DESTAN ŞİİRİ OKUYUN

Necip Fazıl Kısakürek – Destan 

DESTAN

Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak!

Haykırsam, kollarımı makas gibi açarak:
Durun, durun, bir dünya iniyor tepemizden,
Çatırdılar geliyor karanlık kubbemizden,
Çekiyor tebeşirle yekun hattını afet;
Alevler içinde ev, üst katında ziyafet!
Durum diye bir laf var, buyrunuz size durum;
Bu toprak çirkef oldu, bu gökyüzü bodurum!
Bir şey koptu benden, şey, her şeyi tutan bir şey,
Benim adım bay Necip, babamınki Fazıl Bey;
Utanırdı burnunu göstermekten sütninem,
Kızımın gösterdiği, kefen bezine mahrem.
Ey tepetaklak ehram, başı üstünde bina;
Evde cinayet, tramvay arabasında zina!
Bir kitap sarayının bin dolusu iskambil;
Barajlar yıkan şarap, sebil üstüne sebil!
Ve ferman, kumardaki dört kıralın buyruğu;
Başkentler haritası, yerde sarhoş kusmuğu!
Geçenler geçti seni, uçtu pabucun dama,
Çatla Sodom-Gomore, patla Bizans ve Roma!
Öttür yem borusunu öttür, öttür, borazan!
Bitpazarında sattık, kalkamaz artık kazan!
Allahın on pulunu bakleye dursun on kul;
Bir kişiye tam dokuz, dokuz kişiye bir pul.
Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa;
Yaşasın, kefenimin kefili karaborsa!
Kubur faresi hayat, meselesiz, gerçeksiz;
Heykel destek üstünde, benim ruhum desteksiz.
Siyaset kavas, ilim köle, sanat ihtilaç;
Serbest, verem ve sıtma; mahpus, gümrükte ilaç.
Bülbüllere emir var: Lisan öğren vakvaktan;
Bahset tarih, balığın tırmandığı kavaktan!
Bak, arslan hakikate, ispinoz kafesinde;
Tartılan vatana bak, dalkavuk kafesinde!
Mezarda kan terliyor babamın iskeleti?
Ne yaptık, ne yaptılar mukaddes emaneti?
Ah, küçük hokkabazlık, sefil aynalı dolap;
Bir şapka, bir eldiven, bir maymun ve inkılap.

Destan


Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak! 
Haykırsam, kollarımı makas gibi açarak: 

Durun, durun, bir dünya iniyor tepemizden, 
Çatırdılar geliyor karanlık kubbemizden, 

Çekiyor tebeşirle yekûn hattını âfet; 
Alevler içinde ev, üst katında ziyafet! 

Durum diye bir lâf var, buyrunuz size durum; 
Bu toprak çirkef oldu, bu gökyüzü bodurum! 

Bir şey koptu benden, şey, her şeyi tutan bir şey, 
Benim adım Bay Necip, babamınki Fazıl Bey; 

Utanırdı burnunu göstermekten sütninem, 
Kızımın gösterdiği, kefen bezine mahrem. 

Ey tepetaklak ehram, başı üstünde bina; 
Evde cinayet, tramvay arabasında zina! 

Bir kitap sarayının bin dolusu iskambil; 
Barajlar yıkan şarap, sebil üstüne sebil! 

Ve ferman, kumardaki dört kıralın buyruğu; 
Başkentler haritası, yerde sarhoş kusmuğu! 

Geçenler geçti seni, uçtu pabucun dama, 
Çatla Sodom-Gomore, patla Bizans ve Roma! 

Öttür yem borusunu öttür, öttür, borazan! 
Bitpazarında sattık, kalkamaz artık kazan! 

Allahın on pulunu bekleye dursun on kul; 
Bir kişiye tam dokuz, dokuz kişiye bir pul. 

Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa; 
Yaşasın, kefenimin kefili karaborsa! 

Kubur faresi hayat, meselesiz, gerçeksiz; 
Heykel destek üstünde, benim ruhum desteksiz. 

Siyaset kavas, ilim köle, sanat ihtilâç; 
Serbest, verem ve sıtma; mahpus, gümrükte ilâç. 

Bülbüllere emir var: Lisan öğren vakvaktan; 
Bahset tarih, balığın tırmandığı kavaktan! 

Bak, arslan hakikate, ispinoz kafesinde; 
Tartılan vatana bak, dalkavuk kefesinde! 

Mezarda kan terliyor babamın iskeleti; 
Ne yaptık, ne yaptılar mukaddes emaneti? 

Ah, küçük hokkabazlık, sefil aynalı dolap;
Bir şapka, bir eldiven, bir maymun ve inkılap. 


(1947) necip fazıl kısakürek

FERD-İ KÂMİL KUTB-U EVTAD:

FERD-İ KÂMİL

Kutb-u Evtad:

İmam-ı Rabbânî -kuddise sırruh- Hazretleri Hakk’a vusulün cezbe ile olanının “Efrad” adı verilen seçilmişlere mahsus olduğuna dair “Mektubat” adlı eserinin 285. Mektub’unda şöyle buyurmuşlardır:

“Sona kavuşanlardan birçokları da vardır ki, “Seyr-i ilâllah” yolculuğunu katettikten ve “Bekâbillâh” makamına kavuştuktan sonra, bunlara kuvvetli bir cezbe ihsan ederler. Bu şekilde cezbe zinciri ile, kanca takıp çeker gibi çekip alırlar. Orada soğukluk bulaşmaz, gevşeklik gelmez.
Bunlar yükselmek için şaşılacak garip işlere ihtiyaç hissetmezler. Bunların dar olan halvetine semâ ve nağmenin giriş yolu yoktur. Vecd ve tevâcüd (kendinden geçme) bunlara göre makbul birşey değildir. Bilâkis bu cezbeli yükselme ile ulaşılabilecek en son mertebeye çekilir, ulaştırılırlar.
O Server-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-e uymak sayesinde, ona mahsus olan makamdan nasipler elde ederler.
Vusulün bu çeşidi, ancak “Efrad” denilen seçilmişlere mahsustur. “Kutup”lara bu makamdan nasip yoktur.
Allah-u Teâlâ’nın ihsanı ile, sonun sonuna kavuşan bir seçilmişi, bu âleme geri çevirirlerse ve istidatlı kimselerin terbiyesi ona havale edilirse, bu sırf Allah-u Teâlâ’nın fazlıyladır. Nefsini kulluk makamına indirirler. Ruhu, nefisten ayrı olarak Allah-u Teâlâ’ya müteveccih olur.
Anlatılan zat “Ferdiyet” kemâllerine sahiptir. “Kutup”ları yetiştirme yetkisine sahiptir. Burada “Kutup”la “Kutb-u irşad”ı kastediyoruz, “Kutb-u evtad”ı değil.
Zılliyet (gölge) makamlarının ilimleri, marifet derecelerinin asliyeti kendisine verilmiştir.
Daha doğrusu onun bulunduğu makamda ne zıl (gölge) vardır, ne de asıl vardır. Zira bu zat zılli de aslı da aşmış ve geçmiştir.
Cidden böyle bir kâmil ve mükemmil bir zatın varlığı bulunmaz bir şeydir. O kadar ki, uzun asırlardan, uzun zamanlar geçtikten sonra onun zuhuru olsa dahi bir ganimettir.
Âlem onunla nurlanır. Onun bir bakışı kalp hastalıklarını giderir. Bir teveccühü beğenilmeyen kötü huyları silip süpürür.
O öyle bir zattır ki, Uruc (yükselme) makamlarını tamamlamış, hepsinden daha yükselmiş, Kulluk makamına inmiş, ibadetle mutmain olmuş, huzura ermiştir.
Bu tâifenin içinde, velâyet makamlarının en üstünü olan “Abdiyet” makamına yerleşen seçilmişler de vardır. Mahbubiyet makamına kabiliyet de buna verilir. Bu ise, velâyet mertebelerinin bütün kemâllerini taşımakta ve “Dâvet” derecesi makamlarının hepsini içine almaktadır.
Nübüvvet makamlarına has olan “Velâyet-i hassa”dan pay almaktadır.
Hülâsa, onun şanı şu mısrada bildirilmektedir:

“Bütün güzellerde bulunan, yalnız sende var!” (285. Mektup)

Kulluk Makamı:

Kul olabilmek ne demek biliyor musunuz? Allah’ta hiç olabilmek demektir.
“Allah’ta hiç olabilmek” noktası çok gizlidir.
O Allah-u Teâlâ’yı gördüğü zaman, O’na ulaştığı zaman; ateşte yanıp giden küçük bir kâğıt gibi hükümsüzdür, üflesen gider. Gerçek hüküm Hazret-i Allah’tadır.
Çünkü o artık Hakk’a varmıştır. Bu noktayı açmak mümkün değildir, sırrın da sırrıdır, hâl noktasıdır.
İmam-ı Gazâlî -kuddise sırruh- Hazretleri:
“O Allah-u Teâlâ ile karşılaşmanın, O’nun cemâl-i bâkemâline bakmanın ve O’na mânen yaklaşmanın ne demek olduğunu da anlar.” buyuruyor. (İhyâ-u ulûm’id-din)
Yaratan’ı gördükten sonra, yaratılanlar çimenlikte biten ot mesabesinde olur. Toprak olmasa çimen olmaz, Hazret-i Allah olmasa mükevvenat olmaz. Kâinat “Ol!”demekle oluyor, “Öl!” demekle ölüyor. Toprağın yanında çimenin ne kıymeti varsa, Hazret-i Allah’ın yanında yaratılmışların o kadar kıymeti vardır.
Herkes yeşilliği görüyor, toprağı görmüyor; herkes yaratılmışları görüyor da Hazret-i Allah’ı görmüyor.
Hep O… Fakat hep O olduğunu yalnız o kişi görür, yaratılmışları Yaratan’dan görür. Başka kimse görmez; her şeyi görür, O’nu görmez.
“Hakk’a vardı” sözünün sırrı, marifetullah’ın özü işte budur.
Hakk’a varmıştır, Hakk’ı görüyor, Hakk’tan görüyor.
Nitekim Abdülkâdir Geylânî -kuddise sırruh- Hazretleri de “Feth’ür-Rabbânî” adlı eserinde şöyle buyurmuştur:
“O öyle bir kuldur ki, Hakk’a vâsıl olmuş, O’nu görmüş ve mâsivâ denen Hakk’ın zâtından gayri şeyleri bilmiştir.” (60.Meclis)
Onlar bu hususu görerek ve bilerek konuşuyorlar. Allah-u Teâlâ’yı gören, gösterdiği kadar bilir, başkasına şâmil değildir.
Hakîm-i Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri ise onun Allah-u Teâlâ’nın hususi himayesinde olacağını, O’nu göreceğini ve O’nunla konuşacağını açıklamıştır.
“O, Allah-u Teâlâ’nın kabzasında (hususi himayesinde) hareket eder. O’nunla konuşur, O’nunla görür, O’nunla tutar, O’nunla anlar.” (Nevâdir’ül Usûl)
Kendisinin de orada bir balık pulu kadar, bir kâğıt parçası kadar hükmü yoktur. Çünkü o, asıl hüküm sahibini gördü. Bu nokta ferdiyet makamıdır.
Ferd-i Kâmil:

O hale gelenlerin durumu şudur: O hep Hakk ile olmak, yani O’nunla olmak ister.
Şimdi sizin anlayacağınız bir tabir kullanacağız.
Hazret-i Âişe -radiyallahu anhâ- vâlidemizden rivayet edildiğine göre Seyyid-i Kâinat Sebeb-i Mevcudat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz son hastalığında ruhunu teslim ederken şöyle duâ etmişti:
“Ey Allah’ım! Beni bağışla, bana acı, en yüce arkadaşa kavuştur.” (Buhârî, Tecrid-i sarîh: 1665)
En mühim sır. O doğrudan doğruya Allah-u Teâlâ ile arkadaş olur.
Gerçekten Resulullah Aleyhisselâm’ın vekâletini Allah-u Teâlâ ona ihsan eder, bu vekâleti yalnız onlar taşır. Bunlara “Ferd-i kâmil” denir.
Hiçbir evliyâullah bu sırrı vermemiştir. Evliyâullah’ın ulaşamayıp tarif ettiği nokta budur işte.
Ferdiyet Mülkü

Hususiyetle Hâtem-i veli’yi bildirmek ve tanıtmakla vazifeli kılınan ve bu hususta “Hatmü’l-evliyâ” adı ile bir kitap dahi yazmış olan Hakîm-i Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri, Hâtem-i veli’nin terakkiyât ve tecelliyâtını, ilmini vâsıtasız olarak Hakk’tan aldığını ve diğer velilere nisbetle ayrı bir ferdî üstünlük taşıdığını beyan etmek üzere şöyle buyurmuşlardır:
“Öyle veli vardır ki; makâmını aşar, ikinci mülkten üçüncü, oradan da dördüncü mülke erişir; bütün bunları aşarak, bu ismin verildiği mülke ulaşır. Hatta bütün bunları da aşıp, vahdâniyet (birlik) ve ferdiyet (teklik) mülkünde O’na ulaşan, isimlerden hazlarını alan kişi olur. Hazlarını Rabb’inden alan odur.

İşte o, velilerin seyyidi (efendisi)dir. Rabb’inden verilen ‘Hâtemü’l-velâye’ onundur.” (Hatmü’l-evliyâ, sh: 334-335)

En gizli sır budur. Ferdiyet makamı, kulluk makamı burada olur. Hakk’a yakınlık makamı, Resulullah Aleyhisselâm’a komşuluk makamı da burada olur. Gizlinin gizlisi bir sırdır bu. Bu yolun en gizli kısmı budur. Mahlûka âit değildir, ancak Allah-u Teâlâ’nın dilemesiyle olur.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimize tam vâris işte bu “Ferd-i kâmil”dir.

Adalet Kırbacı:

Hakîm-i Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri “Sîret-ül evliyâ” isimli eserinde ise, Hâtem-i veli’nin vazifesini, yapacağı cihadın mâhiyetini ve hakikat ile dalâlet arasında bir berzah olarak gönderileceğini ifşâ ederek şöyle buyurmaktadır:

“İşte o evliyânın seyyididir. Arz ehlinin emniyeti, gök ehlinin nazar yeri, Allah’ın has kulu, O’nun nazargâhı ve halk içindeki adâlet kırbacıdır. Onları O’nun kırbacı ile terbiye eder. Reddeden halkı O’nun nâmına O’nun yoluna dâvet eder. Allah’ı birleyenlerin kalplerindeki gizli satırları okur, Hakk ile bâtılın arasını ayırt eder.” (Kitâb-u Sîret’il-evliyâ, sh: 94)

Allah-u Teâlâ bu zât-ı muhtereme neler bildirmiş!

EN BÜYÜK ÂYET-İ KERİME ÂYET-ÜL KÜRSÎ

EN BÜYÜK ÂYET-İ KERİME
ÂYET-ÜL KÜRSÎ
Niçin En Büyük Âyet-i Kerime?:

Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde en büyük Âyet-i kerime’nin Bakara sûre-i şerif’inde olduğunu haber vermiştir.

Çünkü bu Âyet-i kerime Allah-u Teâlâ’nın sıfat-ı ilâhî’sini, hakimiyet-i sübhâniyesini, azamet ve kibriyâsını en beliğ ve en güzel bir şekilde telkin ve tavsif etmektedir.

Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmuşlardır:
“Her şeyin bir şerefesi yani üst noktası vardır. Kur’an’ın üst noktası da Bakara sûresi’dir. Bu sûrede bir âyet vardır ki, o Kur’an âyetlerinin efendisidir. O Âyet-ül kürsî’dir.” (Tirmizi: 2881)
Übey bin Kâb -radiyallahu anh- der ki:
“Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bana:

“Ey Ebu Münzir! Allah’ın kitabından ezberinde bulunan hangi âyetin daha büyük olduğunu biliyor musun?” diye sordu.

Ben “Allah ve Peygamberi daha iyi bilir.” dedim.
Tekrar sordu:

“Ey Ebu Münzir! Allah’ın kitabından ezberinde bulunan hangi âyetin daha büyük olduğunu biliyor musun?”

Cevap olarak:

“‘Allahu lâ ilâhe illâ hüvel-hayyül-kayyum’ âyetidir.” dedim.
Bunun üzerine Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz eliyle göğsüme vurdu ve:

“Vallahi ilim sana mübarek olsun ey Ebu Münzir!” buyurdu.” (Müslim: 810)

Tamamı on cümleden ibaret olan Âyet-ül kürsî’de; Allah-u Teâlâ’nın vahdaniyeti, O’nun Hayy ve Kayyum olduğu, uyuklama ve dalgınlık gibi beşerî sıfatlardan münezzeh olup kâinatı kendi tasarrufunda bulundurduğu, O’nun izni olmadan kimsenin şefaat edemeyeceği, hayat sırrı, ilim sırrı, ilminin geçmişi ve geleceği kuşattığı, hâkimiyet sırrı, kudretinin gökleri ve yeri kapladığı ve zâtının çok yüce olduğu bildirilerek Tevhid inancının esasları açık bir şekilde ifade edilmiştir.
Hayy ve Kayyûm:

Hazret-i Kur’an’ın en büyük Âyet-i kerime’sinin sırrını açacağız ve izahını yapacağız. Bu sırları açmakla, birçok hususlarda ne demek istediğimizi bir nebze olsun anlamış ve kavramış olacaksınız.
Allah-u Teâlâ buyurur ki:
“Allah o Allah’tır ki, kendisinden başka hiçbir ilâh yoktur.” (Bakara: 255)
Âyet-i kerime’de geçen “Hû” maskedir, yarattığı bütün mevcûdat bir maskeden ibarettir. İnsan da böyledir, kâinat da böyledir. Bu maske bütün mevcûdâtı içine alıyor. Var olan O’dur. Herkes maskeyi görüyor, O’nu görmüyor.
“Lâ ilâhe”; O’ndan başka ilâh yoktur, ilâh ancak O’dur. Bu yarattıkları Allah değildir, hepsi de “Lâ”dan ibarettir. Çünkü “Lâ” dediğin zaman “Onlar Allah değil” diyorsun. Bu maske de “Lâ”dan ve “Ol!” emrinden ibarettir. Her yarattığı şeye sadece “Ol!” diyor, o da dilediği şekilde oluveriyor. Ne dilemişse o oluyor. Her zerrede ulûhiyet sırları mevcuttur. Herşey O değil, fakat hiçbir şey de O’ndan ayrı değil.

Ulûhiyet ve ubûdiyet yalnız O’na mahsustur. Her cihetten tektir. Varlığının başlangıcı yoktur. Varlığı daimîdir, nihayete ermez.

Varlığına şahit yine kendi varlığıdır. Her varlık O’nun kudretinin eseridir. Var olan ne ki varsa O’nunla var olmuştur.
“O Hayy ve Kayyûm’dur.” (Bakara: 255)

Hayy: Ezelî ve ebedî hayat ile berhayattır. Ezelden ebediyete kadar bütün hayat ve ebedîlik O’nun zâtı ile kâimdir.

Kayyûm: Zât ve kemâl sıfatları ile her şeye hâkim olup, bütün varlıklar O’nunla kâimdir.
Allah-u Teâlâ kendi zâtı ile hayattadır, yaratıkları ise O’nun hayat vermesi ile, O’nun kudreti ile yaşamaktadırlar. Her şeye belirli bir zamana kadar ayakta durmak için sebepler ihsan buyurmuştur. Hayy ve Kayyum ancak O’dur. Ancak O var, O yaratıyor, her şey O’nunla kâimdir. İnsanların akılları ve ilimleri bu noktayı kavrayamadığı için yeri görür, göğü görür, amma Hakk’ı göremez. Görmesi de mümkün değildir. Tutulanlar görülüyor da, tutan görülmüyor.
Allah-u Teâlâ bir Hadis-i kudsî’de:
“Açlığa devam et beni görürsün. İnsanlardan uzaklaş bana kavuşursun.” buyuruyor.
Demek ki görülüyormuş.
Sıddık-ı Ekber -radiyallahu anh- Hazretleri:
“Ben Allah’ımı gördüm, başka bir şey görmedim.” buyurmuştur. Yani “O’ndan başka bir şey yok ki onu göreyim.”
Demek oluyor ki Allah-u Teâlâ dilediği kimseye esrârını bildiriyor.
O’ndan başka varlık yok zaten, hepsi de “Lâ”dan ibarettir. Bu gördüğünüz kâinat ve içindekiler nur malzemelerinden yapılmıştır ve “Ol!” demekle olmuştur.
Maskeyi kaldıran Zât-ı kibriyâ kendi varlığını ortaya koyuyor ve: “Var olan her şeyi ben yaratıyorum, benim kudretimle ayakta duruyor, her şey benimle kâimdir.”diyor.
Görebilen bunu da görebiliyor.
Meselâ bir insan, elinde bulunan şeyi bilir. Allah-u Teâlâ âlemleri öyle tutuyor ve öyle biliyor. Bütün yaratıklarını muhafaza etmesi, tutması, gözetmesi, yaşatması yalnız O’na mahsustur. O tuttuğu için O her şeye hâkimdir, her zerre O’nun varlığı ile kâimdir. O’nun varlığı her şeyi kuşatmıştır, hükmünde hikmet sahibidir.
Dikkat ederseniz bir damla kerih suyu kan pıhtısından cenin haline getiriyor. Fakat o cenin ölüdür. O yaratıyor amma o cenin başlangıçta cansızdır. Sonra ona ruh veriyor ve cenin canlanıyor. Ne oldu şimdi? Hayy ve Kayyum olan Allah onu yarattı, o O’nunla kâim oldu. Bir et parçası idi, cansız ve hareketsizdi. Ona “Ol!”dediği zaman O’nunla hayat buldu, canlandı, mukadderâtı da o anda yazıldı. Âdem Aleyhisselâm da bu şekilde “Ol!” demekle canlanmadı mı? İnsan da böyledir, kâinat da böyledir.
Her zerreyi yaratan, kürreyi de donatan O’dur. O hem yaratıyor, hem de yönetiyor. Zira O Ehad’dır. Yarattıkları hem O’nunla kâimdir, hem de O’na muhtaçtır.
Allah-u Teâlâ hem yaratıyor, hem donatıyor, hem de tutuyor. Bu yaratmayı ve donatmayı yaratıkları yapabilir mi? Hayır yapamaz. O halde vücud O, mevcud O…
Maskenin altındakini gören maskeye itibar etmez. Onlar “Lâ”dan ibarettir, maske ilâh değildir.
Meselâ sen zannediyorsun ki sen sensin. Hayır! Sen “Ol!” emrinden ibaretsin.
Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Resulüm! Sana ruhtan sorarlar. Onlara de ki: Ruh Rabbimin emrindendir.” (İsrâ: 85)
Her şey seni yaratan Rabbinin emrinden ibarettir. Amma sen bilmedin, bilemedin.
Ne güzel yarattı, âzâlarıyla donattı, en güzel bir biçim verdi. Öyle ki bu durum karşısında sen de kendini müstakil zannettin.
Ve fakat ruhunu çekince, verdiğini alınca, hani sen sendin?
Sen de O’nunla kâimsin, bütün yarattıkları da O’nunla kâimdir, amma O görülmüyor. Sen yarattıklarını görüyorsun ve orada kalıyorsun, kendi kendini de aldatmış oluyorsun.
Ve fakat O’nu gören, yani Allah-u Teâlâ’yı gören, O’nun gösterdiği kadar her şeyin hakikatını görür. Bir perdeden, bir kabuktan, bir örtüden ibaret olduğunu görür. Meğer O’nu örten hep bir örtü imiş.
Allah-u Teâlâ bir kulunun kalp kilidini açtığı ve içeride O’nun olduğunu gördüğü zaman; işte o zaman o kul da görür ki gerek kendisi ve gerekse yarattığı bütün âlemler hep O imiş. Her şey bir perdeden, bir kabuktan ibaret imiş, hepsi de “Ol!” emrinden husule gelmiş.
Hazret-i Kur’an’ın en ince noktası Âyet-ül kürsî ile İhlâs-ı şerif’tir. Bu sırrı bilebilmek için Allah-u Teâlâ’yı görmek şarttır. O’nu görmeyen kimse ne bilir, ne de hafsalası alır. Duysa da yine bilmez. Ne ilmi yeter, ne de aklı yeter. Çünkü aklın da ilmin de “Ulül-elbâb”ına dayanan bir husustur. “Ulül-elbâb” Allah-u Teâlâ’nın duyurması ve göstermesi ile husule gelen akıldır. Bu noktaya gelen kimsenin aklı da ilmi de durur. Bu sahaya hiçbir ilim giremez.
Şu kadar var ki Evliyâullah’tan bazı zevât-ı kiram bu hususa işaret etmişlerdir.
Nitekim Abdülkâdir Geylânî -kuddise sırruh- Hazretleri “Feth’ür-Rabbânî” adlı eserinde şöyle buyurmuştur:
“O öyle bir kuldur ki, Hakk’a vâsıl olmuş, O’nu görmüş ve mâsivâ denen Hakk’ın zâtından gayrı şeyleri bilmiştir.” (60.Meclis)
Onlar bu hususu görerek ve bilerek konuşuyorlar. Allah-u Teâlâ’yı gören, gösterdiği kadar bilir, başkasına şâmil değildir.
Hakîm-i Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri Hâtem-i veli hakkında bin küsur sene önce “Hatm’ül-Evliyâ” ismiyle müstakil bir eser yazmış ve onun Allah-u Teâlâ’nın hususi himayesinde olacağını, O’nu göreceğini ve O’nunla konuşacağını açıklamıştır.
Eserin yirmibirinci bölümünde şöyle buyurmaktadır:

“Sonra başka bir mertebeye yükselir, o da Heybet ve Üns’tür. Heybet O’nun celâlindendir, Üns ise O’nun cemâlindendir. O’nun celâline baktığında korkar ve toplanır. Şayet onu bu şekilde bırakırsa bütün işlerinde âciz olur, atılmış bir elbise gibi olur veya ruhsuz bir vücut olur. O’nun cemâline baktığında bütün damarları sevinçten dolup taşar. Şayet onu bu şekilde bırakırsa nefsi coşar ve sınırı aşar. Heybet onun şiârı, Üns ise onun elbisesi olur. Böylece kalbi dosdoğru olur ve nefsi sevinir. Sonra onu başka bir mertebeye yükseltir. O mertebe ‘İnfirad billâh’ yani ‘Allah ile kalma’dır.”

Hakîm-i Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri “Nevâdirü’l-Usûl” adlı eserinde ise velâyet mertebelerinin en üst derecesine vâris olan Hâtem-i veli’nin vasıflarını bir bir beyan ederek şöyle buyurmaktadır:
“Ehlullah’ın bir kısmı en yüksek velâyet derecesine sahip olur. Bu kimse, Allah-u Teâlâ’nın, kendisini velâyeti için seçip kullandığı bir kuldur.

O Allah-u Teâlâ’nın kabzasında (hususi himayesinde) hareket eder, O’nunla konuşur, O’nunla görür, O’nunla tutar, O’nunla anlar.” (Nevâdirül-Usûl, cilt:1, sh: 339)

İlmin sonu Hazret-i Allah’a dayanır. Bu ilme “İlm-i billâh” denildiği gibi, “Ledünî ilim” de denilir.
Bu ilme mazhar olan Hakk’ı görür, Hakk’tan görür. Ve fakat Allah-u Teâlâ’nın tecelliyâtının sonu yoktur.
“Eğer yeryüzündeki bütün ağaçlar kalem, denizler de mürekkep olsa ve hatta buna yedi deniz daha eklense, yine de Allah’ın kelimeleri tükenmez.

Şüphe yok ki Allah Azîz’dir, hikmet sahibidir.” (Lokman: 27)

Kelimât-ı ilâhiye’nin sonu yoktur. Çünkü O’nun ilmine ve hikmetine sınır konulamaz, iradesini dilediği şekilde kullanır. Kayıt ve hudut tanımaksızın hükmünü icrâ etmektedir.
Hakk’ı gören ise Cenâb-ı Vâcib’ül-vücud Hazretlerinden başka hiçbir şey görmez. Yani Allah-u Teâlâ’yı gören, O’ndan başka bir şey görmez ve görmek de istemez. Zira her şey “Lâ”dan ibarettir. “Lâ mevcûde illâllâh” tevhidinin sırrına vâkıf ettirdiği kimseler hem görür, hem söyler, hem de o hâl ile yaşarlar. Her hâl ve kâllerinde hikmet-i ilâhî mevcuttur. Birer numunedirler, birer Hakk adamı, Hakk dostudurlar. Onlar O’nun himayesinde, tasarruf-u ilâhiyesindedirler. O’nun gözetimi altında iş ve icraat yaparlar.
İmam-ı Gazâlî -kuddise sırruh- Hazretleri buyururlar ki:

“Ayrıca Allah-u Teâlâ ile karşılaşmanın, O’nun cemâl-i bâkemâline bakmanın ve O’na mânen yakınlaşmanın ne demek olduğunu da anlar.” (İhyâ-u ulûmid-din)

Çok iyi anlar. Çünkü Allah-u Teâlâ öyle buyuruyor. Öyle tecelli ediyor, öyle husule getiriyor ki, oradan anlıyor. Bu, mahlûkun Hâlik’ına yaklaşması değildir. Hakk’ın mahlûkuna tecelliyatıdır. Hâlik tecelli edecek ki, o vâkıf olacak. Mahlûkun yeri değil orası. Oysa O’na her şey kolay.

Vâhidiyet ve Samediyet:

Allah-u Teâlâ İhlâs sûre-i şerif’inde şöyle buyurmaktadır:
“De ki: Allah bir tektir.” (İhlâs: 1)
Allah-u Teâlâ müstakil bir vücuttur. O’ndan başka hiçbir mevcut yoktur.
Fakir “Kul hüvallahu ehad” dediğim zaman O’nu zikrediyorum, ismini zikretmiyorum. Ehad dediğim zaman Ehad’ı görmem lâzım.
“Allah Samed’dir.” (İhlâs: 2)
Ehad O, yarattığı her şey O’nunla kâim olduğu için her şey O’na muhtaçtır. Var olan yalnız O’dur, Ehad yalnız O’dur, başka Ehad yok. Bütün varlıklara “Ol!”demekle bir sûret, bir şekil vermiş, var etmiştir. Yer görülüyor, gök görülüyor, insan görülüyor. Murad ettiği gibi tecelli etmiş, bir sûretle görülüyor. Amma O’ndan başka Ehad yok.
Olanlar da O’nunla var olmuştur. Biz Hazret-i Allah’ı görürüz, yaratılanları öyle görürüz. O’ndan başka hiçbir şey yok.
İnsan Allah-u Teâlâ ile kâim olduğu halde bunu bilmiyor. O varlığını çektiği zaman leş oluyor. Hani sen vardın? Sen de böylesin, bütün varlıklar da böyledir.
“Doğurmamış, doğurulmamıştır.” (İhlâs: 3)

Zira doğma ve doğurma yarattıklarına âittir. O Allah ki vardır, müstakil var olan O’dur, varlıkları yaratan O’dur. O’ndan başka müstakil ne vücud var, ne de mevcud. O, her şeyi çepeçevre kuşatmıştır.

“Hiçbir şey O’nun dengi ve benzeri değildir.” (İhlâs: 4)
Hiçbir dengi ve benzeri olmamak yalnızca O’na mahsustur.
Hülâsa olarak; Her şey O’nunla kâim, sen de O’nunla kâimsin, zerre de, kürre de, her şey O’nunla kâimdir, O’nunla ayakta duruyor.
Kişi Âyet-ül kürsî’yi okuyor amma, kendinin O’nunla kâim olduğunu ve kâinatın da O’nunla kâim olduğunu bilmiyor.
Bu sebepledir ki, en büyük Âyet-i kerime budur.
Müfessirler bu Âyet-i kerime’yi açıklarken: “Her şey O’nunla kâimdir.” demişler, fakat: “Sen de onunla kâimsin.” dememişlerdir. Çünkü mânevî, bâtınî noktaların da zâhirinde kalmışlardır.
Mârifetullah ehli Allah-u Teâlâ’nın öğrettiğini bilir. O öğrettiği için ve herkese ayrı ayrı tecelli ettiği için o bilgi kimsede bulunmaz.
Her şeyi O’nun yarattığını ve her şeyin O’nunla kâim olduğunu ancak hakikat ehli bilir ve görür. Amma sizin bildiğiniz göz ile değil de, O’nun gösterdiği göz ile hem görülür, hem bilinir. Yoksa bir beşer gözü ile değildir.
İnsan Allah-u Teâlâ’nın yarattığı ve donattığı bütün âlemlerin “Lâ”dan ibaret olduğunu görmedikçe hiçbir zaman “İlâh”ı, yani Allah-u Teâlâ’yı göremez ve lâyık-ı veçhile bilemez. Bilgileri zandan ibarettir, bu böyledir.
Âyet-i kerime’sinde:
“İçinizde… Görmüyor musunuz?” buyuruyor. (Zâriyat: 21)
Bu bir Allah kelâmı değil midir?
Sen bu hakikatı anlamıyorsun diye bu Âyet-i kerime’yi beyan etmeyelim mi? Senin gözün körse güneşin suçu nedir? Hakikat budur, ilâhî hüküm böyledir.
Bu hitâb-ı ilâhî yalnız insana değil, zerreden kürreye kadar yarattığı ve donattığı bütün âlemlere O’nun hitâb-ı ilâhî’sidir.
Gerçek Mürşid-i kâmil O’nu gördüğü zaman, kâinatın bir maske olduğunu görür. Maskeyi de görür, maskeyi kaldıranı da görür.
Nitekim Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyururlar:

“Muhammed’in nefsi kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, eğer siz süflî arza bir ip sarkıtmış olsanız Allah’ın üzerine düşerdi.” (Tirmizi)

Demek ki Allah-u Teâlâ kime gösterirse o görüyor.
O’ndan başka hiçbir şey yok ki düşsün! Ötekiler “Ol!” ve “Öl!”, işte bundan ibarettir. Düşen O’nun üzerine düşer.
O her şeyin takdirini dürmüş, şeklini şemâlini vermiştir, ondan sonra “Böyle ol!” demiştir, o da dilediği şekilde oluvermiştir. O görünenleri öyle murad ettiği için öyle göstermiş. Demek ki O var, O’ndan başka birşey yok, O’nun hükmünden başka birşey yok.
Her şeyi O tutuyor, O yaratıyor, O öldürüyor. Fakat insan tutulanı görüyor da tutanı görmüyor. Yani yaratılmışları görüyor da Yaratan’ı görmüyor.
Fakir der ki: “Siz Allah-u Teâlâ’nın tuttuğu şeyi görürsünüz, Elhamdülillâh biz tutanı görürüz. Yaratan’ı gördüğüm için, bu yaratılanların bir perdeden ibaret olduğunu görüyorum.”
Bu beyanlar duyanlar içindir, işitenler için değil. Kime ne duyurdu ise o anlar. İyi bilin ki, bunların hepsi Allah-u Teâlâ’nın göstermesiyle, bildirmesiyle, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizin nur ışığı ile görerek ve bilerek söyleniyor.
Sakın bu ilme dalmayın. İlminiz ve aklınız yetmez. Yetmediğine göre inkâr yollarına kalkışmayın. Evliyâullah’ın beyanlarını inceleyin, onlara itimat edin ve kurtulun. Bütün delilleri önünüze sürüyorum, oku ve geç, anlamaya kalkışma.
Bu sırlar niçin anlaşılmıyor?
Bu hususta bir Âyet-i kerime arzedelim:

“Yedi kat göğü ve yerden bir o kadarını yaratan Allah’tır. Allah’ın fermanı bunların arasından iner ki, böylece Allah’ın her şeye kâdir olduğunu ve her şeyi ilmiyle kuşattığını bilesiniz.” (Talâk: 12)

Abdullah bin Abbas -radiyallahu anhüma- Hazretleri buyururlar ki:

“Eğer bu Âyet-i kerime’nin size tefsirini yapacak olsam, beni mutlaka taş yağmuruna tutarsınız.”

Size bu anlatılanlar sanmayın ki bilinmiyor. Allah-u Teâlâ fakire öyle bir üslup vermiş ki, İbn-i Abbas -radiyallahu anh- Hazretlerinin buyurduğu mevzuları açıyoruz da kimse farkında değil. Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’leri yerleştirdiğimiz için, o söylediğimiz söz kayboluyor. Kişi Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’i görüyor, o mevzuyu unutuyor. Sizin anlayacağınız şekilde açıldığı için şaşkınlık yapmıyor. Yoksa kapalı tuttuğumuz yerler çok azdır.

Zerreden kürreye kadar her şey her şeyi kuşatmıştır. Kimini zar ile kuşatmış, kimini deri ile, kimini kabuk ile…
Yani Allah-u Teâlâ her zerreyi bir şey ile çevirmiştir. Yer de böyledir, gök de böyledir. Arşırahman ile de her şeyi kuşattırmıştır. Allah-u Teâlâ ise her şeyi kuşatmıştır, bütün âlemleri çepeçevre çevirmiştir.
İşte bunun ispatı:

“Allah her şeyi çepeçevre kuşatandır.” (Nisâ: 126)

Çünkü Allah-u Teâlâ her şeyi çepeçevre kuşattığından nereye baksan yalnız O’nu göreceksin.
Herkes O’nu bu mülkün içinde, mekânların içinde arıyor. Halbuki bütün mekânlar O’nda mekândır, O’nun mekânı yoktur.
İyi bil ki O’nu gören, O’ndan gören, bütün âlemlerin bir kabuk, bir perde, bir maskeden ibaret olduğunu görür ve bilir.

“Yüzünüzü hangi cihete çevirirseniz çevirin, vech-i ilâhî oradadır.” (Bakara: 115)

Çünkü:

“Allah göklerin ve yerin nurudur.” (Nur: 35)

O’ndan başka ne vücud var, ne de mevcud var. Gösterdikleri bunu görüyor, böyle olduğunu da biliyor. Amma sen “Lâ”da kaldın, yeri göğü gördün, orada kaldın. O’nun nuru olduğunu göremedin ve bilemedin. Aslı O’dur, perdede başkası görülür. Mevcûdat O’nun nurundan birer nurdur.
Gösterdikleri bunu görüyor, böyle olduğunu da biliyor. Hem görüyor, hem biliyor. Amma sen hem görmüyorsun, hem bilmiyorsun.
Bunu neden kavrayamıyorsunuz?
İlminiz ilmel-yakîn, aklınız da akl-ı meaş olduğu için kavrayamıyorsunuz.
Bu Âyet-i kerime’nin tecelliyâtına nerede mazhar olunur?
Kişi Allah-u Teâlâ’nın içinde olduğunu gördüğü zaman,
Kendisinin bir maskeden, bir paçavradan ibaret olduğunu anladığı zaman,
Mükevvenâtı kendi nurundan yarattığını ve donattığını gördüğü zaman, bu Âyet-i kerime’nin sırrına ve tecelliyâtına mazhar olur.
Çünkü nurundan “Nur”unu yarattı, o “Nur” ile mükevvenâtı donattı. Bütün bu sır bunun içindedir. Hep nur… Yer de nur, gök de nur, taş da nur, toprak da nur.
Ancak bu tecelliyata kimi mazhar ederse, O’nu hem görür, hem de bilir. Çünkü o kendisini görmüyor, Hakk’ı görüyor, Hakk’tan görüyor.
O’nun göstermesiyle, O’nun bildirmesiyle bu mümkün olur. Zan ilmi kati surette buraya erişemez. Birçok velilere dahi bu tecelliyat verilmemiştir.
Eğer bu noktayı bir kavrayabilirsen, göklerin ve yerin nur olduğunu gözünle göremesen de, inanmakla kurtulmuş olursun.
Vaktaki içinde O olduğunu gördüğün zaman, kendinin bir maskeden, bir örtüden, bir paçavradan ibaret olduğunu gördüğün zaman; bir de bakarsın ki, meğer nurundan “Nur”unu yaratmış, o “Nur” ile mükevvenâtı donatmış.
Yani bu mükevvenâtın malzemesi nur.
Nitekim Âyet-i kerime’sinde:

“Resulüm! Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik.” buyuruyor. (Enbiyâ: 107)

Bu “Nur”un sayesinde âlemlere rahmet ve hayat veriyor. Âlemlerin hayat bulması o nur sayesindedir. Çünkü onu âlemlere rahmet için yaratmıştır. O bir hayat kaynağıdır, hayatı ondan fışkırttı. Hem “Rahmeten Lil-âlemîn”dir, hem de “Ebul-ervah”tır.
O Rahmeten Lil-âlemîn olduğu için âlemdeki her zerre nasibini ondan alıyor. Ay da, güneş de, yer de, gök de, her şey o nurdan alıyor. Nereye baksan o nur. Ona verildiğinden ötürü kâinat ona muhtaçtır.
Görebilenin onu bu çizgide görmesi lâzımdır, fakat bu çizgide kaç kişi görebiliyor?
O Tutuyor, O Yaşatıyor:

Zerreden kürreye kadar yarattığı her şeyi tuttuğuna en belirgin bir misal olmak üzere Âyet-i kerime’de şöyle buyurulmaktadır:
“Üzerlerinde kanat çırpıp duran kuşları görmüyorlar mı? Onları havada tutan Rahman’dan başkası değildir.

O her şeyi görmektedir.” (Mülk: 19)

Uçarken kolaylık için kanatlarını açıp örtmeyi ilham eden, uçan her kuşu havada tutan, onları iri cüsselerine rağmen yere düşmekten koruyan, rahmeti bütün kâinatı kaplamış olan yaratıcı Rahman’dan başkası değildir.
Sadece kuşlar değil; insanları da, her şeyi tutan O’dur. Kâinattaki her şey O’nun murakabası altındadır. Kudret elini çektiği zaman düşer kalırlar.
Bu muhteşem kâinat Allah-u Teâlâ’nın izniyle ayakta durmaktadır. Gökleri ve yeri tutup zevalden koruyan, ortaksız olarak takdir ve tedbir eyleyen O’dur.
Âyet-i kerime’lerinde şöyle buyurmaktadır:
“Şüphesiz ki Allah gökleri ve yeri, nizamları bozulmasın diye tutuyor.” (Fâtır: 41)

Onların belirli vakitlerden önce yok olmalarını istemediği için muhafaza buyuruyor da henüz yıkılmıyorlar.

“Andolsun ki eğer nizamları bir bozulacak olursa, onları kendinden başka kim tutabilir?” (Fâtır: 41)

Göklerin ve yerin, oldukları şekilde devamlarını sağlamaya O’ndan başka kimsenin gücü yetmez
“Göğü de, kendi izni olmadıkça yerin üzerine düşmemesi için O tutar.” (Hacc: 65)
Mevcut düzen ilâhî kudretin tezahürüyle kurulduğu gibi, yine o ilâhî kudretin tecellisi ile bozulacaktır.
Hakk’ı Gören Kendini Görmez, Kendini Gören Hakk’ı Göremez:

Var olan Allah-u Teâlâ’dır. Herkes maskeyi görüyor, O’nu görmüyor. Her görünen şey maskedir, O’na perdedir. İnsan da böyledir, kâinat da böyledir.
Âyet-i kerime’de şöyle buyurulmaktadır:
“Hiçbir göz O’na erişemez, ihata ve idrak edemez. Fakat O bütün gözleri ihata eder.” (En’am: 103)
Baş gözü Allah-u Teâlâ’yı göremez. Fakat O, kalp gözünü açtığı zaman, kişi O’nu da görür, O’nun gösterdiklerini de görür.
Allah-u Teâlâ bu ilâhî beyanı ile insanın da kâinatın da bir maske olduğunu açklıyor.
İnsan bir maske takarsa maskeyi görürsün. Fakat o bir kâğıt parçasıdır, çıkardığın zaman aslını görürsün. Bu da böyledir. Eğer Hakk’ı görürsen, kâinatın bir maske olduğunu görürsün, maskeye hiç değer vermezsin. Maskeyi çıkardığın zaman hiçbirinin hükmü kalmaz.
İşte Hazret-i Allah budur.
Gerçek Mürşid-i kâmil O’nu gördüğü zaman, kâinatın bir maske olduğunu görür. Maskeyi de görür, maskeyi kaldırdığını da görür.
Diğer bir Âyet-i kerime’sinde şöyle buyuruyor:
“Biz ona iki göz vermedik mi?” (Beled: 8)
Allah-u Teâlâ insana bir baş gözü bir de kalp gözü vermiştir.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz ise bir Hadis-i şerif’lerinde:
“Her insanın kalbinin iki gözü vardır. O gözlerle gaybı kavrayabilir. Allah bir kuluna hayır murad ederse, gözünün göremediği şeyi görebilmesi için kalbinin gözlerini açar.” buyurmuşlardır.
Siz perdeyi ve perdenin üstündekileri görüp O’nu görmüyorsunuz. Fakat içinde olanı gören ve bilen var. İçinde olanı gören ve bilen, yalnız O’nu görür. Kâinatın da, kendisinin de, perdenin de hükümsüz olduğunu bilir. Fakir bunu bir cümle ile ifade ederiz:
“Allah-u Teâlâ’yı gören kendini görmez, kendini gören Allah-u Teâlâ’yı göremez.” Bütün esrar işte bu noktadadır.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurur:
“Size Rabbinizden basiret (kalp gözü) gelmiştir. Kim görürse kendi lehine ve kim körlük ederse kendi aleyhinedir.” (En’am: 104)
Göze göre “Görme” ne ise, kalbe göre “Basiret” de odur.
Gözlerin görmesine sebep olan görme nuruna göz denildiği gibi, kalbin görmesine sebep olan kalp gözüne de basiret denilir.
Basiret; Allah-u Teâlâ’nın subûtî sıfatlarından biri olan “Basar”ın kullarındaki tecellisidir. Bu tecelliden nasibi olanların gözlerinden perde kalkar. İnsanın dış âlemi gören bedendeki iki gözüne karşılık, kalbin de iç âlemi gören gözü vardır ve buna “Mârifet gözü” ve “Kalp gözü” gibi isimler verilmiştir.
Allah-u Teâlâ Haşr sûre-i şerif’inin 2. Âyet-i kerime’sinde bu basiret sahiplerini “Ulül-ebsar” olarak vasıflandırmaktadır.
Basiret Allah-u Teâlâ’nın mümin kulunun kalbine attığı öyle bir nurdur ki, bu nur sayesinde hakikatı kavrar.
İnsanların hakikatı görmelerine ışık tuttuğu için Kur’an-ı kerim âyetlerine “Basiretler” mânâsına gelen “Besâir” denilmiştir. (A’raf: 203 ve Kasas: 43)
Kalp gözü körleşmiş ve basireti bağlanmış kimseler hakkında da “Körler” gibi tabirler kullanılmaktadır. (Bakara: 18)
Bir Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Yalnız gözler kör olmaz, sinelerde olan kalpler de körleşir.” (Hacc: 46)
Asıl körlük göz körlüğü değil kalp körlüğüdür. Bu körlükteki zararın sınırı ve sonu yoktur.
Allah-u Teâlâ “Hakikat”ı apaçık ortaya koyar, duyurmak istediklerinin basiretlerini açar, duyurmak istediğini duyurur, göstermek istediğini gösterir. Diğer taraftan da lâyık olmayan gözlere göstermez, basiretlerini bağlar, körlük ve karanlık içinde bırakır.
Gerçek mürşidin Hazret-i Allah olduğunu O’nun bana ilham ettiği üslupla âcizâne o kadar sade bir şekilde anlatıyorum ki, anlamamanız mümkün değildir. Fakat anlamıyorsunuz, çünkü aklınız orada değil, nefsiniz o mertebede değil.
Basiret sahiplerine gelince, Allah-u Teâlâ onların gözlerini açmış, hakikatı göstermiştir.
Hülâsa olarak arzetmek istediğimiz şu ki; zâhirî ilmi halk öğretir, bâtınî ilmi Hakk öğretir. Zâhirî ilim tahsil edildikçe insanın bilgisi artar, Allah-u Teâlâ öğrettikçe insanın hakikat bilgisi artar.

UYUKLAMA VE UYKU

O öyle bir Hayy ve Kayyum’dur ki, Zât-ı Akdes’ine hiçbir eksiklik ve gaflet ulaşmaz, mahlûkatından aslâ gafil kalmaz. Mükevvenatın her haline dâima vâkıftır.

“O’nu uyuklama da uyku da tutmaz.” (Bakara: 255)
Yarattığı bütün âlemleri tuttuğu için, âlemlerin varlığı O’nunla kâim olduğu için O’nda ne bir uyuklama, ne de uyku aslâ düşünülemez.
Şoför direksiyonda uyursa ne olur? Bütün âlemleri yaratan, yaşatan, ayakta tutan Allah-u Teâlâ uyuklamaz, O’nu uyku da tutmaz. Bir an için uyuklamış olduğu farzedilse, böyle bir durum bütün kâinatın yok olmasına vesile olur.

O’NUN VE O’NDANDIR

Mülk Allah-u Teâlâ’nındır. Mülkünün hem sahibi, hem hükümdarıdır. Mülkünde dilediği gibi tasarruf eder. Hâkimiyetinde, mülkünde hiç kimse O’na ortak değildir.
“Göklerde ve yerde olanların hepsi O’nundur.” (Bakara: 255)
O, göklerde ve yerde, ikisi arasında olan her şeyin sahibidir. Melekler, insanlar, cinler, ne varsa hepsi O’nun mülküdür, yarattığı ve yönettiği varlıklardır. Her birisinde yegâne mutasarrıf O’dur. Hepsi O’nun idaresi, gücü ve hâkimiyeti altındadır. Dilediğini var eder, dilediğini yok eder. Ululuğu ile göktekileri yere indirir, inâyet nuru ile yerdekileri göklere çıkarır.
O’nun mülkünde ancak O’nun emirleri ve kudreti hüküm sürer. Takdirine ve tedbirine hiç kimse karşı gelemez. Bu muazzam ve muhteşem nizamın binlerce seneden beri hiç şaşmadan devam edegelmesi, ancak ezelî ve ebedî bir yaratıcının hikmeti mucibince mümkün olmaktadır.
Yaratmak Allah-u Teâlâ’ya Mahsustur:

Yaratmak; olmayanı, bilinmeyeni ortaya koymak, hiç yoktan var etmektir. Bu da yalnız Allah-u Teâlâ’ya mahsustur.
Her şeyi nizam ve intizam içinde yoktan var eden, her yarattığını birbirine uygun, yeni bir icat ile numunesiz olarak yaratan O’dur.
Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmaktadır:
“Allah her şeyin yaratıcısıdır.” (Zümer: 62)
Her şeye ihtimamla bir şekil ve hususiyet verir, düzenler ve en güzel bir biçimde terkip eder. Yarattığı şeylerde güzelliğinin kemâlini gösterir.
Bir şeyi yaratmak istediğinde; onu düşünüp tasarlamaya, zamana, mekâna ve numuneye muhtaç değildir. Kâinatı ve içindeki her şeyi misilsiz, benzersiz yaratmıştır. Her şeyin en güzelini, en güzel hikmetlerle yaratan O’dur. İnsanların yaptığı, sadece O’nun verdiği akıl sayesinde yaratılanların sırlarını keşfetmekten ibarettir.
Bütün insanlar bir araya gelseler, ilimlerini fenlerini ortaya koysalar bir tek incir çekirdeğini, bir buğday tanesini yapabilirler mi? Veyahut bir sivrisineği, bir tek kılı yoktan var edip onlara can verebilirler mi?
Allah-u Teâlâ bir Hadis-i kudsî’de şöyle ferman buyuruyor:
“Benim yarattığım gibi birşey yaratmaya kalkışandan daha zâlim kim olabilir? Bir karınca veya bir arpa tanesi yaratsınlar!” (Müslim. Libas, 101)
Bir tek yaprak karşısında bütün yarattıkları âciz kalır. O ise o yaprağın ne zaman yaratılacağını, o yaprağın vazifesini, yapacağı zikrini, ömrünü bilmektedir. O’nun izni olmadan o yaprak düşmez.
Âyet-i kerime’sinde:
“O’nun ilmi dışında bir yaprak dahi düşmez.” buyuruyor. (En’am: 59)
Ezelî ilmi her şeye şâmildir. Her nerede ve her ne zaman bir ağaçtan bir yaprak düşerse, Allah-u Teâlâ onun yerini de zamanını da en ince teferruâtı ile bilir.
En küçük misal olan “Yaprak düşmesi” misali ile bütün hal ve ahvale işaret edilmiştir.
Büyük ve küçük, gizli ve açık, görünmeyen ve görünen, düşünülen ve hissedilen, hayat ve ölüm, olmuş ve olacak her şey bütün genişliği ve inceliğiyle Allah-u Teâlâ’nın ilmindedir.
İşte Allah böyle bir Allah’tır, yaratıcı yalnız O’dur.
Allah-u Teâlâ’nın beni yaratış şeklini gözünüze getiriyorum. Ben kendimi orada bir resim, bir robot olarak görüyorum. Beni yaratıyor, yaratış şeklini görüyorum. Âzâ nimetleriyle donatıyor, onu görür gibiyim. Sonra o uzuvları bir bir yerine koyuyor, onu görüyorum. Sonra sıfatı ile beraber beni gösteriyor.
Ve derim ki:
“Allah’ım! Sen beni yarattın, nimetlerle donattın, âzâ nimetlerini dilediğin şekilde teşekkül ettirdin. Varlığından, birliğinden, azametinden, kudretinden, mülkünden haberdar eyledin. Sana sonsuz şükürler olsun.

Bana bir suret verdin, suretiyle beraber çıkardın.
Yarattığın için varlığını biliyorum, birliğini biliyorum, azametini görüyorum, mülkünde de bulunuyorum.”

Bütün bunları bu şekilde gözden geçiririm. Ben orada robot oldum, O yaratıcı oldu.
Yine derim ki:

“Allah’ım! Râzı olup olmadığın şeyleri bildirmek için ve Zât’ına ulaşacak yolu göstermek ve buldurmak için kitaplar indirdin, peygamberler gönderdin.

Allah’ım! Lütfunla ulaştırdığın kullarından eyle!
Mülkünde bulunduruyorsun, cennet-i âlâ’da yaşatır gibi nimetlerle rızıklandırıyorsun. Sen bana dünyayı cennet hâline getirdin.
Beni şükredici, zikredici, tefekkür edici ve sabredicilerden et, amma nankörlerden etme.”

Asıl şükür Allah ile Allah’a yapılan şükürdür. Hakiki namaz da, hakiki zikir de böyledir, övünmek de böyledir. O’nunla ibadet edilirse, ibadetin özüne inilmiş olur. Bir insan Allah ile övünürse, övünmelerin en güzelini yapmış olur.
Her gün bu şekilde bu işin içinde yoğurulurum. Söylüyorum değil yoğuruluyorum. O zaman O Hazret-i Allah oluyor, ben ise kurulmuş bir robot oluyorum. O bana ruh verdiği için o robot konuşuyor. Ben bir robottan ibaretim. O’nun idare ettiği bir robot. Robotu O yapıyor, düzenliyor, insan şekline koyuyor. Ben de görüyorum, bir robot! Robotla onun arası ne ise, Hâlık ile mahlûkun arası da budur. Birisi halkın robotu, birisi Hakk’ın robotu.
İşte Hazret-i Allah budur! Yaratan, yaşatan, nimetlerle merzuk eden hep O. Mülk de O’nun. O Hazret-i Allah, sen yaratılmış bir mahlûk. Kâinatı da bununla ölçerim. Ben ne isem kâinat da budur. Tabi ki bu noktada söyleyemediğim çok sırlar var.
Hazret-i Allah’ı gördüğüm zaman kâinatı resim olarak görürüm. Yalnız O var, ötekiler resimden ibaret.
İnsan Allah-u Teâlâ ile kendisini ayıramıyor, müstakil bir varlık zannediyor. Ayırması da mümkün değildir. Ancak murad ettiği kuluna âit bir bilgidir. Bütün kâinat bu şekildedir. Perdeyi kaldırdığın zaman O var. Sana bu elbiseyi geçiren, kâinata da aynı elbiseyi geçiriyor. Halbuki içinde O var.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:
“İçinizde… Görmüyor musunuz?” buyuruyor. (Zâriyat: 21)
O, içinde O’nun olduğunu biliyor, onunla irtibat kuruyor, O’nunla nefes alıyor.
Bu ilâhî hitap insana olduğu gibi, bütün âlemlere de şâmildir. Allah-u Teâlâ’nın göstermesiyle, fakir, âlemlerde O’ndan başka bir şey görmüyorum.
Tabii ki bir noktaya kadar açabiliyorum. Eğer Allah-u Teâlâ size bu noktayı ayn’el-yakin kavratırsa; yaratılanları görmüş, Yaratan’ı da bilmiş olursunuz. Zaten yaratılanların bir kısmı görülüyor, amma Yaratan görülmüyor. Biz âlemleri gördüğümüz zaman bir kabuk olarak görüyoruz. Fakir onu görür de söyler. Yani görmediğim şeyi söylemiyorum. Fakat anlatmam mümkün değildir. Öz Hakk’ı bilmek ve bulmaktır, öz budur.
Onun içindir ki İmam-ı Rabbânî -kuddise sırruh- Hazretleri:
“Onların ilimleri bu ilimlere nisbetle kabuk kalır.” buyurmuşlardır. (317. Mektup)
İşte bu sırlar bunlardır.
Allah-u Teâlâ zâtına çektiği kimseleri kendi odasına almıştır. O, O’nun verdiği ilimle ilimlenmiş, has odanın esrarını oradan almıştır. Ondan başka hiçbir ferdin aklı ve ilmi yetmez. Doğrudan doğruya O’nun ihsanıdır, O’nun ikramıdır, O’nun vergisidir, O’nun bildirmesidir, O’nun göstermesidir. Çünkü robot robottur, hükümsüzdür.
Bu anlattığımız sırlar esrar odasının sırlarının sırlarından, hakikat incilerindendir.

ŞEFAAT İZNİ

Şefaat bir kimsenin suçunu affettirmek, kendisinden cezayı gidermek için hakkında yapılan bir iltimas ve istirhamdan ibarettir.

Günahı sevabından çok olduğu için cehenneme girmeyi hak eden günahkâr müminlere; Allah-u Teâlâ’nın izni ile peygamberler, sıddıklar, âlimler, şehidler şefaat edeceklerdir.
O kime şefaat yetkisi verirse, ancak o şefaat edebilir. Bu yetki O’na âittir.
“O’nun izni olmadan, katında kim şefaat edebilir?” (Bakara: 255)

Buna kim cesaret edebilir? Şefaat izni verilenler de hep O’nun rızâsı ve izni doğrultusunda âile efrâdına, yakınlarına ve dostlarına şefaat ederler. O’nun izin vermediği hiç kimse şefaat edemez.

Şefaat ancak şefaata ehil olanlara fayda sağlar. Ehil olmayanlara o gün hiçbir şefaatçının şefaatı fayda vermez.
Allah-u Teâlâ’nın engin merhametini ortaya koyan bu ilâhî hitap bütün âlemlere şâmildir. Bu sır bize yeni tecelli etti. Bütün âlemlerin ve içindekilerin, O’nun izni olmadan hiçbir şeyi yapamayacakları ve yapmadıkları ifadesi çıkıyor.
Zâhirî mânâsı; O’nun izni olmadıkça kimse kimseye şefaat edemez.
Bâtınî mânâsı ise Hakk’ı görenlere âit bir husustur. Bütün âlemlere şâmil olduğunu hem bilir, hem görür. Bütün âlemler yapılacak her işi, ancak O’nun izniyle ve emriyle yaparlar. O izin vermedikçe, O hükmetmedikçe, hiç kimsenin hiç kimseye aslâ yardımı olamaz. Âlemlerde O’ndan başka birşey yok ki, kim kime yardım edebilir, kim kime şefaat edebilir? Çünkü bütün âlemleri O halketmiş, O’nunla ayakta duruyor. Fakat bu hususun zâhirî ilimle bilinmesi mümkün değildir. O Allah-u Teâlâ’yı bilmiyor ki yaratılanları bilsin. O’nu yarattığı cisimlerde arıyor.
Abdullah bin Ebi’l-Ced’a -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre şöyle söylemiştir:
“Ben Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-i şöyle buyururken işittim:

“Andolsun ki ümmetimden bir kimsenin şefaatiyle Temimoğullarından daha çok kimse cennete girecektir.”

Ashâb-ı kiram:
“Senden başka bir kimsenin mi yâ Resulellah?” dediler.
“Benden başka bir kimse!” buyurdu.” (Tirmizi – İbn-i Mâce: 1443, 1444)

ALLAH-U TEÂLÂ’NIN EZELÎ VE EBEDÎ İLMİ

Ezelî ve ebedî ilmi ile olmuş ve olacak her şeyi en iyi bilen O’dur. O’nun sonsuz ve sınırsız ilminden gizli hiçbir şey yoktur.

“O, kullarının işlediklerini ve işleyeceklerini bilir.” (Bakara: 255)

Allah-u Teâlâ daha ruh verilmeden önce, cenin halinde iken kişinin bütün mukadderatını biliyordu. Çünkü O yazdırıyor, nasıl bilmesin?

Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:

“Sizin her birinizin yaratılışı ana rahminde nutfe olarak kırk gün derlenir toplanır. Sonra o kadar zamanda pıhtılaşmış kan aleka olur. Sonra yine kırk günde et parçası mudğa olur.

Daha sonra Allah-u Teâlâ bir melek gönderir ve o ceninin neler yapacağını, rızkını, ecelini, şâki mi sâid mi olacağını yazması o meleğe emrolunur. Bundan sonra cenine ruh üfürülür. (Buhâri, Tecrîd-i sârih: 1324)

Allah öyle bir Allah’tır ki, kişiye daha ruh verilmeden önce, cenin halindeyken bütün mukadderatını biliyordu.

Şehirlerin girişlerinde “Filân şehirdir.” diye levhalar bulunur. Çıkışta da aynı levha vardır, çıkış olduğunu bildirmek için kırmızı bir çizgi çizilmiştir. Halbuki o levhalar aynı zamanda yazıldı. Girerken şehrin ismini, çıkarken bitimini görüyoruz. Bunun gibi, Allah-u Teâlâ daha biz dünyaya gelmezden evvel girişimizi de çıkışımızı da takdir etmişti. Ne yapacağımızı hep biliyordu. Bu bilgisi üzerine takdir etmiştir. Biz bir mahlûk iken o tabelâları yazıyoruz, oraya oraya dikiyoruz. O Hâlik’tır, O’nun ilmi her şeyi kuşatmıştır.

Bir insanın yüz sene ömrü olsa, en son nefesinde söyleyeceği sözden, yapacağı işten, son lokmasına kadar yiyeceğinden, içecek suyundan haberi vardır. Yalnız insan değil, yarattığı bütün mevcûdat zerreden kürreye kadar böyledir. Bu hükmü O tayin ve takdir ettiği için her şeyi biliyor. Bu bilgi O’na mahsustur.
O’nun sonsuz ve sınırsız ilminden gizli kalan hiçbir şey yoktur.

İLMULLAH
Seçkinler:

İnsanların bilgisi sınırlıdır. Ancak Allah-u Teâlâ’nın dilediği kadar kavrayabilirler. İnsana bilmediğini öğreten O’dur.

“O’nun dilediğinden başka, insanlar O’nun ilminden hiçbir şeyi kavrayamazlar.” (Bakara: 255)
İlâhî sırları kime duyurursa onun bilebileceğini, başka kimsenin bilemeyeceğini beyan buyuruyor. Bu gibi kimseler Allah-u Teâlâ’nın duyurduğu kadar, gösterdiği ve bildirdiği kadar hepsini bilir. Bu Âyet-i kerime mucibince dilediğine dilediği kadar bildirir.
Meselâ Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:
“Rabbim bana sual sordu. Ben ona cevap veremedim. Keyfiyetsiz bir tarzda elini her iki omzumun arasına koydu, ben o elin serinliğini kalbimde hissettim. Böylece, beni geçmiş ve geleceklerin ilmine vâris kıldı.” (El-mevâhib’ül-Ledüniyye)
Allah-u Teâlâ dilediğini seçer, dilediğini zâtına çeker, Kudsî ruh ile destekler. Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-inin nurunu da ona takar ve ihsan eder, dilediğini dilediğine vâris eder.
Nitekim bir Âyet-i kerime’sinde:
“Allah dilediği kulunu zâtına seçer.” buyuruyor. (Şûrâ: 13)
Bunlar Allah-u Teâlâ’nın sırf kendi zâtı için yarattığı has kullardır. Onları ne dünya için ne ahiret için yaratmamıştır. Onlarda varlığın zerresi bulunmaz, var olan Allah-u Teâlâ’dan başkası aranmaz.
Enes bin Mâlik -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

“Şüphesiz ki insanlardan Allah’a yakın olanlar vardır.” buyurmuştu.

Ashâb-ı kiram:
“Yâ Resulellah! Bunlar kimlerdir?” diye sordu.
Buyurdular ki:

“Onlar Kur’an ehli, Allah ehli ve Allah’ın has kullarıdır.” (İbn-i Mâce: 215)

Onlar, Kur’an ehli olmaları sebebiyle Allah-u Teâlâ’nın ilâhî hükmü mucibince hareket ederler.
Onlar Hakk ehlidir, halk ehli değil. Allah-u Teâlâ’nın hıfz-u himayesinde, tasarruf-u ilâhîdedirler. İrade ve arzuları olmaz, çıkacak hükm-i ilâhî’ye tâbidirler.
Kendisi için yarattığı bu has kullar Hakk’tan gayrısını düşünmezler, Cenâb-ı Hakk da onların başka şeyle meşgul olmalarını istemez.
Bütün bu lütuflar hep O’nun ihsanı ve ikramı ile mümkündür. Hiç şüphesiz ki bu lütuflara mahlûkun aklı hem ermez, hem almaz.
Nitekim Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:
“Rahman olan Allah’ın cezbelerinden bir cezbe, insanların ve cinlerin ameline denktir.” (K. Hafâ)
Allah-u Teâlâ kimi sevdiyse, kimi kendisine çektiyse bu ilâhî lütfa nâil olur. O seni bir anda çekiverir. Milyarlarca sene yürüsen bu lütfa nâil olamazsın.
Allah-u Teâlâ ile Mülâkat:

İlim içinde ilimler mevcuttur. “Zâhirî, Bâtınî, Ledünî ilimler” olduğu gibi, “İlm’el-yakîn, Ayn’el-yakîn ve Hakk’al-yakîn ilimler” de vardır.
Bütün Peygamber Aleyhimüsselâm Efendilerimiz Hakk’al-yakîn mertebesindedirler.
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde:
“Ümmetimin âlimleri benî İsrail’in peygamberleri gibidir.” buyurdu. (K. Hafâ)
Allah-u Teâlâ onları Hakk’al-yakîn’e erdirdiği gibi, bunları da Hakk’al yakîn’e erdirdiği için seviyeleri aynıdır.
Allah-u Teâlâ bir insanla üç şekilde konuştuğunu Şûrâ sûre-i şerif’inin 51. Âyet-i kerime’sinde şu şekilde beyan buyurmaktadır:
“Allah’ın bir insanla konuşması mümkün değildir. Ancak;

Vahiy yoluyla,
Veya perde arkasından konuşur.
Yahut bir elçi gönderip, izniyle ona dilediğini vahyeder.

O, yücedir, hikmet sahibidir.” (Şûrâ: 51)

Âyet-i kerime’de geçen birinci ve üçüncü şekil malumdur. Vahiy Peygamber Aleyhimüsselâm Efendilerimize verilen ilâhî kelimelerdir. Allah-u Teâlâ emir ve nehiylerini muhtelif şekillerde onlara duyurur. Onlar da aldıkları vahiyleri muhataplarına “Allah-u Teâlâ böyle vahyetti.” şeklinde duyururlar. Vahyin de ayrıca muhtelif şekilleri vardır.
“Perde arkasından konuşma”ya gelince;
Âyet-i kerime’de beyan buyurulduğu üzere, bunlar perde arkasından Allah-u Teâlâ ile konuşanlardır ve Allah-u Teâlâ’nın huzurunda bulunurlar.
Huzurunda olacak ki konuşacak. Onları huzuruna almış, mülâkatla dilediğini bildiriyor ve gösteriyor.
Bunun mümkün olduğuna itiraz etmemeniz için Hakîm-i Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretlerinin bu noktada bir ifşaatlarını arzedelim:
“O, Allah-u Teâlâ’nın kabzasında (hususi himayesinde) hareket eder, O’nunla konuşur.” buyurmuşlardır. (Nevâdirül-usûl)
Âyet-i kerime’de beyan buyurulan bu perde nedir?
Bu perde senin varlığındır, vücudundur. O senden sana yakın, seninle O’nun arasında senin varlığın var, perden var. Perdeni ne kadar inceltirsen, o kadar O’na yakınsın. Perdeyi kaldırabilirsen, O’nunla başbaşa kalırsın. Artık sen yoksun O var. Perde kalktı çünkü.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmaktadır:
“Biz insana şah damarından daha yakınız.” (Kaf: 16)
Senden sana yakın olan, sana duyuruyor, buyuruyor. Buyurduklarını sana duyuruyor. Sen bir perdesin, O dilediği şekilde mahlûku ile konuşur.
O içeride, senden de sana yakın. Amma sen perdesin, O’nu görmüyorsun.
“Onlar sıdk makamında, kudret ve kuvvet sahibi hükümdarın huzurundadırlar.” (Kamer: 55)
Âyet-i kerime’sinde beyan buyurulduğu üzere; bu lütuflar ancak Allah-u Teâlâ’nın kendisi için seçtiği ve çektiği kullarına mahsustur, umuma şâmil değildir. Onu kendisi için yaratmıştır, öyle murad ettiği için yaratmıştır, yaratılış sebebi odur. Sevdiği için de huzuruna almıştır.
Demek oluyor ki Allah-u Teâlâ dilediği zaman o kulunu huzuruna alıyor ve onunla konuşuyor, dilediğini ona duyuruyor, bütün hakikatleri bildiriyor. Dilediğine harfsiz hurufatsız ilham ediyor.
Nasıl konuşur? O zaten sana senden yakındır, senin varlığın bir perdeden ibarettir. O lâtif perdenin arkasında sana hitap ediyor. Huzuruna alıyor ve hitap ediyor. O anda arada hiçbir vasıta yoktur.
Meselâ Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bu hususta Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:
“Benim Allah ile öyle vaktim olur ki, oraya ne yakın bir melek sızabilir, ne nebi ne de resul sokulabilir.” (K. Hafâ)
Ne melek girebilir, ne de şeytan girebilir, hiçbir şey giremez.
En son derecesini şöyle izah edelim:
Seyyid-i Kâinat Sebeb-i Mevcûdat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz buyururlar ki:

“Ey Allah’ım! Beni bağışla, bana acı, en yüce arkadaşa kavuştur.” (Buhârî, Tecrid-i sarîh: 1665)

Onun arkadaşı O idi ve ahirete giderken de son kelâmı bu idi. Hayat boyunca Allah-u Teâlâ ile arkadaşlık yaptı ve en çok sevdiği arkadaşına kavuştu. Bir kişi o kişiyi görecek ki arkadaş olsun. Görülmeyen bir kişi arkadaş olamaz. O kişiyi görünce O’nunla olacak.
Bu hâle ermenin şartları nedir?
Kalp üzerinde yedi perde vardır. Bu yedi perdenin kalkması; sıfat-ı hayvaniyeden arınması, ahlâk-ı zemimeden sıyrılması ile kâimdir. Bu ise nefis sâfiyeye çıktıktan sonra husule gelir ve bu hâller tecelli etmeye başlar. Onun artık Allah-u Teâlâ’dan gayrı hiçbir arzusu olmaz, ne dünya ne de ahiret.
Bu lütuf hass’ül-has olanlara âittir.
Hass’ül-has kimdir? Varlığından, benliğinden zerre dahi kalmayınca hass’ül-has olur. Toz kadar varlık bile bir varlık sayılır. Farz-ı muhal ki bütün dünya senin vücudun. Bu vücut zerre zerre parçalansa, bir tek zerre Var’a mânidir.
Muhyiddin-i İbn’ül-Arabî -kuddise sırruh- Hazretleri şöyle buyururlar:

“O öyle bir kaynaktan alır ki, Peygamber Aleyhisselâm’a vahiy getiren melek de aynı kaynaktan alır.” (Fusûs’ül-Hikem)

Diyeceksiniz ki; Allah-u Teâlâ ile mülâkat mümkün müdür? Evet, murad-ı ilâhî olduğu zaman mümkündür.
Bu mülâkat; dilediği esrarını öğretmek, bildirmek ve göstermek için, Allah-u Teâlâ’nın kendisi için seçtiği ve çektiği hass’ül-has kullarına mahsustur.
Bu mülâkat bazen perde arkasındandır. Kabuktan ibaret olan cesedi attığın zaman, kabuksuz olarak da tecelli eder.
Bir temsil verelim. Denize düştüğün zaman, canını kurtarmak için en sevdiğin elbiseni üzerinden çıkarıp atmak istersin.
Oysa Allah-u Teâlâ’nın lütuf deryasına düştüğün zaman, imanını kurtarıp sevdiğine kavuşmak için sevdiğin vücut elbisesini atmak istersin.
Burası insanın kendini inkâr etme noktasıdır.
Zira bütün günahlar bu vücut elbisesi ile işleniyor. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz nur idi. Onun elbiseyi çıkarmasına lüzum yok idi. Mirac-ı şerif buna delildir.
Hakîm-i Tirmizî -kuddise sırruh Hazretleri “Hatmü’l-evliya” adlı eserinin yirmibirinci bölümünde buyurur ki:
“Allah-u Teâlâ onu kendi nefsi için canlı kılar. Bu kul O’nunla konuşur, onunla düşünür ve O’nunla bilir.”

Şu kadar var ki Rabbül-âlemin, dilediği kulunu huzuruna alır, mülâkat eder. Zira vücud O, mevcud O… Kabuğun, vücudun yanında ne hükmü var? Kabuktan çıkarsan, Cânân’a kavuşursun.
Farz-ı muhal ki bir dükkan var, dükkanın vitrini var, içinde mallar malzemeler var, kepengi var, bir de dükkanın sahibi var.
Yarattığı bütün mükevvenat O’nun dükkanıdır. İnsan da bir dükkandır, kâinat da bir dükkandır. Allah-u Teâlâ öyle bir dükkan, öyle bir vitrin yapmış ki; dışı görülüyor, içi görülmüyor.
İnsanlar bu hususta kısım kısımdır. Kepengi herkes görür. Kimisi vitrinde kalır, kimisi içine bakar, ne olup olmadığını görür, kimisi de dükkan sahibini görür. Bu ise Hakk’al yakîn bir ilimdir.
Onlar:
“İçinizde… Görmüyor musunuz? (Zâriyat: 21)
Âyet-i kerimesi’nin tecelliyatına mazhar oldukları için içindekini görürler.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmuşlardır:
“Müminin ferasetinden korkunuz, çünkü o, Azîz ve Celîl olan Allah’ın nuru ile bakar.” (Münavî)
Dükkan kapalı amma, onlar dükkanın içinde ne olduğunu biliyorlar, yalnız onlar biliyorlar. Fakat mühim olan dükkan değil, dükkanın içindekiler değil, dükkan sahibini görebilmektir. O’nu bilebilmektir.
İçinde olduğunu hissetmek başka, bulmak başka, içindekini bizzat görmek başka. Görmek, bulmaktan çok daha mühimdir. Arasında çok fark vardır. Allah-u Teâlâ tecelli ederse O görülür. O ise en sondur.
Bulanlar tecelli ettiğini görür, amma O’nu görmez.
Allah-u Teâlâ bir Hadis-i kudsî’de:
“Yere göğe sığmadım, mümin kulumun kalbine sığdım.” buyuruyor. (K. Hafâ: 2256)
Demek ki sığabiliyormuş.
İbrahim Hakkı -kuddise sırruh- Hazretleri:
“Kul olan neylesin mal ile câhı,

Yetmez mi bulduk da senin gibi şâhı?” buyuruyorlar.

Bütün zevât-ı kiram “Bulmak”tan bahsetmiş, “Görmek” ise dilediğine mahsustur.
Bunun içindir ki İmâm-ı Rabbânî -kuddise sırruh- Hazretleri:
“Bu marifet ve ilimler, ulemânın ilimleri, evliyânın da marifeti ötesindedir. Hatta onların ilimleri, bu ilimlere nisbetle kabuk kalır.” buyurmuşlardır. (317. Mektup)
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmaktadır:

“Allah’tan korkar takvâ sahibi olursanız mualliminiz Allah olur.” (Bakara: 282)

Hem bildirir, hem gösterir. Kişinin varlığı bir perdeden ibarettir, içinde O var. İşte gören ve bilen yalnız bunlardır, sır ve tecelliyat-ı ilâhî’ye yalnız bunlar mazhardırlar.
Bunlar Fenâfillâh’a erenlerdir, bu lütuf Allah-u Teâlâ’nın bir ihsanıdır, vehbî ilimdir.
Bütün bu fazilet ve meziyet Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in vekâletini taşıdığı için, onun nurunu taşıdıklarından ötürüdür. Allah-u Teâlâ o nuru kime takarsa, her şey o nurdadır. İnsanda hiçbir şey yoktur.
Has ilim neye benzer? Çeşmeden su akar, fakat o su çeşmeye âit değildir. Allah-u Teâlâ ne akıtıyorsa, ne kadar akıtıyorsa o kadar akar. Ne bildirirse Marifetullah ehli onu bilir, ne gösterirse onu görür. Dilediğine kendisini bildirir, dilediğine de kendisini gösterir.
Allah-u Teâlâ aradaki perdeleri kaldırarak, irâde buyurduğu bahtiyar kullarını o nura erdirir.
Sevdiği ve seçtiği kulunu kendisine çeker, yüzüne yüzü ile tecellî eder, dilediğini lütfeder.
Bir Hadis-i kudsî’de şöyle buyurmaktadır:
“Sonra ben yüzümle onlara yönelirim. Yüzümle yöneldiğim bir kimseye neyi vermek istediğimi, herhangi bir kimsenin bileceğini mi sanırsınız?”

(Allah-u Teâlâ devamla şöyle buyurdu.)

“Onlara ilk vereceğim şey, nuru kalplerine akıtmaktır. İşte o zaman ben onlardan haber verdiğim gibi, onlar da benden haber verirler.” (Hâkim)
Bu lütuf Allah-u Teâlâ’nın sevdiği ve seçtiği kullara mahsustur, başkasına şâmil değildir.
Hadis-i kudsî’de geçen: “Ben yüzümle onlara yönelirim.” ifadesi, onları huzuruna alacak ki, yüzü ile yönelmiş olsun ve onda tecelli etsin.
Burada görülüyor ki verilene böyle veriliyor. Allah-u Teâlâ ancak dilediği kulunun kalbine bu nuru ve bu ilmi koyuyor. Bu hal O’nun has kullarına mahsustur. Onlar ilâhî sırların esrar odalarıdırlar. Yalnız ve yalnız onlar hakikatlere vâkıftırlar. Hakk’ın bütün duyurduklarını bilirler, bazısını ifşâ etseler de hepsini etmezler.
Allah-u Teâlâ veli kullarını bize tarif ediyor ve diğer bir Hadis-i kudsî’de şöyle buyuruyor:
“Kulun benimle meşgul olması, en fazla önem verdiği şey olursa, onun arzu ve lezzetini zikrimde kılarım. Arzu ve lezzetini zikrimde kılarsam da o bana âşık olur, ben de ona âşık olurum.

O bana, ben ona âşık olunca da, onunla aramdaki perdeyi kaldırırım.
Bu hâli onun umumî hâli kılarım. İnsanlar yanıldığı zaman o yanılmaz.
Böylelerinin sözleri peygamberlerin sözleri gibidir.
Gerçek kahramanlar onlardır.

Onlar öyle kimselerdir ki yer ehline bir cezâ ve azap vermek istediğim zaman onları hatırlarım da azaptan vazgeçerim.” (Ebû Nuaym, Hilye)

Bunlar Hakk ehlidir. Hakk’ın öğretmesiyle “Has ilim”e mazhardırlar ve fakat halk ehli bu hakikatleri anlamaz. Allah-u Teâlâ vermediği için bu gerçeklerden haberi olmaz.
“Sana gelmeyen bir ilim gerçekten bana gelmiştir.” (Meryem: 43)
Âyet-i kerime’sinde bu mânâ vardır.
Zira birinin muallimi Allah-u Teâlâ’dır, diğerinin muallimi benî beşerdir. Birisine Hakk öğretir, dilediği kadar hakikate mazhar kılar. Diğerinin ilmi satır ilmidir, nasibini satırdan almıştır.
Bu ilim Allah-u Teâlâ’nın bir lütfudur. Kime Resulullah Aleyhisselâm’ın nurunu takarsa, Kudsî ruh’la desteklerse ancak onlarda tecellî eder. Yani kişi bunu kendisinde aramasın, zan ilmiyle bu noktaya erişmek mümkün değildir.
Nitekim Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmaktadır:
“Onlar o kimselerdir ki, Allah imanı kalplerine yazmış ve onları kendinden bir ruh ile desteklemiştir.” (Mücâdele: 22)
Herkeste bir ruh var, onlarda iki ruh var.
Bu Kudsî ruh Allah-u Teâlâ’nın bizzat desteğidir. Bu Kudsî ruh ile, Resulullah Aleyhisselâm’ın nuru ile bu esrarlar ancak bilinir ve çözülür, başkasına şâmil değildir.
Bu ilmi kâğıda dökmemizdeki gayemiz, böyle bir ilmin oluşunu, ehlinin de mevcut olduğunu belirtmektir.
Allah-u Teâlâ zâhirî ilimlerin öğrenilmesi için yeryüzünden âlimleri eksik etmediği gibi, bâtınî ilimlerin öğrenilmesi için de bâtınî ulemayı, mârifetullah ehlini eksik etmemiştir.
Ve fakat bu gibi kimseler yok denecek kadar azdır.
Bu ilim marifetullah ehline, Has ve Hass’ül-has olanlara verilen ilimlerdir. Onların ilimleri dahi derece derecedir. Marifetullah ehlinin ilmi ayrıdır, Has olanın ilmi ayrıdır, Hass’ül-has olanın ilmi yine ayrıdır. Onun içindir ki sakın ileriye gidip çizmeden yukarıya çıkma, anlayayım deme. Bu ilim size ait değildir, ilâhi bir lütuftur.
Allah-u Teâlâ’nın sevip seçtiği, kendisine çektiği, esrârını duyurduğu kimseden başka bu sırrı bilen olmaz. Gören yalnız bunlardır.

İlmullah’ın Hülâsası:

Gerek sen ve gerekse âlemler Hakk ile kâinat arasındaki berzahtır.
Şöyle ki:
O içinde, sen perde. Sen aslında içerde nefes alıp veriyorsun. Amma Hakk’ı görmediğin için sen kendini müstakil zannediyorsun.
Ve fakat varlığını çekince nefes alabilir mi? Hayır!
Sen de böylesin, yarattığı bütün âlemler de böyle. Hepsi de Allah-u Teâlâ’ya muhtaç olduğu gibi, aslında hepsi perdeden ibarettir.
Vücud O, mevcud O…
O’nu gören böyle olduğunu görür. Yaratılanlar ise hepsi de “Ol!” emr-i şerif’inden ibarettir, o kadar.
Perdeyi kaldırabilirsen O var. Amma sen perdede kaldın. Vücud elbiseni çıkar O var. Kâinat da böyledir. Çıkaramadığın için sen kendini gördün, orada kaldın. Oysa Allah-u Teâlâ ayrıdır, perde ayrıdır. Hakk’ı gören perdeyi de görür. Perdede Nakkaş’ın âsârını da görür. O her şeyi çepeçevre çevirmiştir. “Kün!” demesi ile her şey olmuştur. O Ehad’dır, her şey O’na muhtaçtır.
Nitekim Muhyiddin-i İbn’ül-Arabî -kuddise sırruh- Hazretleri bu ilmin ineceğini ve bu ilmin “İlm-i billâh”ın hülâsası olduğunu beyan etmiştir.
Onun bizzat kendi beyanını olduğu gibi naklediyorum:
“Bu ilim ilm-i billâhın âlâsıdır. Bu ilim, ancak peygamberlerin ve velilerin sonuncusuna verilmiştir. Bu ilmi, Nebî ve Resûller’den görebilenler ancak Hâtem-i nübüvvet olan Muhammed Aleyhisselâm’ın mişkâtından görürler.

Velilerden görebilenler de ancak onun mirasçısı olan hâtem-i velinin mişkâtından (kandilinden) görürler, hatta peygamberler, o ilmi ne zaman müşahade etseler ancak Hâtem-i velâyet kandilinin ışığıyla görürler.” (Fusûsu’l-Hikem. Çeviren N. Gençosman. Sh: 43-44)

İmâm-ı Rabbânî -kuddise sırruh- Hazretleri “Mektubat” adlı eserinin “317. Mektub”unda Allah-u Teâlâ’nın ona nasıl bir ilim bahşedeceğini, diğer velilere verilen ilmin bu ilmin yanında kabuktan ibaret kalacağını, ona ise ilmin özünü ihsan edeceğini açıklamıştır.
“Bu ilim ve marifet; haller, vecdler, tecelliyat ve zuhurat libasına girmiştir. Bu dikkat sonunda, elbette bileceklerdir ki, bu marifet ve ilimler, ulemânın ilimleri, evliyanın da marifeti ötesindedir. Hatta, onların ilimleri, bu ilimlere nisbetle kabuk kalır. Bu marifet dahi, o kabuğun özüdür.”

İşte o ilim bu ilimdir.

Âyet-i kerime’de Hızır Aleyhisselâm hakkında:

“Tarafımızdan has bir ilim öğrettik.” (Kehf: 65)

Buyurulan ilimdir. Marifetullah ehli “Ulül-elbâb” olmasına rağmen, bu onun özüdür.
1652-1728 yılları arasında yaşayan İsmail Hakkı Bursevî -kuddise sırruh- Hazretleri “Kenz-i Mahfi” adlı eserinin “10. Bahis”inde Hâtem-i veli’nin ilmi hususunda mühim ifşaatlarda bulunmuş; bu zâtın diğer velilerden üstün oluşuna delil olarak neşredeceği kitapları göstermiştir.
Müellif, eserinin 123. ve 162. sayfalarında, kendisinden ikiyüz sene sonra gelecek olan zâttan ve eserlerinden şöyle bahsetmiştir:
“Vâris-i nebi olanlar arasında, kendilerine ilim nasip edilen, bir de bu ilim üzerine eser yazabilen, elbette ki yazamayandan daha kuvvetlidir.”

“Hâtem’ül-velî -kuddise sırruh- ise, bütün velîlerden üstündür. Çünkü, en kâmil varis odur. Buna delil ise, tasnif ettiği eserlerinin pek çok olacağıdır. Ki bu, ehline gizli değildir.” (Kenz-i Mahfî)

Muhyiddin-i İbn’ü-Arabî -kuddise sırruh- Hazretleri bu husustaki tasdikini Fusûs’ul-Hikem adlı eserinde:
“O, zâhirde tâbi olduğu hükmü, bâtında Allah’tan alır.” sözü ile ifade etmiştir. (Sh: 45)
İsmail Hakkı Bursevî -kuddise sırruh- Hazretleri: “Bu bir kitaptır ki, ilâhî kitapların hepsi de bunda dercedilmiştir.” buyuruyor. Bütün ilâhî kitapların hülâsası Kur’an-ı kerim’dir. Beşbinbeşyüzküsur Âyet-i kerime girdiğine göre kütüb-i semâvî bu kitaplara yayılmış demektir. Bunu da Allah-u Teâlâ başka kimseye nasip etmemiştir.
Bu zevât-ı kiram’ın ifşaatları “Nûr-î Muhammedî” ve “Sözler ve Notlar-10” adlı kitaplarımızda mevcuttur.

Has İlim:

Mevzunun daha iyi anlaşılabilmesi için Kur’an-ı kerim’de ve Hadis-i şerif’lerde beyan edilen, Allah-u Teâlâ’nın Musa Aleyhisselâm’ı “Has ilim”e mazhar olan Hızır Aleyhisselâm’a göndermesini arzedeceğiz.

Musa Aleyhisselâm bir gün halkı topladı ve onlara etkili bir hitabede bulundu. Kalpler yumuşadı, gözlerden yaşlar aktı. Bunun üzerine cemaatin içinden birisi:“İnsanların en âlimi kimdir?” diye sordu. O ise: “En âlim benim!” dedi. “Allah bilir” diyerek en iyi bilmeyi O’na nisbet etmediği için, Allah-u Teâlâ bu sözünü hoş görmedi.
Bunun üzerine kendisine:
“İki denizin birleştiği yerde bulunan bir kulum, senden daha âlimdir.” diye vahyetti. (Buhari, Tecrid-i Sarih: 102)
Musa Aleyhisselâm:
“Yâ Rabbi! Ben o âlim zâtı nasıl bulabilirim?” diye sordu. Ona denildi ki:
“Bir zembilin içine bir balık koy, onu sırtına al. O balığı nerede kaybedersen o âlim kulum oradadır.”
Musa Aleyhisselâm bunun üzerine genç arkadaşı Yûşâ bin Nûn ile birlikte zembile tuzlu bir balık koyarak yola çıktı ve balığı kaybedince kendisine bildirmesini söyledi.
Yûşâ bin Nûn, Musa Aleyhisselâm’ın ashâbının büyüklerindendir ve ölünceye kadar ondan hiç ayrılmamıştır.
O iki denizin birleştiği yer, Allah-u Teâlâ’nın Musa Aleyhisselâm’ı Hazret-i Hızır’la buluşturmaya söz verdiği yerdir. Musa Aleyhisselâm bu yeri bulabilmek için uzun zaman gideceğini söylemiş, bu has ilmi elde edebilmek için her türlü sıkıntıya katlanmaya râzı olmuştur.
Yürüye yürüye nihayet bir kayanın yanına vardılar, orada her ikisi de uyuyakaldılar.
Onlar uyurken balık harekete geçti. Zembilden ayrılarak denizin içine doğru kayıp gitti. Allah-u Teâlâ ondan suyun akıntısını kesti, öyle ki su kemer gibi oldu. Balık için bir kanal meydana gelmişti. Her ikisi de bu manzaraya şaşırdılar. Zira buluşma yerine gelmişlerdi, lâkin farkında değillerdi.
Günlerinin geri kalan kısmı ile o gece boyu da yürüdüler. Aradıklarını bulmak için alâmet olacak olan balığın ne halde olduğuna dikkat etmek hatırlarına gelmedi.
Sabah olunca Musa Aleyhisselâm genç arkadaşına:
“Yemeğimizi getir, şu yolculukta yorulduk.” dedi. Halbuki emrolunan yere gelinceye kadar yorgunluk duymamıştı.
Yemek istesin diye, kendisine açlık ve yorgunluk verilmişti.
Yûşâ bin Nûn, kayaya sığındıkları sırada balığı unuttuğunu, balığın canlanarak, denizde şaşılacak bir şekilde yolunu bulup gittiğini gördüğünü söyledi. Bunun içindir ki varacakları yere vardıklarının farkına varamayarak geçtiler gittiler. Musa Alayhisselâm: “İşte aradığımız o idi.” dedi. İzlerinin üzerine hemen geri döndüler.
Geldikleri zaman yolda bıraktıkları izleri araştırarak onları takip ettiler. Çünkü balığın kaybolması, aradıkları zât ile kavuşmanın bir belirtisi olacaktı. Nihayet balığın canlanıp denize atladığı kayaya kadar geldiler.

“Derken kendisine nezdimizden bir rahmet verdiğimiz, tarafımızdan has bir ilim öğrettiğimiz bir kulumuzu (Hızır’ı) buldular.” (Kehf: 65)

Bu kul elbisesine bürünmüştü. Musa Aleyhisselâm ona selâm verdi ve konuştular:
– Burada selâm ne gezer?

– Ben Musa’yım!
– Benî İsrail’in Musa’sı mı?
– Evet! Benî İsrail’in Musa’sı!

Âyet-i kerime’lerde şöyle buyuruluyor:

“Musa ona: ‘Sana doğru yol olarak öğretilen ilimden bana da tâlim etmen için sana tâbi olayım mı?’ dedi.” (Kehf: 66)

Musa Aleyhisselâm Hızır Aleyhisselâm’la karşılaştıktan sonra, kendisine bazı gizli bilgileri öğretmesi için arkadaşlık teklifinde bulundu. Onun öğrenmek için böyle söylemesi, tâbi olmanın değeri ve yüceliği hususunda en bâriz delildir. O ulül-azm bir peygamber olduğu halde Hızır Aleyhisselâm’a tâbi olmakla bunu göstermiş oldu.
Allah-u Teâlâ Hızır Aleyhisselâm’a kendi katından bir fazilet ve salâhiyet vermiş ve yine onu vasıtasız bir şekilde bir takım ilimlerle mücehhez kılmıştı. Ona öğretilen ilim, Musa Aleyhisselâm’ın ilminden bambaşka bir ilim, hususi ve has bir ilim idi. “İlm-i Ledün” ve “İlm-i Bâtın” gibi değişik isimlerle ifade edilen, geçmiş ve geleceğe şâmil bir ilimdir. Bu ilim, ilm-i zâhir ehlince meçhuldür. Bu ilim kesble elde edilmez, mevhibe-i ilâhî’dir. Allah-u Teâlâ’nın, kendisine yakınlık tahsis ettiği kimselere verdiği lütfudur.
Eğer bir kimse ilimle yetinecek olsaydı, Musa Aleyhisselâm yetinirdi. Fakat o yetinmedi, Hızır Aleyhisselâm’a uymak istedi.
Bu izin istemeye cevap olarak dedi ki:
“Hakikatini kavrayamadığın bir bilgiye nasıl sabredebilirsin?” (Kehf: 68)

Benimle beraber olduğun zaman bir takım şeyler göreceksin ki, sır ve hikmetinden haberin olmayacak, dış görünüşe göre şeriata muhalif görünecek. Sen bir şeriat sahibi olman itibariyle, onları dış görünüşlerine göre uygun görmeyip itiraz etme gereği duyacaksın.
Hızır Aleyhisselâm Musa Aleyhisselâm’a şöyle söyledi:

“Ben Allah’ın bana kendi ilminden verdiği bir ilim üzere yürüyorum ki sen onu bilmezsin. Allah’ın sana öğrettiği ilmi de ben bilmem.” (Buhârî)

Musa Aleyhisselâm Ulül-azm bir peygamberdi, Allah-u Teâlâ ile konuşmuş ve “Kelîmullah” lakabıyla müşerref olmuştu. Fakat Allah-u Teâlâ onu bu has ilme erdirmemişti. Bu sırra vâkıf değildi.
Musa Aleyhisselâm’ın anlamadığı ilmi sen mi anlayacaksın?
Allah-u Teâlâ dilediğini dilediğine verir. Bu ilim verilmedir, kişide hiçbir şey yoktur.
Hızır Aleyhisselâm’ın bu beyanı şâyân-ı hayrettir. Allah-u Teâlâ dilediğini dilediğine verir. Bu böyledir. Musa Aleyhisselâm’ın, Hızır Aleyhisselâm’ın ilmine ihtiyacı vardı. Çünkü onun ilmi “Ledün ilmi” idi. Fakat Hızır Aleyhisselâm Musa Aleyhisselâm’a muhtaç değildi. Muhtaç olmadığı için gizli hakikatları ona açtı. Musa Aleyhisselâm o zaman gerçeği anladı.
Hızır Aleyhisselâm ilim öğrenmesi şartıyla ona tâbi olmasına izin verdi. Fakat kendisiyle arkadaşlık yapması esnasında uyması gereken bazı şartları da istedi.
“O kul dedi ki: O halde eğer bana tâbi olacaksan, ben sana anlatmadıkça, herhangi birşey hakkında bana soru sorma!” (Kehf: 70)
Musa Aleyhisselâm, takınılması gereken edebe riayet etmek için onun bu şartını kabul etti. Bunun üzerine kalkıp yola koyuldular.
Her ikisi de gemiye bininceye kadar deniz sahilinde yürüdüler. Nihayet yanlarından bir gemi geçti. İçindekiler Hızır Aleyhisselâm’ı tanıdıkları için ücretsiz olarak gemiye aldılar.
Nihayet bir gemiye bindiler. Hızır Aleyhisselâm gemiyi deliverdi. Musa Aleyhisselâm: “İçindekileri boğmak için mi gemiyi deldin? Doğrusu çok kötü bir iş yaptın.” dedi.
Bu gemi her ikisiyle beraber birçok kimseleri taşıyordu. Zâhiren bakıldığı takdirde bu yapılan hareket hem gemiyi hem de yolcuları boğulma tehlikesiyle yüz yüze getirebilirdi. Musa Aleyhisselâm bu durum karşısında, verdiği sözün ne olduğunu hatırlamamıştı.
O bu sözleri söyleyince, Hızır Aleyhisselâm da daha önce geçen şartı nazik bir şekilde hatırlattı: “Ben sana: ‘Benimle beraber olmaya sabredemezsin!’ demedim mi?’ dedi.”
Bu yolculuklarında bir serçe kuşu gelip geminin kenarına konmuştu. Denizden bir-iki damla su aldı.
Hızır Aleyhisselâm şöyle buyurdu:
“Yâ Musa! Benim ilmimle senin ilmin, Allah’ın ilmi yanında şu serçenin denizden aldığı kadardır.” (Buhari)
Hızır Aleyhisselâm Musa Aleyhisselâm’a Allah-u Teâlâ’yı tarif ediyor. Çünkü o: “En âlim benim.” demişti. Ona kimin en âlim olduğunu öğretiyor. Ne sen biliyorsun, ne de ben biliyorum. Âlim olan Allah-u Teâlâ’dır, âlim O’dur.
Hızır Aleyhisselâm Musa Aleyhisselâm’ın ricası üzerine mazeretini kabul etti, sahile geldiklerinde gemiden indiler.
Yolculuklarına devam ederken oyun oynamakta olan bazı çocuklara rastladılar. İçlerinde parlak yüzlü ve sevimli bir çocuk vardı. Hızır Aleyhisselâm onu perçeminden tuttuğu gibi başını gövdesinden ayırdı.
Musa Aleyhisselâm bunu görünce dayanamadı, birincisinden daha şiddetli bir şekilde tepki gösterdi. Verdiği söz kendisine hatırlatılmasına rağmen şöyle dedi:

“Mâsum bir canı, bir cana karşılık olmaksızın mı öldürdün? Doğrusu çok kötü bir iş yaptın!”

Musa Aleyhisselâm hemen kendine geldi, iki defa sözünden döndüğünü anladı. Son bir fırsat daha verilmesini istirham etti.
Yine yürüyüp gittiler ve nihayet bir memleket halkına varıp, onlardan yiyecek istediler. Halk kendilerini misafir etmekten kaçındılar. Halbuki her ikisi de aç idiler.
Derken, orada yıkılmak üzere olan bir duvarla karşılaştılar. Hızır Aleyhisselâm onu doğrultuverdi.
Eliyle işaret etmek suretiyle, eski hali gibi dümdüz yapıverdi.
Musa Aleyhisselâm bunu görünce: “İsteseydin, elbette buna karşılık bir ücret alırdın.” dedi.
Yiyecek istemek gibi acı bir ihtiyacın gerçekten olduğu bir sırada, mümkün olan bir kazancı bırakıp, boşu boşuna bir iyilik yapmaya kalkışmak Musa Aleyhisselâm’a mânâsız gibi göründü ve sabrını tutamadı.
Onun için Hızır Aleyhisselâm da: “İşte bu, benimle senin aramızın ayrılmasıdır.” dedi.
Bu üç meselenin hakikatı Kur’an-ı kerim’de şu şekilde izah ediliyor:

“Şimdi sana dayanamadığın işlerin içyüzünü haber vereyim. Gemi, denizde çalışan birkaç yoksula ait idi. Ben onu (tamire muhtaç) ayıplı göstermek istedim. Çünkü gideceği yerde her güzel gemiyi zorla alan bir kral vardı.” (Kehf: 78-79)

“Çocuğa gelince; onun ana ve babası mümin insanlardı. Çocuğun onları azdırmasından ve inkâra sürüklemesinden korkmuştuk. İstedik ki Rableri onlara o çocuktan daha temiz ve daha çok merhametli bir evlât versin.” (Kehf: 80-81)

“Duvar ise; o şehirde iki yetim oğlana âitti. Duvarın altında bu oğlanlar için saklı bir hazine vardı. Babaları da sâlih bir kimse idi. Rabbin diledi ki onlar erginlik çağına ulaşsınlar ve Rabbinden bir rahmet olarak hazinelerini çıkarsınlar. Ben bunları kendiliğimden yapmadım. İşte dayanamadığın işlerin iç yüzü budur.” (Kehf: 82)

Kaldırılan perdenin ve ortaya dökülen sırların cezbesi içerisinde Hızır Aleyhisselâm birden gözlerden kayboldu.

Bu ilâhî beyanlardan anlaşıldığına göre; Musa Aleyhisselâm’ın görünürde zararlı ve beğenilmez gördüğü şeyler, hakikatte öyle değilmiş. Onun hoşlanmaması, hikmetini kavrayamamasından ileri geliyormuş. Öyle ki o gizli sebepler açıklanınca zâhir ve bâtın birleşiyor, hiçbir çelişme kalmıyor.

KÜRSÜ

İlâhi iktidarın tecelli yeri olan Kürsü, emrin ve nehyin geçerli olduğu mahaldir.
“O’nun Kürsü’sü gökleri ve yeri kuşatmıştır.” (Bakara: 255)
Göklerde ve yerdeki bütün varlıklar, içinden ve dışından bu Kürsü ile kuşatılmıştır. Bu arada hiçbir zerre bulunmaz ki, orada Allah-u Teâlâ’nın hükmünün tecelli yeri olan Kürsü’sünün hükmü geçerli olmasın.
Hiçbir şey O’nun kudret ve hakimiyetinden hariç kalamaz.
Gökler ve yer Kürsü’nün içinde, Kürsü ise Arş’ın altındadır. Kürsü’nün kürsü olması, sırf cisim olmasından dolayı değil, mânevî kuvvetlerin tecellisine sahne olmasındandır. Kürsü’nün cisimle ilgili olması, Allah-u Teâlâ’ya cisimlik isnadını gerekli kılmaz. Çünkü bu bir “Oturma nisbeti” olmayıp “Rablık nisbeti”dir. Bu bakımdan ne Kürsü’nün ne de Arş’ın Allah-u Teâlâ ile ilgisi, bir yer tutma şeklinde değildir.
Nitekim bir Âyet-i kerime’de:

“O’nun benzeri bir şey yoktur.” buyuruluyor. (Şûrâ: 11)

Onun yaptığı gibisini yapacak da yoktur.

O ÖYLE BİR ALLAH Kİ!

“Gökleri ve yeri koruyup gözetmek kendisine ağır gelmez. O öyle yüce, öyle azametlidir.” (Bakara: 255)

Gökleri ve yeri korumak, onlarda bulunanları, aralarındaki her şeyi muhafaza etmek O’na göre çok kolaydır. O’nun zât-ı ehadiyeti bir meşakkate uğramaktan münezzehtir. O her şeyi murakaba edendir, hiçbir şey O’ndan gizli değildir, hiçbir şeyin bilgisi O’na gizli kalmaz.

Gerçek koruyucu O’dur, her şey varlığını O’nun hıfz-u himayesinde sürdürür. Gerçek yücelik ve ululuk O’na mahsustur. O’nun yüceliği her bakımdan sınırsızdır. Kâinat O’nun yüceliğinin şahididir.
O’nun azametini akıllar kavrayamaz, ululuğunu idrakten âciz kalır. O nasıl büyükse öyle büyüktür. Her şey O’nun büyüklüğünün şâhididir.

ALLAH-U TEÂLÂ’YA YAKIN OLANLARLA UZAK OLANLARIN DERECELERİ


ALLAH-U TEÂLÂ’YA YAKIN OLANLARLA
UZAK OLANLARIN DERECELERİ

Son Merhale, İlk Basamak:

Allah-u Teâlâ’ya iman eden ve fakat zâhirde olanların üç derecesi vardır:
1. Derece; İman eder, şehâdet getirir.
2. Derece; “Allah var, yukarıda, göklerdedir.” der.
3. Derece; “Allah var, Arş’tadır, oradan mülkünü ve yaratıklarını yönetiyor.” der. Onların kafası oraya saplandı, ötesini göremiyor. Onların Allah-u Teâlâ’dan bu kadar uzak olduklarının derece ve alâmetidir bu.
Bu derece, zâhirî ilim erbâbının anlayacağı bir tâbirdir ve zâhirî ilmin son merhalesidir.
Zâhirî ilmin bu son merhalesi, mârifetullah ilminin ilk basamağıdır.
Zira Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki: “Mümin kulun kalbi, Rahman olan Allah’ın arşıdır.” (K. Hafâ: 2/130)
Ancak ona duyurduğu kadarını bilir. Hakk’ı bilenler bunlardır.
Zira;
“Evvel O, Âhir O, Zâhir O, Bâtın O…” (Hadid: 3)
O’ndan başka bir mevcut yok ki… Vücud O, mevcud O…
Bu Âyet-i kerime’yi okuyabilen bir kimse, hem “O” olduğunu, hem her şeyin “O’ndan” olduğunu ilmel-yakîn de olsa, gayet rahat bilmiş olur.
Bütün yaratıkları;

“Biz bir şeyin olmasını dilediğimiz zaman, sözümüz ona ancak: ‘Ol!’ dememizden ibarettir. O da derhal oluverir.” (Nahl: 40)

Âyet-i kerime’si mucibince “Ol!” emrinden ibarettir, o da hemen oluverir.
Allah-u Teâlâ’nın iradesinin sonsuz olduğunu gösteren bu ilâhî beyan, bir şeyi yokluk âleminden varlık âlemine çıkarmayı ve bunun süratini gösteren bir temsildir. Yoksa burada kendisine emir verilen bir şey yoktur. Her şey O dilediği an meydana geliverir.
Diğer bir Âyet-i kerime’sinde ise şöyle buyuruyor:
“Bizim buyruğumuz bir göz kırpması gibi bir tek andır.” (Kamer: 50)
O; bir şey için sadece bir tek emir verir, bu emrin tekrarına ihtiyaç yoktur. “Ol!” dediği şey kaçınılmaz olarak var olur. Az da, çok da O’nun kudreti yönünden birdir.
Bir insan İhlâs sûre-i şerif’ini okuyabilirse;
“De ki: Allah bir tektir. Allah Samed’dir.” (İhlâs: 1-2)
Dediği zaman başka bir şey görmez. O Ehad’dır, başka bir şey yok. Olanlara “Ol!” diyor oluyor, “Öl!” diyor ölüyor, hiçbir şey kalmıyor. Yine O var.
O Ehad’dır, yarattığı her şey O’na muhtaçtır. Bunun hakikatı bilinmediği için kelimeden ibaret kalıyor. Kelime biliniyor, O bilinmiyor. Var olan yalnız O’dur, Ehad yalnız O’dur, başka Ehad yok. Bütün varlıklara “Ol!” demekle bir sûret, bir şekil vermiş ve var etmiştir. Yer görülüyor, gök görülüyor, insan görülüyor. Murad ettiği gibi tecelli etmiş, bir suretle görülüyor. Amma O’ndan başka Ehad yok. Olanlar O’nunla var olmuştur.
Bir Âyet-i kerime’de de şöyle buyuruluyor:
“Allah o Allah’tır ki, kendisinden başka hiçbir ilâh yoktur. O Hayy ve Kayyum’dur.” (Bakara: 255 – Âl-i imran: 2)
O öyle bir Allah ki, Allah’tan başka ne bir Allah vardır, ne de bir mevcud vardır. Her şeye hayat veren O’dur, her şey O’nunla kâimdir.
Arşırahman da böyledir. Binaenaleyh Allah-u Teâlâ’yı bu mülkün içinde aramak veya arşta zannetmek zan ilminden ibarettir.
Hiç şüphesiz ki Allah-u Teâlâ’nın duyurduğu ve bildirdiği kimseler, bu gerçekleri göre göre bilirler. Ve fakat bu gerçekleri bildirmeleri mümkün değildir. Zira gerek ilim gerek akıl o noktada olmadığı için kavranması mümkün değildir.
Allah-u Teâlâ hem yaratıyor, hem donatıyor. Her şey O’nunla kâimdir. Yaratmayı ve donatmayı O’ndan başka yarattıkları yapabilir mi? Hayır yapamaz! O halde vücud O, mevcud O…
Yaratılanları “Ol!” emriyle yarattı, herşey O’nun varlığı ile kâimdir. Her görünen şey maskedir, insan da böyledir, kâinat da böyledir. “Hamd, âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.” (Fâtiha: 1)
O, bütün âlemlerin Rabbidir. Âlemleri yoktan yarattığı için O’na “Rabbül-âlemîn” denilmiştir. Bütün âlemleri yaratan, terbiye eden, her şeye şekil veren Allah’tır.
“Mânevî arş” mı büyük, “Arşırahman” mı büyük? Bunu ancak Yaratan bilir.
“Allah-u Teâlâ Arş’tadır.” diyenlerin bu sözü söylemeleri, Allah-u Teâlâ’dan ne kadar uzak olduklarını gösterir.
Zâhirde kaldıkları ve içe nüfuz edemedikleri için böyle söylemektedirler.
“Gerçek Mürşid Hazret-i Allah’tır.” isimli kitabımızda şöyle geçmişti:
“Zâhirî âlimler kalp kapısında nakış yapar, caminin kapısındadırlar. Zâhirde kaldığı için kendisinin allâme olduğunu zanneder.

Hakikata alınanlar kalbin içine nüfuz etmiştir, caminin avlusundadır.

Mârifetullah ehline gelince, onlar camiye alınmışlardır. O Hakk’ı bulmuştur. Hakk iledir.” (sh: 536)

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:
“Biz insana şah damarından daha yakınız.” buyuruyor. (Kaf: 16)
O Allah-u Teâlâ’nın lütuf tecelliyatına mazhar olmuş, içinde olduğunu, ona ondan yakın olduğunu gözü ile görüyor. Niçin? Allah-u Teâlâ ile baktığı için.
“Biz ona sizden daha yakınız, fakat siz görmezsiniz.” (Vâkıa: 85)
Her zerrede Fâil-i mutlak’ın fiilleri vardır, yani her zerrede ulûhiyet sırları mevcuttur. Onun için her şeyden her şeye yakın, insan göremiyor. Bunu bilen Allah-u Teâlâ bildirdiği için bilir, gösterdiği için görür.
“İçinizde… Görmüyor musunuz?” (Zâriyat: 21)
İşte gören yalnız bunlardır.
Bu da üç ayrı tecelliyat ile bilinir:
“İlmel yakîn” olanlar okur, bilir. “Aynel-yakîn” olanlar, böyle olduğunu hissederler. Bunlar avluya girenlerdir.
“Mukarreb olan sıddıklar” ise Allah-u Teâlâ’yı hem görürler, hem bilirler.
Mârifetullah ehli olanlar Hakk’ta fâni oldular, Fenafillâh’a erdiler.
Hakk’ı gören kendini görmez. Kendini görmediği gibi, bütün yaratıkları da görmez.
Nitekim Sıddık-ı Ekber -radiyallahu anh- Hazretleri:
“Ben Allah’ımı gördüm, başka bir şey görmedim.” buyurmuşlardır.
Sıddıklar neden enbiyâdan sonra geliyor? Zira onlar Resulullah Aleyhisselâm’ın mirasçısıdırlar, vekilidirler. Hem mukarreb sıddık, hem de şehittirler.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:

“Bir kimse âşık olursa, ölürken şehitler zümresine karışır.” (Münâvi)

Aynı zamanda ilmi Hakk’tan aldıkları için en doğruyu, en güzeli bilirler. Hakikat ile dalâletin arasını da onlar bilir ve bilerek berzah koyar.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyuruyorlar:
“Âlimler peygamberlerin vârisleridir.” (Buhârî)
Resulullah Aleyhisselâm’ın vekili olduğu için, onun nâmına, onun yerine kâimdir.
Allah-u Teâlâ’nın râzı olduğu ve olmadığı şeyleri en iyi bilen onlardır. Allah-u Teâlâ’ya ulaşabilmek için onlar onun rehberidirler. Bilirler ve bildirirler. Rehber-i sâdık’tırlar.
Zâhirî âlimler zan üzerindedirler. “Bu mu doğru, bu mu doğru?” Onlar, ilmi halktan alırlar.
Mukarreb sıddık olanlar hak üzeredirler, bunlar ilmi doğrudan doğruya Hakk’tan alırlar.

“Bunu Bir Bilene Sor!” (Furkan: 59):

Hiçbir haberciye ihtiyaç duymaksızın açığı da gizliyi de bilen, her türlü noksan sıfatlardan uzak ve en yüce sıfatlarla muttasıf olan Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmaktadır:

“O ki gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunanları altı günde yarattı.

Sonra arşa oturdu. (Oradan mülkünü yönetmektedir.)

Rahman’dır. (O’nun rahmeti bütün varlıkları kaplamıştır. Varlık ve hayat O’nun rahmetinin eseridir. Bütün kâinata Allah’ın arşından hayat ve vücut dağıtmaktadır.)” (Furkan: 59)

Bu beyan-ı ilâhi kullarının kavrayabilmesi içindir. Ve fakat aslında hep O’dur.
Her Âyet-i kerime’nin zâhirî mânâsı olduğu gibi bâtınî mânâsı da vardır. Şu kadar var ki bu mânâyı çözmek de Allah-u Teâlâ’nın kendi katından ilim verdiği has kullarına mahsustur. Doğrudan doğruya Allah-u Teâlâ ile kulu arasındadır. Kime hangi ilmi verdiyse.
İşte bu ampuller, Allah-u Teâlâ’nın verdiği nuru saçan kandillerdir. Çünkü içindeki nur O’nun nurudur. O nuru kalplerine döktüğü için kitabullah oluyor. Çünkü o kitabı kalplerine döktü. Onlar da kalplerindeki kitabı satırlara döktü.
Onlara gelen ilim Allah-u Teâlâ’nın has ilmi olduğu için de onlar Allah-u Teâlâ’nın has kullarıdır.
Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyururlar:
“Öyle ilim var ki, gizlenmiş mücevherat gibidir. Onu ancak Ârif-i billâh olanlar bilirler. Bu ilimden konuştukları vakit, Allah’tan gafil olan kimseler anlamazlar.

Binâenaleyh Allah-u Teâlâ’nın kendi fazlından ilim ihsan ettiği âlimleri sakın tahkir edip küçük görmeyin. Çünkü Cenâb-ı Hakk onlara o ilmi verirken tahkir etmemişti.” (Erbaîn)

Bu gizlenmiş mücevheratları Allah-u Teâlâ verir. Yüzüne yüzüyle yönelmesiyle, kalbine nurunu akıtmasıyla dilediği kadar İlmullah’tan ona ilim verir. Bu has bir ilimdir ki O’nun duyurduğundan başka bunu kimse bilmez.
“Bunu bir bilene sor!” (Furkan: 59)
Âyet-i kerime’si bir emr-i ilâhî’dir. Çünkü dilediğine dilediği kadar ihsan ediyor.
İşte bu arzedilen Hadis-i şerif, onlara verilen ilmi beşeriyetin anlayamayacağını da teyid ediyor. Onlar bu ilimden bahsederken beşeriyet bunu anlamaz. Çünkü akılları ve ilimleri yetmez. Onların muallimi Allah-u Teâlâ olduğu için, onlara verilen ilim Allah-u Teâlâ’dan verildiği için, bir kimse âlim de olsa bu ilmi idrak edemez. Çünkü onun muallimi benî beşerdir. Zâhirî ilimde ne kadar ilerlerse ilerlesin bu ilmi anlamaz.
İtiraz edenler bu Âyet-i kerime’lerin, bu Hadis-i şerif’lerin tecelliyatlarından mahrum oldukları için bilmeyerek itiraz ediyorlar.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:
“İlim ikidir. Biri dilde olup (ki bu zâhiri ilimdir) Allah-u Teâlâ’nın kulları üzerine hüccetidir. Bir de kalpte olan (mârifet ilmi) vardır. Asıl gayeye ulaşmak için faydalı olan da budur.” (Tirmizi)
Zira onlara dilediği kadarını bildirmiştir. Azametini göstermiştir. Bütün mahlûkatın bir zerreden ibaret olduğunu bildirmiştir.
O zerreler misal âlemindeydi. Zerreler kendi içlerini bilmek istedikleri için dünyaya gönderdi. Onları açtı. Asıllarını gördüler. Hükmünü tebliğ etti. Ve yine aslı zerreden ibarettir. Zira o zerre ile yine dirilecek, mükellef olduğu emirle hesaba çekilecektir.
Arş-ı Âzam:

Allah-u Teâlâ bir şeyi yaratmak istediği zaman, onu düşünüp taşınmaya, mekâna ve numuneye muhtaç değildir. O’nun istemesiyle o şeyin meydana gelmesi bir olur.
Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:
“Allah gökleri ve yeri ve bunların arasında olan şeyleri altı günde yaratan(dır).” (Secde: 4)
Yaratmak; bir anda dilemek ve meydana getirmek, “Ol!” demekle oluvermekten ibaret olmakla birlikte, O bunların hepsini birden değil, ilâhî hikmetleriyle geliştire geliştire, olgunlaştıra olgunlaştıra yaratmıştır. Bu yükseklik ve genişlikteki yedi kat gökleri, bu yoğun ve geniş yerleri bir anda da yaratmaya gücü yeten Kâdir-i mutlak, her birini bir ölçü ile takdir ve bir zamana tahsis etmiştir.
O’nu gören, yani Allah-u Teâlâ’yı gören, bütün âlemleri O’nunla görür. Hepsinin bir örtüden ve kabuktan ibaret olduğunu görür. Örtüyü yaratan, her yarattığı şeye ayrı ayrı şekil veren, ziynetlendiren O’dur.
“Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ve gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde akl-ı selim sahipleri için elbette deliller vardır.” (Âl-i imran: 190)
O, semâvâtı da, yeri de yarattı. Geceyi gündüzü de O yaratıyor ve O yönetiyor. Hep O, vücud O, mevcud O…
Bu şekilde yaratma da ilâhî kudrete delâlet etmektedir. Hiçbir tedricen ilerleme olmadan bütün yaratıklar bir defada ve bir anda yaratılmış olsaydı, hiçbiri diğerinin yaratılışına şâhid olamazdı. Diriden ölü, ölüden diri, ateşten toprak, topraktan su, çamurdan hayat ortaya çıkması şöyle dursun; gece ve gündüz birbirini takip etmez, insandan insan bile doğmazdı. Atalarımız yaratılmış olsa biz olmazdık, biz olursak onlar olmazdı veya hepimiz olur, ata-evlât olmazdık. Şu halde birçok yaratılışları da içine alan dereceleme ile yaratmada Allah-u Teâlâ’nın ayrıca bir kudreti ve azameti gözler önüne serilmektedir.
Kur’an-ı kerim’in yedi yerinde göklerin ve yerin “Altı gün”de yaratıldığından söz edilmektedir. Bu günlerden maksat, yirmidört saat süren dünya günleri değil, müddetini ancak Allah-u Teâlâ’nın bildiği merhaleler ve devrelerdir.

“Sonra arşa oturdu. (Oradan mülkünü yönetmektedir.)” (Furkan: 59 – Secde: 4)

“Oturdu” demek, “Hükmetti” demektir. “Arşırahman”dan bütün yaratıklarına hükmünü sürdürmeye devam ediyor.
Bu Âyet-i kerime, olduğu gibi Vahdet-i vücud’u tarif ettiği gibi, bütün yaratıklarını nereden ve nasıl yönettiğini bildiriyor.
Arş’ın Allah-u Teâlâ’ya tahsisi, mahlûkatın en büyüğü olmasındandır. Kâinat Arş ile son bulmakta ve Allah-u Teâlâ mekândan münezzeh olarak O’nun da ötesinde ve aslında her yerde bulunmaktadır.
Bu istivâ; keyfiyetsiz, teşbihsiz, temsilsiz bir istivâdır. Kâinat yaratıldıktan sonra Allah-u Teâlâ onu yönetmekte ve onunla ilgili bütün düzenlemeleri yapmaktadır.
Arş, diğer cisimleri kuşatan bir cisimdir. Yüksekliğinden dolayı veya hükümdarın tahtına benzetildiğinden dolayı bu isim verilmiştir.
Allah-u Teâlâ Arş’ı ihtiyaç için değil, azametini ve kudretini göstermek için yaratmıştır.
Arş-ı âzam, insanın akıl ve hayali almayacak bir azamete sahiptir.
Yerden göklere, göklerden Arş’a varıncaya kadar bütün yaratıklar; O’nun hüküm ve idaresinin altında, andan ana, halden hâle, şekilden şekile, devirden devire, oluş ve yokoluş, farklılık ve benzeyiş ile değişip gitmektedir.
O ise tam bir hakimiyet ve tam mülkiyet ile bütün zerrelerin ve kürrelerin, ruhların ve cisimlerin, güçlerin, saltanatların ve iktidarların üstünde bir azamete sahiptir. Oradan hem yaratıyor, hem yaşatıyor, hem yönetiyor, hem rızıklandırıyor, hem de öldürüyor.
Herşeyi yaratan, herşeye kâdir olan O’dur. O benzersizdir, yardımcısı, eşi ve dengi yoktur. O’ndan başka hiçbir ilâh, O’nun dışında hiçbir Rab yoktur.
O yaratıyor, O yaşatıyor, aynı zamanda O yönetiyor.
“Gökten yere kadar her işi O düzenler.” (Secde: 5)
O’nun düzenlemesi, hikmetine göre dilemesidir.
Arşından arzına varıncaya kadar mahlûkatın bütün işlerini hikmet ve maslahatın gerektiği şekilde bizzat kendisi yönetir ve yönlendirir. Önünü ve sonunu bilerek ve gözeterek takdir eder. Hiç kimse O’nun hiçbir tedbirine mâni olamaz. Hükümranlığı kayıtsız şartsız ve devamlıdır.
O yaratıyor, O yönetiyor. Meselâ gökten yağdırıyor, yağdıran O’dur. Yerden fışkırtıyor, fışkırtan O’dur. Sonsuz nimetleri ihsan ve ikrâm eden yine O. Hazine-i ilâhî’den durmadan akıyor.

“Sonra işler sizin hesabınıza göre bin yıl kadar tutan bir günde yine O’na yükselir.” (Secde: 5)

Dünyanın işini yukarıdan aşağı indirmek suretiyle tedbir eder. O’nun tedbiri hikmetine göre dilemesidir.
Allah-u Teâlâ’nın bir iradesinin hükmü olan bir emir, bir iş, bir hadise, bazen böyle bin senelik bir devir ile biter, O’nun bir günü, böyle büyük bir devir teşkil eder.
Bunun elli bin sene edeni de vardır:
“Melekler ve ruh (Cebrâil) oraya miktarı (dünya senesi ile) elli bin yıl olan bir günde yükselip çıkarlar.” (Meâric: 4)
Bu ise Sidre-i münteha’dan itibaren ellibin senedir. Bir anda iner ve çıkar.
“İşte O, görülmeyeni de görüleni de bilendir, Azîz’dir, merhamet edendir.” (Secde: 6)
Kullarının işlerini yönetme hususunda da merhametlidir.
Arş, diğer cisimleri kuşatan bir cisimdir. Yüksekliğinden dolayı veya hükümdarın tahtına benzetildiğinden dolayı bu isim verilmiştir.
Allah-u Teâlâ Arş’ı ihtiyaç için değil, azametini ve kudretini göstermek için yaratmıştır.
Kur’an-ı kerim’de Arş’ın Allah-u Teâlâ’ya nisbet edildiği onsekiz kadar Âyet-i kerime mevcuttur ve yedi gökten ayrı bir âlem olarak ele alınmıştır.
Bir Âyet-i kerime’de:
“Göklerin ve yerin Rabbi, Arş’ın da Rabbi olan Allah, onların vasıflandırdıkları noksan sıfatlardan münezzehtir.” buyuruluyor. (Zuhruf: 82)
Bazı Âyet-i kerime’lerde ise yine “Arş’ın sahibi” mânâsına gelen “Zül-arş” tabiri kullanılmaktadır.
“De ki: Eğer onların dedikleri gibi, Allah ile beraber başka ilâhlar da bulunsaydı, o takdirde bu ilâhlar Arş’ın sahibine ulaşmak için yol ararlardı.”(İsrâ: 42)
Bu Âyet-i kerime’den anlaşılıyor ki, Allah’tan başka ilâh yoktur. O bütün yarattıklarını çepeçevre kuşatmıştır.
Arş-ı âzam dört melek tarafından taşınmaktadır, kıyamet gününde ise bu meleklerin sayısı sekiz olacaktır.
Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“O gün Rabbinin arşını onlardan başka sekiz melek yüklenir.” (Hâkka: 17)
Arş-ı âzam, Allah-u Teâlâ’nın yarattığı cisimlerin en büyüğüdür. Kürsî’yi de kaplamıştır.
Bir kısım melekler de Arş-ı âzam’ın çevresini sarmış olup tavaf ederler, Allah-u Teâlâ’yı övgü ve tesbih ile anarlar.
Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Melekleri görürsün ki Rablerini hamd ile tesbih ederek Arş’ın etrafını kuşatmışlardır.” (Zümer: 75)
Arş, göklerle yer yaratılmadan önce mevcuttu.
Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“O Allah ki, yeri ve gökleri altı günde yarattı. Bundan evvel Arş’ı su üzerinde idi.” (Hud: 7)
İnsan:

Herşeyi nizam ve intizam içinde yoktan var eden Allah-u Teâlâ’dır. Her güzelliğin, her tekâmülün ilk numunesi O’nundur.
İnsan varlığını en güzel bir şekilde meydana getiren O’dur.
Nitekim Âyet-i kerime’lerde şöyle buyurulmaktadır:

“O, yarattığı her şeyi en güzel yapan ve insanı yaratmaya da çamurdan başlayandır.” (Secde: 7)

Her şey güzel yaratılmıştır. Çünkü herbir şey, hikmetin gereği ne ise o şekilde düzenlenmiştir. Gül güzel olduğu gibi dikeni de güzeldir.
Güzel yaratışının bir numunesi de insanı çamurdan yaratmaya başlamasıdır.

“Sonra O, bunun zürriyetini kerih bir sudan meydana gelen nutfeden yapmıştır.” (Secde: 8)

Zayıf ve bayağı birer su katrelerinden, görüldüğü üzere o kadar mükemmel insanlar teşekkül etmiş oldu.

“Sonra onu düzeltip tamamladı.” (Secde: 9)

Ana rahminde iken bütün uzuvlarını kemâle erdirip, gerektiği biçimde şekiller verdi.
“İçine ruhundan üfürdü.” (Secde: 9)
Allah-u Teâlâ insana kendi ruhundan üfürmekle hayat vermiş ve büyük bir şeref bahşetmiştir. Böylece insanda hayat fiilen başlamış oldu.

Mârifetullah:

Allah-u Teâlâ gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunanları altı günde yarattığını beyan buyurduğu halde, sen ise O’nu hâlâ yarattığı mülkünün içinde arıyor ve zannediyorsun!
Bu zannınla hakikatı nasıl anlayabilirsin?
Arşırahman da, diğer bütün cisimleri kuşatan bir cisimdir. O ise Arşırahmanı da kuşatmıştır.
“Allah herşeyi çepeçevre kuşatandır.” (Nisa: 126)
Furkan sûre-i şerif’inin 59. Âyet-i kerime’sinin devamında şöyle buyurulmaktadır:

“Rahman’dır.” (Furkan: 59)

O’nun rahmeti bütün varlıkları kaplamıştır. Varlık ve hayat O’nun rahmetinin eseridir. Bütün kâinata Allah’ın arşından hayat ve vücud dağılmaktadır.
Nasıl ki Allah-u Teâlâ Arş’tan bütün insanlara vücud ve hayat veriyorsa, mânevî hayat da yalnız ve yalnız “Rahmeten Lil-âlemin” olan, Allah-u Teâlâ’nın Resul-i Ekrem’i Muhammed Aleyhisselâm’dan gelir. Yani bir kimseye mânen ne verilmişse Allah-u Teâlâ’nın nuru olan Resulullah Aleyhisselâm vasıtasıyla verilmiştir. O mânevî hayat kaynağından hayat suyu gelmedikçe kişide hayat olamaz.
Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Hamd, âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.” (Fâtiha: 1)
O, Rabbül-âlemindir. Âlemleri O yaratıyor. İçte O. İnsanoğlu zannediyor ki kendisi var, O’na bakmaya çalışıyor. Ne kadar ters bir durum!
Halbuki gerek insan gerek kâinât yalnız bir perdeden ibarettir. Perdeyi kaldır O var. Perdeye “Ol!” diyor, perde oluyor. Yaratan O’dur. Yani O içte, sen dışta… Sen dıştasın, içtekini aramaya, perdede O’nu görmeye çalışıyorsun. Bu mümkün değildir. Sen bir perdeden ibaretsin, kâinât da bir perdedir. Perdeyi kaldır O var.

Ve bunlar her ne kadar okunsa dahi Allah-u Teâlâ hakikatı duyurmadıkça bilinmesi mümkün değildir. Çünkü anlatılan şeylerle irfan husule gelmez.

Anlayamayacağınız halde bunlar size niçin anlatılıyor?
Allah-u Teâlâ Furkan sûre-i şerif’inin 59. Âyet-i kerime’sinin nihayetinde şöyle buyuruyor:
“Bunu bir bilene sor! (Bunun gerçekten böyle olduğunu anlatacaktır.)” (Furkan: 59)
Yani bu inceliklere vâkıf olanlar vardır.
Böyle bir kimseye de uy ve yolundan git.
Bu Âyet-i kerime, Vahdet-i vücud’u doğrudan doğruya hem beyan ediyor, hem de açıklıyor.
Allah-u Teâlâ bu sırr-ı ilâhî’yi dilediğine bildiriyor ve bildirdiğini de beyan ediyor. Yani onlar bunu biliyorlar. Amma isterse açıklarlar, isterse açıklamazlar.
Nitekim Âyet-i kerime’lerde şöyle buyuruluyor:
“Gaybı bilen O’dur. Gizli bilgisini kimseye göstermez. Ancak râzı olduğu elçiye gösterir. Çünkü O, bunun önüne ve arkasına gözetleyiciler (koruyucular) koyar.” (Cin: 26-27)
Ancak dilediği kuluna, dilediği kadarını bildirir. Onun dışında mahlûkun Hakk’a âit bilgisi olmaz.
Allah-u Teâlâ “Nebi”ye vahiy vasıtasıyla “Veli”ye ise ilham vasıtasıyla dilediğini ilka eder. Muallimi Hazret-i Allah olduğu için ona O öğretiyor.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde:
“Sizden önce gelip geçen ümmetler içinde Allah-u Teâlâ tarafından kendilerine ilham olunan insanlar vardı. Eğer ümmetim içinde de böyle bir kimse varsa, o da şüphesiz Ömer’dir.” buyurmuşlardır. (Buhârî)
İlhamdan hâsıl olan ilme Ledün ilmi denir.
Bu husus Hazret-i Ömer -radiyallahu anh-e şâmil olduğu gibi, ümmet-i Muhammed’in arasında kıyamete kadar böyleleri daima bulunacaktır.
Bu Hadis-i şerif’lerden görülüyor ki Allah-u Teâlâ bu hakikatı ancak dilediğine bildiriyor. Bu esrarını yalnız onlara duyurmuş ve yalnız onların bilebileceğini buyurmuştur.
Hülâsa olarak arzedelim: Kim bilir? Bunlar bilir. Nasıl bilir? O bildirdiği için bilir. Ve bilen de bile bile konuşuyor. Demek ki bildirdiği kimseler var ve size bildiriyor. Bildirdiği kimselerin olduğunu bildirmek için bunlar size söyleniyor.
Bunu ancak bildirdiği kimse bilir. Bildirdiği kimsenin dışında isterse âlim olsun, hiç kimse bilemez.

Furkan sûre-i şerif’inin 59. Âyet-i kerime’sinde Allah-u Teâlâ bu hakikatı bilenlerin olduğunu haber veriyor. Ve ben de size bildiriyorum. Demek ki bildirdiği kimseler bildirilen her şeyi biliyormuş.

Bilenler bunun böyle olduğunu bilir.
Allah-u Teâlâ Hadis-i kudsi’de:
“İşte o zaman ben onlardan haber verdiğim gibi, onlar da benden haber verirler.” buyuruyor. (Hâkim)
İşte haber veriyorum.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:
“Allah kendisinden başka ilâh olmadığına şâhitlik etmiştir. Melekler ve âdâleti yerine getiren ilim sahipleri de O’ndan başka ilâh olmadığına şâhitlik ettiler. O Azîz’dir. Hakîm’dir.” (Âl-i imran: 18)
Bu Âyet-i kerime çok şümullüdür. Allah-u Teâlâ önce Zât-ı kibriyâ’sı ile başlıyor, sonra kendi şehâdetine melekleri ve üçüncü olarak da âdâleti yerine getiren ilim sahiplerini katmaktadır.
Bu âdâlet-i ilâhî’ye ancak O’nun bildirmesi ile mümkün olur. Yani satır ilminden alınmaz. Ancak sadır ilminden bildirdikleri bilirler.

İBTİLÂ VE İMTİHAN

İBTİLÂ VE İMTİHAN
PEYGAMBERLERİN İMTİHANI
Hiçbir peygamber yoktur ki imtihandan geçmemiş olsun. Allah-u Teâlâ o sevdiği seçtiği peygamber kullarından her birini çeşitli şekillerde imtihanlara tâbi tutmuştur. Kimisi kavmi tarafından hüsn-ü kabul görmeyip yalanlanmış, alay edilmiş, hakaret ve işkencelere mâruz kalmış; Davut ve Süleyman peygamberler gibi kimisine bol nimetler verilmiş; Eyyub Aleyhisselâm gibi kimisini de sıkıntı ve ıstıraplarla imtihan etmiştir.
Allah-u Teâlâ bir Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmaktadır:
“Yoksa siz, sizden önce gelip geçenlerin başına gelenler, sizin başınıza gelmeden cennete girivereceğinizi mi sandınız?

Başlarına öyle yoksulluk ve sıkıntı geldi, öyle sarsıldılar ki, nihayet peygamber ve beraberindeki müminler: ‘Allah’ın yardımı ne zaman?’ demişlerdi. Biliniz ki Allah’ın yardımı çok yakındır.” (Bakara: 214)

Onlara verdiği bu ibtilâ ve mihnetleri onlara gazap ettiği için değil, bir iyilik ve bir mükâfat olarak bahşetmiştir. Onlar ise o ibtilânın içine ne gibi bir cevher yerleştirildiğini çok iyi bildikleri için, bir ibtilâ ile karşılaştıklarında hiç şikâyet etmemişler, son derece haz duymuşlardır.
Allah-u Teâlâ bir peygamberi gönderirken birçok hediye-i ilâhî ile gönderir. Havsalanın dahi alamayacağı nimetlerle, rızıklarla, feyiz ve bereketlerle gönderir. Bütün insanların rızıklanmasına vesile olurlar. Fakat insanlar bunu bilmez.
O emanet-i ilâhî’yi taşıyan her peygamber, o yükün altında inler, ibtilâların her çeşidine maruz kalır, her türlü hakarete uğrar.
Bir Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Resulüm! Senden önceki peygamberler de yalanlanmıştı. Onlar yalanlanmalarına ve eziyet edilmelerine rağmen sabrettiler. Nihayet yardımımız onlara yetişti.” (En’am: 34)
Ona bütün bunlar revâ görülmesine rağmen, o ise ilâhi hediyeleri ile geldiği için hediye-i ilâhi’yi nasipdar olanlara ulaştırmayı arzu eder. Bütün güçlüklere, ezâ ve cefalara katlanır.
Âyet-i kerime’de şöyle söyledikleri beyan buyurulmaktadır:
“Bize yollarımızı gösteren Allah’a niçin güvenmeyelim? Sizin bize ettiğiniz eziyete elbette katlanacağız.” (İbrahim: 12)
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:
“İnsanlar içinde en ziyade mihnet ve meşakkatle imtihan olunan Enbiyâ-i izam, ikinci derecede Evliyâ-i kiram ve üçüncü derecede onlara benzeyen kimselerdir.” (Tirmizi)
Bir Hadis-i şerif’lerinde de şöyle buyuruyorlar:
“Mükâfatın büyüklüğü, ibtilânın büyüklüğü nisbetindedir.” (Tirmizi)
Ashâb-ı kiram’dan Ebu Saîd-i Hudrî -radiyallahu anh- der ki:
“Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- humma hastalığından yatakta iken yanına girdim. Elimi onun üzerine koyunca, hararetini örtünün üstünde ellerimle hissettim ve:

‘Yâ Resulellah! Ateşinin hararetine hayret ederim.’ deyince:

‘Biz (peygamberler) böyleyiz. Bizim için ibtilâ kat kat fazla olur ve sevabı da bizim için (bu derecede) kat kat fazla olur.’ buyurdu.
‘Yâ Resulellah! Hangi insanlar en şiddetli ibtilâya uğrarlar?’ diye sordum.
‘Peygamberler.’ buyurdu.

‘Onlardan sonra kimlerdir?’ diye sordum.

‘Sonra sâlih insanlardır. Onlardan herhangi biri fakirliğe cidden öyle mübtelâ olur ki, büründüğü abadan başka hiçbir şey bulamaz ve biriniz mutlulukla sevindiği gibi onlardan herhangi birisi ibtilâya uğramakla cidden sevinir.’ buyurdu.” (İbn-i Mâce: 4024)

Resulullah Aleyhisselâm Ve Tâif Yolculuğu:

Kureyşliler Resulullah Aleyhisselâm ve müslümanlar üzerindeki zulüm ve baskılarını kat kat artırdılar. Bunun üzerine yanına evlâtlığı Zeyd bin Hârise -radiyallahu anh-i alarak Mekke devrinin onuncu yılında Şevval ayında, Mekke’ye iki günlük mesafe olan Tâif şehrine gitti. İslâmiyet’i oralarda yaymayı düşünüyordu.
Tâiflilerle Mekke halkının büyük dedeleri Mudar olduğu için bir sülâleden idiler. Fakat aralarında rekabet vardı. Bu rekabet Resulullah Aleyhisselâm’a ümit veriyordu.
Tâif, bağlık bahçelik bir yerdi. Orada bulunan Sakîf kabilesi putlara tapıyorlardı. Onları İslâm’a çağırmak ölüme gitmek demekti. Fakat o tebliğ görevini yerine getirmek istiyordu. Tâif’de on gün kaldı, oranın ileri gelen eşrâfını çağırtarak onlarla konuştu. Kendisinin Allah tarafından gönderilen bir peygamber olduğunu arzederek Allah’a imana dâvet etti. Fakat hiçbiri müslüman olmadıkları gibi, kaba ve ters sözlerle teklifi reddettiler. Gençlerin müslüman olmalarından korktular.“Allah peygamber göndermek için senden başka kimse bulamadı mı?” dediler. “Kavmin senden nefret etti, onlar sözlerini kabul etmeyince bize geldin. Vallahi biz de kavmin gibi senden kaçınır, seni reddederiz!” dediler. “Memleketimizden çık git, nereye gidersen git!” dediler. En çirkin bir red ile ilâhî dâveti reddettiler.
Alay etmekle başladılar, işi çirkin hakaretlere kadar vardırdılar. Onu Tâif’ten çıkarmaya mecbur etmekle kalmadılar, içlerinden bir takım ipsiz, ayak takımından kimseleri kışkırtıp musallat ettiler. Onlar da yolun iki yanına sıralanıp taş ve sopalarla saldırdılar. Bağırıp çağırıyorlar, küfürler yağdırıyorlardı. Resulullah Aleyhisselâm’ın mübarek ayakları ve topukları kan içinde kalmıştı. Dermansız düşüp oturdukça zorla kaldırıp yürüttüler, taşlamaya devam ederek gülüşüp eğlendiler. Evlatlığı Zeyd bin Hârise -radiyallahu anh- de kendisini korumak için çaresizlik içinde vücudunu ona siper ediyordu. Onun da başı yarılmış, ayaklarından kanlar akıyordu.
Resulullah Aleyhisselâm nihayet yorgun ve bitkin bir halde Rebiâ’nın oğulları Utbe ve Şeybe’nin yol üstündeki bağına sığınarak tâkiplerinden kurtuldu. Onlar da çekip gittiler.
Üzgün ve bitkin bir halde bir asmanın gölgesinde biraz dinlenip sükûnet bulduktan sonra ellerini semâya kaldırdı, şöyle ilticâ ve niyazda bulundu:

“Ey Allah’ım! Kuvvetsiz ve çaresiz kaldığımı, halkın nazarında hor ve hakir görüldüğümü ancak sana arz ve şikâyet ederim.

Ey merhametlilerin en merhametlisi! Herkesin hor görüp de dalına bindiği biçârelerin Rabbi sensin, benim Rabbim sensin. Sen beni kötü huylu yüzsüz bir düşman eline düşürmeyecek, hatta hayatımın dizginlerini eline verdiğin akrabamdan bir dosta bırakmayacak kadar bana merhametlisin.
Ey Allah’ım! Senin gadabına uğramayayım da, çektiğim belâ ve sıkıntılara hiç aldırmam. Fakat senin af ve merhametin bana bunları göstermeyecek kadar geniştir.
Ey Allah’ım! Senin gadabına uğramaktan, rızândan mahrum kalmaktan, sana senin o karanlıkları aydınlatan dünyâ ve âhiret işlerini yoluna koyan ilâhî nuruna sığınıyorum.
Ey Allah’ım! Sen hoşnud oluncaya kadar affını dilerim.
Ey Allah’ım! Her kuvvet, her kudret ancak seninle kâimdir.”

Rebia’nın oğulları Utbe ve Şeybe, Sakiflilerin yaptıklarını görmüşlerdi, ona revâ görülen bu kötü muameleye üzüldüler. Aradaki akrabalık ilişkisi, kendilerini Resulullah Aleyhisselâm’a karşı gayrete getirdi. Hıristiyan köleleri Addas ile bir salkım üzüm gönderdiler. Resulullah Aleyhisselâm, kendisine üzüm getiren köleye İslâmiyet’i anlatarak müslüman olmasını sağladı.
Daha sonraları buraya bir mescid yapılmıştır.


İbrahim Aleyhisselâm’ın Oğlu İle İmtihanı:

Allah-u Teâlâ’nın halili İbrahim Aleyhisselâm’ın dillere destan olan imtihanını hiç düşündün mü?

Hadis-i şerif’te bildirildiğine göre İbrahim Aleyhisselâm Burak ile bir günde Şam’dan Mekke’ye gelip giderdi. (Buhari)
Bu ziyaretlerin birinde Mekke’de iken bir rüyâ gördü. O gün Zilhicce’nin sekizinci günü idi. Rüyâsında Allah-u Teâlâ ona ilk ve tek oğlu olan İsmail’i kurban etmesini emrediyordu. Önce bu rüyânın Rahmâni olup olmadığında tereddüt etti. O güne bundan dolayı “Terviye günü” denilmiştir. Zilhiccenin dokuzuncu günü aynı rüyâyı tekrar görünce, rüyânın rahmâni olduğuna dair, yavaş yavaş kendisinde bir kanaat hasıl olmaya başladı. Bunun içindir ki bu güne “Arefe günü” denilmiştir. Onuncu günü tekrar aynı rüyâyı görünce, artık bunun kat’i bir emir olduğunu anladı. Oğlunu kurban etmeye karar verdiği için de o güne, kurban günü mânâsına gelen “Yevm-i Nahir” denilmiştir.
Allah-u Teâlâ Halil’inin tam bir teveccüh ve teslimiyet içinde olduğunu, onun Allah için her türlü fedâkârlığa katlanabilen numune bir insan olduğunu göstermek için çok ağır bir imtihana tâbi tutuyordu. Şu kadar var ki büyük bir imtihan olduğu için bu emri bir defada ve kesin bir şekilde indirmemiş, arka arkaya rüyada göstermek suretiyle tedrici olarak beyan buyurmuştur.
Âyet-i kerime’de şöyle buyurulmaktadır:
“Çocuk kendisiyle beraber yürüyüp gezecek çağa erişince ‘Ey oğulcuğum! Rüyada ben seni boğazladığımı görüyorum. Bir düşün, ne dersin?’ dedi.” (Saffat: 102)
İsmail Aleyhisselâm babasının bu teklifine hiç tereddüt etmeden teslimiyet içinde cevap verdi:
“Ey babacığım! Emrolunduğun şeyi yap! İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın.” (Saffat: 102)
Oğlunun bu derece metin olduğunu ve en kıymetli sermayesi olan canını bile Allah için seve seve verebilecek bir durumda olduğunu gören İbrahim Aleyhisselâm son derece memnun olmuştu.
“Her ikisi de Allah’ın emrine ram oldular.” (Saffat: 103)
Âyet-i kerime’sinde belirtildiği üzere, sıra emrin icrasına gelmişti.
Beraberce Minâ denilen mevkiye vardılar.
Ciğerparesini bağrına bastı, öptü öptü, yüzükoyun yatırarak Allah-u Teâlâ’nın emrini yerine getirmeye hazırlandı. Bu şekilde yatırmasının sebebi, oğlunun yüz ifadesini görüp şefkatinin ağır basması dolayısıyla Allah-u Teâlâ’nın emrini yerine getirememe korkusuydu.
Nihayet vedâlaştı ve bıçağı boğazına çalmaya başladı. Birkaç kere çaldı ise de bıçak kesmedi. Tekrar tekrar çaldı, fakat yine kesmedi. Her defasında bıçağın ağzı geri dönüyordu.
Nefeslerin kesildiği bir anda emr-i ilâhi geldi.
Âyet-i kerime’lerde şöyle buyuruluyor:
“Babası oğlunu alnı üzerine yatırınca biz ona: ‘Yâ İbrahim!’ diye seslendik. Rüyâna sadâkat gösterdin, işte biz iyileri böyle mükâfatlandırırız.”(Saffat: 103-104-105)
Baba ve oğul tarafından kulluğun en mükemmel numunesi ortaya konulmuş oluyordu.
İnsan havsalasının alamayacağı, kelimelerle ifade etmeye gücü yetmeyeceği bu hadise hakkında Âyet-i kerime’de:
“Bu gerçekten apaçık bir imtihandı.” buyuruluyor. (Saffat: 106)
Öyle bir imtihan ve ibtilâ ki, büyüklüğü apaçık meydandadır.
İbrahim Aleyhisselâm bu ilâhi nidâyı işitince etrafına baktı. Bir de ne görsün! Gözleri sürmeli, boynuzlu bir koçla Cebrail Aleyhisselâm semâdan doğru geliyor.
Âyet-i kerime’de:
“Biz oğluna bedel olarak ona büyük bir kurbanlık verdik.” buyuruluyor. (Saffat: 107)
İbrahim Aleyhisselâm koçu kurban ederek Allah-u Teâlâ’ya hamd ve senâsını, şükranlarını arzetmiştir.
Allah-u Teâlâ o zamanda İbrahim Aleyhisselâm’a yaptığı in’am ve ihsanla kalmamış, kıyamete kadar nesiller ve çağlar boyunca hatırasının anılacağını Âyet-i kerime’sinde haber vermiştir:
“Sonra gelenler arasında ona iyi bir ün bıraktık.” (Saffat: 108)
Müminlerin, hayvanlarını Allah için kurban etmeleri bu teslimiyet hadisesini kıyamete kadar canlı tutmaktadır.
Teslimiyet imtihanını lâyıkıyla veren İbrahim Aleyhisselâm:
“Bizden selâm olsun İbrahim’e!” (Saffat: 109)
İltifât-ı ilâhi’sine mazhar olmuştur.
Böylesi bir imtihanı başarı ile verdikleri için, her ikisi hakkında da:
“İşte biz muhsinleri böyle mükâfatlandırırız.” buyurulmuştur. (Saffat: 110)
İbrahim Aleyhisselâm çok büyük olduğu için çok büyük imtihanlara çekildi. Bütün imtihanları başarı ile kazandı ve Allah-u Teâlâ’nın çok büyük ihsanlarına nâil oldu.
Bir Âyet-i kerime’de ise şöyle buyuruluyor:
“Bir zamanlar Rabbi İbrahim’i bir takım kelimelerle (emirlerle) imtihan etmiş, o ise bunları tamamen yerine getirmişti.” (Bakara: 124)
İbrahim Aleyhisselâm kendisine emredilenlerin hepsini yapmıştı. Onun ulaşmış olduğu bu makam gerçekten ulu bir makamdır.
Geçmişi de geleceği de en ince teferruatına kadar hakkıyla bilen Allah-u Teâlâ, Halil’ini imtihana tâbi tutmakla; kendisinin bildiği, fakat başkaları için meçhul olan bir hususu açığa çıkarmış, onun ilâhi tekliflere ne kadar riâyetkâr olduğunu beşeriyete ilân etmiştir.

Sabır Sembolü Eyyub Aleyhisselâm:

Eyyub Aleyhisselâm geniş servete sahip bulunuyordu. Evlatları, pek çok malı-mülkü, arazisi, bağ ve bahçeleri, her türlü hayvanlardan sürüleri vardı. Allah-u Teâlâ önce onu bu bol lütuflarla, zenginlik ve rahatlıkla, sıhhat ve âfiyetle imtihan etti. O ise bunların hiçbirine aldanmadı, bir an bile gaflete dalmadı, zikrine ve şükrüne bütün ihlâsı ile devam etti. Dünyalık onu şaşırtmıyor, kulluğunu yapmaya, insanları Allah yoluna dâvet etmeye mâni olmuyordu.

Daha sonra Allah-u Teâlâ onu ibtilâ ve musibetlere karşı sabır ve teslimiyette insanlara numune olarak göstermek üzere, büyük bir imtihana tâbi tuttu. Ona bahşettiği maddi imkânların hepsini geri aldı. Bütün serveti, malı-mülkü sonuncusuna varıncaya kadar elinden çıktı, çocukları öldü. Kendisi de şiddetli bir hastalığa yakalandı, vücud-u nebevîlerini ıstırap verici bir hastalık sardı.
Şu muhakkak ki onun bu hastalığı insanlara nefret verecek, çirkin görünüş verecek bir hastalık değildi. Zira peygamberler o gibi nefret verici hastalıklardan korunmuşlardır.
İlahî takdirin bir cilvesi olarak bir takım musibetler ardarda gelmeye devam ediyordu. Hanımının dışında akraba ve dostları kendisinden yüz çevirdi, yanına kimse uğramaz oldu. Vaktiyle bir ev halkı gibi geçindirdiği kimseler, kendisini tanımaz oldu, bütün hakları inkâr edildi.

Aradan seneler geçmiş, hastalığı uzadıkça uzamıştı. O ise Allah için sabrediyor, sabah-akşam, gece-gündüz Mevlâ’yı zikrediyor, O’na hamd-ü senâda bulunmaktan ayrılmıyor, ibadetlerini hiç aksatmıyordu. Bu durumu gören şeytan, onu bu kulluk makamından düşürmek ve imtihanı kaybettirmek için var gücü ile musallat oldu.

Derdin de devânın da aynı kaynaktan geldiğini çok iyi bilen Eyyub Aleyhisselâm ise; Allah-u Teâlâ’nın kendisini yalnız bırakmayacağına, güzel bir sabır bahşedeceğine dair bir inançla Zât-ı Bâri’ye sığındı, şeytanı şikâyette bir mahzur görmedi.
Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Resulüm! Kulumuz Eyyub’u da an!

O Rabbine ‘Doğrusu şeytan bana bir yorgunluk ve eziyet verdi.’ diye nidâ etmişti.” (Sâd: 41)

Eyyub Aleyhisselâm mal ve servetini kaybetmiş olmaktan, bütün yakınlarının kendisinden yüz çevirmesinden, böyle acılı bir hastalığa yakalanmış olmaktan daha çok, şeytanın kendisine durmadan vesvese yoluyla eziyet etmesinden ve yorgun düşürmesinden yakınıyordu.

Hanımı da dahil olmak üzere, kendisine vefâkârlığını devam ettiren dostlarına da şeytan türlü türlü vesveseler vermekten geri kalmıyordu. Şeytanın tahriklerine aldanan bazı kimseler: “Eğer Allah Eyyub’u sevseydi onu mihnetlere mübtelâ etmezdi.” diyorlardı. Bazıları ise: “Allah Eyyub’da bir hayır görseydi, bu musibet ona erişmezdi.” diyordu. “Bu kadar senedir sıkıntı içinde yaşıyor, Allah ona acımıyor, kimbilir ne günah işledi ki kendisinden bu ibtilâyı kaldırmıyor?” diyenler de vardı. O ise bütün bunları işitiyor, işittiklerini içine atıyor, hiçbir zaman ümidini kesmiyor, halkı yine vahdaniyete çağırmaya devam ediyordu.

Allah-u Teâlâ onun iyi bir kul oluşu, Hakk’a yönelip boyun eğmesi sebebiyle Âyet-i kerime’sinde meth-ü senâ etmiştir:
“Doğrusu biz onu çok sabırlı bulmuştuk. O ne iyi kul idi! Daima Allah’a yönelirdi.” (Sâd: 44)

Sabır çağlayanı Eyyub Aleyhisselâm, başına gelen bütün bu musibetlere biiznillâh-i Teâlâ sabır ve tahammül gösterdi, ibtilâları görmüyordu bile, çok ıstıraplı günler geçirmesine rağmen, halinden hiçbir zaman şikâyet etmedi. İtimadını hiçbir zaman sarsmadı. Takdirine rızâ ile boyun eğdi. Sabrını Mevlâ’sına sığınmakta buldu, “Allah’ım! Sen aldın sen verdin!” buyururdu. Bütün olanlar sadece sabrını, ümidini, hamdini ve şükrünü artırdı. Hiçbir ibtilâ ve sıkıntı onu bir an bile Mevlâ’sından alıkoymadığı gibi, bilhassa yaklaştırdı.

Nihayet takdir edilen süre tamamlanınca, tam bir teslimiyet ve merbudiyetle ilk ve son olarak naz ile niyaz etti:
“Bana bir dert gelip çattı. Sen merhametlilerin en merhametlisisin!” (Enbiyâ: 83)
Bunun ötesinde hiçbir şeyden söz etmedi. Edep ve hayâsının kemâlinden ötürü hiçbir istekte bulunmadı. İtimadını hiçbir zaman sarsmadı. Her şeyi Mevlâ’sına bıraktı.

Böyle bir itimat, böyle bir yöneliş içinde iken, merhametlilerin en merhametlisi olan Cenâb-ı Hakk Eyyub’unun duâsına icabet buyurdu, çilesine son verdi, imtihanını nihayete erdirdi.

Ona kendi katından şifâların en güzeli ile şifa vermeyi murad edince, önce zâhiri sebepleri harekete geçirdi ve:
“Ayağını yere vur!” buyurdu. (Sâd: 42)
Artık vaktin saatin geldiğini anlayan Eyyub Aleyhisselâm, kemâl-i teeddüble ayağını yere vurdu, yerden su kaynayıp akmaya başladı.
Allah-u Teâlâ devamla şöyle buyurdu:
“İşte yıkanacak ve içilecek soğuk bir su!” (Sâd: 42)
Yerden fışkıran bu şifalı soğuk su ile hem yıkandı hem de kana kana içti. Bir mucize olarak iç ve dış hastalıklarının hepsinden derhal şifâya ve âfiyete kavuştu, yorgunluğu dinlendi, yüreği soğudu, sapasağlam olarak ayağa kalktı. Eskisinden daha sıhhatli ve kuvvetli, önce olduğundan daha güzel ve daha üstün oldu. İlk anda karısı bile neredeyse onu tanıyamayacaktı, gülümseyince ancak tanıyabildi.
Sabrın ne güzel neticelere vesile olduğuna dair Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurur:
“Biz de onun bu niyazını kabul etmiş, uğradığı sıkıntıyı kaldırmış, tarafımızdan bir rahmet ve KULLUK EDENLER için bir hatıra olmak üzere ona hem ailesini hem de kaybettikleriyle beraber bir mislini daha vermiştik.” (Enbiyâ: 84)
Hakk’a gönülden bağlı olanların mükâfatı budur.
Onun bu imtihan karşısında sabır ve metanet göstermesi kıyamete kadar beşeriyete bir ibret numunesi olmuştur. Şayet onlar zamanının en faziletli kulu olduğu halde Eyyub Aleyhisselâm’ın başına gelenleri hatırlarlarsa, dünya sıkıntılarına karşı teselli bulmuş olurlar. Bir insanın, ne kadar büyük olursa olsun, bir musibete uğradığı zaman sabretmesi ve sadece Allah-u Teâlâ’ya sığınıp O’ndan yardım dilemesi gerekmektedir.


EVLİYÂULLAH’IN İMTİHANI
Dürr-i Yektâ:

Allah ehline niçin büyük ibtilâlar veriliyor? Sen O’nu sevdiğini iddia ettiğin için. Senin O’na karşı sevgi dereceni sana göstermek için.

Bir genç düşün, sevdiği kız uğruna canını dahi fedâ edebiliyor. Bir ehl-i dünya ki, dünya kazancı için icabında geceleri uykusuz kalıyor. Durup dinlenmek bilmeden sağa-sola koşuyor. Topladığı malın mülkün muhafazası için de, canını bile ortaya koyuyor. Sen Hakk için neyini fedâ ettin? O’nun yolunda nelere katlandın?
Şayet canını dahi veremezsen, değil malını; o zaman bu iddiâdan vazgeç, bu sahada kusurunu itiraf et ve çekil.
Mihnet, meşakkat, eziyetlere tahammül ve kusurları affetmek… Bunlar ancak ehline âit işlerdir.
Hakk’ın sevgilileri niçin bu kadar takip ediliyor, eziyet edilip öldürülmek isteniyor? Böyle azılı düşmanların yanında niçin bu kadar da sevenleri var? Çünkü onda birDürr-i yektâ var, başka hiç kimsede bulunmayan. Sevenler onun için seviyor onu. Dostu onun için ona âşık. Düşmanı da onun için ona hased ediyor.
Onlar yaratılışta bir istidat üzerine yaratılmışlardır. Ruhları pek büyük, çok yüksektir, kimsede bulunmaz. Bunlar Allah-u Teâlâ’nın ârifleridir. Bu dürr-i yektâya sahip olanları ehil kimseler hemen tanırlar.
Allah ehli bu dünya âleminde zindan hayatı yaşarlar, gariplik çekerler. Ömürleri mihnet ve şiddetle, gam ve kederle geçer.
“Dünya müminin zindanıdır.” Hadis-i şerif’i bunların hâlini anlatır. (Tirmizi)

Kâinatın Gülü:

Allah-u Teâlâ gülü izzetinden, hüsn-i ziynetinden yarattığı halde üzerinde birçok pirecikleri de halketti.
Eğer Mevlâ onun açmasını murad ettiyse açar ve gönüllere neşe saçar. Haşarat ona zarar vermez.
Allah-u Teâlâ’nın indinde kâinatın gülü vardır, o da insan-ı kâmildir. Üzerinde kuvve-i beşerin haricinde bir çok ibtilâlar mevcuttur. Allah-u Teâlâ açmasını murad etmişse, ibtilâları ona zarar vermez.

Yakınlığı Cefâda Bulanlar:

Allah-u Teâlâ’nın bütün sevgilileri yakınlığı cefâda buldular, ilâhî rahmete ibtilâ ile kavuştular.

İbrahim Aleyhisselâm bu rahmeti ateşin içinde buldu.
Yakup Aleyhisselâm Kenan illerinde evlat hasretiyle ah ederken buldu.
Yusuf Aleyhisselâm kuyuda buldu, zindanda buldu.
Yunus Aleyhisselâm balığın karnında, karanlıklar içinde buldu.
Eyyub Aleyhisselâm hasta iken buldu.
Ashâb-ı Kehf saraylarda bulamadıkları bu rahmeti mağarada buldular.
Allah-u Teâlâ’nın biricik Habibi -sallallahu aleyhi ve sellem- Sıddık-ı Ekber -radiyallahu anh- ile beraber sığındıkları mağarada buldular.
Ey kardeş! Onlar burada buldular, sen nerede arıyorsun?

Şâh-ı Nakşibend Kuddise Sırruh-:

Şah-ı Nakşibend -kuddise sırruh- Hazretlerimiz, şeyhi Emir Külâl -kuddise sırruh- Hazretlerinin kapısına yalın ayak, dikenler batmış, yorgun olarak varıp içeriye girdiği zaman: “Kim o gelen?” diye sordular. “Bahaüddin” denince, “Atın dışarıya!” buyurdular. Dışarıya atıldı ve kapı da yüzüne kapatıldı.
Sultanımız buyururlar ki:

“Nefsim bu durumdan üzülerek serkeşlik yapmak istedi. Ben de onun kulağını çektim ve dedim ki ‘Ey nefis! Şeyh ne yaparsa haklıdır, ben bu yolu Allah için kabul ettim.” Başımı eşiğe koydum, sabaha kadar kaldırmadım. Ertesi günü Şeyh Hazretleri sabah namazına çıkarlarken ayaklarını uzattılar, boynuma bastılar. ‘Kim bu?’ dediler. ‘Bahaüddin’ denince, ellerini uzattılar, beni kaldırdılar, içeriye götürdüler. Su ısıttılar, dikenleri bir bir elleriyle çıkardılar. Sonra üzerlerindeki hil’at-ı şerif’i çıkarıp sırtıma giydirdiler ve: ‘Oğlum bu hil’at sana yakışır.’ buyurdular.

Şeyhimin o hali ile benim o halim hiç gözümün önünden gitmiyor. Şimdi biz de her sabah evden çıkarken böyle mürid arıyoruz amma, şimdi zaten mürid kalmadı ki, hepsi şeyh halife oldu.”

Dervişlerin durumu böyle olursa, avamın ve âhir zaman ulemasının durumu ne olacak?
Öyle kimseler de vardır ki, ilim-irfan mektebine dehalet etti. Fenâfişşeyh, Fenâfirrasul ve Fenâfillâh’a ulaştı. Gayesine, maksadına nâil oldu.
Ve fakat bunlar çok azdır. Hacı Bayram Veli -kuddise sırruh- Hazretlerinin binlerce müridi vardı, fakat imtihana çektiği zaman birbuçuk müridi çıktı.

İbrahim Ethem -Kuddise Sırruh-:

Hicrî ikinci asırda yaşayan İbrahim Ethem -kuddise sırruh- Hazretleri Belh şehrinde dünyaya geldi. Başlangıçta Belh sultanı idi.

Bir gece sarayında yatarken damın üzerinde bir gürültü duydu. “Kim var damda?” diye bağırdı. Bir ses: “Yabancı değil, develerimi kaybettim de onları arıyorum!”diyordu. Kızgın bir şekilde: “Ey insan! Kaybolan develeri sarayın damında mı arıyorsun?” diye sordu. Yine aynı ses, bu defa şöyle diyordu:

“Ey gafil! Sen de Allah’ı atlas yataklar içinde mi arıyorsun?”

İbrahim Ethem -kuddise sırruh- Hazretlerinin içine bir ateş düştü, hemen adamlarını çağırdı, her tarafı arattı, hiç kimseyi bulamadılar. Sabaha kadar uyuyamadı.
Sabah divan kuruldu, erkân ile memleket meselelerini görüşüyorlardı. İçeriye birdenbire heybetli bir adam girdi, tahtın yanına kadar geldi.
Onunla şöyle konuştular:
-Ne istiyorsun, sen kimsin?
-Yolcuyum, bu handa konaklamak istiyorum.
-Çekil git! Burası han mı? Benim sarayımdır!
-Senden evvel burada kim vardı?
-Babam.
-Ya ondan evvel, ondan evvel?..
-Dedelerim.
-Onlar ne oldular?
-Öldüler.
-İşte benim dediğim. Birinin göçüp öbürünün konduğu yer han değil de nedir?
Ve o heybetli adam hızla geriye dönüp divan odasından çıktı. İbrahim Ethem -kuddise sırruh- Hazretleri hızla peşinden koştu, fakat nereye baktıysa bulamadı.
Can sıkıntısıyla bir gün de maiyyetiyle beraber ava gitmişti. Bir avın izini takip ederken onlardan ayrıldı. Tam avını vuracağı sırada gaiplerden bir ses duydu. “Ey İbrahim! Vallahi sen bu işler için yaratılmadın!” diyordu. Bu ses üç kere tekrarlandı.
Bu üç hadise arka arkaya gelince içi titredi, intibaha geldi. Artık ne saray, ne taht, ne de mal mülk!
Bir çobana rastgeldi. Çobanın yünden yapılmış kepeneği ile kendi elbisesini değiştirdi ve memleketinden ayrıldı. Nasuh bir tevbe ile tevbe etti.
Memleketini, dostlarını, her şeyini terk ettikten sonra diyar diyar gezdi. Helâl kazanç ve nefsini tezkiye için dağlardan sırtıyla odun toplayıp pazarlarda sattı. Hamamlarda müslümanların kirlerini yıkayacak kadar nefsini alçalttı.
Daha sonra Mekke-i Mükerreme’ye gitti. Orada Süfyân-ı Sevrî -kuddise sırruh- ve Fudayl bin İyaz -kuddise sırruh- gibi zâtlarla görüştü, sohbetlerde bulundu. Bir mürşidin rehberliğinde Allah yolunda mesafeler katetti.
Oradan Şam’a geçti, vefatına kadar orada kaldı ve elinin emeği ile geçindi.
Bir sultan iken, ulvî hayata nâil olmak için, dünya sultanlığından vazgeçti, Allah-u Teâlâ’yı tercih etti.
Birisi ona kabul etmesi ricasıyla bin altın takdim etmişti.
Buyurdu ki:
“En hakir bir şeyle adımızı dervişlik kütüğünden kazımak mı istiyorsun?”

Bir gün hamama gitmişti. Çıkarken para istediler. “Param yok.” dedi. “Paran yoksa hamama niye girdin?” dediklerinde vecde geldi ve bayıldı. Kendisine gelince, niçin bu hâle büründüğünü sorduklarında:
“Boş el ile şeytan evine koymuyorlar, Rahman evine amelsiz nasıl girebiliriz?” cevabını verdi.
İşte süflî hayatı bırakıp ulvî hayatı tercih edenlerin âkıbeti budur.
Dikkat edilirse büyük zâtlar hep böyle büyük imtihanlardan geçtiler.

Tasavvura Sığmayan İbtilâlar:

Birçok müridler hayatları boyunca Fenâfişşeyh’te kalır. Nasibi varsa Fenâfirrasul’e de Fenâfillâh’a da geçer.
Fenâfişşeyh’te tâlim ve terbiye görüp nefsini tezkiye edecek ki, varlığını ifnâ edebilsin. Fenâfişşeyh oluncaya kadar sülûk yolunda bir mürid birçok terakkiler seyreder. Allah-u Teâlâ her terakki yolunun üzerine bir ibtilâ engeli koymuştur. O engeli aşabilen, oradaki mükâfata nâil olur.
Bu ibtilâlar bazen canla, bazen de malla olur. Akla-hayale gelmeyecek ibtilâlar gelebilir. Bu ibtilâyı, bu engeli aşamazsa terakkî edemez.
Anlatılamayacak kadar, tasavvura sığmayan ibtilâ dalgalarını ancak mürşidine karşı göstereceği teslimiyet, sevgi, saygı, hürmet sebebi ile aşabilir.
Bir müridde bu haller olacak ki mürşid ona himmet etsin. Başka türlü himmete nâil olamaz.
Mürşidin himmetiyle, müridin de azim ve gayretiyle, ihlâsı ve ubudiyeti ile hem en ağır ibtilâları geçer, hem de tecelliyât-ı ilâhî’ye nâil olur. Anlatılmayacak kadar ibtilâ, anlatılmayacak kadar tasavvurun haricinde gizli tecelliyât başlar.
Öyle esrarlar bildirirler ki, meselâ karınca bir havuza düştüğü zaman bir deryaya düştüğünü zannettiği gibi, mürid de bu tecelliyâtların içine girdiği zaman, mânen deryada yüzdüğünü zanneder. Herşeyi bildiğini, melekler âleminin sırlarına vâkıf olduğunu sanır.
Bu tecelliyâtlar o kadar devam eder ki, mektebin her sınıfının dersi ve tecelliyâtı ayrı ayrıdır. Bir sınıf bitince ikinci tecelliyâtı koyarlar ve dersi değişmiş olur.
Artık onun ibtilâsı değişir, zikri değişir. Bu hâller Fenâfişşeyh’e erinceye kadar devam eder. Fenâfişşeyh’e vardığında fâni olur. Daha önce kendisinin bir fazilet sahibi olduğunu, birşeyler bildiğini, birşeyler gördüğünü sandığı gibi, perde aralanınca aslını görür. Meğer bir damla kerih sudan ibaret imiş, bildikleri zandan ibaret imiş. Bunlar tarikat oyunlarıdır, müridi böylece yetiştirmeye başlarlar.
Fakir der ki:
“Tasavvuf nedir?

Bir ilim-irfan mektebidir, alınmakla girilir.

Hülâsâ mânâsı nedir?
Koca bir adam olarak girdim, zerre hakir olduğumu bildim.”

Seyr-ü sülûke çıkanlar ancak ve ancak imtihandan sonra mahviyete inerler ve sülûke devam ederler.
Bu hakikat, Fenâfişşeyh’te yok olduğu zaman, Râbıta sayesinde bilinir.
Fenâfirrasul’de murakabalar sayesinde yokluğunu yok eder.
Fenâfillah’ta ise gerçekten hiç olduğunu anlar. O hiçlikten sonra ikinci bir varlığın husule gelmesi mümkün değildir.
Bir tohum yer altında bulunarak büyüyüp kemâl bulduğu, yavaş yavaş bitki olduğu gibi; bir derviş de ayak altında yavaş yavaş tekâmül eder. Çünkü derviş demek, kapı eşiği demektir. Boynunu eğmiş, başını top etmiş, her ibtilâya tahammül ediyor. Hiç şüphe yok ki tekâmüliyet pişmekle kaimdir. Bunu da pişirecek şey ibtilâdır.
Onun içindir ki sabırla, sükut ile, ihlâs adımlarını yavaş yavaş atarak onu merdivenden çıkarırlar.
Allah-u Teâlâ lütfunu ibtilânın içine koyuyor. O ibtilâyı hazmedersen, o lütfa mazhar olursun.
Bir arkadaşın var, elindeki bir şeyle sana vursa kızar mısın? “Kızarım.” Amma dese ki: “Bunun içinde altın var, senin olsun!” derse ne yaparsın? “Sevinirim.” İşte ibtilâ budur. Allah-u Teâlâ sana vurur, verir. Amma mükâfatı ile beraber verir. İbtilâsız hiçbir şey verilmez.

Merdiveni çıkmak isteyen ibtilâlara hazır olsun, kendisini gelecek ibtilâlara hazırlasın.

Tarikat-ı aliye’de ibtilâ gıda gibidir.

İBTİLÂ VE İMTİHAN

Hayat ve Ölüm:

Mülkün mutlak sahibi olan Allah-u Teâlâ insanları dünya sahnesine denemek için göndermiştir.
Âyet-i kerime’lerinde şöyle buyurmaktadır:
“Mutlak hükümranlık elinde olan Allah, yüceler yücesidir ve O’nun her şeye gücü yeter.” (Mülk: 1)
Gökte ve yerde hiçbir şey O’nu âciz bırakamaz, dilediğini yapmakta hiç kimse O’na mâni olamaz. Dilediği olur, dilemediği olmaz. Kudreti sonsuz ve sınırsızdır.
“O hanginizin daha güzel amel işleyeceğinizi imtihan etmek için ölümü ve hayatı yaratandır. O Aziz’dir, çok bağışlayıcıdır.” (Mülk: 2)
“Amelin en güzel” olması liveçhillah, yalnızca Allah için olması demektir. Doğru olması Rızâ-i ilâhi’ye uygun olması demektir.
Allah-u Teâlâ ilm-i ezelisinde kimin ne yapacağını biliyordu. Daha cenin halindeyken kişinin takdirini dürmüştü. Fakat kulun kendisi de görsün diye sahneye göndermiştir.

Ezelî ve ebedî ilmi ile olmuş ve olacak her şeyi en iyi bilen O’dur. O’nun sonsuz ve sınırsız ilminden gizli hiçbir şey yoktur.

Hayat deneme ve mükellefiyet yeridir, ölüm ise ceza ve mükâfat yeridir; orası imtihanın sonucudur.
Hayat, her kemâlin ve lezzetin esası olması itibariyle insanlar hakkında nimet olduğu gibi; ölüm de dünyadan âhirete intikal vasıtası olduğu için, müslümanlar hakkında hayat gibi bir nimettir.
Âyet-i kerime’de şöyle buyurulmaktadır:
“Allah sizi yarattı, sonra sizi vefat ettirecek.” (Nahl: 70)
Bu durumda en genciniz onu ertelemeye güç yetiremediği gibi, yaşlınız da bunu öne alamaz.
İnsanlar kimi zaman musibetlerle, kimi zaman nimetlerle, kimi zaman darlık kimi zaman bollukla, kimi zaman hastalık kimi zaman sağlıkla imtihandan geçmektedirler.
Abdullah bin Mesud -radiyallahu anh-den rivayete göre, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir defasında yer üzerine değnekle bir kare çizdi. Onun ortasından yana doğru bir çizgi çekti. Bu çizgiden de yukarıya, aşağıya birkaç hat çekti ve buyurdu ki:
“Şu insandır. Şu da insanın ecelidir ki, insanı tamamen kaplamıştır. Şu ecel çizgisinden dışarıda kalan hat ise insanın gayesidir.

Dışarıya uzanan hattan aşağı ve yukarı çıkan hatlar ise insanın başına gelecek âfetler ve musibetlerdir. İnsan bunun birini geçerse bir başkası gelir. Onu da geçerse bir başkası.

Onu da geçerse ecel gelip çatar.” (Buhârî, Tecrid-i sarîh: 2164)

Peygamber Aleyhimüsselâm Hazerâtı ile Evliyâullah Hazerâtının ibtilâları çok şiddetli olur. Fakat hiç şüphe yok ki müslümanlardan her biri de derecesine göre ibtilâdan ve imtihandan geçer.
Allah-u Teâlâ insanlara mal ve can vermiş, insanları bunlarla imtihan etmektedir. Bu imtihan ecel gelinceye kadar devam eder.
Âyet-i kerime’lerinde şöyle buyurmaktadır:
“Andolsun ki mallarınıza ve canlarınıza ibtilâlar verilerek imtihan olacaksınız.” (Âl-i imran: 186)
İmtihan ve deneme çoğu zaman zor ve ağır olan şeylerde olur.

“Andolsun ki biraz korku, biraz açlık, biraz da mallardan, canlardan ve mahsullerden yana eksiltmekle sizi imtihan edeceğiz.” (Bakara: 155)

İbtilâlara sabredip ilâhî hükme teslim mi olacaksınız, yoksa olmayıp isyan mı edeceksiniz? Böylece bu durum ortaya çıkmış olacak.
Çünkü imtihan bir mihenk taşı gibidir, kişinin iç durumu imtihan neticesinde anlaşılır.
Bu sıkıntıların her birini çekmekle mükellef bulunmak, hiç şüphesiz ki mümini ahirette çok büyük nimetlere ulaştıracaktır.

“Resulüm! Sabredenleri müjdele!” (Bakara: 155)

Sabredenler bu ibtilâlar başlarına geldiğinde tahammül edip Allah-u Teâlâ’ya sığınan ve yönelenlerdir.
Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Onlar ki, kendilerine bir musibet geldiği zaman: ‘Biz Allah içiniz ve biz O’na döneceğiz.’ derler.” (Bakara: 156)
Bu bir teslimiyettir ve Hakk’a boyun eğmektir. Bunu yalnız dil ile değil bütün kalıbı ile söyler. Bu ise sabrın en ileri noktasıdır, rızâ ise bundan daha üstündür.
Böylece O’ndan çıkacak ilâhî hükmü peşin olarak kabul ettikleri gibi, vakti gelirse O’na döneceklerini de belirtmiş oluyorlar.
Onların bu samimi itirafları ve ihlâsla yönelmeleri neticesinde Allah-u Teâlâ onlara iltifatta bulunmaktadır:
“İşte Rablerinden bağışlamalar ve rahmet hep onlaradır, yalnızca onlar doğru yolu bulmuşlardır.” (Bakara: 157)
Dinin esası işte budur. Allah-u Teâlâ bu kimselerin hidayete erdirildiklerine, doğru yolda olduklarına şehadet etmektedir.

Kadere Rızâ Göstermek:

Allah-u Teâlâ’nın her türlü hükmüne râzı olmak, hoşnutluk göstermek amellerin en faziletlisi, ahlâkın en güzelidir.
Câbir -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Cenâb-ı Fahr-i Kâinat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmuşlardır:
“Kul hayrıyla şerriyle kadere inanmadıkça, kendine hayır ve şerden isabet edecek şeyi atlatamayacağını, hayır ve şerden kaçacak olan şeyi de yakalayamayacağını bilmedikçe iman etmiş olmaz.” (Tirmizi: 2145)
İnsanoğlu dünyaya imtihan için gelmiş bulunmaktadır. Muhakkak ki imtihanlara tâbi tutulacak, birçok ibtilâlara musibetlere maruz kalacaktır. Ömür imtihanlarla ibtilâlarla doludur.
Enes bin Mâlik -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif’lerinde Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:
“Mükâfatın çokluğu ibtilânın büyüklüğüyle beraberdir. Allah bir topluluğu sevdiği zaman şüphesiz ki onları ibtilâlarla imtihan eder.

Kim ki rızâ gösterirse Allah’ın rızâsı o kimseyedir. Kim de öfkelenirse, Allah’ın gazabı o kimseyedir.” (İbn-i Mâce: 4031)

Allah-u Teâlâ her müslümana bir ibtilâ taksim etmiştir. İnsanın ibtilâdan kaçması, onu istememesi boşunadır. Takdir ettiği ibtilâ muhakkak başına gelecektir. Kula düşen Hakk’a sığınmak ve bitmesini beklemektir. Damlaya damlaya biter, sonra gider, sonu hayırla neticelenir.
Allah-u Teâlâ bir Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:
“Andolsun ki biz sizi imtihan edeceğiz. Tâ ki içinizden cihad edenlerle sabır gösterenleri meydana çıkaralım.” (Muhammed: 31)
İlâhî emirlere uyarak, değil malını, canını bile ortaya koyan, isteye isteye ortaya atılan, en şiddetli ibtilâlara karşı sabır göstererek ilâhi takdire teslimiyette bulunan müminler belirlenmiş olsun.
Allah-u Teâlâ öyle bir imtihan tertip eder ki, bu imtihanda hakiki müminler ortaya çıkar, münafıklar da rezil ve rüsvay olurlar.
Bu imtihan bilgi edinmek maksadıyla değil, bilgilendirmek kabilindendir. Allah-u Teâlâ insanların ne yapacağını ilm-i ezelîsinde biliyordu. Onların da bilmesi için imtihan sahnesine göndermiştir.
“Ve haberlerinizi de açıklayalım.” (Muhammed: 31)
İman ve sadakatinizle, yaptıklarınızla ilgili haberleri ortaya döküp beşeriyete ilân edelim de güzellikleriniz açığa çıkmış olsun. Çünkü haber, haber verilen şeye göredir. Haber verilen şey iyi ise, haber de iyidir, kötü ise haber de kötüdür.
Nitekim İbrahim Aleyhisselâm’ı oğlu İsmail’i kurban etmekle imtihana çekmiş, o ise sadâkatini en güzel şekliyle ispat etmişti. Allah-u Teâlâ o zamanda İbrahim Aleyhisselâm’a yaptığı in’am ve ihsanla kalmamış, kıyamete kadar nesiller ve çağlar boyunca hatırasının anılacağını Âyet-i kerime’sinde haber vermiş ve:
“Sonra gelenler arasında ona iyi bir ün bıraktık.” buyurmuştur. (Saffat: 108)
Bu ve buna benzer birçok misaller vardır.

Kâinat da İnsan da Kâğıttır:

Allah-u Teâlâ kâinat ve insan hakkında Levh-i mahfuz’da ne ki yazmışsa o tecelli eder. Bir kâğıt, üzerindeki yazıyı silmeye muktedir midir? Değildir. Kâinat da kâğıttır, insan da bir kâğıttır, üzerindeki yazıyı silemezler.
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde:
“Kim Allah’ın takdir ve taksiminden râzı olursa, Allah da ondan râzı olur.” buyuruyorlar. (Câmiüs-sağir)
Allah-u Teâlâ kâinatı yaratmadan önce mahlûkat hakkındaki takdirini Âyet-i kerime’lerinde haber vermektedir:
“Yeryüzünde vuku bulan ve sizin başınıza gelen herhangi bir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, bir Kitap’ta yazılmış olmasın.” (Hadid: 22)

Her türlü muvaffakiyetler Allah-u Teâlâ’nın lütfu olduğu gibi, bütün musibetler de ezelî ilminde yazılmış bir takdiridir.

“Şüphesiz ki bu Allah’a göre kolaydır.” (Hadid: 22)

Yarattığı mahlûkatın takdirini önceden ve ayrı ayrı tayin etmek O’na güç değildir.

Onun içindir ki böyle bir inanca sahip olmalı ve o yolda hareket etmelidir. İbtilâlara karşı kadere bağlanmanın; kalbe sağlamlık vermesi yanında, gerek acı ve gerekse tatlı hadiseler karşısında insanı sarsmayan bir faydası vardır.
Bu husus Âyet-i kerime’de şöyle beyan buyurulmuştur:

“Bu, elinizden çıkana üzülmemeniz ve Allah’ın size verdikleri ile sevinip şımarmamanız içindir.” (Hadid: 23)

Üzüntüden maksat ümitsizliğe düşüren üzüntüdür, sevinçten maksat da şımarıklığa ve taşkınlığa iten sevinçtir. Burada her ikisi de yerilmektedir.
Hepsinin de takdir edilmiş olduğuna imanı olan kimseler, insan olarak üzüntü duysalar da; ne üzüntünün ızdırabına ne de sevincin gurur ve heyecanına kendilerini kaptırmazlar. Hepsinin Hakk’tan indiğini ve nice nice gizli hikmetler bulunduğunu bilerek her iki halde de gönüllerini Allah-u Teâlâ’nın mağfiret ve hoşnutluğuna bağlarlar.
Abdullah bin Mesud -radiyallahu anh- buyurur ki:

“Yaktığını yakan ve bıraktığını bırakan bir ateşe dokunmam; olmayan bir iş için ‘Keşke olsaydı!’ dememden bana daha sevimli gelir.”

Her nimet ve musibetin takdirle olduğunu bilen bir kimse, kaybettiğine fazla üzülmez, elde ettiğine fazla sevinmez. Allah-u Teâlâ bunların pek yakında yok olmasını takdir edebilir. Elden çıkan düşünmekle geri gelmez, elde edilen de sevinmekle devam etmez.
“Allah kendini beğenip böbürlenen kimseleri sevmez.” (Hadid: 23)
Çünkü dünyadaki payına sevinerek böbürlenen bir kimse bununla başkalarına karşı övünür, insanlara karşı büyüklük taslar.
Kendini beğenip nefsine güvenen kimse Rabbine ihtiyaç hissetmez. Allah-u Teâlâ da onu kendi haline bırakır. Daha o zaman imtihanı kaybetmiş olur.
Dünya saâdetini ve ahiret selâmetini arzu eden kimse, ortak ve yardımcıdan müstağni olan Allah-u Teâlâ Hazretlerine yönelip, sebeplerini halketmesini de o Zât-ı Ecell-ü Âlâ’dan istemelidir.
Hayır ancak Allah-u Teâlâ’nın kudret elindedir. Hayrı da şerri de ancak O bilir. Biz iyilikleri O’ndan isteyeceğiz. Her şey O’nun takdirine dayanır, her şeyi dilediği gibi yapar.
Sinemaya giden bir insan, film seyrederken bazen heyecanlanır. Nihayet ışıklar yanınca bir hayal olduğunu anlar. Dünya da böyledir. İnsanın başından, herkesi hayretler içinde bırakan birçok hadiseler geçer. Nasıl takdir etmişse hep o işler olur, başkası olmaz. Olmadığına göre telâşa da lüzum yok, endişeye de lüzum yok.
Kul bütün iyiliklerini Hakk’tan bilecek, kötülüklerini ise kendi nefsinden. Kula düşen budur.
İmanın en sağlam kalesi Allah-u Teâlâ’ya ümit bağlayıp hadiseler karşısında dayanma gücünü ortaya koymaktır.
Bir mühim husus da şudur ki; enbiyâ-i izam ve evliyâ-i kiram hazerâtının şefaatlarını temenni etmek, onların hürmetine bir musibet ve kederden kurtulmayı Allah-u Teâlâ’dan niyaz etmek de O’na olan merbudiyete, O’nun takdirine teslimiyete mâni değildir.
Başa gelen musibetin süresi uzamış olsa bile, bir kul Allah-u Teâlâ’dan ümidini kesmemeli, bazı nimetlerden mahrum olduğu zaman teessüre kapılmamalı, O’ndan olduğunu bilmeli, duâ ve niyazda bulunmalıdır.
Enes -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmuşlardır:
“Başına gelen bir musibetten dolayı hiç kimse ölümü istemesin. Eğer istemekten başka çare yoksa: ‘Allah’ım! Benim için yaşamak hayırlı ise beni yaşat, ölüm daha hayırlı ise beni öldür.’ desin” (Müslim: 2680)
Onun bu ilticası, sabrına mâni değildir, ecrine noksanlık gelmez. Allah-u Teâlâ’ya her hususta muhtaç olduğunu itiraf etmiş olur.
Bu şekilde bir ibtilâya maruz kalan kimse, vesveseye düşmesine rağmen sabrettiği takdirde, Allah-u Teâlâ ona da bir çıkış yolu gösterir.
Dünya ve ahirette her türlü üzüntüden çıkacak bir yol bahşeder, düştüğü darlıktan kurtulacağı bir çare gösterir.
Allah-u Teâlâ bir Âyet-i kerime’de şöyle buyurmaktadır:
“Eğer Allah sana bir zarar bir sıkıntı verirse, onu senden kaldıracak O’dur.” (Yunus: 107)
O’ndan başka hiç kimse o zararı gidermeye kadir değildir. O’nun yazısını reddedecek, hükmünü aksatacak, lütfunu engelleyecek bir güç yoktur.

“Eğer sana bir hayır ve iyilik dilerse, lütfuna kimse mâni olamaz.” (Yunus: 107)

Hayır ve iyilik bizzat istenilen şeydir, zarar ve sıkıntı ise bir takım dış sebeplerle kulun sebep olduğu bir şeydir.
Hikmeti gereğince O’nun lütuf ve nimeti dilediği kullarına ulaşır.

“O bunu kullarından dilediğine eriştirir. O bağışlayandır, merhametlidir.” (Yunus: 107)

İbtilâ ve sıkıntılarla günahları örter, ihsanları ile âfiyete, esenliğe eriştirir.
İmanı olmayanlar veya imanı zayıf olanlar musibet ve felâketlere tahammül edemezler. Bu tahammülsüzlükler, bu sabırsızlıklar imtihanın tamamiyle kaybedilmesi demektir.
Sabır şuna denir ki, hâlini kimseye bildirmez, sadece Hakk’a sığınır. Başına gelen bir belâyı şayet başkalarına duyurmaya çalışıyorsa, Sahib’ini şikâyet ediyor demektir.
Kula boyun bükmek ve teslimiyet düşer. Takdir edilen ibtilânın bitmesini gözetlemek düşer. Bir akarsuya bakın ki, taşlara vura vura gidiyor, hiç eğlenmiyor, yoluna devam ediyor. Çünkü o bir defa başını eğdi. Çer-çöp olan şeyler ise tıkanıp kalıyor. Biz de su gibi olalım ki yolumuza devam edelim.
Kul herşeyden önce Hakk’a sığınmalı ve şöyle niyaz etmelidir:

“Allah’ım! Beni bana bırakma. Her takdirin husule gelsin, fakat o takdirlerle beni meşgul ettirme, nefsimi müdahale ettirme. Zira ben senden gelecek her takdire peşin olarak râzıyım. Bu söylediklerimi bana hâl ile de bahşet. Husule gelen bütün hadiselerin senden olduğunu bilerek boyun bükmeyi lütfet.”

Allah-u Teâlâ’ya gönülden sığınmak lâzımdır. Çünkü ibtilâ anında kişinin içi dışarıya çıkar.
Allah-u Teâlâ bir Âyet-i kerime’sinde:

“Sabır göstermekle ve namaz kılmakla Allah’tan yardım isteyin.” diye emir buyurmaktadır. (Bakara: 45)

Sabır, başa gelen ibtilânın geçmesi için Allah-u Teâlâ’nın yardımını celbedecek sebeplerin birincisidir. Sabırsız kişiler her zaman darlık içindedirler. Onların dünyevî hadiselere hiç dayanıklılıkları yoktur. Herşeyi isterler, herşeyden rahatsız olurlar.
Allah-u Teâlâ bir Âyet-i kerime’sinde:
“Yoksa insan her umduğu şeye sahip mi olacak?” buyuruyor. (Necm: 24)
Her canının çektiği ve gönlünce arzu edip kurduğu her hayali gerçekleşecek değildir.
Bu gibi kimseler az bir yokluk görünce tahammül edemezler.

İlâhî İzin Olmayınca:

Musibet tıpkı deniz dalgası gibidir, birbiri ardınca devamlı gelir. Allah-u Teâlâ isabet ettirmemeyi dilemişse, denizin dalgasını seyrettiğin gibi olursun. Dalgalar sana gelir, fakat hiç dokunmaz, dışarıdan seyredersin. En hayırlısı dışarıdan seyretmek.
Bütün kâinat düşmanın olsa, O seni hıfz-ı himaye etmeyi dilemişse:
“Allah’ın izni olmayınca hiçbir musibet isabet etmez.” (Teğâbün: 11)
Âyet-i kerime’si mucibince bir tek kılına zarar gelmez.
Bütün kâinat dostun olsa, kahretmeyi murad ettikten sonra, kıl kadar kimsenin sana yardımı olamaz ve seni kurtaramaz.
Sanki o musibet, bizâtihi insana yönelmiş, isabet etmek için Allah-u Teâlâ’nın iznini beklemektedir.
Nice musibetler vardır ki, sabırlarından dolayı fazla sevap almak, günahları örtmek ve benzeri başka bir şey için insana gelip çatar.
Kişinin işlediği bir kötülük sebebiyle başına gelen musibetler de ancak Allah-u Teâlâ’nın izni ve iradesi iledir.
“Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir.” (Şûrâ: 30)
Âyet-i kerime’sinde beyan buyurulduğuna göre, kula isabet eden bütün felâket ve musibetler kendi günahları sebebiyledir.
Buradaki musibetten maksat, herhangi bir musibettir. Vücuduna batan bir dikenin acısı, her türlü üzüntü, sıkıntı, korku ve her türlü hastalıklar birer musibettir. İbtilâ bununla da kalmaz, insanın malında, aile efradında, çocuklarında da olabilir.
“O yine de çoğunu affeder.” (Şûrâ: 30)
Dünyada hesaba çekmez, kötülük yapanları hemen cezaya uğratmaz. Bu da O’nun rahmetinin bir eseridir.
Hakk yolda bulunan bir müminin karşılaştığı sıkıntılar onun sadece günahlarına kefaret olmakla kalmaz, Allah katındaki derecesini de yükseltir.
Hiçbir şey yoktur ki ibtilâsız verilmiş olsun. Seneler önce, üzgün bir anımızda Şeyh Es’ad Efendi -kuddise sırruh- Hazretlerimizin bir kitabından bir sayfa açtık.
“Ey derdine derman arayan, yetmez mi sana derman için dert,

Derdine derman arar isen ölümü tercih et.”

Mısraları karşımıza çıktı, bize büyük teselli verdi. Meğer derman için dert kâfi imiş.
Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî -kuddise sırruh- Hazretlerimizin beyanları da ne kadar güzel:
“Muhabbet erbabının yolunda âsâyiş bulunmaz,

Gönlü yanık âşığın hazzı elemlerdir.”

Yol böyle, böyle kurmuşlar, böyle murad etmişler. Çünkü ihlâs ile sadâkat imtihanda belli olur. İnsanlar her zaman imtihandadır, ibtilâdadır. Kazanan kazanır, kaybeden kaybeder. Güzellik anında bakarsınız herkes güzel, ibtilâ anında ise kimin içinde ne varsa o meydana çıkar.
Kulluk imtihan neticesinde belli olur. Orduda bir subay büyük bir yararlılık gösterince, rütbesi bir anda yükseldiği gibi, bir kul da başına gelen ibtilâya sabrettiği zaman kulluğunu göstermiş, derecesi yükselmiş olur.
Seyr-ü sülûk esnâsında hedefe çabuk varmak için, insan bazen hususi imtihana tâbi tutulur, ibtilâya maruz bırakılır. Çünkü ibtilâ sâliki kendiliğinden ilerletir.

Hayır ve Şer Karşısında İnsanlar:

Hayrın ve şerrin nede ve nerede olduğunu kişi bilemeyeceği için, Allah-u Teâlâ’ya sığınmaktan ve hakkında hayırlı olanı dilemekten başka bir çare yoktur.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:

“Bazen hoşunuza gitmeyen bir şey, hakkınızda hayırlı olabilir ve hoşunuza giden bir şey de hakkınızda şer olabilir. Allah bilir siz bilmezsiniz.”(Bakara: 216)

Hoşlanıp hoşlanmamak sadece bir duygudur. Sadece bununla iyilik ve kötülük, yarar ve zarar bilinemez. İnsan aklı iyiye ve kötüye, güzele ve çirkine tam olarak vâkıf olamaz. Vâkıf olan Allah-u Teâlâ’dır.
İnsanın teslimiyeti tam olursa, bir dere geçileceği zaman, onu geçmeden önce hazırlarlar. “Geç!” denildiği zaman düşünmeden geçer. Halbuki o geçmemiştir, önceki hazırlıktan ötürü geçirilmiştir. Fakat hazırlıklı olmayanın karşısına küçücük bir dere çıkar. Ona “Geç!” derler. “Ben burada düşerim!” der. “Düşerim!” dediği anda düşer zaten.
İnsanlar hep imtihandadır. Allah-u Teâlâ’nın kişiyi ne ile imtihana çekeceğini bilemez. İmtihandan sonra gösterilecek teslimiyete göre kişi derecesini alır. Kimin ne derece teslimiyet gösterdiğini ancak Yaratan bilir.

Hıfz-u Himaye:

İnsan: “Ben iman ettim!” der, fakat herhangi bir imtihana çekildiğinde ne iman kalıyor ne de iz’an! Deniz sakin olduğu zaman durumu çok güzel, dalgalandığı zaman bocalama başlıyor. İbtilâya sabredemeyip tahammülsüzlük başladığı zaman içi dışına çıkıyor.

İman odur ki, Allah-u Teâlâ her ne ibtilâya çekerse çeksin, o boynunu Hakk’a uzattığı için, o boyun orada kalır, bir daha da çekmez. O bilir ki imtihandadır. Bu imtihana hazırlanmak için bir sır vardır: İhlâs-ı kalbiyye ve samimi bir muhabbet.
Bunlar olursa iltimas-ı ilâhî’ye mazhar olunur. İmtihana tutulmazdan önce hazırlanmış olur. İmtihanla karşılaşınca da, hazırlıklı olduğu için geçiverir.
Fiili imtihan olduğu gibi, hâli imtihan da olur. Hâli imtihan âni olduğu için, insanın aklının çalışmasına fırsat olmaz.
Fakat daha önce doldurulmuş olan kimse hemen geçiverir. Fiili imtihana çekildiğinde de, tutulması sebebiyle kurtulur. Diğeri aklını işletinceye kadar o geçmiştir bile. İşte bunlar mutlu insanlardır.
Anlaşılıyor ki ancak hıfz-u himayeye girenler kurtuluyor. Diğerleri ise yürüyormuş gibi görünüyor amma, bir fırtına koptuğu zaman hepsi yıkılıyor.
Allah-u Teâlâ bir Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmaktadır:
“Ey iman edenler! Sabır ve namaz ile Allah’tan yardım isteyin. Muhakkak ki Allah sabredenlerle beraberdir.” (Bakara: 153)
Rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimize bir iş ağır gelince, ya da ansızın bir durum ortaya çıkınca hemen namaza başlar ve bu Âyet-i kerime’yi okurdu.
Namaz; zikir ve şükrü içine alan bir ibadet olduğu için, ilâhî yardımın celbedilmesinde en büyük âmildir.

En Önemli Kulluk Görevi: İstiâze:

İstiâze; sığınma, korunma, talep etme mânâlarına gelir. Şeytandan, kötülük ve şerlerden, haramlardan, günahlardan, cehennemden… Allah-u Teâlâ’ya sığınmak, kulluğun en mühim hususiyetlerindendir.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:
“Allah’a sığın!..” buyuruyor. (Mümin: 56)
Hıfz-u himayesine sığınılacak, yardım istenecek, kapısına başvurulacak yegâne mâbud O’dur.
Şeytan kıyamete kadar insanları iğva edeceğine yemin ettiği için, insanın etrafını çevirmekten, vesveseler vermekten bir an olsun boş bulunmamaktadır.
İstiâze; Allah-u Teâlâ’ya yaklaşanların vasıtası, O’ndan korkanların sarıldığı ip, suçluların barınacakları çare, musibete uğrayanların merciidir. Kalp ve ruhu şeytanın istilâsından kurtarmaya ve Allah-u Teâlâ’nın hıfz-u himâyesi altına girmeye vesiledir.
İstiâze “Firâr-ı ilâllah” makamıdır. Şirkten Tevhid’e, küfürden imana, zulümden adalete, nifaktan sadakate, riyâdan ihlâsa, kibirden tevâzuya, cimrilikten cömertliğe, israftan kanaate, adâvetten muhabbete, tefrikadan ittifaka, kötülükten iyiliğe, günahtan sevaba… kaçıp sığınmaktır.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:
“Allah’a kaçınız.!.” buyuruyor. (Zâriyat: 50)
O’nun Zât-ı ulûhiyetine ilticâ edin, her işinizde O’na itimat ve teslimiyette bulunun.
Bir Âyet-i kerime’sinde ise şöyle buyuruyor:
“Allah, rızâsını arayanları onunla kurtuluş yollarına eriştirir ve onları izni ile karanlıklardan aydınlığa çıkarır, onları dosdoğru bir yola iletir.”(Mâide: 16)
Başta Peygamber Aleyhimüsselâm Efendilerimiz olmak üzere, Allah dostları bütün ibtilâlara, meşakkatlere, ezâ ve cefâlara karşı Allah-u Teâlâ’ya tevekkül etmişler, huzuru O’na sığınmakta bulmuşlardır.
Allah-u Teâlâ Felâk ve Nas sûre-i şerif’lerinde kendisine sığınmayı tavsiye buyurmaktadır.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:
“Güçlü bir iman ve yakîn duygusu ile bu zikr-i şerifin tekrar ve tilâvetine devam olunsa, mal ve can üzerine gelmesi muhtemel olan musibet ve tehlikelerden insanı korur:

“Allah bana yeter. O ne güzel vekildir.” (C. Sağir)


Hastalık ve Tedavi:

Sağlığımızın korunması dini bir vecibedir. Sağlığı korumak lâzım geldiği gibi, hasta olunca da sabretmek, maddi ve mânevi çarelere başvurarak tedavisine çalışmak da vazifemizdir.

Şu kadar var ki; tedavi olurken, hakiki şifa verenin Allah-u Teâlâ olduğuna inanmak, doktoru ve ilacı sebep kabul etmek lâzımdır.
Dinimiz tedaviyi emretmiştir, sağlığını korumayan kimse günahkâr olur.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir ağacın altında oturuyordu. Ashâb-ı kiram’ı da etrafını sarmıştı. Bir ara hastalıklardan ve dertlerden bahsederek şöyle buyurdu:
“Mümine bir hastalık gelir, sonra da Allah ona şifâ verirse, bu hastalık onun geçmiş günahlarına kefâret olur.

Şayet münafık hastalanır, sonra da kendisine âfiyet verilirse; o, sahibi tarafından bağlanıp da salıverilen, fakat niçin bağlandığını, niçin salıverildiğini bilmeyen bir deve gibidir.”

Orada bulunanlardan bir zât:

“Yâ Resulellah! Hastalık nedir? Ben aslâ hiç hastalanmadım.” diye sorunca Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
“Kalk! Sen bizden değilsin.” buyurdu. (Ebu Dâvud: 3089)
Hadis-i şerif münafığın hastalıktan ders almayacağını, tevbeye yönelmeyeceğini, hastalığının ne geçmişteki hatalarının affı hususunda, ne de gelecekte günah işlemek hususunda bir fayda temin etmeyeceğini ifade etmektedir.
Atâ bin Ebî Rebah -rahimehullah- der ki:
“Abdullah bin Abbas -radiyallahu anhümâ- bana: ‘Sana cennetlik bir kadın göstereyim mi?’ dedi. Ben de: ‘Evet göster!’ dedim.

‘İşte dedi şu siyah kadın var ya, o Resulullah Aleyhisselâm’a gelip ‘Ben saralıyım, nöbet gelince üstümü başımı açıyorum, Allah’a benim için duâ ediver de hastalıktan kurtulayım.’ dedi.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-:

“Dilersen sabret, sana cennet verilsin, dilersen sana şifâ vermesi için Allah’a duâ edivereyim!” buyurdu.

Kadın: ‘Öyleyse sabredeceğim, ancak üstümü başımı açmamam için Allah’a duâ ediver.’ dedi. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- de kendisine duâ etti.”(Müslim: 2576)

Ve kadın bir daha açılmamıştır.
Zahirî hastalıklar zararlı gibi görünür, insanın nefsine ağır gelir, fakat faydası daha çoktur. Hadis-i şerif’te kul için hastalıkların Allah-u Teâlâ tarafından hediye olduğu beyan buyuruluyor.
Diğer bir Hadis-i şerif’te ise şöyle buyuruluyor:
“Allah, mümin kulunu hastalığa mübtelâ eder ki, üzerindeki bütün günahları döksün.” (Hâkim)
Allah-u Teâlâ kulundan kuvvetini ve lezzetlerini alırken, günahlarını da alıyor.
Daha sonra şifâsını vererek birçok nimetlerini mükâfatı ile beraber yine iâde ediyor.
Hastalık, insana ölümü hatırlatır. Yönünü ebedî ahiret yurduna çevirmesine sebep olur. Tûl-i emeli, dünyaya muhabbeti azalır, ümitleri kırılır. Bazı hastalıklar da vardır ki şehidliğe vesile olur. Zararı ise kişiyi ibadetten alıkoyar.
Mühim olan mânevi hastalıklardır.
“Onların kalplerinde hastalık vardır.” (Bakara: 10)
Âyet-i kerime’si ile işaret buyurulan bu korkunç hastalıklar, insanın ebedî hayatını öldürdüğü için çok tehlikelidir. Hususiyetle ve öncelikle bu hastalıkların tedavisine ağırlık vermek lâzımdır.

Zâhirde Acı, Bâtında Tatlı:

Çiçeklerin en güzeli güldür, onun da dikeni vardır. Onun için hakikat yolu ibtilâlıdır, fakat en tatlısı da o ibtilâdır.
Görünüşte ibtilâ acıdır, tatlı oluşunun sebebi nedir?
İbtilâ ile nefis ölür, ruh dirilir. İbtilâ içinde bulunan insan gariptir.
Allah-u Teâlâ Hadis-i kudsi’de:
“Ben kalpleri kırık olanların yanındayım.” buyuruyor. (Tirmizi)
İbtilâ sebebi ile çok ağlama olur. Çok ağlayanları da Allah-u Teâlâ çok sever. Cam su ile temizlenir, gönül kirini gözyaşı siler.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:
“Kalbi mahzun olanları şüphesiz ki Allah sever.” (Münâvî)
Fakat biz insanlar hiç ağlamak istemeyiz. Hep neşelenmek isteriz. Çünkü nefsimiz öyle ister.
“Rahat arayayım.” demek hatadır, çünkü dünya yaşama yeri değildir.
Abdullah bin Mesud -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir defasında hasır üzerinde uyumuşlardı. Uykudan kalktığında, hasırın vücudunda iz bıraktığı görüldü.
Bunun üzerine orada bulunanlar:
“Yâ Resulellah! Sizin için yatak tedarik etsek olmaz mı?” diye sorunca:
“Benim dünya ile ne işim var? Ben, dünyada bir ağaç altında gölgelenip de bırakıp giden bir yolcu gibiyim.” buyurdu. (Tirmizi)
Eğer Allah’ımız bizi rahatlığa bırakırsa bizimle alâkayı kesmiş mânâsı anlaşılır.
Bunun için evliyâullah, ibtilâdan azıcık uzaklaştıkları zaman: “Acaba ne suç işledik ki Allah-u Teâlâ bizimle alış-verişi kesti?” diye düşünürler.
Hayat dalgalıdır. İnsan bir gün güler, üç gün ağlar. Bir insan her gün gülüyorsa ondan uzaklaşmak lâzımdır.

İbtilâ Rızık Gibidir:

Allah-u Teâlâ her müslümana bir ibtilâ taksim etmiştir.
Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:
“Andolsun ki mallarınıza ve canlarınıza ibtilâlar verilerek imtihan olunacaksınız.” (Âl-i imran: 186)
Herkes bu imtihandan geçmektedir. Kişi dininde kuvvetli ise imtihanı artırılır.
Rızâ gösteren kulundan da râzı olur.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:
“Kim Cenâb-ı Hakk’ın takdir ve taksiminden râzı olursa, Allah da ondan râzı olur.” (C. Sağîr)
Allah-u Teâlâ’nın her türlü hükmüne râzı olmak, hoşnutluk göstermek amellerin en faziletlisi, ahlâkın en güzelidir.
İnsan için kader yayından atılan oku müdafaa hususunda, rızâ gibi bir zırh ve kale bulunamaz.
Ezelde takdir edilen ibtilâlar, rızık gibi kulun başına mutlaka gelir. Kul imtihan sahnesinde olduğunu hiçbir zaman unutmamalıdır. Sahnedeki oyuncu olduğunu bilmeli ve: “Bu derdi veren Allah’ım, beni deniyor.” diye de sevinmelidir. O verdi, O biliyor. Şu hâlde O’nu O’na şikâyet mi edelim?
O Mevlâ ki; Hadis-i kudsi’de:
“Bir kimse hükmüme râzı olmaz, verdiğim belâlara sabretmezse kendisine benden başka bir sahip arasın.” buyuruyor. (C. Sağîr)
O’ndan gelene bütün kalbimizle teslim olacağız. Nefis ise bu noktada hiç durmaz. İşine gelmediği yerlerde: “Bunu haksız yaptın.” gibi vesveselerle Allah-u Teâlâ’ya bile karşı çıkmak ister.
Bu küçülüşlere kişi tahammül edemediği için, terakki edip yükselmesi de mümkün olmuyor. Tasavvufun şartlarından birisi de cefâya sabır, eziyetlere tahammüldür.
Şah-ı Nakşibend -kuddise sırruh- Hazretlerimiz buyururlar ki:

“Derviş yük çeken ata benzer, yükledikçe çeker, yükledikçe çeker…”

Yükten maksat ibtilâdır. Meselâ sırtımızda bir heybe ile yürüyoruz. On kilo yük koydular, biraz sonra beş kilo daha koydular. Biz yolumuza devam ediyoruz. Beş kilo, on kilo… derken yük ağırlaşıyor. Nihayet elli kilo olunca artık iyice ağır gelmeye başlar. Nefse mânevî yük ağırlık verir. O anda, o elli kilo yükün altın olduğunu ve bize verildiğini söyleseler, sırtımızda yük diye bir şey kalır mı? Kalmaz ve hemen hafifler değil mi? Çünkü o altın, nefsin arzusu olduğu için, madde hırsı o yükü hafifletir.
Her bir ibtilâ yükünün içine Allah-u Teâlâ’nın mânevi bir cevher yerleştirdiğini bilsek o yükten kaçınır mıyız, yoksa severek mi yükleniriz? Çünkü o yükün içinde hayat-ı ebediyenin sermayesi var. Heybeyi atarsak bu sermaye kaybolacak. Yükle beraber sımsıkı tutarsak, belki ahiret saâdetini tamamen satın alacak bir sermayeye sahip olacağız.
Nefislere ağır geliyor, yoksa Allah-u Teâlâ ne yüklettiyse bir kimsenin menfaati içindir. O öyle dilemiş, o cevheri yakıcı ateşin içine yerleştirmiştir.
Şu hakikatı duyurmaya çalışıyoruz ki; Allah-u Teâlâ mükâfâta nâil etmek istediği kulunu önce imtihana tâbi tutar, imtihanını veren kullarını da bol ihsanlara nâil ve dahil eder.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:
“Dünyada iken ibtilâların her türlüsüne katlanan kimselere kıyamet günü mükâfatlar verilirken, huzur içinde sarsıntısız bir ömür geçirenler, kendilerinin dünyada derilerinin makaslarla doğranmış olmasını temenni edeceklerdir.” (Tirmizi)
Rahatlıkta gaflet vardır. Rahatı musibet, ibtilâyı nimet bilmelidir. Zâhiren sıkıntı gibi görünen nice ibtilâlar vardır ki, içinde mânevi bir hayat gizlenmiştir. Allah-u Teâlâ sevmediği kulunu nefsin arzuları ile yaşatır. Onun da zaten arzusu oydu. Böylece hayatını idame ettirir. Hakikatten haberi olmaz. Günâh ve isyan yüklerini sırtına yüklenerek mahşere varır.
Sevdiklerinden de hiç ibtilâ eksik olmaz. Kötü olsaydı, Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-ine de vermezdi. Mümin her ibtilânın arkasından mükâfatına kavuşur, ibtilânın içinde saklı olan o gizli mücevherâtı alır. İşte bunun içindir ki sıkıntılara alışmak lâzımdır.
Hayatımızın en büyük ibtilâsı ile karşılaştığımız günlerde idi, Üftâde -kuddise sırruh- Hazretlerini ziyarete gitmiştik. Biraz da sert bir ifâde ile: “Amma yaptın ha! Bir Sünnet-i seniyye için bu kadar üzülünür mü?” buyurdular.
İbtilânın Sünnet-i seniyye olduğunu o zaman öğrendik.
Oradan Fenâri -kuddise sırruh- Hazretlerine geçtik. Onlar da buyurdular ki:

“Hazret-i Allah bu putu başından atacak!”

Öyle bir ibtilâ ki, daha büyüğüne şâhit olmamıştık. En son zirvesinde iken, bir gün o ibtilânın tekrar geldiğini aynel-yakin gösterdiler. “Allah’ım! Sen hep murad ettiğin gibi yaparsın, nasıl murad edersen öyle yap!” deyip boyun büktük. O boyun büküşümüz ind-i ilâhi’de hoş görülmüş olacak ki, o anda alnımızdaki yazıyı değiştiren kalemin sesini kulaklarımızla işittik. Ne yazıldığını bilmiyorduk. Mutlaka gelecek olan o ibtilâyı başka yönden getirdi ve savdı. Meselâ şu masanın üstüne gelecekti, geldi, masanın altından geçti gitti. Takdirmiş gelmesi, fakat bize uğramadı. Bunun böyle olduğunu zamanla anladık.

Allah-u Teâlâ murad ettiği zaman gelecek ibtilâları bize gösterir. Vaktiyle şöyle bir durumla karşılaşmıştık. Baktık ki eski evlerdeki tavana yakın raflar gibi, ibtilâlar sıralanmış. Çok şiddetli olduğu için “Koyalım mı koymayalım mı?” diye sordular. O ana kadar hep “İnsin insin!” derdik. Fakat vakti gelmedikçe iner mi? O zaman şöyle niyaz ettik. “Allah’ım ister koy, ister at. Senin her takdirin yerindedir. Sen hep güzel yaparsın.” Bu noktaya eriştirdiğinden dolayı da Allah-u Teâlâ’ya ayrıca çok şükrettik. Çünkü daha evvel diyemiyorduk. Bir gün sonra bir yere gitmek nasip oldu ve bazı durumlar husule geldi. Akabinde takdir edilmiş olan o büyük ibtilânın düştüğünü de gördük. Amma “Düşsün!” demedik.
Buna da âmil, O’nun takdirine boyun eğmemiz oldu. Allah-u Teâlâ o âfâtı giderdi. Bu bir cevher değil midir?
Şunu kesin olarak bilmek gerekir ki, fırtınayı koparttıran Allah-u Teâlâ; boyun büktüren, o teslimiyeti yaptırarak ihsan ve ikramda bulunan yine Allah-u Teâlâ’dır.
Abdurrahman bin Cennâb -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmuşlardır:
“Allah-u Teâlâ bir kul için önceden mânevî bir makam takdir etmiştir. Fakat kul ameliyle oraya ulaşamıyorsa Allah ona bedeni, çoluk çocuğu ve malı ile ilgili bir ibtilâ verir, sonra da daha önce takdir ettiği makama ulaşması için onu buna karşı sabırlı kılar.” (Câmiüs’sağîr: 669)
Muhafaza etmeyi murad etmişse, rüzgârdan o kulunun kılı bile kıpırdamaz. Nefis orada başını kaldırsaydı tokmakla ezerdi.
Mahlûka boyun bükmek, teslimiyet ve sabır düşer. O takdirin bitmesini gözlemek düşer. Suya bakın ki, kafasını taşlara vura vura gidiyor. Hiç eğlenmiyor, yoluna devam ediyor. Çünkü o bir defa başını eğdi. Çerçöp olan şeyler ise tıkanıp kalıyor. Biz de çerçöp gibi değil de, su gibi olup yolumuza devam edelim.
Şu hususu da hiçbir zaman unutmayalım ki, bütün iyilikler Allah-u Teâlâ’nın ihsanı ve yardımıdır. Bunu bilmezsek, bizi belâlarla başbaşa bırakır, imtihanı da kazanamayız.
Kul Hazret-i Allah’ta samimi olursa, samimiyetine binâen Hazret-i Allah ona lütfunu yerleştirir. İmtihana tabi tutunca da, kazancına kolay kavuşur. O’nu sevmeseydi onu ona vermezdi.
Allah-u Teâlâ’ya ne kadar muhtaç olduğumuzu anlayalım. Nasıl sığınmamızın, nasıl münâcaat yapmamızın gerektiğini çok iyi bilelim. Yine çok iyi bilelim ki, Allah’ımız bizi bizden çok seviyor. Kaç defa içimizden gelerek yemin etmişizdir.

“Allah’ım! Vallahi sen beni benden fazla seviyorsun. Çünkü ben kendimi helâk etmek için hep uçurumun kenarına geliyorum, sen beni hep kurtarıyorsun. Kendimi düşünseydim o uçurumdan aşağı atmak istemezdim. Sevmeseydin beni kurtarmazdın. Görüyorum ki beni benden fazla seviyorsun.”

Kişi ahkâm harici bir işe meylettiği zaman, kendisini uçurumdan aşağı attı demektir. Kurtulursa Allah-u Teâlâ’nın lütfu olmuştur.
Şu bir gerçektir ki, ihsanları aldıkça insanların isyanları da muhakkak artıyor.
İbtilâ Allah-u Teâlâ’nın bir lütfudur.
“Ey kulum! Kendine gel. Nimetlerimi alıyorsun, şükredecek yerde isyana doğru gidiyorsun. Benden geldin, yine bana döneceksin. Olduğun gibi değil de, icabettiği şekilde gel!” mânâsına geliyor.
Bizi bu kadar seven Allah-u Teâlâ, bize kötülük yapar mı? Eğer bir ibtilâ verirse mutlaka pişmemiz, olgunlaşmamız için, kâmil bir insan olmamız için verir. Ekmek de ateşte pişiyor, ateşe verilmezse çiğ kalır. İnsan da pişecek ki, beşeriyete faydalı olsun, numune olsun.
Bir kul noksanlığını tamamen itiraf edip, hiçbir şey yapmadığına ve yapamayacağına, kendisinin bir çöpten farksız olduğuna kanaati hâsıl olduğu zaman, Allah-u Teâlâ onu hıfz-ı himâyesine, tasarruf-u ilâhîsine alır. Hıfz-ı himâye ile tutmuş, tasarruf-u ilâhîsi ile de yürütmüş olur.
İşte kurtulabilen böyle kurtulabiliyor.
İbtilânın da tıpkı rızık gibi ezelden takdir edildiğini gözümle gördüm.
Şöyle ki;
Şiddetli bir ibtilâ ile karşılaşmıştık. Bu ibtilâ bir gün düştü, ikindi üzeri bir başka ibtilâ eklendi. Gayr-i ihtiyarî gökyüzüne baktım. “Hiç bakma! Daha şu kadar akacak. Baksan da bakmasan da, bu akmadıkça bitmeyecek.” dediler.
O zaman gördüm ve anladım ki, ibtilâ da rızık gibi ezelden takdir edilmiş. O zaman bir an evvel akmasını ve bitmesini istedim. Bu durumu gözümle gördüm. Ezelî takdir, insana rızık gibi geliyor.

İbtilânın İmtihanı:

Allah-u Teâlâ sevdiği kullarını nefislerinin istemediği şeylerle imtihan etmiştir.

Âyet-i kerime’sinde:
“Sizi bir imtihan olarak hayır ile de şer ile de deniyoruz.” buyuruyor. (Enbiyâ: 35)
Bu dünya öyle bir imtihan ve deneme yeridir ki, her hayrın önünde bir şer engeli vardır.
Kimi insan bal ile kimi insan zehir ile tedavi edilir. Hangisi ile şifa bulacağını ancak Mevlâ bilir. Bal ile şifâ bulacak bir hastaya zehir, zehir ile şifâ bulacak bir hastaya da bal verilirse, hastalığı daha da artar.
Zehirle tedavi gerçekten acı gibi görünür. Karşıdan gören öldü veya ölecek zanneder. Bir gün, bir sene yahut birkaç sene sürebilir. Halbuki burada ölen nefistir, dirilen ruhtur. Dolayısıyla o zehirde hayat vardır. Allah-u Teâlâ sevdiği için o zehiri içirmiştir. O ise Allah-u Teâlâ’nın kendisine zulmettiğini zanneder, lütfettiğini bilmez.
Bu zehir nasıl olur? Meselâ ona huysuz bir kadın veya hayırsız bir evlât verir. İçten dıştan ibtilâlara maruz bırakır. İçten gelmezse dıştan gelir; komşudan, arkadaştan gelir. Ne suretle zehir alacağını ona rızık taksimi gibi ezelden takdir ve taksim etmiştir, o anda vermemiştir.
Hayat seyrimizin bütün anlarını bilir, zamanına göre o ibtilâyı verir.
Nefis o ibtilâ esnasında acıyı duyunca ruh onun zulmünden sıyrılır ve dirilir. Yılanın boğazı sıkıldığı zaman ağzındaki kurbağayı çıkarır, çünkü kendi hayatı gidiyor. Nefis de böyledir, arzuları ile ruhu daima kendi himayesine almaya çalışır. Fakat sıkıştırıldığı zaman, hayatı tehlikeye girdiği için herşeyi unutur. İşte Allah-u Teâlâ böyle büyük bir ibtilâ ile de en büyük şifâyı bahşeder.
Aynı zamanda ibtilânın imtihanı da vardır.
Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Onlar öyle kimselerdir ki, Allah kalplerini takvâ için imtihan etmiştir.” (Hucurat: 3)
İmanımızın derecesi imtihan zamanında belli olur. Allah-u Teâlâ’nın hıfz-u himaye ettiği kullar, imtihanda olduğunu görür gibi inanır ve teslim olur. Buna “Firâr-i İlâllah” denir, Allah’ına sığınıp başka hiç kimseden bir şey beklemez.
Halil Fevzi -kuddise sırruh- Hazretlerinin başına gelen ibtilâya bakın ki bir oğlu, çok sevdiği diğer oğlunu vurdu. Giderken de onu vurmaya gittiğini söylemiş. Vâlide hanım: “Efendi! Sana: ‘Onu vurmaya gidiyorum.’ dedi de niçin mâni olmadın?” dediğinde:
”Hazret-i Allah takdir ettiği işte kişinin basiretini bağlar.” buyurmuş.
Vâlide hanım söylemişti, Halil Fevzi -kuddise sırruh- Hazretleri: “Kimseye demezsen sana Ahmet’i gösteririm.” buyurmuş, o da söz vermiş.
Bir gün sabah namazından sonra Ahmet eve gelmiş, babasının ve annesinin elini öpmüş. Bir müddet oturduktan sonra: “Hadi oğlum kalk git!” buyurunca kalkıp gitmiş. O gider gitmez Vâlide hanım komşulara söylemiş, ondan sonra bir daha da görememiş.

İbtilânın Mükâfatı:

Bir defasında Medine-i Münevvere’de bulunuyorduk. Üzerimizde büyük bir ibtilâ vardı. Bu sıkıntı esnâsında büyük bir ihsanla taltif etmişlerdi. Gayr-i ihtiyâri “Bu ibtilâyı alsanız!” dedik. “O zaman verdiğimizi de alalım.” dediler. “Yok, o kalsın.” dedik, “Öyleyse o da kalsın.” dediler. Biz de sükût ettik. O mükâfatın gitmemesi için o anda o en şiddetli ibtilâya râzı olduk.

Hiçbir şey yoktur ki, ibtilâsız verilmiş olsun.
Bu noktada bir hususu açık olarak arzetmiş olalım. Farz-ı muhâl ki Allah-u Teâlâ “Ey kulum! Seni şöyle bir ibtilâya maruz bırakacağım ve bu ibtilânın karşılığında da şu mükâfatı vereceğim, râzı mısın?” buyursa, “Râzı değilim.” dersin. Öyle şiddetli ibtilâlar var ki, o büyük mükâfatı da belki fedâ edersin. Fakat O dilerse hem sana o ibtilâyı verir, seni imtihana çeker; hem o mükâfatı verir, hem de sen susarsın. Gizli bir sır. Sonra o da gelip geçer.
Allah-u Teâlâ’nın kişiyi ne ile imtihana çekeceğine akıl ermez. O ne ile imtihana çekerse çeksin, insan Hakk’tan yana olmalıdır. Ne ibtilâ verirse versin Hakk’ın yanında olmalıdır.
Nefse ağır geliyor, yoksa Hakk’tan gelenin hepsi güzeldir, çünkü Güzel’den geliyor. Hepsi hoştur, çünkü Hoş’tan geliyor.
İbtilâ demek mükâfat demektir.

İbtilânın Sırrı:

Farz-ı muhal ki; bir düşmanınızla dövüşüyorsunuz. Bir dostunuz yetişti, bir darbede onu tesirsiz bıraktı ve siz kurtuldunuz.
İbtilâ işte bu dostunuz gibidir. Ruh nefisle mücadele ve münâkaşa halinde iken, Allah-u Teâlâ nefse bir ibtilâ verir, nefis o darbe altında bocalayıp inlerken ruh kurtulmuş olur. Yani ruh, düşmanı olan nefsin elinden ibtilâ ile kurtulur.
İbtilâ bu kadar değerlidir, daha doğrusu Allah-u Teâlâ’nın büyük bir ikramıdır.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde:
“Allah kime hayır dilerse onu musibete uğratır.” buyuruyor. (Buhâri)
Herkes ateş olarak görür, içindeki nuru dilediğine gösterir. O’nun her taksimi güzeldir.
Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif’lerinde de şöyle buyuruyorlar:
“Erkek olsun, kadın olsun bir mümin Allah’ına günahsız, tertemiz kavuşuncaya kadar; başından, çoluk-çocuğundan, malından ibtilâ eksik olmaz.”(Tirmizî)

Cefânın Pişiriciliği:

Birçok tekâmüliyetler cefâ iledir. Allah-u Teâlâ öyle dilemiş, cefâ ile tekâmül ettirmiştir.
Cefâ gerçekten acıdır, fakat Hakk’a yaklaştırıcıdır, dünyadan uzaklaştırıcıdır, dünyanın zevk ve arzularından soğutucudur. Yakıcıdır amma pişiricidir, olgunlaştırıcıdır. Kişiyi insanlardan uzaklaştırır, dünya lezzetlerinden yüz çevirtir, ahirete yöneltir, Hakk’a tekarrüb etmesine vesile olur.
Bazı zevât-ı kiram: “Siz ibtilâ isteyin. Çünkü ibtilâ bol bol ağlatır, ağlayanı ise Allah sever.” buyurmuşlardır.
İbtilâ altında kalan insan, Allah-u Teâlâ’dan başka sığınılacak yer olmadığı için O’na sığınmış olur. İşte o zaman Allah-u Teâlâ ile kulun arasından perde kalkar. Ona O yeter zaten. Başkası onu teselli edemez. O’ndan geldiğini bilir ve kimseye şikâyet etmez.
Cefâ, sevgisinin alâmetidir. Çünkü ibtilâ peygamberlerin ve velilerin mirasıdır. İbtilânın en şiddetlisi peygamberlere gelir, sonra velilere, sonra da imanının derecesine göre az veya çok diğer müminlere gelir. Kâmil iman sahibi olanlara önce ve daha çok gelir.
Tasavvur buyurun ki Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz daha ana karnında iken babasını, şefkate en muhtaç bir zamanda da annesini kaybetti.
Safa ise Nemrud’ların, Şeddat’ların, Firavun’ların mirasıdır. Bir kula üst üste safa geliyorsa, işte o zaman korkulur.
İbtilâlı olana acımayın, ibtilâsız olana acıyın. Mevlâ sevdiği ile meşgul olur, sevmediği ile olmaz.
Bazı cefâlar insanın saâdet-i ebediyesini bile kurtarmaya vesile olur, bazı sefâlar ise cefâya müncer olur. Bunun için fazla derine gitmemeli, takdire râzı olmalıdır.
Hazret-i Ali -radiyallahu anh- Efendimiz buyururlar ki:
“Hayatın önüne çıkardığı müşkül hadiselere sabır ve tahammül et, onları hiç kimseden bilme, hiç kimseye karşı kalbinde buğz ve düşmanlık besleme. Hiç kimseye sertlik gösterme. Böylece hareket edersen, önüne çıkacak bütün engelleri yenersin ve kâmil bir insan olursun.”

Binaenaleyh kâmil insan olabilmek için ibtilâlar birbiri arkasına gelir.

SAHTE ŞEYHLER HAKK’TAN SEYR, HAKK’A SEYR

SAHTE ŞEYHLER
HAKK’TAN SEYR, HAKK’A SEYR
Cenâb-ı Hakk’a tekarrübiyet yolunda bir “Hakk’tan seyr” vardır, bir de “Hakk’a seyr” vardır.

Hakk’tan Seyr:

Hazret-i Allah ile Allah’a yürümek mânâsına gelir. Allah-u Teâlâ’nın bir kulunu kendisine çekmesi ve yaklaştırması demektir.

“Size benden bir hidayet geldiği zaman.” (Bakara: 38)

Âyet-i kerime’sinde bu mânâ vardır.
Allah-u Teâlâ bir kulunu kendi tarafına çekmezse, hiçbir kimse Hakk’a tekarrüb edemez. Bütün kalpler O’nun kudret elindedir. Dünya saâdetine, âhiret selâmetine ancak O’ndan gelen hidayet sayesinde erişilir.
Diğer bir Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Gerçek hidayet Allah’ın hidayetidir.” (Âl-i imran: 73)
Onunla dilediğini hidayete eriştirir.
Âyet-i kerime’de beyan buyurulduğuna göre İbrahim Aleyhisselâm:
“Ben Rabbime gideceğim, O beni doğru yola iletecek.” buyurmuştur. (Saffat: 99)
Bu beyanı ile herşeyden arınıp tam bir hulûs ve teslimiyetle Allah-u Teâlâ’ya yöneldiğini, kendisine yol gösterenin O olduğunu belirtmiştir.
Allah-u Teâlâ bir kulunu irşad için ileriye sürmüşse; evvelâ onun tüm varlığını alır, kendi lütuf varlığını koyar, sonra onu vazifedâr yapar, lütfu ile destekler. Ona dilediği kadar ilimler öğretir, onun muallimi Allah-u Teâlâ’dır.
Âyet-i kerime’de:
“Onlar o kimselerdir ki, Allah imanı kalplerine yazmış ve onları kendinden bir ruh ile desteklemiştir.” buyuruluyor. (Mücâdele: 22)
Allah yolunun yolcusunu Allah-u Teâlâ ezelden tayin eder. Bunlar Hakk’tan emir alırlar. O yalnız Allah-u Teâlâ’yı ve Resulullah Aleyhisselâm’ı bilir. Onlar namına hareket eder, onlar namına irşad eder.
Onlar daha doğarken o hâl üzere doğarlar. Bunun içindir ki onlara ezelden verilen nasibe kadar terakki etmeye yolları müsaittir. Hakk’tan geldiler, Hakk ile Hakk’a giderler, Hakk’a vuslat ederler.
Hakikat ehli azdır, onlar Allah-u Teâlâ’nın hükmünce hareket ederler. Onlar Hakk iledir. Verdikleri beyanlar, söyledikleri sözler de hakikattır. Her şeyi açık söylerler. Sakınmazlar, çekinmezler. Onlar Hakk’ın boyasına boyanmışlardır.

“Yarattıklarımızdan öyle bir topluluk da vardır ki, onlar Hakk’a iletirler ve hak ile hüküm verirler.” (A’raf: 181)

Mukallid ise kendisini ona benzetiyorsa da o boyaya boyanmamıştır. Şeytanın boyasına boyanmıştır. Birisi Hakk’ın boyasına boyanmıştır, diğeri şeytanın boyasına. Birisinin işi Hakk iledir, birisinin işi halk iledir. Hakk ile olan halka muhtaç değildir. Halk ile olan halka muhtaçtır. Onların Hakk ile işi yoktur. Şeytanın askerleridirler.
Bir yol ki Hakk’tan kula gider, o yolda saâdetler vardır. Bir yol ki kuldan Hakk’a gider, bütün felâketler o yoldadır.

Hakk’a Seyr:

Nefis ile Hakk’a yürümeye çalışmak demektir. Bunlar Hakk’ın tayini olmadan halkın tayini ile irşada kalkan kimselerdir.
Kişi kendini tayin etmiş, annesi tayin etmiş, babası tayin etmiş, ağabeyi tayin etmiş ve şeyh olmuşlardır. Bunlar şeytan ehlidirler ve mukallid mürşiddirler. Şeytan ileriye sürdüğü için şeytan namına ortaya çıkarlar, kendi varlığını meydana koyarlar, nefis putunu eline alıp irşada kalkarlar. Nefsin arzusu, şeytanın desteği ile Hakk yolunda yürümeye ve yürütmeye çalışırlar.
O Hakk’a doğru gidiyor amma, her hareketi irşad değil ifsattır. Üç şey için çalışırlar: Menfaat, nam ve makam.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:

“Kendilerine: ‘Yeryüzünde bozgunculuk yapmayın.’ denildiği zaman: ‘Biz ancak ıslah edicileriz.’ derler. İyi bilin ki asıl bozguncular kendileridir, lâkin anlamazlar.” (Bakara: 11-12)

Şeytanın yolunda ve izindedirler. Bunlara şeyh şeytanı denir, şeyh suretinde şeytandırlar, yol kesicidirler, Hakk’a ulaşmak isteyenlere engel olurlar.
“Şeytan şeyhleri” dediğimiz bu fesatçı ve ifsatçılar bu zamanda alabildiğine türemişler; bu perde altında makam, nam ve menfaat elde ediyorlar. Bütün gayrimeşru arzularını, maddi geçimini, bu perdenin altında temin ediyorlar.
Hem ahkâma aykırı hareket ederler, hem de bunu kendi büyüklüğüne verirler. Müridleri de öyle düşünür. “Efendim o zat çok büyük olduğu için şeriata aykırı işler işleyebilir.” der. Ahkâm haricindeki bir hareketi kişinin büyüklüğüne değil, zındıklığına vermek lâzımdır.
Hakiki bir mürid atılırım korkusundadır. Sahte mürşid ise müridim kaçar korkusundadır. Çünkü onun şeyhliği müridlerinedir. Müridleri ona şeyh diyor, o da “Ben şeyhim” diyor.
Bu durum neye benzer bilir misiniz? Bir şehrin valisi varken biri de: “Ben bu memleketin valisiyim.” diyerek vali makamına oturursa, derhal onu oradan uzaklaştırırlar ve gereken cezayı verirler. Allah yolunda tayin edilmeyen bir kimsenin, o makamı işgal etmesinin cezasını siz tasavvur edin.
Allah-u Teâlâ bu hale erdirmediği halde, kendisini onlar gibi göstermeye çalışan kimse hem yalancıdır, hem riyâkârdır. Yalan ile iman bir arada durmaz, riyâ ise zaten imanı giderir.
Bunlar sahtekârdırlar, Allah yolunun yol kesicisidirler, Hakk’a ulaşmak isteyenlerin eşkiyasıdırlar.
Şeytanın dahi yapamadığını bu türlü riyâkârlar yapar. Şeytan bu gibi kimselerin vasıtasıyla her kötülüğü yapar.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:
“Ve her yolun başına oturup da tehdit ederek inananları yolundan alıkoymaya ve o Allah yolunu eğriltmeye çalışmayın.” buyuruyor. (A’raf: 86)
Bunlar her yolun başında otururlar, Allah’a varmak isteyenleri sapıtırlar, Allah-u Teâlâ’dan koparırlar, kendilerine bağlarlar. Bunlara bağlananlar ise, bunların arzularına tâbi oldukları için, bunları ilâh edinmişlerdir.
Bunlar en aşağılık kimselerdir.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:
“Onlar yaratıkların en şerlileridirler.” buyuruyor. (Beyyine: 6)
Münâfık oldukları için esfel-i sâfilîne giderler. Kendilerine destek verenleri de peşlerinden götürürler. Şeytandan daha korkunçturlar, Deccal’den daha tehlikelidirler. Bu büyük sahtekârlar ortalığı yaygara ile dolduruyorlar.
Şeyh kisvesi altındaki bu şeytanlar, İslâm dininin yüzkarasıdırlar. Tasavvura sığmayan her türlü melaneti yaparlar. Şeytanın yapamayacağı çirkin işleri şeyhlik kisvesi altında sergilerler.
Bu sahtekârların bu hareketleri ne İslâm dininde, ne de Tarikat-ı aliye’de vardır. Aslâ tarikatla ilgileri yoktur, icraatları tamamen kendi zanlarına dayanır. Halkın İslâm’dan soğumalarının ve Tarikat-ı aliye’den ikrah etmelerinin sebebi de bu şuursuzlardır. Ortalığı karartan, bunaltan ve istilâ edenler, İslâm’a en büyük darbeyi vuranlar da yine bu sahtelerdir. Kimisi kadınlarla, kimisi çocuklarla, kimisi de dünya menfaatlerini temin için çeşitli entrikalarla meşguldürler, dini dünyaya âlet ederler.
Önder olduğu zannediliyor, fakat İslâm dininde bir bozguncu olduğu bilinmiyor.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:
“Ümmetimden yalancılar, deccaller vücuda gelir.” (Münâvi)
Yalancı ve deccalden maksat, dıştan insanları irşad ve ıslah etmek sıfatıyla görünüp, gerçekte ise halkı ahkâma uymaktan alıkoyanlardır.
Çünkü onları Hakk seçmedi. Kendini büyük gören gerçekten küçüktür.
Mukallidler zan ile hareket ederler, hiçbir hakikate isnad etmezler, etraflarını da böylece hakikatten uzaklaştırırlar.
Binâenaleyh hayat ve hakikat Allah-u Teâlâ’nın lütuf seyrindedir. Bütün sapıklık ve dalâlet de şeytanın desteklediği yoldadır.

EN AĞIR MESULİYET

Nefsini İlâh Edinenler:

Allah-u Teâlâ’nın sevdiği, seçtiği ve kendisine çektiği kullar ancak halka rehberlik yaparlar, anasının babasının seçtiği kimseler değil. Onlar anasının babasının tayini ile posta oturmuşlar, puta tapınmış ve başkalarını da taptırmış oluyorlar.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:
“Resulüm! Gördün mü o nefis arzusunu ilâh edineni? Artık ona sen mi vekil olacaksın? (Onu şirkten sen mi koruyacaksın?)” (Furkan: 43)
Çok iyi bilin ki, o kendi nefsini ilâh edinmiş, ona tapıyor, o bir puttur. O putuna taptığı gibi, ona iltihak ve ittibâ edenler puthaneye girmiş ve o puthanede tapınmış oluyorlar. Çünkü o kendisi puta tapıyor, ona bağlı olanlar da o puthanede tapınıp duruyorlar.
Mesrûk -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif’lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz buyururlar ki:
“Bir kimseye ilim olarak Allah’tan korkar olması yeterlidir. Bir kimseye cehâlet olarak da kendini beğenmesi, nefsine mağrur olması yeterlidir.”(Câmiüs-sağîr: 6240)
Bu en büyük tehlikeyi hiç kimse bilmiyor ve görmüyor.
Diğer bir Hadis-i şerif’te ise şöyle buyuruluyor:
“Bir insanın kendini beğenmesi yetmiş senelik ibadetini mahveder.” (Camiüs-sağîr)
Kibriya ve azamet Allah-u Teâlâ’ya mahsustur. Büyüklük ve ululuk ancak O’na yakışır. Kula yakışan tevâzudur, alçak gönüllülüktür.
Kendi nefsini beğenip değer verenlerden nefret ettiğim zaman şöyle düşünüyorum;
“Ben kendimi beğenip nefsime değer verirsem, ya Rabbim ne kadar nefret eder!”

Babadan Oğula Süren Saltanat:

Günümüzde görülüyor ki Allah yolunu âlet ederek saltanat sürenler bulunmaktadır. Şöyle ki; babaları şeyhmiş, oğluna “Sen şeyhsin!” demiş, o da şeyh olmuş. Babadan oğula geçen padişahlık gibi bu ilâhî yolu saltanata çevirmişler. Ya babası tayin etmiş, ya abisi tayin etmiş, ya annesi tayin etmiş. “Al bu sürüyü sen de güt!”

Allah-u Teâlâ onu lâyık görseydi, o makama tayin ederdi. O lâyık görmemiş, annesi babası lâyık görmüş.
Bir Mürşid-i kâmil’e eğer emredilmişse yerine bir veya daha fazla halife bırakabilir ve ilân eder. Herkes nasibini arar. Aksi halde birçok mürşidler yerine vekil bırakmadan gitmişlerdir. Allah ehlini Allah-u Teâlâ tayin eder. O bir emanet-i ilâhî’dir, kime dilemişse ona verir, kişinin burada hükmü yoktur. Bu noktada arzu ile hareket edilmesini hoş görmüyoruz, tasvip de etmiyoruz.
Mânevî vazife, miras dışarıya gitmesin diye kızını çok yakınına verdiği gibi verilmez. Ancak emirle olur.
Eğer sana bu vazife verilmişse, kimin malını kime veriyorsun? Verilmemişse kime ne vermeye kalkıyorsun?
Mesela her an ahirete intikal etmemiz imkân dahilinde olduğu halde biz hiç kimseyi tayin etmiş değiliz. Ben hükümsüz ve değersiz bir mahlûkum, tayin etmeye sahib-i salâhiyet değilim. Eğer ben tayin edersem Allah-u Teâlâ’nın önüne geçmiş olurum. Gelenlerin eşkiyalığını yapmış ve ebedî hayatlarının katline vesile olmuş olurum. Allah ve Resulü’nün nâmına iş görüyorum. Diledikleri kadar tutarlar, diledikleri zaman alırlar.
Diyeceksiniz ki insanlar onu nasıl bilip tanıyacaklar?
Yüksek voltajlı bir ampul düşünün. “Ben ampulüm.” demiyor amma, yandığı zaman ışığı her tarafa yayılıyor. Hakk’ın tayini ile irşad memuru olan bir Mürşid-i kâmil de böyle bilinir.
Bunlar Allah-u Teâlâ’nın emrini, hükmünü tebliğ ederler. Hiçbir zaman kendini ortaya koymazlar, değersiz ve hükümsüz olduğunu bilirler.
Kıyamet gününde Allah-u Teâlâ ile İsa Aleyhisselâm arasında geçecek olan muhavere Kur’an-ı kerim’de beyan buyurulmaktadır:
“Allah: ‘Ey Meryem oğlu İsa! Sen mi beni insanlara: ‘Beni ve anamı Allah’tan başka ilâh edinin.’ dedin?’ demişti.” (Mâide: 116)
Nefsini ilâh edinen ve halkı da taptıranlara Allah-u Teâlâ: “Bana mı taptın, nefsine mi taptın? Halkı bana mı bağladın, puthaneye mi koydun?” diye soracak, o zaman ne cevap verecekler?
Bunlar gerçekten Allah yolunu âlet ederek saltanat kurmuşlar, babadan oğula, oğuldan kardeşe geçiyor ve bu böyle sürüp gidiyor. Halbuki Allah yolunun rehberini ancak O tayin eder. Seni kim tayin etti? Senin babanı kim tayin etti?
Bu tayinler, Mürşid-i kâmil’e ulaşmak isteyen bir kimsenin yolunu kestiği için onun mânevî katline vesile olur. Kendilerini yaktıkları gibi başkalarını da yakarlar.
Bunlar şeyhlik kisvesiyle yol kesicidirler, Allah ehlini arayanların yollarını keserler. “Allah ehli biziz!” derler. Allah yolundan alıkoyarlar. Yollarını kestikleri insanları kendi puthanelerine götürürler ve hayvan mesabesinde olan insanları, o ahıra tıkarlar. “Siz burada tapının durun!” derler. O da onu hakikat zanneder, ibadet ettiğini zanneder, tapınır durur. “Hakikat ehli midir, değil midir?” diye katiyyen aramaz. Çünkü o puthanede olduğu için o saltanat süreni hoş görür, hakikatı göremez ve arayamaz.
Maksadı etrafı dağılmasın, servet yıkılmasın, nam, şöhret, menfaat gitmesin.
Onlar o puthaneyi korudukları gibi, o ahıra girmeyenleri küçümser ve ayıplarlar. “Bizim şeyhimiz böyledir, bizim yolumuz böyledir!” diyerek kendi yollarına, kendi şeyhlerine dâvet ederler. Şayet ağlarına düşen olursa onu da puthaneye sokarlar, o da o ahıra girer.
Nefsini ilâh edinenler, halkı da nefis putuna taptırıp puthaneye sokanlar, bu ulvî yolu bu hale koydular.
Onları puta, dergâh gibi görünen yerleri puthaneye benzetmemize hiç hayret edilmesin. Ben bunun böyle olduğunu biliyorum, onlar ise cehenneme girince öğrenecekler.
Hadis-i şerif’te şöyle buyuruluyor:
“İnsanlar uykudadırlar, öldükten sonra uyanırlar.” (K. Hafâ)
Zira onlar kendi nefsine tapıyorlar ve başkalarını da taptırıyorlar. Allah yolunda tahtını kurmuş ve saltanat sürüyorlar.
Nefis putunu ilâh edinip halkı kendilerine taptıranlar bu büyük cürümlerinin hesabını hiçbir zaman veremeyecekler, Allah-u Teâlâ’nın suâlini cevapsız bırakacaklar, cezaları ile başbaşa kalacaklar.
Seni bu âlî ve ulvî makama kim tayin etti? Ey dinini dünyaya âlet eden, koyun postuna bürünen kurtlar!
Gün gelecek, bu şeyhlik saltanatı sona erecek.
Bugün ahıra bağladıklarını, yarın önlerine geçerek cehenneme götürecekler.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:
“O hanginizin daha güzel amel işleyeceğinizi imtihan etmek için ölümü ve hayatı yaratandır.” buyuruyor. (Mülk: 2)
Sonra ne olacak? Akibetini hiç düşündün mü?
Sana soracak:
“Bu iş ve icraatları benim iznimle, emrimle mi yaptın, yoksa nefsini ilâh edindin de şeytan mı bunları sana emretti?
Nefsini ilâh edinmekle bana meydan mı okuyordun?”
İsa Aleyhisselâm ulül-azm bir peygamber olduğu halde Allah-u Teâlâ’nın hitâb-ı ilâhî’sine şöyle cevap verdi:
“Hâşâ! Seni tenzih ederim. Hak olmayan sözü söylemek bana yakışmaz. Eğer demiş olsam, şüphesiz sen onu bilirsin.” (Mâide: 116)
Âyet-i kerime’nin devamında ve mütebâki Âyet-i kerime’lerde onun bu husustaki selis beyanı, bir ibret numunesi olararak beşeriyete sunulmaktadır.
Çünkü o Yaratan’ını çok iyi biliyordu. Ey ehl-i dalâlet! Siz nasıl yakıştırdınız?
Hakikat ehline gelince; onlar İsa Aleyhisselâm’ın buyurduğu tutumdadırlar, onun söylediği gibi söylerler.
Çünkü Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde:
“Ümmetimin âlimleri benî İsrail’in peygamberleri gibidir.” buyurmuştur. (K. Hafâ)
Hakikat ehli onlara vâristirler. Bunlar ancak Allah-u Teâlâ ve Resulullah Aleyhisselâm tarafından tayin edilir, onlarla desteklenirler, onlar namına iş görürler.

Kıyas:

Allah-u Teâlâ kendi lütfundan kime sermaye koymuşsa, o kimse hizmeti minnet bilir. Fakat kime ki o sermayeyi vermemişse, o kimse mihnetle hizmet eder.
Hizmeti minnet bilenler Rahman’ın yolundadır, mihnetle hizmet edenler şeytanın yolundadır. Birisi Hakk’a hizmet ediyor, diğeri şeytana hizmet ediyor. Görünüşte ikisi de Hakk yolunda.
Hizmeti minnet bilenler Allah-u Teâlâ’nın rızâ-i Bari’sini kazanır, mihnetle hizmet edenler gadabını kazanır.
Birisi: “Yolunda hizmet ettiren Sahibime şükürler olsun.” diye şükrünü ortaya koyuyor, diğeri ise: “Hizmet ediyorum.” demekle eneliğini ortaya koyuyor. Yaptıklarını nefsine malediyor, karşılığını da behemehal bekliyor.
Hakk yolunda hizmet edenler, bütün lütuf ve ikramların Allah-u Teâlâ’ya ait olduğunu, kendisinin ise hükümsüz ve değersiz bir mahlûkçuk olduğunu hem görüyor, hem biliyor.
Hakiki mürşidlerle sahte mürşidlerin temsili:
Bal arısı hep bal yapar. Can tehlikesi olmadıkça iğnesini sokmaz. Bir de eşek arısı vardır, o hep sokar. Kendisini sıksan bir damla balı yoktur.
Kamış da iki çeşittir. Birisi şeker kamışı, diğeri süpürge kamışı. Birinden hep tad akar, diğeri ne kadar sıkılsa hiçbir şey akmaz.
Şeyh Halil Fevzi -kuddise sırruh- Hazretleri, kendilerini mürşid olarak tanıyan ve tanıtan mukallidlerin şu şekilde misalini vermişlerdir:
Sarmaşık ilkbaharda kavağa çıkar ve: “Benim de senin kadar boyum var!” der. Kavak ise: “Sonbaharda görüşürüz.” cevabını verir.
Bunlar halk tarafından büyütülmüş, kabartılmış kişilerdir ve şişirilmiş balon gibidirler. Onları halk şişirdiği için, kendilerini büyük zannederler. Patladığı zaman kendisi de havası da berhava olur.
Büyüklük odur ki, Hakk’ta fânî olmuş, Hakk onu kudret elinde tutmuş. Onu O büyütmüş. Fakat onu da kimse istemez, ötekisini ister. Bilemez ki istesin. Ne bilir ne de ister. Hakk ehli de diğerini bilmek istemez. Hakk ehliyle halk ehli arasında bu kadar büyük fark vardır.

Mürşid Üç Kısımdır:

“Mükemmel”; bilir, amel eder, Allah-u Teâlâ’nın emriyle vazife görür, kâmilleri de yetiştirir.
Allah yolunun memurlarını Allah kendisi tayin eder. Bunlar Allah-u Teâlâ’nın kölesidir. Bütün işleri fîsebilillâhtır, yalnız Allah için çalışır, kimseden bir şey beklemez, nam ve şöhreti sevmez. Onlar Hakk iledir. Onlar Allah-u Teâlâ’nın has kullarıdır. Hükümsüz olduklarını, bütün hükmün yalnız ve yalnız Allah ve Resul’ünde olduğunu görürler. Allah ve Resul’ü namına çalışırlar, Allah ve Resul’üne dâvet ederler.
Mükemmel mürşid Allah-u Teâlâ’nın kendisine bahşettiği tasarruf ile hareket eder. O bir muallim gibidir. Öğretir, bildirir, tehlikeleri haber verir, yürütür, indirir, çıkarır, Allah-u Teâlâ’nın izniyle istediği şekilde müridine tasarruf eder. Mürid o merdivene dayanır ve yükselir.
“Kemâl”; bilir, hududu nisbetinde yetiştirmeye çalışır, gayriye tecavüz etmez.
Mükemmel ile Kemâl arasındaki fark kıyas bile edilemez. Birisi Allah-u Teâlâ’nın izniyle bir müridi alır götürür, bütün vartalardan geçirir. Çünkü onun içinde Hazret-i Allah var, o Allah namına iş görüyor. Diğeri o kuvvete sahip değildir. Yolu öğrenmiştir, kendisine tâbi olanlara yolu tarif eder, “Bu yoldan git!” der, müridi götürmeye muktedir değildir. Yani âlimle talebe arasındaki fark gibidir. Bir talebe öğretemez, yalnız öğrendiğini tarif eder. Fakat bir âlim, öğrendiği kadar öğretir. Mürşid-i kâmil’in de muallimi Allah-u Teâlâ’dır, O’nun kendisine öğrettiği kadar öğretir.
Mürşid meyveli ağaçtır, meyvesinden istifade edilir, fakat ağaç yetiştiremez. Mürşid-i kâmil ise meyveli ağaçların bulunduğu bahçedir, ağaçları da o yetiştirir.
Mürşid pazarda kendi malını satar, Mürşid-i kâmil ise Hazret-i Allah’ın malını satar.
Bir de “Mukallid”ler vardır ki, hemen hemen sahanın çoğunu işte bunlar istilâ etmişlerdir. Zanlarıyla hareket ederler ve zan ile amel etmeyi öğretirler, zanla konuşurlar. Dayandıkları nefis putudur. Şeyh şeytanı tabir edilen yol kesiciler işte bunlardır. Şeytanın yapamayacağını şeyhlik maskesi altında yaparlar. Gidişatları hiçbir esasa dayanmaz. Kendilerini yaktıkları gibi etraflarını da yakarlar, mânevi hayatlarını katletmiş olurlar. Bu bir mânevi hayat katli olduğu için, katlettikleri kimselerin başları mahşer gününde torbalarından çıkacak, mesuliyetlerini de yüklenecekler. Her yaptıkları iş, canlı-kanlı yanlarında olacak. Onlar bunu bilmezler, hatta büyük bir mârifet yaptıklarını zannederler. Vaktaki hesap gününde bütün sırlar meydana çıkar, büyük nedamet, fakat hiç faydası yok.
Mükemmel mürşid Allah-u Teâlâ’nın bahşettiği tasarrufla hareket eder. Makam ve rütbe ile ilgisi yoktur. Hedefi rızâ ve mahviyettir. Mahviyet içinde niyaz, niyaz yolu ile rızâdır. Allah-u Teâlâ bu lütfunu ancak dilediğine bahşetmiştir. Diğerlerinde bu hal olmadığı için vaad ve varlık ile müridanı yürütmeye çalışırlar. Hakikat ehli, aslandan kaçar gibi varlıktan kaçtığı halde, onlar ise varlıktan gıda alıyorlar.
Makam, rütbe peşinde koşmak birer hedeftir. Bu hedefi önde tutanlar Hakk’ı bulamazlar. Değil bu hedef peşinde koşmak, insan kendi vücut hedefini zerresi kalmayıncaya kadar kaybetmedikçe, hakiki Var husule gelmez. Birisi en büyük zevk ve gıdayı varlıktan alıyor; diğeri ise gaye, maksat ve hedeften geçtiği gibi en büyük engeli vücut biliyor, onu mahvetmek için hayat boyunca çalışıyor.
Bunlar ancak Allah-u Teâlâ’nın ihsanı ile olur. Kime verilirse o bilir, kim yürütülürse o yürür. “Yapıyorum biliyorum.” demekle olmaz.
Hakikat ehli, hakiki keşif ve keramete dahi kıymet vermez. Çünkü gaye bu değildir.
Bunun içindir ki, hakikatı aramak ve bulmak çok mühim ve lüzumludur. Ebedî bir hayat bahis mevzuudur.
Bunlar yol kesicidirler. Niçin yol kesicidirler?
Bir kimse, Allah-u Teâlâ’nın tayin ettiğine ulaşmak istiyorsa, bir mukallid “Ben oyum” dediğinden hem onun yolunu kesmiştir, hem de oraya dahil olanları kendi ahırına bağlamıştır.
Zira Allah-u Teâlâ’nın vermediğini kimse veremez, O’nun verdiğini kimse alamaz.
Ölçüler:

Mukallidle mükemmeli ayırt etmek için ölçüler vardır.
Şöyle ki:
O yaptıkları işte maksat, menfaat, gaye varsa; o yol, yol değildir. Allah yolunda yalnız rızâ vardır. Maksat, menfaat olmadığı gibi, rütbe ve makam da yoktur.
Lokması helâl mi? Çalışıp mı yiyor, el sırtından mı geçiniyor?
O toplulukta riyâ hâli mi var, ihlâs hâli mi galip? Eğer ihlâs varsa rahmet melekleri o meclisin üzerindedir, rahmet-i ilâhî’yi saçarlar. Riyâkârlık varsa şeytanlar mevcuttur.
İçindekiler kendini mi methediyor, yoksa kendi âcizliğini mi ortaya koyuyor? Bu ölçülere hep dikkat etmek gerekmektedir.
Daha doğrusu “Kâl”, “Hâl”, “Fiil” ahkâma uygun olacak. Eğer birisi noksan olursa, Kur’an-ı kerim’den zerre kadar ayrılırsa; o yol, yol değildir. O yol hemen o yetmişiki yolun içerisine girer ve kaybolur.
Yâni gökte uçtuğunu dahi görseniz, ahkâmdan bir lâhza ayrıldığını gördüğünüz zaman, kim olursa olsun, olduğu yerde bırakın. İsim bahis mevzuu değildir.
Bugün sahanın çoğunu onlar istilâ etmişlerdir, ortalığı kasıp kavuruyorlar.
Şeytan Şeyhleri:

Şeytan namına çalışanlar, şeytanın hizmetçileridirler. Şeytan namına çalışırlar, şeytanın yapamayacağını şeyh kisvesi altında bunlar yapar.
Halk bunları görüyor ve irkiliyor, nefret edip tiksiniyor. “Tarikat bu mudur?” diyor. Tarikat-ı aliye’nin nezafetini kaybettirenler, tasavvuftan soğutanlar, İslâm’dan uzaklaştıranlar işte bu şeytan şeyhleridir.
Çünkü onlar Allah yolunun eşkiyalarıdır, yol kesicidirler. Allah yolunu ve Allah ehlini arayanların yollarını kestiler. Hem kendileri kesildiler, hem de yol kestiler. Ruhlarını öldürdüler, ebedî hayatlarını katlettiler.
Ağına düşürdüklerini çalıştırıyorlar, soyuyorlar ve kendileri yiyorlar. Bütün maddi ihtiyaçlarını bu şekilde temin ediyorlar. Her türlü nam, menfaat, şan, şöhret ve şehvetlerini bu yolla tatmin ediyorlar. Bunların hepsi şeytanın askeridir.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:
“Direk olmuş keresteler.” buyuruyor. (Münâfikun: 4)
Mevkileri güzel, saltanatları yerinde, kisveleri herkesi imrendirir, fakat hepsi de cehennem direğidir.
O nefsini ilâh edinmiş ona tapınıyor. Gelenler de onun putuna taptığı için puthane oluyor, onları puthaneye sokmuş oluyor.
Hep onu överler, hep onu methederler. Hiçbir hakikatı görmezler ve görmek de istemezler. Yalnız ve yalnız kendilerinin hakikat ehli olduğunu zannederler.
Onlar niçin bu hataya düştüler?
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:
“Sâdıklarla beraber olunuz!” diye emir buyuruyor. (Tevbe: 119)
Mürşid-i kâmil’i bulmayanlar gerçek mürid olamazlar. Her ne kadar çalışsa da, bir gayret içinde bulunsa da faydası pek azdır, niyetine göre, ihlâsına göre istifade eder. Çünkü onlar bu emr-i ilâhî’yi dinlemediler, hakikatı aramadılar ve hakikatı bulamadılar.
Mürşid-i kâmil hükümsüz ve değersiz olduğunu bilir, hüküm ve değerin yalnız Allah-u Teâlâ ve Resul’de olduğunu görür. Kendisinin bir resimden, bir maskeden ibaret olduğunu, bir paçavradan ibaret olduğunu hem bilir, hem görür.
Fakat nefsine tapınanlar bunu görmek şöyle dursun; ilâhlık dâvâsına halel getirir diye, işitmek bile istemez.
Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Hiç şüphesiz ki şeytanlar o insanları yoldan çıkarırlar. Onlar da kendilerinin hidayete erdirilmiş olduklarını zannederler.” (Zuhruf: 37)
Ve dolayısıyle hiçbir söze ve hiçbir hakikate de yanaşmazlar.
Nitekim insanların pek çoğunun durumu böyledir. Hakikatı aramadıkları için zandan kurtulamazlar.
Şimdi bu sözlerimize hayret edersiniz, ahirette aynel-yakîn karşılaştığınız zaman ne kadar haklı olduğumuzu görürsünüz. Nedamet çok, faydası hiç yok!
Nur Fırkası, Nâr Fırkası:

Allah-u Teâlâ’nın tayin ettiği Mürşid-i kâmil’ler ile sahtelerinin berzahı böyle olduğu gibi, müridlerin de terakki edenleriyle düşenlerinin iç durumu şöyledir:
Mürid “Seyr minellah”da tarikata girer, altı mektepten birincisi burada tamamlanır. Sonra “Seyr ilâllah”, “Seyr fillâh”, “Seyr billâh”, “Seyr anillah” gibi Hakk’a tekarrübiyet seyrleri başlar.
Ezelî taksimât-ı ilâhi’ye mazhar olan müridanın hâli, kâli, fiili ayrıdır. Onların nasipleri ezelden ihsan edilmiştir. Kalbi “Arşurahman” olan Mürşid-i pâk’ın terbiyesinde nasibi kadar sülûk görüp, nefis derecelerini geçtikten; kalp, ruh, sır, hafâ, ahfâ’dan sonra nefs-i kül’ü de geçtikten sonra ruh ancak vücuda hâkim olur. Letâif ampulleri nurlanır. Her birinin kendine mahsus rengi vardır. Bu noktada Tarikat-ı aliye’nin zahiri kısmı geçilmiş olur. Bu da ancak Mürşid-i kâmil’in yardımı, müridin gayreti ile olur. Mürşid müridin merdivenidir, müridin yürümesi lâzımdır. İhlâs, taat ve takvâ şarttır.
Bu yolda Râbıta’nın çok büyük ehemmiyeti vardır. Terakkiyat bununla kaimdir.
Şu üç husustan da sakınmak gerekiyor:
1- Hilâf-ı şeriat.
2- İsraf-ı kalbiye.
3- Gaflet ve kasvette olanlarla ünsiyet etmek.
Ve fakat Tarikat-ı aliye’nin bâtınî kısmı bundan sonra başlar.
Sâdıklarla beraber olmayı emreden Âyet-i kerime’ye ittibâ eden bir mürid, o dâirenin içine girmiş ve saâdete nâil olmuş oluyor. O dâire Fenâfillah dâiresidir.
Allah-u Teâlâ’nın ezelden bahşettiği feyz-i ilâhî’yi oradan alır. Başkasından alması imkânsızdır. Sâdık olmayana intisab etmek, boşa vakit geçirmektir.
Eğer bir de puthaneye girdiyse bütün yaptıkları boştur. O zikir yapıyor, fakat hayvan da zikir yapıyor.
Çünkü Âyet-i kerime’de:
“Hiçbir şey yoktur ki, O’nu hamd ile tesbih etmesin. Fakat siz onların tesbihlerini anlamazsınız.” buyuruluyor. (İsrâ: 44)
Bir kimse Tarikat-ı aliye’ye intisab ettikten sonra epey yol alır. Mürşid-i kâmil müridin ruhunu yükseltir, birinci tepeyi geçirir. Orada yol ikiye ayrılır.
Allah-u Teâlâ lütfu ile tecelli ettiği zaman mürid yukarıdan aşağıya doğru kendisini küçültmeye, varlığını yok etmeye çalışır, mahviyet haline bürünür, varlığını yitirir, hiçliğe iner. Yapıcılık, bilicilik, öncülük gibi sıfatlar bir bir zail olmaya başlar. Kendilerine şevk, teslimiyet, muhabbet, murakaba, tevekkül, vahdet ve hâl gibi lütuflar ihsan olunur. Bunlar “Nûriye” fırkası’na ayrılmış olanlardır.
İhlâslı kimsenin yürüyüşü böyledir. Nasibini aldıkça terakki eder. Nasibi varsa bir gün Fenâfişşeyh ve Fenâfirresul’den sonra Fenâfillâh’a da erer.
Gerçekten de Mürşid-i kâmil’in terbiyesi olmadan, nefs ve şeytanın kurduğu tuzaklardan kurtulmak mümkün değildir. Onun o terbiyesi bittikten sonra, onu alır Resulullah Aleyhisselâm’ın terbiyesine verir. Resulullah Aleyhisselâm’ın muhabbeti ondan sonra kazanılır. O muhabbet onun sermayesidir, o sermaye ile iş görür. Mürid bu noktada hem mürşidinin hem de Resulullah Aleyhisselâm’ın taht-ı terbiyesinde bulunur.
Zâhirî ulemâ bunların hepsinden mahrumdur, Fenâfirresul’e varmayan mürid de bundan mahrumdur. İlk tahsili bitirmeden üniversiteye geçmek mümkün olmadığı gibi, Fenâfişşeyh tahsilini bitirmeden Fenâfirresul’e geçmek mümkün değildir. “Geçtim” demek sözden ibarettir.
Sâdıkları bulmakla Resulullah Aleyhisselâm bulunur, Resulullah Aleyhisselâm’ı bulmakla Allah-u Teâlâ bulunur.
Bir de şeytana tutunanlar vardır. Tepede olduğu için herkese tepeden bakmaya başlar, çok yükseldiğini zanneder. “Ben herkesten daha üstünüm.” der, herkesi küçük kendisini büyük görür. Kendisine paye verdiği anda olduğu yere çakılır. Hem düşer, hem helâk olur. Başkasını da helâk eder. Allah-u Teâlâ onun kalbini çevirdiği anda mukallid sınıfına düşer. Artık o bir yıkıcıdır. Çürük bir meyve, yanındaki meyveleri çürüttüğü gibi, o da o anda başkalarını hemen çürütür. Bunlar da “Nâr” fırkasıdır. Onlarda şekavet, gadap, harislik, tûl-i emel, gönlü boş şeylere bağlamak gibi haller vardır.
Hülâsa-i kelâm:
Bu gibi kimseleri Rahman seçmediği ve ileriye sürmediği için; annesi, babası, kardeşi seçtiği için, halk ileriye sürdüğü için, onlar şeytanın robotlarıdırlar.
Ha sahte peygamber, ha sahte mürşid. Sahte peygamber de yol kesicidir, sahte mürşid de yol kesicidir, eşkiyadır. Sahte peygamber: “Ben de peygamber’im. Allah-u Teâlâ’nın hükmünü tebliğ ediyorum.” der amma, aslında şeytanın tayin ettiğidir. Kendisi tayin etmediği için onun Allah-u Teâlâ ile hiçbir ilgisi yoktur. Ona tutunan şeytana tutunmuştur. Bunların âhirette kurtulmaları da mümkün değildir. Kesinlikle bunun böyle olduğunu bilin.
Bunlar ölü ile diri arası gibidir. Mürşid-i kâmil, Allah-u Teâlâ’nın bahşettiğini verir. Diğerinin zaten ruhu ölmüştür, o ne verebilir?
Zira Allah-u Teâlâ onu lâyık görseydi, onu tayin ederdi. Allah-u Teâlâ onu lâyık görmemiş. Annesi, babası lâyık görmüş. Şöhreti, nâmı gitmesin diye.
İblis’in Askerleri:

Ahmed Yesevî -kuddise sırruh- Hazretleri “Fakr-Nâme” adlı eserinde bu sahte şeyhler hakkında buyururlar ki:

“Bizden sonra âhir zaman yakın olduğunda öyle şeyhler ortaya çıkacak ki; İblis aleyhillâne onlardan ders alacak ve bütün halk onlara dost olacak ve fakat müridlerini idare edemeyecekler.
O şeyhler ki müridlerinden açgözlülükle birşeyler dilerler ve canlarını küfür ve dalâletten ayırmazlar ve bid’at ehlini iyi görürler ve ehl-i sünneti kötü görürler ve şeriat ilmi ile amel etmezler ve nâmahremlere bakarlar ve kötülüğü âdet edip Allah-u Teâlâ’nın rahmetinden ümitli olurlar ve şeyhlik işlerini değersiz görürler. Onların müridleri de dinden çıkmış olur, kendileri de dinden çıkmış olur.
Ve yine değersiz bir şekilde ve inleyerek müridlerinin kapısında dolaşırlar, o halde müridlerinden yardım alırlar. Eğer müridleri bağış ve yardımda bulunmasa, döğüşürler ve ‘Benim küskünlüğüm Allah’ın küskünlüğüdür.’ derler.
Şeyh odur ki, yardım alsa ihtiyacı olanlara verir. Eğer alıp kendisi yese murdar et yemiş gibi olur. Eğer elbise yapıp giyse o elbise eskiyinceye kadar Hakk Teâlâ onun namaz ve orucunu kabul etmez.
Ve eğer aldığı yardımdan ekmek yapıp yese, Hakk Teâlâ onu cehennemde türlü azaba uğratır.
Ve eğer öyle şeyhe bir kişi itikat etse kâfir olur. Öyle şeyhler mel’undurlar. Onların fitnesi Deccal’den beterdir. Şeriatte, tarikatte, hakikatte, marifette mürteddirler.”

“Mir‘atül-Kulûb” adlı eserinde ise şöyle buyuruyor:

“Âhir zamanda bizden sonra öyle şeyhler zuhur edecek ki, Şeytan aleyhillâne onlardan ders alacak ve onlar şeytanın işini yapacaklar. Halka dost olup halk ne isterse onu yapacaklar. Müridlerine yol gösterip onları maksada ulaştırmayacaklar. Dış görünüşlerini süsleyip müridden çok hırs sahibi olacaklar ve içleri (bâtınları) harap olacak. Küfür ile imanı farklı görmeyecekler. Âlimleri sevmeyecek ve onlara iltifat etmeyecekler. Ehl-i sünnet ve cemaatı düşman görüp ehl-i bid’at ve dalâleti sevecekler. Kötülüklerini öne çıkarıp Hakk Teâlâ’dan iyilik umacak ve şeyhlik iddiasında bulunacaklar.”

Râbıta Kime Yapılır?

Onlar kendilerini bir maskeden ibaret görürler. İçinde Hazret-i Allah’ı görürler. Var ile övünürler, kendi varlıklarından utanırlar. Onları yoktan var edeni, nimetlere gark edeni bilirler ve O’nun namına iş görürler. Onlar “El-fakru fahrî” Hadis-i şerif’inin sırrına erenlerdir. Hiçbir şey olmadıklarını bilirler. Resulullah Aleyhisselâm’ın vekilleri onlardır, fakirlikleri ile övünürler. Çünkü Resulullah Aleyhisselâm da bununla övündü.
Allah yolunun memurlarını Allah-u Teâlâ kendisi tayin eder. Bunlar Allah-u Teâlâ’nın arşıdır.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde:
“Mümin kulun kalbi, Rahman olan Allah’ın arşıdır.” buyurmuşlardır. (K. Hafâ)
Bütün kâinata taksimat “Maddî Arş”tan gelir. Mânevî bütün taksimat da “Mânevî Arş”tan gelir.
Allah-u Teâlâ o Arş’a kimin ne kadar nasibini indirdiyse, nasibini o Arş’tan alır ve terbiyesini görür. Kişinin o Arş’ta nasibi varsa, bu nasip Hakk’ın mirasıdır, nasibini oradan alır.
Allah-u Teâlâ nasiplerini daha cenin halindeyken ayırmıştır ve dehalet edecekleri yere koymuştur. Oraya girdiği zaman, çocuk annesinden süt emdiği gibi, ilâhî feyzi eme eme tekâmül eder.
Daha sonra Fenâfişşeyh’ten Fenâfirresul’e geçer ve murakabaya başlar.
Hiç şühpesiz ki Fenâfişşeyh’e kadar birçok yol kesiciler bulunur.
Onlar şeytan ehli ve mukallidlerdir. Onlar nefsi ile, putu ile övünürler. Halkın vereceği nasip ile, mânevî mirastan kişinin mahrum kalacağı da kesinlikle bilinmelidir. Bütün bu yollar halk yoludur, Hakk yolu değildir. Hakk yolu ayrıdır, halk yolu ayrıdır. Hakk yolunun yolcusunu Hakk seçer, halk yolunun yolcusunu halk seçer. Kişiler nerede olduğunu bilsinler. Ahirette nasıl olsa ayılacaklar, nasibi olan şimdi ayılsın.
Herkes baygın, ayılmayı hiç düşünmüyor. Nereye baygın? Yoluna baygın.
Nitekim Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmaktadır:

“Her bölük, her parti kendi tuttuğu yoldan memnundur, yanında bulunan (din veya kitapla) sevinmektedir.” (Müminun: 53)

Fakat ahirete varınca uykudan uyanacak, bulunduğu yeri görecek, nedameti çok olacak, faydası da hiç olmayacak.

Karun Gibi:

Nutfeden yaratıldıkları halde Yaratan’ı unuttular. Bu saltanat içinde Yaratan’a hasım kesildiler.
Karun da böyleydi, varlık içinde saltanat sürüyordu. Kavminin sâlih kişileri:
“Gururlanıp şımarma, şüphesiz ki Allah şımarıkları sevmez. Allah’ın sana verdiği mal ile ahiret yolunu gözet. Dünyadan da nasibini unutma.

Allah’ın sana ihsan ettiği gibi sen de ihsanda bulun.

Yeryüzünde bozgunculuk isteme. Doğrusu Allah bozguncuları sevmez.” (Kasas: 76-77)

Diyerek içinde bulunduğu durum hakkında ona nasihatte bulunmuşlardı. Göz kamaştırıcı bir saltanat süren Karun ise bu sözlere hiç kulak asmamıştı.
Dünyanın geçici güzelliğine meyletmiş, imanı zayıf kimseler, onun büyük bir saltanata ve şerefe sahip olduğunu sanıyorlar, imreniyorlardı.
“Keşke Karun’a verilenin benzeri bizim de olsaydı! Doğrusu o çok büyük nasip sahibidir.” demişlerdi. (Kasas: 79)
Doğru yolda bulunan ilim ve anlayış sahibi akıllı kimseler ise Karun’u ikaz ettikleri gibi ona meyledenleri de ikaz ettiler:
“Yazıklar olsun size! Allah’ın mükâfatı, iman edip salih amel işleyenler için daha hayırlıdır. Ona da ancak sabredenler kavuşabilir.” (Kasas: 80)
Ahirette bu mevki ve makam, sadece Allah-u Teâlâ’nın emir ve nehiyleri karşısında sabreden müminlere verilecektir.
Karun öyle bir bela ile karşılaştı ki; Allah-u Teâlâ evi ile, malı ile ve adamları ile birlikte onu yere batırdı.
Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Nihayet Karun’u da sarayını da yerin dibine geçirdik. Allah’a karşı kendisine yardım edebilecek kimsesi de yoktu. Kendisini kurtarabilecek kimselerden de değildi.” (Kasas: 81)
Karun’un saltanatına meyletmekle düştükleri hatanın farkına varan bazı kimseler, serveti ile birlikte yere gömüldüğünü gözleri ile gördüklerinde son derece pişman oldular. Akılları öyle başlarına geldi ki, Karun gibi kendilerine saltanat ve servet verilmemiş olmasından dolayı hamdetmeye yöneldiler. Onun bu kötü akibeti kıyamete kadar bir darb-ı mesel olarak kaldı.
Binaenaleyh onun akibeti böyle oldu, senin akibetin nasıl olacak? İşte bunlar her ne kadar bu saltanatları, bu kisveleriyle halkı celbetseler de ehl-i hakikat bunları ahkâm ile ölçer, ahkâma uymadıklarını bilirler ve bunların dalâlet ehli olduğunun mührünü basarlar.
Ahiretteki Mesuliyet:

Annesi, babası, kardeşi tarafından tayin edilenlerin, nefsini ilâh edinenlerin, Allah-u Teâlâ’nın yolunu kesenlerin durumu budur.
Allah-u Teâlâ saptıranlarla sapanların cehennemdeki pek hazin manzaralarını tasvir edip ibretli bir tablo halinde akl-ı selim sahiplerinin gözleri önüne sermektedir.
Âyet-i kerime’lerinde buyurur ki:
“Allah’ın nimetini nankörlükle karşılayanları ve (peşlerine taktıkları) toplulukları helâk olacakları yere, yaslanacakları cehenneme götürenleri görmedin mi?” (İbrahim: 28)
Gördün mü bunlara benzer bir kimseyi?
Kendilerine tâbi olanları yoldan çıkarıp saptıran önderler, kendilerine uymalarından gurur duydukları kimselerle beraber o gün cehenneme atılırlar.
“Onlar cehenneme girecekler. O ne kötü bir karargâhtır!” (İbrahim: 29)
Cehennem durulacak yerlerin en kötüsüdür.
“Allah’ın yolundan saptırmak için O’na ortaklar koştular.” (İbrahim: 30)
Liderlerini ilâh edindiler, Allah’a ibadet eder gibi onların peşlerinden gittiler. Halkı Allah yolundan çevirip küfre sürüklediler.
“De ki: Bir süre yararlanın! En son varacağınız yer ateştir!” (İbrahim: 30)
İçinde bulunduğunuz çirkefliği sürdürün. Şunu unutmayın ki, ahirette cehenneme atılacaksınız.
Bu gibi kimseler cehennemin kendileri için hazırlandığını görünce, bürünecekleri hâl ve ahvâl hiçbir kelime ile ifâde edilemez.
“Başlarını dikerek koşarlar. Gözleri kendilerine bile dönüp bakamayacak şekilde sabit kalmış.

Gönülleri ise bomboştur.” (İbrahim: 43)

Başlarına gelecek felâketler, dehşetler, onları bu hale getirecektir. Kafalarında akıl, kavrayış ve anlama adına hiçbir şey kalmayacaktır.
“Resulüm! İnsanları azabın kendilerine geleceği (kıyamet) gününden korkut!” (İbrahim: 44)
O müthiş günü düşünsünler, şimdiden kendilerine gelsinler.
“Zulmedenler diyecekler ki:

Ey Rabbimiz! Yakın bir süreye kadar bize zaman tanı da senin dâvetine uyalım ve Peygamber’ine tâbi olalım.” (İbrahim: 44)

Fakat bütün bu temennileri neticesiz kalır. Allah-u Teâlâ onların bâtıl üzerindeki ısrarlarını hiç şüphesiz ki bilmektedir.
Kınamak ve susturmak için taraf-ı ilâhî’den onlara şöyle denilir:
“Siz daha önce sonunuzun gelmeyeceğine yemin etmemiş miydiniz?” (İbrahim: 44)
Gururlu bir biçimde öyle büyük hayaller peşindeydiniz ki, ahirete göçeceğiniz hiç aklınıza gelmiyordu.
“Halbuki siz kendilerine zulmedenlerin yurtlarında oturmuştunuz.” (İbrahim: 45)
Ehl-i hakikatın yolunda oturdular, “Ehl-i hakikat biziz!” dediler, yol kesici oldular.
“Onlara neler yaptığımız da size açıklanmıştı ve size misaller de vermiştik.” (İbrahim: 45)
Niçin o uyarmalardan istifade ederek uyanmadınız, ibret ve ders almadınız.
“Gerçekten onlar kurmak istedikleri tuzağı kurmuşlardı. Oysa tuzakları dağları yerinden oynatacak (cinsten) olsa bile, onların tuzakları Allah’ın katında idi.” (İbrahim: 46)
Onlarınkinden daha büyük bir düzen ile onları cezalandıracak, farkında olmadıkları bir yerden azapları gelip onları bulacaktır, Allah-u Teâlâ onların her birinden intikam alacaktır.
“Sakın Allah’ın elçilerine verdiği sözden cayacağını sanma! Muhakkak ki Allah Azîz’dir, intikam sahibidir.” (İbrahim: 47)
Bir şey yapmak istediği zaman kimse O’na mani olamaz, O’na karşı hiç kimse düzen kuramaz.
“Bütün insanlar tek ve Kahhar olan Allah’ın huzuruna çıkarlar.” (İbrahim: 48)
Hiçbir şey onları örtmeyecek, hiçbir kimse onları koruyamayacaktır. Artık gaflet perdesi ile kapanmış olan gözler açılmış, gizli kalan hakikatler bütün açıklığı ile ortaya çıkmıştır.
“O gün suçluları zincirlere vurulmuş görürsün!” (İbrahim: 49)
Onlar o gün şeytanlarla birlikte birbirlerine bağlı bir halde cehenneme sevkedilecekler.
“Gömlekleri katrandandır, yüzlerini ateş kaplar.” (İbrahim: 50)
Orada her şeyin vasfı değiştiğine göre, o günkü katran da bu bildiğimiz katrandan mukayese bile edilemeyecek derecede farklı olacaktır.
Katrandan gömlekle kaplı olan vücutlarını yakan ateş, onların yüzlerini de istilâ eder. Çünkü bu yüzlerle Hakk’a yönelmediler.
“Bu, Allah’ın herkese kendi kazandığının karşılığını vermesi içindir.” (İbrahim: 51)
Güzel amel işleyenlere iyilikle, kötü amel işleyenlere de kötülükle amellerinin karşılığını vermesi için, ahirette hâkimler hakiminin huzuruna çıkarlar.
“Doğrusu Allah hesabı çabuk görendir.” (İbrahim: 51)
Kullarını bir anda hesaba çeker, bu hesap bir anda olup biter.
Allah-u Teâlâ suçluları suçları sebebiyle cezalandırdığı gibi, müminleri de itaatları sebebiyle mükâfatlandıracaktır.
“Bu Kur’an insanlara açık bir tebliğdir. Bununla hem korkutulsunlar, hem Allah’ın ancak bir tek ilâh olduğunu bilsinler, hem de akl-ı selim sahipleri iyice düşünüp öğüt alsınlar.” (İbrahim: 52)
Ne yaptıklarını, ne yapacaklarını, şimdiye kadar hangi dinde, hangi yolda ve ne gibi icraatlarda bulunduklarını ve bundan sonra da ne yolda hareket etmeleri lâzım geleceğini düşünmeleri ve anlamaları için Hazret-i Kur’an nâzil olmuştur.
Kim Kime Tâbi Olduysa!:

Her asrın insanı yaşadığı devirde kime tâbi olduysa, kime bağlandıysa, kimin peşinden gittiyse onunla mahşere çağrılacaktır.
Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“İnsan sınıflarından her birini biz o gün imamları ile beraber çağıracağız.” (İsrâ: 71)
İmam; insanlara öncülük eden, beraberinde de kendi yolunca giden ve peşinden gelen bir topluluk meydana getiren lider, önder demektir.
Hazret-i Ali -radiyallahu anh- Efendimiz bu Âyet-i kerime hakkında:
“İmamdan murad herkesin yaşadığı asrın önderidir.” buyurmuşlardır.
Herkes dünyada kimin bayrağı altında bulunmuşsa, kime uymuş, kimleri rehber edinmişse ahirette de onun bayrağı altında bulunacaktır.
Rehber edindiği, peşine düşüp gittiği lideri nereye götürülürse onlar da oraya gidecek, dünyada olduğu gibi ahirette de bir ve beraber olacaklardır. İyiler iyilerle beraber cennette, kötüler kötülerle birlikte cehennemde olacaklardır.
Firavun ahirette avânesinin önünde cehenneme gittiği gibi, bu sapıtıcılar da küfre kaydırdığı kimselerin hepsinin cehennemde öncüleridirler.
Sapıtıcıların peşine takılanlar, kendilerinin sonsuz bir felâkete düşmelerine sebep oldukları için onlara büyük bir kin ve öfke duyarlar. “Sen bizim buraya girmemize sebep oldun” diyerek, leş üzerine üşüşen kargalar gibi üzerlerine üşüşürler ve şöyle derler:
“Siz bize sağdan gelir, sûret-i haktan görünürdünüz!” (Saffat: 28)
Körükörüne peşlerine sürüklendikleri kimselerin ahiretteki zillet ve meskenetlerini, ne kadar sefil bir duruma düştüklerini gördüklerinde onlara şöyle derler:
“Biz size uymuştuk, sizin bağlılarınızdık, şimdi siz Allah’ın azabından zerrece bir şey olsun savıp bizi koruyabilecek misiniz?” (İbrahim: 21)
Bütün saltanat ve kisveleri dünyada kalan, yaptıkları tahrik ve tahriflerin, sapma ve saptırmaların cezasıyla karşı karşıya bulunan sapıtıcılar onları yüzüstü bırakır giderler. Aralarındaki bütün ülfet ve muhabbet sebepleri ortadan kalkar.
Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Böylece Allah onlara bütün yaptıklarını hasretler ve pişmanlıklar halinde gösterecektir.

Onlar cehennemden çıkmayacaklardır.” (Bakara: 167)

İslâm’mış gibi görünüp, şeyh kisvesine bürünerek din-i İslâm’a en büyük darbeyi vuranlar bunlardır. Müslüman bunların yaptığını yapar mı hiç?
Bunun içindir ki mürşid aramak çok mühimdir. Bir Mürşid-i kâmil vardır irşad eder, bir mürşid vardır ifsad eder.
Bu sebepledir ki Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:
“Ey iman edenler! Allah’tan korkunuz ve sâdıklarla beraber olunuz!” buyuruyor. (Tevbe: 119)
Şeytanla, şeytanlaşmış şeyhlerle değil.
Âyet-i kerime’de geçen sâdıklardan murad, Fenâfillah’a ermiş Mürşid-i kâmil’lerdir. Gerçek vâris-i enbiya onlardır.

“Allah yolunda yürüyorum.” Diyenlerin Ayırım Noktası:

Allah-u Teâlâ yolumuzu mânâ ve mahviyet üzerine kurmuştur. Diğerlerinin yolu ise varlık ve maddiyat üzerine kuruludur.
Mânâ demek, yalnız Allah-u Teâlâ’ya dayanarak iş görür. Mahviyet demek, O’ndan başkasını görmez.
Kişiler: “Ben Allah yolunda yürüyorum.” zanneder ve hizmet için de çalışır. Fakat yolu görünüşte Allah yoludur. Allah-u Teâlâ dilediğine yol verir. O’nun yürüttüklerinden başka hiç kimse yürüyemez.
Nitekim Âyet-i kerime’sinde açık ve kesin olarak ferman buyuruyor:
“İşte o yol Allah’ın hidayet yoludur. Allah kullarından dilediğini bu yola eriştirir. (Kime dilerse ona nasip eder).” (En’am: 88)
Bunlar hep ahirete göçüldükten sonra meydana çıkacak.
Diğer yollarda madde olur, gaye, maksat ve menfaat olur, rütbe ve şöhret olur. Hakk’tan başka her şey var. Amma Hakk’ın bulunacağını sanmayın. Bu gibi şeyler olanlarda tecelli etmez. Niçin? Âyet-i kerime olduğu için.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:
“Allah hiç kimsenin göğsünde iki kalp yaratmamıştır.” (Ahzâb: 4)
Ki, birini Muhabbet-i Mevlâ’ya, diğerini muhabbet-i mâsivâya hasretsin. Bir kalpte iki sevgi yaşamaz. Kimin kalbinde yalnız Allah-u Teâlâ var, o Hakk iledir. Kimin kalbinde mâsiva var, o halk iledir.
Bu Âyet-i kerime’ye göre esas budur.
Bunların iç durumları budur. Bunlar güya Hakk’a gitmeye çalışıyorlar. Fakat aslında yol kesiyorlar.
Şimdi siz, bu sözlerimize hayret edeceksiniz. Ahirette aynel yakîn karşılaştığınız zaman, haklı olarak söylediğimizi göreceksiniz. Nedamet çok, faydası hiç yok! Çünkü herkes önderi ile haşrolacak.
Tasavvuf Taassubun Ötesindedir:

“Benim mürşidimden başka mürşid olamaz.” diyen kanaat sahiplerine gelince; onlar taassub ehlidirler, zihniyetleri dardır. Tasavvuf ise taassubun ötesindedir.
Bir ağacın, yalnız kendisinin meyve verdiğini zannetmesi ne kadar gülünçtür. Halbuki bu toprak onun gibi ne ağaçlar yetiştiriyor. Kim ki “Benim yolum budur, başkasınınki değildir.” derse, o çok iyi bilsin ki Hakikat yolundan ayrılmıştır. Kişinin ancak “Benim yolum çok güzeldir.” demesi kadar salâhiyeti olabilir. “Benimki hak, diğerleri bâtıldır.” demeye hiç kimse sahib-i selâhiyet değildir. Hakikat yolunda olan bir kimseye “Sen o yolu bırak buraya gel.” demek edebe uygun değildir. Herkes bir noktada toplanamaz. Kimisi gülü, kimisi karanfili sever, kimisi de sümbülden hoşlanır. Allah-u Teâlâ kişiye nasibini nereden ayırmışsa, o nasibini oradan alacak. Gel demek için Levh-i mahfuz’daki takdiri bilmek şarttır. Kişi bunu zannına göre söylüyorsa, o bir tahripçidir, yol kesicidir. Ekilmiş bir kimse koparılmışsa, kurumasına sebep olunur ve bunun zararları pek çoktur. En mühimi, mâneviyatını söndürmüş, ebedî hayatını öldürmüş olur. Daha ileriye giderse Allah-u Teâlâ ile karşı karşıya kalır.
Bir hayvan önüne gelen otu koparır. Fakat insan olan bunu yapabilir mi? Aradaki fark işte bu kadar büyüktür. Mesuliyeti ise daha da ağırdır.
Biz yalnız şunu işaret ederiz. Dalâlette gördüğünüz kimseyi dalâletten kurtarmaya çalışın. Hiçbir zaman ekilmiş bir kimseyi koparmayın, yerinde besleyin. Takviyesini yapıp, yerinde sağlamlaşmasına gayret edin. Koparmak mı? Asla! Hayvan koparır, insan ise su döker.
Allah-u Teâlâ müminlerin kardeş olduğunu beyan buyuruyor. Ayrılık neden gelsin, niçin kardeşçe sevişilmesin? Bu bölücülükler nefislerin hamlığından, ruhen tekâmül edemeyişlerinden ileri geliyor.
Bugün herkes “Benim yolum” diyor. Hatta o kadar ileriye gidiyor ki, sadece kendi yolunu hakikatta görüyor.
Bu husus çok incedir, hiçbir ehl-i kemâl gayriye tecavüz etmez. Bunun iç sırrı şudur: Allah-u Teâlâ bir kulunu vazifelendirmeyi murad etmişse, ona tâbi olacak olanları Levh-i mahfuz’da beyan eder. Hılkiyetini de ona göre yaratmıştır. Meselâ bir vasıtada yüz beygir gücünde motor bulunur, birinde onbin beygir, birinde yüzbin beygir gücünde motor bulunur. Her biri gücüne göre yük çeker. Allah-u Teâlâ bir Mürşid-i kâmil’e ezelde kaç kişiyi ihsan etmişse, ona göre güç de vermiştir.
Onun için dikkat edilirse, mürşidi olmuş ve ölmüş hiç kimseye katiyyen gel denilmiyor. “Gel” deyicilerin durumunu buradan anlayın.
Hâl böyle iken “Benim müridim çok olsun.” diye hareket etmek çok yanlış bir şeydir. Yanlışlığı şuradan gelir ki, ya bir varlık kokusu vardır, ya menfaat arzusu vardır, veya “Olayım” gayesi vardır. Evvela benlik giriyor.
İkincisi, Allah-u Teâlâ aldıkları o kişiye ezelde nasip ayırmamışsa, ona kim ne verebilir? Aldıkları kimselerin eğer başka yerden nasipleri varsa, nasiplerinden mahrum etmiş oluyorlar. Bir de: “Ben daha iyiyim.” diye ehil bir yerden koparırlarsa, mânevî hayatlarını katletmiş olurlar. Bu bir mânevî hayat katli olduğu için, katlettikleri kimselerin başları bu “Gel!” deyicilerin torbalarından çıkacak. Katlolunan da gider, katleden de katlettiği kimselerin mesuliyetini çeker.
Bunun içindir ki, Hakk’a dayanan; Hakk’ın ezelî taksimine göre hareket edip, icraatını tanzim eder, gayriye tecavüz etmez. İntisablı olsun olmasın, “Nasibi burada mı?” diye daima istihareye başvurur.
Derler ki: “Efendim o mürid beni bulamaz!” Dikkat buyurun, aşılayıcı rüzgar halkediyor, tozları çiftleştiriyor, meyve oluyor. Senin mi rolün var o çiftleşmede? Bütün mahlukâta Rezzâk-ı âlem rızık veriyor, sen mi yardım ettin O’na? Sen çık aradan! Sahib-i hakiki nasıl dilerse öyle yapar.
Bir kardeşin arabası ile gidiyorduk. Oğlu küçük olduğu için: “Baba, arabayı ben yürüteyim.” dedi. Direksiyon çocuğun elinde, fakat babası yürütüyor. Uzaktan gören çocuk yürütüyor zanneder. Çocuğun orada hiçbir rolü yok. Babası bıraktığı anda mahvolur. Mürşid de böyledir. “Yürütüyorum” dediği anda helâka mahkûm olur. Allah-u Teâlâ yürütüyor, karşıdan gören de mürşid yürütüyor zanneder.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir gün yere bir çizgi çizerek: “Bu Allah yoludur.” buyurdular. Yine bu çizginin sağına ve soluna başka çizgiler çizdikten sonra: “Bunlar da yollardır. Bu yolların her birisinde insanları o yola çağıran birer şeytan bulunur.” buyurdular ve:
“Şüphesiz bu benim dosdoğru yolumdur, siz ona uyunuz. Başkaca yollara gidip de onlar sizi Allah’ın yolundan ayırmasın. Allah size bunları sakınasınız diye vasiyet etmiştir.” (En’am: 153)
Âyet-i kerime’sini okudular. (Dârimî, Sünen)
Bize bu yolu Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- göstermiştir. Yol olarak da onun yolu vardır. Bütün insanların Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-in yolunda bulunması icabeder.
O yol bir Cadde-i kübrâ’dır, çok geniş ve dümdüzdür. Zâhirî kısmı, daha ilerde bâtınî kısmı, daha ilerde ledünî kısmı vardır. Böylece kısım kısım birbirinden geçer. Hepsi o yol üzerinde bulunur ve hepsi hakikat üzerindedir. Allah-u Teâlâ’nın emir buyurduğu, Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-in açtığı yoldur. Bütün müslümanlara şâmildir, şahsa ait değildir.
Fakat kim ki :“Benim yolum yoldur, başkasınınki yol değildir.” derse, o iyi bilsin ki Hakikat yolundan sapmıştır. Artık Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizin işaret ettiği o ayrılan diğer yollarda gider de gider ve “Benim yolum yoldur.” der. Hakikaten onun yolu yoldur amma, yetmişiki yoldan birisidir. Artık o istikamette değildir. Fırka-i nâciye’den ayrıldığını çok iyi bilmesi lâzımdır.

USÛL-İ AŞERE

USÛL-İ AŞERE
Bir müridin seyr-ü sülûk yolunda daha çabuk, daha kestirmeden maksuduna kavuşabilmesi için tasavvufta “Usûl-i aşere” adı verilen sermayeleri sıkı tutması gerekir. Sırat-ı müstakim yolcuları dikkatle üzerinde durmuşlardır, titizlikle tatbik etmişlerdir.

1- Tevbe:

Tevbe; günahtan dönmek, pişmanlık duymak demektir. Ölüm halinde olduğu gibi kalpte ikilik yapan Hakk’tan gayrı bütün isteklerden ayrılmak, Mevlâ’ya yönelmek, günahların hepsini terketmek, günah arzusunu kalpten tamamen silmek, iyiliklere dönmek demektir. Öyle ki, günah arzusu kalpten tamamen silinmelidir.

Tevbe, yolunu şaşırmış bir insanın yeniden yola gelmesi demektir.
Günahlardan tevbe etmek, her mümine vaciptir. Bu; Kitap, Sünnet ve İcmâ ile sabittir. Bunun içindir ki, tevbeyi terketmek de ayrıca bir günahtır.
Günahlardan uzak durmak meleklere mahsus olduğu için, hiçbir insan tevbenin dışında kalamaz.
Enes -radiyallahu anh-den rivayete göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmuşlardır:
“İnsanoğlunun her biri hataya düşmekten kendini alamaz. Ancak, hata işleyenlerin en hayırlısı tevbe edenlerdir.” (Tirmizî)
Günahı işleyen, hatayı yapan biz olduğumuz halde, Allah-u Teâlâ bizi tevbeye çağırmakta ve affedeceğini müjdelemektedir:
“De ki: Ey kendilerine kötülük edip haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin, Allah bütün günahları bağışlar. Çünkü O çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir.” (Zümer: 53)
Âyet-i kerime’deki ümit günaha teşvik için değil, en günahkâr kimseleri bile bir an önce tevbe edip Hakk’a yönelmeye teşvik içindir.
Allah-u Teâlâ dilediği kimsenin, deniz köpüğü kadar da olsa bütün günahlarını örter. Çünkü O’nun merhameti bol, affı geniştir.

Bir Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:

“Ey müminler! Hepiniz Allah’a tevbe ediniz ki felâha eresiniz.” (Nur: 31)

Allah-u Teâlâ bilmeyerek kötülük yapıp, sonra da can boğaza gelmeden evvel tevbe edenlerin tevbesini kabul buyuracağını, makbul olan tevbenin nasıl yapılacağını Âyet-i kerime’lerinde haber vermektedir:
“Allah katında makbul tevbe; kötülüğü ancak cahillik sebebiyle yapanların, sonra da çarçabuk vazgeçip tevbe edenlerin tevbesidir. İşte Allah onların tevbesini kabul eder. Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir.

Yoksa kötülükleri yapıp yapıp da, içlerinden birine ölüm gelip çatınca: ‘Ben şimdi tevbe ettim!’ diyenlerin tevbesi makbul değildir, kâfir olarak ölenlerin tevbesi de makbul değildir. İşte onlar için pek acıklı bir azap hazırlamışızdır!” (Nisâ: 17-18)

Bilerek günah işleyen, tevbe etmeyip günah işlemeyi alışkanlık haline getiren ve bu halde iken can boğaza gelip hayattan ümidini kesmeden önce tevbe edenlerin, tevbelerinin kabul edilmesi Allah-u Teâlâ’nın iradesine kalmıştır.
Ebu Musa -radiyallahu anh-den rivayete göre, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmuştur:
“Allah-u Teâlâ gündüz günah işleyenin tevbesini kabul etmek için gece elini açar. Gece günah işleyenin tevbesini kabul etmek için gündüz elini açar. Bu durum güneşin battığı yerden doğmasına kadar devam eder.” (Müslim)
Bir zâhirî bir de bâtınî tevbe vardır.
Zâhirî tevbe; kişinin bütün kötü huylardan ve kötülüklerden kaçınması, kötülüklere asla dönmediği gibi hatırına bile getirmemesidir.
Bâtınî tevbe ise; kötü işlerin tamamıyla iyiliğe çevrilmesi, iyi işlerde sabır ve sebat edilmesidir.
Bâtına intikal edemeyen insanlar, tevbe ettikleri halde zamanla aynı kötülüğü yine yapmaktan kendilerini alıkoyamazlar. Tevbeleri dilde kalmıştır.
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde:
“Dil ile yapılan istiğfar yalancıların tevbesidir.” buyurmuşlardır. (Münavi)
Bir ot, dibinden de kesilse yine büyür, hatta daha çok dallanır. Kökünden çıkarılıp yeri kurutulursa bir daha bitmez.
Bâtınî tevbeye muvaffak olan insan o kötülüğü artık terkettiği gibi, o kötülüğe karşı meylini de kalbinden söküp atar. Daha ileride, böyle bir şey zaten düşünemez.
Bâtınî tevbe inabe ile gerçekleşir. Hakk’tan gelen feyz-i ilâhî sayesinde kalpteki mâsiva otları kurutulur, ekilmeye hazır bir tarla haline gelir. Kemâl bulmuş bir elden kalbe tevhid tohumu düştüğü zaman, hemen filiz verir ve ağaç olur. Yerlerin dibine kök salar, dalları ise semâlara yükselir. O tohumu kemâl bulmuş bir elden almak şarttır.
Kemâle ermeyen bir tohum, ekilmiş gibi görünse de filiz vermez. Kişi kendi gayreti nisbetinde yol alır. Bir noktaya kadar gidebilir, daha öteye geçemez.

2- Zühd:

Zühd, dünya sevgisini kalpten çıkarmak, dünyaya karşı duyulan her rağbeti gönülden söküp atmak, nefsin arzularını gemlemek demektir.

Âyet-i kerime’lerde şöyle buyuruluyor:
“Rabbinin huzurunda durmaktan korkan ve nefsini hevâ ve hevesten alıkoyan kimseye gelince, cennet onun varacağı yerin tâ kendisi olacaktır.”(Nâziat: 40-41)
Hesap ve ceza gününü düşünerek hayatını ona göre düzenleyen, Rabbinin rahmetine ümit bağladığı kadar azabından da o nisbette korkan, nefislerini hevâ ve heveslerine tâbi olmaktan alıkoyan müminlere çok büyük müjdeler vardır.
Allah-u Teâlâ Kur’an-ı kerim’de dünya hayatının gelip-geçici olduğunu, ahiret hayatının ise ebedî olduğunu haber vermiş, müminleri dünya hayatına bağlanarak ebedî hayatlarını mahvetmekten sakındırmış ve:

“Sakın sizi dünya hayatı aldatmasın!” buyurmuştur. (Fâtır: 5)

Ukbayı bırakıp dünyaya meyletmek, Hakk’ı bırakıp bâtıla sarılmak demektir. Hakk ve hakikatı unutup dünya lezzetlerine dalanlar büyük bir belâya ve huzursuzluğa uğramışlardır.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde dünyayı tarif ederek şöyle buyuruyor:
“Dünya hayatı ancak bir oyundur bir eğlencedir.” (Muhammed: 36)
Ömrün boş yere harcanmasına sebebiyet veren, insanı mühim işlerden alıkoyan, sebatı bulunmayan bir vakitten ibarettir.
Bu dünya hayatı, çocukların, oyun oynayarak kendilerini yordukları gibi insanların kendilerini yordukları bir oyuna benzemektedir. Ömrün akşamı olunca, çocukların oyunlarını bırakıp evlerine döndükleri gibi, her şey yüzüstü bırakılıp âhiret âlemine göç edilmekte, elde edilen her şey başkalarına bırakılmaktadır.
Allah-u Teâlâ bir Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmaktadır:

“Doğrusu onlar çabuk geçeni (dünyayı) seviyorlar da, önlerindeki o çetin günü (ahireti) bırakıyorlar.” (İnsan: 27)

İnsan dünyada yüzyıl da yaşasa, dünyanın bütün varlığı ahirete nisbetle bir lokma bile değildir. Çünkü sonu olan şeyin, sonu olmayan şeye mukayesesi bile yapılamaz.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’lerinde şöyle buyuruyor:

“Hayır, hayır! Siz çarçabuk geçen dünyayı seviyorsunuz ve ahireti bırakıyorsunuz.” (Kıyâmet: 20-21)

O âlemdeki mükâfat ve mücâzâtı hiç düşünmüyorsunuz.
“Ve siz gaflet içinde oyalanmaktasınız!” (Necm: 61)
Dünya, ahireti kazanmak için bir vasıtadır, gaye değildir. Dünyanın cazip güzelliklerinin, gelip geçici tat ve lezzetlerinin insanı Allah yolundan alıkoymaması ve ahireti unutturmaması gerekir.
Akıllı kimsenin dünyaya aldanmaması, dünya sevgisine aşırı derecede kapılmaması gerekir. Serap gibi parıldar, bulut gibi geçer gider.
Dünyayı ahirete tercih etmek; kâfirin küfründeki, münafığın nifakındaki, âsinin mâsiyetindeki gizli hastalığını gösteren bir işarettir. Onların bütün gayretleri dünya lezzetlerini elde etmek içindir. Dünyanın süsü, eğlence ve lezzetleri gözlerini kör etmiş, basiretlerini örtmüştür. Allah-u Teâlâ’ya kavuşmayı aslâ akıllarına getirmezler. Ahiret yerine dünya hayatına râzı olurlar, geçici olanı ebedî olana tercih ederler.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde:
“Allah-u Teâlâ’nın indinde dünyanın bir sivrisinek kanadı kadar değeri olsaydı, hiçbir kâfire ondan bir içim su vermezdi.” buyuruyorlar. (Tirmizi)
Sevgili peygamberini taş kovuklarında, mağaralarda barındırmış, sevmediği kimseleri ise köşklerde-saraylarda yaşatmıştır.
Dünyaya rağbet eden, onu sevendir. Dünyalık edinmek ve sürekli olarak daha fazlasını istemek, dünyaya rağbet etmenin alâmetidir.
Sahl bin Sa’d -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre bir zât Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimize gelerek:
“Yâ Resulellah! Bana öyle bir amel göster ki, onu yaptığım takdirde Allah da, kul da beni sevsin.” demişti.
Bunun üzerine Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurdular:
“Dünya muhabbetini kalbinden çıkar ki Cenâb-ı Hakk’ın sevgilisi olasın. İnsanların ellerindekilere göz dikme ki, insanlar da seni sevsin.” (İbn-i Mâce: 4102)
Görüldüğü üzere zühd, Allah-u Teâlâ’nın sevgisine sebep kılınmıştır.
Hazret-i Ali -radiyallahu anh- Efendimiz şöyle anlatmıştır:
Biz Resulullah Aleyhisselâm ile otururken uzaktan Mus’ab bin Umeyr -radiyallahu anh- göründü, bize doğru geliyordu. Üzerinde deri parçası ile yamanmış bir bürdesi vardı. Resulullah Aleyhisselâm onu görünce (Mekke’de iken giyim kuşam yönünden yaşadığı) bolluğu düşünerek ağladı.

Sonra buyurdu ki:

“(Gün gelip) Sizden biriniz, sabah bir elbise akşam bir elbise giyse ve önüne yemek tabaklarından biri getirilip diğeri kaldırılsa ve evlerinizi de (halılarla ve kilimlerle) Kâbe gibi örtseniz o zamanda nasıl olursunuz?”

Orada bulunanlar: “O gün biz bugünümüzden çok daha iyi oluruz. Çünkü hayat külfetimiz karşılanmış olacak, biz de ibadete daha çok vakit ayıracağız.” dediler.

Resulullah Aleyhisselâm şöyle karşılık verdi:

“Hayır! Bilâkis siz bugün o günden daha iyisinizdir.” (Tirmizi: 2478)
Hazret-i Âişe -radiyallahu anhâ- vâlidemiz buyururlar ki:
“Resulullah Aleyhisselâm vefat ettiğinde, evimin dolabında bir parça arpadan başka canlının yiyeceği hiçbir şey yoktu. Arpadan uzun müddet yedim durdum, nihayet kileye vurdum da tükendi.”

Zühd, tasavvufun temelidir, tasavvuf erbabının tanınmasına vesile olan bir makam olarak bilinir.

3- Tevekkül:

Tevekkül; Hakk’tan gelen her şeye boyun bükmek, maddi-mânevi her işi O’na bırakıp O’ndan istemek, yalnız O’na güvenmek ve aradan çıkmaktır.

Allah-u Teâlâ çalışmayı farz kıldığı gibi, Zât-ı akdes’ine tevekkül etmeyi de emretmiştir:
Âyet-i kerime’lerinde buyurur ki:
“Ezelî ve ebedî hayat ile bâkî olan ölümsüz Allah’a tevekkül et.” (Furkan: 58)
Çünkü tevekkül ve itimada en lâyık olan ancak O’dur. Ölüme mahkûm olanlar ise tevekküle lâyık olamazlar, onlar fânidirler. Onlara bağlananlar, onların ölümleriyle büyük bir sükut-u hayâle uğrarlar.
Tevekkül; Hâlik ile mahlûk arasında üstün bir sırdır. Hakk’a tam itimat bağlamak ve güvenmek, metanet bulmaktır. İmanın esası, kalbin kuvveti, ruhun rahatıdır. Amellerin efdali, hallerin en şereflisidir. Bedeni kulluğa, kalbi rubûbiyete bağlamak, Hakk ile mutmain olmaktır.
Tevekkül nefsin arzularını terketmek, gönülden mâsivâyı silip atmaktır. Tevekkül söz değil, hâldir.
Her işte Hakk’a tevekkül etmek iman icabıdır.
Bir Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Eğer inanıyorsanız, ancak Allah’a tevekkül ediniz.” (Mâide: 23)
Tevekkül eden; annesinden başka hiç kimseden yardım istemeyen, yalnız annesini bilen çocuk gibidir. Her halinde, Mevlâ’sına yönelir ve sığınır. İnsanların elinde olandan ümidini keser. Hakk katında olana itibar ve itimat eder. Az ile çok onun nazarında bir olur. Her müşkili çözülür, her sıkıntısı giderilir, halka muhtaç olmaz.
Tevekkülün de zâhiri ve bâtınisi vardır. Zâhiri olan, işe teşebbüsten sonraki tevekküldür. Bâtıni tevekkül, işi Hakk ile yapmaktır.
Bir Hadis-i şerif’te şöyle buyurulmaktadır:
“Deveni bağla, Cenâb-ı Hakk’a tevekkül et.” (Tirmizî)
Yani malı muhafaza tevekküle halel vermez.
Allah-u Teâlâ’ya tevekkül eden bir müslüman, büyük bir azimle işe sarılır, çalışır, çabalar, elinden gelen her şeyi yapar, sonucunu da Allah-u Teâlâ’dan bekler. Meselâ tarlasını sürer, tohumunu eker, zamanı gelince sular, sonra tarlanın ürün vermesini Allah-u Teâlâ’dan diler.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmaktadır:
“Bir kere de azmettin mi, artık Allah’a tevekkül et. Çünkü Allah kendine tevekkül edenleri sever.” (Âl-i imran: 159)
Sürmek, ekmek, sulamak ürünün olması için başvurulması zaruri sebeplerdir. Asıl ürünü verecek olan Allah-u Teâlâ’dır.
Müslümanların başarılarının en önemli sırrı tevekküldür. Tevekkül duygusu insan için büyük bir güç kaynağıdır. Gönüllere itminan bahşeder.
Tevekkül sebeplere değil, sebepleri yaratana güvenmek ve O’nu tercih etmektir.
Bir Hadis-i şerif’te de şöyle buyurulmaktadır:
“Allah-u Teâlâ’ya hakkıyla tevekkül etseniz, kuşları rızıklandırdığı gibi sizi de rızıklandırır.” (Tirmizî: 2345)
Tevekkül, müslümanların kadere olan inançlarının tabiî bir sonucudur.
Ashâb-ı kiram’dan Habbe ve Sevâ -radiyallahu anhümâ- şöyle anlatmışlardır:
Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- bir işle meşgul iken onun yanına girdik, o işte kendisine yardım ettik.

Sonra bize şöyle buyurdu:

“Başlarınız kımıldadığı (yani yaşadığınız) müddetçe rızık hususunda ümitsiz olmayınız. Zira insanı annesi kıpkızıl, üzerinde hiçbir şey olmadığı halde doğurur. Sonra Azîz ve Celîl olan Allah onu her çeşit rızıkla rızıklandırır.” (İbn-i Mâce: 4165)

Her şeyin Allah-u Teâlâ’nın takdiri ile meydana geldiğine inanarak hakiki mânâda tevekkül eden bir mümin; O’na itimat edip, her işini O’na havale etmekle, her türlü gam, keder ve sıkıntıdan uzak olur. Hakk’tan gelen her şeye severek boyun büker. O’nun her işinde hikmet olduğunu bilir. Sebeplere değil, sebepleri yaratana bağlanır. Arzu da beslemez. Her hâliyle O’na sığınır ve herşeyi ancak O’ndan bekler. O’ndan başkasına aslâ iltifat etmez, meyletmez. Her hâlinin Allah-u Teâlâ tarafından görülüp, bilinmesini kâfi görür.
Âyet-i kerime’lerde şöyle buyuruluyor:
“Allah kuluna kâfi değil mi?” (Zümer: 36)
Elbette kâfidir!
Çünkü O’na tevekkül etmek, helâk edici noktalardan kurtuluşa sebeptir.
Bir kimse Allah-u Teâlâ’dan korkar, emredilen ve nehyedilen hususlarda takvâya riâyet eder, sebepleri yerine getirdikten sonra tam bir tevekkülle Rabbine yönelirse; Allah-u Teâlâ onu sıkıntıdan, hüzün ve kederden kurtarır, tahmin edemeyeceği, aklına gelmeyen yerlerden rızık kaynakları verir, onu başkasına muhtaç etmez.
Tevekkül makamına yükselen takva ehli, dünya maişetlerini şu Âyet-i kerime’lerde ifade edilen gayb hazinesinden temin ederler:
“Kim Allah’tan korkarsa, Allah ona bir çıkış yolu ihsan eder, sıkıntıdan kurtarır.” (Talâk: 2)
Dünya ve ahirette her türlü üzüntüden çıkacak bir yol bahşeder. Düştüğü darlıktan ve âile yüzünden çekmekte olduğu sıkıntılardan kurtulacağı bir çare gösterir.
“Ona hayaline gelmeyecek yerlerden rızık verir.” (Talâk: 3)
Gerçekten bir insan gönlüne Allah korkusunu yerleştirdiği takdirde, Allah-u Teâlâ ona bir çare yaratır ve ummadığı yerden nasibini verir.

“Kim Allah’a tevekkül ederse, Allah ona yeter.” (Talâk: 3)

Sebeplere dayanma sınırlı, Allah’a güvenme ise sınırsızdır. Kuvvet ve emniyet sebeplere dayanmakla değil, ancak ve ancak Allah-u Teâlâ’ya güvenmekledir. Şu kadar var ki sebeplere sarılmak tevekküle mâni değildir, çünkü bu husus emr-i ilâhî’dir.
Bu durumda neticeye kolayca varılır, işler kolayca hal imkânı bulur ve kişi kolaylıklar içinde ömrünü huzurlu olarak devam ettirir.
Tevekkül edenin muradı, Allah-u Teâlâ’nın irade ve rızâsına teslim olmaktan ibaret olursa, Allah-u Teâlâ onun mükâfâtını büyültür.

“Şüphesiz ki Allah emrini yerine getirendir.” (Talâk: 3)

Hiçbir güç ve kuvvet Allah-u Teâlâ’nın emrini yerine getirmesine mâni olamaz. Hükmünü istediği gibi yürütür.

“Allah her şey için bir ölçü tayin etmiştir.” (Talâk: 3)

Ondan önce de meydana gelmez, sonraya da kalmaz. Hiçbir şey tesadüf ve başıboş değildir.

4- Kanaat:

Bulunduğu hâle râzı olmak ve bu taksimin “Âlemlerin yegâne rızıklandırıcısı” olan Allah-u Teâlâ tarafından yapıldığını tasdik etmek, böylece nefsânî zevklerden ayrılıp rûhanî zevki ele geçirmek hâlidir.

Cenâb-ı Fahr-i Kâinat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyurur ki:
“Cenâb-ı Hakk’ın verdiğine kanaat, tükenmez bir maldır.” (Câmiüs-sağir)
Kanaat Allah-u Teâlâ’nın, nefsin aşırı arzusu olmaksızın rızık olarak verdiği nimetleri terketmek değildir.
Nitekim bir Hadis-i şerif’te de şöyle buyuruluyor:
“Asıl zenginlik malın çokluğu değil, gönül zenginliğidir.” (Müslim: 1051)
Birçok zenginler vardır ki gönülleri fakirdir, çünkü ellerindeki malı çoğaltmak için geceyi gündüze katarlar. Gönlü zengin olan ise Allah-u Teâlâ’nın takdirine râzıdır, daima tok gözlüdür. İşte asıl zenginlik budur.
Rızkın taksimli olduğunu Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde açık olarak beyan ediyor ve şöyle buyuruyor:
“Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar?” (Zuhruf: 32)
Bu Allah-u Teâlâ’nın işidir, bu hususta karar vermek O’ndan başka hiç kimseye düşmez.

“Dünya hayatında onların maişetlerini kendi aralarında biz taksim ettik.” (Zuhruf: 32)

Kullarının geçim işini kendilerine bırakmayıp bizzat üzerine almıştır.

Geçici basit nasipleri ihmal etmeyen Allah-u Teâlâ, kalıcı ve şerefli nasipleri şüphesiz ki ihmal etmemektedir.
“Kimini kimine derece derece üstün kıldık ki, bir kısmı bir kısmını iş adamı edinsin, böylece kaynaşsınlar.” (Zuhruf: 32)
Her durumda insanlar birbirine muhtaçtırlar. Kendileri için taksim edilen rızkı kazanmak için bu devr-i daim takdir buyurulmuştur. Bunun da hikmeti, dünyanın nizam ve intizamının bozulmamasıdır.

“Rabbinin rahmeti onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır.” (Zuhruf: 32)

Dünya metaı ve kazançları, sonunda yok olmaya mahkumdur. Uhrevî kazançlar ise ebedîdir ve en büyük saâdete vesiledir.
“Rızkınız da size vâdedilen şeyler de göklerdedir.” (Zâriyat: 22)
Binaenaleyh Rezzâk-ı âlem olan Allah-u Teâlâ’nın herkesin rızkını tahsis ettiğine, takdir olunan rızkın kulun hırsı ve acelesi ile artıp eksilmeyeceğine, bu rızkını tamamen almadıkça ölmeyeceğine inanıp itimat etmek lâzımdır.
Hadis-i şerif’lerinde Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyururlar:
“İnsanoğlu ecelinden kaçtığı gibi rızıktan da kaçsa; ecel, her nerede olsa onu bulduğu gibi rızık da kendisini arar bulur.” (Câmiüs-sağir)
Böyle olunca “Nahnü kasemnâ”yı gözeten “Biz taksim ettik.” fermanına inanan bir kimse, hırstan, tamahtan ve buna bağlı kötü huylardan kurtulmuş, huzur ile ömrünü geçirmiş olur. Çünkü taksimatta ayrılmış olan rızkın kişiye ulaşmasını dünyadaki bütün insanlar birleşip mâni olmaya kalksalar mâni olamazlar. Bütün insanlar bir araya gelseler, taksimatta ayrılmamış olan rızkı veremezler.
Bir Hadis-i şerif’te şöyle buyuruluyor:
“Bir kimse Cenâb-ı Hakk’ın ihsan buyurduğu az bir rızka râzı olursa, Cenâb-ı Hakk da o kimseden az bir amel ve ibadetle râzı olur.” (Münavî)
Allah-u Teâlâ’nın verdiği rızka kanaat etmeyen kimse Allah-u Teâlâ’ya güvenmemiş, O’na itaat etmemiş sayılır.
Dünya ve içindekiler insan için gaye değil, ahireti kazanmak için bir vasıtadır. Bu vasıtalardan faydalanırken, onları gaye hâline getirmemelidir.
“Allah-u Teâlâ dünyayı âhiret niyetine göre verir.” (Camius-sağir)

Hadis-i şerif’i gözden uzak tutulmamalıdır.

İnsan meşru yollardan helâl kazanç elde etmeye çalışmalıdır. Allah’ın verdiğine kanaat edip, hakkına râzı olmalı ki, haram kazançlarda gözü olmasın.
Bir Hadis-i şerif’te de şöyle buyuruluyor:
“Müslüman olup, kendisine yetecek kadar rızık verilen ve Allah’ın verdiğine kanaat eden kimse saadete ermiştir.” (Müslim)
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
“Allah’ım! Muhammed âilesinin rızkını yetecek kadar ihsan eyle!” diye niyazda bulunmuşlardır. (Müslim)

5- Uzlet:

Halkla ilişiği kesip Hakk’la olmak, huzur içinde ibadet, tezekkür ve esrâr-ı ilâhi’yi tefekkür için tenhayı seçmek demektir.

Allah-u Teâlâ bir Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurur:
“Rabbinin adını zikret ve her şeyi bırakıp yalnız O’na yönel.” (Müzemmil: 8)
İşlerini bitirince kendini her şeyden çekerek Rabbine çekil, samimi bir şekilde O’na ibadet için vakit ayır, dünya alâkaları gönlünü asla meşgul etmesin. Her an O’nu zikretmeye devam ederek kalbini nurlandır. İhlâs ve sadâkatle yolunda bulun.
Uzlet; farz ve fazilet olan uzlet olarak ikiye ayrılmıştır. Farz olan uzlet, şerden ve şerli kimselerden; fazilet olan uzlet ise, lüzumsuz ve faydasız işlerle bunları âdet haline getirmiş kimselerden uzak durmaktır. Halktan uzak olan Hakk’a yakın olur.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurur:
“Bir dost olarak Allah yeter, yardımcı olarak da Allah yeter.” (Nisâ: 45)
O’nun dostluğunu ve yardımını kazananlar, başkalarını dost edinmezler.
İşte onlar Allah’ı anarak yaşar, Allah’ı anarak ölür ve Allah’ı anarak Allah’a ulaşırlar.
Bayezid-i Bestâmî -kuddise sırruh- Hazretleri buyururlar ki:
“Otuz seneden beri Hakk’la sohbet etmekteyim, halk ise benim kendileriyle sohbet ettiğimi sanıyor.”

“Benimle arkadaş olur musun?” diyen bir zâta, Sehl-i Tüsteri -kuddise sırruh- Hazretleri:
“Biriniz ölünce ona ahirete kadar arkadaşlık edecek olan yalnız Hazret-i Allah olduğuna göre, şimdiden O’na arkadaş olmaya bak!” buyururlar.
Hep O, hep O’nun rızâsı…
Yolumuzun büyüğü Şah-ı Nakşibend -kuddise sırruh- Hazretlerimize “Sizin yolunuzda halvet ve cehri zikir yoktur, yolunuzun esası nedir?” diye sorulduğu zaman“Zâhirde halk ile, bâtında Hakk ile olmaktır.” cevabını vermiş ve şu şiiri okumuştur:

“Kalbinden âşinâ ol, dışta yabancı görün.
Böyle güzel yürüyüş cihanda az bulunur.”

Çünkü kalbin Allah’tan gayri şeyleri düşünmesi hiçbir zaman câiz değildir. Nazargâh-ı ilâhî’dir, Allah için yaratılmıştır.
Uzlette sabır, dünyadan ve insanların meylettiği dünyalıktan alâkalarını kesmekle mümkündür. El kârla meşgul olurken, gönül yârla meşgul olmalıdır. Vuslatı gerçekleşenler beden ile değil, gönül ile inzivalarını sürdürürler.
Zâhirde halk bâtında Hakk ile olmak ancak ariflerin işidir. Bu hâl üzerinde azimle duruldukça bir gün olur Allah-u Teâlâ o hâle eriştirir.
En büyük meziyet ise nefsi ıslah etmektir.

6- Teveccüh:

“Yönelme ve öz alâka” mânâlarına gelen teveccüh; Hakk’tan gayrı sevgi ve isteklerden geçerek, Sahib-i hakiki’ye yönelmek, mâsivâdan kalbi temizlemek demektir. O zaman Cenâb-ı Hakk’a gerçek olarak dönülmüş olur.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurur:
“Rabbinize yönelin, size azap gelip çatmadan evvel O’na teslim olun.” (Zümer: 54)
O zaman gönülde Hakk’tan başka hiçbir maksut, hiçbir matlup ve hiçbir mahbub kalmaz. Can, Cânan’dan bir an ayrılmaz.
Hakk’a teveccüh edebilmek için mâsivâyı gönülden çıkarmak lâzımdır. Bir kalpte iki sevgi yaşamaz. Kalp mâsivâ ile dolarsa muhabbet-i Mevlâ oradan çıkar. Muhabbetullah’ın bulunduğu bir kalpte ise mâsivâ bulunmaz.
Para varsa kasada-kesede, eşya varsa evde, mal varsa mağazada bulunacak. Kalp ise Mevlâ’ya teveccüh edecek, Mevlâ ile meşgul olacak.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde Zât-ı akdes’ine yönelen ve gönülden bağlanan kulunun durumunu, yüksek bir yerden sarkan ve kopmayacağından emin olunan sağlam bir ipten yapılmış en güvenilir kulpa yapışan kimsenin durumuna benzeterek şöyle buyurmuştur:
“Kim kendini Allah’a muhsin olarak O’nu görür gibi tamamen teslim ederse, muhakkak ki o en sağlam kulpa yapışmış olur.” (Lokman: 22)
En sağlam kulp O’nun katındadır, yapışılan diğer kulpların hepsi kopup yok olacaktır.
Diğer Âyet-i kerime’lerde şöyle buyuruluyor:
“Rabbinin adını zikret ve her şeyi bırakıp yalnız O’na yönel.” (Müzemmil: 8)
Dünya işlerinden ihtiyacın kadarını yapıp, meşguliyetlerini bitirince O’na teveccüh et, O’nunla olmaya bak!
“Bana dönenlerin yoluna uy!” (Lokman: 15)
Bana teveccüh edenlerin yoluna tâbi ol.
Bir mürid, mürşidinin ruhâniyetine muhabbet yoluyla teveccüh ettiği zaman, o ruhâniyet müridin bâtınında faaliyete geçer ve onun beşerî vasıflarını ortadan kaldırır. Mürid tedrici olarak, mürşidinin ruhanî vasıflarıyla sıfatlanır.
Tarikat-ı Nakşibendiye’nin takip ettiği yollardan birisi de “Kalp teveccühü”dür. Lâfza-î celâl zikrine devam eden salik, bunun mânâsını düşünüp ve bu mânâyı hafızasında tutup, tam olarak kalbine teveccüh eder, ilâhî tecellilere mazhar olur.
Âyet-i kerime’nin devamında şöyle buyuruluyor:

“Sonra dönüşünüz banadır. O zaman ben de size yaptıklarınızı haber veririm.” (Lokman: 15)

Her biriniz dünyada amellerinize göre mükâfat veya mücâzâta kavuşacaksınız.

7- Sabır:

Mücadele ile nefsin arzu ve lezzetlerine muhalefet etmek, Hakk’ın arzu ve isteklerini yapmakta azim ve sebat göstermek, ibtilâlar karşısında kurtuluşu Allah-u Teâlâ’dan beklemek demektir.

Sâlik, nefsin alıştığı ve sevdiği, Allah-u Teâlâ’nın ise nehyettiği şeylerden şiddetle kaçınmalı, ne ki emretti ise seve seve yapmalıdır. Çünkü haramları yasakları yapmamakta azim ve sebat göstermedikçe, kişi muttakiler derecesine erişemez. Takvâ sabır ile kaimdir.
İslâm ahlâkının şâhikalarından birisi de sabırdır. Kur’an-ı kerim’de takriben yetmiş yerde sabırdan bahsedilmiş, sabırla süslenenler meth-ü senâ edilmiştir. Allah-u Teâlâ kendisine ümit ve samimiyetle yönelen, arz-ı hâl eden kullarını sever ve merhamet eder.
Âyet-i kerime’lerinde buyurur ki:

“Onlar ki, Rablerinin rızâsına ermek için her güçlüğe sabrederler.” (Ra’d: 22)

Ne halka karşı bir gösteriş ne de gönüllerinde bir gurur ve iftihar duygusu beslemeyerek, sırf Allah-u Teâlâ’nın teveccühüne nail olmak için zahmetlere katlanıp Hakk yolunda sabır ve sebat gösterirler. İlâhî takdire boyun bükerler. Nefislerinin hoşlanmadığı çeşitli musibetlere sabırla karşılık verirler.
“Allah sabredenleri sever.” (Âl-i imran: 146)
Onlara yardım ederek derecelerini yükseltir.
Dünya mihnet ve meşakkat yeridir. İnsan hayatı boyunca çeşit çeşit musibetlere mübtelâ olur. Kişi dinine bağlılıkta samimi olduğu nisbette imtihanlarla ibtilâlarla karşılaşır. En şiddetli ibtilâlar peygamberlere gelir, sonra iman derecesine göre diğer müminlere gelir. Kul, karşılaştığı sıkıntıların verdiği üzüntüyü sadece Allah-u Teâlâ’ya arzeder.
Sabrın son derece acılığı, elbette rızânın tatlılığının başlangıcıdır. Sabredene belâ bal olur.
“Sabredenlere ecir ve mükâfatları hesapsız ödenecektir.” (Zümer: 10)
Ücret ve mükâfat alan herkesin mükâfatı sınırlı olacağı halde, sabredenlerin ecri sınırsız ve hesapsız olacaktır.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyururlar:
“Müminin işine şaşılır. Doğrusu onun her işi hayırlıdır. Bu husus, müminden başkası için böyle değildir. Ona iyilik ve genişlik isabet ederse şükreder ve bu kendisi için hayır olur. Bir sıkıntı ve darlığa uğrarsa sabreder, bu da kendisi için hayır olur.” (Buhari)
Allah-u Teâlâ kullarını imanı nisbetinde sabır ve imtihana tâbi tutar. İbtilâlara maruz bırakır. İman kemâlleştikçe imtihanlar da o nisbette artar.
Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:
“İnsanlar yalnız inandık demeleri ile bırakılıvereceklerini, kendilerinin imtihana çekilmeyeceklerini mi sandılar?” (Ankebut: 2)
Çünkü ihlâs ve sadakat imtihanda belli olur.
Kur’an-ı kerim’de Musa Aleyhisselâm ile Hızır Aleyhisselâm’ın kıssası, sabır ve rızâyı ilgilendiren, beşeriyetin kıyamete kadar ibret alacağı derslerdendir.
İmanın aslı sabırdır. İmandan sonra takip edilecek yolun başı sabırdır. Ahlâkın da, ilmin de, amelin de başı sabırdır. Nefis terbiyesinin en mühim bir merhalesidir, insanın saâdet sırrıdır. İmtihan sabırla verilir, ibtilâlar sabır sayesinde küçülür. Sabır bütün hayırların başı ve anahtarıdır, cennet hazinelerinden bir hazinedir. Mümin sabrı nisbetinde derece alır ve terakki eder. Rızâ makamına sabırla kavuşulur, kalp de sâfileşir.
Abdülkâdir Geylâni -kuddise sırruh- Hazretleri:
“Sabır, belâyı edeple karşılamaktır. Yani ne zâhiren ne de bâtınen sarsılmamaktır.” buyurmuşlardır.
Musibete karşı sabrın en güzel ve faziletli olanı, karşılaşılan ilk sadmesi ânında sabır gösterilmesidir.

8- Zikir:

Zikrin mânâsı, Allah-u Teâlâ’nın yüceliğini meth-ü senâ etmek maksadı ile dilden ve gönülden gelen güzel kelimelerle anmak demektir.

Mâsivayı kalpten çıkarmak, Hakk’ın zikrini kalbe yerleştirmek, O’ndan bir an gafil olmamaktır.

Zikir dinimizin emri, imanın alâmeti, ibadetlerin beyni, aklın nuru, kalbin cilâsı, ruhun hayatı, gönlümüzün miracı ve her derdin ilacıdır.
Bir Hadis-i şerif’te:
“Zikrullah kalplerin şifâsıdır.” buyuruluyor. (Münâvî)
Zikir nurdur, zikrullahla meşgul olanın içi nurlanır. İç nurlanınca hikmet husule gelir.
Zikrullah, kulu gafletten koruyan mânevî bir zırhtır.
Her ibadetin belli bir şartı olduğu halde, zikir için hiçbir şart yoktur. Ayakta, oturarak, yatarak bile zikretmek câizdir. Zikir yaparken abdestli olmak en efdâli olduğu halde, abdestsiz olarak da yapılabilir.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmaktadır:
“Allah’ı çok çok zikredin. Tâ ki umduğunuza kavuşabilesiniz.” (Enfâl: 45 ve Cumâ: 10)
Dünyada da ahirette de muvaffakiyetlere, saâdet ve selâmete eresiniz.
Bir şeyi çok seven onu dilinden hiç düşürmez. Zikrullah Allah sevgisini tahrik ederek sonsuz bir şevk verir. Zikrullahla kalpler arınır ve sükûn bulur:
“Onlar o kimselerdir ki iman etmişlerdir ve kalpleri zikrullahla mutmain olmuş, sükûn bulmuştur.” (Ra’d: 28)
İtminan; yerleşip sabitleşme demektir. Hiçbir şek ve şüphe bulunmayacak şekilde Allah-u Teâlâ’ya yakinen inanma zevkine ermektir. Her türlü korku ve hüzünden sarsılmayacak şekilde emniyet elde etmektir.
Bu kalp huzuru ancak ve ancak zikrullahla husule gelir.
“Çok iyi bilin ki kalpler ancak zikrullahla itminana kavuşur, huzur bulur.” (Ra’d: 28)
O’nun fevkinde bir şey talebine imkân olmadığından, kalpler zikrullahla mutmain olur, sükûna erer.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde zikrullahı teşvik buyurarak, zikrullahla meşgul olanları meth-ü senâ etmiştir:
“Öyle erler vardır ki, onları ne bir ticaret ne de bir alış-veriş zikrullahtan alıkoymaz.” (Nûr: 37)
Şurası unutulmamalıdır ki, ahiret kazancı ve ahiret zenginliği dünyadan çok daha hayırlıdır. Dünya kazançlarının faydaları ömürle sona erer. Dünyada kazanıp ahirette iflâs etmek akıl kârı değildir.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde zikrullahın fazilet ve meziyetini şöyle beyan buyurmaktadır:
“Kıyamet gününde Allah katında en faziletli kul, dünyada iken Allah-u Teâlâ’yı çok zikretmiş olandır.” (C. Sağîr)
Allah-u Teâlâ her şey için bir sebep yaratmıştır. Muhabbetullah’ın husulüne sebep de zikrullahtır. O’nun sevgisine nâil olmak isteyenler zikrullaha devam etmelidirler.

9- Murakaba:

Bütün kayıt ve şartlardan, arzu ve isteklerden sıyrılıp çıkmak, Hakk’ta fâni olarak daima Hakk’ı tefekkür etmek, huzur-u ilâhi’de Hakk ile olmak, kısacası Murâkıb’ı düşünüp tamamen O’nunla olmak demektir.

Murakabanın alâmeti, Allah-u Teâlâ’nın tercih ettiğini tercih etmektir.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’lerinde buyurur ki:
“Ne yerde, ne de gökte hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz.” (Âl-i İmran: 5)
Hiçbir şey O’na gizli değildir.
Bütün hareketleriniz Allah’ın kontrolü altındadır. Yaptıklarınızdan, sözlerinizden, niyetlerinizden hiçbiri O’ndan gizli kalmaz.
“Allah her şeyi görüp gözetendir.” (Ahzab: 52)
Her şeyden haberdardır, ne bir hatırlatıcıya, ne de bir uyarıcıya ihtiyacı vardır.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz ise Hadis-i şerif’lerinde bu tefekkürün kaynağını şu şekilde beyan buyurmaktadır:
“İhsan, Allah’ı görüyormuş gibi O’na ibadet etmendir. Zira sen O’nu görmüyorsan bile O seni görüyor.” (Müslim: 1)
Bu Hadis-i şerif, müşâhede makamından murakabaya iniştir. Zâhirî ve bâtınî bütün ibadet vazifelerini, iman esaslarını, kalplerin ihlâsını izah etmektedir.
Bu hâle gelen bir kimseye Allah-u Teâlâ’nın her yerde mevcut olduğu hakikatı zuhur eder, müşahede mertebesine yükselir. Rubûbiyet nurları, Ehadiyet sırları tecelli eder.
Devamlı murakaba ve tam bir ihlâs ile Allah-u Teâlâ’ya yaklaşmayı arzulayan bahtiyar bir kul için; yükselme ve feyz kapılarının açıldığı, başarı sebeplerinin hazır bulunduğu açık bir gerçektir.
İnsanın üç saati vardır. Birisi geçmiştir. Diğeri de gelecek saattir. Onun da gelip-gelmeyeceği ve nasıl geleceği belli değildir. Üçüncü saat ise içinde bulunulan saattir.
Kula düşen, içinde bulunduğu saati en güzel şekilde değerlendirmeye çalışmaktır. Bir sonraki saate yetişirse, onu da aynı şekilde değerlendirmelidir.
İçinde bulunduğu anı ömrünün sonu kabul ederek ona göre hazırlanmalıdır. Zaten belki de son vaktidir. Böyle yaparsa artık ölümden de çekinmez.
Muhafaza edilen vakitler, vakitlerin en faziletlisidir.

10- Rızâ:

Allah-u Teâlâ’nın her türlü hükmüne râzı olmak, hoşnutluk göstermektir. En son makamdır. Bu makama ulaşan Hakk’a kavuşur.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’lerinde şöyle buyurmaktadır:

“Allah’ın rızâsı ise daha büyüktür.” (Tevbe: 72)

Rızâ-i Bâri, nezih ruhlar için bütün nimetlerin ve saâdetlerin üstündedir. Bütün ruhânî saâdetler o sayede tecelli eder. Çünkü her iyiliğin ve her mutluluğun, her yüceliğin kaynağı O’dur.

“Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler.” (Mâide: 54)

O’nun râzı olmasını her şeyden üstün tutarlar. O’nun sevgisini elde edebilecek yolları izlerler, hoşlanmayacağı yollardan uzak kalırlar.
Kendi akıl ve tedbirinden ziyâde kim ki Allah-u Teâlâ’nın kaza ve kaderine râzı olursa, ona mükâfat olarak kendi rızâsını ihsan eder.
Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“İyiliğin mükâfatı iyilikten başka mıdır?” (Rahman: 60)
İyiliğin en büyüğü, Hâlik-ı Azimüşan’ın kulundan râzı olmasıdır.
O kullarını:
“Allah onlardan râzı olmuştur, onlar da Allah’tan hoşnud olmuşlardır. Onlar Allah’tan yana olanlardır.” Âyet-i kerime’sinin tecellisine mazhar eder. (Mücadele: 22)

TASAVVUFÎ BAHİSLER

TASAVVUFÎ BAHİSLER

Ahlâk:

Tasavvuf, insanın süflî hayattan ulvî hayata yükselmesi ve kendisi için mümkün en yüksek kemâle ulaşması için nefsini kötü huylardan, hayvânî sıfatlardan kurtararak ahlâkını düzeltmesini, içini ve dışını nurlandırmasını sağlayan bir disiplindir. Bu bakımdan tasavvuf, İslâm ahlâkının vücut bulmasında en büyük âmildir.
Ahlâk, insan ruhundaki huy dediğimiz bir meleke, bir hassa demektir.
Böyle bir meleke; ya hayırlı bir netice verir veya hayırsız bir netice verir. Bu ahlâki melekelerin güzel neticelerine “Ahlâk-ı hasene” veya “Ahlâk-ı hamide” adı verilir. Çirkin neticelerine ise “Ahlâk-ı zemime” denilir.
Edep, hayâ, tevazu, hilim, cömertlik, kanaat, tevekkül, sabır, şükür, merhamet, af ve müsamaha… gibi güzel huylar, ahlâk-ı hamidenin birer neticesidir.
Kin, kibir, ucb, şehvet, gadap, riyâ, hırs, haset, yalancılık, gıybet, su-i zan, koğuculuk… gibi kötü huylar da, ahlâk-ı zemimenin birer neticesidir.
İnsan dünyaya geldiğinde bu kötü huylardan hiçbirisi üzerinde yoktu. Bunları hep sonradan öğrenir ve itiyat hâline getirir. Fıtratta olmayan bu huylardan kurtulmak ve ahlâkı güzelleştirmek mümkündür.
Dinimiz ahlâkımızı güzelleştirerek, kötülüklerden ve kötü huylardan kaçınmamızı emretmektedir. Zira din güzel ahlâktan ibarettir.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-ini ve onun yüksek ahlâkını överek:
“Doğrusu senin için tükenmeyen bir mükâfat vardır. Şüphesiz ki sen büyük bir ahlâk sahibisin.” buyurmuştur. (Kalem: 3-4)
İman ve ibadetten sonra, dinimiz ahlâka büyük ehemmiyet vermiştir. İslâm dininin gayesi güzel ahlâktır.
Güzel ahlâk Peygamber Aleyhimüsselâm Efendilerimizin sıfatı, sıddıkların amellerinin en makbulü, en yücesidir. Takvâ sahiplerinin mücâhedelerinin meyvesi, müminlerin ahiret sermayesidir.
Müslümanlıkta insanın mânevî kıymeti, sahip olduğu güzel ahlâk ile mütenasiptir.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde:
“Müminlerin iman bakımından en olgun ve kâmil olanı ahlâkça en güzel olanıdır.” buyurmuşlardır. (Tirmizi)
Bir Hadis-i şerif’lerinde de:

“Ben ancak ahlâkın güzelliklerini tamamlamak için gönderildim.” buyurmaktadırlar. (Ahmed bin Hanbel)

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz kendisinden evvel gelen Peygamber Aleyhimüsselâm Efendilerimizin dinlerinde bulunan ahlâk ve fazilet gibi değerlerin eksikliklerini tamamlayarak kemâle erdirmiştir. Onun ahlâkı Kur’an ahlâkı idi.

Fenâfillâh’ın Sırrı:

Hazret-i Allah’ın yarattığı hılkiyetin bir damla kerih sudur. Bu bir damla pisliğin yuvarlandığını gördüğün zaman, hılkiyetini görmüş olursun. Amma o göz senin değildir. Allah-u Teâlâ’nın lütuf nurudur.
O bir damlanın içinde Âyân-ı sâbite denilen bir zerre var.
Bütün hılkiyatını, mukadderâtını bu zerrenin içinde dürmüştür. Her zerrede olduğu gibi, bu zerrede de ulûhiyet sırları mevcuttur.
Allah-u Teâlâ lütfu ile tecelli edip, o bir zerre de mahvolunca;
“O’nun zâtından başka her şey helâk olucudur.” (Kasas: 88)
Âyet-i kerime’sinin tecellisine mazhar olur o kimse. İşte Fenâfillâh’ın sırrı budur.
İnsan hep “Ben, ben, ben!…” der, varlık toplar; ehl-i hakikat da varlık dağıtmaya başlar, dağıta dağıta, en son o bir zerreyi de dağıtır, o bir zerre de ondan giderse, işte bu arzettiğimiz Âyet-i kerime tecelli eder.
Bu hale gelmek için, bu noktaya ermek için her velinin Allah-u Teâlâ’ya karşı bir niyazı ve münacâtı vardır.
Nitekim İbrahim Hakkı -kuddise sırruh- Hazretleri buyururlar ki:
“Kul olan neylesin mal ile câhı

Yetmez mi bulduk da senin gibi şâhı
Hakkı’ya nasip eyle fenâfillahı
Ölmeden evvel ölenlerden eyle.”

Bunlar Allah-u Teâlâ’nın has kulları olduğu için bu haller husule geliyor.

Ve şu Hadis-i kudsî’ye dikkat edin:
“İhlâs sırlarımdan bir sırdır. Onu kullarımdan sevdiklerimin kalbine koyarım. Melek yazmak için, şeytan ifsad etmek için ona muttali olamaz.”

Bunlar Allah-u Teâlâ’nın esrar odasıdır, Allah-u Teâlâ esrarını bunlara vermiştir.

Melek bile O’nun verdiği ilme muttali olamıyor, nerede kaldı ki benibeşer!

Bunun da sırrı, çünkü Allah-u Teâlâ dilediği kulunu zâtına seçer ve çeker.

Bekâbillâh’ın Sırrı:

Fenâfillâh’ın öz mânâsı; Hakk’ı bilmek.
Bekâbillâh ise; Hakk’ı bulmak, Hakk ile olmaktır.
“Ben zannediyorum ben benim, meğer O imiş.” Bunu görünce kendisini görmez. Meğer her şey Hakk ile kaim imiş. Bunu görür ve bilir. Bu bir velinin en son çıkarıldığı bir makamdır.
Bu makamın Âyet-i kerime’sine gelince, Allah-u Teâlâ buyurur ki:
“Yeryüzünde bulunan her şey fenâ bulacak, ancak azamet ve ikram sahibi olan Rabbi’nin vechi bâki kalacak.” (Rahman: 26-27)
Burası “Sıddıkiyet makamı”dır.

Mahviyet:

Mahviyet mevzuları sık sık geçiyor. Nefsin acizliğinden, insanın değersiz bir mahlûk olduğundan bahsediliyor.
Bu sizin tuhafınıza gitmesin. İşleyen bir motor toz tutmadığı gibi, bunları daima mevzu etmekle, gönül ister ki nefsin üzerine toz konmasın. Toz konsa tozu bile benimsemeye çalışır. Acizliğimizi unutmama, varlıktan benlikten uzaklaşma hâli üzerimizde devamlı kalsın istiyoruz. Toz kadar bir nesne dahi varlık verir. Bir toz konar, onu kaldırmazsan bir toz daha, bir toz daha konar, derken kalp örtülür ve hakikatın kapanmasına sebep olur.
Allah-u Teâlâ bu kölesine mahviyeti sevdirdiği için, bütün kardeşlere mahviyet basamağından yol vermeye çalışıyoruz. Başkalarında bu basamak olmadığından, bu işlerle alâkası da olmuyor. Allah-u Teâlâ’nın ihsan ettiği kullara âittir. Verilme iledir, öğrenmekle değildir.
İnsan kendisini boş bir kutudan farksız olarak görmedikçe hiçbir zaman hakikata ulaşamaz.
Mevlâ ne ki sermaye koyarsa kişide o vardır. O’nun koyduğu sermaye cevherdir, o cevherle çok şeyler satın alınır, sermaye kadar icraat yapılır. Biz koyarsak mangırdır, mangırla hiçbir şey satın alınmaz.
“Mahviyet, mahviyet…” demenin asıl sırrı şudur ki; Allah-u Teâlâ bir kulunu sevip, kendisine yaklaştırmışsa, o kul Allah-u Teâlâ’dan çok korkar. O kadar korkar ki, mahlûkatın en aşağı derecesine inmek ister. Orada mahvolmuştur. Mahviyetin ismi oradan geliyor.
O korkunun tarifine imkân yoktur. Hadd-i zâtında o da O’nun, oraya indiren de O.
Bir insanın Allah-u Teâlâ’ya çok sığınması ve nefsinden de çok korkması lâzımdır. Nefsin kendini beğenmesi en büyük tehlikedir. Kişiyi uçurumun kenarına getiren kendi varlığıdır.
Şah-ı Nakşibend -kuddise sırruh- Hazretlerimiz:

“Ben değersiz bir mahlûkum.” buyururlar.

Bu öyle ince bir sırdır ki, iniş hâllerine göre beyan etmişlerdir. Bunlar hep Hazret-i Allah’ın azametine karşı iniş hâllerinin icraatıdır.
Varlık peşinde koşan Var’a ulaşamaz. Bir insan hayatının o anına kadar topladığı varlıkları dağıtıp, kendisinin hiç olduğunu öğrenecek ki var edeni bulabilsin.
Bize en çok sevdirilen mahviyettir. En çok kaçtığımız şey de varlıktır.
Herkes yukarıya çıkmaya çalışırken, bir gaye ve bir maksat peşinde koşarken, biz ise fenâ üzerinde iniş yapıyoruz. Pirân-ı izam Efendilerimizin bulunduğu ve yürüdüğü yol bu oluyor. Hep bu yoldan yürümüşler ve aynı hedefe varmışlar. Hepsi orada bulunurlar. O nokta varlık yeri, post makamı değildir, kulluk makamıdır. Orada hiçbir dâvâ yoktur, onlarda başka arzu yaşamaz. O hedef yalnız O’nu arzu edenlerin hedefidir.
Bâtınî yönden illâ terakki etmek lâzım ki, nefis kendini beğenmesin.
Allah-u Teâlâ’nın lütfettiği kimselere; varlık taslamak, üzerinde fazilet toplamak çok abes gelir. O’nun malı ile O’na karşı övünmek çok gülünçtür. Bu muazzam varlık sahibimizin. Her lütuf O’nun, her lütuf O’ndan. O verdi, daha sonra da alacak.
İnsan her şeyin O’nun ve O’ndan olduğunu bildikten sonra kendisinin basit ve değersiz bir mahlûk olduğunu görmeye başlar. Bunu böyle gördükten sonra Rabbimize o nisbette sığınmamız icabeder. Kendisine sığınanı Allah-u Teâlâ çok sever. Nefsine pâye verenleri de hiç sevmez.
Sual ve Cevaplar:

“Sual: Bir tarikat-ı âliye’ye mensup olan bir şahıs, diğer bir tarikat-ı âliye’ye intisab edebilir mi?

Cevap: Bu şahıs, eğer şeyhi vefat etmişse, herhangi bir tarikat-ı âliye’de kâmil bir zâta ulaşırsa tereddütsüz ona intisab etmeli ve tarikattaki noksanlarını ikmal eylemelidir.
Şayet şeyhi vefat etmemiş ise yine teberrüken intisab edebilir. Çünkü tarikat-ı âliye’de tekâmül etmiş olan bir zât bütün tarikat kaynaklarından feyz almış ve hepsine âşina olmuştur.

Sual: Teberrüken tabirinden maksat nedir?

Cevap: Bir sâlikin, kâmil bir şeyhi hayatta olduğu halde diğer bir şeyhe râbıta etmesi veya terbiyesi altına girmesi edebe muhalif olduğundan, diğer bir şeyhin sohbet şerefiyle şerefyap olmak ve enfâs-ı tayyibelerinden feyz ve bereket almak maksadıyla intisab edebilir, ancak râbıta edemez.

Sual: Bir sâlik ne zamana kadar râbıtaya muhtaçtır?
Cevap:

“Ey iman edenler! Allah’ı çok zikredin!” (Ahzab: 41)
Âyet-i celile’sindeki mümin şüphesiz iç ve dış dünyası ile kâmil bir mümindir. Zikir ile emrolunan da bu zâhir va bâtın, iç ve dış âzâlarıdır. Yani yalnız dil veya kalp gibi bir cüz değildir. Binaenaleyh insanın bâtınında bulunan kalp, ruh, sır, hafâ, ahfâ ve nefs lâtifelerinin zikreder hâle gelmesi lâzımdır. Bu zikre nâil olmak ise yol gösterici ve gönül doktoru bir mürşidin zâhir ve bâtınından feyz ve mânevî yardım almasıyla müyesser olabileceğinden, bir sâlik bu zikirleri temin edinceye ve murakaba derslerine ulaşıncaya kadar Râbıta’dan uzak kalamaz. Murakabalara muvaffak olduktan sonra ihtiyaç duyarsa Râbıta yapar, duymazsa yapmaz.
Sual: Bir şeyhin kâmil olup olmadığının alâmeti nedir?

Cevap: Söz ve davranışlarıyla Şeriat-ı mutahhara ve Sünnet-i seniyye’den ayrılmamakla beraber, şerefli sohbetlerine devam eden sâlikte muhabbetullah ve zikrullah husule gelmesi o şeyhin kemâline delâlet eder.

Şu kadar var ki; temyiz kuvveti olmayan bir insan olursa ve şeyhin veliliği hakkında tevâtür varsa, şer’an bu tevâtüre uyarak onun kemâlini kabul etmekle mükelleftir.
Sual: Bir sâlik, bir şeyhin irşad ve terbiyesinden istifade edemediği takdirde ne yapmalıdır?

Cevap:

“İlim ikidir. Biri bedenleri ilgilendireni, diğeri de dinlere ait olanıdır.” (Keşf’ül-hâfa)

Hadis-i şerif’ine göre, tebâbet ilmi ile diyanet ilmi arasında bir hayli alâka vardır. Binaenaleyh bir hasta evvela bir tabibe müracaat eder. İlâcını perhizini vesâir malzemesini öğrenir ve tabibin söylediklerini tamamiyle icra eder. Lakin istenilen şifaya nail olmazsa, şüphesiz diğer bir tabibe müracaat eder. Bundan dolayı da ayıplanamaz. Şu kadar var ki, aldığı emirlere riayet etmediği takdirde kusur ve itâb kendisine âittir.
Keza bir sâlik ile bir mürşid arasındaki hâl ve keyfiyet bu minval üzeredir. Bir sâlik mürşidin emirlerini nehiylerini icrâ ettikten sonra matlup olan neticeye nail olamadığı takdirde, diğer bir mürşidi aramakta mazurdur, hem de aramalıdır.
Sual: Bir sâlik kalp lâtifesinde veyahut beş lâtifenin “Kalp, ruh, sır, hafa, ahfâ” bir diğerinde fazla hararet hisseder ve bu sebeple rahat ve huzurunu kaybederse ne yapmak lâzım gelir?

Cevap: Hararetin şiddeti ortadan kalkıp normal haline dönünceye kadar zikrini terkeder. Şu kadar var ki, hararetin izalesi mümkün olmazsa bazen râbıta, bazen de salât-ü selâm ile meşgul olabilir.”

Muhammed Es’ad Erbilî -kuddise sırruh- (Mektubat, 11. Mektup)
Vefat Eden Yeni Mürid:

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:
“Ameller niyetlere göredir.” (Buhârî)
Bu Hadis-i şerif, Tarikat-ı aliye’ye yeni intisab eden mübtedî müridler için büyük bir ümit ve büyük bir müjdedir.
Hacc farizasını yerine getirmek gayesi ile yola çıkan bir mümin, Beytullah’a varamadan yolda vefat ederse;
“Onun ecri Allah’a kalmıştır.” (Nisâ: 100)
Âyet-i kerime’si ile müjdelendiği gibi; nefsini tezkiye niyetiyle bir tarikata giren bir sâlik de, ömrünün kifâyet etmemesi sebebiyle arzusuna nâil olamadan ahirete intikal ederse, aynı şekilde onun da niyetine göre ecir alacağı şüphesizdir.

Aşk ve Sevgi:

Her şey sevgi ile kaimdir.

Bu mevzu üçü ulviyattan üçü süfliyattan olmak üzere altı noktada toplanır:
1- Cezbe ile, Allah-u Teâlâ’nın kalbe ilham etmesi ile, ruhuna aşk ve sevgi vermesi ile.
2- Nefsani, şeytani, cismani.
Hakk’a ulaştıran çeşitli vasıtalar vardır. Ahmed Rufâi -kuddise sırruh-, Mevlânâ -kuddise sırruh- ve Yunus Emre -kuddise sırruh- Hazretleri gibi zâtlar aşk ve muhabbet ile vuslata ermişlerdir. Aslında her veliye verilmiş, fakat bu gibi zâtlarda daha açık tezahür etmiştir.
Aşk, öyle bir hâlâttır ki ifadeye sığmaz.

”Noktası bir kitaptır aşkın,
Zerresi âfitaptır aşkın.”

Aşk ateştir, Hâlik ile mahlûk arasındaki perdeleri bir anda yakar atar. Bütün sıfatları ve dilekleri kül eder.

Aşk; öyle bir güneştir ki, kendisini yakar, etrafını ziyâlandırır.
Aşık; güneşin karşısında karın eridiği gibi erir, deryaya düşen yağmur damlası gibi yok olur.
Aşk, lezzettir.
Aşk, hakikat erbabının güç kaynağıdır.
Muhabbet suyu ile sulanan bir ağaç çabuk meyve verir, ayrılık ateşi ile sararmaz. Buradaki ağaçtan murad, tekâmüle meyil ve istidadı olan insandır.
Aşk ateşinin kavurucu yakıcılığı olmasaydı, vuslatın doyumsuz lezzeti bilinemezdi. Unutulmamalıdır ki, altını saf haline getiren de ateştir.
Elem ve mihnet aşkın lezzetidir. Aşkı tercih eden kimsenin elem ve mihnetlere alışması lâzımdır. Sevilen sevenin başkası ile meşgul olmasını istemez. Sevilen her ne kadar ezâ-cefâ ederse de sevgisinde samimi olan aşık, bunları hoş görmelidir.

“Sevgilinin yaptığı her şey sevimlidir.”

Aşıka en tatlı gelen şey, sevgili için yanmaktır. Gam ve kederden kurtulup rahatlamayı arzu edenler, ölümü tercih etmelidirler. Sevenin rahatı rahatsızlıkta gizlidir.

Sevgi bir sermayedir, alış-veriş onunla kaim.
Mânen gıdalanmak elbette aşkullah ve muhabbetullah’a bağlıdır. Aşk ve muhabbetsiz yapılan işlerde hayır yoktur.
Aşk ve muhabbetin kemâline erenler, mahbûb-u hakiki ile olmaktan ve O’na hizmetten başka hiçbir şey düşünmezler.

“Vâsıl-ı Hakk olmaya eylersen heves,
Aşka ulaş, gayrı yerden gönül kes.”

Vecd:

Allah-u Teâlâ’nın bir kulunu mânen cezbedip kendi muhabbetine çekmesi ve yaklaştırması demektir.

Bazı kimselerin hilkatinde toprak unsuru galip olduğu için füyûzata tahammül eder. Tabii hallerinde bir değişiklik husule gelmez. Hilkatinde ateş unsuru galip olanlar ise bu ilâhi füyûzata tahammül edemeyip cezbe ile bağırırlar.
Allah-u Teâlâ vecde gelenleri Âyet-i kerime’sinde överek şöyle buyurmuştur:
“Müminler o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman kalpleri titrer, kendilerine Allah’ın âyetleri okunduğu zaman bu onların imanlarını artırır ve yalnız Rablerine tevekkül ederler.” (Enfal: 2)
İnsan kendisi gibi bir beşere aşık oluyor da kendisinden geçiyor, ya mahlûkatı bırakıp da muhabbetini Hâlik-i Azimüşan’a hasreden kimselerin hâli nasıl olur?
Onlar Mevlâ’ya yönelmişlerdir, gelip-geçici fâni lezzetlerden zevk almazlar. Mâsivadan yüz çevirdikleri için, Mevlâ da kalplerine kendi muhabbetini yerleştirmiştir. Bu muhabbet neticesinde kendilerini dahi unutacak ve kendilerinden geçecek derecede ilâhi bir istiğrak haline bürünürler. Bu cezbe hâline vecd denir.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde:
“Rahman olan Allah’ın cezbelerinden bir cezbe, insanların ve cinlerin amellerine denktir.” buyuruyorlar. (Keşf-ül Hafâ)
İnsanların ve cinlerin ameli kendi çalışıp kazanmasıyladır. Fakat Allah-u Teâlâ’nın ihsanı ölçüsüzdür. Kulun ameli ile mukayese bile edilemez. Bu ihsanını da bir bahane ve bir vesile ile verir.
Cezbesiz hiçbir veli yetişmemiştir. Çünkü Allah-u Teâlâ bir kulunu kendi tarafına çekmezse, hiçbir kimse kendi kendine Hakk’a tekarrüb edemez.
Ruh süvari, nefis ise merkep mesabesindedir. Ruh terakki eder yükselirse, nefsi de çeker götürür. Nefis ruhu çekecek olursa, hem kendini hem de süvarisini helâka götürür.
Vecd, ruhânî ve cismânî olmak üzere iki kısımdır:
Cismânî vecd nefsânidir. Kişi görsünler diye, cezbeye kapılmış desinler diye, kendi ihtiyârı ile vecde gelir. Bunun hiçbir kıymeti olmadığı gibi, mânevi hazzı da yoktur. Riyâ kokusu olduğu için çok tehlikelidir.
Ruhani vecd ise Rahmânîdir ve çok kıymetlidir. Külfetsiz olarak kalbe gelir.
Kur’an-ı kerim okurken veya okunurken, zikir yapılırken, kaside söylenirken, mânevî bir sohbet esnasında ruh galip gelerek Mevlâ’ya akar ve Allah-u Teâlâ’nın tecelliyatı ile karşılaşınca irade elden gider. Ruhanî vecd husule gelir.
“O kullarım ki, sözü işitip de onun en güzeline uyarlar.” (Zümer: 18)
Âyet-i kerime’sinde bu mânâ vardır.
Cüneyd-i Bağdadî -kuddise sırruh- Hazretlerinin buyurdukları gibi; kişi o zaman ya mest hâlindedir sevinç içindedir, veya mahzundur, müteessirdir, gayr-i ihtiyâri ağlar.
Bazen aygın, bazen de tam baygındır, iğne batırsan haberi olmaz, tâ ki kendine gelinceye kadar.
Vecd hâli, irfan sahiplerinin kalplerini tahrik eder, aşıkların gıdası, Hakk yolcularının güç kaynağıdır.
İyi insan, iyiyi sever, iyi şeyleri işitmek ister; kötü kimse de kötülerle olmak, kötü şeyleri işitmek ister, onda hayır yoktur, mizâcı da bozuktur.
Hulefânın Vasıfları:

Halife olabilecek bir müridde şu üç vasfın bulunması gerekir:

1- Çalışmayı minnet bilenler, mihnetle çalışmayanlar.

2- Vermeyi almaktan hayırlı bilenler.
3- Hizmet etmeyi hizmet ettirmekten menfaatli bilenler.
Çalışmayı minnet bilen insan, yaptığı işi Hakk için yapar ve gönülle yapar, halktan hiçbir şey beklemez. Kendisine asla değer vermez. Herkesi hoş, kendisini boş bilir. Nefsine tâbi olmamaya çalışır. Bu surette her iş ve hareketinin ilâhi rızâya uygun olmasına gayret eder. Tevâzu kanatları herkesin ayakları altındadır. Kimseyi incitmek istemez. Herkese hürmet ve saygı gösterir. Halkın gönlünü kazanmakla kalplerini fethetmek ister.
Büyük işleri küçük görür. Çok da verse az bulur. Vermeyi sever, almak istemez. Severek hizmet eder, hizmet ettirmekten hoşlanmaz.
İbadetlerini de minnet bilir. Yaptığı ibadeti görmez, Allah-u Teâlâ’nın ihsanını görür. Allah-u Teâlâ kendisini huzuruna aldığı ve ibadet ettirdiği için memnun olur. Bu ihsan ve ikramın, ihlâs ve muhabbet sermayesinin artırılması için Allah-u Teâlâ’ya niyaz, mahrum kalmaması için de ricâ eder. Gönlü Hakk’a açıktır. Umurunu Hakk’tan bekler.
Mihnet ile çalışan bir kimse ise, küçük bir hizmetini büyük göstermeye çalışır. Yaptığı işi töhmetle yapar ve büyük bir iş yaptığını zanneder. Başkalarına emir ve hüküm vermeyi çok sever. Arzusunun yerine gelmesini muhakkak ister. Çünkü kendisini büyük, etrafını küçük görmektedir.
“Namaza üşene üşene gelirler, verdiklerini de istemeye istemeye verirler.” (Tevbe: 54)
Âyet-i kerime’sinde buyurulduğu üzere ibadete de üşenerek kalkar.
İbadet ettiğini zannettiği için, Allah-u Teâlâ’nın yanında kendisinin çok makbul olduğu kanaatindedir.
Müridin Edepleri:

Hakikat yolu edepten ibarettir, tarikat baştan başa edeptir. Edepten mahrum olan her şeyden mahrumdur.
Mürid her zaman Hakk ile olduğunu düşünerek, hiçbir zaman edebe aykırı hareket etmemeli, velev ki yatakta bile olsa.
Şeyh Es’ad Efendi -kuddise sırruh- Hazretlerimiz:

“Ölüm ne rahattır ne rahattır. Hiç olmazsa insan ayaklarını uzatır da yatar.” buyurmuşlar.

Onlar ayak ayak üzerine atmak şöyle dursun, yatarken dahi ayaklarını uzatmamışlardır.
Efendi Hazretleri otururlarken hep ayaklarını toplar, daha da olmazsa elleriyle çekerlerdi. Hayat boyunca huzurda idiler. Öylece ahirete intikâl ettiler, öylece kabre kondular.
Bir şey daha nazar-ı dikkatimizi celbederdi. Mübârek başlarını yastığın üzerine indirmezlerdi. Sanki yastıkta uyurmuş gibi görünürlerdi. Fakat bir bıçak gezdirseniz, o boşluğu hissederdiniz. Bunu yapmak çok zor ve çok büyük bir iştir.
Allah’ımız o edeplilerin edebinden edep ihsan buyursun.
Edep elbisesi bir muhafazadır, kişiyi muhafaza eder. O bir lütuf tacıdır, onu giyen her belâdan kurtulur.
Pejmürde bir elbise giymekle, güzel bir elbise giymek arasında fark olduğu gibi, mâneviyat da böyledir. Lâubâli bir hâl ile edep hâli arasında çok fark vardır. Mürid her hâl ve hareketinde kendisini kontrol altında bulundurmalı, adımlarını ölçü dahilinde atmalıdır. Zanla değil edeple yürümeli, sünepeliğe sapıp da hiçbir zaman lâubâli olmamalıdır.
Lâubâlilik mürebbi ile aradaki mesafeyi daraltır, eşitlik husule getirir. Nefis bunu ister. Fakat bu hâl, düşerek helâk olmaya vesile olur. Bakarsın ki, bir anda bütün amelleri boşa çıkar.
“Kurb-i sultan âteş-i sûzan.”

Sultana yakınlık yakıcı ateş gibidir. Edebe mugayir küçücük bir hareket büyük felâketlere sebep olur.

Onun içindir ki uzak durmak hayırlıdır. Resmiyet, bilmeyerek de olsa yapılan hataları hep önler. Zaten hakikat yolundaki yakınlık kalbendir.
Eğer hayır istiyorsak, istediğimiz gibisini değil de, istendiği gibisini tercih etmemiz lâzım.
Müridi teslimiyeti tutar, bu yolda resmiyet teslimiyettir.

Tarikata girmenin şartı, Allah-u Teâlâ’ya karşı edepli, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-e karşı edepli, mürşide karşı edepli olmak üzere üçtür:

Edep meallah: Sâlik, yaratılan ne ki varsa Allah-u Teâlâ’nın dergâh-ı izzetine boyun eğdiğini, bunların hepsinin bir gün yok olacağını, yalnız Allah-u Teâlâ’nın bâki kalacağını bilmeli ve bu itikad üzerine olmalıdır.
Edep mear-rasûl: Sâlikin çalışıp kendini “Fettebiûni…” makamına eriştirmesi, her hâlinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimize hürmet vecibesini muhafaza etmesi gerekir.
Edep mea’ş-şeyh: Sâlik şeyhinin nâib-i Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- olduğunu ve ancak Hakk’a vuslatın bu yolla mümkün olacağını bilmeli, huzurunda ve gıyabında gereken edeplere riayet etmelidir.
Orduda disiplin ne ise, mânevî mektepte de edep odur. Zirâ zâhiri disiplin dışa hükmeder, bâtınî disiplin doğrudan doğruya içe hükmeder.
İmam-ı Rabbânî -kuddise sırruh- Hazretleri bir müride lâzım olacak edepler hususunda “Mektubat” adlı eserinde buyurur ki:
“Kâmil ve mükemmel bir şeyhe kavuştuktan sonra, bütün arzuları onun eline bırakmalı, gassalın elinde teneşirdeki meyyit gibi olmalıdır. İlk fenâ hâli Fenâfişşeyh’te başlar, bu ise Fenâfillâh’a çıkmaya vesiledir.” (61. Mektup)
“Bu tarikat-ı aliye’de tâlibin ilerlemesi, bağlı olduğu şeyhin tasarrufu ile olur. Onun tasarrufu olmadan hiç ilerleyemez. Zirâ nihayetin başlangıca yerleştirilmesi, onun mübarek teveccühünün eseridir. Anlaşılmayan, bilinmeyen mânâlara kavuşmak, hep onun yüksek tasarrufunun bir neticesidir.”

“Bu büyükler birisini bu yola almaya ve sadâkatlı bir tâlibe kısa zamanda şuur ve huzur vermeye güçlü oldukları gibi, bunları geri almaya da güçlüdürler. Bir edebin terki sonunda kalplerinin bir incinmesi sâliki müflis bir hâle getirir.” (221. Mektup)

“Allah-u Teâlâ’nın lütuf ve ihsanı ile kâmil ve mükemmel bir şeyhe kavuşulursa, onun mümtaz varlığını ganimet bilmeli, her şeyi ile ona teslim olmalı, saadetini onun rızâsına kavuşmakta aramalı, onun râzı olmadığı şeyleri kendisi için felâket bilmelidir. Yâni bütün arzusu onun rızâsına kavuşmak olmalıdır.
Tâlib, gönülden her şeyi çıkarıp bütün varlığı ile şeyhine teveccüh etmelidir. Huzurunda ondan izin almadan, o emretmedikçe nafilelerle ve zikirle dahi meşgul olmamalıdır. Onun yanında iken ondan başka kimseye bakmamalı, kimseyle konuşmamalı, kimseye iltifat etmemelidir.
Mümkün olduğu kadar gölgesi şeyhinin elbisesi üzerine veya gölgesine düşmeyecek bir yerde durmaya ve oturmaya dikkat etmelidir. Namaz kıldığı yere ayak basmamalıdır. Abdest aldığı yerde abdest almamalıdır. Kullandığı kapları kullanmamalı, onlarla yemek yiyip bir şey içmemelidir.
Onun bulunduğu tarafa gıyabında ayak uzatmamalıdır. O tarafa tükürmemelidir.
Şeyhinden her ne südur ederse, onu doğru ve iyi bilmelidir. Onu isterse doğru görmemiş olsun. Zirâ o, yaptığını ilham ve izin ile yapar. Bunun için hiçbir işine bir şey söylenemez. İlhamında hata olsa bile ilhamda yanılmak ictihadda yanılmak gibidir. Karşı gelmek câiz olmaz.
Şeyhini seven bir tâlibe, şeyhin her yaptığı ve her sözü sevgili gelir. Onda itiraza yer yoktur.
Külli ve cüz’i her işte, yemekte-içmekte, giyim-kuşamda, ibadet ve taatlarda hep ona uymalıdır. Namazı onun gibi kılmalıdır. Fıkhı onun ibadetlerini görerek öğrenmelidir.
Hiçbir işine, hiçbir sözüne, hardal tanesi kadar bile itiraz etmemelidir. Karşılık veren mahrum kalmaktan kurtulamaz.
İnsanların en şakisi, saadetten en uzak olanları bu büyüklerde kusur gören kimselerdir. Allah-u Teâlâ bu büyük belâdan bizleri korusun.
Bir mürid, şeyhinden kerametler ve hârika işler talep etmemelidir. Gönlünden böyle bir şey geçirmemelidir. Bir müminin peygamberinden mucize istediği hiç görülmüş müdür? İnanmayanlar mucize ister.
Gönülde bir şüphe hâsıl olursa, hemen şeyhine arzetmelidir. Şüphesi izâle olmazsa, kusuru kendinde aramalıdır. Hiçbir şekilde şeyhinde kusur görmemelidir.
Rüyâsı varsa, onu gizlememeli, şeyhine anlatmalı, tâbirini ondan beklemelidir. Kendisinde inkişaf eden durumları dahi ona arzetmeli, doğru olup olmadığını sormalıdır. Kendi keşflerine asla güvenmemelidir. Zirâ bu âlemde doğru ile yanlış karışık durumdadır.
Bir zaruret olmadıkça ve izin almadıkça, ondan ayrılmamalıdır. Ondan ayrılıp başkasına gitmek müridliğe yakışmaz.
Sesini onun sesinden yüksek çıkarmamalıdır. Onunla yüksek sesle konuşmak edepsizlik olur.
Kendine gelen her feyzin, her keşfin onun vâsıtası ile geldiğini bilmelidir. Rüyâsında başka şeyhlerden feyz geldiğini görse, bunu dahi kendi şeyhinden bilmelidir.
Hülâsa ‘Tarikat baştan başa edeptir.’ sözü darb-ı mesel hâline gelmiştir. Edebi gözetmeyen mürid, Allah-u Teâlâ’ya vâsıl olamaz.
Şayet bir mürid edeplerden bazılarını yapamadığı için üzülürse, çalıştığı halde başaramazsa afv olunur. Lâkin mutlak surette kusurunu itiraf etmesi lâzımdır. Eğer Allah korusun edeplere riâyet etmez, bundan dolayı da üzülmezse, bu büyüklerin bereketlerinden mahrum olur.” (292. Mektup: Muhtasar olarak)

“İyi biliniz ki, bu tâifeyi inkâr etmek, öldürücü zehirdir. Bu büyüklerin fiillerine ve sözlerine itiraz etmek, insanı ebedi ölüme ve sonsuz felâkete götürür. Hele bu inkâr ve itiraz kendi mürşidine karşı olursa, o zaman tehlike daha büyük olur.

Bu tâifeyi inkâr edenler, onların bereketlerinden mahrum olurlar. Onlara iftira edenler ziyan ederler, hem de her zaman…” (313. Mektup)

Mürid dört kısımdır:
1- Daima dinler, hiç konuşmaz, o kârdadır.
2- Söyleyicidir, hep konuşur, o zarardadır.
3- Emir alıcıdır, o tasarruftadır.
4- Emir vericidir, o boşluktadır.
Nefsimize tâbi olduğumuz için gerçekten bugün hakiki mürid pek azdır. Ekserisinin gönlü şeyhlik ve halifeliktedir.
Bir kimse mürşidini kendisine tercih etmedikçe hakiki mürid olamaz. Mürşidinden hizmet ve hürmet bekleyen, velev ki gönlünden bile geçirse gerçekten mürid olamamıştır.
Mürşid, tevazu kanatlarını yerlere kadar serecek, herkes o kanatların üzerine rahatça basabilecek. Yolun temeli budur. Gaye hizmettir, lâf değildir, efendilik beylik değildir.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:
“Bir topluluğun efendisi onlara hizmet edendir.” (C. Sağir)
Yalnız bu noktada bir incelik var. Evet tevazu kanatları herkesin ayakları altındadır. Ne mutlu o insana ki o kanadın altına girer, ne bahtsız o insan ki üstüne çıkar!

VAHDET-İ VÜCUD

VAHDET-İ VÜCUD
Hem O’dur, Hem O’ndandır:

Yeryüzünde Allah-u Teâlâ’nın çeşmeleri vardır. Her nasiplinin nasibi, ezeli takdir ve taksimât nisbetinde o çeşmenin yanında durur. Çeşme O’nun… Çeşme dahi o deryâdan bir şey alamaz. Bin sene dursa, su gelmedikçe akıtamaz.
Allah-u Teâlâ’nın hoparlörleri de vardır, tecelli eder söyletir. Yerinde binlerce sene dursa bir hoparlör kendiliğinden konuşabilir mi? Ancak Allah-u Teâlâ’nın tecelli edip konuşturduğu kimseler hoparlörlük vazifesini görür. Ne akıtmış, ne söyletmiş ise…
Böyle olmasına rağmen bir kimse Allah-u Teâlâ’nın bu tecelliyatını kendine mâlederse, “Ben çeşmeyim” veya “Ben hoparlörüm” derse; veyahut ki hiç tecelli etmediği halde tecelli etmiş gibi, kendisinde varmış gibi göstermeye çalışırsa, bu sırları benimserse, o dalâlettedir. Hem kendisini hem etrafını zehirlemiş olur.
Bu gibi esrâr-ı ilâhiye ne zaman tecelli eder?
Bir insan pislik yuvarlayan Cuballâ adlı pislik böceğinin pisliği yuvarladığı gibi, kendisine ait tüm varlığının pislik şeklinde yuvarlandığını gözü ile görmedikçe hiçbir zaman bu hâl husule gelmez. Ve o kimse Vahdet-i vücud’dan bahsetmeye de sahib-i selâhiyet değildir.
Bunun da sırrı şudur: Asliyetinin bir damla pislik olduğunu insan kendisi göremez. Onu göstermek için başka göz lâzım. O göz de Hazret-i Allah’ın lütuf nurudur. O nur ışığı ile ona kendi asliyetini gösterir. O zaman o göz onun değildir. Fakat bu sırlara gözü ile görebilecek kadar vâkıf olanlar dünya yüzünde nâdir kimselerdir.
Şeyh-ül Ekber Muhyiddin İbn-ül Arabî -kuddise sırruh- Hazretleri “Her şey O’dur.” İmam-ı Rabbânî -kuddise sırruh- Hazretleri ise: “Her şey O’ndandır.”buyurmuşlar.
Tecelliyâtları ayrı ayrı olduğu için, bu iki zât-ı muhteremin ayrı beyanlarda bulunmaları ile İslâm’da büyük bir çelişme husule gelmiştir. Ve bu çelişme günümüze kadar devam etmiştir.
Her iki söz de doğru. Fakir her ikisinin beyanlarını bir cümlede birleştiriyoruz ve diyoruz ki:

“Her şeyi Hazret-i Allah var etti, her şey O’nun varlığı ile kâimdir.”

Böylece bu ihtilafı ortadan kaldırıyoruz, elhamdülillah.
Birincisi İmam-ı Rabbâni -kuddise sırruh- Hazretlerinin beyanı, ikincisi Muhyiddin İbn-ül Arabi -kuddise sırruh- Hazretlerinin beyanı… Binaenaleyh hem O’dur, hem O’ndandır.
Her zerrede O’nun varlığı mevcuttur. Her şey ceset, O ise ruhtur. Ruhsuz cesedin ne hükmü olabilir?
Âyet-i kerime’de:
“Allah göklerin ve yerin nurudur.” buyuruluyor. (Nur: 35)

Olanlar O’nun nurundan oldu.

O’nsuz hiçbir zerre yok. Fakat O görülmüyor da perde olan ceset görülüyor. Halbuki aslında her şey ölüdür.
Mesela Âdem Aleyhisselâm’a ruh verilmeden evvel çamur halinde idi. Ruh O’nun emri, O’nun varlığıdır. Verdiği zaman dirildi ve hareket etmeye başladı.
Âyet-i kerime’de:
“Ona kendi ruhumdan üfledim.” buyuruluyor. (Sad: 72)
Yani sen Allah-u Teâlâ ile kaimsin. Her şey perdedir, aslı O; her şey maskedir, gerçek O.

İnsanoğlu ruh verildiği zaman her şeyi yapıyor. O’nun varlığı ile hareket ediyor. Allah-u Teâlâ ruhu çektiği zaman hiçbir şey kalmıyor. Demek ki var olan O imiş.
O’nu bilmek ise mânevî tahsillerle mümkün olur.
Zâhirde ilk, orta, yüksek tahsiller olduğu gibi, mânevî ilimler ve mânevî tahsiller de mevcuttur.
Bu mânevî tahsil üç merhaledir:
1- İlmel-yakin, “Bilmek”tir.
2- Aynel-yakin, “Bulmak”tır.
3- Hakkâl-yakin ise “Olmak”tır.
İlmel-yakin mertebesinde olanlar “Zâhid”ler, Aynel-yakin mertebesinde olanlar “Arif”ler, Hakkâl-yakin mertebesine ulaşanlar da “Vâkıf”lardır.
Bir ilim diğerine erişemediği için hakikat da anlaşılamıyor. Merhaleler arasında çok farklar vardır.
Bu mevzu “İlmel-yakîn”de ve “Aynel-yakîn”de olan kişinin işi değildir. Kör gözün işi de değildir. Ancak Allah-u Teâlâ’yı görüp kendisini görmeyenin işidir.
Göz üç türlüdür:
1- Kör göz: Tabiat karanlığına düşmüştür, ondan başka hiçbir şey görmez.
2- Şaşı göz: Hem kendisine, hem de Yaratan’ına bakar. Yani biri iki görür.
3- Görür göz: Allah-u Teâlâ’nın nuru ile bakar. Her şeyin O’nunla kaim olduğunu görür ve bilir. Kendisini görmez.
Çözülmeyen ve bilinmeyen Vahdet-i vücud’un sırrı budur. Hakkal-yakin’e vasıl olanların bilebileceği bir mevzudur. Bilinmeyerek münakaşa edilmiştir. Yapan O’dur, perdede başkası görülür.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Bedir’de Cebrâil Aleyhisselâm’ın tavsiyesi üzerine yerden bir avuç kum alarak müşriklerin üzerine attı. Bu atış onların hezimetine vesile oldu.
Âyet-i kerime’de ise:
“Resulüm! Sen atmadın, Allah attı.” buyuruluyor. (Enfâl: 17)
Görünüşte Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- attı, fakat Allah-u Teâlâ: “Ben attım!” buyuruyor.
Ancak bu hâle gelen Vahdet-i vücud’dan bahsedebilir. Bu hâle gelen ise hiç bahsetmez, hiç konuşmaz. Bir de bu var. Bilen bu sırrı açmadı, bilmeyen konuştukça konuştu. Ve bu bir zehirdir, bilmeyerek bu mevzudan konuşursa, kişi kendisini ve etrafını zehirlemiş olur.
İnsan bildiği mevzuda konuşmalı, bilmediği mevzuda konuşmamalı, aksi halde cehaletini ortaya koymuş olur.
Bu mevzuda kimler konuşuyor?
1. Âlem-i billah olan Allah-u Teâlâ’yı bilir, ancak onlar Hakk’tan konuşur. Onların halk ile işleri olmaz, halka muhtaç değillerdir. Bu gibi kimseler hiçbir zaman; madde, makam, menfaat üzerinde durmazlar. Çünkü onlar gerçekten Hakk’ta fani olmuşlardır. Allah-u Teâlâ’nın nasıl tecelli edeceğine, ne hükmedeceğine bakarlar. Onların ilimleri vehbi’dir, Hakk’tan gelir.
2. Âlimin ilmi kesbî’dir, satırdan nasip alır. Hakk’a ulaşamadığı için halktan rağbet bekler ve daima nefsini düşünür. Her ne kadar hizmet etse de, nefisle olduğu için gayeler, maksatlar, menfaatlar üzerinde durur.
3. Yazar’a gelince, o ise cebini düşünür. Bakarsın harikulade yazılar yazmıştır, fakat daha yazmadan evvel, cebine ne gireceğinin hesabını yapar. Şayet en mühim bir mevzu dahi olsa, eğer onun cebine dokunacaksa onu ilân etmez.
Vahdet-i Vücud’a Mazhar Olanlar:

Vahdet-i vücud nedir? Buna mazhar olan kimlerdir?
Vahdet-i vücud, Hazret-i Allah’tan başka hiçbir mevcut olmadığını görene ve bilene mahsustur. Başkası bilemez, göremez, konuşur. Konuşsa da yalan ve yanlış konuşur.
Vahdet-i vücud’dan bahseden kimsenin “İsm-i Âzam”ı bilmesi lâzımdır.
İsm-i Âzam’ı mı merak edersin? Allah dediğin zaman ve O’ndan başka hiçbir mevcut olmadığını gördüğün zaman, onu söylemiş olursun.
“Lâ ilâhe illallah” da İsm-i Âzam’dır ve fakat O’ndan başka bir mevcut olmadığını gördüğün zaman… Demek ki görülüyormuş. İşte o zaman gerçek mânâda Kelime-i Tevhid’i söylemiş olursun. İman-ı kâmil de budur. O’ndan başka bir şey görmediğin zaman iman kemâle erer.
Bu esrar-ı ilâhi’yi ancak marifetullah ehlinden dilediği kimseye bildirmiş, her veli kuluna dahi beyan etmemiştir. Yüz senede bir gönderdiği kullarından bazısına açmıştır. Bunun içindir ki bu, pek az kişinin bilebileceği iştir.
Bildirdiklerinin dahi tecelliyatları ayrı ayrı olduğu için kişi kendi bilgisini ortaya koymuştur.
Bunlar pek az gelmiştir, fakat bunların dahi tecelliyatları ayrı ayrıdır.
Vahdet-i Vücud’un Tecellisi:

Bu gibi esrar-ı ilâhî ne zaman tecelli eder?
Bir insanın gerçekten yaratılışı bir damla kerih sudur. O suya, o pisliğe inmesi lâzımdır. Bütün vücudun ifna olup, yok ve hiç olduğu zaman, Allah-u Teâlâ dilerse O’nun göstermesi ile Azâmet-i ilâhî’yi görür. Azâmet-i ilâhî’yi görünce kendisinin bir zerre hakir olduğunu görür ve bilir. Vahdet-i vücud bundan sonra başlar.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde: “Rabbimi Rabbimle bildim.” buyurmuşlardır.
Fakat şu hale inmeyen, bunları Allah-u Teâlâ’nın nuru ile görmeyen kimse Vahdet-i vücud’dan nasıl bahsedebilir? Bu gibi kimseler Vahdet-i vücud’dan bahsetmeye sahib-i salâhiyet bile değildirler.
Yaratılışı olan bir damla meniye indiği zaman, âyân-ı sâbitesini gördüğü zaman, Allah-u Teâlâ’nın tecellisi husule geldiği zaman bir de bakar ki yalnız O var. Vücud da O, mevcud da O…
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:
“Allah göklerin ve yerin nurudur.” buyuruyor. (Nûr: 35)
Ve bu hususu Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’le açıklıyor, fakat biz o tecelliyâta mazhar olmadığımız için anlamıyoruz.
Buyururlar ki:
“Muhammed’in nefsi kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, eğer siz süflî arza bir ip sarkıtmış olsanız Allah’ın üzerine düşerdi.” (Tirmizî)
Bakınız az önce geçen Âyet-i kerime’yi Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz nasıl görmüş ve nasıl açıklıyor. Yani Âyet-i kerime’yi bu Hadis-i şerif’le açıklamaya çalışıyorum daha doğrusu.
Gerek bu pisliği gerek âyân-ı sâbiteyi görebilmek için ancak Allah-u Teâlâ’nın lütuf nur ışığı lâzımdır.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:
“Allah bir kimsenin kalbini müslümanlık için açarsa, o Rabbinden verilen bir nur üzerindedir.” (Zümer: 22)
İşte Rabbinden verilen bu nur sayesinde ancak bu esrar-ı ilâhî bilinir. bildirildiğinden ötürü bu hakikatlara vâkıftırlar.
Allah-u Teâlâ’nın nur verdiği kimseler, o nur ile beşeriyete hayat veriyorlar. Onlar Allah-u Teâlâ’nın nurunu taşıyan ve o nuru yayanlardır.
Bu nuru Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’leri ile beyan ediyorlar:

“Müminin ferasetinden korkunuz. Çünkü o aziz ve celil olan Allah’ın nuru ile bakar.” (Münâvî)

Ancak bu nura sahip olanlar bunu görür, başkası göremez, başkasına şâmil değildir, çünkü o göz onun değildir. İlâhi bir nur ile bakar. O’nunla bakar, O’nu görür. Ve fakat bunlar da dünya yüzünde pek az kişidir. Bunlar Allah-u Teâlâ’nın tecelliyat-ı ilâhî’sine mazhar olanlardır. Bunlar Hakkal-yakîn olan kimselerdir.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:

“İçinizde… Görmüyor musunuz?” (Zâriyat: 21)

İşte bunlar Allah-u Teâlâ’nın içte olduğunu görüyor, O’ndan başkasını da görmüyor. Allah-u Teâlâ’yı gördüğü zaman kişi kendisini göremez. Bu hitab-ı ilâhî’ye mazhar olanlar bunlardır.
O’ndan başka mevcud yok. Ötesi hep kabuktan ibarettir.
Bir ağaç var, dışı kabukla örtülmüş. Ona kabuk mu diyorlar, yoksa ağaç mı diyorlar? Tabi ki ağaç diyorlar. O kabuk da ağaçtandır. Üzerindeki âsâr olsun, üzerindeki hâreler olsun hep ağaçtandır.
Sen de bir kabuksun, kâinat da bir kabuktur. İçinde O var. Fakat insanoğlu o kabuğu görüyor da içindekini görmüyor. Yani perdeyi görüyor da tutanı görmüyor. Halbuki Âyet-i kerime’sinde “İçindeyim!” buyuruyor. Senin de içinde, kâinatın da içinde. Fakat sen görmüyorsun. Çünkü ilmin de, aklın da o noktada değil. Hiç şüphesiz ki içinde olduğunu gören de var bilen de var.
Kim ki bunu görmezse bu mevzudan bahsetmesin.
Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Biz insana şah damarından daha yakınız.” (Kaf: 16)
O Allah-u Teâlâ’nın lütuf tecelliyâtına mazhar olmuş. İçinde olduğunu, ona ondan yakın olduğunu gözü ile görüyor. Niçin? Allah-u Teâlâ ile baktığı için.
Bir Âyet-i kerime’de de şöyle buyuruluyor:
“O hem Evvel’dir, hem Âhir’dir, hem Zâhir’dir, hem Bâtın’dır. O her şeyi bilendir.” (Hadid: 3)
Bu Âyet-i kerime’yi okuyabilen bir kimse, hem “O” olduğunu, hem her şey “O’ndan” olduğunu ilmel-yakîn de olsa, gayet rahat bilmiş olur.
Allah-u Teâlâ “Evvel”dir, ezelîdir. O’ndan evvel hiçbir şey yok idi. Zât-ı Akdes’i için asla başlangıç tasavvur olunamaz. O’nun varlığı Zât-ı Akdes’inin gereğidir. Var olan her şeyin varlığı O’ndandır.
“Âhir”dir; ebedîdir, sona ermekten münezzehtir. Varlığının başlangıcı olmadığı gibi, nihayeti de yoktur.
“Zâhir”dir; her görünen varlık O’nun kudretinin eseridir, O’nun varlığı ile kaimdir. Zerreden kürreye kadar ne ki varsa O’nun Zâhir ism-i şerif’i ile zâhir olmuşlardır. Canlı ve cansız bütün mevcudat O’nun varlığı ile kaimdir.
“Bâtın”dır; Ulûhiyet sırları her zerrede mevcuttur ve gizlidir, varlık da vücud nurunun zerrelerinin zuhur mahallidir. Olması için bir emre bakıyor. “Kün feyekûn”,“Ol!” buyuruyor, her şey oluyor. O’nunla oluyor. Hepsi bir cesetten, bir elbiseden, bir perdeden ibarettir.
O ise her şeyden her şeye yakındır.
Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:
“Biz ona sizden daha yakınız, fakat siz görmezsiniz.” (Vâkıa: 85)
Her zerrede Fâil-i mutlak’ın fiilleri vardır, yani her zerrede ulûhiyet sırları mevcuttur. Onun için her şeyden her şeye yakındır, fakat insan görememektedir.
Bunu bilmeyen Vahdet-i vücud’dan nasıl bahsedebilir? Dikkat ederseniz size Vahdet-i vücud’u hem izaha hem de Âyet-i kerime’lerle ispata çalışıyoruz.
Bir Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Resulüm! Sana ruhtan sorarlar. Onlara de ki; Ruh Rabbimin emrindendir.” (İsrâ: 85)
Ruhu koyduğu zaman var gibi görünüyorsun. Emrini çektiği zaman yok oluyorsun. Sen de böylesin, kâinât da böyledir.
İnsan bildiği mevzuda konuşmalı, bilmediği mevzuda konuşmamalı, aksi halde cehaletini ortaya koymuş olur.
Kendini gören Vahdet-i vücud’dan bahsetmeye de sahib-i salâhiyet hiç değildir.
Hiç olduğunu bilen, zerre hakir olduğunu gören Hakk’ı görür, Vahdet-i vücud’dan ancak o bahseder. Allah-u Teâlâ dilerse esrarını ona açar. Bunlar da dünya yüzünde yok denecek kadar nadirdir. Her velinin işi değildir.
Sıddıkiyet makamına çıkardığı kimseyi dilerse; kendisini ifnâ ettirir, kendi varlığını husule getirir. O görür, başka hiç kimse görmez, o da Allah-u Teâlâ’nın göstermesiyle görür, kendisi göremez.
Amma bakıyorsunuz ki, vitrinler Vahdet-i vücud’dan bahseden kitaplarla dolu. Bütün bunlar bilinmeyerek, menfaat için yazılmış veya zanla konuşulmuştur.
Bu Âyet-i kerime’lerin bir tanesinin tecelliyâtına dahi mazhar olamamışsa, hep boşuna konuşmuştur. Hakikat ancak Allah-u Teâlâ’nın bildirmesiyle ve duyurmasıyla mümkün olur.
Nasıl ki tasavvufta “Fenâfişşeyh” olmadan “Fenâfirrasul” olmuyorsa, “Fenâfirrasul” olmadan “Fenâfillâh” olmuyorsa, “Fenâfillâh” olmadan da “Vahdet-i vücud”a geçilmiyor. Fenafillâh’ta hiç olur, hiç olduğunu bilir.
Burada insan asliyeti olan âyân-ı sabitesini görür. Bu bir zerredir. Bir atomdur. Bu zerrenin ne hükmü var? Hiç.
Var olan da, var eden de Hazret-i Allah’tır. Vahdet-i vücud bundan sonra başlar. Bu hiçlikten sonra Allah-u Teâlâ dilerse kendi varlığından onu kendi dilediği kadar haberdar eder.
Bu da ancak Allah-u Teâlâ’dan başka bir mevcut olmadığını gören ve bilenin işidir.
)
Zerreyi zirveye çıkaran ve yine murad ettiğinde denize düşüren Allah.
O damla denize düştüğünde ne olur? Hiç olur. Denizden çıkmıştı, yine denize düştü.
İşte, bunu bilen gerçek mânâda hiç olur, var olan Hazret-i Allah’tır. İşte bu hâle getirdiği kimse ancak Vahdet-i vücud’dan konuşabilir, başkası sahib-i salâhiyet değildir.

Kendini gören Vahdet-i vücud’dan bahis dahi edemez. Hiç olduğunu bilen, zerre hakir olduğunu gören; Hakk’ı görür, Vahdet-i vücud’dan ancak onlar bahseder. Allah-u Teâlâ dilerse esrarını ona açar.

Mürşid-i kâmil dünya yüzünde nadir bulunur, Vahdet-i vücud’dan bahsedenler dünyaya nadir gelenlerdir. Onlar yüz senede bir gelir.

MARİFETULLAH EHLİ VE MARİFETULLAH İLMİ



MARİFETULLAH EHLİ VE MARİFETULLAH İLMİ
Allemenî Rabbî = Rabbim Bana Öğretti”:

Bir ilim vardır ki buna mârifetullah ilmi denir. Kitap satırları arasında bulunmayan, ancak Allah-u Teâlâ’ya yakın olanların sadırlarında, kalplerinin derinliklerinde gizli bulunan ilim marifetullah ilmidir.

“Rabbim bana öğretti.” (Yusuf: 37)
Âyet-i kerime’sinde buyurulduğu üzere Allah-u Teâlâ’nın takvâ ve taat sahiplerinin kalbine nurunu akıtması ile Marifetullah ilmi husule gelir.
Marifet, bütün varlıkların muhiti olan Allah-u Teâlâ’yı tanımaktır. Zira O’ndan başka ve O’nun fevkinde başka bir şey yoktur.
Allah-u Teâlâ’nın kullarına imandan sonra en büyük ihsanı iki şeydir; biri mârifetullah, diğeri muhabbetullah.
Muhabbetullah Allah sevgisidir. O Allah’tan gayrı bütün sevgileri yakan bir ateştir. Ruhun zaferi ve sevinç kaynağıdır.
Mârifetullah ise muhabbetullah’tan daha hassas bir makamdır.
Bu incelik ve hassaslık nereden geliyor? “Muhabbetullah”ta sen varsın ki muhabbet ediyorsun. “Mârifetullah”ta ise O var, sen yoksun. Ne sen kaldın ne de muhabbetin kaldı.
Bu hususta bazı zâtlar tarafından birçok izahlar yapılmışsa da, fakirin kanaatı Hakk’ta hiç olmaktır.
İnsanı diğer varlıklardan ayıran ve onu Allah’ın halifesi yapan en büyük özelliği, Allah-u Teâlâ’nın ona bahşettiği akıl ve onun semeresi olan ilim-irfan sahibi oluşudur.

“Ve Allah Âdem’e bütün isimleri öğretti.” (Bakara: 31)

Âyet-i kerime’sinde beyan buyurulduğuna göre, Allah-u Teâlâ ona eşyanın isimlerini, mahiyetlerini ve hususiyetlerini bir bir öğretti.
Bu makam Allah-u Teâlâ’nın Âdem Aleyhisselâm’a her şeyin ismini öğreterek, ona verdiği üstünlüğün zikredildiği makamdır.
Mârifet, Hakk’ın ilminin var olduğu yerde kişinin bilgisizliğinin ve hiçliğinin mevcut olmasıdır. Mârifetullah budur. O Allah-u Teâlâ’yı görür, kendisini görmez. Kendisi yok ki ilmi olsun. Allah’ın kadrinin yüce oluşu, O’nun hakkında mârifet sahibi olduğuna delâlet etmektedir. Bu da yalnız O’nun var olduğunu bilmektir. Allah’ın kadri hariç bütün kadir ve kıymetleri hakir bulmak, Allah’ın kadri yanında başka bir kadir ve değer görmemektir. Bunlar hep mârifetullah ehline âittir.
Allah-u Teâlâ’nın zât, sıfat ve fiillerini anlamak, hikmetlerini müşâhede etmek, kalbe tecelli eden hakiki hakikatlerle mümkün olur.
İlmin en üstün derecesi kalbe tecelli eden bilgidir. Allah-u Teâlâ’nın koyduğu bilgi esastır. Marifetullaha en kestirme yoldan ulaştıran, en efdâl, en makbul ilim, hakiki ilim de budur. Bizâtihi aranan ilmin tâ kendisidir. Çünkü marifet-i ilâhî’nin fevkinde hiçbir marifet yoktur. İnsanlar bu ilimle ebedî saâdete ererler. Diğer bilgiler zandan ibarettir.
Bu ilim Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizin kalb-i şerif’lerine Miraç gecesi kondu. O ise bu sırrı gizli tuttu, ancak çok yakınlarına açtı. O sır bereketi ile şeriat ahkâmı kıyamete kadar bâki kalacaktır.
Tecelliyât-ı ilâhiye akıl ile bilinmediği gibi ilim ile de bilinemez ve çözülemez. Yakınlık âleminden coşar gelir. Hakiki ilim de budur. İlim içinde ilimler olduğu gibi, yollar içinde de yollar vardır.
Bu bir iç âlemdir, dıştan görülmez.


Gönül Cenneti:

Bu gibi kimseleri Allah-u Teâlâ daha dünyada iken gönül cennetinde yaşatır. Marifeti arttıkça ahiret cennetindeki yeri de yükselir ve cennete konmaya lâyık olur.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde:

“Dünyada da muhakkak bir cennet vardır. Onu bulan kimsede cennet arzusu kalmaz. O cennet mârifetullahtır.” buyurmuştur.

Biz bunu gönül cenneti diye vasıflandırıyoruz, bu hayat her şeyin fevkindedir.
Allah-u Teâlâ dilediklerini derecelerine göre dilediği sahada çalıştırır. Çok sevdiğini ise kendi maiyyetine alır.
Zâtî tecelli ile beşeri sıfatlar yok olduğu zaman, Allah-u Teâlâ’nın zâtına karşı irfan husule gelir. Marifetullah’a yükselen bir ârif, Hakk’ın nuru ile hakikatı görmeye başlar. Bu ise vahyin bir kolu olan “İlhâm-ı ilâhî” ile olur, “Kalp gözünün açılması” ile veya “Rüyây-ı sâdıka” ile olur.
Bu ilim sahiplerinin muallimi Allah-u Teâlâ’dır, onlara dilediği kadar duyurur.
Onlar Fenâfillâh makamına alınmış olan ve halkı Hakk’a götüren kimselerdir, sayıları çok azdır.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:
“Yarattıklarımızdan öyle bir topluluk da vardır ki, onlar Hakk’a iletirler ve Hakk ile hüküm verirler.” (A’râf: 181)
O’nun memur ettiği, vazife için ileriye sürdüğü kimseler bunlardır, Hakk’ı tebliğ eden ve halkı Hakk’a çağıran yine bunlardır.
Onların kalbinde yalnız Hazret-i Allah olduğu için Hazret-i Allah ile Hazret-i Allah’a götürürler.
Onlar Resulullah Aleyhisselâm’ın nurunu taşıyanlar ve Allah-u Teâlâ’nın Kudsî ruh ile desteklediği, kalplerine nuru akıtıp hakikatı bildirmek için gönderdiği kimselerdir.
Bu ilâhî hüküm Asr-ı saâdet’ten kıyamete kadar geçerlidir ve müslümanlar için büyük bir müjdedir.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:

“Allah-u Teâlâ bu ümmete, her yüzyıl başında dinini yenileyecek bir müceddid gönderir.” (Ebu Dâvud: 4391)

Bunlar yüz senede bir, vazifeli olarak gönderilmiş olanlardır. Yüz senede bir gelenler ayrıdır, nâdir olarak gelenler ayrıdır.

Sadır İlmi – Satır İlmi:

Bir zâhirî hoca vardır, öğretmeye “Elif”ten başlar. Kişi günâ gün öğrenir. Daha derin hoca vardır, ilimden öğretir. Açıklayabildiği kadar Âyet-i kerime’leri açıklar. Hadis-i şerif’leri izah edebildiği kadar izah eder, en güzelini öğretmeye çalışır. Fakat bu öğrettiği şey satırdan alınmıştır. Satırdan aldığını nakletmeye çalışır.
Bir de Allah-u Teâlâ’nın öğrettikleri vardır. Allah-u Teâlâ’nın talebeleri sadırdan alır. Allah-u Teâlâ an be an yeni tecelliyatlarda bulunur. Nurunu kalbine akıtması ve nakşetmesiyle gizli sırlara muttali olur. Kalbindeki esrarı kitaba döktüğü zaman herkes hayret eder. Çünkü halk satır ilmini biliyor, bu ilim ise sadırdan çıktı. Satırın muallimi benî beşer, sadırın muallimi ise Allah-u Teâlâ’dır.
Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:
“Her şeyden haberdar olan Allah gibi sana hiç kimse haber veremez.” (Fâtır: 14)
Sana hakikatı bildirecek olan, herşeyden kemâliyle haberdar olan zât-ı kibriyâ’dır, diğer haber verenler değil.
Kime akıtırsa bu ilim onda bulunur. Hangi hazineye ne kadar cevher kondu ise, o kadar cevher olur. Fakat o cevher hazineye âit değildir. Koyana âittir.
Çeşmeden su akar, fakat o su çeşmeye ait değildir. Su kesildiği zaman çeşmeden hiçbir şey akmaz.
İlim ikidir: Sadır ilmi, satır ilmi.
Satır ilmi duymakla, okumakla öğrenilir, medreselerde tahsil edilir. Bu ilim sahipleri şeriatın zâhirine vâristirler. Şeriat ahkâmını tâlim ederler. Hakk’a vâsıl olmak bu ahkâmın tatbik edilmesine bağlıdır. Ahkâma uymayan her türlü çalışma ve ibadet nâkıstır. Bunun için çok mühimdir.
Sadır ilmi Allah-u Teâlâ’nın kalbe koyduğu ilimdir. Buna “Marifetullah ilmi” de denir. Marifetullah ehli bu gayeye ulaşmış ve bu faydalı olan marifetullah ilmine vâkıf olmuşlardır. Hem zâhirî hem bâtınî misal âlemine uçabilmek için çift kanatlı kuş mesabesinde olmuşlardır.
Sadır ilmi bâtınîdir, satır ilmi zâhirîdir.
Sadır ilmi hususidir, satır ilmi umumidir.
Sadır ilmi hallere mahsustur, satır ilmi fiillere mahsustur.
Sadır ilmi murakaba içindir, satır ilmi muamele içindir.
Sadır ilmi burhan ilmidir, satır ilmi beyan ilmidir.
Sadır ilmi hidayet ilmidir, satır ilmi rivayet ilmidir.
Sadır ilmi o bilgiyle hakikatte O’na O’ndan başka bir delil olmadığını bilmektir, satır ilmi ise Allah-u Teâlâ’nın kâinattaki sanatını görmektir.
Zâhir ehli; ilim okur, okutmak için okur. Okudukça büyür, kendisini dev gibi görür.
Bâtın ehli; okur, okudukça küçülür, küçüldükçe küçülür.
Birisi halk için okur, birisi Hakk için okur. Birisi halktan ücret alır, birisi Hakk’tan ücret alır.
Birisi kendini görür Hakk’ı görmez, birisi Hakk’ı görür kendini görmez.
Bir temsil: Zâhirî ilim yumurtanın dış kabuğudur, kabuk olmazsa yumurtanın hükmü olmaz. Tarikat ilmi beyazıdır, bu ilmi elde etmek için kabuktan içeriye intikal etmek gerekiyor. Hakikat ilmi sarısıdır, daha da ileriye nüfuz edilerek elde edilir. Civcivin çıkması ise marifetullahtır, civciv çıkınca kabuk atılır, artık yumurtadan eser kalmaz. Kudsî ruh ile desteklenmiş olanlar marifetullaha nâil olduğu zaman ene kabuğunu deler, hiç olduğunu anlar, misal âlemine uçar.
Fenâfişşeyh tahsili esnasında birçok tecellilere mazhar olunur. Kişi bu tecelliyatlara mazhar olurken herşeyi bildiğini zanneder. Fenâfirrasul tahsiline geçtiği zaman hakikata ulaşır ve hiçbir şey bilmediğini burada öğrenir. Yumurta bir süre sıcakta kalıp, civcivin kabuğu delip çıktığı gibi; Fenâfillâh’a da geçtiği zaman vücut varlığını deler, yol bulur. Kudsî ruh ile desteklenen kimseler Lâhut âlemine kadar çıkar. Kabuk değersiz bir hiç olduğu gibi; o anda artık kendi varlığının hükümsüz ve bir kabuktan ibaret olduğunu, herşeyin O’nun ve O’ndan olduğunu gözü ile görür. Bu tahsilde hiç olduğunu öğrenir, var olan Allah-u Teâlâ insanda tecelli eder. Fakat bunu gören dünya yüzünde kaç kişidir?
Zâhirde iken insan hep bildiğini söyler, hakikata geçince içeriye nüfuz eder, hiçbir şey bilmediğini itiraf eder. Marifetullah’a geçmesi ile de hiçbir şey olmadığını bilir. Çünkü kurbiyet ve sıddıkiyete nâil olmuş olur.
Kabuk da O’nundur, yani zâhirî ilim de Allah-u Teâlâ’nın bir ihsanıdır, beyazı da O’nun ihsanıdır, sarısı da O’nun ihsanıdır. Civcivin çıkması da, mârifetullah ilmi de O’nun lütf-u ihsanıdır.
Aslında var olan Allah’tır. Var’ı bulunca varlık ifnâ olur, kişi hiç olduğunu öğrenir.
Zâhirde olanların ilmi satır ilmidir, halktan alır. Yani satırdan okumakla, bir hoca tarafından öğretilmekle alır.
Nasıl ki bin inşaat mühendisi bir araya gelse, bir doktorun işini yapamaz. Neden yapamaz? Branşları, tahsilleri ayrı olduğu için, birinin ilmini diğeri bilmez. Bu da böyledir.
Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Onu sizin için bir ibret ve öğüt yapalım ve anlayışlı kulaklar onu anlasın diye.” (Hâkka: 12)
Nice insanlar vardır ki, işitmesi de işitmemesi de birdir. İşittikleri sadece kulağında kalır, kalbine inmez, bunun için de duymamış gibi olur. Çünkü duymak başka, işitmek başkadır. Duyan kalp, işiten kulaktır.
Bâtınî ilim ilham vasıtası ile, Allah-u Teâlâ’nın nuru kalbe akıtması ve dilediğini duyurması ile husule gelir. Zâhirî yani dış ilimlerle iç âlemi bilmek mümkün değildir.
“Âlimler peygamberlerin varisleridir.” (Buharî)
Hadis-i şerif’i dikkatle incelendiği zaman bu hakikat açıkça görülür.
Nübüvvetin üstünde hiçbir rütbe olmayacağına göre, bu rütbeye vâris olmaktan daha büyük şeref tasavvur edilemez.
Hiçbir peygamberin ümmeti vâris-i enbiyâ mertebesine nâil olamamıştır. Bu vazife ancak Ümmet-i Muhammed’e tevdi ve ihsan buyurulmuştur.
Onlar vâris-i enbiyadır. Onlara “Vâris-i enbiya” denir.
Nitekim Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyuruyorlar:
“Cenâb-ı Hakk benim göğsüme ne döktüyse, ben de onu olduğu gibi Ebu Bekir’in göğsüne boşalttım.” (Risâle-i Es’adiyye)
Kalpten kalbe dökülen ilâhi emanetullah kıyamete kadar devam eder. İşte bütün bu sır buradan geliyor, bütün esrar, bütün gizlilik bu noktadan doğuyor.
Zâhirî ilmin çeşitleri çoktur. Bâtınî ilimlerinki ondan da çoktur. İlm-i iman, ilm-i İslâm, ilm-i ihsan, ilm-i tevbe, ilm-i zühd, ilm-i verâ, ilm-i takvâ, ilm-i ahlâk, ilm-i mârifet-i nefs, ilm-i mârifet-i kalp, ilm-i tezkiye-i nefs, ilm-i tasfiye-i kalp, ilm-i mükâşefat, ilm-i tevhid, ilm-i tecelli-i sıfat, ilm-i tecelli-i zât, ilm-i makamat, ilm-i vusûl, ilm-i fenâ, ilm-i bekâ, ilm-i sekr, ilm-i sahv, ilm-i mârifet ve benzeri ilimler.
Âlimler üç taifedirler: Bir taifesi zâhirî ilmi bilirler. İkincisi bâtınî ilmi bilirler. Üçüncüsü hem zâhirî ilmi bilirler hem de bâtınî ilmi bilirler. Bu üçüncüsünden çok azdır.
Fakir onları tarif ederken;

“Sehm-i nübüvvete vâris olanlar”

“Sehm-i velâyete vâris olanlar”
“Hem sehm-i nübüvvete hem de sehm-i velâyete vâris olanlar” olarak belirtmişizdir.
Adı üstünde vâris, çalışmakla elde edilen bir şey değil. Allah-u Teâlâ doğrudan doğruya nuru kalbine yazmış, Kudsî ruh ile desteklemiş, Resulullah Aleyhisselâm’ın emanetini ona boşaltmıştır. Bütün sırlar bu noktada toplanıyor.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyuruyorlar.
“Az bir tevfik, birçok ilimden hayırlıdır.” (Deylemi)
Hâtem-ül Enbiyâ -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizden sonra vahiy kesilmiş, ilham kapısı ise açık kalmıştır. Din, kıyamete kadar bâkidir. İnsanların yeni bir dine ihtiyaçları yoktur. Fakat zamanla vesveselere dalıp arzu ve heveslere kapıldıkları için, hakikatı hatırlatmaya, ruhlarını kuvvetlendirmeye ihtiyaçları vardır.
Marifetullah ancak tasavvuf yoluyla, ruhi zevk ile husule gelir. Diğer bilgilerle hâsıl olmaz. Daha doğrusu Allah vergisidir, bir lütf-u ihsandır.
“Bu Allah’ın fazl-u ikramıdır, kime dilerse ona verir.” (Cuma: 4)
Tasavvufun gayesi içi tahliye etmek ve temizlemektir.

İmam-ı Gazâlî Ve Ledün İlmi:

Ledün ilmini “İlham nurunun kâmil insan ruhuna bir sirayeti” olarak tarif eden İmâm-ı Gazâlî -rahmetullahi aleyh- Hazretleri “Er-risâletü’l-ledüniyye” adlı risalesinin giriş bölümünde şöyle buyurmaktadır:

“Hamd, has kullarının kalplerini velâyet nuruyla bezeyen, ruhlarını lütfun en güzeliyle terbiye eden ve bilgi anahtarıyla irfan sahibi bilginlere tevhid kapısını açan Allah’a mahsustur.

Koruyup gözeten, Hakk’a çağıran, ümmetin hidayet rehberi ve peygamberlerin efendisi Peygamberimiz Aleyhisselâm’a ve onun ehl-i beytine, âl ve ashabına salât ve selâm eylerim.
Ey okuyucum! Arkadaşlarımızdan biri, bir âlimin, güzide mutasavvıfların dayandığı Gayb ve Ledün ilmini inkâr ettiğini anlattı. Bu Gayb ve Ledün ilmi ki, tasavvuf ehli ona bağlanır ve onun öğrenme ile elde edilen ilimlerden daha kuvvetli ve sağlam olduğunu söyler. Yine bu arkadaşım bana bu Ledün ilmini inkâr edenin şöyle dediğini anlattı: ‘Mutasavvıfların ledün ilmini benim aklım almıyor. Zannetmiyorum ki, bu dünyada hiçbir kimse tahsil etmeden, düşünerek, hayaline dayanarak gerçek ilimden bahsedebilsin.’ Ona dedim ki:
‘Bu adam tahsil yollarını anlamamış, insan ruhunun ne olduğunu ve özelliklerini, gayb ve melekût ilimlerini nasıl alabildiğini bilememiştir.’
Arkadaşım dedi ki:
‘Evet, bu adam, ‘İlim, yalnız fıkıh, Kur’an tefsiri ve kelâmdan ibarettir. Bunların ötesinde başka bir ilim yoktur! Bu ilimler de ancak öğrenme ve çalışma ile elde edilir.’ diyor.’
Ben de dedim ki:
‘Evet, o halde tefsir ilmi nasıl öğrenilecek? Çünkü Kur’an-ı kerim herşeyi kapsayan bir okyanustur. Onun bütün mânâları ve tefsirinin hakikatları halkın elinde dolaşan şu tefsir kitaplarında zikredilmemiştir. Bilâkis tefsir ilmi, bu iddia sahibinin bildiğinden de başkadır.’
Arkadaşım dedi ki:
‘Bu adam sadece Kuşeyrî, Sâlebî, Mâverdî ve diğerlerine nisbet edilen ve halk arasındaki meşhur olan tefsir kitaplarını tanıyor.’
Ben de dedim ki:
‘Bu adam, hakikat yolundan uzaklaşmıştır. Çünkü Sülemî tefsirinde az-çok araştırma yapanların birçok sözlerini toplamıştır. Bu sözler diğer tefsir kitaplarında zikredilmemiştir. Bana öyle geliyor ki ilmi, yalnız fıkıh, kelâm ve halka hitabeden tefsirden ibaret sayan bu adam, ilimlerin bölümlerini, tafsilâtını, derecelerini, hakikatlarını bilmiyor, görünen ve görünmeyen yönlerinden de habersizdir. Cahilin bilmediği şeyi inkâr etmesi âdettendir. Bu iddia sahibi de hakikat şerbetinin zevkini tatmamış ve Ledün ilmine vâkıf olamamıştır. Öyleyse bunu nasıl kabul etsin! Ben, zaten onun bilmediği şeyi taklid veya tahmin suretiyle kabul etmesine rızâ gösteremem.’
Dostum dedi ki:
‘Ben sizin, ilimlerin derecelerini anlatmanızı, sahip olduğunuzu iddia ettiğiniz bu Ledün ilminin gerçekliğini ortaya koymanızı, bu ilmi kendinize göre ele almanızı ve ispat etmenizi istiyorum.’
Ben de:
‘Bu anlatılmasını istediğiniz ilim cidden zor bir iştir. Fakat durumumun müsade ettiği, vaktimin elverdiği ve gücümün yettiği kadar bir başlangıç yapabilirim. Sözü uzatmak istemem; çünkü sözün en iyisi kısa ve öz olanıdır.’ dedim.
Allah’tan yardım ve başarı dileyerek bu fasıllarla kıymetli dostumun arzusunu yerine getirdim.”

İmâm-ı Gazâlî -rahmetullahi aleyh- Hazretleri adı geçen risalesinde “Ledün ilmi” hakkında gerekli açıklamaları yaptıktan sonra özet olarak şöyle buyurur:

“İlâhî öğretim de iki kısma ayrılır:

1. Vahiy gönderme
2. İlham
İlham; Küllî ruhun, berraklığına, kabiliyetine ve istidadına bağlı olarak insan ruhunun uyanmasıdır. İlham, vahyin basit bir şeklidir. Çünkü vahiy gaybı açık olarak bildirmesidir, ilham ise gaibteki şeye bir işarettir.
Vahiyden hâsıl olan ilme Nebevî ilim, ilhamdan hâsıl olan ilme ise İlm-i Ledün denir. Ledün ilmi, Yaradan ile ruh arasında bir vasıta olmaksızın hâsıl olur. Bu gayb lâmbasından gelerek, hoş ve lâtif bir kalbe düşen ışık gibidir.
Ledün ilmi derecesine ulaşanlar çok tahsilden ve öğrenme yorgunluğundan uzak olurlar. Az öğrenir çok bilirler. Az yorulup çok istirahat ederler.
Bilmiş ol ki, vahiy kesildi, peygamberlik kapısı kapandı. Hakikat ortaya konduktan ve din tamam olduktan sonra peygamber gönderilmesine insanların ihtiyacı kalmadı. Fakat ilham kapısı kapanmamıştır, küllî ruhun nurundan ümit kesilmemiştir.”

İhyâ-u ulûm’id-din adlı eserinde ise şöyle buyururlar:
“Sakın anlamıyorum diye bu ilmi inkâra kalkışma. Aklî ilimleri kavradığını zannederek çizmeden yukarı çıkan âlimlerin helâk noktası burasıdır. Allah dostlarının bu hallerini inkâr eden bir ilimden, cehâlet çok daha iyidir. Kaynak bir olduğu için, velîleri ve kerâmetlerini inkâr, peygamberleri ve mucizeleri inkâr demektir. Peygamberleri inkâr ise tamamen dinden çıkmaktır.”

Hazret’in: “Allah-u Teâlâ’yı tanımanın diğer mârifetlerden daha lezzetli olduğuna” dair bir beyanları da şöyledir:
“İlim ve mârifetin lezzeti anlaşılınca, bazı ilimlerin daha lezzetli olduğunda şüphe kalmaz. Çünkü malum (bilinen) ne kadar büyük ve şerefli olursa, ona ait bilgi de o kadar lezzetli olur.

Meselâ memleketi idare etme ilmi, terzilikten ve çiftçilikten daha lezzetlidir. Bunun gibi, dinin hakikatini ve inceliklerini bilmek, gramer ve lügat bilgisinden lezzetlidir. Padişah’ın sırlarını bilmek, vezirin sırlarını bilmekten daha lezzetlidir.

Demek ki, bilinen şey ne kadar şerefli ise, onu bilmek de o kadar lezzetli ve zevklidir. Dikkat buyurun! Var olanlar içerisinde daha şerefli, daha azametli, daha mükemmel ve celâl sahibi olan Allah-u Teâlâ’dan başka kim vardır? Bütün kemâl ve cemalleri yaratan O’dur.
Hiçbir hükümdarın memleketini idaresi, göklerin ve yerin melekûtunu ve bu âlemin düzenini sağlayan Allah-u Teâlâ’nın tedbiri gibi düzenli değildir. Allah-u Teâlâ’dan daha güzel, daha kâmil hiç kimse yoktur. O halde O’nu görmekten, O’na bakmaktan daha lezzetli bir bakış olabilir mi?
Bundan anlaşılmış oldu ki, Allah-u Teâlâ’yı ve kendisine ait sırları bilmek, bütün bilgilerden daha lezzetlidir.”


Kalbin Lezzeti Marifetullah’tır:

Her âzânın hoşlandığı, zevk ve lezzet aldığı şeyler vardır. Gözün lezzeti güzel şeyleri görmek, kulağın lezzeti istediği şeyleri duymak, şehvetinki yemek-içmek, mukarenet, düşmanına galip gelmek gibi şeylerdir.

Kalbin lezzeti ise her şeyin hakikatını bilmektir, bu da marifetullahtır. Marifetullah yolunda ne kadar ilerlerse o nisbette lezzet alır. Kâinatın Hâlik’ı ve mutasarrıfı olan Allah-u Teâlâ’nın zât ve sıfatına, esrar ve hikmetine, âsâr ve sanatına, izzet ve kudretine taalluk eden marifetten daha lezzetli; O’na yakın olmak, O’nu tanımak şeref ve saâdetinden daha büyük ne olabilir?
Kalp, Allah-u Teâlâ’nın cemâlini müşâhede için halkolunmuştur. Bunun içindir ki kalbin saâdeti muhabbet ve marifetullahtır. En güzel ve en devamlı olan budur. Marifetullah ehli Allah-u Teâlâ’yı canlarından, mallarından, uzuvlarından, evlâd-ü ıyâlinden ziyade severler. Çünkü dünya hayaldir, ne ki varsa seriüz-zevâldir, muhabbet etmeye değmez.
Kalp ölümle fenâ bulmadığı için ebedîdir. Ölümden sonra kınından çıkan kılıç gibi daha da kuvvetlenir. Karanlıktan ışığa çıkar ve Cemâlullah’ı müşâhede imkânı daha ziyade olur. Bunun içindir ki, tasavvuf yolu insanı ebedî saâdete eriştiren en kestirme ve en doğru yoldur.
İnsan kendi varlığını yok ederse Hakk’a ulaşır. Yani kişi kendini yok etmekle, zaten içinde var olan Hazret-i Allah ortaya çıkmış olur.
Sen varsın O yok, O var sen yoksun.
Misafirin gelmesi kalp sarayının temizlenmesine bağlıdır. Fuad gözü yani kalp kapısı aralanırsa bazı sırlar tecelli eder.
Nimet-i ilâhiye temiz kalplerde tecelli eder. Kalpler kaplara benzer. Kap su ile dolu bulundukça hava giremez. Kalpler de mâsiva ile meşgul oldukça marifet hâsıl olmaz. Kalpte iki kapı vardır. Birisi dahile yani melekût âlemine, diğeri harice yani beş hislere açılır.
Kalbin dış âlemle temasını sağlayan ve dış âleme tanıtan beş duyu organıdır. Bu dünyaya ait tad ve lezzetler kalpten çıkarıldığı anda kalbe doğru gayb âlemi açılır ve hakikat görülür. Çünkü kalbin her iki âleme yönelip ikisini birlikte bilmesi mümkün değildir. Bir tarafı kapalı olduğu için aynada görüntü meydana geldiği gibi, kalp de Hakk’tan gayrı olan şeylere kapalı olduğu zaman ona gayb âlemi açılır. Esrar-ı ilâhiye zuhur eder. Çünkü bu görülen âlem değersizdir ve Allah-u Teâlâ’dan çok uzaktır. Eğer gönül bu âleme tamamen çevrilip gayb âlemi terkedilirse, o kimse insan suretinde hayvan olur. Böyle insanların çok yiyip-içtiklerini, çok uyuduklarını, öfke ve şehvetlerinin esiri olduklarını görürsünüz.
Gönül gayb âlemine dönüp ona bağlanırsa, o kimse Allah yoluna sülûk eder, meleklerin vasıflarını kazanır, emaneti taşımaya yaraşır bir kimse olur.
Kalpten murad, marifetullah ve ruhtur. Kalp, ilim ve irade ile teçhiz edilmiştir.
Bir kalp vardır, et parçasıdır, maddi hastalıklara düçar olur. Mânevi kalpte ise ahlâk-ı zemime ile hastalık hasıl olur.
Kalp bir et parçası olmasına rağmen, içi ilâhidir. Allah’ı bilme ve sevme makamıdır. Kalbin büyük şânı ve fazileti bu özelliğindendir.
İrfan ehlinin kalbi, Allah-u Teâlâ’nın evidir, feyz ve keremin yeşerip geliştiği bir bahçedir. İlâhi güzelliği aksettiren bir ayna, O’nun ilim ve irfanının bir hazinesi, lütuf ve ihsanının bir denizidir.
Kalbin bu özelliğini bilen kişi, nefsini ve Allah’ını bilmesi için zikrullah ve ibadetlerle gönlünü temizler ve cilâlar. Böylece ilâhi güzelliğin aksetmesini sağlar.
İşte bundan sonradır ki:
1. Gönül açıklığı Allah-u Teâlâ’nın kudretini duyup güzelliğini seyreder.
2. Kalp, sevinç ve elemi unutarak görünmez âlemde uçmaya başlar.
3. Allah-u Teâlâ’nın lütfuna kavuşan kalp gözü, sevinç ve aşkı ile dolar, cemâlini görür. Zaman ve mekândan çıkarak gerçek makama yükselir. Peygamberler meclisine girer, ebedî huzur ve saâdete erişir.
Allah-u Teâlâ’nın öyle veli kulları vardır ki, bedenleri dünyadadır amma, kalpleri arşın altındadır. Kalpleri Arşurrahman’ın altında olması, dünyada Allah-u Teâlâ’nın sırlarının kalbe tecelli etmesindendir.
Nitekim Hazret-i Ömer -radiyallahu anh- Efendimiz:
“Kalbim, Rabbimin nuru ile Rabbimi gördü.” buyurmuştur.
Kalp, Cemâl sıfatının tecellisine bir aynadır. Sıfatların tecellisi, fuad yani kalp gözü ile görülür.
“Fuad yani kalp, gördüğünü yalanlamadı.” Âyet-i kerime’si bu mânâyı teyid etmektedir. (Necm: 11)
Hazret-i Ali -radiyallahu anh- Efendimiz de: “Görmediğim Allah’a ibadet etmem.” buyuruyor.
Bunlar hep ayrı tecelliyattır. Bunların cümlesi Allah-u Teâlâ’nın sıfatlarının müşahedesindendir. Cama güneşin vurması gibidir.

KUR’AN-I KERİM’DEN İŞARETLER İLÂHÎ BEYANLAR

Âyet-i Kerime (1):

Allah-u Teâlâ bâtınî ilim verdiği kimseler hakkında Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurur:

“Kur’an kendilerine ilim verilen insanların kalplerinde parıldayan apaşikâr âyetlerdir.” (Ankebut: 49)

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz hiç okuma-yazma bilmiyordu. Nübüvvet verilmeden önce onun herhangi bir hazırlık yaptığını da hiç kimse görmemişti. Böyle olduğu halde geçmişin ve geleceğin ilimlerini içinde toplayan Kur’an-ı kerim gibi bir kitabı getirmesi ve onu beşeriyete sunması, Allah tarafından gönderilmesinin apaçık delilidir.
Hâtem’ül-enbiya -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizden sonra vahiy kesilmiş, ilham kapısı ise açık kalmıştır. Din kıyamete kadar bâkidir. İnsanların yeni bir dine ihtiyaçları yoktur. Fakat zamanla vesveselere dalıp arzu ve heveslere kapıldıkları için, hakikatı hatırlatmaya, ruhlarını kuvvetlendirmeye ihtiyaçları vardır.
Yolunda bulunup ilâhî haşyetle, ihlâs ve samimiyetle ibadet edenleri Allah-u Teâlâ her türlü şüphe ve müşküllerden kurtardığı gibi, onları tecrübesiz fıtrat sahibi yapar, talimsiz ilim öğretir, öğrenmeden âlim eder.
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde:

“Kim bildiği ile amel ederse, Allah ona bilmediklerini öğretir.” buyuruyorlar. (Keşf-ül Hafâ)

İşte vehbî ilim buna denir.
Allah-u Teâlâ’nın nuru kalbe akıtması ile bu kullarının sadırlarında, kalplerinin derinliklerinde; kitap satırları arasında bulunmayan marifetullah ilmi husule gelir.
Onların “Kitabullah” oluşu bu sebepledir. Sadır ilmi ile satır ilminin ayrılık noktası da burasıdır. Dikkat edilirse Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde onların kalplerinin Hazret-i Kur’an olduğunu beyan buyuruyor. Kalplerine tecelli etmesiyle Hazret-i Kur’an’ı nakşediyor. Onlara bu ilmi akıttığı için, Allah-u Teâlâ’nın kitabı olmuş oluyor. O kitaptan isterse sırları kitabına geçirir, isterse geçirmez.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz diğer bir Hadis-i şerif’lerinde ise:

“Mümin müminin aynasıdır.” buyuruyorlar. (Ebû Dâvud)

Birinci müminden mümin kulun kalbi, ikinci müminden ise bizzat Allah-u Teâlâ murad edilmektedir.
Allah-u Teâlâ bir kula tecelli ettiği zaman, o kalbe nakşeder ve akıtır. Onun kalbi artık bir kitap olur. Öyle bir kitap ki satırlar arasında bulunmaz.
Niçin bulunmaz? O bildiriyor, O gösterdiği kadarını gösteriyor. Buraya zâhir ehli giremez. O satırda gezer, sadır ilminden habersizdir, çünkü burada bir berzah var.
Allah-u Teâlâ kalbe nakşeder ve ilham suretiyle kalpteki nakışları peyderpey söyletir. Neler nakşettiğini, ona bu nakışları nakşeden Nakkaş bilir.
Bu hale gelmiş bir kimse yalnız Hakk’ı bilir. O bir maskedir, bir hoparlördür, ne bildirdiyse onu bilir, ne gösterdiyse onu görür. Bu ilmin Hakk’tan geldiğini de bilir.
Hazret-i Kur’an’ın verdiği ilimle, kalplerinde hiçbir şüpheye yer vermeyecek şekilde parlayan apaşikâr nur sayesinde Allah-u Teâlâ dilediği kadar esrâr-ı ilâhî’yi bildirir ve gösterir. Onun içindir ki onun bildiğini başkası bilemez. Çünkü bu sadır ilmidir, zâhirî ulemanın ilmi ise satır ilmidir.
Zâhirî âlimlerin satırdan aldığı ilmi, nefisleri karatahtasına nakşeder, onun için “Ben âlimim!” demekten kendisini alamaz. O karatahtadan o ilimleri okudukça kendini görür ve kibirlenir, kibiri nisbetinde kendisini büyük görür, herşeyi bildiğini zanneder, gerçekten câhil olduğunu bilmez.
Onlar sadır ilmini bilemedikleri için satırda kaldılar. Allah-u Teâlâ’nın bu ilmini cehaletlerinden ötürü inkâr ettiler.
Nitekim Allah-u Teâlâ bâtınî ilim verdiği kimseler hakkında beyan buyurduğu Âyet-i kerime’nin devamında şöyle buyurmaktadır:

“Zâlimlerden başkası âyetlerimizi inkâr etmez.” (Ankebut: 49)

Kibir ve gururda haddi aşanlar, doğruyu kabul etmeyip büyüklük taslayanlar işte bunlardır. Sonunda da lâyık oldukları cezâlara kavuşurlar.
Bunlar Allah-u Teâlâ’nın kelâmını anlamaktan mahrum edilen kimselerdir.
Onlar hakkında bir Âyet-i kerime’de şöyle buyurulmaktadır:

“Yeryüzünde haksız yere böbürlenip büyüklük taslayanları, âyetlerimi idrakten çevireceğim, anlamaktan mahrum edeceğim.” (A’raf: 146)

Birisi ilâhî kelâmı anlamaktan mahrum ediliyor, diğerinin kalbi ise Hazret-i Kur’an oluyor.

Âyet-i Kerime (2):

Allah-u Teâlâ bu nurun kimlerde bulunduğunu beyan etmek üzere Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurur:

“Sonra biz o kitabı kullarımızdan beğenip seçtiklerimize miras bıraktık.” (Fâtır: 32)
Senden sonra ümmetinden olan kullarımızın içinden seçip beğendiğimiz süzme kulları ona varis kıldık. Senin ümmetin en ileri süzme ümmet olduğu gibi, onların içinde en seçkinleri de bu vârislerdir.
Bunlar vâris-i enbiya oldukları içindir ki, Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’lerin tecelliyâtına mazhar olmuşlardır. Yani bildirdiği kadar bilir, gösterdiği kadar görür. Hakk’ta fâni olduğu zaman bu durumlar husule gelir.

Âyet-i Kerime (3):

Allah-u Teâlâ iman nuru ile kalbi vüs’at bulan kulları hakkında Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurur:

“Allah bir kimsenin kalbini müslümanlık için açarsa, o Rabbinden verilen bir nur üzerinde değil midir?” (Zümer: 22)
O öyle münevver bir kalbe sahiptir ki, esrâr-ı ilâhî an be an tecelli edip durmaktadır. Bildirildiğinden ötürü bu hakikatlara vâkıftır.
Allah-u Teâlâ müslümanlık üzere kimin kalbini açarsa, hakikatı ancak o duyar, ancak ona duyurur.
Allah-u Teâlâ’nın nur verdiği kimseler, o nur ile beşeriyete hayat veriyorlar. Onlar Allah-u Teâlâ’nın nurunu taşıyan ve nuru yayanlardır.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bu nuru bir Hadis-i şerif’lerinde şöyle açıklamıştır:
“Mümin-i kâmil’in ferasetinden sakınınız. Çünkü o Azîz ve Celîl olan Allah’ın nuru ile bakar.” (Tirmizi)
Bunun mânâsı; kalbindeki nur-i ilâhî ile sırlarınızı keşfedeceği büyük ihtimaldir. Bu lütfu onlara Allah-u Teâlâ vermiştir.
Bir Hadis-i şerif’lerinde de Hakk ehlinin kalplerindeki nuru Zuhal yıldızına benzetmişlerdir. Doğduğu zaman o yıldızın bir ok gibi ziyası nasıl karanlıkları delip geçiyorsa; Hakk ehli de böyledir, kalplerindeki ilâhî nur sayesinde keşifleri mümkün olur.
O göz onun değildir. İlâhî bir nur ile bakar, O’nunla bakar, O’nu görür. Ve fakat bunlar da dünya yüzünde pek az kişidir. Bunlar Allah-u Teâlâ’nın tecelliyât-ı ilâhî’sine mazhar olanlardır.
İşte Allah-u Teâlâ sevdiği kullarına böyle lütuflarda bulunur.
Diğer bir Âyet-i kerime’de ise şöyle buyuruluyor:

“Allah kime hidayet etmek isterse, onun göğsünü İslâm’a açar.” (En’am: 125)

Bunlar halkı karanlıklardan çıkarırlar, Nur’a götürürler. Her iş ve icraatları Hakk’ın emriyledir. Asla kendi başlarına hareket edemezler. Bunun için de rehber-i sâdıktırlar. Hıfz-u himayesinde ve tasarruf-u ilâhiyesinde bulundurduğu kullar işte bunlardır. Hıfz-u himaye ve tasarruf-u ilâhiye içinde bulundurduğu için de bunlar yanılmazlar. Bunlar mahfuz olanlardır. Tasarruf-u ilâhî ile hareket ederler.
Ebu Derdâ -radiyallahu anh-den, Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizin şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

“Allah-u Teâlâ İsa Aleyhisselâm’a hitaben:

‘Yâ İsa! Ben senden sonra öyle bir ümmet getireceğim ki, onlar sevdikleri bir şeyle karşılaşırlarsa Allah’a hamd ve şükrederler. Hoşlanmadıkları bir şeye rastlarlarsa sabrederler ve Allah’tan ecir beklerler. Bunların ilimleri ve hilimleri yoktur.’ buyurdu.
İsa Aleyhisselâm:
‘Yâ Rabbi! İlimleri, hilimleri olmadığı halde, onlardan bu işler nasıl sadır olabilir?’ diye sordu.
Cenâb-ı Hakk:

‘Onlara kendi ilmim ve hilmimden ihsan ederim.’ buyurdu.” (Ahmed bin Hanbel)

İşte mârifetullahtaki sır budur. Allah-u Teâlâ onlara kendi ilminden ve hilminden ihsan eder.
Azim nisbetinde kulunu destekler, hidayetini artırır, sermayesini çoğaltır, önüne ışık tutar, yollarını açar. Onun için hiçbir engel bırakmaz.
Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmaktadır:
“Bizim uğrumuzda bizim için mücahede edenlere elbette yollarımızı gösteririz.

Şüphesiz ki Allah ihsan erbâbı ile beraberdir.” (Ankebut: 69)


Âyet-i Kerime (4):

Peygamberlik kulun çalışması ile kazanılan bir haslet olmayıp, Allah-u Teâlâ’nın bir lütfu olarak dilediğine verdiği gibi; hikmet de hakîm kimselere Allah-u Teâlâ’nın bir lütfudur, verilme iledir, çalışma ile elde edilmez.
Nitekim Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde şöyle buyuruyor:
“Allah hikmeti kime dilerse ona verir. Kime de hikmet verilirse, ona muhakkak ki çok hayır verilmiştir. Bunu ancak akl-ı selim sahipleri düşünüp anlar.” (Bakara: 269)
Hikmet, dünya ve ahiret hayırlarını içine alır. Hikmetsiz bir hayıra erilirse, bir hikmet ile binlerce hayıra erilir.
Hikmet verilen kişiye nurânî basiret bahşedilmiştir.
Abdullah bin Mesud -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif’lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

“Ancak iki şeye imrenilir: Birine Allah mal vermiş hak yolunda harcatıyor. Diğerine hikmet vermiş onunla amel ediyor ve onu başkalarına öğretiyor.” (Buharî. Tecrid-i sarîh: 66)

Demek oluyor ki hikmet sahibi olan insanlar, bu hikmetle yükselirler, halka muallim olmak hakkını elde ederler.
Muâviye -radiyallahu anh-den rivayet edilen diğer bir Hadis-i şerif’lerinde ise şöyle buyuruyorlar:
“Allah kime hayır murad ederse, onu şer’i meselelerde âlim yapar.

Ben yalnız taksim ediciyim, veren ise Aziz ve Celil olan Allah’tır.” (Buharî. Tecrid-i sarih: 64)

Buradan da anlaşılıyor ki, Allah-u Teâlâ dilediğine bu lütfu bahşediyor. Diğerleri de nasipleri kadar nasibini alıyor ve orada kalıyor.
Enes bin Mâlik -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif’te ise şöyle buyuruluyor:
“Hikmet, şereflinin şerefine şeref katar.” (Câmiüs-sağîr: 3827)
Konuşunca hikmetle konuşur, düşününce hikmetle düşünür ve hareket edince de hikmetle hareket eder.

Âyet-i Kerime (5):

Bir kimse aklını iyi kullanarak Rahman olan Allah’a yaklaşmak için çalışırsa Allah-u Teâlâ da onu nuruna kavuşturur.

Âyet-i kerime’sinde:

“Allah dilediği kimseyi nuruna kavuşturur.” buyuruyor. (Nur: 35)

O nur, kalbe akıttığı mârifetullah nûrudur. O ruhu da Kudsî ruh ile çevirmiş, her şeyden muhafaza ediyor.
Bunlar bir kimsede cem olduğu zaman “Nûrun Alâ Nûr” oluyor. Bu da ancak Allah-u Teâlâ’nın seçtiği, Resulullah Aleyhisselâm’ın nûrunu taktığı, kendisine çektiği kullarda olur, ancak o kullarda bulunur, başkasına şâmil değildir.
“Allah dilediği kulunu zâtına seçer.” (Şûrâ: 13)
Bütün bu lütuflar hep O’nun ihsanı ve ikramı ile mümkündür. Hiç şüphesiz ki bu lütuflara mahlûkun aklı hem ermez, hem almaz.

Âyet-i Kerime (6):

Bu ilim Allah-u Teâlâ’nın öğretmesi ve göstermesi ile bilinir ve görülür. Onun muallimi bizzat Allah-u Teâlâ’dır.

Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:

“Takvâ üzere olursanız, mualliminiz Allah olur.” (Bakara: 282)

Muallimi Allah-u Teâlâ olduğu için ilimleri kesbî değil vehbîdir. Yani herhangi bir hocadan, medreseden tahsil etmezler, doğrudan doğruya Allah-u Teâlâ’dan ve Resulullah Aleyhisselâm’dan gelir.
Vehbî ilim verilme ile elde edildiği için, bu ilme hiç kimse hiçbir surette sahip çıkamaz. Çünkü görülüyor ki veriliyor, bir çalışma yok, yani miras. Kimisi çok çalışır, bir ev yapar, öbürü de hiç çalışmadan mirasa konar. Bu ilim de böyledir. Allah-u Teâlâ dilediğini dilediğine vâris kılar ve kimseye bahşetmediğini dilediğine verir.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde bu ilmi tarif ediyor ve şöyle buyuruyor:
“Öyle ilimler vardır ki, gizlenmiş mücevherat gibidir. Onu ancak Ârif billâh olanlar bilirler. Bu ilimden konuştukları vakit, Allah’tan gafil olan kimseler anlamazlar.

Binâenaleyh Allah-u Teâlâ’nın kendi fazlından ilim ihsan ettiği âlimleri sakın tahkir edip küçük görmeyin. Çünkü Azîz ve Celîl olan Allah onlara o ilmi verirken tahkir etmemişti.” (Erbaîn)

Cevherleri onlara Allah-u Teâlâ verir. Yüzüne yüzü ile yönelmesiyle, kalbine nurunu akıtmasıyla dilediği kadar ilmullahtan ilim verir. Bu ilim has bir ilimdir. O’nun duyurduğundan başka bu ilmi kimse bilmez.
Zira Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:
“Her ilim sahibinin üstünde daha üstün bir bilen vardır.” buyuruyor. (Yusuf: 76)
Farz-ı muhal ki büyük bir elmas parçası var. “Bunu satıyoruz, bir milyon liraya alır mısınız?” deseler, bu mücevherin kıymetini bilmeyen kimse: “Ben ne yapayım bu taşı, beni kandırmaya mı çalışıyorsun, hiç ben kanar mıyım?” der. İşte bu da bir akıldır. Fakat anlayanın eline geçtiği zaman, parça parça yapar milyarlara satar. Bu da bir akıldır. Çünkü biliyordu, bilgisini kullandı, mücevheratın kıymetini takdir etti.
Bu bir temsildir ve bu temsilde gizli sırlar var. İyi bilin ki bu insanların her biri bir taş değildir. Elmas olanlar da vardır. Amma kimde olduğu belli olmaz.
İşte bu Hadis-i şerif, onlara verilen ilmi beşeriyetin anlayamayacağını da teyid ediyor. Onlar bu ilimden bahsederken beşeriyet bunu anlamaz. Çünkü akılları ve ilimleri yetmez. Onların muallimleri Allah-u Teâlâ olduğu için, onlara verilen ilim Allah-u Teâlâ’dan verildiği için, bir kimse âlim de olsa bu ilmi idrak edemez. Çünkü onun muallimi benî beşerdir. Zâhirî ilimde ne kadar ilerlerse ilerlesin bu ilmi anlamaz.
Nitekim Ebu Hüreyre -radiyallahu anh- Hazretleri buyururlar ki:
“Ben Resulullah’tan iki kap ilim aldım. Birisini yaydım (söyledim), eğer ötekisini de yaymaya kalksam bu boğaz kesilir.” (Buharî)
İtiraz edenler bu Âyet-i kerime’lerin ve bu Hadis-i şerif’lerin tecelliyatlarından mahrum oldukları için bilmeyerek itiraz ediyorlar.
İlim mesleğinin ehli ve âşinası olmadığı, vukufiyet kesbedemediği, ilmi ve aklı yetmediği için birinci basamakta kalmış. O ise kendisini allâme zannediyor.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:
“İlim ikidir. Biri dilde olup (ki bu zâhirî ilimdir) Allah-u Teâlâ’nın kulları üzerine hüccetidir. Bir de kalpte olan (mârifet ilmi) vardır. Asıl gayeye ulaşmak için faydalı olan da budur.” (Tirmizi)
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizin “Faydalı ilim” olarak vasıflandırdığı ilim mârifetullah ilmidir. Bu ilme “İlmullah” da denilir. İnsanları bu gayeye ulaştıranlar marifetullah ehlidir. Bu gaye Hakk’a ulaşmaktır.
Amma kendilerinin âlim olduğunu zannedenlerin bu hususta hiçbir bilgileri yoktur. Onlar işte bu faydalı ilimden mahrum kaldıkları için itiraz ediyorlar, bilmedikleri için inkâra kalkıyorlar.
Diğer bir Hadis-i şerif’lerinde ise buyururlar ki:
“Rabbim bana sual sordu. Ben ona cevap veremedim. Keyfiyetsiz bir tarzda elini her iki omuzumun arasına koydu, ben o elin serinliğini kalbimde hissettim. Böylece, beni geçmiş ve geleceklerin ilmine varis kıldı. Ayrıca bana çeşitli ilimleri de öğretti.

Rabbim, bir kısım ilmi gizli tutmama dair benden söz aldı. Çünkü benden başka hiç kimsenin onu taşıyamayacağını biliyordu.

Başka bir ilimde de beni muhayyer kıldı. Yani ‘Serbestsin, istersen başkalarına söyle istersen hiç kimseye söyleme.’ dedi. Kur’an’ı bana öğretti. Cibril devamlı olarak Kur’an’ı bana hatırlatıyordu.

Ve daha başka bir ilim var ki, onu herkese söylemekle beni memur etti.” (El-mevâhib’ül-Ledüniyye)

Bu Hadis-i şerif’te gizli tutulması emir buyurulan ilim, nübüvveti ilgilendiren ilimdir. Umuma bildirilmesi emredilen ilim şeriat ilmidir. İfşâ edilip edilmeme hususunda muhayyer bırakılan ilim ise bâtınî ilimdir.
Bir diğer Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:

“Bâtın ilmi Allah-u Teâlâ’nın sırlarından bir sır, hikmetlerinden bir hikmettir, onu ancak dilediği kulunun kalbine atar.” (Camiüs-sağir)

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz münâfıkların isimlerini yalnız Huzeyfe -radiyallahu anh- Hazretlerine bildirdiği gibi, bu sırları da en yakın arkadaşlarına ifşa etmiştir.

Âyet-i Kerime (7):

Bir insanın gerçekten bütün kalbi ihlâsla, kalb-i selim ile Allah-u Teâlâ’ya yöneldiği zaman, O dilerse birçok esrârını ona duyurur.
Nitekim Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:

“İnsana bilmediği şeyleri O tâlim eyledi.” (Alâk: 5)

Bu ilâhî beyandan anlaşılıyor ki, bu hakikatler ve bu esrâr ancak Allah-u Teâlâ’nın öğretmesi ve göstermesi ile bilinir, O’nun duyurması ile kaimdir. Hem bildirir, hem gösterir.
Allah-u Teâlâ onları Âyet-i kerime’sinde şöyle vasıflandırmıştır:

“Allah o kimselerle beraberdir ki, onlar takvâ sahibidirler ve onlar öyle kimselerdir ki muhsinler vasfını almışlardır.” (Nahl: 128)

Allah-u Teâlâ kiminle beraber olursa, o kimse en büyük saâdete ermiştir.
Bu gibi kimselerin gerçek velisi Allah-u Teâlâ’dır, bu hususi bir beraberliğin ifadesidir. Sevdiği ve seçtiği bu kullarına dilediği şekilde tecelli eder ve onları vazifedar kılar. Her birisini ayrı ayrı vazifelerle göndermiştir.
Onlar o kimselerdir ki, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz onları şöyle tarif buyuruyor:

“Allah bu ümmetten bir âlimi alırsa, bu İslâm’da açılan bir gedik olur ve kıyamete kadar onun boşluğu kapanmaz.” (Deylemî)

Niçin o boşluk kapanmıyor? Allah-u Teâlâ her gönderdiği kuluna ayrı ayrı vazifeler veriyor. Vazifeler verdiği gibi tecelliyatları da ayrı ayrıdır. Birine verdiğini diğerine vermediği için ve aldığını da verdiği ile aldığı için yeri boş kalıyor.
Buradan da anlaşılıyor ki Allah-u Teâlâ yüz senede bir gönderdiği her kulunu ayrı bir tecelliyatla gönderir. Bir daha o tecelliyatla o ilimle göndermediği için Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz kıyamete kadar onun yerinin boş kalacağını beyan buyuruyor.

Âyet-i Kerime (8):

“İlmullah” Allah-u Teâlâ’nın duyurması ve bildirmesi ile bilinen bir ilimdir. O bildirmedikçe bir insanın bilmesi mümkün değildir.
Nitekim Allah-u Teâlâ bir Âyet-i kerime’sinde:
“O’nun dilediğinden başka, insanlar O’nun ilminden hiçbir şeyi kavrayamazlar.” buyurmaktadır. (Bakara: 255)
Çünkü irfan; okumakla, işitmekle husule gelmez. Kendisine âlim süsü verenler, bu ilimden habersizdirler.
Allah-u Teâlâ diğer bir Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:
“Yakîn bir bilgi ile inanan bir topluluk için, Allah’tan daha güzel hüküm veren kim vardır?” (Mâide: 50)
Bu ilâhî beyandan anlaşılıyor ki; ancak Allah-u Teâlâ’nın duyurduğu, bildirdiği kimseler bu esrâr-ı ilâhî’yi bilirler. Diğerleri kendi kuru zanlarıyla konuşurlar.
Allah-u Teâlâ bir Hadis-i kudsî’de bu ilmi nasıl verdiğini ifşâ ederek şöyle buyuruyor:

“Sonra ben yüzümle onlara yönelirim. Yüzümle yöneldiğim bir kimseye neyi vermek istediğimi, herhangi bir kimsenin bileceğini mi sanırsınız?”

Allah-u Teâlâ devamla şöyle buyurdu:

“Onlara ilk vereceğim şey nuru kalplerine akıtmaktır. İşte o zaman ben onlardan haber verdiğim gibi, onlar da benden haber verirler.” (Hâkim)

Bu lütuf Allah-u Teâlâ’nın sevdiği ve seçtiği kullara mahsustur, başkasına şamil değildir. Verilene böyle veriliyor.

Hadis-i kudsî’den de anlaşılıyor ki, Allah-u Teâlâ ancak dilediği kulunun kalbine bu nuru ve bu ilmi koyuyor. Ve bunlar Allah-u Teâlâ’nın sırlarının esrar odalarıdır. Yalnız ve yalnız bunlar hakikatlere vâkıftırlar. Hakk’ın bütün duyurduklarını bilirler, bazısını ifşa etseler de hepsini ifşa etmezler. Yani bunlar Allah-u Teâlâ’nın sırdaşıdır. Bu hal Allah-u Teâlâ’nın has kullarına mahsustur. Başkasına şamil değil. Onu sevmiş, onu çekmiş, esrarını da ona duyurmuş. Bu kimse Allah’ın dostu olmuş, sırdaşı olmuş.
Çünkü nuru O akıttı. O akıttığı için O’nun nuru ile O’nu görüyor, O’nu biliyor. Allah-u Teâlâ kendi nurunu akıttığı için, kendi nurundan O’nu tanıyor. Hem Allah-u Teâlâ’yı biliyor, hem de bildirdiği her şeyi o nurla biliyor. Onlardan başkası da bunu bilemez. O nurunu akıtacak ki bilinsin. Başka türlü tanınmaz.
Onlar, nurunun nurudurlar. Allah-u Teâlâ sevdi de seçti, kendisine çekti, yüzüne yüzü ile tecelli etti, dilediğini lütfetti.
Diğer bir Hadis-i kudsî’de ise şöyle buyuruluyor:
“Kulun benimle meşgul olması, en fazla önem verdiği şey olursa, onun arzu ve lezzetini zikrimde kılarım. Arzu ve lezzetini zikrimde kılarsam da o bana âşık olur, ben de ona âşık olurum. O bana, ben ona âşık olunca da, onunla aramdaki perdeyi kaldırırım. Bu hâli onun umumî hâli kılarım. İnsanlar yanıldığı zaman o yanılmaz.

Böylelerinin sözleri peygamberlerin sözleri gibidir. Gerçek kahramanlar onlardır.

Onlar öyle kimselerdir ki yer ehline bir cezâ ve azap vermek istediğim zaman onları hatırlarım da azaptan vazgeçerim.” (Ebu Nuaym, Hilye)

Onların peygamber gibi olması, vazife itibariyle, irşad itibariyledir. Bir taraftan en efdal ümmet, diğer taraftan da en seçkinleri olduğu için Peygamber Aleyhimüsselâm Efendilerimize verilen vazifenin onlara verildiği belirtiliyor. Onlar o zaman o vazife ile vazifeli idi, bunlar da bu zaman bu vazife ile vazifelidirler.

Allah-u Teâlâ peygamberlere verdiğini hiç kimseye vermemiştir. Bir kimse her ne kadar peygamber durumuna gelemese de, bu noktanın iç mânâsı; “Enbiyâya verdim, onlara da verdim.” demektir. Onlara duyurduğunu bunlara da duyurmuştur, onlara öğrettiğini bunlara da öğretmiştir. Niçin? Resulullah Aleyhisselâm’ın ümmetinin âlimleri olduğu için.

Âyet-i Kerime (9):

Allah-u Teâlâ kime hidayet verirse, hidayetiyle beraber imanını kemâlleştirirse, ona bir nur verir.

Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:

“Bir ölü iken kendisini dirilttiğimiz, ona insanlar arasında yürüyebileceği bir nur verdiğimiz kimse, karanlıklar içinde kalıp ondan hiç çıkmayan kimse gibi olur mu hiç? (En’am: 122)

Allah-u Teâlâ’nın, hayatından hayat verdiği, nurundan nur verdiği kimseler, hakikat ile dalâleti birbirinden ayırabilir, yolunu tayin eder, yolunu şaşıranlara yol gösterir.

Gözü gören kimse ile görmeyen kimse nasıl aynı değilse; Allah-u Teâlâ’nın nur verdiği kimse ile vermediği kimse de bir değildir. Bunun gibi, Allah-u Teâlâ hal ehli ile söz ehlinin arasını ayırmıştır.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz gece namazlarının sonunda yaptığı duâlarının bir bölümünde şöyle münacaatta bulunurlardı:
“Ey Allah’ım! Kalbime bir nur ver, kabrime bir nur ver, önüme bir nur arkama bir nur ver, üstüme bir nur altıma bir nur ver, kulağıma bir nur gözüme bir nur ver, saçıma bir nur ver, derime bir nur ver, etime bir nur kanıma bir nur ver, beynime bir nur ver, kemiklerime bir nur ver!

Ey Allah’ım! Nurumu büyült, bana bir nur ver, benim için bir nur yarat!” (Tirmizi)


Âyet-i Kerime (10):

Allah-u Teâlâ’nın kudsî ruhla desteklediği kimselerden başkası bu esrâr-ı ilâhî’ye vâkıf olamaz. Kendi ilminden ilim ihsan ettiği kullara âittir.

Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:
“Onlar o kimselerdir ki, Allah imanı kalplerine yazmış ve onları kendinden bir ruh ile desteklemiştir.” (Mücadele: 22)
Kimin kalbine imanı yazarsa, o iman sebebiyle, o nur sayesinde hakikatı ona bildirmiş oluyor.
Herkeste bir ruh var, onlarda iki ruh var. Onlar doğrudan doğruya Allah-u Teâlâ’nın desteğiyle hareket ederler. Kalplerine ilmi yazmış, kendi lütfundan bir ruh ile desteklemiştir.
İşi gören Allah-u Teâlâ’nın desteklediği ruhtur, işi gören Resulullah Aleyhisselâm’ın nurudur. Bu da ancak vâris-i nebi olanda bulunur. Çünkü onda onun nuru, onun vekâleti vardır, Allah-u Teâlâ’nın desteklediği ikinci bir ruh vardır. O ruh ondan başka kimsede yoktur.
Diğer bir Âyet-i keri “Biz onu kudsî ruhla destekledik.” (Bakara: 87)
Bu gibi kulların ruhaniyetleri daima uyanıktır.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Ashâb-ı kiram’dan Hassan bin Sâbit -radiyallahu anh- hakkında:
“Allah’ım! Onu kudsî ruhla destekle!” diye duâ buyurmuştur. (Buhâri)
Kudsî ruhla desteklenenler âlem-i misâle kadar gider, peygamber meclisine dahil olur.
O yalnız ve yalnız Allah-u Teâlâ’yı ve Resulullah Aleyhisselâm’ı bilir, onlar namına hareket eder, onlar namına irşad eder.
Bu bilinmeyen bir ilimdir. Allah-u Teâlâ dilediği kulunu bu ruhâniyetle destekler, bu ruhâniyetten lâtifeler husule gelir. Allah-u Teâlâ bu lâtifeleri dilediği şekilde çalıştırır.

Âyet-i Kerime (11):

Marifetullah ehli Allah-u Teâlâ’nın tayin ettiği muallimlerdir. Onlar ilmi Rablerinden alırlar, Hakk’ın talebeleridirler. Allah-u Teâlâ onlara ne öğrettiyse onu bilirler, ne gösterdiyse onu görürler. Hakk’ın öğrettiklerini halka öğretirler. Sırları ancak onlar çözer ve çözdürmeye çalışırlar.

Allah-u Teâlâ kendi talebelerine emrediyor ve Âyet-i kerime’sinde şöyle buyuruyor:

“Kitabı öğrettiğinize ve okuduğunuza göre Rabbânîler olunuz.” (Âl-i imran: 79)

Bu Âyet-i kerime bâtınîdir, zâhir ehline ait değildir. Allah-u Teâlâ kendi talebelerine bu emri veriyor.

“Rabbânî olmak” demek; “Rabb’e hâlis kul olun, Rabb’e mensup ilim erbâbı olun, kalp kulakları ile işiticiler ve gayb gözleriyle bakanlar olun.” demektir. Bu iç âlem işidir.

Bu nokta değişti şimdi. Onlar “Kafa gözü ile kafa kulağı ile” bunlar ise “Kalp gözü ile kalp kulağı ile” alırlar.
Bunlar Allah-u Teâlâ’nın tasarrufundadırlar, bunları O idare eder ve kendi katından ilim ihsan eder.
Bunlar Hakk’ı bilir, Hakk’tan olduğunu görür, kendilerini bilmez. Bunlar Hakk’ta fâni olanlardır. Zira bunlar Mârifetullah ehlidirler.
Rabbânîlerin gerçek mânâsı şudur ki; onların özünde Allah var. Sözleri de sadece Allah ve Resulullah’tır.
Allah-u Teâlâ bu gibi kimseler hakkında Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:
“Allah dilediğini yardımıyla destekler.” (Âl-i imran: 13)
Bunlar doğrudan doğruya Allah-u Teâlâ’nın yardımıyla desteklenen kimselerdir. Onların yalnız suretleri var, gerçekte ise içlerinde Allah ve Resulullah mevcuttur.
Zahirde kafa gözü ve kafa kulağı mevcuttur, bunlarla dış âlem idrak edilir. Dış dünya çok küçük ve gayet cüz’idir.
Allah-u Teâlâ bir de kalp gözü ve kalp kulağı halketmiştir. Dilediği zaman bir kulunun kalp gözünü açarsa, gayb âlemi görülür.
Hakikat gözü ile bakabilen, Allah-u Teâlâ dilerse âlemleri de seyreder, Levh-i mahfuz’daki esrarı da dilerse ona okutur. İç dünya, âlemleri içine alır.
Kalp kulağını açarsa, ona istediğini duyurur. Gerçek duyma budur.
Hakikatı duyurdukları kadar duyulur. Gayb âlemini müşahede ettirdikleri kadar görülür.
Sana ne duyurulursa sen onu duyarsın. Kalp gözünü açarlarsa, ne gösterirlerse onu görürsün.
Allah-u Teâlâ’ya yakın olan Mukarreb kulların her işi Hakk iledir, onların yaşayışları mânevîdir, içtendir. Çünkü onların içinde Hakk var.
Herşeyin bir özü vardır. Dağların özünde elmas var, Kâbe-i muazzama’nın özünde Hacer-i esved var, insanın özünde ise Hazret-i Allah var.
İnsan-ı kâmil’in âlem-i ekber oluşunun sebebi budur.
Onun içindir ki Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:
“Sâdıklarla beraber olunuz!” diye emir buyurmaktadır. (Tevbe: 119)
Bu emr-i şerif’te çok büyük esrar vardır..
Gerçek Mürşid-i kâmil, mürşid-i hakiki olan Allah-u Teâlâ’yı bilir, kendisinin bir resimden ibaret olduğunu da bilir. Bir paçavradan ibaret olduğunu hem gözü ile görür hem bilir. Allah-u Teâlâ murad ederse o paçavrayı kullanır, dilediğinin gönlünü siler.
Bir maskeden ibaret olduğunu hem görür hem bilir.
Bunlar Hakk’ı bilenlerdir. Onlardan başka bunu bilen ve gören olmaz.


Âyet-i Kerime (12):

Allah-u Teâlâ bu has ilmi Hızır Aleyhisselâm’a da bahşettiğini Âyet-i kerime’sinde beyan buyuruyor:

“Biz ona nezdimizden bir rahmet verdik, tarafımızdan has bir ilim öğrettik.” (Kehf: 65)

Allah-u Teâlâ kime has ilim verirse, o sırlara o mazhardır. Bu gizli ilim yalnız hususiyetle O’nun seçtiği, öğrettiği kimseye mahsustur. Seyr-ü sülûkta olanlara, diğer velilere dahi mahsus değildir. Bu ilim verilme iledir, kişide hiçbir şey yoktur.

Allah-u Teâlâ dilerse Hızır Aleyhisselâm’a “Has ilim” öğrettiği gibi, dilediğine de vasıtasız ilim öğretir.
Nitekim Allah-u Teâlâ Musa Aleyhisselâm’a vâkıf ettirmediği ilmi Hızır Aleyhisselâm’a vâkıf ettirdi.
Musa Aleyhisselâm Hızır Aleyhisselâm’la karşılaştıktan sonra, kendisine bazı gizli bilgileri öğretmesi için arkadaşlık teklifinde bulundu.

“Musa ona: ‘Sana doğru yol olarak öğretilen ilimden bana da tâlim etmen için sana tâbi olayım mı?’ dedi.” (Kehf: 66)

Onun öğrenmek için böyle söylemesi, tâbi olmanın değeri ve yüceliği hususunda en bâriz delildir. O ulül-azm bir peygamber olduğu halde Hızır Aleyhisselâm’a tâbi olmakla bunu göstermiş oldu.
Allah-u Teâlâ Hızır Aleyhisselâm’a kendi katından bir fazilet ve salâhiyet vermiş ve yine onu vasıtasız bir şekilde bir takım ilimlerle mücehhez kılmıştı. Ona öğretilen ilim, Musa Aleyhisselâm’ın ilminden bambaşka bir ilim, hususi ve has bir ilim idi. “İlm-i Ledün” ve “İlm-i Bâtın” gibi değişik isimlerle ifade edilen, geçmiş ve geleceğe şâmil bir ilimdir. Bu ilim, ilm-i zâhir ehlince meçhuldür. Bu ilim kesble, çalışmakla elde edilmez, mevhibe-i ilâhîdir. Allah-u Teâlâ’nın, kendisine yakınlık tahsis ettiği kimselere verdiği lütfudur.
Eğer bir kimse ilimle yetinecek olsaydı, Musa Aleyhisselâm yetinirdi. Fakat o yetinmedi, Hızır Aleyhisselâm’a uymak istedi.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde Hızır Aleyhisselâm’ın Musa Aleyhisselâm’a şöyle buyurduğunu haber vermektedir:
“Ben Allah’ın bana kendi ilminden verdiği bir ilim üzerinde yürüyorum ki, sen onu bilmezsin. Allah’ın sana öğrettiği ilmi de ben bilmem.” (Buhârî. Tecrid-i sarîh: 102)
Hızır Aleyhisselâm’ın bu beyanı şâyân-ı hayrettir. Allah-u Teâlâ dilediğini dilediğine verir. Bu böyledir. Musa Aleyhisselâm’ın, Hızır Aleyhisselâm’ın ilmine ihtiyacı vardı. Çünkü onun ilmi “Ledün ilmi” idi. Fakat Hızır Aleyhisselâm Musa Aleyhisselâm’a muhtaç değildi. Muhtaç olmadığı için gizli hakikatları ona açtı. Musa Aleyhisselâm o zaman gerçeği anladı.
Musa Aleyhisselâm’la Kehf sûre-i şerif’inde beyan edilen yolculuklarında bir serçe kuşu gelip geminin kenarına konmuştu. Denizden bir-iki damla su aldı.
Hızır Aleyhisselâm ise şöyle buyurdu:
“Ey Musa! Benim ve senin ilmin Allah’ın ilmi yanında şu serçenin denizden aldığı kadardır.” (Buharî. Tecrid-i sarîh: 102)
Hızır Aleyhisselâm Musa Aleyhisselâm’a Allah-u Teâlâ’yı tarif ediyor. Çünkü o: “En âlim benim.” demişti. Ona kimin en âlim olduğunu öğretiyor. “Ne sen biliyorsun, ne de ben biliyorum. Âlim olan Allah-u Teâlâ’dır, âlim O’dur.”

Nitekim bir Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Eğer yeryüzündeki bütün ağaçlar kalem, denizler de mürekkep olsa ve hatta buna yedi deniz daha eklense, yine de Allah’ın kelimeleri tükenmez.

Şüphe yok ki Allah Azîz’dir, hikmet sahibidir.” (Lokman: 27)

Kelimât-ı ilâhiye’nin sonu yoktur. Çünkü O’nun ilmine ve hikmetine sınır konulamaz, iradesini dilediği şekilde kullanır. Kayıt ve hudut tanımaksızın hükmünü icrâ etmektedir.
İlmin sonu Allah-u Teâlâ’ya dayanır. Bu ilme “İlm-i billâh” dendiği gibi, “Ledünî ilim” de denir.
Bu ilme mazhar olan Hakk’ı görür, Hakk’tan görür. Ve fakat Allah-u Teâlâ’nın tecelliyâtının sonu yoktur.
Allah-u Teâlâ bildirmedikçe, duyurmadıkça kimse bu gerçekleri bilemez.
Nitekim Allah-u Teâlâ kaderin sır ilmi kendisine verilen Yakub Aleyhisselâm hakkında bir Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmaktadır:
“Şüphesiz ki o ilim sahibiydi, çünkü ona biz öğretmiştik.” (Yusuf: 68)
Yani onların muallimi Allah-u Teâlâ’dır. O’nun öğretmesi ile bilinebilir, başka türlü mümkün değildir.
Duyurunca dilediğine duyurur, gösterince dilediğine gösterir.

Âyet-i Kerime (13):

Kendilerine ihsan ve ikram edilen o lütuf ve o nur sebebiyledir ki, marifetullah ehli Allah-u Teâlâ’nın bildirdiği kadar bütün hakikatları bilirler.

Âyet-i kerime’de şöyle buyurulmaktadır:
“Ey iman edenler! Eğer siz Allah’tan korkar, takvâ sahibi olursanız, o size furkan (iyi ile kötüyü ayırdedecek bir marifet bir nur) verir.” (Enfâl: 29)
Bu ilim, O’nun ihsan edeceği mârifet ile mümkündür.
Dikkat edilirse marifetullah hep takvâ ile beraber geçiyor. Yani takvâsız marifetullah ehli olmak imkansızdır. Takvâ ise her türlü haramdan ve şüphelilerden kaçınmak demektir. Kaçınmadıkça takvâya ermek mümkün değildir.
Bunun için de hem zâhirî hem bâtınî ilim lâzımdır. Zâhirî ilim dış nizamı sağlar, bâtınî ilim iç nizamı sağlar. İç nizamı sağlayan ilim de marifetullah ilmidir.
Allah-u Teâlâ’nın nur verdiği kimseler Hakk’tan korkar, halktan korkmaz. Hakk’tan korktuğu için, bütün hayatını takvâ üzerinde, O’nun rızâsını kazanmak için yürütür.
Öğretmek için bir hoca talebesini karşısına aldığı gibi, Allah-u Teâlâ da kendi talebesini karşısına alır, anlayacağı şekilde ona bir bir hakikatları duyurur, bildirir ve gösterir.
“Onlar sıdk makamında, kudret ve kuvvet sahibi hükümdarın huzurundadırlar.” (Kamer: 55)
Âyet-i kerime’si de bunu gösteriyor. Muktedir olan Allah-u Teâlâ onu huzuruna alıyor ve ona bir bir öğretiyor.
Satır ilmi sahibi ne kadar tahsili olursa olsun, bu nurdan mahrumdur. Çünkü bu ilim sadır ilmidir, diğer bütün ilimler satır ilmidir.
Allah-u Teâlâ diğer bir Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmaktadır:
“Allah kime nur vermemişse, onun nuru yoktur.” (Nur: 40)

Âyet-i Kerime (14):

Hiç kimseden hiçbir tahsil görmediği halde en doğrusunu bilirler.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:
“Eğer bilmiyorsanız dini müşküllerinizi ehl-i zikirden sual ediniz.” (Nahl: 43)
Onların bu bilgisi Allah-u Teâlâ’nın tâliminden ileri geliyor. O’nun dilediği kadar bildirmesiyle görür ve bilirler. Hiç kimseden bir şey sormadıkları halde Hakk’tan ilim alırlar.
Abdullah ibni Abbas -radiyallahu anhümâ-dan rivayete göre Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimize:

“Kur’an ve sünnet’te bulamadığımız bir vak’a ile karşılaştığımızda ne yapalım?” diye sorulduğunda:

“Onu salih kimselerden sorun ve onların istişaresine arzedin.” buyurmuşlardır. (Taberâni)

Evliyâ zümresi umûr-u diniyede fakihtirler. Sohbet ve nazarları kimyâdır. Allah yolunda köprü mesâbesindedirler. Kalpleri üzerinde perde yoktur.
Sıdk-i sefâ, zevk-i vefâ, dünya ve ahiretten tecrid ile tâlib-i Mevlâ bunlardır.
İşte bu ampuller, Allah-u Teâlâ’nın verdiği nuru saçan kandillerdir. Çünkü içindeki nur O’nun nurudur. O nuru kalplerine döktüğü için kitabullah oluyor. Çünkü o kitabı kalplerine döktü. Onlar da kalplerindeki kitabı satırlara döktü.
Onlara gelen ilim Allah-u Teâlâ’nın has ilmi olduğu için de onlar Allah-u Teâlâ’nın has kullarıdır.
“Kim Allah içinse, Allah da onun içindir.”


Âyet-i Kerime (15):

Hiç şüphesiz ki Allah-u Teâlâ’nın duyurduğu ve bildirdiği kimseler, bu gerçekleri göre göre bilirler. Ve fakat bu gerçekleri bildirmeleri mümkün değildir. Zira gerek ilim gerek akıl o noktada olmadığı için kavranması mümkün değildir.
Nitekim Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:
“Bunu bir bilene sor!” buyuruyor. (Furkan: 59)
Yani bu inceliklere vâkıf olanlar vardır. Böyle bir kimseye uy ve yolundan git.
Bu bir emr-i ilâhi’dir. Dilediğine dilediği kadar bildirdiğini açık olarak ferman buyuruyor ve duyuruyor.
Bu hakikatleri bilebilmek ve öğrenebilmek için, ilim-irfan mektebine dehalet etmek zaruridir.
Bunlar Allah-u Teâlâ’nın muallimleridir, Rabbânilerdir. Halka Hakk ve hakikatı bildirirler, gizli yollardan Hakk’a yürütüp götürürler. Bunlar Hakk’al yakîn ilim sahipleridir.

Âyet-i Kerime (16):

Allah-u Teâlâ bu sırr-ı ilâhi’yi dilediğine bildirir. Onlar bunu biliyorlar. Amma isterse açıklarlar, isterse açıklamazlar.
Nitekim Âyet-i kerime’lerde şöyle buyuruluyor:
“Gaybı bilen O’dur. Gizli bilgisini kimseye göstermez.” (Cin: 26)
“Ancak râzı olduğu elçiye gösterir. Çünkü O, bunun önüne ve arkasına gözetleyiciler (koruyucular) koyar.” (Cin: 27)
Ancak dilediği kuluna, dilediği kadarını bildirir. Onun haricinde mahlûkun Hakk’a âit bilgisi olmaz.
Allah-u Teâlâ “Nebi”ye vahiy vasıtasıyla “Veli”ye ise ilham vasıtasıyla dilediğini ilka eder. Muallimi Allah-u Teâlâ olduğu için ona O öğretiyor.
Ebu Hüreyre -radiyallahu anh- Hazretlerinden rivayet edilen bir Hadis-i şerif’lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz buyururlar ki:
“Sizden önce gelip geçen ümmetler içinde Allah-u Teâlâ tarafından kendilerine ilham olunan insanlar vardı.

Eğer ümmetim içinde de böyle bir kimse varsa, o da şüphesiz Ömer’dir.” (Buharî)

İlhamdan hasıl olan ilme Ledün ilmi denir.
Bu husus Hazret-i Ömer -radiyallahu anh- Efendimize şâmil olduğu gibi, ümmet-i Muhammed’in arasında da böylelerinin bulunacağına işarettir.
İşte bütün bu lütuf, fazilet ve meziyetler, Allah-u Teâlâ’nın o kimseyi o Kudsî ruh ile desteklemesinden doğmuştur. Geldiği makama dünyada iken çıkar, peygamberler meclisine girer.
Bu sırlara mazhar olabilmek Allah-u Teâlâ’nın bu ilmi kalpte yazması ve ikinci bir ruh ile desteklemesiyle mümkün olur.

Âyet-i Kerime (17):

Bütün bu güzel işler Allah-u Teâlâ’nın dilemesinden ibarettir. Dilediğini sever, kendisine çeker, murad ettiğini bildirir, gösterir ve öğretir.
Oysa mahlûk âcizdir, hükümsüzdür. Hüküm yalnız yaratıcı olan, yücelerin yücesi olan Allah-u Teâlâ’ya mahsustur. Bu Âyet-i kerime mucibince bütün bu ilimler, bu tefekkürler hep O’nun vermesi, ikram ve ihsanı iledir. O öğretmezse kim ne bilecek, kim öğretecek?

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:

“Sana gelen her iyilik Allah’tandır, bütün kötülükler de kendi nefsindendir.” (Nisâ: 79)
Bu Âyet-i kerime en bâtınî Âyet-i kerime’lerden birisidir.
Sana senden yakın olan sana duyuruyor, sana gösteriyor. Bunu ehl-i hakikat Hakk’al-yakîn olarak bilirler. Çünkü onlar Hakk’tan gayrısını görmezler. Kâinatın bir perde olduğunu bilen, perdeye ibadet eder mi?
O’ndan geldiğini görüyor, hem de biliyor. Hakk’tan gayrısını görmüyor, kendisinin de bir örtü olduğunu çok iyi biliyor. O örtünün altındakinden nasibini alıyor ve O’nunla her şeyi biliyor.
Sana şekillenmiş bir perde vermiş, sen perdeden ibaretsin. Amma ne kadar güzel şekillendirmiş, O’nun varlığı ile görülüyorsun.
O varlığını çektiği zaman o muazzam vücut bir kovan oluyor. İki gün dursa çöplük oluyor. Kişi bal arısı olursa, ilâhi lütuflardan istifade eder. Hem kendisine hem de beşeriyete balını sızdırır. Fakat eşek arısı olursa, o her fırsatta icraatını yapar.
Bütün bunlar bâtınîdir. Allah-u Teâlâ’ya yakın olanlara âittir. Yoksa kendisini görmeyen, Yaratan’ını tanımayan, gözü kör, kulağı sağır bir kimseye bu hakikatı bildirmek mümkün değildir. Köre ayna satmaya benzer, hiç farkı yoktur.

“Seni bütün noksan sıfatlardan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka hiçbir bilgimiz yok.” (Bakara: 32)

AKIL VE DERECELERİ


AKIL VE DERECELERİ


İnsanı insan yapan, onun her türlü faaliyetlerine mânâ kazandıran ve ilâhî emirler karşısında insanın yükümlülük ve sorumluluk altına girmesini sağlayan akıldır.
Akıl, Allah-u Teâlâ’nın kullarına lütfettiği en büyük nimetlerden birisidir. Buna rağmen vahiy nuru, peygamber nuru olmadan hakikatı bilemez, doğru yolu bulamaz.
Aklı göze benzetirsek, din güneş mesabesindedir. Göz ne kadar keskin olsa da, gece karanlığında hiçbir yeri göremez, hiçbir işe yaramaz.
Aklın en büyük desteği dindir. Akl-ı selim, din ile birleştiği zaman, Hakk ve hakikatı tasdik eder ve Allah-u Teâlâ’nın methine mazhar olur.
“O kullarım ki, sözü işitip de onun en güzeline uyarlar. İşte bunlar Allah’ın kendilerine hidayet ettiği kimselerdir. İşte bunlar öz akıl sahiplerinin tâ kendileridir.” (Zümer: 18)
Onlar nefislerinin arzularına kapılmayıp, dünya saâdetinin ahiret selâmetinin yolunu takip etmeye devam edip dururlar.
Akıl ancak; İslâm dinine uymakla, Allah-u Teâlâ’nın emirlerini yapıp nehiylerinden kaçınmakla, Resulullah Aleyhisselâm’ın emir ve izinden yürümekle Hakk’ın sevgisini kazanır.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:

“Resulüm! Onlara söyle: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana tâbi olun ki, Allah da sizi sevsin.” (Âl-i imran: 31)

Kalplerinizden perdeleri kaldırsın, aşırılıklarınızı gidersin, sizi cennetlerine yaklaştırsın ve katında sizlere yer hazırlasın.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz ise Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyuruyorlar:

“Sünnet-i seniyyeme sarılan mümin cennete girer.” (Münâvî)

Yani ancak Resulullah Aleyhisselâm’a uymakla Allah sevgisi kazanılır, aksi halde mümkün değildir.
Dinin kılavuzluğundan uzak kalan akıl ise, güneş olmadığı için göremeyen göz gibidir. Hakikatı idrâk edemez. Allah-u Teâlâ onlardan akıl ismini almış ve Âyet-i kerime’lerde onlar hakkında şöyle buyurmuştur:
“Aklınızı kullanmıyor musunuz?” (Bakara: 44)
Nedir bu yaptığınız hareketler?
“Böyle yapmaları, akıl erdirmeyen bir topluluk olmalarındandır.” (Mâide: 58)
Çünkü aklı başında olan her insan geleceğini düşünür, ona göre tedbirini alır, tedarikini yapar.
“Onların çoğunun akılları ermez.” (Mâide: 103)
Yaptıkları işin asılsız olduğu hususunda akıllarını kullanmazlar.
“Onların çoğunu hakikaten söz dinlerler, yahut akıllanırlar mı sanıyorsun?” (Furkan: 44)
Çünkü onlar hak ve hakikatı işitmek için kulak vermiyorlar, düşünmek için akıllarını kullanmıyorlar. Ne delil, ne şahid, ne de hak ve hakikat tanıyorlar.
İlâhî bir lütuf olan aklını, vicdanını suistimal ederek Hakk’tan ayrılan, Hakk ve hakikatı kabul etmeyen, bâtıl peşinde koşup duran kimseler, cezâ günü geldiğinde pişmanlık ve hasretler içinde kendilerini kınayacaklar.
Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

“Onlar diyecekler ki: ‘Eğer biz dinler yahut akıl eder olsaydık şu çılgın cehennem ehli ile beraber olmazdık.’” (Mülk: 10)

Demek ki bizler ne söz dinleyen, ne de aklını kullanan kimseler değilmişiz. Yazıklar olsun bize!
Kitaplarımızdaki derin mevzuların idrâk edilemeyişinin sebebi, kişilerin o akılda olmayışından ötürüdür. Akıl derecelerinin kemâl bulması lâzımdır. Anlatılan şeylerle irfan husule gelmeyiş sebebi de budur.
Allah-u Teâlâ Hadis-i kudsi’de buyurur ki:

“Benim cinlerle ve insanlarla önemli bir hadisem var! Ben yaratıyorum, benden başkasına ibadet ediliyor! Ben rızıklandırıyorum, benden başkasına şükrediliyor.” (Taberânî)

Bu Kudsî Hadis-i şerif göz önünde bulundurularak aklın dereceleri bidayetten başlayarak nihayete kadar arzedilecektir.

AKIL DÖRT KISIMDIR
1. Akl-ı meaş
2. Akl-ı mead
3. Akl-ı nûrânî
4. Akl-ı kül

Allah-u Teâlâ birisine çekişiyor, birisine tenbih ediyor, diğerine sofrasını açmış, bir diğerini kucaklamış.

Dört derece aklın izahı:

1. AKL-I MEAŞ

Bu akıl sahipleri baygındır. Kısa görüşlüdür. Sadece görünüşe göre hüküm yürütür.
Âyet-i kerime’de:

“Onlardan kimi nefsine zulmedendir.” buyuruluyor. (Fâtır: 32)

Allah-u Teâlâ bizi kendisini bilmemiz ve kendisine ibâdet etmemiz için yarattığı halde, nefs-i emmaredeki bu insanlar; emanet-i ilâhi olan aklı kötüye kullanmış, gönderiliş sebebini bilememiş, lütuf ve ihsanları vereni unutmuş, şeytana uymuş, dünyaya tapmış ve böylece yolunu değiştirmiştir.
Allah-u Teâlâ kendisini unutanlara, zikirden ve fikirden gafil olanlara fâsık ismini vermiş, Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmuştur:

“Allah’ı unuttuklarından dolayı Allah’ın da kendilerini kendilerine unutturduğu kimseler gibi olmayın. Onlar yoldan çıkmış fâsıkların tâ kendileridir.” (Haşr: 19)

Sarhoş gibi ne yaptıklarını bilmezler. Ahirette kendilerini azaptan kurtaracak, ilâhî hoşnutluk kazandıracak olan işlere yönelmezler.

“Onlar dünya hayatını âhirete tercih ettiler.” (Nahl: 107)

Âyet-i kerime’sinde beyan buyurulduğu üzere, Akl-ı meaş’ta olanlar sadece dünya hayatına rağbet ederler. Dünyayı mâbud edinerek ona taparlar. Zamanlarını bütünüyle dünyaya hasrederler.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:

“Dünyaya muhabbet etmek, büyük günahların en büyüğüdür.” (C. Sağir)

Nefsin arzularına uymuş, zevk ve sefâya dalmış, gerçek hayatın bu dünya hayatı olduğunu zannetmiş; böylece ömrünü tüketiyor, gerçek hayatın ölümden sonra başlayacağını bilmiyor.
Diğer bir Hadis-i şerif’lerinde ise şöyle buyururlar:

“İnsanlar uykudadırlar, öldükten sonra uyanırlar.” (K. Hafâ)

Halk niçin uykuda? Çünkü Hakk’tan sapmış, nefsine tapmış, şeytanın peşinde koşup duruyor. Böylece Hakk’tan, hakikattan ayrılmış.
Allah-u Teâlâ kullarına karşı çok şefkatli, çok merhametli olduğundan tenbih ediyor, şeytanın düşmanlığından kullarını korumak ve sakındırmak için Âyet-i kerime’lerinde şöyle buyuruyor:

“Ey Âdemoğulları! Ben size: ‘Şeytana ibadet etmeyin, o sizin apaçık bir düşmanınızdır, bana kulluk edin, bu dosdoğru yoldur.’ diye emretmedim mi?” (Yâsin: 60-61)

Kendisini şeytana teslim eden kişi ona ibadet ediyor demektir.
Akıllı insan, hayır görse bile düşmanından bir şey kabul etmez. Çünkü onun tuzağından emin olunmaz.
Binaenaleyh bu ilâhî emre uyarak, şeytana daha şiddetli düşmanlık yapmak, aldatmak istediği hudutlarda onu yalanlamak, muhalefet etmek gerekiyor.
Bu bir emr-i ilâhî’dir.
Şeytanlaşmış insanlarla da arkadaşlık yapmamak gerekir.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:

“Zulmedenlere meyletmeyin, yoksa size de ateş dokunur.” buyuruyor. (Hud: 113)

Kendilerinde zulüm bulunan kimselere meyletmek insanı ateşe götürürse, zulmü kökleşmiş olanlara eğilim duymanın, üstelik tamamen meyletmenin neticesini düşünmek gerekir.
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz ise Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:

“Mümin-i kâmilden başkası ile sohbet etme!” (Tirmizî)

Şâh-ı Nakşibend -kuddise sırruh- Hazretlerimizin de bu hususta güzel bir beyanları var:

“Görüştüğün kimseden fayda görüyorsan, onunla görüşmen vaciptir, zarar görüyorsan ayrılman vaciptir.” buyururlar. Çünkü görüştüğün kimsenin hali üzerine intikal eder.

Akl-ı meaş’da olanların kimi para hırsındadır, kimi lezzetler peşindedir. Kimisi çocuğunu düşünür, kimisi şehvet yolundadır.
Ve fakat gün gelir, ömür sona erer. Tûl-i emel bitmiştir. Herkes sorguya çekilmiştir. Kimisi saâdet-i ebediyeye varmıştır, kimisi de kendisini helâk etmiştir. Zira o, niçin yollandığını bilmedi, dünyaya o kadar tapmıştı ki, onun için gönderildiğini sanmıştı.
Halbuki Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:

“O hanginizin daha güzel amel işleyeceğinizi imtihan etmek için ölümü ve hayatı yaratandır.” (Mülk: 2)

Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bu Âyet-i kerime’nin tefsiri mahiyetinde olmak üzere bir Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmaktadır:
“Sizi imtihana çekmek için ki, hanginizin akılca en güzel, Allah’ın haram kıldığı şeylerden sakınmada en müttaki, O’nun taatine koşmakta en hızlı olacak.” (Süyuti)
Bu sahnede öyle bir durum var ki, kişinin her an fotoğrafı çekiliyor, her sözü her kelimesi zaptediliyor.
İnsanların hidayetine vesile olan güzel arkadaş olduğu gibi, isyana teşvik eden de kötü arkadaştır.
Bunun içindir ki, insanın bu noktada aklını kullanması lâzımdır.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:

“Onların çoğu akıllarını kullanmazlar.” buyuruyor. (Ankebut: 63)

Nice nice güzel yolda olanlar, arkadaşlarının kurbanı olmuşlar; ebedî hayatlarını kaybederek, cehenneme düçar olmuşlardır.
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bu hususta bir Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyururlar:

“Günahkâr ve isyankâr arkadaşlardan hazer et. Zira senin de onlardan olduğun anlaşılır.” (C. Sağir)

Allah-u Teâlâ insanların yaratılış sebebini açık olarak bildirmiş ve Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmuştur:

“Ben cinleri ve insanları, ancak (beni bilsinler) bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zâriyat: 56)

Allah-u Teâlâ’yı bilmeyen, O’na gerçek mânâda ibadet edemez. Her şeyden evvel Allah-u Teâlâ’yı bilmek, Allah-u Teâlâ’yı bilmek için de kişinin nefsini bilmesi gerekir.
Bu ihsan ve ikramlar karşısında nankörlük eden kimse açıkça kendisini helâk etmiş olur.
Lütfettiği vücut binasında düşmanların yer alması ile, yani Hakk’tan gayrı şeylerin muhabbetini kalbine koyması ile hak ve hakikatten sapmış olur.
Çünkü Âyet-i kerime’de:

“Allah hiç kimsenin göğsünde iki kalp yaratmamıştır.” buyuruluyor. (Ahzâb: 4)

Ki birisini muhabbet-i Mevlâ’ya, diğerini muhabbet-i mâsivâya hasretsin.
Nazargâh-ı ilâhi olan kalbi Allah-u Teâlâ kendisi için halketmiştir. Binaenaleyh o kalpte Allah-u Teâlâ’nın muhabbeti mevcutsa, daha doğrusu Allah-u Teâlâ mevcutsa, mâsivâ o kalbe giremez.
Para varsa kasada kesede, malı varsa dükkanda evinde olacak, fakat bunlar kalbe girmeyecek. Eğer kalbe girerse kalbi ifsad eder ve muhabbet-i Mevlâ o kalpte bulunmaz.
Hakk ile olmayan, o binayı nefis ve şeytana tahsis etmiştir, Hakk’ın ihsan ve ikrâm ettiği latîfeleri ifsad etmiştir. Bir düşman bir eve girdiği zaman evi tahrip ettiği gibi, bu iki düşman da kalbi ve bütün vücudu ifsad ederler. Kişi artık görünüşte insan, fakat icraatıyla hep hayvan, hatta hayvandan da elli derece daha aşağı. Zira o hayvan amma, Yaratan’ını biliyor ve tesbihini yapıyor.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:

“Hiçbir şey yoktur ki, O’nu hamd ile tesbih etmiş olmasın. Fakat siz, onların tesbihlerini anlayamazsınız.” (İsrâ: 44)

Yaratılan her şey Allah-u Teâlâ’yı tesbih eder, amma siz duymuyorsunuz.
Akl-ı meaş olanların sıfatları hayvanîdir, çok korkunç bir şeydir. Bu sıfatlar izâle edilmezse, o ahlâk-ı zemime sebebi ile âhirette de hayvan suretinde çıkar. Çünkü her ahlâk-ı zemime’nin kendine mahsus bir sıfat-ı hayvâniyesi vardır.
Allah-u Teâlâ herkesin mukadderâtını alnına yazmıştır, insan amelinin karşılığında bir rehindir.
Âyet-i kerime’sinde:

“Biz herkesin dünyadaki amelini kendi boynuna doladık.” buyuruyor. (İsrâ: 13)

Her insanın amel defteri boynunda takılı gibi kendisinden ayrılmayacaktır.
Herkesin sıfat-ı insaniyesi veyahut sıfat-ı hayvaniyesi bellidir, fakat okunmuyor. Perde kalkınca her şey görülecek, herkesin sıfatı belli olacak ve görülecek, icraatı ile beraber. Vücut elbisesini soyunca, diğer elbiseyi giyince, işte o zaman bütün hakikatler ortaya çıkacak.
Ve denilecek ki:
“Oku kitabını! Bugün hesap görücü olarak sen kendine yetersin.” (İsra: 14)
Herkes kitabını okuduğu zaman, dünya hayatında yaptığı her şeyin en ince teferruatına kadar yazılmış olduğunu görecek. Artık dünyadaki kitap dürülmüş, âlem-i berzahtaki kitap açılmıştır.
O gün muhasebe günü olduğu için kâr ve zarar o günde meydana çıkar. Zarar edenler zarar ettiklerini bilirler, lâkin bu kendilerine hiçbir fayda sağlamaz.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:
“Ey iman edenler! Allah’tan nasıl korkmak lâzımsa O’na yaraşır şekilde öylece korkun. Sakın siz müslüman olmaktan başka bir sıfatla can vermeyin.” (Âl-i imran: 102)
Ölünceye kadar hâlet-i İslâm üzere sebat ediniz, başka bir hâlet üzerinde bulunmayınız.
Bu Âyet-i kerime karşısında âlimler değil, veliler değil, sâdıklar değil, peygamberler dahi korkmuştur.
Yusuf Aleyhisselâm’ın şöyle bir niyazı vardır:

“Allah’ım! Müslüman olarak ruhumu al ve beni sâlihler zümresine kat.” (Yusuf: 101)

O, bu dilek ile âhirete intikal etmiştir. Gerçekten Allah’a gönülden bağlı olanların can atacakları arzu ve gaye işte bu sondur.
Sıddık-ı Ekber -radiyallahu anh- Hazretlerinin de son sözü bu oldu.
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde:

“Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle haşrolunursunuz.” buyuruyorlar.

Hangi hayvani sıfatla ölmüş ise Allah-u Teâlâ hayattaki suretinin üzerine o hayvan suretini verecek ve onun kim olduğunu herkes tanıyacak.
Sıfat-ı hayvaniyenin ne olduğunu daha iyi kavrayabilmeniz için bir temsil arzedeceğiz. Bu sıfatların izalesi için ne lâzımsa yapmak gerektiğini ifade etmek istiyoruz.
Bir akşam üstü idi, bir kardeşin vefat haberi geldi. Fakat o anda sıfatını gösterdiler, çok korkunç bir sıfatla vefat ettiğini gördüm. Sevdiğim bir kimse olduğu için çok mükedder oldum. Dikkat edenler bu hâlimi anlamış olacaklar ki, “Bu hâliniz nedir?” diye sordular. “Bir şey değil!” dedik.
Sıfatını gördüğüm halde bu kardeşin cenazesine yine gittim. Kabrinin karşısında durdum ve şöyle niyaz ettim. “Allah’ım! Sen hükmünde hikmet sahibisin, hakikatı ancak sen bilirsin. Bu kardeşi biz çok iyi biliyoruz. Ne olur bunu affet!” Kabre girmeye iki karış kalmıştı, Allah-u Teâlâ, sıfatını sildi. İnsan suretinde aşağıya gitti.
Bu duamı kabul ettiğinden ötürü Allah-u Teâlâ’ya öyle şükrettim ki, gözlerimden yaş boşandı. Kimse görmesin diye de usulca oradan çekildim.
Bu ki sevdiğimiz bir kardeş, bu hale düşüyor. Demek ki boşluğu varmış, sıfat-ı hayvaniyeyi tamamen izale edememiş.
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:

“Allah-u Teâlâ’yı zikir, kalp hastalıklarına şifâdır.” (Münavî)

Kurtuluşun en güzel çaresi Allah-u Teâlâ ve Resul’ünü kalbe almak, zikrullah ile meşgul olmak, içteki düşmanları atmak ve muhabbet-i ilâhî’ye nâil olmaktır.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:

“Nefsini temizleyen kurtulmuştur.” buyuruyor. (Şems: 9)

Nefsini günahlardan arındırıp takvâ ile terbiye eden, tekâmül ettirerek feyizlendiren kimseler ebedî saâdet ve selâmete namzet bulunmuştur.
Allah-u Teâlâ kendisine yönelen tevbekâr kullarını af edeceğini, isyan batağına düşen kullarının ümitsizliğe kapılmamaları için, bir çıkış yolu bulunduğunu Âyet-i kerime’sinde haber vermektedir:

“Bununla beraber şüphe yok ki ben, tevbe eden, iman edip salih amel işleyen, sonra da Hakk yolunda ölünceye kadar sebat edenleri elbette çok bağışlayıcıyım.” (Tâhâ: 82)

Günahı işleyen, hatayı yapan biz olduğumuz halde, Allah-u Teâlâ bizi tevbeye çağırmakta ve affedeceğini müjdelemektedir.
Akl-ı meaş’taki ilim:
Süflî âlim, nefsine dayanarak zan ile hareket eder. Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’e bakmaya lüzum bile görmez. O “Biliyorum” der.
Hazret-i Ali -radiyallahu anh- Efendimiz buyururlar ki:

“Akıllının dili kalbinde, ahmağın dili ağzındadır. Edep, aklın suretidir. Kötü edeple şeref olmaz. Cehaletten daha kötü hastalık yoktur. Akıl tam olunca söz eksik olur.”
Akl-ı meaş’ın kalpteki durumu:

Kalp bir melekût hazinesidir. Fakat ahlâk-ı zemimelerle, hayvânî sıfatlarla örtülü olduğu zaman, beş duyuya açılıp şehvet ve lezzetlere daldığı, masivâ ile dolduğu zaman kapanıyor, hayvanî kalp oluyor.

Meselâ bir pınar var. Su kaynayıp beşeriyetin su içme imkânı olduğu gibi, çöplerle dolarsa hiç hükmü kalmaz.
Âyet-i kerime’de şöyle buyurulmaktadır:

“O gün ki, ne mal fayda verir ne de oğullar. Meğer ki Allah’a tamamen sâlim ve temiz bir kalp ile gelenler ola.” (Şuârâ: 88-89)

2. AKL-I MEAD

Bu akıl sahipleri yarı aygın, yarı baygındır. Hakk’a giden bir rehber bulursa ayılır, bulamazsa bayılır.
Âyet-i kerime’de:

“Kimi mutedildir.” buyuruluyor. (Fâtır: 32)

Bunlar orta yolu tutanlardır. Allah-u Teâlâ’nın emirlerine riâyet etmeye gayret göstermelerine rağmen, gevşek davranırlar ve günah işlerler. İyilikle kötülüğü birbirine karıştırırlar.
Akl-ı mead olanlar hem dünya hayatını hem de ahireti düşündükleri için sayıları Akl-ı meaş’da olanlar kadar çok değildir, nisbeten ayıklanmışlardır. İbadet de ederler, kabahat da ederler.
Dünya gerçekten muvakkat bir zaman içindir, günleri mahduttur, itimada şayan değildir, geçicidir, gönül bağlamaya değmez. Serap gibi parıldar, bulut gibi geçer gider.
Çoğu zaman yüz seneyi bile geçmeyen dünya hayatı ile sonsuzluğu tasavvur olunamayan ahiret hayatı mukayese edilirse, ehemmiyet derecesi kendiliğinden ortaya çıkar.
Lâkin ebedî bir hayatın ekim tarlası olduğu için çok kıymetlidir, çok muhteremdir.
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde:

“Dünya âhiretin tarlasıdır.” buyururlar. (Münâvî)

Eğer insan gönderiliş sebebini lâyık-ı veçhile bilirse, gece-gündüz o tarlayı ekmek için çalışır. Böylece hem dünya saâdetine hem ahiret selâmetine nail olur, hem de kendisini nâr-ı cehennemden muhafaza etmiş olur.
Allah-u Teâlâ kendisine nasıl sığınmamız icabettiğine dair Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:

“Ey Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ve güzellik ver, âhirette de iyilik ve güzellik ver. Bizi cehennem azabından koru.” (Bakara: 201)

Bu duâ bütün hayırları içine almaktadır, bütün şerleri de uzaklaştırır.
Dünya sayesinde ahiret kazanılır. Bu gaye için kullanıldığı zaman insana bir gemi olur, suyun üstünde yüzdürür. Gayesi haricinde kullanılırsa cehennemin dibine indirir.
Bir Hadis-i şerif’te şöyle buyuruluyor:

“Haberiniz olsun ki dünya melundur, içindekiler de melundur. Ancak Allah-u Teâlâ’yı zikretmek ve O’nun rızâsına uygun şeylerle, bilen ve öğreten müstesnâdır.” (Tirmizî)

Diğer insanlar da ekim yapıyor amma, onlar dünyanın melun kısmına dalmışlar, hayatlarını hiçe müncer etmişlerdir.
Ukbâyı bırakıp dünyaya meyletmek, Hakk’ı bırakıp bâtıla sarılmak demektir. Hakk ve hakikatı bırakıp dünya lezzetlerine dalanlar büyük bir belâya ve uğursuzluğa uğramışlardır.
Âyet-i kerime’de ise şöyle buyuruluyor:

“İnsan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur.” (Necm: 39)

Her çalıştığı insanın olmaz. İnsanın olan ancak çalışmasıdır.
Gece gündüz çalışmak gerekiyor. Zira burası bir tarladır. Bir ebedî hayatın ekimine geldik. Ya saâdet-i ebediye veya felaket-i ebediye ile karşı karşıyayız.
Buradan da anlaşılıyor ki dünya hayatı çok mühimdir, çok sakınmamız gerekiyor.
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:

“Dünya malını ehline terk ediniz. Zira ondan ihtiyacından fazlasını alan kimse, şuursuzca kendini helâk etmiş olur.” (C. Sağîr)

Aslında merhametlilerin en merhametlisi olan Allah-u Teâlâ hiçbir zaman kuluna azap etmez, cehennemine atmaz. Fakat bir kul Hakk’ı bırakır, nefis putuna tapar, şeytana uyar, dünyaya dalarsa, o zaman kendi nefsine zulmettiği için şeytanı ile beraber cehenneme atılır.
Çok korkmak gerektiği gibi, ümitsizliğe de kapılmamak gerekiyor.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Allah-u Teâlâ’nın merhametinin ne kadar çok olduğunu Hadis-i şerif’lerinde şöyle beyan etmektedir:

“Allah kulunun tevbe etmesinden, şu kişinin sevinmesinden daha çok hoşnut olur.

Şöyle ki, bu kişi yanında devesi, üstünde suyu, azığı olduğu halde varıp sahrada tehlikeli bir yere kondu ve başını yere koyup uyudu. Bir de uyandı ki, devesi başını alıp gitmiş. (Onu ararken) Sıcaktan bunalmış, susuzluğa, korkuya düşmüş, işi Allah’a kalmıştı. Bari eski yerime olsun döneyim diye dönüp geldi. Az bir uyku kestirip sonra başını kaldırınca devesini yanında buldu.” (Buhârî. Tecrid-i sarîh: 2143)

Yeter ki kul niçin geldiğini bilsin, Allah-u Teâlâ’ya yönelsin, ibadet-taatına devam etsin.
Abdullah bin Mesud -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmuşlardır:
“Allah-u Teâlâ aklı yarattığı zaman ona: ‘Gel!’ dedi, o da geldi. Sonra: ‘Geri dön!’ diye emretti. O da geri döndü. Bunun üzerine akla buyurdu ki:

‘Ben kendime senden daha sevgili olan başka bir şey yaratmadım. Seni, nezdimde mahlûkatın en sevgilisi olana bildireceğim.’” (Rezîn)

Akıl odur ki harfi harfine Allah-u Teâlâ’nın ve Resulullah Aleyhisselâm’ın emirlerine itaat eder.
Hadis-i şerif’te:

“Cenâb-ı Allah’a itaat et ki, akıllı denmeye şâyân olasın.” buyuruluyor. (Münâvi)

Mead akla sahip olanlar; zahidler sınıfına dahildirler, iyiliği ve kötülüğü tefrik etmek suretiyle hareket ederler, ibâdet ve taata devam ederler. Fakat yaptıkları her hayırlı işlerde nefis karışır ve müdahale eder ve payını alır.
İyi arkadaş bulursa iyiliğinde devam eder, ibadet ve taatını artırır. Fakat kötüsü ile olursa onu oradan çabuk saptırabilir. Çünkü mânen kuvvet bulmuş değildir.
Ölümü ve ahiret ahvalini tefekkür etmek, âhiret derdi ile dertlenmiş kimselerle hemhâl olup sohbet etmek, akl-ı mead’ı kuvvetlendirir, nurânileşmesine vesile olur.
Eğer bir Mürşid-i kâmil bulursa, nasibi varsa nasibini günâ gün alır. Nefsiyle mücadele nisbetinde, biiznillah-i Teâlâ bir gün olur zafere ulaşır.
Bir Âyet-i kerime’sinde ise:

“Sâdıklarla beraber olunuz.” buyuruyor. (Tevbe: 119)

Bu emr-i şerif’e uyarak bir Mürşid-i kâmil aramak vâciptir.
İntisap edenler şeytanın emrine mukavemet ederler. Çünkü o tarikat-ı aliye’deki mevcut olan zevât-ı kiramın mânevî yardımlarıyla kuvvet kazanırlar. O kuvvet sayesinde şeytanın tahakkümünden kurtulurlar.

“Kim bir topluluğun arasına girerse onlardan olur.” (Ebû Davud)

Hadis-i şerif’i mucibince, bir insan muhabbetle bir topluluğa iltihak ederse onlardan sayılacağı gibi, mahşerde de onlarla haşrolunur.
Akl-ı mead’daki nakilci âlimlerin durumu:

Bunların bazısı “Ben âlimim!” der. Hem kendi hükmünü koyar, Allah-u Teâlâ’nın önüne geçer, “Bu böyledir!” der; hem de Allah-u Teâlâ’nın Âyet-i kerime’sini, Resulullah Aleyhisselâm’ın Hadis-i şerif’ini koyar ve fakat “Ben âlimim!” demekten kendisini alamaz. Onun için Allah-u Teâlâ’nın önüne geçti.
Cehalet çok zemmedilmiştir ve fakat tahripçi nakilci âlimlerden daha güzeldir. Zira cahil kimse bunların yaptığı tahribatı bari yapamaz.
Allah-u Teâlâ bu gibi tahripçiler hakkında buyurur ki:
“Resulüm! Gördün mü o nefis arzusunu ilâh edineni? Artık ona sen mi vekil olacaksın? (Onu şirkten sen mi koruyacaksın?)” (Furkan: 43)
Hiç şüphe yok ki nakilci âlimlerin içinde çok iyileri de vardır.
Akl-ı mead’ın kalpteki durumu:

Akıl insanî ruhtur ve hayvanî ruhun binicisidir.

Akl-ı mead madde ve mânâ arasında bulunur. Bazen dünyaya meyleder, bazen ahirete. Kapısı beş hislere açık olduğundan, göz gördüğü şeylere, kulak duyduğu, burun kokladığı, dil tattığı, el dokunduğu şeylere meyleder. Bunun için de kalp bazen ölür, bazen de dirilir.
Allah-u Teâlâ ilim ve irade ile insanı süslemiştir. Akıl odur ki, peygamber yoluna harfiyyen uymuş, iyilikle kötülüğü tefrik etmiş, iyiliği emretmiş, kötülüğü nehyetmiştir. Nefis ise arzularından sıyrılmıştır.

3. AKL-I NÛRÂNÎ

Nûrânî akla sahip olanlar gönderiliş sebebini bilmiş, Allah-u Teâlâ’ya yönelmiş ve içini nurlandırmaya çalışıyor.
Murâkaba sayesinde ilâhî tecelliyâtı kalbine almıştır, kalp aynasına cemal nûrları tecelli eder. Bu sayededir ki huzur, huşû ve maiyyete nail olabilir. Kurbiyet ancak Akl-ı kül’dedir.
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde:

“Mümin müminin aynasıdır.” buyuruyorlar. (Ebu Dâvud)

Birinci müminden mümin-i kâmilin kalbi, ikinci müminden ise bizzat Allah-u Teâlâ murad edilmektedir. Mümin Allah-u Teâlâ’nın ism-i şerif’lerinden birisidir.
Allah-u Teâlâ onun kalbine tecelli ettiği zaman mârifetullah husule gelmeye başlar. Bunun hâsıl olması kalp aynasındaki bir müşâhedeye dayanır.
Nitekim diğer bir Hadis-i şerif’lerinde de buyururlar ki:

“İyi bilin ki insanda bir et parçası vardır. O iyi olursa bütün ceset iyi olur, o bozulursa bütün ceset ifsat olur. O et parçası kalptir.” (Buhârî)

Vücut nurlanınca akıl da nurlanmış oluyor.
Âyet-i kerime’de ise şöyle buyuruluyor:

“Allah bir kimsenin sinesini müslümanlık için açarsa o Rabb’inden verilen bir nur üzerindedir.” (Zümer: 22)

Kalbinde ilâhî nur tecelli edip durmaktadır.
Bu nuru Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde şöyle beyan buyururlar:

“Mümin-i kâmilin ferâsetinden korkunuz. Çünkü o Aziz ve Celîl olan Allah’ın nuru ile bakar.” (Tirmizî)

Bunun mânâsı; kalbindeki nur-i ilâhî ile sırlarınızı keşfedeceği büyük ihtimaldir.
İşte Allah-u Teâlâ sevdiği kullarına böyle lütuflarda bulunur.
Bir insan helâl lokma yemekle, ihlâsla ubûdiyet yapmakla, farz ve nafilelere devam etmekle içini nurlandırabilirse; Allah-u Teâlâ dilerse onda hikmet husule getirir ve hikmetle konuşur.
Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

“Allah hikmeti kime dilerse ona verir. Kime de hikmet verilirse, ona muhakkak ki çok hayır verilmiştir. Bunu ancak akl-ı selim sahipleri düşünüp anlar.” (Bakara: 269)

Kim bildiği ile amel ederse, Allah-u Teâlâ ona bilmediklerini öğretir.
Ve Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

“Allah’tan korkar takvâ sahibi olursanız, mualliminiz Allah olur.” (Bakara: 282)

Bir kimse aklını iyi kullanarak Rahman olan Allah’a yaklaşmak için çalışırsa, Allah-u Teâlâ da onu nuruna kavuşturur.
Vücudunu tamamen nurlandıran kimseleri toprak dahi çürütmez. Çünkü sıfat-ı hayvaniyeden ayıklanmış, insan suretine girmiş, nur olmuş. Onlar insan suretinde haşrolunur.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:

“İyi bilin ki Allah’ın velî kulları için hiçbir korku yoktur, onlar mahzun da olmazlar.” buyuruyor. (Yunus: 62)

İşte çalışan bunun için çalışsın, yaşayan bunun için yaşasın!
Akl-ı nûrâni olanlardaki ilim:

Kafa gözü ile, kafa kulağı ile, çalışması ve gayreti ile zâhirî ilimde derinleşmiş, Allah-u Teâlâ’nın methini kazanmış olan âlimlerdir.
Buraya kadar zâhirîdir, bundan sonrası bâtınîdir.
Akl-ı nûrânî’nin kalpteki durumu:

Kalp aynasının Cemâl nurları tecelli eder, kalp gözü görür.

Âlim nakış yapar, ârif ise parlatır.
İlâhî isimlere devam etmek suretiyle kalp tasfiyesi tamam olunca, Allah-u Teâlâ’nın sıfatlarının tecellisi ile marifet husule gelir. Bunun hâsıl olması, kalp aynasındaki bir müşahedeye dayanır.

4. AKL-I KÜL

Bu akla sahip olanlar Allah-u Teâlâ’nın sevdiği seçtiği kullardır.
Âyet-i kerime’lerinde şöyle buyurur:

“Allah dilediği kulunu zâtına seçer.” (Şûra: 13)

Onu kurbiyete nâil buyurur.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz ise Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:

“Rahman olan Allah’ın cezbelerinden bir cezbe, insanların ve cinlerin amellerine denktir.” (K. Hafâ)

Allah-u Teâlâ kimi sevdiyse, kimi kendisine çektiyse bu ilâhî lütfa nâil olur. O seni bir anda çekiverir. Milyarlarca sene yürüsen bu lütfa nâil olamazsın.

O kadar ince bir mevzu ki, bunu size temsille arz edeyim.

Farz-ı muhal ki bir kimse Kâbe yoluna çıkmış yürüyerek gidiyor, diğeri ise teyyare ile gidiyor. Seyr-ü süluk yolunda da bu böyledir. Kimisi nasibi kadar yürüyerek yola çıkar. Kimisi daha çok nasip almıştır, daha ileriye gider. Allah-u Teâlâ’nın keramet bahşettiği kimseler ise; kimisi uçarak gider, kuş gibi istediği yere konar. Sonra yürür, meclise varır. Kimisi de tayy-i mekân gider. Allah-u Teâlâ onlara yeri yürütür, bir adımda dilediği yere ulaşır.
Gönül yolcuları ise bir anda varır.
Bir anda nasıl vardığını size Âyet-i kerime ile ispat edeyim.
Süleyman Aleyhisselâm Belkıs’ın tahtını kimin getirebileceğini sorduğu zaman cinlerden bir ifrit; “Sen yerinden kalkmadan ben onu sana getiririm.” dedi. Hızır Aleyhisselâm ise bir anda getirebileceğini söyledi.
Bu husus Âyet-i kerime’de şöyle beyan buyurulmaktadır:

“Yanında kitaptan ilim bulunan kimse (Hızır) ise: ‘Gözünü açıp kapatmadan ben onu sana getiririm.’ dedi. Süleyman, tahtı yanıbaşına yerleşivermiş görünce dedi ki: ‘Bu, Rabb’imin lütfundandır. Şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak istiyor. Şükreden kendisi için şükretmiş olur, nankörlük eden de bilsin ki Rabbim müstağnidir, çok kerem sahibidir.’” (Neml: 40)

Bu Âyet-i kerime’den anlaşılıyor ki taht bir anda bir memleketten bir memlekete geldi. Allah-u Teâlâ tahtı da bir anda, kâinâtı da bir anda bir yerden bir yere nakletmeye kâdirdir, değil insanı!
Demek ki Allah-u Teâlâ sevdiği, seçtiği kulunu kendisine çektiği zaman bir anda varıyor. Değil Kâbe-i muazzama’ya, itimat edin huzur-u ilâhi’ye bir anda varır. Sevdi de seçti, seçtiği için çekti.
Allah-u Teâlâ dilediği kulunu zâtına çeker. Aklını kullanan bu sevgili kullar üç yoldan Hakk’a varır: Aşk, muhabbet ve mahviyyet.

“Bu Allah’ın fazl-u ikramıdır, kime dilerse ona verir.” (Cumâ: 4)

Allah-u Teâlâ lütfetmiş, kereminden müminlerin kalp gözünü açarak, onları mârifet nûruna ulaştırmış, rızây-ı Bâri’sine kavuşturmuş.
Cezbesiz hiçbir veli yetişmemiştir, bunu bilin. Çünkü bir kulun Hakk’a ulaşması, Hakk’ın o kulunu kendi tarafına çekmesi ile mümkündür. Hiçbir kimse kendi kendiliğiyle Hakk’a ulaşamaz.
Cezbe irfan ehlinin kalplerini tahrik eder; âşıkların gıdası, Hakk yolcularının zevk ve safasıdır. Şüphesiz bu da muhabbet ile kaimdir. Çünkü her şey sevgi ile mümkün olur. Aşk öyle bir lütuftur ki, ifadeye sığmaz. Hakk’tan geldiği için Hakk’a ulaştırır.
Mahviyyet de öyle bir lütf-u ihsandır ki Allah-u Teâlâ’ya kavuşturur. Zira bunlar kime verilmişse, Hâlik ile mahlûk arasındaki perdeleri kaldırır, bütün sıfatları, dilekleri kül eder.
Aşk ateştir, aşk lezzettir, Hakk’a ulaşmak için güç kaynağıdır.
Mevlânâ Câmi -kuddise sırruh- Hazretleri buyurur ki;
“Mecâzi de olsa aşk ve sevgiden yüz çevirme, vazgeçme, zira o hakiki aşka ulaştırmak için bir vasıtadır, köprüdür.”

Aşık olanın elem ve mihnete alışması lâzımdır. Çünkü sevilen, sevenin başkası ile meşgul olmasını istemez. Sevilen her ne kadar ezâ-cefâ ederse de sevgisinde samimi olan aşık bunları hoş karşılamalıdır.

“Sevgilinin yaptığı her şey sevimlidir.”

Aşıka en tatlı gelen şey, sevgilisi için yanmaktır. Mânen gıdalanmak elbette aşkullah ve muhabbetullaha bağlıdır. Aşk ve muhabbetin kemâline erenler, Mahbub-u hakiki ile olmaktan ve O’na hizmetten başka hiçbir şey düşünmezler.
Bunlar akıl yolu ile Hakk’a varan hakikat yolcularıdır. İnsan-ı kâmil’in makamıdır. O Hakk’a varmış ve Hakk’ta kül olmuştur. Bunlara “Hakk’a varmış.” denir. Kelime-i Tevhid’in sırrına mazhar olmuştur. O zamana kadar kendisinin de kâinatın da yokluğunu düşünüp, Allah-u Teâlâ’nın varlığını tesbih ederken; bu makama geldiğinde, kendisinin de kâinâtın da hakikatını görür. Meğer hep O imiş. Başka bir şey yok.
Müminlerin kalp gözlerini açarak, onları mârifetin nuru ile rızâ-i Bâri’sine eriştiren Allah-u Teâlâ’ya sonsuz şükürler olsun.
Allah-u Teâlâ tecelli edince, her şey helâk olucudur. Zât-ı ilâhi’nin nurları tecelli edince, beşeri vasıflar eriyerek tamamen yokluğa gömülür. Bu öyle bir tecelliyâttır ki kendi nurundan başka bütün nurlar mahvolur.
Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:

“O’nun varlığından başka her şey helâk olucudur.” (Kasas: 88)

Diğer taraftan Allah-u Teâlâ onda tecelli ettiği zaman artık Hakk vardır. Ne kendisi ne de aklı kalır. O var, başka bir şey yok.
Diğer bir Âyet-i kerime’sinde ise şöyle buyuruyor:

“Allah dilediğini mahveder, siler. Dilediğini de sabit kılar.” (Râd: 39)

Bu halden sonra kudsi ruh bâki kalır. Allah-u Teâlâ’nın nuru ile nazar eder. O’na bakar, O’ndan bakar, O’nunla bakar.
Demek ki Allah-u Teâlâ bir kula neler bahşediyormuş! Bir kula yapıyor bunu, bir lütf-u ihsan olarak.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:

“Onlardan bir kısmı da Allah’ın izniyle hayır yarışlarında öncü olanlardır. İşte bu, büyük bir fazl-u keremin tâ kendisidir.” (Fâtır: 32)

Akl-ı kül’de olanların ilmi:
Bunlar hakikata alınmıştır, hiçbir şey olmadığını görür, gayesi vâsıl-ı Hakk’tır ve fakat o daha asıl akl-ı kül’e ermemiştir. Orası ilk basamağın tırnağıdır. Bu nokta daha evvel şöyle izah edilmişti: Çalışır çalışır çalışır, teyyare meydanına kadar gelir, amma vâsıl-ı Hakk olmak murakaba ile kaimdir.
Akl-ı kül’ün kalpteki durumu:

Kelime-i Tevhid’i sır gözü ile söylemek gerekir. Bu söylendikten sonra sır gözü ile tevhid nuruna nazar etme imkânı hâsıl olur. Zât-ı ilâhî’nin nurları tecelli edince, beşerî vasıflar eriyerek tamamen yokluğa gömülür. Burası “İstihlâk” makamıdır. Yokluğun da ötesinde bir yokluktur. Bu tecellide kendi nurundan başka bütün nurlar mahvolur.

Bu âlem “Tecrid” âlemidir. Allah-u Teâlâ’dan gayri her şeyden soyunulur. Bunun da sonu vuslattır.

DÖRT AKIL DERECESİNİN HÜLÂSASI

Allah-u Teâlâ’nın akl-ı meaş’ta olanlarla çekiştiğini, akl-ı mead’da olanlara tenbihat yaptığını, akl-ı nûrânî’dekilere sofrasını açtığını, akl-ı kül’de olanları kucakladığını beyan etmiştik.
Önemli olduğu için bunun da izahını yapalım:
Çekiştiği kimse; Hakk’tan ayrılmış, nefsin yaşama malzemesini temin etmeye çalışıyor. Bunların hayatları bomboştur. Çünkü Hakk’ı bırakmışlar, yoldan sapmışlar, şeytana uymuşlar, nefsine tapmışlardır.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:

“Dünya hayatında çalışmaları boşa gitmiştir, oysa onlar güzel iş yaptıklarını sanıyorlardı.” buyuruyor. (Kehf: 104)

Tenbih ettiği kimse; hem nefsini düşünüyor, hem de ahirete götürecek şeylerin teminini düşünüyor. Fakat yalnız düşüncede kalıyor, ya götürür ya götüremez.
İnsanoğlu mala-mülke bel bağlamış, hepsi kendisinin zannediyor. Halbuki mülkün vârisi yine Allah-u Teâlâ’dır.
Sofrasına aldığı kimse; o artık hakikatı kavramış, yükünü atmaya çalışıyor, Hakk’a yaklaşmaya çare arıyor. O ancak burada ayılıyor.
Kucakladığı kimse; o Hakk iledir, Hakk’dan ayrılmamak için niyaz ediyor. “Allah’ım beni zâtından ayırma!” diyor. O ahirette de Naim cennetindedir. Daima Allah-u Teâlâ’nın huzurundadır.
Bu gibi kimseler hem dünyada hem ahirette Allah-u Teâlâ ile olmak isterler. Dünyadaki durumları da bu, ahiretteki durumları da bu. Aynı durum dünyadan ahirete intikal etmiştir.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:

“İnsan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur.” buyuruyor. (Necm: 39)

Bu “Kucaklamak” kelimesi belki yabancı gelebilir. Âyet-i kerime’ye dayanarak bu sözleri söylüyorum.
Çünkü Allah-u Teâlâ bu sevdiği kullar hakkında Âyet-i kerime’sinde:

“Onlar sıdk makamında, kuvvet ve kudret sahibi Hükümdar’ın huzurundadırlar.” buyuruyor. (Kamer: 55)

Onları çok sevdiği için, onlar hakkında böyle buyurduğu için, bu kelimeyi kullandık.
Allah-u Teâlâ bir kulu severse kendisine yaklaştırır. Sevdiği için, o kul kendisine yakın olmak ister. Bu kimse için hayat, ölüm, kabir, mahşer… diye bir şey yoktur. “Allah’ım beni dünyada da, kabirde de, mahşerde de, cennette de lütfundan ayırma!” diye niyaz eder. O yalnız Hakk’ı ister, Hakk ile olmak ister.
Aklın derecelerini ve her derecedeki akıl sahiplerinin durumlarını daha güzel kavrayabilmeniz için bazı misaller:
Bir babanın dört oğlu var. Bunlardan bir tanesini büyütmüş, okutmuş, sermaye vermiş ve ona şu tembihi yapmış: “Şu komşu bize düşmandır, çok kötüdür, ondan sakın, onunla görüşme, konuşma!” demiş. Bu tembihi yaptığı halde, o bunun tam aksini yapmış, onunla dostluk kurmuş. Onunla beraber isyana ve tecavüze yönelmiş, yoldan çıkmış, âsi olmuş.
Halbuki Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurmuştu ki:

“Ey Âdemoğulları! Ben size şeytana ibâdet etmeyin, o sizin apaçık düşmanınızdır diye emretmedim mi?” (Yâsin: 60)

Ona bu tembihat yapıldığı halde, o düşmana uydu, üstelik tecavüze de kalktı.
Oğlunuz bu hakareti size yapsa, bir baba olarak siz ne yaparsınız? Ya bir kul Allah-u Teâlâ’ya karşı bunu yaparsa, bunun cezasını siz düşünün ve kararınızı verin.
İsmi üstünde fâsık!

“Allah’ı unuttuklarından dolayı Allah’ın da kendilerini kendilerine unutturduğu kimseler gibi olmayın. Onlar yoldan çıkmış fâsıkların tâ kendileridir.” (Haşr: 19)

İkincisine de aynı tembihi yapmış. O babasının yanında görünüyor ve bazı işler de görüyor. Fakat düşmanı ile gizlice dostluk kurmuş, alış-verişini onunla da yapıyor.
Halbuki Allah-u Teâlâ bu gibi kimselere de şöyle buyurmuştu:

“Ey insanlar! Şüphe yok ki, Allah’ın hesap günü hakkındaki vaadi gerçektir. O halde sakın sizi dünya hayatı aldatmasın. O çok aldatıcı şeytan da Allah’ın affına güvendirerek sizi aldatmasın.” (Fâtır: 5)

Bakanlar onu burada zannediyor, o ise sıfat-ı hayvâniyesinin icabını, icraatını yapıyor. Kiramen kâtibin melekleri ise hem her anının fotoğrafını çekiyor, hem de her kelimesini teybe alıyor. Bu işten de onun hiç haberi yok.
Üçüncüsü hâlisane hizmet ediyor, hainlik yapmıyor. Kendisini yetiştireni, yedirip içireni, mallarını emniyet altında tutanı biliyor ve şükrünü yapıyor, sahibini itiraf ediyor, yüksek maaşla da çalıştırılıyor.

“O hanginizin daha güzel amel işleyeceğinizi imtihan etmek için ölümü ve hayatı yaratandır.” (Mülk: 2)

Âyet-i kerime’sinde beyan buyurulduğu üzere, imtihan sahasında olduğunu, gönderiliş sebebini biliyor.
Dördüncüsü ise, tam bir itimat sağlamış olduğu için, kısmen işin idaresi dahi ona teslim edilmiş. Onun bu durumu, Yusuf Aleyhisselâm’ın zindandan çıkıp maliye nazırı olmasına benzer. Bir köle iken onu efendi yapmış, onu lütfu ile vazifelendirmiştir. Bu ne büyük bir saâdettir!
Buna da ihlâsı, güzel davranışları, her hususta itimada şayan oluşu sebep olmuştur. Dünyada da, ahirette de saâdet ve selâmete erdirilmiştir.

Bu Dört Derecenin Hülâsası:

Akl-ı meaş’ta olup Allah-u Teâlâ’nın çekiştiği kimseler; Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizin, Hadis-i şerif’lerinde haber verdiği ve “Binde biri cennete, dokuzyüzdoksandokuzu cehenneme.” buyurduğu cehennemliklerdir.
Akl-ı mead’da olup Allah-u Teâlâ’nın tembih ettiği kimseler; Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizin Hadis-i şerif’lerinde ümmetinin yetmişüç fırkaya ayrılacağını, yetmişikisinin cehenneme gideceğini haber verdiği dalâlet fırkalarından olanlardır.
Herkes bir dolap çeviriyor, amma o dolabın kendisini nereye çevireceği belli değil. Çünkü dünya bir dolap, Allah-u Teâlâ’nın hükmü onu nereye çevirecek?
Akl-ı nûrânî’de olup Allah-u Teâlâ’nın sofrasına aldığı kimseler; yetmişüç fırkaya ayrılan müslümanların o bir kurtuluş fırkasına dahil olanlardır.
Akl-ı kül’de olup, Allah-u Teâlâ’nın kucakladığı kimseler; artık onlar O’nun öz kulu olmuşlardır. O bir kul iken sahibi onu efendi yapmıştır.
Satır ilim sahipleri “Akl-ı meaş”, “Akl-ı mead” ve “Akl-ı nûrânî” ye kadar çıkar ve orada kalır.
“Akl-ı kül” ve “Ulül-elbâb” akıllar sadır ilmine dayanır. Allah-u Teâlâ dilediğini ulaştırır.

ULÜL-ELBÂB

Allah-u Teâlâ’nın duyurması ve göstermesi ile husule gelen bir akıldır. “Akl-ı kül”den sonra artık akıl çalışmaz. Ancak ondan sonraki beşinci akıl, Allah-u Teâlâ’nın duyurması ile ve göstermesi ile olan bir akıldır. Bu ise “Ulül-elbâb”dır.
Allah-u Teâlâ’nın Âyet-i kerime’sinde “İlimde derinleşenler” diye vasıflandırdığı kimseler işte bunlardır. Bu ilim doğrudan doğruya Allah-u Teâlâ’dan gelir, bu ilmi ancak bildirdiği kimseler bilir, başkasına şâmil değildir ve faydalı olan hakiki ilim de budur.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:
“İlim ikidir. Birisi dilde olup (ki bu zâhirî ilimdir) Allah-u Teâlâ’nın kulları üzerine hüccetidir. Bir de kalpte olan (mârifet ilmi) vardır. Asıl gayeye ulaşmak için faydalı olan da budur.” (Tirmizî)
Tarif edilen bu ikinci yol, yani münevver yol bu Hadis-i şerif’le öğrenilmiş oluyor.
Bir “Satır ilmi” vardır. Bu ilim duymakla, okumakla öğrenilir. Bir de Allah-u Teâlâ’nın kalbe koyduğu ilim vardır ki, bu “Sadır ilmi”dir, buna “Mârifetullah ilmi”de denir. İşte bunlar bu gayeye ulaşmış ve bu faydalı olan mârifetullah ilmine vâkıf olmuşlardır. Hem zâhirî hem bâtınî misal âlemine uçabilmek için iki kanatlı kuş mesabesinde olmuşlardır.
Ulül-elbâb, bütün varlığından soyunur, hiçbir şey bilmediğini ve câhil olduğunu itiraf eder. Çünkü dıştan içe geçmiştir, zâhirden bâtına intikal etmiştir.

“Ölmeden evvel ölünüz.” (K. Hafâ)

Hadis-i şerif’inin sırrının tecelliyatı burada başlar.
Yerine göre ne akıl ne ilim burada çalışmaz. Burası Ulül-elbâb’a âittir. Bunlar Allah-u Teâlâ ile karşı karşıya gelenlerdir.
Allah-u Teâlâ ona ne bildirirse onu bilir, ne gösterirse onu görür. Gerçekten hiç olduğunu gözü ile görür ve bilir. Çünkü Hakk’a vâsıl olan Hakk’ı görür, kendisini görmez. Allah-u Teâlâ’ya iman eder, kendisini inkâr eder. Bu öyle bir makamdır.
Allah-u Teâlâ o kulundan perdeyi dilediği kadar kaldırır ve esrârını ona duyurur.