder!… Kullanılan tüm kelimelerin Kürtçe olduğunu öne sürer. (Teori, sayı 14)
Bir defa bu kelimeler sonra Osmanlıca diye adlandırılan ortak kelimelerdir… Ayrıca bütün alevî edebiyatı Türkçe’dir.
Eğer Kürtler 4 Halife’den bu yana Alevî olsalardı, 650’lerden itibaren tekke ve dergâh açmış olsalardı, Anadolu’da Aleviliğin önderliğini yapmış olsalardı, bütün Alevî literatürünün Kürtçe olması gerekmez miydi?.. İslam dini vasıtasıyla Arapça nasıl TÜRKLER’i etkilemişse; Alevilik vasıtasıyla da Kürtçe edebiyatımızın baş köşesine oturmuş olmaz mıydı?.. Üç kıtayı fetheden Osmanlı padişahları, Bektaşî yeniçeriler yerine,
Alevî (!) Kürt peşmergeleri tercih etmezler miydi?..
Bunların hiç biri varit değildir!.. Öyleyse Kürtlük ile Alevilik arasında hiç bir özel bağ yoktur!
Biz, eğer varsa, Kürtler’in Alevî olanlarına bir şey demiyoruz ama, Aleviliği bir Kürt özelliği gibi göstermeye karşıyız… Kürt bölücülerin sözümona “cem evleri” açıp oraları terör yuvası haline getirmelerine karşıyız!
Yani, Ali yolunda olmak sadece Kürtler’e mi ait?.. Kürt aleviler, eğer varsa, ve eğer aslında bir TÜRKMEN aşireti değillerse, aralarına göçerilmiş olan TÜRK alevilere özenerek bu yolu seçmişlerdir!.
Kaldı ki, TÜRKLER’in bu konuda da önderlik ettiği, Selçuk Sultanı TUĞRUL BEY’in 1069’da Bağdad’a girip, Büveyhiler’i kovup, halifeyi tekrar tahtına oturtması ile, Haçlılar’ı önlemesi ile ve nihayet YAVUZ SULTAN SELİM eliyle 1517’de halifeliği elde edip 1924’e kadar İSLÂM âlemine yön vermesi ile ortadadır.
Ali yolunda olanlar, Kâbe’yi basıp Hacer-i Esver’i çalan (930) Şii Ebu Tahir, suikat düzenliyen Hasan Sabbah gibi İSLÂM’a fesat sokup bölenler değil; İSLÂM’ı koruyan SELÇUKLU ve OSMANLILAR’dır.
Sadece Kürt diye lânse edilen Ebül Vefa ile İslamiyet, Alevilik olur mu?.. (Teori Sayı 13, 1991)
Kürt tarihçisi olduğunu iddia eden Bender diyor ki,”Ahmed Yesevî’nin Divan-ı Hikmet’inde TÜRK veya TÜRKMEN diye bir sözcüğe rastlamadık!”…
El insaf!… Bu zatın TÜRK olduğuna, dönemin makbul dilleri Arapça ve Farsça iken divanını öz-be-öz TÜRKÇE ile yazmasından daha iyi delil mi olur?..
Kaldı ki, Divan’ın 8. Hikmet 2. dörtlüğünde doğum yerinin TÜRKİSTAN olduğunu açık açık söyler:



Toğğan yirim ol mübarek TÜRKİSTAN’dan
Bağırımğa taşlar urup kildim muna
(Doğduğum yer o mübarek TÜRKİSTAN’dan
Bağrıma taşlar vurup geldim işte!.. )
TÜRKİSTAN demiş, “kürdistan” dememiş!..
Yine Dr.(!) Bender kadın-erkek semah olayının, alevî kültürüne Kürt dediği Ebül Vefa tarafından sokulduğunu iddia eder!.
Yani Türkler’in yüzyıllardır göçebe hayatı gereği kadın-erkek beraber faaliyet gösterdiklerini, hatta Asya Türk kültüründe tecavüze uğrayan kadının asla suçlanmadığını, çocuğu olursa evlât edinildiğini, ancak tecavüz eden erkeğin bacaklarından iki gergin ağaca bağlanarak parçalandığını unutur.
Büyük bir ihtimalle bilmiyordur da!.. Öte yandan şu menkıbeyi de bilmez:
Hace Ahmed Yesevî Hazretlerinin kadın-erkek bir arada sohbet ve zikir yapmalarından Horasan’ın mutaassıp kişileri rahatsız olmuşlar… Bunu duyan Ahmed Yesevî müritlerini toplamış. “Sağ eli buluğ çağından beri avret yerine değmemiş biri gelsin,” demiş. Celal Ata adında bir derviş ortaya çıkmış. Ahmed Yesevî ona mühürlü bir hokka vermiş. “Al, bunu onlara götür,” demiş… Horasanlı sofular dervişten hokkayı alıp açtıklarında içinde bir parça pamuk ile bir parça kor ateş olduğunu hayretle görmüşler… Hace bu kerametiyle onlara, “eğer kişiler nefislerine hâkim olmayı öğrenirlerse (EDEB), o zaman kadınla erkeğin bir arada bulunmasına mahzur yoktur,” demek istemiş!..
Kürt ayırımcılar Bektaşiliğe çamur atmakla da yetinmez. İslam’ı ve Said-i Nursî, Necip Fazıl gibi belirli çevrelerde şöhreti olan kişileri istismar ederler.
Bunların arasında aşırı sünni görünüp, Kürtçülük adına Ermeniler’i bile savunan TARAF dergisi de vardır.
Deng Dergisi ise, “Said-i Nursî’nin aslında bir Kürt milliyetçisi olduğunu, Nurcuların onun eserlerini tahrif ettiklerini” öne sürer. (Sayı 16, 1991) Velhasıl, ne varsa Kürt ayırımcılığı için değerlendirilir.
Filhakika, asıl adı Said-i Kürdî olan bu kişi, bir dönem Kürtçülük yapmış, hatta Batılı emperyalistlere, Hıristiyanlar’a göz kırmış olsa da, sonunda zekâsıyla gerçeği sezmiş ve şöyle demiştir:
– “ALLAH-Ü ZÜLCELAL Hazretleri KUR’AN-I KERİM’de,
‘Öyle bir kavim getireceğim ki, onlar ALLAH’ı severler, ALLAH ta onları sever,’ diye buyurmuştur. Bu kavmin, 1000 yıldan beri ÂLEM-İ İSLAM’ın bayraktarlığını yapan TÜRK MİLLETİ olduğunu anladım. BİR AKILSIZ KÜRT KAVMİYETÇİSİNİN PEŞİNDEN GİTMEM!..”
“BU MİLLETİ HEP TÜRKLER İDARE ETMİŞTİR. BUNDAN SONRA DA YİNE ONLAR İDARE EDECEKTİR!..”
(Risale-i Nur Külliyatı’ndan) “Bediüzzaman Said-i Nursi” Yazarı: Necmettin Şahiner
Başka söze gerek var mı?.. *** CELALEDDİN HARZEMŞAH VE ZAZALARKürtler ile ilgili temelsiz iddialara devam ediyoruz.
Cemşid Bender Kürtler’in bir kısmının HORASAN’dan (TÜRK diyarından) geldiğini kabul eder… Ama Kürtler’in HORASAN’da da ZAZACA konuştuklarını söyler!.. Hicri 700 yılını verir… (Teori, sayı 10)
Bu tarih tam olarak milâdî 1300 yılına denk gelir. Yani Osmanlı Devleti’nin kuruluş tarihi demektir.
Aslında yarım yamalak anlatmak istediği, 1220’lerde Cengiz Han’ın HARZEMŞAHLAR Devleti’ni yıkması sonucu, CELALEDDİN HARZEMŞAH’ın bölge Türkleri ile Anadolu’ya sığınmasıdır!..
Bender bu kişilere “Horasan Kürtleri” der ama, “Kardu Kürtleri”nin Zağros Dağlarında Milâd’dan önce kaybolup, 2000 yıl sonra Horasan yaylalarında nasıl ortaya çıktığı”nı bir türlü açıklamaz!…
Hemen ekliyelim: Harzemşahlar Devleti, BÜYÜK SELÇUKLU İMPARATORLUĞU’nun doğu parçası üzerine yöre valisi ADSIZ tarafından kurulmuş bir devlettir.
Ondan önce bölgede KARAHITAYLAR, SAMANLILAR, ALPTEKİNLER, SEVÜKTEKİNLER gibi hep Türk devletleri vardı.
Ahmed Yesevî, Hacı Bektaş, Mevlana da hep Harzem ülkesinde yaşıyorlardı…
Harzemşahlar ADSIZ, ANUŞTEKİN, TEKEŞ gibi adlar taşıyan hükümdarları ile, katıksız bir TÜRK devleti idi!..
1221’de Cengiz’in Harzem ülkesini istila etmesi sonucu, bu kişilerin torunu ve Terken Hatun’un oğlu olan CELÂLEDDİN HARZEMŞAH tahta geçemedi. Önce Hindistan’a kaçtı. CENGİZ’in ölümü üzerine de İran’a geçerek etrafına TÜRKLER’i ve İranlıları topladı.
Cengiz oğullarının takibine maruz kaldığı için önce Azerbeycan’a, sonra Anadolu’ya geldi. Binbir maceradan sonra Tunceli (Dersim) dağlarında bir Kürt köylüsü tarafından öldürüldü. (1231)
Ancak CELÂLEDDİN ile gelmiş olan HORASANLI TÜRKLER ve İranlılar bölgeye yerleştiler ve birbirleriyle karışarak bugünün ZAZA halkını oluşturdular.
Bu kişiler de kendilerini Kürt saymaz!..
Zaza kelimesi İslâm Ansiklopedisi’nde, Meydan Laorusse’da ayrı başlık olarak yer almaz!. Ancak bu konuda Rus ve Avrupalı yazarların ve TÜRK araştırmacıların tesbitleri vardır.
Rus araştırmacı V. MINORSKY, Holandalılar tarafından zamanın en ünlü otoritelerine hazırlatılmış, ve 30 yılda tamamlanmış olan İslâm Ansiklopedisi’nin İngilizce nüshasında, “Kürtler” bahsinde “20. yüzyılda Kürtler arasında KESİNLİKLE kürt olmayan bir unsurun tesbit edildiğini (Zazalar)” belirtir (sf. 1134) ve “bu grubun Kürtçe’den çok farklı kuzey-batı lehçesi konuştuğunu” (sf. 1152) yazar. Bununla da yetinmez!.. ZAZA kelimesinin geçtiği her yerde “gerçek Kürt olmayan” kaydını düşer!.. (sf. 1151)
Ayrıca konunun uzmanı sayılan O. MAN, DAVID McKENZIE, Prof. HADDANK hem Zazalar’ın, hem de Guran ve Hevramîler’in Kürtlüklerini KARARLILIK ve KESİNLİKLE reddederler!.. Hollandalı araştırmacı V.M. BRUINESSEN de “Ağa, Şeyh ve Devlet” isimli eserinde aynı görüşü paylaşır!.. Görüşlerini bir sayfada verdiğimiz Japon asıllı Prof. GOICIE KOJIMA, Zazaki’yi ayrı bir lehçe olaşarak sınıflandırır, ve “bir Kürt grubunun bulunmadığını, her bir lehçenin ayrı bir dil gibi olduğunu” belirtir!..
Ermeni tarihçi GARO SASUNİ, “Kürt Ulusal Hareketleri ve 15. Yüzyıldan Günümüze Ermeni-Kürt İlişkileri” adlı eserinde “Prof. THOMANSHEK, HEARTMAN ve NÖLDEKE’nin Dersim Zazaları’nı Kürt kabul etmediğini” yazar!
1937 yılında Tunceli-Dersim’de incelemelerden bulunan NAZMİ SEVGEN, bir çok yaşlının, “Biz HORASAN TÜRKMENLERİ’yiz” dediğini yazar!..
Kendisi de HORMAK aşiretine mensup bir ZAZA olan M. ŞERİF FIRAT, meşhur “Doğu İlleri ve Varto Tarihi” adlı eserinde, “Zazalar’ın bir kısmının İÇ ANADOLU’dan (muhtemelen Yavuz Selim zamanında), bir kısmının da daha eski tarihlerde HORASAN ve HARZEM’den geldiklerini” belirtmiştir!.. Aynı eserinde HORMAK aşiretinin kökeninin TÜRK olduğunu ortaya koyan ORHAN GAZİ ve SULTAN 1. MURAT tarafından onaylanmış 12 nesillik soy kütüğünü kanıt olarak yayınlamış ve Zaza bölgesindeki pek çok yer, aşiret, kişi, türbe isminin öz TÜRKÇE olduğunu da yazmıştır!.. (sf. 52-54) Bu muhterem zat, sırf “Kürtler’in ayrı bir ırktan olmadığını, TÜRK olduğunu” dile getirdiği için haince vurulup öldürülmüştür!.. İlk terör şehidimizdir!
1938 yılındaki TUNCELİ-DERSİM isyanının Alevî-Zaza lideri SEYYİT RIZA, Devlet’e yazdığı mektupta:
– “Şâyet Hükûmet hizmet ve sadakatimizden şüphe ederse, âbâ vu ecdâdımızın eskiden geldikleri YUKARI TÜRKİSTAN, HORASAN vilâyetine büün mensub-u aşiretimizle hicret etmeye himmet buyrulsun,”
diyerek ZAZALAR’ın anayurdunu açıkça ifade etmiştir!.
Ayrıca KOÇGİRİ aşiretinden olan ALİŞİR de bir şiirinde:
Ceddimiz Şeyh Hasan, Şâh-ı HORASAN
Saymakla bitmez!.. Ama devam edelim.
Kendisi de Zaza ve Pertekli olan, Tunceli-Dersim bölgesinde yıllarca Kaymakamlık yapmış bulunan M. ZÜLFÜ YOLGA (1880-1959) “Dersim Tarihi” adlı kitabında, “Zazalar’ın, Timur’un HORASAN’ı ele geçirmesinden sonra, büyük bir topluluğun oradan ANADOLU’ya geldiklerini” yazar… İki ihtimal vardır. Ya Cengiz istilâsı (1200’ler) ile Timur’un fetihlerini (1400’ler) karıştırmaktadır… Ya da her ikisi de Moğol olan hem Cengiz ve hem de Timur dönemlerinde iki büyük göç olmuştur!. Ama Zazalar’ın büyük kısmının HORASAN’dan geldiği kesindir.
Yine kendisi de bir Zaza Alevisi olan CEMAL ŞENER, “Aleviliğin Etnik Kimliği” adlı eserinde “Hem Alevî Zazalar’ın, hem de Alevî Kürtler’in köken olarak TÜRKMEN olduklarını” TARTIŞILMAZ bir biçimde ortaya koyar!..
CEMAL ŞENER bu gerçeği şöyle ifade ediyor:
– “Son on yıldır, Alevî olup ta Kürtçe ya da Zazaca konuştukları halde, kendilerini TÜRK olarak ifade eden Alevî yerleşmelerinin %75’ini gezmiş biriyim… Bu köylerde yaklaşık 1500 civarında insan ile görüştüm. Buna İstanbul’da Şahkulu ve Karacaahmet dergâhlarında rastladığım TUNCELİLİ, ANTEPLİ, MARAŞLI Alevî yaşlıları da ekleyince, 3000 kişiyi buldu… (sf. 36)”
– “Kendileri Zazaca veya Kürtçe’yi bildikleri halde, hatta TÜRKÇE’yi bozuk bir şive ile konuştukları halde, bugün yaşı 60’ın üstünde olan ve KENDİSİNİ KÜRT YA DA ZAZA DİYE İFADE EDEN (yani TÜRK olmadığını ifade eden) BİR TEK ALEVİ’YE RASTLAMADIM!.. Kendisini Kürt veya Zaza olarak ifade eden kesim ise, son yıllarda veya radikal sol rüzgârdan etkilenen azınlık bir gençlik kesimidir. Bu da tarihsel değil, siyâsî bir kimlik olarak kabul edilebilir.” (sf. 37)
CEMAL ŞENER ayrıca:
– “Alevilikte DEDELİK, ocak geleneği ile yaşar…DEDE OCAKLARI’nın tümü, kendilerinin HORASAN’dan gelen TÜRKMEN aşireti olduğunu savunur!”
der… (sf. 25)
Araştırmacı MARTIN VAN BRUINESSEN de “Alevî Kürtleri Etkin Kimliği Üzerine Tartışma” başlıklı yazısında, “Ritüel (âyin, ibadet) dili olarak neredeyse tamamen yalnız TÜRKÇE kullanan ve hatta çoğu TÜRKÇE aşiret adlarına sahip olan Kürtçe ve Zazaca konuşan Aleviler’in varlığı bir çok yazarı meşgul etmiş bir vakıadır,” der ve “Dersimliler’in Kürtleştirilmiş ya da Zazalaştırılmış KIZILBAŞ TÜRK AŞİRETİ olduğu… Bu varsayım o kadar mantıklı görünür ki, bazı Batılı akademisyenlerce de hiç sorgulanmadan kabul edilmiştir. Örneğin MELİKOF (1982)”
Türkolog IRENE MELINKOF da Kormançça ve Zazaca konuşan KOÇGIRI aşiretinin TÜRK olduğunu, şu sözlerle ifade eder:
– “Araştırmalarım beni KIRMANÇ denen ve Kürtler olarak tanınan insanlar arasında kalmaya götürdü. TÖRELERİ, ORTAASYA’YA KADAR UZANAN TÜRK TÖRELERİ İDİ!.. Ölümle ilgili âdetler, albastı inanışı, TÜRKLER’in 12 hayvanlı takvimleri, eski yeni yıl bayramları olan HIZIR bayramının kutlanması vb. sorduğumda, kaynaklarımdan birisi bana ‘SOY OLARAK BİZ KÜRT DEĞİLİZ. fakat (Alevî) inançlarımız dolayısıyla çok ezâ gördük. Dağlara sığındık, Kürtler’e karıştık ve Kürtler olarak adlandırıldık,’demişti.”
IRENE MELINKOF aynı eserinde bu tesbitine şunu da ekliyor: “Bunu söyleyen bir çok ayaklanmada etkinliği bulunan tanınmış ‘kürt’ aşireti KOÇGIRI’lardandı. ÖMER LÜTFİ BARKAN’a şüphelerimden söz ettiğim zaman, bana KOÇGIRI adının TÜRKÇE olduğunu ve AKKOYUNLU, KARAKOYUNLU ve benzeri adlandırmalarla karşılaştırılabileceğini işaret etti.”
Gerçekten de KOÇGIR kelimesi ORTAASYA’da halen de kullanılmakta ve KOÇ anlamına gelmektedir… Böylece KOÇGIRÎ aslında KOÇGIRLI, yani KOÇLU demektir Kİ, tıpkı KARAKOYUNLU, KARAKEÇİLİ gibi KOÇGIRLI-KOÇLU aşireti de bir TÜRK aşireti olur.
Sultan 2. MAHMUD döneminde TÜRKİYE’de uzman olarak görev yapmış olan FELDMAREŞAL HELMUT VON MOLTKE de “Mektuplar” adlı eserinde MARAŞ ve yöresi için şöyle diyor:
– “PAZARCIK ovasını geçtik. Bu ovada üç TÜRKMEN kabilesi ATMALI, KILIÇLI, SİNEMİLİLER konaklamıştı.”
MOLTKE’nin 200 yıl kadar öncesinden bahsettiği bu TÜRKMEN kabileler, RİŞVAN aşiretine bağlı olup bugün ADIYAMAN, MARAŞve GAZİANTEP’te yaşamaktadırlar. Küçük bir bölümü de ANKARA-HAYMANA ve BÂLÂ ilçelerindedir… Dr. MAHMUT RİŞVANOĞLU’nun araştırmasına göre RİŞVANLAR, OĞUZ boyundan ÇEPNİ ve ÇİĞİL TÜRKMENLERİ’dir!.. ATMALI aşiretinin MARAŞ ve ADIYAMAN köylerinin adları hiç değişmemiştir ve TÜRKÇE’dir: Tilkiler, Haydarlı, Sadakalar, Karahasanlar, Ağcalar, Kabalar, Kizirli, Kızkapanlı, Ketiler, Karalar, Turuçlu, Mahkanlı…
Kendisi de Zaza olan Eski DERSİM MEB’USU HASAN HAYRİ BEY, 1921 yılında T.B.M.Meclisi’nde yaptığı konuşmada, “HARZEM’den gelen ve TÜRKÇE konuşan atalarına Selçuklu Sultanı ALÂADDİN KEYKUBAT’ın yerleşme izni verdiğini, YAVUZ SULTAN SELİM zamanında Alevî TÜRKLER’in DERSİM dağlarına çekilmek zorunda kaldıklarını, kendilerini gizlemek için Kürtçe öğrendiklerini, süreç içinde TÜRKÇE’den uzaklaştıklarını” anlatmıştır.
Araştırmacı ALİ KAYA, “Dersim Tarihi” adlı eserinde bu ifadeyi doğruluyor:
– “İBN-İ BATUTA, 1333-1334 yıllarında Kuzey Dersim’e uğradığında, iki TÜRKMEN kabilesi KARAKOYUNLU ve AKKOYUNLU aşiretleri birlikte Moğollar ile sürekli savaştıklarını belirtir… (s1. 125) Bu aşiretlerden kalanları, Dersim yöresindeki mezar taşlarındaki KOÇ resimlerinde görmek mümkün.”
– “ALÂADDİN KEYKUBAT, Bağın’ı ziyaretinde ŞEYH MANSUR’a bir şecere vermiştir. Bu şecere ŞÖBEK köyünde SEYYİT CAFER oğullarının evinde muhafaza edilmektedir. Bu şecerede 12 aşiretin TÜRK olduğu belirtilmektedir.”
Bahsi geçen HARZEM kökenli 12 aşiretten 9’u şunlardır:
HAYDARAN, HORMEK, BALABAN, ÇARIK, BULAN, BAHTİYAR, İZOLU, HİRAN, KOÇGIRI
Alevî dedesi PİR AHMET DİKME, 1999 yılında yayınladığı “Haykırıp Duyuramadıklarım” adlı kitabında şu bilgileri vermektedir:
– “(CENGİZ HAN) Moğollarının baskılarına dayanamayarak yurdunu terketmek zorunda kalan MUHAMMED oğlu CELÂLEDDİN HARZEMŞAH yer yer çarpışarak batıya doğru ilerler, ve bir çarpışmada yaralanır. Yaralı olarak dostu olan ŞEYH HASAN’ın yanına gelir ve orada bir Kürt tarafından öldürülür… Beraberindeki oğlu MEHMET’i ŞEYH HASAN’a emanet eder. ŞEYH HASAN dostu CELÂLEDDİN’in nâşını götürüp DOJİK DAĞI’nın zirvesine defneder. Mehmet’i kendi himayesine alır, 3-4 yıl sonra kendi kızıyla evlendirir.”
HARZEM Şahı CELÂLEDDİN HARZEMŞAH’ın sözü edilen mezarı, hem Dersim Alevileri hem de Zazalar arasında yatır muamelesi gören SULTAN BABA TÜRBESİ oldu! (Rıza Nur, Türk Tarihi, cilt 2)
Cemşid Bender’in ve tüm Kürt ayırımcıların gözlerden sakladığı gerçek şudur ki, Herat ile Gazne arasındaki diyara GUR ülkesi denir!.. Firdevsi’ye Şehnâme’yi yazdıracak kadar hoşgörülü TÜRK hakanı Gazneli Mahmud’un valisi Muhammed, burada GURLULAR devletini kurmuş; MUHAMMED GUR HAN adını almıştı. (1187)
1300’lere kadar varlığını sürdüren bu GUR halkının bir kısmı, CELÂLEDDİN HARZEMŞAH ile birlikte Anadolu’ya gelmişti.
İşte Cemşid Bender’in “Horasan Kürtleri” ile kastettiği bu HORASAN GURLARI’dır!… GURAN diye bilinen Kürt aşiretleri de aslında GUR TÜRKLERİ’dir!.. GUR-GURAN, TUR-TURAN gibi çoğul ifade eder!
V. MINORSKY, Zazalar’la ilişkilendirilen ve “kürt” addedilen GÜRANLAR aşiretlerinin de Kürtlüklerini KESİNLİKLE reddeder!.. GÜRANLAR bir TÜRK boyudur, ve GORANÎ LEHÇESİ, ZAZAKİ LEHÇESİNİN en yakın olduğu dildir. Birini konuşanlar TÜRK ise, diğeri de TÜRK’tür!
Prof. Y. HİKMET BAYUR, meşhur “Hint Tarihi” adlı eserinde, GUR TÜRKLERİ hakkında şu bilgiyi verir:
– “EL UTKİ’nin ‘Kitab-ül Yemini’nde KALAÇLAR’ın Hindikuş (dağlarının) güneyinde yerleşmiş olduklarını, ve Orta Asya’dan gelen diğer TÜRKLER’in Hindistan’ı fethetmelerinde çok önemli rol oynadıklarını yazarken, GÜR Devleti hükümdarı ALÂÜDDİN CİHANSUZUN, SELÇUKLU SULTANI SANCAR tarafından esir edildiğini belirtir.”
– “Orta Asya’da TÜRK urukları arasında bulunan GÜRLER oldukça önemli bir yer tutar. Nitekim OĞUZ Kağan Destanı’nda, OĞUZ HAN’ın Hindistan seferinde GÜRLER Ülkesine girip, buradan (sonra) Doğu Avrupa’ya, BULGAR ülkesine hareket ettiği, seferden sonra GÜRLER’in reisinin kendisini SEMERKANT’ta karşıladığı anlatılır. GÜRAN TÜRKMAN taifesinden bahsedilir.”
– “İran’daki GÜRANLAR, menşe itibariyle GÜRLER, yani TÜRKLER’dir… ŞEYH SÂDİ, ünlü ‘Bostan’ adlı eserinde bir İranlı köylünün GÜR hükümdarına ‘Ey, TÜRK’ diye hitap etmesi de GÜRLER’in TÜRK olduğuna başka bir kanıttır.”
Yine tekrarlıyoruz: UR-GUR-TUR-UZ-GUZ-OĞUZ farkı olmadığı gibi, bunların incelmişi ve çoğulu olan KÜR-T ile TÜR-K arasında da fark yoktur!..
Bu yüzdendir ki, Güneydoğu’daki Kürtler’e ek olarak Orta Asya’da bir Kürt oymağı, Macarlar arasında da yine bir Kürt oymağı vardır.
Bunların hepsi birbiri ile akrabadır. HORASAN GURLARI, halis OĞUZ TÜRKLERİ’ndendir!
PİR AHMET DİKME şöyle devam ediyor:
– “MUNZUR DAĞI’nın güney yakasında bir tek Kürt yoktur!.. Orada yaşayan ŞEYH HASAN aşireti tamamen HORASAN kökenli TÜRKMENLER’dir. PÜLÜMÜR’e doğru gelindiğinde ARELİ, LOLANLI, ŞAHVELANLI, KEMANLI, ÇEREKANLI ve daha bir çok aşiret oturmaktadır. BU AŞİRETLERDEN HİÇ BİRİ KÜRT DEĞİLDİR! Tamamı TÜRK kökenli aşiretlerdir. Ben bu konuyu her platformda tartışmaya hazırım!”
Doç. Dr. İBRAHİM YILMAZÇELİK “19. Yüzyılın İkinci Yarısında Dersim Sancağı” adlı eserine göre, Dersim Mutasarrıfı ARİF BEY’in 1903 yılı raporunda:
– “DERSİM öteden beri ŞÂYİ ve ZAN OLUNDUĞU GİBİ umumen KÜRT DEĞİLDİR!.. ÇEMİŞKEZEK ve ÇARSANCAK kazaları kâmilen TÜRK’tür!.. HOZAT kasabası ile, İNCEAĞA kariyesi ve TOROT aşireti halkı TÜRK’tür!.. FAKAT İHTİLAFLAR NETİCESİNDE KÜRTLEŞİYORLAR… MAZGİRT kasabası ile, OVACIK kazasının ova köyleri halkı neslen TÜRK’tür. Ve halen halkı lisan-ı Türkî üzerine mütekellimdirler. Yalnız OVACIK TÜRKLERİ hem Kürtleşmiş, hem de Şiileşmişlerdir… DERSİM Sancağı, TÜRKLER’in pek kadim mevasıdır. TÜRKLER’den gayrı hi ç bir neslin âsar ve hatıratına tesadüf olunmaz!”
diye yazdığını belirtir… Dersim Mutasarrıfı CELAL BEY de 1906 raporunda, “ERZİNCAN Sancağı merkezinin, KEMAH’ın, ERZURUM’un KIĞI, DİYARBAKIR’ın PULU, ELÂZIĞ’ın HARPUT ve EĞİN, DERSİM’in ÇEMİŞKEZEK ve ÇARSANCAK halkının TÜRK olduğunu” yazmıştır.
Yazdık, yazdık, bitmedi… Delil çok, karşı çıkan da yok!.. Devam edelim:
İBN-İ HALDUN, MUKADDİME adlı eserinde GURİLER’in TÜRK olduğunu KAT’İ-KESİN bir şekilde ifade eder… MÜNECCİMBAŞI da GURİLER’in HOTA(HİTA) TÜRKLERİ’nden olduğunu kabul eder.
Dr. MAHMUT RİŞVANOĞLU, “Doğu Aşiretleri ve Emperyalizm” adlı eserinde:
– “Orta Çağ’da AFGAN ve bugünkü TABERİSTAN ve YENİ DELHİ’ye kadar geniş bir imparatorluk kurmuş olan GAZNELİLER yıkılınca, yerlerine GUR-LUĞ adlı yeni bir TÜRK uruğu geçmiştir. GURİLER (GURLULAR) devletini kurmuşlardır. (1284-1304)”
– “Ayrıca, 1526-1830 arasında BABÜR ŞAH’tan sonraki Babüriğ hakanların devam ettirdiği GURKANİYE devleti de, bunun devamı idi.”
– “KİKİLER ve KALAÇLAR birleşik uruğlar olarak GURİLER’dir… ‘Tabakat-ı Nasiri’de Bengal fatihi Melik’ül GAZİ İHTİYARÜDDİN MUHAMMED’in GÜR ve KALAÇLAR’dan olduğu yazar ki, bundan GURLU ve KALAÇLAR’ın bir arada bulunduğunu (ve bir sayıldığını) anlamaktayız.”
– “Bugün BİNGÖL, TUNCELİ ve SİVEREK’te bulunan ve ZAZA, ÇEREKLİ, DERSİMLİ diye adlandırılan oymaklar, işte bu GURLU (GURAN) ile gelenlerdir.”
– “Bugün Doğu Anadolu’da hem Kürmanç, hem de Zaza lehçeleriyle konuşan bu TÜRKLER; GURÂNÎ TÜRKLERİ ile beraber AFGANİSTAN’da, ve kuzeyinde KARLUK TÜRK devletinin yıkılmasıyla HAZAR’ ın kuzeyinden ve güneyinden Anadolu’ya gelmişlerdir.”
Bu yüzdendir ki, Zazalar’ı iki grupta incelemek mümkündür:
1) TUNCELİ, ERZİNCAN ve yakın iller… Kuzey Zazaları… Bunların çoğu alevidir.
2) URFA-SİVEREK, DİYARBAKIR, ELÂZIĞ PALU… Güney Zazaları… Bunların çoğu sünnidir… Siverek Zazaları 5 kola ayrılır: KARANLI, BUCAK, KIRVAR, HASERAN ve BAPVİRAN.
Bunlardan KARANLILAR (aslı KARAHANLILAR) KARLUK TÜRKLERİ’nin iki kolu olan YAĞIZA ve ÇİĞİL oymaklarındandır. KARAHANLILAR bazı kaynaklarda ELİKHANLAR diye anılır… KARANLI köylerinin isimleri tümden TÜRKÇE’dir: KARAHAN, KEPİRKUYU, GÜVERCİN, DİNDAR, HAMAMVİRAN, ŞİRAN gibi… (Prof. Dr. Mehmet Eröz, Doğu Anadolu’nun Türklüğü, sf. 125)
HASERANLAR öz-be-öz TÜRKMEN’dir. Köy adlarının hepsi TÜRKÇE’dir. KARAKAYA, DOĞAN, KONAKLI, HOYA, KARAMUSALAR, DERDERE, HİNDİBABA, ŞEYHANDEDE, AHİRMAT, SARSAP, BUDARAN gibi…
BUCAKLAR boyu tamamen TÜRK’tür. PKK’ya karşı devletin yanında yer olmış, çarpışmıştır. Köy isimleri de TÜRKÇE’dir. GÜNGÖRMEZ, BAHÇE, MEZRA, BİTİK, KALEMLİ, DARALIK, ÇEFTALİ, KALE, SEPETVİRAN, ÇAMURLU gibi…
KIRVAR boyu da TÜRK’tür. ODABAŞILAR’dan gelmedir.
SİVEREK’te kalabalık ayşiretlerden biri de KARAKEÇİLİLER’dir. OĞUZ’un KAYI boyundan olduğu sanılmaktadır. Damgaları gene OĞUZ boyu olan AVŞAR damgasıdır. 60-70 kadar KARAKEÇİLİ köyü vardır. Adları hep TÜRKÇE’dir. AĞAÖREN, DELİKTAŞ, KARAYÜK (KARAHÖYÜK), KURT-İNİ, KARADİBEK, BOZKUYU, KAPAKLI, BÖĞDÜK, GÖLLÜ, PAYAMLI (BADEMLİ), TORU, SALUCA, ÇİPİNİ gibi… KARAKEÇİLİLER yakın zamana kadar Kürtçe konuşurlar, kendilerini Kürt sanırlardı. Ancak Anadolu’nun başka yörelerinde, BURSA, BİLECİK, ESKİŞEHİR,BALIKESİR, ADAPAZARI, KIRIKKALE, GAZİANTEP’te akrabaları olduğunu öğrendiler, TÜRK olduklarını farkettiler!
Darısı kendini TÜRKLER’den ayrı ve farklı gören bütün Kürt ve Zaza aşiretlerinin başına!.. İnşallah kısa zamanda onlar da ruhlarındaki ve damarlarındaki TÜRK özelliğini hisseder, örf ve âdetlerini koruyarak TÜRK gibi, TÜRKLER’le her bakımdan kaynaşmış bir halde yaşarlar.
mısraı ile bu aşiretin de ORTA ASYA kökenli TÜRK olduğunu dile getirmiştir. Darısı kendini TÜRKLER’den ayrı ve farklı gören bütün Kürt ve Zaza aşiretlerinin başına!.. İnşallah kısa zamanda onlar da ruhlarındaki ve damarlarındaki TÜRK özelliğini hisseder, örf ve âdetlerini koruyarak TÜRK gibi, TÜRKLER’le her bakımdan kaynaşmış bir halde yaşarlar.

KÜRT MESELESİ Mİ, ŞARK MESELESİ Mİ?…


KÜRT MESELESİ Mİ, ŞARK MESELESİ Mİ?…

ANADOLU’da ROMA-BİZANS döneminde bir “kürt sorunu” olmamıştır.
SELÇUKLULAR zamanında pek çok TÜRKMEN isyanı olmasına rağmen bir “kürt sorunu” yoktur! OSMANLILAR döneminde de Kürtler’den kaynaklanan bir “kürt sorunu” olmamıştır!.. Ta Tanzimat’a kadar!..
Tanzimat’la birlikte OSMANLI topraklarında yaşayan herkes eşit sayılıp, o tarihe kadar askere alınmayan Kürtler askere çağrılınca, isyanlar başlamıştır. O dönemde TÜRKİYE’de uzman olarak görev yapan Mareşal Moltke, “Mektuplar”ında bu hususu çok açık bir şekilde belirtir.
Kürt meselesi 19. asrın ortalarından itibaren DOĞU ve GÜNEY ANADOLU, ARABİSTAN üzerinde gözü olan milletlerin ortaya bir ŞARK MESELESİ atmasıyla yoğunlaşmıştır.
ŞARK MESELESİ, Avrupalı ülkelerin ve Rusya’nın gittikçe zayıflamakta olan OSMANLI DEVLETİ’ni yıkmak ve mirasını paylaşma sorunudur. Bu amaçla Sırp, Yunan, Arap, Ermeni ve Kürt milliyetçiliği, bölücülüğü kışkırtılmış, neticede pek çok TÜRK nüfusla birlikte Balkanlar, Kafkaslar, Arabistan ve Afrika’da geniş TÜRK toprakları elden çıkmıştır… Şimdi de sadece TÜRKİYE’yi değil; eski OSMANLI toprakları ile, İRAN ve PAKİSTAN gibi müslüman ülkeleri de mezhep ve etnik köken bahanesiyle bölüp parçalamak istiyorlar!
Bu tarz bir milliyetçilik güden İngiliz, Fransız Alman, Rus, hatta Amerikalı bilim adamlarının(!), kendi idareleri altında sömürge hayatı yaşıyan TÜRKLER, Afrikalılar, Hintliler, Çinliler, Kızılderililer üzerinde neden benzer çalışmalar yapmadıkları anlaşılır gibi değildir.
Kürtler ve Kürt meselesi üzerine olan tezlerin kökeni, 1850-1920’ler arasında oluşan Alman, İngiliz, Fransız ve Rus ekolüne dayanmaktadır. Bunların da amacı belli idi.
Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanması!…
Batı’nın da beslediği Minorsky, Marr ve Nikitine adlı üçlü, bu teorileri geliştiren ekiptir.
1960’lardan sonra Kürt ve Ermeni literatüründe izlenen yeniden doğuş hareketinde görev alan araştırmacılar, bu ekolün yapıtlarını kaynak olarak almaktadır… En önemlisi Besile Nikitine’nin “Les Kurdes Etude Sociologue et Historique” adlı eseridir.
Nikitine kitabının dokümantasyonunu 1915-1918 yılları arasında Urmiyah’da Çarlık Rusyası’nın konsolosu olarak bulunduğu sürede yapmıştır… Eseri 1956’da yayınlanmıştır. 1973’de Associaton Kurdistan tarafından 2. baskısı yapılmıştır.
Bunların eserlerinde pek çok tutarsız iddia vardır.
Tarihi açıdan bakınca, Herodot’a göre, M.Ö. 5. asırda Ahemenit İmparatorluğu’nun 13. eyaleti PATTUKUİ adını taşır…. Bu kelime bugünkü BOHTAN ifadesini hatırlatabilir… Bu eyaletin doğusunda KARDUKOY bulunmaktaydı. Paktukui Dicle’nin sol kıyısında idi.
Ksenophon “Onbinlerin Ricatı” adlı askerî raporunda M.Ö.400 tarihinde PAKTUKUİ geçidinde baskına uğradıklarını, MED ve Persler’den oluşan askerlerin kendilerini gerilemeye zorladığını yazar.
Ayrıca KARDULAR’ın Kral Artaxerces’in hakimiyetini kabul etmedikleri gibi, diğer derebeylerin buyruğuna da girmediklerini belirtir….
Bu yöreye Yunan yazarları “Gordiyen”, Amariler “Bel-Kardu” derlerdi… Ayırımcılar bu KARDULAR’ı Kürtler’in atası sayarken, Lehman Haupt onları Gürcülerin atası kabul eder.
İsim benzerliği her zaman bağlantı kurmak için yeterli olmaz… Mesela Fransız kelimesi Frank adını taşıyan Germen asıllı kavimden gelmiştir. Halbuki Fransızlar dil itibarile Latin grubuna bağlıdırlar… Çünkü Fransa’nın kuzeyi Franklar ve Rumlar, Ermeniler, Yahudiler’in bulunduğu levantenlerden oluşurken; Güney halkı Jül Sezar’ın Latin kökenli lejyonlarından gelir.
Öne sürülen bir diğer bir tez ise bu KARDU halkının Medler’den geldiğidir… Bunun için Revanduz civarında Şanedar mağarasında Paleoletik çağdan kalma bir insan iskeleti bulunduğu ve tipinin “Aryen” olduğu iddia edilir…
Akad Kralı Naram-Sin, Paris Louvres Müzesi’ndeki zafer abidesinde LULULAR’ın kralı Satunu’yi nasıl yendiğini anlatır…
Zagros dağlarının ilk sakini bu LULULAR (veya LULLUBİLER) ile, Diyala Irmağı civarında oturan GUTİLER’in Kürtlerin atası olduğu öne sürülür.
M.Ö.17. asırda KASSİTLER önce emekçi olarak, sonra toplu halde savaşmadan LURİSTAN denilen bölgeye yerleşmişlerdi. Babil’de 600 yıl hüküm sürdüler… Atı bölgeye onlar getirdiler… KASSİTLER de Kürtler’in ataları sayılmaktadır. Çünkü KASSİTLER, MED asıllı idiler. Kürt bölücüler de MEDLER’e sahip çıkarlar.
Ermeni araştırıcı Arşak Sarfasyan, “MED diye bir toplumun yaşamadığını, Bu adın Herodot Tarihi’nin yanlış yorumlanmasından ortaya çıktığını, Ermenilerin Kürtler’in atası olduğunu, ve her ikisinin de Hint-Avrupaî kökenli olduğunu” öne sürmüştür….
Aslında Ermeniler ile Kürt ayırımcılar aynı bölgede aynı toprakları talep ederler!.. 1915 yılındaki tehcir sırasında Ermeni konvoylarına saldıranlar da Kürt çeteleri idi… Sarfasyan, bu toprakları elde edinceye kadar Kürtler’i kendi safına çekmeyi amaçlamıştır.
Dil açısından da Batılı kürdologlara göre Kürtler Pers asıllı bir toplumdur… Minorsky de böyle söyler. Ârî ırktandırlar. M.Ö. 3. asırda Urmiyah dolaylarından Bohtan çevresine göç etmişlerdir.
Halbuki Louvres Müzesinde bulunan kabartmalarda İran krallarının ve tanrıların etrafında TURANÎ tipli bu askerlere rastlanmaktadır. Bunlar çekik gözlü, elmacık kemikleri çıkık, iradeli bakışlı kişilerdir.
Zaten Minorsky, bu iddiası ile M.Ö. 3. asırdan evvelki devlet ve milletleri kürt ilan etmekten vazgeçmiş olur.
Marr’a göre ise Kürtler, Ermeniler ve Gürcüler ASYATİK ve YAFETİK’tirler, yani TURANÎ’dirler. Biz de bu inançtayız. Bunlar bulundukları yöreye özgü otoktan kavimlerdir.
Bazıları da Kürtler’in kökünü Kırtoylar’da (Cirtien) arar. Bunlar Azerbeycan’da yaşıyan göçebelerdi. İlk defa Polybe (M.Ö.200) onlardan “MED ordusunda karışıklık çıkaran askerler” diye söz etmiştir. Selekos Kralı 3. Antiochus Kirtoylar’ı yenmiş, egemenliği altına almıştır. Sonra Ermeni kralı Dikran (M.Ö. 89-36) bunlardan 35.000 kişiyi esir etmiş, inşaat işlerinde çalıştırmıştır.
Minorsky ve Marr, MED toplumunun Kürt tarihinde önemli yeri olduğunu belirtirler. Bunlara göre Kırmanç kelimesinin Med-Matai-Mada-Manniensler ile ilgisi vardır. “Manda” veya “Umman Manda”, Med ordusundaki paralı askerlere verilen ad idi. Asurlular da SÜMERLER ve İSKİTLER’e bu adı verirlerdi.
O takdirde Kırmançlar SÜMER ve İSKİTLER’e bağlanmış olur ki, bu da onları TÜRK yapar.
Herodot, Strabon ve Ptoleme, “Mantien, Martien veya Margien” diye bir toplumdan bahsederler… Strabon’a göre onbinler Bohtan’ı geçtikten sonra Persler ve Mandlar’dan oluşan birliklerin hücumuna uğramışlardır… Mandlar Kirtoyların komşusu idi.
Buna dayanarak Minorsky, “Kürtler’in Mardoi ve Kirtoyi adındaki iki soydan geldiği”ni savunur… Ona göre bunlar batıya göç ederken aralarına yabancı unsurlar da karışmıştır.
Aries-Kappers 1931’de “Kürtler’in ayrı bir ırk oluşturduğunu, fakat yöredeki diğer toplumlarla (Semit, Asyanik ve TÜRKMENLER’le) karışmış olduğu”nu öne sürmüştür!..
1897’de TÜRKİYE’de Kürtler’i incelemiş Chantre ise,
“Kuzey Kürdü uzun boylu zayıftır, burnu ince, hafif kemerlidir. Ağzı küçük, yüzü oval ve uzundur. Erkeklerin uzun bıyıkları olup sakalsızdırlar. Bakışları sert ve kararlıdır. Bir çoğu sarışın ve mavi gözlüdür. Beyaz tenlidir. Bu tipte bir Kürt çocuğu bir İngiliz’den farksızdır. Doğuda ise çehre geniş yayvan, vücut daha dolgundur,”
der.
l912’de İngiliz ordusunda binbaşı olan Saona, “Belirli bir Kürt tipi olmadığını, dağlı, ovalı, göçer, yerleşik olmalarına göre Kürt tiplerinin değişik olduğu”nu söyler.
1952’de antropolojik incelemeler yapan Henry Field’e göre “Kürt adı ile tanımlanan kişi orta boylu (1.68m), uzun gövdeli, kısa bacaklı, geniş alınlı, brekisefaldir.”
İncelenen tiplerden dörtte biri Oriprozop, diğerleri eşit miktarda Mezoprozop ve Leptoprozoptur. Burun kemerlidir. Araplar’a oranla Kürt daha kıllı, saçları hafif kıvırcık, gözleri kahverengi ve siyahtır… TÜRKİYE kürtlerinden sarı saçlı ve mavi gözlülere rastlanır. Cildi Arab’ınkinden daha açıktır…
Hemen hatırlatalım ki, bütün bu araştırma, incelemeler ŞARK MESELESİ muvacehesinde, ve “Kürtler’i nasıl ayrı gösterir de TÜRKİYE’yi böleriz?” zihniyetiyle yürütülmüştür. Ancak görüldüğü gibi bu tiplemeler pek çok TÜRKMEN aşiretinde görülen özelliklerdir, ve Kürtler’i TÜRKLER’den ayırmaktan ziyade, yakınlaştırır.
M.S.387 tarihinde Doğu ve Güneydoğu Anadolu, Persler ve Bizanslılar arasında paylaşılıp sınır tesbiti yapılmıştır. Bizans sınırı Erzurum ve Muş’a kadar dayanıyordu. 591’de Bizans ile Persler arasında yeniden bir sınır ayarlaması yapılmış ve hudut Tiflis ve Dara arasında bir Duin-Muki-Urmiya-Mokh’a kadar ilerlemiştir. Pers İmparatorluğu yıkıldığında Bizanslılar 687’de Hazar Denizi’ne dahi ulaşmışlardı.
Öte yandan İmparator Constantin Parphyrogenete PEÇENEK akınlarının kendisinin tahta çıkmasından 50 yıl önce başladığı yazar. Bu 9. asrın sonu demektir… Peçenekler Oğuz boyundandır. Bizanslılar PATZİNAKİTAY derler.
10. asırda da SELÇUKLU OĞUZLAR’ının akını başlar. Zaman zaman TÜRK boyları kendi aralarında da savaşırlar. Bizanslılar HAZAR, PEÇENEK, KUMAN ve UZ TÜRKLER’ini doğu ve batı sınırlarına yerleştirerek düşmanlarına karşı kullanmışlardır. (M. Aktok Kaşgarlı, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Uygarlığına Giriş, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, 1984)
İşte bugünkü Kürtler, o tarihlerde Doğu ve Güneydoğu Anadolu’ya yerleştirilen UZ, KUMAN ve PEÇENEK TÜRKLERİ’nin bölge halkıyla karışmasından oluşmuştur… Bölge halkları ise başlıca Ermeniler, Araplar ve Persler’dir.
İşte bu yüzden ortaya Ermeni Kürdü, Arap Kürdü, Fars Kürdü ve TÜRKMEN Kürdü gibi farklılıklar çıkmıştır. Apo (Artin Agopyan) ve meşhur kaçakçı Behçet Cantürk Ermeni asıllı Kürtler’e örnek olduğu gibi, İbrahim Tatlıses te “Ben Arap asıllı Kürd’üm” diyerek bu gerçeğe işaret etmiştir. Mesut Barzani ailesi de Yahudi Kürdü’dür. KUMAN ile KURMANÇ benzerliği dikkat çekicidir. KURMANÇLAR, TÜRKMEN asıllı Kürtler’dir. Yani bir özgün bir Kürt milleti yoktur. Özgün bir Kürt dili, özgün bir Kürt tipi yoktur. Öte yandan dünyanın hiç bir yerinde, tarihin hiç bir döneminde “Kürtçe” bir abideye, bir dikilitaşa rastlanmamıştır. Yani bir Kürt medeniyeti de yoktur! Bölge tamamen TÜRK YURDU, Mustafa Kemal ATATÜRK’ün deyimiyle TÜRKELİ’dir!.
Peki, o zaman bazı haritalarda ve eski tarihlerde geçen ERMENİSTAN ne oluyor?.. Ermeniler de Yafetik bir halktır. Aslında TÜRKLER ile akrabadır. Ancak bizim İslâm’ı kabul etmemizden çok önce Hıristiyan olmuşlardır. Yine de Selçuklu ve Osmanlı döneminde 1000 yıl bizimle kardeşçe yaşamışlardır. Ne var ki, Kürtler’in şimdi kapıldıkları emperyalist Batı rüzgârlarına onlar 1880’lerde kapılmış ve TÜRK ve müslüman düşmanı kesilmişlerdir.

Ermeniler’in geniş bir araziye yayılmasının sebebi de şudur:
İmparator Maurice “Ermeniler Doğu yörelerinde bırakılırsa, bizim için rahat yoktur,” diyerek Ermeni derebeylerini aileleri ile birlikte batıya nakleder!..
Ermeniler’e bir kaç kere yer değiştirten Bizanslılar bu davranışları ile Anadolu’nnun çeşitli yerlerine “Ermenistan” denmesine yol açmışlardır.
Buna göre:
l. Ermenistan : Sivas, Malatya, Kayseri
2. Ermenistan : Kayseri, Sivas, Erzincan
3. Ermenistan : Malatya, Muş, Van
4. Ermenistan : Mukri bölgesi
Ancak bu yörelerden hiç biri Ermenilerin yurdu değildir.
Aslında Doğu Anadolu’daki bölgenin kadim adı Armenistan DAĞLIK BÖLGE anlamına gelir. Ermeni adı o bölgede oturanlara sonradan verilmiştir. Ermeniler kendilerine Haçik der.
Görüldüğü gibi bu listeye dayanan Ermeni fanatikler ile Kürt ayırımcılar, aynı bölgelerin kendilerine ait olduğunu iddia ediyorlar.
Son zamanlarda ortaya atılan bir iddia ise, Kürtler ile Ermenilerin aynı yörede yaşıyan, aynı ırktan gelen Hint-Avrupai toplumlar olduğudur.
Kürtler ile Ermeniler’in aynı ırktan geldiğini kabul edebiliriz. Ancak o zaman her ikisi de ARYAN (HİNT-AVRUPAİ) değil; YAFETİK (TURANÎ) gruba ait Kafkasyalı bir topluluk olur… Yani TÜRKLER ile akrabadır. Bunu Levon Dabağyan adlı bir Ermeni vatandaşımız T.B.M.M. komisyonunda dile getirmiş, “Biz TÜRK asıllıyız,” demiştir. (Mayıs 2005)
Ermeniler Hıristiyanlığı 302 tarihinde kabul etmişlerdir. Konuştukları dil Hint-Avrupa özellikler göstermez… Özellikle Batı Ermenice denilen ağzı TÜRKÇE kelimelerle dolu olup, soyadları TÜRKÇE kökler taşır. Papazyan, Pastırmacıyan gibilerinin yanısıra, Dökmeciyan adında bir Ermeni ABD’de eyalet valisi dahi olmuştur.
Sadece Batılı tarihçiler değil, dil uzmanları da politikayı bilime âlet etmekten kaçınmazlar. Dillerin kökeni tablolarında Ermenice Hint-Avrupai grubun ayrı ve önemli bir dalı olarak yer alır.
Baskça’nın da dahil edildiği bir “Kafkas Dil Grubu” oluşturulur. Böylece hem Kafkas dillerinin hem de Baskça’nın URAL-ALTAY TÜRKÇE dil grubuyla bağlantısı kesilmek istenir… Bununla ilgili şemaları ilerde vereceğiz.
M.S. 640 tarihini taşıyan bir haritada bölgede ne Kürt, ne de Ermenilerin adı geçer. Persler ve Bizanslılar vardır. Bizans; HAZAR, HARZEM TÜRKLERİ ve diğer TÜRK imparatorlukları ile çevrilidir… Haritayı ilerde vereceğiz.
Nemeth “Bu dönemde Anadolu’ya yerleşen ilk TÜRKLER’in SELÇUKLULAR olmadığını, Abbasi halifeleri döneminde bölgeye pek çok TÜRK’ün yerleştirildiğini” söyler. (M.A Kaşgarlı, aynı eser sf. 21)
Batı literatürü, 990 tarihinde Güney Anadolu’da kurulan Mervani Beyliği’ni, Kürt devleti olarak gösterir… Ancak 1903’de British Museum’da bulunup yayınlanan İbn-al Azrak al Fariki’nin Mayarfariki kenti üzerine yazdığı metin, bu beyliğin İslam halifesine bağlı diğer beyliklerden farklı olmadığını gösterir.
Ayrıca beyliği kuran Abu Ali bin Mercan bin DUSTAK’ın adı uzerinde durmak gerekir… ORTAASYA TÜRKLERİ’nde hâlâ Dustak-Durak-Tutak gibi isimler hâlâ yaşamaktadır.
Nikitine bunu farketmiş olacak ki, eserinin 182. sayfasında “Mervan Beyliği’nde Kürt niteliği aramak beyhudedir,” der!..
SELÇUKLULAR’ın Kürt beyliklerini ortadan kaldırdıkları iddiası, tamamen asılsızdır!.. Daha önce de belirttiğimiz gibi o dönemde bölgede bir Kürt beyliği olmadığı gibi, çok önceden gelip yerleşmiş olan UZ ve PEÇENEK TÜRKLERİ vardı. Anti-TÜRK Rus yazar Nikitine dahi “savaşçı Kürt beylerinin Arap uygarlığında yerlerinin büyük olduğu”nu öne sürmesine rağmen, “Halk tabakası Kürt değil TÜRK’tür. Çünkü Kürtler’e en yakın etnik toplum TÜRKLER’di,” der!.. (sf.163)
Marr ise “Kürtler ile TÜRKLER çok karışmışlardır,” demekten kendini alamaz…
1987 yılında yayınlanmış olan Etnoloji ve Sosyolojik Etütler dergisinde “Karadeniz Etrafında 50 Yıllık Etnik Gelişim” başlıklı makaleyi yazan Dr. Alexandre Basmakof, “antropolojik bakımdan Kürtler’in TÜRKLER’den fark edilemedikleri”ni yazar!..
Basmakof “Ermeniler’de de YAFETİK (TURANÎ) özelliklerin Aryan niteliklerden çok daha fazla olduğunu, Yezidiler’in de Kürtçe konuşmakla beraber yöre halkından (TÜRKLER’den) ayrı bir dünyanın insanları olmadığı”nı belirtir!..
Robert Olson, “Kürt Milliyetçiliğinin Kaynakları ve Şeyh Sait İsyanı” (Öz-Ge Yayınları, 1992) adlı kitabında 1. Dünya Savaşı dönemine ait bazı rakamlar verir. Ermeni piskoposluğu kayıtlarında altı “kürt” ilinde

Erzurum’da 75.000,
Van’da 72.000,
Bitlis’te 77.000,
Elazığ’da 95.000,
Sivas’ta 50.000,
toplam 464.000 kişi

ile bölge nüfusunun %16.3’ünü “kürtler”in oluşturduğunu,
buna karşılık nüfusun %25.4’ünü TÜRKLER’in,
%38.9’unu Ermeniler’in teşkil ettiğini,
söyler. Ayrıca

140.000 Kızılbaş,
77.000 Zaza ve
37.000 Yezidi

olduğunu, bunların hesaba dahil edilmediğini belirtir. Kızılbaşlar’la Zazalar’ı Kürtler’e dahil ederek 666.000 TÜRK’e karşı 681.000 Kürd’e ulaşır.
Ne var ki, Kızılbaş, yani Aleviler’in çoğu Kürt değil, TÜRK’tür. Ayrıca Zazalar bölgeye Celaleddin Harzemşah ile birlikte gelmiş Horasanlı GUR TÜRKLERİ’dir!. Bunu söylemez!..
Yine de, Ermeniler’i çok (ama çoğunluk değil!.. sadece %39) göstermesine rağmen, TÜRK ve Kürtler’in aynı sayılarda olduğunu belirtmiş olur!..
David Mc Dowall, “A Modern History of The Kurds” adlı kitabında Kürtler’i ayrı bir kavim göstermeye çalışırken gerçeği de fazla gizleyemez. “Kürdistan” tâbirinin ilk defa 12. asırda Selçuklular tarafından “coğrafî” bir ifade olarak kullanıldığını belirtir. (sf. 6) Biz de buna katılıyoruz. Kürdistan, tıpkı DAĞISTAN (dağlık bölge) gibi, kalın kar tabakaları ile kaplı bölge anlamına gelen bir ifadedir.
Aynı yazar, bu bölgede yaşayan Arap ve TÜRKMEN aşiretlerinin zamanla kültür açısından “kürt”leştiğinde şüphe yoktur, der. (sf. 9) “Kürt ve TÜRKMEN aşiretleri bir arada yaşadılar ve aynı konfederasyonlar (beylikler) içinde kaynaştılar,” diye ekler. Ve “Kürdistan bölgesine göçen Arap kabilesi Ravadî, 200 yıl sonra Arap kökeni bilinmesine rağmen Kürt addedildi,” der. Bu kabileden olan Selâhaddin Eyyubî’nin neden “Kürt” diye yutturulmak istendiğini açıklarken, bu muhterem zatın TÜRK isimli kardeşlerini, akrabalarını açıklamaz!.
Yazar sf. 25’de Yavuz Sultan Selim dönemini anlatırken, “Turkomans including qizilbash tribes” diyerek kızılbaş-alevi aşiretlerin TÜRKMEN olduğunu belirtir. Böylece yukarıda Olson’un Kürt nüfusa Kızılbaşlar’ı eklemesinin yanlışlığını ortaya koyar.
Velhasıl, binlerce yıllık TÜRK YURDU olan Doğu ve Güneydoğu Anadolu’yu, Musul-kerkük, Halep, Urumiye, Azerbeycan, İran Azerbeycanı bölgelerini TÜRKLER’den koparıp kukla Ermeni ve Kürt devletleri kurmak için olmadık işler yapılmıştır. Arkeoloji, Paleontoloji, Tarih, Dil Bilimi, hatta din ve sosyoloji çarpıtılmış, ancak işin özüne, derinine inince görülmüştür ki, bütün çalışmalar Kürtler’in TÜRKLER’den farklı bir ırk, farklı bir soy olduğunu değil; tam tersine Kürtler’in TÜRKLER’den ayrılamayacağını ortaya koymuştur.
Ne yapsalar boş!.. Bu topraklar bizim!..
Kürtler bu bölgede bir çok değişik TÜRK boyuna bağlı oymaklarla, obalarla, hatta Araplar’la, Farslar’la, Ermeniler’le, ve dahi Yahudiler’le karışmışlar, bugünkü hali almışlardır.
Kürtler başkaları ile öyle karışmışlardır ki, kendi aralarında dahi kaynaşamaz, anlaşamaz duruma gelmişlerdir. O yüzdendir ki, bugün Kuzey Irak’ta Talabani ile Barzani’nin iki ayrı bölgesi, iki ayrı sözde parlamentosu bulunmaktadır. Ayrıca her an onlara baş kaldırmaya hazır pek çok Kürt aşireti vardır.
Kürtler’in kurtuluşu; sun’i özelliklerle yaratılan ayırımcılıktan vazgeçmeleri, en az bin yıldır birlikte yaşadığı, tarihin en eski ve en şanlı milleti TÜRKLER’le tamamen kaynaşmalarındadır!.. TÜRKLER onları her zaman bağırlarına basmış, kardeş bilmiştir. KÜRTLER’in de çoğu TÜRKLER’i kardeş bilir.
Yapılacak şey, ayırımcıları aralarından ayıklayıp, emperyalist Hıristiyan Batı’nın kandırmacalarına gelmemek, bütünlüğü devam ettirmektir!
Hiç bir Kürt, bağımsızlık hayallerinin aslında, Amerika-İsrail-İngiltere-Fransa uşağı kukla bir devlette aşağılık bir varlık olarak yaşamak olduğunu unutmamalıdır! MESELE, KÜRT SORUNU DEĞİL, ŞARK MESELESİDİR!.. YAŞADIĞIMIZ TOPRAKLARIN, YERALTI-YERÜSTÜ ZENGİNLİKLERİNİN VE İNSANLARININ ZALİM, EMPERYALİİST HIRİSTİYAN BATIILARCA SÖMÜRÜLMESİ MESELESİDİR!.

PARTLAR

PARTLAR

Haa, Kürtler mi?.. Ortada hiç te bölücülerin iddia ettiği gibi bir “Kürt Milleti”, bir “Kürt Devleti” yoktur!.

PARTHİA, sonradan HORASAN diye bilinen TÜRK DİYARI’dır. Güney Türkmenistan-Kuzeydoğu İran-Kuzeybatı Afganistan’ı kapsar. PARTLAR bu bölgeden gelmiş olsa gerekir.
İskender’le birlikte 8l yıl MAKEDON idaresinde kalan İran, PARTLAR’ın ortaya çıkışı ile yeni bir döneme girdi. PARTLAR M.Ö. 249-M.S. 228 yılları arasında hüküm sürdüler. <p<herkesi (yunancası)="" (yunancası=""

8. hükümdar 2.FIRAT ise (Farsçası FERHAD, Yunancası PHRAATES) Irak’ı aldı.

3. FIRAT ise iki kızını Ermenistan kralı Tigran ile oğluna verdi.
5. FIRAT’ın veliahdi VORONES’in tahta çıkamamış olan kardeşinin oğlu TİRİNATES, M.S.51-63 yılları arasında Ermenistan kralı oldu.
Yine Part kralı 2. Vonones’in oğlu Tradotes M.S. 66 yılında Ermenistan tahtına oturdu.
Böylece TÜRKLER’in ta o dönemden Doğu Anadolu’nun sahibi olmasının yanısıra, bir beylikten büyük olmayan Ermeni krallığında da söz hakkı doğdu.
MANİ dininin kurucusu olan kişi, M.S.216-276 yılları arasında yaşamış olan bir PART prensi idi. TÜRKLER bu dine de bir süre bağlanmışlardır.
ARSAKİLER olarak da bilinen PARTLAR, kendilerine bağlı Fars eyaletinin kralı 1. Erdeşir tarafından yıkılmışlardır.
Böylece İran’da 2. kez Hint-Avrupaî diye vasıflandıran bir imparatorluk kurulmuş ve Erdeşir’in atalarından ilk Fars kralı Babek’in babası Sasan’ın adını almıştır.
Sasanîler’den sonra bölgeye İslamiyet ve yine Türkler hâkim olacaktır.

bu anıt mezarda şu kitâbe“Kürt El-Kan Alp Urungu, altunlug keşigün bantım belde,
Elim dokuz kırk yaşım.”
vardır:

BİR KÜRT HALKI YOK MU?

Yenisey’de Elegeş Suyu’nun sol kıyısındaki

3.20 m. boyundaki taşın üzerindeki bu satırların anlamı

“Kürt halkının hanı Alp Urungu’yum….
Altınlı okluğumu belime bağladım,
devletim oldu… 39 yaşında öldüm.”
 

şeklindedir…. Elegeş Türkleri arasında böyle bir Kürt oymağı olması, ve çok ötelerde Macarlar arasında başka bir Kürt oymağı bulunması, Kürtlerin TURANÎ olduğunun en büyük delilidir!
ELEGEŞ anıtında geçen ALP URUNGU adı GÖK-TÜRKLER’in Çin esaretinden kurtuluşunu anlatan KÜRŞAT DESTANI’ndaki 40 kahramandan birinin adıdır. Aynı kişi midir, bilinmez.
Kürt kelimesi, Divan-ı Lugat-ıt TÜRK’te (1073) “kar yığını” dışında, “dallarından yay, kamçı, değnek gibi nesneler yapılan kayın ağacı” olarak geçer. Ayrıca “sert ses” anlamında “At arpayı kürt kürt yedi” cümlesini verir.
Biz KÜRT diye bir aşiretler topluluğunun olduğunu asla inkâr etmiyoruz!..
Bizim itirazımız, ANADOLU’daki çeşitli aşiret ve gruplardan olan bu insanların “kürt” adı altında birleştirilip, biz TÜRKLER’den koparılmak istenmesinedir… Bunu asla kabul etmeyiz!..
Yalnız hemen belirtelim ki, Elegeş Kitâbesi’ndeki KÜRT boyu ile, bugün ANADOLU’da yaşıyan “kürtler”, aynı değildir!.. Kelime de aynı anlama gelmez!
Kürt kelimesinin açıklaması, en azgın Kürtçüler tarafından dahi yapılamamaktadır…. Çünkü Kırmanç, Zaza, Lur, ve Kalhur ağızlarında böyle bir terim yoktur!..
Halbuki TÜRKÇE’de KER, KÜR kelimelerinin çeşitli anlamları vardır, ve bu anlamlar Kürtler’e uymaktadır. Her iki kelime de GÜÇLÜ, KUVVETLİ, DAYANIKLI anlamlarına gelir. ORTAASYA’da bu anlamda kullanılmıştır.
Kelimenin türevleri de KAR’la ilgilidir. KALIN KAR TABAKASI anlamı, ANADOLU’nun DAĞLIK ve KARLI bölgelerinde yaşıyan bu sert mizaçlı TÜRKLER’e çok uymuştur. (Bak: KÜRTÇE BİR DİL Mİ?)
Biz KÜRT diye bir aşiretler topluluğunun olduğunu asla inkâr etmiyoruz!..
Bizim itirazımız, ANADOLU’daki çeşitli aşiret ve gruplardan olan bu insanların “kürt” adı altında birleştirilip, biz TÜRKLER’den koparılmak istenmesinedir… Bunu asla kabul etmeyiz!..
Yalnız hemen belirtelim ki, Elegeş Kitabesi’ndeki KÜRT oymağı ile bugün ANADOLU’da yaşıyan “kürtler” aynı değildir!.. Kelime de aynı anlama gelmez!
Kürt kelimesinin açıklaması, en azgın Kürtçüler tarafından dahi yapılamamaktadır…. Çünkü Kırmanç, Zaza, Lur, ve Kalhur ağızlarında böyle bir terim yoktur!..
Halbuki TÜRKÇE’de KER, KÜR kelimelerinin çeşitli anlamları vardır, ve bu anlamlar KÜRTLER’e uymaktadır. GÜÇLÜ, KUVVETLİ, DAYANIKLI anlamlarına gelir. ORTAASYA’da bu anlamda kullanılmıştır.
Kelimenin türevleri de KAR’la ilgilidir. KALIN KAR TABAKASI anlamı, ANADOLU’nun DAĞLIK ve KARLI bölgelerinde yaşıyan bu sert mizaçlı TÜRKLER’e çok uymuştur. (Bak: KÜRTÇE BİR DİL Mİ?)
900’lü yıllardan itibaren ANADOLU’da TÜRKLER ve ARAPLAR arasında “kürt” kelimesi ORTAASYA’ki OYMAK ADI olarak değil; önce bu yukarda verdiğimiz anlamlarda, sonra da DAĞ GÖÇEBELERİ anlamında kullanılmıştır… Ve sadece Türkler için değil; Farslar’ın, Araplar’ın hatta Ermeniler’in, Yahudiler’in oraya buraya dağılmış grupları için kullanılmıştır. Bu yüzden “kürt” kelimesi, uzun yıllar hitap edilenlerce bir ad olarak benimsenmemiştir.
Son yıllara kadar da bu insanlar kendileri için bu tabiri kullanmazlardı!.. Kullananlara da için için kızarlardı. Çünkü “Kürt” lâkabı, onlara başkalarının taktığı, anlamında bir derece küçümseme ve hor görme ifadesi gizli olan bir ad idi… Onlar kendilerine Kırmanç, Zaza, Dersimli demeyi veya aşiret adlarını kullanmayı tercih ederlerdi.
Peki, o takdirde ORHUN kitabelerindeki KÜRT adı, ve MACAR boyları arasındaki KÜRT oymağı neye işaret etmektedir?..
Türkler ur, uruk, ulus, soy, boy, oymak, oba kelimelerini değişik büyüklükteki grupları ifade etmek için kullanırlar. URUK, ULUS’tan küçük; BOY’dan büyüktür. Prof. Mehmet Eröz şöyle der:
“KÜRT uruğu’nun; Batı Hunları, Göktürkler, Çiğil Türkleri, Kuman Türkleri ve Oğuz Türkleri ile aynı boylar arasında zikredilmesi mühim bir noktadır.”
Yani, ona göre ORTAASYA’daki Kürt uruğu oldukça büyüktür. Biz öyle düşünmüyoruz, ORTAASYA’daki Kürtler’in bir oymak seviyesinde olduğuna, yaşadıkları DAĞLIK ve KARLI bölgeden dolayı bu adı aldıklarına inanıyoruz.
Ancak bu oymak, bölücülerin sahip çıkmaya çalıştığı KARDUKLAR değildir!. KARDUKLAR, M.Ö. 7. Asırda Issıggöl çevresinden kalkıp batıya göç eden SAKA (İSKİT) TÜRKLERİ’nin bir koludur! Ksenophone da onları M.Ö. 400’lerde Doğu Anadolu dağlarında bulmuştur!.
SAKALAR doğudan ve Karadeniz’in üzerinden dolaşıp batıdan ANADOLU’ya girmişler, bir kol da Hazar Denizi civarına yerleşmişti.
Daha iyi bir ifade ile, o dönemde Karadeniz ve Hazar birer TÜRK gölü olmuştu.
Kimsenin üzerinde durmadığı bir husus vardır… Herkes HERODOT’un (M.Ö.490-425) ANADOLU’da görülen İSKİTLER’den ve İSKİT-PERS savaşlarından bahsettiğini bilir…. Ondan 50 yıl sonra yaşamış olan KSENEFON ise, ONBİNLERİN RİCATİ adlı eserinde KARDUKLAR’ı anlatır!..
Titiz bir araştırmacı olan Herodot’un KARDUKLAR’dan söz etmemesinin bir tek sebebi vardır: O tarihte KARDUKLAR yoktu!…
Çünkü o tarihte bölgeye yerleşenler İSKİT diye biliniyorlardı!.. Sonradan yaşadıkları bölgeye izafeten KARDUK adını almışlardır.
F. Kırzıoğlu’na göre SAKALAR yerleştikleri bölgelerde şu boylara ayrılmışlardı:
– ALBANLAR : Darbent, Bakü ve Şirvan dolaylarında (şimdiki Arnavutlar’ın atalarıdır,
sonradan Balkanlar’a göç etmişlerdir. Arnavutluk’un adı İngilizce ALBANIA’dır.)
– SAKASINLAR : Karabağ, Gence dolaylarında
– GAGARLAR : Borçalı, Şamsol, Ahılkelek, Ahıska, Ardahan, Göle dolaylarında
– TAVLAR : Olur, Oltu, Narman, Tortum, Yusufeli dolaylarında
– HESPERİTLER: İspir dolaylarında
– PASİANLAR : Bingöller, Arpaçay, Kars, Kağızman, Pasinler dolaylarında
– PAKTUKLAR : Van Gölü’nün güneyi, Dicle’nin doğusu dolaylarında
– KARDUKLAR : Hakkâri, Zap Suyu dolaylarında
M.Ö.400’lere ait bu ikinci KARDUKLAR, M.Ö. 2000’lerde iki Sümer eşiktaşında geçen KARDAKA (KARDU)’dan farklı bir TÜRK boyudur. KARDAKA halkından “Su Taifesi” diye bahsedilmesine rağmen, Kürt ülkesi olarak gösterilmiş, daha sonra KARDUK ile bağlantı kurulmaya çalışılmıştır.
M.Ö. 401’de KSENEOPHONE’un sözünü ettiği DİCLE’nin sol tarafı ile CUDİ DAĞI arasında yaşayan KARDULAR hemen “kürt” sayılmıştır. KARDUK ÜLKESİ, M.S. 1.yüzyılda STRABON’un eserinde GORDUAİA diye, M.S. 2. yüzyılda PTOLEMEUS’un eserinde GORDUAİA,
M.S. 4. yüzyılda CASSİUS ve MARCELLİNUS’un eserlerinde KORDUEN diye geçer. Bazı kaynaklar bu kelimeyi GORDYENE, GORDYA, GORTU, CORTUK, KORDUK, GORTİK, GORTRİK şeklinde yazarlar.
Aslı SAKA olan bu topluluğun, nasıl bu kadar kısa bir sürede ad alabildiği hususu akla gelirse, önümüzde tesbiti son derece kolay bir tarihî hakikat olan ÖZBEK misali vardır.
ÖZBEKLER, sadece 500 yıllık bir millettir. TİMUR İMPARATORLUĞU’nun dağılmasıyla (1400’ler) oluşan ALTUNORDU Devleti emirlerinden Emir ÖZBEK’e bağlı olan halk, sonradan ÖZBEK diye bilinmiştir. Bu ad SELÇUKLU ve OSMANLI’dan farklı değildir. 1290’de “SELÇUKLU” sayılan Söğüt halkı, 1300’lerde OSMANLI diye bilinir olmuş; 1400’de bütün dünya ANADOLU devletini bu adla tanımıştı.
CHAMOY, yukarıda sözünü ettiğimiz “Şerefnâme” tercümesine yazdığı önsözde, “Kürdistan” diye adlandırılmak istenen bölgede tarih boyunca şu grupları sayar:
– Ahameniler’e bağlı Ermeni Havkan (Hanedanı) devleti,
– Büyük İskender,
– Arsakiler (Ermeni diye bilinir),
– Antoniu ile Kleopatra’nın oğlu Aleksandros devleti,
– Kâh Partlar’a, kâh Romalılar’a tâbi olan Arsakiler,
– Ardeşir ve Şapur Sasanileri,
– İmparatoru Galerius’tan İmparator Jovanius’a kadar Bizanslılar,
– Tekrar Sasaniler,
– İmparator Theodosius,
– Sasaniler’e tâbi Arsakiler (Ermeni diye bilinir),
– Tekrar Bizanslılar,
– Araplar,
– Arap İslam Devleti’ne tâbi Ermeni Artzruni prensleri,
– Mervaniler,
– Ahlat, Diyarbakır ve Erzurum’da Şaharmenler sülâlesi,
– Ani’de Şeddadiler,
– 11. yüzyılda Bizans ve Selçuklular,
– 13. yüzyıllarda Moğollar,
– 15. yüzyılda Timur,
– Akkoyunlular,
– Karakoyunlular,
– 16. yüzyılda Osmanlılar
Bunlardan hiç biri “kürt devleti” değildir!..
Prof. Kırzıoğlu’na göre, Küçük Arsaklılar (Ermeni Arsakiler diye de geçer) kralı 2. TİRİDAT HAN’ın (M.S. 287-325) kâtibi Romalı AGATHANGELOS’un bir çok ARSAKLI beyliği gibi, KORDUK BEYLİĞİ’nin de TORKOM, TORKOMON (TÜRKOMAN-TÜRKMEN-TÜRK) olduğunu yazar. (M.F.Kırzıoğlu, Her Bakımdan TÜRK Olan Kürtler,
sf. 50-60)
Kırzıoğlu’nun bu ifadesine kaynak olarak gösterdiği KHORENLİ’ye göre AGATHANGELOS ayrıca Ermeni dile bilinen “ARSAKLI ülkesinde Hıristiyanlığı yayan kişinin HORASAN kökenli TÜRKMEN SUREN BAHLAV ailesinden ANAK BEG oğlu IŞIKSAÇAN ünvanlı AZİZ GREGUVAR olduğunu, bu dini kral 2. TİRİDAT’ın 305 yılında kabul ettiğini, KORTUK BEYLİĞİ de dahil olmak üzere bölgedeki 16 satraplığın kısa sürede Hıristiyan dinine geçtiğini” belirtir.
Bu bilgiler sadece KARDUK/KORTUK BEYLİĞİ’nin değil; ERMENİLER’in de aslen TÜRK olduğunu, ama Hıristiyan TÜRK olduğunu, ARSAKLILAR’ın Hıristiyanlığı kabul etmiş bir TÜRK boyu olduğunu gösterir!.. Zaten Ermeni vatandaşımız Levon Dabağyan da eserlerinde aynı şeyleri söylemekte, “Ermeniler’in TÜRK olduğunu” belirtmektedir!
Ünlü araştırmacı DEGUİGNES, “Hunlar’ın, Moğollar’ın ve Tatarlar’ın Tarih-i Umumisi” adlı eserinde şöyle demektedir:
– “Hakkında pek az malumat olan bu millet (TÜRKLER) el yevm, GURŞİSTAN vilâyetinin dağlarla, yalçın kayalarla muhat bir vilâyeti olan KARDU EL kurbunda ÇAR namı altında payidar olmaktadır.”
GURŞİSTAN, guristan, yani GUR TÜRKLERİ’nin diyarıdır. Bir kolu KALAÇLAR, daha sonra İRAN’da hüküm sürmüşlerdir. KARDU EL ise KARDU İLİ, yani KARDU ÜLKESİ demektir. Böylece TÜRK ismi KARDU ve GUR ile birlikte telâffuz edilmektedir. Divan-ı Lugat-ıt TÜRK’te KARDU kelimesinin karşılığı “zemheri sırasında suda yüzen fındık büyüklüğünde buz parçaları” diye geçer, gene KAR’la alâkalıdır. Kaldı ki, ORTA ASYA’da TİYENŞAN dağlarının güneyinde HAMİ TATARLARI’nın yaşadığı KARDUK köyü vardır. HORASAN TÜRKİSTANI’nda ÖZBEKLER’in KONGURAT boyunun 5 oymaklı KANCAKALI kolunun bir tiresinin adı KURTUK’tur!.
Kürtler ancak TÜRKLER’le bütünleşirse, GURLAR’a ve KARDUKLAR’a sahip çıkabilirler!
Yani KARDUKLAR’a sahip çıkıyorsanız, KARDUKLAR SAKA boyundandır, TÜRK’tür, o zaman TÜRK olduğunu kabul etmek gerekir!.. Yook, “Ben KARDUK soyundanım, ama TÜRK değilim,” diyorsanız, o zaman tutarsızsınız, ne KARDUK’sunuz, ne de bir tarihiniz vardır!.
“ANADOLU’ya 1071’de geldiniz, biz binlerce yıldır buradaydık” diyerek topraklarımıza sahiplenmeye kalkan bölücü hainler bilmiyorlar ki, asıl biz binlerce yıl önceden beri bu topraklarda varız!.. Kendileri sanki gökten zembille indiler!.. TÜRKLER ile bağlantı kurmayanların nereden geldikleri, kimin soyu oldukları belli değil!.. Bir tek dikili taşları yok!.. Ama bizim SÜMER, ELÂM, SAKA (İSKİT), KİMMER, OĞUZ olarak hem adımız, hem eserlerimiz var.
Meselâ:
– SAKALAR’ın bir kolu olduğunu belirttiğimiz KARDULAR (M.Ö. 400’ler), Diyarbakır-Çermik’te KARDU köyü, Adıyaman merkezde ve Mardin-Savur’da KARDI köyleri ile,
– SAKALAR’ın varlığı (M.Ö. 600’ler) Siirt-Beytüşşebab’ta ve Van-Ahlat’ta SAKA ve SAK köyleri ile,
– HUNLAR’ın varlığı (M.S. 200’ler) Erzincan-Lardusu’da, Elâzığ-Palu’da, Bingöl-Gölhan’daki HUN köyleri, Muş merkezdeki HUNAN, Artvin-Yusufeli’ndeki HUN-GİMEK köyü ile,
– AVRUPA HUNLARI’na bağlı AĞAÇERİLER’in varlığı (M.S. 466) Tunceli-Malazgirt’teki HAÇERİ, HAÇERİ SÜFLA, HAÇERİ ÜLYA köyleri ile, <p)sabir-suvar-zivar (m.s.="" 500?ler)=""

KIPÇAK, KUMAN, KİMEK TÜRKLERİ’nin varlığı Diyarbakır-Silvan’da GOMAN-TAHTANİ köyü, Elâzığ-Malazgirt’te KOMAN köyü, Tokat merkezde KUMAN köyü, Malazgirt-Pötürge, Erzincan-Kığı’da KİMEK ve Sivas-Hafik’teki KIPÇAK köyleri ile belgelenmiştir.

7. Yüzyılda yaşamış olan Ermeni tarihçi MOISEY, ünlü eseri “Ağvan Tarihi”nde Doğu Anadolu halkının TÜRK olduğunu şöyle ifade eder:
– “Bu topluluklar uzun saçlı, zehirli ok atan kimseler olup, taştan koç ve at heykelleri yontmakta çok usta idiler. En büyük ilahlarına
KHAN-TENGRİ derler.”
ORTAASYA’da da çok yaygın olan bu tarz KOÇ ve AT heykelleri TÜRKLER’in TAMĞA’sıdır, mührü her yere vurmuşlardır! BİNGÖL, TUNCELİ, VAN, BİTLİS, ELÂZIĞ, ERZİNCAN, DİYARBAKIR, ARDAHAN, IĞDIR, KARS, MALATYA gibi illerde de görülür!
Abbasiler, 700’lerden sonra güneyden başlayıp Malatya, Adıyaman, Erzurum’a kadar SUGUR (Uç Beyliği) kurmuş, buralara yoğun TÜRK nüfus yerleştirmişlerdir. Gelen TÜRK komutanların adları da bellidir. NUSAYRİLER işte bu dönemde ortaya çıkmış, Şii bir mezhebin mensuplarıdır. Bizanslılar da buna karşılık bölgeye BALKANLAR’dan getirdikleri bir kısmı hıristiyanlaşmış UZ, KUMAN, PEÇENEK, BULGAR TÜRKLERİ’ni yerleştirmişlerdir. MALAZGİRT Savaşı’nda bu TÜRKLER, karşıda soydaşlarının sancaklarını görünce ALPARSLAN’ın safına geçmişler, zafer kazanılmasını kolaylaştırmışlardır.
HUNLAR, Suriye-Irak bulunan DURA-EVROPOS yazıtları ile de belirlendiği gibi, bölgeye KAPGAN, TOPÇAK, TARKAN BEG, KUBAT, KURTAK, BASIK isimli komutanlarla M.S. 3. yüzyıldan itibaren ANADOLU’ya bir çok kere girip çıkmışlar, AZERBEYCAN’dan KUDÜS’e kadar uzanmışlardır.
Bizans Kayzeri Konstantin PROIFIREGENETOS, 950 yılında yazdığı “Devlet İdaresi” isimli kitapta Karadeniz’in Kuzey Batısı’nda misyonerlik yapan Ortodoks papazların raporlarına dayanarak, oradaki “7 boyun hepsinin TÜRK, ve bu boylar içinde en güçlülerden birinin de KÜRT isimli boy olduğunu” belirtir. “Kürdistan” nere, Romanya nere?.. Kendini TÜRK saymayan Kürtler oraya gitmediğine göre, bu boy TÜRK’tür, ve TÜRKLER, Romanya’ya gittiği gibi Güneydoğu’ya da SAKA, UZ, PEÇENEK, KUMAN olarak gelmiştir!
Dr. Mahmud Rişvanoğlu, Prof. Bahattin Ögel, Prof. H.D. Yıldız, Prof. Mehmet Eröz, Prof. B. Kodaman, Prof Abdülhaluk Çay, Prof. T. Gülensoy, Mehmet Şerif Fırat, Edip Yavuz, N. Sevgen, Şükrü Seferoğlu, Ord. Prof. H. Velidi Togan, Prof. Aydın Taner, Hayri Başbuğ KÜRTLER’in TÜRK olduğunu belirtirler… Prof. M.F. Kırzıoğlu,
– “Yukarı Yenisey’den Orta-Tuna yöresindeki Macaristan’a kadar TÜRK-OĞUZ bölgeleri ile atlı göçebe TÜRK urukları arasında KÜRT ve KÜRDAK adını taşıyan, anadili TÜRKÇE topluluklar yaşayagelmiştir.”
– “Bunun gibi, TÜRKELİ (TÜRKİSTAN) ülkesini ikiye ayıran TANRI DAĞLARI’ndan (TİYENŞAN) FIRAT’a değin bölgelerdeki İran’a komşu bulunan KÜRT adlı kavimler de, tarihte tanındıkları çağlardan beri BAKALI (İSKİT) OĞUZ, TÜRKMEN soyundan ve onların kalıntılarıdır,” der.
HİVE Hanı EBULGAZİ BAHADIR HAN, 1661’de yazdığı “Şecere-i Terâkime” (TÜRKLER’in Soy Kütüğü) adlı eserinde bir TÜRK oymağı olarak Kürtler’i anmıştır… Bu Kürtler, HAZAR DENİZİ’nin doğusunda ULU BALKAN ve KİÇİ BALKAN bölgesinde yaşayan ENSARÎ TÜRKMENLERİ’dir. EBULGAZİ HAN, “KHİZİR ELİ oymakları içinde bir boya Kürtler derler. Anlar, KIZIL ÇURA’NUNG neslinden tururlar,” diye yazar.
GUNNAR CANNING, ki AFGANİSTAN araştırmalarıyla meşhurdur, TÜRKİYE’de “kürt” olarak bilinen MUKRİLER’i TUMONOVİÇ’e dayanarak GÖKMEN TÜRKMELERİ’nden sayar!
Ord. Prof. Z.V. TOGAN, “AFGANİSTAN’ın kuzeyinde bir zamanlar KARLUK Devleti bulunduğu, bugünde KARLUKLAR’ın yaşadığı bölgede KEND-İ KÜRT diye bir köy olduğu”nu yazar… (M.F.Kırzıoğlu, Dağıstan, Aras Dicle… Türk Boylarından Kürtler, sf. 8) KARLUK kelimesi de KARLI bölgelerde yaşayan TÜRKLER’in boyudur, tıpkı KÜRT-KÜRTÜK kelimesi gibi KAR ile alâkalıdır.
OĞUZ HAN DESTANI’nda OLCAY HAN’ın kışlağının adı KÜRT TAG’dır. ASYA’da TÜRK hakanlarının bir çok kışlak, hatta yaylak adıda “Kürt” adı taşır. (Ord. Prof. Dr. Z.V. Togan, Reşiüddin Oğuznâmesi, sf. 17)
Hem AZERBEYCAN’da, hem de MACARİSTAN’da yaşayan ve “kürt” olarak bilinen SENEKLİ (MAC SENEL) isimli oymağın aslı BAŞKURT TÜRKÜ’dür. (Prof. Zeki Velidi Togan, Hatıralar, 1969, sf. 7) Bizce ORTAASYA’da BAŞKIRDISTAN özerk bir cumhuriyeti olan BAŞKIRT-BAŞKURT TÜRKLERİ’nin mutlaka Kürt oymağı ile alâkası vardır, ve büyük ihtimalle BAŞKÜRT (Kürtler’in önde geleni) kelimesinin değişmiş halidir.
DOĞU TÜRKİSTAN-KAŞGAR’dan gelerek ERZURUM, MUŞ, BİTLİS VAN dolaylarına yerleşen buralara DURU BERAN adını veren TÜRK asıllı MAMIK ve KONAK kardeşlerin aşireti olan MAMIKONLULAR, ŞEREFNÂME’de “Kürt” olarak geçer. Halbuki Ermenice metinlerde MAKUKONYAN olarak belirtilen bu aşirete, TURKOM (TÜRK) denilmektedir. (Prof. Dr. M. Fahrettin Kırzıoğlu, Her Bakımdan TÜRK olan Kürtler, sf.59)
MACARİSTAN ve SLOVAKYA arasındaki bir ovanın adı KÜRTOS (KÜRT ÖZÜ)’dür… SLOVAKYA’nın Batasay Yarmat şehri kuzeyinde bir kent adı NAY-KÜRTOS ve bir derenin adı KÜRTOS’tur… MACARİSTAN’ın ROMANYA’da kalan parçasında KURTYA 8KÜRT YURDU) diye bir kasaba vardır. (Dr. Mahmut Rişvanoğlu, Doğu Aşiretleri ve Emperyalizm, sf. 30) … Bizim Kürtler MACARİSTAN’a, SLOVAKYA’ya, ROMANYA’ya sefer düzenlemediklerine göre; oraya giden de, GÜNEYDOĞU’ya gelen de TÜRK boylarıdır!
MACARİSTAN-BUDAPEŞTE yakınında bir kasabanın adı KÜRT’tür… SLOVAKYA’nın TUNA’ya karışan GRAN ÇAYI adını GURAN’dan almıştır. Çünkü bu çayın karşısındaki kasabanın adı GÜR KÜRTOS’tur!.. (Rişvanoğlu, aynı eser, sf. 30-31)
Macar âlimleri eski MACAR kabilelerinden KÜRT-GYAR-MAT kabilesinin adını, ELEGEŞ Kitâbesi’ndeki KÜRT kabile adıyla birleştirirler, Zaten bugünkü Macaristan’da 30 kadar “Kürt” köyü mevcuttur
ÇEK PRAG Üniversitesi profesörü Dr. Yusuf Blavkoviç, “(Eski) ÇEKOSLOVAKYA’daki 10 köyün isminin KERT-KÜRT olduğunu, bunların MACARİSTAN’a yerleşmiş TÜRK asıllı bir boydan geldiğini, kelimenin de KAR ÇIĞI anlamında olduğunu” söyler. (Rişvanoğlu, aynı eser, sf. 11)
Öte yandan GÖKTÜRK diye bilinen TÜRK Devleti’nin temelini ON-OK, yani ON BOY diye bilinen TÜRKLER teşkil ederdi. M.S. 630’da GÖKTÜRKLER Çinliler’e mağlup olunca, TÜRKLER başsız kaldı. Bir süre sonra doğudaki 5 boy SARI TÜRGEŞ Devleti’ni kurdu. Batıdaki 5 boy ise KARA TÜRGEŞ Devletini oluşturdu.
Ancak ilki 716’da, ikincisi 756 yılında yıkıldı. Böylece bu ON-OK’a mensup TÜRKLER kimi batıya, kimi güneye göçe koyuldu. UZLAR(OĞUZ) ve PEÇENEKLER böylece ortaya çıktı. ERGENEKON DESTANI, OĞUZ HAN EFSANESİ bu dönemle ilgili sayıldı.
Bizce her iki olay da çok daha eskidir. OĞUZ HAN, M.Ö. 600 yıllarında aranmalıdır. Ancak 24 boya ayrılan ve bütün bölgeye yayılan OĞUZ soyu ve adı, BİLHASSA GÖKTÜRKLER’den sonra duyulmuştur.
Macar âlimleri eski MACAR kabilelerinden KÜRT-GYAR-MAT kabilesinin adını, ELEGEŞ Kitâbesi’ndeki KÜRT kabile adıyla birleştirirler, Zaten bugünkü Macaristan’da 30 kadar “Kürt” köyü mevcuttur
Yine MACAR Türkolog Rasonyi, KUMAN TÜRKLERİ arasında KURMAN isimli bir kabilenin bulunduğunu söyler ki, KURMANÇ adının buradan gelmiş olması büyük ihtimaldir.
Bugün Urfa bölgesinde “Badıllı” adıyla anılan ve Türkçe, Farsça, Arapça karışığı bir dil konuşan, kendilerine “Kürt” diye bir kavmiyet izafe eden aşiretler, Kanunî devrinde Oğuz boylarına mensuptular ve 40 oymaklık BEYDİLİ aşiretini teşkil ediyorlardı. Bu kırk oymaktan biri, 204 nüfuslu “Kürtler” oymağı idi.
Öyleyse, artık ANADOLU’da 7. asırdan itibaren görülen KÜRT grupların menşeini tesbit edebiliriz.
ANADOLU’DAKİ BÜTÜN GERÇEK KÜRTLER BOKHT(AN) ile BECENE diye bilinen OĞUZLAR’ın ÜÇ-OK kolundan, GÖKHAN ve DENİZHAN adlı İKİ KARDEŞ’ten türemişlerdir!..
BOKHT, OĞUZ BOYU listesinde BOĞD-UZ veya BÜGDÜZ olarak geçer. BEÇENE (BEÇEN-BEÇENEVİ) de yukarda sözünü ettiğimiz PEÇENEK TÜRKLERİ’nden başkası değildir!.. GÜNEYDOĞU ANADOLU’daki yer ve aşiret adlarında bu özelliği görmek mümkündür.
BOHTAN suyu ve bölgesi de adını Kürtçe’den değil, BOKHT(AN) OĞUZ BOYU’ndan almıştır.
OĞUZLAR’ın, İslam dinini araştırmak üzere Hz. MUHAMMED’e gönderdikleri elçinin adı BOĞDUZ-AMAN idi. (610-632 arasında) Bu kişi OĞUZLAR’ın ÜÇ-OK kolundan DENGİZ-KHAN’ın 4 oğlundan BOĞD-UZ’un İLBEYİ olduğu KURMANÇLAR’ın AMANUAN sülâlesi temsilcisi idi!.. Kürt adının İSLAM belgelerinde 7. asırdan sonra görülmesi bu yüzdendir. (M.F. Kırzıoğlu, Her Bakımdan TÜRK olan KÜRTLER, l. Bölüm, sf. 60)
KURMANÇLAR ise AVRUPA’ya da yayılmış olan, ve BİZANS tarafından getirilip DOĞU ANADOLU’ya yerleştirilen HIRİSTİYAN KUMAN TÜRKLERİ soyundandır.
Ancak şunu kabul etmeli ki, ORHUN kitabelerinde adı geçen Kürt oymağının ANADOLU’ya intikal eden bir kısmı var ise, ancak küçük bir gnup idi. 9. Asırdan sonra kafileler halinde gelen TÜRKMENLER ile kıyaslanamıyacak kadar az sayıda idiler. Diğer aşiretler arasında eriyip gitmişlerdir.
BOĞDÜZ, BEÇENE ve KUMAN kolundan gelen, aslı Bizans döneminde hıristiyanlaşmış UZ, PEÇENEK ve KUMAN TÜRKLERİ olan gruplar ise, yaşadıkları DAĞLIK ve KARLI bölgeler dolayısıyla TÜRKÇE bir kelime olan “KÜRT” adıyla anılmaya başlamışlardır. Tekrar hatırlatalım: Geçenlerde (2001, Mart) STV televizyonunda konuşan ve ülkesini tanıtan Afganistan Büyükelçisi gösterilen filimdeki bir halıyı “KÜRDΔ diye adlandırdı… Kendisine, “Niye bu halının adı KÜRDÎ?” diye sorulunca, ne cevap verdi, biliyor musunuz?..
– “Çünkü bu tür halılar Afganistan’daki DAĞLI BİR KABİLE tarafından dokunur.”
Demek ki, sadece ANADOLU’da ve ALTAYLAR’da değil; AFGANİSTAN’da bile DAĞLI kabilelere “kürt” deniyor!..
ANADOLU’daki bu DAĞLI gruplar, 700’lerden 1500’lere kadar hiç önemsenmedikleri gibi, 1520’de de sayıları ve siyasî etkileri ile değil; sadece DAĞLIK coğrafyanın yarattığı engel ile Yavuz Sultan Selim’den bazı haklar elde etmişlerdir… Bunlara sonra BAYAT, KARAKEÇİLİ, AKKEÇİLİ gibi diğer OĞUZ soyundan TÜRKMENLER katılmış, daha sonra bunlar Fars ve Arap etkisiyle birbirinden kopuk bugünkü Kürt aşiretleri haline gelmiştir.
Bunların içinde en enteresanı KOÇGİRİ aşiretidir!.. Kürt olarak bilinen bu aşiretin adı, aslında KOÇLU demektir, ORTAASYA’daki TÜRKLER, bizim KOÇ dediğimiz hayvana KOÇGIR derler!. KOÇGIRÎ de tıpkı AKKOYUNLU, KARAKOYUNLU gibi KOÇLU aşireti olur!.. Koca bir TÜRKMEN aşireti zamanla böyle “kürt” olup çıkmıştır!..
Yani Anadolu’daki ŞİMDİNİN KÜRTLERİ İLE GEÇMİŞİN KÜRT HALKI AYNI DEĞİLDİR!..
Aynı şekilde Asya’da kalan ve Macarlar ile birlikte Avrupa’ya göçen KÜRT grupları da ana kütle içinde pek bir varlık gösteremişler, OYMAK düzeyinde kalmışlar, hatta OBA seviyesine inmişlerdir.
ZAZALAR diye bilinen grup, tamamen ayrı bir TÜRK boyu’ndan gelmektedir… İlerde ZAZALAR‘dan söz edeceğiz.
Ayrıca bilhassa Yavuz Sultan Selim zamanında, yani 1500’lerde Batı Anadolu’dan Doğu ve Güneydoğu Anadolu’ya göç ettirilip yerleştirilen TÜRKMEN aşiretler vardır ki, bunlar DAĞLAR’da GÖÇEBELİK ettiği için zamanla KÜRT diye anılır olmuştur.
Hepsi zaman içinde Araplar, Farslar, Ermeniler, Süryaniler ve diğer Türk boyları ile karışarak, ve yüzlerce yıl hepsinin birbirinin üstüne yığılmasıyla oluşmuş, gayrımütecanis bir güruhtur.
KÜRT adı artık bir TÜRK OYMAĞI’nın adı olarak değil; sadece GÖÇEBELİK ifadesi olarak kullanılmaktadır. Hem de sadece DAĞ GÖÇEBELERİ’ne has bir tabirdir. Biz de yalnız DOĞU ve GÜNEYDOĞU ANADOLU DAĞLARI için kullanılır.
ANADOLU OVA GÖÇEBESİ ise TÜRKMEN’dir,.. GÜNEY VE BATI ANADOLU GÖÇEBESİ ise YÜRÜK’tür.
Netice itibariyle, M.Ö 2000’lerin KARDULAR’ı TÜRK kökenlidir ama Kürt değildir….M.Ö. 500’lerin İSKİT kökenli KARDUKLAR’ı TÜRK kökenlidir ama Kürt değildir… ORTAASYA’da M.S. 700’lerde bir KÜRT oymağı vardır ama, Anadolu’daki Kürtler o oymaktan değildir…
Ancak ister ZAZA olsun, ister BEÇENE, BOĞDÜZ, KURMANÇ olsun, isterse sonradan KÜRT sayılmış diğer bir TÜRKMEN aşireti olsun, şimdinin çoğu KÜRTLER’inin aslı TÜRK’tür!.. Başka hiç bir soyla ve ırkla alâkaları yoktur!..
Haa, sonradan kürtleşen başka milletlerden gruplar yok mu?.. Elbette var!.. ERMENİ KÜRDÜ, ARAP KÜRDÜ, FARS KÜRDÜ ve hatta YAHUDİ KÜRDÜ de var!..
Biz bu ülkede yaşayan herkesi bağrımıza basmışızdır!.. Ne yazık ki, bu karışık Kürtlerden bölücüler, ayırımcılar çıkmış, üstelik TÜRK kökenli Kürt aşiretlerini de kışkırtmaya kalkmışlardır.
Yine de her zaman NE MUTLU TÜRK’ÜM diyen herkesi kendimizden sayarız… Ama Kürtçülük güdene hiç müsamahamız yok!.

ELEGEŞ ANITI

Şimdiye kadar Kürt olduğu iddia edilen devlet ve milletlerin TÜRK olduğunu belirtmeye çalıştık.
Bunların Kürtler ile, ancak TÜRK adı ile bağlantı kurulursa, bir akrabalık bağı olabileceğini gösterdik.
Kürtlerin tamamen TÜRKLER’den kopuk olarak bir millet olarak ANADOLU’da, İran’da ve Mezopotamya’da varlık göstermelerinin söz konusu olamıyacağını ortaya koyduk.
KASSİTLER’in, KARDULAR’ın, adlarını zorlayarak, bunları “kürt” adına bağlamaya çalışarak, tarih içinde Anadolu civarında “kürt” devleti yaratmak mümkün değildir.
Bir defa şu hususu önemle belirtelim: Etnik kimlik dönemlere bağlıdır, ve değişkendir. İtalyan biri kalkar, gider, Amerika’ya yerleşir, çocukları, torunları Amerikalı olur!.. Eskiden OSMANLILAR’ın toprağı olan AVRUPA, AFRİKA, ARABİSTAN, ve BABÜRLÜLER’in toprağı olan HİNDİSTAN ve PAKİSTAN’da pek çok TÜRK kimliğini kaybetmiş, Araplaşmış veya Pakistanlı olup çıkmıştır. Bu, gayet tabii bir seyirdir.
İkincisi, geçmişteki pek çok millet yok olmuştur. SÜMERLER, FRİGLER, HUNLAR, ETRÜSKLER artık yoktur. O soylardan gelenler bugün başka adlar ile yaşamaktadır. Bu da son derece tabiidir.
Kürt ayırımcıların kendilerine bir soy ağacı çıkarmaya çalışmaları, ve bu soy ağacı sayesinde bir tarih edinmeye uğraşmaları beyhude bir çabadır. Çünkü o sahiplendikleri halklardan bugüne yansıtabildikleri hiç bir özellikleri yoktur!.. Bugüne intikal eden ve Kürtler’in kendileine ait sayabilecekleri hiç bir kalıntı, yazıt, belge, eser yoktur!..
Aslında bu “soy kütüğü ve tarih uydurma” olayını başlatan da Kürtler değildir. Ruslar 1856 Paris Anltlaşması ile Boğazlar’dan Akdeniz’e inme umudunu kaybedince, KAFKASLAR’dan Basra Körfezi’ne inmeyi planlamışlar, yol üzerindeki Ermeni ve Kürtler’i kışkırtarak kendilerine yol açmaya çalışmışlardır.
Bu amaçla 1860 yılında Sen Petersburg Üniversitesi’nde bir Kürdoloji Bölümü kurdular… Jaba, B. Nikitine, V. Minorsky gibi kişileri de Urmiye, Erzurum gibi şehirlere “konsolos” diye gönderdiler. Bu kişiler yaptıkları araştırmalarla sonradan “kürdoloji uzmanı” olup çıktı. Bütün Kürtçülük-Bölücülük faaliyeti de bunların çalışmalarına dayandırıldı!
General Maslofsky “Umumî Harpte Kafkas Cephesi” adlı eserinde, gerçek emeli şöyle açıklar:
– “Ruslar’ın bu uğurdaki gerçek niyet ve ülküleri; Fırat boylarında Rus Kazakları ve Mujikleri’ni yerleştirmek, yani buraları da Kırım ülkesi, Kuban boyları ve Karadeniz’in doğusu gibi Ruslaştırarak İskenderun ve Basra Körfezi’ne inmekti.”
Ruslar’ın “sıcak denizler” emeliyle başlattığı, hemen arkasından Batılı devletlerin katıldığı Kürtçülük araştırmalarından önce bir tek kitap vardır ki, ŞEREFNÂME diye bilinir. 1576 yılında yazılmış olan ŞEREFNÂME’de Kürtler’in ortaya çıkışıyla ilgili rivayetlere yer verilmiştir.
Bu kitabın adı, yazarı ŞEREF HAN’dan gelir, “Şeref’in Yazdıkları” anlamına gelir, yoksa “Kürtler’in şerefli bir millet olduğu” iddiasıyla yazılmamıştır. Şeref Han, rivayetleri şöyle sıralar:
– Kürtler OĞUZ HAN soyundan olup, İSLAM’dan önce onlara tâbi idiler.
– OĞUZLAR, İSLÂM dinine girmek için BOĞDUZ diye Kürt kökenli bir elçi gönderirler. Çok çirkin biri olan elçiyi Peygamber (herhalde saygısızlığından dolayı) lânetler, ve soyunun dağılmasını söyler. Kürtler bu dağılmanın sonucu darmadığınık bir toplum olarak ortaya çıkar… (Aslında BOĞDÜZ bir OĞUZ boyudur.)
– Kürtler BOKTH ve BECEN isimli iki kardeşten türemişlerdir… (Aslına en yakın rivayetlerden biri budur. Çünkü BOKTH (BOĞDÜZ) ve BECEN (BEÇENE, PEÇENEK) iki OĞUZ boyudur.)
– Kürtler Hz. SÜLEYMAN’ın emrindeki cinlerin kovulmuş ve üzerlerinden perde kaldırılmış olan (bedenlenmelerine izin verilmiş) boyundan gelmedir. Dağların cinidirler.
– Zalim kral DEHHAK’ın omuzundaki yılan başlı çıbanlara Şeytan’ın tavsiyesi üzerine her gün iki gencin beyni sürülüyordu. Bu vahşete dayanamayan celladın her gün bu gençlerden birini serbest bırakması, bunların dağlara kaçıp çoğalması ile Kürtler oluşmuştur… (Bu da ŞEHNÂME’deki rivayettir.)
– Kürtler, MİLAN ve ZİLAN adlı iki kabileden türemişlerdir. MİLANLAR Arabistan’dan, ZİLANLAR Doğu’dan (ASYA’dan) gelmiştir… (Bu rivayet te, en azından Kürtler’in bir kolunun TÜRK kökenli olduğunu ortaya koymaktadır. Kürt kökenli Dr. Rışvanoğlu, daha da ileri giderek “bugünkü MİLAN ve ZİLAN aşiretlerinin Kürt sayılması”na itiraz eder!..)
– Kürtler Arapça konuşurlar. Öyleyse asılları Arap’tır… (Bu rivayet te herhalde, Hz. Ömer’in oğlu Abdullah’ın “Kürtler, Farslar’ın bedevî Arapları’dır,” tarifine dayanmaktadır. O cümlede kastedilen husus Kürtler’in “bedevî Araplar gibi göçebe” oluşudur… Eğer dil açısından gidilirse, Kürtler’in Fars asıllı olduğunu iddia etmek daha akla yatkın düşer.)
Bunları biz söylemiyoruz!.. Kürt bölücüler için kaynak kitap Şerefnâme söylüyor!
TÜRK ordusunda yüzbaşı iken 1925 Şeyh Sait isyanında ihanet ederek birliğindeki Kürt kökenlilerle birlikte karşı tarafa geçen, daha sonra Ağrı isyanına katılan, kendinden menkul rütbesiyle General İhsan Nuri, “Kürtler’in Kökeni” adlı kitabında MEDLER’i “kürt” yapar, sonra da şöyle der:
– “Bu büyük milletin nasıl olup ta tarih sahnesinden kaybolduğu, adının unutulmaya terkedildiği, Şehnâme’de bile adının geçmeyişi ilginçtir. Bugün Med diye bir aşiret te iyoktur. Acaba Medler’in adlarını yitirmeleri, daha sonra Medistan merkezinde Kürtler’in ortaya çıkması nasıl olmuştur?”
İhsan Nuri de Batılı ve Rus araştırmacılar gibi illâ da Kürtler’i bir Zagros kavmine bağlamaya çalışır!.. Aynı şekilde Cemşid Bender takma adlı kişi, hiç bir mesnedi, delili olmayan iddialarla Kürtler’i M.Ö. 5000 yıllarına götürür, atı onlara ehlileştirir, yazıyı onlara buldurtur, şarabı onlara icadettirir, ilk rasathaneyi onlara kurdurtur, asfaltı, tekerleği bile onlara icat ettirir!.. Ve tabii bizlere de İhsan Nuri gibi “Öyleyse nereye gitti bu büyük medeni (!) millet???” sorusunu sordurtur!..
Halbuki eğer TÜRKLER ile bağlantı kurulsa, bütün bu iddilar bir anlam kazanır. Çünkü 9000 yıl boyunca SÜMERLER, SAKALAR, HUNLAR, KIPÇAKLAR, HAZARLAR, KUMANLAR, UZLAR, PEÇENEKLER, GURLAR, OĞUZLAR, AKKOYUNLULAR, KARAKOYUNLULAR, SELÇUKLULAR, OSMANLILAR bu bölgede varlık göstermiş ve hep izlerini bırakmışlardır. SÜMER harflerinin benzerleri ORTA ASYA’da, VAN MAĞARA RESİMLERİ’nin aynısı yine ORTAASYA’da bulunmuştur. TOURKİ, TURUKKU adları kil tabletlere kazınmıştır. Romalı yazarlar POMPAİUS MELA, PİLİNİUS, ATTALİATE Kürtler’den hiç bahsetmezken, M.S. 1. yüzyılda TÜRKLER’in ANADOLU’daki varlığını kayda geçirmişlerdir. 14. Asırdaki Batılı seyyahlar, elçiler DOĞU ANADOLU’yu TURKOMANIA olarak tanımlamışlardır. Bunlardan biri de MARCO POLO’dur. Ama Kürtler’den söz eden yoktur. Demek ki bölgedeki varlıkları önemsizdir. 17. vöe 18. yüzyılda yayınlanan coğrafya kitaplarında dahi bölge TURKOMANIA diye geçer!.. Kürdistan lâfını kullanan Batılı yoktur. Bölgeyi gezen Evliya Çelebi, “Buradaki TÜRKMEN aşiretlerini saysak, bir kitap olur,” der!…
Kürtler’in TÜRKLER’den ayrı bir ırktan geldiğini kanıtlamak için fizyonomik çalışmalar da yapılır.
Batılı bilim adamlarının tesbitine göre, Doğu Kürtleri’nin hemen hepsi İranlılar’la tam bir benzerlik taşıyan esmer, ve son derece BRAKİSEFAL tiplerdir… Batı Kürtleri ise büyük oranda sarışın ve DELİKOSEFAL’dir.
Batılılar, esmer ve BRAKİSEFAL olanları TÜRKLER, ERMENİLER ve İRANLILAR ile karışmalarına bağlar. Çünkü Batılılar GERMEN ırkının DELİKOSEFAL olduğunu ve KUZEY AVRUPA’dan geldiğine inanırlar. Bütün üstün ırk beyazları bu gruba bağlamaya çalışırlar. Tabii bu arada TÜRKLER’den koparmak istedikleri Kürtler’i de sanki bu gruptanmış gibi göstermeye çalışırlar. Ancak mavi göz ve sarı saçın ve DELİKOSEFAL kişilerin “İngilizler’den ayırt edilemediği”ni söylerler! Ama bunların Kuzey Avrupa dışında nasıl bulunduğunu açıklayamazlar!..
Ancak Dr. Hamy, Aşağı Mezopotamya’daki Ur Kralı Nina’nın bir heykeldeki profili ile, Yukarı Mezopotamyalı bir Buruki Kürdü’nün profili karşılaştırmış, ve aynı olduğunu göstermiştir. Nikitine bundan dolayı Kürtler’in Sami ırkına benzediği görüşünü de kaydeder. Halbuki Ur kralı’nın Sümer kökenli olduğu düşünülürse, TÜRKLER ile bağlantı daha kolay kurulur.
A. Başmakov, DELİKOSEFAL olmayı KİMMERLER’e bağlar, ancak KİMMERLER 8. yüzyılda SİBİR-KAFKAS’tan gelip Güney Anadolu’yu işgal etmiş bir halktır. TÜRK oldukları konusunda Prof. Aydın Taner’ini bir çalışması vardır.
Mark Sykes’in belirtiği Millî Kürtleri’nin Arap tipi, Gırdi Kürtleri’nin Merkzi tipi, Şamdinan Kürtleri’nin Nesteri ve Hakkâri tipi gözönünde bulundurulunca; ve buna Lynch’in “Armenia II” adlı eserinde Kuzey Kürtleri için verdiği TÜRKMEN tipi eklenince, bölge halklarından farklı, özel bir “Kürt” tipi olmadığı anlaşılır!.. Zaten Nikitine de “Kürt tipi için ortak bir formül bulma düşüncesinin HAYAL olduğu” değerlendirmesine tamamen katılır!
Kürtler’in “karışmış” dillerinden başka TÜRKLER’den bir tek farkı vardır, o da MEZHEP’tir!..
Kürt aşiretleri 645 yılından itibaren İSLÂM’ı kabul etmeye başlamışlardır ki, bu TÜRKLER’in kitle halinde müslüman oldukları 900’lü yıllardan çok öncedir, ve Emevî halifeler dönemindedir… Zorla, baskıyla müslüman edildikleri iddiası yalandır… Muhtemeldir ki, Araplar bölgeye geldiklerinde, müslümanlara tanınan haklardan yararlanmak ve cizye (gayrımüslim vergisi) ödememek için kendileri İSLAM’ı kabullenmişlerdir.
İşte bu 100-300 yıllık fark, ve TÜRKLER’in Emevi değil de, Abbasî halifeler döneminde müslüman olmaları; Kürtler’in Şafi, TÜRKLER’in ise çoğunlukla Hanefi ve Alevî olmasını açıklar!..
Milât’tan önceki dönemlerdeki hiç bir devlet Kürt değil!.. Kürt tipi TÜRK tipinden ayrı değil!.. Peki, geçmişte bir KÜRT halkı yok mu?..
VAR!..
Ama ANADOLU’da değil!… ALTAYLAR’ın ötesinde!… TÜRK DİYARINDA!.. Hem de günümüzden 1300 yıl önce!..

MEDLER

MEDLER

Medlerin adına ilk defa Asur Kralı Salmanazar’ın, NAMRİ yöresi KASSİT Beyi YANGU’yu yenmesinin anlatıldığı metinde rastlanır… NAMRİ şimdi Kuzey Irak’tadır.
MED ve PART uluslarının Hint-Avrupaî (Aryan) FARSLAR’dan farklı olduğu, çeşitli Batılı tarih yazarları tarafından belirtilmektedir. Dr. Rıza Nur da MEDLER ve PARTLAR’ı TÜRK sayar.
Aslında hepsi HERODOT TARİHİ’ne girmiş olan İSKİT hükümdarı GOG’un iki oğluna bağlanır. HERODOT’un MEDİES dediği oğul MEDLER’in, PROTHİES dediği oğul da PARTLAR’ın atasıdır. Yukarda belirttiğimiz gibi İSKİT TÜRKÜ bu iki oğul, ASUR kaynaklarında MARATİ ve PARATİ diye geçmektedir.
Batılı tarihçilerde HİTİTLER’den sonra MEDLER’i de Aryan gösterme çabaları vardır. Böylece SÜMER, ELÂM, Mısır, Babil, Asur gibi TURANÎ ve Samî imparatorluklarla yarışabilmek için olmayan Aryan devletler çıkartmaya çalışırlar.
MEDLER M.Ö. 2000-1900 yılları arasında HAZAR DENİZİ’nin güneyinde yaşamış bir kavimdir. M.Ö. 800’lerde HAMEDAN çevresine yayılmışlar, devlet kurmuşlardır.
M.Ö. 708-550 tarihleri arasında hüküm süren MEDLER; Asurlar, Babilliler ve Lidyalılar ile yakın ilişki içindeydiler.
Daha önce (M.Ö.1100) Asur kralı Tiglatpileser de MEDLER ile savaşmıştır… Ünlü Semiramis’in eşi 3. Adat-Nirari, MEDLER’e karşı bir çok seferler yapmıştır. Fakat asıl Tiglatpileser M.Ö.744 de çeşitli aşiretlerin anlaşmazlığından yararlanarak MEDLER’e saldırdı ve 60.000 tutsak aldı, çok ganimet elde etti.
M.Ö. 729’da Asur kralı 2. Sargon, SAMERA’yı zaptederek bütün Yahudiler’i Habur Irmağı kıyılarına sürdü… Bu dönemde MEDLER küçük derebeylikler halinde ve Asurlular’a bağlı olarak yaşamışlardır… Bu çağdan kalan heykel ve kabartmalar müzeleri doldurur. Dunak dolaylarında KEMTAİ yazıtları da önemli izler taşır.
Fakat çok geçmeden MEDLER Asur hakimiyetinden kurtuldular. Mannarlı DAYAUKKU adlı becerikli bir komutanın etrafında toplandılar ve Asurlar’ı yendiler. DAYAUKKU, HAMEDAN’ı merkez yaptı ve kendine yabancı askerlerden bir hassa alayı kurdu.
Daha sonra kral PHARHAORTES ve KYAKSARES zamanında MEDLER güçlendiler. Ordu düzene girdi. Her askere bir kılıç, ok ve yay verildi. Savaş stratejisi değişti… Buna göre birlikler kaçarmış gibi geri çekilip, sonra birden dönerek düşmanı ok yağmuruna tutuyorlardı.
Roma tarihçisi Marcellin “Bu tür savaş sistemi karşı tarafta panik yaratıyordu. Neft yağına bulanmış oklar saplandığı her şeyi yakıyordu. Bunlar üstüne su döküldüğünde büsbütün yanıyordu,” diye yazar. KSEHOPHONE ordusuyla birlikte Doğu ve Kuzey Anadolu’da dolaşırken bu tarz savaşan kavimlerle karşılaşır!. Bunlar TÜRK savaş tekniği uygulayan kavimlerdir.
MED mülkü üç büyük eyalete ayrılmıştı. 1.si Büyük Medya (Irak), 2.si Artropatan Medyası (Azerbeycan), 3.sü Rages (Tahran yöresi) idi.
Bu OĞUZ HAN’ın ülkesini üç oğlu arasında pay etmesini andırıyor… Aynı taksimi Firdevsî, Şehnâme’de İran hükümdarı Feridun’a yaptırır. Feridun’un bir oğlunun adı da TUC’tur. (sonradan TÜRK olur)
KYAKSAR (Sirus), Babil kralı Nabupalassar ile birleşerek Ninova’ya saldırdı ve Asur krallığını iyice zayıflattı. (M.Ö. 626) Daha sonra Asya’dan büyük bir dalga halinde gelen SAKALAR (İSKİTLER), KYAKSAR’ı arkadan kuşattı ve geri püskürtü. MEDLER’i yenerek bölgede 28 yıl hüküm sürdüler. KYAKSAR yenilmesine rağmen, İSKİT kralı MADYES ile komutanlarını bir ziyafete davet edip hile ile hepsini hepsini öldürttü.
Kyaksar, M.Ö. 612’de Asurbanibal ölünce, bir kere daha Ninova’ya saldırıp Asur krallığını ortadan kaldırdı.
Fanatik Kürt ayırımcılar bu tarihi, Kawa efsanesi ile birleştirip, Kürt takviminin ilk yılı sayarlar!… Demirci Kawa’ya işte bu olayda büyük rol verirler. Hatta MED hanedanını onunla başlatan tarihçilere (!) bile rastlanır.
Yılmaz Öztuna, Devletler ve Hanedanlar adlı eserinde MED hükümdarlarını şu isimlerle verir:


– DAYAUKKU (Yunancası Desoces, Phraortes’in oğlu) – AŞAŞRİTA (Yunancası Phraortes, Dayaukku’nun oğlu) – UWAHŞATRA (Yunancası Cyxares, Aşaşrita’nın oğlu) – İŞTUMEGON (Yunancası Astyages, Aşaşrita’nın oğlu)  

Görüldüğü gibi Herodot’un ve efsanenin belirtiğinden tek farklı husus, MEDLER’in MEDİES’ten değil de İranlıların Ferhad dedikleri (Herodot’ta PHROTHİES diye geçer) Phraortes’in soyundan görünmeleridir.
Bu konuda yeni araştırmalar yapılması çok yararlı olacaktır. Ne var ki, PHROTHİES’in soyundan da olsalar; yine GOG’a, yani TÜRKLER’e bağlıdırlar. Yani, ortalıkta Asur devletini yıkan, balyozu indirip kralını öldüren, sarayını yakan, MED devletini kuran bir demirci Kawa yoktur!
MED krallarından İŞTUMEGON, LİDYA kralı KROİSOS’un kızkardeşi prenses ARYENİS ile evlendi. Ancak oğlu 2. KYAKSAR genç yaşta ölünce, MED hanedanı son buldu. Tahta kendine bağlı Anzan kralı ile evlendirdiği kızının oğlu BÜYÜK KİROS geçti. Böylece PERS hanedanı başladı. (M.Ö.535) Yani MED krallığı, damatlık yolu ile KİROS (Sirus) tarafından PERS İmparatorluğu’na dönüştürülmüştür.
MEDLER’den günümüze bir kaç hükümdar adından başka, ne bir eser, ne de bir dil kalmıştır. DARİUS tarafından dikilen BİSÜTUN âbidesinde Persçe, Asurca, Elâmca yazı vardır, ama MED ülkesine dikilmiş olmasına rağmen MEDCE yoktur! Ancak şurası kesindir, MEDCE diye bir dil varsa, Kürtçe ile bağlantısına dair en ufak bir işaret yoktur, MEDLER’in de Kürtler ile alâkası yoktur!
OSMANLI ordusunda yüzbaşı iken ihanet edip Şeyh Sait safına geçen ve isyana katılan uyduruk general İhsan Nuri, kaynak (!) gösterilen “Kürtlerin Kökeni” adlı kitabında şaşkınlığını dile getirir:
– “Bu büyük milletin (sözde Kürt MEDLER) hiç bir iz bırakmadan tarih sahnesinden kaybolduğu, adının unutulmaya terkedildiği ve Şehnâme’de bile adının geçmeyişi, ilginçtir. Bugün MED diye bir aşiret yoktur. Halbuki, komşuları olan Asurî, Keldanî, Arman (Ermeni) ve Farslar az çok kendi dilleriyle anılıyorlar.” (sf.86)
MEDLER kaybolmasa da, Kürtler’e bir yarar sağlamazdı. Batılılar’ın bel bağladığı bu sözde Aryan imparatorluk, ne var ki ana tarafından TÜRK kanı taşıyordu!..
Zaten İran’ın kaderi ELÂMLAR döneminden ŞAH İSMAİL’e, hatta 1925 yılına kadar, Persler ve Sasaniler hariç, hep TÜRKLER tarafından yönetilmek olmuştur!.. Şimdiki İran Devleti ise, Baba Şah Rıza’dan beri “Pehlevî”dir.
V. Minorsky 1938 yılında Brüksel’de toplanan Doğu Bilimcileri Kongresi’nde Kürtler’in kökenini MEDLER’e ve İSKİTLER’e dayandırdığı tezini sunmuş, ancak 8 yıl sonra bundan vazgeçmiştir. Neden?.. Çünkü İSKİTLER’in TÜRK olduğunu farketmiştir!
Kürt tarihçi İhsan Nuri de bunun farkına varmış olacak ki, MEDLER’in SAKA TÜRKLERİ’nden olabileceğini bile dile getirir:
– “Aslında HERODOT’un Farslar’dan saymış olduğu DEROPİKLER de SAKALAR’dan olup, URAL gölü yöresinde yaşıyorlardı. Aynı şekilde Farslar’dan saydıkları DAVİNLER de SAKALAR’dan olup HAZAR Denizi’nin güneyinde yaşıyorlardı. BUDİNLER de MEDLER’den sayılmışlardı. Oysa bunların tümünün adını DARİUS’un TRAKYA’ya sevkettiği orduda SAKALAR arasında görürüz.”
– “Acaba Kürtler’in ataları SAKALAR mı idiler???” (sf.92)
Ne diyelim?.. ALLAH söyletiyor!.. Kaynak gösterilen Kürt tarihçiler bile Kürtler’i SAKALAR’a ve dolayısiyle TÜRKLER’e bağlıyor!.. Biz de daha önce Kürtler’in atası gösterilen KARDUK ve KHALDİLER’in SAKALAR (İSKİTLER) soyundan olduğunu söylememiş miydik?
Yılmaz Öztuna MEDLER’i ârî sayar… Ama ona göre TÜRKLER de ârîdir!.. Böylece MEDLER yine bir TÜRK boyu olur.
MEDLER de İSKİTLER gibi göçebe bir uygarlığa sahiptiler. (İSKİTLER için bakınız: BATI ANADOLU’NUN TÜRKLÜĞÜ)
Pers kralları MEDLER’e bağlı Anzan dönemi ile başlatılır… İlk kral Hahamaniş’tir ki, Yunancası Archemenes diye geçer. Farslar ise bu kralı CEMŞİD diye bilirler ki, efsaneye göre şarabı ilk bulan o imiş… CAM-I CEM tabiri CEMŞİD’İN KADEHİ anlamındadır, tasavvufta çok geçer.
O tarihe kadar görülmüş en büyük imparatorluğu kuran Persler, bugünkü TÜRKMENİSTAN’a yönelince, TÜRK Hakanı ALP ER TUNGA ve halefleri ile bitmez tükenmez mücadelelere girdiler… Farslar’ın EFRASYAB dedikleri bu efsanevi hakan ve İRAN-TURAN çekişmesi, Zerdüştler’in kutsal kitabı AVESTA’ya bile yansımış, daha sonra Firdevsî’nin ŞEHNÂME’sinde de yer almıştır.
Pers imparatorları Arşa ve Darius’un damadı olan MAKEDONYALI İSKENDER, M.Ö. 330 yılında ülkeyi ele geçirerek Pers hanedanına son verdi…
Görüldüğü gibi bu dönemde de Kürt sayılabilecek bir halk, onlara devlet kuran Kawa diye bir kahraman yoktur. Efsanede Kabi, Kave vardır ama, onun da devleti, milleti yoktur!.

"ONBİNLER’İN RİCATI"NDA TÜRKLER – 3

“ONBİNLER’İN RİCATI”NDA TÜRKLER – 3

Bu bölümde yürüyüşün son bölümünü ve DOĞU MARMARA bölgesi ile TRAKYA’da karşılaştıkları TRAKLAR’ı inceleyeceğiz.
Hatırlayacaksınız, FRİGYA Valisi KYROS, ağabeyi İRAN kralı ARTEKSERKSES’e karşı sefere çıkmaya hazırlanırken, onun adına bir ordu da HELLESPONTOS civarında KLEARKHOS tarafından toplanmaktaydı… KYROS, onunla görüşmüş ve ona 10.000 dorikos (22,8 altın frank değerinde para birimi) vermişti… KLEARKHOS, daha önce HELLESPONTOS’un (ÇANAKKALE BOĞAZI) ötesinde yaşayan TRAKLAR’la savaşmıştı. Bununla Yunanlar’ın yardımına koşmuş olduğu için, HELLOSPONTOS şehirleri onun birliklerine seve seve erzak veriyordu. (KSENOPHON, ANABİS, Hürriyet Yayınları, 1974, İstanbul, sf. 15)
Bir Yunan komutan, TRAKLAR ile savaşıp Yunanlar’ı koruyor… Demek ki, TRAKLAR bir Yunan kavmi değil!.. İlerde bunu daha açık olarak göreceğiz. Ancak KYROS’un ordusu sadece Yunanlar’dan değil, paralı askerlerden de oluştuğu için, KLEARKHOS’un topladığı birlikte 1.000 ağır piyade, 800 TRAKYALI hafif piyade vardı. (sf.18)
TARSOS’ta KYROS’un ordusu, belki de bir kısmı paralı olduğu için, daha fazla ileri gitmek, hele İRAN kralı ile savaşmak istemedi. Hatta komutan KLEARKHOS’u taşladılar. O da hitabetine güvenerek bir konuşma yaptı ve dedi ki:
– “KYROS bana 10.000 darikos verdi. Ben parayı zevkim için harcayacağıma sizler için harcadım. Önce TRAKLAR’la savaştım ve sizin yardımınızla Yunanistan’ın iyiliği için onları Yunan kolonların ellerinden almak istedikleri KHERSONESOS’tan kovarak cezalandırdım. Sonra KYROS beni çağırınca sizleri de yanımda getirdim… ” (sf. 22)
Bir ara komutan KLEARKHOS’un bir askeri ile diğer bir komutan olan MENON’un bir askeri arasında tartışma çıkar. Olay büyür, iki birlik arasında husumete dönüşür ve:
– “KLEARKHOS, THRAKLAR’ı ve kırktan fazla süvariyi (onların da çoğu THRAK’tı) alarak MENON’un askerlerinin üzerine yürüdü. (Bir diğer komutan) PROKSENOS yetişip ağır piyadelerini hemen iki tarafın arasına sürdü ve onları durdurdu… O sırada KYROS geldi ve ‘KLEARKHOS, PROKSENOS, ve buradaki öbür Yunanlar!.. Kendi aranızda döğüşürseniz, çevremizdeki bu BARBARLAR’ın tümü, bizim için Kral’ın yanındakilerden daha beter düşman olacaklar,’ dedi. İki taraf ta kavgadan vazgeçti.” (sf. 34)
Yunanlar, kendilerinden olmayanlara BARBAR derlerdi… Bu alışkanlık Batılılar’a da geçmiştir. Onlar da kendilerine benzemeyen her milleti barbar sayar. Halbuki, dünyanın dört bir yanında esas barbarlık, sömürgecilik, kölecilik yapanlar, kendileridir!
– “(Savaştan sonra) gece olunca, TRAKYALI MİLTOKYTHES kaçtı. Komuta ettiği 40 kadar süvari ve 300 kadar TRAKYALI piyadeyle Kral’ın safına geçti.” (sf. 58)
Yukarıda KLEARKHOS’un bu sefere çıkmadan önce TRAKLAR ile savaştığını yazmıştık… KSENOPHON, kitabının daha ileri sayfalarında bu konuya açıklık getiriyor:
– “KLEARKHOS, (halkı) TRAKLAR’ın Yunanlar’ı ezdiğine inandırıp, devletin en yetkili görevlilerinin de iznini aldıktan sonra KHERSONESOS’un ve PERİNTHOS’un yukarısındaki TRAKLAR’la savaşmak için denize açıldı. Yüksek görevliler fikir değiştirip onu geri döndürmek istedikleri zaman ülke sınırlarından çıkmıştı bile. Buyruğu yerine getirmeyip HELLESPONTOS’a (ÇANAKKALE BOĞAZI) yelken açtı. Bunun üzerine onu ölüm cezasına çarptırdılar. KLEARKHOS, TRAKLAR’la savaştı, onları bir savaşta yendi. Sonra ülkelerini yağmalayıp, KYROS onu çağırıncaya kadar savaşa devam etti.” (sf.77-78)
Buradan da anlıyoruz ki, TRAKLAR, Yunanlar’a falan saldırmamış!.. Bu Yunan komutan, tıpkı, 1800’lerdeki General Custer’in sırf şan-şöhret uğruna kendi halindeki Kızılderili köylerine saldırıp, onları öldürdüğü gibi, kendi halindeki TRAKLAR’ın üzerine yürümüş!.. Custer sonunda gururuna mağlup olmuş, Çeyen Kızılderilileri ile yaptığı bir savaşta ölmüştü. Komutan KLEARKHOS da, Yunan ordusunun ricati sırasında İran Kralı’nın eline düşmüş ve öldürülmüştür. Bu olay sırasında bir çok komutan, subay ve Yunan askeri ölmüştür.
Burada bir hususa dikkat çekmek isteriz. ONBİNLERİN RİCATI Kürt bölücüler için bir kaynak kitap olmasına rağmen, ilk 78 sayfada KARDUKHLAR’dan bahis yoktu. Hadi, onların ülkesine gelmedik, diyelim. Daha ülkelerine gelmediğimiz halde, TRAKLAR’dan daha fazla söz edildiğini görüyoruz!
Daha sonra hatırlayacaksınız, Yunanlar İran kralı ile savaştılar, KSENOPHON yendiklerini iddia ediyor, ama pek öyle olmamış ki, dönüş yolunu değiştirmeye karar verdiler. Sürekli saldırılar altında KARDUKLAR ülkesinden geçtiler, kuzeye doğru ilerlediler… Oradan incelemeye devam edelim:
Yunanlar, PONTUS EUKSEİNOS’a (KARADENİZ) varınca, Yunanistan’a nasıl gideceklerini müzakere ederler. Sonunda TRAPEZOSLULAR’dan 50 kürekli bir gemi satın alıp kumandasını Lakonialı Periokos Deksippos’a verirler. Ancak adam gemiyi alıp kaçar. Sonra TRAKYA’da entrikalara girişince öldürülür. Yunanlar başka gemi bulup talana çıkarlar. TRAPEZOSLULAR da onları sürtüştükleri DRİLLER ÜLKESİ’ne götürürler. Bu halk dağlık, ulaşılması güç bir bölgede oturur, ve PONTUS’un en savaşçı halkıdır. Yunanlar oraya varınca DRİLLER, her şeyi yakıp geri çekilirler. ve sağlam bir kaleye sığınırlar. Yunanlar kaleye zorlukla girip ganimet aldıktan sonra dönerler. Bir süre sonra yağmalanacak yer kalmadığından hastaları, yaşlıları, kadın ve çocukları gemilerle gönderir, kendileri de karadan yola koyulurlar. 3 gün sonra gene KOLKH ÜLKESİ’nde olan KERASUS şehrine varırlar. Orada sayım yaparlar, silah altında 8600 kişi kalmışlardır. (sf. 149-157)
Sonra MOSSYNOİKLER’in sınırına gelirler. Onların kalelerini yağmalayıp evlerinde buldukları yiyecekleri alırlar. 8 gün yürüdükten sonra gene KHALYBLER ÜLKESİ’ne varırlar. Bunlar MOSSYNOİKLER’in boyunduruğunda yaşamaktadır. Ama herhalde bunlar farklı bir gruptur, çünkü demircilikle geçinmektedirler. KSENOPHON bu halkı bir başkasıyla karıştırmış olabilir… Oradan TİBARENLER ÜLKESİ’ne varırlar. KOTYORA şehrinde 15 günde dinlenirler. KSENOPHON, endişeli şehir halkına bir konuşma yapar: “Her yerde hor gördüğümüzden değil, ihtiyacımız olduğu için erzaka el koyuyoruz. KARDUKHLAR, TAOKHLAR, KALDAİALILAR Kral’ın uyruğu değiller. Buna rağmen bize pazar açmadıkları için düşmanımız haline getirdik. MAKRONLAR, BARBAR oldukları halde bize erzak verdikleri için dost gözüyle baktık,” der. (sf. 163-167)
Ancak Yunanlar’ın büyük kısmı bölge halkından, yani PAPİLAGONYALILAR’dan yağmaladıkları ile geçinmektedir. Onlar da hırsızları yakalamaya, ordugâha zarar vermeye çalışırlar. Sonunda yemekli bir görüşme yaparlar. Ordudaki TRAKLAR kalkıp silahlı olarak flüt sesiyle dans ederler. Hafifçe sıçrayıp hançerleri ile döğüşür gibi yaparlar. Sonunda dans edenlerden biri eşine vurur, herkes adam yaralandı sanır, çünkü adam büyük bir ustalıkla yaralanmış gibi yapıp kendini yere atar. Kazanan dansçı yenilenin silahını alır. Başka TRAKLAR aslında hiç bir şeyi olmayan sözde ölüyü alıp götürürler. Sonra Atinalılar ve Magnesiyalılar çift sürücü adlı pantomimi oynarlar. (sf. 185-186)
TRAKLAR’ın oynadığı bu hançerli (kılıçlı) oyun, bizim BURSA kılıç-kalkan oyununu andırmaktadır. Zaten ANADOLU (BİTİNYA) TRAKLARI da o bölgeye yakın yaşamaktadırlar. KSENOPHON, BİTİNYA’ya TRAKYA der.
Ertesi gün birbirlerine zarar vermemeye karar verirler. Yunanlılar yeteri kadar gemileri olduğunu görünce, denize açılırlar. Ertesi gün SİNOPE’ye varırlar. Bu şehir MİLETOS kolonisidir. HARMENE limanında beş gün kalırlar. Sonra gene yelken açıp MEGARA’nın kolonisi Yunan şehri HERAKLİEA’ya varırlar. Memlekete götürmek için şehirden haraç isterler, ama şehir halkı yiyeceklerini toplayıp surların arkasına kapanır. Yunan ordusunun yarısından fazlasını ARKADİALILAR ile AKHAİALILAR meydana getirdiği için komutayı onlar ister. Sonunda başkomutanlık yetkisini kaldırırlar, her grup kendi komutanı ile hareket eder. Önce BİTHYNİA’ya baskın verip ganimet elde etmek isteyen ARKADİALILAR denize açılır. TRAKYA’nın ortasında bulunan KALPE limanına çıkarma yaparlar.
– “Gün doğunca komutanların her biri birliğini bir köye sürdü. Âni saldırmaları sayesinde pek çok tutsak alıp çok sayıda davar ele geçirdiler. Ama kaçan THRAKLAR bir araya toplanıp saldırdı, Yunanlar bir ırmağı geçerken bozguna uğradılar. THRAKLAR bu başarılarından dolayı çığlıklar attılar ve gece boyunca büyük bir kalabalık halinde toplandılar. Gün ışırken Yunanlar&#