Hazreti MEVLANA’dan

ENGEREK YILANI HİKAYESİ


Şu insanoğlu başımdan gitse de biraz soluk alsam. Sabah erkenden geldi, bir türlü gitmek bilmedi. Ne anlar bilmem ki, öyle dikkatli dikkatli yüzüme bakmaktan? Sert baktım olmadı, yumuşak baktım olmadı. Kafamı çevirdim öte yana o da geçiyor o yana yine göz göze geliyoruz. Bugün bir şey de yemedi, tabi ki ben de açım. Yemek aklına gelse de bana da yiyecek bir şeyler verse. Aç yılanı uyku tutmaz, iyisi mi uyuyamıyorum işte. Ah, ne günlerdi o günler! Ormanda sabahın ilk saatlerinde ya da günün son saatlerinde avlanır, güneş çıkınca gizlendiğim yere dönerdim. Bol av vardı ormanda. Gel de o günleri arama şimdi. Benim gibi hareketli bir yılan tıkılıp kalsın bu cam fanus içinde. Olacak şey değil ama oldu işte. Birkaç insanoğlu yakaladı beni getirip buraya kapadılar. Gözlerime baygınken mercek gibi bir şey takmışlar, gözbebeklerim yuvarlak gözüküyor. Aslında ben bir engerek yılanıyım ve zehirli bir yılanım. Zehirli yılanların gözbebekleri düşeydir. Durumu bilmeyenler beni zehirsiz yılan sanacak. Ormanda olsaydı bu durum bana büyük avantaj sağlardı ama burada hiç faydası yok. Aynayı eline aldı insanoğlu yine yüzüme tutacak. Bu bir bilim adamı olmalı ve herhalde benim üzerimde bir tür deney gerçekleştiriyor.

Gece yarısı oldu. İnsanoğlu yarım saat kadar aynayı yüzüme tuttuktan sonra yedi köfteleri yattı, uyudu. Bir köfte de bana verir mi diye boşuna bekledim. Belki yarın da aç kalırım, belki öbür gün de. Belki de, bu yılan acaba kaç gün açlığa dayanır diye bekleyecekler. İyisi mi ben bir an önce canımı dışarı atmanın yoluna bakayım. Yoksa burası bana mezar olacak.

Yorulmadım desem yalan olur. Bir saattir bilmem kaç defa dikilip kafamla tos vuruyorum, cam fanusun üstündeki kapak kısmına. Cam kırılmaz cinsten bunu biliyorum da kapak dört köşesinden menteşeli. İşte benim amacım, bu menteşelerden hiç olmazsa ikisini söküp dışarı çıkmak. Birini söktüm ama hiç kuvvet kalmadı. Biraz dinlenip kuvvetimi topladıktan sonra diğer köşedeki menteşenin altına tos vurmaya başlayacağım. Başaracağım, buradan kaçıp kurtulmayı başaracağım.

Neyse ki, sonunda bu menteşe de söküldü. Aralanan kapağın altından rahatça geçebilirim. İşte cam fanustan çıktım. Bir insan için burası karanlık ama ben gündüzmüş gibi rahatça görüyorum. Fanustan çıkınca yönümü şaşırdım. Şu üç kapının hangisi koridora açılan kapıydı acaba? Aman sende deneme-yanılma metoduyla ne büyük sorunlar çözülmüş. Dene-yanıl bu suretle deneyene o yanılmalar bile çok şey öğretir. Eğer denemezsem üç kapıdan hiçbirini açmamam gerekir, o zamanda bu salonda kalırım. Şu kapıyı açalım bakalım. Ohoo, bilim adamının odasıymış burası, yatağında uyuyor. Gidip ısırsam mı şunun ayağını acaba? Isırırım ısırmasına kolay da bir de ölür-mölür sonra bütün Afrika peşime düşer. Şimdi kapıyı sessizce kapatayım ve ikinci kapıyı açayım. Tamam, koridora açılan kapı buymuş. Çık koridora, kapıyı kapa, yürü dış kapıya. Dış kapıyı aç, etrafına bakın, kimse yoksa süzül dışarı, kapa dış kapıyı, işte orman şurası. Onlar beni çok ararlar içerde. Savulun, engerek yılan geliyor. Boyu 1.5 metre, gövdesinin genişliği 25 cm. olan bu Gabon engereğinin insan aklının sınırlarını zorlayan, akıllara durgunluk veren macerasını okumaya devam ediniz.

Günlerdir hiçbir şey yemeyen Gabon haliyle çok acıkmıştı. Dışarı çıkar çıkmaz çatallı dilini dışarı çıkardı, yani koku alma organını. Bu organ, en küçük ısı kaynaklarını bile algılayabilir ve yerini belirleyebilirdi. Bu nedenle bütün sıcakkanlı hayvanların gizlendikleri yerleri bulabilir ve onları avlayabilirdi. Bu altıncı duyu özellikle gece avlanmaları sırasında çok yararlı oluyordu. İşte şimdi geceydi ve Gabon’un çatallı dili dışarıdaydı. Ormanda zik zaklar çizerek hırsla ilerleyen Gabon bir ısı kaynağı fark etmekte gecikmedi. Çalılar arasında, toprağın altında, girişi taşlarla ustaca kapatılmış fare yuvasına dalan Gabon korkudan taş kesilmiş büyüklü-küçüklü beş fareyi birkaç dakikada midesine indirdi. Baklavaları yutmuştu ama tam doymamıştı. Daha sonra birkaç kertenkele ve bir köstebek avlayan Gabon yediklerini sindirmek için kayalıklar arasında uygun bir yer bulup dinlenmeye çekildi.

Aradan on beş gün geçti. Gabon yediklerini sindirmişti. Kayalıklar arasından çıkıp yeniden etkinlik göstermeye başladı. Gabon aniden kan kokusu algıladı. Kafasını kaldırdı, ileriye baktı. Bir sincabı düşe- kalka giderken gördü. Sincabın sırtındaki iki küçük delikten kan sızıyordu. Gabon onun zehirli bir yılan tarafından ısırıldığını anladı, ama hangi yılan? Gabon biraz sonra bir şişen engereği sincabın izini sürerken gördü. Bu şişen engerekler avını sokup birkaç dakika bekledikten sonra avın bıraktığı izi sürmeye başlardı. İz sürmeyi çatallı diliyle gerçekleştiriyordu. Kafasını şişirmesinden dolayı ona şişen engerek deniyordu. Şişen engerek daha sonra sincabı yakalayıp yutacaktı. Orman zifiri karanlıktı ama Gabon her şeyi net olarak görüyordu. Bütün hayvanlar karanlıkta çok iyi görürlerdi. İnsanlar ise, bu yetenekten yoksundular ve bundan dolayı hayvanlar geceleri avlanmak için yuvalarından çıkardı, çünkü geceleri insanlar uyurdu.

Bir kum boa yılanıyla karşılaşınca aniden durdu, Gabon. Saldırgan olmayan, aksine çok korkak olan bu yılan bakalım ne yapacaktı? Kum boa yılanı beklendiği gibi hızla geri dönüp az ilerdeki bir çukurdan toprağın altına girdi ve gözden kayboldu. Kum boa yılanları hep kumların ya da toprağın altında yaşar, yalnızca geceleri dışarı çıkardı. Daha çok kertenkelelerle beslenirdi. Boyları ender olarak 1 metreyi aşardı. Gabon daha sonra bulunduğu tepenin ağaçlı yamaçlarında şimşek gibi akan Coluber cinsi bir yılan gördü. En hızlı yılan türü olan ince, uzun kuyruklu, iri gözlü bu yılanın oraya buraya çarpmasına karşın, nasıl olup da parçalanmadığına bir kez daha şaşırdı. Giderken bazen takla atıyor, bazen de uçuyor gibi oluyordu bu yılan ve onun bu gidişini bir gören bir daha unutamazdı.

Gabon daha sonraki günlerde durumuna çözüm yolu aramaya başladı. Gözlerindeki mercekleri çıkarma olanağından yoksundu, gözbebekleri yuvarlak görünüyordu ve zehirli yılanlarla ilişki kuramıyordu. “ Acaba zehirsiz yılanlar beni aralarına kabul ederler mi? “ Gabon kafasına takılan bu sorunun cevabını bulmak için zehirsiz yılanlarla dostluk arayışı içine girdi ve bir süre sonra öyle bir olay yaşadı ki, belki de dünya kurulalı beri hiçbir yılan onun yaptığını yapmaya cesaret edemedi. Gabon bir gün çalıların, çimenlerin arasında ilerliyordu. Aniden ilerdeki kayalıklardan çok şiddetli titreşimler algılamaya başladı. Orada neler oluyordu? Afrika’nın en yırtıcı sürüngenlerinden 2.5 metrelik bir kara mamba köşeye kıstırdığı 1 metrelik zehirsiz yılanla korkunç bir fikir tartışmasına girmişti.

Kara mamba: “ Sana defalarca söyledim, zehirsiz yılanları bir araya toplama, bırak dağınık kalsınlar diye, ama beni dinlemedin. Soyunu sen mi kurtaracaksın? “
Duri: “ Kes traşı pis mamba! Sen ancak kendini zehirlersin. Boy büyütmüşsün ama bedavaya. Sokul da görelim kim en büyük. “
Kara mamba: “ Vay canına! Ama bana dayılık sökmez. Bir lokmasın benim için. “
Duri: “ O lokma midene oturacak. Haydi, davran, kum tanesi kadarcıksın sen. “

Gabon zehirsiz yılanların şefi Duri’yi görür görmez tanıdı. Eğer onu kurtarırsam belki beni yardımcısı yapar diye düşündü. Zaten kara mambalardan oldum olası hoşlanmıyordu. Gabon akıl almaz bir işe girişti. Piton yılanları gibi gövdesinin üstünde yükselip başını yerden 50 santimetre kadar kaldırdı. Yaptığı akrabotik gösteri türüne girerdi. Diğer yandan tüm gövdesini zangır zangır titretiyordu. Duri Gabon’u bu halde görünce kenara çekildi. Şaşkınlıktan dili damağına yapışmıştı. Gözleri karardı, başı döndü ve oracıkta yığılıp kaldı. Kara mamba karşısındaki yılanın 5 santimetreye varan zehirli dişlerini hemen fark etti, ama gözbebekleri yuvarlaktı. Yaratılış hatası olabilir miydi? Ayrıca bir orman ırmağı gibi kabarmış korkusuzca üstüne geliyordu. Kara mamba onunla kapışmayı doğru bulmadı. Kocaman ağzını sonuna kadar açarak ritmik hareketlerle santim santim gerilemeye başladı. Kara mamba az sonra kayalıklar arasında bulduğu bir yarıktan içeri girip gözden kayboldu.

Gabon baygın durumdaki Duri’yi sırtladığı gibi zehirsiz yılanların yaşadığı bölgeye götürdü. Duri ayılınca olanları coşkulu bir şekilde anlattı ve bu güçlü, genç irisi yılanı yardımcısı yaptığını söyledi. Sevinç çığlıkları arasında Duri’nin önerisi kabul edildi. Sonunda Gabon amacına ulaşmış ve zehirsiz yılanlarla dost olmuştu. Günlerden bir gün, Duri önde, Gabon hemen arkasında ve daha arkada yirmi tane zehirsiz yılan ormanda ilerlerken, Duri avcıların kurduğu bir tuzağa yakalandı. Duri nasılsa kurtarılamazdı. Zehirsiz yılanlar kaçtılar. Çok ısrar etti Duri, sen kaç kurtul diye ama Gabon kaçmadı. Tek söz etmeyip sessizce bekledi. Gözbebekleri incecik bir çizgi haline gelmişti. İki saat sonra tuzağı kontrole gelen avcılar Gabon’un zehirli dişlerini görünce gerilediler. Gabon onlardan birinin üstüne atılıp yakaladı ve Duri’yi tuzaktan kurtarmasını sağladı. Gabon avcıya bir zarar vermeden bıraktı. Avcı kaçarken Gabon gülümsedi. Yılanlar gülümsemezlerdi ama Gabon gülümsemişti. Hem bu ilk kez oluyordu.

Daha sonra Duri şefliği Gabon’a bırakarak kenara çekildi. Gabon’un önü açılmıştı. Duri’ye defalarca anlatıp bir türlü kabul ettiremediği düşüncesini uygulamaya başladı. Duri’nin olmasını isteyip de, başarılması olanaksız dediği düşünceyi: Afrika’nın sadece zehirsiz yılanların yaşadığı bir kıta olması. Gabon işte bu amacını gerçekleştirmek istiyordu. Gabon dört bir yana haberciler yolladı. Pek çok zehirsiz yılan türü Gabon’un çağrısına uyarak geldi. Sayıları binleri, on binleri buldu. Fakat bir maymun Gabon’un gözlerindeki mercekleri çıkarınca Gabon rahatladı, huzursuzluğu kayboldu ve zehirsiz yılanları kaderleriyle baş başa bırakarak bölgeyi terk etti.

Engerekgillerin en güçlü zehirlisi testere pullu engerektir. Çok az zehir akıtabilmesine karşın, ısırığı çok tehlikelidir ve hemen bilinçli bir tedavi yapılmazsa, ölüme yol açar. Zehirin etkisi bir yıl sürebilir. Zehirlenme organizmada şiddetli bir enzim dengesizliği yaratır ve bu dengesizliğin giderilmesi oldukça güçtür. Gabon, Joker adındaki bir testere pullu engerekle arkadaş olunca hayatı değişti. Joker kısa sürede Gabon’un aklını çelerek onu Büyük Sahra Çölü’ne götürdü. Gabon’un çölde, testere pullu engerek neslini korumak için, 1.80 metre boyundaki dev boyutlu Sahra akreplerine karşı yaptığı amansız mücadeleyi ibretle okuyacaksınız.

Çölde hayat kumun altındadır. Kum milyonlarca küçüklü – büyüklü canlı yaratığı yabancı gözlerden gizler. Bu yaratıklar yaşayabilmek için birbirlerini yerler. Gece olunca ortalık serinler ve bazıları kumun üstüne çıkar. Amaç hep aynıdır, açlık dürtüsünü yok etmek. Açlık dürtüsü, yemek eylemi gerçekleştirilince kendiliğinden ortadan kalkar. Dünyanın hangi bölgesinde olursa olsun bir yılan durup dururken insana saldırmaz. Eğer saldırırsa ya çok açtır ya da rahatsız edilmiştir. İster zehirli ister zehirsiz olsun yılanlar insanı görünce korkup kaçar. Akreplerde durum bambaşkadır. Akrepler hiç korkmadan insana sokulur. Çadır kurmuşsundur çadırına girer, evin vardır evine girer. Açlık dürtüsü değildir akrebi insana yaklaştıran. İnsan bedeni akrebin zehirini kolayca akıtabilmesine olanak sağlar. Akrep genellikle insanı sokar, zehirini akıtır ve kaçar. Büyük boyutlardaki çöl akrepleri hariç diğer akrepler soktuğu insandan bir ısırık bile almaz. Zehirini akıtması akrebi rahatlatır.

Joker’le Gabon, Büyük Sahra Çölü’nün kumları altındaki testere pullu engereklerin yeraltı şehrine gelince ilk iş olarak başkan Jara’nın huzuruna çıktılar. Joker Gabon’u Jara’yla tanıştırdı. Jara Gabon’u şöyle bir göz ucuyla süzdükten sonra Joker’e dönerek: “ Koca Afrika Kıtası’nda bula bula bunu mu buldun? Sözde takviye kuvvet toplamaya gitmiştin. Bunun kendine faydası yok, bir de bizi akreplerden koruyacak. Tek başına ne yapabilir ki? “ deyince Joker, “ Efendim “ demek istedi, fakat Jara, “ Kes Joker, hani senin palavracı olmadığını bilmesem ikinizi de akreplere atardım. Yıkılın karşımdan “ diye bağırarak onları kovdu. Daha sonra yalnız kaldıklarında Gabon: “ Ya arkadaş, bu ne biçim başkan? Ben dünyanın yolunu teptim buraya gelmek için, size yardıma geldim. Hakaret gördüm. Başkan beni küçümsedi, bir dövmediği kaldı. Artık burada kalamam, hemen gidiyorum. “

Joker, Gabon’un önüne geçerek: “ Dur Gabon, sen başkanın sözlerini yanlış anladın. Başkan seni kızıştırmak için öyle konuştu. Aslında senin neler yapabileceğini çok iyi biliyor. Yoksa seni bulması için beni göndermezdi. “
Bunun üzerine Gabon: “ Bak Joker, ben laf kalabalığını sevmem. Kısa konuşacağım. Bu başkanla birlikte olamam. Ben akrepleri sindirsem başkan beni yine azarlar. Size yardım etmek isterim ama bu başkanla olursa ben yokum. Başkan tahtından düşmeli, anlıyor musun, tahtından düşmeli. “
Joker: “ Başkanı ben de sevmiyorum. Bir pislik o. Herkesi azarlar. Beni yıllardır rezil ediyor. Başkan tahtından düştü diyelim, o zaman kim başkan olacak? “
Gabon: “ İsterseniz beni başkan yapın. Sizleri tüm gücümle savunur akrepleri perişan ederim.
Joker: “ Sen zekisin, güçlüsün, hırslısın. Başkanlık yaparsın. Zaten sana muhtacız. Başka çaremiz kalmamıştı. Sayımız azalmıştı. Soyumuz tükeniyordu. Akrepler hep bize saldırdılar. Onlarla her yaptığımız savaşta yenildik. Esir almayı sevmezler. Hemen öldürürler. Bu yeraltı şehrinde yaşayanların hiçbiri başkanı sevmez, ama beni severler, sayarlar. Ben, Gabon yeni başkanınız dersem kabul ederler. Hepsi peşinden gelir. “

Gabon: “ Joker, şimdi neyi nasıl yapalım? Sen halkını benden daha iyi tanıyorsun. Durumu ayarla. Bir plan dâhilinde başkanı devirelim. İş bu gece mi bitsin, yoksa yarına mı kalsın? “
Joker: “ Ben iş bu gece bitsin, başkan devrilsin derim. “
Gabon: “ Bravo Joker, seni yardımcım yaptım. Ben de aynı düşüncedeydim. Yarın halk olanları öğrenir. Sen onlara her şeyi anlatırsın. Belki ben bir oldubittiyle başkan olmuş oluyorum ama git dersen çeker giderim. “
Joker: “ Aman Gabon, istersen beni yardımcın yapma, yeter ki gitme. Şu akrepleri perişan edersen kölen olurum. “
Gabon: “ Joker, böyle konuşma, kölelik-mölelik falan yok. Biz seninle arkadaşız ve hep arkadaş kalacağız. İstersen kardeş olalım Joker, ne dersin? “
Joker: “ Tamam, kardeş olduk gitti be Gabon. “

Joker gece yarısı birkaç yüksek rütbeli komutanla birlikte saraya gelip başkan Jara’yı uykuda yakaladılar ve hapse attılar. Ertesi gün yeraltı şehrinde yaşayanlar Jara’nın alaşağı edilip, Gabon’un başkan olduğunu öğrendiler. Herkes, başkanlık sarayı önünde toplandı ve Gabon balkonda görününce yüzlerce yılan “ Kahrolsun Jara, yaşasın Gabon “ diye bağırdı. Gabon üç ay gibi sürede mükemmel bir ordu kurdu. Beş yüz testere pullu engerekten oluşan bu orduyla akreplerin üstüne yürüdü. İki ordu çölde karşı karşıya geldi. Önce başkanlar ileri çıktı.

Akreplerin başkanı Dode: “ Gabon, adından söz edildiğini çok duydum. Büyük amaçlar peşinde koşarmışsın. Hani sen yüce duygulara hizmet ederdin. Şu arkandakiler, onlar korkaktır. Pöh desem hepsi kaçar. Bak şimdi: Pöhh…İnanmayacaksın ama hepsi kaçtı. Yalnız kaldın Gabon. Herhalde tek başına, ben bin akrebe bedelim diyemezsin.
Gabon: “ Dode, çok şakacısın. Palavrayı boş ver de sen benimle teke tek bir uğraşa var mısın? ”
Dode: “ Teklifini duydum, Gabon, ama benim de sana bir teklifim var. Örneğin, ben senden korktum diyelim. Bundan dolayı seninle vuruşmam. Sen, hepimize karşı durabilir misin? “
Gabon: “ Durabilir misin ne demek? Böyle düşünmene şaştım. Benim için, birle bin hiç fark etmez. Çıkın karşıma. “

Gabon akreplerin hücumunu karşılamak için pozisyon alırken göz ucuyla arkasına baktı. Ne Joker vardı, ne testere pullu engerek. Korkaklar kaçmıştı. Şimdi can pazarındaydı. Dev boyutlu bin akrebe karşı Gabon engereği? Fakat Dode, beklenmedik bir şekilde ordusunu geri çekti. Gabon’la yalnız kalınca Dode şöyle dedi: “ Bak Gabon, seni sevdim. Ben cesurları severim. Yalnız sen çok cesursun. İnan senin maceralarını dinleyerek büyüdüm. Dedem, babam hep seni anlatırlardı bana. Gabon gibi ol, derlerdi. Ben de Gabon gibi oldum, akreplere başkan oldum. Sana testere pullu engerekler neler anlattılar bilmem ama onlarla yıllardır bir çarpışmamız olmamıştı. Kim bilir akrepleri sana nasıl kötülediler? Aslında böyle durumlarda iki tarafı da dinlemek gerek. O öyle der bu böyle der yani ikisi de haklıdır, gel çık işin içinden. “ Dode konuşmasını bitirince Gabon rahatladı. Duruşunu değiştirdi. Hafifçe gülümsedi. Yılanlar gülümsemezlerdi ama Gabon gülümsemişti. Hem bu ikinci kez oluyordu.

Gabon’un aniden bakışları değişti. Yüz hatları gerilmişti. Dode’nin onu sokmak üzere olduğunu son anda fark etti. Dode’nin beline güçlü kuyruğuyla sert bir darbe indirdi. Dode kumlara gömüldü. Gabon oradan hızla uzaklaşmaya başladı, ama bir kum tepesinin üstüne çıkınca durdu. Karşıda sürüyle akrep vardı. Sağa baktı, sola baktı, geriye baktı. Devamlı olarak kumun altından akrep çıkıyordu. Tepenin çevresi kuşatılmıştı. Gabon kuma dalınca akrepler de kuma daldılar. Savaşın kumun altında olacağını sanıyorlardı. Gabon bir süre aşağı gidip sonra ileri gitti ve kumun üstüne çıktı. Tepenin yarısını inmişti. Görünürde akrep yoktu. Gabon çok uzaklara gidince peşinden seslenildiğini duydu. Geriye döndü. Joker geliyordu. Gabon Joker’e aldırmayıp yoluna devam etti, ama Joker biraz sonra Gabon’a yetişti:

“ Lütfen dur Gabon, beni dinle “ dedi Joker. Gabon durmadı:
“ Boşuna konuşma, seni tanımıyorum. “
“ Nasıl tanımazsın Gabon, biz seninle kardeş olmuştuk. “
“ Olmuştuk, o eskidendi, şimdi değiliz. Korkaklarla işim yok benim. “
Joker Gabon’un önüne geçti:
“ Dur bakalım! Hiç kimse bana korkak diyemez. “ Gabon durdu:
“ Korkak değil misin? Niçin kaçtın? “
“ Kaçmadım be Gabon. Olay şöyle oldu: Dode pöhh dediğinde aniden dünyam karardı. Galiba arkadan sert bir cisimle başıma vurdular. Kendime geldiğimde sarayın salonundaydım ve Jara başkanlık koltuğunda oturuyordu. Salon çok kalabalıktı. Kargaşadan yararlanıp kaçtım. Bana inanmıyorsan başımdaki şu şişliğe bak. “
Joker doğru söylüyordu, gerçekten de başında ceviz iriliğinde bir şiş vardı. Korkak olan arkadaşlarıydı, Joker ne yapsındı? Gabon ile Joker, bir süre daha konuştuktan sonra kardeşçe ayrıldılar.

Gabon iki ay hep doğuya doğru yol alarak Mısır’a geldi. Mısır’da en çok dikkatini çeken şey, yılan güreşleri oldu. Nereye gitse bir kalabalık görüyor ve kalabalığa karışıp güreşen yılanları seyrediyordu. Galip gelen kim olursa olsun sonucu kura belirliyordu. Kurada kimin adı çıkarsa o galipti. Örneğin, bir gün Gabon sekiz metrelik bir boa yılanının karşısına bir metrelik engerek yılanının çıktığını gördü. Gabon’a göre, boa yılanı kesin galipti. Ama güreş başlar başlamaz engerek yılanı köşesine kaçmış ve kura sonucu engerek kazanmıştı. Gabon öylesine şaşırmıştı ki, hayretten donakalmıştı. Bu çok nadir görülen olayın dışında genellikle güreşler kıran kırana geçiyor ve dostça bitiyordu. Gabon daha sonra Sina Çölü’nden geçerek Filistin’e, Suriye’ye ve oradan da Anadolu’ya geldi.

Gabon, Hatay Amanos Dağları’nda tanıştığı bir tilki ile birlikte, Adana üzerinden Konya Ovası’na geldiler. Tuz Gölü’nün yakınından geçerken, Gabon tilkiye sanki bilmezmiş gibi sordu:

“ Ne olmuş, buralara kar mı yağmış? “
Tilki cevap verdi:
“ Olur mu Gabon, hiç ağustos ayında kar yağar mı? “
“ Kar değilse bu beyazlık ne? “
“ Onlar kar değil, tuz. “
“ Tuz mu? Ne tuzu? “
“ Tuz işte, adına tuz deniyor. Yalayınca acı bir madde. Bence gereksiz. “
“ Gereksizse neden var? “
“ Zararı insanlara. Onlar çok önem veriyor. Yemeklerine tuz koyuyorlar, lezzetli oluyormuş. İnsanlar tuzsuz yemek yemezlermiş. Tuzlu yiyip, tuzlu yani acı konuşurlarmış. Birbirlerine kötü söz söyleyip, kalp kırarlarmış. Tuz onları sinirli yaparmış. “
“ Tuz azalsa sinir de azalacak desene. “
“ Öyle ama kim dinler? “
“ Belki dinleyen çıkar. “
“ Belki. “

Yol üstündeki Uludağ’a uğrayıp orada on beş gün kalan Gabon ile tilki, daha sonra Çanakkale’ye gittiler. Ayrılık vakti gelip çatmıştı. Onlar, deniz kıyısına oturup uzun uzadıya konuştular. Pek çok konuda fikir birliğine vardılar. İçinden çıkamadıkları bazı konular da vardı. Bunlardan belki en önemlisi: Sabah oluyor, akşam oluyor; günler geçiyor, aylar geçiyor yani zaman geçiyor. Zamanın geçmesinin, akıp gitmesinin sebebi ne? Bu sorunun cevabı nedense yüzde yüz doğru olarak açıklanamıyordu. Gabon tilkinin adını bilmiyordu. Sormak aklına gelmemiş, tilki de, adım şu dememişti. Oysa bilmesi gerekliydi. Gabon sordu:
“ Ya tilki, iki aydır birlikteyiz. Bana çok yardım ettin. Sağ olasın. Seni hiç unutmayacağım. Adını demedin bana. “

Tilki, kurnaz gülümsedi:
“ Ben durumun farkındaydım ama sormanı bekledim. Sormasan söylemeyecektim. Hatıranda benim adım eksik kalacaktı. Esrarengiz durumları yani. Adım Sıma’dır. “
“ Teşekkürler Sıma. “
“ Karşıya geçerken boğulmayasın Gabon? “
“ Korkma, ben balık gibi yüzerim. “
Gabon, Çanakkale Boğazı’nı yüzerek geçtikten sonra, Avrupa’ya çıktı. Oraya Asya diyorlar, buraya Avrupa diyorlardı ama toprak hep o kara topraktı.

Gabon’u aylar sonra nisan ayının ilk günlerinde Belgrat yakınlarında görüyoruz. O, uzun kış boyunca yılmadan, usanmadan santim santim ilerleyerek nihayet Belgrat’a ulaştı. Akdeniz’i şöyle bir dolaşmak düşüncesi onu buralara kadar getirmişti. Gabon, Belgrat civarında bir yıl kaldı. Oralarda gezdi, dolaştı. Kendine pek çok arkadaş edindi. Bunların içinde Gabon’un hiçbir zaman unutamayacağı biri vardı ki, akıl ve mantık bakımından üstün derecelere ulaşmıştı. Bu, bir kartaldı. Kartal Roni. Avrupa kartallarının kralı Roni. Roni’ye göre: Dünya bilmeceden ibaretti. Neyin ne olduğu tam olarak bilinmiyordu. Sen söylenen ve yazılana körü körüne inanıyorsan mutlak doğru arayışı içine giremezdin. Bir bilinmezlik içinde kaybolur giderdin. Sen seni bilmezdin, seni kimse bilmezdi. Senden kimsenin haberi olmazdı, senin pek bir şeyden haberin olmazdı. Ben beni bilmek istiyorum, herkes beni bilsin istiyorum, benden herkesin haberi olsun, benim her şeyden haberim olsun diyorsan, önce söylenen ve yazılanı öğrenirsin. Bu bilgileri beyninde harmanlarsın. Özgün bilgi elde edersin. O zaman mutlak doğruyu aramana gerek kalmaz, çünkü mutlak doğru gelir seni bulur.
Burada Roni’nin fikirleri felsefe yapmak şeklinde özetlenmiştir.

Roni, Avrupa’daki canlılar arasında haklı bir şöhrete sahipti. Fikirleri herkes tarafından kabul görüyordu. Fakat o bunu yeterli bulmuyor, düşüncelerini dünyaya yaymak istiyordu. Gabon’la bir gün konuşurken, bu konudan bahsetti ve Gabon, Roni’ye, her gittiği yerde kendisini anlatacağına söz verdi.

Gabon, Belgrat’tan ayrıldıktan sonra, Orta Avrupa üzerinden uzun yollar kat ederek İspanya’ya geldi. Ekim ayında Avrupa’nın özellikle dağlık kesimleri karlar altındayken, İspanya’da güneşli ve sıcak bir hava hüküm sürüyordu. Gabon, yedi ay süren İspanya gezisinden sonra, Cebelitarık Boğazı’nı yüzerek geçip, Fas kıyılarından Afrika’ya çıktı. Büyük Sahra Çölü’ne uzak kalarak, Atlas Okyanusu kıyılarını takip etti ve sonunda ülkesine (Gabon’a ) vardı.

SON

Yazan: Serdar Yıldırı

ELİF NE DMEK BİLİYORMUSUN…?


Elif ne demek biliyormusun ?Elif ilk, elif tek, başı yok, sonu yok…
Elif umut dünyası, gönül kavgası, sevda dermanı….
Elif hecesiz, harflerin en güzeli…
İsimlerin sultanı……
Sonsuzluğa açılan kapı….
Sonzuzluğun bitiminden, başlangıcından bir çizgi….
Uzattıkça artan sevgi, gönül bağı, bitiminde ise baştan başlayış
Bir o kadar da uzatılmayacak, kararlı tek Elif
Elif, gülün dalı bülbülün duası, dermanı…
Bülbülün sevdası gül imiş;
 Dermanı ise gülün dalı, gülün dalı ise Elif imiş
Bülbül kanadı gagasıda sevdası yani gülü,
 Diyar, diyar gezermiş kanadı,çünkü aşık güle
Aşkı destan dillere
Dermanı ise saklıymış tek hecede yani Elif’te
Bülbüle sormuşlar bir vakit
Nedir sırrındaki hikaye
Bülbül demiş sevdam güldür
Sevdamın dermanı ise Elif
Elif ise gülümün dalıdır
Sevdasız ben dermansız ise sewdam olmaz
Ben gülsüz gül ise dalsız kalırmı
Dalın adı Elif,Elif sırda sinem sır bende derman
Dermanın adı Elif demiş
Sevdaya derman,dermana ise ben gerek gereğini bilen ise gene
Elif,
evvel, Elif Ahir, Elif baki, Elif zâhir…
Elif harfinin temsil etiği anlamlar bile,
Onu diğer harlerden ayırıyor…
Elif, kalem demek. Kalem yazının sözün başı…
Her şeyden önce yaratılan da kalem,
her şeyi tek tek yazan da kalem…
Kalemi halkeden ise En büyük Elif,
Ehad’ın başındaki Elif…
Bir Elif hikayesi de Nazan Hanımdan:
“Elif, “tek”; “Be” tek’in tekliğini pekiştiren iki.
Bunun için “Be” ikiliğin değil,
Elif’in tek oluşunun bir tezahürü.
Elif’in “Be”ye; “Be”nin de Elif’e aşkı,
Elif’in “Be”de tezahür eden kendi aşkına âşık olması…
O kadar çok sevdi ki Elif, Be’yi…”

Elif nazeninde çıkıLmış yoLa
Dimdik ve gururla
En yüce aşkla
Ve bir Yusufî aşk mülahazasında
Elif aşktır Nun sabır…
hem Elif’teyim hem Nun’da…
bir ney misali inlerim
her şiirin sonunda…
Elif dedim Nun geldi ardı sıra…
Elif’in asLı nokta…..
noktalar birleşti Ve
kainat yazıLdı ..

Şimdi LâL zamanı….
Kapat gözlerini..
Kuyularda inleyen binlerce Yusuf’u saklıyorum…
Sen ise sevdamızı demlemiş yavru ceylanlara içermektesin…
Susuyorum Yunus’un dizlerine çökerek…
Seni anıyorum Süleyman evrâdında…
Sen ise dualarına beni katıp binlerce ” Lâm ” iniltisine ” Elif’i ” katıyorsun…
Yanıyorsun Mecnun’a yanan Leylâ gibi….
Kanatıyorsun yüreğini korkusuzca bıçağa boynunu vuran Esmâ gibi…
Durma şimdi…
Ellerini aç gökyüzüne bir dua gibi…
Yağ bozkırlarıma bir deryâ gibi…
Boynunu bükme sakın…
Ezberlese sonbahar senin narin bedenini..
” Nun ” gibi dik dursun başın..Eğme diyorum sancağını..
Aldırma ömrümüze biçilen hasrete..
Aldırma bedenine vaat edilen miadı dolmuş hastalığa.
Kan bürüse de gözlerimize..
Hüzne ? edilse de vuslatımız…
” Elif ” gibi gülümseyelim suskunluğa…
Elif ki; ne yüce bir kelimedir Tur dağında.
Unutma sevgili; hiçbir yara duasız bırakılmamıştır..
Bırak aksın kanımız..
Damlayan her kanın düştügü yerde binlerce ” umut ” inkişaf etsin.
Etsin ki Cennet müjdelensin solgun yüzlerimin bayram sabahına
 Bırak hasret bize yüklensin…
Her hasret cığlığı gömlegimizden damlasın…
Onurlu savaşçıLarın bükülmez biLeği,Elif
Zafer bekleyenLerin tertemiz dileği,Elif…

ÖLÜM var ÖLÜM DÜNYA MALINA MEYLETME


ÖLÜM
 “Ölüm”, rûhun bedene olan bağlılığının,

Sona ermesi olup, vukû bulur ansızın.

“Ölüm”, kulun bir hâlden bir hâle dönmesidir.

Bir evden, başka eve “Göç etmesi” demektir.

Zîrâ buyuruyor ki Rabbimiz bir âyette:

“Her bir canlı, ölümü tadacaktır elbette.”

Bir şeyi tatmak ise, “Hayat”la mümkün olur.

Öyleyse kul ölmekle, yok olmaz, hayat bulur.

“Ölüm” ile, bu hayat sona eriyorsa da,

Başka “Hayat” başlıyor bu sefer de mezarda.

“Âhiret”e nazaran, bu dünyâ bir “Hayâl”dir.

Âhiret asıl olup, dünyâ, gölge gibidir.

“Kabir”, âhiret ile dünyâ arasındadır.

Âhirete, dünyâdan hem daha da yakındır.

İşte bu yüzdendir ki “Kabir”deki o hayat,

Daha âşikâr olup, asıldır ve hakîkat.

Herkesin bir “Ecel”i, ölüm zamânı vardır.

O vakit, ne ileri, ne de geri alınır.

Bir insanın, dünyâda rızkı biterse eğer,

Eceli gelmiştir ki, rûhunu teslim eder.

Ve ansızın terk edip evlâdını, malını,

“Hazret-i Azrâil”e teslim eder canını.

Nerede, ne vakitte ve hangi memlekette,

Öleceği bellidir her insanın elbette.

“Doğu”da öleceği takdîr olduysa eğer,

O, muhakkak o yere gider ve vefât eder.

Zîrâ anlatılır ki, bir zaman melek-ül-mevt,

“Süleymân Peygamber”i eylemişti ziyâret.

Bir kimse var idi ki orada olanlardan,

Melek, onun yüzüne dikkatle baktı bir an.

“Hazreti Azrâil”in, ona böyle dikkatle,

Bakması, çok korkuttu o kimseyi gâyetle.

Melek-ül mevt gidince, düşünüp bunu biraz,

Hazreti Süleymân’a bu işi eyledi arz.

Dedi: “Ey Nebiyyallah, emredin de rüzgâra,

Götürsün beni hemen çok uzak bir diyâra.

Zîrâ bu gün çok korktum hazreti Azrâil’den.

Çok uzağa gidip de, kurtulayım elinden.”

Süleymân Peygamberin emriyle rüzgâr dahî,

“Hindistan”a götürdü acele o kimseyi.

Bir miktâr zaman geçti, ölüm meleği yine,

Süleymân Peygamberin geldi ziyâretine.

Peygamber sordu ona: “Ey Azrâil, ne için,

Yüzüne, dikkatle ve sert baktın o kişinin?”

Dedi: “Emir aldım ki, o kimsenin rûhunu,

Hindistan’da alayım, burada gördüm onu.

Sonra emir üzere, o memlekete vardım.

Onu orada görüp, rûhunu teslim aldım.”

AFFET BENİ KAYIP YILDIZ


Üç noktaydı susuşum, bir virgül hatırına yazıyorum şimdi…
Üç nokta Üç çığlık Üç ölüm Ve tek bir virgül ,  
Kirpiklerinden aşk soluyan deli,yırttı acının kefenini,
Ölü kızın kalbine dokundu bu gece…
Ve gözlerine ölüm kaçan kız, dokunulduğu her yanından kanadı…
Bir ölünün gözlerinden düş bulaştı geceye, gece aklını yitirdi…
Bir delinin iç çekişiyle karardı yıldızlar…
Hıçkırıkları arşı kapladı… Bir deli ağladı…
Ölü kızın kirpikleri adedince ağladı…
Parmak uçlarından dokundu aşka…
Saçlarına notası kırık şarkılar kondurdu…
Gece; tortulu bir masalın hüznünü andırıyordu…
Üçüncü kişiler hep susmuştu…
Bir masal duyuldu sessizliğin en sığ dilinde…
Uzak kentin kayıp yıldızıydı anlatan…
Yoktu ihtilaf… Yoktu yalan…
Bir deli ve bir ölünün masalıydı duyulan…
Avuntusuz masallara şarkılar kuran bir deli
Ve masallara hep sonundan başlayan bir ölü…
Çok geçmedi…
Gülüşüne düşler inşa edilen soylu derviş,kent harabelerinin yoldaşlığında,
 Gecenin en uzak saatinde, tuz kokulu bitişle susturdu masalı…
Masal yitirdi kendini… Masal yitirdi gerçeğini… Bir deli ağladı…
Kirpikleri tükenmişti, ölü kızın saçlarına denk düşüyordu gözlerinde ki keder…
Ve gece deli gömleğini giydi üstüne, masal üşümesin diye…
Ve ben… Üçüncü tekil şahıs…
Kent masallarının yorgun yüzü…
Uzak diyarların cana ziyan hüznü…
Ben… Bir masal boyu susan…
Suskusu aklını yumruklayan…
Bir deliyi geçmişe yazan,bir ölüyü koynunda uyutan,bir dervişe yaslanan…
Ben yani… Mezar boşluklarında kirpiklerini uykuya yatıran…
Kefeninin cebinde ölüm saklayan…Ben…
Suskun şiirleriyle geceyi ayartan…
Suçluyum… Bir son bulaştırdım ellerime…
Bir masalı yıkarcasına, bir deliyi ağlatırcasına sustum…
 “Geçmiş” dedim… Geçmedi…“Gelecek” dedim… Gelmedi…
“Şimdi” dedim, dokundum masala…
Kayıp yıldız kayıplığını kaybetti…  
Faili meçhul bir masalın tek sanığıydım ben…
Masal mahallinde harflerim vardı, suçum aşikardı…
Kalem; kelamla her buluştuğunda, adın kanardı, canım yanardı…
Suçluydum evet… Bir masalı altı harf yaşatır sandım…
Yedinciyi hiç yazmadım…
Ne zaman canın yansa, susumu bastım yarana, aklımı kanatırcasına…
 Hiç dinmedin… Sustun hep… Bende sustum…
 Sessizliğimi tamamladı susuşun…
Bir masalın ardından suçlarını bölüşüyorduk suskunluğumuzun…
İçim acıdı… Masal kanadı…
Ve omuz başında kanayan masal; yalandı!
Yüreğimi burkan, kalemimi kıran, içimi senden çıkaran bir yalandı…
 Yinede… Adını bile yazamazken sen, adınla kanadım ben!
Şimdilerde şehirler arası yalnızlık seferleri düzenliyorum gözlerine…
 İsimleri silinmiş mezar taşlarında gülümsüyorum…
Ve hala ölü çocukların gözlerinde masallar arıyorum…
Suçluyum… Bir masaldan arta kalan yanımla,suçlarımın bedelini ödüyorum…
Affet beni kayıp yıldız… Affet… Günahsız ölümler düşlüyorum…    
Fatıma Arslaner

ZAZA, SİDANLI, GEVAN, DERSİMLİ, MİLAN, ZİLAN OYMAK LİSTESİ

ZAZA OYMAKLARI
1- ŞEYHHASANLILAR
2- ABBASAN
3- BAHTİYAR UŞAKLARI
4- BEYT UŞAKLARI
5- BÜTİKANLI (BODİKANLI) UŞAKLARI
6- FERHAT UŞAKLARI
7- GÜLABİ UŞAKLARI
8- İKSORLU (İKİ-SORLU) UŞAKLARI
9- KARABALLI UŞAKLARI
10- KARİKALİ UŞAKLARI
11- KORMEŞLİ UŞAKLARI
12- LAÇİN UŞAKLARI
13- SEYİT KEMAL UŞAKLARI

SİDANLILAR
1- ARSLAN

2- AŞARAN (AŞIRAN)
3- BAL
4- KEÇELİ
5- KOÇ
6- TOPUZ
7- MAKSUT
8- SÜLEYMAN

GEVAN (GEVANLI,GEV) UŞAKLARI

1- RESİK UŞAKLARI
2- ŞAM UŞAKLARI
- BİRİM UŞAKLARI

DERSİMLİLER

1- ABDALAN
2- ALAN
3- ARELİ (ARILI)
4- BALABAN
5- CAFERAN
6- ÇERİKLİ (ÇAREKLİ)
7- DEDEMANLI
8- ELHANLI
9- HADİKAN
10- DERSİM HAYDARANLILARI
11- HORMEK
12- İZOLU
13- KARSAN
14- KEMANLI (KAMANLI)
15- KOBANLI (KUBANLI)
16- KUREYŞANLI
17- LOLAN (LULAN)
18- PİLVENKLİ
19- RUTANLILAR
20- SİLAN
21- SİSAN
22- ŞEVALAN (ŞAVALAN)
23- YUSUFAN
24- ZİMTİK

KÜRT OYMAKLARI

MİLAN GRUBU :
1 – MİLLİ
2- BEREZAN (BARZANLILAR)
3- CİBRANLI
4- KARAKEÇİLİ
5- ZIRKAN
6- SIPKAN (SİPKİ)
7- KARABAŞ
8- ŞEYHAN (ŞIHAN, ŞEYHLU)
9- SİDANLI (ŞİTANLI,SEYDANLI)
10- HUYTU
11- BİRİT
12- ŞİGO
ZİLAN GRUBU
1- ZİLLER
2- BİRİKİ
3- DELİKLİ
4- PİREHALİ
5- SEVİDİ
6- RİTKİ
7- GELTURİ
8- CEMALDİNİ
9- DİLKHİRİ (DİLİRİ, DİLİKİ, DİLİKAN)
10- MAMZİDİ
11- CELALİ
12- HAYDARAN
13- ADEMAN (ADAMAN, ATAMAN)
14- TAKORİ (TAKORYAN)
DİĞERLERİ:
1- ŞİKAK (ŞIKKAK)
- TOKRİ
- ŞEVİ
- BARAVİ
- REŞİ
- ŞEMSKİ
- MUKRİ
- MENDEK
- BELE-KÜRTİ
- Sİ ÇARİKİ
- LİVİ
- MUŞKAN

24 GUR BOYU (OĞUZLAR’DAN, TÜRKLER)

1- AS-GUR
2- BEŞ-GUR (BAŞGUR, BELGUR, BULGAR)
3- BİTİ-GUR
4- Dİ-GUR (Tİ-GUR, TİK-GUR)
5- FİN-OGUR
6- GO-GUR (GOG-GUR, GOGAR)
7- ON-GUR (HON-GUR, KON-GUR, ONGAR, HONGAR, HUNGAR)
8- KANG-GUR (KANGAR, KENG-GUR, KENGER)
9- KUTRİ-GUR (KUTUR-GUR)
10- LİGUR
11- O*GUR (UĞUR-OĞUZ)
12- SAL-GUR (SALUR)
13- SARI-GUR (ŞARI-GUR, SARILAR)
14- Sİ-GUR (Zİ-GUR)
15- SU-GUR (SUB-GUR, SUBAR, SUVAR)
16- TAB-GUR (TAGUR, TAVIR)
17- TUG-GUR (TUGUR, TOGR, TUGAR, TOKHAR)
18- TOKUZ-GUR
19- ULZİNGUR (ULZİNGAR)
20- UTİ-GUR
21- UY-GUR (UZ-GUR)
22- ÜÇ-GUR
23- Vİ-GUR (VU-GUR, VUGUL)
24- İ-GUR (GUR, YUGUR)

TÜRKMEN, YÜRÜK, KÜRT BOY, OYMAK VE AŞİRETLERİ – 3

TÜRKMEN, YÜRÜK, KÜRT BOY, OYMAK VE AŞİRETLERİ – 3

- OCAK / OCAKLI / OCAKUŞAĞI AŞİRETİ: Ocaklılar, Danişmendlü Aşîreti’ndendirler.
- OKÇU / OKÇUYAN AŞİRETİ: 287 yılında Bitlis-Muş bölgesinde Mamık ve Konak kardeşlerin kırgınına uğrayan
“SIag”= Okçu boyunun Dede Korkut Oğuznâmeleri’nde “Okçu-Kozan” denilen İlbeylerine bağlı olup, Fırat nehri batısına kaçıp kurtulan ve Malatya-Halep arasında ‘konup geçen OĞUZLAR’dandırlar.
Bunlardan 24 oymaklı “Okçu-İzzeddinli” boyu, Halep’teki Kurudağı’nda kışlarlar. Osmanlı arşiv vesîkalarında Okçular boyu, “Konar-Göçer Göçebe TÜRKMAN Taifesi” olarak gösterilen Reyhanlu Aşîreti’nin bir boyu olarak ifade edilmiş ve “Ekrad Yörükanı Taifesinden” olarak kaydedilmiştir.
- ÖKÜZAN / ÖKÜZOĞLU AŞİRETİ: Osmanlı Tahrîr Defterlerinde “Ekrad Yörükanı Taifesinden” gösterilmişlerdir.
- PORNAK / PORNEKLİ / BORNAK AŞİRETİ: AKKOYUNLULAR’ın dayandığı boylardan en önemlisidir. Pürnek, Pörnek, Pörnik, Börnek adlarıyla da anılmışlardır. Trabzon ile Diyarbakır’da ve bunlar arasındaki köylerde adları coğrafyaya geçmiştir. Osmanlı arşiv vesîkalarında “Konar-Göçer Türkman Yörükanı Taifesinden” gösterilmişlerdir.
- SAKANLI / ŞAKAN AŞİRETİ: SAKANLAR, Ağrı Dağı ve çevresindeki “Celâlî Kürtleri” adlı 24 boylu aşîretin oymaklarından biridir. Halk etimolojisine göre bunlar, Celâlîler’in “Sol Kolu” sayılan 12 oymaklı Khalikanlar’a göre, savaşta Sağ Kol’da savaştıklarından “Sağ-lar” anlamına TÜRKÇE “Sağ-an” adını almışlardır. Edip Yavuz da, TÜRK SAKALAR’ın bir kolu olan SAKANLAR’ın “akıllılar, ârifler” anlamına geldiğini ve Celâlî oymakları arasına karıştıklarını belirtmektedir.
- SARILAR / SARUYAN AŞİRETİ: Osmanlı Tahrîr Defterlerinde “Konar-Göçer TÜRKMAN Yörükanı Taifesinden” gösterilmişlerdir. Maraş’ın Sarılar köyü halkı bunlardandır. Anadolu Türkmenleri arasında SARICALU cemaati de bunlardan olmalıdır.
- SOLKANLI / SOLKHAN AŞİRETİ: Bingöl ilindeki Solhan ilçesine adlarını vermişlerdir. M. Fahrettin KIRZIOĞLU, SOLKHAN adının savaşta “Sol Kol”da vuruşan anlamına “Sokak”tan (Solaktan) = Solaklar deyiminden veya “Okçu” anlamına eski “Slak / Selak” denilen Oğuzlar’dan geldiğini ileri sürmektedir.
- SÖYLEMEZLER AŞİRETİ: Osmanlı arşiv vesîkalarında “Yörükan Taifesinden” gösterilmişlerdir. Söylemezler Türkiye’ye birçok şair, bilgin ve devlet adamı yetiştiren bir cemaattir. 1990′lı yıllarda bazı “Söylemezler”in yasadışı olayları karıştığı anlaşılmıştır. (Söylemezler Çetesi)
- SUR / SURANLI / SURUŞAĞ / SÜRLER AŞİRETİ: Murat suyu boyunda oturan SURANLILAR’ın Orta-Asya’daki adaşlarını Çin kaynakları TÜRK soyundan göstermektedirler.
- SÜRGÜÇLÜ / SÜRGÜÇİ AŞİRETİ: Osmanlı arşiv vesîkalarında “Konar-Göçer Ekrad Taîfesinden” gösterilmektedir.
- SUTURKAN / ÜSTÜRKİ / ÜSTÜRÜKAN AŞİRETİ: Osmanlı Tahrîr Defterlerinde Konar Göçer Türkman Ekradı Taifesinden” gösterilmişlerdir. TÜRKMENLER’in DAĞ’da gezeni anlamındadır. Varto’nun (Muş) ÜSTÜKRAN (Yeni adı: Çaylar) bucağına adlarını vermişlerdir. Gence ile Berdaa arasındaki Şutur bölgesine ad veren bir oymak ile adaştırlar.
- ŞADİLİ / ŞADİYAN / ŞADAN AŞİRETİ: TÜRKÇE başbuğ ünvanlarından ŞAD ile ilgilidir. ŞAD kelimesi ile ilgili bölge ve kale adları vardır. Arpaçay (Kars) ilçesi merkezi “Zaru-Şad” ve Hakkâri yakınlarındaki eski “Saru-Şad”, Artvin’deki
“Şav-Şad” ile Şad-Berd gibi… ŞADİLİLER Horasan’dan gelmişlerdir. Osmanlı Tahrîr Defterlerinde “Yörükan Taifesinden” gösterilmişlerdir.
- ŞEMİKLİ / ŞEMİKANLI AŞİRETİ: AKKOYUNLU oymaklarındandırlar. Mardin’dekiler Kurmanç’tırlar.
- ŞIHAN / ŞEYHAN / ŞEYHLER / ŞEYHLÜ AŞİRETİ: MİLLİ topluluğuna sokulmuş olan KARAKEÇİLİLER’in dört dalından biridir. Osmanlı arşiv vesîkalarında “Konar-Göçer Ekrad Yörükanı Taifesinden” gösterilmişlerdir. Şıhan oymakları şunlardır:
1- HACAN, 2- MUSİKAN (TÜRKÇESİ: BIÇAKÇILAR). 3- KUBATAN (Kubatoğulları da deniyor), 4- SIHİMAM,
5- KOTAN, 6- DAVARAN, 7- ŞIHKAN, 8- BİNKAŞIM.
- ŞAKAKLU / ŞIKAKİ: Osmanlı arşiv vesikalarında “Konar-Göçer Ekrad Taifesinden” gösterilmişlerdir. ŞAKAKLULAR’ı, Rus eserleri TÜRK olarak tanımaktadırlar. Onlar da kendilerini TÜRK olarak bilirler. Tebriz Eyaleti’ndekiler TÜRKMEN sayılırlar.
- TATAR / TATARUŞAĞI AŞİRETİ: Osmanlı arşiv vesikalarında “TÜRKMAN Yörükanı Taifesinden” gösterilmişlerdir. İlhanlı-Moğol çağından kalmadırlar. Adı üstünde, TATAR’dırlar, kürtlükle alâkaları yoktur.
- TOPUZUŞAĞI AŞİRETİ: Osmanlı arşiv vesîkalarında “Göçebe Ekrad Yörükanı Taifesinden” gösterilmişlerdir.
- TORUNAN / TORUNLAR AŞİRETİ: Osmanlı arşiv vesîkalarında “TÜRKMAN Taifesinden” gösterilmişlerdir. AFŞARLAR içinde TORUNLUK namıyla tanınmışlardı. Asilzâde, soylu-soplu beyler anlamına gelir. Siverek’te (Urfa) bulunan KARAKEÇİLİLER’in kollarından Ceraban koluna bağlı bir Torun oymağı bulunmaktadır.
- TIRKAN / TÜRKAN / TİRKANLI AŞİRETİ: TÜRKLER anlamına gelir. Osmanlı Tahrîr Defterlerinde “Ekrad ve Yörükan Taifesinden” gösterilmişlerdir. OĞUZLAR’ın 24 boyundan biri olan BEĞDİLİ boyuna mensupturlar. Önceleri KARAKEÇİLİLER’e tâbi iken sonradan Viranşehir’de (Urfa) bir derebeyi olan İbrahim Paşa bunları MİLLÎ aşîretine bağlamıştır. TÜRKAN aşîreti mensupları, TÜRK olduklarını bilen, Kurmançca konuşan bir TÜRK aşîretidir. Aşiretin en kalabalık olduğu yer Siverek’tir (Urfa).
- ULAŞLI / ULAŞLAR AŞİRETİ: BEĞDİLİ TÜRKMAN aşîretindendirler. Birçok bilgin ve büyük adam yetiştiren bir oymaktır. Ulaş Bardakçı eğer bu aşiretten idiyse, TÜRK olmasına rağmen Kürtçülük gütmekten başka bir şey yapmamış durumuna düşmüştür…
- ENAKHÎ / İNAKHÎ (YINAKLI) AŞİRETİ: OSMANLI arşiv vesîkalarında “Yörükan Taifesinden” gösterilmişlerdir. Dede Korkut Kitabı’nda “Başvezir” anlamında olan “INAK / YINAK” deyimi ile ilgilidirler.
- ZAKHURANLI / ZAĞFURANLI AŞİRETİ: Osmanlı arşiv vesîkalarında “Ekrad Taifesinden” gösterilmişlerdir. Sivas ile Kars’taki Alevî TÜRKMENLER’den bir boy bu adla anılır. Tebriz-Erdebil civarındakiler “TÜRKMAN” sayılırlar.
- ZARIKANLI / ZERKİ / ZIRKANLI AŞİRETİ: Osmanlı Tahrîr Defterlerinde “Konar-Göçer Ekrad Taîfesînden” gösterilmişlerdir. Sarışınlar anlamına gelen bu ad Eski türkçe’de “Sarıg” = sarı rengi anlatan sözle ilgilidir. Zırkanlılar, Kurmanç kolundadırlar.
- ZİLANLI / ZİLAN / ZİLİ AŞİRETİ: Dicle Kürtlerinin (Kurmançlar) iki anakolundan biridir. (Bakınız: Bokhtî / Boton). Osmanlı arşiv vesîkalarında “Ekrad Taifesinden” gösterilmişlerdir.
Eskiden Silivi=Silivli denilen Diyarbakır’ın doğusundaki Meyyafarikîn’de kışladıkları için buraya Şilvan / Silivan=Siliwler adını verdirmişlerdir. GÖKTÜRKLER’de, Silivan / Silifan çok üstün ve şerefli bir unvandı.
KIRZIOĞLU’na göre; Zilan deyiminin kökü olan Siliv, Silig=Silinmiş, tertemiz anlamına gelmektedir. TÜRK-Kürt aşîretlerinin menşe birliği hakkında daha pek çok ispatlayıcı vesîkalar vardır.
Âşık Paşazade ve Tac-üt Tevarih Yıldırım Beyazid’e hekimlik etmiş olan İranlı bir Kürt Ozan’dan bahseder… Gunnar Jarring AFGANİSTAN TÜRKLERİ arasında uzun çalışmalar yaptıktan sonra bir çok yerde Kürt diye geçen Mukrilerin GÖKLEN TÜRKMENLERİ olduğunu söylüyor ve kaynak olarak ta Tumonoviç’i veriyor.
Kanunî Döneminde OĞUZ boylarından BEYDİLİ’nin 40 oymak olduğunu ve bunlardan birinin Kürtler Oymağı olduğunu biliyoruz… (Bozoklu Oğuz Boylarına Dair, Faruk Sümer, DTCF Dergisi C XI sayı 1, sf. 80)
Şerefname’de yer alan Kürt Dögeri boyu dahi OĞUZLAR’ın 24 kolundan DÖĞER ve DÖĞERLİ koluna bağlıdır. Ziya Gökalp OĞUZ İli 24 boyundan BEĞDİLİ koluna bağlı TÜRKANLAR aşiretinin vaktiyle KARAKEÇİLİLER’e tâbi olduğunu söyler… TÜRKANLAR sonradan Viranşehir derebeyi İbrahim Paşa’nın MİLLİ federasyonuna katılmışlardır. Sebep te kan davasıdır. Çok yakın bir tarihte cereyan etmiş olan bu değişikliğin yüz yıllardır TÜRKMEN aşiretleri arasında sürüp gittiğini düşünmek yanlış olmaz. Bu yüzden pek çok TÜRKMEN şimdi Kürt sayılmaktadır. (Doğu Anadolu Hakkında Sosyo-Kültürel Bir Araştırma, M.Eröz, sf. 40) Eröz’e göre TÜRKANLAR SELÇUKLU Süleyman Şah’ın 4 oğlundan birinin bölgede kaldığını, onun soyundan geldiklerini söylerler ki, bu da onların TÜRK asıllı olduklarının delilidir.
Karacadağ’a bağlı Karabahçe köyü halkı TÜRKMEN’dirler, yalnız muhitin etkisiyle dilleri bozulmuştur, KERKÜK AZERİ ağzına yakın bir ağızla konuşurlar.
Gaziantep Uğurova köyündeki TÜRKMEN asıllı BARAKLAR beş aşiretten oluşur: TORUN, TEYREKLİ, KÜRDİLİ, ESELİ ve TÜRKMEN…
Günümüzde Tunceli’de 64, Siirt’te 11, Urfa’da 57 aşiret mevcuttur.
Son olarak belirtelim ki, TÜRK TARİH KURUMU Başkanı Prof. Dr. YUSUF HALAÇOĞLU’nun yaptırdığı büyük araştırmaya göre TÜRKİYE’de 58.200 kadar aşiret-oymak bulunmakta, bunların 2300 kadarını Kürt aşiretleri teşkil etmektedir. Yani “kürt” diye bilinen pek çok aşiret ve oymak, aslında TÜRK-TÜRKMEN’dir. Bu arada ALEVİ KÜRT diye bilinen pek çok kişinin de 1915 TEHÇİRİ’nden kaçıp sonradan bu kimlik altında saklanan ERMENİLER olduğu tesbit edilmiştir. Bu kişilerin kendilerini ALEVİ diye tanıtmalarının sebebi, NAMAZ-NİYAZ-ORUÇ gibi uygulamalardan kaçmak içindir.
Herkesçe bilinmelidir ki, ülkemizde yaratılmak istenen ayırım, bölücülük ve terör, çoğunlukla bu KÜRT kimliği altına sığınan hain ruhlu, intikam peşinde olan ERMENİLER’den kaynaklanmaktadır!.. APO diye bilinen kişi dahi ARTİN AGOPYAN adlı bir ERMENİ’dir!

TÜRKMEN, YÜRÜK, KÜRT BOY, OYMAK VE AŞİRETLERİ -2

TÜRKMEN, YÜRÜK, KÜRT BOY, OYMAK VE AŞİRETLERİ -2  

CANBEKLÜ / CANBEGÂN / CİLİAN-BEĞLİ / CANBEĞLİ AŞİRETİ: 24 OĞUZ boyundan biri olan BEĞ-DİLİ boyuna mensupturlar. Osmanlı Tahrîr Defterlerinde “Konar-Göçer TÜRKMEN Ekradı Taifesinden”gösterilmişlerdir. Dicle boyundan gelip Cihânbeyli (Konya) ilçesine ad vererek orada yerleşenler Kurmanç’tırlar. Bir bölümü Akşehir, bir bölümü de Haymana (Ankara)’da otururlar. Onları Kürt sayanlar vardır, ama öz-be-öz TÜRKMEN’dirler.
ÇEKOLLU / ÇAKALLI AŞİRETİ: Osmanlı arşiv vesikalarında “Konar-Göçer TÜRKMÂN Yörükânı Tâifesinden” gösterilmiştir.
ÇARIKLU / ÇAREKLİ / ÇARIKLI UŞAĞI AŞİRETİ: “Yörükân Tâifesinden”dirler. Kâşgarlı’da geçen Çarukluğ adlı OĞUZ boyundan inmektedirler. Türkiye’deki Zazalar’ın (Dersimli kolu) boylarından biri de aynı adı taşımaktadır. Bugün Anadolu’da Çarıklu adlı beş köy olduğu gibi, Çarıklar şeklinde köyler de bulunmaktadır.
ÇELEBİLÜ / ÇELEBİLİ / CELEBİLER AŞİRETİ: “Yörükân Tâifesinden”dirler. Bugün Anadolu’da Çelebi, Çelebiler, Çelebiuşağı adlı köylere rastlanmaktadır.
ÇUKURLU AŞİRETİ: Bitlis’in “Çukur” adlı bucağında kışladıklarından bu adı almışlardır. Osmanlı arşiv vesîkalarında Çukur, Çukurca, Çukurlu cemaat adları geçmekte ve bunlar “Yörükan Taîfesinden” gösterilmektedir. Yani TÜRKMENLER’in ovada göçebelik edenleridir.
ÇURIKAN / ÇURUKAN AŞİRETİ: 48 boylu KİKAN / KİKİLER adlı Ulus’un 24 boylu yarı koludurlar. TÜRKİSTAN’daki adaşları olan boy ve oymaklar TÜRKÇE konuşurlardı.
DEDELER AŞİRETİ: Alevî olup, “TÜRKMAN Yörükanı Taifesinden”dirler.
DEDE KARKINLI AŞİRETİ: Osmanlı Tahrir Defterlerinde “TÜRKMAN Yörükan Taifesinden” gösterilmişlerdir. Alevî olan KARKIN boyu, OĞUZLAR’ın 24 boyundan biri olup, Oğuzlar’ın tarihinde önemli rol oynamışlardır.
DAKORİ / TAKURYAN AŞİRETİ: “Doğu İlleri ve Varto Tarihi” yazarı Dakoriler’i, Dicle Kürtleri (Kurmançlar)’nin iki ana kolundan biri olan Zilan koluna bağlamaktadır. İçlerinde Hıristiyan-Süryanîler de bulunmaktadır.
DODAN / DODANLI AŞİRETİ: Osmanlı arşiv vesîkalarında, yerleşme yerleri Suruç Kazası, Urfa Sancağı, Rakka eyaleti, Mardin Kazası (Diyarbakır Eyaleti) olup “Ekrad Taifesinden” gösterilmişlerdir. Ancak TÜRKMEN KARAKEÇİLİLER’in kollarından AMİNAN (Aminîler) koluna bağlı bir Dodan oymağı bulunmaktadır ki, o oymağın TÜRKMEN olduğunu gösterir.
DÖGER / DÖGERLÜ AŞİRETİ: 24 OĞUZ boyundan biri olan DögerIer, Osmanlı arşiv vesîkalarında “TÜRKMAN Ekradı Taifesinden” gösterilmişlerdir. 16. yüzyılda Urfa bölgesinde yaşayan oymaklardan biri Döğerlü adını taşımakta ve Kürt olarak vasıflanmaktadır.
Ancak bu oymakta Yağmur, Kaya, Dündar, Karkın, Tanrı-Verdi gibi TÜRKÇE adlar taşıyan şahısların görülmesi bunların da diğer boy ve oymaklar gibi TÜRK olduklarını göstermektedir. Bugün mahallî telaffuz ile Düğerlü adıyla Urfa’nın kuzeydoğusunda yaşamaktadırlar. Mezhepleri Hanefî’dir.
DÜMBÜLLÜ / DÜMBÜLÎ / DÜMİLÎ / DÜMİLEN AŞİRETİ: Osmanlı arşiv vesîkalarında “TÜRKMAN Yörükanı Taifesinden” gösterilmişlerdir. Murat boyu ile Siverek’teki (Urfa) Zazalar’ın genel adı (DIMILLI) olarak da kullanılır. Türkiye’dekiler Zazaca konuşurlar. Şerefname ve Evliya Çelebi, Azerbaycan “Dümbüllü”lerinin TÜRKÇE konuştuklarını bildirmektedirler. Yani aslen TÜRK’türler.
ELBEĞLÜ / İLBEĞLİ OYMAĞI: Osmanlı Tahrir Defterlerinde “TÜRKMAN Taifesinden” gösterilmişlerdir. İlbeğli Oymağı, Sivas-Amasya bölgesinde yaşayan Ulu-Yörük topluluğunun Orta-Pare koluna mensupturlar. 18. yüzyıl sonlarında Seyyah Niebuhr, bunların Sivas ve Halep bölgesinde yaşayan 2.000 çadırlık bir oymak olduğunu belirtmektedir.
GURAN / GURLULAR AŞİRETİ: BATI TÜRKİSTAN’daki TÜRK soyundan GURLULAR’ın Dicle nehri boylarına göçen kolundandırlar. ZAZALAR bunlardandır. CELÂLEDDİN HARZEMŞAH ile birlikte CENGİZ HAN’ın ordularının önünden kaçarak TÜRKİYE’ye gelmişlerdir. Fatih Sultan Mehmed’in hocası Molla-Guranî, bunların KURMANÇ boyundandır. Gurlu oymaklar da, TÜRK oymakları kuruluşuna paralel olarak 24 boya ayrılmışlardır. Bütün ZAZALAR Öz-be-öz TÜRK’türler.
HAKARÎ AŞİRETİ: TÜRK oymak kuruluşu geleneğine uygun olarak 24 boya ayrılmışlardır. Hakkârî bölgesine adlarını vermişlerdir. Aras nehri kuzeyinde Karabağ’daki AKANI / HAKANI adlı SAKA boyu ile adaş ve boydaştırlar. Yani öz-be-öz TÜRK’türler.
HERKÎ / HENKÎ / ERİKİLİLER AŞİRETİ: Osmanlı Tahrîr Defterlerinde “TÜRKMAN Taifesinden” gösterilmişlerdir.
KHALAÇÎ / KHALAÇAN AŞİRETİ: KALAÇLAR (HALAÇLAR), 24 OĞUZ boyundan KARKIN ile YIPARLI boylarının karışımı sayılırlar. Dede Korkut Oğuznameleri ile Moğol tarihçisi Reşidüddin’in Cami üt-Tevarih’inde KALAÇLAR’ın, TÜRKLÜK dünyasını temsil eden 6 kavimden birisi olduğu ve OĞUZ HAN’ın beylerinden türedikleri ifade edilmektedir. Anadolu’nun bazı bölgelerinde, hususiyetle Antalya, Niğde, Bolu, Uşak, Kırşehir, Ağrı’da Halaç, Halaçlar, Halaçlı adlı köyler vardır. Bir ara İRAN’ı KALAÇ TÜRKLERİ yönetmişti.
KARA-BALAN / KARA-BALLAR AŞİRETİ: Osmanlı Tahrîr Defterlerinde “Ekrad Taifesinden” gösterilmişlerdir. Aslı “KARA-BALILAR” olmalıdır. “Balı” OĞUZLAR’da genç, delikanlı anlamındadır. Bu anlama Köroğlu Beyleri arasında anılan “Ayvaz-BaIı”, “Ese-Balı” adlarında da rastlıyoruz.
KARACALU / KARACA AŞİRETİ: Osmanlı arşiv vesîkalarında “TÜRKMAN Taifesinden” gösterilmişlerdir.
KARACA KÜRD AŞİRETİ: Adı “kürt” olan bu aşiret dahi Osmanlı Tahrîr Defterlerinde “Konar-Göçer TÜRKMAN Taifesinden” sayılmışlardır. BOZ ULUS TÜRKMENİ’nin en mühim oymaklarından biridir. Ünlü seyyah Niebuhr da, bunları TÜRKMEN oymakları arasında göstermektedir.
Kısacası, bizim başta dediğimiz doğrudur. Hemen hepsi TÜRKMEN olan bu aşiretlerin dağda göçebe olanları “kürt” olarak kabul edilmiş, bu kelime sadece o anlamda kullanılmıştır.
KARA-ÇORLU AŞİRETİ: 19. yüzyılda İran’ı ziyaret eden Avrupalı seyyahlardan A. Dupri bunları TÜRKÇE konuşan oymaklar arasında saymaktadır. Palu (Elazığ) ilçesindeki bir bucak bunların adı ile anılırdı. Osmanlı arşiv vesîkalarında “Ekrad Taifesinden” gösterilmişlerdir, yani DAĞ’da gezen göçer bir aşirettir.
KARAKOÇLU / KARAKOÇAN AŞİRETİ: TÜRKMEN olan Karakoçlular, Azerbaycan’da TÜRKÇE konuşurlar. EIazığ’ın Karakoçan ilçesi ile BingöI-Erzurum-Erzincan-Sivas-Giresun ve daha başka illerimizdeki Kara-Koçlu / Kara-Koç adlı köyler, TÜRKMEN veya Kurmanç adlı oymaktan kalmadır.
KARABEGAN / KARABEGLİ AŞİRETİ: Osmanlı Tahrîr Defterlerinde “TÜRKMAN Yörükanı Taifesinden” gösterilmişlerdir. Anadolu’da Erzurum, Gaziantep, Kastamonu, Muş, Uşak illerinde Karabey adlı köylere rastlanılmaktadır.
KARA-ULUS AŞİRETİ: AKKOYUNLULAR çağında Kurmançlar’ın bütün BEÇEN / BEÇENELİ / PEÇENEK kolundan gelen boy ve oymaklar bu adla anılırdı. Kuzey Irak’ta da KARA-ULUS adlı ve 6 oymaklı bir Kürt aşîreti vardır. Osmanlı Tahrîr Defterlerinde “Konar-Göçer Ekrad Taifesinden” gösterilmişlerdir. Bu da PEÇENEK TÜRKLERİ’nin baştan beri dağda geçen göçebeler olduğunu gösterir.
KARALAR OYMAĞI: Osmanlı arşiv vesîkalarında “TÜRKMAN Yörükanı Taifesinden” gösterilmişler ve DANİŞMENDLÜ Aşîreti’nden sayılmışlardır.
KARAKEÇİLİ AŞİRETİ: Osmanlı arşiv vesîkalarında “TÜRKMAN Yörükanı Taifesinden” gösterilmişlerdir. Günümüzde Çorum ile Manisa illerinde bulunanları Yörük olarak tanınmaktadırlar. Diyarbakır ile Urfa arasındakiler ise Kurmançtırlar. Bunlar, Milli oymağı reisi İbrahim Paşa tarafından Milli oymağına dahil edilmişlerdir. Siverek (Urfa)’teki KARAKEÇİLİLER; 1- ŞIHAN (Şıhlar), 2- CERABAN (Cerabîler), 3- BALEKAN (Balekîler), 4- AMİNAN (Aminîler) olmak üzere dört ana kola ayrılmışlardır. Siverek Karakeçilileri, Yavuz Selim çağında Batı ve Orta Anadolu’da göçebe olarak dolaşanlarının, doğuya gönderilen torunlarıdırlar. Kürt bölücü dergileri bile onları “Kürtçe konuşan Türkmen aşireti” diye kaydeder.
KEÇAN / KAÇAN / KEÇLER AŞİRETİ: Osmanlı arşiv vesîkalarında “TÜRKMAN Yörükanı Taifesinden” KAÇANLI / KAÇANLI adlı bir cemaatın adı yanında “ABAZA Taifesinden” bir Keç Aşîretinden de bahsedilmektedir. Varto’da Keçan / Kaçan adlı bir köyün varlığı bilinmektedir. Bu köyün eski mezarında Koç heykellerine rastlanması, bölgenin AKKOYUNLU veya KARAKOYUNLU TÜRKMENLERİ ile iskan edildiğini göstermektedir.
KEŞİKÎ / KEŞİKÇİ AŞİRETİ: “Ordu nöbetçisi” anlamına gelen bu boyun adından Şerefname bahsetmektedir.
KILBAŞLI / KILBAŞ AŞİRETİ: Açıkbaşlı gezen Yezidî Kürt erkeklerinin omuzlarına kadar uzayan örgüsüz saçlarından dolayı Kılbaşlı adını almışlardır. Diyarbakır’da bulunan Kılbaş Mescidi’nin TÜRKMENLER’den kaldığı bilinmektedir.
KILIÇLI / KILINÇLI AŞİRETİ: Osmanlı arşiv vesîkalarında “TÜRKMAN Ekradı Taifesinden” gösterilmişlerdir. “TÜRKMENLER’in DAĞ’da yaşayanları” demektir.
KIRGANLI / KIRIKLAR AŞİRETİ: TÜRKİSTAN’daki TÜRKMEN oymakları arasında bunlarla adaş Kırık adlı bir oymak vardır. Anadolu’dakiler Zaza’dırlar. Belli ki Batı Türkistan’dan Celaleddin Harzemşah ile gelmişlerdir. Osmanlı Tahrîr Defterlerinde “Yörükan Taifesînden” gösterilmişlerdir.
KIZIKLI / KIZIKANLI / KIZKANLI AŞİRETİ: OĞUZLAR’ın 24 boyundan biri olan KIZIKLILAR, Osmanlı arşiv vesîkalarında “Konar-Göçer TÜRKMAN Yörükanı Taifesînden” gösterilmişlerdir.
KIZKAPANLI AŞİRETİ: “Kethüda Obası” adıyla da anılan Kızkapanlı aşîreti, Osmanlı Tahrîr Defterlerinde “TÜRKMAN Yörükanı Taifesinden” gösterilmişlerdir.
KİKİ / KİKANLI AŞİRETİ: “KİKİ-KHALAÇAN” ve “KİKİ-ÇURUKAN” adlı 24′erden 48 boya ayrılan büyük bir ULUS’tur. Hayvancılıkla iştigal ederler. TÜRKİSTAN’daki adaşları olan boy ve oymaklar TÜRKÇE konuşurlar. Mardin-Diyarbakır-Urfa arasında dağılmışlardır. Şüphesiz TÜRK KALAÇLAR’la akraba olan KİKANLILAR, Kürt oymakları arasında Kiki diye adlandırılmışlardır.
KOÇERİ / KOCÇERİYAN AŞİRETİ: “Göç-Eri” anlamındadır. Bu adı taşıyanların “Koçarı / Köçeri” adlı halk oyunu ünlüdür. Göçeriler, Osmanlı arşiv vesîkalarında “Yörükan Taifesinden” gösterilmişlerdir.
KOÇGERİ / KOÇGİRİ AŞİRETİ: Sivas-Erzincan arasında bu Alevî boyu 12 oymaklıdır. Adlarının “Koçu-Kırlı” = Kır / Boz renkte koçu olan veya “Koçu-KirIi” anlamındaki birleşik sözden geldiği yolunda iki rivayet vardır. ORTAASYA TÜRKLERİ koça KOÇGIR der. Buna göre KOÇGIRÎO “koçlu” anlamına gelir ki, AKKOYUNLU. KARAKEÇİLİ gibi bir oymak olduğu anlaşılır. Tanrıdağları’nda “Koçungar” bölgesindeki kolları KARLUKLAR’ın bir boyudur. Osmanlı arşiv vesîkalarında “Ekrad Taifesinden” gösterilmişlerdir. M. Şerif FIRAT, Koçgiri aşîretinin Kanuni Süleyman’ın 1539 tarihindeki İran Seferi sırasında onun tarafından Sivas’ın Zara bölgesine yerleştirilmiş Alevî TÜRKMENLER olduğunu belirtmektedir.
KOTANLI / KOTAN AŞİRETİ: Eski ve yerli TÜRK pulluğu “Kotan”ı kullanan boydur. Osmanlı Tahrir Defterlerinde Rakka (Suriye)’da “Yörükan Taifesinden” gösterilen bir Kotanlı cemaatının adı geçmektedir. Siverek (Urfa)’te bulunan KARAKEÇİLİLER’in kollarından ŞIHAN (Şıhlar) koluna bağlı bir Kotan oymağı bulunmaktadır. Kotan UYGUR TÜRKLERİ’nde erkek adı olarak kullanılıyor.
Kozlucalar: Osmanlı arşiv vesîkalarında “Yörükan Taifesinden” gösterilmişlerdir.
KÖÇEKLİ AŞİRETİ: BOZ-ULUS’un DULKADIRLU oymaklarındandırlar.
KULULAR AŞİRETİ: Osmanlı arşiv kaynaklarında “TÜRKMAN Yörükanı Taifesinden” gösterilmişlerdir. Aydın yakınlarındaki KULU kasabası, bu aşiretin de batıdan doğuya göçerilenlerden olduğunun delilidir.
KURDOİ / KÜRDOÎ AŞİRETİ: Güney Azerbaycan’ın Urmiye-Maku arasındaki öz yerlerinden Anadolu’ya kaymışlardır.
KURDİKİ / KURTİKAN AŞİRETİ: 5. yüzyıldan kaldığı sanılan Khorenli Movses coğrafyasındaki “Kortik” ve Muş’un güneyindeki yaylak “Kortik Dağı” adları ile “Yatkın Kar” anlamındaki “Kurtuk / Kürtük” deyimiyle adları ilgili boydur. Osmanlı Tahrîr Defterlerinde “Konar-Göçer TÜRKMAN Ekradı Taifesinden” gösterilmişlerdir. Yani TÜRKMENLER’in karlı dağlarda gezeni anlamına gelir.
KÜRDİLİ / KÜRDİLAN / KURTİLAN AŞİRETİ: Kurtalan (Siirt) ilçesine adlarını vermişlerdir. Klasik Türk Musikîsi makamlarından “KürdiIi” adı ile, Celayirli Üveys Han’ın 14. yüzyılda Saray Çalgıları arasına kattığı “Ozan Kopuzu”n destanı bunlarla ilgilidir. Her bakımdan TÜRK’türler.
GÜRMANÇ / KÜRMANÇ / GURMANÇ / KURMANÇ AŞİRETİ: Dicle Kürtleri’nin kendilerince kullanılan adıdır.Yakın zamana kadar hiç biri kendine “kürt” demezdi… Eski TÜRKÇE’de “Kür” = küreçi / güreşçi, yiğit pehlivan ve “maç” gibi “ci, lik, li” ekinin anlamını veren bir ekten kurulmuştur. Kürmanç’lar, 1514 tarihinde yapılan Çaldıran Savaşı’ndan sonra Yavuz Selim tarafından İç Anadolu’dan Doğu Anadolu’ya gönderilen TÜRKMEN aşîretleridir. Nitekim Osmanlı arşiv vesîkalarında da Aydın, Saruhan ve Kütahya Sancakları’nda yerleşik “Konar-Göçer TÜRKMAN Taifesinden” gösterilmişlerdir.
MAMUKLU / MAMİKANLI / MAMEKİ AŞİRETİ: Osmanlı arşiv kaynaklarından “Göçebe Ekrad Taifesinden” gösterilmişlerdir. KARAKOYUNLU TÜRKMENLERİ’ni DOĞU TÜRKİSTAN / KAŞGAR ülkesinden getiren MAMIK ile KONAK adlı iki şehzadeden birinîn adı ile anılırlar. Öz-be-öz TÜRK’türler.
MERSİNLİ / MERSİNAN AŞİRETİ: Osmanlı Tahrîr Defterlerinde “Yörükan Taifesinden” gösterilirler. Mersin şehri adı, İçel’deki Yörüklerin “Mersinli” boyu adından kalmadır. Mardin-Urfa arasındakiler Kurmanç’tırlar.
MİLAN / MİLLÜ / ‘MİLLİYAN BOYU: Dicle Kürtleri (Kurmançlar)’nin iki ana kolundan güneybatıdakilerin adıdır. Eski “BECENEVÎ = BEÇENELİ / PEÇENEK” kolunun yerini tutar, (Bakınız: Becenevî)
MİŞKİN / MİŞKİNAN AŞİRETİ: Tebriz-Erdebil arasındakiler TÜRKMEN, Mardin’dekiler Kurmançtırlar.
MUKRİ / MOKRİ / MUKURİ AŞİRETİ: Selçuklular’dan önce TÜRKİSTAN’daki adaşları, TÜRK boyu sayılıyorlardı. Urmiye Gölü güneyinde ve İran-lrak sınırı üzerindekiler Kurmanç’tır. Osmanlı Tahrîr Defterlerinde “Ekrad Taifesinden” gösterilmişlerdir.
MÜKÜSİ AŞİRETİ: İdil ırmağı boyundaki “Moksi / Mukşi” de denilen HAZAR / ÇUVAŞLAR kolundan sayılan TÜRK boyundandırlar. Arpaçay (Kars)’daki Möküz köyü ile Van Gölü güneyinde Bohtan çayı boyundaki Möküs / Müküs kasaba ve bölgesinin adı bunlardan kalmadır.
MUSİKAN AŞİRETİ: Osmanlı arşiv vesîkalarında, yerleşme yerleri Rakka Eyaleti ve Ergani Kazası (Diyarbakır) olup, “Ekrad Taifesinden” gösterilmişlerdir. KARAKEÇİLİLER’in kollarından Balekan ve Aminan koluna bağlı bir Musikan oymağı bulunmaktadır. Cumhuriyet’ten önce Karakeçililer’in Rakka’ya (Suriye) kadar olan sahaya yayıldıkları bilinmektedir.

SİYASET MAĞDURU MUSTAFA MUĞLALI PAŞA

OKURLARLA SOHBET – 31
– Bu sayfada, yine okurlardan gönderilen bir linkten Fazlı Köksal’dan özetlenerek alınmış bir yazıyı bulacaksınız. General Mustafa MUĞLALI ve Özalp ilçesinde öldürülen 33 kişi olayını anlatıyor… Aşağıda…
Bu vesile ile, son günlerde ortaya çıkan “Dersim Katliamı” iddiası, “80.000 kişinin öldürüldüğü” palavrası üzerine de bir kaç şey söylemek istiyoruz. MUĞLALI yazısının arkasından Prof. Dr. ALİ DEMİRSOY’un bir yazısından alıntılar sunacağız. Gönderene teşekkür ederiz. Aralarda kendi düşüncelerimizi de ekleriz.
DERSİM’de bir takım hatalar yapılmıştır. Bazı masum ve silahsız kişilerin öldürülmüş olması, bazı kişilerin de haksız yere sürülmüş olması mümkündür.
Ama unutmamak gerekir ki, bir sarkıntılık olayını bahane eden ve kendini isyanın başkomutanı sayan Seyyit Rıza, (ki Seyyit olup olmadığı, yani Peygamber torunun torunu olup olmadığı da tartışmalıdır), alevi bile değildi!.. Ruhunu ve DERSİM halkını İNGİLİZLER’e satmış biriydi!.. Eylül 1937’de İNGİLİZLER’e yazdığı mektup şöyleydi:
- “BÜYÜK BRİTANYA DIŞİŞLERİ BAKANLIĞI’NA,
Ülkelerinde bulunan 3 milyon Kürt, barış içinde yaşamak, özgür, kendi ırkını, dilini, geleceğini, kültürünü ve uygarlığını korumak istiyor; benim sesimle ekselanslarınızdan maruz bulunduğu zulüm ve adaletsizliğe son vermek için, Kürt halkını hükümetinizin yüksek ahlakî etkisinden yararlandırmanızı diliyor.
Sayın Bakan, en derin saygılarımızı sunmaktan onur duyarım.
Seyit Rıza Dersim Başkomutanı”
O tarihin abartılı üç milyon Kürt’ten kaç kişinin Seyit Rıza’nın peşinden gittiği mâlûm!.. 1925′de yine abartılı iki milyon Kürt’ten kaç kişinin Şeyh Said’in peşinden gittiği mâlûm!.. Bugün çoook abartılı yirmi milyon Kürt’ten (aslı yedi milyon) kaç kişinin Ahmet Kürt, Ermeni Ayna ve Artin Apo’nun peşinden gittiği mâlûm!.. Geri kalan Kürt asıllı TÜRK vatandaşlarımız sadece aş-iş-eş ve huzur istiyor!.. Yiyecek ekmeği yok!., Parasızlıktan kızlar, oğlanlar evlenemiyor!.. Bölücü Kürtler gelip evini taşlıyor, dükkânını kapattırıyor. Çocuğunu polisin önüne sürüyor!.. İktidar da bunları görmüyor, A.B. ve A.B.D.’ye uyarak bunlara daha çok demokrasi vaad ediyor!..
Sanki demokrasi karın doyururmuş gibi!..
Neyse… Biz MUĞLALI PAŞA’dan söz edelim:
GENERAL MUSTAFA MUĞLALI
Kıymeti bilinmeyen, sırf görevini yaptığı için cezalandırılan insanların başında Mustafa Muğlalı Paşa gelir. Ona millet olarak özür borçluyuz.
Vefatının üzerinden 58 yıl geçmesine rağmen Mustafa Muğlalı Paşa, Türk Milleti ile sorunu olan mâlum çevrelerin hâlâ bir numaralı boy hedeflerinden birisidir.
Mustafa Muğlalı ne yapmıştır da, yarım asırdır Türkiye’nin ve Türklüğün düşmanlarının hedefi olmaya devam etmektedir?..
1882 yılında Muğla’da dünyaya gelen Mustafa Muğlalı, 1901 yılında Harp Okulu’nu, 1904 yılında Harp Akademisi’ni bitirdi. Balkan Savaşı’na katıldı. 1. Dünya Savaşı sırasında Adana Bölge Komutanlığı Kurmay Başkanlığı yaptı. Bugünkü Milli İstihbarat Teşkilatı’nın nüvesi olan Teşkilatı Mahsusa’da çalıştı, Onun devamı niteliğindeki Zabitân Grubu’nun kurucuları arasında yer aldı. Zabitân Grubu’nun bir müddet sonra adını değiştirdiği ve yine Muğlalı Mustafa Bey başkanlığında, Yavuz Grubu olarak faaliyetini devam ettirdiği anlaşılmaktadır.
Kurtuluş Savaşı’na Tümen Komutanı olarak katılan Muğlalı Mustafa, 1922′de Albay, 1927′de Tümgeneral oldu. Soyadı Kanunu çıkınca, Muğlalı soyadını aldı.
23 Aralık 1930′da Menemen’de Devlet’e karşı ayaklanıp genç Asteğmen Kubilay’ı şehit eden yobazları yargılayan Harp Divanının başkanlığını yaptı… Bir kısım medyanın Mustafa Muğlalı düşmanlığının temelinde, bu mahkemenin reisliğini yapması yatmaktadır.
1931-1939 yıllarında 1. Ordu Komutanlığı, iki kez Yüksek Askerî Şura üyeliği, ve 1943-1945 yılları arasında da 3. Ordu Komutanlığı yaptı.
Mustafa Muğlalı’nın haksızlığa uğramasına, 20 yıl hapse mahkûm edilmesine yol açan olaylar, bu görevi sırasında cereyan etmiştir.
1940′lı yıllar… İkinci Dünya Savaşı yılları… Ülkede yokluk yaşanıyor… İngiliz, Fransız, Alman, Rus ve İran casusları ülkede cirit atıyor… Doğu Anadolu ülkenin diğer kesimlerine nazaran daha karışıktır. Yabancı ülkeler lehine casusluk iddiaları her gün ilgili makamlara ulaşıyor… Devlet bölgede sıkıyönetim uyguladığı halde hırsızlık, kaçakçılık, eşkıyalık, soygunculuk, ırza tecavüz eylemleri engellenemiyor…
Casus mu, hain mi, eşkıya mı olduğu belli olmayan bazı gruplar, bölgede güvenlik sağlamak için canla başla çalışan askerleri de pusuya düşürerek şehit ediyorlar ve kendilerine kucak açan Irak ile İran’a kaçıp bir süre saklandıktan sonra tekrar bölgeye dönüp eylemlerine devam ediyorlardı. Bu çeteler, Türkiye’den büyük ve küçükbaş hayvanları çalıyor, o sıralarda fiilen Ruslar’ın kontrolunda olan İran’a götürüp satıyorlardı. Bu eşkıyalar, Rus ve İran makamlarınca da korunuyordu. Bu eşkıya genelde iki nüfus kâğıdı taşıyordu. İran’da İran, Türkiye’de Türk vatandaşı gözüküyorlardı. Bölge halkı bu eylemlerden dolayı canlarından bezmişlerdi. İnsanlar kendilerini nasıl koruyacakları bilemedikleri için orduya ve askere sığınıyorlardı.
Bölgedeki karışıklıklar artınca Orgeneral Mustafa Muğlalı, çok deneyimli ve disiplinli bir asker olduğu için Üçüncü Ordu ve Sıkıyönetim Komutanlığı’na getirildi. Hayatı savaşlarda geçmiş olan Muğlalı Paşa işi çok sıkı tuttu, cânilere karşı amansız bir mücadele başlattı ve birtakım tedbirler aldı. Bu tedbirlerler arasında; Siirt’teki gezici Jandarma Taburu’nun bu bölgeye kaydırılması, çobanlar silahlandırılması, gezici ekipler kurulması da vardı. Ayrıca, Paşa, eşkıyanın sınır ötesine kaçmasını önlemek için de emrindeki birliklere Irak ve İran’a kaçan eşkıyayı takip etme ve gerekirse vurma emri verdi.
1943 yılında Van’ın Özalp İlçesi’nin sınır bölgesinde İran’a kaçmaya çalışan bir grup, güvenlik güçleri tarafından sıkıştırıldı. Çatışma çıktı ve dur emrine uymayan kürt eşkıyalardan 33 tanesi öldürüldü..
Bu olaydan sonra bölgede az da olsa sükûn sağlandı. Bölge halkı Paşa’ya minnettar oldu. İçişleri Bakanlığı’nca, bölgede sükun sağlandığı için, Valiliğe, Jandarma Komutanlığı’na teşekkür yazıları yazıldı.
20 Aralık 1943 tarihinde Van Cezaevi’nde yatan İsmail Özay isimli bir mahkûm, TBMM’ne yazdığı dilekçesinde; bu 33 kişinin kaçmalarının sözkonusu olmadığını, bilerek katledildiklerini iddia etti. Olaydan yaralı olarak kurtulup İran’da yaşayan kardeşinin affedilmesini ve olayın tahkikini talep etti.
Adalet Bakanlığı’nın Genelkurmay Başkanlığı’ndan kanunun adlî takibinin yapılmasını ilişkin talebine karşı, Mareşal Fevzi Çakmak’ın verdiği cevap yiğitçeydi, Türk’çeydi:
- “Ordu komutanı o günkü şartların gereğini yapmıştır. Memleketin yüksek menfaati için gerekli tedbirleri almıştır.                         Görevini yerine getiren bir komutanı mahkemeye veremem. Böyle şey olamaz.”
Fevzi Çakmak’tan sonra Genel Kurmay Başkanı olan Kazım Orbay da aynı tavrı sürdürdü.
1945 yılında 2. dünya Savaşı sona erdi. Her şey normale dönüştü.
1946 seçimleri sırasında bu olayı kendi lehlerine oya tahvil etmek isteyen siyasetçiler olayı saptırdılar. Bir taşla birkaç kuş vurmak istediler.
İkinci dünya savaşı sırasında yabancı ajanların kaşıdıkları Kürtçülük çıbanı, yeniden kaşınarak olay oya tahvil edilecek, Atatürk’ün yakın bir silah arkadaşı, zor durumda bırakılarak, şuur altlarındaki Atatürk düşmanlığına dayanan aşağılık duygusu tatmin edilecek, Menemen olaylarında yargılamayı yapan kahraman bir asker yargılanarak, gerici çevrelere Menemen’in rövanşının alındığının mesajı verilecekti.
1946 seçimlerinden sonra Meclis’e giren Demokrat Parti milletvekilleri bu olayı yeniden Meclis gündemine getirdiler. Öne sürülen iddia şuydu:
- “Çatışma sırasında öldüğü iddia edilen 33 insan, masumdu ve kurşuna dizildiler.”
Kıyamet koptu… Muhalefet milletvekilleri bu olaydan Cumhurbaşkanı İnönü ile Milli Savunma Bakanı Ali Rıza Artunkal, İçişleri Bakanı Hilmi Uran’ı sorumlu tuttular.
İktidar ise, Demokrat Parti’nin derdinin 33 masum vatandaşın öldürülmesi değil, İnönü iktidarını yıpratmak ve oy toplamak olduğunu söyleyip durdu. Aylarca süren tartışmalardan sonra bu olay hakkında Mecliste bir araştırma komisyonu kuruldu. Bu araştırma komisyonu o yılların olağanüstü şartlarını, o olay sayesinde sağlanan huzur ortamını, 33 eşkıyanın ülkeye zararlarını, Mustafa Muğlalı’nın ülke sevgisini, herşeyi memleketi için yaptığını hiç dikkate almadı. Kin ve intikam duyguları içerisinde hareket etti. Bu araştırma Komisyonu hiçbir siyasiye, hiçbir bürokrata suç yüklemedi. Tek suçlu Orgeneral Mustafa Muğlalı ile Necdet Bilgez ve Bilal Bali isimli yedek subaylardı!.. İsmet Paşa ve partisi, tıpkı işgâl sonrası hükûmetlerin İngiliz baskısı altında Boğazlıyan Kaymakamı Kemâl Bey’i suçlu buldukları gibi muhalefet baskısına boyun eğmiş, Muğlalı’yı gözden çıkarmıştı.
Meclis Araştırma Komisyonu kararından sonra dava açıldı ve 1947 yılında emekli olan kahraman Mustafa Muğlalı Paşa yargı önüne çıkarıldı.
Muhakeme, 1943 yılının şartlarına, o tarihte bölgede cereyan eden olayların vahametine, o ortamın düşünce ve gereklerine göre değil 1947 yılının normal şartlarının havasına göre yürüdü. Muğlalı Paşa, yargılama boyunca bir Türk komutanına yakışır şekilde bütün sorumluluğu üzerine aldı ve zamanın hükümetini hiçbir şekilde suçlamadı.
- “Bu subaylara emri ben verdim, onların suçu yoktur. Yaptıklarım suç ise tek suçlu benim,”
dedi. Hâkimin:
- “Ya emrinizi yerine getirmeseydiler?”
Sorusuna,
- “O zaman şakileri kendim vururdum,”
cevabını verdi.
33 şakinin yok edilmesi sırasında “oh” diyenler, Muğlalı Paşa’yı takdir edenler, alkışlayanlar, adeta başka bir havanın, başka hesapların insanı olmuşlardı. Oy kaygısı her şeyin önüne geçmişti. Mustafa Muğlalı Paşa Atatürk’ün silah arkadaşı olmasına rağmen, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü bu olay karşısında parmağını bile kıpırdatmadı. Ve muhakeme sonucu gerçekten çok hazin oldu: Hayatını Türk Ordusu’na ve Türkiye Cumhuriyeti’ne adamış olan Mustafa Muğlalı Paşa “33 masum (!) insanı öldürmek suçundan” ölüm cezasına çarptırıldı!.. Daha sonra cezası 20 yıl hapse çevrildi…
33 tane eşkıyaya hak ettiği cezayı verdiği için ödüllendirmesi gereken Mustafa Muğlalı Paşa, politik yalakalığın, siyaset oyunlarının kurbanı oldu. Türk yargısının siyasi kararlarından birisi olan bu yargılama sonucunda, tek mahkûmiyet Mustafa Muğlalı içindi. Başka hiçbir kimse ceza almadı.
Mahkeme, eşkıya artıklarının ifadelerini Türk askerinin ifadesine tercih etmişti. Askeri Yargıtay bu kararı bozdu. İkinci bir mahkeme dönemi başladı ama bu sırada kahraman Türk Ordusu’nun bir neferi olan, bütün ömrünü Türk Yurdu’nun bağımsızlığına adayan Mustafa Muğlalı Paşa bu durumu hazmedemedi ve bulunduğu cezaevinde kahrından 11 Aralık 1951 tarihinde, 70 yaşında iken vefat etti!
Türk gibi düşünen tek kurum olan Türk Silahlı Kuvvetleri, Mustafa Muğlalı Paşa’nın naaşını Devlet Mezarlığı’na naklettirdi ve kahraman Türk komutanlarının heykellerinin yer aldığı Genelkurmay bahçesindeki Ölmezler Yolu’na onun heykelini diktirdi.
ALLAH,MUSTAFA MUĞLALI’ya, onun gibi bu millete hizmet etmiş olup ta haksızlığa uğramışlara, canını vermişlere gani gani rahmet eylesin!

DERSİM HAREKÂTI

Prof. Dr. ALİ DEMİRSOY
Koçkırı Aşireti Reisi Alişan Bey 1920 yılında Wilson Prensiplerine dayanarak Hozat’ta Kürdistan’ın bağımsızlığı için toplantı yaptı ve Ankara Hükümetine aşağıdaki muhtırayı verdi:
1. Kürdistan’ın bağımsızlığına olur diyen İstanbul Saltanat Hükümeti’nin kararını Mustafa Kemal Hükümeti’nin de resmen kabul edip etmeyeceğinin açıklanması.
2. Kürdistan bağımsızlık kararına Mustafa Kemal Hükümeti’nin görüş noktasının ne olduğu hususunda, Dersimlilere acele cevap verilmesi.
3. Elazığ, Malatya, Sivas ve Erzincan mıntıkaları hapishanelerinde mevcut bütün Kürt tutukluların hemen serbest bırakılması.
4. Kürt çoğunluğu bulunan mıntıkalardan Türk memurlarının çekilmesi.
5. Koçkırı mıntıkasına gönderildiği bildirilen askerî birliklerin derhal geri çekilmesi.
Alişan Bey’in, bu muhtırayla da yetinmeyip, Ankara Hükümetine; “Sevr derhal uygulansın, yoksa silahlı mücadele başlatacağız” şeklinde ultumatom verdiği de bilinmektedir.
Dersim Harekâtı Ermeni Komiteleri ile de birlikte çalıştığı söylenen Seyit Rıza’nın Ankara hükümetine verdiği şu ultumotom:
1. İçimize karakollar yapmayacaksınız.
2. Kaza ve Nahiye merkezleri kurmayacaksınız.
3. Köprü ve yol yapmayacak, silahlarımıza dokunmayacaksınız.
4. Vergilerimizi önceden olduğu gibi pazarlık usulü vereceğiz.
… ve silahlı başkaldırı (isyan) ile başladı. 1937 yılında Mustafa Kemal ve Celal Bayar’la birlikte Tunceli’ye gelip, Murat Nehri üzerindeki Singeç Köprüsü’nün açılışını yapacaktı. Köprünün ucundaki karakol basıldı 33 asker şehit edildi; daha sonra telefon hatları kesildi, pusu kuruldu, Mazgirt Köprüsü havaya uçuruldu, jandarma taburuna saldırılarak, 56 asker daha şehit edildi.
Diyelim ki yabancılar kışkırtmadı; isyancı Seyit Rıza’nın talimatıyla askerî birliklere saldırılarak çok sayıda insan öldürüldü ve vergi vermeyeceklerini, askerlik yapmayacaklarını ilan ettiler. (Bilenler bilir, Peygamberimizin vefatından sonra bazı müslüman olmuş Arap kabileleri “zekat vermeyiz” diye direnince, ilk Halife Hz. Ebubekir üzerlerine asker gönderip, onları tedip etmişti… T.T.)
Böyle bir hareketin tanımı her dilde isyandır. O zamanın yöneticileri, daha sonraki gaafiller gibi (1984’den bu yana olduğu gibi),” birkaç çapulcu” diyerek hafife almadılar, ya da sınır kapılarında bu işbirlikçileri davul zurnayla karşılamadılar. Böylece neredeyse 50.000 yaklaşan insanın ölümüne neden olmadılar.
Ne yazık ki bu sefer İngiliz-Fransız oyununun değil, bu olayı çarpıtarak faturayı başkalarının üzerine yıkmaya çalışan Neo-işbirlikçilerin tuzağına düşmek üzereyiz.
Kişi bilgisiz ve bilinçsiz olabilir. Ancak devlet, bu bağlamda devlet adamları, tarihimizin geçmişindeki eylemler için bilgisiz ve bilinçsiz olamaz; çünkü bir devletin yıllarca birikmiş istihbaratı, arşivi; olayları günü gününe izleyen ilgili kurumları, gizli ve açık anlaşmalara ulaşma yetkisi, yetkili danışmanları vardır.
Yetkililerin kürsülere çıkıp devlet katliam ya da soykırım yapmıştır diyerek yeşil kalemle üzerine bir şeyler çizilmiş kâğıtları sallaması devlet adamlığına yakışmaz. Seyit Rıza’nın Türkiye Cumhuriyetinden “Ulusal Çıkarlarımız” ile başlayan taleplerini içeren mektubu belge diye sallamalıydı başbakanımız. Türk ulusunun içinde yeni bir ulusu tabii ki Atatürk ve yanındakiler kabul edemezlerdi. Gereğini de yaptılar. Ancak bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin içinde başka uluslar yaratılması girişimlerine göz yumanlar, ya da öyle olmasını tezgâhlayanlar için “Seyit Rıza gözlüğü takmışlar” demekten başka içimizden bir şey gelmiyor.
Dersim Harekâtını yürüten Türk Silahlı Kuvvetleri’ydi. Seyit Rıza’nın taleplerini içeren mektuplar (örneğin Dersim Başkomutanı olarak yazdığı 30 Temmuz 1937 tarihli mektup) muhakkak Genel Kurmay’ın Harp Tarihi Dairesinde de mevcuttur. Eğer yine de tatmin olmazsanız Londra’da The National Archives (Devlet Arşivi)’de “FO 371/20864/E5529” numaralı belgeye bakmanız yeterlidir. Aslında sadece Genel Kurmay Başkanlığı’nın çıkarmış olduğu “İç İsyanlar” kitabı yeter.
Oysa konuyla ilgili bilimsel cılız bir ses bile çıkmamıştır; çıkmamaya da devam ediyor. En azından üniversitelerimizin Tarihçi kadrosundan ya da İnkılâp Tarihçisi kadrosundan maaş alan, güya unvanlı bilim adamlarınca açıklama yapılması beklenirdi.
Halkın önemli bir kısmı da Dersim ile Tunceli (Hozat) arasındaki ilişki konusunda tek bir kelime bile söyleyecek durumda değillerdir. Dersim olayları ile küresel sömürgecilik arasındaki derin ilişkiyi ve bağlantıyı ise, bugün dolaylı bir şekilde devamını acı bir şekilde yaşadığımız, her gün bir ya da birçok vatan evlâdını toprağa verdiğimiz Hakkâri İlindeki olayların bir terör olayı mı, yoksa bu isyanların rövanşı ile ilgili olup olmadığını, Hatay’ın Türkiye’ye bağlanması ile ilgili olup olmadığını, devletin en başındaki yetkililerin bile bilemediği bir ülkede bulunmanın utancını yaşıyoruz.
Dersim olayı aslında üstü kapalı, ya da açık bir şekilde Kürtçülüğün yanısıra Alevilik ile ilişkilendiriliyor. Alevi vatandaşlarını bir yerlere çekmek için… Aslında Dersim halkı, 1515 yılında Yavuz Sultan Selim’in İran Seferinde Sünni Kürt halkının desteğiyle Şah İsmail’e karşı kılıç sallaması, ve Şah İsmail’e sempati duyan Kemah civarında yerleşmiş olan Türkmen Alevi topluluğunun korkarak dağlık Tunceli’ye sığınmaları ile oluşmuş bir Türkmen-Alevi topluluğudur. (Bu noktada kimse, Osmanlı Devleti toprakları içinde yaşayan Türkmen aşiretlerinin niçin Osmanlı Padişahı’nı değil de, İran Şahı’na yakınlık duyduğu üzerinde durmuyor, rahmetli Ziya Gökalp dışında… Ziya gökalp muhteşem bir tesbit ile “Osmanlı’nın Türkmen aşiretlerini sürekli yerleşik düzene zorladığını, bunun için de aşiret yapısı ve geleneklerini bozduğunu, bazı aşiretleri bölüp ayrı yerlere yerleştirdiğini -Karakeçili Aşireti gibi-, buna mukabil kendisi de bir Türkmen olan Şah İsmail’in İran’daki Türkmenler’in aşiret yapısını ve geleneklerini koruduğunu” belirtmektedir. İşte bu yüzden Anadolu’daki Türkmen aşiretleri o tarihten itibâren “Kalkın dostlar, Şah’a gidelim,” diye türküler yakarlar… Sünni-Alevi meselesine gelince, Yavuz Selim Han’ın babası 2. Bayezid döneminde Pîr-i Sâni (Bektaşiliğin ikinci lideri) Balım Sultan, Bektaşî tarikatını yeniden düzenlemiş, ve Yavuz Selim de 1 numaralı yeniçeri neferi sıfatı ile ocağa kaydolmuş, mücerretlik ifadesi olarak ta kulağını deldirip küpe takmıştı. Yani Yavuz Sultam Selim de, Yeniçeriler de alevi-bektaşi idi. Hatta bu yüzden “yeniçeriler Şah İsmail’e karşı savaşmaz mı?” diye Yavuz endişeye düşmüş, yolu üzerindeki alevileri kayda aldırmış, bir kısmı da bundan ürkerek Dersim halkı gibi dağlara kaçmıştı… Bu arada belirtelim: “Yavuz 40.000 aleviyi kesti” iddiası külliyen yalandır, 40.000 kişiyi deftere yazdırıp kayda almıştır, ama hiç bir Anadolu alevisini öldürmemiştir… T.T.)
Kurtuluş Savaşının başlangıçlarında Koçkırı ayaklanması olarak bilinen hareket, bağımsız bir Kürdistan devleti kurma amacıyla başlatılmıştır. Bunu, kendisi koyu bir Kürt Milliyetçisi olan ve Baytar Nuri diye bilinen Dersimli Veteriner Mehmet Nuri’nin yazmış olduğu “Kürdistan Tarihinde Dersim” isimli kitapta açık açık okuyabilirsiniz. Günümüzün devlet yöneticilerine okumalarını öneririm. Koçkırlı Alişar ve Baytar Nuri, Seyit Rıza’yı etkilemişlerdir. Keşke sadece onu etkilemeyle kalsaydılar. Günümüz politikacılarını da etkiledikleri görülüyor. Örneğin Türklere ölüm diye bağıran-yazan Baytar Nuri, abartılmış ölü oranlarını da verendir (isyana katılan aşiretlerin toplam nüfusu 20.000 olmasına karşın, ölü sayısı 50.000 olarak pompalanmıştır), Kürtlerin mağaralara doldurarak zehirli gaz ile öldürüldüğünü söyleyen de odur. Ne yazık ki bugün kürsülerden hitap edenler ve satılmış köşe yazarları bu hain kaynakları kullanmaktadırlar.
Bu konunun daha iyi anlaşılması ve şu anda kimlerin gaflet içinde bulunduğunun bilinmesi için bu konuda geniş araştırmaları olan Rıza Zelyut’an, çoğunluğu Dersim Harekâtını tetikleyen Baytar Nuri’nin kitabından alınmış olan bir alıntıyı vermek istiyorum:
“Türkiye, işgal edilmiş; Ankara’da yeni bir Meclis kurulmuştur. Yunan ordusu Batı Anadolu’dan Bursa’ya doğru işgalini sürdürmektedir. İşte tam bu sıradaki durumu Baytar Nuri şöyle anlatıyor: ‘Dersim’e giderek babam ve Seyit Rıza ile görüştüm. Alişer ile işbirliği yapmalarını sağladım. (…) Artık Dersim’de büyük bir kaynaşma başlamış ve Ankara hükümetinden Kürdistan’ın muhtariyetinin kabul edilmesi isteği ileri sürülmüştü. (…) Dersimliler adına mufassal (ayrıntılı) bir rapor tanzim ederek Kürdistan Teali Cemiyeti vasıtasıyla İtilaf Devletleri (işgalci devletler) temsilcilerine gönderdik. (…) bağımsız bir Kürdistan yaratılmasını istedik. (…) 336 yılı (1920) başlangıcında Kangal İlçesi’nin Yellice Nahiyesi’nin Hüseyin Abdal tekkesinde önemli bir toplantı yaptırmıştım. (…) toplantıda bulunanların cümlesi ant içerek Sevr Anlaşması’nın takibini ve Diyarbakır, Van, Bitlis, Elaziz, Dersim, Koçkırı mıntıkasını ihtiva eden bağımsız bir Kürdistan teşkilini başarmak için silaha sarılmaya ve sonuna kadar savaşmaya tam bir ittifakla karar verdiler. (sayfa 125-126) 15 Kasım 1920′de Hozat’ta bir toplantı daha yapılıp Kürdistan’ın tanınması için Ankara’ya ültimatom verilir. Yoksa silahla bu hakkı alacağız diyenler; Batı Dersim Aşiret Reisleri olarak ültimatoma imzalamışlardır. (Aslı için bak: s. 129)
Ne yazık ki Kuvayı Milliye güçleri Türkiye’yi kurtarmak için Batı’da Yunanlılarla çarpışırken Batı Dersim aşiret reisleri; Seyit Rıza’nın da desteği ile Koçkırı ayaklanmasını başlatmışlardır. Böylece Ankara hükümetini arkadan vurmaya kalkışmışlardır. En az başlangıçta işin içinde İngilizlerin olduğunu görmemek mümkün de değildir. Daha sonra Hatay sorunu ile birlikte 1937/1938 isyanlarında Fransızlar katılmıştır.
Kuzeyde Pontusçularla da mücadelenin sürdüğü bir dönemde bu ayaklanma güçlükle bastırılmıştır. İdama mahkûm edilenler arasında, kaçaklardan Baytar Nuri ile Alişer olduğu halde; tümü de Atatürk tarafından affedilmişlerdir. Ankara hükümetinin isyanı bastırırken halka dokunulmadığı, Atatürk ve Türk düşmanı Baytar Nuri’nin yazdıklarından anlaşılmasına karşın; günümüzdeki bazı devlet adamları ve sözde aydınlar; bu operasyonu bile katliam gibi göstermeye çalışmaktadırlar. Hâlbuki Ankara hükümeti, 1937 yılına kadar Dersimliler’e gayet hoşgörülü davranmıştır.”
Dersimliler bu coğrafyanın en çok ızdırap çeken halkıdır. Aşiretlerin elinde perişan olmuştur. Bölge tarıma uygun değildir, temiz hava ve suyunun haricinde bilinen zengin bir kaynağı yoktur. Başkaldırı nedenlerinin biri de devletin burada kadastro başlatarak aşiret reislerinin elindeki arazileri fakir halka dağıtma niyeti olmuştur. Osmanlı’da Yavuz Sultan Selim’den başlayıp günümüze kadar uzanan süreçte her gelen vurmuştur. Küçümsenmiştir, güvenlik güçleriyle üzerlerinde baskı kurmuştur, dilleriyle ve inançlarıyla oynanmaya çalışılmıştır ; harekâtlar ve çatışmalar sırasında yurtlarından sürülmüşlerdir, Alevilik en çok onlarla özdeştirilerek ötekileştirilmişlerdir. Bunların hepsi doğrudur. Bir kısmına komşu ilde büyüdüğüm için de tanık olmuşumdur. Aslında öğrenmeye, aydınlığa ve değişmeye en yatkın olan topluluktur. Çünkü yaşadıkları coğrafyanın vahşiliği ve koşulları onları yeniliklere açık yapmıştır. Türkiye’de yönetimlerden şikâyet etmeye hak verilecek iller sıraya dizilse, en başa Tunceli konmalıdır. Bundan hiç kimsenin kuşkusu olmasın. Bütün bunlara karşın Tunceli halkı hep Atatürkçülüğün yanında, Atatürk’ün kurmuş olduğu partinin de arkasında olmuştur. Ben Kemalist partiyim diyen CHP’yi %80 oyu ile destekleyen başka bir ilimiz var mı? Anadolu’da gezmiş olduğum Alevi evlerinde muhakkak başköşede Atatürk Fotoğrafı ve Türk Bayrağı değişmez bir simgedir. Kimse Alevilerin bu fotoğrafı indirip de yerine bilmem kimin fotoğrafını asacaklarını beklemesinler; bu insanlar satılmaya yatkın değillerdir.
Ancak bütün bunlar tarihi gerçeği kendi kısa çıkarlarımız için saptırmaya yeltendirmemelidir. Osmanlının da Türkiye Cumhuriyetinin de burada sürekli askeri baskı kurmuş olduğunu kimse ret edemez. Ancak çok sayıda insan öldürülmüş olsa bile buranın halkına soykırım yapıldığını söylemek insafsızlık olur. Hele bunun Atatürk ve o günün devlet büyüklerinin talimatlarıyla yapıldığını söylemek Türkiye Cumhuriyetine ihanet olur. Çünkü silahlı başkaldırı söz konusudur ve en önemlisi bu ülkenin geleceğine göz dikmiş ülkelerin tetikçiliğine soyunma gibi küçültücü bir rolle bürünmüşlerdir. Eğer yabancı ülkelerin dersim olaylarındaki rolü göz ardı edilirse, bugün 50.000’e ulaştığı söylenen terör faillerinin ölümü de birileri tarafından gelecekte soy kırımı olarak nitelendirilecektir.
Bu gerçekler ortada iken, yöneticilerin Alevileri bir partiden uzaklaştırmak için böyle tehlikeli bir denizde yelken açmaları Türkiye’nin hem geleceği hem de geçmişteki eylemlerini savunabilmeleri açısından son derece tehlikelidir.
Bu ülkede silahlı kalkışmanın ödenmesi gereken bir bedeli vardır. Atatürk ve arkadaşları bu bedeli ödetmede kararlı olduklarını göstermişlerdir. Eğer siz kalkışmanın sonuçlarını katliam ve soykırım olarak nitelendirirseniz, bölgede hemen hemen hiçbir Ermeni’nin kalmadığı 1915 olaylarındaki Ermeni Kalkışmasını bastırmanın haklı gerekçelerine artık “hiç” sahip çıkamazsınız. En azından bugün Dersim’de Dersimliler dilleri ve inançları ile –istenen düzeyde olmasa bile- yaşamaya devam ediyor.
Kaldı ki basından edindiğimiz kadarıyla bizzat hükümet yetkililerinin açıklamalarına göre, elde tutarlı bir kanıt olmamasına karşın bu ülkenin üst düzey komutanları, askerleri, rektörleri, yazarları, çizerleri silahlı kalkışma yapacaklar kuşkusu ile idamla Silivri’de yargılanıyorlar. Bırakın eylemi, kuşkunun bile idamlık suç sayıldığı bir dönemde hükümet başkanının bu şekildeki yaklaşımı doğrusu tarihe geçecek niteliktedir. Bu tartışma tarihe geçecek başka unsurları da içinde bulundurmaktadır. Avrupa’nın birçok ülkesinde sözde Ermeni Soykırımını sözlü ya da yazılı olarak ret edenler cezalandırılacaktır diye yasa çıkarılırken, bu ülkede silahlı kalkışmayı silahla bastırmayı katliam ve soy kırım olarak nitelendirenler hakkında savcıların duyarsız kalmasını, duymazlıktan gelmesini de bu ülkenin başka talihsizliği olarak görmek gerekiyor.
Dersimle ilgili böyle bir açıklama ve tartışma gelecek açısından son derece tehlikeli görülüyor. Aynen Ermeni ve Dersim olaylarında olduğu gibi bugün de bir grup insan bağımsızlık ve özerklik istemiyle silahlı mücadeleye girmiş bulunmaktadır ve bir rakama göre de bu kalkışma şimdilik 50.000 cana mal olmuştur. Bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin bu kalkışma ile mücadelesi, yarın bu ülkenin başbakanının Dersim Olaylarını tanımlaması örnek gösterilerek –hiç kuşkunuz olmasın- katliam ve soykırım olarak karşımıza dikilecektir. Her üçünün arasındaki fark nedir? Bir düşünün: Bağımsızlık, özgürlük, kendi emrinde kolluk kuvvetleri, vergi toplama yetkisi talebi ve silahlı kalkışma her üçünde de aynı; arkasında yabancı güçlerin desteği ise her üçünde de var. Türkiye bu açıklamanın altından kalkamaz; Türkiye Cumhuriyeti geçmişiyle ve geleceğiyle ateşe atılıyor. Hükümet açıklayamıyorsa lafı ağızlarında geveleyen diğer partiler şu cümleyi halka duyurmalıdırlar: Bu ülkede silahlı kalkışmanın bedeli ödetilir. Yarın çok geç olacaktır biline…
Yetkililerin –silahlı isyanın silahla bastırılmasını doğru bulmayıp da- katliam ve soykırım yapılmıştır gibi beyanları ve bunun belgeli olduğunu söylemeleri ürkütücü sonuçlar doğuracaktır. Beyanlardan anladığımız kadarıyla durup dururken hiçbir kusuru olmayan halk birden bire silahlı saldırılırla yok edilmiştir dercesine getiriliyor (sanki Tunceli halkının ortadan kaldırılması Türkiye Cumhuriyetine nasıl bir yarar sağlayacaksa). Bir devlet adamı böyle söylüyorsa ve bunun için devlet adına özür diliyorsa, dayandığı bir kanıt olmalıdır. O zaman bugün ya da yarın, birileri söylenen bu katliamın ya da soykırımın ödenmesi gereken bedelini önünüze koyacaktır. Öldürülen insanların akrabalarına tazminat ödenmesi, sürülen insanların topraklarının geri verilmesi ahlaki ve yasal bir zorunluluk olarak gündeme gelecektir. Herhalde insan haklarına önem veren hükümetimiz bunu da en yakın zamanda gündemine alacaktır… Durum hükümet başkanımızın dediği gibiyse Türkiye bu ağır bedeli ödemelidir. Doğal olarak aynı durumda olan Ermeniler ve şu anda silahlı kalkışma durumda olanların da sıraya girmesi beklenilmelidir. Emsal emsaldir…
Siyasette amaca ulaşmak için birçok araç kullanılabilir; ancak bir ülkenin geçmişini haksız yere karalayacak ve geleceğine ipotek koyduracak görüşlerin resmi ağızlardan dile getirilmesi basit bir suç olarak görülemez…
Burada gözden kaçan ve acı olan bir başka husus daha vardır. Şimdilik geçerli olan anayasamız, ülkenin bütünlüğüne yönelik her türlü eylemi suç saymıştır (yasayla değil, anayasa ile). Tarihi gerçekleri tahrif ederek ve olaylarla ilgisi olmayan tarihi kişilikleri töhmet altında bırakarak halkın bir kısmını galeyana getirmek anayasal bir suç oluşturmuyor mu? Bunları kanıtlamak için de özel belge üretmeye ya da telefon dinleyerek kanıt toplamaya gerek yok; bu beyanlar meydanlarda ve kürsülerde yapıldı. Nerede cumhuriyeti ve anayasanın amir hükümlerini kollamakla- korumakla yükümlü olan cumhuriyet savcıları, başsavcıları? Galiba onlar rektörleri, yazarları, sendikacıları, parti başkanlarını, terörle mücadele için yaşamını harcamış insanları sorgulamakla meşguller de onun için…
Ekonomik bazı rakamları gündeme getirerek kalkınıyoruz görüntüsü verme, yine tarihi birçok olayı bilmiyoruz demektir. Tarihte, zenginleşen; ancak ahlak değerlerini ve adalet duygusunu yitiren birçok toplumun ve devletin, zenginliğinin altında kaldığını biliyoruz. Ticareti ve adaleti, kendi güdümüne göre yönlendiren ve yandaşlarına peşkeş çeken tarihteki her ülkenin (Roma’nın, Bizans’ın Osmanlı’nın…) çöküşü gibi bir çöküşü görmek istemiyoruz…
Birçok ülkeye ilham kaynağı olmuş; dünya emperyalizmine ilk başkaldırı olarak bilinen Türkiye Cumhuriyeti devrimlerini ve onun ürünü olan Türkiye Cumhuriyetinin geçmişini kulaktan dolma bilgilerle yıpratmak hem ahlaki görünmüyor hem de sadece ülkemizi değil tüm bu coğrafyayı belirsizliğe sürükleyecek bir davranış olarak görünüyor

TERÖR ÖRGÜTLERİ NASIL ÖRGÜTLENİYOR?

TERÖR ÖRGÜTLERİ NASIL ÖRGÜTLENİYOR?

PKK terör örgütü Batı Avrupa ve diğer bölgelerden yasadışı elde ettiği çok miktarda nakit ile Türkiye Cumhuriyetini bölmek ve parçalamak adına yine ilgili ülkerden bol miktarda ve envai çeşit silah ve mühimmat satın alıyor.
PKK sözcülerine göre alınan bu silahlar, Kuzey Irak’ta kurulan silah pazarlarından temin edilmekte. Ancak, İstihbarat servislerimizin elde ettiği bulgulara göre bu silahlar Kuzey Irak’tan değil; bizatihi ilgili ülkelerin envanterinden çıkarılarak hibe edilen silahlar!
Yurt Dışındaki PKK
Örgütlenmenin ekonomik boyutunu Karzas (Kürt İşverenleri Derneği) koordine ediyor. Merkezi Frankfurt’taki derneğin 13 ülkeden 350 üyesi var. Amaç, Kürt iş adamlarını tek çatı altında toplamak, aralarında işbirliğini artırmak ve yeni bir sermaye grubu oluşturmak. Dernek yöneticisi Hasan Yirik, üyelerinin yüzde 99′unun Kürt olduğunu, Kürt kimliğinin örgütlenmede belirleyici olduğunu; fakat sadece Kürtlerle iş yapmadıklarını söylüyor. Üyelerinin büyük bir kısmı gıda sektöründe olan Karzas’ın yönettiği fonun ortalama 1 milyar Euro olduğu hesaplanıyor.
Sadece İngiltere’de 6 bin civarında dönerci var ve çoğunluğu Kürt kökenli. Yıllık ciro 8-10 milyon sterlini buluyor. Kürtlerin yoğun olarak çalıştığı bir başka iş kolu ise marketçilik, toptancılık ve inşaat. Hepsinin ortak özelliği ise özel bir eğitim gerektirmeyen işler olması. Bu durumu Türk-İngiliz Ticaret Odası Başkanı Remzi Gür şöyle açıklıyor: “Büyük bir kısmı siyasi mülteci olarak gelmiş. Akrabalık ya da hemşehricilik ilişkileriyle atılıyorlar iş hayatına. Oturma izni yok, referans bulamıyor. Açtıkları iş yerleri ikinci sınıf. Böyle olunca da aynı kültürden insanlarla çalışıyorlar. Kabuğunu kıran iş adamı sayısı oldukça az.”
Londra’daki halkevi, komuta merkezi gibi Avrupa’dakilerin günlük hayatı iş, ev, dernekler arasında geçiyor. Londra Halkevi, Avrupa’daki en eski Kürt derneklerinden biri. Duvarlarda Öcalan posterleri ve PKK bayrakları yer alıyor. Kürt toplumunun koordine edildiği bir komuta merkezi gibi. Buraya gelenlerin, PKK sempatizanı olduklarını, Öcalan’a bağlılıklarını saklamak gibi bir çabası yok.
Merkezin Müdürü İbrahim Doğuş’a göre burası, İngiltere genelinde yaşayan 250 bin kişi (Bu noktada şunu söylemek lazım. Resmi olarak ülkede bulunan Kürtlerin sayısı bilinmediği için her derneğe göre rakamlar farklı olabiliyor. Kemal Burkay taraftarı olan PSK’ya göre İngiltere’de 80 bin Kürt yaşıyor.) için bir nevi ‘elçilik’ görevi yapıyor. Bin 900 kişi üye, 6 bin kişi kayıtlı, 32 bin kişi düzenli olarak Halkevi’nin faaliyetlerine katılıyor. Kürtçe, İngilizce, tiyatro, folklor kursları veriliyor.
Yetişen yeni nesil Euro Kürtler
Toplu olarak gidilen Almanya’da Kürtlerin çoğu işçi. Yazar, çizer, sanatçı ya da politikacı yok denecek kadar az. Fransa ve İsveç entelektüel birikime sahip iki ülke. Romanya ve Balkan ülkelerinde ise daha çok suça kaymış durumdalar. Romanya, Avrupa’ya kaçışlarda geçiş noktası olarak kullanılıyor; çünkü yakın zamana kadar Türklere vize uygulamıyordu. İstasyon görevi gören Romanya bugün Kürt neslinin suça en meyilli bölümünü oluşturuyor. PKK şehir merkezinde kamp açabiliyor, çeteler esnaflardan alenen haraç >toplayabiliyor.
KÜRDİSTAN İSLÂM HAREKETİ
Avrupa genelindeki en ilginç Kürt örgütlenmelerinden biri şüphesiz Kürdistan İslam Hareketi. İstihbarat kaynaklarına göre PKK yanlısı bir hareket. Avrupa’nın değişik ülkelerinde 25 ayrı camileri var. Kurslar organize ediyor, Hac ve Umre turları düzenliyor. Dindar Kürtler kendi camilerine gidiyor, imamları Kürt, hutbeler Kürtçe yapılıyor. Merkezi Köln’de olan hareketin Paris’teki camileri de yine Türk-Kürtlerin yoğun yaşadığı Saint Denis’de. Bir binanın giriş katındaki cami dışarıdan fark edilmiyor. Caminin imamı Mele Şevket Efendi, Muş kökenli. Tillo’da medrese eğitimi aldıktan sonra Suriye ve Mısır’a gitmiş. El Ezher’den mezun olduktan sonra Paris’e gelmiş. 10 yıldır Paris’te ve mülteci statüsünde. Yaz aylarında Kur’an kursu düzenlediklerini söylüyor. Vaazları Kırmançi lehçesi ile yapıyor ve cemaatinin çoğunluğunu Kürtler oluşturuyor.
Değişik ülkelerden müdavimleri olduğunu, herkese eşit mesafede olduklarını ama cemaatinin çoğunluğunu doğal olarak Kürtlerin oluşturduğunu söylüyor. İmam Şevket Efendi’ye göre eskiden Kürt ve Türk toplumu arasında daha eskin ayrımlar yaşanıyordu fakat giderek bu azalıyor. Son dönemde Türkler de camiye gelmeye başlamış. Fransa genelinde dinden uzaklaşma yaşandığını, Kürtlerin de bundan etkilenmesinin normal olduğunu fakat Kürt toplumunun genel olarak dinden uzaklaştığını düşünüyor. Burada ilginç bir ayrıntı da ortaya çıkıyor; Fidelite Caddesi üzerinde tam 5 ayrı cami var. 5 numarada Kürtlerin, 23 numarada Suriyelilerin, 64 numarada Milli Görüşçülerin, 83 numarada Arapların ve 84 numarada da Pakistanlıların camisi.
Sözde Sürgünde Kürdistan Parlamentosunun Kurulması ve Faaliyetleri
Sözde Sürgünde Kürdistan Parlamentosunun kurulmasına ilişkin çalışmalar, bu amaçla oluşturulan hazırlık komisyonu tarafından 12 Ocak 1995 tarihinde resmen başlatılmıştır.
Kurucular tarafından Brüksel’de yapılan basın toplantısında: “Kürdistan Sürgün Parlamentosu üyelerini daha önce PKK tarafından atanan ve bugün ulusal kurtuluş mücadelesine hizrrıet eden Kürdistan Ulusal Meclisi üyelerinden ve DEP yöneticilerinden seçer.” demek suretiyle parlamentonun niteliği ve bileşimi hakkında bilgi vermiştir.
Hazırlık komisyonu üç ay süren çalışmaları sonunda Abdullah ÖCALAN’ın talimatları doğrultusunda hareket eden, kendini örgütün yan kuruluşları içinde kamufle etmeye çalışan veya doğrudan PKK örgütü adına çalışan 65 kişilik sözde Sürgünde Kürdistan Parlamentosu, 12 Nisan 1995 tarihinde Hollanda’nın Lahey şehrinde kuruluşunu ilan etti.
Sözde Sürgünde Kürdistan Parlamentosu Batıda PKK’nın Diplomatik Sözcülüğünü Yapmaktadır.
Terör örgütü PKK ilk yıllarda dış çevrelerle ilişkilerini daha çok örgüt kadroları, komiteleri vasıtasıyla sürdürürken, ilerleyen süreçte bu ilişkileri ERNK Büroları, temsilcileri veya Kürdistan Komiteleri, dernekler gibi sözde siyasi, sosyal, kültürel kuruluşlar desteğiyle sürdürmüşlerdir. Bu büro ve dernekleri paravan olarak kullanan PKK, terörist kimliğini maskelemeye çalışmıştır.
Ancak, bu konuda ülkemizin dış çevreler nezdinde sürdürdüğü diplomatik faaliyetler PKK’nın bu alanda zorlanmasına neden olmuştur. Bunun üzerine terör örgütü PKK diplomatik destek girişimlerini sürdürmek amacıyla ERNK ve diğer dernekleri devrede tutmakla birlikte SKP (Sürgünde Kürdistan Parlamentosu) gibi araçlar geliştirmeye başlamıştır.
12 Nisan 1995 tarihinde Abdullah ÖCALAN’ın talimatları doğrultusunda V. Kongreden sonra kurulan SKP, PKK’nın terörist faaliyetlerini maskeleme, uluslararası destek sağlama faaliyetlerinin önemli bir parçası olarak çalışmalarını sürdürmektedir.
Yurtiçi Faaliyet Alanları
Gelişen aşamada Kürt orijinli vatandaşlarımız arasında Kürt milliyetçiliği fikrinin yerleşmekte olduğunu, bu yönlü olarak bazı kişilerin sorunu devamlı gündemde tutmak istediklerini söylemek mümkündür.
PKK’nın 1990′lı yıllardan itibaren parti, dernek, sendika ve yayın organları vasıtasıyla legal alanlara yönelmesi, sindirme ve korkutma yoluyla kitleleri kepenk-kontak kapatma eylemlerine ve gösterilerine yöneltmesi bazı dış odakların da çeşitli vesilelerle bölge insanını kışkırtması sözde Kürt sorununun gündemdeki yerini korumasına neden olmuştur. Buna karşılık Kürt orijinli sıradan vatandaşların PKK’ya verdiği destek şartlara göre değişmiştir.
Bölücü terör eylemlerinin tırmanış gösterdiği dönemde artan bu destek, eylemlerin ve baskıların azaldığı dönemde gerilemiştir. Yurtiçi faaliyetlerini nitelikleri itibariyle kırsal kesim silahlı faaliyetleri ve şehir faaliyetleri olmak üzere ikiye ayırmak mümkündür.
Kırsal Bölgeler
Kırsal kesimde silahlı grupların faaliyetleri söz konusudur. Silahlı grupların faaliyetlerini üslenme, hareket tarzı, eylem biçimleri, eylem hedefleri, eleman temini ve eğitimi ve GKK faaliyetleri açısından incelemek gerekir.
Kırsal kesim silahlı faaliyetleri Hakkari’den Kars’a, Van’dan Sivas’a kadar uzanan geniş alanda sürmektedir. Iran ve Irak sınır boylarında nispeten yoğunluk arz eden eylemler iç kısımlarda yoğunluğunu azaltmakla birlikte Genç, Lice, Kulp, Mutki, Tunceli gibi alanlarda yine yoğunluk söz konusu olmuştur.
Üslenme ve Barınma
Silahlı PKK gruplarının sorunlarının en önemlisi üslenme ve barınma sorunudur. Silahlı örgüt mensupları kendilerine göre ölüştürdükları sözde Amed Eyaleti, Garzan Eyaleti. Botan Eyaleti, Zagnos Eyaleti, Dersim Eyaleti. Mardin Eyaleti, Serhat Eyaleti. Ruha (GAP) Eyaleti, Koçkiri, Eyaleti, Güneybatı Eyaleti, Erzurum Eyaleti ve Toros-Akdeniz Eyaletlerinde üslenmişlerdir. Genellikle sarp ve ulaşımı dağlık bölgeler üslenme merkezi olarak seçilirken yerleşim birimlerine yakın üsler, sarp olmayan yerler, tali üslenme bölgeleri ve irtibat adresleri olarak belirlenmiştir. Ulaşım imkanı çok zor olan yerleşme birimlerinden uzak ve güvenlik kuvvetlerinin sık sık denetleyemediği bu alanlarda, ormanların derinliklerinde, vadi yamaçlarında, kayalıklarda kazdıkları sığınaklarda, mağaralarda ve çadırlarda barınmışlardır. Bu üslere, çevre yerleşim birimlerinden araçla, katına veya sırtla getirilen lojistik malzemeler, yer altında oluşturulan depolarda saklanmaktadır.
Yıllardır pek fazla değişmeyen bölgeleri temel barınma alanları olarak benimseyen örgüt, ileri gözetleme yöntemleriyle güvenlik kuvvetlerine karşı tedbirler alamaya çalışmaktadır. Operasyonlardan kurtulmak için örgüt mensuplarının geçici olarak üs bölgelerini terk ettikleri, sürekli manevra yaptıkları anlaşılmıştır.
Ancak, 1994 yılında uygulanan “alan konsepti” uygulaması esnasında temel üslenme bölgelerinin güvenlik kuvvetlerinin denetimi altına alınması sebebiyle örgüt büyük zayiat vermiştir. Üslenme sırasında problem yaşayan örgüt, lojistik stoklarını da yapamamıştır. Günü birlik lojistik temini ise büyük operasyonlarda problem olmuştur. Gruplar bazen günlerce aç kalmışlar ve bu durum teslim olmalarına da yol açmıştır.
Hareket Tarzı ve Donanımları
Kırsal kesimde üslenmiş bulunan örgüt mensupları manga, takım, bölük düzeyinde hareket etmektedirler. Yaklaşık 20 kişiden oluşan takım ideal grup büyüklüğündedir. Ancak, coğrafi şartlara veya yapılacak eylemin şartlarına göre bu grup manga düzeyine düşürülebileceği gibi bölük veya tabur düzeyine de çıkarılabilmektedir. Ancak gerçek durumda 250-300 kişiyi bile bir araya toplamakta daima zorlanmışlardır.
Sarp bölgelerde bulunan üs alanlarında gruplar, takım veya bölük düzeyinde bulunurlar. Bunların arasında herhangi bir müşterek eğitim veya toplantı yoksa, mangalar halinde aralıklı üslenirler.
Eylem alanlarına yaklaşımda son derece temkinli hareket eden örgüt mensupları, tek sıra halinde, ikişerli, avcı zinciri, avcı kolu gibi yürüyüş biçimleriyle intikal etmektedirler. Arazi biçimine göre hareket tarzı farklı olmaktadır.
Kırsal alanda faaliyet gösteren gruplarda bulunan elemanlar piyade tüfeği, el bombası, roketatar, makinalı tüfek taşımaktadırlar. Sınır hattına yakın faaliyet gösteren elemanlarda ise havan, uçaksavar gibi ağır silahlara da rastlanmaktadır. Silahlı kırsal gruplar telsiz, mobil telefon gibi teknik haberleşme vasıtalarıyla koordine edilmektedirler. Gruplar genelde silah ve mühimmat yönünden sıkıntı yaşamamaktadırlar.
Eylem Çeşitleri ve Biçimi
PKK’nın gerçekleştirdiği eylemler, vur-kaç taktiğine dayalı çete eylemleridir. Örgüt bu eylemleri gerçekleştirmek için pusu, baskın, sabotaj gibi çeşitli metotlar denemektedir. Bugüne kadar gerçekleştirilen eylem çeşitleri yol kesme, araziye çıkma. Güvenlik güçlerine pusu, saldırı, mayınlama, bubi tuzakları oluşturulması. GKK’lara baskın, mensuplarını kaçırma, pusuya düşürme, evlerini bahçelerini yakma, hayvanlarını telef etme, kalabalık gruplarla il, ilçe, köy, mezra baskınları, yine il ve ilçe merkezlerinde süreklilik arz eden bombalama, sabotaj, Karakol baskını, askeri birlik ve karakolları imhaya yönelik eylemler şeklinde olmuştur.
Eylemlerden evvel keşif ve istihbarat yapılarak hedefin kuvvetli ve zayıf yönleri tespit edilmekte ve milis denilen işbirlikçilerin de yardımıyla eylemler gerçekleştirilmektedir.
PKK’NIN SİLAH ENVANTERİ
Geçtiğimiz günlerde terör örgütü sözcüleri, Türk basınında PKK’nın silah envanterinin neden hep yabancı orduların envanterinde görünen silahlardan oluştuğu sorularına ve bu yöndeki kuşkuları üzerine yaptığı açıklamalarda, silahların Kuzey Irak’ta oluşturulan silah pazarlarından edindiğini açıklamıştı.
Aslında bu açıklama doğru değildi. Kuzey Irak’ta bazı sözde müttefik ülkelerin bu silahları zimmet karşılığında PKK’ya verildiğini Türk istihbarat güçleri ortaya çıkarmıştı.
Böylece PKK’nın silahlarının önemli bir miktarını silah pazarından almadığı bizatihi bu ülkelerin bazılarını hibe karşılığı verdiği de ortaya çıkmıştı.
Şimdi aşağıda bu silahların menşeilerine dair bazı bilgileri sizlerle paylaşalım.
TERÖR ÖRGÜTLERİNDEN ELE GEÇİRİLEN SİLAHLARIN ÜLKELERE GÖRE DAĞILIMI
TÜRKİYE’YE YÖNELİK TERÖR ÖRGÜTLERİNİN KULLANDIKLARI SİLAHLARIN MENŞEİ HAKKARİ BÖLGESİNDE TERÖRİSTLERDEN ELE GEÇİRİLEN İTALYA MENŞEİLİ TS-50 A-P MAYIN
TERÖRİSTLERDEN ELE GEÇİRİLEN ABD MENŞEİLİ M-16 PİYADE TÜFEĞİ
TOKAT BÖLGESİNDE TERÖRİSTLERDEN ELE GEÇİRİLE 56-1 27150235 SERİ NUMARALI ÇİN MENŞEİLİ KALAŞNİKOF PİYADE TÜFEĞİ
TOKAT BÖLGESİNDE TERÖRİSTLERDEN ELE GEÇİRİLEN Z 55649 SERİ NUMARALI MACARİSTAN MENŞEİLİ KALAŞNİKOF PİYADE TÜFEĞİ
TERÖRİSTLERDEN ELE GEÇİRİLEN IRAK MENŞEİLİ RPG-16 (AL-NASIRAH) ROKETATAR
SİİRT BÖLGESİNDE TERÖRİSTLERDEN ELE GEÇİRİLEN İTALYA MENŞEİLİ VS-1.6 A-T MAYIN
TOKAT BÖLGESİNDE TERÖRİSTLERDEN ELE GEÇİRİLEN 766179 SERİ NUMARALI RUSYA MENŞEİLİ KALAŞNİKOF PİYADE TÜFEĞİ
PKK’nın envanterindeki diğer silahlarla ilgili bilgileri http://groups.yahoo.com/group/Digi-Security-Turkiye/ adresinde bulabilirsiniz.
BU BİLGİLER acikistihbarat.com SİTESİNDEN ALINMIŞTIR!

TERÖR TEDBİRLERİ

TERÖR TEDBİRLERİ

Herkes Kürt ayırımcılara DIŞ ÜLKELERİN DESTEĞİ’nden söz ediyor!..
Doğrudur!.. Yıllarca Hıristiyan Batı bölgedeki petrole hâkim olmak için, İran yöreyi şiileştirip kontrolüne almak için, Irak su için, Suriye Hatay için Kürtler’i kışkırtıp kışkırtıp üzerimize saldı!.. Hâlâ Avrupa Birliği ülkeleri ile A.B.D. bu yöndeki faaliyetlerine devam ediyor.
Önce bu gerçeği tabii sayarak kabullenmek gerekir!…
Uluslararası siyasette her ülke eline geçen kozu kullanır!.. Biz ise bütün fırsatları kaçırdığımız bir yana, İngiltere’nin, Almanya’nın, hatta Yunanistan’ın böyle davrandığını duyduğumuzda, sanki “bir dostumuzdan kazık yemiş gibi” hayret ediyoruz!..
Bu saflıktan vazgeçmeli, hasımlarımızın niyetlerini iyi anlamalı,davranışlarını dikkatle takip etmeliyiz!..
Sonra da misliyle karşılık vermeliyiz!..
Mesela Fransa Kürtler’i mi destekliyor?.. Biz de KORSİKA AYIRIMCILARI’nı destekleriz!..
Bayan Mitterant Güneydoğu’yu “teftiş”e mi gelmek istiyor?.. Biz daha büyük bir heyeti, ondan önce Korsika’ya gönderip, ada halkına “çektikleri sıkıntının en kısa zamanda son bulması için onların yanında olduğumuzu” belirtir; üstelik “Korsika’daki İnsan Hakları İhlalleri” ile ilgili uzun bir rapor yayınlayabiliriz!..
Adada sürekli “gözlemci” bulundururuz!.. Bunlar orada kuş uçsa bize haber verirler.
ALLAH aşkına bir ülkenin DIŞİŞLERİ TEŞKİLATI, İSTİHBARAT ÖRGÜTLERİ, SİYASİ DANIŞMANLARI, hatta POLİTİKA YAZARLARI bundan başka ne işe yarar ki?..
Mesela ABD Türkiye’ye Cyrus Vence, Abramoviç gibi CIA ajanlarını “Büyük Elçi” diye atayıp, casuslarını “tarihi araştırmalar” yapmak üzere bizim Güneydoğu’ya mı gönderiyor?..
Biz de önce onları tuvalete kadar takibe alır, bölgeye sokmaz; sonra da “Amerikan tarihine meraklı ve kızılderili hayranı” elemanlarımızı ABD’nin dört bir tarafına yollayıp zencisi, İspanyolu, kızılderilisi, ABD hükümeti hakkında ne gibi “iyiniyetler” besliyor öğrenebiliriz!…
Mesela İngiltere Arabistan üzerindeki etkisini devam ettirebilmek için Şeyh Said, Ağrı, Dersim isyanlarından sonra Şırnak’ı mı kışkırtıyor?..
Biz de İrlandalı katoliklerin ne büyük sıkıntılar yaşadığını dünyaya ilan ettiğimiz gibi, Kaddafi misali “insanî” yardımlar ile bu yarayı kaşıyabiliriz!.. İrlanda’ya NGO (Sivil Toplum Kuruluşları” göndeririz!..
Almanya dünyaya 50 yıl önce çektirdiklerini unutup, süper devlet olmaya özenirken TÜRKLER’i harcama hevesine mi kapılmış?..
Almanya’daki 2 milyon TÜRK’ün bütün müslüman yabancıların önderliğini üstlenmesini sağlar, Almanlara kan kusturabiliriz.
Doğu Almanlar’ı Batı, Batı Almanlar’ı da Doğu Almanlar üzerine kışkırtırız!…
Yakıp yıkan nazileri yalnız bırakmaz, hatta onlardan fazlasını yapabilecek çetelerin “ihtiyacı”nı karşılıyabiliriz!..
Almanya’ya çok bağımlı ihracatımızı başka yönlere çevirdikten sonra, ithalatımızı kısabiliriz.
İtalya Artin Apo’yu geri vermiyor, üstelik serbest bırakmaya mı kalkıyor? Onu idamdan kurtardılar, şimdi kurtarmaya hapisten mi kurtarmaya çalışıyorlar?
Biz de onların mallarına boykot uygularız!.. Kuzey İtalya’daki onların bölücüleri irtibata geçer, kendilerini desteklediğimizi söyleriz!..
Maalesef bunları hükümet yapmıyor!.. Ama halk bir seferinde ne güzel boykot uyguladı!.. İtalyanlar’ı tir tir titretti!..
Birleşmiş Milletler, Avrupa Parlamentosu, AB gibi uluslararası arenalarda kürsüye çıkıp ta aleyhimize laf etmeye kalkan her ülke için geçmişte Afrikalılar’a, Kızılderililer’e, Cezayirliler’e, zencilere, Çinliler’e, müslümanlara, hatta kendi halklarına neler yaptıkları hakkında dosya tutup, gerektiğinde fazlasıyla mukabele edebilmeliyiz!..
Avrupa Birliği’nin en kıytırık ülkeleri bile r bize vize mi uyguluyor?.. A.b.D. bizim kırmızı pasahortlu Bakanlarımızı bile sınır kapılarında mı süründürüyor?.. Biz de onların bütün temsilcilerini donlarına kadar arar, saatlerce kuyrukta bekletir, sonra da girdikleri tuvalete kadar kamera koyar, takip ederiz!..
Profumo’dan farkı olmıyan HER ülke politikacılarını izler, metreslerini, homoseksüel ilişkilerini, rüşvet alış-verişlerini tespit edip, fazla konuştukları takdirde siyasi hayatlarını söndürecek “malzeme”yi arada bir kendilerine gösterebilmeliyiz!…
Dünyada siyaset böyle yürüyor!… Biz de öğrenmeliyiz!..
Irak’ta Kürtler bizim arzumuz dışında palazlanıyorsa, biz de TÜRKMENLER’i daha güçlendiririz!..
Elin gavuru ta Almanya’dan teröristlere “sıhhi malzeme” diye roketler, füzeler gönderirken, ABD çekiç gücü “yanlışlıkla” PKK’a yiyecek-giyecek paketleri atarken, bizim burnumuzun dibindeki TÜRKMEN kardeşlerimizi yalnız bırakmamız, ancak gaflet ile vasıflandırılabilir!..
Hele o kendine toprak bulamamış, paçalarını bile toparlamayı beceremiyen Filistinliler, eskiden yaptıkları gibi, Kürt ayırımcıları bir desteklemeye kalksınlar!..
Hiç bir toplantıda bir tek oy bile alamıyacaklarını, TÜRKİYE’de “temsilcilik” ne kelime, vizeyle bile bulunamıyacaklarını, lider bozuntularının kulaklarını çekerek hatırlatırız!…
Burada hemen belirtelim: Bizim beceriksiz politikacılarımız Talabani, Barzani ile resmi ilişkilere girirken, Yaser Arafat’ı “Devlet Reisi” protokolü ile ağırlarken; daha dünün devleti ÖZBEKİSTAN, bu fare suratlı herifi sadece “Filistin Kurtuluş Örgütü’nün başkanı” olarak kabul etmiş, ve bir Dışişleri “memuru” ile karşılamıştır!.. (1994)
İsrail’e gelince, politikasından çok şey öğrenebileceğimiz bu ülke, bir şey almadan karşılığını vermez!..
İsrail’in PKK’yı ve Kuzey Irak’taki Kürt devletini desteklediği kesindir. Çünkü İsrail’de 150.000′den fazla Yahudi Kürdü vardır. Bunların arasından bakanlar bile çıkmıştır. Barzani aslında bir Yahudi Kürdü’dür. Peşmergelerini israil ajanları eğitir… Bu ajanlar zaman zaman TÜRKMEN liderlere suikatler düzenlerler. Ayrıca Irak bir daha güçlenip te İsrail’e saldırmasın diye 2003 Amerikan işgâlinden sonra 150′den fazla pilot, 200′den fazla profesör ve 150 kadar dinî lider öldürmüşlerdir!.. Yahudiler gerçekten çok zalim insanlardır!..
Ancak gerektiğinde zalimler, mazlumlardan daha çok işe yarar. İsrail’e TÜRKİYE ile dost olmanın Kürtler’le birlik olmaktan daha çok işlerine yarayacağını, tersine Kürt bölücülere yakınlaşmalarının onları TÜRKİYE’nin dostluğunu kaybettireceğini hissettirirsek, değil desteklemek, liderlerini vurmayı bile üstlenebilirler!..
Nitekim Artin Apo’nun yakalanmasında CIA ve Mossad’ın en azından bilgi desteği olduğu anlaşılmıştır!
Unutmamak gerekir ki, İsrail politikası dünyanın en tutarlı, MOSSAD da dünyanın en güçlü istihbarat örgütüdür.
İsrail zaten bu sayede sadece 100 milyon Arab’a, 1 milyar müslümana değil; bütün dünyaya kafa tutabilmektedir… Ama onun da derdi “Arab’a karşı destek”tir!..
Ülkenin güvenliği için, gerekirse o destek dahi verilebilir!..
Son zamanlarda İsrail ile yakınlaşma, bu belirtiğimiz açıdan olmak yerine, Amerikan çıkarlarına, Kürt bölücülüğüne hizmet edecek tarzda olmuştur. Yine de lehimize çevirmek kaabildir.
Velhasıl herkesin bir zayıf noktasını bulup oraya bir dokunmakla, pek çok şeyi halledebiliriz.
Ama bu son derece planlı ve devamlı bir çalışmayı, çok iyi bir tarih ve siyaset eğitimini gerektirir.
PKK lideri Artin Apo’nun yakalanmış olması bizi gevşetmemelidir!.. Bu durum meseleyi çözmek yerine, bizi daha zora sokabilir. Nitekim soktu da!.. Bir defa idam ne kelime, herifi zengin turist gibi 5 yıldızlı otel tarzı bir binada koca bir adayı boşaltarak ağırlamak durumunda kaldık!. Ayrıca Batılılar, “İşte istediğiniz APO’yu verdik. Eh, şimdi siz de Kürtler’e toprak verin!” diye kapımıza dayandılar!
Sadece Kürtler’e mi?.. Kıbrıs’tan sonra, Ermeniler’e Doğu Anadolu’yu, Rumlar’a Doğu Karadeniz’i, ve patrik bozuntusu Bartalameos’a da İstanbul’u vermeye, verdirmeye hazırlanıyorlar!..
Bu da yetmiyormuş gibi, terörü tekrar hızlandırmak için çeşitli baskılarla olağanüstü hal uygulamasını kaldırdılar, terör timlerini dağıttılar, hatta bunların öndegelenlerinin tutuklanmasını sağladılar.
Arkasından af üstüne af çıkarttılar. Ceza ve infaz yasalarını değiştirtiler. Pişmanlık yasası ile içrde olan teröristleri sokağa sandılar. Bunları sadece Avrupa Birliği’Rne girmek için vatanı bile satmaya hazır Tayyip Erdoğan gibi politikacılar değil; Ecevit, Bahçeli sözde sosyalist ve milliyetçi politikacılar yaptılar.
Neticede ne oldu?.. 2005 yılında terör tekrar hortladı. Mayınlar patladı, yollar kesildi ve yüzden fazla güvenlik mensubu şehit oldu.
Bu konuda uyanık ve hazırlık olmak gerekir!.. Asla gevşememek, taviz vermemek şarttır! Türkiye artık her türlü haksız talebe HAYIR demeyi öğrenmelidir!
Öte yandan yurt içinde yapılacak işler de vardır ve bunlar oldukça basittir.
İlk önce terörün tek kaynağının PKK olmadığı bilinmeli, THKP-C başta olmak üzere bütün diğer Kürt bölücü örgütler ile kıyasıya mücadele edilmeli, bunların hapishanelerdeki lider kadrosu mutlaka bertaraf edilmelidir!
Bunun için yasalar tersyüz edilmeli, eskisinden daha da ağır hale getirilmelidir. A.B.D. ve Avrupa’da yeni terör yasaları çıkartılırken, uçaklara çakmak bile sokmak yasaklanırken, bizlerin böyle zıpır yasalarla halkımızı huzur sağlamamız mümkün değildir!.
Şu kaatil APO sür’atle ve adam öldürmüş bütün idam mahkûmu diğer teröristlerle birlikte asılmalıdır!
Türkiye Batı âlemine ve dünyaya güçlü olduğunu ancak böyle kanıtlıyabilir. Bu konuda hiç bir baskı kabul edilmemelidir!
TERÖR “CAN KAYBI” DEMEKTİR!.. DÜZENİN BOZULMASI, HUZURUN KAÇMASI, HERKESİ KORKU SARMASI DEMEKTİR!..
EĞER CAN KAYBEDİLECEKSE, BU MUHAKKAK TERÖRİSTİN CANI OLMALIDIR!..
HALK EVİNİ TERKEDECEĞİNE, TERÖR YANDAŞLARI SÜRGÜN EDİLMELİDİR!…
HALK KORKUSUNDAN SESİNİ KISACAĞINA; TERÖRÜ DESTEKLİYEN YAZAR, ÇİZER, POLİTİKACININ SESİ KESİLMELİDİR!…
BİRİ HAKLARINDAN MAHRUM KALACAKSA; BU, VATANDAŞ DEĞİL, TERÖRİST OLMALIDIR!..
VE NİHAYET SİLAH TAŞIYANLAR TERÖRİSTLER DEĞİL; ASKER, POLİS, DEVLET MEMURU VE KORUCULAR OLMALIDIR!.. HAKİME, SAVCIYA, ÖĞRETMENE, DOĞUDA İŞ YAPAN MÜTEAHHİDE SİLAHI DEVLET VERMELİDİR!.. HEM DE PARASIZ!..
SAKIN OLA Kİ, “NASIL?” DEMESİNLER!.. BUNCA YAKALANAN SİLAH, DEPOLARDA ÇÜRÜYECEĞİNE, MASUMLARIN CANINI KORUMAK İÇİN DAĞITILMALI, TERÖRÜ DESTEKLİYENE TIRNAK ÇAKISI BİLE TAŞITILMAMALIDIR!..
NE 1 MAYISLARDA, NE DE NEVRUZ GÜNLERİNDE ORTALIKTA ÜNİFORMA İLE DOLAŞAN, DÜKKANLARI, OTOMOBİLLERİ TAHRİP EDEN KİMSE KALMAMALIDIR!..
BÖLÜCÜLER DEĞİL İNSANLARA SALDIRMAK: YÜKSEK SESLE KONUŞMAYA BİLE CESARET EDEMEZ HALE GETİRİLMELİDİRLER!
Bu sıraladığımız tedbirlerin 1984-2001 yılları arasında alınması gerekirdi.. Alınmadı!.. Sonuç malum!.. 30.000 yakın insanımız öldü. 100.000 insanımız yaralı, ve ruhen rahatsız bir şekilde olaylardan etkilendi, 1.000.000 insan evinden barkından, işinden aşından oldu. Milyarlarca dolar milli gelir terör uğruna harcandı.
Bunları, ve buna benzer tedbirleri, güneydoğuda yapılan hataları Binbaşı Ahmet Cem Ersever, Tümgeneral Osman Pamukoğlu defalarca dile getirmelerine rağmen politikacılara, hatta kendi üstlerine dinletemediler!..
Hiç değilse bundan sonra gerekenler yapılsın!… Yasalar düzeltilsin…
Ve EĞİTİM!.. Gerçek TARİH, DİL ve SOSYOLOJİ eğitimi!
Yazımızın sonunda KÜRT SOY, BOY, OYMAK ve AŞİRETLER’ini gösteren bir liste vardır.
Bu listede “TÜRKMAN” ve “YÖRÜKAN” olarak yer almış olanlar, her bakımdan TÜRK’türler!.. İhmalden ve coğrafi özelliklerden kürtleşmişlerdir. Bu kişileri kazanmak çok kolaydır.
Aynı şekilde listede olsun olmasın, her türlü DERSİMLİ, ZAZA ve GURMANÇLAR da TÜRK’türler!.. Onlara benliklerini yeniden kazandırmak gerekir. Bunu sağlamak ise o kadar zor değildir.
TÜRK TARİH KURUMU Başkana Prof. Dr. YUSUF HALAÇOĞLU’nun açıklamasına göre, 50 binden fazla aşiretten sadece 2300′ü Kürt, geri kalanı TÜRKMEN aşireti çıkmıştır!.. Bu aşiretler en kısa zamanda açıklanmalı ve herkes gerçek kimliğine kavuşmalı, “kürt” propogandası yapan kişilerin ağzının payı verilmelidir!
Osmanlıca, Türkçe, Sosyoloji, Tarih bölümlerinden mezun olmuş üniversiteli gençlerden hevesli olanları, özel eğitime tabi tutularak 4-5 kişilik ekipler halinde Doğu ve Güneydoğu’ya gönderilmelidirler!..
Bu ekiplerin her biri bir boy veya aşiret üzerinde uzmanlaşmalı; o aşiretin nereden, hangi şartlar altında Doğu’ya gelip yerleştiğini, bütün tarihini, geçmişteki önderlerini, soy-sop ilişkilerini iyice öğrenmelidirler!.. Bu bilgileri o aşiretin içinde yaşıyarak, aşiret mensuplarına sabırla aktarmalı ve inandırmalıdırlar.
Sonra onlara TÜRKÇE eğitim vermelidirler.
Böylece son 500 yılda kürtleşmiş bu insanlar, belki önümüzdeki 50 yıl içinde tekrar Türklüklerini hatırlayıp ayırımcıların hedefi olmaktan kurtulacaklardır!.. Bugün delikanlı olanların torunları dahi kendilerinin TÜRK olduğunu şüphe götürmez bir biçimde öğrenecekler ve bir daha unutmıyacaklardır!
Sabırla, yılmadan, bıkmadan uğraşmak şarttır.
Elbetteki bu 50 yıl içinde ekipler değişecek, yenileri görevlerine daha inançla, daha tecrübeli olarak sarılacaklardır.
Bu gibi konularda “silahsız muhataplar” ile sağlanacak “çözüm” işte ancak böyle olur!..
Yoksa başkalarının silahla almak istedikleri hakkı onlara çarpışmadan vermek, “siyasi çözüm” falan değildir!.. O kişileri daha arsız, daha saldırgan, daha küstah yapar!..
Osmanlı Devleti her isteneni verdiği halde batmaktan kurtulamamıştır. Bundan ders almak gerekir!..
BU KONUDA DEMOKRASİ SÖKMEZ!.. ELİNE TABANCA ALMIŞ BİRİNE, FİKİRLE LAFLA KARŞI KOYAMAZSIN!..
SENİN SİLAHIN MUTLAKA ONUNKİNDEN GÜÇLÜ OLMALI, VE MUTLAKA ONUNKİNDEN ÖNCE PATLAMALIDIR!..
SENİN OYUNUN ONUNKİNDEN BASKIN ÇIKMALIDIR!..
GÜÇLÜ DEVLET ÖYLE YAPAR!.. TERÖRÜ DE ANCAK GÜÇLÜ DEVLET ÖNLER!..
GERİSİ LÂF-U GÜZAFTIR!..

TERÖR TEDBİRLERİ – 2

Özal’dan itibaren süregelen (SHP, ANAP, ve AKP) o ihanet dolu politikasını hararetle destekliyen Batılılar da, onlara âlet olan Kürt ayırımcılar da BOŞUNA HEVESLENİYORLAR!..
TÜRKİYE’den değil toprak, yaprak koparmaları bile mümkün değil!..
Bir düşünün… Türkiye’den kopup ta daha iyi duruma gelebilen, Türkiye’den kopup savaşa girmeyen, Türkiye’den kopup ta bize sığınmayan, ayrıldığına gizli de olsa pişmanlık duymayan ülke var mı?..
Bulgaristan, Yunanistan, Romanya, Suriye, Irak, Arabistan, Lübnan, Filistin, Ürdün hep bizden kopmanın ızdırabını en az bir harp daha yaşıyarak tattılar… Bizden ayrıldılar ama hep başkalarının uşağı oldular.
Hele Yugoslavya ile Arnavutluk?.. Kendi içinde, birbirleriyle savaşıp perişan olmadılar mı? Bütün bu ülkelerdeki sütü bozuklar kendi soyundan kızları kaçırıp başka ülkelere seks kölesi olarak satmadılar mı?
TÜRKLER’in yanısıra, Kürt asıllı kardeşlerimiz de bu gerçeği görerek, aralarına sızan yabancı uşaklarına bölgeyi SÖMÜRGE yapma imkânını asla vermemeleri gerekir!
Aslında Abdullah Öcalan takma adlı ARTİN AGOPYAN’ın yakalanmış olması, örgütün dağıtılması, terörün tam olarak durdurulması için büyük fırsattı.
Yapılması gereken sadece onun ağzından hangi yabancı ülkelerden nasıl destek gördüğünü, ülke içinde kimlerle işbirliği yaptığını öğrenmek değildi!..
Örgütün bütün mâlî kaynaklarına el konularak yurda getirilmesini sağlamaktı.
Tamamen Apo Agopyan’ın kontrolünde bulunan, büyük kısmının İsviçre bankalarında olduğunu tahmin ettiğimiz örgütün para stoğunun kendisinden şifreler alınarak yurda getirilmesi, örgüte Apo’nun yakalanmasından daha büyük bir darbe indirecekti.
Ama iş orada bitmeyecekti!… bitmez!..
Pek çok kimsenin sandığı gibi, terör sadece Apo’dan kaynaklanmamaktadır. Türkiye’deki Kürt aşiretleri birbirinden farklı olduğu için her birinin ayrı örgütü vardır.
Mesela Tunceli havalisi THKP-C’ye bağlıdır… Ve bu örgüt PKK’dan daha eğitimlidir. İstanbul’da yuvalanmıştır. Her 1 Mayıs’ta üniformalar giyerek gösteriler, yürüyüşler düzenler. Gaziosmanpaşa, Ümraniye gibi gecekondu semtlerini elinde tutar. Liderlerinin bir kısmı hapiste de olsa, medya ve aydınlarımız sayesinde kendilerine bir şey yapılamaz… ve bu caniler hapishaneden eylem planlarlar. Özdemir Sabancı’yı da böyle öldürmüşlerdir.
Bu konuda yapılması gereken, Ömer Topal gibi kumarhaneci ve bölücü heriflerin kaatillerinin peşine düşmek değil; Asala’yı tepelemiş kişileri, özel tim mensuplarını deşifre etmek değil; bu canileri tümünü bertaraf etmektir!..
Artin Apo’nun yakalanmasından sonra dağdaki, bağdaki, şehirlerdeki teröristlere son bir “teslim ol” hakkı tanınmalı, teslim olanların dışındaki bütün teröristler yok edilmeli idi! Terör ancak o zaman önlenmiş olurdu! Bu yapılmadı!.. Yakalananlar asılmalı idi, bu da yapılmadı!.. Destek verenlerin elleri kolları kırılmalı, bütün imkânları elinden alınmalı idi, bu da yapılmadı! Tersine, sanki her şey yolunda imiş gibi, tamamen suçlular lehine kararlar çıkartıldı, hasiphaneler 5 yıldızlı otel seviyesine çıkarılıp bu canilere tahsis edildi.

Şunu kabul etmek gerekir ki, terörü önlemenin ilk şartı , idam cezalarının sür’atle uygulamaya konmasıdır!..
Masumları kurşunlamak, sonra getirip elektrik direğine asmak, Çetinkaya mağazasında olduğu gibi çoluk çocuğun üzerine benzin döküp yakmak, kalabalık yerlere bomba koyup topu katliam yapmak, ayırımcı teröristlerin göz korkutma metodudur.
Teröristlerin gözünü korkutmanın yolu ise, suçlulara verilecek olan İDAM cezasıdır!..
Öyleyse Özal’ın beklettiklerinden başlıyarak verilmiş olan tüm İDAM CEZALARI en kısa zamanda UYGULANMALIDIR!..
ADAM ÖLDÜREN CANİLERE MUTLAKA İDAM CEZASI VERİLMELİDİR!..
DEVLET GÜÇLERİNE SİLAHLA KARŞI KOYANLAR, İSE ANINDA İMHA EDİLMELİDİR!..
Bu İDAM CEZASI konusunda bizim “aydın”larımız çifte standart uygular. Sivas olaylarında 39 kişinin ölmesine rağmen suçlular 15 yıla mahkûm oldu diye çok sinirlendiler ve idam edilmeleri için gösteri yaptılar.
Bizce haklı idiler!..
Ancak aynı kişiler Çetinkaya mağazasında çoluk çocuğu yakan teröristlerin idamı istenince, “idam cezasının çağdışı” olduğundan dem vurmuşlardı!.. Hatta “genel af” istediler… Hâlâ isterler!..
Yani anlayış “onları asalım, bizimkileri salalım”dır!..
Biz cana kıyan, vatana hiyanet eden ve çocuklara tecavüz eden herkesin idamını savunuruz… Kendi oğlumuz dahi olsa!..
Öte yandan, İSLAMİYET’te intihar eden kişi ile, yol kesen eşkiyanın cenaze namazı kılınmaz!..
Bütün tavırları ile dine karşı çıkan, yol kesen, araç soyan, adam öldüren bu eşkiyaların cesetleri ailelerine asla verilmemelidir!..
Böylece bu dinsiz teröristlerin, kılınmaması gereken “cenaze namazı”nı bahane ederek, propoganda ve gösteri yapmaları önlenmelidir.
Ayrıca şimdiye kadar belirli yerlere gömülmüş olan ve bir ziyaretgâh haline getirilmeye çalışılan cani mezarları, bilinmeyen yerlere nakledilerek bu oyun da boşa çıkarılmalıdır!..
Şehitlerine doğru dürüst ziyaretgâh yapamamış hükûmetimizin, eşkiyaya bu imkânı tanıması, yüzkarasıdır!..
Hayatta iken bedenlerini bu ülkenin ekmeği ile besledikleri halde, halkına kan kusturan, etmediği kötülüğü bırakmıyan ve bir nebze dahi hayrı dokunmamış olan bu canilerin, hiç değilse cesetlerinden yararlanmalıdır!…
Hastalar organ bekliyor, Devlet organ bağışını teşvik için akla gelen her yolu deniyor. Doktorlar ihtiyaçları olduğu için hastanede ölen masum vatandaşların kornealarını, böbreklerini çalıyor… Bu canilerin bedenlerinden yararlanmak hiç kimsenin aklına gelmiyor!..
Olmaz böyle şey!
Bu teröristlerin şehirde veya dağda vurulanlarından göz, kalp, böbrek, karaciğer, damar, ilik, kemik gibi işe yarar organlar alınmalı ve ihtiyacı olan kişilere nakil amacıyla kullanılmalıdır!..
Geriye kalan leşleri ise bilinmeyen yerlere topluca gömülmelidir!.
Böylece bu teröristler hiç değilse öldükleri zaman bir işe yarıyacak; TÜRK Devleti’ne, milletine ve ülkesine olan borçlarının bir kısmını ödemiş olacaklardır!
Aynı derecede caydırıcı bir tedbir de okul, ev, araç yakarak Devlet’e ve kişilere zarar veren militanları; verdikleri zararı da ödemeye mahkûm etmektir. Eğer kendi malları bu zararı karşılamaya yetmiyorsa, aile mallarına el konmalıdır!..
Yine yetmiyorsa hapis cezası arttırılmalı, bu süre sırasında ağır işlerde çalıştırılmalıdırlar!.. Ağır hapis ile hapis arasında mutlaka bariz bir fark olmalıdır!
Dünyanın hiç bir ülkesinde mahkûmlar millet kesesinden beslenmez!.. Mutlaka çalıştırılır, en azından masrafları çıkartılır!..
Aksi takdirde hapis cezası lüks otelde tatile dönüşür!.. Bizde maalesef o hale gelmiştir. Bu durum mutlaka değişmelidir!..
Ayrıca soyguncu ve kaatil militanları kesin bir tavırla lânetlemiyen aileleri, bütün fertleri ile birlikte sürgün, hatta sınırdışı edilmelidir!.. Büyük şehirlerde olay çıkaranların gecekonduları yıkılmalı, aileleri köylerine, bir daha ayrılmamak ve her gün jandarmaya tekmil vermek kaydıyla sürgün edilmelidir! Bunların mallarına el konulmalı, ve terör olaylarından zarar gören, yakını ölen, kendisi yaralanan, malı mülkü zarar görmüş olanlara dağıtılmalıdır.
Bu ve buna benzer tedbirler, halk arasında yarattığı dehşet ve terörle “destekleniyormuş” görünümü veren bütün bölücü örgütlerin, hiç de desteklenmediğini gösterecektir.
1969-1980, 1984-1993, 1997-2007 arasında cereyan eden olaylar bir ayaklanma değil; terörist hareketlerdir. Halkın dışında o il ve ilçeden olmayan kişilerin yürüttüğü saldırı ve sabotaj eylemleri olarak ortaya çıkmıştır.
Burada itiraz etmek istediğimiz bir husus var… Bundan 100 yıl önce Sultan Abdülhamit, doğulu aşiretlerden oluşturduğu alaylara Kafkas kiyafetleri giydirerek görevlendirmiştir… Halbuki günümüzde DEVLET’in maaş ödediği korucular “Kürt askeri peşmerge” intibaını verecek kıyafetler taşımaktadır.
Bu kişiler göreve alınırken bu mahalli giysilerden arındırılmamaktadırlar… Bu tuhaf kılık, onların Anadolu’nun diğer insanlarıyla kaynaşmasına engel teşkil etmektedir.
Aslında 1988′den itibaren ülkemize sığınan Kuzey Iraklıların bu kıyafetlerden arındırılması, liderlerinin geri plana çekilip TÜRK yetkililerin denetimine verilmesi gerekirdi!.. Bu yapılmadığı için yardım ettiğimiz bu kişiler Kürt meselesinin daha büyümesine yol açmışlardır. Doğuda bir kısım insanların “kürt” diye nitelenebilecek bir kıyafete bürünmesine, Iraklı peşmergelere benzemesine izin verilmemelidir.
Her halükarda DEVLET otorite ve gücünün, teröristinkinden daha etkili olması şarttır!.. Halkın da bunun böyle olduğunu hissetmesi şarttır!
VE YİNE KESİN OLARAK BELİRTELİM Kİ, HİÇ BİR YABANCI DEVLET VEYA KURULUŞUN BİZİM MAHKEME KARARLARIMIZI ELEŞTİRMESİ, HAPİSHANELERİMİZİ TEFTİŞE GELMESİ, BÖLÜCÜ KURULUŞLARLA TEMASA GEÇMESİ, PARA YARDIMINDA BULUNMASI KABUL EDİLEMEZ!.. BUNLARA ASLA FIRSAT VERİLMEMELİDİR!..
TERÖR ANCAK GÜÇLÜ DEVLET İLE, KARARLI TEDBİRLER İLE ÖNLENİR!..
YABANCILARIN NASİHATLERİ, ONLARA YARANMAK İÇİN ALINAN “KİBAR” TEDBİRLER İLE DEĞİL!

TERÖR TEDBİRLERİ – 3  

Kürt ayırımcılık faaliyetini hezimete uğratacak tutum şöyle olmalıdır:
- Bölgede görev yapacak devlet elemanları hassasiyetle seçilmeli ve mutlaka 3 aylık yoğun bir kurstan geçirilerek “Kürt meselesi”nin gerçekte “Şark Meselesi” olduğu anlatılmalı, bölge halkının içinden kendini Kürt saymıyanların çoğunluğu oluşturduğu belirtilmeli, kendini kürt sayanların da düştüğü yanılgılar konusunda bilgi verilmelidir. Validen odacıya kadar her Devlet memuru, generalinden onbaşısına kadar her asker, muhatabına Kürt ve TÜRK ayırımının sun’i olduğunu anlatacak düzeyde eğitilmelidir.
- Ayrıca bu kişiler yeni düşmanlıklara yol açmamak için TÜRK Devleti’ne gönülden bağlı, tarafsız, korkudan susan veya teröriste yardım etmek zorunda kalanlar ile, gerçek terörist ve destekçilerini ayırd edebilecek duruma getirilmelidirler. Birinci gruptan bir tek fert bile fire vermemek için, son derece dikkatli davranmanın yanısıra, ikinci hasım gruptan taraftar kazanmak için her türlü çaba gösterilmelidir.
Bundan kastımız şudur: Bölge halkının neredeyse tümü, “haysiyet kırıcı, aşağılayan davranışlar”dan şikâyet etmektedir!.. Bir insanı aşağıladınız mı, onu karşı tarafa itersiniz. Kendini sizden saymaz!.. O yüzden teröriste bile, “Yahu, sen bizdensin. Nasıl oldu da, böyle ayrı düştün?” tarzında yaklaşılmalıdır. İflâh olmazsa, o başka!..
- Öte yandan eli silahlı, gözü dönmüş, câni ruhlu militanlar ile, iflah olmaz destekçilerine karşı sert tavır alınmalı, militanlar yok edilmeli, destekçiler ise ülke dışına sürülmelidir.
Halbuki şimdi tam tersi yapılmatadır. Avrupa Birliği ve Amerika’dan gelen baskılar ile silahlı militanlar misafir gibi ağırlanmakta, terör destekçilerinin her türlü hainliğine göz yumulmakta; ama arada kalan masum halk ezilmektedir. Bundan mutlaka vazgeçilmelidir.
- Şehirleşme, Kürtlüğün sonudur!.. Göçebe ve köy hayatı sona erince, Kürtlük de kaybolacaktır. Bu yüzden bölgede şehirleşmiş Gaziantep, Elazığ, Diyarbakır gibi nisbeten düzenli şehir hayatı olan yörelerin halkı, Kürtçülükten uzak durmaya müsaittir. Onları kışkırtan sürekli ziyaret edip bölücülere para dağıtan Batılılar ile, hain ruhlu politikacılardır. Mesut Yılmaz gider, “Avrupa Birliği’nin yolu Diyarbakır’dan geçer,” der…. Ne demek bu?.. Niye Muğla’dan, Afyon’dan, Denizli’den, Erzurum’dan değil de, Diyarbakır’dan geçiyormuş?.. Tayyip Erdoğan gider, “Kürt sorunu benim sorunum,” der… Demekki TÜRK sorunu beyimizin sorunu değil!.. Kıbrıs sorunu, Ege sorunu, milletin ekmek sorunu beyimizin sorunu değil; ama Kürt sorunu onun sorunu imiş!.. İşte bunlar Diyarbakır halkının zihnini karıştırmaktadır.
Aşağıdaki tedbirler terörün il ve ilçelerde etkili olduğu, devlet binalarının saldırıya uğradığı 1984-1994 dönemi için yazılmıştır. Benzer olaylar yaşandığı takdirde göz önünde tutulması, uygulanması gerekir:
- Batman, Şırnak, Hakkâri gibi, “adı il, kendi köy” bölgelerde terör ve Kürtçülük için alabildiğine açık alanlardır. Ayrıca buraların nüfusu sürekli çevre köylerden terör sebebiyle göç edenler ile artmakta, yeni gelenler militanların pençesine düşmekte, onların dediklerini korku belâsına yapmak zorunda kalmaktadırlar.
- Bu durum önlenmelidir!.. Yeni yerleşim birimleri düzenli kurulmalı, devlet denetimi ve karakol savunması içine alınmalı, gerekirse çevresi duvar veya tel örgü ile sarılarak giriş çıkışlar kontrola alınmalıdır. Köy koruculuğu iyi bir sistemdir ama islah edilmelidir. Silahlı kişilerin zulüm yapmasına, birbirleriyle çatışmasına ve haraç almasına izin verilmemelidir. Ayrıca tüm devlet memurları, müteahhitler silahlandırılmalı, bunların ve korucuların dışında kalanların tümünden silah toplanmalı; yalnız ve yalnız Devlet safında olduğunu ispat edenlere bu hak tanınmalıdır. Okul, Devlet dairesi, fabrika, depo gibi tesisler bir araya toplanmalı, yüksek ve kalın duvarlar ile taciz atışlarından, tel örgülerle sızma ve saldırılardan, nöbetçiler ile de âni baskınlardan korunmalıdır.
- Yörede işsizlik olduğu bir vakıadır. İşsizlerin arasında Devlet’e hizmete hazır olanlar mutlaka tesbit edilip, işler onlara verilmeli, koruma görevine alınmalıdır. Böylece tereddüt içinde olan kesim de bu imkânlardan yararlanmak için safını belli edecek, ayrıca tehditlerden korunabilecektir. Gerekirse şehir ve kasabalarda mahalle içinde istimlâk veya müsadere yoluyla olay çıkarmaya yatkın olanlar uzaklaştırılmalı, sükünet içinde yaşamak isteyenler bir araya toplanmalıdır. Destekçi ve potansiyel militanların aileleri de bir araya toplanarak denetim altına alınmalı, sık sık arama, görevden uzaklaştırma, gözaltına alma ile gözü yıldırılmalıdır. Olaylara karışanlar, aileleri ile birlikte göç ettikleri köylere geri gönderilmeli, ve orada her gün jandarmaya tekmil verme zorunluğuna tâbi tutulmalıdır!
- Terörden kaçan Kürt nüfusun boşaltığı yerlere ülkemize göç eden BALKAN ve RUSYA TÜRKLERİ, bilhassa MESKETLER ile AFGAN TÜRKLERİ yerleştirilmeli ve onlara silah vererek kendilerini korumaları sağlanmalıdır. Böylece Kürdistan iddiası da Ermenistan, Kilikya, Pontus devleti iddiaları gibi ortadan kalkacaktır. Bu iskân Yunan ve Bulgarlar’ın yaptığı gibi zorla değil, göçeden insanların boşalttığı bölgelere yapılacağından halkın ve dış dünyanın tepkisini çekme ihtimali de yoktur.
- Ayırımcıların Kürtlere izafe ettiği Alevilik, Yezidilik, Süryanilik, Keldanilik, Asurilik, Zaza, Kırmanç, Nevruz, Kawa, Cemşid, Feridun, Eba
Müslim-i Horasani, Selahaddin Eyyübi, İdris Bitlisi gibi kavram ve kişilerin esas niteliğini ortaya koymak ve artık bu tartışmalara son vermek gerekir… Biz bunları uzun uzun anlattık. Doğu’da bu bilgilere vakıf kişiler görev almalı ve bölge halkını bu konularda eğitmelidir.
- Sadece asker ve polisler değil, eşkiyaya karşı silah kuşanan, hatta direnip evini barkını terketmiyen kişiler de hayatlarını feda ettiklerinde ŞEHİT sayılır. Bu böylece kabul edilmeli, ve ölenlerin arkada bıraktıklarına mutlaka sahip çıkılmalı, gerekirse eşkiya ve destekçi ailelerin müsadere edilen malları bu kişilere dağıtılmalıdır. Ayrıca, bölücüler tarafından tehdit edilen, saldırıya uğrayan kişiler ile onlarla çarpışmaya giren polis, jandarma ve askerler hiç bir şekilde mahkemelerde süründürülmemeli, hepsi “nefsi müdafaa”dan derhal beraat etmeli veya dava dahi açılmamalıdır!
Kürtçe’nin bir dil olduğu, Hint-Avrupai özellikler taşıdığı, Fars dili ile akrabalığı son asırda Batılı ve Rus yazarlar tarafından ortaya atılmış bir iddiadır… 1980′den sonra da Kürtçe’nin müstakil bir dil olduğu öne sürülmeye başlanmıştır… Halbuki 15-18. asırda bilhassa Batılı seyyahlarca yazılan eserlerde Kürtçe’nin TÜRKÇE-Arapça-Farsça kelimelerin yığılmasıyla meydana gelmiş, tutarlı dil kuralları olmayan bir ağız olduğu belirtilmekteydi. Bu görüşü savunan tarafsız ve önyargısız Batılı dilciler hâlâ da vardır.
Doğudaki aşiret ağızlarının Kürtçe’nin lehçeleri olduğu yolunda çalışmalar yapılmakta, Kürtçe’yi bir eğitim dili haline getirmek için sözlükler yayınlanmakta, hatta ilkokul kitapları basılmaktadır. Ancak Zazaca’nın dil yapısı ve kelime haznesinin çok farklı oluşu, Kürt ayırımcıların önündeki en büyük engeldir. Bunun dışındaki aşiret ağızlarını birleştirmekte büyük gayret sarfetmektedirler. Zazalar ise Kırmançlar’dan sonraki en kalabalık gruptur. Ayırımcılar Zazalar olmadıkça Kürt birliğinin sağlanamıyacağını biliyorlar.
Bütün bu çalışmalara rağmen hâlâ hiç bir TÜRKİYE Kürdü, TÜRKÇE’den yararlanmadan mektup dahi yazamaz. Kürtçü dergiler dahi seslendikleri kesime Kürtçe ders verme ihtiyacı duyar. Ne tuhaftır ki, bölücü ve ayırımcı Kürtçülük üzerine yazılan bütün kitap ve makaleler TÜRKÇE’dir.
Aslında TÜRKÇE ile doğu aşiret ağızları arasındaki uçurum, İnönü döneminde azgınlaşan “öz Türkçeleştirme” akımı ile meydana gelmiştir. Doğu ve Batı TÜRKİYE’nin ortak dilini meydana getiren OSMANLI TÜRKÇESİ’ndeki Arapça ve Farsça kelimelerin yerine uyduruk ve Batı kökenli kelimeler konunca, eğitilmiş ve eğitilmemiş halkın dili birbirinden kopmuştur.
Batılıların ülkemizdeki uşaklarına benimsettikleri bu yozlaştırma akımının sonucu, sadece Doğu insanımızla aramıza mesafe girmesi değil; Orta Asya’daki soydaşlarımızdan tamamen kopmamız olmuştur. 1940′larda Nurullah Ataç’ın başını çektiği bu akımın, 50 yıl sonra bağımsız olan ASYA TÜRKLERİ’nin dilini anlayamadığımız görülünce, “öz Türkçecilik” olmadığı, bize benliğimizi kaybettirdiği ortaya çıkmıştır!
ASYA TÜRKLERİ ile anlaşabilmek için bizim tekrar o eski kelimelere önem vermemizin büyük yararı olacak, böylece müşterek bir edebiyat doğacaktır. Bu gelişme bizim Doğu insanımızla da yakınlaşmamızı sağlıyacaktır. Çünkü doğulu TÜRK te, Kürt te, sözde aydınlarımızın gevelediklerini anlamakta zorlanmakta, hele Edebiyat diye yutturulmaya çalışılan roman, hikâye ve şiirler adeta yabancı bir dil gibi görünmektedir.
Doğu’daki Kürt olduğu söylenen aşiretlerin dili, kelime haznesi itibariyle İran ve Irak’takilerden büyük farklılık gösterir. Bunlar diğer ülkelerdeki kendi uzantılarından da farklı bir dil kullanırlar. Bu farklılık dört büyük lehçe diye sayılan Soranı, Kurmançi, Luri ve Zazaki’nin getirdiği farklılıklarla ilgili bir husus olarak ta kalmaz. Elazığ’da oturan ve Ankara’da okuyan bir üniversite öğrencisinin çok doğru olarak belirttiği gibi, “yanyana iki köy bile bazen birbirini anlamaz”.
Bugün ayırımcı Kürt teorisyenler, Anadolu Kürtçesi’ndeki çoğunluğu teşkil eden TÜRKÇE kelimeleri atarak, yerine daha çok Arapça’ya dayalı Süryanice kelimeler koymaktadırlar. Bu, Anadolu’nun dağlı aşiretleri arasına daha büyük farklılıklar getirecek, onları geçmişlerinden koparacaktır. Halbuki Anadolu insanının hangi aşiretten olursa olsun, ortak anlaşma aracı TÜRKÇE olmuştur. Bu gerçek diğer ASYA TÜRKLERİ içinde varittir. 1980′lerden sonra sıklaşan ASYA TÜRKLERİ kongre, seminer, sempozyumlarında Kırgızca, Kazakça, Azerice, Uygurca konuşanlar birbirlerini anlıyamazken; ANADOLU TÜRKÇESİ konuşulduğunda hepsi anlıyabilmektedir. Çoğu toplantıda bu tercih edilmekte ve bütün delegeler Anadolu ağzıyla konuşmaktadır.
Kürt ağzını dejenere etmek, bilhassa Avrupa’ya yerleşmiş ve Batılı devletlerin teşviki ve dernek-enstitü gibi sözde bilimsel kurumlar aracılığıyla yürütülmektedir. Bu ülkelerde yaşıyan ve kendini Kürt sayan genç nesil, oturduğu ülkenin dili ile bu uydurma Kürtçe arasında bocalamakta ve gittikçe meramını anlatamaz hale gelmektedir. Hem onları, hem de ülkemizdeki “sen Kürt’sün” denilerek bizden kopartılmak istenen insanları kurtarmak için dil ve tarih uzmanlarımız “Kürt” ağızları üzerine çalışmalar yapmalı ve gerçeği ortaya çıkarmalıdırlar. Bun konuda Türk Tarih ve Dil Kurumu’nda önemli çalışmalar yapılmış ve yayınlanmıştır. Ancak yeterli değildir.
Hem Orta Asya, hem de Macaristan’da geçmişte bir Kürt oymağı yaşamasına rağmen, oralarda bir Kürt dili görmüyoruz. Demek ki, bu insanlar bağlı bulundukları TURANÎ ırkın dilini konuşuyorlardı.
Batılılar, bir yandan Kürtlerin TÜRKLER’den ayrı bir ırk olduğunu yaymaya çalışırken, bir yandan da ilerde kullanmak amacıyla, Zazaların ayrı bir millet olduğunu öne süren teoriler geliştirmektedirler. Kürtçe’nin TÜRKÇE’den farklı olduğu iddialarının yanısıra, Zazaca’nın da Kürtçe’den farklı olduğunu ortaya koyan çalışmalar içindedirler. Amaç Kürtler’i ayrı bir devlet olarak TÜRKİYE’den kopardıktan sonra, onu da Kürtler ve Zazalar diye bölmektir.
Böylece bölgeyi daha kolay idare edebileceklerini, TÜRKLER’i, Kürtleri, Zazaları, bölgenin diğer insanları olan Acem ve Arapları birbirleri ile yumurta gibi tokuşturarak zayıflatacaklarını düşünüyorlar.
Daha şimdiden Kürt olmadıklarını ifade eden ve Zazacılık güden Ayre ve Piya adlı dergiler vardır.
Bölücülerin tüm iddiaların rağmen kendini Kürt sayan vatandaşlarımızın nüfusa oranı %6′yı, bunların arasında hiç TÜRKÇE bilmeyenlerin oranı
%1′i bile bulmaz. Ayrıca tümüne Kürt denen bölge insanlarının büyük çoğunluğu (4000 Süryani, 2000 Yezidi, ve Ermeni’nin dışında hepsi) müslümandır. Doğu’daki TÜRK boylarının çoğu Sünni Hanefi, Kürt sayılanların büyük çoğunluğu da sünni Şafi’dir. Tunceli ve Diyarbakır’da kendilerinin Kürt olduğunu kabul etmeyen alevi yurttaşlarımız vardır ki, onları da TİKKO adlı ayırımcı terörist örgüt Kürt grubuna dahil etmeye çalışmaktadır.
Ne var ki, ne alevilik, ne de Şafilik Kürt özelliğidir. Anadolu’nun hemen her yerinde aleviler olduğu gibi, aleviler kendilerini hep Ahmed Yesevi, Hacı Bektaşı Veli, Pir Sultan Abdal gibi TÜRK liderlere bağlarlar. Zaza alevilerinden TÜRKÇE bilmeyenleri dahi, TÜRKÇE dua ederler. Şafiliğe gelince, ÇEÇEN boyu TÜRKLER de Şafidir.
Doğu Anadolu alevilerinin Kur’an’dan ve ibadetlerden uzaklaşmış olmasının sebebi de, İnönü döneminden beri bölgenin dini ve milli eğitiminin ihmal edimiş olmasıdır.
Batılılar bu farklılıkları ve cahilliği kullanarak hem ayırımcılık hem de hıristiyanlık propogandası yapmaktadırlar. Bölgede 1989′da çıkmaya başlıyan Yeni Yaklaşım dergisi ile ücretsiz dağıtılan “İsa Kürtleri Çağırıyor” broşürü, hep bu amacı gütmektedir. Mardin’de, Diyarbakır’da kiliseler açılmış, misyonerler fing atmaktadırlar!. Yabancı vakıflar “kürt” belediyelere kesenin ağzını açmış, paralar dağıtmaktadırlar.
Bir başka tehlikede İslamcılık maskesi altında yapılan ayırımcı Kürtçülüktür. Görünüşe göre en etkili olan PİK (Kürdistan İslam Partisi)dir. Ayrıca İran etkisinde olduğu söylenen Hizbullah, ve kendini “dünyanın tek gerçek İslami grubu” sayan fanatik İBDA-C vardır. PİK’in yayın organı Cudi dergisi, Hizbullah’ınki Yeryüzü, İBDA-C’ninki ise Taraf ve Ak-Zuhur dergileridir.
Müslüman geçinen bütün bu gruplar bira satan tekel büfelerine, Ramazan’da oruç yiyenlere saldırırlar ama; uyuşturucu kaçakçılığı, zorla haraç almak en büyük mali kaynaklarını teşkil eder. Aslında müslümanlara eziyet eden eşkiyadan başka şey değillerdir!..
Bölgede okur-yazarlık oranı %70′nin altındadır. Kadınların büyük çoğunluğu okuma yazma bilmez. Konuşulan TÜRKÇE’yi anlamalarında zorluk çekmelerinin temelinde bu yatar. Onun için okulda, camide, radyo ve televizyonda konuşulanları tam anlıyamazlar. Ancak bu durum süratle değişmektedir. TÜRKÇE’nin bölgede yaygınlaşması, halkın hoşlandığı türkü ve arabesk parçalar ile filmlerin yayınının arttırılması ile önlenemez hale gelecektir.
Bölgeye milyarlar sarfedilerek okul ve devlet dairesi yapılmış, ancak terör dolayısiyle bunlar ya yakılmış, ya da kapatılmak zorunda kalmıştır. Özellikle okullar yerleşim merkezlerine yakın, ancak ayrı yerlerde yatılı olarak kurulmalı, askeri birliklerce korunmalı ve öğrencilere TÜRK milli görüşünü benimsetecek bir eğitim, hatta bir meslek kazandırılmalıdır. Art niyetli öğrencilerin bunların arasına karışıp hem öğrenciyi, hem de öğretmeni tehdit ederek ayırımcı militan yetiştirmeleri, müfredatı bir kenara bırakıp Kürtçülük eğitimi yapmaları mutlaka önlenmelidir.
Bu arada sağlık problemi, su ve tuvalet ihtiyacının karşılanması ile çözülmelidir. Okulların %50′sinde tuvalet yoktur. Akar su yoktur. Dolayısiyle bulaşıcı hastalık tehlikesi çoktur.
Din dersleri programlanına Şafi ve Alevi prensipler de konulmalı, mezhepleri birbirine yaklaştırıcı noktalar işlenmelidir. Kürt medreseleri diye bilinen, veyeraltında faaliyet gösteren irtica yuvalarının ocağına mutlaka incir ağacı dikilmelidir. Bunlar tamamen ortadan kaldırılmalıdır. Sadece doğuda değil, bütün okullarda halkın inançlarına ters düşebilecek konular ölçülü işlenmelidir. Mesela Darvin nazariyesi bilimsel bir gerçek gibi değil, bir teori gibi, Âdem inancının yanısıra anlatılmalı, böylece devlete yönebilecek tepkiler önlenebilmelidir. Laik devlet, “dinsiz devlet” hatta “kâfir devlet” ithamlarını azaltacak bir tavır benimsenmelidir.
Doğuya gönderilecek görevliler mutlaka inançlı, istekli, dürüst ve iyi eğitilmiş olmalıdır. Bu kişiler önceden planlı bir şekilde 3-6 ay süreli kurslar ile yetiştirilmeli, dini, tarihi konular yanısıra dil açısından da eğitilmelidir. Böylece TÜRKÇE götürecekleri devlet hizmetini, etraflarında ve arkalarından konuşulan Kürtçe’yi de anlıyarak ve gerektiğinde teröristlerin yaptığı propogandanın karşıtını Kürtçe yaparak desteklemelidirler. Çok iyi bir silah eğitimi görmeli, ve mutlaka biri evlerinde olmak üzere çifte silah taşımalıdırlar. Bu kişilere ayrıca ilk yardım, yangın söndürme eğitimi ve malzemesi de verilmeli, kaldıkları lojman ve evleri gerektiğinde birer kale haline getirmeleri için gerekli malzeme sağlanmalıdır. Devlet mutlaka doğuda terkedilen yerler ve gerekli gördüğü stratejik mevkiler için istimlâka gitmeli ve devlet binalarının lojman ve okullarının etrafında güvenlik mesafesi bırakacak tedbirleri almalıdır.
TÜRKİYE Cumhuriyeti ve onu kuran halkın kültürü, munhasıran herhangi bir TÜRK boyuna ait değildir. TÜRK soyuna aittir. Bu açıdan kendini Kürt sayanların da payı ve hakkı vardır. Ancak başka hiç bir TÜRK boyu kendi payını alıp ayrılamıyacağı gibi, Kürtler de bu hakkı sadece TÜRKİYE Cumhuriyeti’nin bir parçası oldukları takdirde kullanabilirler. Kürtler bu birlik içinde yer aldıkları takdirde, şerefli bir mevkileri vardır. Bu birlikten kopmaya kalkıştıkları takdirde, kendi başlarına hareket ettikleri takdirde, TÜRKİYE insanına cephe almış olurlar ki, bu da onları bizim hasmımız yapar. Bundan da en çok zararı yine Kürtler görür

TÜRKİYE’DEKİ KÜRTLERİN GERÇEK KONUMU VE "MOZAİK" SAFSATASI

TÜRKİYE’DEKİ KÜRTLERİN GERÇEK KONUMU VE “MOZAİK” SAFSATASI

İslam öncesi, yani 6. asırdan çok önce, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde meskun TÜRK ve PROTO-TÜRK ASYATİK-YAFETİK-TURANÎ topluluklar, Fars ve Sami komşularıyla üstünlük mücadelesine girmişlerdir.
Bu mücadele Heredot tarihinden, aslında bir Fars efsanesi olarak bilinen Şehnâme’ye yansımıştır. Şehnâme, bölücüler tarafından iddia edildiği gibi Kürtler’den değil; TÜRKLER ile İranlılar’ın mücadelesinden söz eder. Yani TÜRKLER, bazı uyduruk tarihçilerin ve Kürt bölücülerin iddia ettiği gibi 1071 yılında değil, çok daha önce bölgede idiler.
Buna rağmen kendilerine “TÜRKLÜK’ten başka ne olursa olsun” anlayışiyle Ermeni, Gürcü, Arap, Farisî, hatta Samî özellikler atfedilerek, Kürt adı altında ayrı bir kavim oluşturulmak istenmektedir.
Baştan beri söylüyoruz.. Kürt diye bir millet yoktur!.. Elegeş yazıtlarında da yer alan Orta Asya’lı bir Kürt oymağı vardır… ve bir de adını onlardan alan, çeşitli milletlerden (Arap, Fars, Ermeni, Yahudi, ve TÜRK) kopmuş, dağlı göçebe haline gelmiş gruplar, aşiretler vardır. Ermeni Kürdü, Yahudi Kürdü diye bilinirler… Türkiye’dekilerin çoğu da TÜRK isimleri taşır. Tatar aşireti, Karakeçili aşireti, Türkan aşireti gibi..
(Bakınız:
Türkmen, Yürük, Kürt Aşiret ve Boyları )
Bu kişilerin nüfusumuza oranı % 5-10′dan ibarettir. Bütün iddialara rağmen Güneydoğu’daki vatandaşlarımızın büyük çoğunluğu TÜRKLÜĞE BAĞLI, TÜRKÇE’yi ortak bir dil olarak kullanan ve hiç bir şekilde TÜRKİYE’den ayrılma hevesi taşımayan kişilerdir.
Şimdi bu yazdıklarımızı okuyacak olan Kürt bölücüler buna inanmayacaklar, ama yerli-yabancı araştırmacıların tesbitleri bunu açıkça ortaya koyuyor. TÜRKİYE’de bir kaç şaşkın Kürt’ten başka ayrılmak isteyen de yok, bölünecek etnik grup ta yok!..
Bir defa “TÜRKİYE bir mozaiktir” propogandası yapanlar, uluslararası geçerli kuralları bilmiyorlar.
BİR ÜLKEDE, HALKIN %35′İ ETNİK GRUPLARDAN OLUŞMUYORSA, O ÜLKEDE MOZAİKTEN SÖZ EDİLEMEZ!.. Dolayısiyle, etnik grubun diliyle yayın yapma, onlara özel haklar, özerklik tanıma diye de bir şey olamaz!..
Peki, Türkiye’nin etnik yapısı nedir?
1927 ve 1935 sayımlarında “âile arasında konuşulan dil nedir?” sorusuna cevap aranmıştır.
- 1940 ve 1950 nüfus sayımında, “ev içinde konuşulan dil nedir?” sorusu,
- 1955 sayımında “ev halkının kendi aralarında konuştuğu dil nedir?” sorusu
- 1960 ve 1965 sayımında ise, “ev içinde ve âile içinde konuşulan dil nedir?” sorusu vardı.
Benzer bir soru 1965-1985 arasındaki 4 sayımda da yer almıştır. Ancak 1990′da böyle bir soru sorulmamıştır.
Sayımlarda
- YABANCI DİLLER: ALMANCA, İNGİLİZCE, İTALYANCA, vs. şeklinde;
- MAHALLİ DİLLER: KÜRTÇE, ARAPÇA, ABAZACA, ÇERKESCE, GÜRCÜCE, LAZCA, BOŞNAKÇA, vs. şeklinde,
- AZINLIK DİLLERİ: ERMENİCE, RUMCA, YAHUDİCE şeklinde
belirtilmiştir.
Herhalde TÜRKÇE ile aynı sayıldığı için AZERİCE, TÜRKMENCE, MESKETÇE, TATARCA’ya bu listede yer verilmemiştir.
1927 yılı sayımında KAFKAS dili olarak yalnız ÇERKESCE ayrı gösterilmiş ve 95.901 kişinin bu dili evde konuştuğu tesbit edilmiştir… GÜRCÜCE, LAZCA, ABAZACA gibi KAFKAS dilleri 171.000′i bulan DİĞER DİLLER arasında yer almıştır ki, bunlara ALMANCA, BULGARCA vs. de dahildi.
1927′de TÜRKİYE’nin nüfusu 14 milyon kadardı… Böylece o dönemde TÜRKİYE’deki LAZ, ÇERKES, GÜRCÜ, ÇEÇEN, ABAZA, ADİGE olanların, nüfusun ancak %1.3′ünü teşkil ettikleri kolayca görülür!..
1927 sayımında önemli bir tesbit te, evde “Kürtçe” konuşanların oranının % 8.9 olmasıdır… Bu da 1.246.000 kişi demekti.
Yine 1927 sayımının ortaya koyduğu bir başka önemli husus ARAPÇA konuşanların %3.98 gibi yüksek bir oranda olmasıdır. Bu, GÜNEY ve GÜNEYDOĞU illerimizde “kürt” sayılan pek çok vatandaşımızın aslında ARAP kökenli olduğunu gösterir. İbrahim Tatlıses gibi…
1927′den 1965′e kadar ANADİL üzerinden yapılan sayımlar, daha sonraki araştırma ve tesbitler 2006 yılında 74.000.000 olmuş nüfusumuza aşağıdaki şekilde yansımaktadır:

TÜRKLER ………… 66.600.000 …. % 90 Kürt Asıllılar ………… 5.000.000 …. % 6,76 Zaza asıllılar ………… 800.000 …. % 1,08 Arap asıllılar ………… 800.000 …. % 1,08 Çerkes asıllılar ………… 300.000 …. % 0,41 Laz asıllılar ………… 200.000 …. % 0,27 Diğerleri ………… 300.000 …. % 0,41

Yani TÜRKİYE’deki “etnik grup” mensupları nüfusun %10′unu ancak bulur. Dolayısiyle mozaik falan yoktur!.. Halbuki Fransa’da toplam nüfusun %20′sini oluşturan 16 grup vardır. Yine %35′i bulmadığı için Fransa’yı “mozaik” saymazlar. İngiltere’de 15 ayrı etnik grup vardır, ama onlar da kendilerini “mozaik” saymazlar.
Bu rakamlar Şubat 2007′de 15. baskısını yapan ALİ TAYYAR ÖNDER’in TÜRKİYE’NİN ETNİK YAPISI adlı çok önemli eserinden alınmıştır… Bundan sonraki bilgiler de o kitaptan alınmıştır. “Kürt asıllı, Çerkes asıllı” dedik, amacımız onları kendimizden ayırmak değil, sadece boy, oymak, aşiret farkını belirtmek için… Zazalar’ın rakamında bir abartma olabilir, çünkü oran 1927′den beri hep % 0.5 olarak gelmiştir, buna göre 2006 yılında 370.000 olmaları gerekirdi… “Diğerleri” kategorisinde Ermeniler 60.000, Yahudiler 25.000, Rumlar 1.800 kadardır. Kalanı Boşnak, Rus, vs.dir. Tabii bir de DÖNMELER’i unutmamak gerek!..
Çerkes grubuna Adigeler, Çeçenler, Abhaz, Dağıstanlı, hatta TÜRK olduklarından hiç kimsenin kuşku duymadığı Balkarlar ve Karaçaylar da dahildir.
Bu rakam, yani 5 milyon sayısı, Kürt bölücülere çok düşük gelecek, ve hemen itiraz edeceklerdir. Ama bakın, Rusya’da yayınlanan 1925 Albontin İstatistikleri’nde TÜRKİYE’deki Kürt nüfus yaklaşık 1,5 milyon olarak gösterilmektedir. (Nowi Wostok, Moscow, 1925, vii 6) Abartılı olduğu muhakkaktır, çünkü Kürt milliyetçiliğini ve bölücüğünü başlatanlar Ruslar’dır. Aynı tarihte TÜRKİYE Aşiretler Müfettişliği kayıtlarına göre Kürt nüfus yaklaşık 96.000 çadırdır. (Prof. V Minorsty, Kurdistan, Encyclopedia of Islam, sf. 1131) Bu da bir milyonun altında bir nüfus demektir.
TÜRKİYE’nin nüfusu 1925′lerde 15 milyon kadardı, 2006′da yaklaşık 5 kat artmış ve 74 milyon olmuştur. Kürt nüfus ta bir milyondan 5 milyona çıkmış, aynı oranda artmıştır.
Denebilir ki, Kürt nüfus daha hızlı artıyor, Kürtler’in daha çok çocuğu oluyor… Bu, köyler kasabalar için doğrudur. Ancak 1950′den itibaren şehirlere göç eden Kürtler hiç o kadar hızla çoğalmıyor. Ayrıca şehirdekiler zaten bir “dağlılık, göçebelik” ünvanı olan “Kürtlük”ten sıyrılıp, kendini TÜRK olarak niteliyor!.
Bunun da delilleri var… Meselâ, tarafsız KONDA ajansının 1993 yılında İSTANBUL’da yaptığı araştırma çok öğreticidir. Araştırmada SADECE ana ve babası TÜRK OLMAYAN hedef alınmış, ve kendilerini nasıl ifade ettikleri sorulmuştur. SONUÇ:

Kendini TÜRK hissedenler … % 90,11 Kendini Müslüman olarak tanımlayanlar …. % 4,32

Kendini Kürt, Zaza, Arap, Çerkes olarak tanımlayanlar ……… % 4,49

Diğerleri ve azınlıklar …. % 1,08

Dikkatinizi çekeriz, sorular TÜRKLER’e sorulmamış, ana-babası TÜRK olarak nitelenmeyenlere sorulmuş, ve ikinci neslin %90′ı kendini TÜRK diye tanımlamış!.. Buna Kuzey Irak’ta “Ben TÜRKOĞLU TÜRK’üm” diyen İbrahim Tatlıses’i de ekleyebiliriz.
TÜRKİYE’de maalesef çok yanlış olarak bütün Karadenizliler Laz, bütün Doğulular Kürt, bütün göçmenler Boşnak, Nusayrîler de (Şii bir mezhep mensubu) Arap sayılır. Halbuki, gerçek hiç te öyle değildir.
Yabancı araştırmacılardan Bennighaus ile Meeker, Zonguldak Ereğli’sinden Rize’nin Pazar ilçesine kadar batıdan doğuya yaptıkları yolculukta, her yörenin, her ilçenin, doğuyu işaret ederek “kendilerinin Laz olmadığını , Lazlar’ın daha ötede, doğuda” olduğunu” belirttiklerini yazar. Böylece Lazlık sadece Rize, Pazar, Arhavi ve Hopa ilçelerindeki küçük bir topluluğa has bir özellik olarak karşımıza çıkar. Ancak Lazlar’ın hemen tümü kendisini TÜRK sayar, en ufak bir ayırımcılık yapmaz.
Zazalar’ın zaten Kürtlükle ilgisi yoktur. Horasan, Harzem, Gur Türkleri ve Karluk Türkleri ile bağlantılıdırlar. Yaşlılar hep Horasan’dan söz ederler…
Güneydoğu Anadolu’nun 9 büyük ilinde, yani Diyarbakır, Gaziantep, Şanlıurfa, Mardin, Adıyaman, Siirt, Batman, Kilis ve Şırnak’ta 2004′de yapılan bir araştırma çok enteresan tesbitleri göstermektedir. Araştırma Diyarbakır Dicle Üniversitesi öğretim üyesi Resul Erkan tarafından , bu üniversitenin öğrencilerine yaptırılmıştır. Yani bölücülerin iddiasıyla “kürt” şehirlerinde, bir “kürt” üniversitesi tarafından, “kürt” öğrencilere ve Kürtler üzerinde yapılmıştır. Buna göre bölgede:

Anadili Türkçe olanlar …… % 32,5 Anadili Kürtçe olanlar …… % 54,4 Anadili Arapça olanlar …… % 8,9 Anadili Zazaca olanlar …… % 3,6 Anadili Süryanî olanlar …… $ 0,6

Rakamlarda “abartma” ihtimalini bir kenara koysak bile, anadili Kürtçe olanlar bölge nüfusunun ancak yarısı… Yani Güneydoğu’da herkes Kürt değil!…
Bitmedi!.. Araştırmada “günlük hayatta en çok kullanılan dil” de sorulmuş. İşte sonuçları:

Türkçe ……. % 63 Kürtçe ……. % 30,6 Arapça ……. % 3,9 Zazaca ……. % 2,2 Süryanî ……. % 0,1

Yani Dicle Üniversitesi’nin bu araştırmasında bölge nüfusunun üçte biri TÜRK görünürken, TÜRKÇE kullananlar yarıyı geçiyor!.. Yani şehirlerde anadili Kürtçe olanların neredeyse yarısı Türkleşmiş durumda!.
Bitmedi!.. Bu kişilere “kendini neyle tanımladığı” sorulmuş. İşte cevaplar:

T.C. Vatandaşı …… % 33,5 Dinî İnanç * …… % 23,5 Etnik Köken * …… % 13,4 Aile Kimliği …… % 11,3 Siyasal Kimlik …… % 5,6 Meslek …… % 5, 4 Aşiret …… % 3,9 Sosyal Sınıf …… % 3,4

Dinî inanç müslüman, Hıristiyan, Süryanî şeklinde tanımlamadır. Etnik kimliğe Türk, Kürt, Arap, Zaza, Süryanî dahildir, ve dağılımı aşağıdadır:

Türk ….. % 7,2 Kürt ….. % 4,0 Arap ….. % 3,5 Zaza ….. % 0,6 Süryanî …. % 0,1

Son iki listedeki T.C. vatandaşı ve TÜRK diyenlerin toplamı % 40,7 olmaktadır. Anadili Kürtçe olan % 54,4′lük grubun sadece ve sadece % 4′u kendini her şeyden önce “kürt” olarak tanımlamaktadır!. Bunlar Kürt bölücülerin asla duymak istemedikleri rakamlardır!.. (Güneydoğu Anadolui Bölgesi’nin sosyal Yapısı ve Değişme Eğilimleri, Kalan Yayınları, 2005, sf. 271-294)
Bölgedeki Kürt diye tanımlananların hem bu kimliğe, hem de Kürtçe’ye ilgisizlikleri, 2004′den sonra açılan “Kürtçe Kursları”nda görülmüş, bu kurslar ilgisizlikten kapanmış, kurs yöneticileri “kendi” halkını “kendi kültürüne sahip çıkmamak”la suçlamışlardır!.. O halk suçlu değil, sizler bölücülük yapabilmek için her aracı kullanmaya çalışmaktan suçlusunuz. Adam zaten istediği zaman Kürtçe konuşuyor, ama çoğu zaman TÜRKÇE konuşmak, TÜRKÇE’yi iyi öğrenmek, Türkler’le daha çok kaynaşmak istiyor!… Sizse bu kaynaşmaya engel olmak istiyor, sun’î bir “kürt sorunu” yaratıyorsunuz!.
Kaldı ki, SESAR’ın Aralık 2000 tarihinde yaptığı bir ankette, Güneydoğu ve Doğu Anadolu dışında yaşıyan Kürt asıllıların % 94′ü, “TÜRKÇE yayın yapanlar dışındaki TV kanallarını izlemediklerini söylemişlerdir. % 77,2 gibi bir çoğunluk ta “Kürtçe yayını, BÖLGE için yararlı bulmadıklarını” belirtmişlerdir!.. Zaten “Kürtler’in Gazetesi” Özgür Gündem’in sadece 9.250 olan tirajı da bu ilgisizliği ortaya koymaktadır. Bir husus daha var, TÜRKİYE’de Kürtçe yayın yapan yerel sadece 2 TV kanalı var, onun da izleyicileri son derece az.
Şimdi bölücüler diyebilir ki, “bunlar hep TÜRK kaynakları, hepsi şişirme”… O zaman aynı kitaptan bir de “yabancı” araştırma sonucu verelim.
Peter Alfrod Andrews adındaki yazar, 1992′de Türkçe’ye çevrilerek basılan TÜRKİYE’DE ETNİK GRUPLAR adlı kitabında, tam 47 grup bulunduğunu, ve TÜRKİYE’nin bir mozaik olduğunu öne sürmüştü.
Bu kişinin TÜRKİYE’DE ETNİK DAĞILIM 2001 adlı raporunda (ABD’deki Ethnoloque Data from Languages of the World adlı kuruluş için hazırlanmıştır), Kürtler’in ve Çerkesler’in sayıları abartılmasına rağmen, TÜRKİYE’deki aslî etnik grup sayısı 3′e indirilmiş, etnik nüfus oranı da sadece &13,79 olarak gösterilmiştir. Dağılım ise şöyledir:

TÜRK ……. % 86,21 Kürt ……. % 8,36 Çerkes …… % 2,14 Arap ……. % 1,63 Zaza ……. % 0,53 Laz ……. % 0,02 Diğerleri .. % 1,02

Gördünüz mü?.. Öyle 20 milyon, 30 milyon Kürt yok!.. Kürtler’in bölünme, bağımsızlık, feredasyon, Kürtçe eğitim, yeni bir cumhuriyet gibi talepleri yok!.. Bunlar sadece TÜRKİYE’yi karıştırmak, parçalamak ve batılılara peşkeş çekmek isteyen bölücülerin talepleri!.. Tabii ki havalarını alırlar!.
Neden mi?.. Açıklayalım.
Bağımsız bir Kürt devleti oluşturmak için önce toprak almak gerekir. Bu da iddia edildiği gibi 4 büyük ülkeden yapılacak ise, ancak onlar savaş ile mümkündür. TÜRKİYE, İran, Irak, Suriye, hatta Rusya’ya kafa tutmak ve onları yenmek gerekir. Halbuki nüfus içinde TÜRKİYE’den daha etkili bir oranı olan Irak ve İran Kürtleri, bu ülkelerin savaş halinde oldukları, yenilmiş oldukları dönemlerde dahi bir başarı gösterememişlerdir. Son girişimlerinde ise bir hafta içinde hezimete uğramış, tabir caizse pabuçsuz kaçmış ve TÜRKİYE’ye sığınmışlardır. (1991)
Arap ülkesi sayılan Irak’ın bu kişileri kendinden saymaması, tabii görülmelidir. Çünkü bunların büyük çoğunluğu Arap değildir… İran’ın da bu gruplara sert tepki göstermesi, ülkesindeki hem Kürt hem de AZERİLER’i baskı altında tutması anlaşılabilir, çünkü bu iki grup ta Acem veya Aryan değildir.
Ama TÜRKİYE, hiç bir zaman Kürt diye nitelenmek isteyen topluluğa karşı cephe almamış, onları kendinden saymıştır, ki bu da son derece tabiidir. Çünkü Kürtler’in en azından adlarını aldıkları boy ve TÜRKİYE’de yaşayanların büyük bir çoğunluğu TURANİ’dir ve bizdendir.
TÜRKİYE Kürt diye adlandırılan bu topluluğa daima şefkatli davranmıştır. Silahla tedib edilenler daima isyancılar, eşkiya ve teröristler olmuştur. Kürt ayırımcılığının sözde aydın takımı, aşırıya kaçmadıkça muhatap dahi alınmamış, hele ayırımcı sempatizanlar, büyük bir hata olmasına rağmen, devlet kadrolarında bile yükselme imkânından mahrum edilmemiştir.
Bunlar ancak hırsızlık, katil, suikast, soygun, yaralama, dövme, haraççılık, işgal gibi eylemlerden dolayı takibata uğramışlardır.
Yıl, yazar, yayın ve sayfa sayısı göz önünde tutulursa; tahrik ve yalan iddialarla bölücülük suçlarından hüküm giyenlerin oranı da tahminlerin çok altındadır… Kaldı ki, teröristleri ve yasadışı örgütleri gizlemek için oluşturulan yüzlerce dergide sözde gazetecilik yapan militanlar da bu sayının içindedir. Metin Göktepe aslında bir gazeteci değil, faal bir terörist, bir bölücü idi!
Dünyanın hiç bir gelişmiş, medeni Batı ülkesinde ayırımcı bir teröristin Fatsa’da (Terzi Fikri) ve Diyarbakır’da (Mehdi Zana veya Baydemir) olduğu gibi Belediye Başkanı görevi yaptığı görülmemiştir!.. Bir ayırımcının karısının da milletvekili olması (Leyla Zana), evlerinde terörist saklıyanların milletvekili kalabilmesi, hatta Millet Meclisi Başkan Vekilliğine yükselmesi (Fehmi Işıklar) imkânsızdır. TÜRK Devleti’nin bu müsamahasını ve bu olgunluğunu unutmamak gerekir.
Ayırımcı örgütlerin en büyüğü olan PKK’nın TÜRKİYE’nin doğusundaki 20 ili Kürdistan sayması, bunları Botan, Serhat gibi eyaletlere bölmesi, valiler, komutanlar tayin etmesi ve ERNK diye bir ordu kurduğunu öne sürmesinin ciddiye alınacak hiç bir yönü yoktur. TÜRK devleti istese bunları ezer geçer. Ne var ki, bazı politikacılar ve hımbıl bürokratlar, hatta beceriksiz subay ve polisler yüzünden iş uzayıp gitmiştir.
Eşkiya olup devleti meşgul etmenin de hiç övünülecek bir yanı yoktur… Çakırcalı Mehmet Efe bundan 100 sene önce çok daha az destek, imkân ve elemanla OSMANLI Devleti’ni ülkenin batısında 15 yıl meşgul etmişti.
Ama bu kişi dahi çoluk çocuk, kadın, yaşlı öldürmemiş, yoksulun yardımcısı olmuş, bu suretle halk arasında şöhrete ulaşmış, rahmetle anılan bir kişi haline gelmiştir. Şimdiki bölücü teröristlerin soygun, tecavüz, tahribat ve katliamdan başka yaptıkları bir şey yoktur.
PKK ise devlet gibi davranmaya çalışmasına, vergi toplamaya, ordu oluşturmaya, idareci tayin etmeye kalkmasına rağmen, temsil ettiğini öne sürdüğü insanları öldürmekten, medeniyet timsali her şeyi yakıp yıkmaktan başka bir şey yapmaz. Üstelik lideri, gariban Çakırcalı kadar bile cesaret sahibi değildi.
Abdullah Öcalan, kendisi yurt dışında yabancıların parasıyla, hayatı onların iki dudağının arasında bir nevi esir gibi yaşarken; TÜRKİYE’de kandırılmış militanlarına emirler yağdırmakta, onları cinayete zorlamakta ve ateşe atmaktaydı… Halbuki Çakırcalı daima çatışmanın hep ön safında olmuş, kimseden emir almamış, son nefesine kadar hür yaşamıştı.
PKK’nın bütün elemanları, bir kaç istina dışında, zırcahildir. Okuma yazma bilmeyenleri özellikle üst görevlere getirirler ki, aşağılık duyguları ile verilen talimatları daha iyi uygulasınlar, soru sormasınlar!
PKK’nın gücü Batı’dan aldığı bütün desteğe rağmen, katiyyen 10.000 gerilla filan değildir. Hiç bir zaman o rakama ulaşamamıştır. 2000-3000 kişiyi bir türlü aşamıyan yurt içinde ve yurt dışındaki çapulcu nitelikli militan sayısı, aşiretlerde görülenden bile daha kötü bir liderlik sistemi içinde “komutanlık”lara bölünmüştür. Hiç bir zaman da 300 kişiden fazlasını bir araya toplıyamaz. Eğitimlerini de Yunanlı, İsrailli, CIA mensubu yabancılar vermektedir. Yani bölücü Kürtler dinsiz-imansız oldukları için, Müslüman TÜRKLER’le bir arada olmayı bırakıp elin gavurunun kumandası altına girmekten utanmamaktadırlar!
Bir tek tankı, bir tek uçağı bile olmayan bu ordu ve komutanlıkların tek icraatı dağdan dağa gezip, fırsat buldukça savunmasız köyleri veya gaflet uykusundaki karakolları basmaktı. Yollara kimi öldüreceği belli olmayan mayınlar döşemek, halkın yararlanacağı okul, köprü, TV anteni, elektrik trafolarını tahrip etmekti. Bu ölen ve zarar gören halk ta, her nedense hep Kürt saydığı kişilerdi!..
Ama 2003 yılında Irak zalim Amerikan güçleri tarafından işgal edilince, Saddam ordusunun silahları kuzeydeki iki Kürt aşiretine verildi. Türkiye’de 2005 yılında başlayan mayınlı saldırılar, patlamalar işte bu silahlarla yapılıyor. Ayrıca büyük şehirlerde sağa sola molotof kokteyli atıp, otobüs yakıyorlar!
Kolayca sezildiği gibi, 1970′lerden beri ülkeyi tedirgin eden bu tür faaliyetin arkasında Kıbrıs harekatı, ekonomik gelişme ve ASYA ve AVRUPA TÜRKLERİ’nin ön plana çıkması vardır. Bunlar hem eski Doğu Bloğu’nu hem de Batı Dünyası’nı endişelendirmekte, TÜRKİYE’nin önüne set çekmek için Ermeniler ve Kürtler kullanılmaktadır.
Çeşitli kaynaklardan elde ettiği maddi desteğe ek olarak bu terör örgütü, geniş çaplı eroin, uyuşturucu imal ve ticaretine yönelmiştir. ASALA gibi Ermeni, Kürt Hizbullahı gibi sözde islâmî terör örgütleri ile işbirliği yapması bir yana; Avrupa’da Türkler’in evini yakan, insanımızı öldüren dazlakların yanında yer alması da dikkate değer.
PKK’nın ve TÜRKİYE aleyhine çalışan bilumum terör örgütlerinin arkasında olan Alman hükümetinin, bu olay göz önünde tutulursa, TÜRK katliamında dazlakların da arkasında olduğu ortaya çıkar. Yani Almanya hem orada, hem burada katliam yapmıştır!..
Ya İngiltere?.. APO’nun itiraflarından anlaşıldığı gibi, o da PKK terörünün arkasındadır… Ve uzun süre MED-TV ile bölücülüğü ve terörü destekledi. Şimdi aynı işi Danimarka’daki ROJ-TV yapıyor.
Fransa ise, bir Kürt bölücüsünün metresi olan Bayan Mitterand ile bölücülüğe destek olmaktadır. Hatta bu fahişe kılıklı kadın, bizim salak politikacılarımızın müsamahası ile Türkiye’ye gelip, kendi ülkemizde onlara yardım sözü vermiştir!.. (1991)
Daima Antalya bölgesinde gözü olan İtalya, bazen Vatikan’ı ve Papa’yı kullanarak ayırımcı Kürtler’e arka çıkmaktadır. İtalyan gazetecinin 1997′de Diyarbakır’daki Nevruz gösterilerinde ön safta yer alması, onların art niyeti kadar Türk Devlet yetkililerinin ihmalini de gösterir. Öte yandan Norveç’in Türkiye Büyükelçisi 2005 yılında Diyarbakır’daki sözde Nevruz törenlerine katılmış, kaatil Öcalan için slogan atanlara, kırılası parmakları ile zafer işareti yapmıştır.
A.B.D. ise her iki savaşta da TÜRKMENLER’i ezerken, petrol boru hattımızı bombalayıp bize düşmanlık gösterirken, bizim Irak’ta operasyon yaptığımız günlerde (1993) sözde yanlışlıkla PKK’lı teröristlere uçaktan yiyecek ve giyecek, hatta askeri malzeme atmıştı!.. Hâlâ hem PKK’yı, hem de birer aşiret reisi olmaktan öte hiç bir özelliği olmayan Barzani ve Talabani’yi desteklemekte, onlarla birlikte Irak’ta TÜRKMEN katliamı yapmaktadır.
Bu namussuz Batılıların hepsi TÜRK’e ve MÜSLÜMAN’a düşmandır!.. Onları hizaya getirmeden TÜRKİYE’de terörün sona ermesi zordur! Üstelik bunlar “Kürtler’e Özgürlük” derken terör örgütlerinde Ermeniler’i ve Süryaniler’i kullanırlar.
Bu arada Özgür Gündem gazetesinin dağdaki 300 eşkiya arasında yaptığı ankette, “dinî önder” olarak % 34′ünün Zerdüşt, % 34′ünün İsâ, % 11′inin Mani, % 10′unun Muhammed, % 7′sinin Musa ve % 4′ünün İbrahim dedikleri ortaya çıkmıştır.
Bundan da anlaşıldığı gibi, eşkiyanın ancak % 10′u müslümandır… Ona da “müslüman” denirse!..
Sözün kısası, Kürt kökenli müslüman vatandaşlarımız için iki seçenek vardır. Ya bu emperyalist Batı ülkelerinin uşağı Ermeni-Süryanî-Yezidî veya (Musa Anter gibi) Yahudi asıllı bölücülerin kuyruğuna takılıp sömürge olma peşinde koşacaklar, ya da TÜRKİYE’de TÜRKLER’le ayrım-gayrım gütmeden insan gibi yaşıyacaklar!..
Birinci tercihi yapanlara, hiç hayat hakkı yoktur!

YAHUDİ KÜRDÜ MUSA ANTER, YAŞAR KAYA VE BARZANİ AİLELERİ

YAHUDİ KÜRDÜ MUSA ANTER, YAŞAR KAYA VE BARZANİ AİLELERİ

Aşağıdaki açıklamalar Gökyüzü sitesinden alınmıştır:
- Yalçın Küçük , Vakit gazetesine bir demeç verdi ve yahudilerden de bahsetti.
Söylediğine göre Nusaybinli olan Anter ailesi yahudidir!.. Hatta bir kolları Karaim, bir kolları da Task yahudisidir. Sonradan Kürt yahudileriyle akraba olmuşlardır.
Kürtler arasında ‘Ape Musa’ (Musa Amca) diye tanınan Musa Anter’in dışında, aynı aileden Muhammet Anter, Temirhan Anter, Yusuf Anter, İlkay Anter, Sulhiye Anter gibi isimler de siyasi olarak öne çıkmışlardır.
Bu aile hem PKK’nin, hem PJA’nin (Özgür Kadın Partisi), hem KNK’nın (Kurdistan Ulusal Kongresi), hem T-KDP’nin (Türkiye KDP’si), hem HADEP’in, hem PKK-Vejin’in (Abdullah Öcalan’ın eşi Kesire Öcalan’ın kurduğu parti), hem de İsveç Sosyal Demokrat Partisi’nin içindedirler. Ayrıca CHP içinde de etkinlikleri vardır.
Ailenin bir bölümü Almanya’da, bir bölümü İsveç’te, bir bölümü de Hollanda’da yaşamaktadır. Musa Anter birçok ünlü sabbataycı ve Türk musevisi ile birlikte yıllarca Suadiye’de ikamet etmiştir ve devlet içinde ciddi bağlantılara sahiptir.
ANTER: Yahudi Kürdü, bilge Moshe (Musa) Dahmir Anter
- Selim Anter: İstanbul´da Veskim Kimyevi madde ithalat ihracat şirketinin sahibi
- Saide Moshe Anter: New York´taki St. Elias kilisesinin yöneticilerinden biri.
- Dvir Moshe Anter: IDF (İsrail Deniz Komandolari) generallerinden.
- Moshe Haim Anter: Krakow siyonist örgütünün kurucularından.
- Haim Lewi Anter: Ukrayna Musevi cemaatinin kültür sanat işleri sorumlusu.
- Rahamim Anter: Kenya Musevi cemaatinin üyesi (Liqud Partisinin finansörü)
- Seppo Arvo Anter (Antner): Finlandiya Mühendisler Odası yön. Kr. Üyesi (Optik Muhendisi).
- Wanya Anter: Kiev veteriner fakültesi profesörü.
- Faruk Anter: National Research Center-Soil and Water Use Dept. Dokki, Mısır.
- Adam Aronson Anter: New York´ta bilgisayar şirketi Aran´in sahibi.
- Rabbi Shimon Kerner : Tevrat uzmanı, din adamı.
Kerner soyadı Anter soyadıyla aynıdır. Üst soy ortaktır.
- Yair Kerner: Ben Gourion Üniversitesi, Signal Processing in Communication bölümünde profesör.
- Yitzchak Kerner: Bar Ilan Üniversitesi senato başkanı.
- Lenore Kerner: Miami´nin en büyük emlâkçısı.
- Judith Rosalyn Kerner: Harvey A. Goodstein´in kardeşi.
- Jeffrey Moshey Kerner: LIJ Medical Center Kulak Burun Boğaz Klinik şefi/ New York.
- Rooney Kerner: Matematik-Fizik profesörü. New York Devlet Üniversitesi’nde.
- Alex Kerner: Krakow musevi cemaati teknik işler başkanı.
- Dr.Ya’akov HaKohen-Kerner: Jerusalem College of Technology, Computer Science hocası.
- Ahmed Anter: Kahire Üniversitesi´nde biyoloji hocası.
Anter soyadı; Andre, Andrew, Anro, Andru, Andruy, Ander, Amter, Andros, Anater,
Kenter (Kerner-Anter; Yıldız Kenter ve Müşfik Kenter örneklerinde olduğu gibi),
Kunter (Kurt-Anter, Kurner-Anter; Erman Kunter örneğinde olduğu gibi),
Anker (Anter-Kerner; Samil Anker, Hamit Anker örneğinde olduğu gibi… Ayrıca Almanca´da ‘Çapa’ anlamına gelen Anker´in Türkiye´deki izdüşümü olarak Çapa ailesi örneğinde olduğu gibi)
Karter, Karuner; Karou-Anter. Mehmet Ali Karter ve Azmi Karuner örneğinde olduğu gibi) biçiminde de kullanılmaktadır.
Yalçın Küçük bu bilgiye, muhtemel ki, Anter’in aile dostu olan Yaşar Kaya üzerinden ulaşmıştır.
HAİM NAUM BARAN
Bildiğimiz ismiyle Yahudi Kürdü bölücü Yaşar Kaya… Polonya musevilerine uzanıyor… 2. Dünya Savaşı´nın ünlü siyonistlerinden Boleslaw BARAN… Aslı Krakow ve dönme bir Protestan din adamı.
Yaşar Kaya´nın 2. Dünya Savaşı sırasında ölen ve İsrail´in şehitler defterine giren 3 yakını var: Aharon Baran, Hanuk Baran ve Isaah Agal Baran.
İstanbul’da da Baran ailesi var.
Yalçın Küçük başbakan Erdoğan’ın danışmanları arasında da sabbataycı-yahudiler’in olduğunu belirtiyor ve yine isim vermiyor. Bir tanesi Egemen Bağış, diğeri Kürşat Tüzmen’dir. Güldal Aksoy da sabbataycıdır. Güldal Aksoy’la Bulgaristan dışişleri bakanı Solomon Pashi arasında akrabalık vardır.
İsrail’in eski büyükelçilerinden Davit Nimrudi, İsrail eski savunma bakanı Yitzhak Mordekhay, Barzani ailesinden Evair, Nathaniel, Misham, Shumuel Barzani, İsmael Gazit gibi isimler bazı diğer ünlü Yahudi Kürtler’dir.
Yalçın Küçük Barzani’nin babası Mele (Molla) Mustafa Barzani’nin İsrail’i ziyaret ettiğini söylüyor ki, doğrudur. Orada Menahem Begin’in kardeşinin, Emma Rafailoviç’in, Nimrudi’nin, Sardana Rawan gibi önemli isimlerin evinde kalmıştır ve İsrail, Barzani ailesine her zaman yakın olmuştur ve hâlâ da öyledir. Mesud Barzani’ye karşı yapılacak bir saldırı, ister Türkiye’den, ister başka Kürt gruplarından gelsin, İsrail tarafından hiç hoş karşılanmayacaktır.
- Moshe Bar(a)zani: Barzani klaninin Jerusalem´de yaşayan akrabalarından biri. Alkolsüz içecek fabrikası vardır. Babası Asher, Lehi´nin üyesidir. İsrail´in kuruluşu için birçok eyleme katılmıştır. Bir İngiliz binbaşısının da ölümüne yol açmıştır. İsrail´de bir kahraman olarak kabul edilir.
- Morris Barazani: Ünlü bir ressamdır. Ilinois Sanat Akademisi´nde hocadır.
- Daniel Barazanî: ABD Kimya sanayisinin önemli simalarından biridir. Dan Chemicals´in sahibidir. Mesut Barzani´nin ABD´deki en yakın ilişkilerinden biridir.
- Dina Barazani: Kudüs´ün ünlü heykeltraşlarındandır.
- Ron Rubin Barazanî: New York´un ünlü psikologlarındandır.
- Susannah Barazanî: Yale Üniversitesi´nde psikoloji hocasıdır.
- Yeshayahu Qoren Barazanî: Ünlü İsrailli tarihçi.
- Avner Barazani: İsrail ordusunda generaldir.
- Asenath Barazani: 17. yüzyılda yaşamış ünlü bir din adamıdır. Kabbala ilgili yazıları vardır.
- Barazani Aharon: İsrailli ünlü yazardır.
- Nahum Barazani: İsrailli ünlü işadamıdır.
- Yehuda Barazani: İsrailli ünlü sanatçıdır.
X Yosef Ben Hayyim al´Barazani: 10. yüzyılda yaşamış ünlü bir şairdir. Iraklıdır. Irak yahudiliğinin ve kültürünün en önemli simalarından biridir ve Irak Barzanileri’ne isim vermiştir. Piyyutim adı verilen şiirleri İbranilik´in gelişimine büyük katkıda bulunmuştur. Bu şiirleri daha sonra Endülüs´te de çok popüler olmuştur. Şiirleri birçok sinagogta ilahi olarak okunmaktadır.
- Barazani ismi de, Bağdat yakınlarındaki Baradzan şehrinden gelmektedir. Bütün Barzaniler isimlerini buradan alırlar ve eskiden Yahudilerin yoğun yaşadığı bir yerdir. Barazani´nin yazdığı bir Bahar Bayramı için Dua Kitabı da vardır

YAHUDİ KÜRTLER

YAHUDİ KÜRTLER

Sovyetler Birliği’nin dağılmasından kısa bir süre sonra Azerbaycan’a gtmiştim… Orada çok enteresan insanlarla tanıştım. Ama bir tanesi beni çok şaşırtmıştı. Çok güzel Türkçe konuşan bu kişiye ne olduğunu sorduğum zaman “Ben ERMENİ KÜRDÜ’yüm,” demişti!.. O dönemde cahildim, hayret içerisinde “Yahu, Ermeni Kürdü olur mu, ya Ermeni’sin, ya da Kürt,” dediğimde, yine gülerek “Yok, ben ERMENİ KÜRDÜ’yüm,” diye tekrarladı. Öyle kala kalmışım!
Bir süre sonra Erzincanlı bir genç kızla karşılaştım. O daha da enteresan bir şey söyledi. Dedi ki,
- “Bizim oralarda Kürt dendi mi, akla ERMENİ gelir… Neden, diye merak ettim. Biraz araştırma yapınca ÜÇ grup tesbit ettim. Kürtler ya ERMENİ, ya ARAP, ya da TÜRK soyundan… saf kürt diye bir şey yok!”
Şaşırtıcı, değil mi?.. Pek aklın alacağı gibi görünmüyor… Ama geçenlerde (2005) İBRAHİM TATLISES, kalkıp ta,
- “Ben ARAP asıllı Kürd’üm,” demez mi???
Bir de TABERÎ’nin, bundan en az 1300 yıl öncesine, Hz. ÖMER’in oğlu Abdullah’a ait bir KÜRT tanımını hatırlayalım:
- “KÜRTLER, FARSLARIN GÖÇEBE ARAPLARIDIR… Onlardan biri Nemrud’a, İBRAHİM’i ateşte yakmasını tavsiye etmiştir.”
Hem FARS, (Yani ACEM, yani İRANLI), hem ARAP, hem de KÜRT!.. Gel de çık işin içinden!..
Halbuki açıklaması basit… ve FİRDEVSÎ’nin tanımında gizli…
FİRDEVSİ, zalim İran hükümdarı DEHHAK’ın beynindeki ura deva olsun diye, her gün çeşitli milletlerden seçtiği iki kişiyi öldürüp beyinlerini çıkartıp kafasına sürdüğünü anlatır… “iki iyi niyetli adam” çıkar, DEHHAK’ın öldürmek üzere seçtiği gençlerden birini öldürüp, diğerini serbest bırakırlar, onun yerine bir koyunu kesip beynini kullanırlar…
İşte bu noktada FİRDEVSÎ, bu “iki iyi niyetli adam”ın kurtarıp dağa kaçırdığını insanlarla ilgili şöyle bir tarif verir:
- “ZAMANLA KİMİN NESLİ OLDUKLARI BELLİ OLMIYAN BU GENÇLERİN SAYISI 200′Ü BULDU!.. İŞTE BUGÜNKÜ KÜRT KAVMİNİN ASLI BUNLARDAN TÜREMİŞTİR Kİ, BUNLAR MAMUR ŞEHİR NEDİR BİLMEZLER!… BUNLARIN EVLERİ ÇÖLLERDE KURULMUŞ ÇADIRLARDAN İBARETTİR. KALPLERİNDE HİÇ TANRI KORKUSU YOKTUR!”
KİMİN NESLİ OLDUĞU BİLİNMEYEN insanlara zamanla Kürt denmiş!. Biraz bu ifadeyi yorumlarsak, kendi toplumundan bir şekilde kopmuş, dağlara, çöllere kaçmış, genelde aşiret halinde, göçebe olarak çadırda yaşayan kişiler, diyebiliriz.
ERZİNCANLI kız, “ÜÇ GRUP” demişti… ERMENİ, ARAP, TÜRK… Hz. ÖMER’in oğlu ABDULLAH bir tane daha ekliyor: FARS… İSRAİL kaynaklarına dayanan AYTUNÇ ALTINDAL da YAHUDİ KÜRTLER’i ekliyor… Etti BEŞ GRUP!..
Yani Kürtler bir MİLLET değildir!.. Kendi milletinden kopmuş insanlardır!.
İşte onun içindir ki, onları birleştirip bir millet oluşturmak mümkün değildir. Çünkü Kürtler kendi aralarında birbirleriyle kaynaşamazlar!… Kaynaşmadıklarını, hatta Irak’ta birbirleriyle savaştıklarını gördük!… Aynı dili konuşmazlar!.. Konuşmadıklarını TÜRKİYE’de gördük… AVRUPA BİRLİĞİ’nin baskısı ile “kürtçe” yayına başlayan TRT’yi bir kısmı anladı, bir kısmı anlamadı… Aslında bazen birbirine komşu iki köy bile anlamaz!..
Üstelik KÜRT kelimesi bile Kürtçe değildir!.. ARAPÇA, FARSÇA falan da değildir… Öz-be-öz TÜRKÇE’dir!.. TÜRKLER’in DAĞLIK, KARLI bölgelerde yaşayan bir TÜRK OYMAĞI’nın adıdır!.. Onun içindir ki, GÜNEYDOĞU ANADOLU’nun sarp dağlarla kaplı bölgesinin adı KÜRDİSTAN olmuş, bu bölgede yaşayan insanlara da KÜRT denilmiştir!.
Kürtler eskiden kendilerine “Kürt” demezlerdi!.. Bu ad onlara başkaların verdiği addı. Onlar kendilerini, DIMILLI, KURMANÇ diye adlandırırlar, aşiret adı verirlerdi. Ne zamanki emperyalist Batılılar TÜRKİYE’yi bölmek ve bölgeyi karıştırma gayretine girdiler, bölgede bol para dağıtmaya başladılar, kaçaklara, teröristlere özel imtiyazlar tanıdılar, Kürt olmak makbul oldu.
Ama biz şimdi bunlardan değil, sadece YAHUDİ KÜRTLER’den bahsetmek istiyoruz… Bu konuda AYTUNÇ ALTINDAL’dan başka YALÇIN KÜÇÜK de kitaplarında açıklamalarda bulunmuştur. EŞREF GÜNAYDIN ise YAHUDİ KÜRTLER diye bir kitap yazmıştır.
Herşeyden önce YAHUDİ ve MUSEVÎ kelimelerine açıklık getirmek gerekir. YAHUDİLİK bir ırka mensubiyeti, MUSEVİLİK ise bir dine bağlılığı ifade eder. YAHUDÎ kelimesi, Hazret-i İBRAHİM’in torunu Hazret-i YAKUB’un oniki oğlundan biri olan YAHUDA’dan gelir. HAZAR TÜRKLERİ, bilindiği gibi YAHUDİ değillerdir, MUSEVÎ’dirler. FALAŞALAR, yani HABEŞİSTAN (ETOPYA) zencileri YAHUDİ değildirler, ama MUSEVİ’dirler.
Ama Kürtler için durum biraz daha karışıktır. Bir kısmı YAHUDİ KÜRDÜ’dür, bir kısmı da MUSEVÎ KÜRT’tür… Peki, böyle bir durum nasıl oluştu?
TALMUD’a göre ASUR kralı SALMENESER tarafından M.Ö.721-715 yılları arasında FİLİSTİN’den sürülen YAHUDİLER’in on kabilesi, KUZEY IRAK’ın dağlık bölgelerine kaçtılar. Oralara yerleştiler. Bugünkü ERBİL şehri Milad’dan önceki birinci yüzyılda onların merkezi oldu. Bir iddiaya göre burada bir devlet kurdular… YAHUDİLER bölgede güçlenince çevrede yaşıyan bazı insanlar MUSEVÎ oldular. Bu insanlar o dönemde İBRANÎ ve ARAPÇA’nın karışımından oluşan ARÂMÎ konuşuyorlardı.
M.Ö.604-561 yılları arasında ASUR ülkesini fetheden BABİL KRALI NABUKADNEZAR sayesinde bu yahudilerin büyük kısmı FİLİSTİN’e döndüler, bir kısmı da BABİL’e, bugünkü BAĞDAT’a yerleşti. Bir kısmı da KUZEY IRAK’ta kaldı. Bunların bir kısmı GÜNEYDOĞU ANADOLU’ya kaydı… 30-40 yıl öncesine kadar VAN-HAKKÂRİ arasındaki BAŞKALE ilçesinde Kürtler’in “elbak”, Ermeniler’in “hamadakert” dedikleri kerpiç evlerde yaşayan YAHUDİ KÜRTLER, ARAMÎ konuşurdu.

Kuzey Irak’ta asırlardır “Tat” diyalekti ile konuşan, ticaret ve küçük zenaatlarla uğraşan, bir çok kasaba ve köyde Yahudiler’e rastlanmakta idi…
1897′de toplanan Siyonist kongresinde Yahudi ırkının üstünlüğü, NİL’den FIRAT’a kadar bütün bölgenin İSRAİL olmasını, ve dünya hâkimiyetini hedefleyen PROTOKOL’u açıklayan THEODOR HERZL, YAHUDİ KÜRTLER ile temasa geçen ilk YAHUDİ önderdir.
1947′de İSRAİL devleti kurulunca, IRAK’taki Kürtler’le teması arttırdı. Büyük miktarda YAHUDİ KÜRDÜ, İSRAİL’e göç etti. Sonradan MOSSAD ilk başkanı olan Reuven Zoslanski bir ajan olarak IRAK’a gitti, orada üç yıl kaldı. Ali Bedirhan ile işbirliğine girdi… Bir kahraman olarak sunulan Bedirhan, İSRAİL Dışişleri Bakanlığı’na bir rapor vererek “Dürziler, Maruniler ve Kürtler’in İSRAİL’in tabii müttefiki olduğunu” iddia etmiş, ve İSRAİL’den kendi bölücü faaliyeti için yardım istemiştir!.. İSRAİL devleti de, 1961′de isyan eden Kürtler’e, 1963 yılından itibaren yardıma başlamıştır.
“İSRAİL ve IRAK’taki KÜRT Sorunu” adlı kitabın yazarı Amaltzia Baram, “1963 yılında MOSSAD başkanı General Meir Amit’in, İran istihbarat örgütü SAVAK’ın başkanı ile görüşerek KUZEY IRAK’taki Kürtler’e silah gönderme konusunda anlaştıklarını” belirtiyor!..
Böylece YAHUDİ-KÜRT işbirliğine İRAN da katıldı. Müslüman bir ülke, başka müslüman bir ülkenin devletine karşı, YAHUDİ ile birlikte vatan hainlerini desteklemiş oldu. 1965 yılında Bedirhan ile dönemin İSRAİL Savunma Bakan Yardımcı olan Şimon Peres arasındaki bir anlaşma sonucu, İSRAİL istihbaratının en gözde elemanlarından olan Tuğgeneral Tsuri Saguy, Albay Arik Regev ve Yarbay Haim Levakov KUZEY IRAK’a gidip, üç ay boyunca isyancıları eğitip isyanda danışmanlık yaptılar. Aynı yıl içinde MOSSAD’ın ileri gelenlerinden David Mimche başkanlığında bir grup ajan gelerek isyancı Kürtler’le bir görüşme yaptı. Bu ajanların arasında sonradan bakan olan Aryeh Lova Eliah da vardı. Eliah, Molla Mustafa Barzani ile görüştü, isyancı Kürtler’e silah, para ve teknik yardım vaadetti. Bu desteği alan Mustafa Barzani, 1966 yılında IRAK ordusuna karşı büyük bir saldırıya geçti.
İş bu kadarla da kalmadı… 1966 Ağustos ayında İSRAİLLİ bir kadın ajanın ayarladığı bir IRAKLI pilot, SOVYETLER birliği’nin bölgede ARAPLAR’ı güçlendirmek için verdiği MİG-21 uçaklarından birini isyancı Kürtler’in desteği ile TEL AVİV’e kaçırdı!.. Böylece hem İSRAİL, hem de A.B.D., SOVYET uçak teknolojisi hakkında bilgi sahibi oldular… Samuel M. Karz, “Soldier Spies” isimli kitabında, “İsyancı Kürtler’e su gibi para akıtan, liderlerine aylık 50.000 dolar para ödeyen İSRAİL DEVLETİ’nin, MİG-21 uçağını kaçıran hain pilot Redfa’nın tüm ailesinin IRAK dışına çıkarılmasını da Kürtler’e ihale edildiğini” yazıyor!.. Bu olayın filmi yapılmış, ve TÜRKİYE’de GÖKLERDE VURUŞANLAR adıyla gösterime girmiştir.
Yani Kürtler, sadece bağımsızlık iddiası ile kendi devletlerine isyan etmekle kalmamışlar, aynı zamanda o devletin düşman İSRAİL karşısında zayıf duruma düşmesine sebep olmuşlardır.
Mustafa Barzani Eylül 1967′de İSRAİL’e gitti. Dönemin Savunma Bakanı Moşe Dayan’a bir Kürt hançeri ile birlikte “KERKÜK petrollerinin nasıl vurulabileceğine dair” planları verdi. 1969′da bu planlar doğrultusunda ve MOSSAD-BARZANİ işbirliği ile KERKÜK rafinerileri bombalanarak işlemez hâle getirildi.
Aynı uygulama ikinci IRAK savaşı (2003) sonrasında KERKÜK-YUMURTALIK boru hattına yapılmakta, İSRAİL ajanları ve Kürtler sık sık bu boru hattını bombalıyarak IRAK petrolünün TÜRKİYE’ye değil, İSRAİL’deki HAYFA limanına akmasını sağlamaya çalışmaktadırlar.
Mustafa Barzani 1973 yılında tekrar İSRAİL’e gitti. Bir YAHUDİ KÜRDÜ olan David Dayan’ın evinde kaldı. Daha sonra MOSSAD başkanı Zwi Zamir KUZEY IRAK’a giderek Barzani’yi ziyaret etti. Bağdat idaresine yapılan saldırıların arttırılması karşılığında her ay verilen 50.000 dolara ek 50.000 dolarlık başka ödemeler yapıldı.
A. CEM ERSEVER, kitabında “Talabani’nin beş para etmez bir aşiret reisi olduğunu, ve TURGUT ÖZAL’ın sayesinde adam sayıldığını” yazar… Aynı şekilde KUZEY IRAK’ taki belli başlı 24 aşiretten biri olan, sıradan BARZANİ aşiretinin bugünkü konumuna gelmesi, o dönemde İSRAİL’in verdiği destek ile 1991′den sonra A.B.D.’nin verdiği destek sayesindedir!. İSRAİL ve A.B.D.’nin amacı MUSUL-KERKÜK petrol bölgesinin SELÇUKLULAR döneminden beri gerçek sahibi olan TÜRKMENLER’i, yani TÜRKLER’i saf dışı bırakıp, orada İSRAİL denetiminde bir uyduruk Kürt devleti kurmaktır. AYTUNÇ ALTINDAL, “Halen İSRAİL ile ilişkileri BARZANİ’nin yanında olan Sami Abdurrahman sağlıyor,” demektedir.
Bunları niye uzun uzun anlattık?.. Bölücü Kürtler’in hararetle destekleyip örnek aldığı, saf Kürt kökenli vatandaşlarımızdan bir kısmının da sempati duyduğu KUZEY IRAK’taki “Kürt hareketi”nin aslında bir YAHUDİ oyunu olduğunu, Kürtler’in aslında bağımsız bir devlet falan kurmadıklarını, para ve menfaat karşılığında, içinde yaşadıkları devlete ihanet, o devletin amansız düşmanlarına da uşaklık ettiklerini göstermek için!..
Gelelim YAHUDİ KÜRDÜ meselesine… Tarihçi AHMET UÇAR ve AYTUNÇ ALTINDAL, BARZANİ ailesinin YAHUDİ kökenli olduğunu belirtmektedirler. Bunu da OSMANLI arşivlerinde bulunan bir belgeye dayandırmaktadırlar!.. ALTINDAL konuyu çok eskiden beri bildiğini, hatta 1970′lerde bu konuda bir makale yazdığını söyler.
Bu belgeye göre 1856 senesinde SALLUM BARZANÎ adlı bir YAHUDİ haham, MUSUL’dan SELÂNİK’e, oradan da KUDÜS’e sürülmüştür!..
Bu kişi, BARZANİ ailesinden yetişmiş pek çok YAHUDİ hahamdan sadece biridir…
Ama YAHUDİ KÜRTLERİ’nin varlığı sadece bu iki kişi tarafından dile getirilmiş değildir… 1992 yılında yayınlanmış olan “The Folk Literature of Kurdistani Jews: An Anthology – Kürdistan Yahudilerinin Halk Edebiyatı Antolojisi” bu konuda kaynak kitap hüviyeti taşır. Yazarı bir YAHUDİ KÜRDÜ olan Profesör Yona Sabar’dır ve kendisi Kaliforniya Üniversitesi’nde görev yapmaktadır…
Bu kitaba göre “16. ve 17. yüzyılda KUZEY IRAK’ta yaşayan ailelerin en ünlülerinden biri BARZANİ ailesiydi ve bu aileye mensup hahamların kurduğu YAHUDİ eğitim kurumları büyük bir itibara sahipti. Öyle ki, başta MISIR olmak üzere, Ortadoğu’nun çeşitli yörelerinden buraya öğrenciler geliyordu… Haham NATHANEL BARZANİ çoğunluğu elyazması olan büyük bir kütüphaneye sahipti. Bu kitaplar yine haham olan oğlu SAMUEL BARZANİ’ye miras kalmıştı… En enteresanı sapıtmış AMERİKAN YAHUDİLERİ tarafından kabul edilen ilk KADIN haham da, bu Samuel’in kızı ASENATLI BARZANİ idi!..”
Kitabın yazarı Yona Sabar, kendisiyle irtibat kuran Eşref Günaydın’a, “BARZANİ ailesinin kurucusunun 16. asırda yaşamış olan haham SAMUEL BARZANİ (ölümü 1630) olduğunu, ailenin daha sonra MUSUL, ERBİL, KERKÜK civarlarında etkili olduğunu, ancak BARZANİ adı taşıyan her aileyi YAHUDİ saymamak gerektiğini” belirtmiştir.
Ancak bölgede BARZANİ adı taşıyan başka bir aile yoktur ki!.. Şu halde günümüz BARZANİ ailesinin aslında YAHUDİ olduğundan en ufak bir şüphe duymamak gerekir.
Bugün İSRAİL’de yaşayan YAHUDİ KÜRTLER’in arasında BARZANİ soyadı oldukça yaygındır. İSRAİL devleti kurulmadan önce MOŞE BARZANİ bir militan olarak LECHİ yeraltı örgüne mensuptu ve gözaltında iken bir el bombası patlatarak intihar etmişti. Moşe Barzani IRAK’ta doğmuş, FİLİSTİN’e göç etmiş ve orada ölmüştü. (1947)
Ancak SABATAY SEVİ’nin takipçileri “dışı müslüman, içi yahudi” dönmeler gibi, bölge yahudilerinden bir kısmı menfaat açısından müslüman görünmeyi daha uygun bularak zahirde din değiştirmişler, hatta Nakşibendi tarikatına intisap etmişlerdir. Bu tür aileleri Kürtler bilir, ve onlara “binemal cuhi” derler, yani YAHUDİ KÖKENLİ!.. Bu aileler HAKKÂRİ’de de vardır, IRAK’taki BARZAN bölgesindekilere “birker” denir.
Müslüman görüntülü BARZANİ ailesinden Şeyh Mehmet, 1700′lerde Nakşibendi tarikatının lideri olmuş, 1800′lerde bir başka Şeyh Mehmet Nakşibendiler arasında sivrilmiştir. Ama bu bir şey değiştirmez. OSMANLI şeyhülislamları arasında dahi dönme (YAHUDİ) olanlar vardır!. YAHUDİLER kılıktan kılığa girmekte ve insanları kandırmakta çok ustadırlar… Zaten Kürtler’in ancak %60′ı müslümandır, onlar arasında gerçek müslüman ne kadardır, ALLAH bilir!
Kendi de bir Kürt ayırımcı olan FAİK BULUT, “Filistin Rüyası” isimli kitabında “İSRAİL’de KÜRTÇE KONUŞAN YAHUDİLER”den bahseder. Bu kişinin “HORASAN Kürtleri” diye bir kitabı vardır ki, bölgeye GURİSTAN adını vermiş GUR TÜRKLERİ’ni “kürt” yapar!.. Ama Kürtler’in Anadolu’dan ta HORASAN’a nasıl gittiğini açıklamaz!..
A. MEDYALI isimli kişinin de ” Kürdistanlı Yahudiler” diye bir kitabı vardır. (Berhem Yayınları, Ankara, 1992)
YALÇIN KÜÇÜK kitaplarında YAHUDİ KÜRTLER’den bahseder, “İSRAİL’de 150.000 kadar YAHUDİ KÜRDÜ olduğunu ve aralarından bakanlar bile çıktığını” yazar.
ABDULLAH BİLİCİ de İSRAİL’de YAHUDİ KÜRDÜ Moti Zaken ile yaptığı röportajı AKSİYON dergisinin 291. sayısında yayınlamıştır. Moti Zaken babası ZAHO doğumlu, sonradan İSRAİL’e göç etmiş… MUTİ ZAKEN, İSRAİL-KÜRT LİGİ’nin kurucusu… Aynı zamanda Netanyahu ve Barak hükümetlerinde danışmanlık yapmış. İSRAİL’de 150.000 YAHUDİ KÜRDÜ olduğunu söylüyor. 1970′lerde İşçi partisinden iki YAHUDİ KÜRDÜ, KNESSET denen YAHUDİ meclisine girmiş… Lukud Partisi’nden de bir bakan ve bir milletvekili çıkarmışlar. 1996-1999 yılları arasında Savunma Bakanı olan emekli general İZAK MORDEHAY da YAHUDİ KÜRDÜ idi.
Utah Üniversitesi’nde görev yapan HASAN KÖSEBALABAN’ın da bu konuda bir makalesi var. O da “İSRAİL’in Kürtler’in tümünü M.Ö.723 yılında bölgeye göç eden YAHUDİ kabilelerin soyundan geldiğine inandırarak KUZEY IRAK’ta bir nüfuz alanı oluşturmayı amaçladığını” belirtiyor. Ancak “YAHUDİ KÜRTLER’in kendilerini MÜSLÜMAN KÜRTLER’den daha çok YAHUDİLER’e yakın hissettiğini” de ekliyor!.. Maalesef bu TÜRKİYE’nin de problemi… bizim dönmelerimiz de, (yani dışı MÜSLÜMAN-TÜRK, içi-özü YAHUDİ) kendilerini yüzyıllardır bağrına basan MÜSLÜMAN TÜRKLER’i, TÜRK DEVLETİ’ni bir kenara bırakıp; İSRAİL’e, A.B.D’ye, A.B.’ye, yani YAHUDİLER’e ve HIRİSTİYANLAR’a hizmet etmektedirler!.. Kürt bölücüler de öyle!..
Şimdi bu YAHUDİ KÜRDÜ tesbitimiz bazılarına inandırıcı gelmeyebilir… Ancak KEVIN BROOK adlı araştırmacının internet sitesinden öğreniyoruz ki, elde 2001 yılında YAHUDİ, ALMAN ve HİNTLİ bilim adamlarınca yapılan bir araştırma var… Amaç kimin SAMÎ, kimin HİNT-AVRUPAÎ kökenli olduğunu tesbit etmek… Araştırma için SEFERAD YAHUDİLERİ (FİLİSTİN kökenli, daha çok İSPANYA’ya göçmüş YAHUDİLER), EŞKENAZ MUSEVİLERİ (daha çok HAZAR TÜRKÜ kökenli ASYA VE DOĞU AVRUPA MUSEVİLERİ), MÜSLÜMAN KÜRTLER, FİLİSTİNLİ ARAPLAR ve FİLİSTİN’in güneyinde yaşayan BEDEVİLER’den 526 adet Y-KROMOZOMU toplanmış… Daha sonra araştırmaya RUS, BEYAZ RUS, POLONYALI, PORTEKİZLİ, İSPANYOL, ARAP, BERBERÎ, ERMENİ ve TÜRK deneklerden alınan 1321 örnek dahil edilmiş…
Sonuç şaşırtıcı!.. KÜRTLER ve YAHUDİLER binlerce yıl öncesinde ORTAK bir BABA’dan geliyorlar!… Diğerleri ile böyle rabıta kurulamıyor!..
Yine başka bir internet sitesi, ISRAELI-KURDISH FRIENDSHIP LEAGUE, MOTİ ZAKEN’in bahsettiğimiz makalesini veriyor. Tarayıp bulabilirsiniz.
Netice itibariyle, biz Kürt kökenli vatandaşlarımızın YAHUDİ oyunlarına gelip, YAHUDİ ve AMERİKAN uşağı olmasını istemiyoruz. Kendilerini onbinlerce yıllık TÜRK tarihinin ve benliğinin bir parçası gibi hissetmelerini istiyoruz. Bütün çabamız bunun için!..

MAHABAT CUMHURİYETİ PALAVRASI

MAHABAT CUMHURİYETİ PALAVRASI

Kürt bölücülerin önemli iddialarından biri de “Mahabat Cumhuriyeti”dir. Ne zaman gerçeği söyleseniz, “Tarihte hiç bir zaman bir Kürt milleti olmadı, Kürt devleti olmadı, Kürt medeniyeti yoktur, Kürt edebiyatı yoktur, Kürtler’in ortak bir dili de yoktur. Kürtler’e ait bir tek anıt, bir tek dikilitaş, bir tek yazılı kitabe yoktur,” deseniz, hemen Mahabat Cumhuriyeti’ni öne sürerler!
Kürtler’in devlet kurma faaliyeti daima, içinde yaşadıkları ülkenin yabancılar tarafından işgâli sırasında, kendi devletlerine ihanet şeklinde ve işgalcilerin desteği ile i olmuştur. Ve tabii başarıya ulaşamamıştır!
Irak’ta Amerikan işgâli ve desteği ile Talabani ve Barzani’nin sözümona kurduğu iki ayrı uyduruk federe devlet gibi, Mahabat Cumhuriyeti’de o dönemde İran’ı işgal eden Ruslar ve İngilizler’in sayesinde sözümona kurulmuş idi.
Biz bu konuda daha fazla bir şey söylemeyeceğiz… Bakın bir Kürt sitesinde Kürtler, KENDİLERİ, bu konuda,
 IRAK-İRAN KÜRDİSTANI VE İŞBİRLİĞİ, İHANETLER KISIR DÖNGÜSÜ başlığı altında, ne diyorlar!.. İ
fade bozukluğunun kusuruna bakmazsanız tabii…
- “… 1941’de İran’ın kuzeyinden Sovyetler Birliği İran’a girerken, güneyden de İngilizler tarafından işgâl edildi.”
- “Bu tarihten sonra Sovyetler Birliği’nin çabalarıyla Kürt aydınlarının başını çektiği örgütlenmeler hızla yayıldı. Bu çalışmalar sonucunda Komel’e Jiyanew’ey Kürdistan (Kürdistan Diriliş Topluluğu) kuruldu. Bu örgütlenme daha sonra 1945 yılında Kürdistan Demokrat Partisi’ne dönüşerek tüm örgütlenme faaliyetlerini tek çatı altında topladı.”
- “Gerek uluslararası koşullar, gerekse İran içlerine kadar Sovyet birliklerinin girmesi ve Kürtlere açık destek vermesi, Kürt ulusal hareketi için tarihi bir fırsattı.”
- “Sonuçta bu koşullar değerlendirilerek 22 Ocak 1946’da Mahabat Kürt Cumhuriyeti ilan edildi. Kadı Muhammed kurulan Cumhuriyetin Cumhurbaşkanı, Başbakan ise Bükan aşireti önde gelenlerinden Hacı Baba Şeyh idi. Bakanlar kurulu daha çok aşiret önde gelenlerinden ya da akrabalarından oluşmuştu. Böylece Mahabat Cumhuriyeti aşiret ilişkileri temeline dayalı bir yapıyla kurulmuş oluyordu.”
- “Aynı yıllarda Irak’ta ayaklanmış olan Molla Mustafa Barzani de, Irak iktidarının saldırıları karşısında İran’a geçerek cumhuriyete katılır… Elinde bulunan iyi yetişmiş üç bin kişilik askeri güçle, cumhuriyetin askeri gücünü oluşturur. Kendisi de orduyu yöneten dört generalden biri olarak atanır.”
-” İran Kürdistan Demokrat Partisi’nin kurulmasından kısa bir süre sonra Molla Mustafa Barzani partinin bir kolunun da Irak’ta kurulması için adamları aracılığıyla çalışmalara başladı…”
-”Barzani başkanlığındaki bir komisyonca hazırlanan bildiri Irak’taki Kürt gruplarına iletilerek Irak Kürdistan Demokrat Partisi’nin gerekliliği anlatılır. Bu görüşmeler sonucunda Rızgariye Kurd ve Şoreş partilerinin de katılımıyla IKDP kurulur. Partinin başkanlığına Molla Mustafa Barzani getirilir.”
- “Kürt halkının özgücünden çok, uluslararası dengelere dayanan ve Sovyetler Birliği’nin açık desteği ile kurulmuş olan Mahabat Cumhuriyeti fazla uzun ömürlü olmadı. Savaşın sona ermesi ile, üzerinde yükseldiği zeminin sallanmaya ve uluslararası dengelerin değişmeye başlaması cumhuriyet için sonun başlangıcı oldu. Özellikle Sovyetler Birliği’nin askeri güçlerini bölgeden çekmesi ile İngiliz emperyalizminin desteklediği İran Şah rejiminin saldırıları karşısında, 5 Aralık 1946’da, Mahabat Kürt Cumhuriyeti kısa ömrünü doldurarak yıkıldı.”
- “Mahabat Kürt Cumhuriyeti’nin yıkılışındaki temel etkenler, feodal toplumsal yapı, aşiret ilişkileri, kendi özgücünden çok güçlü bir devlete sırtını dayama isteğidir. Güven yerine önyargılardan kaynaklanan ihtiyatlılık, ilişkilerin temel biçimi olmuştur.”
- “Irak’tan gelerek Mahabat Kürt Cumhuriyeti’ne katılan Barzaniler’in durumu buna örnektir. Barzaniler Irak’tan geldikleri için askeri olarak kabul görmelerine karşın, politik hiyerarşi içerisinde yer alamamışlardır. Ortak ulusal çıkarların değil, feodal aşiret çıkarlarının temel alındığı böylesi bir birlik, adı devlet de olsa zor karşısında dağılmaya mahkumdur!.. Nitekim İran Şahı’nın saldırıları karşısında birçok aşiret lideri Şahla uzlaşma yollarını ararlar. Ancak bu uzlaşmacı eğilimler hatta öteden beri Şahla işbirliği içerisinde olanlar bilindiği halde, bunlara yönelik hiçbir tavır geliştirilmemiş cezalandırma yoluna gidilmemiştir.”
Biz ne dedik?.. Kürtler devlet kuramaz… Kürtler bir araya gelemez… Nitekim Irak’ta bile gelemiyorlar. Süleymaniye’de Talabani’nin, Dahuk’ta Barzani’nin “devlet”i var!..
Sıvyetler çekilince Mahabat Cumhuriyeti iskambil kâğıdından ev gibi yıkılıverdi!..
 Bakalım, Amerikalılar çekilince, ortada bir “kürt” devleti kalacak mı?

İDAMLIĞIM, İLMEĞİM BOYNUMDA

İDAMLIĞIM, İLMEĞİM BOYNUMDA
Sömürüden çıkmış bir kentin lisan- ı haliyim.
Küçük puntolarla yazılmış büyük bir sonun eşiğinde savuruyorum kendimi. Büyük puntolarla yazılmış küçük bir hayalin hükümranlığındayım. İdamlığım, ilmeğim boynumda…
Bir elin ucunda son nefeslerim.
Güneşin yüzünü görmeyen mahkûmluğum asılsız gölgelerin içine gömdü irikıyım ütopyalarını.  
Satır sayısı bilinmez yaşam kitabımın.
Bağlaçlarla bağlandım hayata.
Şimdi bir kesme işareti ile koparılmayı bekliyorum.
Satırlardan düşene dek devam  edecek cümlem…
Acıdan dolma bir masaldan, satır arasına gözyaşlarımla mim düşüyorum. Dili binlerce kez sürçmüştür mutluluğun.
Yakasına çengelli iğne ile bağlanan mutsuzluklardan lâl olmuştur.
Buna rağmen iç cebimde sakladığım mutlu hayat tariflerini uygulamaya çalışıyorum. Tutturamıyorum kıvamı…
Geceden biraz siyah alıyorum azığıma, gündüzün en aydınlık yanından biraz beyaz…
En gecemle en gündüzümü uluyorum birbirine.
Şimdi gri bir günün sınırları içindeyim.
Sınır ötem yok.
Ayağı aksayan serzenişler çarpıyor kulaklarıma.
 Sığınaklardayım…
Düşlerimi çok görenlerden saklanıyorum, düşsüzlüğe esir düşmemek için. Mutluluk hikâyelerime sırmalı bir kanat takıp Kafdağı ardına gönderiyorum.
 Üç boyutlu resimlerden çıkarıyorum kendimi.
 Üç nokta içine hapsediyorum.
Beynimin duvarlarına Şubat hüznüyle çarpan geçirilmemiş cinnetleri resmediyorum.
Ayazın iliklerime işlediği bir günde, garip ikilemler durağındayım.
 Yine gözlerimden kan sızıyor, bileklerimden yaş damlıyor.
Ağıtlarımın içinde zindanlar saklı.
Dilim zindanlarıma gardiyan.
 İçim zanlı.
Avuç içlerimde katranlı gözyaşı…
Toprak kokan sokaklarda arıyorum toprak rengi gözlerimi.
 Yüzüme çarpıyor sonbaharda sararan yaprak matemleri.
Sabahsız gecelerde hezeyan dolanır seciyeme.
Devasa bir hüznün sahibiyim.
Minyatürleştiremedim hüznü…
Ellerim salınıyor yasaklı mektuplara.
Hadi kepenk çekin ellerime.
Gözlerimin kirpik tutsaklığı devam ediyor.
Ey kelimelerini zırhlarını giyip taşıyan!
Kınından çıkar öldürücü cümlelerini.
Zaten en fazla bir-iki yazılık ömrüm var.
Ölümümü avuçlasan ne olur ki?
Mahlasım acıya dipnot düşülmüş bir hayalin sıfatıdır.
An gelir firaka adanmış bir türkü can bulur dilimde.
An gelir, tüm sesler can verir…
Mahkûmluğum tükenmez. Zanlıyım… Mazlumum…
Şimdi; idam sehpasında, ilmeğim boynumda,
Sondan nefeslerimi sayıyorum. Musallaya dönüyorum yüzümü.
Hüzne bulanmış bir kefen biçilmiş düşlerime.
Minyatürleştiremediğim hüznüm cesedime yama yapılacak…
İşte geldi cellât…
Adım adım yaklaşıyor sandalyeme.
Şimdi son adım. Elleri ölümüm üzerinde.
Hayata düşüyorum son noktamı.
Ve hayat satırlarım ölümle süsleniyor;
Son…

Kan damlar yüreğime,Kırmızıya boyanır tüm satırlar !


Kan damlar yüreğime,Kırmızıya boyanır tüm satırlar !  

Hangi  yanımdan  başlamalı  vurmaya,
Islak  zemin  ağıtlarında  kaybolan  gölgelerimi.
Bir  küf  kokusuyla  tutuşan  zamanı,
Hangi  içle  bilemeliyim..
Kaç  düş  kesik  kalır  hayata,
Ve  ben  hangi  günün  karanlığına  gömülmeliyim

Hangisi  keskin ; kalanın  suskun  feryadı  mı,
Gidenin  içsiz , ruhsuz  acımasızlığı mı ..?
Dün  gibi  soluksuz, yarın  gibi  yasak  mı  durmalı
Küllenen  gecenin  izsiz  demlerinde..
Hangi  yanımdan  vurmalı  acıyı,
Jilet  kesiği  bir  suskunluğun  bedeli
Kaç  yarayla  ödenir  de  bitmez ki..
Sızılı  bir  odanın  nem  kokulu  duvarları,
Şimdi  damarlarıma  gem  vuran..
Siyaha  kırılmış  gözlerimin içinde
Bir  lal  şarkı  şimdi  ömrümü  kanatan.
Hangi  geceyi  tüketmeliyim
Ardında  uçsuz  suskunluklar  biriktirerek..
Nefes  nefes  mi  azalır  gökyüzü
İçimin  en  olmaz  kıyısını  külleştirerek
Sesimin  çatladığı  yerden  sızıyor  acılar,
Tuz  basmaya  yüz  tutmuş  hüzünle..
Bir  mahkum  gülüş, avuçlarımda   kuruyan.
Hangi  ömrün  mevsimsiz  rüzgarı,
İçimde  içler  boyu  savrulan…
Yarım  bir  düşü  paylaşamayan
Hangi  vuslatın  yetim  çocukları..
Bu  yolun  hangi  çıkmazı,
Gidilmemiş  ve  dönülmeyecek  olan..
Islak  bir  ayrılık  dizlerime  oturmuş,
Sancılı  şiirler  büyüttüm  saçlarımda..
Hangi  siyah  karadır  içimdeki  geceden,
Yalnızlığın  hangi  feryadıdır  ayaklarımda  gezinen..
Bir  hüzün  çemberi   içinden  geçmekle  bitiremediğim,
Daraldıkça  daralır  düşler ,
Hangi  rüyanın  kahramanına  esirim…
Hangi  köşeden  dönmeli  vedaları
Hangi  yol  ayrımlarını  aşka  sakladı…
Meçhul  bir  savaşın  en  asil  kölesi ,
Gözlerimde  sözler  eskiten..
Şimdi  kağıtlara  gömdüğüm,
Hangi  kalemin  suskun  cinayeti…
Kan  damlar  yüreğime, kırmızıya  boyanır  tüm  satırlar

YAĞMUR AĞLIYOR İKİMİZ İÇİN

YAĞMUR AĞLIYOR

Yağmur ağlıyor ikimiz için,
Hem ağlıyor hem siliyor maziyi
Kaderimdin, hayâl oldum şimdi,
Aşkımız bitti masallar gibi

Kıymetini bilemedim,
Seni nasıl çözemedim
Bugün resmini indirdim duvardan,

Duvar ağladı ben ağladım

Kar çiçekleri gibisin temiz,
Sende bulmuştum aşkı ben henüz
Son bir buse ver hatıra kalsın;
Sen yokken gönlüm yanımda sansın

Kıymetini bilemedim,
Seni nasıl çözemedim
Bugün resmini indirdim duvardan,
Duvar ağladı ben ağladım…

Mustafa Ceceli

BEN HANGİ ŞEHRİN MUHACİRİYİM PEKİ..?

Adını nisan bildiğim bir dehşete açtım gözlerimi.
Sonra kapattım.
Tekrar açtığımda hala bahar denilen ayın son baharındaydım.
Ağıtlar ektim çapraz bir savaşta esir alınan yanlarıma.
Düşlerimi savurdum uzaklara.
Rüzgâra bıraktım ayrılık tadında şarkılarımı.
Bir çekip gitme öyküsü daha hediye ettim
Bende bensizliği soluyan yanlarıma.
Vakti geldi diye teselli ettiğimde kendimi;
İçimden bir ses yıktı tesellilerimi.
Biçare gezdim yokluğunda hislerin.
Ayağımın takılmışlığıyla, yere düşmüşlüğümleyim.
Nasırlaşmış kelimeler de kanıyor artık.
Vagonlarla ölen hayallerimi gönderiyorum kurşuni şehirlere.
Ellerimin arasına alıyorum cam kırıklarını.
Sonra yüzüme atıyorum.
Yüzümden elem damlıyor.
Hiçliğe sevdalı ruhum varlığından sıyrılamıyor.
Paslı bir demiri ömrüme set çekiyorum.
Gamzelerimi gönderiyorum mutlu yarınlara;
Kalmayı göze alıyorum.
Bir solukla bitireceğim hayatın tuzaklarını aşmaya çalışıyorum.
Kelimelerin kalbine işliyorum sancılarımı.
Sonra saklıyorum kelimelerimi.
Sancılarıma yabancı eller bulaşmasın diye.
Yaşadığım yıllara bir şiirini okuyorum Kaptan.
Ve bir mısra can evimden vuruyor beni.
şimdi hangi çekmecedeydi o yaralı şiirler neredeydi?
Kalemimden doğru nereye akmıştı?
Hani gidecek yeri yoktu, çıkmazlardaydı.
Hani yüklenmişliğiyle acıyı yaralıydı, kanardı.
Yaralı şiirler nasıl ayaklanır da kaçardı?
Nasıl bulamazdı insan içinden çıkıp, kaleminden dökülenleri?
Ben bana kayıpken bulunması gereken neydi?
Acıya yarenlik etmekti nefes almak.
Keskin kalemimle içime sözcükleri kazımaktı yazmak.
Sonra bulamamaktı.
Her meçhul şehir benden sınır dışı olan bir şiirimi gizlerdi içinde.
Erken sandığım vakitlerde geç kalınmışlığı barındırırdım gözlerimde.
Düş tutkunu haykırışlar büyüttüm uçurum kenarlarında.
Askıda geçmiş bir ömür birden yığıldı ayaklarımın ucuna.
Gözyaşlarıma devrettim düşler zindanındaki müebbet mahkûmluğumu.
Yetersizliğimin zehrini yudumladım sandım hep.
Oysa kendine yetmemek başkalarına artmakmış nedensizce.
Gecenin en koyu vaktinde vuruyorum uykularımı.
Siperlerine yalnızlığımı sürdüğüm günler aklımda kalan.
Ben ki henüz nazarı kavuşmamış mutlu kıyılara.
Silkinip, koca bir yükü indirip omzumdan saklanıyorum kimsesiz limanlara.
Küflenmiş geçmişimi bırakıyorum kaldırımlara.
Ömrün bir kıymığı batıyor bedenime.
Yeni yangınlar ekleniyor adresime.
Küllere boyanmış bir umut daha çakılıyor yere.
Enkaz altında kalan bir hayatı kabullendiğimde; hep düştüm dizlerimin üstüne.
Susmak sarsıcı bir çığlık hayata hapsedilen
Kendimi affedemeyişim miydi başkalarını suçlu gösteren?
Tüm karanfillerimi sökmeli miydim bedenimden?
Tanyeri ağarırken sararmış acı motifler sakladım sandığıma.
Katlettim bir ömrün abıhayatını.
Bu nisan da güvercin kanadına bağladım mektuplarımı.
Öldüren bir sözcük daha ekledim sözlüğüme.
İçim intiharlara kalkışmasın diye.
Tenha sokaklar çıkıyor şimdi önüme.
Hüzün ırmağında yıkıyorum suslarımı.
Şehirlere vuruyorum kendimi.
Şehirler ki mutluluğa yansız, acıya mağlup
Şehirler ki baştan ayağa sükûtu ömrün.
Şehirler ki ben gibi.Ben hangi şehrin muhaciriyim peki?

GECE AYAZLARDA KALEMİ KANA BULAMA VAKTİDİR


GECE AYAZLARDA KALEMİ KANA BULAMA VAKTİDİR
Gece!
Katran karası ellerini çek üzerimden!
Değme!
İniltilerini sus!
Sus gece!
Sıra bende!..
Ayazlarda kalemi kana bulama vaktidir.
İçimi parçalarcasına,İçimin sızısına çığlık çığlığa susmalı şimdi!
Gece melâlinde yâr…
Ahım sığmazken içime
Söyle!
Sen hangi yastıklarda susturursun ağlamalarını ?
İçinin sızısını hangi duayla dindirirsin?
Canın yaprak yaprak dökülür bilirim,
güneş görsede suretin..
Sesine ayrılık kaçtığından beri susmak en asil sözdü senin lügatinde.
Bense dökülendim ardına..
Ardında dağıttığın harfleri toplayandım, bir usta çabukluğunda..
Yokluğunda, hepsi  cılız sesli bir avuntuydu, dinleyip inandığım…
Tutunup kalktığım, asıldığım bir avuç duaydı..
Sustun!
Sevinçleri düşürdüm yırtılan ceplerimden..
Yaşamaktan çevirdim yüzümü,
İnine çekildi deli düşlerim
Bu şehre yüzümü döktüm pencerelerden..
Kimseler görmedi..
Susarak ağladım en çok!…
Ve ellerimi kanatırcasına yazdım!…
Sen yoktun
Sızımı savurdum rüzgarlara..
Koyu bir hüzne dağıttım saçlarımı,
Toplayamadım..
Usul usul salındı hüzün
Ellerini gözlerimde gezdirdi..
ve yokluğunda adıma en çok HÜZÜN dendi !
Ellerim vardı kırılgan,kanlı,ürkek ellerim!
Ahu efgânlarımda bir onlar yoldaştı bana bir de sesim..
Tutunamadım göğüne!
Uzanamadım!..
Asılı kaldım uçurumlarında..
Çıkmazlarında yollarımı şaşırdım..Bak ellerime!
Parmak uçlarımda tadımlık sevinçlerim..
Kulaklarımı tırmalarcasına sâlâsını duyuyorum benliğimin…
Bilir misin ki kaç SEN geceyle dilimlendi içim?
Yâr! bilebilir misin?
Ömrümce kaç zindanla doldu gözlerim?
Kaç sızı oturdu gamzelerine yüreğin?
Seslenmek ırağına,
bir yudum söz beklemek alfabenden,
faydasız artık bilirim!
Bilirim,
Yine kendime döner çığlık çığlığa sesim…
Belki de harfleri yutmalıyım dudağımda..
Yakmalıyım şiirleri,
Ateşe vermeliyim!..
Gel o zaman, gülüşünü al rüzgardan artık deli yâr!..Sızıma değmesin!..
Ben geceden döndüm yüzümü..
El verdim suskuya ve duaya..
Söyle geceye, ne olur..
Ne olur ardım sıra gelmesin!
Yoruldum artık! Yeter!…
Bana Aşk’tan söyletmesin..!
İçime konuşma vaktidir şimdi…
Bozguna uğrasın harfler..
En ırağıma gitsin….

YOKLUĞUNDA ÜŞÜYORUM ŞİMDİ

 
YOKLUĞUNDA ÜŞÜYORUM ŞİMDİ
 Hani yoksunya artık,,
Bana bıraktığın yokluğunla tanışıyorum şimdi….
Yüreğim vardıya hani senin için yanan,,
Yokluğunda ona yanmaya devam etmesi için yalvarıyorum şimdi…
Daha gece doğmadan kararırmı gün,,
Yokluğunda kararıyor günlerim şimdi,,
Kararan günlerimin acımasız geclerinde,,kayboluyorum şimdi….
Yatağa her girdiğimde hayalinle ısınırdı tenim,,
Kaharolası gururum müsade etmiyor hayaline dokunamıyorum şimdi….
Ve ben öyle üşüyorumki yokluğunda şimdi,,
Üşümekten başka başka acılarla uyuya kalıyorum şimdi….
Varlığında yaşamak isterken,,yokluğunda ölüyorum şimdi..!
Seni sevmekle başladı her şey.
Yüreğimdeki depremler…
Nefessiz kalışlarım..
Her şey seni sevmekle başladı..
Erkekler aglamaz derler..
Sevdanla bir nehir misali…
Göz yaşı olup aktın yüreğime..
Çırpınırken battım derinlere..
İflah olurmuyum bilmem ama..
Ben seni yüreğimle adam gibi sevdim.
Seni sevmekle başladı..
Uykusuz geceler de seni dilenen..
Kördüğüm kalbimin tutkusu…
Seni sevmekle başladı..
Yüreğimde ki sönmeyen yangınlar..
Seni sevmekle başladı..
Acılarım hüzünlerim…
Seni sevmekle başladı..
İki kişilik sancılarım…
Seni sevmekle başladı..
Yarınsız sızılarım..
Seni sevmekle başladı..
Yüreğimdeki fırtınalar..
Seni..
Seni sevmekle başladı her şey…
Kördüğüm tutkunun ne sen farkındaydın ne ben..
Ansızın ayrılığın esaretine düştük…
Rüzgarda savurulan bir sandal misali..
En amansız dalgalarda sevdim seni..
Seni sevmekle başladı her şey..
Kalbime döşediğin hüzn mayınları..
İnfilak etmeden eylül mağduru sevdam..
Kana bulaşmadan..
Bana bendeki sevdanı ver…
Bana bendeki seni ver…
Kalbim_kördüğüm…

HER ŞEY SENİ SEVMEKLE BAŞLADI

Her şey seni sevmekle başladı
Bir asırlık uykudan
Seni sevmekle uyandı yüreğim…

Gökyüzünden düşen
Her yağmur tanesine seni yükledim
Sırılsıklam sen olmak için…
Seni üfledim rüzgarlara
Çiçeklere gülere seni aşıladım
Her nefesimde seni solumak ve koklamak için…
Sol ayağıma seni, sağ ayağıma beni yazdım
Yürüdüğüm her yerde her köşede
Sen ve Ben olmak için…

Birtanem, Yüreğimin Aşkı,
Gözlerim Aşk ile bakabilmeyi senden öğrendi…
Delicesine bir sevda bu,
Bende ne bir tarifi nede kelimelere sığdırabileceğim bi anlamı var..
Sonsuzluk gibi evren gibi, nefes gibi…
Tek bildiğim, son kez aşık olduğum…

Aşkım seni senden daha çok seviyorum…
Aramızda dağlar olsada kalbimdeki ben hep yanında…

herşey seni sevmekle başladı…
Herşey Seni Sevmekle Başladı…
Hayat bazen herşeyden vazgeçmek oldu bazen bir senden vazgeçememek…
Tek zaafım sen oldun hayatta bir sana dönemedim sırtımı ve çekip
hızlıca gitmek hiç aklıma gelmedi! gelmeyecekte…
Herşey seni sevmekle başladı…

Dünya asla bir toz bulutu olmamıştı zaten.
Sevmek diye bir şey varmış ve sevince iliklerine kadar hissediyormuş insan
varlığını tüm acıları ve sevinçleri bir anda yaşayıp tüketiyormuş.
Varlığın ve yokluğun… ikiside bazen öyle zor ki!
Keşke biraz olsun anlatabilsem sana paylaşabilsem acılarımı seninle
kıyamam ki…

Hiç susma istiyorum yanımdayken aklından geçen herşeyi bilmek istiyorum
hayallerini korkularını sakladığın kendini ve kendinden bile kıskandığın
sevdanı anlat istiyorum.
Zannederim ben seni seveli asırlar oluyor.
Ben bunu yeni anlıyorum…
Unutma sevdiğim unutma hiçbir direnişimi.
Şimdi sana cevabını veriyorum aklındaki bütün sorularının…
Her ayrıntım sende gizli benim… Sana verdiğimden başka ben yok ki bende…
seni sevmekle başladı her şey.
yüreğimdeki depremler…
nefessiz kalışlarım..
her şey seni sevmekle başladı..
erkekler aglamaz derler..
sevdanla bir nehir misali…
göz yaşı olup aktın yüreğime..
çırpınırken battım derinlere..
iflah olurmuyum bilmem ama..
ben seni yüreğimle adam gibi sevdim.

seni sevmekle başladı..
uykusuz geceler de seni dilenen..
kördüğüm kalbimin tutkusu…
seni sevmekle başladı..
yüreğimde ki sönmeyen yangınlar..
seni sevmekle başladı..
acılarım hüzünlerim…
seni sevmekle başladı..
iki kişilik sancılarım…
seni sevmekle başladı..
yarınsız sızılarım..
seni sevmekle başladı..
yüreğimdeki fırtınalar..
seni..
seni sevmekle başladı her şey…
kördüğüm tutkunun ne sen farkındaydın ne ben..
ansızın ayrılığın esaretine düştük…
rüzgarda savurulan bir sandal misali..
en amansız dalgalarda sevdim seni..

seni sevmekle başladı her şey..
kalbime döşediğin hüzn mayınları..
infilak etmeden eylül mağduru sevdam..
kana bulaşmadan..
bana bendeki sevdanı ver…
bana bendeki seni ver…
kalbim_kördüğüm…kdz.

DÜŞTÜM BATTIM DERİNLERE


DÜŞTÜM BATTIM DERİNLERE
Bu gece; kırılgan düşlerimin koynunda sabahlayacağım…
Tenimde susuzluktan kurumuş,elbiseleri yırtılmış,
öfke kanamalı Aşk sözcükleri kazılı…
Yine gri karanlıkların mürekkebine düştü kalemim…
Denize kıyısız durgun ırmaklar akıyor gözlerimden…
*BEN BÜTÜN YARALARIMI MUTLULUĞUN İÇİNDEN GEÇERKEN ALDIM…*
Soğuk rüzgarlar,yüzümün ağrısını içimin Maltalarına savururken;
Tutuklu adımlarla voltalıyorum,yargısız hüküm giydiğim karanlıkları…
Ardımda kanlı cam kırıkları ve ıslak hüzünlerde büyütülmüş
o kadar ayrılığım var ki,Suskunluğuma kilitlediğim…
Üstü çizilmemiş iri puntolu hafler duruyor gözümün önünde, onarılmayı bekleyen…

ONARIYORUM…
Neresi zordu ki sevmenin;
Eğer duyulmasaydı kalbimin atışları…
Çatlarken sevimsizliğin ardamarı,acemi bir işkenceci kesiliyor hayat…
Oysa yıkılması zor değildi,yüreğime ördüğüm duvarın…

*Kİ O DUVAR EN ÇOK KENDİ İÇİNDE YIKILMIŞTIR*
Şimdi ;
Her okuduğumda kırık-dökük güncemi ,en çok beni vuruyor,
Büyük yıkımlardan devşirdiğim,içe zalim-dışa can cümlelerim…
Hangi sularda yüzdürsem kağıttan gemilerimi, soğuk bir rüzgara yenik düşüyor düşlemler…

“DÜŞTÜM BATTIM DERİNLERE”
Dipteyim…
Yunus’un karnında,Yusufi sancılarla,sabır tesbihleri çekiyorum…
Duaya açılıyor mücrim ellerim,
Gecenin yarısı,duvarlarında küfür yazılı odamda…
İhbar ediyorum sevda kaçakçısı duygularımı,
Durmadan üşüyorum geçmişin karanlıklarında…
Usul usul dolaşıyorum düştüğüm duvarların gerisinde…
İzi duran yaralarımdan biriktirdiğim bir başkaldırının,hesapsızca çöreklendiği,kıştan kalma bir ayazım şimdi,üşüten…

“ZATEN BEN HİÇ BAŞEDEMEDİM Kİ,
OLUMSUZ SATIRLARIN,

BOŞLUĞA DÜŞÜREN ÜNLEM İŞARETLERİYLE…”
Her parantez bir yanılışım,
Her satır başı bir umut ve her nokta bir ölüm oldu ,
gecenin çıldırtan sessizliğinde…
Oysa ben seni,her gece duvara astığım acılarımdan süzüp bağrıma aldım…
Hüzün büyüğü gözlerine yaslanmanın,ne büyük bir onur olduğunu bilmedin…
Artık içimin ağıtlarına dokunma ey kelepçesi hükümlü rüzgar !..
Kaç ölüm düştü tutsak günceme…
Geçmişine sövülmüş bir hükmün infazında ertelendi gülüşlerim…
Şimdi her gülüşümde yüzüm kirli…
Koşarken yırtıldım işte;

AĞLAMA GÖNLÜM…

 
AĞLAMA GÖNLÜM
Yaraladı kalbimi duygular paramparça
Çaresiz onmaz kederlere saldı da beni.
Açılır sızılar gün batıp akşam olunca…
Kaybederim yalnızlık kucağında kendimi.

Gökte yıldızlar geceye muhtaç sana da ben
Bu diyarlar da yıldızlar; hep solgun parlıyor.
Sarılmışım sevda denen bir yılana da ben…
Ne yıldız’a gönlüm, nede sana ulaşmıyor.

Her gece düşlerim, alır seni uzaklardan
Sanma ki şu divane gönlümde unutuldun.
Hasretini anarken o eski zamanlardan
Geçmiş hatıralarla kalbimde avutuldun.

Bir sessiz vedadır bu bendeki sevgiliye
Ağlama gönlüm:daha ne günler göreceksin.
Yanma! nice insafsız mateme düştün diye…
Arsızdır o duygular, daha çok seveceksin.

Bir tuhaf vedadır ve en derin hislerimle
Ne demek bilmiyorum, sensizliği yaşamak.
Uzaklardan görün vedalaşta gözlerinle…
Sızlasın;yansın için, öğren neymiş ağlamak.

Bir akşam vakti, gezerken hüznün bahçesinde
Duydum derinlerden kalbinin inlemesini.
Süzdün bakışlarını bir aşkın hücresinde
Duymadın kalbimin sana çarpan nağmesini.

O insafsız vurgunlara alıştı bu gönlüm.
Bir kara basan gibi çöktünde üzerime.
Akıttın içime zehrini sunarak ölüm…
Sızıpta bir yılan gibi vurdun yüreğime.

O sevda türkülerini söyleyip içimden
Sensizlik bir yamandı,tezden ölüm diledim.
Bir nefret için nefrete değen gönlümden
Issız biçare karanlıklara diş biledim.

Besleyip nicedir bir sevdanın ülküsünü
Matemini tutar her gece, sensiz haneler.
Söylerim gönlümün terhis eden türküsünü
Rüyalarım senden yana,gönlüm başka söyler.

Seni her gece dizip bir efkarlı kurşuna
Anlamsız duyguların öznesidir ayrılık.
Divane gönül ümit besler boşu boşuna
Yalandan sevmelerin yüzdesidir ayrılık.

Her karanlığın ardında olsa da aydınlık
Bulunur yanık bir nağme, bu ruhu inleten.
Sıkılmıştır bir kere kurşun: adı ayrılık
Adı dilimde har’dır bu ruhumu titreten.

İçim acıyor dururken karşımda hayalin
Şimdi rüzgarlar da savrulan bir derbederim.
Kaybolmadı rüyalarımda dün gibi halin
Seviyormuşum hala seni, yemin ederim.
…………….
K.Kurultay

KEPEZ SESLİ ŞİİR DİNLEYİN VE OKUYUN

Kepez
Ansızın bir karasu iner
Deniz fenerinin gözlerine
Fener kör olur
Ve ağır ağır uyanmaya başlar
Deniz dibinin devleri
Koç sürüsü dalgalar toslaşır gerine gerine
Ötede yıkkın bir balıkçı köyünün çiçeksiz evleri
Evler ki denizlerde olup bitenleri bilmez
Bense bu kaderi iyi bilirim
Benim adım Kepez

Yıldızlar olmadı mı, dolunay olmadı mı
Gökyüzü de kördür
Yüreğindeki kara bulutlar
Durmadan yıldırımlar kusar
Yorgun bir gemi oturur kayalara
Karışır birbirine dua ve küfür
Korkuysa şapkasını her zaman
Kapkara bir dala asar
Bir yosun tarlasında dinlenirken
Gördüm ölümü kaç kez
Selam verip geçti gülümseyerek
Ben korkusuz Kepez

Kaç sünger ve inci avcısının
Kanına girdi bu denizler
Kaç taze gelin ihtiyarladı
Bu ufuklara baka baka
Her sabah
Neşeli bir ıslık aydınlığına
Evden çıkıp gidenler
Ya döndüler ya da hiç dönmediler
Yaralı akşamlara
Yalnız kalmayınca aç kalmayınca
Oğlak, kuzu melemez
Ben ne dramlar yaşamamışımdır bu kıyıda
Ben Kepez

Mutlu insanlarda gördüm
Gelip kollarımın arasında sevişen
Ama uzun sürmedi
Şıngır mıngır kristal ömürleri
Ne çığlıklar işittim rüzgarlardan
Mevsim mevsim değişen
Hele de yitik ekmekler gibi ayrılık türküleri
Tedirgin martıların
Kanatları vururken gez
Ben dilsiz bir görgü tanığıyım
Benim adım Kepez

Gün kısalır,
Bir gece de değişir renk renk haritam
Gün uzar,
Sızlayan süslü bir göğüstür Tarih-i Kadim
Sırdır, ayıptır
Gördüklerimin hepsini anlatamam
Gemiler gelip geçerken
Kaç dilden hüzünlü şarkılar dinledim
Gül yanaklı, lale dudaklı
Ne güzeller gördüm gitti gelmez
Ben hep aynı yerde beklerim
Benim adım Kepez

Bazen denize küserde
Gökteki yıldızlarla konuşurum
Bazen gidemediğim yerleri okşamak isterim
Bulamam ellerimi
Ay doğarken başlar
En uzun süren sarhoşluğum
Asırlar kemirse de
Koparamazlar zincirlerimi
Kimse kirli ayaklarıyla
Üzerimi tepeleyemez
Ben beş vakit
Sabrın gül suyuyla yıkanırım
Benim adım Kepez

Şiir : Bahaettin Karakoç
Albüm : Sır

NE KİTAPLAR YAZIYOR NE DE SÖZLÜKLERDE ÖYLE İÇİMDESİN Kİ..

Ne kitaplar yazıyor,ne de sözlüklerde

Öyle İçimdesin ki

Öyle içimdesin ki. Yanağımda dolaşan rüzgardan daha gerçek dokunuşların. Küçük, ürkek, kesik dokunuşlarınla, belki de her zamankinden daha yanımdasın. Yani öylesine, o kadar bensin ki. Ah nasıl anlatsam. Boşuna bu çabalarım, doğru kelimeleri aramalarım. Ne kitaplar yazıyor, ne de sözlüklerde karşılığı var.
Yalnızca hissediyor insan, yaşıyor. Kelimeler eksik, kelimeler yaralı. Kelimeler cılız.
Taşımıyor, anlatmıyor, tanımlamıyor bu duyguyu. Ben de. Çok başka bir şey. Sevginin ortasında, derin acılar hisseder mi insan? Aydınlık gülümsemelerin içine, hüznü yerleştirir mi durup dururken? Gözlerine buğu, diline sitem, yüreğine burukluk, çöreklenir kalır mı asırlarca?
Gelmeyeceğini bildiği mektup için, posta kutusunu hep aynı heyecanla açar mı? Dedim ya, başka bir şey bu. Ne kadar yalnızsam, o kadar seninleyim şu günlerde. Belki de en başta, tutup seni en derinlere koydum diye oldu bunlar. Kimseler ulaşmasın diye, kimselerin bilmediği, bulamayacağı yollara götürdüm seni. En derinlerde tuttum. Bana sakladım. Derine, hep daha derine.
Seni yapayalnız, bir tek bana bıraktım. Paylaşamadım yanlış yaptım. Sana ulaşan yolları kaybettim diye bütün bu şaşkınlıklar. Kendimi oradan oraya vurmam. Sağımda, solumda, ne zaman dikildiğini bilmediğim duvarlara çarpmam, hiç görmediğim çukurlarla boğuşmam. Denizlerin, gürültüyle gelip vurduğu dehlizlerin, acılı duvarları gibiyim.
Duvarlarım yosunlu, duvarlarım kaygan, duvarlarımdan hiç tükenmeyen sular sızıyor. Tutunamıyorum. Renklerim, gün içinde değişiyor. Soluyorum, soğuyorum. Güneş ulaşmıyor içerilerime. Küfleniyorum, yaşlanıyorum. Yalnızlıklar peşimde. Dokunduğum her ıslak duvardan, pis kokulu bir yalnızlık bulaşıyor üstüme. Biliyorum, bütün bunlar, hep benim suçum.
Seni sakladığım yere ulaşamaz oldum. Yollar, gitgide uzadı ve karıştı. Ümidimi ısıtacak, parlatacak, kımıldatacak bir şeylere ihtiyacım var. Ah onun ne olduğunu biliyorum. Sonu sana geliyor her cümlenin. Her şeyin başında içinde ve sonundasın. Bu değişmiyor. Öyle içimdesin ki. Birden aklıma geldi, tuttum sana bir mektup yazdım dün.
Çok mutluydum. Gün içinde neler yaptığımı, nelere kızıp, nelerle mutlu olduğumu, tek tek anlattım. Mevsimlerin ve insanların nasıl karışık ve beklenmedik olduklarını yazdım.
“Yine zamansız yağmurlar” dedim, “Daha önce, hiç bu kadar zayıf değildi güneş ışınları” dedim, “Gerçekten buradaki şarkıları hiç öğrenmeyecek, bilmeyecek, söylemeyecek misin?” dedim. Çok uzun bir mektup oldu. Başından sonuna kadar okudum.
Neler yazmışım diye merakımdan.
Sonra çekmecemden bir zarf çıkarıp, adını yazdım. Büyük harflerle, yalnızca adını. Adresini bilsem gönderir miydim, bilmiyorum. Mektup cebimde. Cebim yüreğime yakın. Yüreğim sende. Sen yüreğime yakın. Öyleyse mektup sende.

TARİH VE DİL İHANETİ

TARİH VE DİL İHANETİ

Şimdi bazı kişiler çıkıp “TÜRK ile SÜMER adı arasında hiç bir benzerlik yok. Zaten TÜRK adı ilk GÖKTÜRKLER (M.S.552) ile duyuldu, ve TÜRKLER ANADOLU’ya 1071′de geldi,” diyebilirler…
İşte bu Batı yönlendirmesi ile şartlanmış, millî benliğini kaybetmiş bir TARİH eğitiminin sonucudur!
Sami Akad kralı Naram Sin’e (M.Ö.2320-2284) karşı ittifaka giren 17 hükümdar arasında TOURKİ kralının da olduğunu, yurdumuzda pek az kimse bilir!
Yine Kürt ayırımcıların sahip çıktığı GUTİ krallığı hükümdarlarının adlarının “EL ULUMUŞ, İNİNE BAKAŞ, YARLAGAN, TİRİGEN, ŞARLAK” gibi TÜRKÇE ile münasebettar kelimeler olduğundan çok az insan haberdardır.
Öte yandan arkeolog ve tarihçilerimiz bile KUZEY MEZOPOTAMYA kil tabletlerinde geçen TURUKKU kavmi üzerinde durmazlar!
Ne zamanki bunlar, bizim tarihimiz içinde yer alır, o zaman TÜRK milleti gerçek benliğini bulur!
Aslında ATATÜRK üstün basiret ve ferasetiyle gerçeği kavramış ve TÜRK TARİH TEZİ üzerinde çalışmaları başlatmıştı. Hatalar ve bazı aşırılıklar zaman içinde giderilebilirdi.
Ancak Milli Şef İnönü döneminden itibaren geçmişimizden uzaklaşmış, SELÇUKLU ve OSMANLI’yı adeta tarihimizden silmiş, ve köksüz kalmışızdır.
ATATÜRK’ü bu kadar dışlayan sözde aydınlarımız, aynı dönemde sözde Atatürkçülük yaparak, GAZİ’nin vazgeçtiği uydurma Türkçe’ye hız vermişler, büyük bir hızla dilimize giren Batı kelimelerini görmezlikten gelip tarihimizin, edebiyatımızın bir parçası olan ve bizi Asya’daki kardeşlerimize bağlayan kelimeleri “Osmanlıca” diyerek ayıklamışlar, bizi 3-5 bin kelimeyle konuşmaya mahkûm etmişlerdir.
BU DURUM MUTLAKA DEĞİŞMELİDİR!..
TÜRK, ANADOLU, MEZOPOTAMYA, EGE, ASYA tarih ve kültürü ile ilgili dünyanın bütün kütüphanelerinde mevcut kitap, tez ve araştırmaların birer kopyası mutlaka elde edilmeli ve muhtelif heyetler oluşturularak dönem dönem, bölge bölge bunlar incelenmeli, gerçekler ortaya çıkarılmalı ve yayınlanmalıdır. İnsanımız buna göre eğitilmelidir!
Öte yandan dil konusunda her türlü bağnazlığa son verilmelidir. İngilizce’yi zengin eden başka dillerden aldığı ve benimsediği kelimelerdir. Bu bakımdan hangi devirde olursa olsun, her TÜRK’ün kullandığı kelimeler, TÜRKÇE’nin bir parçasını oluşturmaktadır.
Öyleyse ilk çağlardan başlıyarak bu kelimeleri bir BÜYÜK TÜRKÇE SÖZLÜK’te toplamak gerekir. Bu sözlüğü hem ülkemizde, hem de diğer TÜRK cumhuriyetlerinde dağıtmak gerekir. Ayrıca bir de TÜRK lehçelerini tanıtan, birbirleriyle farkını olduğu gibi, benzerliklerini de gösteren bir rehber kitap hazırlanmalıdır.
Tarih eğitimi öyle “Selçuklu Tarihi” , “Osmanlı Tarihi” , “Cumhuriyet Tarihi” diye ayrılarak değil; TÜRK TARİHİ olarak, OK ve ON PROTO-TÜRKLERİ’nden başlayarak, ve bir bütün halinde, her boy ve soydan bahsederek öreatilmelidir!
Bizim Cumhuriyet tarihimiz SELÇUKLU ve OSMANLI TARİHİ’nden kopuk değildir! TÜRKİYE CUMHURİYETİ bu topraklarda SELÇUKLU’nun ve OSMANLI’nın mirasçısıdır, onların devamıdır!.. Gökten zembille inmiş gibi 1923′de kurulmuş bir devletten bahsetmek, hem bize, hem ecdadımıza, hem de ATATÜRK’e hakarettir!..

GÜNEYDOĞU ANADOLU’NUN KISA TARİHİ

GÜNEYDOĞU ANADOLU’NUN KISA TARİHİ

Tevrat’ta “Yahve’nin (ALLAH’ın) itaat etmiyen İbranileri cezalandırmak için İÇ ASYA’dan gelen, ateşten okları olan ve evreni cezalandırmak için yaratılan bir toplumdan ve onların göçleri”nden bahsedilmektedir. Tarih Milâttan önce 100 yıllarına kadar uzanır. Söz konusu olan topluluk İSKİT TÜRKLERİ’dir. İSKİTLER M.Ö. 7. yüzyılda Hazar üzerinden inerek Doğu Anadolu’yu ele geçirmişler, MEDLER’i 28 yıl egemenliklerine almışlardır. Daha sonra da küçük gruplar halinde Anadolu’da varlıklarını sürdürmüşlerdir.
Suriye-Irak sınırına yakın bir yerde DURA-EUROPOS diye bilinen bir yazıt bulunmuştur. Bu yazıtta HUN TÜRKLERİ’nin M.S. 3. yüzyılın ortalarında KAPGAN, TOPÇAK, TARKAN BEY, KUBRAT ve KURTAK gibi komutanların önderliğinde DOĞU ANADOLU’ya indikleri belirtilmektedir. HUNLAR’ın bölgeye ikinci seferi M.S. 395 yılında olmuştur. 451 yılında AZERBEYCAN’ın güneyine yerleşmişler, DOĞU ANADOLU’ya sürekli girip çıkmışlardır. Bu gerçeği bölgedeki köy adlarından anlıyoruz. Erzincan-Lardusu’daki HUNLAR, Elazığ-Palu’daki HUİN, Bingöl-Solhan’daki HUN, Muş merkezdeki HUNAN KÖYLERİ GİBİ…
M.S.. 466′da Avrupa Hunları’nın bir kolu olan AĞAÇERİ TÜRKLERİ Azerbeycan yoluyla DOĞU ANADOLU’ya girmişlerdir. Bunu da köy isimlerinden tesbit ediyoruz. Tunceli-Malazgirt’in HAÇERİ (AĞAÇERİ), HAÇERİ SUFLA, HAÇERİ ÜLYA köyleri gibi…
Yakubi’ye göre HAZARLAR 488-531 arasında Van bölgesini işgal etmişlerdir… Tarihçi Theophone ve Cedredus HAZARLAR’ın TÜRK olduğunu belirtir ki, gerçek te budur. Bizans İmparatorunun muhafız alayı HAZARLAR’dan oluşuyordu.
İmparator Heraklius kızını HAZAR Hakanına vermişti. 2. Jüstinyen de tahtan indirildiğinde HAZARLAR’a iltica etmiş, ve Kağan’ın kız kardeşi ile evlenmişti. Kostantin Kopromin de bir HAZAR prensesi ile evlenmiş ve oğlu 4. Leon, HAZARLI LEON olarak tahta çıkmıştı. HAZARLAR bu olaylar sırasında Bizans ve Arap etkisine direnebilmek için bunlarınkinden ayrı bir dine, Karaizm denilen bir Musevi mezhebine bağlanmışlardı.
Bu devirde Büyük KIPÇAK (KUMAN) Devleti de Kafkasya, Güney Rusya ve Balkanlar’a yayıldı…
558 yılında bu sefer HAZAR TÜRKLERİ’nin SABİR (SİBİR, SUVAR, SAVAR) kolu, yine Azerbeycan üzerinden DOĞU ANADOLU’ya gelmişlerdir. Bunlara ilâveten KUMAN, KIPÇAK, İLAN (YILAN), BAŞKURT TÜRKLERİ de gelmiştir. Varlıklarını gene köy adlarında görüyoruz. Bitlis merkez SUVAR, Van-Erciş’te ZUVAR, Erzurum-Oltu’da ZUVAR, Adıyaman-Besni’de ZUVAR, Muş-Geç’de ZAVERA, Elâzığ-Palu’da ZIVIR, Diyarbakır-Osmaniye’de SEVİR, Doğubeyazı’ta KAZAR, Tunceli-Çemişkezek’te HAZARI, Elâzığ-Maden’de HAZARI, HAZAR köyleri gibi…. Ayrıca Diyarbakır-Silvan’da GOMAN, Elazığ-Malazgirt’te KOMAN, Siirt-Garzan’da COMANI, Erzincan-Kığı’da KUMAN köyleri vardır. Erzurum merkezde BAŞKURT DERE, pek çok ilde olduğu gibi Tunceli-Pertek’te İLANLI, Gaziantep-Kilis’te YILANLI köylerine rastlanır.
Anadolu’nun son olarak Ortaçağ’da Türkleşmesi, Batılıların iddia ettiği gibi 1071′de değil, 7. asırdan itibarendir!. İslam ordularının ilerleyişi üzerine Doğu Roma İmparatorluğu (Bizans), Rumlar’ı batıya çekmiş, bölgeye Balkanlar’dan gelen hıristiyan KUMAN, UZ ve PEÇENEK TÜRKLERİ’ni yerleştirmiştir. Bu TÜRKLER, Malazgirt savaşında Bizans ordusunda yer almış, ancak ALPARSLAN’ın ordusunda kendi bayraklarını, tuğlarını görünce, onun safına geçmişlerdir. İşte Kürt bölücülerin “biz yardım etmeseydik, Anadolu’ya giremezdiniz,” iddialarının ardındaki gerçek te budur!.. Daha sonra SELÇUKLU Sultanı Sencer, müslüman olmayan bu TÜRK topluluğunun Anadolu’ya yerleşmesine izin vermemiştir.
Vatikan (Batı Roma) 4. Asırdan itibaren bölgeye misyoner göndermiş, bu uygulamayı daha sonra İstanbul (Doğu Roma) da sürdürmüştü. 4. Asırda Sub-Hare-Maren adlı misyoner Güneydoğu halkını hıristiyanlaştırmaya çalışıyordu. Ayrıca daha sonraları bölge 700-900 arasında Araplar ve Bizans arasında el değiştirdikçe, müslümanlığı kabul etmiş olanlar zorla hıristiyanlaştırılıyordu.
Paris’teki Coğrafya Enstitüsü, Millî Arşivlerinden (Archives Nationales – Institut de Geographie)alınan ve

 Justinyen dönemi(M.S.527-565) Doğu Roma İmparatorluğu (bizans) topraklarını gösteren harita ile bunun büyütülmüş hali ile


Doğu Anadolu‘yu gösteren haritada “Kürdistan” diye bir bölgeye veya “Kürtler” diye bir topluluğa rastlanmamaktadır.

Bu haritada “kürdistan” yoktur ama, bizim Lazlar’ın anavatanı LAZiKE ile, İspanya ile Portekiz’in bulunduğu yarımadaya adlarını veren İBER TÜRKLERİ’nin anavatanı İBERYA vardır. Lazike’nin biraz yukarında ise şimdiki Arnavutluk’a (Albanya) adını veren ALBAN TÜRKLERİ’nin anavatanı ALBANYA vardır. Tıpkı Horasan’dan göçedenlerin Erzurum yakınlarında bir Horasan şehri kurmaları, Kırgızistan’daki Talas’tan gelenlerin Kayseri’deki Talas kazasına adını vermeleri gibi, onlar da gittikleri diyarlara eski yurtlarının adını vermişlerdir.
Aynı Enstitü’nün

640 YILINDA ASYA başlıklı haritasında ise Orta Asya’da koca bir Türk İmparatorluğu, Hazar Türkleri görülmekte, fakat ne Anadolu’da, ne de Horasan’da Kürtler’e rastlanmamaktadır. Bu da “Horasan Kimin Yurdu” diye uyduruk bir kitap yazıp GUR TÜRKLERİ’ni “kürt” yapmaya çalışan Fuat Bulut’a ithaf olunur.

Bu haritalarda Ermeni bölgeleri vardır ama, asla bağımsız bir Ermeni devleti yoktur… 1., 2.,, 3., 4. Ermenistan diye gösterilen bölgeler, aslında Türk akınlarına ve daha sonra müslümanlara karşı dursun diye Bizanslılar tarafından oradan oraya sürülen Ermenilerin yaşadığı geçici iskân yerleridir.
Bölge 640′larda bu sefer Araplar ile Bizanslılar arasında paylaşıldı. Topraklar sürekli el değiştirdi..
Nihayet 661′de Araplar bölgeyi fethettiler. Bu arada HAZAR TÜRKLERİ de bölgeyi istila etti. Halife Muaviye Anadolu’ya sürekli akınlar yaptı. Hatta bir seferinde İstanbul kapılarına dayandı. (661-680)
Bu dönemde Ermeniler Bizanslılar’a karşı Araplar’ın safında yer almışlardır.
683-685 arasında HAZAR TÜRKLERİ Kafkasları aşarak yöreyi girdiler ve Arap emirlerini yok ettiler. 693′de Bizanslılar ile birleşerek Arap ordusunu tamamen ezdiler. Bunun üzerine Halife Abdülmelik bir ordu daha göndererek HAZARLAR’ı dağıttı. Emir Cerrah HAZAR topraklarını istila etti. Ancak HAZARLAR 730′da yine saldırdılar ve Arap emiri Cerrah’ı öldürdüler. 731′de İmparator 2. Mişel HAZARLAR’a ülkeyi terketmeleri için para teklif etti.
Nihayet 737′de HAZAR Kağanı yenildi ve İslamiyet’i kabul etti. 818′de HAZAR Hakanı eski Şaman dinine döndü, Halife Memun onu yine İslamiyet’i kabul etmesi için zorladı.
Vahram Şapuh adlı Ermeni derebeyi, İran şahı Keyhüsrev’e karşı ayaklandığında, ordusu TÜRKLER’den oluşuyordu.
Bizans İmparatoru Teofil (829-842) de, VARDAR TÜRKLERİ’ni Selaniğe yerleştirmiştir… Arap yazar Harun bin Yahya 800′lerde İstanbul’da onbin TÜRK asker ve ailesinden oluşan bir koloni olduğunu yazar… 722′de Suriye’den 30.000 TÜRK getirtilerek Ermeni isyancılara karşı kullanılmıştır.
Halife Memun (813-823) TÜRKLER’i kitle halinde HORASAN’dan getirterek Güneydoğu Anadolu illerine yerleştirmiştir. Bugünün Zazaları diye bilinen kişiler bu dönemde gelen HORASANLILAR ve 1200′lerde aynı bölgeden CELALEDDİN HARZEMŞAH ile birlikte gelen HARZEM TÜRKLERİ’dir.
Eski tarihli yabancı menşeli haritalar incelendiğinde Doğu’da hiç bir dönemde ne bir Kürt devleti, ne de Kürdistan diye bir yer görülmektedir…

960-980 YILLARINDA ASYA adlı haritada gene koca bir İslam (Abbasi) İmparatorluğu vardır, Türkler vardır, ama “kürtler” yoktur!.. Yalnız Doğu Anadolu’da Bagratuni (Pagratide) adlı bir devlet gösterilmiştir… Gerçekten de 885 yılında Ermeni derebeylerinden Aşot Bagratuni kaypak bir politika güderek hüküm sürmekte idi. O tarihte Bizans ile Araplar arasında amansız bir mücadele cereyan ediyordu. Her iki devlet te bu kişiye bir krallık tacı gönderdiler. Ancak Halife El Muhamit, Aşot’a taç gönderirken ne özerklik sağlamış, ne de aldığı vergiyi azaltmıştı. Haritada görülen devlet aslında İslam devletine tabi Armaniak vilayetidir.

(Bölgenin büyütülmüş hali için bakınız: DOĞU ANADOLU)

Kürt adı altında toplanmak istenen zümrelerin Kardu, Karduk, Kaldi, Kırti gibi Mezopotamya ve Anadolu kavimlerine dayandırma gayreti, tamamen gayrı ilmidir. Ayrıca bu insanların Ermeni, Arap ve İranlı olduğu iddiaları da ideolojik olmaktan öteye gitmez. (Güneydoğu Anadolu’nun Tarihi Kültürel, Ekonomik, Jeopolitik ve Sosyal Durumu, Türk Ocakları Merkez Heyeti) Kaldı ki, pek çok yabancı kaynak Ermeniler’i YAFETİK sayar. Yani onlar da TÜRKLER gibi Hz. NUH’un YAFES adlı oğlundan gelmedir… Tek fark, Ermeniler’in de Bulgarlar gibi hıristiyan olmasıdır.
Müslüman Arap orduları, bu bölgede Kürt denilebilecek kayda değer bir grupla karşılaşmamışlardır. Bölge tarihiyle ilgili İslam, Nasturi, Yakubi, Süryani, Rum ve Ermeni kaynaklarında bölgede yaşıyan topluluklar sayılırken, Kürt denen bir topluluk hiç geçmez. Anadolu’da Arapların kurduğu Sugur (Uç Beyliği) ve şehirlerinde görev alan komutanlar arasında TÜRKLER sayılırken, bir tane bile Kürt komutan veya Kürt düşmanın adı yoktur.
Batılı yazarlar Yezidiler’i Asurlar’a, Araplar’a ve Ermeniler’e dayandırırlar… Her Yezidi’nin, hıristiyanlıkta olduğu gibi 2 ahiret kardeşi (Parain-Maraine) vardır. Doğan çocuklarını vaftiz ederler. Asıl tanrıları güneştir. Güneş doğarken yere yatıp güneşe karşı ellerini uzatarak dua ederler… Bizce hepsi, bu eski GÖK dinine bağlı TÜRKLER’in önce hıristiyan olmalarından dolayıdır. Daha sonra Haşhaşilerin etkisinde kalmış ve Şeyh Adiy’nin Yezidi mezhebini dejenere etmişlerdir.
Rus ekolü Kürtçüler, “bu dinin Kürt dini olduğunu, Mezopotamya’dan geldiğini” iddia ederler. Kürtleri Fars kavmi dedikleri Medlere bağlarlar, Marr, Yezidi sözünün eski Farsça İzed (Tanrı) kelimesinden geldiğini öne sürer. Çamcıyan, Aboviyan gibi Ermeni yazarlara göre, Yezidiler Ermeni kilisesinden ayrılan Eretiklerdir. (Kaşgarlı sf.42)
Tarihte Ekrad (Kürtler) ifadesi, ilk defa Mesudi’nin 912′de tamamladığı “Mürüc-üz Zeheb” adlı eserinde geçmektedir. Arkasından Taberi’nin 915′de tamamladığı Tarih’inde bir tarife rastlanır.
Gerek bu kişiler, gerekse çağdaşları Hamza Isfahani, İbn Rüşd, İbn Havkal Kürt kelimesini “bir ırkı veya etnik grubu belirlemek” için kullanmamışlardır… Mesela Taberi Hz. Ömer’in oğlu Abdullah’ın “Kürtler, Farsların göçebe Araplarıdır” dediği rivayetini nakleder!… Yani İbn Ömer “Kürtler bizim bedevilere benzerler,” demek istemiş, yani bu zümrenin dağınık, etkisiz göçebe bir topluluk olduğunu belirtmiştir.
Aynı anlayış, daha sonraki TÜRK imparatorluklarında da sürmüştür. Nasıl ki Orta Asya’da merkezi otorite altına alınamıyan göçebe ve dağlı kabilelere KAZAK denmişse; Ön Asya’da bunlara KARA ULUS, BOZ ULUS, KÜRT, TÜRKMEN, YÜRÜK denmiştir.
Kürt adı DAĞLI göçebe TÜRKLER’e, TÜRKMEN ve YÜRÜK ise OVA göçebelerine verilmiştir. Bu yüzden Kürt ayırımcıların “resmi görüş bize DAĞLI TÜRK diyor,” iddiası ile, bu terimin Cumhuriyet döneminde çıktığını ima etmesi, yanlıştır… Bu kavram ve deyim 1000 yıllıktır!..
Bölgeye İslamın gelmesinden kurulan TÜRK Atabeylikler yüzlerce eser vermişlerdir… Bunlardan hiç birinin herhangi bir Kürt ile ilişkisi olmadığı gibi, Kürt sanatına mal edilen bir tek eser bile yoktur… Mardin, Diyarbakır, Van, Erzincan, Elazığ civarındaki bütün eserler TÜRK kültürünün izlerini taşırlar.
Kürt Tarihi olarak lanse edilen Tarih-i Şeref Han (Şerefname), genel bir tarih kitabıdır. Daha çok TÜRKLER’den bahseder. Kürtlerden söz eden kısımları, Firdevsi’nin Şehnâmesi’nden alınan efsanelerden ibarettir.

1200 YILINDA ASYA adlı haritada Selçuklular, Kırgızlar, Kerait, Nayman, Kuman Türkleri vardır, ama gene “kürtler” yoktur. Aynı şekilde

 1280 YILINDA ASYA adlı haritada Cengiz’in İmparatorluğu, Çin’de Moğollar, Orta-Asya’da Moğol-Türk Hanlığı, Afganistan ve Hindistan’da Türk-Afgan Sultanlığı vardır, ama “kürtler” ve “kürdistan” yer almaz!

Geldik Timur dönemine…


1400 YILLARINDA ASYA adlı haritada Osmanlılar, Timur’un Türk İmparatorluğu vardır, Fransızlar’ın Moğol dediği Çağatay Türk Hanlığı vardır, güneyde Türk Memluk (Kölemenler) Devleti, kuzeyde Moğol-Kıpçak Hanlığı vardır ama gene “kürtler” ve “kürdistan” yoktur!..

Kürdistan kelimesi ise ilk olarak SELÇUKLU Sultanı Sancar zamanında yani 1150′lerde, ülkesinin “Zağros Dağları’nın Basra körfezine uzanan kısmı” için kullanılmıştır. “Yoğun karlarla kaplı dağlık bölge” anlamındadır. Çünkü Kürt kelimesi pek çok TÜRK lehçesinde “kalın kar yığını” anlamına gelir. Hiç bir zaman o meşhur “kürdistan” haritalarında Hazar Denizi’nden İskenderun’a uzanan mıntıkayı kastetmez. Daha sonra 1400′lerde İran’ın ortalarına doğru olan bölgede bir grup göçebenin yerleştiği yere bu ad verilmiştir. Fars asıllı olan Şah Rıza, buradaki tamamen Türkçe olan yer adlarını 1920′lerde Farsça’ya çevirmiştir.
Kelimeyi Yavuz Sultan Selim de aynı anlamda kullanmıştır… Yani kendilerine bir takım imtiyazlar tanıdığı göçebe dağlı aşiretlerin bulunduğu mıntıkaya özelliklerinden dolayı Kürdistan denilmiş, ve burada dolaşanlara da kürt-ekrat tabir edilmiştir. Kürdistan adının ve Kürt tabirinin resmiyet kazanıp Osmanlı arşivlerine girmesi böyle olmuştur. Yoksa orada “3000 yıldır yaşıyan, Türkler gelmeden önce oraların sahibi olan bir Kürt topluluğu” asla mevcut değildir.
Bunun dışında bütün Batılı kaynaklarda, 19. asra kadar (yani Kürtleri bize karşı kışkırtmaya karar verdikleri tarihe kadar) yer alan bütün haritalar, Kızılırmak’ın batısında kalan bölgelere TÜRKİYE, doğusunda kalan bölgelere de TÜRKMENYA adını kullanırlar.
Kürt adı verilen topluluklar, daima TÜRKLER birlikte görülmüş, TÜRKMENLER ile içiçe yaşamışlardır. Bunlar hiç bir zaman Arap veya Farslar ile kaynaşmamışlardır.
Bölgenin tarihine devam edelim… 1121 yılında Bizans İmparatoru Yuannes, PEÇENEK ve KIPÇAKLAR ile savaşarak onları yenmiş, böylece bu TÜRK topluluğunun müslüman olma ihtimali ortadan kalkmıştır.
Yuannes KIPÇAKLAR’ın bir kısmını SELÇUKLU ilerlemesine karşı İzmit bölgesine yerleştirmiş, bir kısmını da Bizans ordusuna almıştır… 1122′de KIPÇAKLAR Kafkaslar’ı aşarak Gürcistan, Azerbeycan ve Doğu Anadolu’yu istila etmişlerdir. Zamanla daha doğudaki KIPÇAKLAR müslüman olmuş; ancak Gürcistan, Güney Rusya ve Balkanlar’da yaşıyan KIPÇAKLAR hıristiyanlaşmıştır. Bu gelişme sonucunda Code Commanicus adlı TÜRKÇE-Latince adlı kaynak eser meydana gelmiştir.
Bu KIPÇAK veya KUMAN TÜRKLERİ, sonradan KIRMANÇ diye bilinen ve “kürt” sayılan grubu meydana getirmişlerdir.
İşte o yüzden,

1200 YILLARINDA ASYA‘yı gösteren haritada yine Kürt ve Ermeniler yer almaz


 Ama Doğu Anadolu’ya göçerilenlerin yanısıra, Karadeniz’in kuzeyinde Rusların POLOVİTS dedikleri KIPÇAKLAR (KUMANLAR) büyük gruplar halinde yaşamaktadır.
Bu da şimdiki UKRAYNALILAR’ın tıpkı BULGARLAR gibi hıristiyanlığı kabul etmiş TÜRK boylarından başkası olmadığının delilidir. Müslüman KIPÇAKLAR ise daha sonraları kurulan ALTUNORDU Devleti’nin başlıca insan ögesini oluşturmuşlardır.
TÜRKLER Anadolu’yu Bizans hariç hiç bir devleti yıkarak ele geçirmemişlerdir. Zaten bölgede ta SÜMERLER zamanından beri, yani 5500 yıldır çeşitli adlar altında (SÜMER, ELÂM, TOURKİ, TURUKKU, HURRİ, URARTU, SAKA, İSKİT, KİMMER, v.b.) yaşamaktadırlar.

1280 TARİHLİ HARİTA’da yine Kürtler ve Ermeniler yoktur.


MOĞOLLAR Anadolu’ya hakimdirler. Müslümanlara karşı koysun diye 600′lerde güneye kaydırılmış Ermeniler’e, Haçlı seferleri sırasında Kilikya’da (Adana bölgesi) geçici bir Ermeni beyliği kurulmuş ve Kıbrıs beyliği ile akrabalık ilişkileri olmuştur. Krallık olarak adlandırılan bu beyliğe ve bu ilişkilere dayanarak Fransızlar ile akrabalık iddia eder, ve onlardan destek bekler!..

Fransız Devlet Arşivi’nden elde edilen bu haritalar bölgede ne bir Kürt, ne de Ermeni Devleti’ni göstermektedir. Kürtler de, Ermeniler de OSMANLI idaresinde devlete sadakat içinde yaşamışlardır. Ta ki, Batılılar onları Şark Meselesi’nden dolayı 1870′lerden itibaren kışkırtıncaya kadar…
Bu yüzden bölgenin Kürdistan veya Ermenistan diye adlandırılması sun’idir, zorlamadır!..
Lübnan Kürdoloji temsilcisi Papaz Thomas Bois, “Alo Kecherehe du Peuple Kurde” adlı eserinde “kolaylık olsun diye yöreye Kürdistan diyoruz,” diye gerçeği itiraf etmektedir. (Kaşgarlı, sf.27)
________________________________________
YABANCI MENŞELİ HARİTALAR LİSTESİ

ERMENİ VE KÜRT SİTELERİ

ERMENİ VE KÜRT SİTELERİBu sayfada hem kürtçülük güden, Ermeni soykırımı olduğunu iddia eden sayfaları bulacaksınız, hem de bunlara karşı çıkanları.
1 – HISTORY OF INDO-EUROPEAN LANGUAGES

2 – KURDIST REGIONAL GOVERNMENT Sözde Kürt Hükûmeti

3 – ORTADOĞU VE KÜRTLER

4 – TULP Sözde Türkoloji Sitesi

5 – SÖZDE KÜRT TARİHİ Okudukça küçük dilinizi yutacaksınız. 5000 yıldır Kürtler ne devletler kurmuşlar, ne işler yapmışlar bir bilseniz!.. Ama her nedense yel üfürmüş, sel götürmüş, hiç bir eser kalmamış!.. Bir tek Kürtçe yazılı mezar taşı bile!…

6 – YAHUDİLER VE KÜRTLER Yahudiler’e yaranmaya çalışan, belki de Yahudi Kürdü birinin hazırladığı site

7 – FALSIFIED GENOCIDE Ermeni soykırım palavrası … Aslen Türk bir aileden gelen bir Amerikalı’nın bu yalanın her yönünü ortaya koyan sitesi… ÇOK ÖNEMLİ!

8 – KURDS AND KURDISTAN Sözde Kürdistan gerçekleri, temelsiz bilgiler, dayanaksız rakamlar

9 – KURDISTAN DEMOCRATIC PARTY Gene sözde Kürdistan

10 – KURDS AND KURDISTAN Çeşitli “kürdistan” siteleri

11 – PATRIOTIC UNION OF KURDISTAN Aşiret reisi Talabani’nin sitesi

12 – ABOUT THE KURDS AND KURDISTAN İngilizce bir “kürdistan” sitesi Kürtler’in40 milyon olduğunu iddia ediyor! Ama Kuzey Irak’ta bile doğru dürüst bir sayım yapılmasına yanaşmıyorlar!.. Nedense!..

13 – KURDISTAN İNGİLİZCE HABER SİTESİ

14 – INSTITUT KURDE DE PARIS Fransa’daki Kürt enstitüsü… YALÇIN KÜÇÜK’ün dediğine göre hiç Kürt öğrencisi yokmuş!

15 – OSMANLI ARŞİVLERİ’NDE ERMENİLER Bizimkilerin hazırladığı bir site … ÇOK ÖNEMLİ BİR SİTE.. SAYFA SAYFA TARANMASI GEREK!

16 – ERMENİ SİTELERİ LİSTESİ

17 – ARMENIAN GENOCIDE İngilizce site… Soykırım unutulmamalıymış!!!!

18 – ARMENIANS İngilizce Ermeni tarihi… Ne kadarı gerçek, orasını ALLAH bilir!

19 – GEENOCIDE IN THE 20TH CENTURY Gene İhgilizce tarih ve soykırım… Bir buçuk milyonmuş ölen Ermeniler!… Halbuki 1925 yılında PARİS’te bizzat Ermeni temsilci BOGOS NUBAR PAŞA, 250.000 DİYE YAZILI BELGE VERMİŞTİ!

20 – Türkler, Kürtler ve Osmanlılar

21 – Irak ve Kürtler: Kerkük’te tırmanan gerginlik

22 – The history of Kurds and Kurdistan

23 – İsmail Beşikçi ile söyleşi: “Kürtler Yaşamak İstiyor” SANKİ İSYANDAN ÖNCE YAŞAMIYORLARDI!..

24 – Kürtler etnik temizlik yapıyor

25 – Yavuz Sultan Selim ve Kürtler

26 – BİR SÖZDE KÜRT TARİHİ DAHA!.. Hele Şeyh Said’in torunu Abdülmelik Fırat’ın “KÜRTÇE’DE 100.000 KELİME VAR,” demesi bizi çok güldürdü!

27 – KÜRT ULUSUNUN KENDİ KADERİNİ TAYİN HAKKI Site Kürtler’e bağımsız devlet ve “Kürtçeye Tam Özgürlük” istiyor!.. Yani resmî dil olacak!.. İyi de, hangi “kürtçe”?.. Kırmançi mi, Zazaki mi, Sorânî mi, Gorânî mi? Dımıllı mı? Lulu mu?, Mahmudi mi, Şirvani mi, Çekvani mi, Harirî mi yoksa Rojiki mi?.. Bunların elli küsur ağzından hangisi?..

28 – Türkiyenin En Büyük Kürtçe Forum Sitesi Bizim yalanımız dolanımız olmadığı için korkumuz da yok! Kürt bölücülerin “en büyük” sitesini bile vermekten çekinmeyiz! İsteyen oradaki “bilgi”leri bize karşı kullanabilir! Baksanıza, Kürt Tarihi, Kürt dili Kürt Edebiyatı, Kürt Coğrafyası, Kürt Krallıkları… Yok yok!

29 – ‘Masallar Kürt edebiyatının damarıdır’ Sitenin adını “Kızıl Bayrak” olarak görünce, “hah, komünist bir site” diyorsunuz, ama hayal kırıklığına uğruyorsunuz! Bütün solcu-sosyalist-komünist- enternasyonalist-narsist-nursist siteler gibi sadece “kürdist”!.. Diğer sayfalardaki konular da palavra!

30 – BEYAZ KÜRTLER Daha doğrusu Yahudi Kürtler ve Amerikanlaşmış Kürtler

31 – Savaş ve Kürt Sorunu Üzerine Bu da “marksist” bir Kürtçü-Bölücü site

32 – KÜRT EDEBİYATI Sayfada geçen “Ezidi” kelimesi, bizim Yezidî diye bildiğimiz halkı ve inancı kastetmektedir. Kürt bölücüler Yezid kelimesini kullanmak istemiyor. çünkü Yezidiler’i de Kürt sayıyorlar ve Alevî Kürtler’in onlara tepki duymasından endişe ediyorlar. Zaten bin parçaya bölünmüşler, bir de Yezidî-Alevî ayırımı çıkmasın istiyorlar. Unuttukları husus, Türkiye’de “Alevi Kürt” diye bilinenlerin çoğu gizli Ermeni!.. Onların ne İslâm’la ne de Yezid’le ilgisi yok! Tıpkı Artin Apo gibi!..

33 – İRAN’DAKİ YAHUDİ KÜRTLER Bu site Kürtler’in aslının Yahudi olduğunu iddia ediyor!

34 – TPE JEWS OF KURDISTAN

35 – Comparing DNA Patterns of Sephardi, Ashkenazi & Kurdish jews Bu site Aşkenaz, Seferad yahudileri ile Kürtler’in DNA’larını karşılaştırıyor!


36 – JEWISH KURDS IN ISRAEL

37 – THE ARMENIAN GENOCIDE MUSEUM Sözde “Ermeni Soykırımı” Müzesi

38 – KÜRTÇÜLÜK FORUMU

39 – SÖZDE 5000 YILLIK KÜRT TARİHİ Ksenofon’u bir de Kürt bölücülerin ağzından dinleyin.

40 – SÂSÂNÎ (ZAZA) HÂNEDÂNI Sâsânîler’i Zaza, ama Kürt yapan, ama hiç bir delil göstermeyen bir site.

41 – KÜRTLER VE ZAZALAR Çeşitli yazarlardan “kürt” diye bilinen halk hakkında değerlendirmeler var.

42 – ANTİK SÖZCÜKLER Mahiye Morgül’ün enteresan bir çalışması

43 – UYDURUK KÜRT KIRALLIKLARI

44 – UYDURUK KÜRT KIRALLIKLARI – 2 Başka sayfada aynı yazı… Bu yazıyı birileri alıp “kes-yapıştır” metoduyla onlarca benzer sayfa yapmış!..

45 – UYDURUK KÜRT KIRALLIKLARI – 3 Bir başka yazı… Bu sayfalarda “kürt kırallığı” diye belirtilen devletlerin ne olduğunu sayfalarımızda teferruatıyla açıkladık.

46 – UYDURUK KÜRT KIRALLIKLARI – 4 Bir “5000 yıllık” Kürt Tarihi daha!..

47 – 10.000 Yıllık Kürt Tarihi (!)

48 – ZAZA VE KURMANÇLAR TÜRK’TÜR!

49 – İKİ TÜRK BOYU : ZAZA VE KURMANÇLAR

50 – ZAZALAR

51 -DERSİM

TÜRKMEN KÖKENLİ EHL-İ HAKLAR VE ŞEBEKLER

TÜRKMEN KÖKENLİ EHL-İ HAKLAR VE ŞEBEKLER EHL-İ HAKLAR

“Hakikat ehli, Hakk’a yakın olanlar, Hakikat yolunu (gerçeği, doğruyu) seçenler, hakikata mensup olanlar” anlamında olan EHL-İ HAK’lar (Ahl-e Haklar), özellikle Irak’ın Süleymaniye, Kerkük bölgelerinde, İran’ın batısında Luristan, Kürdistan, Zohab, Kirin, Huram-abat, Kermanşah (Zagros Dağları çevresinde), kuzeye doğru Urumiye gölünden Maku’ya kadar olan dağlık bölgelerde, Tebriz’de, Hazar-denizi’nin güney kıyılarında (Elburz dağları çevresinde), Heştgerd’te, kısmen Tahran, Hemedan, Mâzenderan, Fars vilayetleri ve Horasan’da yaşamaktadırlar. Bilhassa TÜRKMENLER ve Kürtler, kısmen Farslar,ve Araplar arasında yayılan EHL-İ HAK mezhebi; tasavvufa, bilgi kuramına (gnostisizme) ve bâtıniliğe (esoterik yoruma) dayanan bir inanç sistemidir. Maalesef bu topluluk ta kürtçüler, bölücüler tarafından istismar edilir.
Minorsky, konuyla ilgili bir makalesinde, EHL-İ HAK tarikatının sadece GURANLAR (GORÂNÎ lehçesiyle konuşanlar… Bunlar “kürt” olarak bilinir… Ancak TUR-TURAN gibi, GUR-GURAN da TÜRK demektir. Kökleri HORASAN’da, GURİSTAN’da yaşayan GUR TÜRKLERİ’ne dayanır.) arasında değil, özellikle İran / Azerbaycan bölgesinde, Maku çevresinde ve Güney Kafkasya’da Gonca havalisinde yaşayan bazı TÜRKMEN aşiretleri arasında da yaygın olduğunu ve EHL-İ HAK inancının KARAKOYUNLULAR döneminde TÜRKMEN aşiretleri arasında yayıldığını, Sünniler’e göre, koyu râfizî olan CİHAN ŞAH’ın (1437-1467), müridleri arasında “Sultan al-Ârifin” unvanı ile anıldığını ve ŞAH İSMAİL SAFEVÎ’nin şiirlerinin bu TÜRKMEN topluluklar arasında yaygın olduğunu belirtmektedir.
EHL-İ HAK mezhebinin kurucusu, kimi kaynaklara göre Hz. ALİ’nin ölümünden 366 yıl sonra 1025-1027 yıllarında Luristan’da doğan, “Baba Hoşin, Şah Hoşin” unvanıyla anılan Mübarek Şah’tır. İkinci dinî önder ise Şah Hoşin’den 244 yıl sonra 1270’te Berzence’de doğan ve 1400’de Hewraman’da HAKK’a yürüyen Sultan İshak (Sultan Sohak)’tır.
Sultan İshak döneminde Perdiwar’da doğan (Seyyid Ahmed) Baba Yadigar Banzerdeh, Sultan Ishak’ın ölümünden 400 yıl sonra Kermanşah bölgesindeki Tutşami (Dawal Dallan) köyünde doğan Seyyid Mensur’un oğlu Seyyid Barekkeh adıyla tanınan Seyyid Haydar (1790-1870) ve 36 dervişi (Çeheltan) EHL-İ HAK inancının yayılmasında önemli rol oynamışlardır.
EHL-İ HAK ögretisinin yayılmasında önemli hizmetler sunan diğer bazı dervişler ise şunlardır:
Ali Kalender (d. 1450),
Seyyid Akabir (d. 1456),
İlbeyi Caf (1497-1560),
Han Ateş Huristanî (17. yy),
Seyyid Farzi (18. yy),
Şeyh Emir Zulahi (öl. 1725).
Nurali Elahi (Nur Ali Şah)’ın “Burhan-ul Hak” adlı yapıtında verdiği bilgilere göre ise, Ehl-i Hak mezhebinin asıl kurucusu “Sahip-kerem, Şah, Yâr” unvanlarıyla da anılan ve ONİKİ İMAM’lardan 7. İMAM MUSA KÂZIM soyundan gelen Sultan İshak (Sultan Sohak)’tır. Sultan İshak’tan sonra da bu inanç sisteminin, Sultan Sohak’ın görevlendirdiği 11 Handedan (Mürşid, Seyyid, Ocak) tarafından yürütüldüğü belirtilmektedir. Bu 11 Hanedan şunlardır:
1. Şah İbrahim,
2. Ali Kalender,
3. Baba Yadigar,
4. Seyyid Xamuş (Ğamuş),
5. Mir Sur,
6. Seyyid Mustafa,
7. Hacı Baba İsa,
8. Baba Haydar,
9. Zolnur,
10. Ateş Beg,
11. Şah Hayyas.
Hz. ALİ’ye duyulan sevgi ve bağlılığın ilâhi düzeyde olması; Hz. ALİ’yi kutsamak, yücelleştirmek, hatta tanrısallaştırmak anlamında “Ali İlâhi” veya “Ali Allahiler”; Irak Kürdistan’ında, özellikle Süleymaniye ve Kerkük bölgesinde yaşayanların “büyük kardeş, abi, kimi bölgelerde baba anlamına” gelen, (Keke)’den veya Sultan İshak’ın bir defasında babasına “Kaka“ diye hitap etmesinden “Kakailer”; “Yâr” unvanıyla da anılan Sultan İshak’a bağlı olanlar anlamında “Yâresan” gibi farklı isimlerle adlandırılan bu inanç topluluğu arasında da farklı yorumlar yok değil.
Bu farklı yorumlar, bu inanç grupları üzerindeki siyasî ve dinî baskılardan, iletişim kopukluklarından ve yazılı kaynakların yetersizliğinden kaynaklansa gerektir.
Nurali Elahi’ye göre, EHL-İ HAK, ALİ İLÂHÎ’den farklı bir şeydir. Ali İlâhi mezhebi Hz. ALİ döneminde Abdullah bin Sabbah tarafından kurulmuştur; Ehl-i Hak mezhebi ise, Hz. Ali’den hemen hemen 509 yıl sonra, 1270’te Berzence’de doğan ve ALİ’nin ilâhi nurunu taşıyan Sultan İshak tarafından kurulmuştur. İkisi arasında ortak olan nokta, Hz. ALİ’nin hakikat sırrına ermesi, HAKK’ın Hz. Ali’de tecelli (zuhur) etmesidir. EHL-İ HAK’lar’a bu tecelli-görünme sadece ruhî; Ali İlâhiler’e göre ise hem ruhî, hem de bedenî boyutuyla olmuştur. Hz. ALİ, HAK ve hakikatın kendisidir.
Dr. Golmorad Moradî ise, “EHL-İ HAKk’ın Kutsal Kitabı; Zebur-e Hakikat” adlı makalesinde, Nurali Elahi’nin bu savlarının doğru olmadığını, EHL-İ HAK ile Ali İlahi’nin aynı olduğunu ve aynı kutsal kitaplara sahip olduklarını belirtmektedir. Golmoradî’ye göre, Protestanlar’ın Hıristiyan olmadığı iddiası ne kadar yanlışsa, Nur Ali İlahi’nin iddiası da o kadar yanlıştır… ve yazılarında Şah Hoşin’den şu alıntıyı yapar:
- “Fakih! Ma (biz) TANRI değiliz, ama biz TANRI’ylayız” ^
(Burhan El Hak, s. 649).
Orjinal metinde ise tam tersini okuyoruz:
- “‘Fakih, biz seni yarattık ve senin günahını gördük. Ama biz merhametliyiz ve seni bağışladık.”
Ve devamla,
- “Biz sana rehberlere giden doğru yolu gösterdik. Biz başlangıçta TANRI’ydık ve sonsuza kadar TANRI kalacağız,”
diyor. (age, s. 1841-1842)…
Bugünkü EHL-İ HAK inancı, XI. yüzyıldan (Hicri 6. yüzyıl) beri mevcuttur. (MORADİ, G. 1996: 33-34).
İslâmın 7. yüzyıldaki doğuşundan, 15. yüzyıldaki Moğol istilâlarına kadar olan dönemde, Müslümanlar tüm karşıtlarını “zındık” veya “bâtınî” olarak suçlayıp en vahşi biçimde kılıçtan geçirdiler. Bu vahşetin sonucu olarak, bâtınîler de dahil, hemen hemen tüm gruplar inançlarını gizli tuttular. Bundan dolayı bu gruplar, gizli (gizemli) din taraftarı olarak tanınırlardı. Daha önce belirtildiği gibi EHL-İ HAK da gizli din olarak nitelenirdi.
Bâtınîlere göre, günlük ibadet (namaz) ve oruç sadece şekildir, dış görüntüdür, mânâya erenlerin, hakikatın merdivenlerini tırmananların bu şeklî ibadetlere, ihtiyacı yoktur. EHL-İ HAK mensupları da günlük ibadete karşıdırlar. Çünkü onlar da kendilerini “Hakikat Mertebesi”nde sayarlar.
EHL-İ HAK inancında TANRI’nın tecelli ettiği yedi ulu kişinin isimleri ise şöyledir:
1. Havandagâr,
2. Murtaza Ali,
3. Şah Hoşin,
4. Sultan Sohak (İshak),
5. Kırmızı (Şah Vays Kulı),
6. Mamad Beg,
7. Han Ataş.
Bu yedi ulu kişinin can dostları olan Hafttan, Haftân-ı Câvidân (Yediler) ise şu isimlerden oluşur:
1. Benyamin (iki cihanin piri),
2. Davud Kabudsavar (rüzgâr süvarisi, tüm müminlerin reh-beridir),
3. Pir Musi (Sultan Şohak’ın katibi ve veziri),
4. Pir Razbar (diğer adıyla Hatune Razbar, Sultan İshak’ın annesidir; hakikatın meleği, firişta ve sırrı),
5. Mustafa Davudan (ölüm meleği),
6. Şah İbrahim Buzasavar (buz süvarisi, Sultan Sohak’ın veliahdı ve vekili; o aynı zamanda Mâlik-i Tayyar: Kuşların sahibi ve Şahbaz,
7. Baba Yadegâr (HAKK’ın yâdigârı, mahşer gününün şefaatçısı).
EHL-İ HAK’da, dünyanın ve insanın gelişim süreci dörde ayrılır: ÂDEM’den Hz. MUHAMMED’in Peygamberliğine kadarki dönem dinî yasalara dayanan ŞERİAT dönemidir. Hz. ALİ’den EHL-İ HAK mezhebinin kurucusu Şah Hoşin’e kadarki dönem (661-1029) TARİKAT dönemidir. Şah Hoşin’den Sultan İshak’a kadar olan dönem (1270-1400) MÂRİFET dönemidir. Sultan İshak’tan günümüze kadar olan dönem de HAKİKAT dönemidir. EHL-İ HAK öğretisinin en üst aşaması olan HAKİKAT makamını, CAMÂ-Yİ HAKK (HAKK’ın tecessüdü-bedenlenmesi) ve Mukannin-i Kaanun-i Hakika (Hakikat Kanunun Vâzı) ünvanıyla da anılan Sultan İshak (Sohak) temsil eder.
Zengin bir halk kültürüne, folklora sahip olan EHL-İ HAK ve ALİ İLÂHÎ olanlar, konuksever ve mert kişilikleriyle tanınan bir topluluktur. İbadetlerini, Anadolu Alevilerinde olduğu gibi, bir Seyyid veya Mürşid’in (Post Dedesi) öncülügünde daha çok cemevlerinde (cemhanelerde) yaparlar. Zikir ve âyinler, tanbur, def ve kemançe eşliğinde nefesler okunarak yapılır. Müzik ve semah, ibadetin ayrılmaz bir parçasıdır. Kullanılan müzik âletleri genellikle üç tellidir. Âyin-i Cem törenlerinde sorgu, görgü, ikrar verme (şart-ı ikrar) âyinleri, yola girme törenleri önemli yer tutar. Cemin sonunda getirilen lokmalar, niyazlar eşit şekilde dağıtılıp birlikte yenilir.
EHL-İ HAKK’ın önemli törenlerinden biri de, Hıristiyanlığa benzer bir uygulama olan vaftiz geleneğidir (Ser-Sepurde). Sultan İshak tarafından vaftiz edilip hâtıra anlamına gelen Yâdigâr ismi verilen Baba Yâdigâr’dan kalma bu gelenekte, yeni doğan çocuk, doğumundan üç veya yedi gün sonra, evde veya cemevinde, Seyyid tarafından, vaftiz babası (kivre/kirve) ve törene katılan şahidler huzurunda vaftiz edilerek isim takılır. Seyyid, çocugu kucağına alıp ismini kulağına seslendikten sonra, törene getirilen Hindistan cevizi parçalanır, herkese eşit şekilde dağıtılır, daha sonra kovandan alınan bir tas su çocugun yüzüne ve başına serpilir ve böylece çocuk vaftiz edilmiş olur. Vaftiz işlemi bittikten sonra getirilen lokmalar, niyazlar dağıtılıp yenilir.
EHL-İ HAK olanlar, Aralık ayının ortasında yılda üç gün oruç tutarlar. “Ruzehaye Marnovi” veya “Havende Kar” adı verilen bu oruç, EHL-İ HAK dinî liderlerinden Sultan İshak ve üç Dervişi’in içinde kaldıkları “Marre-Nur” mağarasının, düşmanları tarafından kuşatılmasının anısına yapılır… Diğer bir inanışa göre, üç oruç günü, ÂDEM’in cennetten kovulduğu, Hz. YUNUS’un balık karnında geçirdiği, İMAM HÜSEYİN’in KERBELÂ’da şehid edildiği ve Sultan İshak’ın mağarada geçirdiği üç güne de yorumlanır… Oruçtan sonra da bayram yapılır.
EHL-İ HAKK’ın önemli bayramlarından biri de Hz. İBRAHİM’in oğlu İSHAK’ın anısına yapılan Ayde Kurban’dır. (Kurban Bayramı)
EHL-İ HAK inancının vaftiz olayıyla Hıristiyanlık’la, sünnette Yahudilik ve İslamiyet’le, güneş, ay, ateş gibi doğa unsurlarına verilen önem dolayısiyle Zerdüştlük’le, tenasüh (yeniden bedenlenme) inancıyla Budizm, Hinduizm, Manikeizm ve Nusayrilik’le; Hz. ALİ’ye ve ONİKİ İMAM’a verilen önem, hümanist dünya görüşleri, kadın-erkek eşitliği, ayrıca cem âyinlerindeki bazı ibadet şekilleriyle Anadolu Aleviliği ile benzer özellikleri vardır. Anlaşılan odur ki, İSLAM ile başlayan inanç, çevrenin etkisi ve göçler, göçebeler ile diğer inançlarla karışmıştır. Bu durum Alevilik’te, Yezidîlik’te, ve diğer dinlerin mezheplerinde de görülür.
EHL-İ HAK inanç ve ögretilerini açıklayan önemli yapıtlardan biri GORÂNÎ lehçesinde yazılmış ZEBUR-E HAKİKAT’tır. Ayrıca “DEFTER-E PErDİWÂRΔ adıyla yazılan, EHL-İ HAK mezhebinin önderlerinden Sultan İshak (1270-1400) tarafından Perdiwar/Hevreman’da ilân edilen metinler de dinî emirler niteliğini taşır. Ateş Beg’in KELÂM ve SERENCÂM metinleri; Dinaverli Hacı Nimat-Allah (Nimetullah, 1871-1920) tarafından yazılan FURKAN-UL AHBAR ve ŞAHNÂME-İ HAKİKAT; oğlu Nurali Elahi (Nur Ali Şah, Heştgert 1895-1974) tarafından yazılan BURHAN-UL HAKK ve FURFAKN-I KEŞF-UL HAKAYIK adlı mukaddime, ayrıca Afzali (Efdali) tarafından yazılan DEFTER-İ RUMUZ-I GENCİNE-Yİ SULTAN SOHÂK, EHL-İ HAK arasında yaygın olan yapıtlardır. EHL-İ HAK inancıyla ilgili bazı metinler de (kelâmlar), ÂZERÎ TÜRKÇESİ ile yazılmıştır.
Sultan İshak’ın (Sultan Sohak’ın) Hewraman’daki mezarı; Sananneh-Dallahu’da Baba Yâdigâr Banzerdeh’in mezarı; Kerkük Mubella mevkiinde İmam Ahmed’in, Irak’ın Gazal Rebab bölgesinde İmam Kasım Şah Heyas’ın makberi, Azerbaycan’da Heşturd’un (Sekiz ırmağın) birleştiği yerde Ateş Beg köyünde Ateş Han’ın mezarı, EHL-İ HAK olanların bazı kutsal ziyaret yerleridir.
1997’de Bonn’da kurulan, üyeleri genellikle Tahran yakınlarındaki Heştgerd’ten olan ve ismini Sultan İshak’ın annesi Hatune Razbar’dan alan Razbar müzik grubu, EHL-İ HAK olanların halk müziğini, folklorunu, geleneksel tasavvuf müziğini ve cem sermonisini batıda tanıtmak için güzel çalışmalar yürütmektedir. EHL-İ HAKK’ın inanç ve kültürünü korumak ve yaşatmak amacıyla yine aynı yıllarda VBA (Verein zur Bewahrung der Ahl-e Haqq Kultur: Ehl-i Hak Kültürünü Koruma Derneği) adı altında Bonn’da kurulmuş bir dernekleri bulunmaktadır.
maalesef, Alevîlik, Yezidîlik hatta Süryânilik gibi, EHL-İ HAK mezhebi de Kürtçülük ve bölücülük için araç olarak kullanılmaktadır. Bu mezhebe mensup olanlar neden TÜRKİYE’de değil de, Almanya’da dernek kurup faaliyet gösteriyorlar?Neden yabancıların elinde oyuncak oluyorlar? “Baskılardan dolayı” demeyin, her türlü bölücü faaliyet ülkede serbestçe yürütülürken, bir müzik faaliyeti mi, kültür faaliyeti mi baskıya uğrayacak?
Her neyse. Konuyu tatlıya bağlayalım. , EHL-İ HAK’a yakınlığıyla bilinen, kendi deyimiyle bir kalenderî, bir gönül eri olan tanınmış şâir ve düşünürlerden Baba Tahir üryan’ın (Hemedan/İran 938?-1010) şu anlamlı sözleriyle bağlayalım:
- “Ben bir sürahiye girmiş olan bir denizim, bir harfe girmiş olan bir noktayım.”
- Hakiki bilgi, ilmelyakîn elde edildikten sonraki seziştir.”
- “Cehaletin öldürdügü hiç yaşamamıştır; zikrin öldürdüğü hiç bir zaman ölmez.”




Nâmerdin sofrasından el çek
Cömerde kurban olalım
Nâmerdin selâmın alma pek
Cömerde selâm yerine can verelim




*****  KUZEY IRAK’TAKİ ŞEBEKLER Bu yazıda AKSİYON Dergisi’nde yayınlanmış aynı başlığı taşıyan bir araştırmadan yararlanılmıştır. Hemen hemen tümü IRAK’ın kuzeyinde yaşayan ve ŞEBEK diye bilinen “kürt” addedilen topluluğun bölgeye nereden geldiği tam olarak bilinmiyor. Ancak ŞEBEKLER’i anlatan kaynaklar onları bir TÜRKMEN OYLMAĞI olarak niteliyor. Yine de bilgi ve belge azlığından dolayı bölbücü Kürtler ŞEBEKLER’e sahip çıkıyor. ŞEBEKLER hakkında, kesin olmamakla birlikte, mantıklı ve uyumlu şöyle bir tarihî bilgi aktarılıyor: BATI TÜRKİSTAN’da yaşayan ŞIBAN ÖZBEKLERİ 15. yüzyılda Sir-i Derya havzası kıyılarını ve HAREZM’i yavaş yavaş ele geçirmeye başladı. Bunların en beceriklisi ŞAYBAK (Şeybek) HAN idi. BEK-BEG, aslında BEĞ demektir. ORTAASYA’da TALAYBEK gibi adlara çok rastlanır. ŞEBEK adına en yakın isim olan ŞAYBAK(ŞEYBEK) HAN’ın bugün bilinen ŞEBEKLER’in atası olduğu akla yatkın geliyor. ŞEBEKLER’in ORTAASYA ve İRAN değil de ANADOLU’dan bölgeye geçtikleri de öne sürülüyor. Ancak ŞEBEKLER’le ilgili araştırma sayısı son derece az. ŞEBEKLER hakkında en eski belgeler 16. yüzyıla dayanıyor. 1526 tarihli OSMANLI tapu defterlerinden, Musul bölgesindeki ŞEBEK cemaatinin 15 hane ve 2254 akçe varidata sahip bulunduklarını öğreniyoruz. III. Murat döneminde de ŞEBEKLER’le ilgili birtakım yazışmalar mevcut… En ilginç belge ise Sünniliği seçenlerle ilgili… Bu da ŞEBEKLER’in çok önceden Şii inancına mensup olduğunu gösteriyor. OSMANLI arşiv belgelerinde 19. yüzyıl sonlarına doğru EHL-İ SÜNNET mezheblerini kabul eden SARILI ve ŞEBEK taifesi reislerinin ödüllendirilmesi hakkında, “Meclis-i Vükelâ” görüşmelerine mahsus tutanak olduğu tespit ediliyor. 16 Eylül 1892 tarihli tutanakta, itikadını düzeltmiş olan ŞEBEK reislerinden Hasan ve Hüseyin Ağalara, dördüncü rütbeden Mecîdî nişanı verilmesine dair karar alınıyor. Yine bu tarihlerde İslamiyet’i kabul eden YEZİDÎ ve Şİİ taifesi ile Şebek köylüleri için mescit ve mektep inşası ile hoca ve müderris tayini de gündeme alınıyor. 23 Eylül 1892 tarihli, Dahiliye Nezareti ve Maarif Nezareti’ne iletilmesi istenen padişah emrinde ise kendi istekleriyle İSLÂMİYET’i kabul ettiklerini bildiren Musul vilayetindeki ŞEBEKLER’e kolaylık sağlanması salık veriliyor. Padişah emrinde, İSLAM kaidelerini öğretmek maksadıyla, ŞEBEK köylerine mescit, mektep, abdesthane, hoca ve kapıcılar için birer oda inşası çocuklarına İSLAM’ın şartlarını lâyıkıyla öğretip, dinî terbiye verecek öğretmenler tayin edilmesi isteniyor. Bu belgelerden anlıyoruz ki, BATI TÜRKİSTAN’dan gelmiş olan ÖZBEK kökenli ŞEBEK TÜRKMEN OYMAĞI, şimdiki ÖZBEKLER’in aksine, Şİİ-ALEVÎ inançlı imiş. Şamanizm’le karışık inançları OSMANLI tarafından makbûl addedilmediğinden, sonradan sünnileşenlere “İSLÂM’ın öğretilmesi” çabasına girişiliyor. ŞEBEKLER’in önemli bir kısmı, yaşadıkları dağlık bölge şartları gereği kürtleşmiş bulunmaktadır. Yine de ŞEBEK halkında TÜRKİYE sevgisini görmek mümkün… 30 bin nüfusa sahip Bazi’de muhtar Hazım Casım Muhammed’in evinde İbrahim Tatlıses’in “Ayağında kundura” şarkısı çalıyor. Anlattığına göre kızları Tatlıses’i çok seviyormuş. Kendisi de TÜRKİYE’ye ve müziğine kayıtsız değil. Ancak kendisiyle görüşüldüğü tarihte TÜRKİYE’den uydu yayın yapılmadığı için Casım Muhammed sadece Arapça ve Kürtçe yayın yapan televizyonları izleyebildiklerini anlatıyor üzülerek: - “TÜRK televizyonları olsa onları da izleriz. En azından müziklerini dinleriz. Kızlarım buna çok sevinirler. Uydu üzerinden TÜRKİYE bu imkânı sağlarsa güzel olur. TÜRKLER bizim kardeşlerimizdir,” diyor… Neyse ki, dileği kabul olundu. Pek çok TÜRK kanalı uydularda TÜRKÇE yayın yapabiliyor artık. Bizim dileğimiz Hazım Casım Muhammed’in TRT-6′nin “kürtçe” yayını değil; TRT-AVAZ’ını seyretmesi! TÜRKİYE de ŞEBEKLER’e kayıtsız değil. İnsanî yardım ve diyalog anlamında birtakım görüşmelerin yapıldığı belirtiliyor. Son dönemde Kuzey Irak’a yönelik hamleler içinde TÜRKİYE’nin bölgedeki diğer topluluklar ve aşiretlerle irtibata geçmesi de var. Aslında bu iletişim çeşitli kanallar üzerinden daha önceden başlatılmıştı. Bu noktada atılacak adımlar önümüzdeki dönemde hazırlanan programlara göre şekillenecek. ŞEBEKLER’in IKDP’ye (Irak Kürdistan Demokratik Partisi) olan yakınlığı var. Musul’dan dışlandıkları için Erbil yönetimine yakın olmak, onların sigortası anlamına geliyor. O bölgede ŞEBEKLER yalnız ve sahipsiz olmak istemiyorlar. yine de bu durum ŞEBEKLER’in IKDP’ye kayıtsız şartsız bağlı olduğu anlamına da gelmiyor. Zira ŞEBEKLER’in başka ülkelerle de temasları sürüyor. İran’ın ŞEBEKLER’e yönelik politikası Şİİ damarı üzerinden devam ediyor. Ancak ŞEBEKLER’in gönlünde TÜRKİYE’nin yeri bir başka!.. Aslında IRAK KÜRTLERİ’nin bile gönlünde TÜRKİYE yatıyor!.. Bazı TÜRK temsilcilerle temas hâlinde olduklarını açıkça söylemeseler de, bu ilişkiyi çeşitli imalarla dile getirmekten çekinmiyorlar. ŞEBEKLER’den Halit Mahmut Veli, her şeyin Erbil üzerinden devam ettiğini söylüyor ve devam ediyor: - “Biz TÜRKLER’i ve TÜRKİYE’yi seviyoruz. Görüşmelerimiz oldu. Bir şey yapmak için değil. Kardeşlik bağımızı güçlendirmek için. TÜRKİYE çok büyük bir ülke. Her zaman bizim için özel bir yeri var.” Çoğunluğu Şii olan ŞEBEKLER’in Bektaşî Tarikatı’na bağlılıkları da söz konusu… Hatta ŞEBEKLER’in geçmişte kullandığı bir Bektaşi tekkesi binası hâlen Musul’da ayakta. Ancak Sünni Müslümanlığa geçen ŞEBEKLER’in dışındakilerin inanç biçimi hep tartışma konusu. Bu konuda kaynakların sınırlı olması değişik yorumlara yol açıyor. ŞEBEKLER’in inançlarıyla ilgili en detaylı çalışma Kemalettin Tai’ye ait Irak Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından 1972 yılında Bağdat’ta yayımlanmış olan “Risaletün Fi’t Tevhidi vela Farkü’l Muasarata” isimli kitap. Kitabın bir kısmı Beyan Ortakçı Özata tarafından TÜRKÇE’ye çevrildi. Bu bile Şebekler’in inançlarını detaylı bir şekilde ortaya koymaya yetiyor aslında. ŞEBEKLER’in inanç şekli Anadolu Alevileri’ninkine de çok yakın. Dualarında HACI BEKTAŞ-I VELİ ve ERDEBİL erenlerini açıkça kendi manevi yollarının kurucusu olarak gösterirler. Dinsel törenlerindeki şiirlerin bazıları ŞAH İSMAİL’e ve Anadolu Alevilerinin ozanı PİR SULTAN ABDAL’a atfedilir. ŞEBEKLER’in birçok şiir ve duada ifade edilen temel öğretilerinde “ALLAH-MUHAMMED-ALİ” üçlemesinde Hz. ALİ’nin yaratıcının hâkim tezahürü olarak göründüğüne inanılır. ŞEBEKLER’in “Kitab-ı El Menâkıp” ya da “Buyruk” olarak bilinen kutsal kitapları iki bölümden oluşuyor. Birinci bölüm Şeyh Safiyuddin ve oğlu Sadreddin arasında geçen tarikat üzerine bir soru cevap diyalogu… İkinci kısımda ise asıl “Buyruk” var. Bu ikinci kısım Anadolu Alevileri tarafından kutsal sayılan “Buyruk” ile tıpatıp olmasa da, benzerlik gösteriyor. Bu bölüm İMAM ALİ ve CAFER-İ SÂDIK ile bağlantılı çeşitli ders ve talimatları içeriyor. Çoğu yazar ve bilim adamına göre Şebek toplumu Aleviler’e benzer bir ruhanî hiyerarşide yapılanmış. Her yetişkin, bir Pir’e bağlı… Dinî törenlerde 12 görevli hazır bulunuyor. ŞEBEKLER’de bu 12 görevlinin dışında “baba” olarak bilinen en yüksek ruhanî otorite mevcut… Şarap, ŞEBEKLER’de haram değil. Kadınlar ve erkekler şarap içebilir. En ilginci de, KUR’AN-I KERİM’in şarabı haram kılmadığını iddia etmeleri. Bunu da vaadedilen “KEVSER ŞARABI”‘na bağlıyorlar.

NEVRUZ BAYRAMI

NEVRUZ BAYRAMI
NEVRUZ astronomik ve coğrafî bir olayla ilgili olduğu için çok eski tarihlerden beri bilinir ve kutlanır.
BABİLLİLER, NEVRUZ diye bildiğimiz 21 Mart’I AKİTU FESTİVALİ olarak kutlarlardı.
HİTİTLER, 21 Mart’ı PRULİYYAS BAYRAMI olarak kutlarlardı.
Bugün JAPONLAR, 21 Mart’ı SHUNKİ KOREL SAİ asmiyle BAHAR BAYRAMI olarak kutlarlar.
21 Mart, Kürtler ile ilgili değil; astronomi ve coğrafya ile ilgilidir. GÜNEŞ’İN KOÇ BURCU’NA GİRDİĞİ GÜNDÜR!.. KUZEY YARIKÜREDE KIŞ’IN BİTİP İLKBAHAR’IN BAŞLADIĞI GÜNDÜR! 21 MART’TA GECE İLE GÜNDÜZ EŞİTTİR!..
Diğer iklim değişiklikleri 21 Haziran (en uzun gündüz, Yaz başlangıcı), 23 Eylül (gece ile gündüz eşit, Sonbahar Başlangıcı), ve 21 Aralık (en uzun gece ve Kış başlangıcı) şeklindedir.
Mart ayı pek çok ulusun takviminde “Yeni Yıl Başlangıcı” olarak yer alır. Özal’a kadar bizde de Mâlî Yıl başlangıcı idi. SELÇUKLU Hükümdarı MELİKŞAH zamanında ÖMER HAYYAM 12 hayvanlı yeni bir takvim hazırlamış ve Mart ayını Yılbaşı olarak göstermişti.
21 Mart günümüzde ORTA ASYA TÜRKLERİ’nce SULTAN NEVRUZ diye bilinir, MİLLÎ BAYRAM olarak kutlanır. Hazırlıkları bir hafta önceden başlar. Bahçeler çapalanır, temizlenir, ağaç gövdeleri kurtlanmasın diye kireçlenir, ekipler gösteriler hazırlarlar ve o gün muazzam bir tören yaparlar. Bu törenler 1995′den beri TRT-INT kanalında yayınlanmaktadır. Seyredenler bilirler ki, Kürtler’in çapaçul kıyafetlerle halay çekmeleri, derme çatma bir ateş yığının üstünden atlamaları ile kıyaslanmayacak derecede muhteşem gösterilerdir.
NEVRUZ, ALTAY TÜRKLERİ’nde ÇILGAYAK BAYRAMI,
AZERİLER’de ERGENEKON BAYRAMI veya BOZKURT BAYRAMI,
BAŞKIRDISTAN’da EKİN BAYRAMI,
DOĞU TÜRKİSTAN’da YENİ GÜN veya BAŞ BAHAR,
GAGAUZLAR’da İLKYAZ,
HAKAS TÜRKLERİ’nde CILSIRTI veya ULU KÜN,
KARAÇAY MALKAR TÜRKLERİ’nde GOLLÜ, GUTAN, SABAN, TOY VEYA TOGRİ TOY,
KAZAK TÜRKLERİ’nde ULUS GÜNÜ,
KAZAN TÜRKLERİ’nde TEREKEMELER veya ERGENEKON BAYRAMI,
KARAPAPAKLAR’da TEREKEMELER veya ERGENEKON BAYRAMI,
KUMUK TÜRKLERİ’nde YAZBAŞ,
NOGAY TÜRKLERİ’nde SABAN, NEVROZ, veya TOY,
TÜRKMENLER’de TEZE YIL,
UYGUR TÜRKLERİ’nde YENİ GÜN
olarak adlandırılır. Ayrıca AZERBEYCAN, KIRGIZİSTAN, KAZAKİSTAN, ÖZBEKİSTAN, TÜRKMENİSTAN ve TÜRKİYE’de bazı yörelerinde NOVRUZ, RAVRUZ, REVRUZ BAYRAMI, NEVRUZ KÖÇE, NOROZ diye geçer…
Kürt ayırımcı ve bölücüleri NEWROZ diye yeni bir kelime yaratarak farklı olduklarını bayramın sadece kendilerine ait olduğunu iddia ederler!.. Halbuki bu iddia 1970′li yıllarda ortaya atılmış, “Kürt Kawa” efsanesi uydurulmuş, ve Nevruz o tarihten itibaren “Kürt Özgürlük Bayramı” imiş gibi cam-çerçeve kırarak, taş atıp dükkânlara saldırarak kutlanmaya başlamıştır. Bu kişiler O kadar cahildirler ki, çevrelerine bakıp TÜRKLER’in ve Farslar’ın, hatta Japonlar’ın astronomik ve coğrafî bir olay olan 21 Mart’ı kutladığını, hem de binlerce yıldır kutladığını bilmezler! TRT’yi bile seyretmezler!.. ANADOLU’nun pek çok yöresindeki “ateş üstünden atlanarak”oynanan SİNSİN oyununu bile görmezden gelirler!.. “Newroz’a We Pîroz Be!” diye bağırmanın ne NEVRUZ’a, ne de bölücülere yararı yoktur!
Özellikle Aleviler bütün iyi olayları 21 Mart’a, ve bütün kötü olayları 10 Muharrem’e yığarlar… Bu anlayışla Nevruz’a atfedilen olaylar şunlardır:
- Dünyanın kurulduğu gün,
- Hz. Âdem’in hamurunun karıldığı gün,
- Hz. Âdem’le Hz. Havva’nın Cennet’ten kovulduktan sonra dünyada ilk buluştukları gün,
- Tufan’dan sonra Hz. Nuh’un gemisinin karaya oturduğu ve suların çekildiği gün,
- Hz.Yusuf’un kuyudan kurtulduğu gün,
- Hz. Yunus bir büyük yunus balığı tarafından yutulmasından sonra kurtulduğu gün,
- Hz. Ali’nin doğum günü ve halifeliğe getiriliş günü,
- Hz. Fatıma’nın Hz. Ali ile evlendigi gün.
Gelelim Kürt bölücülerin kendilerine bağımsızlık sembolü olarak seçtikleri ve “kürt renkleri” ilan ettikleri SARI, KIRMIZI, YEŞİL renklere!…
1935 yılında ALTAYLAR’da 7. ilâ 11. yüzyıllarda yaşamış TÜRK beylerinin mezarlarında kazılar yapıldı. Ortaya SARI, KIRMIZI, YEŞİL ipekli elbiseler giydirilmiş cesetler çıktı!.. (Belleten Dergisi, 48. Sayı,1947)
İranlı âlim Abdülcelil El Kazvinî 1161-1165 yıllarında yazdığı eserde şöyle der:
- “SELÇUKLULAR’ın melikleri ve sultanları eğer 100.000 asker toplarlarsa, SİYAH sancak bulunmazdı. YEŞİL, SARI ve KIRMIZI sancak bulundururlardı.”
OSMANLILAR da MAHMUT ŞEVKET PAŞA’nın sadrazamlığına kadar (1912) kadar sancaklar SARI, KIRMIZI, YEŞİL idi!.. Aleviler, TÜRKMEN oldukları için hâlâ millî kıyafetlerini bu renklerden seçerler.
Bugün dahi KIRGIZLAR, HIDIRELLEZ’de çocuklarına SARI, KIRMIZI, YEŞİL renkli elbiseler giydirirler. ÖZBEK kadınları yazın hep SARI, KIRMIZI, YEŞİL çizgili atlas kumaştan entariler giyerler.
Kısacası, ne bu bayram, ne de bu bayrak Kürtler’e ait değildir!.. TÜRKLER’indir!

BARZANİ VE ZANA’NIN TEMELSİZ İDDİALARI

BARZANİ VE ZANA’NIN TEMELSİZ İDDİALARI
Bir eşkiya başı ve aşiret lideri olmaktan öteye geçemeyen, ancak Amerikalılar’a sadık bir köpek gibi hizmet ettiği için sözde Kürdistan federasyonunun başkanı olan Barzani, sıkıştı mı, TÜRKİYE’ye ve TÜRKLER’e çatarak durumunu kurtarmaya çalışır!.
Nisan 2007′de gene ağzını kocaman açtı ve,
- “Eğer TÜRKİYE KERKÜK’e müdahale ederse, biz de DİYARBAKIR’a ederiz. TÜRKİYE’de 30 milyon Kürt var, onları kışkırtırız,”
dedi… ve “Talabani ve Barzani’yle de görüşürüm, ne olmuş yani?” diyen, kendisi gibi Amerikan uşağı olan, 24 müslüman ülkeyi bölüp parçalamayı amaçlayan “Genişletilmiş Büyük Ortadoğu Projesi”nin sözde “eşbaşkanı” Tayyip Erdoğan’ı da müşgül durumda bıraktı!..
Değil TÜRKİYE’de, DÜNYA’da 30 milyon Kürt yok!..
Biz bu siteyi hazırladığımız 1997 yılında GİRİŞ sayfasında şöyle demiştik:
- “1990′da 20 milyon, 1991 Körfez savaşı sırasında 25 milyon olduğu öne sürülen “Kürt” topluluğunun, bugünlerde 50 milyona çıktığını öğreniyoruz!.. Tabii son bir değişiklikle 75 milyon olmadılarsa!… Çin’in nüfusu bile bu kadar sür’atle artmaz!”
Gerçek şu ki, elmalarla armutlar toplanmaz!.. Ayrıca 4 ana grup ve yüzlerce aşiret halinde yaşıyan, birbirine yabancı bu insanların, son yıllarda yapılmış hiç bir nüfus sayımı yoktur!.. Sadece bir gerçek vardır: Kuzey Irak’ta Batılılar’ın oluşturduğu “Kürdistan” denilen bölgede, yardımla yaşamak zorunda bırakılanların sayısı, Birleşmiş Milletler raporlarına göre, TÜRKMEN’i, Kürd’ü, muhalif Arab’ı, Süryani’si dahil, 761.474 kişi idi!.. (1993)
Yani iddia edildiği gibi, Irak Kürtleri’nin 4 milyon olması şöyle dursun; MUSUL-KERKÜK bölgesinde yaşıyan TÜRKMENLER’in yarısı kadar bile değildir!..
Şimdi iddiamızı tekrarlıyoruz!.. Gelin, hem TÜRKİYE’de, hem de IRAK’ta sayım yapalım!..
Eğer TÜRKİYE’nin DOĞU ve GÜNEYDOĞU bölgesindeki 20 ilde, 5 milyon Kürt çıkarsa, ve bütün TÜRKİYE’de (göçü bahane edecekleri için)
7 milyondan bir tane fazla Kürt çıkarsa, Barzani’nin iddiasını doğru sayıp özür dileyeceğiz!..
Yine nüfusu fazla göndermek için boyuna TÜRKİYE’den Kürt getirtmelerine rağmen, bütün IRAK’ta Kürt nüfus, TÜRKMEN-TÜRK nüfustan bir tane fazla çıkarsa, gene Barzani’nin iddiasını doğru sayıp özür dileyeceğiz!..
IRAK’taki gerçek Kürt nüfus bir milyon bile değildir!.. Ama MUSUL-KERKÜK bölgesinden (Kuzey Irak) TÜRKMENLER’i zulümle, Amerikan desteğiyle kovmuşlar, ve sözümona çoğunluğu sağlamışlardır.
MUSUL-KERKÜK 1000 yıldır TÜRK bölgesidir. SELÇUKLU, AKKOYUNLU, KARAKOYUNLU, SAFEVÎ TÜRKMEN DEVLETLERİ ile OSMANLI DEVLETİ’nin has toprağı idi, TÜRKİYE CUMHURİYETİ’nin de MİSÂK-I MİLLÎ sınırları içindedir!.. IRAK devletine emanet edilmiştir. IRAK sahip çıkamazsa, biz gider alırız!..
Yakında Amerikalılar çekip gidecektir!.. Şimdiden kendilerine uşaklık edenleri aileleri ile birlikte Amerika’ya nakletmeye başlamışlardır. Tıpkı Körfez Savaşı sırasında 250O Kürt haini kaçırdıkları gibi!.. Kendilerinin de kuyruklarını bacaklarının arasına sıkıştırıp kaçmaları yakındır!.. İşte o zaman Araplar, TÜRKMENLER ve Barzani ile Talabani’nin ezdiği diğer Kürt aşiretleri, Barzani ve Talabani Kürtleri’den hem ihanetlerinin intikamını alacak, Talabani ve Barzani eşkiyalarının hesabını göreceklertir!
Gelelim, Mehdi Zana’nın Tempo ve Aksiyon dergisindeki ipe sapa gelmez iddialarına!..
Bu adam 1980 öncesindeki belediye seçimlerinde diğer bütün adayları tehdit ederek devre dışı bırakmış, ve DİYARBAKIR gibi büyük bir şehirde sadece 3000 oy ile belediye başkanı seçilmişti!.. 12 Eylül’den sonra uzun süre ‘Kürtçülük ve bölücülük’ suçundan cezaevinde yatmıştı. Ondan daha kötüsü, 2005 seçimlerinde Osman Baydemir olarak karşımıza çıktı. Ama merak etmeyin, gün gelir, her ihanetin hesabı sorulur!..
Mehdi Zana, geçenlerde (1977) Tempo Dergisi’ne verdiği mülâkatta, “Kürtler İslamiyet’i kabul ettiklerinde kaybetti,” ifadesini kullanmış, Kürtler’in nasıl Müslüman olduğunu ise şöyle anlatmıştı:
- “Kürtler yanlışlıkla Müslüman oldu. Kılıçla, tüfekle üstümüze geldiler, ‘Kelime-i şehadet getir’ dediler, dedelerimiz de şehadet getirerek Müslüman oldular.”
Kürtlerin asıl dininin Zerdüştlük olduğunu ifade eden Mehdi Zana, sonradan Yezidi, Yahudi, Keldani ve Hıristiyanlığı kabul edenlerin olduğunu kaydetti. Zana’ya göre, İslamiyet’ten sonra zorla Müslüman yapıldıkları için şu anda maalesef en fazla “Müslüman Kürt” var!. Yani, Kürtler’in müslüman olmasına üzüldüğünü belirtti!..
Kürt aydınlardan gelen tepki üzerine yanlış anlaşıldığını savunarak, kökeninin Silvan şeyhlerine dayandığını belirtti ve “Ben de Müslüman’ım,” açıklamasını yaptı, yani tükürdüğü balgamı, tekrar yerden yaladı!..
Çünkü bizim Kürt kökenli yurttaşlarımız müslümandır ve hiç bir zaman İSLAM’dan şikâyetleri olmamıştır!.. Sırf bölücülük uğruna Kürt halkına geçmişin Zerdüşt dinini lâyık görmek, ancak Mehdi Zana gibilerinin yapacağı iştir!..
Kaldı ki, hiç bir tarihî kaynak Zerdüşt dinini Kürtler’le bağlantılı göstermez!.. Zerdüştlük İran dinidir. Kürtler’in İSLAM’la tanışana kadar doğru-dürüst bir dini olmadığı, ŞEHNÂME’de şöyle dile getirilir:
- “Dehhak her gece ister halktan olsun, ister yiğit soyundan, iki delikanlıyı sarayına getirtir, ahçı bunları öldürür, beyinlerini çıkartır, yılanlara yiyecek yapardı.” (MEB Yayınları, Şehnâme Cilt 1, sf. 104-106)
- “Memlekette Ermayil ve Kermayil adında iki dindar adam vardı. Bunlar öldürülen iki kişiden hiç olmazsa birini kurtarmak için saraya ahçı olarak girdiler. Kapıcıların yakaladıkları İKİ KİŞİDEN birini öldürüp BİRİNİ KAÇIRDILAR. Sonra bir koyun beynini ölen gencin beyniyle karıştırıp yılana yedirdiler.”(sf. 107)
- “Bu suretle her ay 30 genç kurtarıyorlardı… ZAMANLA KİMİN NESLİ OLDUKLARI BELLİ OLMIYAN BU GENÇLERİN SAYISI 200′Ü BULDU!..
- “İŞTE BUGÜNKÜ KÜRT KAVMİNİN ASLI BUNLARDAN TÜREMİŞTİR Kİ, BUNLAR MAMUR ŞEHİR NEDİR BİLMEZLER!… BUNLARIN EVLERİ ÇÖLLERDE KURULMUŞ ÇADIRLARDAN İBARETTİR. KALPLERİNDE HİÇ TANRI KORKUSU YOKTUR!”
(sf. l08)
Kürt bölücüler hiç bir zaman iddialarına kaynak gösteremezler. Daha doğrusu, bir takım iddialarda bulunurlar, bu iddiaların kil tabletlerde, Avesta’da, Şehname’de yer aldığını söylerler ama, hiç biri ne Avesta’dan, ne Şehnâme’den bir tek cümle alıntı yapmazlar. Yapamazlar!..
Biz AVESTA’DA TÜRKLER yazısını hazırlarken bütün interneti taradık… Avesta tercümesi veren, hatta Avesta’dan bahseden bir tek TÜRKÇE sayfa bile bulamadık!.. Bu gayet normal, çünkü Avesta’yı okuyunca, bölücü Kürt iddialarının hepsinin yalan olduğunu görüyorsunuz!
ŞEHNÂME de öyle!.. Ne Kawa efsânesi, ne Nevruz, ne sarı-yeşil-kırmızı “kürt” bayrağı bölücülerin iddia ettiği şekilde!.. Okuyun görün!..
ŞEREFNÂME de Kürtler’den çok TÜRKLER’den bahsediyor ve Kürtlerin TÜRK olduğunu belirtiyor!
Aksiyon dergisinde Mehdi Zana, Türkler’in Anadolu’ya girişinin Kürtler’in yardımı ile gerçekleştiğini iddiasını şöyle dile getiriyor:
Soru – “Alparslan’ın ordusunda Kürtler mi vardı?”
Cevap – “Kürtler Selçuklulara yardım olsun diye 14 bin askeri TÜRK ordusuna veriyorlar. Bunlar birlikte savaşıp Malazgirt’te kazanıyorlar. Anadolu’nun kapılarını Kürtler ve Türkler birlikte açıyor. Bu, İbnu’l Ezrak’ın Mervani Kürtleri Tarihi’nde yazılıdır. Merak edenler gidip bunu okusun. Orijinali Londra Müzesi’ndedir. Bu tarihte Kürtlerin geleceği ve geçmişi var. O dönemde 14 bin asker çok büyük bir rakam demektir. Ordunun neredeyse yarısına tekabül etmektedir.”
Sahi mi?… Peki, nasıl olmuş bu?.. Asya’dan gelip BAĞDAT’ı Büveyhliler’in baskısından kurtaran, HALİFE’yi tekrar tahtına oturtan SELÇUKLU Sultanı TUĞRUL BEY’den sonra koca bir imparatorluğa dönüşen devletin Sultanı ALPARSLAN, dağlarda dağınık halde yaşayan Kürtler’e başvurup “Aman, bana yardım edin,” mi demiş?.. Yoksa Kürtler kendi aralarındaki aşiret sürtüşmelerini bırakıp koca bir ordu oluşturup, “Biz Bizans’tan bıktık, gelin birlikte onları yenelim,” mi demiş?.. Nasıl olmuş? Kürtler’in başında komutan olarak kim varmış?.. Bu soruların hiç birinin cevabı olmadığı gibi, “Kürtler’in 14.000 muntazam askeri oluşturup ta Selçuklu ordusuna yardım olsun diye verdiklerini” ifade eden bir tek Arap, Bizans, Ermeni kaynağı yok!.. Olması da mümkün değil!.. Çünkü bugün bile Irak’taki Kürtler doğru-dürüst asker toplayıp ordu oluşturamıyorlar! Sadece “peşmerge” denen eşkiya ile etrafa zulüm ve dehşet saçıyorlar.
Öte yandan Batı literatürü, hatta İslam Ansiklopedisi, 894 tarihinde Güney Anadolu’da kurulan Mervani Beyliği’ni, Kürt devleti olarak gösterir… Ancak 1903′de British Museum’da bulunup yayınlanan İbn-al Azrak al Fariki’nin Mayarfariki kenti üzerine yazdığı metin, bu beyliğin İslam halifesine bağlı diğer beyliklerden farklı olmadığını ortaya koyuyor!.. Yani biz de aynı kaynağa atıfta bulunuyoruz ama, kaynağın verdiği bilgiler Mehdi Zana’nın iddiasına uymuyor!…
Sonra bu eser madem bu kadar önemli, niye hiç bir Kürt aydını fotokopisini alıp tercüme edip tıpkıbakımı ile birlikte yayınlamamış ki???
Ayrıca beyliği kuran Abu Ali bin Mercan bin DUSTAK’ın adı üzerinde durmak gerekir… ORTAASYA TÜRKLERİ’nde hâlâ Dustak-Durak-Tutak gibi isimler hâlâ yaşamaktadır.
Nikitine bunu farketmiş olacak ki, eserinin 182. sayfasında “Mervan Beyliği’nde Kürt niteliği aramak beyhudedir,” der!.. Anti-TÜRK Rus yazar Nikitine başka bir yerde “savaşçı Kürt beylerinin Arap uygarlığında yerlerinin büyük olduğu”nu öne sürmesine rağmen, “Halk tabakası Kürt değil TÜRK’tür. Çünkü Kürtler’e en yakın etnik toplum TÜRKLER’di,” demektedir!.. (sf.163) Yani bir Kürt beyi asker toplayıp yardıma gitmeye kalksaydı bile, götürdüğü askerler TÜRK olacaktı!… Kısacası Mehdi Zana’nın bu “kaynağı” bize hiç tatmin edici gelmedi!
İyisi mi, biz MALAZGİRT Savaşı’nı şöyle bir ağız tadıyla anlatalım. Görelim bakalım bölgede sözü geçer bir Kürt beyliği ve onun toplayıp gönderdiği Kürt birliği var mıymış!.. Yalnız savaşa geçmeden önce kısaca o dönemi anlatalım:
SELÇUKLU Sultanı TUĞRUL BEY, 1050 yılında BAĞDAT’a girerek Büveyhî hakimiyetini ortadan kaldırdı, HALİFE’yi tekrar tahtına oturttu. 1063 yılında ölünce, yerine yeğeni ALPARSLAN geçti. O tarihte BÜYÜK SELÇUKLU DEVLETİ’nin merkezi İran’daki REY şehri idi.
ALPARSLAN önce Ermenistan’a bir sefer düzenledi. (1064) Urmiye’nin kuzeyine geldiğinde Rum diyarına (Bizans) sık sık gaza yapmış olan TÜRKMEN Beyi TUĞTEKİN kalabalık aşiretiyle kendisine katıldı!.. (Prof. Dr. Mehmet Altay Öymen, Alparslan ve Zamanı I-II, Ankara Üniversitesi, Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Yayınları No. 341, 1983, Cilt I, sf. 28) TUĞTEKİN elbetti ki Kürt değil.
Ordunun bir kısmı Gürcistan’a doğru ilerlerken, esas ordu oğlu MELİKŞAH komutasında bizans hudut kalelerine yöneldi… ALPARSLAN önce Ermeniler’in Kangarni eyaletine yürüdü. Sonra Şavşat, Klarcet’i geçti. Gürcistan kralı Bargat’ı az kalsın yakalayacaktı, kral kuzeye kaçarak kurtuldu. Ardahan yakınlarındaki AHILKELEK kalesini hücumla aldı. Ermeni kralı David’in oğlu Klurike’nin kızını istedi. Buna karşılık kralin Puli şehrine dönüp vasal olarak hüküm sürmesine izin verdi. Bu arada MELİKŞAH ta SÜRMELİ ve MARMARAŞİN şehirlerini fethetti.
Daha sonra ALPARSLAN Kars yakınlarındaki müstahkem ANİ şehrini kuşattı ve sonunda aldı.
1065 yılında Doğu’dan HAZAR taraflarına ALAN istilâsı oldu. ALANLAR da bir TÜRk boyudurlar ama müslüman değildiler. ERRAN’ı aldılar. ALPARSLAN istilacılar üzerine ve Gürcistan’a akınlar başlattı. (1067) Öncü komutanı SAVTEKİN idi… O da Kürt değildir, adından belli!.. Melik AHASTAN’ın payitahtına geldi, AHASTAN kelime-yi şahadet getirip müslüman oldu. Ama bu zâtın da Kürt olduğuna dair hiç bir delil yoktur.
ALPARSLAN arkasından Tiflis’e girdi. Sürkeli iki yüzlü davranan ve fırsat buldukça ihanet eden Gürcü kralı 4. Bagrat’ı cezalandırdı. Sonra REY kentine döndü. (1068)
ALPARSLAN doğuda bunlarla meşgul iken kumandanları ANADOLU’nun fethine devam ettiler. Bunlardan Sâlâr-ı Horasan ünvanını taşıyan TÜRK komutanı URFA bölgesine geldi, SİVEREK ve NUSAYBİN’i yağmaladı. (1065-1066)
Ertesi yıl GÜMÜŞTEKİN maiyetinde AFŞİN ve AHMETŞAH gibi komutanlar olduğu halde, TULHUM, NUSAYBİN ve ADIYAMAN bölgelerini yağmaladı. AFŞİN, GAZİANTEP civarındaki TÜLÜK’ü zaptetti, ANTALYA’ya kadar indi, sonra KAYSERİ’yi tahrip etti, KARAMAN bölgesine de akınlar yaptıktan sonra ADANA civarına indi. Sonra üssü olan HALEB’e döndü.
Bütün bu akınlara son vermek isteyen Bizans imparatoru ROMANUS DİOGENES (1067-1071) bizzat kendisi ordusuyla TÜRKLER’in üzerine yürüdü. (1068) DİVRİĞİ’de TÜRK ordusu ile karşılaştı ve onları çekilmeye mecbur etti. HALEB’e kadar indi. Bu sırada AFŞİN, AHMETŞAH ile birlikte AHLAT’tan başlayarak Orta Anadolu’ya akınlar yaptı. EMİRDAĞ civarındaki AMURİYYE’yi zapt ve tahrip etti. İmparator AFŞİN’in yolunu kesmek istediyse de başamadı, İSTANBUL’a döndü.
1069′da gene SELÇUKLU kumandanları AFŞİN, AHMETŞAH ve SANDUK üç yönden ANADOLU’ya akınlar yapmaya başladılar. İmparator bir ordu gönderdiyse de, o ordu bozuldu. Bunun üzerine kendisi KAYSERİ’ye kadar ordusuyla gelerek akıncı TÜRKLER’i geri çekilmeye mecbur etti. Fırat nehrine kadar ilerledi. HARPUT’a geldiği sırada SELÇUKLU ordu MALATYA’ya hücum ederek İmparator’un orada bırakmış olduğu Filaretos ve ordusunu mağlup ettiler. İmparator PALU’ya geldiği zaman SELÇULULAR’ın KARAMAN eyaletine girdiklerini ve KONYA’yı yağma ettiklerini öğrendi. TÜRKLER’in ricat yolunu kesmek isterken, onlar çoktan ADANA çevresine inmişlerdi. İmparator çaresiz, Manuel Komenos’u ANADOLU’da bırakıp İSTANBUL’a döndü… Bu arada SANDUK, büyük bir ordu ile HALEB’e girip kışı geçirdikten sonra tekrar ANADOLU’ya hareket etmişti. (1070)
Ancak o yıl tahta hak iddia eden KURTÇU adlı bir SELÇUKLU prensi isyan edip ANADOLU’ya kaçtı. KURTÇU, ALPARSLAN’ın eniştesi oluyordu. Manuel ordusuyla KURTÇU’nun yolunu kesmek istedi, ama mağlup oldu ve esir düştü. Bu arada AFŞİN bir orduyla KURTÇU’nun peşine düşmüştü. KAPADOKYA şehirlerini aldıktan sonra FRİGYA bölgesine, yani DENİZLİ civarına kadar gidip yağmaladı. Sonra MARMARA’ya yöneldi. Böylece ORTAASYA’dan gelip te denize ilk ulaşan TÜRK komutanı oldu!..
Bu sırada bir FATIMÎ devlet adamı tarafından MISIR’ı fethetmesi için çağrılan ALPARSLAN, AZERBEYCAN üzerinden ANADOLU’ya girmiş, amcası TUĞRUL BEY’in alamadığı MALAZGİRT’i fethetmişti!.. (1070) (sf. 46) Böylece ANİ’den sonra doğunun üç büyük müstahkem mevkiinden ikincisi de eline geçmiş oldu. Sonra ERCİŞ’i aldı. SİVEREK ve TİHUM kalelerini zaptetti. Ancak URFA’yı zaptedemedi. Bunun üzerine SURİYE’ye indi. HALEB’i aldı… Bizans İmparatoru Diogenes’in üzerine gelmekte olduğunu öğrenince, HALEB’te oğlunu bıraktı, MISIR’ın fethine de vasalı MİRDASOĞLU MAHMUD’u memur etti. Sür’atle ANADOLU’ ya hareket etti.
Ancak Fırat’ı geçerken atlarından çoğu boğuldu. Iraklı askerlerin çoğu dağıldı. Bu dağılanlar Arap mı, Kürt mü bilinmez!.. Âdeta ordusuz kaldı!.. Bu arada Bizans İmparatoru MALAZGİRT önlerine gelmiş, şehrin müslüman halkı kaçıp yardım istemek için yollara düşmüştü.
SULTAN ALPARSLAN, ordu toplamak amacıyla AZERBEYCAN’a döndü. HOY şehrini merkez yapıp hazırlıklara başladı. Emrindeki 4.000 gulam (köle) ile oradan topladığı 10.000 tam teçhizatlı askerle AHLAT’a doğru yola çıktı. Hiç bir kaynakta bu “tam teçhizatlı AZERBEYCANLI askerler”in “kürt” olduğuna dair bir kayıt yoktur!.. Zaten bunca yazıyı da ortalıkta hiç “kürt” görünmediğini belgelemek için yazdık. (sf.48)
Öte yandan bütün kaynaklarını kullanarak büyük bir ordu meydana getiren İmparator Diogenes, 3. defa ANADOLU’ya sefere çıktı. ERZURUM’da karargâh kurdu… Şimdi bundan sonrası çok önemli… Dikkatle takip edelim!..
Romanos Diogenes, ordusundan ayırdığı 12.000 kişilik bir kuvveti, erzak tedariki amacıyla ABAZALAR ülkesine (GÜRCİSTAN) gönderdi… KIPÇAK, UZ ve FRANK kuvvetlerinden oluşan 30.000 orduyu da NORMAN RUSSEL’ın komutasında öncü kuvvet olarak AHLAT’a gönderdi… SELÇUKLULAR yaklaştığını öğrenince de, bu kuvvetlere yardım için TARCHANİOTES komutasında yeni kuvvetler yolladı. Kendisi de MALAZGİRT’i zaptetti. Ancak şehirdeki SELÇUKLU kıt’aları, bir yolunu bulup kaçtılar. Şehir halkının bir kısmı da fidye vererek canını kurtardı.
AHLAT’a ilerleyen SELÇUKLU öncü kuvvetleri komutanı SANDUK, Bizanslılar’ın ağırlıklarına baskın yaptı, ele geçirdi. İmparator Ermeni Vasilakes komutasında bir kuvvet gönderdiyse de, işe yaramadı. Vasilakes, SARDUK’a esir düştü. SULTAN’ın geldiğini öğrenen Tarchaniotes de MALATYA’ya doğru kaçtı!.. Esas Bizans ordusu da akşam üzeri ansızın kendisini SELÇUKLU ordusunun karşısında buldu!.. Onlar ALPARSLAN’ın daha uzakta olduğunu sanıyorlardı, çok şaşırdılar ve geri çekildiler. Bir nevi rehin olarak beraberlerinde getirdikleri MALAZGİRTLİ müslümanlar bu şaşkınlıktan istifade edip kaçtılar!..
Bizans ordusu 100.000 kişi idi. ALPARSLAN’ın AZERBEYCAN’da toparlayabildiği ordu ise ancak 40.000 kişiden ibaretti!.. Öyle toplanıp gelen 14.000 “kürt” askeri de yoktu ortalarda!. Yalnız TÜRKLER bütün gece trampet ve davul çalarak Bizans askerlerinin moralini bozdular, uyutmadılar. SELÇUKLULAR, ordugâhtan ayrılma gafletini gösteren her Bizans askerini hemen yakalıyorlardı!.
24 Ağustos 1071 Çarşamba sabahı şafakla beraber ALPARSLAN rdusuyla Bizans birliklerinin bir fersah kadar yakınına geldi. İki taraf ta savaşı başlatmak için uygun ânı bekliyordu. Karşılıklı elçi heyetleri gönderildi. TÜRK heyetinde meşhur komutan SAVTEKİN de vardı… HALİFE de zafer için dualarını taşıyan bir mektup göndermişti. Nihayet 26 Ağustos günü ALPARSLAN askerlerine şöyle hitap etti:
- “Biz ne kadar az olursak olalım, onlar ne kadar çok olurlarsa olsunlar, bütün müslümanların minberlerinden bizim için dua ettikleri şu saatte, kendimi düşman üzerine atmak istiyorum!.. Ya muzaffer olur gayeme ulaşırım, ya şehit olur Cennet’e giderim! Sizlerden beni takip etmeyi tercih edenler, takip etsin!.. Ayrılmayı tercih edenler gitsinler! Burada emreden Sultan, ve emredilen asker yoktur! Zira bugün ben ancak sizden biriyim!”
CUMA NAMAZI’nı askerleri ile beraber kıldıktan sonra, yay ve oklarını fırlatıp attı. TÜRK âdeti gereğince atının kuyruğunu kendi bağladı, eline kılıcını ve gürzünü aldı. Beyaz bir elbise giymişti, “Öldürülürsem, kefenim budur,” dedi. Sonra bir nâra atarak ileri atıldı. Ordusu onunla birlikte nâralar atarak saldırdı.
Öte yandan Bizans ordusunda karışıklık vardı. İkisi de hıristiyan olan Ermeniler ve Rumlar birbirine şüphe ile bakıyorlardı. Bizans ordusunda Rum, Rus, HAZAR, ALAN, UZ, PEÇENEK, KIPÇAK, Gürcü ve Frank askerleri vardı. Burada da hiç “kürt” askerinden bahis yok!.. (sf.62)
Sağ cenaha, emrinde UZLAR olduğu halde Kapadokyalı general ALYATTES kumanda ediyordu. Sol cenaha, emrinde PEÇENEKLER ve diğerleri olduğu halde general BRYENNİOS kumanda ediyordu. Merkezde bizzat İmparator DİOGENES vardı. İhtiyat kuvvetlerine de oğlu ANDRONİKOS kumanda ediyordu.
ALPARSLAN ise ordusunu iki kısma ayırmıştı. Kendisi düşman karşısında yer alırken, daha büyük bir kuvvet Bizans kaynaklarının TARANGES dediği (TARANK) adlı komutanın emrine pusu kurmakla görevlendirilmişti.
TARANK kuvvetlerini dörde ayırdı. Her birini bir tepenin ardına gizledi…. Bizans süvarileri saldırıya geçince SELÇUKLULAR onları ok yağmuruna tuttular. Bizans ordusu, daha ziyade piyadeleri, onları savunmak için ilerleyince, SELÇUKLULAR kaçar gibi dağıldılar ve geri çekildiler. Takip eden Bizans kuvvetleri de pusudaki TÜRK birliklerinin hücumu ile ağır zayiat verdi. Bu esnada Bizans ordusundaki UZLAR, daha sonra da PEÇENEKLER karşılarında kendileri gibi OĞUZ boyundan TÜRKLER’le karşılaşınca onları kıyafetlerinden, nâralarından tanıyıp daha savaşın başında SELÇUKLU tarafına geçtiler!..
İşte akşama kadar süren savaşın kazanılmasında, bu olayın büyük etkisi olmuştur. Yoksa, 14.000 “kürt” askeri gelip te “biz yardım edelim de bari, savaşı kazanın,” falan dememişlerdir!.. Sonra niye 14.000 de, 10.000 veya 15.000 değil??? Kim saymış?..
Gördüğünüz gibi, savaşta her iki tarafın komutanlarının adını dahi tek tek verdik. Ortalıkta hiç Kürt askeri birliği yok!..
Ha, şu olabilir: SULTAN ALPARSLAN ordusuyla HOY’dan gelirken yolda asker toplamaya devam etmiş, ve o civardaki ovaya inmiş Kürt aşiretlerinden 3-500 Kürt’ü ordusuna almış olabilir… Ama çoğu dağlarda yaşayan Kürt aşiretleri, 500 yıl sonra bile YAVUZ SULTAN SELİM’e İDRİS BİTLİSÎ’nin gayretlerine rağmen muntazam birlikler verememişken, 1071′de hem de BİZANS İŞGÂLİ altında nasıl ve nerede organize olup ta 14.000 kişilik bir ordu toplayacak ve SELÇUKLU SULTANI’na yardıma gidecekler??? Aklın, mantığın dışında bir iddia!.. Hiç delili de yok!
Bölücü hain, aynı zamanda dinsiz-imansız Mehdi Zana’nın ikinci uçuk iddiası da şu:
- “Bir diğer konu ise Sümerler ile ilgili.”
Soru – “Yoksa Sümerler de Kürt mü?”
Cevap – “Evet… Sümerler Kürt’tür. Türk değildir. Ama bu konuyu da çarpıtmışlar ve yanlış bilgilendirmeye gitmişler. Dünyada aşiretten devlete ilk geçen Sümerler’dir. Mezopotamya boşuna medeniyetlerin beşiği olmamıştır. Mezopotamya’da da Kürtler her zaman önemli bir halk olmuşlardır. Büyük bir tarih oluşturup yaşamışlar. Bu yüzden Mezopotamya’da etkili olan Sümerler, Kürt’tür.”
Peki, SÜMERLER’in “kürt” olduğunun delili nerede?..
Biz SÜMERLER sayfasında, ve SÜMER LİNLERİ’nde SÜMERLER’in URAL-ALTAY kökenli dillerini, kelime benzerliklerini gösterdik, hatta KUZEY AMERİKA’ ya BERİNG BOĞAZI’ndan geçmiş ASYA kökenli KIZILDERİLİ HOPİ KABİLESİ’nin dilinin SÜMERCE ile yakınlığını gösteren yazıları koyduk. SÜMERLER’in TANRI’ya DİNGİR-TENGRİ dediklerini, bu kelimenin hâlâ ORTA ASYA’da kullanıldığını gösterdik… Senin delilin ne? İlk devleti kuran, ilk yazıyı bulan SÜMERLER “kürt”se, niye 5000 yıldır ortalıkta bir tek Kürt eseri, bir tek Kürtçe tablet, dikili taş yok???
Buna cevap olarak Mehdi Zana bir şeyler gevelemiş ama boş:
Soru – “Daha sonra Kürtler nasıl bir duruma geldiler?”
Cevap – “OSMANLILAR, İranlılar ve Arapların fetihleri Kürtler’e çok zarar verdi. Bir bütün hâlinde yaşayan Kürtler dağınık hâle geldi. Ondan sonra da doğru düzgün bir devlet olamadılar. Ben bu yüzden Irak Kürdistan’ındaki Kürt devletini çok anlamlı buluyorum. Bu, Kürtlerin yeniden dirilişi ve zafer kazanması demektir. Ve Kürtler bu zaferi sonuna getirmeyi başarmışlardır. Artık orada bir Kürt devleti var.”
Yahu, SÜMERLER’den Araplar’a 4000 yıl, OSMANLILAR’a 5000 yıl var arada!.. Araplar ve OSMANLILAR “Kürtler’e zarar veren”e kadar Kürtler ne yapmışlar o 4-5000 yılda?.. Hangi devleti kurmuşlar?. Hangi binayı yapmış, hangi dikili taşı bırakmışlar?.. Sonra Kürtler ne zaman “bir bütün” halinde yaşamışlar?.. Adları bile “DAĞLIK ve KARLI yerde yaşayanlar” anlamında hangi ovada “bir bütün” olarak yaşamışlar?
Ortalıkla “kürt” eseri yok, ama DOĞU ve GÜNEYDOĞU dağlarında, mağaralarında 10.000 yıllık TÜRK TAMĞALARI var!.. Hem de ORTAASYA’dakilerle tıpatıp aynı!..
işte ispatı, ANADOLU :

ve ASYA :

Artık sıkıldık!.. Bundan sonrasını sizlerin değerlendirmesine bırakıyoruz… Bir tek SELÂHADDİN EYYUBÎ’nin “kürt” olduğu iddiasına cevap vermekle yetineceğiz.
Soru – “Bir söyleşinizde ‘Kürtler İslamiyet’i kabul ettiklerinde kaybettiler’ dediniz. Bu söylediğinizi nasıl anlamak gerekir?”
Cevap – “Aslında tam olarak öyle demek istemedim. Doğrudur, Kürtlerin İslamiyet’e geçmesiyle birlikte önemli kayıpları oldu. Ama bunun sebebi dinde değildi. Dini yozlaştıran kişilerin Kürtleri kullanmasındaydı. Müslüman bir aileden geliyorum, Silvan şeyhlerinin torunuyum. Ama öncesinde benim de dedelerim Müslüman değildi. Kürtler yanlışlıkla Müslüman oldu. Kılıçla, tüfekle üstümüze geldiler, ‘Kelime-i şehadet getir’ dediler, dedelerimiz de şehadet getirerek Müslüman oldu. Kürtlerin Müslümanlığı böyledir.”
Soru – “Kürt olduğu söylenen Salahaddin Eyyubi de kılıç zoruyla mı Müslüman oldu?”
- “O kendisini delice İslamiyet’e adamış biriydi. Kürt ve âdil bir hükümdardı. Ordusunda her dinden ve milletten insanlar vardı. Avrupa onun fetihlerinden rahatsız oldu. Hâlâ rahatsızlar. Ama o öldüğünde cebinde çok az bir parası vardı. Halkına hizmet etmişti.”
SELÂHADDİN EYYUBÎ, Selçuklu TÜRK Hakanına bağlı bir bey idi. Öz-be-öz TÜRK’tü!… Ağabeyinin adı TURANŞAH, kardeşlerinin adı TUĞTEKİN ve BÖRİ idi!.. Dayısının adı Şahabeddin Mahmud bin TÜKÜŞ idi!.. Annesinin TÜRK olduğu TÜKÜŞ adından anlaşılır!.. Eşlerinden biri Unar Bey’in kızı Amine TÜRK’tü… İki eniştesi de Türk’tü!.. Biri Unaroğlu Sadeddin Mesut, diğeri Muzafferüddin GÖKBÖRÜ idi!… Acem diyarında yaşamalarına, İslam etkisinde olmalarına rağmen, adları TÜRK damgası taşırdı!..
(S. Ahmet Arvasi, Doğu Anadolu Gerçeği, TÜRK Kültürü Araştırma Enstitüsü, 1983… Bu kitabın yazarı da, ayırımcılara göre Kürttür. Bizce ülkemizdeki DEVLET’e bağlı herkes gibi TÜRK’tür.)
Kürt Teavün Cemiyeti’nin kurucusu ve Kürtçülüğün baş savunucularından Dr. M. Şükrü Sekban, 1933′de Paris’te yayınladığı “La Question Kurde” adlı kitabında, bu adı verdiği toplulukların TURANÎ yani TÜRK kökenli olduğunu itiraf etmek zorunda kalmıştır!.. (M. Şükrü Sekban, Kürt Meselesi, 1979 sf.17) O öyle dedikten sonra, Barzani ve Zana’ya ve bütün bölücülere halt etmek düşer!..
Soru – “Kürtler en çok hangi dine mensuplar?”
- “Din sonradan gelmiş. İnsanlar birbirinden ayrılmış. İnsanları din ayırdı; Ermeniler’i, Hıristiyanlar’ı, Yahudiler’i. İnsan olana hürmet etmek lâzım. Dinine saygı duymak gerekir. Kürtler önceden en çok Zerdüşt’tü. Yezidi, Yahudi, Keldani, Hıristiyan olanları da vardı. Ama İslamiyet’le Müslüman oldular ve şu anda en çok Müslüman Kürt var. Yalnız şunu da söylemek gerekir; Kürtlerin asıl dinleri Zerdüşt’tür.
Soru – “Kürtler’de siyasi anlamda bir bölünmüşlük var. Ve her fraksiyon farklı bir görüşü savunuyor. Siz bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Cevap – “Ne kadar çok parti olursa o kadar iyidir. İnsanın özgürce siyaset yapması, aralarında tatlı rekabet yapmaları çok güzel olur. Ancak kavim, ırk anlamında ortak hareket etmeleri gerekir. Bu şekilde çok daha iyi. Ben Diyarbakır belediye başkanıydım, halka hizmet etmek istedim; bunda da öteki arkadaşlarımın etkisi oldu. Onlar hizmet edince ben de hizmet etmek zorunda kaldım. Bir rekabetin içine girdik; ama onlar çok iyi şeyler yaptı, ben yapamadım.”
Soru -”Bölgede kullanılan oylar DTP’nin seçim barajını aşmasına yetmiyor. Halkın tercihi çok farklı partilere dağılmış durumda. Bu neden kaynaklanıyor?
Cevap – “Bu bizim yanlışımız. Bu nüfusa rağmen Meclis’e girilemiyorsa bunu bölge siyasetçilerinin oturup düşünmesi gerekir. Halkın çektiği sefaleti görmüyor, onun sorunlarına eğilmiyorlar. Ama çok iyi siyaset yapıyorlar. DTP de bunu yapıyor, ötekiler de. Halkın karşısına çıkıp ‘iyi günler, nasılsınız’ diye sormakla mesele çözülmüyor. İnsanlar orada onları alkışlıyor; ama sonradan lânet okuyor. Çünkü herkesin sorunu var.”
Soru – “Bahsettiğiniz siyasetçiler halkın sorunlarını bilmiyor mu?”
Cevap – “Halkın ekonomik, sosyal sorunları nedir bilmiyorlar. Sadece siyaset yapıyorlar. Orda halka hizmet için olduklarını unutuyorlar. Kendi halkına hizmet etmeyi çok görüyorlar. Aynı hatayı ben de yaptım. Halkın karşısına çıkıp ‘Ben Kürdüm’ dedim, halk beni alkışladı, destekledi. Öteki arkadaşlarım iş yaptılar, ben baktım. Ama her sabah çıkıp ‘Ben Kürdüm’ diyordum. Kürtçe konuştuğum için insanlar beni desteklediler.”
Mehdi Zana burada büyük bir gerçeği dile getiriyor. Güneydoğu’daki halk PKK’yı, terörü, bölünmeyi desteklediği için değil; sırf “kürt” olduğu için bazı kişilere ve DTP’ye oy veriyor!.. Aslında halkın bu tavrı; yense de, yenilse de Fenerbahçe’yi tutan fnatik taraftar tavrı! Tunceli’de (Dersim) Zazalar bile kürt olmadıkları halde, Zaza partisi olmadığı için “kürt” partisi DTP’ye oy veriyor!.. Adayın iyi mi, kötü mü olduğuna bakmıyor! Mehdi Zana’yı bile o yüzden desteklemiş!
Soru – “Tekrar siyasete girecek misiniz?”
Cevap – “Devlet beni sevmez. Siyasetçiler de. Siyasete girsem gelip liderliğimizi elimizden alacak diye korkarlar. Eğer siyasete girersem halkın lider olarak beni görmek isteyeceğinden eminim. Bu yüzden ben huzur bozulmasın diye siyasete girmeyi düşünmüyorum. Leyla benim adıma siyaseti yapıyor ve benim iznimle benim desteğimle.”
Çok üzüldük!.. Mehdi Zana siyasete girse, TÜRKİYE’yi de Kürtler’i kurtaracak, ama fedakârlık yapıp, “huzur bozulmasın” diye girmiyormuş!.. Vah, vah!.. Keşke girseydi! Belki gene 3000 oyla milletvekili seçilirdi!..

BİR KÜRT AYARIMCININ DİLİNDEN KÜRT İSYANLARI VE İHANETLERİ

BİR KÜRT AYARIMCININ DİLİNDEN KÜRT İSYANLARI VE İHANETLERİ

Aşağıda bir kürtçü-bölücü siteden alınmış ve FERDİ KARAASLAN tarafından yapılmış olan kürtçülük-bölücülük faaliyetlerinin bir değerlendirmesi var… Meseleye nasıl baktıklarının anlaşılması amacıyla sitemize aldık. Dikkatle okunmasını tavsiye ederiz.
Yazı içindeki rakamlar bizim açıklamalarımızla ilgili NOTLAR içindir. DOĞRULAR’ı ve YANLIŞLAR’ı birbirinden ayırmak için!.. Sayfanın altında açıklamalarımızı okuyabilirsiniz.









Geçmişten Bugüne Milliyetçi Kürt Hareketlerinin Kaderi

KENDİ ÖZ GÜCÜNE GÜVENSİZLİK VE DIŞ GÜÇLERE BEL BAĞLAMA
Geçmişten bugüne tüm Kürt milliyetçi hareketlerinin ortak özelliklerinden birisi, kendi özgüçlerine güvensizlik olmuştur.
Tarihte çokça Kürt ayaklanması olmasına rağmen sonuçta hemen tümü başarısızlıkla sonuçlanmıştır!.. (1)
Kürt Ulusal Kurtuluş mücadelelerinin başarıya ulaşamamasında çeşitli etkenlerle birlikte bu özellikleri belirleyici olmuştur denilebilir. Kürt hareketleri bu özellikleriyle çeşitli güçlerin kendi çıkarları doğrultusunda, kendi politikaları için kullanmasından kurtulamamıştır.
En son PKK, ilk çıkışında, uzak ve yakın tarihimizdeki Kürt hareketlerinin reformist ve icazetçi özelliklerini mahkûm etmesiyle farklılık ifade ediyordu. Ancak PKK de, esas olarak Sovyetler Birliği’ne ve Türkiye’yle çelişkisi olan bölge devletlerine dayanarak mücadelesini sürdürmeyi düşünmüş, bunu teorileştirmiş ve diğer sosyalist ülkelerle birlikte Sovyetler Birliği’nde de geri dönüşlerin yaşanmasıyla birlikte, emperyalist ülkelere bel bağlamıştır!..
Kürt Hareketleri tarihindeki temel özellik yine değişmemiş, PKK de emperyalizmin politikalarına yedeklenme ve tasfiye sürecini yaşamaktan kurtulamamıştır. (2)
DÜNDEN BUGÜNE BELLİ BAŞLI KÜRT HAREKETLERİ
Çaldıran Savaşı (1514) Kürdistan tarihinin önemli dönüm noktalarından birisidir. Bu savaşta Kürdistan toprakları Osmanlı ve Safevi ordularının kozlarını paylaştıkları bir alan haline gelir. Birbirlerine üstünlük sağlamak isteyen her iki devlet de, aşiretler halinde yaşayan Kürtler’e yönelirler. Safeviler Şii olmasından kaynaklı, sünni Kürt aşiretlere karşı zor kullanıp, alevi Kürt aşiretlerle ilişkilerini güçlendirip, geliştirirler. Buna karşılık Osmanlılar mezhep birliğini de kullanarak diyalog yolunu seçerler. Osmanlıların bu dönemdeki politikalarını hayata geçirmede Bitlis emiri İdris-i Bitlisi’nin önemli bir rolü olmuştur.
Kürt halkının tarihinde “ilk cahş” olarak anılan İdris-i Bitlisi, Osmanlı’nın, Kürdistan’daki sağ kolu durumundadır. Yoğun çabaları sonucunda birçok aşiret Osmanlı egemenliğini tanır. Çaldıran savaşı sonrasında İdris-i Bitlisi’nin girişimleri ile Yavuz Sultan Selim ile 23 Kürt beyliği arasında bir anlaşma imzalanır. Bu anlaşmaya göre;
1- Osmanlı yönetimine bağlı olarak Kürt emirliklerinin özerklikleri korunacak,
2- Kürt emirliklerinde de yönetim babadan oğula geçerek sürecek, eskiden beri yürümekte olan yönetim yürürlükte kalacak ve bu konuda ferman padişahtan çıkacak,
3- Kürtler, Türkler’e bütün savaşlarda yardım edecekler,
4- Türkler de, Kürtler(i bütün dış saldırılardan koruyacaklar,
5- Kürtler devlete verilmesi gereken her türlü vergiyi ödeyecekler,
Bu anlaşma Sultan Selim ile ona boyun eğen Kürt emirlikleri arasında yapılmıştır. (M.Emin Zeki, Kürdistan Tarihi Sayfa:83)
Bu anlaşma ile Kürdistan’daki Osmanlı egemenliği perçinlenir. Osmanlılar anlaşma sonrasında bölgede yeni bir düzenlemeye giderler. Çeşitli kategorilerde küçük beylikler oluşturulur ve böylelikle Kürt beylikleri birbirinden yalıtılır. Bu yeni yapılanmanın mimarı Yavuz’un Kürdistan’daki sağ kolu, Osmanlı’nın sadık kulu İdris-i Bitlisi’den başkası değildir. (3)
İdris-i Bitlisi işbirlikçiliğin karşılığını alır. Çaldıran seferine çıkarken 40.000 Aleviyi katletmesi nedeniyle -bunların arasında çok sayıda Kürt Alevisi de vardır – “Yavuz” namını alan Sultan Süleyman’ın sevgi ve güvenini kazanır. İdris-i Bitlisi tarafından Kürdistan’da oluşturulan idari yapılanmayla Kürt beylikleri Osmanlı’nın elindeki güçlü bir silaha dönüşürler. Osmanlı’nın bir nevi özerklik bahşettikleri beylikler, Kürdistan ve Anadolu’daki katliamlarda başrollerden birisini oynarlar. (4)
Çaldıran savaşı sonrasında Kürtler, yüzyıllardır yaşadıkları aşiret yapılanması üzerine feodal üretim ilişkilerini oturtmuşlardır. Kürtlerdeki bu aşiret yapılanması Osmanlı’nın 19. Yüzyıldaki saldırılarıyla beyliklerin askeri zorla dağıtılmasına karşın varlığını korur. (5)
Bu dönem Avrupa’da gelişen Kapitalizm, hızla sömürge ağı ile dünyaya açılmaya başladı. Bu dönemde Önasya’nın, Avrupa’nın büyük toprak parçalarını elinde tutan, dolayısıyla da bir halklar hapishanesi durumunda olan Osmanlı, o güçlü görünümüne rağmen üzerine bir karabasan gibi çöken Kapitalizm karşısında tutunamayarak sömürgeleşti. (6)
Batı Avrupa’dan yayılan ulusal bilinç Osmanlı’da ezilen ulusların genç burjuvalarını ve aydınlarını hareketlendirdi. Bunların, “vatan” sloganı ile ezen ulusun feodallerine karşı açtığı savaşlarla, Avrupa kapitalizminin de yardım ve destekleri ile peş peşe Osmanlı’ya karşı zafer elde ederek ulusal devletlerini kurmuş, ulusal bütünlüklerini sağlamışlardır.
Kürtler ise bu dönem boyunca uluslaşma yolunda etkili adımlar atamamışlardır. Etkili adımlar atmanın da ötesinde, birçok aşiret gelişen Kürt isyanlarına karşı merkezi feodal yapının yanında yer alarak Osmanlı’nın katliamlarına ortak olmuştur! (7)
Kürtlerde, uluslaşma yönündeki iç dinamikler cılız yada güçlü herhangi bir şekilde gelişmemiş, uç vermemiş olduğundan ulusal temelde bir hareket yaratamamışlardır. Bunun temel nedeni; dışa kapalı, kendine yeten aşiret ekonomisinin öncü güç rolünü üstlenecek, ulusal bütünlüğü sağlayacak burjuvazinin oluşumunun önünde engel teşkil etmesidir.
Kürtler bu dönemde birbirinden bağımsız yüzlerce aşiret halinde yaşayan, şu veya bu çıkarları doğrultusunda arasıra bir araya gelip kendi aşiretlerinin ortak çıkarlarını savunmaya çalışan, o çıkarlar elde edildiğinde veya kaybedildiğinde yine kendi içlerine kapanan ve genellikle göçer olarak yaşayan, ticaretle ve dış dünyayla pek ilişkisi olmayan kapalı bir ekonomiye sahip köylü toplumudur.
Egemen olan bilinç ulus değil aşiret bilincidir. Tüm bunlara karşın Kürt beylikleri çeşitli defalar, çeşitli nedenlerle (Osmanlı’nın beylikleri tasfiye politikaları, aşiretler arası çelişkiler, asker ve vergi vermek istememe vb.) Osmanlıya karşı ayaklanmışlardır.
Genel anlamda bu ayaklanmaların talepleri hiçbir zaman ulusal bir içeriğe dönüşmemiş, aşiret çıkarlarını aşamamıştır. Kaldı ki, bu feodal direnme temelinde gelişen isyanlar Osmanlı tarafından, diğer Kürt aşiretlerinin kışkırtılıp, örgütlendirilmesi ile zalim ve kanlı bir şekilde bastırılmıştır. Buna verilebilecek en somut örnek Hamidiye Alayları’dır. Bu alaylar hem Kürt isyanlarına hem de Ermeni halkının mücadelesine karşı etkili olarak kullanılmış, bir çok katliam gerçekleştirmişlerdir. (8)
Aşiret örgütlenmesini dağıtamayan, tüm Kürt toplumunu bağrında toplayan bir örgütlenmeye gidemeyen, bunun zeminini yaratamayan Kürtler, Osmanlı’nın her saldırısında kendi aşiret yapısını ve onun hakim olduğu toprakları korumaya çalışmayı yeğlemiştir. Mücadele bunlarla sınırlı olduğundan dar kalmış, tüm Kürdistan’ı kaplayamamıştır.
Bu tür ayaklanmaların ilklerinden sayabileceğimiz Şerefhan ayaklanması buna tipik bir örnektir. Bitlis Emiri Şerefhan görevden alınır, ancak yerine oğlu atanması gerekirken Osmanlı’nın merkezden bir vali ataması üzerine ayaklanma patlak verir. Ayaklanma 1600’lerden beri süren Osmanlı-İran savaşlarıyla da bütünleşince uzun süre devam eder. Ayaklanma Osmanlı’nın Bitlis Emirliğine Şerefhan’ın oğlunu atamayı kabul etmesiyle sona ermiştir. Belirleyici olan aşiretin çıkarı olmuştur.
Yine başka bir örnek; Osmanlı İran seferi için Canpolat aşiretinden asker ister. Çeşitli çıkar hesapları içinde olan aşiret reisleri asker vermez. Osmanlı sefer dönüşü aşiret resini öldürür. Bunun üzerine yeni aşiret reisi (ki oğludur) Osmanlıya isyan eder. Bu ayaklanma o dönemde Anadolu’yu saran Celali ayaklanmaları nedeniyle uzun süre ayakta kalır. Ancak Doğuda giderek kendine sorun olmaya başlayan bu ayaklanma Osmanlı tarafından, Kürt aşiretlerinden oluşturulan 40.000 kişilik bir güç ile bastırılır.
Ayaklanmaların feodal özüne karşın, ayaklanmalar hiçbir dönem durmamış, gerek Osmanlı’ya karşı, gerekse de Osmanlı sonrası ayaklanmalar yaşanmıştır. (9)
Bu dönemde yaşanan ayaklanmalar esas itibariyle feodal çıkarlara dayanmakla birlikte, Avrupa’daki gelişen ulusal uyanışlardan da etkilenme hiç yok değildir. Bu etkilenme daha sonra yaşanacak ayaklanmalarda daha belirgin olur ve giderek ulusal yanı ağır basan ayaklanmalar yaşanmaya başlanır. Bir anlamda feodal içerikli bu ayaklanmalar, ulusal direnişlere evrilen sürecin birer halkası durumundadır diyebiliriz.
Şeyh Ubeydullah ayaklanmasındaki (1880) “Otonom Kürdistan” şiarı bunun bir ifadesidir. Ancak bu otonomi istemini, eskinin tekrar ikamesi olarak değerlendirmek gerekir. Ancak yine de Kürt ulusal bilincinin gelişimindeki önemli kilometre taşlarından birisidir.
Ayaklanmalarda öne çıkan bir yan da; kendi halkına, öz gücüne dayanmak yerine dış güçlere umut bağlanılmasıdır!..
Elbetteki bu umutlar her seferinde kaçınılmaz olarak hüsranla sonuçlanır!.. Çünkü her devlet kendi çıkarları doğrultusunda ayaklanmalarla ilgilenmektedir. Onları ilgilendiren Kürt halkının içinde bulunduğu koşullar ya da Kürt halkının geleceği değil, bölgedeki çıkarlarıdır!..
Kapitalizmin doğası gereği, halkların çıkarları, kapitalistlerin çıkarlarına her zaman feda edilebilir. Ayaklanmalara bakışları ve aldıkları tavır da bu anlayışa göre şekillenir.
Baban beyliğine dışarıdan bir vali atanması üzerine isyan eden beyliğin varisi Abdurrahman Paşa’nın başlattığı ayaklanma, dış güçlere bel bağlamanın çarpıcı bir örneğidir. Ayaklanma sırasında Abdurrahman Paşa her sıkıştığında İran’a çekilir ve burada Şah’tan destek alır. Ancak bir süre sonra bu sorunu kökten çözümlemek isteyen Osmanlı, Abdurrahman Paşa’nın üzerine yürümeden önce İran’la anlaşır. İran Abdurrahman Paşa’ya verdiği desteği keser. Çaresiz kalan Abdurrahman Paşa zorunlu olarak yeniden Osmanlı egemenliğine boyun eğer!..
Yezdan İzzettin Şer ayaklanması, bu konuda tarihten öğrenmesini bilenler için oldukça önemli bir isyandır. Bedirhan Bey ayaklanmasında, amcası Bedirhan Beye ihanet ederek, ayaklanmanın bastırılmasında önemli bir payı olan Yezdan İzzettin Şer, ayaklanma sonrası Hakkari paşalığıyla ödüllendirilmişti.
Ancak bir süre sonra görevinden alınarak yerine bir Osmanlı paşası vali olarak atanır. Osmanlı-Rus savaşı sırasında Osmanlı ordularının Kürdistan’dan çekilmesini fırsat bilen Yezdan İzzettin Şer 1853 de ayaklandı. Kendi gücünden çok, Rus birliklerine güvenen Yezdan İzzettin Şer Rusya’yla ilişki geliştirmek istese de, kışın bastırmasıyla Rus birliklerinin bölgeden çekilmesi sonucunda bu istek sonuçsuz kalır!..
Bu sırada Rusya’nın Osmanlı karşısında başarı kazanmasını uzak doğudaki çıkarlarına karşı tehlike olarak gören İngiltere, ayaklanmaya müdahale eder!..
Musul’daki İngiliz konsolosluğu aracılığıyla Yezdan’la görüşmeler yapılır. Umudunu Rus birliklerinin ilerlemesine bağlayan, bu olmayınca Van’ın güneyindeki dağlık bölgeye çekilen Yezdan, bu kez umut olarak İngilizlere sarılır!.. İngilizlerin, Osmanlı hükümetiyle arasında arabuluculuk yapma teklifini kabul eder. Görüşmeleri başlatmak için İngilizlerin davetlisi olarak konsolosluğa giden Yezdan, burada yakalanarak Osmanlı subaylarına teslim edilir!..
Böylece kendi özgücüne, halkına değil de dış güçlere bel bağlayan Yezdan İzzettin Şer bunun bedelini yaşamıyla öder!.. Öndersiz kalan ayaklanmacılar ise bir süre dağlarda kalsa da dağılırlar!..
20. yüzyılın hemen başında, İstanbul merkez olmakla beraber, Kürt aydınları arasında ulus düşüncesinin gelişmeye başladığı görülür. Hatta Hamidiye Alaylarıyla birlikte kurulan ve Osmanlı’ya, Kürdistan’da körü körüne bağlı işbirlikçi bir tabaka yaratmayı hedefleyen Aşiret Mektepleri öğrencilerinin milliyetçi duygulardan etkilenmesi üzerine 1906 yılında kapatılır. II. Abdülhamit’in istibdat yönetimine karşı Kürt aydınları, Jön Türkler’le birlikte hareket eder. 1908 Jön Türk hareketiyle birlikte doğan, görece özgürlük ortamından peş peşe dernekler açılır, dergi-gazete gibi yayınlar çıkarılır.
İstanbul’da başlayan dernekleşme faaliyeti kısa sürede Kürdistan’a da yayılır. Ancak Kürt halkı, içinde bulunduğu ekonomik ve sosyal koşullar gereği henüz ulusal bilinçlenme adımlarının çok gerisindedir. Bu nedenle de ulus bilinci tüm dernekleşme, yayın vb. faaliyetlere karşın az sayıdaki aydın tarafından geniş halk yığınlarına taşınamaz. Dernekler dar ve güdük kalır!..
Rus tarihçi Lazarf, 1908’den sonra kurulan Kürt örgütler için “… Aslında küçük derneklerdi ve programları belirsizlik gösteriyordu. … Baskıcı iktidarlara karşı Kürdistan’da yığınların kitlesel protesto eylemlerini ve ilişkilerini kuramadılar…” (Kürdistan ve Kürt Sorunu 19. yy. sonlarından 1917’ye kadar) demektedir.
Meşrutiyetin ilanıyla bu aydınlar “Bağımsız Kürdistan” söylemlerinden de büyük oranda uzaklaştılar. Kürdistan sorununu bir yerde kültürel gelişim çerçevesine indirgediler. Çıkardıkları dergi gazete vb. yayın organları da bu doğrultuda, siyasi yönden dar kalırken, daha çok “Kürtlerin medenileştirilmesi”, “Cahilliklerinin giderilmesi” vb. konular öne çıkarılır. Bağımsız Kürdistan propagandası doğrultusunda, örgüt-parti vb. yapılar oluşturma çabasına ise girişilmez. Dönemin temel amacı olarak, Musul bölgesindeki Baban aşiretinden Babanzade İsmail Hakkı’nın deyimiyle, “Osmanlı ailesi içinde kıymetli bir üye haline gelmiş olmak…” benimsenir.
I. Paylaşım Savaşı sırasında, daha sonra Kürt tarihinde önemli bir yer tutacak olan Barzaniler’in ilk isyanı baş gösterir.
Barzaniler’in tarihi uzun bir direniş tarihi olmasının yanında hep yarım kalan, hep bölge egemen sınıflarına güvenen, hep dış güçlere bel bağlayan, bu nedenle de ihanetlere uğrayan bir tarihtir. (10)
1907 baharında artan vergi yükü karşısında, Barzani aşiret reisi Şeyh Abdülselam Barzani ve bazı aşiret reisleri padişaha “isyan anlamına gelen” bir telgraf çekerler. Telgrafta; Kürt dilinin Kürt bölgelerinde resmi dil olması, Kürtçe öğrenim, Kürdistan’daki memurların Kürt olması, Kürdistan’da toplanan vergilerin Kürdistan’daki yol, okul vb. giderler için kullanılması ve İslam hukukunun uygulanması istenir.
Bu hareket diğer aşiretlerde de isyancı bir havanın doğmasına neden olur. Bu gelişmeler üzerine Osmanlı bölgeye asker sevk eder. Buna karşın telgrafın çekilmesini isteyen aşiret reisleri bir tavır göstermez, hatta bir kısmı Osmanlı ordusuyla işbirliği yapar”!.. Barzaniler ise, iki ay süren bir savaşa tutuşurlar ve sonunda Şeyh Abdülselam tutuklanır. İki yıl sonra ise padişah tarafından affedilerek serbest bırakılır.
I. Paylaşım Savaşı sırasında, Osmanlı bölgeden daha fazla asker ve vergi ister. Bu istek Barzaniler tarafından geri çevrilir. Osmanlı isteğinin geri çevrilmesini ayaklanma olarak kabul eder ve Barzaniler’in üzerine yürür. Bir hainin oyunu sonucu yakalanan Abdülselam Barzani diğer aşiretlere örnek teşkil etmesi için asılır!..
20.yy’a girildiğinde gittikçe küçülen Osmanlı’nın elinde sadece Kürdistan, Arap Yarımadası ve Afrika’nın kuzeyi kalmıştır. Bu şartlar altında Alman emperyalizminin müttefiki olarak girilen I. Paylaşım Savaşında, Osmanlı İmparatorluğu gibi Kürdistan da emperyalistlerce işgal edilir ve paylaşılır.
Ulusal bir bütünlük sağlayamamış olan Kürtlerin bir bölümü Osmanlı’yla birlikte hareket ederler. Bunun nedeni; bir yandan Osmanlı’nın baskı ve vaatleriyken, diğer yandan da Rusya’dan aktif destek gören Ermeni Ulusal Hareketi’dir.
Ermenilerin Kürdistan’ı da kapsayan bağımsız bir Ermenistan kuracakları düşüncesi ve Osmanlı’nın da bu yöndeki demagoji ve kışkırtmaları, Kuzey Kürdistan’daki aşiretlerin büyük bir bölümünün Osmanlı safında savaşmasını sağlamıştır!.. (11) Ancak bu tavır Kürtler üzerindeki Osmanlı baskısının azalmasını getirmemiştir.
Bunun da en açık kanıtı; Rus ve Ermeni saldırılarından korumak adına yurtlarından sürgün edilen yaklaşık 700 bin Kürdün önemli bir bölümü, yollarda açlık, susuzluk ve diğer nedenlerden ölmesidir. (Göç edilen ve ölenlerin sayıları konusunda çeşitli kaynaklarda geçen rakamlar farklılık arz etmekle birlikte, ölenlerin sayısı on binlerle ifade edilmektedir.) (12)
Savaş sonrası imzalanan Mondros ve Sevr Anlaşmalarıyla, Osmanlı toprakları galip emperyalist devletler arasında resmi olarak da paylaşılır.
Sevr anlaşmasının önemli bir özelliği, Kürtlere “özerklik” hakkı tanınmasıdır. Bu nedenle de Sevr, özellikle geçmişte Kürt Milliyetçileri tarafından savunulur olmuştur!.. (13)
Ancak bu sınıf bakış açısından uzak, pragmatist bir yaklaşımın ifadesidir. Oysa Sevr, her şeyden önce emperyalist niteliğinden ötürü savunulamaz!..
Kürtlere “özerklik” söylemi ise, halkları emperyalizm karşısında bölen-parçalayan bu nedenle de emperyalizmi güçlendiren bir aldatmacadan öte bir şey değildir!..
Emperyalistlerin hedefi; Osmanlı devleti sınırları içinde bulunan Arap şeyhliklerinin, Kuzey Afrika uluslarının ve Anadolu’da Ermenilerle Kürtlerin, her birini bir devletçik şeklinde örgütleyerek denetimi altına almaktır!..
Tüm bu devletçikler Kürtlerin dışında başarıya da ulaşır!.. Yani emperyalizm istediği türden bir paylaşımı hayata geçirir!..
Tüm bu nedenlerle Sevr’i savunmak gerici bir konuma düşmek demektir!..
Çünkü emperyalist dönemde Leninizm’in ulusal soruna yaklaşımı “emperyalizmi zayıflatan ulusal hareketlerin ilerici olabileceği”dir.
Ancak soruna milliyetçi gözle bakmak bu ilkeyi unutarak, Sevr’e övgüler dizerek ilerici bir misyon yüklemeyi getirmektedir!..
Sevr anlaşmasında geçen, emperyalistlerce bahşedilen özerkliğin ne menem bir şey olduğu aynı dönemde Irak’taki özerklik talepli Şeyh Mahmut Berzenci hareketinin İngiltere tarafından kanla bastırılması ile pratikte de kanıtlanmıştır!..
Şeyh Mahmut Berzenci, 1918 yılında “otonom Kürdistan” istemiyle Osmanlı’ya karşı savaşa tutuşur. Ancak bu hareket de kendi halkının gücüne dayanmaktan çok, bölgedeki petrol kaynaklarını denetimi altında tutmak isteyen İngilizlere dayanmaktaydı!..
Şeyh Mahmut önderliğindeki Hamavend şeyhleri ve Süleymaniye ileri gelenleri İngilizleri bölgeye davet ederler!.. Böylelikle İngilizler bölgeye yerleşirler!..
Ancak Osmanlı’nın Kerkük’ü almasıyla çekilen İngiliz birlikleri, Kasım ayı sonunda yapılan bir anlaşma ile yeniden bölgeye yerleşir. Şeyh Mahmut Berzenci de ‘Kürdistan Kralı’ ilan edilir!..
Aralık ayında bölgeyi gezen İngiliz emperyalizmi temsilcisine 40 kadar aşiret reisinin imzasını taşıyan bir belge verilir. Bu belgede; “…majestelerinin hükümeti, Doğu halklarının Türk mezaliminden kurtarılıp, onlara bağımsızlıklarının gerçekleşmesi için yardım etme niyetini açıklamış olduğundan, Kürdistan halkının temsilcileri olan şefler, hükümetten İngiliz himayesine alınmalarını ve birliğin yararlarından yoksun kalmamak için Irak’a bağlanmalarını rica ederler!.. Eğer hükümet Kürtlere yardım eder ve onları korursa, onlar da onun emir ve görüşlerini kabullenmeyi taahhüt ederler!!..” denilmekteydi.
Açıkça görüldüğü gibi, burada da amaç ne bağımsız bir Kürdistandır ne de uluslaşma çabasıdır!..
Şeyhlere, aşiret reislerine otonomi yetmektedir. Bunun yolu olarak da, güçlü bir devletin “emir ve görüşleri” doğrultusunda hareket edilmekten kaçınılmamaktadır!..
İngilizler, Kürtlerin bu isteğini ilk başlarda çıkarlarına uygun bulur ve desteklerler. Ancak bir süre sonra Ortadoğu’daki gelişmeler, Irak’ta Arapların iktidarı almasını daha olanaklı ve gerçekçi hale getirir. Bunun üzerine Şeyh Mahmut Berzenci’ye sırtını çeviren İngilizler Kürtlere karşı tavır alırlar!..
Şeyh Faysal Irak kralı ilan edilir. Berzenci, İngilizlerin kuklası olan Faysal’ı tanımayarak yeniden kendini Kürdistan Kralı ilan eder. Bu gelişme karşısında bölgedeki denetimini kaybetmek istemeyen İngilizler, Kürtlere karşı saldırılarını başlatırlar!.. İngiliz hava kuvvetlerinin 3 Mart 1923’te başlattığı saldırılarda Kürt köyleri bombalanır, çocuk, kadın demeden Kürt halkı katledilir!.. Yaşanan bu vahşet sonucunda Berzenci hareketi 1924 yılında fiili olarak yenilir.
Berzenci hareketi ilk döneminde, İngilizlerle işbirliği içinde Osmanlı’ya karşı gelişirken, daha sonra İngiliz desteğini yitirip İngiltere’yi karşısına alınca bu sefer İngiltere’ye ve güdümündeki Arap (Faysal) iktidarına karşı gelişmiştir. İşte bu dönemde (1923-24) Anadolu Ulusal Kurtuluş Hareketi’nin önderliğini üstlenmiş olan Kemalistler tarafından etkin olarak desteklenmiştir. Elbette ki, bu destek Kemalistlerin bölgede etkin bir rol üstlenme isteklerinin dışında düşünülemez.
1919 yılında Kemalistler, anti-emperyalist bir temelde Anadolu’nun işgal edilmesine karşı tavır alır. Emperyalizme karşı Anadolu halklarının birliğini sağlamaya özel bir önem verirler. Bu çerçevede Kürtlerle ittifak kurma çabalarını yoğunlaştırırlar. Bu çabalarla birlikte Kürtlere yönelik birçok vaat de dile getirilir. Bunların başında da, emperyalizme karşı bağımsızlık kazanıldıktan sonra, özerk bir yapılanma oluşturulacağı sözü gelmektedir. Mustafa Kemal daha ulusal kurtuluş savaşının başında bunu; “Kürtlerin serbest gelişimlerini temin için ırkî ve içtimai hukuklar aynen kabul edildi. Böylece, yabancıların Kürtlerin üzerinde yapacağı propagandaların bu şekilde önünün alınacağı, Kürtlere malum olması hususu belirtildi,” şeklindeki sözleriyle ifade etmektedir.
Bu dönemde Kürtler aşiretler halinde yaşayarak feodal yapılarını devam ettirmekteydiler. Ulusal bir hareket yaratacak olan, ulusal bilincin hâlâ uzağındadırlar. Bununla birlikte emperyalistlerin 1. Paylaşım Savaşı sonucunda bölgeyi işgal etmeleri ve buna karşı gelişen Anadolu Ulusal Kurtuluş Savaşı karşısında Kürtler ikili bir tavır sergilerler!.. Kimi Kürt aşiretleri anti-emperyalist bir temelde, gelişen Kurtuluş Savaşı içerisinde yer alırken, kimi aşiretler de emperyalizmin yedeğine düşerler!..
Bu durum, Kürt halkının içinde bulunduğu feodal yapının kaçınılmaz bir sonucuydu. Kimin yanında, hangi istemlerle yer alacaklarını belirleyen bölgedeki güçler dengesidir. Feodal aşiret yapısı bu ikili tavır alışı, yani ilericiliği ve gericiliği aynı toplumsal yapı içerisinde var etmiştir.
Kemalistler, Kürtlerin de desteğini almalarıyla Kurtuluş Savaşı’nı başarıya ulaştırdılar. Bunun yanında Kurtuluş Savaşı sırasında emperyalizmin de kışkırtmalarıyla ayaklanmalar ve feodal isyanlar da görülür!.. (14)
1919 yılı yaz aylarında Malatya’da patlak veren Kürt ayaklanması, İngilizlerin ulusal kurtuluş mücadelesinin önünü kesme amaçlı destekledikleri ve fiili olarak da ayaklanmanın organizasyonu içerisinde yer aldıkları bir harekettir!..
“…Kemalistlerin ‘devrimciliğinden’ korkan emperyalist devletlerin Kemalistlere karşı, Kürt hareketi de dahil, onlardan memnun olmayan bütün güçleri kullanma uğrunda gayret göstermeleri sonucunda daha da gerginleşti. 1919 yılının yaz mevsiminde Malatya’da patlak veren isyan, ele alınan dönemde Kürt hareketinin ilk ciddi etkinliği olarak kabul edilir. Bu ayaklanmanın hazırlanmasına Kürdistan Teali Cemiyeti’nin kimi üyeleriyle birlikte İngiliz Binbaşı Noel de katıldı!” (Yeni ve Yakın Çağda Kürt Siyaset Tarihi, Sovyetler Birliği Bilimler Akademisi syf 113).
Girişilen bu isyan, Kuvva-ı Milliye güçlerinin ayaklanma hazırlıklarını öğrenerek bölgeye kuvvet sevk etmesi sonucunda başarısızlığa uğrar!.. Bölgedeki aşiretlerin etkin desteğini de sağlayamayan ayaklanmacılar dağılırlar!
Anadolu Ulusal Kurtuluş Mücadelesi’nin sürdüğü koşullarda 1921 yılında Koçgiri Ayaklanması patlak verir!.. Bu ayaklanma ulusal taleplere sahip olması yanıyla haklı bir temele oturmasına karşılık, içinde bulunulan süreç, koşullar ve bu koşulların biçimlendirdiği ilişkiler bütünü açısından gerici bir konuma düşmüştür!
Çünkü, emperyalizm çağında ulusal bir hareketi ele alıp değerlendirirken emperyalizme karşı tavrına bakarak nitelemek gerekir!
Açıktır ki, ayaklanmanın yaşandığı dönemde Ulusal Kurtuluş Savaşı, emperyalizme karşı mücadelenin bayraktarlığını yapmaktadır. Ve emperyalizme darbeler vuran bir konumdadır!..
Koçgiri ayaklanması da, yaşanan süreç itibariyle haklı taleplere sahip olmasına karşın genelin çıkarlarıyla çelişen bir konumdadır! Bu özelliği itibariyle de tarih önünde gerici bir konuma düşmekten kurtulamamıştır!..
Kurtuluş Savaşı sürdüğü dönemde Kemalistler, Kürtlere karşı mümkün olduğunca “kardeşçe” yaklaşmışlardır. TBMM açıldığında ilk mecliste 72 Kürt Milletvekili bulunuyordu. Kürsüden yapılan konuşmada ise, “Bu kürsüde konuşma hakkı iki millete aittir; Kürtler ve Türkler’e” denmekteydi.
Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın resmileştirilmesi olan Lozan Anlaşması’nda, azınlıklar konusunda yaşanan sorunla ilgili, meclisteki Kürt milletvekilleri konferansa telgraflar çekerek, Türkiye adına görüşmelere katılan komisyonun Kürtleri de temsil ettiğini belirtiyorlardı!
Kemalistler Anadolu topraklarındaki emperyalist işgale resmi olarak son veren Lozan Anlaşması’yla, “Misak-ı Milli” sınırları içerisinde toprak bütünlüklerini sağlayıp, iktidarlarını pekiştirdikten sonra ise içe yönelirler. (15) Başlangıçta Kürt-Türk ittifakına ihtiyaç duyan Kemalistler, savaş sonrası buna ihtiyaç duymuyorlardı. Mecliste temsil edilen, meclis kürsüsünden konuşma hakkına sahip iki ulustan biri olduğu söylenen Kürtler, bir anda Kemalistlerin ağzında “Dağ Türkleri” olup çıkmışlardı. Kürtlere verilen “Özerklik-Otonomi” vaatlerinin üzerine sünger çekerek, ulusal sorunu, tam da küçük burjuva diktatörlüklerin karakterine yakışır bir tarzda, asimilasyon ve soykırımla çözmeye yöneldiler.
Kemalist iktidarın, Kürt halkına yönelik inkârı ve asimilasyonu temel alan politikaları, ulusal ve ulusal yanı ağır basan Kürt ayaklanmalarının birbiri ardı sıra gelişmesini sağladı. Kürdistan’ın sosyo-ekonomik yapısında değişim yapacak gücü olmayan Kemalist yönetim ise, ayaklanan Kürt halkını denetimi altında tutmak için feodal yapılarla çatışmaktan da kaçınmıştır. Zaten Kürdistan’da feodalizmi çözecek bir sermaye birikimi, gelişmiş bir burjuvazi de olmadığından ister istemez Kürt feodalleriyle işbirliğine gitmiş, devlet otoritesini tanıyan işbirlikçi Kürt egemenlerini güçlendirmiştir.
Ulusal baskının olduğu yerde bu baskılara karşı ulusal başkaldırıların, ayaklanmaların olmayacağı düşünülemez. Ancak bu ayaklanmalar Kürt halkının feodal yapısından ötürü başarısızlıkla sonuçlanmaktan kurtulamadı!..
Kemalizm’in asimilasyon politikaları karşısındaki bu ayaklanmalar feodal bir toplumsal zeminde, ulusal direnme ve birleşme süreci niteliğindedir.
Bu dönemde nitelikleri itibariyle öne çıkan üç önemli ayaklanma vardır. Bunlardan Şeyh Sait Ayaklanması (1925) dini motifler taşımasına karşılık harekette belirleyici olan yan hareketin ulusal özüdür.
Şeyh Sait ayaklanması sonrasında çok geçmeden Kürt ayaklanmalarının en örgütlü ayaklanması olan Ağrı İsyanı başlar. Bu hareket, 1930 yılında gelişiminin en yüksek seyrine ulaştıysa da, Türkiye-İran işbirliğiyle bastırıldı.
Bu hareketin öncülüğünü yapan HOYBUN Cemiyeti asker, tüccar, aydın ve feodal yöneticilerden oluşan bir çeşitlilik gösteriyordu. Ayaklanmanın ulusal talepleri Şeyh Sait isyanına göre çok daha belirgindi.
Dersim Ayaklanmasını (1938) önemli kılansa ayaklanmanın ulusal yanının çok belirgin olması ile birlikte, büyük bir vahşetle bastırılmış olmasıdır. Kemalistlerin Kürt halkına yönelik saldırılarında sıranın Dersim’e geldiğini gören aşiretler Seyit Rıza önderliğinde örgütlenmeye çalışırlar. Ancak aşiretler arası çelişkiler, önyargılar ve Kemalizm’in vahşetinin yarattığı çekince geniş bir birliğin önünde engel olur. Ulusal baskıların karşısında bir kez daha topyekün direnilememesi, hareketin görülmemiş bir vahşetle bastırılmasına yol açar.
Bu ayaklanmalar uluslaşma sürecine hizmet etmişse de çok başlı feodal zemin ulusal bütünlüğün sağlanmasını engellemiştir.
Birçok aşiret ayaklanmalarda ya tarafsız kalmış ya da Kemalistlerle işbirliğine girmiştir!..
Örneğin Sünni Kürt aşiretlerin başlattığı Şeyh Sait ayaklanmasına Alevi Dersim aşiretleri seyirci kalır!..
Dersim ayaklanmasına da Sünni aşiretler seyirci kalmışlar, hatta bazıları ordu güçleri ile birlikte ayaklanmanın bastırılmasına katılmışlardır!.. (16)
Türkiye Kürdistanı’nda, Dersim ayaklanması kanla bastırılarak Kürt hareketi ağır bir darbe alırken Kürdistan’ın diğer parçalarında gözle görülür bir hareketlilik söz konusudur.
___________________________
NOTLAR:
1 – DOĞRUDUR!.. Bundan sonraki isyanlar, ayaklanmalar da aynı başarısızlıkla sonuçlanacaktır!
2 – DOĞRUDUR!.. PKK önce Sovyetler’in güdümüne girmeye çalışıp “sosyalist” görünmüş, sonra da Amerika ve Batı Avrupa’nın uşaklığına soyunup emperyalizmin kölesi, maşası haline gelmiştir. Diğer bütün bölücü, ayırımcı, yıkıcı THKP-C, TİKKO gibi Kürt-Ermeni örgütleri, ÖDP, SHP, TKP gibi Kürtçü-Ermenici partiler de hem “sosyalist” görünür, hem de emperyalist Batı’nın kuyruğunda dolanır, onlardan medet umar!
3 – YANLIŞ!.. Yazar, Kürt aşiretlerini iki ordu arasında ezilmekten kurtaran, ve onlara imtiyazlar sağlayan, böylece 1800′lere kadar Kürtler’in kendi hallerinde kalmalarını imkân hazırlayan İdris Bitlisî’yi hain ve casus olarak görüyor!.. İkinci yanlış “Kürt emirlikleri, beylikleri” diyor!.. Halbuki, daha önce de anlattığımız gibi, tanınan imtiyaz, bölgeye “dışardan bir TÜRK sipahi atanıp idarî işlerin onun tarafından yürütülmesi” yerine, aşiret reislerinin “sipahi” gibi devlet görevlisi haline getirilmesinden ibarettir!.. Bunlar ne emirdir, ne de otonom beydir, ne de beylik kurulmuştur!.. Bolu Beyi, Sivas Beyi ne kadar devlete bağlıysa, Kürt “bey”i de o kadar bağlıdır!.. Zaten yazar da “Osmanlı egemenliği perçinlenir,” diyerek bu gerçeği ifade etmiş!
4 – YANLIŞ!.. Yazar Kürt “bey”lerin devlete bağlı olduğunu belirtiyor, ama bunu “katliam yaptıkları” şeklinde dile getiriyor!.. İkinci yanlış “Yavuz Sultan Selim’in 40.000 aleviyi katlettiği”, ve “bu yüzden YAVUZ lâkabını aldığı” iddiası!.. Yavuz, Alevilerin arasından, Bektaşi yeniçerilerle Bektaşi-Alevi Şah İsmail’le savaşmaya gidiyor. Hiç böyle bir katliam yaptıktan sonra başarı şansı olur muydu?..
İşin aslı, Yavuz’un Aleviler’i tesbit edip deftere kaydetmesidir. Bugünkü tabirle onları muhtemel bir isyanı önlemek için “fişlemiş”tir. Hiç bir tarihî kaynakta halkı katlettiği yazmaz!.. Öte yandan yazar “Sultan Süleyman” diyerek Selim’le Süleyman’ı Selim’le karıştırmış bulunuyor.
Bir de “Kürtler’in Kürdistan ve Anadolu’daki katliamlarda baş rolü oynadığını” söylüyor!.. Hangi katliamlar yapılmış, söyleyemiyor!.. Ancak DOĞRU olan bir yön var ki, o da derebeyine dönüşen bazı Kürt beylerinin bölgede EŞKİYALIK yapması ve halka zulüm etmesidir. Ancak bu Devlet eliyle değil, Devlet kontrolünde olmayan Kürt beylerin eliyle yapılmış zulümdür.
5- Burada sözü edilen “saldırılar” Sultan 2. Mahmud’un reform faaliyetiyle ilgilidir. Daha sonra da Tanzimat’la birlikte imtiyazlar ortadan kaldırılmak istenir. Aşiretler buna direnince, Devlet zor kullanır. Yoksa durup dururken bir saldırı yoktur!
6 – Osmanlı için kullanılan “halklar hapishanesi” tabiri son derece büyük haksızlıktır! Bütün halklar (Yunan, Bulgar, Arap, Sırp, Arnavut, Hırvat, Romen, Çek, Leh, vs) bu sözde hapishaneden “kurtulunca”, emperyalizmin zindanına düşmüş, en az iki harp daha görmüş, ezilmiş, perişan olmuştur! Araplar’ın hali ortada!.. Balkan halkları ise erkekleri köle, kızları “nataşa” halinde Avrupa’nın esiri oldu!
Osmanlı’nın “sömürgeleştiği” iddiası da YANLIŞ’tır!.. Her ne kadar Hıristiyan Batılılar Osmanlı üzerindeki baskılarını arttırmışlar, kendileri ve gayrımüslim azınlıklar için imtiyazlar sağlamışlar, hatta ülkenin bölünmesini sağlamış iseler de; Osmanlı bilimsel anlamıyla sömürgeleşmemiş, yabancılar gelip ülkeyi koloni haline getirmemişlerdir! Hatta diyebiliriz ki, Osmanlı’nın en kötü hali, 1983′de Özal’la başlayan süreç içinde AKP’nin 2007 yılında TÜRKİYE’yi içine soktuğu durumdan daha bağımsızdı!
7 – Kürtler, isyanlara karşı “katliam”a âlet olmuş!.. İsyan bastırma hiç bir yerde katliam sayılmaz! Devlet ne yapsaydı yani? İsyancıyı başıboş mu bıraksaydı?.. Hoş, bunu da Ermeni isyanlarında yaptı, 1885-1915 arasında tam 30 sene doğru-dürüst bir tedbir almadı, sonra da “tehcir yaptı” diye suçlandı!
8 – Yazar burada çok önemli bir itirafta bulunuyor; “bu ayaklanmaların talepleri hiçbir zaman ulusal bir içeriğe dönüşmemiştir,” diyor! SON DERECE DOĞRU!.. Dönüşmesi de mümkün değildi, çünkü Kürtler bir millet değildir, birbirinden çok farklı bir “aşiret topluluğu”dur. Batı’nın bütün desteğine rağmen hâlâ da bir araya gelemediler.
Öte yandan hiç bir devlet “isyan bastırdı” diye suçlanamaz! Hamidiye Alayları Sultan Abdülhamid’in dehasından çıkmış çok önemli bir düzenlemedir. Bölgeyi hem Ermeni mezaliminden kurtarmış, hem de Kürtlerin başıboşluğunu ortadan kaldırmıştır. Ancak burada önemli olan husus, bölücü yazarın “Ermeni mücadelesi” diye onların yaptığı katliamı desteklemesi, Devlet’in isyan bastırmasını “katliam” olarak nitelendirmesidir. Kürt bölücüler, her türlü zulmün yanındadırlar!. Yeter ki, ekmeğini yedikleri devlete ve millete karşı olsun!
9- Bu noktadan sonra dile getirilen isyanlar üç hususu ortaya koymakta!.. Birincisi, Kürtler’in tümü bu ayaklanmalara katılmıyor. Katılmamak bir yana, Devlet’ten yana çıkıp, isyancı Kürtler’le çarpışıyor!.. Bu durum şimdi de böyledir, ve bölücüler için umutsuzluk kaynağıdır.
İkinci husus, bütün isyanlarda bir ihanet ve bir “yabancı işbirliği” var!.. Yani Kürt bölücüler sadece cani değil, aynı zamanda hain, nankör ve kalleştir!.. Bunu biz demiyoruz, bölücünün biri itiraf ediyor!
Üçüncü husus, Kürtler kime güvendilerse, (Ruslar, İngliizler, vs.) hep sonradan ihanete uğramış, terkedilmişlerdir. İhanetin sonucu ihanet olmuştur. Şimdi Amerika’ya ve İsrail’e güveniyorlar, sonucu siz tahmin edin!..
Ve dördüncü husus, bölücü yazar yazısının başından sonuna “feodalizm, kapitalizm, emperyalizm”e karşı çıkıyor…muş gibi görünüyor!.. Bundan kendisinin “sosyalist” hatta “komünist” olduğu sonucunun çıkması lâzım. Ancak aynı yönde yazıp çizen bütün Kürt bölücüler, istisnasız tümü, zalim, insafsız, kapitalist ve emperyalist Hıristiyan Batı ile ve yine zalim, kapitalist, emperyalist, siyonist İsrail ile çok sıkı işbirliği içindedirler. Hıristiyan misyoner papazları bağırlarına basar, Yahudi Mossad ajanlarından eğitim alırlar!
10- ÇOK DOĞRU!.. Yahudi kökenli Barzani ailesi hep yabancılara, şimdi de Amerika ve İsrail’e uşaklık ederek ayakta kalmaya çalışmış, her seferinde Kürtler’in daha çok ezilmesine sebep olmuştur!
Bu aşiretin isyanlarında dile getirdiği “Kürdistan’da toplanan vergilerin Kürdistan’daki yol, okul vb. giderler için kullanılması” şeklindeki talebi son derece saçmadır. Doğu ve Güneydoğu’ya yol, baraj, fabrika, okul, hastane olarak yapılan yatırımlarda hep Türkiye’nin batısından toplanan vergiler kullanılmaktadır. Çünkü doğu bölgesinin vergisi, devede kulak mesabesindedir. Yetmez!.. Türkler’in Kürtler’i sömürdüğü iddiası da aynı derecede geçersizdir. Sömürülecek bir şey yok ki!.. Tam tersine Türkler, Kürtler’i beslemektedir!.. Bu besleme ve desteklemenin yeterli olmaması, bölgenin dağlık ve ulaşılmaz olmasından dolayıdır. Orada yaşayan Türkler de Kürtler kadar sıkıntı içindedirler.
11- Yazar bu noktadan sonra iyice zırvalamaktadır… “Ermenilerin Kürdistan’ı da kapsayan bağımsız bir Ermenistan kuracakları düşüncesi ve Osmanlı’nın da bu yöndeki demagojisi” ifadesi, bölücü yazarın kendi halkını kandırma teşebbüsüdür!.. Kaldı ki, kendi de bir paragraf üstte “Kürtlerin bir bölümü Osmanlı’yla birlikte hareket ederler,” demekte, ve sebep olarak ta “Rusya’dan aktif destek gören Ermeni Ulusal Hareketi”ni göstermektedir!..
Öte yandan Robert Olson, David Mc Dowall gibi pek çok yazar, daha doğrusu aklı başında her tarihçi bilir ve dile getirir ki, Ermeniler ile Kürtler aynı bölgelerde hak iddia etmektedirler. Bu yüzden 1. Dünya Savaşı’nda Ermeniler doğuda, Erzurum’da, Van’da TÜRKLER’in yanısıra Kürtler’i de kıtır kıtır kesmişlerdir!.. Yazar aslında Kürtler’in can düşmanı olan Ermeniler’i “dost” gösterme çabası içindedir!.. Kürt isyancıları “başkalarıyla işbirliği içinde” gösterirken, kendisi de Ermeni saldırganlarla aynı safı tutmaktadır!
12 – YALAN değil, KUYRUKLU YALAN!.. Kürtler hiç bir zaman ne resmen göç ettirildi, ne de tehcir!.. Rus ordusu ve Ermeni çetelerinin gelip zulmetmesi üzerine ta İstanbul’a kadar kaçanlar oldu!.. Bir kısmı Ruslar ve Ermeniler çekilince geri döndü. Tabii savaş sırasında ve bu göç sırasında ölenler olmuştur! İngiliz belgelerine dayanan Robert Olson, ve kapsamlı bir araştırma yazmış olan David Mc Dowall hiç bir şekilde böyle resmî bir göç ettirme veya sürgünden söz etmezler!.. Ancak Dersim isyanından sonra bazı Kürt aşiret reisleri aileleri ile birlikte batıya sürülmüşlerdir.
13- Yazarın tek takdirle karşıladığımız görüşü, SEVR ANLAŞMASI’na karşı çıkmasıdır!.. Dürüst bir şekilde Sevr’i desteklemenin emperyalizme âlet olmak anlamına geleceğini, ve bunun bir Kürt bölücüsüne bile yakışmayan bir davranış olduğunu belirtmiş!.. Ve ümidini emperyalist İngiltere ve Fransa’ya bağlayıp Osmanlı’ya isyan edenlerin sonradan hüsrana uğradıklarını da dile getirmiş! Ama kendini bu davranıştan kurtaramamış, tercihleriyle yine emperyalistlerin safına düşmüş!
Berezenci olayı dikkatle ve ibretle incelenmelidir. Savaş sırasında Kürtler İngilizler’i davet ederek Osmanlı’ya ihanet etmişler, sözde Kürt krallığı kurmuşlar, Musul’un Mondros Mütarekesi’ne aykırı olarak işgâline yol açmışlar, buna rağmen daha sonra İngilizler tarafından bombalanmışlardır. İngiliz’le mücadele eden Anadolu kurtulurken, İngiliz’den medet uman Kürtler ve Araplar sömürge durumuna düşmüş, perişan olmuşlardır. Hâlâ da kurtulamadılar!
Öte yandan Kemalistler’in Musul-Kerkük bölgesinde İngilizler’e karşı direnişi desteklemesini, “bölgede etkin bir rol üstlenme istekleri” olarak görmektedir. BUNDAN DAHA TABİİ BİR ŞEY OLAMAZ!.. Çünkü MUSUL-KERKÜK, mütarekeye MİSÂK-I rağmen işgâl edilmiş, MİLLÎ’YE DAHİL TÜRK TOPRAĞIDIR!
14- DOĞRUDUR!..Yazar, yine takdir edilecek bir dürüstlükle, aslında sadece TÜRKLER’in değil, Kürtler’in de kurtuluş savaşı olan mücadelede, “emperyalistlerin kışkırtmasıyla” ülke içinde isyanlar çıktığını belirtiyor.
15 – YANLIŞ!.. Kemalistler artniyetli davranmadılar. Lozan’dan hemen sonra Kürtler’e saldırmadılar. Lozan 1924′de, Şeyh Said isyanı 1925′tedir. Bu isyan, Mustafa Kemal’de Kürtler’in her zaman dış etkilere açık ve âlet olacağı kanaatini uyandırmış, bu yüzden Türk-Kürt söylemini değiştirmesine yol açmıştır. Mustafa Kemal, bölgenin tek kurtuluşunun, tamamen TÜRK milliyetçiliği üzerine bir devlet kurulması olduğu sonucuna varmış, böylece bütünlüğün sağlanmasına karar vermiştir. Yani, ülke zaten TÜRKİYE’dir, yüzlerce yıldır Avrupa tarafından da öyle bilinir. “TÜRK devletini kuran herkese TÜRK denir,” şiarı ile her türlü ayırımcı yaklaşımı önlemek istemiştir. Kürtlük artık kişinin evinde, köyünde olan bir özelliktir ve öyle kalmalıdır. Sürüden ayrılanı, Emperyalizm kurdu kapar!
Öte yandan “Kürt soykırımı”, “Dersim’de vahşet” iddiası elbette ki külliyen YANLIŞ!.. Soykırım zaten olmaz da, vahşet falan yok; yeni devleti yıkmak isteyen emperyalistlerin desteklediği peşpeşe isyanlar ve bu isyanların bastırılması var!..
Maalesef Ermeniler’den, Rumlar’dan sonra Kürtler de emperyalistlere âlet olmaktan kurtulamıyor!
Kürtler’in “göçebe” ve “dağlı” aşiretlerden oluşan bir topluluk olduğunu artık bilmeyen kalmadı. Onların geri ve farklı yönlerini “Dağ Türkü” tabiri içinde eritmek istemenin, onları bu milletin has fertleri olarak görmenin neresi yanlış ki?.. Hep söyledik, “Dağ Türkü” ifadesi, Kürtler hakkında yazılan eserlerde kullanılan TEK OLUMLU tabirdir!
16- Şeyh Sait isyanını Dersimliler’in, Dersim isyanını da Kürt aşiretlerinin desteklememesi son derece tabiidir, Çünkü Dersimliler Kürt değil, Zaza’dır.
Öte yandan 1938′den 1968′e kadar, İsmet İnönü ve Menderes döneminde hiç bir Kürt isyanı çıkmaması, hemen hiç bir Kürtçülük faaliyeti olmaması üzerinde durulması gerekir. Hele “kemalist” sayılan (asla değildi) İsmet Paşa’nın, 2. Cihan Harbi kargaşasında dahi, isyanlardan âzâde yaşaması, nasıl yorumlanabilir?..
Biz bunu, İsmet Paşa’nın 2. Cihan Harbi’nde Batılılar’ın safında yer alması için rahat bırakıldığı, 1947′den sonra ise, tam bağımsızlıkçı millî Kemalist siyasetten tamamen uzaklaşıp Hıristiyan Emperyalist Batı’ya yönelmesine bağlı olduğu şeklinde yorumluyoruz. Menderes için de yorumumuz aynıdır. 1960 sonrası ise, karışıktır. Değişen dünya dengelerine uygun olarak hem Sovyetler, hem de ABD ve Batı Avrupa Kürtçülüğü kışkırtarak Türkiye’yi kendi istedikleri yöne çekmeye çalışmışlardır.






KÜRT AYIRIMCILARIN İDDİALARINA DEVAM!.. Ayırımcıların iddialarının aksine; Kürt ve Karduk kelimesi arasında bir ilişki olmadığı Nöldeke, Hartmann, Weissbach gibi şarkiyatçılar tarafından ortaya konmuştur.
Olsa da farketmez… Biz KARDULAR’ın TÜRK olduğunu daha önce gösterdik… Ama bilim adamları da ayırımcılara destek vermiyor. Yani KARDULAR TÜRK, ve şimdiki “kürt” diye bizden koparılmak istenenler ile ilişkisi yok!..
Rödiger ve Pott Kürtler’in İran kökenli olduğunu; Minorsky ise Med-İskit kökenli olduklarını belirtir… İskitlerin bir TÜRK boyu olduğu ise bilinmektedir.
İran’la olan bağlantıya gelince Pers, Sasanî dillerinde, diğer Hint-Avrupaî dillerde de Kürt kelimesi yoktur. Med dilinde de yoktur… Arapça’ya ise sonradan girmiş olup, Etrak(TÜRKLER) gibi çoğul haliyle Ekrad olarak alınmıştır. En eski devirlerden beri “göçebe-konargöçer” anlamında kullanılmıştır.
Yani Kürtler İranlılar’dan etkilenmişlerdir ama, köken olarak onlara bağlı değillerdir.
451 yılında Kafkasya üzerinden Mugan’ın güneyinde yerleşmiş olan Akhun TÜRK topluluklarından, 12. yüzyılda Harzemşahlar döneminde MUGAN TÜRKMENLERİ olarak bahsedilmektedir.. Bu TÜRKMENLER Arap kaynaklarında Ekrad-ı bi-iskân, yani “yerleşik olmayan Kürtler” olarak geçer.
Açıkça görülmektedir ki, Arap kaynakları henüz yerleşik hayata geçmemiş ve belki de müslüman olmamış TÜRK boylarını ayırt etmek için Ekrad ifadesini kullanmaktadırlar… Çünkü göçebe de olsa müslüman Türkler’e TÜRKMEN adı verilmesi de bu dönemdedir.
Böylece ilk olarak Kürt adına GÖKTÜRK kitabelerinde rastlıyoruz. Bu oymağın GÖKTÜRKLER arasında yaşadığı ve liderinin adının ALP URUNGU olduğu tartışma götürmez.
Herat’tan üç fersah yukarıda Ulenknişin yaylasının batısında Kürtnişin adında bir köy vardır… Anadolu Kürtleri o diyara bir sefer yapmadıklarına göre (!), bu adın yöre Türkleri tarafından verildiği ortadadır.
Anadolu’nun doğu bölgesinde 11. asırdan itibaren devlet kuran Artukoğulları, Dulkadiroğulları, Akkoyunlular, Karakoyunlular, Saltukoğuları, Mengücükoğulları hep OĞUZ boyundandır. Aralarında hiç Kürt devleti yoktur!… Olsaydı, o da Kürt sayılmazdı. Çünkü devlet kuran yerleşik hayata geçer, yerleşik olanın da Kürtlüğü sona erer!.. Çünkü KÜRTLÜK, DAĞ GÖÇEBELİĞİ DEMEKTİR!
Dil farklılığın sebebi, yörenin sarp dağlık olması ve Arap-Acem etkisinin hissedilmesidir…
Kürt ayırımcılar hep bağımsızlık için mücadele ettiklerinden dem vururlar… Doğu ve Güneydoğu’da çıkan olaylar asla bir milliyetçi Kürt isyanı olarak başgöstermemiştir. Feld Mareşal Moltke, hatıralarında Osmanlı dönemindeki isyanların “Kürtler’in de askere alınmak istenmesi”nden çıktığını yazar… (Bakınız: Moltke’nin Türkiye Mektupları) 2. Mahmud dönemine kadar Kürtler de, Araplar, gayrımüslim azınlıklar gibi askere alınmıyordu… Birden 15 yıllık askerlik yükümlülüğü gelince erkekler dağa çıkmış, direnmiştir…

Cumhuriyet dönemindekiler de dahil, bazı diğer isyan olayları da şu sebeplere dayanır:
– Eruhlu Yakup Ağa Olayı … serpuş yerine şapka giyilmesinden,
– Dersim Olayı … 4. Genel Müfettişlik kurulmasından,
– Hazza Olayı … Hükümetin iskân uygulamasından,
– 1934 Şerif Ahmet Han Olayı … vergi meselesinden,
– Bedirhan Olayı … Hükümete asker verilmesinden,
– Şemdinan, Hoca, Reşkotan, Raman, Jilyanlı Resul Ağa olayları ise jandarmanın kaçakçı takibinden
kaynaklanmıştır.
Şeyh Said’le İskilip olaylarında ise, dini yön ağır basmıştır… Tabii hasım devletlerin ajanları bu fırsatları değerlendirmekten kaçınmamışlardır
Osmanlı Döneminde Kürt İsyanları1800’lerden itibaren Osmanlı İmparatorluğu’nda 30 civarında Kürt ayaklanması olmuştur. Bunların tamamına yakını aşiret beylerinin devlet otoritesiyle egemenlik paylaşımı mücadelesinin sonucudur. Bu yüzden isyanların milli bir karakterinin olduğunu söyleyemeyiz. Ancak Batılı dinî ve siyasî misyonerlerin 1850’lerden itibaren Kürtlerin yaşadığı bölgelerde yaptığı faaliyetler sonucu, bu hareketlerde Kürtlük öğesinin de kullanılmaya başlandığını görüyoruz.
Osmanlı İmparatorluğu Kürtlere bir çeşit özerk beylikler verilmişti. Aşiret düzeni içinde yaşayan bu topluluklar dinsel yönden Sünnî, Şafiî ve Alevî olmak üzere üçe ayrılmışlardı. Osmanlı, Sünnî ve Şafiî Kürtlerle ilişkileri iyi tutmaya gayret etmiştir. II. Abdülhamit, bu Kürtlerden Hamidiye Alaylarını kurarak Ermenilere karşı kullanmıştır. Bu alayları İstanbul’da açılan, beş yıllık hizmet veren “Aşiret Mektepleri” izlemiştir. II. Abdülhamit bu okullarda kendisine bağlı Kürt asker ve sivil bürokratları yetiştirmiştir. Buraya alınan çocukların tamamı aşiret reisi, bey ve ağaların çocuklarıydı. Buralarda yetişen çocuklar ileride Kürt isyanlarının başında yer alacaklardır.
Asıl konumuz Milli Mücadele ve Cumhuriyet dönemi ayaklanmaları olduğu için Osmanlı’daki Kürt ayaklanmalarının belli başlılarının yalnızca isimlerini anmakla yetineceğiz.
1. Babanzade Abdurrahman Paşa İsyanı (1806-1808, Süleymaniye)
2. Babanzade Ahmet Paşa İsyanı (1812, Süleymaniye)
3. Zaza Aşiretleri İsyanı (1818-1820, Dersim)
4. Revaduz Yezidi İsyanı (1830-1833, Hakkari ve çevresi)
5. Mir Muhammet İsyanı (1832-1833, Soran)
6. Kör Mehmet Paşa İsyanı (1830-1833, Erbil, Musul, Şirvan)
7. Garzan İsyanı (1839, Diyarbakır)
8. Bedirhan Bey İsyanı (1843-1847, Hakkari ve çevresi)
9. Yezdan İzzettin Şer İsyanı (1855, Bitlis)
10. Bedirhan Osman Paşa İsyanı (1877-1878, Cizre ve Midyat)
11. Şeyh Ubeydullah İsyanı (1880, Hakkari, Şemdinli)
12. Emin Ali Bedirhan İsyanı (1889, Erzincan)
13. Bedirhani Halil ve Ali Remo İsyanı (1912, Mardin)
14. Molla Selim ve Şeyh Şehabettin İsyanı (1913-1914, Bitlis)

Bedirhan ve Ubeydullah Aileleri

Bu isyanların niteliğini göstermek için Bedirhan Osman ve Şeyh Ubeydullah İsyanına değinelim. Her ikisi de Ruslarla yapılan ‘93 Harbinin kaybedilmesi sonucu bölgede egemenliği zayıflayan Osmanlı idaresine karşı yapıldı. Bedirhan Osman ve kardeşi Hüseyin Paşa, II. Mahmut döneminde dedeleri Bedirhan Bey’in kaybettiği yarı bağımsızlığı elde etmek istiyorlardı. Şeyh Ubeydullah ise Hakkari’den hareketle İran ve Osmanlı’yı tehdit edecek bir ayaklanma planlamıştı. İki yıl arayla çıkan bu isyanların ikisi de şeyh aileleri tarafından yönetiliyor, aynı bölgede çıkıyor ve birbirinden bağımsız hareket ediyorlardı. Bugün Kürtçü yazarların saygıyla adlarını andıkları iki isyancı da başarısız olunca Osmanlı’ya sığınmışlardır. Osman ve Hüseyin Paşa affedilip İstanbul’a yerleşirken, Ubeydullah ise II. Abdülhamit’ten geçimini sağlayarak Mekke’ye sürülmüştür.
Her iki aile de Milli Mücadele yıllarında yeniden karşımıza çıkar. Sevr Antlaşmasını imzalayan kurulda yer alan ve 1918’de kurulan Kürt Teali Cemiyeti Başkanlığına getirilen Seyyid Abdülkadir, Şeyh Ubeydullah’ın büyük oğludur. Bu adam, 1925 yılında Şeyh Sait İsyanıyla ilgisinden dolayı idam edildi. Şeyhin diğer oğlu Abdullah ise, babasının öcünü almak için 1926 Haziran’ında Şemdinli Ayaklanmasını çıkaracaktır.
İngiltere’nin 1919 Haziranı’nda Kürt ayaklanması çıkarmak için görevlendirdiği Binbaşı Noel, bu iş için Bedirhaniler ailesini seçmişti. Bedirhani ailesinin lideri Bedirhan Paşa’nın oğlu Kürt Teali Cemiyeti Başkan Vekili Emin Ali Bey’dir. İngilizler ile Bedirhanilerin ilişkisi Fransız istihbaratının 1920’deki bir raporunda şu şekilde geçiyor:
“Botan aşiretinden Bedirhan ailesi İngiliz ajanları ile anlaşmış ve İngiliz mandasını kabul etmiştir.”
Mustafa Kemal Paşa da, Sivas Kongresi’nde bu işbirliğini açıklayarak gerekli tedbirleri aldıklarını açıklar. Mustafa Kemal, Binbaşı Noel, Ali Galip ve yanındakilerin tutuklanması emrini verince hepsi çareyi kaçmakta bulur.

B- Türkler Emperyalizmle Savaşırken Kürtler Ne Yaptı?

Osmanlı’nın İtilaf Devletleriyle Mondros Antlaşmasını imzalaması ve arkasından gelen işgaller, Anadolu’daki Türkleri harekete geçirdi. İşgallere karşı Kuvayı Milliye örgütleri kurarak çarpışan Türkler, Müdafaai Hukuk Cemiyetlerinde toplanıyorlardı. Mustafa Kemal’in liderliğinde birleşen ulusal direniş, bir taraftan emperyalist işgalcilerle çarpışırken bir taraftan da içerdeki ayaklanmalarla uğraşıyordu. Bu ayaklanmalar esas olarak padişahın desteğindeki gerici ayaklanmalar ile Güneydoğudaki Kürt ayaklanmaları idi.
Kürtler, 2. Meşrutiyet’le birlikte İstanbul’da çeşitli siyasi cemiyetler kurdular. 1908’de kurulan Kürt Teavün ve Terakki Cemiyeti ilk örgütlenmeleridir. Başında ömür boyu kalmak üzere Seyyit Abdülkadir vardır. Diğer kurucular, Bedirhanlı Emir Ali ve Şerif Paşa’dır. Kürt çocuklarını okutmakla işe başlayan örgüt bir basımevi kurar ve Kürdistan adlı bir gazete çıkarır. Örgüt Emin Ali ve Seyyit Abdülkadir’in anlaşamamaları üzerine kısa sürede dağılır.
Aynı isimler 1919 Mayısı’nda ilk siyasi örgütleri olan Kürdistan Teali Cemiyetini kurarlar. Başkanlığa yine Seyyit Abdülkadir seçilir. Cemiyet mevki sahibi asker-sivil bürokratlara dayanır. Yabancı elçilikler dolaşılarak destek ararlar. Wilson Prensiplerinden yararlanarak ayrı bir devlet kurmak peşindedirler. Doğuda Türkler, Vilayet-i Şarkiye Müdafaa-i Hukuku Milliye Cemiyetinde örgütlenirken, bunlar Diyarbakır, Bitlis ve Elazığ illerinde cemiyetin şubelerini açarak emperyalistlerle işbirliğine girdiler.
2 Ocak 1920’da İngiliz Yüksek Komiseri Amiral Calthrope’a başvuran Kürdistan Teali Cemiyeti, Erzurum, Van, Bitlis, Harput, Diyarbakır ve Musul illerinin nüfusunun ezici çoğunluğunun Kürt olduğunu ve Ankara, Konya, Sivas, Adana ve Halep illerinde çok sayıda Kürt yaşadığını iddia ederek İngiliz mandası altında özerklik istediler. İngilizlerin zaten Mardin, Bitlis ve Van illerini içine alan İngiltere koruması altında bir Kürdistan devleti kurma planları vardı. Erzurum ve Trabzon ABD koruması altında Ermenilere verilecekti.
İngilizlerin planları ve desteğiyle hareket eden Kürt isyancılar, Milli Mücadeleyi önemli ölçüde zarara uğrattılar. Türk İstiklal Savaşını desteklediğini söyleyen Kürt aşiretleri olsa bile, bunlar bölgede etkin olamadılar. Kürtler, doğudaki Türkler Müdafaai Hukuk Cemiyetlerinde birleşirlerken bunun dışında kalmışlar ve ayrılıkçı aşiret şeyhlerinin peşinden gitmişlerdir. Türklük dışında ayrı bir Kürt örgütlenmesinin varacağı başka bir son olamazdı zaten.
Kurtuluş Savaşında Türkler cephede savaşırken Kürtler, Ankara hükümetine karşı İngiliz desteğiyle başkaldırıyorlardı. Milli Mücadelenin Türkler ve Kürtler tarafından birlikte verildiği iddiasını tarihsel gerçekler ve rakamlar yalanlıyor. Kurtuluş Savaşında verdiğimiz 34 bin şehidin yalnızca 700’ü Kürt’tü. Milli Mücadelede sırasında 4, Cumhuriyetin ilanından sonra ise 11 Kürt isyanı çıkmıştır.

Ali Batı İsyanı

Midyat’ın güneyindeki aşiretlerin başkanı olan Ali Batı otorite boşluğundan faydalanarak; Mardin, Savur, Cizre ve Nusaybin bölgesindeki aşiretlerin de bir bölümünü etkisi altına alarak, 11 Mayıs 1919’da adamlarıyla birlikte Nusaybin’e girer. İngilizlerin kışkırtmasıyla harekete geçen Ali Batı, Padişahın izni ile hareket ettiğini yayar. Kürdistan’ı kurmak amacındaki Ali Batı, tutukluları serbest bırakarak işe başlar. 19 Ağustos’ta Meddah bölgesine çekilen Ali Batı öldürülür ve isyan son bulur. Bu, Türk Milli Mücadelesi döneminin ilk Kürt ayaklanmasıdır.

Cemil Çeto İsyanı

1920 Mayıs ayında Hıdranlı Aşireti Reisi Hüseyin Paşa Garzan çevresinde Kürt Teali Cemiyeti’nin bir beyannamesini dağıtır. Bu beyannamede, İtilaf Devletlerinin Kuvayı Milliye’yi dağıtacağı ve bir Kürdistan kurulacağı belirtiliyor, silahlanarak hazırlıklı olunması isteniyordu. Hüseyin Paşa’yı misafir eden Bahtiyar Aşireti Reisi Cemil Çeto, başka aşiretleri de kışkırtarak Garzan bölgesinde güçlenmeye başlar. Reşkotan aşiretini de yanına çekmek ister, ancak başaramaz. Cemil Çeto, harekete geçtiyse de, askerî birliklerin önlemleri karşısında adamlarını bir arada tutamaz ve 4 oğlu ile 7 Haziran 1920’de teslim olur.

Milli Aşireti İsyanı

Bitlisli Kürt milletvekili ve aynı zamanda İngiliz ajanı Yusuf Ziya Bey’in yakın arkadaşı Cibranlı Halit Bey, Haziran 1920’de Kürt aşiretlerini “birlik halinde bulunmadıkları için altı yüz yıldır Türk hakimiyetinde yaşadıkları, şimdi kurtuluş gününün geldiği ve silahlanarak harekete geçmeleri” yönünde propaganda yapıp kışkırtıyordu. Ankara’da kurulan Hükümetin Padişahı tanımadığı ve bu Hükümetin Yunanlılar tarafından ortadan kaldırılacağını yayıyordu. Bu yolda yapılan kışkırtmalar sonucu Milli Aşireti, güneydeki İtilaf devletleriyle ilişki kurdu ve Fransızların Urfa’ya ikinci kez saldırdıkları sırada, fırsattan yararlanarak ayaklanıp Siverek’e doğru yürüdü. Fakat burada bulunan 5. Tümen 19 Haziran’da üzerlerine gidince, isyancılar Suriye’ye kaçılar. Bir ay sonra hazırlık yaparak, 3000 atlı ve deveyle ve 1000 yaya kuvvetle, Viranşehir’e girdiler. TBMM’ye karşı harekete geçtiklerini ilan ettiler. Ancak Dersim ve Elazığ yöresindeki aşiretlerin bekledikleri desteği vermemesi sonucu 5. Tümen isyancıları tekrar mağlup etti ve Milli Aşireti tekrar çöle kaçtı.

Koçgiri İsyanı

Türk Milli Mücadelesini en çok tehlikeye düşüren isyan, Koçgiri İsyanı olmuştur. İkinci İnönü Savaşı’nın başladığı günlerde başlayan isyan, Ankara’yı çok zor duruma soktu. Yunan saldırısıyla eşzamanlı başlayan isyan, Türk düşmanlarının planlı bir şekilde çalıştıklarını göstermektedir.
Koçgiri, Sivas’ın İmranlı ilçesinde yaşayan Kürt-Alevi aşiretidir. Bu aşiret Sivas’tan Erzurum’a kadar yayılan bir alanda yaşamaktadır. Kürdistan Teali Cemiyeti, Koçgirili Aşireti Şeyhi Mustafa Paşa’nın oğlu Alişan Bey’i Dersim’e cemiyetin şubesini açmak için gönderir. Alişan, Baytar Nuri ile birlikte çalışmaya başlar. Mustafa Kemal Paşa, Doğuda yaşanabilecek bir tehlikeyi önlemek için her ikisiyle de görüşmek ister. Alişan ile görüşen Mustafa Kemal, onu ikna eder ve milletvekilliği önerir. Baytar Nuri ise, Alişan aracılığıyla kendisine yapılan milletvekilliği önerisini reddeder. Baytar Nuri, Seyyit Abdülkadir’i de pasif bulmakta, Kürt devleti kurmayı hedeflemektedir.
1921 yılı başında belli başlı Kürt aşiretleri reislerini toplayan Baytar Nuri, toplantıdakileri ikna eder ve Temmuz ayında Zara’da karakola saldırarak isyan başlar. Ankara Hükümeti, Koçgirili Alişan Bey’i Kaymakam Vekilliğine, kardeşi Haydar Bey’i de Bucak Müdürlüğüne atasa bile onlar da ayaklananlara yardım ederler.
Kürtler Kemah’ı ele geçirirler ve Ankara Hükümetine Kürdistan’ın özerkliğini tanıma, Türk memurların bölgeden çekilmesi ve Koçgiri’ye gönderilen birliklerin geri alınması konusunda bir muhtıra çekerler. Ardından TBMM’ye şu başvuruda bulunurlar: “Sevr Antlaşması gereğince Diyarbakır, Elazığ, Van ve Bitlis illerinde bir Kürdistan kurulması gerekiyor. Bu nedenle bu oluşturulmalıdır. Yoksa bu hakkı silah zoruyla almaya mecbur kalacağımızı beyan ederiz.”
İsyan gittikçe büyür ve 50 binden fazla silahlı insan bir araya gelir. Bölgede Türk köylerine saldıran isyancılar büyük katliamlar yaparlar. Bu esnada Yunanlılar da Bursa’yı ele geçirmişlerdir. Ancak isyanın büyümesi üzerine Nurettin Paşa komutasındaki Merkez Ordusu 11 Nisan 1921’de isyancıların üzerine yürür. Topal Osman komutasındaki Giresun Alayı da Nurettin Paşa’nın emrine verilir. 17 Haziran tarihinde isyan tamamen bastırılır.
İsyanı bastıran Nurettin Paşa önlem olarak isyan çıkartan aşiretlerin batıya Türk köylerinin yanına iskan ettirilmelerini önermişşe de bölgenin milletvekilleri bunu kabul etmezler. Hatta Nurettin Paşa’nın katliam yaptığını ve görevinden uzaklaştırılmasını istemektedirler. Nurettin Paşa’nın Kürt milletvekillerinin isteğiyle yargılanmasına karar verilir. Mustafa Kemal, tüm muhalefete ve Bakanlar Kuruluna karşı tek başına Nurettin Paşa’yı savunmuş ve onun ağır bir işleme tabi olmasına izin vermemiştir.
Nurettin Paşa’nın Kürtleri iskan önerisi ise Atatürk tarafından ileride 1935’de uygulattırılacaktır.


Cumhuriyet Döneminde İsyanlar
Cumhuriyetin ilanından 1938’e kadar 17 Kürt ayaklanması çıktı. Bu ayaklanmalar tarih sırasına göre şöyledir:
1. Nasturi (1924),
2. Şeyh Sait (1925),
3. Raçkıtan ve Raman (1925),
4. Sason (1925),
5. Ağrı (1926),
6. Koçuşağı (1926),
7. Mutki (1927),
8. İkinci Ağrı (1927),
9. Bicar (1927),
10. Asi Resul (1929),
11. Tendürük (1929),
12. Savur (1930),
13. Zeylan (1930),
14. Oramar (1930),
15. Üçüncü Ağrı (1930),
16. Pülümür (1930),
17. Dersim (1937-1938).

SASANİLER

Bir önceki OKURLARLA SOHBET sayfamızda “welat” adıyla mektup gönderen okurumuzun SÂSÂNÎ devleti üzerine gönderdiği yazıyı aynen yayınlıyoruz, hatırı kalmasın diye. Ancak biz bugünün Zazalar’ı ile Sâsânîler arasında “sasa-zaza” ilişkisinden başka bir şey bulamadık. Hele Tunceli bölgesinde Zaza medeniyetine ait en ufak bir ize rastlamadık. Zazalar ancak kendilerini TÜRKLER’e bağlarlarsa, bölgedeki medeniyet izleri ile bir bağ kurabilirler. Yoksa, iş Sâsânî İmparatorluğu’nun tarihini anlatmaktan ibaret kalır.

Naklen veriyoruz:
Sasani(Zazani)Hanedanı, 3. yüzyıl başlarında bugünkü İran’ın Persis eyaletinin hükümdarlığını ele geçiren tanrıça Anahita’yı takibeden rahiplerin soyundan gelen I. Ardeşir tarafından Persis’te (Pars ya da Fars vilayeti) Istakhr şehrinde kurulmuştur.
Babası Babak (Papag) (Papak ve Babak diye de okunur), ilk başlarda küçük bir şehir olan Kheir’in yöneticisiydi. 205′te Bazrangidler’in son kralı olan Gocihr’i tahttan indirmeyi başararak kendini yeni hükümdar olarak ilan etti. Bazrangidler, Partlara (Arşaklılara) bağlı olarak Persis’in yerel yöneticiliğini yapıyorlardı. Annesi Rodhagh, Peris eyalet valisinin kızıydı. Sasani ismi I. Ardaşir’in baba tarafından dedesi olan Sasan(Zazan)’dan gelir. Zazan, Anahita Tapınağı’ın başrahibiydi.
Pabag’ın yerel gücü ele geçirme çabaları, o sıralar Mezopotamya’da kardeşi VI. Vologases ile hanedanlık mücadelesi veren Arşaklı İmparatoru IV. Artabanus’un gözünden kaçtı. Pabag ve en büyük oğlu Şapur, Arşaklılar arasında çıkan bu problemlerden faydalanarak güçlerini bütün Persis’e yayabildiler. Devam eden olaylar kaynakların yetersizliği yüzünden açık değildir. Fakat, 220 civarında Pabag’ın ölmesiyle, o sırada Darabgird’in valisi olan Ardeşir’in en büyük kardeşi olan Şapur’la bir güç mücadelesine girdiği kesindir. Kaynaklar, Şapur’un 222 yılında kardeşiyle bir toplantıya giderken bir binanın çatısının üstüne düşmesi sonucu öldüğünü söylerler.
Bu noktada, Ardeşir, başkentini Persis’in daha güneyine kaydırdı ve Firuzabad’da (Ardaşir-Khwarrah, daha önce Gur, günümüzde Firuzabad) yeni bir başkent kurdu. Yüksek dağlarla iyi desteklenen ve dar geçitler arasında kolayca savunulabilen şehir, Ardaşir’in daha fazla güç kazanma çabalarının merkezi oldu. Şehir, büyük ihtimalle Darabgird’den örnek alınan yüksek ve çember şeklinde bir duvarla çevrelenmişti. Kuzey taradında günümüzde hala kalıntıları duran büyük bir saray bulunmaktaydı.
Persis’te egemenliğini kuran I. Ardeşir, Fars’ın yerel prenslerinden feodal sadakat talep ederek ve Kerman, İsfahan, Susa, Mesene komşu eyaletlerinin de kontrolünü ele geçirerek süratle topraklarını genişletti. Bu genişleme, I. Ardeşir’in derebeyi olan IV. Artabanus’un gözünden kaçmadı. IV. Artabanus ilk başta Khuzestan valisine 224 yılında Ardeşir üzerine gitmesini emretti fakat bu Ardeşir için kesin bir zaferle sonuçlandı. Artabanus bu sefer yine 224′te kendisi saldırdı. IV. Artabanus orduların çarpıştığı Hormizdeghan’da öldürüldü. I. Ardeşir, sona eren Part İmparatorluğu’nun (Arşaklılar’ın) batı vilayetlerini ele geçirmeye devam etti. 226 yılında, Ktesifon (Tizpon) şehrinde İran’ın yegane hükümdarı olarak taç giydi ve Şehinşah (Kralların Kralı ya da Şahlar Şahı) ünvanını aldı. (Yazıtlar Adhur-Anahid’ten Kraliçeler Kraliçesi olarak bahseder, fakat Ardeşir’le ilişkisi henüz başlamamıştı.) Böylece, 400 senelik Part İmparatorluğu sona ererek, 4 asırlık Sasani hakimiyeti başladı.
I. Ardeşir, ilerleyen bir kaç yıl içinde, imparatorluk etrafında yerel isyancıları takibederek Sistan, Gorgan, Horasan, Merv (günümüz Türkmenistan’ında), Belh, ve Harezm vilayetlerini de ele geçirerek imparatorluğunu doğu ve kuzeybatı yönlerinde genişletti. Bahreyn’i ve Musul’u da Sasani egemenliğine aldı. Sonraki Sasani yazıtları, Kuşan, Turan ve Mekran krallarının da Ardeşir’e tabi olduklarını iddia etseler de, nümizmatik kanıtlar bu kralların Ardeşir’in oğlu olan I. Şapur’a tabi olduklarını gösterir. Batı’da Hatra, Ermenistan Krallığı ve Adiabene’ye yapılan saldırılar daha az başarılı oldu.
I. Ardeşir’in oğlu I. Şapur’un annesi bir Part kralının, büyük ihtimalle IV. Artabanus’un ya da Suren-Pahlav klanının üyelerinden birinin kızıydı. I. Şapur, bu ilerlemeyi devam ettirdi. Baktria’yı ve Kuşan’ı fethetti. Roma’ya karşı birden fazla seferi yönetti. Roma topraklarının içine kadar ilerleyen I. Şapur, Antakya’yı ele geçirdi ve talan etti (253 veya 256). En sonunda Roma İmparatorları III. Gordian’ı, Arap Philip’i ve Valerianus’u mağlup etti. Sonuncusu Edessa savaşından sonra 259 yılında İran tarafından hapsedildi. Bu olay uzun süre Romalılar için çok büyük bir utanç kaynağı oldu. I. Şapur, zaferini Nakş-ı Rüstem’de etkileyici kaya kabartmaları oyarak kutladı. 260 ve 263 yılları arasında bu yeni kazanılan bölgelerden bir kısmı bir Roma müttefiki olan Odanathus’a kaptırıldı.
I. Şapur’un yoğun gelişme planları vardı. Bir çok şehir kurdu. Bunların bir kısmına Roma topraklarından göçenler yerleşti. Bunlara Sasani yönetimi altında inançlarını özgürce yaşayan Hıristiyanlar da dahildi. Bişapur ve Nişabur şehirleri onun ismiyle adlandırıldı. I. Şapur özellikle Maniheizm’i destekledi. Mani peygamberini (Mani’yi) korudu ve yurtdışına Maniheist misyonerler gönderdi. I. Şapur ayrıca bir Babilon hahamı olan Neherdea’lı Samuel’le arkadaşlık kurdu. Bu arkadaşlık yahudiler için bir avantajdı ve kendilerine karşı uygulanan baskıcı kanunlardan bir mühlet rahatlamalarını sağladı.
Daha sonra gelen krallar I. Şapur’un dini toleransını tersine çevirdiler. I. Şapur’dan sonra gelen I. Behram (273-276) Magi’nin baskısı sonucu olarak Mani’ye ve onu takip edenlere işkence uyguladı. I. Behram Mani’yi hapsetti ve öldürülmesini emretti. Efsaneye göre Mani, idamını beklerken öldü.
II. Behram (276-293) babasının din politikasını devam ettirdi. Zayıf bir yöneticiydi ve birden fazla batı eyaletini Roma imparatoru Carus’a (282-283) kaptırdı. Hükümdarlığı esnasında, yarım asırdır İran tarafından yönetilen Ermenistan’ın büyük bir bölümü Diocletianus’a (284-305) teslim edildi.
293 yılında kısa bir süre tahtta kalan III. Behram’dan sonra Nerseh hükümdar oldu (293-302). Nerseh Romalılar’la yeni bir savaşa kalkıştı. Fırat’ta Calinicum yakınlarında İmparator Galerius’a (305-311) karşı kazanılan erken bir zaferden sonra, Ermenistan’da 297 yılında ani bir baskın sonucu tuzağa düşürülen Nerseh yenildi. Bunun ardından varılan anlaşmayla, Sasaniler Dicle ırmağının batısındaki bütün toprakları teslim ettiler ve Ermenistan’ın ve Gürcistan’ın iç işlerine karışmamayı kabul ettiler. Bu büyük hezimetin ardından 301 yılında tahttan çekilen Nerseh bir sene sonra acı ve üzüntü içinde öldü. Nerseh’in oğlu II. Hürmüz (302-309) tahta oturdu. Sistan ve Kuşan’daki isyanları bastırsa bile, II. Hürmüz de bir başka zayıf lider olarak asilleri kontrol etmeyi başaramadı ve bir av sırasında 309 yılında Bedeviler tarafından öldürüldü.
İlk Altın Çağı (309-379)
II. Hürmüz’ün ölümünün ardından, güneyden gelen Araplar, Sasani krallarının doğum yeri olan Fars vilayeti de dahil olmak üzere güney şehirlerini yağmalayıp harabetmeye başladılar. Bu arada, İran asilleri II. Hürmüz’ün en büyük oğlunu öldürdüler, ikincisini kör ettiler ve daha sonra Roma topraklarına kaçan üçüncüsünü de hapsettiler. Taht, II. Hürmüz’ün eşlerinden birinden henüz doğmamış olan çocuğuna kalmıştı. II. Şapur daha annesinin karnındayken tahta geçen ilk kral olarak bilinir. Taç, annesinin karnına konmuştu. Şapur ismindeki bu çocuk böylece hükümdar olarak doğdu. Gençliğinde, imparatorluk annesi ve asiller tarafında idare edildi. Büyüdüğünde ise, gücü hemen eline alan II. Şapur, aktif ve etkili bir hükümdar olduğunu kanıtladı.
II. Şapur öncelikli olarak küçük ama disiplinli ordusuyla güneydeki Araplar’ın üzerine yürüyerek onları mağlup etti ve böylece imparatorluğun güney bölgelerini güven altına aldı. Daha sonra batıda Romalılara karşı ilk seferini başlattı. Başlangıçta başarılı olan bu saldırılar Singara Kuşatması’nın ardından doğu sınır boylarındaki göçebe baskınları yüzünden durmak zorunda kaldı. Bu baskınlar, İpek Yolu’nun kontrolü için stratejik açıdan önemli bir yer olan Maveraünnehir’i tehdit etmeye başladı. Buna ilaveten, II. Şapur’un ordusu batıda yeni ele geçirilen yerleri tutmak için yeterli değildi. II. Şapur, bundan dolayı II. Konstantin’le iki tarafın da belli bir süre birbirlerinin topraklarına saldırmamasını öngören bir barış anlaşması imzaladı.
II. Şapur daha sonra doğulu göçebelerle karşılaşmak için Transoksanya tarafına doğuya doğru ilerledi. Orta Asya kabilelerini ezerek bölgeyi yeni bir vilayet olarak istila etti. Bugün Afganistan olarak bilinen bölgenin fethini tamamladı. Bu zaferi kültürel yayılma takibetti. Böylece Sasani sanatı Türkistan içlerine ve Çin’e kadar yayıldı. II. Şapur, göçebe kralı Grumbates ile birlikte, 359 yılında Romalılar’a karşı ikinci seferini düzenledi. Bu sefer, ordusunun bütün gücünü ve göçebelerin desteğini de yanında götürdü. Çok başarılı geçen seferle birlikte, toplam beş Roma vilayeti İranlılar’ın eline geçmiş oldu.
II. Şapur, sert bir dini politika yürüttü. Hükümdarlığı sırasında, Zerdüştilik’in kutsal metinleri olan Avesta’nın toplanması tamamlandı. Ayrıca Hıristiyanlar baskı ve işkence görmüşlerdir. Bu olay, Roma İmparatorluğu’nun Büyük Konstantin (324-337) tarafından Hıristiyanlaştırılmasına bir tepkiydi. I. Şapur gibi II. Şapur da nispeten özgürlük içinde yaşayan ve bu zaman diliminde önemli avantajlar yakalayan yahudilere karşı dostane kaldı (bknz. Raba (Talmud)).
Şapur öldüğünde, İran İmparatorluğu hiç olmadığı kadar güçlenmiş, doğudaki düşmanlarla uzlaşılmış ve Ermenistan İran kontrolü altına girmişti.
Ara Tarihi (379–498)
Behram-ı Gur, Fars edebiyatında ve şiirinde önemli bir gözdedir. “Behram ve Hindli prenses, siyah çadırda.” Büyük Azeri şairi Nizami’nin bir Xamsa (Beşlik) tasviri. 16. yüzyıl ortası, Safevi dönemi.
İran, II. Şapur’un ölümünden I. Kavad’ın (483-531) taç giymesine kadar Bizans İmparatorluğu’yla girişilen bir kaç savaşın dışında nispeten durağandı. Bu zaman dilimi boyunca, Sasaniler’in din politikası kraldan krala önemli ölçüde değişiklik gösterdi. Üstüste gelen zayıf liderlere rağmen, II. Şapur zamanında oluşturlan yönetim sistemi kuvvetli kalarak imparatorluğun etkili şekilde işlemesini sağladı.
II. Şapur 370 yılında öldüğünde, üvey kardeşi II. Ardeşir’e (379-383; Kuşanlı Vahram’ın oğlu) ve onun oğlu olan III. Şapur’a (383-388) güçlü bir imparatorluk bırakmıştı. Fakat ikisi de II. Şapur’un kabiliyetlerini gösteremediler. III. Şapur’un yarı kardeşi olarak yetiştirilen II. Ardeşir kardeşinin yokluğunu dolduramadı. III. Şapur’un ise bir şey başaramayacak kadar melankolik bir karakteri vardı. IV. Behram da (388-399) babası kadar pasif olmasa da imparatorluk için önemli bir şey başaramadı. Bu zaman zarfında Ermenistan Roma ve Sasani imparatorlukları arasında anlaşma sonucu paylaşıldı. Sasaniler Büyük Ermenistan üzerindeki hakimiyetlerini yeniden kurarken, Bizans İmparatorluğu batı Ermenistan’ın küçük bir bölümünü elde tuttular.
IV. Behram’ın oğlu olan I. Yezdigirt (399-421) çoğunlukla imparator I. Konstantin’le karşılaştırılır. Onun gibi, hem fiziksel hem de diplomatik açıdan kuvvetliydi. Romalı muadili gibi I. Yezdigirt de fırsatçıydı. Büyük Konstantin gibi, I. Yezdigirt de dini tolerans uyguladı ve dini azınlıkların yükselmesi için onlara özgürlük sağladı. Hıristiyanların eziyet görmelerine engel oldu. Üstelik bunun aksini uygulayan asilleri ve rahipleri de cezalandırdı. Onun dönemi nispeten huzurlu geçen bir zaman dilimi oldu. Romalılar’la uzun süren bir barış antlaşması imzaladı. Hatta genç II. Theodosius’u (408-450) koruması altına aldı. Ayrıca bir Yahudi prensesiyle evlenerek Narsi adında bir oğlu oldu.
I. Yezdigirt’in halefi, en çok bilinen Sasani krallarından biri ve birçok efsanenin de kahramanı olan oğlu V. Behram’dır (421-438). Bu efsaneler Sasani İmparatorluğu’nun Araplar tarafından yıkılmasının ardından bile devam etti. V. Behram, daha çok bilinen adıyla Behram-ı Gur, babası I. Yezdigirt’in bir Arap hanedanı olan El-Hirah tarafından yardım gören asilzadelerin muhalefetleri neticesinde aniden ölmesinin (ya da suikaste uğraması) ardından tacı ele geçirdi. V. Behram’ın annesi Soşandukht, Yahudi Eksilarçı’nın kızıdır. 427 yılında göçebe Eftalitelerin doğuda başlattıkları işgali durdurdu. Böylece, Buhara (günümüz Özbekistan’ında) demir paralarında portesi yüzyıllar boyunca kalacak şekilde etkisini Orta Asya içerlerine kadar genişletti. V. Behram, Ermenistan’ın İran’a bağlı kralını azlederek, orayı bir eyalete çevirdi.
V. Behram, cesaretinin, güzelliğinin, Romalılara, Türklere, Hintlilere ve Afrikalılara karşı elde ettiği zaferlerinin, avcılık ve aşk maceralarının konu alındığı hikâyelerin anlatıldığı Fars geleneğinde sevilen bir isimdir. Behram-ı Gur olarak adlandırılır. Gur, yaban eşeği anlamına gelir. Avcılığa merakına, özellikle yaban eşeği avlamayı sevmesine atıftır. Altın çağın zirvesinde bir kralı sembolize eder. Tacını erkek kardeşiyle giriştiği mücadele ve yabancı düşmanlarla savaşması sayesinde kazanmıştı; fakat kendisini avcılıkla ve saray maiyetinde meşhur kadınlar grubu ve nedimleriyle düzenlediği partilerle eğlendirirdi. Saray zenginliğini ve refahını kendinde sembolleştirmişti. Hükümdarlığı süresince, Sasani Edebiyatı’nın (Pehlevi Edebiyatı’nın) en önemli eserleri yazıldı ve Sasani Müziği’nin dikkate değer parçaları bestelendi. Polo gibi sporlar kraliyet uğraşları arasına girdi. Bu gelenek günümüzde hala bazı krallıklarda devam ettirilmektedir.
V. Behram’ın oğlu III. Yezdigirt (438-457) adaletli, ılımlı bir hükümdardı. Fakat I. Yezdigirt’ın aksine azınlık dinlerine özellikle Hıristiyanlar’a karşı sert bir politika uyguladı.
II. Yezdigirt, hükümdarlığının başlarında, Hindli müttefikleri de dahil olmak üzere farklı uluslardan oluşan karma bir ordu kurarak, Fars topraklarında Karrhe yakınlarında istihkam kuran (müteakip seferler için Romalılar tarafından uygulanan bir hile) Doğu Roma İmparatorluğu’na saldırdı. Yezdigirt ağır bir selle karşılaşmasaydı şaşkınlık geçiren Romalılar karşısında Roma içlerine kadar ilerleyebilecekti. Bizans imparatoru II. Theodosius komutanını II. Yezdigirt’in kampına göndererek barış çağrısında bulundu. 441 yılında devam eden görüşmeler neticesinde iki imparatorluk da karşılıklı olarak sınırlarına istihkam oluşturmayacaklarına dair söz verdiler. II. Yezdigirt daha kuvvetli olmasına rağmen Kidarite Krallığı’nın Parthia ve Harezmiya’daki akınları sebebiyle daha fazlasını istemedi. Kuvvetlerini 443′te Nişapur’da topladı ve Kidaritelere karşı uzun süreli bir sefer başlattı. Bir çok muharebenin ardından, 450 yılında Kidariteleri mağlup ederek Amu Derya nehrinin ötesine sürdü.
Doğu seferi esnasında ordusundaki Hristiyanlar’dan şüphelenen II. Yezdigirt hepsini yönetimden ve ordudan uzaklaştırdı. Ardından Hristiyanlara ve daha az seviyede Yahudilere eziyet etti. Ermenistan’da Zerdüştçülüğü yeniden oluşturmak için, Ermeni Hristiyanlarının Vartanantz Savaşı’nda başkaldırışlarını 451 yılında bastırdı. Fakat Ermeniler büyük oranda Hristiyan olarak kaldılar. Son yıllarında, Kidariteler ile 457 yılındaki ölümüne kadar tekrar savaştı.
II. Yezdigirt’in daha genç oğlu III. Hürmüz (457-459) tahta geçti. Kısa hükümdarlığı esnasında, soylular sınıfının desteğini arkasına alan büyük kardeşi I. Firuz ile sürekli mücadele etti.[16] Baktria’da Akhunlar’la (Eftaliteler) ile savaştı. Firuz tarafından 459 yılında öldürüldü.
5. yüzyıl başlarında, Akhunlar diğer göçebe gruplarla birlikte İran’a saldırdı. Başlangıçta, V. Behram ve II. Yezdigirt, bunlara kesin mağlubiyeti zorla kabul ettirdi ve doğu tarafına sürdü. Hunlar 5. yüzyıl sonlarında tekrar gelerek İran’lı I. Firuz’u (457-484) 483 yılında yendiler. Bu zaferin ardından, İran’ın doğu bölgelerini işgal eden Hunlar buraları yağmaladılar. Böylece yıllar sonra öçlerini almış oldular.
Bu saldırılar imparatorluğa düzensizlik ve kaos getirdi. Eftaliteleri yeniden uzaklaştırmayı hedef edinen I. Firuz, Herat’a giderken çölde Hunlar tarafından tuzağa düşürülerek öldürüldü ve ordusu yok edildi. Bu zaferin ardından Herat şehrine doğru ilerleyen Eftaliteler imparatorluğu kaosun içine attılar. En sonunda, eski bir Fars ailesi olan Karen’den gelme Zarmihr (ya da Sokhra) adında bir soylu, bir derece olsun düzen sağlayabildi. I. Hüsrev zamanına kadar devam edecek olan Hun tehditine rağmen I. Firuz’un kardeşlerinden biri olan Balaş’ı tahta hazırladı. Balaş (484-488) yumuşak başlı ve cömert bir kraldı. Hristiyanlara imtiyazlar sağladı. Yine de, imparatorluğun düşmanlarına özellikle Akhunlar’a karşı her hangi bir girişimde bulunmadı. Balaş dört yıllık hükümdarlığının ardından kör edildi ve tahttan indirildi (nüfuzlu zenginlere atfedilir). Yeğeni I. Kavad tahta çıktı.
I. Kavad (488-531) faal ve reformist bir hükümdardı. Bamdad’ın oğlu Mazdak tarafından kurulan, zenginlerin eşlerini ve servetlerini fakirlerle paylaşmasını talep eden komünistik bir fırkaya destek verdi. Amacı açıkça, Mazdakilerin doktrinini benimseyerek zengin soyluların ve yükselen aristokrasinin giderek artan etkisini kırmaktı. Bu reformlar, azledilmesine ve Susa’da Oblivyon Kalesi’nde (Lethe) hapsedilmesine neden oldu. Küçük kardeşi İranlı Jamaspa (Zamaspes) 496 yılında tahta çıktı. Ama, 498′de kaçan I. Kavad’a Akhunlar kralı tarafından sığınma verildi.
Jamaspa (496-498) I. Kavad’ın asil sınıfı tarafından azledilmesinin ardından tahta çıkartıldı. Jamaspa iyi kalpli bir kraldı. Köylüleri ve fakirleri rahatlatmak için vergileri azalttı. Ayrıca, yönünü değiştirmesiyle tahtından ve özgürlüğünden olan I. Kavad’ın aksine Mazdakizm’in iyi bir taraftarıydı. Hükümdarlığı, I. Kavad’ın Heftalite kralı tarafından kendisine verilen büyük bir orduyla imparatorluğun başkentine gelmesiyle son buldu. Jamaspa bağlılık içinde tahttan indi ve tacı kardeşine bıraktı. I. Kavad’ın tekrar dönüşünün ardından hakkında bir bilgiye rastlanılmamaktadır. Fakat, kardeşinin sarayında iyi bir şekilde muamele gördüğüne geniş ölçüde inanılır.
İkinci Altın Çağı (498–622)
İkinci altın çağı I. Kavad’ın ikinci hükümdarlığından sonra başladı. I. Kavad, Eftalitlerin yardımıyla Romalılara karşı bir sefer başlattı. 502 yılında o zaman Ermenistan’da bulunan Theodosiopolis’i (Sivas), 503 yılında ise Dicle üzerindeki Amida’yı (Diyarbakır) ele geçirdi. 505 yılında, Ermenistan’ın Kafkasya tarafından gelen Hunlar tarafından işgal edilmesi bir ateşkesi zorunlu kıldı. Bu esnada Romalılar İranlılara Kafkasya’daki istihkamların bakımı için para yardımında bulundu. 525 yılında Lazika’daki isyanları bastırdı ve Gürcistan’ı yeniden ele geçirdi. 530 yılında, Mirranes Firuz’un emrinde bir orduyu önemli bir Roma hudut şehri olan Daras’a saldırmak üzere gönderdi. Bu ordu, Roma generali Belisarius tarafından karşılandı ve üstün olmasına rağmen Daras Savaşı’nda mağlup oldu. Buna rağmen, ilerleyen süre içinde Lakhmid hükümdarının (Sasaniler’ bağlı bir krallık, IV.El-Mundir ibn el-Mundir) yardımı ve elit Savaran şövalyelerinin Belisarius’un lejyonlarını karşılamak için giriştikleri taktik düzenlemeyle Roma ordularını ilki 530 yılında Nisbis Savaşı’nda ve diğeri 531 yılında Sallinicum Savaşı’nda olmak üzere iki kere mağlup etti.[17] Kavad, Eftalitelerin boyunduruğundan kurtulamamasına rağmen, içerde düzeni kurmayı başarıp Doğu Romalılara karşı başarı elde etti. Bazısı kendi adıyla anılan birden fazla şehir kurdu. Vergilendirmeyi ve iç yönetimi düzenlemeye başladı.
I. Kavad’tan sonra oğlu, Anuşirvan (“ölümsüz ruhla”) ismiyle de bilinen I. Hüsrev (531-579) tahta yükseldi. En çok övülen Sasani kralıdır. I. Hüsrev’in en çok bilinen icraatı Sasanilerin eskiyen yönetim yapısını değiştirmesi oldu. Reformları aracılığıyla, arazi sahiplerinin ellerindeki mallarının tetkikine bağlı olan akla yatkın bir vergilendirme sistemini oluşturdu. Babası bu yöntemi başlatmış ve imparatorluğunun refahını ve gelirlerini artırmak için her yolu denemişti. Bir önceki büyük feodal beyler kendi askeri teçhizatlarını, yandaşlarını ve tımar hizmetlilerini oluşturuyorlardı. I. Hüsrev maaşlı ve merkezi hükümet tarafından teçhizatlandırılan dehkanlardan ya da ‘şovalyelerden’ oluşan yeni bir kuvvet ve bürokrasi kurdu.[18] Böylece orduyu ve bürokrasiyi yerel beylerden ziyade merkezi hükümete yakınlaştırdı.
I. Hüsrev, İmparator I. Justinyan’ın (527-565) kendisine rüşvet olarak 440,000 altın vermesine rağmen, 532 yılında yapılan “sonsuz barışı” bozarak 540 yılında geçici bir süre elde tutacağı Antakya’yı işgal ve talan etti. Suriye’yi ele geçirdi. Hüsrev geri dönerken, farklı Bizans şehirlerinden para topladı.
565 yılında I. Justinyan öldü. Ardından, Arap liderlerine Suriye’deki Bizans topraklarına baskınlar düzenlemekten alıkoymak için verilen yardımları durdurma kararı alan II. Justin (565-578) başa geçti. Bir sene önce, Suren ailesinden gelen Sasanilerin Ermenistan valisi günümüz Erivan’ının yakınlarındaki Dvin’de bir ateş tapınağı inşa etmiş ve Mamikonian ailesinin etkili bir üyesini öldürtmüştü. Bu olay 571 yılında İran valisinin ve korumasının katledilmesine yol açan bir ayaklanmaya neden olmuştu. Ermeni isyanından fırsat bulan II. Justin, Kafkasya geçitlerinin savunması için I. Hüsrev’e ödediği yıllık ödemeleri durdurdu. Ermeniler müttefik olarak kabul edildi ve Sasani topraklarına Nisibis’i 572 yılında kuşatmak üzere bir ordu gönderildi. Ama, Bizans generallerinin arasında çıkan ihtilaf sadece kuşatmanın bitmesine neden olmakla kalmayıp, Daraa’da kendilerinin kuşatmaya uğramalarına yol açtı. Daraa daha sonra İranlılar tarafından ele geçirildi. Suriye harap edildi ve böylece II. Justin barış anlaşması istemek zorunda kaldı. Ermeni isyanı I. Hüsrev’in yayınladığı bir genel afla sona erdi. Ermenistan böylece Sasani İmparatorluğuna tekrar dahil oldu.
570 yılı civarında, Yemen Kralının yarı kardeşi “Ma’d-Karib” I. Hüsrev’in müdahelede bulunmasını talep etti. I. Hüsrev Vahriz isimli bir kumandan komutasında bir donanma ve küçük bir orduyu b ugünkü Aden yakınlarındaki bölgeye gönderdi. Başkent San’a’ya yürüyen İranlılar şehri işgal etti. Bu sefere iştirak eden Ma’d-Karib’in oğlu Saif, 575 ve 577 yılları arasında hükümdar oldu. Böylece Sasaniler doğuyla yapılan deniz ticaretini kontrol etmek için Güney Arabistan’da bir üs kurmayı başardı. Daha sonraları güney Arabistan krallığının Sasani hakimiyetini tanımamaları üzerine gönderilen ikinci bir ordu bölgeyi, II. Hüsrev’in sorunlu zamanına kadar kalacak şekilde Sasani topraklarına bir vilayet olarak kattı.
I. Hüsrev’in hükümdarlık dönemi dihkanların (kelime anlamıyla köy beylerinin) yükselişine tanıklık etti. Bunlar, daha sonraları Sasani eyalet yönetiminin ve vergi toplama sisteminin iskeletini oluşturacak olan arazi sahibi küçük asillerdi.[19] I. Hüsrev büyük bir imar yanlısıydı: Başkentini süsledi, yeni şehirler kurdu, yeni binalar inşa etti. Savaşlarda harap olan kanalları ve çiftlikleri tamir etti. Geçitlerde güçlü istihkamlar kurdu ve sınır boylarında dikkatlice seçilen şehirlere işgalci güçlere karşı durmak üzere krallığa bağlı kabileler yerleştirdi. Zerdüştlüğü resmi devlet dini olarak ilan etmesine rağmen bütün dinlere karşı hoşgörülüydü ve oğullarından bir tanesi Hıristiyan olunca çok fazla rahatsız olmadı.
I. Hüsrev zamanında Sasaniler en geniş sınırlarına eriştiler. Yeşil: Sasani toprakları (619-629), Gölgeli: Sasani askeri kontrolü altında I. Hüsrev’den sonra, IV. Hürmüz (579-590) tahta geçti. IV. Hürmüz de ondan önce gelenlerin elde ettikleri başarılarını ve imparatorluğun refahını devam ettiren kuvvetli bir hükümdardı. II. Hüsrev (590-628) hükümdarlığı esnasında, general Behram Çubin’in (rakip kral VI. Behram’ın) başkaldırısı imparatorluğu kısa bir süre krize soksa da, bu dönem kolay atlatıldı ve II. Hüsrev devlet hakimiyetini yeniden kuvvetlendirdi. Bizans İmparatorluğu’nda yaşanan iç savaşı fırsat bilen II. Hüsrev tam anlamıyla bir işgal başlattı. Sasanilerin Aşamenit sınırlarını yeniden ihya etme hayalleri, Kudüs ve Şam’ın ardında da Mısır’ın düşmesiyle tamamlanma aşamasındaydı. 626 yılında, Konstantinopolis de İranlılar tarafından desteklenen Slav halkları ve Avrasyalı Avarlar tarafından kuşatma altındaydı. Sasanilerin bu dikkat çekici yayılmasının zirve noktası aynı zamanda Fars sanatı, müziği ve mimarisinin de zenginleşmesiyle eşzamanlıydı. 622 yılında Bizans İmparatorluğu yıkılma noktasındaydı ve Sasaniler Aşamenit İmparatorluğu sınırlarına bütün cephelerde tekrar ulaşmaya yakındı.
Düşüşü ve Yıkılması (622–651)
II. Hüsrev’in seferi ilk bakışta büyük bir zafer olarak görülse de, aslında İran ordusunu oldukça geniş bir alana yaymış ve halkı yüksek vergilerle karşı karşıya bırakmıştı. Bizans imparatoru Heraklius (610-641) bir taktik manevrayla misilleme yaparak kuşatma altındaki başkentinden çıktı ve Karadeniz’e gemiyle geçip İran’a arkadan saldırdı. Heraklius, Hazarlar’ın ve diğer Türk gruplarının da yardımıyla, 15 yıl süren savaş sonucu yıpranan Sasaniler’e karşı yıkıcı zaferler elde etti. Heraklius’un seferi, Hazarlar tarafından terk edilen Bizanslıların Rhahzadh komutasındaki Fars orudusunu Ninova Savaşı’nda (627) mağlup etmesiyle doruk noktasında ulaştı. Heraklius, bunun ardından Mezopotamya ve Batı İran’a yürüdü. Taht-ı Süleyman’ı ve Dastugerd Sarayı’nı yağmaladı. Bu esnada II. Hüsrev’in suikast sonucu öldüğü haberi kendisine ulaştırıldı.
II. Hüsrev’in suikastını karmaşa ve iç savaş takip etti. 14 yıllık bir süreç ve II. Hüsrev’in iki kızı ve spahbod Şahrbaraz da aralarında olmak üzere üstüste tahta çıkan 12 kralın ardından Sasani İmparatorluğu oldukça zayıfladı. Merkezi otoritenin gücü generallerin eline geçti. İhtilaller serisinin ardından güçlü bir kralın ortaya çıkması için birkaç yıl geçecekti. Sasaniler eski gücüne tam anlamıyla hiç bir zaman ulaşamadı.
632 baharında, saklanmakta bulunan III. Yezdigirt (I. Hüsrev’in torunlarından biri) tahta çıktı. Aynı yıl, ilk Arap bölükleri İran topraklarına saldırılarda bulundu. Yıllar süren savaşlar hem İranlıları hem de Bizanslıları yormuştu. Ekonomik düşüş, ağır vergiler, dini kargaşa, katı sosyal tabakalaşma, vilayet derebeylerinin artan gücü ve hükümdarların sık sık değişmesi Sasanilerin daha fazla zayıflamasına sebebiyet verdi. Bu faktörler Arap istilasını kolaylaştırdı.
II. Hüsrev’in kızı Kraliçe Purandokht, son kadın hükümdar ve Sasani hanedanının tahta çıkan son üyelerinden biri, 630. Sasaniler ilk Arap ordularının tehditlerine karşı hiç bir zaman yeterli bir direniş oluşturamadılar. Sasaniler gibi, Bizans da yakın zamanlarda ortaya çıkan yayılmacı Araplar tarafından benzer bir tehditle burun burunaydı ve artık rahatsız edecek konumda değildi. Buna rağmen, Yezdigirt danışmanlarının kontrolü altında bulunuyordu ve küçük feodal krallıklara bölünmeye başlayan çok büyük bir ülkeyi birleştirmekten acizdi. Sasanilerle Müslüman Araplar arasındaki ilk karşılaşma 633 yılının nisan ayındaki bir savaşla başlamıştır. Muhammed’in seçilmiş sahabelerinden biri olan Halid bin Velid komutasındaki disiplinli Arap ordularıyla Sasani orduları arasında 633 yılı sonuna dek dokuz çatışma daha gerçekleşmiş ve tümü Halid bin Velid’in zaferiyle sonuçlanmıştır.
Halife Ebu Bekir’in vefatı sonrasında bu bölgedeki komutanlık görevinden çekilmiştir. 634 yılının ocak ayında Firaz Savaşı, arap ordularının zaferiyle sonuçlanmıştır. Aynı yılın ekim ayında görece küçük ordular arasındaki Köprü Savaşı’nda ise arap orduları ağır bir yenilgi almıştır.
Ömer bin Hattab’ın halifeliği sırasında bir Müslüman ordusu 637 yılında Rüstem Farrokhzad komutasındaki kendinden daha büyük bir orduyu Kadisiye Savaşı’nda mağlup etti ve Ktesifon’u kuşattı. Uzun süren bir kuşatmanın ardından Ktesifon düştü. Yezdigirt ardında imparatorluğun devasa hazinesinin çok büyük bir kısmını bırakarak doğuya kaçtı. Kısa bir süre sonra Ktesifon’u ele geçiren Araplar güçlü bir finansal kaynağın sahibi oldular. Sasaniler de kaynak sıkıntısına düştü. İmparatorluk yorgun, bölünmüş ve etkili bir hükümetten yoksun olmasa bir araya gelen ve tek bir ordu olarak hareket eden Sasani askeri kanadının özel atlı birlikleri olan Azadan (Asavaran/Asatan) kastı bir ihtimal Arapları yenebilirdi. Fakat olayların hızlı gelişmesi sonucu İmparatorlukta beliren güç boşluğunda hiçbir zaman bir araya gelemediler. Bunun sonucu İslam fethi oldu. Bir kısım Sasani valileri güçlerini birleştirerek İslam Ordularını püskürtmek isteseler de merkezi otoritenin olmaması buna engel oldu ve Nihavend Savaşı’nı kaybettiler. Ordu komuta yapısı yok olan, soylular dışında kalan tımarlı birlikleri önemli ölçüde azalan, finansal kaynakları elinden giden ve Azadan şovalye kastı azar azar yok edilen Sasani İmparatorluğu artık tamamen çaresiz durumda istila altında kaldı.
Nihavend Yenilgisi’nin haberini alan Yezdigirt yanindaki Fars soyluları ile birlikte kuzeyde Horasan vilayetinin iç taraflarına kadar kaçtı. 651 yılının sonlarına doğru bir değirmenci tarafından Merv’de suikast sonucu öldürüldü. Diğer İran soyluları Orta Asya’ya yerleşerek bu bölgede İran kültürünü ve dilini yayacak olan ilk yerel Fars hanedanlığı Samanileri kurdular. Samaniler İslam’ın egemen olmasından sonra Sasani gelenek ve kültürünü yeniden diriltmeye çalıştılar.
İranlı şair Firdevsi Sasanilerin yıkılışlarıyla ilgili olarak şöyle der:
“ ??? ?? ?????? ????????
????????? ?? ?????????
koja an bozorgan-e Sasaniyan
ze Bahramiyan ta be Samaniyan?
“Nereye gitti büyük Sasaniler?
“Ne oldu Behram’a ve Samanilere?” ”
Yönetimi
Şehriyar, Bin Bir Gece Masalları kitabında, Şehrazad tarafından kendisine hikâyeler anlatılan kurgusal bir Sasani “Krallar Kralı”‘dır. Sasaniler Ahamenişlerin ulaştıkları sınırlara yakın bir imparatorluk kurdular. Başkentleri Khvarvaran vilayetinde bulunan Tizpon (Ktesifon)’du. Bu imparatorluğu idare eden Sasani hükümdarları Şehinşah(Kralların Kralı) ünvanını kullanırlardı. Merkezi idareye hükmeden bu krallar ulusal dinin simgesi olan kutsal ateşin de koruyuculuğunu üstlendiler. Bunun açık göstergesi, Sasani madeni paralarının yüz kısmında taçları ile birlikte resmedilen hükümdarların, diğer yüzlerinde net şekilde görülen kutsal ateşle adeta desteklenmeleridir. [20] Sasani kraliçeleri Kraliçeler Kraliçesi anlamına gelen Banebshenan banebshen ünvanını taşırlardı.
Daha küçük ölçekte, topraklar Sasani kraliyet ailesinden gelen, Şaşhrdar (??????) denilen küçük yöneticiler grubu tarafından da yönetilebilir. Bunlar Şehinşah tarafından denetlenir. Sasani idaresinin ayırt edici özellikleri, hatırı sayılır ölçekte merkezileştirme, hırslı bir şehir plancılığı, tarımda gelişme ve teknolojik iyileştirmelerdi. [19] Kralın altında bulunan güçlü bir bürokrasi hükümetin çoğu işini yerine getirirdi. Bürokrasinin başı ve yardımcı başbakan “Vuzorg (Bozorg) Farmadar” ‘dı. (???? ???????) Bürokrasi içinde Zerdüşt rahibleri son derece güçlüydü. Mecusi rahip sınıfının başı, Mobadan (??????), başkomutanla beraber, Iran (Eran) Spahbod (????? ????), “Ho Tokhshan Bod” (???????? ??) sendikal birliğinin başkanı baştüccar ve çiftçilerin de başı olan tarım bakanı “Vastrioshansalar” (???????????????), imparatorun altında Sasani Devleti’nin en güçlü insanlarıydı.[21]
Sasani kralı, bir devlet konseyinin de üyeleri olan bakanlarının tavsiyeleriyle hareket ederdi. Müslüman tarihçi Mesudi, Sasani krallarının mükemmel yönetimini, iyi düzenlenmiş siyasi politikalarını, tebaayı himaye edişlerini ve yönettikleri toprakların refahını övmüştür.
Normal zamanlarda kraliyet babadan oğula geçerdi. Fakat, kral tarafından daha küçük bir oğula da bırakılabilirdi. İki kere, hakimiyet kraliçelerin kontrolüne geçti. Direkt bir varis olmadığı zaman, asiller ve yüksek rütbeli rahibler bir hükümdar seçerdi. Ama bu seçim, kraliyet ailesinden birisi olmak zorundaydı.
Sasani asilzadeleri, eski Part klanları, Fars aristokrasi aileleri ve hakimiyet altında bulunan toprakların asil ailelerinin bir karışımından oluşmuştu. Part hanedanının ortadan kalkmasıyla bir çok yeni asil ailesi meydana çıktı. Bir zamanlar egemen olan Yedi Part klanının bir kaçı önemini korumaya devam etti. I. Ardeşir’in maiyetinde, bir kaç Fars ailesiyle beraber eski Arsacid ailelerinden Suren-Pahlav ve Karen-Pahlav klanları, Varazeler ve Andiganlar büyük itibara sahiplerdi. Ardeşir’den sonra gelen I. Şapur, annesi tarafından Suren-Pahlav ailesine ilişkisini göstermiş olabileceği Gondophar’ın tacını (hilalle çevrelenmiş bir halka) sembol olarak benimsemişti. İranlı ve İranlı olmayan bu soylu ailelerin yanında, Merv, Abarşehr, Karmania, Sistan (Sekistan), İberya (Azerbaycan’daki Arran) ve Adiabene kralları da Şehinşah’ın sarayında itibar gören diğer asiller olarak bahsedilir. Gerçekten, Surenlerin, Karenlerin ve Varazelerin uzantılı toprakları yarı bağımsız devletler olarak orijinal Sasani ülkesinin parçası oldular. Suren-Pahlavler, Sistan (Sakistan)’daki hakimiyetlerini korudular ve bir dalları da Nişabur bölgesinin civarını kontrolleri altında tuttular. Böylece, Sasani İmparatorluğu’nun kraliyet maiyetine katılan asilzade aileleri, Şehinşah’a tabi olsalar bile kendi hakimiyet bölgelerinde egemenliklerini sürdürdüler.
Genel olarak, Fars aileleri arasında Bozorgan, imparatorluk yönetiminde, sınır eyaletleri Marzban’ın (??????) valiliği dahil olmak üzere en önemli mevkilere sahipti. Bu pozisyonların çoğu babadan oğula geçerdi ve tek bir aile içinde nesiller boyunca intikal edilirdi. En kıdemli Marzbanlar’a gümüş taht izni verilirken, Kafkasya gibi en stratejik sınır vilayetlerinin Marzbanlarına altın taht hakkı tanınırdı.[22] Seferler esnasında, bölge Marzbanları mareşal olarak kabul görür, daha küçük spahbodlar sahra ordularını komuta edebilirlerdi.
Kültürel olarak, Sasaniler bir sosyal katmanlaştırma sistemi uyguladılar. Bu sistem, devlet dini olarak kurulan Zerdüştçülük tarafından da desteklendi. Diğer dinlere büyük bir hoşgörü gösterildiği görülmektedir. (Bu iddia, aynı zamanda hararetli bir tartışmanın da kaynağıdır. Örnek olarak Wiesehöfer’in Ancient Persia’ sına veya Cambridge History of Iran ‘ın 3.cildine bakınız.) Sasani imparatorları bilinçli bir şekilde Pers İmparatorluğu’nun geleneklerini diriltmeye ve Yunan kültürel tesirini silmeye çalıştılar.
Sasani ordusu
Sasaniler zamanında Fars ordusunun (Spah) omurgasını iki farklı ağır süvari birliği oluşturuyordu. Bunlar, Clibanarii ve Catafraktlardır. Bu süvari gücü çocukluktan itibaren eğitilen asillerden oluşturulurdu. Bunlar hafif süvariler, piyadeler ve okçularla desteklenirdi. Sasani taktiklerinin merkezinde, düşmanı okçular, savaş filleri ve diğer birliklerle bozup bölmek, böylece süvarilerilerin yararlanabileceği boşluklar açmak bulunurdu.
Kendilerinden önce gelen Partların tersine Sasaniler gelişmiş muhasara kuleleri geliştirdiler. Bu özellikleri, imparatorluğun Roma’yla giriştiği, başarının şehirleri ele geçirme kabiliyetine bağlı olduğu mücadelelerde önemli derecede yardımcı oldu. Bunun yanında, Sasaniler kendi şehirlerini de saldırılara karşı korumak için bir kaç teknik geliştirdiler. Sasani ordusu, bazısı sadece mızrak taşımasına rağmen, kendilerinden önce gelen Part ordusu gibi ağır süvarileri ile meşhurdu. Yunan tarihçi Ammianus Marcellinus’un II. Şapur’un clibanarii süvarileri hakkındaki tarifi ne kadar ağır şekilde teçhizatlandırıldıklarını ve sadece bir kısmının mızrak taşıdığını göstermektedir.
Bütün birlikler demire bürünmüşlerdi. Vücutlarının bütün bölümleri kalın tabakalarla kaplıydı. Öyle teçhiz edilmişlerdi ki bükülmez eklem yerleri uzuvlarına denk geliyordu. İnsan yüzü formları öyle maharetle başlarına uydurulmuştu ki, bütün vücutları metalle kapanmış olduğu için üzerlerine gelen oklar sadece, dışarıyı azıcık görecek şekilde gözbebeklerinin tam karşısına denk gelen ya da burunlarının ucunda azıcık hava alabilecekleri kadar bırakılan küçücük bir açıklıktan girebilirlerdi. Bunlardan mızraklı olan bir kısmı öyle hareketsiz duruyorlardı ki, bronz mengene ve kelepçelerle tutturulmuş olduklarını zannederdiniz.
Bizans imparatoru Maurikios Strategikon ‘unda Sasani ağır süvarilerinin mızrak taşımadıklarının ve birincil silahları olarak yaylarına güvendiklerinin altını da çizer.
Azadan (Asavaran ya da Azatan) asillerinden oluşan şövalye kastına bağlı bir askerin maliyeti küçük bir konak ya da malikaneydi. Bu meblayı kraldan alan asiller bunun karşılığında imparatorluğun savaş zamanı en dikkate değer savunucularıydı.
Anlaşmazlıklar
Partlar gibi Sasaniler de Roma İmparatorluğu ile sürekli bir husumet içindeydi. 395 yılında Roma İmparatorluğu’nun bölünmesinin ardından başkenti Konstantinopolis olan Doğu Roma İmparatorluğu İran’ın birincil batılı düşmanı olarak Roma İmparatorluğu’nun yerine geçti. İki devlet arasındaki çekişmeler daha da sıklaştı. [19] Roma İmparatorluğu’na benzer şekilde Sasaniler de komşu krallıklar ve göçebe kavimler ile sürekli bir mücadele içindeydi. Bu kavimlerin saldırıları hiç bir zaman tamamen bitirilemediyse de, tehdit eden göçebelere karşı koordineli girişilen seferler sayesinde, Sasaniler bu meselelerle Romalılardan daha başarılı şekilde başa çıkabildiler.
Batıda, Sasani sınırı büyük ve istikrarlı Roma devletiyle bitişikti. Fakat doğuya doğru en yakın komşuları Kuşan İmparatorluğu ve Akhunlar gibi göçebe kavimlerdi. Tus Hisarı gibi istihkamların ya da daha sonra bir eğitim ve ticaret merkezi olacak olan Nişabur şehrinin inşa edilmesi de doğu eyaletlerinin saldırıdan korunmasında yardımcı oldu.
Güneyde, Arabistan’ın ortasında Bedayin Arap kabileleri, Sasani İmparatorluğu’na ara ara akınlar düzenlediler. El-Hiran Krallığı (Lakhmidler) imparatorluğun merkez toprakları ile Bedayin kabilelerinin arasında bir tampon ve Sasaniler’e bağlı bir devlet olarak kuruldu. El-Hirah Krallığı’nın II. Hüsrev tarafından 602′de sona erdirilmesi, daha sonra aynı yüzyılda Bedayin Araplarına karşı nihai Sasani yenilgilerinin en büyük sebebidir. Bu yenilgiler, Sasani İmparatorluğu’nun, İslam bayrağı altındaki Bedayin kabileleri tarafından ani şekilde ele geçirilmesiyle sonuçlandı.
Kuzeyde Hazarlar ve diğer Türk göçebe kabileleri imparatorluğun kuzey vilayetlerine sık sık saldırdılar. Medlerin topraklarını 634 yılında talan ettiler. Kısa bir süre sonra, İran ordusu bunları yenilgiye uğrattı ve geri püskürttü. Sasaniler bu saldırıları sona erdirmek için Kafkasya bölgesinde pek çok istihkam kurdular.
Doğulu Devletlerle ilişkiler
Çin’le ilişkiler
Sasani etkisi sadece sınırlarının içinde kalmadı. Çin’de Tarim Basin bölgesindeki Kızıl’daki bu tasvirde, “Tokarian vericileri”‘nin üzerlerinde Sasani stilinde kıyafetler var. <p<kendilerinden

Sasani kralları, İran’ın en yetenekli müzisyenlerini ve dansçılarını farklı zamanlarda Çin kraliyetine gönderdi. İpek Yolu üzerinden yapılan ticaretten iki imparatorluk da faydalandı ve bunu koruyup devam ettirme noktasında benzer bir çaba içerisinde oldular. Orta Asya’dan geçen ticaret yollarının korunması için ortak hareket edip, sınır bölgelerinde karavanların göçebe kabilelerden ve eşkiyalardan korunması için karakol mevkileri oluşturdular.

Politik olarak, ortak düşman olan Akhunlar’a karşı, Sasanilerin ve Çinlilerin bir kaç defa ittifak kurma teşebbüsünde bulunduğunu görürüz. Orta Asya’da göçebe Türk devletlerinin verdikleri zarar üzerine, Türklerin ilerlemelerini durdurabilmek için Çin ve Sasani Devleti arasında işbirliği olarak adlandırılabilecek girişimleri de görürüz. Mogh dağından edinilen belgeler bir Çin generalinin Arap saldırıları esnasında Sogdiana kralının emrinde olduğunu da naklederler.
İran’ın Müslüman Araplar tarafından ele geçirilmesinin ardından, III. Yezdigirt’in oğlu Firuz bir kaç Fars asilzadesiyle beraber kaçtı ve Çin kraliyet maiyetine sığındı. Hem Firuz’a hem de oğlu Nerseh’e (Çince nen-şie) Çin maiyetinde yüksek derecede ünvanlar verildi. En azından iki defasında, sonuncusu muhtemelen 670 yılında, yanında giden Çin birlikleri Firuz’un Sasani tahtına yeniden yerleşebilmesi için yardımda bulundu. Çeşitli sonuçları olan bu olaya ait elimizde kalan bir kaç nümizmatik kanıta göre bu girişimlerin bir tanesinin neticesinde Firuz kısa süreliğine de olsa Sistan (Sakestan)’ın hükümdarı oldu. Daha sonraları Nerseh, Çin kraliyet muhafız alayının komutanlığına getirildi ve soyundan gelenler Çin’de saygı gören prensler olarak yaşamaya devam ettiler.
Hindistan’a yayılması
I. Ardeşir tarafından Sasanilerin İran’ı ve komşu bölgeleri güvence altına almalarının ardından, ikinci imparator I. Şapur (240-270) egemenliğini bugünkü Pakistan tarafında doğuya doğru ve kuzeybatı Hindistan’a kadar genişletti. Önceden otonom olan Kuşanlar, I. Şapur’un hükümdarlığını kabul etmek zorunda kaldılar. Kuşanlar’ın 3. yüzyılın sonunda gerileyip 4. yüzyılda kuzey Hindistan’daki Gupta İmparatorluğu’na yerini bırakmasına rağmen, Sasani nüfuzunun Hindistan’ın kuzeybatısında bu süreç zarfında etkin olduğu açıktır.
Bu zaman periyodunda, İran ve kuzeybatı Hindistan politik olduğu kadar kültürel de olan bir etkileşim yaşadılar. Sasani uygulamaları Kuşan sınırları içinde yayıldı. Kuşanlar, özellikle Sasani gümüş eşyaları ve tekstil ürünlerinin üzerinde gördükleri av esnasında ya da adalet dağıtırken resmedilen Sasani kraliyetinden etkilendiler.
Fakat, bu kültürel etkileşim Sasani dini uygulamalarını ve tutumlarını Kuşanlar’a yaymadı. Sasaniler resmi bir dini preselizitasyon siyasetine bağlı kalıp zaman zaman azınlık dinlerine zorla din değiştirme zulmünü uygularkan, Kuşanlar dini hoşgörü siyasetini benimsediler.
Bu zaman zarfında Hindistan ve İran arasında düşük seviyede kültürel alışverişler de yaşandı. Örnek olarak, İranlılar Hindistan’dan satranç oyununu aldılar ve oyunun ismini çaturanga ‘dan çatrang ‘a değiştirdiler. Buna karşılık olarak, İranlılar Hindlilere tavla oyununu tanıttı.
I. Hüsrev’in hükümdarlığı esnasında, Hindistan’dan getirtilen çok sayıda kitap Sasani İmparatorluğu’nun dili olan Pehlevi’ye çevrildi. Bunların bir kısmı daha sonraları İslam edebiyatına geçti. Bunun belirgin örneklerinden biri, Hüsrev’in bakanlarından biri olan Burzoe tarafından çevrilen Pançatantra ‘dır. Kelile ve Dimne olarak bilinen bu çeviri daha sonra Arabistan’a ve Avrupa’ya kadar ulaştı.[25] Burzoe’in Hindistan’a yaptığı efsanevi seyahatini ve Pançatantra’yı cesaret gerektiren bir şekilde kazanmasını Firdevsi, Şehnamesi’nde ayrıntılarıyla anlatır.

KÜRTLER İLE İLGİLİ TEMELSİZ İDDİALAR

KÜRTLER İLE İLGİLİ TEMELSİZ İDDİALAR


Yabancı sözde bilim adamları yetmezmiş gibi, Dr. Cemşid Bender adlı biri bir süre Teori dergisinde yazdı, çizdi; Kürtler hakkında kitaplar yayınladı… Yazdıklarının pek çoğunu da General İhsan Nuri adlı kişinin “Kürtlerin Kökeni” adlı kitabına dayandırmış bulunuyor.
Halbuki yerli yabancı pek çok tarihçi tarafından Mezopotamya tarihi üzerine kaleme alınmış YÜZLERCE eser var!.. Bunlar ne generalliği (!) kendinden menkul Nuri’yi, ne de doktorluğu(!) kendinden menkul Bender’i doğruluyor!
Cemşid Bender’e göre “Kürtler Anadolu’nun en eski halkı!.. Uygarlıkta önemli buluşları ile insanlığı ayağa kaldıran, yürüten muhteşem, muazzam bir halk!” (Kürt Tarihi ve Uygarlığı sf.9) Bender efendi öyle buyuruyor ama, niye ortalıkta bir tek Kürt medeniyetine ait eser olmadığını, neden Kürtçe yazılı kadim bir tek mezar taşı bile bulunamadığını açıklamıyor!
- Lagaş Kralı Adadnan, M.Ö.2400′lerde Kurda halkından,
- Ur Kralı Kmil Sin, Kurde halkından,
- Hitit kralı Şubbilliluma, M.Ö.1370 yıllarında Gurde halkından,
- Asur kitabeleri Kardaka bölgesinden ve Kurtiy topluluğundan
söz etmiş-miş……
Asur kralı Tugulti İnor, Gutilere Kurti diyormuş… (Gen. ihsan Nuri Kürtlerin Kökeni sf.33 ; Cemşid Bender, aynı kitap, sf.11)
M.Ö. 1280-1281′de Asur Kralı olan 1. Salmanasar ile ilgili kitâbede şu yazı varmış:
- “Bir yıldız gibi parlıyan Guti halkı yalnız çokluğuyla değil; azim, şiddet, dehşet ve yıkıcılıklarıyla da tanınmışlardır…”
Yine aynı kral yaptığı savaşlardan sonra yazdırdığı kitâbede:
- “Ararat sınırından TUR abidine kadar bu ülke içinde su gibi Guti kanı aktı.”
diyormuş… Bender bunu delil gösterip bölgeyi “kürt ülkesi” ilan ediyor. Bölgede yaşıyan en eski halk Kürtlermiş!..
Peki, aynı kitabede geçen TUR ne oluyor?.. Çoğulu TURAN olan bu kelime TÜRKLER’e işaret etmiyor mu?..
Bir yere ad vermeleri, onların orada çok eskiden bulunduklarını göstermez mi?..
Yine Cemşid Bender, bilinen ilk Guti kralının adının Emnatum olduğunu M.Ö. 3100 yıllarında yaşadığını, böylece Kürt tarihinin çok eskilere dayandığını öne sürüyor… (Kürt Tarihi ve Uygarlığı sf. 11)
Ama aynı sayfanın altında bir notu var: EMNATUM ismi SÜMERLER’ce de kullanılmıştır!.. Nasıl olup ta SÜMERLER ile GUTİLER’in aynı adı kullandığını söylemiyor!..
Bilindiği gibi SÜMERLER en eski devlet kuran millet, ve SÜMERLER’in TÜRKLER’in atası olduğu DİL benzerliği ile ortaya konmuştur. Aynı adı taşıdıklarına göre GUTİLER de SÜMERLER ile akrabadır… Şu halde GUTİLER Kürtlerin atası olsalar dahi, bizim akrabamızdır… Bu tesbitler ayrılığı değil, aynı kökten olduğumuzu gösterir. Ancak durum hiç te öyle değildir!
GUTİ-GUTİUM krallığına, CYRTİE diye geçen halka pek sarılmış olan Dr. Bender, bu halkın GUR TÜRKLERİ olduğu, kral adlarının da şimdiki Türkçe’ye bile yakın olan isimlerden oluştuğunu dile getirmiyor. (Teori Dergisi, Sayı 4, 1990)
Bu gerçeğin ta 1937 yılında, hem de bir yabancı profesörün tesbitleriyle ortaya çıkarılmış olduğundan hiç söz etmiyor!.. (Bak: DİĞER PROTO TÜRKLER)
ÜNLÜ Sümerolog Landsberger, “Ön Asya kadim Tarihi’nin Esas Meseleleri” adlı eserinde:
- “GUTLAR veya GUTİLER M.Ö.2150-1950 yılları arasında tarih sahnesinde görülmüşlerdir.
TÜRKLER’le en yakın surette münasebettar olan,
hatta belki de AYNİYET GÖSTEREN (tıpatıp benzeyen)
kabile, GUTLAR’dır,”
der!.. (Kimmerler, Taner Tarhan, 1984 TTK)
Cemşid Bender hızını alamaz, ARARATİ, KHALDİ ve SUBARİ gibi devletleri de Kürt gösteriyor. (Teori, aynı sayı) Kaynak olarak Rus yazarlarını veriyor… Hani şu, bölge halkını KÜRT adı altında toplayıp, TÜRKLER’e karşı ayaklandırmak için sun’i eserler veren Rus yazarları var ya, onlara dayanıyor.
Ama Edip Yavuz’un kelimelerden giderek SUBARTU, URARTU, KARDU gibi devletlerin Türk kökenlerini çok daha bilimsel şekilde açıkladığından hiç bahsetmiyor!.. (Bakınız: BÖLGE TARİHİ
Bender, “Profesör Speizer’in Gutiler ile Kürtler’in aynı soydan olduğunu açıkladığını” belirtiyor. Speizer neye dayanarak bunu diyor, bilmiyoruz ama, böyle bir durum ancak KÜRTLER’in TÜRK olması ile mümkündür.
Aslında her iki grup da GUR Türklerinden gelmektedir… ancak aralarında zaman farkı vardır. GUR-GUZ-OĞUZ-UZ birbirinden farklı değildir.
Dr. Bender bunu biliyor, ama dile getirmiyor.
Bender, “Dr. Kontinov’un GUTİ ve KASSİT halkının ârî olduğunu söylediğini” belirtiyor, yani her ikisini de Hint-Avrupaî ilân ediyor… ama delillerini ortaya koymuyor.
Halbuki Edip Yavuz, H.Zübeyr Koşay ve pek çok batılı yazar, dillerinden giderek bu halkların Aryan değil, TURANÎ olduğunu ispat etmiş bulunuyor.
Bir topluluğun hangi ırka mensup olduğu ya tipinden, ya dilinden, ya da kültüründen anlaşılır. Son ikisi daha önemlidir. Çünkü çekik gözlü TÜRKLER olduğu gibi, sarışın Avrupa tipli TÜRKLER de vardır.
Şimdi insaf ile söyleyin, Kürtler tip itibariyle Avrupalı’ya mı, Arab’a mı, Fars’a mı, yoksa biz TÜRKLER’e mi benzemektedir?..
Kürtçe denilen ağızlar; telaffuz, kelime ve gramer açısından Arapça’ya mı, Farsça’ya mı, Almanca’ya mı, yoksa TÜRKÇE’ye mi yakındır?..
Yine göçebe Kürt kültürü; İngilizler’e mi, Araplar’a mı, Hintliler’e mi yoksa TÜRKMENLER’e mi benzer?.. Zaten Nikitine ile Marr dahi bunu kabul ediyor.
Hiç bir gerçekçi araştırma, bu sorulara TÜRK’ten başka cevap bulamaz!..
Onun içindir ki, Bender’in Kürt ayırımcılığına temel tuttuğu İslam Ansiklopedisi’ndeki KARDAKA bahsini de, en iyi Edip Yavuz açıklamıştır.
Bender’in bir kaynağı da HOYBUN teşkilatının yayınıdır ki, bu cemiyet maskeli bir Kürt-Ermeni örgütüdür, ASALA veya TAŞNAK’tan farkı yoktur, üstelik iddialarına hiç bir delil getirmez.
Bender, sonra GUTİ kralı TİRİKAN’dan (Diri Kan), Kassit kralları KARAİNDAŞ’tan, KADAŞMAN’dan bahsediyor. (Teori, aynı sayı)
Ama bu adların TÜRKÇE olarak kabul edildiğini bilmezden geliyor, saklıyor!..
Atı ilk kez Kürtler’in binek hayvanı olarak kullandığını iddia ediyor, ama dünyaya en çok yayılmış milletin neden Kürtler değil de, TÜRKLER olduğu sorusuna açıklama getirmiyor!..
Dr. Bender, TÜRK düşmanı olan, ama Şehnâme adlı eserini bir TÜRK hakanının teşviki ve hoşgörüsü ile yazmış bulunan Firdevsi’ye dayanarak, KASSİT devletinin Cemşid devleti olduğunu, ve Kürt olduğunu öne sürüyor. (Teori, aynı sayı) Ama Şehnâme’de Kürtler hakkında ne dendiğini yazmıyor!.. Biz yazdık, ilerde göreceksiniz.
Firdevsi elbette önüne geleni Fars gösterme çabasına girecekti. Cemşid ise genelde bir Fars efsane kahramanı olarak bilinir.
Ama o tarihlerde Farslar bölgede değildi ki!.. Öte yandan Kürtler Fars olmayı kabul etmezler.
Ama o bölgede hem Aryan (Iranian) olup, hem Fars olmamak mümkün değildir… Velhasıl o da işi çözmüyor!
Kaldı ki, Firdevsi’nin bahsettiği Cemşid ve Feridun meselesini biz ilerde ele alacak ve gerçek yönünü açıklıyacağız. (Bakınız: TAHİR TÜRKKAN’IN TARİH NOTLARI – 3. BÖLÜM: DÜNYA MEDENİYETİNDE TÜRKLER’İN PAYI)
Bu arada Kürtleri savunmaya soyunan aslı TÜRK yazarlardan İsmail Beşikçi “Kirveliğin TÜRKLER’e ait bir âdet olduğunu belirttikten sonra, bir çok TÜRKMEN boyunda kirveliğin bulunduğunu, ancak ALİKAN aşiretinde olmadığını, bir tek ALİKANLAR’da rastlanmadığını” söyler. Bu durumun bir istisna olduğunu ima eder.
Aynı yazar Alikanlar hakkındaki ikinci eserinde, “Doğuda Bir Kürt Aşireti” diyerek fikir değiştirir, TÜRKMEN dediğini Kürt yapar!..
Öte yandan pek çok ayırımcı Kürtçü yazar “kirveliğin sadece Kürtlere mahsus bir gelenek olduğu”nda ısrar ederler!.. Kürt iddiaları hep böyle çelişkiler ile doludur. (Bakınız Cemşid Bender, Kürt Tarihi ve Uygarlığı)
Anadolu’daki Kürtlerin büyük çoğunluğu, bariz özelliği dağınık konar-göçerlik olan, bu yüzden de devlet ve medeniyet kuramamış TÜRK aşiretleridir. Bir kısmı Arap (Urfa-Mardin civarı, Suriye) ve Ermeni asıllı (Erzincan civarı, Ermenistan, Azerbeycan) Kürtler de vardır. Onlar da dağınık ve karmaşık özellikler taşırlar. Hatta Yahudi asıllı (İsrail’de, Kuzey Irak’ta, Barzanî aşireti) Kürtler bile vardır. Ve tabii Fars asıllı (Hakkâri civarları, İran) Kürtler vardır.
Bu ayıp değildir… biz gene onları kendimizden sayabiliriz. Tabii bölücülük ve ayırımcılık yapmadıkça!..
Ama Cemşid Bender ayırımcılık uğruna M.Ö. 3000′lerden M.Ö. 500′lere kadar Kürtler’e Guti, Kurti, Kassit, Subari, Mitani, Khaldi, Muşki, Nayri, Kardu, Med gibi devletler kurduruyor!.. Ve Kürt dönemini Pers kralı Sirus’un Anadolu’yu işgali ile bitiriyor. Sirus’un Kürt dili ve edebiyatını çalarak İran halkına malettiğini öne sürüyor!..
Ancak ilk 2500 yıl içinde bu kadar aktif, bu kadar medeni ve bu kadar güçlü olan Kürtlerin, NEDEN o tarihten zamanımıza kadar geçen 2500 yıl içinde, bir tek devlet bile kuramadıklarına hiç değinmiyor!.. Daha önce kurulmuş olan o şanlı, şerefli, heybetli, haşmetli, muazzam, muhteşem (!) Kürt devletlerinden neden bir tek bile dikili taş kalmadığını açıklamıyor!..
Öte yandan TÜRKLER’in NUH Peygamber’den bugüne hiç devletsiz kalmadıkları gerçeğinden söz bile etmiyor!..
Sadece bu husus dahi bütün Kürt ayırımcı teorilerini çürütmeye yeter!..
Cemşid Bender ve Kürt ayırımcılar, “Kürt serdarı” dedikleri Selahaddin-i Eyyübi’ye de sahip çıkarlar… Kendisi, Selçuklu TÜRK Hakanına bağlı bir bey idi. Öz-be-öz TÜRK’tü!… Ağabeyinin adı TURANŞAH, kardeşlerinin adı TUĞTEKİN ve BÖRİ idi!.. Dayısının adı Şahabeddin Mahmud bin TÜKÜŞ idi!.. Annesinin TÜRK olduğu TÜKÜŞ adından anlaşılır!.. Eşlerinden biri Unar Bey’in kızı Amine TÜRK’tü… İki eniştesi de Türk’tü!.. Biri Unaroğlu Sadeddin Mesut, diğeri Muzafferüddin GÖKBÖRÜ idi!… Acem diyarında yaşamalarına, İslam etkisinde olmalarına rağmen, adları TÜRK damgası taşırdı!..
(S. Ahmet Arvasi, Doğu Anadolu Gerçeği, TÜRK Kültürü Araştırma Enstitüsü, 1983… Bu kitabın yazarı da, ayırımcılara göre Kürttür. Bizce ülkemizdeki herkes gibi TÜRK’tür.)
Kürt Teavün Cemiyeti’nin kurucusu ve Kürtçülüğün baş savunucularından Dr. M. Şükrü Sekban, 1933′de Paris’te yayınladığı “La Question Kurde” adlı kitabında, bu adı verdiği toplulukların TURANÎ yani TÜRK kökenli olduğunu itiraf etmek zorunda kalmıştır!..
(M. Şükrü Sekban, Kürt Meselesi, 1979 sf.17)
Sosyalist görüşün temel dayanaklarından biri olan “ilk toplumların anaerkil olduğu” teorisine de el atan Bender, Kürtler’in ne kadar anaerkil olduğunu anlatmaya çalışıyor. (Teori, sayı 10)
Ama devlet kurduğu öne sürülen Kürtler’de kadın liderler için tek bir kelime bile bulunmaz iken, TÜRK devletlerinde HAKAN’ın yanında HATUN’un yer aldığını, ECE’nin PRENSES demek olduğunu unutmuş görünüyor!..
Eski Yunan edebiyatını bile etkilemiş olan Amasya yöresinde yaşamış AMAZON savaşçılarının TÜRK kökeninden ise, haberi bile yoktur!..
(Adile Ayda, Türklerin İlk Ataları; Edip Yavuz, aynı eser)
Velhasıl, Cemşid Bender’in bütün gayretleri boşa gitmiş, “5000 yıllık Kürt tarihi” diye yazdığı 250 sayfalık incecik kitap palavradan ibaret kalmıştır!.. Halbuki bir tek Osmanlı tarihi için Türk Tarih Kurumu’nun her biri 400-600 sayfa olan 13 ciltlik yayını vardır! Profesör Dr. Bahaeddin Ögel’in “Türk Kültür Tarihine Giriş” adlı eseri tam 9 cilttir!..

SOY MU BÜYÜK, BOY MU?.. ULUS MU BÜYÜK, URUK MU?

SOY MU BÜYÜK, BOY MU?.. ULUS MU BÜYÜK, URUK MU?

TÜRK kavramı ile Kürt kelimesi terazinin iki kefesine konup denk sayılamaz!…
TÜRK kelimesi SLAV, LATİN, GERMEN, ARAP kelimeleri gibi, bir milletler ve devletler topluluğunu ifade etmek için kullanılır.
Nasıl ki; İtalyan, İspanyol, Portekizli, hatta kıtalar ötesinde Meksikalı, Uruguaylı, Brezilyalı “Latin” ise;
Nasıl ki; Mısırlı, Suriyeli, Ürdünlü, Iraklı, Yemenli, hatta Siyahi Afrika’dan Sudan ve Somali halkı “Arap” sayılıyorsa;
İnsanlığın başlangıcından beri pek çok soy ve boy TÜRK sayılmıştır. Ayrıca tarih boyunca 200′den fazla devlet TÜRK addedilmiştir… Ve şimdi 15′den fazla devlet ve 100 kadar etnik grup bizim hiç bir dahlimiz, baskımız olmadan kendini TÜRK saymaktadır!..
Aslında TÜRK kavramı daha da geneldir. Bir IRK’ı ifade eder!.. Bir soylar, boylar, uluslar, uruklar, aşiretler, oymaklar, obalar hiyerarşisinin en üst noktasıdır. Sibirya’nın en ücra köşesindeki Tuvalar ile 1000 yıldır bizden din, dil ve devlet bakımından ayrı olan Macarlar dahi bu başlık altında yer aldıklarını söylerler. TÜRK soyundan geldiğini öne süren Amerika kızılderili kabileleri vardır.
Ama KÜRT kelimesi bir oymak, en fazla uruk adı olmaktan öteye geçmemiştir. O da Elegeş yazıtlarında diğer TÜRK urukları arasında anıldığı içindir…. Bugünkü Kürtler o seviyeye dahi çıkamamışlardır. 1.500.000 nüfuslu Çeçenler’in, hatta 250.000 nüfuslu TUVALAR’ın düzeyinde bile değillerdir. Çok dağınık, birbirinden kopuk aşiret ve oymaklardan oluşurlar. Ayırımcıların “Kürt” saydığı pek çok grup ta bu başlık altına girmek istemez. Çünkü onlar için oba ve aşiret adı Kürt adından daha önemlidir.
Kavram olarak ta Kürt kelimesi, bir milleti veya devleti, hatta aşıreti değil; dağlı göçebeyi ifade eder.
Öyleyse TÜRK adı ile Kürt lâkabı kıyaslanamaz!… “TÜRKLER ve Kürtler” denilemez!.. Kürt denilen topluluk ANADOLU’daki Yürük, Avşar, Afgan, Tatar, Boşnak, Pomak, Tahtacı, Kıbrıslı, Çerkez, Laz grupları ile kıyaslanabilir ama; Kürtler de dahil bunların hepsini kapsıyan TÜRK adı’nın muhatabı olamaz!..
Daha önce detaylı olarak anlattığımız gibi, Kürtlerin kendilerini bağlayabilecekleri TÜRKLER’den başka hiç bir ırk, hiç bir soy, hiç bir millet yoktur. İlmî tabirle Kürtler YAFETİK’tir, URAL-ALTAY grubundandır, TURANÎ’dir… TÜRK ırkının OĞUZ soyunun çeşitli boylarından gelen oymakların kendi içinde, ve başka milletlerden kopmuş gruplarla karışımıdır. Bu, tarih ve sosyoloji açısından böyledir.
TÜRKİYE’deki bir kürd’ün ben “TÜRK değilim” demesi halinde hangi boydan, hangi soydan, hangi ırktan olduğunu söyliyebilmesi gerekir. TURANÎ değilse, FARİSÎ midir, ARAP mıdır? HİNTLİ midir?.. ÇİNLİ midir?..
Asya’da AVRUPA ırkı olmadığına göre, Ermeniler dahi Avrupalı sayılmadığına göre; Aryan ise ya HİNTLİ, ya FARİSİ olması gerekir ki, bunu Kürtler bile kabul etmez!
“Yok, ben hepsinden ayrı, kendime has bir soyum, ırkım” diyorsa, bu soy, bu ırk ne zaman ortaya çıkmıştır?.. YOK BÖYLE BİR SOY, BÖYLE BİR IRK!.. Kürt ayırımcıların kendilerini bağlamaya çalıştıkları kadim millet ve devletlerin TÜRK olduğunu daha evvel gösterdik… Başkası varsa, söylesinler!
İşte bu yüzdendir ki, TÜRKLER ile Kürtler birbirine denk sayılıp, bir terazinin karşılıklı iki kefesine konamaz!.. Kürtler diye mütecanis bir topluluk yoktur, dağınık gruplar vardır ve bunların çoğu TÜRK boyların alt kademelerinde oymak ve aşiret olarak yer alır. Almayanlar da ya ERMENİ KÜRDÜ’dür, ya YAHUDİ KÜRDÜ, ya da ARAP KÜRDÜ!..
Bu anlattığımızı anlamakta zorlanan Kürt kökenli vatandaşlarımıza şu örneği verelim: Bir Suriyeli ile bir Iraklı muhatap olabilir ama, Suriyeli’nin “Sen Arapsın, ama ben Suriyelim,” demesi, Araplardan ayrı olduğunu iddia etmesi gülünç olur. Aynı şekilde bir Lübnanlı, bir Libyalı, bir Mısırlı, bir Ürdünlü yek diğeri ile kıyaslanabilir. Ama hiç birisi çıkıp “ben ARAP değilim,” demez!.. Kürtler de, “TÜRK değilim,” derlerse, açıkta, boşlukta kalırlar!
Bir de dillerden düşmeyen “Kürt kimliği” meselesi var…
Bu sözden ne kastedildiğini kimse açıklamıyor… Ama bir de herkesin kabul ettiği anlam var.
Kimlik kartı kişiyi tanıtan, hangi ülke vatandaşı olduğunu gösteren belgedir. Bundan başka anlam için de kullanılmaz.
Kimlik TÂBİYET demektir!.. Hiç bir ülkeye tâbi olmayanın ne izafî bir kimliği vardır, ne de belge olarak kimliği vardır!.. Böyle bir kişi vatansızdır….
Öyleyse KİMLİK açısından bakınca da TÜRK ile Kürt kıyaslanamaz… Çünkü TÜRKİYE’de yaşayıp Türkiye CUMHURİYETİ nüfus kâğıdı taşıyan herkes hangi boydan, hangi kökenden gelirse gelsin, TÜRK’tür. Bunlardan birisinin çıkıp “Sen TÜRK’sün, ben Kürd’üm,” demesi mümkün değildir. Bunu diyebilmek için önce kendisini TÜRKİYE vatandaşı ve TÜRK yapan nüfus kâğıdını bırakması gerekir!..
Amerika’da yaşıyan bir İtalyan’ın bir başkasına, “Sen Amerikalısın, ber İtalyan’ım” demesi düşünülemez bile! Ancak “İkimiz de Amerikalıyız, ama ben İtalyan asıllıyım,” der… Suriyeli de “İkimiz de Arabız, ama ben Suriyeliyim” diyebilir… Öyleyse TÜRKİYE’de yaşıyan bir Kürd’ün ancak “İkimiz de TÜRK’üz ama, sen Çerkes asıllısın, ben Kürt asıllıyım” deme hakkı vardır.
Eğer Kürtler “TÜRKİYE’nin Boşnaklar, veya Lazlar tarafından idare edildiğini, kendilerin fazla hak tananmadığı”nı öne sürselerdi; belki bir tartışma zemini oluşabilirdi… Ama TÜRKİYE’deki herkes TÜRK sayıldığı için, ki buna kendileri de dahildirler, en az diğer gruplar kadar her kademede boy göstermektedirler. TÜRKLER’e cephe almaları, aslında kendinden başka bu ülkede yaşıyan herkese cephe almalarıdır ki, anlamsızlığı ortadadır.
Bir boy ve soyun ön plana çıkması, medeniyet, eğitim, güç mali imkân ve birbirine bağlılık açısından kendini göstermesiyle olur. Asya Oğuzları bu özellikleri ile Anadolu’da peşpeşe devlet kurmuşlardır. Asya’daki TÜRK devletleri de farklı boyların bu özelliği ortaya çıkarmasındandır.
Yoksa hiç bir dağınık boy veya aşiret, sırf adından dolayı, devlet ve toprak talep edemez. Tarihin hiç bir döneminde de buna imkân verilmemiştir. Yeryüzünde 6.900 dil ve 10.000 etnik grup olmasına rağmen dünyada sadece 200 kadar devlet olmasının sebebi de budur. Bu devletlerin pek çoğu da, sömürüyü kolaylaştırmak amacıyla Batılılar tarafından kurulmuştur. 150′den fazlası “sun’i” devlettir!
Dilin bir milleti ve devleti belirliyen bir faktör olmadığı bir vakıadır. Dünyada 6900 kadar ayrı dil varken, devlet sayısı 200 civarındadır. ABD’de 42 ayrı toplum, eyalet kavramıyla hiçbir ilişkisi olmadan bir arada yaşamaktadır. Mevcut 51 Eyalet, bu topluluklara tahsis edilmiş bölgeler değildir. Çin, Hindistan, Nijerya yüzden fazla etnik grupla oluşmuş devletlerdir ki, bunların herbirinin diğeriyle olan farkı, TÜRK ve Kürt farkından çok daha büyüktür.
18. yüzyılda Fransa’da bile Fransızca, Brotanca, Okşitanca ve Baskça konuşulurken, bugün hepsi tek dile inmiştir. Basklar’ın direnmesi, Fransız Laurusse Ansiklopedisi’nin de kabul ettiği gibi bu halkın Germen-Frank değil, tamamen KAFKAS-TURAN kökenli olmasıdır.
TÜRKLER’in Anadolu’ya yerleşmeleri çok eskilere dayanır ama, M.Ö. 1700-1800′lerde göç hareketleri ile hız kazanmıştır. Dönem Hz. İbrahim dönemidir. İlkin Kimmerler, sonra Sakalar ortaya çıkar. Daha sonra Avar, Bulgar, Uz, Koman, Peçenek, Hun, Agaçeri boyları gayrı nizami olarak gelirler. 1000′li yıllarda ise, müslümanlığı kabul ederek TÜRKMEN adını alan OĞUZLAR Anadolu’yu bir daha terketmemek üzere ele geçirmişlerdir.
Nasıl ki Ruslar, ASYA TÜRKLERİ’ni bölerek ayrı milletler oluşturma gayretine girmiş, sonra bu topluluklara ayrı diller icat etmiş, ve ortak kelimeleri “arılaştırma” adı altında ayıklıyarak yerlerine Rusça kelimeler sokmuş ve Türkleri Özbek, Tatar, Kırgız, Kazak, Azeri, Çeçen, Mesket, Uygur, Tacik diye birbirinden uzaklaştırmışsa; aynı sinsi oyun TÜRKİYE’de de uygulanmıştır. İnönü döneminden başlıyarak “Arı Türkçe” sevdasına düşülmüş, bizi ASYA TÜRKLERİ ve diğer İSLAM ülkeleri ile yakınlaştıracak bütün kelimeler ayıklanmış, yerlerine ya Batı kökenli, ya da uydurma kelimeler konularak; bırakın DIŞ TÜRKLERİ, nesiller birbirine yabancılaşmış, ANADOLU TÜRKLERİ geçmişinden kopmuş, köksüz, ruhsuz bir hal almıştır.
Üstelik bu ihanet, Atatürkçülük, ilericilik diye yutturulmak istenmiş, doğruyu dile getirenler aydınlar arasında adeta afaroz edilmiştir. ATATÜRK’ün bu tip arılaştırmaya olan ilgisi 1935 yılında sona ermiş, o tarihten ölünceye kadar da sun’i hiç bir değişikliğe izin vermemiştir. “Arılaştırma” ancak onun ölümünden sonra, ve onun adı istismar edilerek, dış mihrakların desteği ile, “büyük” saydığımız insanlar tarafından yürütümüştür.
Macar dili Slav etkisinde kalarak TÜRKÇE’den çok uzaklaşmış olmasına rağmen, Macar halkı TÜRK kökenli olduğunu kabul eder. Hatta neredeyse 100 yıldır can düşmanımız gibi hareket eden Bulgarlar bile TÜRKLÜK’le olan bağlılıklarını inkâr etmezler. Yalnız “Biz TÜRKLER’den geldik,” demezler de, “TÜRKLER bizden geldi” iddiasında bulunurlar… Bütün bunlar ortada iken, hiç bir düşmanlık göstermeden 1000 yıldır bir arada yaşıyan kişilerin, sadece dil ayrılığını bahane ederek, Kürtlerin TÜRK olmadığını öne sürmeleri komiktir.
Şavar aşireti kendini TÜRK saymasına rağmen Zazaca konuşur. Adıyaman’ın Kızılin, Sağören, ve Ören köylüleri Acar aşiretine ve BARAK kolu TÜRKMENLERİ’ne bağlı olmalarına rağmen, bazıları kendini Kırmanç veya Kürt sayar. OSMANLI ile aynı KAYI boyundan olan KARAKEÇİLİ aşiretinin Urfa kolu tamamen Kırmançça konuşmakta, habuki Sögüt-Balıkesir kolları TÜRKÇE konuşmaktadır.
Kırmanç kabul edilen bir çok aşiret, OĞUZ beylerinin adıyla anılmaktadır. Çünkü Kırmanççadaki aile adları TÜRKÇE’dir.
Tuncer Gülensoy’un “Doğu Anadolu Osmanlıcası Etimolojik Sözlük Denemesi” adlı kitabında, aşiretlerde kullanılan dilin Divan-ı Lugat-ıt Türk’te yer alan kelimeler ile standart TÜRKÇE olduğu görülmüştür. Gur-Guran diye geçen kişilerin (TUR-TURAN) olduğu İbn Haldun’da dahi yer almaktadır. Münecimbaşı ise Sahayifül Ahbar adlı eserinde (C. 2 , sf.600) ve Tarih-i Gaffari (sf.91) onların HATA(HITAY) TÜRKLERİ olduğunu belirtir.
75 yıl Kürtçülük akımına teorisyenlik yapmış olan Ş. Sekban “Tarihin en eski devirlerinde bile TÜRKLER’in bugünkü Orta Anadolu’da mevcudiyeti de, Kürtlerin TURANÎ olduklarını doğrulamaktadır,” der. (Güneydoğu sf.138)
Yani Kürtleri TÜRK saymıyan eski-yeni araştırmacı, yazar sayısı yok denecek kadar azdır. Kabul etmiyenler de güvenilirlikleri düşük kişilerdir.
Aynı şekilde Sor-Soran ve Lur grubu Kürtler de TÜRK kökenlidir. Asya’da SOR adıyla bilinen bir TÜRK grubu vardır.
Doğu’da “azınlık dini cemaat” olarak Keldaniler, Yezidiler, Nasturiler ve Süryaniler vardır. Bunlar kültürlerini bugüne kadar muhafaza etmişlerdir. Ancak kendilerini Kürt saymazlar. Ayrıca Ermeni, Arap, Yahudi kökenli olanlar da vardır. Bunlar da Kürtler ile birlikte hareket etmezler.
Ayırımcıların “Kürdistan” dedikleri bölge, yurdumuzun yüzölçümü açısından %20′sini, nüfus olarak ta %13′ünü teşkil eder. Ancak bu bölgenin yarısından fazlası kendini zaten Türk sayan insanlardan oluşur. Geriye kalan %6′nda da yaşıyanlardan; aşiret, oba bağları ön plana çıkmış olmasına rağmen, “Ben Kürdüm” diyenleri azınlıkta kalır. Kendini Kürt sayanların büyük çoğunluğu da TÜRKİYE Cumhuriyeti vatandaşı olmaktan başka bir şey düşünmezler. Böylece en sona “Kürdüm” diyenlerin ancak %10′u sayılabilecek bir kesim kalır ki, bunların pek azı ayrı bir devlet, ayrı bir Kürdistan hayali peşinde koşarlar.
PKK’nın örtülü partisi HADEP’in 1999 seçimlerinde aldığı oy oranı %4.5′tur. Bu oyların yarısı Ankara, İstanbul, İzmir gibi büyük şehirlere aittir ki, bir Kürdistan kursanız, herhalde oralarda olmıyacaktır. Oradakiler de doğuya hiç bir zaman gitmeyi düşünmezler. Doğu’da HADEP’in %50′nin üzerinde oy aldığı il sayısı sadece 3′tür!.. O da belediye seçimlerinde.. yani kişilerin ön plana çıktığı, partinin önemini kaybettiği tercihi gösterir. HADEP’e oy verenlerin hepsini “Kürt” saysanız, gene bir “Kürdistan” kurulamaz, çünkü bu üç il birbirinden kopuktur. Oy verenlerin büyük çoğunluğu da kandırılmış, okumamış, her bakımdan cahil, fakir ve zavallı insanlardır. Zaten Kürtlük fakirlik, cahillik ve göçebelik anlamına gelir. Bunlardan birinden kurtuldu mu, kişi kendini kürt saymaz!
Bu zavallılar, sütübozuk, kansız politikacıların oy peşinde koşmasından, Kürtler’e imtiyaz tanıyarak, iş vererek ayırımcılık yapmasından bu sevdaya kapılmışlardır. Bölgede “kürt olmak” bu cibilliyetsiz politikacılar yüzünden TÜRK olmaktan makbul hale getirilmiştir!.. Eğer bu davranışlardan kaçınılsa, HADEP gibi bölücü partilerin aldığı oylar derhal düşer!
Ayırımcılar diğer ülkelerdeki Kürtlerin durumunu, çektikleri sıkıntıları, dış baskıları, emperyalizmin böyle yeni devletlere nasıl musallat olduğunu düşünemiyen, onların peşinden gidenler de daha çok romantik ve duygusal bir yaklaşımla ayrı devlet isteyen insanlardır. Hain tabiatlı, satılmış ve kendinden başkasını düşünmeyen lider takımı bu saf kişileri kullanmaktadır. Yoksa büyük şehre yerleşmiş, işini kurmuş hiç bir “Kürt” sözünü etse bile, işini gücünü bırakıp böyle “bağımsız” bir “Kürdistan”a gidip yerleşme hevesi taşımaz. Bu kişilerin kendilerini Kürt diye ayırmaları sadece kültürel bir özellik göstermektedir.
Yani Kürtlük düğünde, dernekte, yemek çeşitlerinde, halk oyunlarında, belki de türkülerde yaşıyabilir. Diğer TÜRK boyları için de bu böyledir. Laz’ın horonu, kemençesi; Tatar’ın böreği; Boşnağın keşkeği; Yürüğün yoğurdu hep meşhur olacaktır. Ama nasıl Silifkeli Yürüğün devlet kurma isteği, veya hakkının yendiği gibi iddiası yoksa, Kürtler’in de olamaz!.. Olaya başka türlü bakmak, son derece yanlıştır.
l975-1995 döneminde bölgede Ağrı, Bitlis, Diyarbakır, Hakkâri, Muş, Siirt ve Van’da nüfus artışları ülke genelinden yüksek olmuştur. Son yıllarda bunlara Şırnak ve Batman da eklenmiş olabilir.
Bölge illerine yatırım payı sürekli artmaktadır. 1981′de %10.2 iken, 1983′de 11.2, 1986′da 15.4, 1989′da 16.3 olmuştur. Bu da 1986′dan beri bölgenin nüfusa oranla diğer kesimlerden daha fazla aldığını gösterir. Yani bölgedeki Kürtler, “ezilen halk” değildir, Millî gelirden Afyon’daki, Çorum’daki TÜRKLER’den daha fazla pay almaktadırlar.
21. Asır’da TÜRK DÜNYASI, dünya siyasi konjüktüründen düşmeyeceğe benzemektedir. 21. Asrın TÜRK ASRI olacağı görüşü vardır. Buna karşılık geçmişte OSMANLI’ya uygulanan “Şark Meselesi” taktikleri, yani TÜRKİYE’yi parçalama, küçük lokmalara ayırıp yutma planı, 1984′de yeniden yürürlüğe konmuştur.
1984 yılı önemlidir, çünkü pek çok araştırmacı, ta o tarihte Rusya’daki TÜRKLER’in bir atılım içinde olduklarını yazmışlar, ve bunun etkisinin 2000′li yıllarda dünya üzerinde görüleceğini söylemişlerdi. (Bilhassa Benningsen)
İşte bu oyunlara kapılan ayırımcıların öne sürdükleri bütün iddialar, dil, ırk, nüfus yoğunluğu, kimlik farklılığı, ne olursa olsun, her bakımdan tutarsızdır!..
Üstelik bu saçmalıklar peşinde koşanların yarattığı terör TÜRK’ten çok Kürd’ün ölmesine sebep olmaktadır.

BİR KÜRT HALKI YOK MU?

BİR KÜRT HALKI YOK MU?

Yenisey’de Elegeş Suyu’nun sol kıyısındaki bu anıt mezarda şu kitâbe vardır: “Kürt El-Kan Alp Urungu, altunlug keşigün bantım belde,
Elim dokuz kırk yaşım.”
3.20 m. boyundaki taşın üzerindeki bu satırların anlamı “Kürt halkının hanı Alp Urungu’yum….
Altınlı okluğumu belime bağladım,
devletim oldu… 39 yaşında öldüm.”
 şeklindedir…. Elegeş Türkleri arasında böyle bir Kürt oymağı olması, ve çok ötelerde Macarlar arasında başka bir Kürt oymağı bulunması, Kürtlerin TURANÎ olduğunun en büyük delilidir! ELEGEŞ anıtında geçen ALP URUNGU adı GÖK-TÜRKLER’in Çin esaretinden kurtuluşunu anlatan KÜRŞAT DESTANI’ndaki 40 kahramandan birinin adıdır. Aynı kişi midir, bilinmez. Kürt kelimesi, Divan-ı Lugat-ıt TÜRK’te (1073) “kar yığını” dışında, “dallarından yay, kamçı, değnek gibi nesneler yapılan kayın ağacı” olarak geçer. Ayrıca “sert ses” anlamında “At arpayı kürt kürt yedi” cümlesini verir. Biz KÜRT diye bir aşiretler topluluğunun olduğunu asla inkâr etmiyoruz!.. Bizim itirazımız, ANADOLU’daki çeşitli aşiret ve gruplardan olan bu insanların “kürt” adı altında birleştirilip, biz TÜRKLER’den koparılmak istenmesinedir… Bunu asla kabul etmeyiz!.. Yalnız hemen belirtelim ki, Elegeş Kitâbesi’ndeki KÜRT boyu ile, bugün ANADOLU’da yaşıyan “kürtler”, aynı değildir!.. Kelime de aynı anlama gelmez! Kürt kelimesinin açıklaması, en azgın Kürtçüler tarafından dahi yapılamamaktadır…. Çünkü Kırmanç, Zaza, Lur, ve Kalhur ağızlarında böyle bir terim yoktur!.. Halbuki TÜRKÇE’de KER, KÜR kelimelerinin çeşitli anlamları vardır, ve bu anlamlar Kürtler’e uymaktadır. Her iki kelime de GÜÇLÜ, KUVVETLİ, DAYANIKLI anlamlarına gelir. ORTAASYA’da bu anlamda kullanılmıştır. Kelimenin türevleri de KAR’la ilgilidir. KALIN KAR TABAKASI anlamı, ANADOLU’nun DAĞLIK ve KARLI bölgelerinde yaşıyan bu sert mizaçlı TÜRKLER’e çok uymuştur. (Bak: KÜRTÇE BİR DİL Mİ?) Biz KÜRT diye bir aşiretler topluluğunun olduğunu asla inkâr etmiyoruz!.. Bizim itirazımız, ANADOLU’daki çeşitli aşiret ve gruplardan olan bu insanların “kürt” adı altında birleştirilip, biz TÜRKLER’den koparılmak istenmesinedir… Bunu asla kabul etmeyiz!.. Yalnız hemen belirtelim ki, Elegeş Kitabesi’ndeki KÜRT oymağı ile bugün ANADOLU’da yaşıyan “kürtler” aynı değildir!.. Kelime de aynı anlama gelmez! Kürt kelimesinin açıklaması, en azgın Kürtçüler tarafından dahi yapılamamaktadır…. Çünkü Kırmanç, Zaza, Lur, ve Kalhur ağızlarında böyle bir terim yoktur!.. Halbuki TÜRKÇE’de KER, KÜR kelimelerinin çeşitli anlamları vardır, ve bu anlamlar KÜRTLER’e uymaktadır. GÜÇLÜ, KUVVETLİ, DAYANIKLI anlamlarına gelir. ORTAASYA’da bu anlamda kullanılmıştır. Kelimenin türevleri de KAR’la ilgilidir. KALIN KAR TABAKASI anlamı, ANADOLU’nun DAĞLIK ve KARLI bölgelerinde yaşıyan bu sert mizaçlı TÜRKLER’e çok uymuştur. (Bak: KÜRTÇE BİR DİL Mİ?) 900′lü yıllardan itibaren ANADOLU’da TÜRKLER ve ARAPLAR arasında “kürt” kelimesi ORTAASYA’ki OYMAK ADI olarak değil; önce bu yukarda verdiğimiz anlamlarda, sonra da DAĞ GÖÇEBELERİ anlamında kullanılmıştır… Ve sadece Türkler için değil; Farslar’ın, Araplar’ın hatta Ermeniler’in, Yahudiler’in oraya buraya dağılmış grupları için kullanılmıştır. Bu yüzden “kürt” kelimesi, uzun yıllar hitap edilenlerce bir ad olarak benimsenmemiştir. Son yıllara kadar da bu insanlar kendileri için bu tabiri kullanmazlardı!.. Kullananlara da için için kızarlardı. Çünkü “Kürt” lâkabı, onlara başkalarının taktığı, anlamında bir derece küçümseme ve hor görme ifadesi gizli olan bir ad idi… Onlar kendilerine Kırmanç, Zaza, Dersimli demeyi veya aşiret adlarını kullanmayı tercih ederlerdi. Peki, o takdirde ORHUN kitabelerindeki KÜRT adı, ve MACAR boyları arasındaki KÜRT oymağı neye işaret etmektedir?.. Türkler ur, uruk, ulus, soy, boy, oymak, oba kelimelerini değişik büyüklükteki grupları ifade etmek için kullanırlar. URUK, ULUS’tan küçük; BOY’dan büyüktür. Prof. Mehmet Eröz şöyle der: “KÜRT uruğu’nun; Batı Hunları, Göktürkler, Çiğil Türkleri, Kuman Türkleri ve Oğuz Türkleri ile aynı boylar arasında zikredilmesi mühim bir noktadır.” Yani, ona göre ORTAASYA’daki Kürt uruğu oldukça büyüktür. Biz öyle düşünmüyoruz, ORTAASYA’daki Kürtler’in bir oymak seviyesinde olduğuna, yaşadıkları DAĞLIK ve KARLI bölgeden dolayı bu adı aldıklarına inanıyoruz. Ancak bu oymak, bölücülerin sahip çıkmaya çalıştığı KARDUKLAR değildir!. KARDUKLAR, M.Ö. 7. Asırda Issıggöl çevresinden kalkıp batıya göç eden SAKA (İSKİT) TÜRKLERİ’nin bir koludur! Ksenophone da onları M.Ö. 400′lerde Doğu Anadolu dağlarında bulmuştur!. SAKALAR doğudan ve Karadeniz’in üzerinden dolaşıp batıdan ANADOLU’ya girmişler, bir kol da Hazar Denizi civarına yerleşmişti. Daha iyi bir ifade ile, o dönemde Karadeniz ve Hazar birer TÜRK gölü olmuştu. Kimsenin üzerinde durmadığı bir husus vardır… Herkes HERODOT’un (M.Ö.490-425) ANADOLU’da görülen İSKİTLER’den ve İSKİT-PERS savaşlarından bahsettiğini bilir…. Ondan 50 yıl sonra yaşamış olan KSENEFON ise, ONBİNLERİN RİCATİ adlı eserinde KARDUKLAR’ı anlatır!.. Titiz bir araştırmacı olan Herodot’un KARDUKLAR’dan söz etmemesinin bir tek sebebi vardır: O tarihte KARDUKLAR yoktu!… Çünkü o tarihte bölgeye yerleşenler İSKİT diye biliniyorlardı!.. Sonradan yaşadıkları bölgeye izafeten KARDUK adını almışlardır. F. Kırzıoğlu’na göre SAKALAR yerleştikleri bölgelerde şu boylara ayrılmışlardı: - ALBANLAR : Darbent, Bakü ve Şirvan dolaylarında (şimdiki Arnavutlar’ın atalarıdır,
sonradan Balkanlar’a göç etmişlerdir. Arnavutluk’un adı İngilizce ALBANIA’dır.)
- SAKASINLAR : Karabağ, Gence dolaylarında - GAGARLAR : Borçalı, Şamsol, Ahılkelek, Ahıska, Ardahan, Göle dolaylarında - TAVLAR : Olur, Oltu, Narman, Tortum, Yusufeli dolaylarında - HESPERİTLER: İspir dolaylarında - PASİANLAR : Bingöller, Arpaçay, Kars, Kağızman, Pasinler dolaylarında - PAKTUKLAR : Van Gölü’nün güneyi, Dicle’nin doğusu dolaylarında - KARDUKLAR : Hakkâri, Zap Suyu dolaylarında M.Ö.400′lere ait bu ikinci KARDUKLAR, M.Ö. 2000′lerde iki Sümer eşiktaşında geçen KARDAKA (KARDU)’dan farklı bir TÜRK boyudur. KARDAKA halkından “Su Taifesi” diye bahsedilmesine rağmen, Kürt ülkesi olarak gösterilmiş, daha sonra KARDUK ile bağlantı kurulmaya çalışılmıştır. M.Ö. 401′de KSENEOPHONE’un sözünü ettiği DİCLE’nin sol tarafı ile CUDİ DAĞI arasında yaşayan KARDULAR hemen “kürt” sayılmıştır. KARDUK ÜLKESİ, M.S. 1.yüzyılda STRABON’un eserinde GORDUAİA diye, M.S. 2. yüzyılda PTOLEMEUS’un eserinde GORDUAİA,
M.S. 4. yüzyılda CASSİUS ve MARCELLİNUS’un eserlerinde KORDUEN diye geçer. Bazı kaynaklar bu kelimeyi GORDYENE, GORDYA, GORTU, CORTUK, KORDUK, GORTİK, GORTRİK şeklinde yazarlar.
Aslı SAKA olan bu topluluğun, nasıl bu kadar kısa bir sürede ad alabildiği hususu akla gelirse, önümüzde tesbiti son derece kolay bir tarihî hakikat olan ÖZBEK misali vardır. ÖZBEKLER, sadece 500 yıllık bir millettir. TİMUR İMPARATORLUĞU’nun dağılmasıyla (1400′ler) oluşan ALTUNORDU Devleti emirlerinden Emir ÖZBEK’e bağlı olan halk, sonradan ÖZBEK diye bilinmiştir. Bu ad SELÇUKLU ve OSMANLI’dan farklı değildir. 1290′de “SELÇUKLU” sayılan Söğüt halkı, 1300′lerde OSMANLI diye bilinir olmuş; 1400′de bütün dünya ANADOLU devletini bu adla tanımıştı. CHAMOY, yukarıda sözünü ettiğimiz “Şerefnâme” tercümesine yazdığı önsözde, “Kürdistan” diye adlandırılmak istenen bölgede tarih boyunca şu grupları sayar: - Ahameniler’e bağlı Ermeni Havkan (Hanedanı) devleti,
- Büyük İskender,
- Arsakiler (Ermeni diye bilinir),
- Antoniu ile Kleopatra’nın oğlu Aleksandros devleti,
- Kâh Partlar’a, kâh Romalılar’a tâbi olan Arsakiler,
- Ardeşir ve Şapur Sasanileri,
- İmparatoru Galerius’tan İmparator Jovanius’a kadar Bizanslılar,
- Tekrar Sasaniler,
- İmparator Theodosius,
- Sasaniler’e tâbi Arsakiler (Ermeni diye bilinir),
- Tekrar Bizanslılar,
- Araplar,
- Arap İslam Devleti’ne tâbi Ermeni Artzruni prensleri,
- Mervaniler,
- Ahlat, Diyarbakır ve Erzurum’da Şaharmenler sülâlesi,
- Ani’de Şeddadiler,
- 11. yüzyılda Bizans ve Selçuklular,
- 13. yüzyıllarda Moğollar,
- 15. yüzyılda Timur,
- Akkoyunlular,
- Karakoyunlular,
- 16. yüzyılda Osmanlılar
Bunlardan hiç biri “kürt devleti” değildir!.. Prof. Kırzıoğlu’na göre, Küçük Arsaklılar (Ermeni Arsakiler diye de geçer) kralı 2. TİRİDAT HAN’ın (M.S. 287-325) kâtibi Romalı AGATHANGELOS’un bir çok ARSAKLI beyliği gibi, KORDUK BEYLİĞİ’nin de TORKOM, TORKOMON (TÜRKOMAN-TÜRKMEN-TÜRK) olduğunu yazar. (M.F.Kırzıoğlu, Her Bakımdan TÜRK Olan Kürtler,
sf. 50-60)
Kırzıoğlu’nun bu ifadesine kaynak olarak gösterdiği KHORENLİ’ye göre AGATHANGELOS ayrıca Ermeni dile bilinen “ARSAKLI ülkesinde Hıristiyanlığı yayan kişinin HORASAN kökenli TÜRKMEN SUREN BAHLAV ailesinden ANAK BEG oğlu IŞIKSAÇAN ünvanlı AZİZ GREGUVAR olduğunu, bu dini kral 2. TİRİDAT’ın 305 yılında kabul ettiğini, KORTUK BEYLİĞİ de dahil olmak üzere bölgedeki 16 satraplığın kısa sürede Hıristiyan dinine geçtiğini” belirtir. Bu bilgiler sadece KARDUK/KORTUK BEYLİĞİ’nin değil; ERMENİLER’in de aslen TÜRK olduğunu, ama Hıristiyan TÜRK olduğunu, ARSAKLILAR’ın Hıristiyanlığı kabul etmiş bir TÜRK boyu olduğunu gösterir!.. Zaten Ermeni vatandaşımız Levon Dabağyan da eserlerinde aynı şeyleri söylemekte, “Ermeniler’in TÜRK olduğunu” belirtmektedir! Ünlü araştırmacı DEGUİGNES, “Hunlar’ın, Moğollar’ın ve Tatarlar’ın Tarih-i Umumisi” adlı eserinde şöyle demektedir: - “Hakkında pek az malumat olan bu millet (TÜRKLER) el yevm, GURŞİSTAN vilâyetinin dağlarla, yalçın kayalarla muhat bir vilâyeti olan KARDU EL kurbunda ÇAR namı altında payidar olmaktadır.” GURŞİSTAN, guristan, yani GUR TÜRKLERİ’nin diyarıdır. Bir kolu KALAÇLAR, daha sonra İRAN’da hüküm sürmüşlerdir. KARDU EL ise KARDU İLİ, yani KARDU ÜLKESİ demektir. Böylece TÜRK ismi KARDU ve GUR ile birlikte telâffuz edilmektedir. Divan-ı Lugat-ıt TÜRK’te KARDU kelimesinin karşılığı “zemheri sırasında suda yüzen fındık büyüklüğünde buz parçaları” diye geçer, gene KAR’la alâkalıdır. Kaldı ki, ORTA ASYA’da TİYENŞAN dağlarının güneyinde HAMİ TATARLARI’nın yaşadığı KARDUK köyü vardır. HORASAN TÜRKİSTANI’nda ÖZBEKLER’in KONGURAT boyunun 5 oymaklı KANCAKALI kolunun bir tiresinin adı KURTUK’tur!. Kürtler ancak TÜRKLER’le bütünleşirse, GURLAR’a ve KARDUKLAR’a sahip çıkabilirler! Yani KARDUKLAR’a sahip çıkıyorsanız, KARDUKLAR SAKA boyundandır, TÜRK’tür, o zaman TÜRK olduğunu kabul etmek gerekir!.. Yook, “Ben KARDUK soyundanım, ama TÜRK değilim,” diyorsanız, o zaman tutarsızsınız, ne KARDUK’sunuz, ne de bir tarihiniz vardır!. “ANADOLU’ya 1071′de geldiniz, biz binlerce yıldır buradaydık” diyerek topraklarımıza sahiplenmeye kalkan bölücü hainler bilmiyorlar ki, asıl biz binlerce yıl önceden beri bu topraklarda varız!.. Kendileri sanki gökten zembille indiler!.. TÜRKLER ile bağlantı kurmayanların nereden geldikleri, kimin soyu oldukları belli değil!.. Bir tek dikili taşları yok!.. Ama bizim SÜMER, ELÂM, SAKA (İSKİT), KİMMER, OĞUZ olarak hem adımız, hem eserlerimiz var. Meselâ: - SAKALAR’ın bir kolu olduğunu belirttiğimiz KARDULAR (M.Ö. 400′ler), Diyarbakır-Çermik’te KARDU köyü, Adıyaman merkezde ve Mardin-Savur’da KARDI köyleri ile, - SAKALAR’ın varlığı (M.Ö. 600′ler) Siirt-Beytüşşebab’ta ve Van-Ahlat’ta SAKA ve SAK köyleri ile, - HUNLAR’ın varlığı (M.S. 200′ler) Erzincan-Lardusu’da, Elâzığ-Palu’da, Bingöl-Gölhan’daki HUN köyleri, Muş merkezdeki HUNAN, Artvin-Yusufeli’ndeki HUN-GİMEK köyü ile, - AVRUPA HUNLARI’na bağlı AĞAÇERİLER’in varlığı (M.S. 466) Tunceli-Malazgirt’teki HAÇERİ, HAÇERİ SÜFLA, HAÇERİ ÜLYA köyleri ile, <p)sabir-suvar-zivar (m.s.="" 500?ler)=""

KIPÇAK, KUMAN, KİMEK TÜRKLERİ’nin varlığı Diyarbakır-Silvan’da GOMAN-TAHTANİ köyü, Elâzığ-Malazgirt’te KOMAN köyü, Tokat merkezde KUMAN köyü, Malazgirt-Pötürge, Erzincan-Kığı’da KİMEK ve Sivas-Hafik’teki KIPÇAK köyleri ile belgelenmiştir. 7. Yüzyılda yaşamış olan Ermeni tarihçi MOISEY, ünlü eseri “Ağvan Tarihi”nde Doğu Anadolu halkının TÜRK olduğunu şöyle ifade eder: - “Bu topluluklar uzun saçlı, zehirli ok atan kimseler olup, taştan koç ve at heykelleri yontmakta çok usta idiler. En büyük ilahlarına
KHAN-TENGRİ derler.”
ORTAASYA’da da çok yaygın olan bu tarz KOÇ ve AT heykelleri TÜRKLER’in TAMĞA’sıdır, mührü her yere vurmuşlardır! BİNGÖL, TUNCELİ, VAN, BİTLİS, ELÂZIĞ, ERZİNCAN, DİYARBAKIR, ARDAHAN, IĞDIR, KARS, MALATYA gibi illerde de görülür! Abbasiler, 700′lerden sonra güneyden başlayıp Malatya, Adıyaman, Erzurum’a kadar SUGUR (Uç Beyliği) kurmuş, buralara yoğun TÜRK nüfus yerleştirmişlerdir. Gelen TÜRK komutanların adları da bellidir. NUSAYRİLER işte bu dönemde ortaya çıkmış, Şii bir mezhebin mensuplarıdır. Bizanslılar da buna karşılık bölgeye BALKANLAR’dan getirdikleri bir kısmı hıristiyanlaşmış UZ, KUMAN, PEÇENEK, BULGAR TÜRKLERİ’ni yerleştirmişlerdir. MALAZGİRT Savaşı’nda bu TÜRKLER, karşıda soydaşlarının sancaklarını görünce ALPARSLAN’ın safına geçmişler, zafer kazanılmasını kolaylaştırmışlardır. HUNLAR, Suriye-Irak bulunan DURA-EVROPOS yazıtları ile de belirlendiği gibi, bölgeye KAPGAN, TOPÇAK, TARKAN BEG, KUBAT, KURTAK, BASIK isimli komutanlarla M.S. 3. yüzyıldan itibaren ANADOLU’ya bir çok kere girip çıkmışlar, AZERBEYCAN’dan KUDÜS’e kadar uzanmışlardır. Bizans Kayzeri Konstantin PROIFIREGENETOS, 950 yılında yazdığı “Devlet İdaresi” isimli kitapta Karadeniz’in Kuzey Batısı’nda misyonerlik yapan Ortodoks papazların raporlarına dayanarak, oradaki “7 boyun hepsinin TÜRK, ve bu boylar içinde en güçlülerden birinin de KÜRT isimli boy olduğunu” belirtir. “Kürdistan” nere, Romanya nere?.. Kendini TÜRK saymayan Kürtler oraya gitmediğine göre, bu boy TÜRK’tür, ve TÜRKLER, Romanya’ya gittiği gibi Güneydoğu’ya da SAKA, UZ, PEÇENEK, KUMAN olarak gelmiştir! Dr. Mahmud Rişvanoğlu, Prof. Bahattin Ögel, Prof. H.D. Yıldız, Prof. Mehmet Eröz, Prof. B. Kodaman, Prof Abdülhaluk Çay, Prof. T. Gülensoy, Mehmet Şerif Fırat, Edip Yavuz, N. Sevgen, Şükrü Seferoğlu, Ord. Prof. H. Velidi Togan, Prof. Aydın Taner, Hayri Başbuğ KÜRTLER’in TÜRK olduğunu belirtirler… Prof. M.F. Kırzıoğlu, - “Yukarı Yenisey’den Orta-Tuna yöresindeki Macaristan’a kadar TÜRK-OĞUZ bölgeleri ile atlı göçebe TÜRK urukları arasında KÜRT ve KÜRDAK adını taşıyan, anadili TÜRKÇE topluluklar yaşayagelmiştir.” - “Bunun gibi, TÜRKELİ (TÜRKİSTAN) ülkesini ikiye ayıran TANRI DAĞLARI’ndan (TİYENŞAN) FIRAT’a değin bölgelerdeki İran’a komşu bulunan KÜRT adlı kavimler de, tarihte tanındıkları çağlardan beri BAKALI (İSKİT) OĞUZ, TÜRKMEN soyundan ve onların kalıntılarıdır,” der. HİVE Hanı EBULGAZİ BAHADIR HAN, 1661′de yazdığı “Şecere-i Terâkime” (TÜRKLER’in Soy Kütüğü) adlı eserinde bir TÜRK oymağı olarak Kürtler’i anmıştır… Bu Kürtler, HAZAR DENİZİ’nin doğusunda ULU BALKAN ve KİÇİ BALKAN bölgesinde yaşayan ENSARÎ TÜRKMENLERİ’dir. EBULGAZİ HAN, “KHİZİR ELİ oymakları içinde bir boya Kürtler derler. Anlar, KIZIL ÇURA’NUNG neslinden tururlar,” diye yazar. GUNNAR CANNING, ki AFGANİSTAN araştırmalarıyla meşhurdur, TÜRKİYE’de “kürt” olarak bilinen MUKRİLER’i TUMONOVİÇ’e dayanarak GÖKMEN TÜRKMELERİ’nden sayar! Ord. Prof. Z.V. TOGAN, “AFGANİSTAN’ın kuzeyinde bir zamanlar KARLUK Devleti bulunduğu, bugünde KARLUKLAR’ın yaşadığı bölgede KEND-İ KÜRT diye bir köy olduğu”nu yazar… (M.F.Kırzıoğlu, Dağıstan, Aras Dicle… Türk Boylarından Kürtler, sf. 8) KARLUK kelimesi de KARLI bölgelerde yaşayan TÜRKLER’in boyudur, tıpkı KÜRT-KÜRTÜK kelimesi gibi KAR ile alâkalıdır. OĞUZ HAN DESTANI’nda OLCAY HAN’ın kışlağının adı KÜRT TAG’dır. ASYA’da TÜRK hakanlarının bir çok kışlak, hatta yaylak adıda “Kürt” adı taşır. (Ord. Prof. Dr. Z.V. Togan, Reşiüddin Oğuznâmesi, sf. 17) Hem AZERBEYCAN’da, hem de MACARİSTAN’da yaşayan ve “kürt” olarak bilinen SENEKLİ (MAC SENEL) isimli oymağın aslı BAŞKURT TÜRKÜ’dür. (Prof. Zeki Velidi Togan, Hatıralar, 1969, sf. 7) Bizce ORTAASYA’da BAŞKIRDISTAN özerk bir cumhuriyeti olan BAŞKIRT-BAŞKURT TÜRKLERİ’nin mutlaka Kürt oymağı ile alâkası vardır, ve büyük ihtimalle BAŞKÜRT (Kürtler’in önde geleni) kelimesinin değişmiş halidir. DOĞU TÜRKİSTAN-KAŞGAR’dan gelerek ERZURUM, MUŞ, BİTLİS VAN dolaylarına yerleşen buralara DURU BERAN adını veren TÜRK asıllı MAMIK ve KONAK kardeşlerin aşireti olan MAMIKONLULAR, ŞEREFNÂME’de “Kürt” olarak geçer. Halbuki Ermenice metinlerde MAKUKONYAN olarak belirtilen bu aşirete, TURKOM (TÜRK) denilmektedir. (Prof. Dr. M. Fahrettin Kırzıoğlu, Her Bakımdan TÜRK olan Kürtler, sf.59) MACARİSTAN ve SLOVAKYA arasındaki bir ovanın adı KÜRTOS (KÜRT ÖZÜ)’dür… SLOVAKYA’nın Batasay Yarmat şehri kuzeyinde bir kent adı NAY-KÜRTOS ve bir derenin adı KÜRTOS’tur… MACARİSTAN’ın ROMANYA’da kalan parçasında KURTYA 8KÜRT YURDU) diye bir kasaba vardır. (Dr. Mahmut Rişvanoğlu, Doğu Aşiretleri ve Emperyalizm, sf. 30) … Bizim Kürtler MACARİSTAN’a, SLOVAKYA’ya, ROMANYA’ya sefer düzenlemediklerine göre; oraya giden de, GÜNEYDOĞU’ya gelen de TÜRK boylarıdır! MACARİSTAN-BUDAPEŞTE yakınında bir kasabanın adı KÜRT’tür… SLOVAKYA’nın TUNA’ya karışan GRAN ÇAYI adını GURAN’dan almıştır. Çünkü bu çayın karşısındaki kasabanın adı GÜR KÜRTOS’tur!.. (Rişvanoğlu, aynı eser, sf. 30-31) Macar âlimleri eski MACAR kabilelerinden KÜRT-GYAR-MAT kabilesinin adını, ELEGEŞ Kitâbesi’ndeki KÜRT kabile adıyla birleştirirler, Zaten bugünkü Macaristan’da 30 kadar “Kürt” köyü mevcuttur ÇEK PRAG Üniversitesi profesörü Dr. Yusuf Blavkoviç, “(Eski) ÇEKOSLOVAKYA’daki 10 köyün isminin KERT-KÜRT olduğunu, bunların MACARİSTAN’a yerleşmiş TÜRK asıllı bir boydan geldiğini, kelimenin de KAR ÇIĞI anlamında olduğunu” söyler. (Rişvanoğlu, aynı eser, sf. 11) Öte yandan GÖKTÜRK diye bilinen TÜRK Devleti’nin temelini ON-OK, yani ON BOY diye bilinen TÜRKLER teşkil ederdi. M.S. 630′da GÖKTÜRKLER Çinliler’e mağlup olunca, TÜRKLER başsız kaldı. Bir süre sonra doğudaki 5 boy SARI TÜRGEŞ Devleti’ni kurdu. Batıdaki 5 boy ise KARA TÜRGEŞ Devletini oluşturdu. Ancak ilki 716′da, ikincisi 756 yılında yıkıldı. Böylece bu ON-OK’a mensup TÜRKLER kimi batıya, kimi güneye göçe koyuldu. UZLAR(OĞUZ) ve PEÇENEKLER böylece ortaya çıktı. ERGENEKON DESTANI, OĞUZ HAN EFSANESİ bu dönemle ilgili sayıldı. Bizce her iki olay da çok daha eskidir. OĞUZ HAN, M.Ö. 600 yıllarında aranmalıdır. Ancak 24 boya ayrılan ve bütün bölgeye yayılan OĞUZ soyu ve adı, BİLHASSA GÖKTÜRKLER’den sonra duyulmuştur. Macar âlimleri eski MACAR kabilelerinden KÜRT-GYAR-MAT kabilesinin adını, ELEGEŞ Kitâbesi’ndeki KÜRT kabile adıyla birleştirirler, Zaten bugünkü Macaristan’da 30 kadar “Kürt” köyü mevcuttur Yine MACAR Türkolog Rasonyi, KUMAN TÜRKLERİ arasında KURMAN isimli bir kabilenin bulunduğunu söyler ki, KURMANÇ adının buradan gelmiş olması büyük ihtimaldir. Bugün Urfa bölgesinde “Badıllı” adıyla anılan ve Türkçe, Farsça, Arapça karışığı bir dil konuşan, kendilerine “Kürt” diye bir kavmiyet izafe eden aşiretler, Kanunî devrinde Oğuz boylarına mensuptular ve 40 oymaklık BEYDİLİ aşiretini teşkil ediyorlardı. Bu kırk oymaktan biri, 204 nüfuslu “Kürtler” oymağı idi. Öyleyse, artık ANADOLU’da 7. asırdan itibaren görülen KÜRT grupların menşeini tesbit edebiliriz. ANADOLU’DAKİ BÜTÜN GERÇEK KÜRTLER BOKHT(AN) ile BECENE diye bilinen OĞUZLAR’ın ÜÇ-OK kolundan, GÖKHAN ve DENİZHAN adlı İKİ KARDEŞ’ten türemişlerdir!.. BOKHT, OĞUZ BOYU listesinde BOĞD-UZ veya BÜGDÜZ olarak geçer. BEÇENE (BEÇEN-BEÇENEVİ) de yukarda sözünü ettiğimiz PEÇENEK TÜRKLERİ’nden başkası değildir!.. GÜNEYDOĞU ANADOLU’daki yer ve aşiret adlarında bu özelliği görmek mümkündür. BOHTAN suyu ve bölgesi de adını Kürtçe’den değil, BOKHT(AN) OĞUZ BOYU’ndan almıştır. OĞUZLAR’ın, İslam dinini araştırmak üzere Hz. MUHAMMED’e gönderdikleri elçinin adı BOĞDUZ-AMAN idi. (610-632 arasında) Bu kişi OĞUZLAR’ın ÜÇ-OK kolundan DENGİZ-KHAN’ın 4 oğlundan BOĞD-UZ’un İLBEYİ olduğu KURMANÇLAR’ın AMANUAN sülâlesi temsilcisi idi!.. Kürt adının İSLAM belgelerinde 7. asırdan sonra görülmesi bu yüzdendir. (M.F. Kırzıoğlu, Her Bakımdan TÜRK olan KÜRTLER, l. Bölüm, sf. 60) KURMANÇLAR ise AVRUPA’ya da yayılmış olan, ve BİZANS tarafından getirilip DOĞU ANADOLU’ya yerleştirilen HIRİSTİYAN KUMAN TÜRKLERİ soyundandır. Ancak şunu kabul etmeli ki, ORHUN kitabelerinde adı geçen Kürt oymağının ANADOLU’ya intikal eden bir kısmı var ise, ancak küçük bir gnup idi. 9. Asırdan sonra kafileler halinde gelen TÜRKMENLER ile kıyaslanamıyacak kadar az sayıda idiler. Diğer aşiretler arasında eriyip gitmişlerdir. BOĞDÜZ, BEÇENE ve KUMAN kolundan gelen, aslı Bizans döneminde hıristiyanlaşmış UZ, PEÇENEK ve KUMAN TÜRKLERİ olan gruplar ise, yaşadıkları DAĞLIK ve KARLI bölgeler dolayısıyla TÜRKÇE bir kelime olan “KÜRT” adıyla anılmaya başlamışlardır. Tekrar hatırlatalım: Geçenlerde (2001, Mart) STV televizyonunda konuşan ve ülkesini tanıtan Afganistan Büyükelçisi gösterilen filimdeki bir halıyı “KÜRDΔ diye adlandırdı… Kendisine, “Niye bu halının adı KÜRDÎ?” diye sorulunca, ne cevap verdi, biliyor musunuz?.. - “Çünkü bu tür halılar Afganistan’daki DAĞLI BİR KABİLE tarafından dokunur.” Demek ki, sadece ANADOLU’da ve ALTAYLAR’da değil; AFGANİSTAN’da bile DAĞLI kabilelere “kürt” deniyor!.. ANADOLU’daki bu DAĞLI gruplar, 700′lerden 1500′lere kadar hiç önemsenmedikleri gibi, 1520′de de sayıları ve siyasî etkileri ile değil; sadece DAĞLIK coğrafyanın yarattığı engel ile Yavuz Sultan Selim’den bazı haklar elde etmişlerdir… Bunlara sonra BAYAT, KARAKEÇİLİ, AKKEÇİLİ gibi diğer OĞUZ soyundan TÜRKMENLER katılmış, daha sonra bunlar Fars ve Arap etkisiyle birbirinden kopuk bugünkü Kürt aşiretleri haline gelmiştir. Bunların içinde en enteresanı KOÇGİRİ aşiretidir!.. Kürt olarak bilinen bu aşiretin adı, aslında KOÇLU demektir, ORTAASYA’daki TÜRKLER, bizim KOÇ dediğimiz hayvana KOÇGIR derler!. KOÇGIRÎ de tıpkı AKKOYUNLU, KARAKOYUNLU gibi KOÇLU aşireti olur!.. Koca bir TÜRKMEN aşireti zamanla böyle “kürt” olup çıkmıştır!.. Yani Anadolu’daki ŞİMDİNİN KÜRTLERİ İLE GEÇMİŞİN KÜRT HALKI AYNI DEĞİLDİR!.. Aynı şekilde Asya’da kalan ve Macarlar ile birlikte Avrupa’ya göçen KÜRT grupları da ana kütle içinde pek bir varlık gösteremişler, OYMAK düzeyinde kalmışlar, hatta OBA seviyesine inmişlerdir. ZAZALAR diye bilinen grup, tamamen ayrı bir TÜRK boyu’ndan gelmektedir… İlerde ZAZALAR‘dan söz edeceğiz. Ayrıca bilhassa Yavuz Sultan Selim zamanında, yani 1500′lerde Batı Anadolu’dan Doğu ve Güneydoğu Anadolu’ya göç ettirilip yerleştirilen TÜRKMEN aşiretler vardır ki, bunlar DAĞLAR’da GÖÇEBELİK ettiği için zamanla KÜRT diye anılır olmuştur. Hepsi zaman içinde Araplar, Farslar, Ermeniler, Süryaniler ve diğer Türk boyları ile karışarak, ve yüzlerce yıl hepsinin birbirinin üstüne yığılmasıyla oluşmuş, gayrımütecanis bir güruhtur. KÜRT adı artık bir TÜRK OYMAĞI’nın adı olarak değil; sadece GÖÇEBELİK ifadesi olarak kullanılmaktadır. Hem de sadece DAĞ GÖÇEBELERİ’ne has bir tabirdir. Biz de yalnız DOĞU ve GÜNEYDOĞU ANADOLU DAĞLARI için kullanılır. ANADOLU OVA GÖÇEBESİ ise TÜRKMEN’dir,.. GÜNEY VE BATI ANADOLU GÖÇEBESİ ise YÜRÜK’tür. Netice itibariyle, M.Ö 2000′lerin KARDULAR’ı TÜRK kökenlidir ama Kürt değildir….M.Ö. 500′lerin İSKİT kökenli KARDUKLAR’ı TÜRK kökenlidir ama Kürt değildir… ORTAASYA’da M.S. 700′lerde bir KÜRT oymağı vardır ama, Anadolu’daki Kürtler o oymaktan değildir… Ancak ister ZAZA olsun, ister BEÇENE, BOĞDÜZ, KURMANÇ olsun, isterse sonradan KÜRT sayılmış diğer bir TÜRKMEN aşireti olsun, şimdinin çoğu KÜRTLER’inin aslı TÜRK’tür!.. Başka hiç bir soyla ve ırkla alâkaları yoktur!.. Haa, sonradan kürtleşen başka milletlerden gruplar yok mu?.. Elbette var!.. ERMENİ KÜRDÜ, ARAP KÜRDÜ, FARS KÜRDÜ ve hatta YAHUDİ KÜRDÜ de var!.. Biz bu ülkede yaşayan herkesi bağrımıza basmışızdır!.. Ne yazık ki, bu karışık Kürtlerden bölücüler, ayırımcılar çıkmış, üstelik TÜRK kökenli Kürt aşiretlerini de kışkırtmaya kalkmışlardır. Yine de her zaman NE MUTLU TÜRK’ÜM diyen herkesi kendimizden sayarız… Ama Kürtçülük güdene hiç müsamahamız yok!. ELEGEŞ ANITI

Şimdiye kadar Kürt olduğu iddia edilen devlet ve milletlerin TÜRK olduğunu belirtmeye çalıştık.
Bunların Kürtler ile, ancak TÜRK adı ile bağlantı kurulursa, bir akrabalık bağı olabileceğini gösterdik.
Kürtlerin tamamen TÜRKLER’den kopuk olarak bir millet olarak ANADOLU’da, İran’da ve Mezopotamya’da varlık göstermelerinin söz konusu olamıyacağını ortaya koyduk.
KASSİTLER’in, KARDULAR’ın, adlarını zorlayarak, bunları “kürt” adına bağlamaya çalışarak, tarih içinde Anadolu civarında “kürt” devleti yaratmak mümkün değildir.
Bir defa şu hususu önemle belirtelim: Etnik kimlik dönemlere bağlıdır, ve değişkendir. İtalyan biri kalkar, gider, Amerika’ya yerleşir, çocukları, torunları Amerikalı olur!.. Eskiden OSMANLILAR’ın toprağı olan AVRUPA, AFRİKA, ARABİSTAN, ve BABÜRLÜLER’in toprağı olan HİNDİSTAN ve PAKİSTAN’da pek çok TÜRK kimliğini kaybetmiş, Araplaşmış veya Pakistanlı olup çıkmıştır. Bu, gayet tabii bir seyirdir.
İkincisi, geçmişteki pek çok millet yok olmuştur. SÜMERLER, FRİGLER, HUNLAR, ETRÜSKLER artık yoktur. O soylardan gelenler bugün başka adlar ile yaşamaktadır. Bu da son derece tabiidir.
Kürt ayırımcıların kendilerine bir soy ağacı çıkarmaya çalışmaları, ve bu soy ağacı sayesinde bir tarih edinmeye uğraşmaları beyhude bir çabadır. Çünkü o sahiplendikleri halklardan bugüne yansıtabildikleri hiç bir özellikleri yoktur!.. Bugüne intikal eden ve Kürtler’in kendileine ait sayabilecekleri hiç bir kalıntı, yazıt, belge, eser yoktur!..
Aslında bu “soy kütüğü ve tarih uydurma” olayını başlatan da Kürtler değildir. Ruslar 1856 Paris Anltlaşması ile Boğazlar’dan Akdeniz’e inme umudunu kaybedince, KAFKASLAR’dan Basra Körfezi’ne inmeyi planlamışlar, yol üzerindeki Ermeni ve Kürtler’i kışkırtarak kendilerine yol açmaya çalışmışlardır.
Bu amaçla 1860 yılında Sen Petersburg Üniversitesi’nde bir Kürdoloji Bölümü kurdular… Jaba, B. Nikitine, V. Minorsky gibi kişileri de Urmiye, Erzurum gibi şehirlere “konsolos” diye gönderdiler. Bu kişiler yaptıkları araştırmalarla sonradan “kürdoloji uzmanı” olup çıktı. Bütün Kürtçülük-Bölücülük faaliyeti de bunların çalışmalarına dayandırıldı!
General Maslofsky “Umumî Harpte Kafkas Cephesi” adlı eserinde, gerçek emeli şöyle açıklar:
- “Ruslar’ın bu uğurdaki gerçek niyet ve ülküleri; Fırat boylarında Rus Kazakları ve Mujikleri’ni yerleştirmek, yani buraları da Kırım ülkesi, Kuban boyları ve Karadeniz’in doğusu gibi Ruslaştırarak İskenderun ve Basra Körfezi’ne inmekti.”
Ruslar’ın “sıcak denizler” emeliyle başlattığı, hemen arkasından Batılı devletlerin katıldığı Kürtçülük araştırmalarından önce bir tek kitap vardır ki, ŞEREFNÂME diye bilinir. 1576 yılında yazılmış olan ŞEREFNÂME’de Kürtler’in ortaya çıkışıyla ilgili rivayetlere yer verilmiştir.
Bu kitabın adı, yazarı ŞEREF HAN’dan gelir, “Şeref’in Yazdıkları” anlamına gelir, yoksa “Kürtler’in şerefli bir millet olduğu” iddiasıyla yazılmamıştır. Şeref Han, rivayetleri şöyle sıralar:
- Kürtler OĞUZ HAN soyundan olup, İSLAM’dan önce onlara tâbi idiler.
- OĞUZLAR, İSLÂM dinine girmek için BOĞDUZ diye Kürt kökenli bir elçi gönderirler. Çok çirkin biri olan elçiyi Peygamber (herhalde saygısızlığından dolayı) lânetler, ve soyunun dağılmasını söyler. Kürtler bu dağılmanın sonucu darmadığınık bir toplum olarak ortaya çıkar… (Aslında BOĞDÜZ bir OĞUZ boyudur.)
- Kürtler BOKTH ve BECEN isimli iki kardeşten türemişlerdir… (Aslına en yakın rivayetlerden biri budur. Çünkü BOKTH (BOĞDÜZ) ve BECEN (BEÇENE, PEÇENEK) iki OĞUZ boyudur.)
- Kürtler Hz. SÜLEYMAN’ın emrindeki cinlerin kovulmuş ve üzerlerinden perde kaldırılmış olan (bedenlenmelerine izin verilmiş) boyundan gelmedir. Dağların cinidirler.
- Zalim kral DEHHAK’ın omuzundaki yılan başlı çıbanlara Şeytan’ın tavsiyesi üzerine her gün iki gencin beyni sürülüyordu. Bu vahşete dayanamayan celladın her gün bu gençlerden birini serbest bırakması, bunların dağlara kaçıp çoğalması ile Kürtler oluşmuştur… (Bu da ŞEHNÂME’deki rivayettir.)
- Kürtler, MİLAN ve ZİLAN adlı iki kabileden türemişlerdir. MİLANLAR Arabistan’dan, ZİLANLAR Doğu’dan (ASYA’dan) gelmiştir… (Bu rivayet te, en azından Kürtler’in bir kolunun TÜRK kökenli olduğunu ortaya koymaktadır. Kürt kökenli Dr. Rışvanoğlu, daha da ileri giderek “bugünkü MİLAN ve ZİLAN aşiretlerinin Kürt sayılması”na itiraz eder!..)
- Kürtler Arapça konuşurlar. Öyleyse asılları Arap’tır… (Bu rivayet te herhalde, Hz. Ömer’in oğlu Abdullah’ın “Kürtler, Farslar’ın bedevî Arapları’dır,” tarifine dayanmaktadır. O cümlede kastedilen husus Kürtler’in “bedevî Araplar gibi göçebe” oluşudur… Eğer dil açısından gidilirse, Kürtler’in Fars asıllı olduğunu iddia etmek daha akla yatkın düşer.)
Bunları biz söylemiyoruz!.. Kürt bölücüler için kaynak kitap Şerefnâme söylüyor!
TÜRK ordusunda yüzbaşı iken 1925 Şeyh Sait isyanında ihanet ederek birliğindeki Kürt kökenlilerle birlikte karşı tarafa geçen, daha sonra Ağrı isyanına katılan, kendinden menkul rütbesiyle General İhsan Nuri, “Kürtler’in Kökeni” adlı kitabında MEDLER’i “kürt” yapar, sonra da şöyle der:
- “Bu büyük milletin nasıl olup ta tarih sahnesinden kaybolduğu, adının unutulmaya terkedildiği, Şehnâme’de bile adının geçmeyişi ilginçtir. Bugün Med diye bir aşiret te iyoktur. Acaba Medler’in adlarını yitirmeleri, daha sonra Medistan merkezinde Kürtler’in ortaya çıkması nasıl olmuştur?”
İhsan Nuri de Batılı ve Rus araştırmacılar gibi illâ da Kürtler’i bir Zagros kavmine bağlamaya çalışır!.. Aynı şekilde Cemşid Bender takma adlı kişi, hiç bir mesnedi, delili olmayan iddialarla Kürtler’i M.Ö. 5000 yıllarına götürür, atı onlara ehlileştirir, yazıyı onlara buldurtur, şarabı onlara icadettirir, ilk rasathaneyi onlara kurdurtur, asfaltı, tekerleği bile onlara icat ettirir!.. Ve tabii bizlere de İhsan Nuri gibi “Öyleyse nereye gitti bu büyük medeni (!) millet???” sorusunu sordurtur!..
Halbuki eğer TÜRKLER ile bağlantı kurulsa, bütün bu iddilar bir anlam kazanır. Çünkü 9000 yıl boyunca SÜMERLER, SAKALAR, HUNLAR, KIPÇAKLAR, HAZARLAR, KUMANLAR, UZLAR, PEÇENEKLER, GURLAR, OĞUZLAR, AKKOYUNLULAR, KARAKOYUNLULAR, SELÇUKLULAR, OSMANLILAR bu bölgede varlık göstermiş ve hep izlerini bırakmışlardır. SÜMER harflerinin benzerleri ORTA ASYA’da, VAN MAĞARA RESİMLERİ’nin aynısı yine ORTAASYA’da bulunmuştur. TOURKİ, TURUKKU adları kil tabletlere kazınmıştır. Romalı yazarlar POMPAİUS MELA, PİLİNİUS, ATTALİATE Kürtler’den hiç bahsetmezken, M.S. 1. yüzyılda TÜRKLER’in ANADOLU’daki varlığını kayda geçirmişlerdir. 14. Asırdaki Batılı seyyahlar, elçiler DOĞU ANADOLU’yu TURKOMANIA olarak tanımlamışlardır. Bunlardan biri de MARCO POLO’dur. Ama Kürtler’den söz eden yoktur. Demek ki bölgedeki varlıkları önemsizdir. 17. vöe 18. yüzyılda yayınlanan coğrafya kitaplarında dahi bölge TURKOMANIA diye geçer!.. Kürdistan lâfını kullanan Batılı yoktur. Bölgeyi gezen Evliya Çelebi, “Buradaki TÜRKMEN aşiretlerini saysak, bir kitap olur,” der!…
Kürtler’in TÜRKLER’den ayrı bir ırktan geldiğini kanıtlamak için fizyonomik çalışmalar da yapılır.
Batılı bilim adamlarının tesbitine göre, Doğu Kürtleri’nin hemen hepsi İranlılar’la tam bir benzerlik taşıyan esmer, ve son derece BRAKİSEFAL tiplerdir… Batı Kürtleri ise büyük oranda sarışın ve DELİKOSEFAL’dir.
Batılılar, esmer ve BRAKİSEFAL olanları TÜRKLER, ERMENİLER ve İRANLILAR ile karışmalarına bağlar. Çünkü Batılılar GERMEN ırkının DELİKOSEFAL olduğunu ve KUZEY AVRUPA’dan geldiğine inanırlar. Bütün üstün ırk beyazları bu gruba bağlamaya çalışırlar. Tabii bu arada TÜRKLER’den koparmak istedikleri Kürtler’i de sanki bu gruptanmış gibi göstermeye çalışırlar. Ancak mavi göz ve sarı saçın ve DELİKOSEFAL kişilerin “İngilizler’den ayırt edilemediği”ni söylerler! Ama bunların Kuzey Avrupa dışında nasıl bulunduğunu açıklayamazlar!..
Ancak Dr. Hamy, Aşağı Mezopotamya’daki Ur Kralı Nina’nın bir heykeldeki profili ile, Yukarı Mezopotamyalı bir Buruki Kürdü’nün profili karşılaştırmış, ve aynı olduğunu göstermiştir. Nikitine bundan dolayı Kürtler’in Sami ırkına benzediği görüşünü de kaydeder. Halbuki Ur kralı’nın Sümer kökenli olduğu düşünülürse, TÜRKLER ile bağlantı daha kolay kurulur.
A. Başmakov, DELİKOSEFAL olmayı KİMMERLER’e bağlar, ancak KİMMERLER 8. yüzyılda SİBİR-KAFKAS’tan gelip Güney Anadolu’yu işgal etmiş bir halktır. TÜRK oldukları konusunda Prof. Aydın Taner’ini bir çalışması vardır.
Mark Sykes’in belirtiği Millî Kürtleri’nin Arap tipi, Gırdi Kürtleri’nin Merkzi tipi, Şamdinan Kürtleri’nin Nesteri ve Hakkâri tipi gözönünde bulundurulunca; ve buna Lynch’in “Armenia II” adlı eserinde Kuzey Kürtleri için verdiği TÜRKMEN tipi eklenince, bölge halklarından farklı, özel bir “Kürt” tipi olmadığı anlaşılır!.. Zaten Nikitine de “Kürt tipi için ortak bir formül bulma düşüncesinin HAYAL olduğu” değerlendirmesine tamamen katılır!
Kürtler’in “karışmış” dillerinden başka TÜRKLER’den bir tek farkı vardır, o da MEZHEP’tir!..
Kürt aşiretleri 645 yılından itibaren İSLÂM’ı kabul etmeye başlamışlardır ki, bu TÜRKLER’in kitle halinde müslüman oldukları 900′lü yıllardan çok öncedir, ve Emevî halifeler dönemindedir… Zorla, baskıyla müslüman edildikleri iddiası yalandır… Muhtemeldir ki, Araplar bölgeye geldiklerinde, müslümanlara tanınan haklardan yararlanmak ve cizye (gayrımüslim vergisi) ödememek için kendileri İSLAM’ı kabullenmişlerdir.
İşte bu 100-300 yıllık fark, ve TÜRKLER’in Emevi değil de, Abbasî halifeler döneminde müslüman olmaları; Kürtler’in Şafi, TÜRKLER’in ise çoğunlukla Hanefi ve Alevî olmasını açıklar!..
Milât’tan önceki dönemlerdeki hiç bir devlet Kürt değil!.. Kürt tipi TÜRK tipinden ayrı değil!.. Peki, geçmişte bir KÜRT halkı yok mu?..
VAR!..
Ama ANADOLU’da değil!… ALTAYLAR’ın ötesinde!… TÜRK DİYARINDA!.. Hem de günümüzden 1300 yıl önce!..

"KÜRTÇE" KELİMELER, TÜRKÇE’DEN BOZMADIR!..


“KÜRTÇE” KELİMELER, TÜRKÇE’DEN BOZMADIR!..

4- Dördüncü Tabaka : ANADOLU içindeki iç göçler ve mecburi iskan neticesinde bölgeye yerleşmiş TÜRK boylarının bölge ağızlarına kattığı özellikler…KARAKEÇİLİ, BEĞDİLİ, TÜRKAN, KAÇAR, KARAMANLI… vb.)
5- Beşinci Tabaka : Bölgedeki kültür dilleri tesiriyle ve özellikle OSMANLI TÜRKÇESİ aracılığıyla bölge ağızlarına girmiş olan, İtalyanca, Yunanca, Fransızca, Rusça, İngilizce’ye ait kelimeler…
Bu kelimelerin de tamamına yakını TÜRKİYE TÜRKÇESİ ve OSMANLI TÜRKÇESİ ile ortaktır.
İtalyanca, Yunanca, Fransızca ve Rusça ile ortak kelimeler :
FIRTONEK (Fırtına), FENEV, CENDERME (Jandarma), KAFTAN…vb.
Bu konularda fazla bilgi için aşağıdaki kaynaklara bakınız :
- Prof. Dr. Tuncer Gülensoy, “Doğu Anadolu Osmanlıcası, Etimolojik Sözlük Denemesi”, Ankara 1986 ;
- Tuncer Gülensoy, “Kurmanç ve Zaza Türkçesi Üzerine Bir Araştırma!, Ankara 1983 ;
- Ahmer Buran, “Doğu Anadolu Ağızlarının Kelime Hazinesi” Belgeler, Türk Tarihi, S. 44
ANADOLU’da TÜRK dil ve kültürünün izlerini SÜMERLER’e kadar götüren çalışmalar vardır.
SÜMERCE ve TÜRKÇE arasındaki benzerlikler, diller için tesadüfî benzerliğin çok ötesindedir..O halde ilk tabakanın içine SÜMERCE’yi de dahil etmek mümkündür.
Burada asıl belirtilecek husus, tarih sahnesinde aralarında en az 1500 yıllık bir mesafe olmasına rağmen bu iki dil arasında cümle yapısı bakımından olan benzerliktir. (Bakınız Prof. Dr. Emin Bilgiç, Atatürk’ün Yüzüncü Yılına Armağan adlı kitapta bulunan “Sümerlerin Tarihleri, Dilleri ve Kültürleri” adlı makale)
SÜMER dilinin Samî diller grubuna dahil olmadığı, bütün bilim adamları tarafından tasdik edilmektedir.. Hinks, Langdon, Hein gibi bilim adamları, SÜMERCE’nin Hint-Avrupai diller grubunda olduğunu öne sürmüşlerse de, delil gösterememişlerdir. Hatta Langdon “Sumerian Grammar, Paris, 1911″ adlı eserinde fikrini değiştirmiştir.
Ravlingson, Oppert, Delizsch, Hommel gibi bilim adamları ise SÜMERCE’nin İSKİT ya da TURAN dilleri topluluğuna ait olduğunu belirtirler.
H. Z. Koşay ise hiç birinin gerçekleştiremediğini yapmış ve SÜMERCE ile TÜRKÇE arasındaki benzerliği gösteren bir liste yayımlamıştır. (Bakınız: SÜMERLER)

Kelime içinde yan yana bulunan iki ünsüzün yer değiştirmesi (göçüşme/metathese):
Diğer bazı tablolar:


BAZI MORFOLOJİK ÖZELLİKLER

Dilin genel grameri gibi, kelime yapısı da bir terkip halindedir…. Arapça kelimelere Farsça ek ve yardımcı fiiller, TÜRKÇE kelimelere Farsça ekler vb. gibi yardımcı fiiller veya bunların tersi bir yol takip edilerek bir “Esperonto” yaratılmıştır… Asıl tabaka ile birleşen kelimelerde, TÜRKÇE kelimelere TÜRKÇE ekler getirilmektedir.
1- TÜRKÇE kökenli kelimelere TÜRKÇE eklerin getirilmesi :



KURMANÇ AĞZI …………… TÜRKÇE çavirme ………….. çev-ir-me vergu …………….. ver-gi koçer ………….. göç-er eriş …………… er-iş zobaşı …………… su-baş-ı  

2- TÜRKÇE kökenli kelimelere Farsça eklerin getirilmesi :



emdan ………….. yem-dan sahbun ………… sağ-bun (budan) sağtırın ………… sağ-kırın (kerden) yazmişkır ………….. yaz-mış-kır (kerdan)  

3- Farsça Kökenli kelimelere Farsça eklerin getirilmesi :



havani ………….. kar+an-i koremar ……………. kör+mar korbun ……………. kör+buden gırankırın ……………. giran+kerden  

4- Arapça kökenli kelimelere Arapça eklerin getirilmesi :



himet ……………… himmet dayire …………….. daire hukumat ……………… hükümet  

5- Arapça kökenli kelimelere Farsça eklerin getirilmesi :



haberbezin …………….. haber+bezin hefbun …………… hef(hafi)+buden garbdost ……………. garib+dust



SENTAKS İFADESİYLE UMUMİ KÜRTÇE

Kürt ağızları sentaks olarak da Farsça ile aynı değildir…. Cümle yapısı ve özellikle gramer mantığının temelinde TÜRK mantığı vardır… Fakat Farsça’nın tesiriyle OSMANLI TÜRKÇESİ’nde olduğu gibi, bazı tamlamalar TÜRKÇE’nin yapısına uygun değildir. Aşağıdaki cümle sentaks itibarı ile TÜRKÇE ve Farsça ile karşılaştırılmıştır…. İki tamlama dışında TÜRKÇE’nin gramerine uyan ve kullanılan kelimeler, TÜRKÇE, Farsça ve Arapça’dan bozma kelimelerdir.



Wi lı ser reki ne aw heye ne çamor (o) (üstünde bir yolun) (ne) (su – ab) (var) (ne) (çamur) We erde hışkda korpiyek çekiriye (o) (yerde kuru) (bir köprü) (yapmış)  

Bu sentaksta, ÖZNE+ TÜMLEÇ+YÜKLEM sırası korunmuştur.
Her ülkenin bünyesindeki sosyal konular, milli akademiler’nce incelenip çözüme kavuşturulurken, maalesef biz gereken önemi vermediğimizden, bize ait bu alanlarda yabancılar uzman yetiştirmektedir.
Bir çok millette görülebilecek bölge ağızlarının ve bazı ölü dillerinin, siyasi maksatlar için diriltilmesinde çıkar uman çevrelerin çalışmalarını da ilim adına onaylamak mümkün değildir.
Türkiye’de dünya kültürünü zenginleştirecek ve yurttaşlarımızın gelişmesine hizmet edecek bir Kürtçe olsaydı, bunun gelişimini desteklemek Türk aydınının seciyesinin bir gereği olurdu. Ancak, dil olma şahsiyetine ulaşmamış, “patois” seviyesindeki mahalle ağızlarını, Türk milletinin bölünmesine yol açacak şekilde suni bir millet dili yapma çabalarına asla müsaade etmeyiz.
TÜRK fikir ve sanat adamı, dil taassubu içinde de değildir… Nitekim TÜRKLER, geçmişte ve günümüzde ilmin ve edebi sanatların çeşitli dallarında çok farklı dillerden eserler vermişlerdir.
Bütün büyük dillerde olduğu gibi, TÜRKÇE’de de tarihin gelişimi içerisinde farklı lehçeler ile de eserler verilmiştir. KARAHANLI TÜRKÇESİ ile yazılmış “Divan ü Lügati’t TÜRK” bizim olduğu gibi, UYGUR TÜRKÇESİ ile yazılmış “Altun Yaruk” da bizimdir. Bu cümleden olmak üzere Arapçası ve Farsçası bol Doğu Anadolu Osmanlıcası ile üretilmiş fikri, dini ve edebi metinler de bizimdir ve o derece de millidirler.
Kürt lehçeleri olduğu ileri sürülen parçalar üzerinde araştırma yapanlar, onun problemleri üzerinde de sürekli olarak çalışmaktadırlar. Temel amacı Türkiye’yi zaafa düşürmek olan Kürt dil bilimcilerinin, Kürtçe genel başlığı altında toplanan Doğu’daki aşiret dillerinin, Kürtçe’nin lehçeleri olduğu yolunda çeşitli çalışmalar yaptıklarını belirtmiştik.
Dil bölücüleri tarafından Kürtçe dil çatısı altında toplanmaya çalışılan Zazaca’nın gramer yapısı ve kelime haznesinin çok farklı olması, Kürt dil birliğini sağlanmasındaki en büyük engeli oluşturmaktadır.
Zira bu Kürtçü dil çalışmaları sırasında Zazalar, Zaza-Kurmanç dil farklılığını bilmelerinin yanı sıra Kurmanç olmadıklarının da bilmekte ve Kurmançça ile, Kürtçe genel başlığı altında birleşmeyi istememektedirler.
Yani Kürt ayırımcıların dil çalışmaları, kendi aralarında da bölünmelere yol açmaktadır.
TÜRKÇE’nin İstanbul ağzındaki kelimelerinin ZAZA ve KURMANÇÇA ağızlarında bulunan karşılıklarına örnekler:



***



DIMILLI AĞZI

Bütün TÜRK lehçeleri gibi DIMILLI da, OSMANLI TÜRKÇESİ’nin bozulmasından, okumamış, dağlı, şehir medeniyetine ulaşamamış basit yaşayışlı kişilerin ağzında kelimelerin basitleştirilmesinden meydana gelmiştir.
Meselâ :



Tembel ————–Temel Tembih ——– Tembe, Teme Şembe ———- Şeme (Cumartesi)  

XIX. Asırda yazılmış bir Farsça belgede “Dunbeli, Kızılbaş taifesinden sayılan bir Kürt kabilesidir. Hepsi TÜRKÇE konuşurlar,” denilmektedir. (Deng Dergisi s. 22, 1992) Aslında burada belirtilmek istenen, Dunbeli (Dımıllı) halkının Alevi, dağlı, göçebe bir TÜRK aşireti olduğudur… DIMILLI dil yapısı, Hint-Avrupai değil, URAL-ALTAY’dır. Yani fiil sondadır.
Meselâ :



Mi say de lafeld. —————– Dımıllı ağzı Min sev de lewik. ————– Kurmanç ağzı Ben oğlana elme verdim. —- TÜRKÇE I gave an apple to the boy. — İngilizce Kemâli ra vafe. ——————– Dımıllı ağzı Jı Kemâl re befe —————– Kurmanç ağzı Kemâl’e söyle ——————— TÜRKÇE Tell Kemâl ————————– İngilizce  

Burada, tamamen TÜRKÇE’nin özelliği olan “B-V değişimini”, Kurmanç-Dımıllı ağızlarında görüyoruz.
Meselâ :



Ehmedi nan ward. —————-Dımıllı ağzı Ehmed nan hwar.—————– Kurmanç ağzı Ahmet ekmek yedi. ————– TÜRKÇE Ahmet ate bread. —————– İngilizce  

Türkiye bu konunun kültürel önemini kavramış olmalı, ve her türlü tedbiri almalıdır. Dil araştırmalarının ortaya koyduğu gerçek budur.
Netice-i kelâm; Kürtler, Ortadoğu’daki komşu kültürlerin etkisiyle asıllarından dil itibarıyla başkalaşıma uğramış TÜRK toplumlarıdır. Anadolu Kürt boylarına TÜRKÇE’yi yeniden öğretmek, onları dil itibarıyla da asıllarına döndürmek demek olacaktır.
Dünyadaki sayısız örnekleriyle de görüldüğü gibi, sadece dil faktörünün bir toplumu ayrı bir millet ve ayrı bir devlet oluşturmaya yetmeyeceği tarihi ve bilimsel bir gerçektir.
Dil başlı başına bir devlet kurmaya yeterli değilken, bünyesinde farklı dilleri barındıran toplumların bir millet oluşturabileceğini de görmekteyiz… Çin, A.B.D. ve Hindistan bunun en iyi örneğidir.
TÜRK dilinin genel problemleri çözümlendiği, TÜRKÇE dünya dilleri ailesinde hak ettiği yeri alabildiği oranda, Anadolu dil birliği ile ilgili problemler de çözüme kavuşturulmuş olacaktır. TÜRK lehçe ve şivelerinin karşılıklı lügatlarının hazırlanması, TÜRKÇE’nin genel gramer kurallarını içeren eserlerin yapılması, zamana ve coğrafi dağılıma göre TÜRK dil özelliklerinin gösterdiği gelişme seyrinin belirlenmesi; TÜRK dil birliğini sağlarken, ANADOLU TÜRKÇESİ’nin de kendi içerisinde bütünleşmesini sağlayacaktır.
H. Z. Koşay’ın ayrıca ELAMCA üzerine yaptığı çalışma da önemlidir. (bakınız: ELAMLAR)
TÜRKİYE TÜRKÇESİ ile KURMANÇ ağızları arasında birlik vardır…Aslında bu şaşırtıcı değildir. Çünkü bu dilleri konuşanlar aslında aynı soydan ama ayrı boylardan gelen TÜRKLER’dir.
KAYNAKLAR:
- T. Gülensoy, “Kurmanç ve Zaza Türkçeleri Üzerine Notlar”, Ankara 1985 S. 1-7;
- Tuncer Gülensoy “Doğu Anadolu Ağızları ve Divan-u Lügat-it Türk”, V. Uluslararası Türkoloji Kongresi 23-28 Eylül 1985, Tebliğler 1. Cilt Türk Dili, Cilt-1. İstanbul 1985 S. 107-115;
- Tuncer Gülensoy “Doğu Anadolu Ağızları Üzerine”; Türk Dili (Eylül 1985), sf. 144-149

***

Kurmanç ve Zaza ağızlarında tesbit edilen bazı ünlü değişmeleri :

Günümüzde “kürtçe” diye bir dil olarak önümüze çıkarılan, KURMANÇ AĞZI ve ZAZA AĞZI’nın meydana gelişleri, “Dil tabakalanması” gerçeği ile izah edilebilir:
1- İlk Tabaka : (Asıl Unsur) Bu tabakanın içinde ALTAY dilleri ile ortak, MOĞOLCA, ÇUKAYCA, KÖKTÜRK ve UYGUR TÜRKÇE’sinden kelimeler vardır… Bu ilk tabakanın dili TÜRKÇE olduğu için grameri de pek tabii ki TÜRKÇE’nin temel grameri doğrultusundadır.
MOĞOLCA …. BORO , TÜRKÇE …. BOZ , KÜRTÇE …. BOR/BORO
MOĞOLCA …. KAL , TÜRKÇE …. İHTİYAR, ATA, DEDE , KÜRTÇE … KAL



VİTİK: BİTİK HAMA/ HEMAY (UMAY)

ve benzeri birçok kelimenin yanında DLT ile birleşik 1000’i aşkın kelimenin varlığını da belirtmek gerekir. Yukarıda örneği verilen benzer kelimeler, TÜRKİYE TÜRKÇESİ’nde kullanılmadığı halde, KURMANÇ ve ZAZA ağızlarında kullanılmaktadır.
2- İkinci Tabaka : Ermeni, Rum; Süryani… vb. gibi küçük yerli diller… Bu diller birlikte yaşadıklarından dolayı bu dillerden alınmış kelimeler :



Ermenice: AHÇİK, Rumca: DEMET (demation), Süryanice: ADAR.

3- Üçüncü Tabaka : Arapça, Farsça gibi kültür dilleri… SELÇUKLU döneminde Farsça’nın resmî dil olmasından ve SELÇUKLULAR’ın bölgedeki uzun hakimiyetinden dolayı Farsça daha da etkili olmuştur. Arapça ve Farsça’dan çok sayıda kelime bölge ağızlarına girmiştir. Bu dönemde Farsça, gramer özellikleri bakımından da aslında TÜRKÇE olan bölge ağızlarını etkisi altına almıştır.
Arapça ve Farsça’dan toplam 2500-3000 dolayında kelime bölge ağızlarında yer almaktadır….
Bu kelimelerin % 80’i OSMANLI TÜRKÇESİ, %40-50’si de bugünkü TÜRKİYE TÜRKÇESİ
ile ortaktır…
(Bu kelimeler için bakınız Ahmet Buran: Doğu Anadolu Ağızlarının kelime hazinesi BTTD.)

KÜRTÇE BİR DİL Mİ?

KÜRTÇE BİR DİL Mİ?

KÜRTÇE DİYE BİR DİL YOKTUR!… Evliya Çelebi 15 AYRI LEHÇE saymıştır. V.MİNORKSKY de FARSÇA’dan FARKLI özellikler gösteren BİR ÇOK LEHÇE’den söz eder. (23)
Rusya’nın Erzurum konsolosu olarak görev yapmış olan Auguste Jaba, 1860 yılında Kürtçe üzerine derlemelerini yayınlamıştır. Daha sonra da Sen Petersburg Bilimler Akademisi’nin F. Justi isteği üzerine Kürtçe-Rusça-Almanca Lugat’taki 8378 kelimelik bir “Kürtçe” sözlük hazırlanmıştır. Daha sonra da V. Minorsky gibi kürdologlar tarafından bu sözlük tasnif edilmiştir. Buna göre:

3080 kelime …………. TÜRKÇE
1030 kelime ……………….Farsça
1200 kelime ………. Zend lehçesi
370 kelime …………… Pehlevi lehçesi
2000 kelime ………….. Arapça
220 kelime ……….. Ermenice
108 kelime ……… Keldanî
60 kelime ……… Çerkesçe
20 kelime ……………. Gürcüce
300 kelime …….. menşei belli olmayan

olduğu anlaşılmıştır. (Prof. Dr. A. Haluk Çay, Her Yönüyle Kürt Dosyası, sf. 119)
Ahmet Buran’ın “Doğu Anadolu Ağızlarının Kelime Haznesi” başlıklı araştırması, “Kürtçe’de var olan 2000-3000 Arapça ve Farsça kelimenin (aslında sözlüğe bakarsanız 5500) %80′inin OSMANLI TÜRKÇESİ, %40-50′sinin de BUGÜNKÜ TÜRKÇE olduğu”nu ortaya koymuştur. Yeni yayınlanan ve 20.000 kelimelik olduğu söylenen “kürtçe” sözlük de, ilkinden farklı değildir.
Öte yandan, Alman Prof. De Groot en az “1300 öncesine ait GÖKTÜRK ve UYGUR TÜRKÇESİ’nden 532 kelimenin bugün “Kürtçe” diye bilinen ağızlarda hâlâ kullanılmakta olduğu”nu tesbit etmiştir. Bu kelimelerden bazıları şunlardır:

GÖKTÜRK ………….Kürtçe ……………Anlamı apa …………………….. apo ………………….. amca
mın ………………………….. min ………….. ben, benim, bana
ka ………………….. ka/ko …………… aile büyüğü, yaşlı kişi
kent …………………….. gend/gund …………………… şehir, köy
buge ………………. bug(e) ……………………. gelin
kon …………………… kon …………………. çadır, konak yeri
kutay ……………… kutni ……………….. parlak kumaş
eke ………………kako/kek/keko ……………. ağabey
eke ……………….. axe ………………… ağa
kalın ………………. khalın …………….. başlık parası
lor …………………. lor …………….. süt, lor peyniri
iğit ………………… eğit………………. yiğit
ilan ……………….. ilan …………………… yılan
Kürt ayırımcılar buna karşılık TDK Sözlüğünü ele alarak Türkçe sayılan pek çok kelimenin de Arap-Fars-Latin kaynaklı olduğunu gösterirler. Ama önemli olan kelimeler değil, dil yapısıdır. TÜRKÇE yabancı kelimeleri dahi kendi dil yapısı içinde kullanır. Yani “nev’i şahsına münhasır” bir dil yapısı vardır!..
Kürtçe öyle mi?.. Hayır. Pek çok lehçenin birbirini tutan bir grameri yoktur. Kaldı ki, Kürtlerin çoğu, o Kürtçe olduğu iddia edilen 20.000 kelimenin büyük kısmını hayatlarında bir kere bile duymamışlardır, hiç kullanmazlar!.. Öte yandan bu kişilerin konuşma tarzı, vurguları, kelimeleri telaffuz edişleri hep ORTA ASYA TÜRKLERİ’ne, özellikle ÖZBEKLER’e ve TACİKLER’e benzer. Kürt ayırımcılar hele bir o diyarlara uzansalar, kendilerini hiç te yabancı bulmıyacaklardır!..
Öte yandan ilk TÜRKÇE sözlüğün neredeyse 1000 yıl önce Divan-ı Lugat-ıt TÜRK olarak Kaşgarlı Mahmud tarafından hazırlandığı unutulmamalıdır… ve bu sözlük tümüyle TÜRKÇE kelimelerden oluşur. Ayrıca Ali Şir Nevai’nin “TÜRKÇE’nin Farsça’dan dahi üstün olduğu”nu oraya koyan 500 yıl önceki eserleri mevcuttur.
Nikitine’e göre, “Kürtçe’nin Hint-Avrupaî (Aryan) bir dilolduğu” tartışmalı olup, mutlak bir kabul değildir!.. Gürdal Aksoy ise, “Aryan” tabirinin Avrupa burjuvazisi tarafından uydurulmuş bir kavram olduğunu “su götürmez bir gerçek”sayar!.. (Kürt Dili ve Söylenceleri, sf. 148)
Bu “aryan” tezini Maurice Duvarger, “saçmalık” olarak niteler ve:
- “Adı var kendi yok bir dille tanımlanan; bu adı var kendi yok halk topluluğunu bir çok sözde bilgin bir yere yerleştirmeye çalıştı. Vardıkları sonuçların birbirini tutmazlığı, bunların saçmalığını da açıkça ortaya koymaktadır,”
der ve, Aryan (Hint-Avrupaî) toplulukların bu tutarsız bilginler tarafından Hindistan’dan Kuzey Afrika’ya, Macaristan’dan Baltık bölgesine kadar 8 ayrı “çıkış noktası” gösterdiklerini belirterek saçmalıklara örnek diye verir!
F. Rödiger ve A.F. Pott “Kürtçe’nin KALDECE (SAMÎ) ile ilgisinin olmadığını, bu dilin İran menşeli olduğu”nu ileri sürerler. Prof. Vladimir Minorsky Kürtçe’yi Kuzey-Batı İran dillerinden biri kabul eder. Ancak bugnkü Farsça’dan ayırır. Kürtçe’nin BAŞKA bir kökenden gelmesi gerektiğini ileri sürer!. Farkları şöyle sıralar:
- Telâffuz farkları,
- Şekil Farkları,
- Nahiv (cümle yapısı) farkları,
- Kelime farkları,
- Ses değişimleri farkları.
Bu büyük farklardan sonra, Kürtçe eğer SAMÎ değilse, eğer FARS (HİNT-AVRUPAÎ) değilse, başka ne olabilir?.. Tabii ki, URAL-ALTAY kökenli!..
Kürtçe ağızlar şöyle sıralanabilir:
Kırmanç : Büyük Zap Suyu’nun Dicle’ye bağlandığı noktadan yukarıya, Zap Suyu boyunca, Urumiye Gölü’ne kadar çizilen hattın yukarısında kalan bölgede konuşuluyor.
Soranî: Bu hattın altında Irak ve İran’da konuşuluyor. Soranî ile Kırmanç dilbilgisi arasındaki fark, İngilizce ile Almanca arasındaki fark kadar büyüktür. Ancak kelimeler Felemenkçe ile Almanca kadar yakındır. Her iki ağız da köyden köye fark gösterir. Samandağ’la Kirmanşah arasındaki Kürtler, bugünkü Farsça’ya yakın bir dil konuşur.
Zazaca : Sivas-Erzincan-Malatya-Diyarbakır-Bingöl dairesinde konuşuluyor.
Gurânî : Halepçe’nin karşısında İran’da, ve Haningi’nin karşısında İran’da küçük birer dairede konuşuluyor. Zazaca ile Gurânî birbirleriyle bağlantılıdır. Bu da Zaza ve Gurânîler’in aynı ortak kökten geldiğini, muhtemelen Hazar Denizi’nin güneybatı yakasındaki Deylem ve Gilan taraflarından olduklarını gösterir. Bu yüzyıla kadar Süleymaniye bölgesindeki bazı köylülerin “Gurânî” olduğu, ve bölgedeki Kürtler’den farklı olduğu kabul edilirdi. Gurânî halkını, Gurânî konuşanları ve bu köylüleri aynı kökten kabul etmek şüphelidir. Yazar David Mc Dowall, Zaza ve Gurânîler’in Kırmanç ve Soranîler’den önce Zagros bölgesine geldiğini öne sürüyor.
Güney-Doğu Lehçeleri: Bu başlık altındakilerin küçük bir kısmı Haningin-İran sınırı arasında Irak’ta, ve Halepçe-Haningin-Kirmanşah-Sananda dairesinde konuşuluyor.
Zazaki’nin Kırmanç veya diye Kürt ağızlarından tamamen farklı olduğu ise V. Minorsky, Prof. Haddank, Prof. David Mac Kenzie, Ingmar Sauberg, Terry L. Todd, W.B. Lockwood, T.M. Jhonstone ve Prof. Dr. Gouchıe Kojima kesin bir dille ifade edilmiştir. Yani armutlar ile elmalar toplanıp “kürtçe” sayılamaz!.. Ne var ki, echel-ü cühelâ (cahiller cahili) politikacılarımız, aydınlarımız ve TRT yöneticileri hâlâ Zazaki’yi “Kürtçe lehçe” diye sunmakta, Avrupa Birliği’nin aynı yöndeki raporlarına sessiz kalmaktadırlar!
Kaldı ki, KIRMANÇ kelimesi dahi TÜRKÇE kökenlidir!.. KIRMANÇ, KURMANÇ, GURMANÇ diye geçer, KUMAN TÜRKLERİ ile bağlantısı bir yana; KURMAN kelimesi Divan-ı Lugat-ıt TÜRK’te “gedelgeç, yay konan kap, yaylık” (OĞUZ ve KIPÇAK lehçeleri) anlamına geldiği belirtilir. Ayrıca KURMAN büyük bir TÜRK boyunun adıdır. (Macar bilim adamı L. Rasonyi, Dünya Tarihinde TÜRKLÜK, sf. 139,148) KAZAK ve KIRGIZLAR’ın CAPPAS ve MASKAR kollarından birer boyun adı da KURMAN’dır… Yani iki KURMAN oymağı ORTAASYA’da, bir KURMAN-Ç boyu da ANADOLU’dadır!..
KÜRTÇE aslında “DİLLER KARIŞIMI BİLE OLMAYIP, KELİMELER KARIŞIMI BİR AĞIZ”dır!… Özellikle Kırmançça kelimeler büyük ölçüde TÜRK yapısı üzerine kurulmuştur. KÜRTÇE ASLINDA, ESKİ TÜRK LEHÇELERİNDE KAYBOLMUŞ KELİMELERİ ÇIKARMAK İÇİN BULUNMAZ BİR HAZİNEDİR!.
Mesela, Pülümür’de kış mevsimine doğru açan bir çiçeğe, yöre halkı KARBELİK der. Bu sözü Kürtçe sayar. Halbuki KAR’ın yağacağını BELLİ eden bu çiçeğe, bundan uygun TÜRKÇE bir ad olabilir mi?.. (24)
Bazı Kürt oymaklarının öz-be-öz TÜRKÇE adları da müslümanlığı kabul etmelerinden sonra değişmiştir. HALDİ-HALİDİ, CAFARLI-CAFERİ, (ABAZA) ABHAS-ABBAS, KURİS-KUREYŞİ, HASARENLİ-HASENANLI gibi…
V. MİNORSKY, “KÜRTLERİN İRANÎ SAYILMASI, IRKÎ OLMAKTAN ZİYADE; DİL VE TARİH MÜTALÂALARINA DAYANMAKTADIR. Kürtlerin merkezi sahaya yerleşmeden evvel, oralarda isimleri kendilerininkine benziyen, fakat başka menşeli KARDU adlı bir kavim yaşamış olduğu ve bunların SONRADAN İran menşelilerle KARIŞMIŞ olduğunu ileri sürmek mümkündür,” der.
Bu ifade dahi Kürt bölücülerin sahiplenmeye çalıştığı
KARDULAR ‘ın KÜRT olmadığını, KÜRTLER’İN DE İranlı, yani ARYAN OLMADIĞINI göstermektedir.
Ayırımcılar “kürtçe”yi ayrı bir dil gibi yutturmak isterler. Halbuki TEK bir “kürtçe” olmadığı gibi, hiç bir “kürtçe” ağız da yazıya geçmiş değildir!.. (Bakınız:
GOİCHİ KUJİMA)
Kürtçe denilen ağızların pek çoğunda gramer TÜRKÇE’yi andırır…
Mesela cümlede öğelerin sıralanması çoğu zaman TÜRKÇE gibi
ÖZNE + TÜMLEÇ + YÜKLEMşeklindedir. Hint-Avrupai dillerdeki gibi
ÖZNE + YÜKLEM + TÜMLEÇ şeklinde değildir…. Bu da bizim uydurmamız değil, bilakis Kürtçülerin yayınlarında yer alan hususlardır.
Örnekler:
Ez it we re dibejim …. Min jı wi re da … Kürtçe
Ben ona söylüyorum … Ben ona verdim … TÜRKÇE
I am telling him … I gave it to him … İngilizce
Min sev heye … Ez dewlemend bum … Kürtçe
Benim elmam var … Ben zengin idim …. TÜRKÇE
I have an apple … I was rich … İngilizce
Wi lı ser reki ne aw heye ne çamor …. Kürtçe
O yolun üstüne ne su var ne çamur …. Türkçe
There is neither water nor mud on that road ….İngilizce
Ez Kırmanç ım … Ez civan ım …. Kürtçe
Ben Kırmanç’ım … Ben civanım (gencim) … TÜRKÇE
I am Kırmanç … I am young …. İngilizce
Zu vare, kalemiha hılda, hikatamın binvise… Kürtçe
Çabuk gel, kalemini al, hikayemi yaz …. TÜRKÇE
Come quickly, take your pencil, write my story… İngilizce
Ez dıbıjim, Kırmançi TURANİ’ye, ew dibiye na… Kürtçe
Ben diyorum ki, Kırmanç TÜRK’tür, o diyor ki, hayır… TÜRKÇE
I say that Kırmanç is Turk, he says no… İngilizce
Vare, çay veho… Kürtçe
Gel, çay iç… TÜRKÇE
Come, have tea…. İngilizce
Bu örnekler Hint-Avrupaî olduğu iddia edilen “kürtçe” cümlelerin nasıl TURANÎ bir gramer yapısına sahip olduğunu göstermektedir.
Kürtçe denilen şahıs zamirlerinden ilki EZ, Farsça gibi görünür ama aslı ÖZ’dür. ORTAASYA’da TÜRKLER “ÖZÜM KIRGIZ” der… Bu ifadenin EZ KIRMANÇ IM ile yakınlığına dikkatinizi çekeriz.
İkincisi MİN’dir ki, ANADOLU TÜRKÇESİ’nde BEN, Azeri lehçesinde MEN şeklindedir. ORTAASYA’da kullanılır. Birinci şahıs takısı yukarda görüldüğü gibi değişmemiştir bile!…
Azeri’nin MEN TÜRKEM demesi ile, ayırımcının MIN KIRD IM demesi arasında ancak ağız farkı vardır!.. Denizli ağzında MUSTEFALİ (Mustafa Ali) bile daha fazla farklılık gösterir!..
Öte yandan ORTAASYA’da Kürt kelimesi KURT veya KIRT olarak kullanılır. Bir TÜRK boyu olan BAŞKIRTLAR gibi!…
İkinci şahıs TU veya TE’dir ki, SEN’den bozma olduğu ortadadır… Üçüncü şahıs EW’dir. “W” harfinin V’den farkı; birincinin ağzı “O” der gibi yuvarlattıktan sonra telaffuz edilmesidir ki, TÜRKÇE’de TAVUK derken çıkar… Böylece EW’in aslında EO olduğu ve “O” kelimesinden bozma olduğu görülür!…
Şu halde sıralarsak MİN-TE-EW, BEN-SEN-O’dan başka bir şey değildir!… (Bak: Kürtçe Gramer, yazarı Dr. Kamuran Ali Bedirhan, Deng Yayınları, 1991… Bu sözde Kürtçü ayırımcı yazarın adı bile Türk’tür. Han ünvanını Türkler’den başkası kullanmaz!)
“Kürtçe” ağızların İran’la olan bağlantısına gelince Pers, Sasanî dillerinde, diğer Aryan dillerde de Kürt kelimesi yoktur. Med dilinde de yoktur… Arapça’ya ise sonradan girmiş olup, Etrak (TÜRKLER) gibi çoğul haliyle Ekrad olarak alınmıştır. En eski devirlerden beri göçebe-konargöçer anlamında kullanılmıştır.
Yani Kürtler İranlılardan etkilenmişlerdir, bazı Fars kökenli Kürt aşiretleri vardır ama; köken olarak tümüyle onlara bağlı değillerdir.
451 yılında Kafkasya üzerinden Mugan’ın güneyinde yerleşmiş olan Akhun TÜRK topluluklarından, 12. yüzyılda Harzemşahlar döneminde MUGAN TÜRKMENLERİ olarak bahsedilmektedir.. Bu TÜRKMENLER Arap kaynaklarında Ekrad-ı bi-iskan, yani yerleşik olmayan Kürtler olarak geçer.
Açıkça görülmektedir ki, Arap kaynakları henüz yerleşik hayata geçmemiş ve belki de müslüman olmamış TÜRK boylarını ayırt etmek için Ekrad ifadesini kullanmaktadırlar… Çünkü göçebe de olsa müslüman Türkler’e TÜRKMEN adı verilmesi de bu dönemdedir.
Böylece GURTİ-KARDU gibi yakıştırmaları bir kenara bırakırsak; ilk defa bir BOY olarak Kürt adına ORHUN kitâabelerinde rastlıyoruz… Bu uruğun GÖKTÜRK diye bilinen devletin içinde ve diğer TÜRK boyları arasında yaşadığı ve liderinin adının ALP URUNGU olduğu tartışma götürmez.(Bakınız:
ELEGEŞ ANITI, ORHUN KİTABELERİ
Herat’tan üç fersah yukarıda Ulenknişin yaylasının batısında Kürtnişin adında bir köy vardır… Anadolu Kürtleri o diyara bir sefer yapmadıklarına göre, bu adın yöre Türkleri tarafından verildiği ortadadır.
Aslında bunda şaşacak bir şey yoktur!.. Çünkü Kürt kelimesi TÜRKÇE’dir ve zengin mânâlar taşır:
KÜRT : Kar yığını, çığ, bir çeşit kayın ağacı, ayva ağacı
KÜRÜD: Merih gezeğeni (Ayrıca Beyşehir kenarında eskiden göçebe olan Türkmenlerin
oturduğu Kürtler köyünde ise “süpürge otu” anlamına gelir.)
KÜRT : kalın kar yığını (Kazak lehçesi)
KÜRTİK: yeni yağmış kar (Kazak ve Tarançi lehçesi) çığ (Sor Lehçesi)
KÖRT : Kar yığını (Kazan Tatar lehçesi) Karların dağlarda teşkil ettiği saçak,
kar yığıntısı (Çuvaş lehçesi)
KÖRTÜK: kar denizi veya kar çölü (Uygur lehçesi)
kar yığını (Teleüt, Soyon ve Karakırgız lehçesi)
KÜRTKÜ: kar yığını (Karakırgız lehçesi)
KÜRTÇÜK: kar yığını (Yakut ve Çeremis lehçesi)
(Kürt Meselesi, M. Şükrü Sekban, 1979, sf.18-19)Daha da enteresanı, geçenlerde (2001, Mart) STV televizyonunda konuşan ve ülkesini tanıtan Afganistan Büyükelçisi gösterilen filimdeki bir halıyı “KÜRDΔ diye adlandırdı… Kendisine, “Niye bu halının adı KÜRDÎ?” diye sorulunca, ne cevap verdi, biliyor musunuz?..
- “Çünkü bu tür halılar Afganistan’daki DAĞLI BİR KABİLE tarafından dokunur,”
dedi!.. Bu da bizim “Kürt” ifadesinin DAĞLI GÖÇEBELER için kullanıldığı tesbitimizi desteklemektedir.
Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu asla bir “Kürt Bölgesi” değildir!.. Bölgede 11. asırdan itibaren devlet kuran Artukoğulları, Dulkadiroğulları, Akkoyunlular, Karakoyunlular, Saltukoğuları, Mengücükoğulları hep OĞUZ boyundandır. Aralarında hiç Kürt devleti yoktur!… Çünkü devlet kuran yerleşik hayata geçer, yerleşik olanın da Kürtlüğü sona erer!.. Çünkü KÜRTLÜK, DAĞ GÖÇEBELİĞİ DEMEKTİR!
Dil farklılığın sebebi, yörenin sarp dağlık olması ve Arap-Acem etkisinin hissedilmesidir…
Van Milletvekili İbrahim Aras dönemin GERDİ aşireti reisi OĞUZ Bey’e sorar:
- “Bu ad TÜRK adıdır, (Sen Kürt’sen) sana nasıl gelmiş?”
- “Bendeniz 21. OĞUZ’um… Bizde baba evlâdına kendi babasının adını verir, bu böylece devam eder, gider,” cevabını alır.
Ama maalesef öz-be-öz TÜRK olan bu aşiret reisi, TÜRKÇE bilmiyor, yörenin karmaşık ağzını kullanıyordu!…
Amcası KILIÇ Bey de!.. Adı TÜRK, KOÇBEYİ aşireti reisi Mehmet Emin Bey de!…
(Doğu Anadolu Gerçeği sf. 31)
Kürtçe denilen ağızlarda cümleler Farsça-Arapça kelimelerden oluşsa da cümle yapısı, yani grameri genelde TÜRKÇE’dir!..
Ve bilindiği gibi bir dilin aslını tesbite yarıyan kıstas ta gramerdir!..
Öte yandan, biliyorsunuz, artniyetli Avrupa Birliği’nin baskısı ile bir “kürtçe” yayın furyası başladı. Bu son derece komik ve amaçsız bir faaliyet…çünkü Kurmançça ve Zazaca yapılan bu yayınları dinleyenler Kurmanç ve Zaza grubundan dahi olsalar anlayamıyorlar. Mesela Mahsun Kırmızıgül annesinin Zaza olmasına rağmen, yayını anlayamadığını açıkladı!… Çünkü
BİR JAPON DİL UZMANININ DEDİĞİ GİBİ 30′a yakın ağız var. İki komşu köyün “kürtleri” bile zaman geliyor, birbirini anlamıyor!…
Sırada “kürtçe” eğitim var!… Avrupa Birliği’nin istediği ve onların bu ülkedeki uşaklarının “başüstüne” deyip hemen yerine getirmeye çalıştığı her “emir” gibi bu hususu da yakında gerçekleştirmek için kolları sıvayacaklardır.
Ama bakın Yalçın Küçük ne diyor:
- “Paris Üniversitesi’nde, belki de dünyanın en iyi Doğu Dilleri üniversitesinde, Farisî, Soranî, Kırmançi tahsil ettim.”
- “Paris’te pek çok Kürt vardı, (ama) sınıflarımda hiç Kürt yoktu!..”
- “Bir TÜRK (ben), sevimli bir Japon, Türk Harp Akademisi’ne gelecek bir Fransız yarbay, Paris polis departmanından bir komiser, dedesi Sovyet komünizminin kuruluşuna katılmış, adı Tanya bir İsveçli hanım, üç yıl sınıf arkadaşı olmuştuk.”
- “Enstitü’de Kürt öğrenci yok muydu?..
-(El Cevap:) Çoktu!.. Ve bunlar TÜRKOLOJİ okuyorlardı!..” (Tekelistan, 2004)
Fransa’da Kürtler’e baskı mı var?.. Yok!.. Üstelik yağız bir Kürt delikanlısının azad kabul etmez kölesi ve de metresi Bayan Mitterand başta olmak üzere, tüm Fransa’nın kürtçülüğü, kürt bölücülüğü desteklediği düşünülürse, Yalçın Küçük’ün bu tesbiti ibret vericidir.
_________________________
(23)- Yavuz, Edip; aynı eser.
“Kürt” tarihçi Celile Celil bunu destekler mahiyette şöyle diyor:
“Zazaki ve Kuzey Sorani GÜNEY Kürtçesidir. Benim konuştuğum KUZEY Kürtçesidir. Bundan başka Gorani var, Lori var, Mukri var… Kurmançi Arap dilinin etkisi altındaydı… Sorani ise Fars edebiyatı(nın)…”
(Yeni Ülke Gazetesi, 1992 sayı 28)
(24)- Yavuz, Edip; aynı eser.
Bir başka örnek te Kürt ayırımcılar tarafından verilmektedir. Bu kişiler bölgeye sahip çıkabilmek için Nemrut Dağı’ndaki heykellerin ait olduğu KOMMAGENE Krallığı’na bir kulp bulmuşlardır. Sözüm ona bu ad Kürtçe “KONE GİYA = herkesin çadırı” ifadesinde gelmekteymiş!..
(Kafaoğlu, A.Başer-Yücel, Müslim; “Kurtarıcı mı, Masal mı?”
Özgür Gündem Gazetesi, 27.7.1992 günlü sayısı)
KON gerçekten Kürtçe’de çadır demektir. Ama bu kelime öz-be-öz TÜRKÇE’dir!.. Bir yere “konmak”tan gelir. Türk göçebe kültürünün temel kavramlarından birini teşkil eder. O kadar ki, KONAK kelimesi şehir kültürüne bile yansımıştır. konaklamak, konuk bir yana; şimdinin göçebeleri GECE-KONDU’larda dur-durak bulur!..
Yani Kürt ayırımcılar, dil tahlilleri ile bize çok yardımcı olmaktadırlar!..

BABİL KASSİT HÜKÜMDÂRLARI KUDAŞMAN TURGO VE KUDAŞMAN TURYAŞ

BABİL KASSİT HÜKÜMDÂRLARI KUDAŞMAN TURGO VE KUDAŞMAN TURYAŞ
BABİL’e hükmeden hükümdârlardan bazılarının adlarının sonunda TAŞ-DAŞ ekleri vardır. KUŞLU hükümdârlarında ise bu ek YAŞ şeklindedir. KOMUKLAR’da ise DAŞI şeklinde görülmektedir.
Bu ekin ETİLER’in (HATİLER) şimşek çaktıran Tanrısı TEŞUP’tan geldiği, ve GÜÇ SAHİBİ anlamı verdiği aşikârdır. Bizdeki YURT-TAŞ kelimesi YURDUNDAN GÜÇ ALAN, YANİ TÜRK OLMAKTAN GÜÇ ALAN anlamına gelir. ARKA-DAŞ ise ARKAMDA BULUNMASINDAN GÜÇ ALDIĞIM KİŞİ demektir. KARIN-DAŞ (KARDEŞ) ise aynı ANNEDEN DOĞMANIN VERDİĞİ GÜÇ’ e işarettir.
Yalnız BABİL hükümdârlarından KUDAŞMAN TURYAŞ’da hem DAŞ, hem de YAŞ ekleri vardır. Bundan da zaman içinde kelimeye bir de BERABERLİK anlamı eklendiği görülür. Yani KUDAŞMAN’da İLÂHî GÜÇ, TURYAŞ’da da TUR’LA BERABER anlamı vardır. TUR kelimesinin TÜRK olduğunu da ekliyelim. Bu mânâ eki ile KARIN-DAŞ hem aynı KARINDA BERABER, hem de bundan GÜÇ BULAN demektir.
BABİL hükümdârlarından KUDAŞMAN TURGO’nun adı da enteresandır. KUT-DAŞ-MAN TUR-GO diye hecelendirirsek,
KUT: Hâlâ kullandığımız KUTLU-KUTSAL kelimelerinin köküdür. DEVLET, BAHT, SAADET, MUTLULUK, TALİH anlamlarına gelir.
DAŞ: GÜÇ SAHİBİ, GÜÇ ALAN, KUDRETLİ; aynı zamanda BERABER , BİR OLAN demektir.
MAN: MEN-MAN şeklinde hâlâ kullanılan BÜYÜKLÜK, AZAMET, MAKBUL anlamı veren takıdır. KOCA-MAN (daha da büyük, iri) TÜRK-MEN (TÜRK’ÜN BÜYÜĞÜ, MAKBULÜ) KODA-MAN (KUT-MAN’dan, DEVLETLİ, KUDRETLİ KİŞİ) kelimelerinde olduğu gibi…
Öyleyse KUT-DAŞ-MAN kelimesi DEVLET BİRLİĞİNİN BÜYÜĞÜ, KUTSAL BİRLİĞİN BÜYÜĞÜ anlamına gelir ki, bir HÜKÜMDAR ÜNVÂNI olduğu kolayca görülür. Tıpkı bizim OSMANLI padâşahlarına verilen SULTAN-I RUM, HALİFE-Yİ RUY-I ZEMİN ünvanları gibi!..
TUR-GO ve TUR-YAŞ kelimelerinin ilk kısmı TÜRK demektir. Zâten TÜR-K kelimesi K çoğul ekiyle oluşmuştur. Bütün eski YAFETİK dillerde, MACARCA’da, FİN-OGUR dillerinde K çoğul ekidir. TURLAR yerine TURK denmiş, sonra bu kelime TÜRK olarak ve tekil anlamında kullanılır olmuştur. FARSLAR biz TÜRKLER’e TUR-AN der ki, o da TUR kelimesinin Farsça çoğul eki AN ile kullanılmasından ibarettir.
Şimdi de olduğu gibi o zaman da BOY adları, kişi adı olarak ta kullanılıyordu. Meselâ OĞUZ kelimesi hem OĞUZ boyunu gösterir, hem o boyun ATA’sını, hem de zamanımızda kişi adı olarak kullanılır. Şimdiki ÖZBEK milleti, TİMUR’un komutanlarından ÖZBEK’e bağlı olan ordu birliğinden ve onların soyundandır.
Şu halde TUR-GO veya K-G değişimi ile TUR-KO, ve de TUR-YAŞ hükümdarın esas adıdır. Hem kendisinin, hem de teb’asının önemli bir kısmının TÜRK olduğunu gösterir.

GURAN-TURAN İLİŞKİSİ

GURAN-TURAN İLİŞKİSİ
Rus Kürdolog V. Minorsky, “Kürtler’in MARDOİ ve KİRTOYİ adındaki iki soydan geldiği”ni savunur!.. Ona göre bunlar batıya göç ederken aralarına yabancı unsurlar da karışmıştır. KIRMANÇ kelimesi de KİRTOY ve MARDOY kelimelerinin birleşmesinden meydana gelmiştir!.. Minorsky farkında olmadan KIRMANÇLAR’ın doğudan, yani Orta Asya’dan batıya göçettiklerini söylemiş olur!..
Tarihin her çağında ve dünyanın hemen her yerinde çok değişik TÜRK uruklarının adlarına rastlanmaktadır. Bunların başta gelenleri UR,TUR, GUR, OGUR, GUZ, OĞUZ, KOMAN, SU, İSKİT, ETRÜSK, SAKA, SOKO, UYGUR, ONGUR ve HUNGAR uruklarıdır.
HUNGAR kelimesinin aslının HUN-GUR olması büyük ihtimal… Yani HUN ve GUR Türkleri anlamına gelen kelime… Tıpkı ETRÜSK kelimesinin TUR-SAKA birleşiminden gelmesi gibi… (20)
GUR Türkçe’de ULU, BÜYÜK demektir. GURHAN, Büyük Hakan anlamına gelir. Moğol Hakanı Timoçin, CENGİZ lakabını alınca, önce dostu sonra da rakibi olan CAMUKA da GÜRHAN ünvanını almıştı.
GUR-KUR değişimi TÜRKÇE’ye uygundur. KÜR; büyük, iri vücutlu demektir. KER; sarsılmaz, kuvvetli anlamınadır. TÜRK kelimesi ise yine sarsılmaz, ulu ve kuvvetli demektir.
GUR’un çoğulu “T” eki ile yapılır. GURT’tur. Sonra incelerek GÜRT olmuştur. Türkiye’de KÜRT diye bilinen halka, Türkiye dışında pek çok yerde hâlâ GURT veya GÜRT denir. Zaten G-K değişimi TÜRKÇE özelliktir. (21) Süleyman Demirel bile “ganun hagimiyeti”nden söz ederdi!..
Gelelim daha önce sözünü ettiğimiz ve Kürt bölücülerin pek bel bağladıkları GURTU SANCAĞINA!.. GUR-TU, Asurlulardan bu yana Bohtan suyu civarına verilmiş çok eski bir addır. “TU” ülke anlamınadır… Yani GURTU, GUR ÜLKESİ demektir. İşte bazı kaynaklarda CYRTIE (KURTİ) şeklinde yer alan kelimenin aslı da, budur!.. Eğer o tarihteki GURLAR (GUR-T) bugünkü Kürtler’in ataları ise, bu ancak Kürtler’in TÜRK soyundan olmasıyla mümkündür!
Şu halde MOGAR ve GUR, yani MACARLAR ve OĞUZLAR nasıl birbirleriyle akraba ve Güney Anadolu bölgesi halklarından ise; TUR ve GUR, yani TÜRKLER ve GÜRTLER de OĞUZ boyundan ve akrabadır. Böylece TÜRK, KÜRT ve MACAR akraba olduğu için, ve hepsinin anayurdu Hz. NUH’tan beri GÜNEY ANADOLU olduğu için MACARLAR arasında bir KÜRT OYMAĞI’na rastlanmıştır, bundan daha tabii bir şey olamaz. Aynı şekilde ta Ortaasya’daki ORHUN KİTÂBELERİ ‘ndeki KÜRT OYMAĞI adı da, bu ilişki ile anlam kazanır. (22)
Araştırmacıların yanlışı, bu kavimleri hep birbirinden kopuk ve sonraki yurtlarında ele almalarıdır. Bunun tabii sonucu olarak şaşkınlığa düşmektedirler. Halbuki esas kaynağa dönünce, hepsi birbirine bağlanır.
İşte bu yüzden 23 Nisan şenliklerine gelen MACAR çocuklar bize AKRABA diye hitap ederler, TÜRK-KÜRT ayırmadan!..
Öte yandan 1000′li yıllarda HORASAN’da GUR TÜRKLERİ vardır. Cemşid Bender adlı uyduruk tarihçi, Kürtler’in bir kısmının HORASAN’dan (TÜRK diyarından) geldiğini kabul eder… Ama Kürtler’in HORASAN’da da ZAZACA konuştuklarını söyler!.. Yani Zazalar’ı “kürt” sayar!.. Hicrî 700 yılını verir… (Teori, sayı 10)
Bu tarih tam olarak milâdî 1300 yılına denk gelir. Bender bu kişilere “Horasan Kürtleri” der ama, “Gurtu (Cyrti) Kürtleri”nin Botan Çayı civarından Milâd’dan önce kaybolup, 2000 yıl sonra Horasan yaylalarında nasıl ortaya çıktığı”nı bir türlü açıklamaz!..
Üstelik Rus kürdolog V. MINORSKY, Holandalılar tarafından zamanın en ünlü otoritelerine hazırlatılmış, ve 30 yılda tamamlanmış olan İslâm Ansiklopedisi’nin İngilizce nüshasında, “Kürtler” bahsinde “20. yüzyılda Kürtler arasında KESİNLİKLE kürt olmayan bir unsurun tesbit edildiğini (Zazalar)” belirtir (sf. 1134) ve “bu grubun Kürtçe’den çok farklı kuzey-batı lehçesi konuştuğunu” (sf. 1152) yazar. Bununla da yetinmez!.. ZAZA kelimesinin geçtiği her yerde “gerçek Kürt olmayan” kaydını düşer!.. (sf. 1151)
Cemşid Bender’in ve tüm Kürt ayırımcıların gözlerden sakladığı gerçek şudur ki, Herat ile Gazne arasındaki diyara GUR ülkesi denir!.. Firdevsi’ye Şehnâme’yi yazdıracak kadar hoşgörülü TÜRK hakanı Gazneli Mahmud’un valisi Muhammed, burada GURLULAR devletini kurmuş; MUHAMMED GUR HAN adını almıştı. (1187)
1300′lere kadar varlığını sürdüren bu GUR halkının bir kısmı, CELÂLEDDİN HARZEMŞAH ile birlikte Anadolu’ya gelmişti.
İşte Cemşid Bender’in “Horasan Kürtleri” ile kastettiği bu HORASAN GURLARI’dır!… GURAN diye bilinen Kürt aşiretleri de aslında GUR TÜRKLERİ’dir!.. GUR-GURAN, TUR-TURAN gibi çoğul ifade eder!
V. MINORSKY, Zazalar’la ilişkilendirilen ve “kürt” addedilen GÜRANLAR aşiretlerinin de Kürtlüklerini KESİNLİKLE reddeder!.. GÜRANLAR bir TÜRK boyudur, ve GORANÎ LEHÇESİ, ZAZAKİ LEHÇESİNİN en yakın olduğu dildir. Birini konuşanlar TÜRK ise, diğeri de TÜRK’tür!
Yine tekrarlıyoruz: UR-GUR-TUR-UZ-GUZ-OĞUZ farkı olmadığı gibi, bunların incelmişi ve çoğulu olan KÜR-T ile TÜR-K arasında da fark yoktur!..
Bu yüzdendir ki, Güneydoğu’daki Kürtler’e ek olarak Orta Asya’da bir Kürt boyu, Macarlar arasında da bir Kürt oymağı vardır.
Bunların hepsi birbiri ile akrabadır. HORASAN GURLARI, halis OĞUZ TÜRKLERİ’ndendir!.. Kürt diye bilinen GURAN boyu da HORASAN’dan bölgemize gelmiştir! Prof. Y. HİKMET BAYUR, meşhur “Hint Tarihi” adlı eserinde, GUR TÜRKLERİ hakkında şu bilgiyi verir:
- “EL UTKİ’nin ‘Kitab-ül Yemini’nde KALAÇLAR’ın Hindikuş (dağlarının) güneyinde yerleşmiş olduklarını, ve Orta Asya’dan gelen diğer TÜRKLER’in Hindistan’ı fethetmelerinde çok önemli rol oynadıklarını yazarken, GÜR Devleti hükümdarı ALÂÜDDİN CİHANSUZUN, SELÇUKLU SULTANI SANCAR tarafından esir edildiğini belirtir.”
- “Orta Asya’da TÜRK urukları arasında bulunan GÜRLER oldukça önemli bir yer tutar. Nitekim OĞUZ Kağan Destanı’nda, OĞUZ HAN’ın Hindistan seferinde GÜRLER Ülkesine girip, buradan (sonra) Doğu Avrupa’ya, BULGAR ülkesine hareket ettiği, seferden sonra GÜRLER’in reisinin kendisini SEMERKANT’ta karşıladığı anlatılır. GÜRAN TÜRKMAN taifesinden bahsedilir.”
- “İran’daki GÜRANLAR, menşe itibariyle GÜRLER, yani TÜRKLER’dir… ŞEYH SÂDİ, ünlü ‘Bostan’ adlı eserinde bir İranlı köylünün GÜR hükümdarına ‘Ey, TÜRK’ diye hitap etmesi de GÜRLER’in TÜRK olduğuna başka bir kanıttır.”
İBN-İ HALDUN, MUKADDİME adlı eserinde GURİLER’in TÜRK olduğunu KAT’İ-KESİN bir şekilde ifade eder… MÜNECCİMBAŞI da GURİLER’in HOTA(HİTA) TÜRKLERİ’nden olduğunu kabul eder.
Dr. MAHMUT RİŞVANOĞLU, “Doğu Aşiretleri ve Emperyalizm” adlı eserinde:
- “Orta Çağ’da AFGAN ve bugünkü TABERİSTAN ve YENİ DELHİ’ye kadar geniş bir imparatorluk kurmuş olan GAZNELİLER yıkılınca, yerlerine GUR-LUĞ adlı yeni bir TÜRK uruğu geçmiştir. GURİLER (GURLULAR) devletini kurmuşlardır. (1284-1304)”
- “Ayrıca, 1526-1830 arasında BABÜR ŞAH’tan sonraki Babüriğ hakanların devam ettirdiği GURKANİYE devleti de, bunun devamı idi.”
- “KİKİLER ve KALAÇLAR birleşik uruğlar olarak GURİLER’dir… ‘Tabakat-ı Nasiri’de Bengal fatihi Melik’ül GAZİ İHTİYARÜDDİN MUHAMMED’in GÜR ve KALAÇLAR’dan olduğu yazar ki, bundan GURLU ve KALAÇLAR’ın bir arada bulunduğunu (ve bir sayıldığını) anlamaktayız.”
- “Bugün BİNGÖL, TUNCELİ ve SİVEREK’te bulunan ve ZAZA, ÇEREKLİ, DERSİMLİ diye adlandırılan oymaklar, işte bu GURLU (GURAN) ile gelenlerdir.”
- “Bugün Doğu Anadolu’da hem Kürmanç, hem de Zaza lehçeleriyle konuşan bu TÜRKLER; GURÂNÎ TÜRKLERİ ile beraber AFGANİSTAN’da, ve kuzeyinde KARLUK TÜRK devletinin yıkılmasıyla HAZAR’ ın kuzeyinden ve güneyinden Anadolu’ya gelmişlerdir.”
Şu halde İSLAM Ansiklopedisi’deki KÜRT bahsini yazan MİNORSKY ZAZA ve GURAN bahsinde haklıdır ama, KIRMANÇ-GURMANÇ konusunda yanılmıştır!.. GURAN ve GURMANÇ TÜRKLERİ birbirlerinden farklı görünebilirler. Bazı aşiretler değişik zamanlarda İran etkisinde kalmış olabilirler. Ama kendisinin de dediği gibi, bunlar İranlılar’a da benzemezler!.. Aslında her ikisi de GUR-GUZ-OĞUZ boyundandırlar, ANADOLU TÜRKLERİ’ne benzerler!
Bunu sadece biz demiyoruz, Kürdoloji uzmanları diyor!.. Meselâ Marr “Kürtler ile TÜRKLER çok karışmışlardır,” demekten kendini alamaz!..
1987 yılında yayınlanmış olan “Etnoloji ve Sosyolojik Etütler” dergisinde “Karadeniz Etrafında 50 Yıllık Etnik Gelişim” başlıklı makaleyi yazan Dr. Alexandre Basmakof, “antropolojik bakımdan Kürtler’in TÜRKLER’den fark edilemedikleri”ni yazar!..
Bizce GUR boyundan gelen GORAN KÜRTLERİ; UYGUR, HAZAR, SELÇUK, KARAMAN gibi öz-be-öz TÜRK soyundandır!.


___________________________

(20)- Ayda, Adile; Türklerin İlk Ataları, Ankara, 1987
(21)-”T” harfinin Türkçe’de çoğul eki olduğu Divan-ı Lugat-ı Türk’te açıklanmıştır. (Cilt 1 sf.355) Tegin kelimesinin çoğulu Tegit olarak oösterilmiştir. Koman-Komanit, (Eti) Heti-Hitit, Kiray-Kerayit, Hunlar’ın ilk dayandığı Saka-Sakait gibi oymak ve uruk adlarının çoğulu “T” harfi ile yapılmıştır. Zamanımızda bile kullanılmaktadır. AS kelimesinden AST; ÜS kelimesinden ÜST türetilmiştir. (aslar ve üsler)
Öte yandan SAKA kelimesi “dağ yamacı” anlamına gelir. Çağatay lehçesinde hâlâ SAK “yan” demektir.
Yavuz, Edip; aynı eser sf.104
Kaşgarlı Mahmud, Divan-ı Lugat-ıt Türk
(22)- Yavuz, Edip; aynı eser sf.169

URAR LİNKLERİ

URAR LİNKLERİ

BU SİTE ÖNEMLİ,
ÇÜNKÜ URARLAR’IN “HURRİ DİLİNİN BİR LEHÇESİNİ KONUŞTUKLARINI
” SÖYLÜYOR!.. HİTİT-HURRİ SİTESİNDE GÖRMÜŞTÜK Kİ,
HURRİ DİLİ HİNT-AVRUPAÎ DEĞİL!..
O ZAMAN URARLAR DA ERMENİ DEĞİL!.
YUKARDAKİ AÇIKLAMAYI BİLMEDİĞİ İÇİN,
BU SİTENİN SAHİBİ URARLAR’I
“ERMENİLER’İN ATASI” İLAN EDİYOR!..
AMAN KÜRT BÖLÜCÜLER
 BU SAYFADAKİ HARİTAYI GÖRMESİN,
“HAH, İŞTE BİR KÜRT DEVLETİ!” DERLER!..
ASLINDA URARLAR’IN HURRİ BAĞLANTISI HATIRLANINCA,
O BÖLGEDE O TARİHTE BİR KÜRT HALKI BİLE OLMADIĞI KOLAYCA ANLAŞILIR.
ERMENİLER URARTU’YA SAHİP ÇIKIYOR!

GOG – MAGOG TABİRİ NEREDEN GELİYOR?

GOG – MAGOG TABİRİ NEREDEN GELİYOR?

Bazı Avrupalılar ve Araplar, TÜRKLER için GOG-MAGOG tabirini kullanırlar. Bu ifadenin nereden kaynaklandığını, dayandığı gerçekçi bir nokta olup olmadığını araştırmak gerekir.


Önce hemen belirtelim ki, GQG-MAGOG ifadesi Tevrat’ta ve İncil’de geçer. (Örnek olarak bakınız: Tekvin 12/2, Hezekiel 38/1-6) Yahudiler, Hıristiyanlar, Araplar bu iki tabirden TÜRKLER’i çıkarırlar. Yorumlarda “Kafkasya’da yaşıyan insanların, İSKİTLER’in kastedildiği” söylenir.




M.Ö. 2. binlerde Hint-Avrupaî kavimler iki grup halinde Avrasya steplerinden göç etmeye başladılar. BU GÖÇÜN SEBEBİ TÜRK URUKLARININ BASKISI İDİ. Bu gruplardan birincisi Balkanlar-Karadeniz’in kuzeyi-Anadolu hattını takip ettiler. Avrupa’nın Hint-Avrupaî, veya Aryan temelini bu göçler oluşturdu. Avrupalılar artık dillerinin M.Ö.2000-1000 yılları arasında ANADOLU’da oluştuğunu kabul etmek zorunda kalmışlardır. (John Noble-John King, USSR, 1991, Avustralya)
İKİNCİ GRUP ise daha ziyade Hint-İran kökenli idi, Kafkaslar-Fırat bölgesi hattını takip etti ve HURRİLER İLE KARŞILAŞARAK ASİMİLE OLDU.
HURRİLER M.Ö.1450 de medeniyetlerinin zirvesine çıktılar. Kendilerinden sonra gelen HİTİTLER’in Hint-Avrupaî sayılması, bu göç ve asimilasyonun bıraktığı izlerden dolayıdır. Yoksa HİTİTLER (ETİLER) Anadolu’ya dışardan gelmiş saf bir Aryan (Hint-Avrupaî) kavim değildir.
Bu ikinci gruptan bazı kabileler Hindistan’a kadar uzanıp oralara yerleştiler. Böylece Hindistan Hint-Avrupai özelliğini kazanmaya başladı.
Kısacası, “Iranian” kelimesinden bozma olan ARYAN tabiri ile kastedilen Hint-Avrupaî kavimlerın İran, Hindistan ve Avrupa’da ortaya çıkması, BERTHOLD’un tesbit ettiği gibi Avrasya steplerindeki hareketlenmeden sonradır. Aryan diye bir ırk, bir millet ve devlet daha önce var olmadığı gibi, bu gruptaki kavimler gene BERTHOLD’un söylediği gibi, medeniyeti başkalarından, TÜRK ve SAMÎ kavimlerden öğrenmişlerdir.
Öte yandan TÜRK özelliği taşıyan KİMMERLER ve İSKİTLER de Kafkaslar-Fırat yolunu takip ederek geldiler ve M.Ö. 8. asırda ORTA DOĞU bölgesine yerleştiler. İSKİTLER (SAKALAR) M.Ö.8. asırdan M.S. 2. asra kadar, doğuda ÇİN SEDDİ’nden batıda TUNA NEHRİ’ne kadar 1000 yıl varlık gösterdiler, diğer halkları etkiledirler, eserlerini bıraktılar. Bizanslı yazar ATTALIATE, “İSKİTLER ile TÜRKLER aynı ırktandır,” der.
ASUR kaynaklarına göre SAKALAR (İSKİTLER), KİMMERLER’i kovalıyarak KAFKASLAR’a geldiklerinde, SAKA (İSKİT) hükümdarı GOG’un PARATİ ve MARATİ adında iki oğlu vardı. M.Ö. 662 yılında ASUR ülkesine saldırdılar ve yenilerek esir düştüler…. PARATİ’nin (Herodot Tarihi’nde Prothies diye geçer) oğlu MADUVA (Herodot’ta Madies diye geçer) derlenip toparlanarak Anadolu, Suriye ve Filistin’i ele geçirdi. HERODOT ve XSENOPHONE bundan 100-150 yıl sonradır.
M.S.628 yazılmış olan Süryanice İSKENDER romanında geçen GOG isminin yanında geçen MAGOG ismi de Türk kavimlerinin başbuğlarının adları ile anıldıklarını hatırlatmaktadır. SELÇUKLU, OSMANLI gibi… GOG-MOG, GOG-MAGOG olmuştur. Urfa Piskaposu EFRAYM sözünü ettiğimiz eserde şöyle yazar: “Onlar GOG ve MAGOG süvarileridir. Küheylanlarının üstünde fırtına gibi uçarlar. Karşılarında durabilecek hiç kimse yoktur.”
GOGARLAR, Gog kavminden; MOGARLAR da Mog uruğundan gelir. (15) MOG diyarı, VAN ve HAKKÂRİ çevresidir. Her ikisi de İSKİT boyudur.
MACAR millî efsanelerinde MAGOR, MAGAR, ve MOGAR kelimeleri arasında fark yoktur. MAGAR sözü, MACAR adına Magyar veya Megyer’den daha yakındır. Yani MOGLAR, bir TÜRK boyu olan MACARLAR’ın atalarıdır. MACARLAR’ın ilk yurdu da GÜNEY ANADOLU’dur! Ve bugünkü Macaristan’da 30 kadar «Kürt» köyü mevcuttur.
Milattan önce 2. asırda bu bölgede Arsaklılar vardı ve MOG eyaleti’nin batısındaki BOHTAN suyu dolaylarında ise GURTU sancağı bulunmaktaydı.




***
MACARCA ………. TÜRKÇE
—————— ———————
öker ……….. öküz
tiro ……….. dana
bika ……….. boğa
buryu ………… buzağı
tyük ………….. tavuk
kos ………….. koç
kecske ………… keçi
tarlo ……….. tarla
tekno ………. tekne
karo …………. kazık
arok ……….. arık
buza ………. buğday
arpo …………. arpa
borso ……….. burçak
alma ……….. elma(alma)
ezölo ……….. üzüm
sereg ………… çeri(ordu)
tanı ……….. tanık(taşıt)
belyeg ………… belge
cıdem ………… erdem
egy ………….. kutsal (ege)
bun ………… günah (bun)
bölcs ………. bilge
kek …………. gök, mavi
sargo ……………. sarı
szam ……….. say
beli …………. bitig

_____________________________
(15)Gog-Mog kelimelerinin TÜRKLER ile bağlantısı burada da bitmez. MOG-OL kavminin Kuzey-Batı Asya’da görülmesi, onların medeniyetin merkezi Mezopotamya ile ilişkisini kesemez. Nasıl ki, Güney Amerika kızılderilileri Orta Asya’ya bağlanıyorsa; Mogolların ataları da Macarlar’ınkiyle aynıdır. Eski TÜRKLER Hazar’ın kuzey ve güneyinden Asya’ya yayılmışlardır.
Bu durum, çok eski akraba olup 2500 yıl kadar önce birbirlerinden kopan, ancak HUNLAR ve Cengiz Han zamanından itibaren de ilişkileri tekrar sıklaşan OĞUZ (Gog) ve MOĞOL (Mog) boylarının TÜRK olduğunu gösterir.
Zaten Batılı yazarların hemen hepsi ikisini aynı sayar. Bizde ise Yılmaz Öztuna gibi bir kaç yazar, herhalde tarafsız görünmek için, SÜMER, ELÂM, URAR, HURRİ gibi kavimleri Âri (Aryan) kabul eder. MOĞOLLAR’ı ise TÜRKLER’den tamamen ayrı görür. Bu davranışın Türk Tarihi’ne de, Tarih ilmine de ne kazandırdığı meçhuldür…
Ama şunu da eklemek gerekir ki, Yılmaz Öztuna diğer yandan TÜRKLER’in de Ârî olduğunu öne sürer. Yani TÜRKLER yine SÜMER, ELÂM, URAR, HURRİ, hatta HİTİTLER ile akraba çıkar!..
Yavuz, Edip; Tarih Boyunca Türk Kavimleri, sf.169
Times Dünya Tarihi sf. 55
Öztuna, Yılmaz; Devletler ve Hanedanlar, Kültür Bakanlığı, Ankara,1990

HURRİ, HATTİ, HİTİT SİTELERİ

HURRİ, HATTİ, HİTİT SİTELERİ 1 – HITTITE/HURRIAN MYTHOLOGY
2 – FORGOTTEN EMPIRES – HITTITES AND MITANNI
3 – HITTITES HİTİTLER’İN HİNT-AVRUPAÎ BİR DİL KONUŞTUKLARINI İDDİA EDİYOR… BÖYLE BAŞKA SİTELER DE VAR.
4 – HİTİT DEVLETİ
5 – HITTITE LANGUAGE BU SİTE HİÇ DEĞİLSE HİTİT DİLİNİN İLK HİNT-AVRUPA DİLİ OLDUĞUNU SÖYLÜYOR. YANİ O TARİHE KADAR AVRUPA’DA DOĞRU DÜRÜST BİR DİL YOK!
6 – THE HITTITES 1600-717 B.C.
7 – HITTITES
8 – THE HITTITES
9 – HITTITE HOME PAGE
10 – WHO WERE THE HITTITES?
11 – HISTORY OF THE HITTITES BU SİTE DE HİTİTLER’İ “İLK HİNT-AVRUPAÎ DEVLET” İLAN EDİYOR!.. YANİ, O TARİHE KADAR AVRUPA’DA DEVLET TE YOK!.. PEKİ, HİTİTLER AVRUPA’DAN MI GELDİLER BURALARA???
12 – HITTITES AND THE RIDDLE OF SCRIPTS
13 – HITTITES BU SİTE HİTİT DİLİ İÇİN “HİNT-AVRUPAΔ DİYOR, AMA HATTİ VE HURRİ DİLLERİ İÇİN “HİNT-AVRUPAÎ OLMAYAN” TESBİTİNİ YAPIYOR!
14 – AKKADIAN-HITTITE TREATY KADİM BİR BARIŞ ANLAŞMASI
15 – THE HITTO-PHOENICIANS BU SİTE DE HİTİTLER’İ FENİKELİ YAPIYOR, AMA HİNT-AVRUPAÎ DENİLEN DİL GRUBUNUN ANADOLU’DA DOĞUP ETRAFA YAYILDIĞINI BELİRTİYOR!
16 – HİTİTLER VE TÜRKİYE

GUTİLER, LULLUBİLER, KASSİTLER, MİTANİLER VE HİTİTLER İLE İLGİLİ SİTELER

GUTİLER, LULLUBİLER, KASSİTLER, MİTANİLER VE HİTİTLER İLE İLGİLİ SİTELER

Batılı tarihçilerin çoğu GUTİ-KUTİ kelimelerini Kürtler’e bağlama için kendilerini zorlayıp dururlar. Bizim hiç çekindiğimiz bir husus yok. Onun için bütün tesbit ettiğimiz GUTİ (GUT-GUR-GUZ-OĞUZ) sitelerini veriyoruz.
1 – KASSITES
4 – TIMELINE
10 – KASSITES
11 – KASSITES
12 – KASSITES
13 – KASSITES BU SİTEYİ HAZIRLAYAN DÜRÜST BİRİ, ÇÜNKÜ “BELKİ HİNT-AVRUPAÎ IRKTAN” DEMİŞ!..
14 – KASSITES EN ÖNEMLİ SİTE BU, ÇÜNKÜ “HİNT-AVRUPAÎ OLMAYAN, VE SAMÎ OLMAYAN BİR DİL KONUŞUYORLARDI,” DİYOR. BU DA HEM KÜRTÇÜ, HEM BATICI İDDİALARI ÇÜRÜTÜYOR!

ŞEHNÂME’DEN SEÇMELER

ŞEHNÂME’DEN SEÇMELER  

930′larda doğmuş, büyük TÜRK Hakanı GAZNELİ MAHMUD ile tanışmış, onun desteği ile TÜRK düşmanlığı yapan eseri Şehnâme’yi kaleme almış olan Firdevsi; bilgili bir zattır. Farsça, Pehlevice ve Arapça bilir. Müslümandır ama, şimdinin Kürt ayırımcıları gibi, geçmişe özlem duyar. Bu yüzden Fars hükümdarlarının dillerde dolaşan ve başkaları tarafından kaleme alınmış destanlarını toplamış, birleştirmiştir.
En önemlisi bunu şiirle yapmış olmasıdır. Böylece ortaya 55.000 beyitlik muazzam bir eser çıkmıştır. Yalnız eserin bu boyuta ulaşmasında, şairin savaş hikâyelerini, mecazlarını birbirine benzer şekilde tekrarlamasının rolü büyüktür.
İran’ı yeryüzündeki her şeyden üstün tutan ve bu suretle zamanımıza kadar yansıyan bir İran milli ruhu yaratan Firdevsi, bu tutumuyla övgüye lâyıktır. Bütün edebiyatçılarımız tarafından örnek alınmalıdır… Onunla boy ölçüşebilecek bir tek TÜRK şairi vardır, o da ALİ ŞİR NEVAİ’dir.(1441-1500)
Kürt ayırımcılar Avesta’dan çok Şehnâme’ye atıfta bulunurlar… Halbuki Firdevsi’nin Şehname’si, Taberi’nin tarihi kadar tarafsız değildir.
Mesela Kürt kahramanı ilan edilen Kawa, Taberî’de Kabi olarak ve iki yerde geçerken, Şehnâme’de l000 yıla yakın ömür sürer ve hep Fars hükümdarların yanındadır!. Taberî’nin nakli daha akla yakındır, çünkü Taberî Tarihi, Şehnâme’den 100 yıl önce yazılmıştır ve esas kaynaklara daha yakındır.
Bütün bunlara rağmen, tam bir tesbit yapabilmek için aynı konuları bir de Şehnâme’den özetliyeceğiz.
Firdevsi diyor ki:
- “Taç giymek, tahta oturmak törenini ilk yapan padişah KİYUMERS’dir… Ondan evvel insanlar ne giyinmesini ne de yemek pişirmesini bilirlerdi. ” (Şehnâme, Şark İslâm Klâsikleri, M.E.B., Cilt l, sf.63-64)
Buna göre Kiyumers ÂDEM olmasa da, taş devrinin ilk ateşi bulan insanı oluyor… Onun oğlu Siyamek, onun oğlu da Huşeng’dir.
- “HUŞENG 40 yıl padişahlık etti. Demiri taştan ayırdı. Kanallar yaptı. İnsanlar tohum saçmayı, ekip biçmeyi öğrendiler. Taşların birbirine çarpmasından içindeki gizli ateş meydana çıktı. Huşeng ateşi kıble yaptı. O geceyi bayram yaptı, adını Sede koydu.” (sf. 70-73)
Böylece ateşi istediği zaman yakabilen ilk insan ve Mecusi dininin kurucusu Huşeng oluyor… Onun oğlu TAHMURS, devlerden yazı yazmayı öğrendi. İddiaya göre, sadece Farsça değil; Rumca, Arapça, Sogdca, Çince, Pehlevce gibi otuza yakın dili bilirdi!.
Bizce İlk devlet kuran millet SÜMERLER olduğuna göre, KİYUMERS VE HUŞENG olsa olsa SÜMER krallarıdır. Yazıyı bulanlar da onlar olduğuna göre, TAHMURS da bir SÜMER kralıdır.
Firdevsi’ye göre onun oğlu da CEMŞİD’dir. Tabii bu krallar arasında pek çok ismin atlandığı anlaşılıyor. Hatta devletler bile değişmiş olabilir.
- “Padişahlar padişahı CEMŞİD, ahaliyi 4 gruba ayırdı: rahipler, askerler, çiftçiler ve sanatkârlar… Güzel kokuları, hekimliği keşfetti. Su üstünde gemi ile dolaştı. Tahtının üzerinde güneş gibi otururdu. Halk CEMŞİD’in üzerine mücevherler saçtılar ve bu güne NEVRUZ adını verdiler. (21 Mart) (sf. 80-86)
Görüldüğü gibi, Şehnâme’de dahi NEVRUZ’un Kürtler’le bir ilişkisinden söz edilmiyor!.. NEVRUZ, CEMŞİD’in tahta oturduğu gündür!
- “O zamanlar çölde yetişmiş bir yiğit vardı. Aynı zamanda hükümdar olan bu dini temiz adamın, şöhrete tapan DAHHAK adlı bir oğlu vardı. Çok kötü huylu idi. Pehlev dilinde ona BİYARESP (onbin at) derlerdi. Bir gün şeytan onu azdırdı. Babasını öldürmesine ortak oldu. Böylece zalim Dahhak babasının tahtını elde etti.”
(sf. 90-96)
- “Şeytan da onu omuzundan öpüp kayboldu. Dahhak’ın omuzlarında iki tane kara yılan çıktı. Şeytan bu sefer hekim kıyafetine girdi. Dahhak’a “Onları sakın kesme, insan beyni yedir, belki ölürler. Başka çare yok,” dedi.
(sf. 97-100)
- “Bundan sonra İran’da karışıklık çıktı. Herkes Cemşid’e itaatten vazgeçti. Çünkü o kötülüğe meyletti. Her yerde bir padişah çıktı. İran’ın süvarileri Dahhak’ı padişah kabul ettiler. Dahhak da Cemşid’i ele geçirip iki parça etti, yeryüzünü onun şerrinden kurtardı. Cemşid’in Şehrinaz ile Evrünaz adlı iki kızkardeşini de karı olarak aldı.”
(sf. 101-103)
- “Dehhak her gece ister halktan olsun, ister yiğit soyundan, iki delikanlıyı sarayına getirtir, ahçı bunları öldürür, beyinlerini çıkartır, yılanlara yiyecek yapardı.”(sf. 104-106)
- “Memlekette Ermayil ve Kermayil adında iki dindar adam vardı. Bunlar öldürülen iki kişiden hiç olmazsa birini kurtarmak için saraya ahçı olarak girdiler. Kapıcıların yakaladıkları İKİ KİŞİDEN birini öldürüp BİRİNİ KAÇIRDILAR. Sonra bir koyun beynini ölen gencin beyniyle karıştırıp yılana yedirdiler!” (sf. 107)
- “Bu suretle her ay 30 genç kurtarıyorlardı… ZAMANLA KİMİN NESLİ OLDUKLARI BELLİ OLMIYAN BU GENÇLERİN SAYISI 200′Ü BULDU!.. İŞTE BUGÜNKÜ KÜRT KAVMİNİN ASLI BUNLARDAN TÜREMİŞTİR Kİ, BUNLAR MAMUR ŞEHİR NEDİR BİLMEZLER!… BUNLARIN EVLERİ ÇÖLLERDE KURULMUŞ ÇADIRLARDAN İBARETTİR! KALPLERİNDE HİÇ TANRI KORKUSU YOKTUR!” (sf. l08)
Bu sözleri biz yazmadık!. Şehnâme tercümesinin 1. Cildi’nden aynen aldık!.. Böylece Kürt ayırımcıların pek bel bağladıkları bir kaynağı, gerçek haliyle ortaya koymuş olduk!.. Taberî’den 100 yıl sonra, zamanımızdan 1000 yıl önce yapılmış başka bir Kürt tanımını gün ışığına çıkarttık!
Bununla şimdinin Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı kendini Kürt sayan kardeşlerimize hakaret etmek istemiyoruz!.. Ancak onları yanlış bilgilendirerek, uyduruk tarihler, devletler ile aldatıp kışkırtanlara karşı uyarıyoruz!
Bunun yanısıra yukarıda dile getirilen “kürt kimliği”yle; onun yansıttığı “nesli belirsiz, göçebe, dağlı, din-iman tanımaz militan, bozguncu, saldırgan” özelliğiyle bir yere varmanın mümkün olmadığını göstermek istiyoruz!..
Kendini Kürt sayan, bu tavır ve anlayışla yukarıdaki tanımla bütünleşenlerin, bir “kişilik bunalımı” içinde yaşaması bize acı veriyor!.. Bu ülkenin vatandaşı olmaktan gurur duymalarını, “Ben de sizdenim” anlamına gelen “NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!” ifadesiyle bize sarılmalarını samimiyetle istiyoruz!..
Onları bağrımıza basmak bizim için de en büyük mutluluktur.

ALP ER TUNGA VEYA EFRASYAP

ALP ER TUNGA VEYA EFRASYAP

Biraz daha devam edelim ki, tesbitimizin doğruluğu ortaya çıksın. Hem de İran kaynaklarından!…
Taberî diyor ki:
- “Farslara gelince, ancak FERİDUN oğullarının hükümdarlık ettiğini söyler, (ama) kendi kavimlerinden olmıyan yabancı biri hükümdarlık etmişse, onun hükümdarlığı haksızlıkla ele geçirdiğini iddia ederler.”
-”TUC ile Selm kardeşleri İrec’i öldürdükten sonra yeryüzünü aralarında bölerek 300 yıl hüküm sürdüler. Bu arada İrec’in oğlu Minuşehr hükümdardı. TÜRK kavminden TOC’un oğlu, onun üzerine saldırarak IRAK’tan sürmüşse de, daha sonra Minuşehr onu memleketinden kovmuştur. Bundan sonra İrec’in intikamını almak üzere TÜRK memleketi üzerine yürümüş, (amcası) TOC’dan intikamını aldıktan sonra ülkesine dönmüştür.”
-”Rüstem’in oğlu Feşmec’in oğlu EFRASYAP, Şehrasp’ın oğlu olup TÜRKLER KENDİLERİNİ ONA NİSBET EDERLER. DİĞER BİR RİVAYETE GÖRE EFRASYAP, FERİDUN’UN OĞLU TOC’UN OĞLU ERŞARP’IN OĞLUDUR!. (Cilt 2, sf. 532-534)
Bu karışık ifadede eski metinlerde el kopyalarından kaynaklanan ve sık görülen bir isim karmaşası var. Birinci rivayette ŞEHRASP diye geçen isim, ikinci rivayette ERŞASP olmuş. İkisini aynı kabul etmek gerekir. O takdirde rivayetler arasındaki fark, EFRASYAP’IN FERİDUN’UN 3.GÖBEK TORUNU MU, YOKSA 6. GÖBEK TORUNU MU OLDUĞUNA indirgenmektedir. Her iki halde de EFRASYAP, YANİ TÜRKÇE ADIYLA ALP ER-TUNGA;, FERİDUN’UN, YANİ OĞUZ HAN’IN TORUNUDUR!..
Öyleyse TÜRKLER, HZ. NUH’TAN SONRA (M.Ö. 4000) ANADOLU-MEZOPOTAMYA- İRAN üçgeninde SÜMER, ELÂM, TOURKİ ve TURUKKULAR OLARAK BULUNDUKLARI GİBİ, OĞUZ HAN DEVLETİ OLARAK HZ. İBRAHİM ZAMANINDA DA (M.Ö. 1800) VARDI, VE TARİHÇİLERİN KABUL ETTİĞİ GİBİ, TÜRK ADIYLA BİN YIL SONRA DA VARDI!
Taberî devam ediyor:
- “Minuşehr’in TOC ile Serm’i öldürmesinden 60 yıl sonra (TÜRKLER) onu Taberistan’da kuşattılar. Ancak sonradan AFRASYAP ile Minuşehr barıştılar… Aralarında Belh (Amuderya) ırmağını sınır yaptılar… (Daha sonra) TÜRKLER orada yaşıyan teb’aya el uzatmışlardır. (Dönemin) Yemen hükümdarı Ra’iş, süvari bölüklerinin başına Şemir’i tayin ederek onları TÜRK memleketine gönderdi. Şemir, AZERBEYCAN’a sahip olan TÜRKLER üzerine yürüdü.” (sf. 533-540)
- “Hükümdar Minuşehr öldükten sonra TÜRK oğlu Rüstem oğlu Feşenc oğlu EFRASYAP; Haniares’i ve Fars halkını yenerek kendi hakimiyeti altına aldı. Rivayete göre EFRASYAP BABİL’E KADAR İLERLEMİŞTİ. Tahmasp oğlu ZEVV’İN ZUHURUNA KADAR DA BÖYLE KALDI.”
- “Minuşehr bir cinayetten dolayı Tahmasp’a darılmıştı. Tahmasp TÜRK yurduna giderek Vakmin adlı TÜRK hükümdarının memleketinde yaşamaya başladı. Kızıyla münasebet bağladı. Bu TÜRK prensesinden olan Zevv, TÜRK Vamin’i öldürmüş, EFRASYAP’ı Fars memleketinden TÜRK yurduna sürmüştür. Bu günü Acemler, Nevruz ve Mihrican’dan sonra 3. Bayram yapmışlardır.” (sf. 448-651)
Bir defa görüyoruz ki, daha önce “TUC oğlu” ifadesini kullanan Taberî, bu bölümde “TÜRK oğlu” diyor. Ve TÜRKLER’in Azerbeycan’dan Babil’e kadar bütün Doğu Anadolu ve Mezopotamya’yı idarelerine aldıklarını, uzun süre ellerinde tuttuklarını belirtiyor.
İkincisi, düşmanlık gösterseler de, hatta FERİDUN’a Fars deseler de İranlılar; o dönemden itibaren TÜRKLER ile akrabadır. Kız alıp vermiş, hükümdar soyu müşterek kan taşımıştır.
Bu yüzden Kürt ayırımcıların kendilerini bölgede Araplar’dan, Acemler’den, TÜRKLER’den farklı ve tamamen Aryan bir millet gibi göstermeye çalışmalarının anlamı yoktur. Bölgede Hz. İBRAHİM’den beri birbiri ile akraba olmıyan yoktur ki!.. Kürtler’in kendilerini bizden kopararak herhangi bir medeniyete sahip çıkmaları da mümkün değildir. Çünkü bunun ne devamını getirebilmiş, ne de geliştirebilmişlerdir. Kürtler hep söylediğimiz gibi, karışmış, farslaşmış, göçebe bir halktır.
Taberî Tarihi ile devam edelim:
- “Zevv 3 yıl hükümet sürmüş, ondan sonra Keykubad hükümdar olmuştur. O, TÜRKLER’in başkan ve büyüklerinden olan Tüdürsiya’nın kızı ile evliydi. Belh (Amuderya) Irmağı’na yakın bir yerde oturdu. Maksadı TÜRKLER’in Fars sınırları içine sızmasına mani olmaktı.” (sf. 651-652)
- “(Daha sonraki hükümdar) Keykavus, rivayete göre, Yemen hükümdarının kızı ile evli idi. Süzabe adlı bu sihirbaz kadın, üvey oğlu Siyavuş’u severek münasebette bulunmaya çağırdı… Oğlan yanaşmayınca babasıyla arasını açtı. Siyavuş Rüstem’e başvurdu. Rüstem Siyavuş’u TÜRKLER üzerine yürümeye kışkırttı. Siyavuş EFRASYAP’la karşılaşmak üzere TÜRK memleketi üzerine yürüdü. Fakat meseleyi barış yoluyla hallettiler. EFRASYAP, memleketine gelen Siyavuş’a saygı göstererek ona kızını verdi. Bu kadın Keyhüsrev’in annesidir. Ancak araları açıldı. (TÜRKLER) Siyavuş’u öldürerek azalarını parçaladılar.”
- “KEYKAVUS annesi ile çocuğu TÜRK yurdundan (İran’a) getirtti. Sonra Rüstem ve diğer komutanlar idaresinde TÜRKLER’e karşı asker gönderdi. Yeryüzünde ne kadar toprak varsa, eline geçirdi.”
- “Keykavus’tan sonra yerine KEYHÜSREV geçti. EFRASYAP’tan babası Siyavuş’un kanını talep etti. Ordusu TÜRKLER üzerine yürüdü, fakat bozguna uğradı. Daha sonra komutanı Cuzrec TÜRKLER’e büyük telefat verdirdi. KEYHUSREV, EFRASYAP’ı takip ederek onu ele geçirdi ve onu Siyavuş gibi boğazladı.” (sf. 728-746)
- “Keyhüsrev’den sonra yerine LEHRASP geçti. Onun zamanında TÜRKLER’n kudret ve şevkleri arttı. Lehrasp Belh’te oturur ve TÜRKLER ile savaşırdı. Babil kralı BUHTUNNASAR onun zamanında yaşamıştır. Filistin’i ele geçirerek (Hz. SÜLEYMAN’ın başladığı, Hz. DAVUD’un bitirdiği) Beyt El-Makdis’i yıkmıştır.” (sf. 776-780)
Bu tarih bizi M.Ö. 600′lere getirir. Yani İSKİTLER, MEDLER ve ZERDÜŞT dönemine… Kürt ayırımcılar sürekli TÜRKLER ile aralarında bir fark bulmaya çalıştıklarından, son din İSLAM’ı bir kenara bırakıp Zerdüşt dinine sarılmışlardır. Onlara göre Zerdüştlük Kürtler’in asli dinidir. Ama tarih öyle söylemiyor. Halbuki ZERDÜŞTLÜK, bir amanlar TÜRKLER’in de dini idi!
Önce gene Taberî’yi okuyalım:
- “Lehrasp’ın yerine oğlu BEŞTASP geçti. Esfiman oğlu ZERDÜŞT onun hükümdarlığının 30. yılında zuhur ederek peygamberlik iddiasında bulunmuştur. Rivayete göre Zerdüşt vahiy iddia ettiği kitabını hükümdara takdim etmiş, o da bunu 12.000 öküz derisi üzerine altınla yazdırdıktan sonra Derbişed adlı bir yerde muhafaza etmiştir…Zerdüşt, Beştasp’a TÜRK Hakanı ile arayı bozmasını, barış şartlarını yerine getirmemesini tavsiye etti… Bu arada TÜRK Hakanı HUZURASP, Belh üzerine yürüdü. Beştasp kaçarak Fars civarında bulunan Tamider kalesine sığındı… Oğlu İsfendiyar’ı hükümdarlığı ona bırakacağını vaadederek TÜRKLER üzerine saldırttı. İsfendiyar TÜRKLER’i yendi. Ancak Beştasp, onu Rüstem’e gönderdi. Rüstem de İsfenderiyar’ı öldürdü… Beştasp, Zerdüşt fikirlerini açıklayıncaya kadar Sabii idi.” (sf. 813-819)
İşte TABERÎ bize bunları anlatıyor. Biz bu bilgileri değerlendirerek, insanların atasının BİR, kullandıkları dillerin kaynağının da BİR olduğu sonucuna varıyoruz. Ama eğer birileri çıkıp ta, dünyayı ÂRÎ, SAMÎ, TURANÎ gibi bölümlere ayırıyorsa; diyoruz ki, BİZ ÂDEM’DEN BERİ VARIZ!.. HEP MEDENİ, HEP DEVLET SAHİBİ OLMUŞUZ. SANATTA, EDEBİYATTA HİÇ GERİDE KALMAMIŞIZ!.. Kaya ve duvar resimleri, SÜMER su kanalları, TÜRKİSTAN kerhizleri, tamgalar, çivi yazısı, tapınaklar, Gılgamış Destanı hep bu medeniyetin başlangıcını gösterir. TÜRKLÜK o tarihten az günümüze kesintisiz uzanır.
TABERİ TARİHİ de bunun delilidir!.

OĞUZ HAN KİM?

OĞUZ HAN KİM?
Tarih ilminin bir bilmece gibi parçaların bir araya getirilmesi olduğunu bilmeyen bazı taklitçiler, OĞUZ HAN’ın TEOMAN (M.Ö.244-209) veya METE (M.Ö.209-174) olduğunu öne sürerler!.. İyi ki kalkıp CENGİZ HAN (M.S.1162-1227) dememişler!.. Bizce OĞUZ HAN çok daha eskilerde yaşamıştır.
Aslında SÜMERLER’den beri yazı kullanan TÜRKLER’in kendi tarihlerine fazla ilgi göstermemesi, tarihlerinin daha çok Çinliler, Yunanlar ve İranlılar tarafından yazılmış olması, bu karışıklıkları doğurmuştur. Bir çok TÜRK boyunun adı maalesef YUAN-YUANLAR gibi Çince adları ile anılmaktadır. Aynı şekilde Yunan tarihçiler TÜRKLER’e HEFTALİT demekte, büyük TÜRK hakanı ALP ERTUNGA İranlı tarihçiler tarafından EFRASYAB diye anılmaktadır.
Büyük Tarihçi Dr. Rıza Nur da OĞUZ HAN konusunda aynı tesbiti yapar ve TEVRAT’ta geçen YAFES’in soyundan MOĞOL’un oğlu OĞUZ HAN’ın HZ. İBRAHİM zamanında (M.Ö.1800′ler) yaşamış olduğunu belirtir. Kaynak olarak ta OğuznÂme’yi, Tarih-i Cihanküşa’yı ve Cami-üt Tevarih’i gösterir.
Taberî şöyle diyor:
- “TÜRK, HAZAR ve başka Arap olmayan kavimlerden yetişen hükümdarların hepsi de YAFES oğullarından gelmiştir. İranlıların son hükümdarı Yezdicerd de dahil, bütün Fars hükümdarları da YAFES’in torunlarından Kiyumers’in soyundandır.” (sf. 270)
Bu duruma göre bütün İran hükümdarları ya TÜRK, ya da TÜRKLER ile yakın akraba olmaktadır. Bu husus kolay kabul edilebilir. Çünkü ŞAH İSMAİL’den sonraki bütün İran şahları, son ikisi hariç, TÜRK’tür. Öncekilerin de TÜRK kökenli olması, hiç şaşırtıcı gelmiyecektir. Ayırımcılık güden Kürtler ise, Farslar yolu ile Arî ırka bağlansa dahi, TÜRKLER ile akrabadırlar ve TÜRKLER tarafından idare edilmişlerdir. Bu gerçek en az 1000 yıllık bir tarih kitabında, TABERÎ’de yer almıştır.
Esas enteresan kısım, bundan sonra gelmektedir. Taberî çeşitli rivayetleri birleştirerek FERİDUN hakkında şunları anlatmaktadır:
- “Feridun mazlumların haklarını korudu, halka TANRI’ya ibadeti, adaleti ve insaf ile iş görmeyi ve iyilikte bulunmayı emretti… ÜÇ OĞLU VARDI.. SERM, TUC ve İREC… FERİDUN MEMLEKETİNİ ONLAR ARASINDA BÖLDÜ. BUNU YAPARKEN HİSSELERİ OKLAR ÜZERİNE YAZDI. OĞULLARINDAN HER BİRİNE BU OKLARDAN BİRİNİ ALMALARINI EMRETTİ. SERM’E RUM VE BATI ÜLKELERİ; TUC’A TÜRK VE ÇİN ÜLKELERİ; İREC’E DE IRAK VE HİNT ÜLKELERİ İSABET ETTİ!..” (sf. 280)
Bu hikâye bizim hiç te yabancımız değildir. Sadece sayı 3 değil de 6′dır ve okun yanısıra bir de yay vardır. VE OĞUZ HAN ÜLKESİNİ 6 OĞLU ARASINDA BÖYLECE PAY EDER!.. ÖYLEYSE, tarihçilerimizin bir türlü bulamayıp ta, Mete’de karar kıldıkları OĞUZ HAN, bütün eski efsanelerde yer alan hükümdar FERİDUN’DAN BAŞKASI DEĞİLDİR!..
Kürt ayırımcıların ÂDEM’den Milad’a kadar ne kadar devlet varsa onlarla birlikte CEMŞİD ve FERİDUN’u kendilerine mal etmeleri kadar anlamsız bir şey olamaz! Bu iddia doğru olsaydı, bir imparator olan FERİDUN’un dünyayı oğulları arasında bölmesinden sonra Asya ve Avrupa’da pek çok Kürt devleti ortaya çıkması gerekirdi. Halbuki ne o zaman vardır, ne de (kendilerinin de kabul ettikleri gibi) son 2500 yıl içinde Kürtler bir devlet kurabilmişlerdir.
Halbuki OĞUZ HAN soyundan gelen TÜRKLER için durum farklıdır. Hemen her nesilde yeni bir devlet kurulmuş ve TÜRKLER TARİH SAHNESİNE ÇIKTIKLARI İLK GÜNDEN BERİ HİÇ BİR ZAMAN DEVLETSİZ KALMAMIŞLARDIR!.. SÜMERLER’DEN BUGÜNE 200′DEN FAZLA TÜRK DEVLETİ GELİP GEÇMİŞTİR. BUNLARIN EN KÜÇÜĞÜ BİLE, ŞİMDİKİ BİRLEŞMİŞ MİLLETLER ÜYESİ 100 DEVLETTEN DAHA UZUN ÖMÜRLÜDÜR, 50 DEVLETTEN DAHA BÜYÜKTÜR. BU İNANILMAZ ÖZELLİK DÜNYADA SADECE TÜRK MİLLETİNE MAHSUSTUR!
FERİDUN’un TÜRKLER’in atası OĞUZ HAN olduğunun bir başka delilini de, Taberî şöyle vermektedir:
- “Rivayete göre TUC ile SERM, İREC’i kıskandıklarından üzerine atılıp onu öldürdüler. TUC kardeşine uçları ilmikli bir ip uzattı. SERM, İREC’i bu iple boğdu. BUNDAN DOLAYI TÜRKLER İLMİKLİ İP KULLANIRLAR!..” (sf. 283)
Yani FERİDUN’un oğulları arasında meydana gelen bir olayın TÜRKLER’de TÖRE olarak benimsenecek kadar önemi var!.. Ve bu töre 1600′lerin padişahı GENÇ OSMAN’ın, Sultan MUSTAFA’nın idamında dahi uygulanmıştır. Bundan büyük delil olur mu?..
Aynı sayfalarda Taberî, bundan en az 1300 yıl öncesine, Hz. ÖMER’in oğlu Abdullah’a ait bir KÜRT tanımına da yer vermiş:
- “KÜRTLER, FARSLARIN GÖÇEBE ARAPLARIDIR… Onlardan biri Nemrud’a, İBRAHİM’i ateşte yakmasını tavsiye etmiştir.” (sf. 323)
Bu da bizim baştan beri söylediğimiz bir gerçeği, KÜRT adının “göçebelere verilen bir sıfat”tan başka bir şey olmadığını, bir millet ve ırkı belirtmediğini ortaya koymaktadır.
Taberî, FERİDUN’dan sonraki İran bölgesi hükümdarı Lehrasp’ın TÜRKLER’le İrec’in intikamını almak için savaştığını söylüyor. İlerde göreceğimiz gibi Firdevsi de TÜRKLER ile Farslar arasındaki savaşların temelini İREC’in öcünün alınmasına bağlar. Ancak bunlar bizim fikirlerimizi destekler! TÜRKLER’in bölgeye öyle Malazgirt Savaşı ile gelmediklerini, ta Hz. İBRAHİM döneminde dahi bölgede hem de adıyla sanıyla varolduğunu gösterir. SÜMERLER’in TÜRK olduğunu kabul etmiyenler için bile, bu tarih M.Ö. 1800′lere gider!..
Kaldı ki, Taberî şu ifadesi ile her türlü kuşkuyu da siler:
- “İBRAHİM’in evlâtlarından bir kısmı HORASAN’a indi. HAZERLER onların yanına gelerek, “Size bu hayırlı isimleri öğreten kimse, yeryüzünün hükümdarı olmalıdır,” dediler ve hükümdarlarına HAKAN ünvanını verdiler.” (sf. 429)
Dünyada hükümdarına HAKAN diyen bir tek millet vardır: TÜRKLER!..
FERİDUN’un OĞUZ HAN olması ile Kürtler de benliklerine kavuşurlar. Çünkü ANADOLU’daki TÜRK kökenli olup ta “Kürt” sanılan aşiretler OĞUZ HAN soyundan BEÇENE ve BÖĞDÜZ’e bağlıdırlar!.