HEP SENİN İÇİN SESLİ ŞARKI

Dilimde beddua, gönlümde acı
Benim Şu halimden daha beter ol
Nasılda bıraktın yıktın dunyamı
Goncası açmayan gülden beter ol

Seni sevdim diye deli dediler
Aldırmadım seni sevdiğim için
Bırakırda birgün gider dediler
Kırdım dostlarımı hep senin için

Gündüzün gecelerine karışsın
Dilerim kısmetin kapalı kalsın
Bende bu acılar tükenmedikçe
Senide bitmeyen acılar sarsın

ÇIKIP GİTSEM UZAKLARA

Çıkıp gitsem uzaklara..
Senden benden ‘bizden’ uzaklara..
Bu mümkünmü?
ASLA!!!
Ne kadar uzağa da gitsem içimde bir parca sen de geliyor benimle..
Engel olamıyorum Seni koparamıyorum ki sol yanımdan..
Yoksun ya şimdi..
*Burkulur içim*
Yanar Yüreğim!
Yoksun yaa.. Sebebim olur yokluğun yok oluşuma..
Çığlık atsam duyulurmu sesim?
Haykırsam bendeki seni Anlarmı yureğin yoklugumu?
Acısını?
Gözyaslarımı?
Çaresizliğimi?
Sevdamı hissedebilirmisin?
..
Yapamassın değilmi yürek sızım..
Sevemezsin beni!
Öpemezsin değilmi yoklugumda resimlerimi?
O güzel gözlerinden bir damla yaş akıtmazsın değilmi benim için?
Evet yürek sızım yapamazsın..

Haklısın!
Sen sevmedinki benim seni sevdiğim gibi..
Senin göz pınarların kurumadıki yokluğuma ağlamaktan..
Ahhh sen hic bir zaman ben olmadın ki!!!
Ben yana yana sana susarken sen acmadınki yüreğindeki pınarları bana..
Olmadı be yürek sızım..
Ben’ olduk
Sen’ Olduk
Biz’ Olamadık
İkiyken bir olamadık
Biz yapamadık!
Boşversene biz aşık olmayalım birbirimize.
Konsere gidelim biz Maça gidip küfür edelim..
Uçurtma uçuralım ya da kumsalda uzanıp deli gibi içelim.
Gecede yıldızlara bakalım mesela..
Bisikletle gezerken yağmur yağsın sırılsıklam olalım..
Benimle kek yap balık tutalım sonra tekrar denize atalım.
Boşver aşık olmayalım biz..
Aşk korkutucu !
Beraber eğlenelim en iyisi
Ama hep benimle uyu.

HAKÎKÎ MÜSLİMÂN NASIL OLUR?

Nasihatlerin birincisi, Ehl-i sünnet âlimlerinin, kitaplarında bildirdiklerine göre, îtikadı düzeltmektir. Bu âlimler, kitaplarında Eshâb-ı kirâmdan işittiklerini bildirmişler, kendi kafalarından hiçbirşey yazmamışlardır. Cehennemden kurtulan, yalnız bu âlimlere tâbi olanlardır. Allahü teâlâ, o büyük insanların çalışmalarına, bol bol mükâfât versin! Dört mezhebin ictihâd derecesine yükselmiş âlimlerine ve bunların yetiştirdikleri büyük âlimlere (Ehl-i sünnet) âlimi denir. Îtikatı (Îmanı) düzelttikten sonra, şeriate uymak, yâni fıkh kitaplarının bildirdiği ibâdetleri öğrenmek ve yapmak ve yasak ettiklerinden kaçınmak lâzımdır. Beş vakit namazı, üşenmeden, gevşeklik yapmadan, şartlarına ve tâdîl-i erkâna dikkat ederek kılmalıdır. Nisap miktârı malı ve parası olan, zekât vermelidir. İmâm-ı a’zam buyuruyor ki, (Kadınların süs olarak kullandıkları altın ve gümüşün de zekâtını vermek lâzımdır.)
Kıymetli ömrü, lüzûmsuz mubâhlara bile harcamamalıdır. Haram ile geçirmemek, elbette lâzımdır. Tegannî ve şarkı ve çalgı âletleri ile meşgûl olmamalı, bunların nefse verecekleri lezzete aldanmamalıdır. Bunlar bal karıştırılmış, şekerle kaplanmış zehir gibidir.
(Gîbet) etmemelidir. Gîbet haramdır. [Gîbet, bir müslümanın veya zimmînin gizli bir kusurunu, arkasından söylemektir. Harbîlerin ve bid'at sahiplerinin, mezhepsizlerin ve açıkça günah işliyenlerin bu günahlarını ve zulmedenlerin ve alış verişte aldatanların bu fenalıklarını duyurarak, müslümanların, bunların şerrinden sakınmalarına yardım etmek ve müslümanlığı yanlış söyliyenlerin ve yazanların bu iftirâlarını herkese söylemek lâzımdır. Bunları söylemek, gîbet olmaz (Redd-ül muhtâr: 5-263).]
(Nemîme) yapmamalı, yâni müslümanlar arasında söz taşımamalıdır. Bu iki günahı işliyenlere çeşidli azâblar yapılacağı bildirilmiştir. Yalan söylemek ve iftirâ etmek de haramdır, sakınmak lâzımdır. Bu iki fenalık, her dinde de haram idi. Cezâları çok ağırdır. Müslümanların ayblarını örtmek, gizli günahlarını yaymamak ve kusurlarını afetmek çok sevaptır. Küçüklere, emir altında bulunanlara [zevceye, çocuklara, talebeye, askere, işçiye] fakirlere merhamet etmelidir. Kusurlarını yüzlerine vurmamalıdır. Olur olmaz sebeplerle o zevallıları incitmemeli, dövmemeli ve sövmemelidir. Hiç kimsenin dînine, malına, canına, şerefine, nâmusuna saldırmamalı, herkese ve hükûmete olan borcları ödemelidir. Rüşvet vermek ve almak haramdır. Yalnız, zâlimin zulmünden kurtulmak için ve ikrâh, tehdîd edilince vermek, rüşvet olmaz. Fakat bunu da almak haram olur. Herkes, kendi kusurlarını görmeli, Allahü teâlâya karşı yaptığı kabahatleri düşünmelidir. Allahü teâlânın, kendisine cezâ vermekte acele etmediğini, rızkını kesmediğini bilmelidir. Ananın, babanın, hükûmetin, şeriate uygun emirlerine itaat etmeli, şeriate uygun olmayanlara isyân etmemeli, karşı gelmemeli, fitneye sebep olmamalıdır. [Kısacası, hakîkî müslüman, medenî, ilerici insandır. (Mektûbât-ı Mâsumiyye) ikinci cilt, 123.  mektûba bakınız!]
Îtikatı düzelttikten ve şeriatin emirlerini yaptıktan sonra, bütün zamanları, Allahü teâlânın zikri ile geçirmelidir. Zikre büyüklerin bildirdiği gibi, devam etmelidir. Zikre, yâni kalbin, Allahü teâlânın ismini (Sıfât-ı zâtiyye)sini hâtırlamasına, anmasına mani olan herşeyi, kendine düşman bilmelidir. Şeriate ne kadar çok yapışılırsa, Onu anmanın lezzeti artar. Şeriate uymakta, gevşeklik, tenbellik arttıkca, o lezzet de azalır ve kalmaz olur. İslâm düşmanlarının yalanlarına, iftirâlarına aldanıp da, onların tuzaklarına düşmemeye çok dikkat etmelidir.
İhlâs ile yapılmayan ibâdetin faydası olmaz, sevabı olmaz. (İhlâs), herşeyi yalnız Allah rızası için yapmaktır. İhlâs, Allahü teâlâdan başka hiçbir şeyi sevmemekle, yalnız Onu sevmekle, kendiliğinden hâsıl olur. Kalbin yalnız Onu sevmesine (Kalbin tasfiyesi), (Kalbin itmînânı) veya (Fenâ fillâh) denir. Kalbin itmînâna kavuşması, ancak Onu çok hâtırlamakla, büyüklüğünü, nîmetlerini düşünmekle olacağını, Ra’d sûresinin yirmisekizinci âyeti bildirmektedir. İnsanda, akıl, kalb ve nefis denilen üç kuvvet vardır. Aklın ve nefsin yeri dimâgdır. Kalbin yeri yürektir. Akıl, mektep dersleri, fen bilgileri, sanat hesapları, mal sahibi olmak, âhireti kazanmak yolları gibi şeyleri düşünür. İsterse düşünür. İstemezse düşünmez. Aklın bu düşünceleri ve insanın bunlara kavuşmak için çalışması câizdir. Hattâ, çok sevap olur. Bunların kalbe sirâyet etmeleri zararlıdır. Nefis, dâimâ haramları, zararlı şeyleri yapmağı düşünür. Kalbin kendinde hiç düşünce yoktur. Onu aklın ve nefsin ve his uzvlarından dimâga ve dimâgdan kalbe ulaşan haram şeylerin düşünceleri gelerek, hasta yapar. Kalbi bu hâtaralardan kurtarmak gücdür. Bu düşünceler gelmezse Allahü teâlâyı hâtırlar, düşünür. Yâni kalb, hiç düşüncesiz kalmaz. Kalbin Allahü teâlâyı hâtırlaması, ismini çok söylemekle veya bir Velîyi severek görmekle olur. Bir Velîyi bulamazsa, ismini işittiği bir Velînin hayatını okuyup öğrenir, onu çok sever. Ona (Râbıta) yapar. Yâni hep onu düşünür. Bir Velîyi görmek, Allahü teâlâyı hâtırlamaya sebep olacağı hadis-i şerifte bildirilmiştir.

İSLAM DİNİNDE BİLMEMİZ GEREKEN ZARURETLER

YARDIM DERNEKLERİ, KUMAR, SİGORTA
 
213 – Yeşilay, Kızılay, Çocuk Esirgeme Kurumu, İhlâs Vakfı gibi çeşidli ismler altında kurulmuş olan yardım teşkilâtı, dînin (Hibe) ahkâmına tâbidirler. Yâni bunlar, yardım yerleridir. Vakf değildirler. Vakf malı, vakf eden kimsenin koyduğu şartlara göre idare edilir. Yardım müesseseleri [dernekleri] ise, reîslerinin [başkanlarının] emrine, arzusuna göre iş görür. Dernekte toplanan hediyeler [mallar, paralar], başkanın mülküdür. Bunlar, başkanın emri ile, fakirlere, âfet, zarar görenlere, her nev’ hayrât ve hasenâta ve din, fen, ahlâk kitapları bastırılıp, dağıtılmasına, mekteplere, hastahânelere sarf olunur. İdare heyeti üyeleri, başkanın müşâvirleridir. Müşterek alınan kararlar, dinde, başkanın emri demektir. Ücretli ve ücretsiz iş görenler, başkanın memurları, vekîlleridir. Başkası başkan seçilince, eskisinin, bütün malları buna temlîk ve teslim etmesi lâzımdır. Derneğe yapılan her bağış, başkanın şahsına hibe edilmiş olur.
(İhtiyâr) kitabı (Hibe)yi anlatırken diyor ki: Hibe, hediye vermek, karşılıksız temlîk, bağışlamak demektir. Bağış sahipleri verdim der, başkan [veya vekîlleri] de aldım der ve sözleşilen yerde veya sonra, hibeyi yapanın izni ile kabz eder. Yâni teslim alır. Kabzdan önce, Îcap veya kabûlden vazgeçebilirler. Bu Îcap ve kabûl ve kabz işlemleri yapılınca, bağış başkanın mülkü olur. Küçük çocuğa verilen hediyeyi, kendisi, anası veya velîsi kabz edebilir. Taksîmi mümkün olmıyan malı hibe etmek câizdir. Mal hibe olunur. Menfaat hibe olmaz. Bir malın yalnız menfaatini, yâni kullanılmasını hibe etmeye (Âriyet) denir. Bu mal, kullananın elinde emânet olur. Evi, oturmak için âriyet vermek câizdir. Taksîmi mümkün olan malın parçası taksîmden sonra hibe olunur. Binânın parçası, ağaçtaki meyve ve tarladaki ekin böyledir. İki kişinin ortaklaşa mâlik oldukları bir malı [meselâ bir evi], bir kişiye hibe etmeleri câizdir. Bir kişinin [bir malı] iki [veya daha fazla] kişiye hibe etmesi câiz olmaz. [Taksîmi mümkün ise, ayırıp, parçalarını herbirine ayrı ayrı vermelidir. Bunun için, bağışın yardım kurumuna değil, kurumun başkanına yapılması lâzımdır. Bağış, hükmî şahsa değil, hakîkî şahsa verilince, sahih olur.] [Bir malın] iki fakire sadaka verilmesi câizdir. Fakire hibe edince, sadaka olur. Zengine sadaka diyerek verilen, hibe olur. Mahrem akrabâsı veya nikâhlısı olmıyan kimseye hibe edilen malı geri almak câizdir. Fakat karşılığı verilmiş ve kabz edilmiş ise, verilen şey çoğalmış ise yâhut ikisinden biri ölmüş ise veya verilenin mülkünden çıkmış ise, geri alınamaz. Hayvanın yaşlanması, büyümesi, nebâtın büyümesi, kumaşın boyanması, kesilip biçilmesi, çoğalması sayılır. Verilen şeyin miktârının veya kıymetinin azalması, geri alınmasına mani olmaz. Karşılığı bir başkası da verebilir. Karşılık olduğu söylenmiyerek verilen şey karşılık olmaz. Karşılık az veya çok olabilir. [Hibeyi alanın verdiği makbûz karşılık olur.] Belli bir şeyi karşılık vermesi şartı ile hibe etmek câizdir. Karşılığı kabzdan önce herhangi biri vazgeçebilir. Kabz edildikten sonra, ancak ikisinin rızası ile vazgeçilebilir. Birisine, (Ölünciye kadar evimde otur!) demek câizdir. Ölünce ev, sahibine, ölmüş ise vârisine geri verilir. (Evimde otur. Birimiz ölünce, ev kalanın olsun!) demek bâtıldır. Biri birinin ölmesini bekleyeceği için, buna (Rukbî) denildi. Mülk sahibi olmayı ölüme ve başka tehlikelere bağlamak sahih değildir. [Yangın, ölüm, kaza gibi sigortalar, bu bakımdan câiz olmadıkları gibi, kumar oldukları için de haramdırlar.] Sadaka verilen şey, hiç geri alınamaz. Malından bir miktârını sadaka vermeyi adayan kimse, bu sadakayı zekât malından verir. [Ticâret malı yoksa, altın veya gümüşten geçerli olanı verir.] Başka mallardan veremez. Miktâr bildirmedi ise, her cins zekât malından mâlik olduklarının hepsini verir. [Kâğıd ve her metal para, zekât malı değildirler. Altın ve gümüşten para olarak geçerli olanın karşılığı olarak kullanılan senetlerdir. Bunların yerine, kıymetleri kadar, altın, gümüş verilir.] Evini [veya belli bir malını] sadaka etmeyi adayan kimse, bunu veya kıymeti kadar altın, gümüş sadaka verir. (İhtiyâr)dan tercüme tamam oldu.
214 – Aşağıdaki yazılar, (Mecelle) kitabından alınmıştır:
833) Bir malı, karşılıksız olarak başkasına vermeye (Hibe) denir. Malı teslim aldığı zaman, onun mülkü olur.
834) Hibe etmek için birisine getirilen veya gönderilen mala (Hediye) denir. [Birisine hediye göndermek, ona olan sevgiyi bildirmek olur. Hadis-i şerifte, (Bir din kardeşinizi seviyorsanız, sevdiğinizi kendisine bildiriniz!) buyuruldu. Bunun için, hediye vermek ve hediye kabûl etmek sünnettir.]
835) Sevap kazanmak için fakire hibe olunan mala (Sadaka) denir.
836) Birşeyi karşılıksız yimesi için birine izin vermeye (İbâha) etmek denir.
839) Birşey demeden karşılıklı vermek, hibe olur.
840) Birinin göndermesi, ötekinin kabzı hibe olur.
841) Bu malı sana hibe ettim dese, öteki de, orada kabz etse, yâni alsa hibe tamam olur.
845) Müşteri, malı teslim almadan başkasına hibe edebilir.
847) Alacağını borçluya hibe etse veya borçluyu (ibrâ) etse, yâni alacağım yoktur dese, borç kalmaz.
849) Kabz olunmadan önce, ikisinden birisi ölse, hibe bâtıl olur.
850) Âkıl, bâlig olan çocuğuna hibe edince, kabz etmesi lâzımdır.
853) Bâlig olmamış, âkıl çocuğun da kabzı lâzımdır.
854) Gelecek ay başında, şu malı sana hibe ettim demek sahih olmaz.
855) Bir kimse, kendi borcunu edâ etmek şartı ile birine birşey hibe ettikte, borç ödenince, hibe lâzım olur. Ödemezse, hibeden vazgeçebilir. Ölünciye kadar nafakasını vermek ve kendine hizmet etmek şartı ile evini birine hibe ve teslim ettikte, hizmete başlarsa, evi geri alamaz.
856) Hibe ederken malın mevcut olması şarttır. Hazır olması şart değildir.
857) Başkasının malı, ondan izinsiz hibe edilmez.
858) Mal mâlûm ve mu’ayyen olmalıdır.
859) Hibe edenin âkıl ve bâlig olması şarttır. [Bundan dolayı, meyyitin günahlarını, borçlarının iskâtı için devr yapılırken, fakirler arasına çocuk oturtulmaz.] Fakat, çocuğa hibe etmek sahihdir.
860) Cebr ve ikrâh ile hibe sahih değildir.
861) Hibe kabz edilince mülk olur. Satın alınan mal ise, söz kesilince, kabz edilmeden evvel mülk olur.
862) Kabz edilmemiş hibe geriye alınabilir.
873) Alacağını borçlusuna veya başkasına hibe eden, vazgeçemez.
876) Düğünlerde getirilen hediye, getirilen kimse belli değil ise, memleketin âdetine bakılır.
879) Ölüm hastası, vârislerinden bir kısmına hibe edemez. Malının üçte birini vârislerinden başkasına hibe ve vasıyet edebilir.
Bir kimse, birkaç kişi arasından dilediğine hibe yapabileceği gibi, bunlar arasında (Kur’a) çekerek isâbet edene de hibe yapabilir. Kur’a, başkası tarafından yapılan ikrâmiyyeye, yardıma kavuşmak istiyenler arasında çekilir. Kur’aya katılacaklardan hiçbir karşılık istememek şarttır. Birşey alırsa, aldıklarını dağıtmış olur. Aldıkları kendinde emânet olup, bunları sahiplerine vermesi lâzım idi. Kullanması haram idi. O ise kullandı ve çoğunun haklarını ödemeyip, diğerlerine verdi. Haram olarak verdiklerine kendi malından da ekledi.
215 – Birşey satan kimsenin, akt yaparken, yâni söz kesilirken, müşterîye hediye vereceğini şart eylemesinin câiz olmadığı, fakat fâsid şartı aktten evvel söyleyip, akt yaparken söylemezlerse, câiz olacağı (Se’âdet-i Ebediyye) kitabının (Fâsid olan satışlar) maddesinde yazılıdır. Buna göre, bazı müşterîlerine ayrıca hediye vereceğini ve hediye vermenin kaç satış devam edeceğini ilk satıştan evvel haber verip, akt esnâsında şart etmez ise, aktten sonra bu vaadini söylemesi ve yerine getirmesi câiz olur. Çünkü hediyeyi böyle şart etmesi, aktten sonra, semenden bir miktârını tenzîl etmek olup câizdir. Semen kabz edilmiş ise, bu tenzîl, yeniden akt olur. Tenzîl edilen miktârı müşterîye geri verir. Semen kabz edilmemiş ise, birinci akt, tenzîlli semen ile yapılmış olur. Her iki hâlde de, hediye müşterinin malı, mülkü olmaktadır. Müşterîler arasında piyango çekerek, hediyeyi yalnız kazananlara vermesi haramdır. Çünkü, kazanmayanların malını gasb edip, bunları kazananlara vermiş olur.
İbnî Âbidîn (Redd-ül-muhtâr) dördüncü cildi, Mısr baskısının yüzyirmibirinci sayfasında diyor ki, (Bey’in îcâbı olmıyarak, satıcıya veya müşterîye faydası olan bir şart ile yapılan satış fâsid olur. Bâyı’den buğdayı un yaptıktan veya meyveyi topladıktan sonra teslim etmesini veya peşin olarak pazarlık edince, semeni [parasını] vermeden önce malı teslim etmesini yâhut semeni başka köyde vermeyi veya bâyı’in müşterîye birşey hediye etmesini, mebî’i belli bir zaman sonra teslim etmesini şart etmek, bey’i ifsâd eder. Fâsid satış yapmak haramdır. Feshetmeleri [vazgeçmeleri] vâcibdir. Başka yerdeki birine, falanca malımı sana şu kadara sattım veya seni nikâh ettim yazsa veya haberci gönderse, o da, teklîf olunanı anlayınca, kabûl etse, sahih olur.) Görülüyor ki, satıcının, alıcılara bir mal hediye edeceğini gazete ile önceden ilân etmesi, okuyanların da, bu malı bunun için satın almaları, fâsid satış olmaz. Meselâ, satın alınan mal arasından çıkan kâğıdda, (Size şu hediyemiz verilecektir. Gelip alınız!) yazılı ise, bunu alması câiz olur. Gazeteci önceden bildirip, gazete satın alınırken söylenmezse alması câiz olur. Tüccârın ve gazetecinin şart eylediği hediyeler, ilim kitabı ise, emr-i mâruf da olur.
(Hindiyye)de diyor ki, (Falandan alacağım para ile diyerek satın almak fâsiddir.) Borçlusundan almış olduğu (Bono) denilen senedi vererek birşey satın almanın câiz olmadığı, buradan da anlaşılmaktadır. Kendisi, yeniden yazıp vermelidir.
216 – Birkaç kimse, aralarında para, mal toplıyarak piyango çekip, isâbet etmiyenlerin, isâbet edenlere mal, para vermelerini sözleşmelerine (Kumar) denir. Oyun, yarış, torbadan ism, numara çekmek, içinde kendi ismi yazılı birşeye kavuşmak veya bir zarara, felakete yakalanmak, bir suâlin cevabını bulabilmek gibi şartların hâsıl olması şekllerinde piyangolar vardır. Satıcıların yaptıkları piyangolar ve ziyân ve felaket sigortaları, milletleri, fakirleri, işçileri sömürme vâsıtalarıdır. Çünkü, ziyân ve felaket sigortaları, kumarhâneler ve bankerler, birçok kimsenin malını elinden alarak, bunu kumar ve fâiz ile başkalarına vermekte, başkalarından aldıkları haram paranın arslan payı da piyangocunun, bankacının, ceblerine girmektedir. İşçi sigortaları yukarıdakiler gibi düşünülmemelidir. Bu sigortalarda ve emânetcide toplanan ve maaşlardan kesilen malların, paraların (Lukata) hükmünde olduklarını, büyük âlim Abdülhakîm efendi, vaazlarında bildirmiştir. Lukata, yerde bulunan mal demektir. Bunlar ve mâl-ı habîs, sahiplerine geri verilir. Sahipleri bulunamazsa, fakirlere verilir. Eline geçen fakirin mülkü olurlar.
İbni Âbidîn beşinci ciltte diyor ki, ok atmak ile, at koşusu ile yarışmak câizdir. Yarışan iki kimseden yalnız birinin, (Beni geçersen, sana şunu vereceğim. Ben geçersem, senden birşey istemem) demesi veya yarışmaya karışmıyan birinin, (İkinizden kazanana şunu vereceğim. Kazanmıyan birşey vermiyecek) demesi câizdir. (Kazanamıyan, kazanana şunu verecek) denirse, kumar olur. Haram olur. Kumar sözü, kamerden gelmektedir. Kumarcılardan herbirinin malının artmak ve azalmak ihtimali vardır. Birinin malının yalnız artması, ötekinin yalnız azalması ihtimali varsa, kumar olmaz. Eğer, üçüncü bir kimse, ikisinin atlarını geçmesi şüpheli olan bir at ile yarışa katılıp, (Sizi geçersem, ikinizden de alırım. Siz beni geçerseniz, size birşey vermem, hanginiz ötekini geçerse, ondan alır) demesi de câiz olur. İki ilim adamı, bir suâle farklı cevap verdiklerinde, mal üzerinde sözleşmeleri de böyledir. Evkaf idare meclisi reîsi Kemâl Âtıf bey, 1330 [m. 1912] tarihli (Mecelle şerhi), 1151. maddesinde diyor ki, (Kur’a üç nev’dir: Ortaklardan bazısının hakkını ibtâl etmek, bunu hakkından mahrum etmek için olur ki, bâtıldır. Haramdır. Aynı vasfları, şartları hâiz kimseler arasından birini seçerken, kalbleri kırılmasın diye aralarında kur’a çekmek câizdir. Bir mala müşterek mâlik olanlardan her birinin hissesini ayırmak için de, kur’a çekmek câizdir.)
217 – Büyük fıkh âlimi İbni Âbidîn (Ukûd-üd-dürriyye) fetvâ kitabında diyor ki:
Bir mescide vakf veya hediye edilen mumun yarıdan azı kalsa, imamın, müezzinin alıp evine götürmesi âdet olan yerlerde almaları câiz olur.
Tarladan alacağı mahsûlün belli kısmını Ömere vereceğini vaat edince, vermesi lâzım olmaz. Verirse, iyi olur.
Yabancı kadınla bir yerde yalnız kalmaya (Halvet) denir ki, haramdır. Fakat, borclusu kadın kaçarsa, arkasından evine girip, borcunu almak, ihtiyâr kadınla kalmak ve aralarında perde olunca kalmak câiz olur.
Erkeğin, nikâh ile alması ebedî haram olan kadınların, meselâ zevcesinin annesinin ve büyük annelerinin ve kendi halasının, teyzesinin ve anası, babası halalarının, teyzelerinin başlarına, kollarına ve bacaklarına şehvetsiz bakması câizdir. Süt ile akrabâ da, neseb ile akrabâ gibidir. [Âhıret kardeşi böyle, akrabâ değildir.]
Çalgı ve oyun âletlerini satmak, satın almak ve bunları ve çalgıcı, şarkıcı insanları ve zinâ eden kadını kira ile tutmak câiz değildir.
Evliyânın kabirlerine örtü, sarık koymak, üzerlerine türbe yapmak, câhilleri, gâfilleri edebli, terbiyeli yapacağı için câizdir. Onların mübârek ruhları, kabirlerinde hazır olurlar. Burada edebli, terbiyeli bulunanlar, ruhlarından feyz, bereket alırlar. [Sanduka, türbe yapmak, örtü, sarık koymak, ölüler için değildir. Dirilerin edebli olarak feyz almaları, faydalanmaları içindir. Görülüyor ki, bunlar, ölü için değil, diriler için yapılmaktadır.]
Dirilerin yaptığı duâların ölülere fayda vereceğini, âlimler sözbirliği ile bildirmişlerdir. Kur’an-ı kerim okuyup da sevabını ölülerin ruhlarına gönderince, onlara fayda vereceğini üç mezhep âlimleri bildirmiştir.
Kandil, bayram gecelerinde minârelerde ve başka yerlerde fazla ışık yakmak câiz değildir.
Kadının güzelliğini ve başka haram şeyleri bildiren şarkı, bunları tegannî haramdır.
Âlimin, delîllerini bilerek [dîne hizmet niyeti ile] mezhep değiştirmesi câizdir. Câhilin, dünyalığa, şehvetine kavuşmak için başka mezhebi taklîd etmesi câiz değildir, mekruhtur. Âlimin böyle yapması haramdır. Bulunduğu mezhebin fıkh bilgilerini öğrenmesi güç olan kimsenin, öğrenmesi kolay olan mezhebe geçmesi vâcib olur. Zîrâ, dört mezhepten birinin fıkh bilgilerini öğrenmek, câhil kalmaktan hayrlıdır.
Fena kokulu şey yiyenlerin ve üstü, başı, yarası fena kokanların câmilere ve toplantılara girmeleri câiz değildir.
Biti, akrebi ve her hayvanı diri iken yakmak câiz değildir. İçinde karınca bulunduğu zan olunan odunu [bir yere çarparak silkeledikten sonra] yakmak câizdir. Kuduz köpek gibi zararlı hayvanları eziyyet etmeden öldürmek câizdir. Başka çâre olmayınca yakmak câiz olur. Zarar vermiyen hayvanları öldürmek mekruhtur.
Kabûl edeceği zan olunan kimseye emr-i mâruf yapmak vâcibdir. Kul hakkıdır.
Hadis-i şerifte, (Sakalınızı uzatarak ve bıyığınızı kırkarak müşriklere muhâlefet ediniz!) buyuruldu. Üstü, başı, elbisesi temiz, güzel olanın sözü, nasihatı, te’sîrli, kıymetli olur. Böyle olmak sünnettir. Bunun için, bıyığın kısa olması sünnettir. [İbni Âbidîn (Redd-ül-muhtâr)da, orucun mekruhlarında diyor ki, (Hadis-i şerifte (Sakalı uzatın!) buyuruldu. Bu emr, sakalı bir tutamdan kısa yapmayın ve kazımayın demektir. Sakalı bir tutam, yâni dört parmak eninde uzatmak sünnettir. Fazlasını kesmek de sünnettir. Bir tutamdan kısa olmasına hiçbir âlim izin vermemiştir. Bir tutam, çeneyi alt dudak kenârından avuçlıyarak ölçülür. Kazımak da, yahudilere ve mecûsîlere benzemek olur.) Kâfirlerin kötü işlerini taklîd etmenin mekruh olduğu, namazın mekruhlarında yazılıdır. Zamana uymak için kazımak mekruhtur. Sakalı, kadınlara benzemek için kazımak haramdır. Özr ile kazımak câizdir. Bâzan da lâzım olur. Sakalı bir tutamdan kısa yaparak, sünnet olan sakalı uzattığını zannetmek bid'attir. Bid'at işlemek haramdır. Büyük günahtır. Böyle kısa sakalı bir tutama kadar uzatmak vâcib olur.]
Peygamberimizin dedeleri, nineleri, Âdem aleyhisselâma kadar, hep mümin idi. Mâlikî âlimlerinden Ebû Bekr Arabî, (Resûlullahın mübârek babası Cehennemdedir diyen mel’ûndur) buyurdu. Bu, îtikat mes’elesi değildir. Kalb ile bir ilgisi yoktur. Resûlullahı incitecek şey söylemek câiz değildir.
Müctehid bulunmadığı zamanda, evvelce vefât etmiş olan müctehidin fetvâsı ile amel etmek câizdir. Menfaati olan bir şeyin haram olduğu bildirilmemiş ise, o şey mubâh olur. Zararlı olan şeyi yimek, içmek haramdır. Menfaati ve zararı bilinmiyen şeye helâl denir. Bunun için, tütün içmeye haram dememelidir. Hem de, dinde bid’at değildir. Âdette bid’attir. Bazı kimselere zarar verirse, yalnız bunlara zarar verecek miktârda içmek haram olur.
Bir şeyin, zamanın, yerin uğursuz olması, yahudilikte vardır. İslâmiyette uğursuzluk yoktur. Câhillerin sünnet veya vâcib sanacakları şeyi yapmak mekruh olur.
Avâmın, yâni câhillerin fıkh kitaplarına göre amel etmeleri lâzımdır. Âyet-i kerimelerden ve hadis-i şeriflerden hükm çıkarmaları câiz değildir. Yüzsekizinci sayfaya bakınız! Fıkh kitaplarına uymıyan bir âyet-i kerime veya bir hadis-i şerif görülürse, bunun mensûh veya tevilli, yâhut mercûh olduğu anlaşılmalıdır. Bunun için, imam-ı a’zam Ebû Hanîfenin bir sözü, bir hadis-i şerife uygun olmazsa, bu hadis-i şerifi bilmiyormuş demek câiz değildir. Çünkü, bu hadisi işitmiş, fakat sahih olduğuna inanmamış veya tevil edilmesi lâzım olduğunu anlamıştır demelidir. [Bu satırlar, (Berîka)nın doksandördüncü sayfasında de yazılıdır. Vehhâbîlerin, Seyyid Kutubcuların ve Teblîg-ı cemaatcı denilen mezhepsizlerin yanlış yolda ve haksız olduklarını göstermektedir.]
Câizdir demek, sahih olur, helâl olur demektir.
Bağlı olduğu mezhebe sâdık olmak, her işini mezhebine uygun yapmak vâcibdir. Fakat, teassub câiz değildir. Teassub, diğer üç mezhebi haksız bilmek, onları incitmektir. Çünkü, dört mezhebin herbiri haktır, doğrudur.
[Bir mezhepte bulunan, diğer üç mezhepteki müslümanları kardeş bilir. Onları incitmez. Birbirlerini severler, yardım ederler. Allahü teâlâ, müslümanların îmanda birleşmelerini, Eshâb-ı kirâm gibi inanmalarını emrediyor. Eshâb-ı kirâmın îmanlarını öğrenip, kitaplarına yazanlara, (Ehl-i sünnet) denir. Bütün müslümanların, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleri gibi îman etmeleri lâzımdır. Sonradan çıkan selefiyye ve mezhepsizlik inanışlarının bozuk olduğunu bilmemiz lâzımdır.
İnanışları birbirine uymayan ve Eshâb-ı kirâmın inanışlarına hiç benzemeyen kimselerin birleşmeleri, kardeş olmaları düşünülemez. Müslümanları aldatmak için, kendi felaket yollarına sürüklemek için, kardeşlik maskesi altında bölücülük yapıyorlar.
Bütün müslümanların tek ve doğru olan Ehl-i sünnet inanışında birleşerek Allahü teâlânın emrine uymaları, bu ortak inanışın hâsıl edeceği rahmet-i ilâhiyyeye, kardeşliğe, sevişmeye kavuşmaları lâzımdır. Ehl-i sünnetin amelde dört mezhebe ayrılmalarını dînimiz emretmekte, bu ayrılığın rahmet ve merhamet netîcesi olduğunu bildirmektedir.
Amelde mezheplerin bir aded olmayıp, dört olmasının, lüzûmlu, faydalı olduğu, akıl ile de kolay anlaşılmaktadır. İnsanların yaratılışları birbirlerine benzemediği gibi, sıcak çölde yaşıyanlara, bir mezhebe uymak kolay olurken, kutublara yakın yerlerde yaşıyanlara, başka mezhebe uymak kolay geliyor. Dağda yaşıyanlara, bir mezhep kolay iken, denizcilere, bu mezhep güç oluyor. Bir hastaya bir mezhep kolay iken, başka hastalık için, başka mezhep kolay oluyor. Tarlada çalışanlarla, fabrikada, askerlikte çalışanlar için de, bu ayrılış görülmektedir. Herkes, kendine daha kolay gelen mezhebi seçip, taklîd ediyor veya bu mezhebe tamamen intikal ediyor. (Cemaat-i teblîgıyye) denilen mezhepsizlerin, Mevdûdîcilerin, Abdühün ve Seyyid Kutb gibilerin istedikleri gibi, tek bir mezhep olsaydı ve herkes tek bir mezhebe uymaya zorlansaydı, bu hâl çok güç, hattâ imkânsız olurdu.]
Hakkını kurtarmak için ve zâlimden kurtulmak için, yalan söylemek [ve rüşvet vermek] câiz olur.
Arabîden başka dillerdeki fıkh kitapları delîl, senet olamaz. İçlerinde tercüme hatâsı bulunabilir.
Namazdan sonraki tesbîhleri okurken otuzüç adedine dikkat etmek lâzımdır. İslâmiyetin emirlerinde, hikmetler, faydalar vardır. Bu adedler, ilâcın miktârı gibidir. Ziyâde veya noksan olursa, istenilen fayda hâsıl olmaz.
Ekmeği öpmek, âdette bid’attir. Niyete göre müstehab veya mekruh olur.
İmâm-ı Muhammed Gazâlî, kendi zamanındaki fıkh âlimlerinin en üstünü idi. Şâfi’î fıkh kitapları, hep onun kitaplarından vesikalar vermektedir.
[Kâfirler, mezhepsizler, vehhâbîler, bu büyük islâm âlimine ve benzerlerine, (İslâm filozofu), yazılarına ve bütün (İlm-i kelâm), yâni (Akâid) kitaplarına da, (İslâm felsefesi) diyorlar. Hâlbuki, islâmiyette felsefe yoktur. İslâm âlimleri, filozof değildir. Felsefe, din, ruh ve ictimâî bilgi câhillerinin, bu bilgilerden, kendi kısa akılları ile ve zamanlarındaki fennî keşflere göre, anladıklarına, yâni bozuk düşüncelerine denir. İslâm âlimlerinin kitapları ise, ilim sahiplerinin, Kur'an-ı kerimden ve hadis-i şeriflerden çıkardıkları bilgilerdir. İslâm bilgilerine felsefe demek, pırlantayı cam parçalarına benzetmek gibidir. İslâm âlimlerine felsefeci demek de, aslana kedi demek gibi olup, bu yüksek âlimlere hakâret etmek olur.]
Hadis-i şerifler, Kur’an-ı kerimin örtülü mânalarını açıklamaktadır. Müctehidlerin ictihâdları bu ikisini açıklamaktadır. Hanefî mezhebindeki müctehidler, İmâm-ı a’zamın sözlerini açıklamaktadır. Fıkh ve fetvâ kitapları da, bu imamların sözlerini açıklamaktadır.
Diğer üç mezhep de böyledir.
Fetvâ vermek ve ilim öğretmek farz-ı kifâyedir.
Müslümanlar arasında sene tarihleri, Hz. Ömerin emri ile başladı. Tarih başlangıcının, hicret senesi Muharrem ayının birinci günü olması, Eshâb-ı kirâmın sözbirliği ile kabûl edildi.
Tarladaki meyve ağaçları kesilip satılınca uşru verilmez. Meyvelerinin uşru verilir. Meyvesi olmayıp bey’ için yetiştirilen ağaçların ve istifâde edilen dut yapraklarının uşru verilir. Bahçedeki meyvelerin uşru verilmez.
Namaz borçlarının iskâtı için vasıyet etmek ve iskâtı defnden sonra da yapmak sahihdir. [Mezhepsizlerin, vehhâbîlerin, dînimizde, iskât diye birşey yoktur. İskâtı, devri hocalar uydurmuştur, gibi sözlerine inanmamalıdır.]
Hac etmemiş fakirin başkası yerine hacca gitmesi câiz ise de, Kâbeyi görünce kendisine de hac etmek farz olur. Bunun için Mekkede kalıp, sonraki sene de kendi haccını yapması lâzım olur. Evvelki haccında, memleketine dönmediği için, meyyitin haccı noksan kalmış olur. Hac için vekîl yapılan kimseye para verilirken, istediğini yap dense, bunun meyyit için bir başkasını vekîl etmesi câiz olur.
Bâliga, âkile ve reşîde olan kızı, babası bundan izinsiz ve vekâletini almadan tezvic etse, kız haber alınca red edebilir. Bâliga, âkıle, reşîde kız, babasından, amcasından izin almadan kendini küfvüne nikâh edebilir.
İlm, din ve salâh sahibinin kızını, vekîli olan kimse, bir câhile, fâsıka nikâh etse câiz olmaz. Çünkü, zevc ile zevcenin küfv [denk] olmaları lâzımdır.
Vefât eden adamın zevcesine, iddeti zamanında, adamın bıraktığı maldan nafaka vermek lâzım olmaz. İddet zamanı dört ay on gündür. Bu zaman tamam olmıyan kadın evlenemez.
Zevcesini bırakıp kaçan kimsenin babasının, gelinine nafaka vermesi vâcib olmaz. Zevcenin birisinden ödünç istemesi, zevci gelince ödemesi lâzım olur.
Hasta kadının zevci zengin ise, zevcesinin ve hizmet eden kadının nafakasını vermesi lâzım olur.
Fakir olan yetîmlere, amcalarının oğlunun nafaka vermesi lâzım olmaz. Çünkü, bunların vârisi ise de, mahremleri değildir. Çalışamaz hâlde fakir adamın kızının oğulları, fıtra verecek kadar zengin iseler, bunun ve zevcesinin nafakalarını verirler. Fakir ve âciz kadının, erkek kardeşinin yetîm oğlu zengin ise, bunun malından kadına nafaka vermesi için, vasîsine emrolunur. Vasî, vasıyeti kabûl eden kimsedir.
Buğday öğütemiyen ve ekmek pişiremiyen kadına zevcinin hazır ekmek ve taâm getirmesi lâzımdır.
Ana çocuğunu emzirmek istemezse, babanın süt anne tutması lâzım olur. Kızının çocuklarını besliyen, masrafını babalarından istiyebilir.
Fakir ve âciz kadının nafakasını, zengin olan erkek ve kız çocukları müsâvî olarak verirler.
Fakir, hasta adamın nafakasını zengin kardeşi verir. Zengin akrabâsı yoksa, Beytül-mâl verir.
[Hasta veya ihtiyâr olduğu için çalışamayan adam ve her kadın fakir iseler, zengin olan yedi mahrem akrabâsının bunlara bakmaları vâcibdir. Bakmazlarsa, mahkemenin tâyîn ettiği maaş bunlardan alınır. Zengin akrabâları yoksa, devlet, beytülmâlın uşr ve hayvan zekâtları bedellerinin toplandığı kısmından bol maaş verir. Dâr-ül-islâmda bulunan her müslüman fakire böyle yardım edilmesini islâm dîni emretmektedir. Bunun için, dâr-ül-islâmda muhtaç kimse yoktur. İslâm dîninin bu nîmetinden faydalanmak için, dâr-ül-harbdeki müslümanların dâr-ül-islâma hicret etmeleri vâcibdir. Dâr-ül-islâmdaki ve dâr-ül-harbdeki müslümanların zekâtlarını kolay verebilmeleri için, (Zekât toplama merkezleri) kurmaları iyi olur.]
Mürted olanın nikâhı hemen fesholur. Talâk adedi azalmaz. Tecdîd-i nikâh etmeden evvel olan çocuğu veled-i zinâ olur. [Bir kadını nikâh etmeden evvel, bununla cimâ' yapmak, zinâ olur. Zinâdan hâsıl olan çocuk (veled-i zinâ) olur. Bunun babası olmaz (Feyziyye). Bu kadını sonra nikâh ederse, bu çocuk bu erkeğin meşru çocuğu olur.] Mürted, âdet üzere kelime-i şehâdet söylemekle müslüman olmaz. Küfrüne sebep olan sözünden tevbe etmesi lâzımdır. Sözünün küfre sebep olacağını bilmemesi özr olmaz.
Veresiye satışta, paranın kıymeti değişse, sözleşilen miktârda ödenmesi lâzım olur. Ödünç almak da böyledir. (Ukûd-üd-dürriyye)den tercüme tamam oldu. İşbu tercümenin arabî aslı, Hakîkat Kitabevinin bastırdığı (Habl-ül-metin) kitabının sonuna ilâve olarak bastırılmıştır.
İbni Âbidîn, hazar bahsinin sonunda diyor ki, (Bazı yerleri altın ve gümüş ile kaplı eşyayı, kaplı yerlerine temâs etmeden kullanmak câizdir. Üzerlerine temvîh, tılâ yapılmış, yâni yaldıza temâs ederek de kullanmak câizdir.
Her kâfirin, müslümandan satın aldığını söyliyerek verdiği eti yimek câizdir. Mecûsîden, mürtedden satın aldığını söylerse, yinilmez. Zîrâ, bu sözleri dünyalık işleri haber vermektedir. [Çünkü, eskiden kasablar kendileri kesip satarlardı.] Bu eti satın almış ise, bey’ bâtıl olmaz. Semenini kâfire öder. Bu eti müslüman veya mürted kesti derse, inanılmaz. Zîrâ, bu söz din işini haber vermektedir. Kâfirin, fâsıkın, muamelattaki sözü kabûl edilir. Diyânâttaki sözü kabûl edilmez. Diyânâtta âdil bir müslümanın sözü kabûl edilir. Mülk zâil olması için haber verenin iki kişi olması lâzımdır. Fâsıkın ve hâli bilinmiyenin muamelattaki haberinin doğru olup olmadığı (Teharrî) edilir, araştırılıp, kendi zann-ı gâlibine göre hareket eder. Bir âdil bir suya temiz dese, diğer âdil necis dese, tâhir kabûl edilir. Biri ete tâhir dese, diğeri necis dese, necis kabûl edilir. İki âdilin sözü bir âdile tercîh edilir. Tahtâvî, (Merâk-ıl-felâh) hâşiyesi başında, (Teharrî) faslında diyor ki, [Dâr-ül-harbdeki veya ıssız bir yerdeki] bir ete, bir âdil müslüman, bunu mürted kesti dese, diğer bir âdil müslüman ise, bunu müslüman kesti dese, yimesi helâl olmaz. Çünkü, bu hayvanın kendiliğinden ölerek veya dinsiz keserek, vurarak leş olması asldır, esastır. Müslümanın şeriate uygun kestiği anlaşılınca helâl olur. Bu misâlde, müslümanın kestiği anlaşılmamış, esas olan haramlık devam etmiştir. Müslümanların ve dinsizlerin karışık olduğu bir yerde, ele geçen eti, müslümanın kestiği anlaşılmadıkca, yimesi helâl olmaz. Çünkü, haram olması asldır, esastır. Haramlığın gitmiş olduğu ise, şüphelidir. Müslümanlar çok ise, yimesi helâl olur. Bir suyun necis olması şüpheli ise, temiz kabûl edilir. Çünkü, suyun aslı temizdir. Malı haram ile karışık olanın bu malını satın almak, alınan haram malın kendisi olduğu bilinmedikce, câiz olur. Çünkü, malının aslının nasıl olduğu bilinmemektedir. Bunun için, bundan satın almak mekruh olur.)
Düğün yemeğine dâvet olunanın gitmesi sünnettir. Başka ziyâfetlere gitmek müstehabdır. Haram şarkı, [çalgı, kumar, içki, kadın], oyun, bid’at, gıybet bulunan dâvetlere gidilmez. Düğün, bayram gibi günlerde yerlere ipek örtüler sermek ve altın, gümüş zînet eşyasını raflara koymak, sultânın emrine uymak için olup, kibrlenmek, öğünmek için olmazsa câizdir. Fakat, bunlara temâs etmemek, kullanmamak lâzımdır. Meş’ale, kandil, mumlar, elektrik lambaları yakmak isrâf oldukları için câiz değildir. Böyle şeyleri yapmak, ancak hükûmetin cezâ, ikâb yapmasından korkulunca câiz olur. Haram şeyler bulunan, kadın erkek karışık olan yere (Fısk Meclisi) denir. Bunlara gitmek de böyledir. Tegannî, düzgün sözü düzgün ses ile okumaktır. Kadın, içki, çalgı, gıybet bulunan sözü veya bunların bulunduğu yerde okumak haram olur. Düğünlerde davul, zilsiz def ve sahur davulu, hamam borusu ve harbde, resmî yerlerde, belli zamanlarda [müzika, mehter ile millî ve askerî] şarkılar çalmak câizdir. Tekkelerde, ibâdethânelerde her nev’ çalgı haramdır.)
218 – İşbu (Ey Oğul) kitabında yazılı olan hadis-i şerifler ve kelâmlar sahihdir. [Lâtin harfleri ile basılırken ilâve edilen tenbîhler de, (Ehl-i sünnet) âlimlerinin kitaplarından alınmıştır. Bu kitabı kalbine yerleştir! Müslümanlığı, mezhepsizlerin kitaplarından öğrenmiş kimselerin sözlerine ve yazılarına ve yurd dışındaki vehhâbî kitaplarından yapılan tercümelere aldanıp da, îmanını ve amelini zâyi' eyleme!]
Bu eseri tasnîf ederken, müellif fakir Süleymân ibni Cezâ’ın istifâde eylediği kitaplar şunlardır:
İhyâ-i Ulûm, Câmi-ül-Usûl, Resûl-i Enver, Bostânül ârifîn, Mesâbih, Meşârık, İrşâdüssâbirîn, Kûtül kulûb, Câmi-i Tirmüzî, Câmi-ül-Cinân, Behcet-ül Envâr, Mev’izâ-i Mûsâ, Vasıyet-i Ebû Hüreyre. Bu onüç kitaptan ihtisâr edip çıkardığım şu eseri, müslümanların çocukları için, hazırladım.
 
      Son baskısı                     Birinci tab’ tarihi            Kitabın te’lîf tarihi
      1416 [m. 1996]                 1302 [m. 1895]              960 [m. 1553]
    Hicrî Şemsî: 1374             Hicrî Şemsî: 1273           Hicrî Şemsî: 931

İSLAM DİNİNDE BİLMEMİZ GEREKEN ZARURETLER

KADINLARIN HAYZ VE NİFÂS HÂLLERİ
 
Tenbîh: İbni Âbidîn (Menhel-ül-vâridîn)de diyor ki: Her erkek, evleneceği zaman, kadınların hayz ve nifâs hâllerini öğrenmeli, zevcesine öğretmelidir. Her müslüman kadının hayz ve nifâs bilgilerini öğrenmesi farzdır.
Osmanlı devletinin yetiştirmiş olduğu büyük islâm âlimlerinden Akşehrli Mustafâ Fehîm bin Osman (Mürşid-ün-nisâ) kitabında diyor ki:
(Hayz), dokuz yaşını doldurmuş sıhhatli bir kızın veya âdet zamanı son gününden onbeş gün geçmiş olan kadının önünden çıkan kana denir. Beyazdan başka her renge ve bulanık olana hayz kanı denir. Bir kız, hayz görmeye başlayınca (bâliğa) olur. Yâni kadın olur. Kan görüldüğü andan, kesildiği güne kadar olan günlerin sayısına (Âdet zamanı) denir. Âdet zamanı en çok on gündür. En az üç gündür. Şâfi’î ve Hanbelî mezheplerinde, en çoğu onbeş, en azı bir gündür.
Hayz kanının durmadan hep akması lâzım değildir. İlk görülen kan kesilip, birkaç gün sonra tekrar görülürse, aradaki üç günden az olan temizlik, sözbirliği ile hep aktı kabûl edilir. Üç gün ve daha çok süren temizlik, imam-ı Muhammede göre, hayzın onuncu gününden önce biterse, yine kan aktı kabûl edilir. Kan aktı kabûl edilen bu temizlik günlerine (Fâsid temizlik) denir. Bir gün, tam yirmidört saat demektir. (Kürsüf) denilen bez veya pamuk üzerinde, aylarca hergün kan lekesi gören kız her ay on gün hayzlı, sonra yirmi gün istihâzalı kabûl edilir. Eskiden âdeti olan böyle bir kadın ise, âdetine göre hareket eder. Bir kız, üç gün kan görüp, bir gün görmese, sonra bir gün görse, iki gün görmese birgün daha görüp bir gün görmese yine bir gün görse, bu on günün hepsi hayz olur. Her ay, bir gün kan görse, bir gün görmese, böyle on gün birer gün görüp görmese, gördüğü günlerde namazı ve orucu terk eder. Ertesi günlerde gusül abdesti alıp namazlarını kılar. (Mesâil-i şerhı vikâye.) Üç günden, yâni yetmişiki saatten, beş dakika bile az olan ve yeni başlıyan için on günden çok süren ve yeni olmıyanlarda âdetten çok olup, on günü de aşan ve hâmile ve âyise [ihtiyâr] kadınlardan ve dokuz yaşından küçük kızlardan gelen kanlar, hayz olmaz. Buna (İstihâza) denir. Kadın ellibeş yaşlarında (Âyise) olur. Âdeti beş gün olan, güneşin yarısı doğunca kan görüp, onbirinci sabahı, güneşin üçte ikisi doğarken kan kesilse, yâni on günü birkaç dakika aşmış olsa, âdet zamanı olan beş günden sonra gelenler, istihâza olur. Çünkü, güneşin doğma zamanının altıda biri kadar, on günü ve on geceyi aşmıştır. On gün tamam olunca gusledip, âdetten sonraki günlerde kılmadığı namazları kaza eder.
İstihâza günlerinde bulunan bir kadın, idrârını tutamıyan veya sık sık burnu kanayan kimse gibi, özr sahibi olur. Namaz kılması ve oruç tutması lâzım olur ve kan gelirken dahî vaty câiz olur.
İmâm-ı Muhammede göre, bir kız, ömründe ilk olarak, bir gün kan görse, sonra sekiz gün görmese ve onuncu gün yine görse, on günün hepsi hayz olur. Fakat, birgün görse, dokuz gün görmese, onbirinci günü yine görse, hiçbiri hayz olmaz. Kan görülen iki gün istihâza olur. Çünkü, onuncu günden sonra görülen kandan önceki temizlik günlerinin hayz sayılmıyacağı yukarıda bildirilmişti. Onuncu ve onbirinci günleri kan görürse, aradaki temizlikler de hayz sayılarak, on günü hayz, onbirinci günü istihâza olur.
İstihâza kanı, hastalık alâmetidir. Uzun zaman akması, tehlikeli olur. Tabîbe mürâce’at etmek lâzım olur. Kardeş kanı (sang-dragon) denilen kırmızı sakızı veya damla sakızı toz edip, sabah-akşam birer gramı su ile yutulursa, kanı keser. Günde beş gram alınabilir.
Bir kadının hayzı, çok defa her ay aynı gün sayısında olur. Burada bir ay, bir hayz başından, ikinci hayz başına kadar geçen zamandır. Her kadının kendi gün sayısını ve saatini (Âdetini) ezberlemesi lâzımdır. Âdet çok sene değişmez. Değişirse, yeni âdetini ezberlemelidir.
(Bahr) ve (Dürr-ül-müntekâ)da diyor ki, (Kan âdet zamanını aşıp, on günden önce kesilince, kesildikten sonra, onbeş gün ve gece içinde hiç gelmezse, aşırı geldiği günlerin hayz olacağı, sözbirliği ile bildirildi. Âdet günü değişmiş olur. Onbeş gün ve gece içinde bir kere kan gelirse, âdetini aşmış olanlar hayz olmaz, istihâza olur. İstihâza oldukları anlaşılınca, o günlerde kılmadığı namazları kaza eder.) Kesildiği namaz vaktinin sonu yaklaşıncaya kadar beklemesi müstehab olur. Sonra gusledip, o vaktin namazını kılar. Sonra vaty câiz olur. Beklerken, guslü ve namazı kaçırırsa, namaz vakti çıkınca, gusülsüz vaty câiz olur.
(Menhel)de diyor ki: Üç günden önce kesilince namaz vaktinin sonu yaklaşıncaya kadar bekler. Sonra, gusletmeden yalnız abdest alıp, o namazı kılar ve önce kılmadıklarını kaza eder. O namazı kıldıktan sonra kan yine gelirse, namaz kılmaz. Yine kesilirse, vakit sonuna doğru yalnız abdest alıp, o namazı kılar ve kılmadıkları varsa kaza eder. Üç gün tamam oluncıya kadar böyle yapar. Fakat gusletse bile vaty helâl olmaz.
Kan gelmesi üç günü geçti ise, âdetten önce kesilince, âdet zamanı geçinceye kadar, gusletse bile, vaty helâl olmaz. Fakat namaz vakti sonuna kadar kan lekesi görmezse, gusledip o namazı kılar. Kılmadıklarını kaza etmez. Oruç tutar. Kan lekesi görmediği gün, yeni âdetinin sonu olur. Fakat, kan yine başlarsa, namazı bırakır. Tutmuş olduğu orucu Ramazandan sonra kaza eder. Kan durursa, yine namaz vaktinin sonuna yakın gusledip, namazını kılar. Oruç tutar. On güne kadar böyle devam eder. On günden sonra, kan görse de kılar ve gusülden önce vaty helâl olur. Fakat vatydan önce gusül abdesti almak müstehab olur. Fecr doğmadan önce kan kesilse fecrin doğmasına, yalnız gusül abdesti alıp elbisesini giyecek kadar zaman olur da, Allahü ekber diyecek kadar fazla zaman kalmazsa, o günün orucunu tutar. Fakat, yatsıyı kaza etmesi lâzım olmaz. Tekbîri söyliyecek kadar da zaman olursa, yatsıyı kaza etmesi de lâzım olur. İftârdan önce hayz başlarsa, orucu bozulur. Ramazandan sonra kaza eder. Namaz içinde hayz başlarsa, namazı bozulur. Temizlenince farz namazı kaza etmez. Nâfileyi kaza eder. Fecr doğduktan sonra, uyanınca kürsüfünde kan lekesi gören, o anda hayzlı olur. Uyanınca, kürsüfünü temiz gören, yatarken hayzdan kurtulmuştur. İkisine de yatsıyı kılmak farzdır. (Feth). [İdrâr kaçıran da böyledir.] Çünkü, namazın farz olması, vaktinin son dakikasında temiz olmaya bağlıdır. Vakit namazını kılmadan önce hayz gören, bu namazı kaza etmez.
İki hayz arasında en az onbeş gün temizlik bulunması lâzımdır. Onbeş veya daha çok gün ve gecede hiç kan gelmezse, önceki ve sonraki kanların başka iki hayz olacakları söz birliği ile bildirildi. Kan on günden önce kesilip, âdet zamanının değişip değişmediği anlaşıldıktan sonra, bu âdet zamanından sonra onbeş gün geçmeden görülen kanlar, (İstihâza) olurlar, hayz olmazlar. Onbeş gün sayılırken, arada bulunan istihâzalı günler de temiz sayılırlar. Bu istihâzalı günlere, (Hükmî temizlik) günleri denir. Görülüyor ki, on günlük hayz müddeti içinde, kan görülen günler arasında bulunan temizlik günleri hayz kabûl edilmekte, on günden sonraki istihâzalı günler ise, temiz kabûl edilmektedir. Âdet zamanı belli olduktan sonra başlıyan onbeş gün içinde, hiç kan görülmezse veya kan görülmeyen bir veya birkaç gün varsa, bu onbeş günden sonra devam eden veya başlıyan kan, yeni hayzın başlangıcı olur.
Onbeş gün içinde hiç temiz gün olmadan, kan her gün görülürse, âdetine göre hesap olunur. Yâni, bir evvelki ay içindeki temizlik günü kadar temizlik ve âdeti kadar hayz kabûl edilir. Kan devam ettiği müddetçe, böylece senelerce, hesap ile hareket edilir. Bu arada bir defa kan kesilirse, tekrar görüldüğü gün, yeni hayzın başlangıcı olur. Bir kız beş gün kan görse, sonra kırk gün hiç görmese, sonra her gün devamlı görse, bu son gördüğü, yeni hayzın başlangıcı olur. Âdet zamanı beş gün, temizliği kırk gün olan kadın olur. Yeni hayzı devamlı olduğu için, bunun ilk beş günü hayz olur. Bundan sonra kırk gün temiz, yâni istihâzalı kabûl edilir. Âdet zamanını unutan kadına, (Muhayyire) denir.
(Nifâs), lohusa demektir. Nifâs zamanının azı yoktur. Kan kesildiği zaman, gusledip namaza başlar. Fakat, âdeti kadar gün geçmeden cimâ’ edemez. En çok zamanı kırk gündür. Kırk gün tamam olunca kan kesilmese de, gusledip, namaza başlar. Kırk günden sonra gelen kan, istihâza olur. Birinci çocuğunda, yirmibeş günde temizlenen kadının âdeti, yirmibeş gün olur. Bu kadının ikinci çocuğunda kan, kırkbeş gün gelse, nifâsı yirmibeş gün sayılıp, yirmi günü istihâza olur. Yirmi günlük namazlarını kaza eder. O hâlde nifâs gününü de ezberlemek lâzımdır. İkinci çocukta kan, kırk günden önce, meselâ otuz beş günde kesilirse, bunun hepsi nifâs olur ve âdeti yirmibeş günden, otuzbeş güne değişmiş olur.
Ramazanda, sahûrdan [yâni fecrden] sonra, hayzdan veya nifâstan kesilen, o gün yimez içmez. Fakat, o günü kaza eder. Hayz ve nifâs sahûrdan sonra başlarsa, ikindiden sonra da olsa, o gün yiyip içer.
Hayz günlerinde namaz, oruç, câmi içine girmek, Kur’an-ı kerim okumak ve tutmak, tavâf, cimâ’, dört mezhepte de haram olur. Orucları kaza eder. Namazları kaza etmez. Namazları affolur. Her namaz vaktinde abdest alıp, seccâdesi üzerinde, o namazı kılacak kadar zaman oturup tesbîh okursa, en iyi kılmış olduğu bir namazın sevabını kazanır.
(Cevhere) kitabında buyuruyor ki, (Kadının, hayz başladığını kocasına bildirmesi lâzımdır. Kocası sorunca bildirmezse, büyük günah olur. Temiz iken, hayz başladı demesi de büyük günahtır. Peygamberimiz, (Hayzın başladığını ve bittiğini kocasından saklıyan kadın mel’ûndur) buyurdu. Hayz hâlinde de, temiz iken de kadına dübüründen yaklaşmak haramdır. büyük günahtır.) Zevcesine böyle yapan mel’ûndur. Puştluk, yâni oğlan kirletmek daha büyük günahtır. Buna (Livâta) denir. Livâta yapanda, çok tehlikeli olan it uru ve Aids hastalığı hâsıl olmaktadır. Enbiyâ sûresinde, livâtaya, (Habîs iştir) buyuruyor. Kâdı-zadenin, (Birgivî) şerhinde, Peygamberimiz, (Lût kavmi gibi livâta yapanları, suç üstü yakalarsanız, ikisini de öldürünüz!) buyurdu. Bazı âlimler, yapanı da, yapılanı da ateşte yakmalıdır, dedi.
182 – Akşam, sabah Âmentüyü okuyarak îmanını yeniden tâzele! Âmentü, îmanın altı şartını bildirmektedir. Âmentünün mânasını da ezberle ve çoluk çocuğuna da ezberlet! Çünkü, ne zaman öleceğiniz belli değildir. Dâimâ kelime-i tevhîd oku ve inanılması lâzım gelen altı şeyi iyi öğren ve tasdik ve ikrâr eyle ve onlara da öğret! Bunları bilmiyenlerin îmanı gider.
Peygamberimiz buyurdu ki: (Bir kimse, bir müslümanı islâmiyete muhâlif işten doğru yola teşvîk ederek ikâz eylerse, kıyâmet gününde Hak teâlâ hazretleri, o kimseyi Peygamberlerle berâber haşreder.)
Tenbîh: Bir müslümanı islâmiyete muhâlif işten vazgeçirmeye, (Nehy-i anil münker) denir.
Bir müslümana Allahü teâlânın emrini öğretmeye ve yaptırmaya, (Emr-i bil mâruf) denir. Emr-i mâruf ve nehy-i münker çok sevaptır. (Vicdanlara tecâvüz etmemeli, Evliyâlar kimseye karışmazdı) diyenler var. İmâm-ı Rabbânînin mahdûm-i mükerremi olan kayyûm-i Rabbânî, Halîfe-i ilâhî allâme-i nâ mütenâhî Muhammed Mâsum 1079 [m. 1667] senesinde vefât etmiştir. Bu büyük âlim, üç cilt (Mektûbât)ının birinci cildi yirmidokuzuncu mektûbunda böyle söyliyenlere çok güzel cevap vermektedir. Bu mektûbun tercümesi, (Se’âdet-i Ebediyye) ilmihâl kitabında mevcuttur.
183 – Ey Oğul! Hasta ziyâretinden yüzyirmiikinci maddede bahs etmiştik. Yalnız şunu da hâtırlatmak lâzımdır ki, bir hastanın üç hâli vardır:
1- Bir melek gelerek ağzının tadını alır.
2- Bir melek de kuvvetini alır.
3- Bir melek de gelip günahlarını alır.
Hasta iyi olunca, ağzının tadını alan melek, yavaş yavaş geriye verir. Kuvvetini alan melek de, geriye verir. Günahlarını alan meleğe gelince, bu, Allahü teâlâya sorar. Bu günahı ne yapayım? Allahü teâlâ, hadis-i kudsîde buyurur ki: (Benim rahmetim gazabıma sebkat etmiştir. Binâenaleyh, hasta kulumun günahını affeyledim!) Hastalık, derd, keder, günahları götürmez. Bu acılara sabr etmek, günahları götürür.
Sana iyilik yapana iyilik yap, fenalık yapanı, zulmedeni affeyle, onlara nasihat et! Sapık inançlı, fena huylu kimselerden kaç! Onunla arkadaşlık yapma!
184 – Ey Oğul! Sultan-ı Enbiyâ, Ebû Hüreyreye buyurdu ki: (Hastanın hâlini sormak için iki kilometre git, küs olan kimseleri barıştırmak için dört kilometre yürü, altı kilometre de, bir din kardeşini ziyâret etmek için git, bu kadar da, ilim adamından bir mes’ele öğrenmek için git!) [Bir mil iki kilometredir.]
185 – Her insana elinden geldiği kadar iyilik et! Müslümanların ilim öğrenmelerine ve ibâdetlerine yardım et! En büyük yardım, onlara Ehl-i sünnet îtikatını, helâlları, haramları, farzları öğretmek ve hâtırlatmaktır. Bunları Allah rızası için yap! Resûlullah buyurdu ki: (Allahü teâlâya Cebrâîl aleyhisselâm gibi ibâdet etseniz, müminleri, Allah için sevmedikçe ve kâfirleri ve mürtedleri, Allah için kötü bilmedikçe, hiç bir ibâdetiniz, hayrat ve hasenâtınız kabûl olmaz!) Allahü teâlânın en çok sevdiği ibâdet, hubb-i fillâh ve buğz-i fillâhdır. Yâni, müslümanları sevip, onlara yardım ve hayr duâ etmek ve dîn-i islâmı beğenmeyenleri, islâmiyete ve müslümanlara düşmanlık edenleri sevmemek ve îmana, hidâyete kavuşmaları için duâ etmektir.
Peygamberimiz buyurdu ki: (Yâ Ebâ Hüreyre! Benim ile Arş gölgesinde gölgelenmek istersen, her gün yüz kere salevât-ı şerife getir! Mahşerde benim havzımdan içmek istersen, mümin kardeşinle üç günden fazla dargın durma! Fakat, şarap [veya diğer alkollü içkileri] içen ve haram yiyenler ile konuşma, kendini onlardan çek!)
186 – İslâm bilgilerinin [yâni din ve fen bilgilerinin] tahsîline çok önem ver! Peygamberimiz bir hadis-i şeriflerinde, (İlmi beşikten mezara kadar tahsîl ediniz), diğer bir hadis-i şerifte, (İlmi arayınız, velev ki, Çinde olsa) buyurdu. [Yâni dünyanın bir kenârında ve kâfirlerde olsa dahî demektir.]
İslâm bilgileri ikiye ayrılmıştır: Din bilgileri ve fen bilgileridir. Önce din, sonra fen bilgilerini öğrenmek lâzımdır.
Rivayet olunur ki, imam-ı Ahmed ibni Hanbelin [164-242 Bağdâddadır] yanına gelip, ondan nasihat isteyen bir kimseye şöyle nasihat etmiştir:
(Hak teâlâ hazretleri senin ve bütün âlemin rızkına kefildir. Rızık için [elinden geldiği kadar çalıştıktan sonra] düşünmeye hiç lüzûm yoktur. Çünkü, Hak teâlâ tarafından bütün rızıklar taksîm edilmiştir. Çalışarak, hissene düşen rızkı arayıp bulursun. Bir sadakanın yerine on misli ile mukâbele edildikten sonra, çalışana karşılığı verileceğine hiç şüphe yoktur. Cehennem azâbı hak olduktan sonra, günah işlemeye cesaret edilir mi? Bütün işler, Hak teâlânın takdîri iledir. Sen fakir olup, başkalarının zenginliğine canının sıkılmasının ne faydası olur?)
Bunları dinleyip kabûl eden kimseye, nasihat olarak bu kadar yeter. Dinlemiyenlere bunun gibi bin türlü nasihat eylesen faydası olmaz. Çünkü nasihatların hemen hepsi bunların içinde toplanmıştır.
187 – Resûlullah buyurdu ki, (Hak teâlâ, çalışan bir kuluna rızkı az verse, o kul ağlayıp bağırmasa ve böylelikle fakirliğine sabr eylese, Hak teâlâ hazretleri, meleklerine karşı, bu kul ile iftihâr eyler ve buyurur ki, ey benim meleklerim! Sizler şâhit olun, bu kulumun her bir lokmasına Cennet-i âlâda bir köşk ve bir derece ihsân eylerim.)
188 – İnsanlara dâimâ iyi muâmelede bulun! Gördüğün küçük, büyük her müslümana müslüman selâmı ver! İnsanlarla iyi geçin ki, öldükten sonra seni yâd etsinler ve hayr duâ ile ansınlar. Bir kimse, bir mümin kardeşine, (Selâmün-aleyküm) diyerek müslüman selâmı verse, on sevap yazılır. (Esselâmü-aleyküm ve rahmetullah) derse, yirmi sevap yazılır. (Ve aleyküm selâm) diye cevap verene, on sevap yazılır. Selâm verene, cevap vermek farzdır.
(Merâk-ıl-felâh)da, namazın müfsidlerine başlamadan diyor ki: (Başı veya bedeni eğerek selâm vermek mekruhtur. Yalnız el ile selâm vermek ve eli başına kaldırarak vermek de mekruhtur. Ağız ile ve el ile birlikte vermek mekruh değildir. Gelen büyüğe karşı ayağa kalkmak, gelen böyle yapılmasını sevmezse, mekruh değildir. Severse, kendisine mekruh olur. Şerrinden korkup kalkana mekruh olmaz. Giderken kalkmak da böyledir. Âlimin ve âdil sultânın, ananın, babanın elleri öpülür.)
189 – İşlerinde acele etme ve hemen karar verme! Acele ile verilen kararlara şeytan karışır. Hadis-i şerifte, (Acele şeytandandır. Teennî Rahmandandır) buyuruldu. Nefsin istediği birşey hâtırına gelince, şeytan, (fırsatı kaçırma, hemen yap) der. O da, yapar. Kalbe gelen şeyi yapmaktan Allahü teâlâ râzı olur mu düşünmeli, sevap mı, günah mı olacağını anlamalı. Günah değil ise, yapmalıdır. Böylece, teennî etmiş, yâni acele etmemiş olur. Yalnız beş yerde acele etmek lâzımdır:
1- Misafirin gelince, önüne yemek getir!
2- Hasbel beşer bir günah işleyince, hemen tevbe, istigfâr eyle!
3- Her beş vakit namazını, vakit geçmeden, acele, yâni erken kıl!
4- Kız veya oğlan çocuklarına, din bilgilerini ve namaz kılmasını öğret! Bulûğa erişince, geciktirmeden evlendir!
5- Ölen şahsın defnedilmesinde acele eyle! [Fakat bunun için, beş vakit namazın sonundaki, âyetel kürsî ve tesbîhleri terk etme!]
190 – Hiçbir günahı işleme! Allahü teâlânın gadabı hangi günahta olduğu belli değildir. Sevap olan işlerin hepsini işlemeye çalış! Zîrâ, Hak teâlânın rızasının hangi amelde olduğu belli değildir.
191 – İki günahtan çok kork! Birisi, emrinde olan insanlara zulmetme! En büyük zulüm, onların islâm bilgilerini öğrenmelerine, ibâdet yapmalarına mani olmaktır. İkincisi, din ve dünya yolunda hâin olma! Her günahtan kork! Bir kimse, bir günah işlemek istese, fakat Allahü teâlâdan korkarak ondan vazgeçse, Hak teâlâ o kimseye Cennet-i âlâda bir köşk ihsân eder. Bir müslüman, sana zarar verirse, sen ona iyilik et! Hiç kimsenin ayblarını yüzlerine vurma!
192 – Elinden geldiği kadar yolları ve sokakları, câmileri tâmîr et ve düzen içinde sakla, temizliklerine dikkat eyle!
193 – İbâdetlerine sevap verilmesi ve duâların kabûl olması için helâl nafaka kazanmak şarttır. Rızkının helâl olması için her işinde, her hareketinde, doğruluktan ayrılma! İslâmiyetin emirlerini eksiksiz ve tâm olarak yap, sanatında, vazîfende ve memuriyetinde istikâmetten ayrılma, hîle ve hıyânet yollarına sapma ki, aldığın para, ücret ve aylık sana helâl olsun!
Sabahleyin yemeyi erken yimenin dört faydası vardır:
1- Ağız kokusunu giderir.
2- Sonra su içilse, vücûda ziyân etmez.
3- Bir yere gidecek olursa, karnı tok olur.
4- Kimsenin lokmasında ve yemeğinde gözü kalmaz.
Az yimek, çok faydalıdır. Meselâ, suyu az içirir, uykuyu az uyutur. Çok yimek ise, insanı tenbelleştirir, vücûdü yorar, fazla su içirir ve mâlâ-yâniye sebep olur. [Mâlâ-yâni lüzûmsuz, faydasız iş ve söz demektir.]
Yemeye, içmeye başlarken (Bismillâhirrahmânirrahîm) oku! Ramazanda iftâr ederken, Besmeleden sonra, (Zehebez-zamâ vebtelletil-urûk ve sebetel ecr inşâallahü teâlâ) oku! Yemek yidikten sonra, (Elhamdülillah) söyle. Sonra, olur olmaz şeylerle dişlerini karıştırma! [En iyi diş temizleme vâsıtası misvâktır.]
194 – Gıybet günahından kendini çok koru! [Gıybet, bir müslümanın gizli günahlarını ve açık kusurlarını arkasından söylemek demektir. Pervâsızca ve âşikâre yapılan günahları ve bilhâssa dîni bozmak, müslümanlığı değiştirmek isteyenleri meydana çıkarmak gıybet değildir. Bunları müslümanlara haber vermek lâzımdır.] Gıybet yapmakla, günahların arttığı gibi, sevapların mahv olur. Peygamberimiz buyurdu ki, (Gıybet yapmak, zinâdan daha ağır bir günahtır.)
195 – Sakın, yalan söyleme ve yalan yere yemin etme! Zîrâ, yalan yere yemin edenlerin nesli kesilir. [Yemin hakkında, arabça (Fetâvâ-yi Hindiyye) ve türkçe (Se'âdet-i Ebediyye) kitaplarında geniş bilgi verilmiş, hangi sözlerin yemin etmek olduğu ve hangi sözlerin yemin olmadığı uzun bildirilmiştir.] Riyâ, gösteriş yapma! Yalan yere sofuluk satma! Nasıl isen, öyle görün! Sende olmayan bir şeyi var gibi gösterip, kendine bühtân eyleme! Peygamberimiz buyurdu ki, (Kendini âlim gösteren câhiller, Cehenneme gideceklerdir.)
Bir müslümanın aybını meydana çıkarmaya çalışma, kimsenin gizli hâllerini araştırma! Peygamberimiz buyurdu ki: (Mîraç gecesi bir takım insanlar gördüm ki, çok feci ve elîm bir şekilde kendi kendilerine azâb ederler. Cebrâîl aleyhisselâma sordum ki, yâ Cebrâîl, bunların günahı nedir? Niçin böyle kendi kendilerine azâb ederler? Cebrâîl aleyhisselâm dedi ki, bunlar başkalarının ayblarını meydana çıkaranlardır.)
Mûsâ aleyhisselâm, Tûr-i Sînâ’da Hak teâlâya sordu ki, (Yâ Rabbî! Başkalarının ayblarını meydana çıkaranların cezâsı nedir?) Hak teâlâ buyurdu ki, (Tevbesiz giderlerse, yerleri Cehennemdir.) İmâm-ı Gazâlî buyuruyor ki, günahların büyüğü üç dânedir. Bunlar:
1- Bahîlliktir.
2- Haset yapmaktır.
3- Riyâdır.
Bahîl, hasîs, cimri demektir. Bahîllik şudur ki, bir kimse bir iş için sana muhtaç olur da sen kıskanıp, o şeyi ona öğretmezsin. [Bahîllerin en fenası müslümanlara emr-i mâruf ve nehy-i münker yapmıyanlardır. Onlara dinlerini öğretmiyenlerdir. Veya yanlış öğretenlerdir.] Peygamberimiz buyurur ki: (Bahîl olanlar, her ne kadar zâhid olsalar da Cennete giremezler.)
Haset ise, bir kimsenin hayrlı bir işi veya evi, malı, mülkü, ilmi olsa, o kimseden bunların gitmesini, onda olmayıp, kendinde olmasını istemektir. [Onda olduğu gibi kendisinde de olmasını istemek haset olmaz. Buna gıbta etmek, imrenmek denir. Günah değildir.]
Sultan-ı Enbiyâ buyurdu ki: (Haset, ateşin odunu yidiği gibi, hasenâtı [yâni iyilikleri] yir.)
Riyâ ise, namaz, oruç, sadaka ve yol, câmii şerif yaptırmak gibi hayrlı amelleri, insanlar görsün de beğensinler diye yapmaktır. İşte böyle bir maksadla yapılan işlerin hepsi riyâ faslına dahildir. Riyâ, küçük şirktir. Tevbe etmedikçe, kat’iyyen affolunmaz. İlmi ile amel etmemek, amelinde salâh ve ihlâs olmamak ve din âlimlerine, ibâdet edenlere, ezana, mübârek günlere kıymet vermemek de şakâvet alâmetidir.
196 – Ey Oğul! Şakîlerin alâmeti sende bulunmasın! Bu alâmetlerin evveli, zulmetmektir. Zulüm üç kısmdır:
1- Allahü teâlâya âsî olmak.
2- Zulmeden kimselere yardım etmek.
3- Kendi emri altında bulunanlara, ezâ, cefâ etmek. Onların ibâdet yapmalarına mani olmak.
Bu üç fiili işliyenlerin varacağı yer, nihâyet Cehennemdir.
Tenbîh: Allahü teâlâya âsî olmak iki türlüdür:
1- Allahü teâlânın emirlerini, yâni farzları yapmamaktır. Farzları, vazîfe kabûl etmiyenler kâfir olur. Vazîfe bilip, tenbellikle yapmıyanlar, yâni kaza etmek, ödemek fikrinde olanlar, Hanefî mezhebinde, kâfir olmaz. Fakat en büyük günah olur.
2- Hak teâlânın men ettiğini, yâni haramları yapmaktır. Haramdan kaçmağı vazîfe bildiği hâlde, nefsine uyarak yapan ve sonra üzülenler kâfir olmaz. Haram işliyen müslümanlara (fâsık), âsî denir. Haram işlemiyenlere (sâlih), müttekî denir. İttikânın, yâni haramdan kaçmanın sevabı, farzları yapmanın sevabından daha fazladır. Farzları yapmamanın günahı, haram işlemek günahından daha çoktur. Haramların miktârı çok değildir. Meselâ, adam öldürmek, gîbet [arkadan çekiştirmek], zinâ etmek, kadınların, kızların başları, kolları, bacakları açık sokağa çıkmaları, hırsızlık, yalan, içki içmek, kumar oynamak, altın, gümüş kullanmak, erkeklere de kadınlara da haramdır. Yalnız ev içinde süs için takmak kadınlara câizdir. Erkeklere yalnız gümüş yüzük câizdir. Gümüşten başkası haramdır.
Altın dişe gelince, derin âlim Abdülhakîm Efendi buyurdu ki, sallanan dişleri altın tel ile bağlamak, İmâm-ı Muhammede göre câizdir. İmâm-ı a’zam ise altın ile bağlamak câiz olmadığını ictihâd buyurmuştur. İmâm-ı Ebû Yûsüf, bir rivayette imam-ı Muhammed iledir ve ulemâ, imameyn kavli ile fetvâ vererek, sallanan dişi altınla bağlamaya cevâz vermiştir. Eshâb-ı kirâmdan Arfece bin Sa’da altın burun takmasına izn-i nebevî südûrunu, İmâm-ı a’zam yalnız Arfeceye mahsûstur demiştir. Nitekim Zübeyr ve Abdürrahmân için, ipek giymelerine izin sâdır olmuştu ve yalnız bunlara mahsûstur, demiştir. Fakat fetvâ, İmâm-ı Muhammed kavli iledir.
Sallanan dişleri bağlayan altın teller ve protez denilen müteharrik dişler, gusül abdesti alırken çıkarılabilmektedir. İmâmların bu ayrılığı, bağlayan telin altından olup olmamasındadır. Yoksa gusül abdesti bahsinde bütün imamlarımız müttefiktir. Yâni, altın, gümüş ve başka dolguların altlarına su geçmeyince, Hanefî mezhebinde, gusül abdesti sahih olmaz. Yâni insan cenâbetlikten kurtulmaz. Çünkü, Hanefî mezhebinin âlimleri; (Ağzın içi sâir derimiz gibi vücûdün hâricidir. Bütün deriyi yıkamak farz olduğu gibi, ağzın içini ve dişleri ve diş çukurlarını yıkamak da farzdır) diyor. Bunun için, tırnaklarında oje bulunanların ve Hanefî mezhebinde olup da zarûretsiz diş dolduranların ve kaplatanların gusül abdesti sahih olmaz. Gusül abdesti sahih olmayanın namaz abdestleri ve namazları da sahih olmaz. (Mecmû’a-i cedîde) adındaki fetvâ kitabının 1329 [m. 1911] yılındaki ikinci baskısında, Hasen Hayrullah Efendinin, (Diş dolgusu, gusül abdestine zarar vermez) fetvâsı yazılıdır. Bazı kimseler bu fetvâya dayanarak, diş kaplatanların ve dolduranların gusül abdesti sahih olur demektedir. Hâlbuki bu fetvâ, bu kitabın 1299 senesinde yapılan birinci baskısında yoktur. İttihatcılar zamanındaki câhiller, dînini kayırmıyanlar tarafından uydurulmuş ve kitaba sonradan sokuşturulmuştur. Çünkü, Hayrullah efendi 1294 de şeyh-ul-islâmlıktan ayrılmıştır. Böyle uydurma fetvâlara aldanmamalıdır. (Misbâhul-felâh)da diyor ki: (Mum, sakız, katı çamur gibi birşey, vücûdün bir kısmını örtmüş veya herhangi birşey, diş kovuğunu doldurmuş bulunup da, yıkandığı zaman, altına su geçmezse, gusül tamam olmaz.) (Mecmû’a-i Zühdiyye)de diyor ki: (Gerek az, gerek çok, dişlerin arasında kalan yemek kırıntısı, katı hamur gibi olup da, suyu geçirmezse, gusle mânidir. (Halebî)de de böyle yazılıdır.) (İbni Âbidîn) diyor ki: (Dişlerin arasında veya çukurunda kalan yemekler, katı olup altına su geçmezse, gusül abdesti câiz olmaz.) Görülüyor ki, Hanefî mezhebinde guslün sahih olması için, dişlere ve diş çukuruna suyun ulaşması lâzımdır.
İnsanı birşey yapmaya zorlıyan semavî sebebe, yâni insanın elinde olmıyan sebebe (Zarûret) denir. İslâmiyetin emir ve yasak etmesi ve şiddetli ağrı ve bir uzvun yâhut hayatın telef olmak tehlikesi ve başka birşey yapamamak mecbûriyeti hep zarûrettir. Bir farzı yapmanın veya bir haramdan sakınmanın imkânsız veya meşakkatli, güç olmasına (Haraç) denir. Allahü teâlânın emirlerine ve yasaklarına, (Ahkâm-ı islâmiyye) denir. Ahkâm-ı islâmiyyeden bir hükm yapılacağı zaman, yâni bir emri yaparken veya bir yasak işi yapmaktan sakınırken, kendi mezhebinin âlimlerinin meşhûr olan, seçilmiş olan sözlerine uyulur. Bu sözlerine uymakta haraç olursa, seçilmemiş, zayıf sözlerine uyulur. Buna uymakta da haraç olursa, bu hükm, haraç bulunmıyan, başka mezhebi taklîd ederek yapılır. Başka mezhebi taklîd etmekte de, haraç olursa, haraça sebep olan şeyin hâsıl olmasında zarûret bulunup bulunmadığına bakılır. Zarûret de bulunursa, o farzı terk etmesi veya haramı zarûret miktârı işlemesi câiz olur. Zarûret yoksa veya zarûret ile birkaç şey yapılabilir ve bunlardan birini yapmağı seçmek mümkün olur ve haraç bulunanı seçerse, farzı terk etmesi veya haramı işlemesi câiz olmaz. Haraça sebep olan şeyi yapmaması lâzım olur.
Kaplama, dolgu bulunan dişin altını ıslatmakta haraç olduğu meydandadır. Bu haraçtan kurtulmak için, hanefî mezhebinde ikinci bir yol da yoktur. Bunun için, mâlikî veya şâfi’î mezhebini taklîd etmek Îcap etmektedir. Çünkü, gusül abdesti alırken, bu iki mezhepte, ağzın içini yıkamak, farz değil, sünnettir. Taklîd etmek mümkün olduğu için zarûret bulunup bulunmadığını araştırmaya lüzûm yoktur. Mâlikî veya şâfi’î mezhebini taklîd mümkün olmasaydı, zarûret bulunması, o zaman araştırılırdı. Bunun için, dolgu veya kaplama yaptırmak istiyenin, (Mezhepler, Allahü teâlânın rahmetidir) hadis-i şerifine dayanarak, mâlikî veya şafi’î mezhebini taklîd etmesi lâzım olur. Başka mezhebi taklîd etmeye sebep olacak bir özrü bulunmıyan bütün hanefîlerin, başka mezheplerde farz olanları yapmaları ve müfsid olanlardan sakınmaları da müstehab olduğu, İbni Âbidînde ve İmâm-ı Rabbânînin 286. mektûbunda yazılıdır. Özrü olmıyanların, başka mezhepleri taklîd etmeleri de müstehab olunca, özrü olanın taklîd etmesine karşı çıkmak doğru olur mu? Mâlikî veya şâfi’î mezhebini taklîd için, guslederken ve abdest alırken ve namaza dururken veya unutulursa, namazdan sonra, niyetin farz olduğunu bilerek, mâlikî veya şafi’î mezhebini taklîd ediyorum diye kalbinden niyet edilir. Bu mezhepleri taklîd eden kimsenin guslü, abdesti ve namazı bu mezheplere göre sahih olmalıdır. Şâfi’îde derisi, mahrem olan 18 kadından başka bir kadının derisine değince ve elinin içi, kendi kaba avret yerine değince, tekrar namaz abdesti almalıdır. İmâm arkasında Fâtiha okuması, Fâtiha ve zamm-ı sûreden evvel besmele okuması gerekir. Üstünde, bedeninde, ayaklarını ve başını koyduğu yerde çok az necâset bulunmaması da lâzımdır. 374.sayfaya bakın!
Bu satırları, kaplama ve dolgusu olan Hanefîlerin gusüllerinin sahih olması için yazıyoruz. Bunlara kolaylık göstermek istiyoruz. Kaplama veya dolgulu dişi bulunan imama uymayınız da demiyoruz. Zarûret olunca veya zarûretsiz yapılan bir şeyden dolayı, kendi mezhebine göre yapılmasında haraç bulunan bir ibâdeti, başka mezhebi taklîd ederek yapmak lâzım olduğu, (İbni Âbidîn)de, Tahtâvînin (Merâk-ıl-felâh şerhi)nde ve türkçe (Ni’met-i islâm) kitabında ve molla Halîl Es’irdînin (Ma’füvât) kitabında yazılıdır. (İbni Âbidîn) ric’î talâkı anlatırken buyuruyor ki, (Hanefî âlimleri, haraç olunca, mâlikî mezhebi taklîd olunur dedi. Bir işin nasıl yapılacağı hanefîde bildirilmemiş ise, bu iş, mâliki mezhebi taklîd edilerek yapılır. Çünkü mâliki mezhebi, hanefîye daha yakındır.) İmâmlığı anlatırken diyor ki, (Başka mezhepteki imama uymanın sahih olması için imamın, uyan kimsenin mezhebinin farzlarını da yapması ve uyan kimsenin bunu bilmesi lâzımdır. Kuvvetli kavl budur. Bu farzları terk ederse, uymak sahih olmaz. Kendi mezhebindeki cemaat varken, başka mezhepteki imama uymak mekruh olur. Yoksa, yalnız kılmaktan eftal olur. Bazı âlimler diyor ki, imamın kendi mezhebine göre namazı sahih ise, başka mezheptekinin buna uyması sahih olur.) Tahtâvînin (Merâk-ıl-felâh) hâşiyesinde de böyle yazılıdır. Kaplaması veya dolgusu olmıyan hanefînin, kaplaması veya dolgusu olan imama uymasının sahih olup olmaması üzerinde iki kavl vardır: Birinci kavle göre, sahih olmamaktadır. İkinci kavle göre, imam sâlih ise ve mâlikî veya şâfi’î mezhebini taklîd ediyorsa, buna uyması sahih olur. Taklîd etmediği bilinmedikce, kaplaması, dolgusu olmıyan hanefîler de, bu imama uymalıdır. Buna, taklîd edip etmediğini sormak, tecessüs etmek câiz değildir. Hanefî imamın, kaplama veya dolgusu olmasa da, mâlikî veya şâfi’î mezhebine de uymasının müstehab olduğu, (Dürr-ül-muhtâr)da ve (Merâk-ıl-felâh)da yazılıdır. Haraç olduğu zaman zayıf olan kavl ile amel etmenin evla olduğu (Hadîka)da, fitne bahsinde de yazılıdır. Mezheplere kıymet vermiyen, dört mezhepten birine uymıyan kimsenin (Bid’at sahibi) sapık veya mürted olduğu anlaşılır. Namazları sahih olmaz. Buna uymak sahih olmaz.
Vaizin biri, kaplama diş üzerinde tedkîkler yaptığını söyliyerek, elde ettiği vesikaları şöyle sıralamış:
1- (Gusledecek kimsenin ağzındaki dişler kaplatılmış veya doldurulmuşsa, hükm bunun üzerine intikâl eder. Bunların yıkanması ile gusül tamam olur. Yara ve sargı üzerine, mesh câiz olup, hükm bunların üzerine intikâl etmekle, sâdece üzerlerinin mesh edilmesinin kâfî gelmesine benzemektedir. Yaranın üzerindeki sargıyı söküp altını yıkamak mecbûriyeti olmadığı gibidir.)
Bu yazı, bu hükm, tamamen yanlıştır. İlmî değil, indîdir, uydurmadır. Bunun doğrusu fıkh kitaplarında, meselâ İbni Âbidînde şöyledir: (Yara, kırık, çıkık, şişik, ağrı bulunan yeri veya buralara konan ilâcı veya sarılmış olan sargıyı çıkarıp altındaki deriyi yıkamak farzdır. Soğuk su ile yıkamak zarar verirse, sıcak su ile yıkar. Bu da zarar verirse, yara üzerini mesh eder. Etrâfındaki sağlam deriyi yıkar. Etrâfını yıkamak yaraya zarar verirse, etrâfını da mesh eder. Bu da zarar verirse, ancak o zaman sargı üzerine mesh etmek câiz olur. Yâni, ancak o zaman, hükm sargı üzerine intikâl eder. Hükm sargı üzerine intikâl edince, sargı üzerine mesh eder. Sağlam derisi üzerindeki sargıların ve aradaki sargısız olan sağlam deri kısmlarının çoğu üzerine mesh eder. Böyle yapmak, abdestte ve gusülde aynıdır. Sargıyı çözmek, çıkarmak, yara iyi olduktan sonra bile, yaraya veya etrâfına zarar verirse, yâni yaranın kanamasına, akmasına, yaranın artmasına veya dayanamıyacak kadar ağrı, sızı husûlüne sebep olursa yâhut tekrar bağlıyamaz ve bağlıyacak kimse bulamazsa, sargıyı çözmez. Üzerini mesh eder. Ayak çatlağına konan merhem [ve yara üzerine konulan flaster, kollodyum gibi şeyler ve yara üzerinde hâsıl olan kabuk] de sargı gibidirler. Mesh de zarar verirse, terk edilir. Sargı, merhem, yaranın iyi olmasından sonra düşerlerse, üzerlerine yapılmış olan mesh bâtıl olur. Yara üzerini yıkamak lâzım olur.)
Görülüyor ki, dişteki dolgunun, kaplamanın üzerlerini yıkamak, sargı gibi değildir. Çünkü, sargı ve benzerleri, yara üzerine ihtiyaç ile konulmuş ve başka mezhebi taklîd mümkün olmadığı için, zarûret hâlini almıştır. Ağrı yapan dişi çıkarmağı, protez yaptırmağı ise, kendisi istememiş, dolgu veya kaplama yapılmasını istemiş, başka mezhebi taklîd mümkün olduğu için, dolgu veya kaplama yapılmasında, zarûret olmamıştır. Zarûret olmayan şeyi zarûret olan şeye benzetmek doğru değildir.
2- (Abdestte yüzü yıkamak farz olduğu hâlde, sakalı sık olan kimsenin, sakalının üzerini yıkamasının kâfî geldiği ve sakalının diplerini yıkamak mecbûriyeti olmadığı gibi, kaplanmış dişin altını yıkamak Îcap etmez) imiş.
Bu sözü de, fıkh kitaplarının beyanlarını yanlış anladığını gösteriyor. Bakınız (Mecma’ul-enhür)de ne diyor: (Sahih olan rivayete göre, abdestte sakalın üzerini yıkamak farzdır. Çünkü, vechi yıkamak emrolundu. Sakalı sık olanda, yüzün derisi vech olmaktan çıkmıştır. Vech karşıdaki insan bakınca, insanın yüzünden gördüğü yer demektir. Sakalı sık olanın, derisi değil, bu deri üzerindeki sakal görünür. Bunun için, abdest alırken, deri üzerini değil, sakal üzerini yıkamak farzdır.) (Dürr-ül-müntekâ)da diyor ki, (İmâm-ı a’zamdan gelen zâhir rivayete göre, yüz hizâsında olan sık sakalın üzerini yıkamak farzdır. Fetvâ da böyledir. Çeneden sarkan sakalı yıkamak ve mesh etmek farz değildir. Yüzü üç kere yıkadıktan sonra parmakları, aşağıdan yukarı doğru sokarak, sarkan sakalı hilâllamak sünnettir. Seyrek sakalın altındaki görünen deriyi yıkamak farzdır.) Yukarıdaki söz sahibinin bu sakat kıyâsına göre, abdest alırken sık olan sakalın yalnız üzerini yıkamak kâfî olduğu için, gusülde de, sakalın yalnız üzerini yıkamak kâfî olup, sakal diplerini ve sık sakal altındaki deriyi yıkamak lâzım olmıyacaktır. Hâlbuki, hakîkat böyle değildir. Gusülde sık sakalın da altındaki derinin yıkanmasının farz olduğu fıkh kitaplarında açıkça yazılıdır. Meselâ, (Merâk-ıl-felâh)da ve bunun türkçe tercümesi olan (Ni’met-i İslâm)da, guslü anlatırken diyor ki, (Sakalı sık olsa da, sakalın aralarını ve altındaki deriyi yıkamak farzdır.) Gusülde sakalı yıkamak, abdestte sakalı yıkamaya benzetilemeyince, gusülde dişleri yıkamak abdestte sakalı yıkamaya nasıl benzetilebilir? Yukarıdaki söz, söz sahibinin ilmî değil, hissî konuştuğunu gösteriyor. Bu sapık mantığına uyarak, gusülde sakalının altını yıkamamış ise, hem kendisinin, hem de buna inanan müslümanların gusül abdestleri ve namazları sahih olmamıştır.
3- (Diş de vücûddan bir uzvdur. Bu uzvun telef olmaması için, zarûrete binâen dişi doldurtmak ve kaplatmak câizdir) demiş. Sanki başkaları, çürük dişi doldurtmak ve kaplatmak câiz değildir diyormuş gibi, böyle söylemiş. Evet biz de, çürük dişi doldurtmak ve kaplatmak câizdir diyoruz. Fakat, Hanefî mezhebi âlimlerinin fıkh kitaplarında bildirdiklerine uymak da lâzım olduğunu ve bunun kolay yolunu kitaplardan bularak açıklıyoruz.
4- (İmâm-ı Muhammede göre, sallanan dişleri altın tel ile bağlatmak, düşen ve çıkarılan diş yerine altın diş takmak câizdir. Fetvâ da böyledir. Dişleri altın ile kaplamada imam-ı Muhammedin ictihâdı ile amel edilebilir) demiş.
Vesika denilen bu söz, hakîkaten sahibinin şâyân-ı itimat olamıyacağının bir vesikasıdır. Sorarız bu sözün sahibine: İmâm-ı Muhammedin düşen ve çıkarılan diş yerine altın diş takmak câizdir dediğini hangi kitapta okumuş? Tabi’î hiçbir kitapta! İmâm-ı Muhammed, sallanan veya düşüp de tekrar yerine konan dişi altın tel ile de bağlamak câiz olur demiştir. (Tatarhâniyye) fetvâsında, dişi düşen, imam-ı Muhammede göre altından diş kor demesi, imam-ı Muhammedin altın tel ile bağlamak câiz olur dediği içindir. Bu fetvâda bildirilen altın diş, kaplama ve dolgu değildir. Tel ile yanındaki dişlere bağlanmaktadır. Sökülüp çıkarılan dişin yerine altın veya başka maddeden konulmuş protez denilen sun’î müteharrik diş gibi, gusülde çıkarılabilmektedir. Altına su sızacağı için çıkarmaya bile lüzûm yoktur. Bu yüce imamın söylemediği sözü, söyledi demek bir din adamına yakışır mı? Söylenmemiş bir söze uyarak amel edilir demek, havanda hava dövmek gibi olmaz mı?
5- (Kaplama ve dolgusu olanların abdestte ve gusülde mâlikî veya şâfi’î mezhebini taklîd etmelerine lüzûm yoktur. Zîrâ, imam-ı Muhammedin cevâzı vardır) demiş.
Kaplama ve dolgusu olanın, Hanefî mezhebinde guslü sahih olmadığı için, abdestte ve gusülde (Mâlikî veya şâfi’î mezhebini taklîde niyet etmesi) lâzımdır diyoruz. Çünkü, Hanefî mezhebi âlimleri, (Zarûret olsa da, olmasa da, farza mani olan şeyi yapan kimse, başka mezhebe uyarak, bu farzı terk edebilir) demişlerdir. Bu fetvânın muhtâr olduğu, İbni Âbidînde, namaz vakitleri sonunda yazılıdır. Buna uyarak, birçok işin yapılmasına izin vermişlerdir. Bu fetvâ, Hanefî mezhebinde olanların diş kaplatmalarına ve doldurtmalarına da izin vermektedir. İmâm-ı Muhammed, diş kaplatanların gusül abdestleri sahih olur demedi. Sallanan dişleri gümüş tel ile bağlamak câiz olduğu gibi, altın tel ile de bağlamak câiz olur dedi. Çünkü, bağlanan diş ağzı yıkarken çıkarılabilir. Altına su sızacağı için çıkarmaya lüzûm da olmaz. İmâm-ı Muhammed, kaplama dişi olanın gusül abdesti câiz olur dedi demek, bu yüce imama iftirâ olur ve müslümanları aldatmak olur.
6- Kaplama ve dolgusu olanların gusül abdesti alırken (Mâlikî veya şâfi’î mezhebine uyuyorum) diye niyet etmelerine lüzûm olmadığını isbât edebilmek için, Peygamberimizin, (Kolaylaştırınız, zorluk çıkarmayınız!) hadis-i şerifini ileri sürmek, şaşılacak bir şeydir. Bu hadis-i şerif, câiz olmasa da, kolayınıza gelen şeyleri yapınız demek değildir. Bir mes’ele üzerinde çeşidli ictihâdlar varsa veya mubâh olan birşeyi yapmakta çeşidli yollar bildirilmiş ise, bunlar arasından kolayını seçiniz demektir. Yâni islâmiyetin izin verdiği kolaylıkları yapınız demektir. Bu hadis-i şerifi, Abdülganî Nablüsî, (Hadîka) kitabının ikiyüziki (202) ve (207). sayfalarında ve Muhammed Hâdimî, (Berîka) kitabının yüzseksen [180]. sayfasında açıklamışlardır. Münâfıklar ve mezhepsizler, bu hadis-i şerifi ileri sürerek, islâmiyetin dışına taşmakta, müslümanları aldatmak için, tuzak olarak kullanmaktadırlar.
7- (Diş doldurtmak için son zamanlarda Mûsâ Kâzım efendi de fetvâ vermiştir) sözü, vesika olamaz. Fetvânın fıkh kitaplarından alınmış olması ve alınmış olduğu kitaptaki mehaz olan yazının fetvâ altında bildirilmesi lâzımdır. Mûsâ Kâzım efendi böyle yapmamış, kendi mantığı ve düşüncesi ile birçok yanlış fetvâlar vermiştir. Meşrutiyetin ilânından sonra, ittihadcıların iş başına getirdikleri câhil, hattâ mason din adamları böyle bozuk fetvâlar vermekten çekinmemişlerdir. Müslümanın uyanık olması, masonların ve mezhepsizlerin, münâfıkların ve bid’at sahiplerinin, bölücülerin güler yüzlerine ve tatlı sözlerine aldanmaması, onların yazılarına değil, (Ehl-i sünnet) âlimlerinin kitaplarına uyması ve bu kitaplara uyan hakîkî din adamlarına tâbi olması lâzımdır.
8- İmâm-ı Ahmed Rabbânî hazretlerinin (Mektûbât) kitabının üçüncü cilt, yirmiikinci mektûbunun sonunda yazılı, (Müslümanları sıkıştırmak, onları incitmek haramdır. Şâfi’î âlimleri, kendi mezheplerinde yapılması güçleşen şeylerin Hanefî mezhebine göre yapılmasına fetvâ vermiş, müslümanların işini kolaylaştırmışlardır) sözleri, (Mâlikî veya şâfi’î mezhebini taklîd ettirmek, müslümanlara güçlük çıkarmaktır) diyenlerin haklı olduğunu göstermek şöyle dursun, bu yazıyı dikkat ile okuyan kimse, diş kaplatmak ve doldurtmak için mâlikî veya şâfi’î mezhebine göre gusletmeye niyet etmenin lâzım olduğunu ve böyle yapmanın müslümanlara kolaylık olduğunu iyi anlar.
9- (Kaplama ve dolgusu olanların bu mes’elede başka mezhebe geçmelerine fetvâ verenler olduğunu ve bu mevzû’da yazılar neşrettiklerini müşâhede ediyoruz) sözü de iftirâdır. Biz hiçbir kitabımızda, diş kaplatanın ve dolduranın Hanefî mezhebinden çıkarak, mâlikî veya şâfi’î mezhebine geçmesi lâzım olduğunu bildirmedik. Bunların yalnız gusül ve abdest ve namaz için niyet ederken, veya unutursa, namazdan sonra hâtırladığı zaman, (Mâlikî veya şâfi’î mezhebini taklîd etmeye) niyet etmeleri lâzım geldiğini yazdık. Bu ise, Hanefî mezhebinden çıkarak mâlikî veya şâfi’î mezhebine geçmek değildir. Diş kaplatmak veya doldurtmak, Hanefî mezhebinde guslün sahih olmasına mani oluyor. Mâlikî veya şâfi’î mezhebinde ise mani olmuyor. Hanefî mezhebinde olan bir kimsenin, diş kaplatınca veya doldurunca gusle, abdeste ve namaza niyet ederken, mâlikî veya şâfi’î mezhebine göre de niyet etmesinin lâzım olduğunu, imam-ı Rabbânî hazretlerinin yukarıdaki mektûbu gösterdiği gibi, fıkh kitapları da yazmaktadır. Meselâ, (Merâk-ıl-felâh) hâşiyesinde, namaz vakitlerini anlatırken diyor ki, (Zarûret olmasa da, başka mezhep taklîd edilir. Fakat, o mezhebin şartlarını yerine getirmek lâzımdır. Çünkü, hükm-i müleffak, sözbirliği ile bâtıldır. Şâfi’î mezhebini taklîd edenin, imam arkasında Fâtiha okuması ve zî-rahm mahrem olmıyan kadının cildine dokununca abdestini tâzelemesi ve çok az necâsetten sakınması lâzımdır.) (Dürr-ül-muhtâr)da namaz vakitlerinin sonunda diyor ki, (Zarûret olduğu zaman başka mezhep taklîd edilir. Fakat, o mezhebin şartlarını yerine getirmek de lâzımdır. Mezhepleri telfîk etmenin bâtıl olduğu söz birliği ile bildirildi.) İbni Âbidîn bunu açıklarken, (Zarûret yok iken de, hattâ, amelden sonra da taklîd edilir) diyor. (Fetâvel-hadisiyye)de 113. sayfada diyor ki, (İmâm-ı Sübkî buyurdu ki, şer’î bir ihtiyacı gidermek için başka mezhep taklîd edilir.) Abdülganî Nablüsî, (Hülâsat-üt-tahkîk) kitabında diyor ki, (Şeyh Abdürrahmân İmâdî buyurdu ki, Hanefî mezhebinde olan kimse, zarûret olduğu zaman, diğer üç mezhepten birini taklîd ederek bir farzı terk edebilir. Fakat, o mezhebin o işteki şartlarına uyması lâzımdır. Zarûret olmadan da, taklîd etmesi câiz olur diyen âlimler çoktur.)
Fıkh âlimlerinin yukarıdaki beyanlarından anlaşılıyor ki, zarûret ile veya zarûret olmadan yapılan birşey, farzın yapılmasına mani olursa veya haram işlemeye sebep olursa ve bunu önlemekte haraç bulunursa, insan, kendi mezhebinin bildirdiği kolaylıklardan istifâde ederek o farzı yapar. Mezhebin kolaylıkları ile de o farz yapılamazsa, o işin farz olmadığı başka bir mezhebe uyarak o ibâdet yapılır. O iş, dört mezhepte de farz ise veya başka mezhebin şartlarına uymak mümkün olmazsa, o şey zarûret ile yapılmış ise, ibâdetteki o farzı yapmak sâkıt olur. Yâni yapılmaması câiz olur. Fakat, zarûret ile yapılmamış ise veya zarûret ile, haraç bulunan ve haraç bulunmıyan birkaç şey yapılabilip, insan bu şeylerden dilediğini yapmakta serbest olup, haraç bulunanı yaparsa, yine başka mezhebi taklîd eder. Taklîd etmesine imkân olmazsa, o farzın yapılması sâkıt olmaz. Haraç bulunmıyan şeyi yaparak, o ibâdeti îfâ etmesi lâzım olur. Zarûret olmayıp, yalnız haraç bulunmasında da böyledir. Haraça yâni zahmete, zorluğa sebep olan şeyi yapmamak lâzım olur. Diş çürümeye başlayınca, şiddetli ağrı yapar. Buna mani olmak zarûret olur. Bunun için de, kaplama, dolgu yapmak veya protez yapmak lâzımdır. Protez yapmak, sıhhat için daha iyidir. Bugün Amerikalılar, çürümeye başlıyan dişi hemen çıkarıp, yerine protez veya yarım yâhut bütün damaklı dişler yapıyorlar. Yâni sun’î diş takıyorlar. Sun’î dişler, ağzı yıkarken çıkarılabiliyor. Altları yıkanıyor. Bunun için, gusül abdestinin sahih olmasına mani değildirler. Kaplama ve dolgu ve protez yapılan yerlerde, kaplama ve dolgu zarûret olmaktan çıkmakta, yalnız haraç kalmaktadır. Protez yaptırmak istemeyip, kaplama ve dolgu yaptıranların gusül abdesti alırken mâlikî veya şâfi’î mezhebini taklîd etmeleri lâzımdır. Bu iki mezhebi taklîd mümkün olmasaydı, kaplama ve dolgu yaptırmamaları, ağrı yapan dişi çıkarmaları, protez yaptırmaları lâzım olurdu.
Haraç yâni zorluk olduğu zaman, başka mezhebi taklîd etmek mezhep değiştirmek demek değildir. Başka mezhebi taklîd eden bir hanefî, hanefî mezhebinden çıkmış değildir. Meselâ, derisinden kan çıkınca da, abdest almakta ve vitr namazını vâcib olarak kılmaktadır. Gusül abdesti için taklîd edilince, yalnız gusülde, abdestte ve namazda mâlikî veya şâfi’î mezhebini taklîd etmektedir. Taklîd ettiği mezhebin bir şartını, zarûret yok iken yapmazsa, bu ibâdetleri sahih olmaz. İki mezhebi zarûretsiz karıştırmış, (Telfîk) etmiş olur. Guslü ve namazı iki mezhebe göre de sahih olmaz. Tekrar edelim ki, mezhep taklîdi, yalnız niyet etmekle, lâf ile olmaz. İkinci mezhebin farzlarını, müfsidlerini öğrenmek ve bunların hepsine uymak şarttır.
197 – Dişlerinde kaplama veya dolgusu olduğu için mâlikî veya şâfi’î mezhebini taklîd edenin namazlarının bu mezhebe de uygun olması lâzım olduğundan, namazın bu mezhebe göre farzlarını bilmek lâzımdır. Aşağıdaki yazılar, (El-fıkh-ü alel-mezâhib-ül-erbe’a) kitabından tercüme edildi: Namaz, islâm dîninin temellerinden en mühimmidir. Allahü teâlâ, kendisine ibâdet ve nîmetlerine Şükretmek istiyenlere namaz kılmalarını emretmiştir. Her gün, beş vaktte, namaz kılmağı farz etmiştir. Hadis-i şerifte, (Allahü teâlâ, kullarına hergün beş kere namaz kılmalarını emretti. Bu emri, birinci vazîfe bilerek yapanı Cennete sokacağını söz verdi) buyuruldu. Namazın şânını, yüksekliğini bildiren ve namaz kılmaya teşvîk eden, çok hadis-i şerif vardır. Bu emre önem vermiyene ve namaz kılmakta tenbellik edene çok acı azâblar yapılacağı bildirilmiştir. Namaz kılmak, kalbleri temizler. Günahların affedilmelerine sebep olur. Fakat, kulluk vazîfesi olduğunu düşünmeden, şehvetlerini, dünya çıkarlarını düşünerek kılınan namaz, şartlarına uygun olup, sahih olsa bile, dünyada ve âhırette faydası olmaz. Namaz kılarken, Allahü teâlânın büyüklüğünü, Onun emrini yapmağı düşünmek lâzımdır. Ancak, böyle kılınan namaz, kalbi temizler. İnsanı kötülük yapmaktan korur. Allahü teâlâ, insanın kalbine bakar. Görünüşüne, hareketlerine bakmaz. Yâni temiz niyet ile, Allah korkusu ile yapılan iyilikleri kabûl eder. Namaz kılarken, önce niyeti düzeltmek, sonra farzlarına, şartlarına uygun kılmak lâzımdır. Bedeni, ruhu ile birlikte olarak namaz kılmalıdır. Namaz kılarken, Allahü teâlânın, kendisini gördüğünü, okuduklarını işittiğini, düşündüklerini bildiğini unutmamalıdır. Hergün, her namazda, böyle düşünen kul, hâlıkına yakın olur. Onun sevdiği bir velî olur. Böyle kuldan, kimseye zarar gelmez. Herkese iyilik yapar. Vatanına, milletine faydalı olur.
Namaz, lugatta, iyilik istemek, birinin iyiliği için duâ etmek demektir. İslâmiyette namaz, emredilen hareketleri yaparak, emredilen şeyleri okumaktır. Namaza (İftitâh tekbîri) ile başlanır. Selâm vermekle biter.
Hanefî mezhebinde, dört türlü namaz vardır: Farz-ı ayn olan, farz-ı kifâye olan, vâcib olan ve nâfile olan namazlar. Sünnetlerin hepsine nâfile namaz denir.
198 – Şâfi’î mezhebinde, namazın şartları iki kısmdır: Vücûb şartları ve sıhhatinin şartları. Namazın vücûbünün şartları, şâfi’îde altıdır: Bu altı şart kimde varsa, onun namaz kılması lâzımdır. Müslüman olmak, namazın emrolduğunu işitmek, âkıl ve bâlig olmak. Hayzdan ve nifâstan temiz olmak, işitir ve görür olmak. Namazın sahih olması için, şâfi’î mezhebinde yedi şart vardır: Hadesten tahâret [yâni, abdest almak ve gusletmek], necâsetten tahâret [yâni bedenin, elbisenin ve namaz kılacağı yerin temiz olması], setr-i avret [yâni, avret yerini örtmek], istikbâl-i kıble, namaz vaktinin geldiğini bilmek, namazın farzlarını, müfsidlerini [yâni, namazı bozan şeyleri] bilmek ve müfsidlerden sakınmaktır.
Şâfi’î mezhebinde abdestin farzları altıdır: Birincisi, yüzü yıkamaya başlarken niyet etmektir. Elleri, ağzı, burnu yıkarken yapılan niyet sahih olmaz. İkinci farz, yüzü yıkamaktır. Şâfi’îde çenenin altını ve sarkan sakalı yıkamak da farzdır. Seyrek olup, altındaki deri görünen sakalı tahlîl ederek, altındaki deriyi ıslatmak da farzdır. Sık sakalın tahlîli sünnettir. Üçüncü farz, kolları, dirsekleri ile birlikte yıkamaktır. Tırnak altındaki kirleri temizleyip, altlarındaki deriyi ıslatmak lâzımdır. Dördüncü farz, başın, az olsa da, bir kısmını mesh etmektir. El ile mesh şart değildir. Bir kısmına su serpmekle de olur. Sarkan saçı mesh, sahih olmaz. Beşinci farz, ayakları, hanefîde olduğu gibi yıkamaktır. Altıncı farz, yukarıda bildirilen dört uzvu, sırayı bozmadan yıkamaktır. Sırayı bozunca, abdest sahih olmaz. Sıra ile yıkamak, hanbelîde de farzdır. Mâlikîde ve hanefîde ise, sünnettir.
Bevl, mezî ve vedîden biri çıkınca, dört mezhepte de abdest bozulur. Nikâhları ebedî haram olan 18 kişiden başka ihtiyâr erkek, ihtiyâr kadın dahî derileri birbirlerine dokununca, biri ölü olsa dahî şâfi’îde ikisinin de abdesti bozulur. Mesti açık olarak giyip, sonra bağ veya başka şeyle kapamak, dört mezhepte de câizdir. Örttükten sonra hiç delik bulunmaması şâfi’îde şarttır.
Şâfi’îde guslün farzı ikidir: Birincisi, niyet etmektir. İkincisi, bütün bedeni yıkamaktır. İlk yıkamaya başlarken niyet etmek lâzımdır. Daha önce edilirse, gusül sahih olmaz. Kadının da, örgülü saçı çözüp, arasını ıslatması farzdır. Sünnet derisinin altını yıkamak farz olduğu için, şâfi’îde sünnet olmak vâcibdir.
Şâfi’îde, leşin bütün azası, kemiği, derisi, kılı, kanadı, yünü necistir. Hanefîde, kemiği, tırnağı, gagası, pençesi, boynuzu, kılı temizdir. Şâfi’îde, köpeğin her yeri necistir. Her çeşit kan ve sarı su kıyh yâni cerâhat necistir. Renksiz su, ter, temizdir. Hanefîde renksiz su, hastalıkla akarsa, necistir. Kabarcıklardan çıkan su, hastalıkla olmadığı için, tâhirdir. İnsanın ve eti yinmiyen hayvanların hattâ süt emen sabînin pislikleri, idrârları ve kusmukları her mezhepte necistir. Merkeb ve katır böyledir. Hanefîde, bunlardan kuşların necâsetleri, hafîftir. Şâfi’îde, eti yinen hayvanların pislikleri, bevlleri de necistir. Hanefîde ise, hafîfe olup havada pisliyen, eti yinen kuşlarınki tâhirdir. Şâfi’îde, insanın ve hayvanların menîsi tâhirdir. Diğer üç mezhepte, menî, mezî ve vedî necistir. Mezî, zevk zamanında çıkan, renksiz sıvıdır. Vedî, idrârdan sonra gelen beyaz sıvıdır. Mi’deden gelmiyen kusmuklar, iki mezhepte de temizdir. Kâfirin ve fâsıkın ve cünübün ve eti yinen hayvanların ve atın artıkları temizdir. Hınzırdan başka, eti yinmiyen hayvanların sütleri, hanefîde tâhirdir. Diğer üç mezhepte necistir. Necâset ateş ile yakılınca, külü ve dumanı ve zaman ile toprak olunca, hanefîde tâhir olur. Diğer üç mezhepte tâhir olmaz. Üzümden, hurmadan ve herşeyden elde edilen sarhoş edici mâyı’lerin [sıvıların] hepsi dört mezhepte de necistir. [Biranın ve ispirtonun kaba necâset oldukları, buradan anlaşılmaktadır. Çünkü, hanefîden başka, üç mezhepte, necâsetlerin her çeşiti kabadır. Hafîf necâset yoktur.]
[Abdestte ve gusülde kullanılmış olan (Mâ-ı müsta'mel) denilen su, üç mezhepte, yalnız tâhirdir. Fakat, mutahhir değildir. Yâni temizdir. Fakat, temizleyici değildir. Mâlikîde, hem tâhirdir, hem de mutahhirdir. (Mîzân).]
Mâlikîde, namaz kılanın, necâseti temizlemesi farz veya vâcib değil, sünnettir, dediler. Unutarak veya temizlemekten âciz olarak kılınan namazı, iki kavle göre de sahih olur. Necâset bulunduğunu bilmiyerek veya bilip de önem vermiyerek kılmış ise, birinci kavle göre namazı sahih olmaz. İkinci kavle göre sahihdir. Diğer üç mezhepte, temizlenmesi farzdır.
Hanefîde, kedi ve fâre idrârırın elbiseden temizlenmesinde, haraç [meşakkat] ve zarûret olduğu bildirilerek, dirhemden fazlası da affolundu. Necâsetten kalkıp, elbiseye konan sineğin bıraktığı leke affedildi. Ölü yıkayanın, üstüne sıçrayan müsta’mel su ve necâset karışmış sokak çamuru ve hafîf necâsetin, elbisenin veya bedenin dörtte birinden az kısmına bulaşması affedildi. Necâsetlerin bir mâyı’a karışmasında, hafîfe veya galîza olmalarına ve miktârlarına bakılmaz. Mâyı’ hemen necis olur.
Şâfi’îde, görülmiyecek kadar az necâset ve necâsetten ateş te’sîri ile çıkan buhârın azı ve ateş ile ısıtmadan çıkanın çoğu affedilmiştir. Taş ile tahâretlenince kalan necâset eseri, namazına mani olmaz. Sokakta, necâset karışık çamurun elbiseye, bedene sıçraması, meyvede ve peynirde hâsıl olan kurtcağızlar, peynir yapılan kuzu mi’desindeki madde, ilâcları ve kokuları islâh için, içlerine konulan necis mâyı’ler affedilmiştir. Sinek tersleri [pislikleri], havzdaki balık pisliği, uyuyanın ağzından gelen sarı su, abdest alınan havzlarda az fâre tersi, necis yara üstüne konan yakıya bulaşan, çocuğun ağzından memeye bulaşan necâset, akıcı kanı olmıyan hayvanın öldüğü su, veşm [ve şırınga iğnesi] yerinden çıkan kana karışan ilâc, burundan, kulaktan, gözden çıkan kanın az miktârı, kabarcık, çıban veya yaradan çıkan kanın, kendi sıkıp çıkarmamış ise ve uzva yayılmamış ise, elbiseye bulaşan fazla miktârı da, kendi çıkarmış ise az miktârı ve hacamat, iğne yerinden çıkan çok miktârı, şâfi’îde affedilmişlerdir.
[Şâfi'î mezhebine göre, (özr sahibi) olanın, her namaz vakti girince, önce istincâ etmesi, sonra akıntıyı durdurmak için, pamuk koyması veya bez ile sarması, sonra hemen abdest alıp, namaz kılması lâzımdır. Namaz kılarken, akıntı pamuktan dışarı taşarsa, namazı fâsid olmaz. Abdest alırken, (namaz kılmak için abdest almaya) niyet etmesi lâzımdır. Namaz vakti çıkınca, yeniden istincâ ve abdest almak lâzım olur. Şâfi'îde, dokuz yaşından küçük kızdan gelen ve büyük olanlarda 24 saattan az ve onbeş günden çok devam eden kana, (İstihâza) kanı denir.]
Hanefîde, iftitâh tekbîrini, vakit çıkmadan alırsa, namaz vaktinde kılınmış olur. Namazın hepsi, vakit çıkmadan tamam olmazsa, küçük günah olur. Mâlikîde ve şâfi’îde, bir rekâtın hepsi vakit içinde olmazsa, o namaz edâ olmaz, kaza olur. Şâfi’î mezhebinde de, beş vakit namazı, vakitlerinin evvelinde kılmak eftaldir. Kadının sarkan saçları, şâfi’îde de avrettir. Avretini açarsa, namazı hemen bozulur. İnce kumaş altındaki cildin rengi belli olursa, namaz bâtıl olur. Örtü cilde yapışıp, uzvun şekli belli olursa, bâtıl olmaz. Çıplak olan, örtü bulmak Ümidi varsa, vaktin sonuna kadar beklemesi vâcib olur.
Namaz dışında da, avret mahallini, kendinden ve başkasından örtmek farzdır. Zarûret olunca, zarûret miktârı açılır. Müslüman kadının, yabancı erkekler ve kâfir, mürted ve fâsık kadınlar yanında örtünmeleri farzdır. [Üç mezhepte, yalnız yüzlerinin ve ellerinin, hanefîde ise ayaklarının da avret olmadığı (Mîzân-ül-kübrâ)da yazılıdır.] Hanbelîde, kâfir kadınlarına da örtünmez. Şâfi’îde, küçük çocuğun avret yeri, terbiye edenden başkasına haramdır. Erkeğin dizi, hanefîde avrettir. Diğer üç mezhepte değildir. Mekkede olanın, namazını Kâbenin binâsına karşı kılması farzdır. Mekkeden uzakta olan için de şâfi’îde böyledir. Zan-nı gâlibi Kâbeye karşı olmalıdır. Kıble ciheti, âdil olan bir müslümana sorarak, câmi mihrablarına, güneşin kıble saatine gelmesine, yıldızlara, pusulaya bakarak anlaşılır. Bunlarla anlıyamazsa, ictihâd eder, araştırır. İctihâd ile bulamazsa, namaz kılanlara tâbi olur. Şâfi’îde namazın içinde olan farzlar onüçtür: Beşi ağız ile, sekizi kalb ve beden ile yapılır. Ağız ile olanlar, iftitâh tekbîri, her rekâtta Fâtiha okumak, son rekâtta teşehhüd okumak, salevât okumak, birinci selâmı söylemektir. Kalb ve beden ile yapılanlar: Niyet, kıyâm, rükü’, kavmede dik durmak, iki secde, celsede oturmak, son rekâtta teşehhüd miktârı oturmak, bunları sırası ile yapmaktır. Şâfi’îde niyet ederken, namazın farz olduğuna, namazın şeklini, yâni oturmağı, rükü’unu, secdelerini, selâm vermesini düşünmek, hangi namazı kılacağını niyet etmek lâzımdır. Niyet, iftitâh tekbîrini söylerken yapılır. Edâ veya kaza olduğunu niyet etmek şart değildir. Bu ikisini birbiri yerine düşünürse, namazı sahih olmaz. Rekât adedi de böyledir. Sünnetlerin de cinsini, farzdan evvel veya sonra olduklarını niyet lâzımdır. Yalnız kılan, namazı arasında hâsıl olan cemaate uyabilir. Namaza başlarken, tekbîr getirmek, dört mezhepte de farzdır. Hanefîde, tekbîr olarak, (Allahü ekber) demek vâcibdir. Diğer üç mezhepte farzdır. İftitâh tekbîrinin sahih olması için, şâfi’îde onbeş şart vardır: Arabî olmak, farz namaza ayakta niyet etmek, Allahü ekber demek, (ber) derken uzatmamak, (be)yi şeddeli okumamak, iki kelimenin arasında veya önce (vav) harfi okumamak, iki kelime arasında durmamak. Allahul-ekber veya Allahul’azîm ekber demek câizdir. Kendi işitecek kadar sesli okumak, namaz vakti girmiş olmak, Kıbleye karşı söylemek, imamdan sonra söylemek lâzımdır.
Sünnet ve nâfile namazları ayakta kılmak farz değildir. Hanefîde Fâtiha okumak vâcibdir. Diğer üç mezhepte farzdır. Şâfi’îde, imam arkasında, cemaatin Fâtiha okumaları farzdır. Hanefîde ve mâlikîde farz değildir.
Şâfi’îde namazın sünnetlerinden birisi, imamın ve yalnız kılanın, sabah, akşam, yatsı namazlarında, Fâtiha ve zamm-ı sûreyi yüksek sesle okumaktır. Yabancı erkek yanında olmadığı zaman, kadın da yüksek sesle okur. Cemaat, kendi işitecek kadar, sessiz okur. İmâm yüksek sesle okuduğu zaman, cemaat, imam ile birlikte ve yanındaki işitecek kadar yüksek sesle âmîn der. Sessiz okuduğu zaman ve kendi okuyunca sessiz der. İmâmın, yüksek sesle okuduğu namazlarda, Fâtihayı okuduktan sonra, cemaatin de Fâtihayı okuyacakları vakit kadar susup veya sessiz birşey okuyup, bundan sonra, zamm-ı sûre okunmaya başlaması sünnettir. [Buradan anlaşılıyor ki, imam yüksek sesle Fâtiha okurken cemaat okumayıp, imamı dinlerler. İmâm ile birlikte âmîn dedikten sonra, Fâtiha okurlar.] İmâm Fâtihayı bitirdikten sonra uyan, Fâtihayı okumaz. Üç mezhepte, kendi işitecek kadar sesli okumak farzdır. Mâlikîde farz değil, müstehabdır. Eli üzerine secde, üç mezhepte sahih değildir. Hanefîde mekruhtur. Secdede, kalça baştan ve sırttan aşağıda kalmıyacak kadar yükseğe secde câizdir. Hanefîde ise, secde yerinin, dizlerin konduğu yerden yarım zrâ’ [yirmibeş santimetre] yüksek olması câizdir. Fakat, mekruhtur. Câmide boş yer yoksa, önündekinin arkasına secde edilebilir. Fakat, öndekinin aynı namazı kılmakta olması ve yere secde etmesi lâzımdır. Mâlikîde ve şâfi’îde namazın vâcibleri yoktur. Hanbelîde ve şâfi’îde, namazın sünneti, müstehabı demektir. Bunları terk edene, bir cezâ yapılmaz. Yalnız, sevabından mahrum olur. Sesli okunan namazlarda, Fâtihadan sonra, yüksek sesle âmîn denir. Ayakta eller, göbek üstünde, biraz solda bağlanır. Ayakta, Fâtihadan sonra, bir sûre okumak, hanefîde vâcib, diğer üç mezhepte sünnettir. Şâfi’îde, her rekâtta E’ûzüyü okumak sünnettir ve Fâtihadan evvel Besmele okumak farzdır. Okumazsa, namazı sahih olmaz. Zamm-ı sûreleri rükü’da tamamlamak, dört mezhepte de mekruhtur. Fâtihayı tamamlamak ise, hanefîde mekruhtur. Diğer üç mezhepte, namazı ifsâd eder. Kalbi meşgûl etmiyen canlı resmi nerde bulunursa bulunsun, şâfi’îde, namazı mekruh yapmaz. Özrlü olanın özürsüz olana ve başka mezhepte olana imam olması şâfi’îde ve mâlikîde sahihdir. Aynı imama uyan kadın, erkeğin yanında veya önünde ise, üç mezhepte, ikisinin de namazı bozulmaz. Hanefîde ise, iki yanında ve arkasında kılan erkeklerin namazları bâtıl olur. Fakat, namazda iken imama uyan kadına, imam veya cemaatten biri, geri çekilmesi için eli ile işaret eder, o da çekilmezse veya imam, kadınlara imam olmaya niyet etmemiş ise, kadının namazı fâsid olur, erkeğin olmaz. Bir hizâda, bir rükn miktârı durmamış ise veya biri, bir adam boyundan fazla yüksekte kılıyorsa yâhut aralarında dikili baston, direk veya bir adam duracak kadar boşluk varsa, ikisinin de bozulmaz. Aynı imama uymamış iseler de, bozulmaz ise de, kadın için tahrîmen mekruh olur. Abdesti, guslü, teyemmümü, mest veya cebîre üzerine meshi bozacak birşey, selâm vermeden önce hâsıl olursa, üç mezhepte namaz bozulur. Son teşehhüdü okumağı bitirmeden önce olursa, hanefîde de bozulur. Beş vakit namazdan sonra, hemen bir âyetelkürsî ve doksandokuz tesbîh ve bir tehlîl okumak müstehabdır. Farzdan veya son sünnetten sonra okunurlar. Şâfi’îde birincisi, hanefîde ikincisi eftaldir. Sonra, duâ edilir.
199 – (El-fıkh-u alel-mezâhib-il erbe’a)da diyor ki, (Mâlikî mezhebinde, sağlam insandan çıkan bevl, menî, mezî, vedî, istihâza kanı, gâit ve yel abdesti bozar. Taş, solucan, cerâhat, sarı su, kan çıkınca bozulmaz. Abdesti bozanlar, hastalık ile çıkarsa ve çıkması men olunamazsa, meselâ bevl, bir namaz vaktinin yarısından çok devam eder ve çıkma zamanı belli olmazsa, abdesti bozmaz. İkinci kavle göre, bu üç şart olmasa da, hastanın abdesti bozulmaz. Çıkmadığı zaman abdest alması müstehab olur. Hanefî mezhebindeki özr sahibi hastaların, ihtiyârların, abdest almakta haraç ve meşakkat olduğu zaman, bu kavli taklîd etmeleri sahih olur. Bevlin kesildiği zamanı belli ise, bu zamanda abdest alması iyi olur. İstibrâ zamanı uzun süren veya sonraları damlayan ve bir namaz vakti devamlı akmadığı için özrlü olamıyan hanefî ve şâfi’îler, mâlikî mezhebini taklîd eder. Bunun için, abdeste ve gusle başlarken niyet eder. Abdestte ve gusülde her uzvu el ile veya havlu ile hafîf delk etmeli, sığamalı, abdestte başın her yerini mesh etmelidir. Kulaklar üstündeki cilt, baş demektir. Mesh edilmesi farzdır. Bu cildin, yüz sayılarak gasl edilmesi, hanefî kitaplarında yazılı değildir. Her uzvu aralıksız yıkamak farzdır. Kulakları mesh için elleri yeniden ıslatmak sünnettir. Lezzet kastederek, nikâhlamak câiz olan kadının cildine, saçına dokunmak ve avucunun veya parmaklarının içi veya yanları ile zekerine dokunmak, abdest aldığında veya bozulduğunda şüphe etmek abdestini bozar. Gusülde ağzı ve burnu yıkamak farz değil, sünnettir. Örgülü saçı çözüp mesh etmek lâzımdır. Mest üzerine meshin müddeti yoktur. Her namaz vakti için ayrı teyemmüm yapılır. Kelb [köpek] ve hınzır [domuz] necis değildir. Fakat, yenilmeleri haramdır. Balığın dahî kanı necistir. Eti yinen hayvanların bevli ve gâiti tâhirdir. Necâsetten tahâret bir kavle göre farz, diğer kavle göre sünnettir. Bâsûr, idrâr, gâita damlaları bedene, çamaşıra bulaşırsa affolur. İnsanın ve hayvanın kanının, yara, çiban suyunun avuç içi kadarı affolur. Namazda her rekâtta Fâtiha okumak, bir omuzuna selâm vermek ve iki secde arasında oturmak ve rükü’da, secdelerde tumânînet [sâkin durmak] farzdır. İmâmın gizli okuduğu rekâtlarda cemaatin Fâtiha okumaları müstehab, âşikâre okuduğu zaman cemaatin de okuması mekruhtur. Kıyâmda, sağ el sol elin üstünde olarak, göğüs ile göbek arasına koymak veya iki eli iki yana salıvermek müstehabdır. Farzlarda (E’ûzü…) okumak mekruhtur. Fâtihayı rükü’da tamamlamak namazı bozar.) Misafir ile mukîmin birbirlerine imam olmaları hanefîde câiz, mâlikîde mekruhtur. Mâlikîyi taklîd eden hanefî, dört gün kalmaya niyet ettiği yerde, dördüncü günde farzları dört rekât kılmaya başlar. Mukîm ile cemaat yapabilirler. Çünkü, mekruhta kendi mezhebine tâbi olur.
200 – Resûlullah buyurdu ki: Bir müslümanda üç şey bulunmazsa, ehl-i Cennettir:
1- Kibir, 2- Haset, 3- Hıyânet.
Her musîbete ve belâya sabr etmek, şikâyet etmemek lâzımdır. Zîrâ, sabrı bulunmıyan insanların dinleri kolaylıkla helâk olur. Derd ve belâ çekenlere sevap olmaz. Derd ve belâlara sabr edenlere, bunları Allahü teâlâdan bilip, Ona yalvaranlara sevap vardır.
201 – Bir müslüman: Dünyada azîz, âhırette sa’îd olmasını isterse, kendisinde şu üç huy bulunsun:
1- Mahlûkattan hiçbir şey beklememek.
2- Müslümanları [ve zimmî kâfirleri, ölmüş iseler de] gıybet etmemek.
3- Başkasının hakkı olan bir şeyi almamak.
Allahü teâlâ üç şeyi çok sever:
1- Cömertlik.
2- Korkmadığı kimsenin yanında doğruyu söylemek.
3- Gizli yerlerde de Allahü teâlâdan korkmak.
Allahü teâlâ, Tûr-i Sinâda, Mûsâ aleyhisselâma buyurdu ki: (Bir kimseye, Hak teâlâdan kork deseler, o kimse de Allahdan korkmağı bana mı öğretiyorsun, sen Allahdan kork derse, en fena insan odur.)
202 – Kimsenin günahını başına kakma! Müslüman olsun, kâfir olsun, bir kimsenin hakkını alıp da tevbe etmeyip onunla helâllaşmazsan, Resûlullah sana lânet eder. Ana-babanın ve dînini öğreten hocasının meşru olan emirlerine âsî olanlar da mel’ûndur. Allahü teâlânın rızasının gayrine, meselâ falanca kimseye diyerek kurban kesenler de bu lânet halkasına dahildirler. Kızına zinâ ettiren, çıplak gezdiren, evlatlarına îmanı, haramları öğretmiyen babalar ve analar ve Allahü teâlâdan başkasına ibâdet ve secde edenler de mel’ûndurlar.
[Abdülganî Nablüsî (Hadîka)da el ile yapılan günahları anlatırken diyor ki: (Zor ile gasb edilen ve rüşvet olarak alınan, çalınan mallara ve kendinde emânet olan malları ticârette kullanarak elde edilen kâra ve Dâr-ül-harbde yâni kâfir memleketlerine gidenin [tüccârın, seyyâhın], kâfirlerden, rızaları olmadan aldığı mala, (Mâl-ı habîs) denir. Bunları kullanması haram olur. Sahiplerine geri verilmeleri, sahipleri bilinmiyorsa, fakirlere sadaka verilmeleri lâzım olur. Başkasının mülkünü, ondan izinsiz kullanmak haramdır.) Müslüman, Dâr-ül-harbdeki kâfirlerin bile mallarına, canlarına, ırzlarına dokunmaz. Nakil vâsıtalarının ücretlerini öder. Kimseye hiyânet etmez.]
Peygamberimiz buyurdu ki: (Bir kimse, birine su verse ve o da, ona karşı bir temennâ etse, eğilse, Allaha ortak koşmak olur.) Yine buyurdu ki: (El kaldırarak selâm vermek ve Allahdan başkasına yemin eylemek de şirktir.) Meselâ, (babanın canı için) diyerek yemin etmemelidir.
[Yukarıdaki hadis-i şerifte, el kaldırarak selâm vermenin şirk olduğu bildirildi. Hanefî mezhebinin büyük âlimleri yâni ictihâd makamına yükselmiş olan âlimler buna benziyen hadis-i şerifleri karşılaştırmışlar, hanefî mezhebinin üsûl ve kavâ'id-i mezhebiyyesine göre incelemişler. Uzakta olana, yalnız el kaldırarak selâm vermenin mekruh olduğunu, söz ile ve el ile birlikte selâm vermenin kerâhetsiz câiz olduğunu anlamışlardır. Bunun gibi, İbni Âbidînde namazın mekruhları sonunda yazılı hadis-i şerifte, (Namazlarınızı ayakkabı ile kılınız. Yahudilere benzemeyiniz!) buyuruldu. Hâlbuki, fıkh âlimleri, ayakları örtülü kılmanın sünnet, ayakları açık olarak kılmanın mekruh olduğunu bildirdiler. Yine bunlar gibi, (Hadîka)nın ikinci cildi, beşyüzseksenbirinci sayfasında, (Saçını, sakalını siyaha boyayanlar, Cennet kokusunu bulamazlar) hadis-i şerifini bildirdikten sonra, âlimlerin hepsi, siyaha boyamak mekruhtur dedi. Câiz diyenler de oldu. (Mebsût)da böyle yazılıdır. Hz. Osman ve Hz. Hüseyn ve Ukbe bin Âmir ve İbni Sîrîn ve Ebû Bürde ve başkaları siyaha boyarlardı diyor. (Hadîka), ikinci cilt, beşyüzseksenikinci sayfada diyor ki, (Saç, sakal boyamakta, bulunduğu yerdekilerin âdetlerine uyulur. Bulunduğu şehrin âdetine uymamak, şöhret olur. Tahrîmen mekruh olur.) (Mişkât)daki hadis-i şerifte, (Müşriklere muhâlefet edip, sakalınızı uzatınız!) buyuruldu. Hâlbuki, Hâdimî (Berîka)nın binikiyüzyirmidokuzuncu sayfasında, (Sakalı kazımak sünnete muhâlefet olur. Emr-i vücûbî olsaydı, haram olurdu. Sakalı bir kabza [bir tutam] uzatmak sünnettir. Bundan kısa yapmak ve kazımak câiz değildir. Bazı kimseler, sakalını kazıyanın veya kısaltanın imam olması câiz olamaz. Yalnız kıldığı namaz da mekruh olur. Bu kimse mel’ûndur, diyorlar. Bu sözlerini (Tahâvî)den aldıklarını bildiriyorlar. Böyle sözler doğru değildir) diyor. Ehl-i kitaba [yâni yahudilere, hıristiyanlara] ve müşriklere, muhanneslere [yâni kötü oğlana] benzemek şiddetle men olunmaktadır. Tahtâvînin, (Merâk-ıl-felâh) hâşiyesi yüzseksenbeşinci sayfasında, (Ehl-i kitaba benzemenin dereceleri vardır. Yimek, içmek gibi âdet olan zararsız şeylerde benzemek câizdir. Kötü, zararlı şeylerde teşebbüh kastederek benzemek haramdır. Teşebbüh kastetmezse câiz olur) diyor. Kâfirlerin dinlerine mahsûs olup, kâfirlik alâmeti olan şeylerde, kastolmadan da benzemek küfür olur. Faydalı dünya işlerinde benzemek câiz, hattâ sevap olur.
203 – Hiç kimseye lânet eyleme. Zîrâ, lânet eylediğin adam lânete müstehak değil ise, yaptığın lânet sana döner.
Hayvânâta dahî lânet eyleme! Zîrâ, melekler, sana lânet ederler. Namazı terk edene, yüzüne karşı da, arkasından da lânet edilir. Zîrâ, farz olan namazı özürsüz terk eden, dört kitapta da mel’ûndur. Elinden geldiği her zaman emr-i mâruf eyle, yâni islâmiyetin emirlerini söyle, fena şeylerden men et! Peygamberimiz buyurdu ki: (Ahlâk-ı zemîme [yâni fena ahlâk] olan dört şeyden vazgeç, onlardan çok sakın:
1- Çok mal toplayıp, yimemek.
2- Hiç ölmiyecekmiş gibi dünyaya sarılmak.
3- Bahîl olmak [yâni, cimri olmak].
4- Harîs olmak.)
İnsanda hayâ olmak, îman nişânıdır. Hayâsızlık, küfrü mûcibdir. Hayâ, evvelâ Allahü teâlâya karşı olur.
204 – Herhangi bir işini, bahîl, yâni hasîs kimselere danışma! Çünkü, seni sonra insanlar arasında rezil ve rüsvâ eyler. Sâlih kimse ile meşveret et! Allahü teâlânın sevgisine kavuşmak için çalışana (Sâlih kul) denir.
SABR FASLI
 
205 – Sabr, derd ve elemi şikâyet etmemektir. Üç şeye sabr edersen, büyük derece kazanırsın:
1- Herhangi bir belâya sabr etmenin üçyüz sevabı vardır. Belâya çâre, devâ aramak, duâ etmek, sabr sevabını azaltmaz.
2- İslâm bilgilerini öğrenirken zahmet çekmeye ve ibâdetleri yapmaya sabr etmeye, Cennette altıyüz derece verilir.
3- Günah işlememek için sabr etmek.
Nefsin arzularına sabr etmenin yediyüz derecesi vardır. Musîbet için de her nefesi için ayrı bir derece ve sevap alır. Malın, evladın gitmesi büyük musîbet olup, bunlara sabr edenleri, Allahü teâlâ, terâzî başına getirmeye hayâ ederim, buyuruyor.
206 – Ölümden korkma! Ve ölümü isteme! Peygamberimiz buyurdu ki: (Ölümü hâtırlayınız ve duâ ederek deyin ki: Yâ Rabbî! Hakkımda ölmek hayrlı ise, beni öldür, çok yaşamak hayrlı ise beni yaşat!)
Cenâzelerde hizmet etmekte bulun! Allah rızası için cenâzenin mezarına bir kürek toprak atıver! O attığın toprak, kıyâmette terâzîne konacaktır. Cenâzeye yapılacak hizmetler (Se’âdet-i Ebediyye) kitabımızda uzun yazılıdır.
KABIR ZİYÂRETİ FASLI
 
207 – Ey Oğul! Peygamberimiz buyurdu ki: (Bir müminin kabrini ziyâret eyleyen, Hak teâlâ huzurunda nâfile bir hacdan ziyâde sevaba nâil olur!) Allahü teâlânın rızası için, (Âyetelkürsî), (Fâtiha) ve (Kulhüvellahü)yü oku ve sevabını mevtâların ruhlarına bağışla! Duânı bütün müminlerin ruhlarına şâmil et! Bütün ölülerin adedince sevap alasın.
208 – (Vehhâbîlik) denilen fırkayı, Abdülvehhâb oğlu Muhammed adında Necdli bir kimse vâsıtası ile, ingilizler kurdu. Bu alçak adam, 1206 [m. 1791] da öldü. İngiliz plânlarını yaymak için çeşidli kitaplar yazdı. (Kitap-üt-tevhîd) kitabını, torunu Abdürrahmân şerh ederek (Feth-ul-mecîd) adını verdi. 1258 [m. 1842] de öldü. Bu şerhin çeşidli yerlerinde diyor ki, (Ölüde his yoktur. Ruhu da ind-i ilâhîdedir. Mülhidler, ervâh tasarruf ederler diyerek, ölülerden yardım, şefaat istiyorlar. Bu hareketleri şirktir. Melek, Nebî, Velî, kimseye yardım edemezler. Ölü, yâ Hz. Hüseyn gibi Cennet nîmetlerindedir, yâhut, Ticânî müşriki ve habîsi gibi veya Muhyiddîn-i Arabî ve Ömer ibnül Fârıd putları gibi azâbdadırlar. Kendilerine yapılan duâlardan haberleri olmaz. Ölü işitir, yardım eder diyenler, dinden îmandan çıkıyorlar. Allahın izin verdiği kimse, şefaat olunmasına izin verilene şefaat edecektir. Ölüye duâ etmekle, yalvarmakla izin verilmez. Mısr halkının en büyük tanrıları olan Ahmed Bedevînin ne olduğu belli değildir. Ölülerin mezarlarına türbe yapmak, tâzîm etmek şirktir. Abdülkâdir Geylânî, kendine yalvaranı işitir, yardım eder diyorlar. Bu sözleri küfürdür. Bunların türbeleri birer puthânedir. Hepsini yıkmak vâcibdir.)
Yukarıdaki yazılar gösteriyor ki, vehhâbîlik fırkasının zuhûru, sonra (Sü’ûdî arab) devletinin kurulması, ingilizlerin islâmiyete hücûmlarının bir zaferi oldu. Bunlar Ehl-i sünnete, yâni bize kâfir diyorlar. (Türbeler bid’attir. Resûlullah zamanında türbe yoktu. Sonradan yapıldı) diyorlar. Bunlara deriz ki, biz (Ehl-i sünnet) mezhebindeyiz. Bizim îtikatımıza göre, (Edille-i şer’ıyye) dörttür. Yâni din bilgilerinin kaynağı dörttür. Bu dört kaynak, kitap, sünnet, kıyâs-ı fukaha ve icmâ’ı ümmettir. Kitap, Kur’an-ı kerimdir. Sünnet, hadis-i şeriflerdir. Kıyâs-ı fukaha, dört mezhebin fıkh kitaplarıdır. İcmâ’ı ümmet, ilk iki asrın âlimlerinin sözbirliğidir. Bu âlimlerden, hiçbiri, türbelere karşı birşey demedi. Fıkh kitapları, türbelerin câiz olduğunu yazıyorlar. Şu hâlde, türbe yapmak ve türbe ziyâret etmek dînimizde yasak değildir. Vehhâbîler inkâr ediyorlar. İslâm dîni, câhillerin sakat mantıkları, sapık düşünceleri ve yaldızlı sözleri değildir. İslâm dîni, (Edille-i şer’ıyye)den elde edilen bilgilerdir. Vehhâbîliğin kurucusu Muhammedin kardeşi Süleymân bin Abdülvehhâb, Ehl-i sünnet âlimi idi. Kardeşinin tuttuğu yolun bozuk olduğunu bildirmek ve müslümanların ona aldanmalarını önlemek için çok kitap yazdı. (Savâik-ul-ilâhiyye firreddi-alel-vehhâbiyye) kitabında vehhâbîlere cevap vermekte, yollarının yanlış olduğunu isbât etmektedir. Altıncı sayfasında diyor ki, (Evet, vehhâbîlerin şeyhul-islâm ismini verdikleri ve yazılarını senet olarak aldıkları İbni Teymiyye ve talebesi İbnülkayyım Cevziyye, gâib olandan ve ölüden yardım istemek, onun için adak yapmak veya Allahdan başkası için kurban kesmek, kabri öpmek, toprağını alarak bereketlenmek şirktir dediler. Fakat, şirk-i ekber demediler. Şirk-i asgar dediler. Hiçbir âlim, böyle yapan müşrik olur demedi. Dört mezhep âlimleri, küfre sebep olan şeyleri uzun yazdılar. Böyle yapanın mürted olacağını hiçbiri bildirmedi. Böyle yapanların müslüman olduklarını bildirdiler.) Yûsüf Nebhânî (Şevâhid-ül-hak) kitabının yüzkırkbirinci sayfasında diyor ki, şâfi’î âlimlerinden Şihâbüddîn Remlî fetvâsında buyurdu ki, (Peygamberler öldükten sonra mucizeleri, Velîler de öldükten sonra kerâmetleri devam eder. Bunun için, öldükten sonra da bunlara istigâse, tevessül edilir.) Abdülhay Şernblâlî de, Peygamberler ile ve Evliyâ ile tevessülün câiz olduğunu uzun isbât etmektedir. İbni Âbidîn, birinci cilt sonunda buyuruyor ki, (Âlimlerin, Seyyidlerin, Velîlerin, umûma vakf edilmiş olmıyan yerdeki kabirleri üzerine türbe yapmak câizdir.) Beşinci ciltte lebs faslında diyor ki, (Evliyânın, sâlihlerin kabirleri üzerine, sanduka, örtü, sarık sarmak mekruh denildi. Bize göre, meyyite tâzîm ve hurmete sebep olmak, hakâret edilmemek, gâfillerin edebli olmaları için, bunlar câizdir. Ameller niyete göredir.) Vehhâbîler, Kur’an-ı kerime ve hadis-i şeriflere yanlış mâna veriyorlar. Kendi anladıklarına inanmıyanlara kâfir diyorlar.
[Tenbîh: İbni Âbidîn, bâgîleri anlatırken diyor ki, (Hâricî denilen kimseler, şüpheli olan (birkaç mâna çıkarılabilen) delîlleri tevil ediyorlar. Yâni bazı âyet-i kerimelere ve mütevâtir olan hadis-i şeriflere, açık ve meşhûr olmıyan mânalar veriyorlar. Hz. Alînin askerinden ayrılarak ona karşı harp edenler böyle idi. Hâkim ancak Allahdır. Hz. Ali, iki hakemin hükmüne uyarak, hilâfeti Mu'aviyeye bırakmakla büyük günah işledi, dediler. Onunla harp etmelerine bu yanlış tevilleri sebep oldu. Kendileri gibi inanmıyanlara kâfir dediler. Hâricîler ve vehhâbîler gibi, şüpheli delîlleri yanlış tevil ederek, kat'î delîle uymıyan iş yapanlara, müctehid olan fıkh âlimleri kâfir demediler. Bâgî, âsî, bid'at ehli olduklarını söylediler. Türkçede sapık, denilmektedir. Delîllerde kat'î, (açık olarak) anlaşılan tek bir mânaya inanmıyan ise kâfir olur. Âlemin yok olacağına, ölülerin tekrar dirileceklerine inanmamak böyledir. Ali ilahdır, Cebrâîl vahy getirirken yanıldı diyen de kâfir olur. Çünkü bu sözler, tevil ederek, ictihâd için uğraşarak anlaşılan mânalar değildir. Nefse uymaktandır. Hz. Âişeyi kazf eden ve babasının sahâbî olduğuna inanmıyan da kâfir olur. Çünkü ikisi de, Kur'an-ı kerimde açık olarak bildirilen delîli inkârdır. Fakat, Hz. Ebû Bekr ile Hz. Ömeri seb eden ve halîfeliklerine inanmıyanın tevili varsa, kâfir olmaz. Müslümanların mallarına, canlarına saldırmak gibi kat'î açık olan haramlara tevili olmadan helâl diyen kâfir olur. Kitaptan ve sünnetten, şüpheli bir delîli tevil ederek söyleseydi, kâfir olmazdı.)
Görülüyor ki, müslüman olduğunu söyleyip ibâdetlerini yapan, yâni (Ehl-i kıble) denilen bir kimsenin Ehl-i sünnete uymıyan bir inanışı, mânası açık olan bir delîli inkâr olursa, tevil ile olsa da, olmasa da küfür olur. Buna (Mülhid) denir. Bu inanış, açık olmayıp, şüpheli olan bir delîli inkâr olursa veya açık delîle uymayan bir iş ise, tevili varsa, küfür olmaz. Bid'at olur. Tevilden haberi olmayıp, bid'at sahibi âlimleri taklîd ile veya nefse uyarak, dünya çıkarları için ise, yine küfür olur.
İster Ehl-i sünnet olsun, ister bid'at sahibi olsun, dînini dünya çıkarlarına âlet eden, yâni dünyalığa kavuşmak için dîninden veren câhillere, (Din yobazı) denir. Îmanı olmadığı hâlde, müslümanları aldatarak îmanlarını yok etmek, islâmiyeti içerden yıkmak için, müslüman görünüp, küfre sebep olan şeyleri isbât etmek için, delîlleri yanlış tevil edene, (Zındık) denir. Kendisini müslüman ve fen adamı tanıtıp, dîni, îmanı bozan şeyleri fen bilgisi diyerek söyliyen yalancı kâfirlere, (Fen yobazı) denir. Fen yobazlarının da zındık oldukları evvelki maddelerde bildirilmişti. Fen yobazları, Tanzîmâtın ilânından beri, ingilizlerden, masonlardan para, mevkı' gibi menfaatler sağlıyarak, islâmiyete saldırmışlardır. Hakîkî islâm âlimleri, din yobazlarına, kuvvetli cevaplar vererek onları susturmuşlar, müslümanları bunların şerlerinden kurtarmışlardır. Fen yobazları ise, islâm düşmanı, ilerici denilen devlet adamlarından yardım görmüşler, istediklerini çekinmeden söylemişler ve yazmışlar, birbirlerini överek, yalanlarının yayılması kolay olmuş, islâmiyete daha çok zarar vermişlerdir.] İslâm bilgilerinde âlim olan bid’at sahiplerine ve mülhidlere ve bunların yolunda olan câhil taklîdcilere, (Mezhepsiz) denir. Mezhepsizler ve îman hırsızları olan zındıklar, (Dinde reformcu) olarak ortaya çıkmaktadırlar. İcmâ’, delîl değildir diyen kâfir olmaz. Bid’at sahibi olur. Hâricîler, şî’îler, vehhâbîler böyledir. Bunların icmâ’a muhâlif sözleri küfür olmaz.
209 – Âdetler, (Delîl-i şer’î) olamaz. Din, âdetlere tâbi olamaz. Âdetlerin, modaların islâmiyete uygun olması lâzımdır. Bir işin islâmiyete uygun olmasını sağlamak için, bu iş ile ilgili çeşidli kavller varsa, bunlardan zamana ve şahsa uygun, elverişli olan kavle uygun olması sağlanır. (Ahkâm zaman ile değişir) sözünün bu demek olduğu, (Berîka)da, fitne bahsinde yazılıdır.
210 – Çocuklarına dinlerini, îmanlarını öğretmek, kul hakkıdır. Yarın öğretmeye vakit bulamazsın.
211 – Beş kısm insanlar Cehenneme gideceklerdir:
1- Beş vakit namazı özürsüz terk edenler. Kaza etmeyenler.
2- İçki içip ve tevbe etmeyen.
3- Zekât ve uşur vermeyen.
4- Ana-babasına karşı gelen.
5- Câmi-i şeriflerde dünya için konferans verenler, nutuk söyleyenler. Hele hutbe esnâsında cemaatin veya hatîbin hutbeden başka konuşmaları büyük günahtır.
Âkıl ve bâlig olan her müslümanın, hergün vakitleri gelince, beş kere namaz kılmaları ve her birisini vaktinde kıldığını bilmeleri farzdır. Câhillerin, mezhepsizlerin hazırladıkları takvimlere uyarak, vaktinden evvel kılmak büyük günah olur ve bu namaz sahih olmaz. Kız ve oğlan çocuk yedi yaşına gelince, namaz kılmalarını emretmek velîsi üzerine vâcib olur. Oruç tutmaları için de emreder. İçki içmemesi için de emreder. İyi işlere alıştırır. Kötü işleri yapmamasını emreder. On yaşına gelince, namaz kılmaları için, el ile vurulur. Değnek ile dövülmez. Falaka ile vurulmaz. El ile üçten ziyâde dahî vurulmaz. Velîsinden başkası dövmez. [Velîsi izin verirse, hocası el ile, üç kere döver. Falakaya bağlayıp ayaklarına sopa ile vurmak câiz değildir.] Değnek ile dövmek, âkıl, bâlig olup cinâyet işliyen kimseye [ve hâkimin karar vermesi ile] câiz olur. [Erkeğin zevcesini sopa ile dövmesi de câiz değildir.] On yaşındaki çocukların yatakları da ayrılır. Kimse, kimsenin yerine, onun borcu olan namazı kılamaz. Kendi kıldığı namazın ve başka ibâdetlerinin sevabını, diri veya ölü olan başkasına hediye etmek câizdir. Alacaklının, alacağını istememesi için, namaz kılıp, sevabını ona bağışlamak câiz değildir. Bir Dank, yâni bir dirhem gümüş kıymetinin altıda biri kadar [yarım gram gümüş kadar] borç için, şartlarını gözeterek kılmış olduğu namazlardan, yediyüz namazının sevabı, kıyâmet günü, alacaklısına verilecektir. Borclunun sevapları biterse alacaklısının o kadar günahı, ona yükletilecektir. [Zevcesini boşayınca, mehr parasını ona hemen vermek de, kul hakkıdır. Ödemezse, dünyada cezâsı ve âhırette azâbı çok şiddetlidir. Kul haklarından en önemlisi ve azâbı en çok olanı, akrabasına ve emri altında olanlara Emr-i mâruf yapmamaktır. Bunlara din bilgisi öğretmeyi terk etmektir. Onların ve bütün müslümanların dinlerini öğrenmelerine ve ibâdetlerini yapmalarına, işkence ederek veya aldatarak mani olanın kâfir olduğu, islâm düşmanı olduğu anlaşılır. Bid'at sahiplerinin, mezhepsizlerin, sözleri ile, yazıları ile, Ehl-i sünnet îtikatını değiştirmeleri, dîni, îmanı bozmaları da böyledir. Namazın farz olduğuna, birinci vazîfe olduğuna inanmıyan, önem vermiyen, kâfir olur.] Farz olduğuna inanıp da, tenbellik ile, özürsüz kılmıyan fâsık olur. Kılıncaya veya ölünceye kadar, hâkim tarafından habs olunur. Arada bir nasihat verilir. Hadis-i şerifte, (Kâfiri müslümandan ayıran şey, namaz kılmamasıdır) buyuruldu. Bunun için, tenbellik ederek namaz kılmıyana, hanbelî mezhebinde kâfir denilmiştir. Terk etmek, tenbellikle, bile bile kılmamak demektir. [Özr ile kaçırmaya, fevt etmek denir.] Özr ile vaktinde kılınmıyan namazları acele kaza etmek farzdır. Âilesinin nafakasını kazanacak kadar tehîr etmesi câiz olur.
ZEKÂT VERMEK
 
212 – Tam mülk olan mâlın zekâtını ve uşrunu vermek farzdır. Kullanılması câiz ve mümkün olan mala (Tam mülk) denir. Dört türlü zekât malı vardır:
1- Altın ile gümüş.
2- Ticâret için alınan her türlü eşya.
3- Kırda ve çayırda otlayan dört ayaklı hayvanlar.
4- Toprak mahsûlleri, yâni uşr.
Ebû Hanîfe buyuruyor ki:
Yağmur veya nehr ile sulanıp yerden çıkan ekinin, meyvanın ve sebzenin ve balın miktârı ne kadar olursa olsun, mahsûlü alır almaz, satarak onda birini fakirlere vermek farzdır. Buna (uşr) denir. Uşrunu vermeden yimek haramdır.
Altın ve gümüşün ve ticâret eşyasının zekâtını vermek için, nisap miktârı olmaları lâzımdır. (Nisap) zenginlik ile fakirlik arasındaki sınır demektir. Nisap miktârı, altın için yirmi miskaldir. Gümüş için ikiyüz dirhemdir. İhtiyâç eşyasından başka, nisap miktârı her cins malı olana (Zengin) denir. Bu kadar malı olmıyana (Fakir) denir. Altın para ve eşya ve kadın zînetlerinin ve diş üzerindeki altın kaplamaların ve her cins ticâret eşyasının ağırlıklarının toplamı yirmi miskal olursa, gümüş eşyanın ise, ikiyüz dirhem olursa ve bundan sonra bir hicrî sene, yâni arabî sene elde kalırsa, o zaman ağırlıklarının kırkta biri ayrılıp Kur’an-ı kerimde bildirilen sekiz sınıf insandan birine veya birkaçına verilecektir. Buna (Zekât) denir. Bir miskal yirmi kırâttır. Bir kırât-ı şer’î beş arpa, yâni yirmidört santigramdır. Bir miskal, dörtondasekiz [4,8] gram olur. Yirmi miskal, doksanaltı [96] gram oluyor. Doksanaltı gram altını olan, bir arabî sene sonra, ikibuçuk [2,5] gram altını, zekât niyeti ile ayırıp, istediği zaman, istediği fakire verecektir. Bir dirhem-i şer’î ondört kırât-ı şer’îdir. Yâni üç gram ve üçyüzaltmış miligram [3,360 gram] olup, gümüşün nisabı altıyüzyetmişiki gram [672 gram] veya yirmisekiz mecîdiyyedir. Bir mecîdiyye, yüz kırât-ı şer’î veya yirmidört gramdır. 96 gram altın ve 672 gram gümüş, aynı nisap miktârını gösterdikleri için, kıymetleri birbirinin aynı demektir. Buradan, altının aynı ağırlıktaki gümüşten yedi defa daha kıymetli olduğu anlaşılmaktadır. Türkiyede kullanılan bir liralık altınların her çeşidi birbuçuk miskal, yâni otuz kırât [7 gram ve 20 santigram] olduğundan altın nisabı, [20:1,5=13,33] onüç aded altın lira ve bir liranın üçte biri olmaktadır. Yâni, bu kadar aded bir liralık altındır. Dirhem-i urfî, dirhem-i şer’îden daha küçük olup, tâm üç gram idi. Çünkü, dirhem-i urfî onaltı kırât-ı urfî idi. Bir kırât-ı urfî ise, dört arpa idi. [İbni Âbidîn.] Osmanlıların son zamanlarında kullandığı bir kırât, yirmi santigram, bir dirhem de 3,207 gram idi.
Ticâret eşyasının, nisap hesap edilirken alış fiyatının, para olarak kullanılan damgalı altına veya gümüşe nazaran kıymetleri nisap miktârı olunca, bu ticâret eşyasının zekâtı, altın veya gümüş yâhut, ticâret eşyasından verilir. Şimdi, alışverişte kullanılan kâğıd paralar altın lira karşılığı olan senetlerdir. Şimdi, gümüşün altına nazaran kıymeti, islâmiyettekinden, yâni yedide birden çok düşük olduğu için, zekât hesaplarının yalnız altın lira ile kıymetlendirilmesi lâzımdır. [(İbni Âbidîn) 1271 Bulak baskısı, cilt 4, sayfa 28 ve 182.]
Alacağı olan bir insanın, elinde senetleri varsa, zekâtını vermesi lâzımdır. Fakat, senetlerin kırkta birini veremez. Çünkü senetler (deyn) olan, yâni elde bulunmıyan malı gösterir. Deyn olan malın zekâtını vermek lâzımdır. Fakat zekât, (ayn) olarak verilir. Deyn olan mal verilmez. Yâni elde bulunan maldan verilir. Fakire malı teslim etmek lâzımdır. Senet, ayn olan mal değildir, kâğıd parçasıdır. Senette yazılı olan altın ise, altın vermesi, gümüş ise gümüş vermesi lâzımdır.
Kâğıd liralar da ayn olan mal değildir. Deyn olan malı göstermektedirler. Hükûmetlerin imzaladığı bir deyn senedidir ve altın karşılığıdırlar. Gümüş karşılığı değildirler. Elinde onbin liralık kâğıd parası bulunan bir kimse, bunun karşılığı olan altını bankaya veya sarrafa ödünç vermiş kimse demektir. Elindeki kâğıd para, o altınların senedi demektir. O hâlde, bu kimsenin, o altınların zekâtını ayn olarak vermesi, hem de altın olarak vermesi lâzımdır. Nitekim, fülusun, yâni bakır paranın zekâtı kıymetinden verilir. Fülus olarak verilmez. Bir malın kıymeti, piyasaya göre karşılığı olan altın lira adedi demektir. Bunun için, kırkbin kâğıd lirası olan, gazetede yazılı altın fiyatlarından fiyatı en az olan altın lira üzerinden, nisabı hesap eder. Fiyatı en az olan Hamîd altını ise ve bir Hamîd altınının karşılığı binbeşyüz kâğıd lira ise, o gün için, kâğıd paranın zekât nisabı: 13,3 x 1500 = 19950 lira olup, kırkbin liranın zekâtını vermek lâzım gelir. Bunun zekâtı bin liradır. Fakire bir yarım altın lira ile bir çeyrek altın veya bir altının üçte ikisi kadar, yâni yaklaşık beş gram ağırlığında bir altın parçası, meselâ bileyzik veya yüzük verir.
Libya hükûmeti sosyalist kâfirlerin eline geçmeden evvel, Evkaf müdirliğindeki ilim heyeti tarafından çıkarılan aylık (Hedy-ül-islâmî) mecellesinin 1393 Ramazan [m. 1973] tarihli sayısında, şeyh Milâd Celâsî imzası ile diyor ki, (Evrâk-i mâliyyenin, yâni kâğıd paraların da zekâtını vermek lâzımdır. Kâğıd paraların nisabı, zekât verecek kimsenin bulunduğu yerdeki hükûmetin çıkardığı altın lira karşılığındaki kıymetleri ile altın olarak hesap edilir. Gümüş ile hesap edilmez. Kâğıd paraların nisabı, yalnız altın lira ile hesap edilir. Çünkü kâğıd paralar, altın karşılığı değerlenmektedir.) Mısrdaki islâm âlimlerinden şeyh Abdürrahmân Cezîrînin riyâsetindeki bir hey’etin dört mezhebe göre yazdığı (Kitap-ül-fıkh alel-mezâhib-il-erbe’a) kitabı beş cilt olup, basılması 1392 [m. 1972] de tamamlanmıştır. Hakîkat Kitabevi tarafından İstanbulda ofset baskısı da yapılmıştır. Kâğıd paraların altın karşılığı borç senedi oldukları, bu kitapta da uzun yazılıdır.
Hulâsa, hükûmetin çıkarmış olduğu altın liralardan, piyasadaki geçer değeri en aşağı olanından onüç altın ve üçte bir altın karşılığı kadar veya daha fazla kâğıd parası olanın, bir arabî sene sonra, bu kâğıd paranın kırkta biri değerinde altını zekât olarak vermesi lâzımdır. [Bu kâğıd paraların altın karşılıklarının miktârı, borsaya tâbi olarak, zamanla değişmektedir.] Çünkü, zekât fakirlere olan borçtur. Her türlü borç, zekât malından verilir. Zekât borcu, ayn olan malın kendisini fakire temlik etmekle, yâni fakirin veya vekîlinin eline vermekle ödenir. Kâğıd para olarak verilmez ve kabûl olmaz. Evvelce kâğıd olarak verilen zekâtları, altın olarak devr sûretiyle kaza etmek lâzımdır. Mülkünde gümüşü de bulunan bir kimse, fakirlere faydalı olmak için, nisabı gümüşten hesaplıyabilirse de, bu takdîrde, kâğıd paranın zekâtını da, gümüş olarak vermesi lâzım olur ki, bu kadar gümüş para bulunsa da, fukaraya yaramaz. Bir kimse, yanındakine söyliyerek veya uzakta olana mektûbla yâhut birisi ile haber göndererek, (Benim için, şu kadar altın zekât ver. Ben sana sonra öderim) dese, o da altınları fakirlere verse, câiz olur. Kendisine onbin kâğıd lira verilip veya gönderip, (Bu benim zekâtımdır. Bunu islâmiyete uygun olarak, falanca hayr müessesesine [derneğine] ver!) diye emir alan kimse, o günkü piyasaya göre, değeri en az olan altın lirayı öğrenir. Değeri en az olan altın lira meselâ Hamîd altını ise ve bunun o günkü fiyatı binbeşyüz kâğıd lira ise, onbin liranın karşılığı, 6,6 adet Hamîd altın lirası olur. Bu kimse, yedi adet, herhangi bir cins altın lirayı veya bunların ağırlığı kırkyedi buçuk gram veya daha fazla yüzük, bileyzik gibi altını bir müesseseden veya sarrâftan satın alır. Bunları, bu işleri bilen, güvendiği fakir bir şahsa verir. Fakir bu altınları teslim aldıktan sonra, bu kimseye hediye eder. Böylece, zekât altın olarak verilmiş olur. Bu kimse sonra, bu altınları emredilmiş olan hayr müessesesine verir. Hanefî mezhebindeki büyük âlimlerden İbni Nüceym Zeynül-Âbidîn-i Mısrî, (Eşbâh) kitabının son kısmında buyuruyor ki, (Elindeki malın zekâtını ayrıca vermeyip, fakirdeki alacağını buna karşılık yapmak isteyen kimse, fakire zekâtını [altın olarak] verip, sonra borcu için bunu tekrar geri alır. Çünkü, ayn olan malın zekâtı, deyn olan maldan verilmez. Bunun gibi, bir fakirdeki alacak veya bunun bir kısmı başkasındaki alacağın zekâtı olmaz. Bir zengin, bir fakirde olan alacağını, ona vereceği zekât yerine sayamaz. Yâni fakir, borcunu ödemiş olmaz ve zengin, bu fakire o kadar zekât vermiş olmaz. Zenginin bu kadar zekâtı fakire teslim etmesi, fakirin de bu aldığı zekâtı zengine geri vererek borcunu ödemesi lâzımdır. Fakir, aldığı zekâtı geri vermezse, zengin bundan zor ile alır. Zor ile alamazsa, mahkeme vâsıtası ile alır. Yâhut, borclu, zekâtını almak ve bunu alacaklısına vererek borcunu ödemek için, zenginin gösterdiği birini vekîl yapar. Vekîl, zekâtı alınca, fakirin mülkü olur. Bununla fakirin zengine olan borcunu öder. Fakirin başkasına da borcu varsa, zengin verdiği zekât ile, onun borcunun ödenmesinden korkuyorsa, fakir aldığı zekâtı zengine hediye ederek geri verir. Zengin hediyeyi alınca, alacağını borçlusuna helâl eder, bağışlar.) (Fetâvâ-ı Hindiyye)nin altıncı, yâni son cildinde de bunlar yazılıdır. Yâhut, (Fakir başka birinden, zengine olan borcu kadar altın ödünç alıp, bunu zengine hediye eder. Zengin, bunu zekâtı niyeti ile fakire geri verir. Sonra, alacağını fakire helâl eder.) Kâğıd parasının zekâtını kâğıd para olarak dağıtmak istiyen zengin de böyle yapar. Bunun için, bir tanıdığından, dağıtacağı kâğıd liraların karşılığı kadar altın ödünç alıp, bunları tanıdığı ve güvendiği bir fakire zekât niyeti ile verir. Fakir teslim aldıktan sonra zengine hediye ederek geri verir. Sonra zengin dağıtacağı kâğıd parasının bir kısmını bu fakire hediye eder. Geri kalanı dilediği hayr ve hasenâta sarf eder. İslâmiyete uymaya mani, fesat bulunduğu zaman, bu vazîfeyi yapabilmek için, kolay olan bir çâre aramaya, (Hîle-i şer’ıyye) denir. İslâmiyete uyabilmek için, Hîle-i şer’ıyye yapmak lâzım olduğu (Hadîka) ve (Hindiyye) kitaplarında yazılıdır. İslâmiyete uygun olması için, zekâtı altın olarak vermek ve fakirlere kolaylık olmak için kâğıd lira olarak dağıtabilmek niyeti ile, yukarda bildirilen hîle-i şer’ıyyeyi yapmak lâzımdır. Fakat, fakirden veya vekîlinden altınları geri aldıktan sonra, zekât verilmiş oldu diyerek fakirlere, islâma hizmet eden yerlere kâğıd para vermemek, böylece islâmiyete uymaktan kaçmak için hîle-i şer’ıyye yapmak haramdır. Büyük günahtır. Müslümanlara, böyle haram olan (Hîle-i bâtıla) yapmağı öğreten, fıkh kitaplarını öğrenmeyip, kendi düşüncelerini din bilgisi olarak söyliyen, müslümanları mezhepsiz yapan câhil din adamına, (Müftî-yi mâcin) denir. Müftî-yi mâcini hâkimin tâzîr etmesi, cezâlandırması lâzım olur. Ticâret yapan, zekâtını altın olarak da, ticâret malından da verebilir. 288. ve sonraki sayfalara bakınız!

İSLAM DİNİNDE BİLMEMİZ GEREKEN ZARURETLER

MAHALLE ÂDÂBI HAKKINDA FASLI
160 – Zarûrî bir işin olmadıkça, toplantılar arasına girme! İçki, kumar, çalgı bulunan, kadın erkek berâber oturulan yerlere gitme ve zevceni, çocuklarını gönderme! Böyle yerlere (Fısk meclisi) denir. İster kapalı olsun, ister açık saçık olsun, yabancı kadınlara ve kızlara bakma! Bir kızı görüp de, haram olduğu için ona bakmıyanlara şehit sevabı verilir. Mahallede yürürken pencerelere bakma! Gördüğün kadına yakın yürüme! İlk görünce senin bir şeyin olmadığını anlarsın, artık ondan sonra bir defa daha bakma! İlk görmeye günah yazılmaz. Bakmaya devam edince veya tekrar bakınca yazılır. Hz. Ali buyurdu ki, ömrümde bir kere dahî kadınlara şehvet ile bakmadım. Şehvet nazarı ile kadınlara bakmak, göz zinâsıdır. Tevbe etmelidir. Her yere burnunu sokma, yâ bir kazaya uğrar, yâhut bir bühtâna, iftirâya düçâr olursun.
CUMANIN ÂDÂBI HAKKINDADIR
161 – Tenbîh: Peygamberimiz efendimiz buyurdu ki, (Cuma, fakirlerin haccıdır ve müminlerin bayramıdır ve gök ehlinin bayramıdır ve Cennette de bayram günüdür. Günlerin en iyisi, en şereflisi Cumadır) ve bir hadis-i şerifte, (Cuma günü iyiliklerin hazînesidir ve güzel şeylerin menbaıdır) buyuruldu. Ve bir hadis-i şerifte buyurdu ki: (Mûsâ aleyhisselâm dedi ki: Yâ Rabbî! Bana cumartesi gününü verdin, Muhammed aleyhisselâmın ümmetine hangi günü vereceksin? Onlara Cuma gününü vereceğim, buyuruldu. İlâhî! Cuma gününün kıymeti ve sevabı ne kadardır diye sordu. Ey Mûsâ! Cuma günü yapılan bir ibâdete, cumartesi günü yapılan yüzbin ibâdet sevabı vardır, buyuruldu. Bunun üzerine Mûsâ aleyhisselâm, yâ Rabbî! Beni Muhammed aleyhisselâmın ümmetinden eyle diye duâ eyledi.) Kur’an-ı kerimde Cuma gününü bildiren âyet-i kerimeyi getirince, Cebrâîl aleyhisselâm dedi ki, yâ Muhammed! Mûsâ aleyhisselâmın ümmeti eğer Cuma gününün kıymetini bilselerdi buzağıya tapmaktan, yahudi olmaktan kurtulurlardı. Îsâ aleyhisselâmın ümmeti de bilselerdi hıristiyan olmaktan korunurlardı. Cuma gününün fazîletini bildiren hadis-i şerifler (Se’âdet-i Ebediyye) kitabının birinci kısm, 71. madde sonunda geniş olarak açıklanmıştır.
Bir hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Cuma günü geldiği için sevinen bir mümine, kıyâmete kadar her gün, o kadar sevap verilir ki, adedini Allahü teâlâ bilir.) Bir hadis-i şerifte, (Cuma günü vefât eden müminlere şehit sevabı verilir ve kabir azâbından onu korurlar) buyuruldu.
Cuma gününün yirmi sünneti ve edebi vardır. Muhammed Resûlullahı sevenlerin, bunları yapması lâzımdır:
1- Cumayı perşembeden karşılamalıdır. Meselâ, yeni ve temiz elbiseyi hazırlamalı, işleri bitirip Cumayı ibâdetle geçirmeye gayret etmeli. Perşembe ikindiden sonra tesbîh ve istiğfar eylemeli. Cuma gecesi ehli ile gusül abdesti almalı. Her ikisine köle âzâd etmiş gibi sevap verilir.
2- Cuma günü, Cuma namazı için gusül abdesti almalıdır. Bu gusül hakkında çok hadis-i şerif olduğundan, farz diyenler de vardır.
3- Başı traş etmeli. Sakalın bir tutamdan fazlasını ve tırnakları kesmeli ve beyaz giymeli. [Sakalın bir tutamdan kısa olması bid'at olup büyük günah olduğu (Berîka)da yazılıdır.]
Âlimlerin çoğuna göre, sakal bırakmak sünnettir. (Sahihayn) denilen iki kıymetli hadis kitabından biri olan (Müslim) kitabında yazılı, Hz. Âişenin bildirdiği hadis-i şerifte, (On şey fıtrattandır: Bıyık kesmek, sakalı uzatmak, misvâk, mazmaza, istinşak, tırnak kesmek, parmak boğumlarını yıkamak, koltuk ve kasık temizlemek, bevlden istibrâ etmek) buyuruldu. Bu hadis-i şerifi, İbni Nüceym (Bahr-ür-râık) kitabında ve imam-ı Zeylâ’î (Tebyîn-ül-hakâyık) kitabında, guslün farzlarını anlatırken yazmakta ve buradaki fıtratın sünnet demek olduğunu bildirmektedir. Bu hadis-i şerif, sakal bırakmanın diğer peygamberlerin de sünneti olduğunu, Muhammed aleyhisselâmın dîninin şi’ârı olmadığını, bunun için, (sünnet-i zevâid) olduğunu açıkça bildiriyor. Bu sünnetler (Şir’at-ül-islâm)da da yazılıdır. Çeşidli sakal şeklleri vardır. Yahudi sakalı, hıristiyan sakalı, şî’î sakalı, vehhâbî sakalı, komünist sakalı ve İslâm sakalı. Yalnız İslâm sakalını bırakmak sünnettir. Bu da, uzunluğu bir tutam olan ve yüzün her tarafında bulunan sakaldır. Böyle olmıyan sakal, sünnet değil, bid’at olur. Muhammed Hâdimî (Berîka) kitabında diyor ki, (Hadis-i şerifte, (Bıyığı kısa, sakalı uzun yapınız!) buyuruldu. Bunun için, sakalı kazımak, kesmek ve sünnet miktârından kısa yapmak men olundu. Sakalı bir kabza, bir tutam uzatmak sünnettir. Sakalı bir kabzadan kısa yapmak câiz değildir. Bir kabzadan fazlasını kesmek de sünnettir.) Bir kabza, çenede sakalın başladığı yerden dört parmak eni uzun olmak demektir. Sünnet olan, hattâ mubâh olan şeyi sultan emredince, bunu yapmak vâcib olur. Sultanın ve bütün müslümanların yapması emir demektir. Böyle yerlerde sakalı bir tutam uzatmak vâcib olur. Bir tutamdan kısa yapmak veya kazımak, vâcibi terk etmek olur. Tahrîmen mekruh olur. Bunun câmide imam olması câiz olmaz. Böyle olmıyan yerlerde ve Dâr-ül-harbde zulüm görmemek, nafakadan olmamak, yâhut emr-i mâruf yapabilmek, müslümanlara ve islâmiyete hizmet edebilmek, dînini, nâmusunu koruyabilmek için sakalını kısaltmak yine câiz olmaz ise de, kazımak câiz, hattâ lâzım olur. Özrsüz olarak kazımak mekruh olur. Bir tutamdan kısa sakal bırakarak, böylece sünneti yaptığına inanmak bid’at olur. Sünneti değiştirmek olur. Bid’at işlemek, adam öldürmekten daha büyük günah olur. Böyle kısa olan sakalı bir tutama kadar uzatmak vâcib olur. İbni Âbidîn, namazın mekruhlarını anlatırken diyor ki, (Bir müekked sünneti yapmak, bir mekruh işlemeye sebep olursa, bu sünnet terk edilir, yapılmaz. Birşeyin yapılmasının sünnet mi, bid’at mı olduğunda şüphe edilirse, o şey terk edilir, yapılmaz.) Âdete uyarak, sakal kısaltmak mekruhtur. Kısa sakal ile sünneti îfâ ettiğine inanmak ise, bid’attir. Her iki hâlde de, sakalını kazıması lâzım olur.
4- Cuma namazına mümkün olduğu kadar erken gitmeli. İlk müslümanlar, çok sevap kazanmak için Cuma namazına, karanlıkta câmiye giderlerdi.
5- Ön safa geçmek için, cemaatin omuzlarından aşmamalıdır.
6- Câmide namaz kılanın önünden geçmemeli. Duvar veya direk arkasından dolaşmalıdır.
7- Erken gidip birinci safta yer almalıdır.
8- Hatîb efendi minbere çıktıktan sonra hiçbir şey söylememeli, ezanı da tekrarlamamalıdır. Konuşana işaretle bile cevap vermemelidir. Hatîb efendinin de konuşması ve hutbeden başka şeyler söylemesi haram olduğu gibi, hutbe de, fâsid olur. Hutbe bozulduğu için Cuma namazı da kabûl olmaz. Peygamberimiz buyurdu ki, (Hutbe, iki rekât namaz demektir.) Hutbeyi, kısa kesmek sünnettir. Uzatmak mekruhtur. Hutbede dört halîfenin ismlerini yüksek sesle okumak Ehl-i sünnet alâmetidir, okumak istemiyenden kaçmalıdır.
9- Namazdan sonra, Fâtiha, Kâfirûn, İhlâs, Felak ve Nâs sûrelerini yedi kere okumalıdır.
10- İkindiye kadar câmide kalıp, ibâdet etmelidir.
11- Dindâr olan ve Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarından anlatan âlimlerin dersinde bulunmalıdır. Böyle sâlih bir hocanın dersinde bir saat bulunmak, bin rekât nâfile namazdan eftaldir.
12- Cuma günü duânın kabûl olduğu vakti aramalı, bunun için hep ibâdet etmelidir.
13- Cuma günü çok salevât-ı şerife getirmelidir.
14- Kur’an-ı kerim ve Kehf sûresini okumalıdır.
15- Az veya çok sadaka vermelidir.
16- Ana-babayı veya bunların ve sâlih müslümanların ve Evliyânın kabirlerini ziyâret etmelidir. Evliyânın ruhlarından feyz almalıdır.
17- Ehl ve evladın yemeklerini bol ve tatlı yapmalıdır.
18- Çok namaz kılmalı, namaz borcu olanlar kaza namazlarını kılmalı, namaz borcu olmıyanlar nâfile niyeti ile kılmalıdır.
19- Cuma gününü, hep ibâdet işleriyle geçirmelidir.
20- İkindiden sonra, seccâde üzerinde elinden geldiği kadar (yâ Allah, yâ Rahman, yâ Rahîm, yâ Kavî, yâ Kadir) deyip, sonra duâ etmelidir.
162 – Cuma günü güzel ve yeni elbiseni giy! Yeni elbisen yoksa temiz elbise giy ve başının sarığını otururken sarma, ayakta sar! Güzel koku sürünerek Cumaya git. Zîrâ melekler güzel kokudan hoşlanırlar. Güzel koku, erkekler için sünnet, kadınların sokağa çıkarken sürünmeleri ve başlarını, kollarını açmaları haramdır. Çünkü kadınların koku sürmesi ve sokağa açık saçık çıkmaları erkekleri cezbeder. Yalnız ev içinde süslenebilir ve koku sürünebilir. Cumaya giderken tesbîh ve zikreyle! Her adımına on sevap yazılır.
163 – Cuma günü mümkinse boy abdesti [gusül] alarak câmiye git, namaza erken git, hutbeyi işitebilecek bir yerde otur! Hutbe okunurken, kimse ile konuşma! Sağa sola bakma ve dönme! Zîrâ, hutbe okunurken konuşmak günahtır ve Cumanın fazîletini kaybeder. Câmiye girince, boş yer nerede bulursan, orada otur! Cemaate zahmet vererek ileriye geçmeye çalışma! Ön saflarda yerini al! Geç gelirsen, kimseyi rahatsız etme, cemaati sağa sola yanlatıp ilerlemeye çalışma! İleriye gitmek için kardeşlerine zahmet vereceksin.
İnsan beşer, durmaz şaşar,
eyler hatâ, üçer, beşer.
Düz ovada yürür iken,
ayağı sürter, düşer.
ÂLİMLER İLE SOHBET ÂDÂBI
164 – Ehl-i sünnet îtikatında olan ve haramlardan sakınan âlimleri ziyâret et ve sohbetlerinde bulun! Îtikatları, inançları bozuk ve mürâî ve din câhili olanlardan veya islâmiyete uymıyanlardan sakın, yanlarına uğrama! Zîrâ [mezhepsizler ve] mürâîler din hâinleridir. Hak teâlâ, hadis-i kudsîde buyurur ki, (Dostlarımı insanlar içinde gizlerim, onları kimse bilmez.) Şâyed bu şahısların sözleri, hareketleri ve ibâdetleri Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarında yazılı olanlara uygun ise, o zaman sohbetlerine devam eyle ve nasihatlerini ve duâlarını almaya çalış!
165 – Dînini bilen, namaz kılan, haramlardan sakınan, zevcesini, kızlarını açık gezdirmiyen ve erkek, kadın birlikte toplanmayan âlimlerle görüş! Onların yanlarında âdâb üzere otur, onlardan istifâde fazladır. Onlardan ibret ve nasihat almaya çalış! Onların yanında oturunca, fazla konuşma, konuşunca da hesaplı konuş! Onların din bilgisi fazla olanları, büyük bir hazînedir. Bunların kalbini kırma, duâsını almaya çalış ve yanlarından ayrılırken selâmla ayrıl, hâl ve hâtırlarını sor! İki kişi konuşurlarken sözlerine karışma! Birisi aksırıp (Elhamdülillah) derse, ona (Yerhamükellah) demek çok sevaptır. Yolda giderken büyüklerin ve âlimlerin önünden yürüme!
[(Fetâvâ-yı Hindiyye), beşinci cilt, 379.  sayfada diyor ki, (Herkesle müdârâ ederek sohbet etmelidir. Yâni, hep tatlı dilli ve güler yüzlü olmalıdır. İyi ve kötü, sünnî ve sapık herkes ile karşılaşınca, böyle olmalıdır. Fakat, kötülere ve mezhepsizlere müdâhene etmemeli, onun sapık yolundan râzı olduğunu zannettirmemelidir.) Müdârâ, islâmiyetin dışına çıkmadan, gönül almaktır. Müdâhene, birinin gönlünü alırken, islâmiyetin dışına çıkmak, günaha girmektir.]
HÂKİM VE DAVÂCILAR FASLI
166 – Mahkemeye bir işin düşünce, hâkim karşısında davâcı ile veya davâlı ile kavga etmeye kalkışma! Ne sorulursa o kadar cevap ver! Şâyed şâhit olarak gidersen, hiç kimsenin te’sîri altında kalmadan ve kimseden korkmadan Allah rızası için doğru konuş! Zâlimlere doğru söyleyip de, müslümanın malını, canını, nâmusunu yıkmaktan sakın! Olur olmaz bir iş için hemen mahkemeye koşma! Dâimâ uzlaşmak ve uyuşmak tarafını tercîh eyle! Hem kendin uğraşmazsın ve hem de müslümanı afetmek sevabını kazanırsın. Zaten sulh, hükmlerin en büyüğüdür.
Herkesin şahsiyyet ve makamına göre konuşmak lâzımdır. Bir köylü ile konuştuğun gibi, bir ilim adamı ile de aynı şekilde konuşma! Herkesin anlıyabileceği gibi konuş ve her şahsın yaşına, ilmine ve salâhiyyetine göre konuş! Konuşurken dikkatli bulun, gelişi güzel konuşma! Mahkeme ve hükûmet memurları ile konuşmaya mecbûr kalırsan, daha evvel müslümanlara danış! Meşveret sünnettir ve çok sevap ve çok faydalıdır. Onlarla müdârâ ile ve güle güle konuş, sert söyleme ve sana geldikleri zaman, onlara yemek veya bir şey ikrâm et! Memurlarla latîfe etme, kendine hürmet ettir!
ARKADAŞLIK VE DOSTLUK
167 – Din kardeşini ziyârete gideceğin zaman, onun müsâid bir zamanını öğren, kendisinden bir vaat, yâni bir söz al ve o zamanda ziyârete git! Geç kalma! Evine gireceğin zaman, kapı açık olsa bile, ondan izin iste ve izin verdikten sonra içeriye gir, içeri girince, sağa sola bakma. İçerde çalgı, içki, kumar varsa ve hele kadın erkek karışık oturuluyorsa, bir behâne ile oradan ayrıl! Sâlih bir kimse yemek ikrâm ederse, yavaş ve âdâbı vechile yi! Fazla konuşma, dostunda fazla eğlenme, giderken, tevâzu ile, selâm ile ayrıl!
Tanıdığın bir müslüman, sana gelince, elinden geldiği kadar iyi ve tatlı karşıla, yemek ikrâm eyle! Kapıya çık, kendisini karşıla! Selâm verince, selâmını al ve kendisine güzelce iltifatta bulunup: Efendim safa geldiniz, hoş geldiniz, diyerek odanın baş tarafına oturmasını teklif eyle! Sen aşağı tarafta otur! Dinden, ibâdetten, haramların zararlarından ve Evliyânın hayatlarından anlat! Birşeyler öğret! Yemek yirken onu utandırmamak için, sen de çok yi! Giderken, onu uğurla ve selâm söyle ve duâ eyle!
168 – Evine gelip geçici sâlih bir misafir gelirse, onun hizmetini iyice yap! Hemen yemeğini ver, belki acıkmıştır. Yanında fazla da oturma. Belki yorgundur. Yatmadan önce, kıbleyi, halâyı, seccâdeyi ona göster. Abdest suyunu, abdest havlusunu ve diğer ihtiyaçlarını te’mîn eyle! Sabah olunca, sabah namazına kaldır. Ve cemaat hâlinde berâber kılınız! Erkence yemeğini hazırla, gideceği yol belki uzundur. Giderken kendisine bir din kitabı hediye eyle! İslâmiyette, kız ile oğlanın arkadaş olmaları, konuşmaları câiz değildir.
 
Kimseye sû’i zannetme, varsa akl-u şu’ûrun
Dünya var imiş, yâ ki yok imiş, ne umûrun!
YEMEK YİME FASLI
169 – Yemek yiyeceğin zaman, ellerini yıkamak sünnettir. Peygamberimiz, yemek yirken sağ ayağını diker, sol dizi üzerine otururdu. Masa etrafında sandalyede oturmak da câizdir. Yemekten evvel Besmele-i şerif söylemek sünnettir. Resûlullaha yimek âdâbını sorunca: (Biz kuluz, kul gibi yimeliyiz!) buyurdu.
Yemekte dört dâne farz vardır:
1- Yemeği, rızkı Allahdan bilmek.
2- Yidiğin yemek helâl ve tayyib olmak.
3- Yemek hazm oluncaya kadar Allahın emrinden çıkmamak. Yabancı kadınlarla birlikte yimemek.
4- Yemek hazm oluncaya kadar ondan hâsıl olan kuvvetle Allahın nehyini işlememek.
Yemekte iki dâne haram vardır:
1- Karnı doyduktan sonra, yine tıka basa yimek.
2- Sofrada çalgı, yabancı kadın, içki, kumar ve sâir haram şeyler bulundurmak.
Yemekte üç dâne sünnet vardır:
1- Yidiğin kapta yemek artığı bırakmayıp tam olarak yimek ve yemek yidiğin kabı tam olarak silmek.
Peygamberimiz yemek yidiği kabı mübârek parmağı ile sıyırıp parmağını yaladığı vâki’dir. Sen ise, kibir ile yemeğin yarısını kablara bulaştırıp terk etme! Sonra yemeklere hasret çekersin.
2- Yemek sofrasında, önündeki ufaltıları yimek, yemeğin şifâsındandır. Önünde küçük lokma varken büyüğüne başlama ve ufaltıları yimekten çekinme!
3- Bedenin rahatını seversen az yemek yi! Yemeğin âdâbı ve sünnetleri çoktur. Fakat başlarken Besmele ile başlamağı, sonunda da Elhamdülillah demeyi unutma! Evvel ve sonunda tuzla başla ve bitir!
Tenbîh: (Fetâvâ-yı Hindiyye) beşinci ciltte diyor ki, her türlü tegannî, yâni çalgı ile, kadın ve oğlan sesi ile şarkı söylemek ve dinlemek haramdır. Ansızın işitir ve oradan kaçarsa günah olmaz. Günah olmıyan şeyleri böyle olmıyan seslerle dinlemek câiz olur. İlm, ahlâk bulunan şiir yazmak, söylemek câizdir. Diri ve belli bir kadını anlatan söz, yazı mekruhtur. Kur’an-ı kerim okumaya, namaz kılmaya vakit bırakmıyan her mubâh iş mekruhtur. Tekkelerde ilâhîler okuyarak raks etmek, oynamak, dönmek haramdır. Bu tekkelere gitmek, oturmak da haramdır. Şimdi, dinden haberi olmayan fâsıklar, böyle tarîkatçılık yapıyorlar. Düğünlerde ve küçük çocuğu eğlendirmek için kadının def çalması câizdir. Helâl şarkılarla, çalgı ile birlikte çalması câiz değildir. Erkeklerin bayramlarda def, davul çalmaları da böyledir. Günah şey söylemeden ve başkalarını güldürmek için olmıyan mizâh, latîfe söylemek câizdir. Kuvvetlenmek için güreşmek câizdir. Oyun ve eğlence için mekruhtur. Tavla, onaltı taş, iskambil, briç ve bilardo, bezik, futbol, voleybol gibi oyunlar, kumarsız da olsalar, mâlâ-yâni oldukları için haramdır. İlm öğrenmeye, namaz kılmaya mani olan herşey haramdır. Satranç, kumar ile haram, kumarsız mekruhtur. Yalan söylemek haramdır. Yalnız, harbde düşmana ve iki müslümanı barıştırmak için ve zâlimden mazlumu kurtarmak için câiz olur. Günah işlemeyi düşünmek, işlemeye niyet etmek, karar vermek günah olmaz, yapmak günah olur.
Günah işleyene tatlı sözle Emr-i mâruf, yâni nasihat edilir. Dinlemezse, fitne çıkacak ise edilmez, susulur. Sözü dinlenecek ise, sert söylenir. Söğmek, kötü söylemekle Emr-i mâruf yapmamalıdır. Karşılık verecek kimseye, Emr-i mâruf ve nehy-i münker yapılmaz. Karşılığa sabr edebilirse yapması eftal olur. Âmirler el ile, âlimler dil ile, câhiller kalb ile Emr-i mâruf yapar. İnsan evvelâ kendine Emr-i mâruf yapmalıdır. Câhil, âlime Emr-i mâruf yapmamalıdır. Bir günahı yapmak âdeti olan, o günahı işliyeni görünce, Emr-i mâruf yapar. Günah işliyene Emr-i mâruf yapamıyan kimse, onun babasına söyler veya yazar. Babası Emr-i mâruf yapmaz veya yapamıyacak ise, babasına bildirmez. Zevcine, hükûmete bildirmek de böyledir. Tevbe edenin günah işlediği başkasına bildirilmez. Hırsızı gören, zararından korkmazsa haber verir.
Günah işliyen zevce, nasihat vermekle tevbe etmezse, bunu boşamak vâcib olmaz. Çalgı âletlerini evinde muhâfaza etmek, kendi kullanmazsa da, mekruh olur. Âlimin câhil üzerine hakkı, hocanın talebesi üzerine olan hakkı gibidir. Zevcin zevcesine hakkı, bunlardan daha çoktur. Mubâh olan emirlerine itaat etmesi ve malını koruması da lâzımdır. Başka yol yok ise, başkasının tarlasından geçmek câiz olur. İzn vermezse geçemez.
İbâdet ve kazanç ilimlerini öğrenmek farzdır. Daha fazlasını öğrenmek eftaldir. Fıkh öğrenmeyip, hadis, tefsîr öğrenmek iflâs alâmetidir. Kıble ve namaz vakitleri için ve cihâd için astronomi öğrenmek câizdir. Falcılık için öğrenmek haramdır. Mücâdele, münâkaşa için kelâm ilmi öğrenmek mekruhtur. Câhillerin, bid’at fırkaları üzerinde, mezhepler üzerinde konuşmaları câiz değildir. Eski yunan felsefecilerinin ve bid’at ehlinin, mezhepsizlerin din kitaplarını okumak, evinde bulundurmak câiz değildir. Böyle kitaplar, insanın îtikatını, îmanını bozar. Din bilgilerini, îman bilgilerini (Ehl-i sünnet) âlimlerinin kitaplarından öğrenmeden evvel, fen bilgilerini, felsefe bilgilerini öğrenmek câiz değildir. Her müslüman, çocuklarına, önce, islâm harflerini, Kur’an-ı kerim okumasını, namaz kılmasını, din ve islâm ahlâkını öğretmeli, ondan sonra oğlunu mektebe gönderip, fen ve sanat ve sâir lüzûmlu, faydalı şeyleri öğretmelidir. Her nev’ oyun, meselâ top oynaması, (Mâ-lâ-yâni) olur, ilim öğrenilmesine mani olur. İbni Âbidîn, beşinci ciltte diyor ki: (Arabî, lisan-ı Cennettir. Diğer lisanlardan eftaldir). Arabca öğrenmek ve öğretmek, ibâdettir. İlmi, Allah rızası için, islâm dînine ve müslümanlara hizmet için öğrenmelidir. Mal, mevkı’ kazanmak için, kibir ve şöhret için öğrenmemelidir. Hoca hakkı, ana- baba hakkından öncedir. İlmi, sâlih insanlardan öğrenmeli ve sâlih insanlara öğretmelidir. İlmi iyi insanlardan esirgememelidir. [Sâlih insan, iyi insan demektir. Ehl-i sünnet îtikatında olan ve haram işlemekten sakınan müslümana (sâlih insan) denir. Ehl-i sünnet îtikatında olmıyan müslümanlara bid'at sahibi veya mezhepsiz denir.] Ehl-i sünnet îtikatını ve haramları öğrenmek, binlerce İhlâs sûresi okumaktan daha sevaptır. Fıkh öğrenmek, hâfız olmaktan eftaldir. Hâfız olmak da, nâfile ibâdetten eftaldir. Vaaz verirken, Allahü teâlâ demelidir. Yalnız, Allah demek hurmetsizliktir. Fısk meclisinde tesbîh, tahmîd ve Kur’an-ı kerim, hadis-i şerif ve fıkh okumak günahtır. Fıska mani olmak için tesbîh okumak câiz olur. [Görülüyor ki, kaval ile, zurna ile, çalgı ile birlikte veya bunların fâsılasında, tekbîr, salevât okumak günahtır.] Duâ ederken avuçları açmak, iki avuç arası açık olmak, kolları göğüs hizâsına kaldırmak, duâdan sonra elleri yüze sürmek müstehabdır. Köy halkı, imam için tohum ekseler, mahsûl imama teslim edilmemiş ise, mahsûl tohum sahiplerinin olur. [Yardım için toplanan para, mal da böyledir.]
Ayakta bevl yapmak câizdir veya mekruhtur. Özr varsa, mekruh olmaz. Fakat, üstüne sıçratmamak ve yıkamak lâzımdır. Dünya sıkıntılarından kurtulmak için, ölümü istemek mekruhtur. Zamanın fitnesinden kurtulmak, günaha düşmemek için istemek câiz olur. Zelzele olunca, evden dışarı kaçmak câizdir. İnsanlara müdârâ etmek müstehabdır. Yâni, herkese karşı tatlı dilli, güler yüzlü olmalıdır. Fakat müdâhane etmemelidir. Yâni hâtır için, günah işlememelidir. Mâl sahibinin, kiradaki malına girerek incelemeye hakkı vardır. Zamanda ve yıldızlarda uğursuzluk yoktur. Çocukları sâlih olan kimsenin, malını, bunlardan birine vermesi günah olur. Fâsık olanları varsa, bunlara vermemesi câiz olur. Bülbülü kafeste habs câiz değildir. [Kanarya gibi, kafese alışık olanları kafeste beslemek câizdir.] Hâkimin, sihirbazı, büyücüyü öldürtmesi lâzımdır. Zındık için de böyledir. Zındık, Allahü teâlâyı ve âhıreti inkâr eden ve başkalarını da, inkâr etmeleri için, aldatan kimsedir. [Fen yobazları, masonlar ve komünistler böyledir.] (Hindiyye)den tercüme tamam oldu.
SU İÇMEK
170 – Su içerken bir solukta içme, üç defada iç! Terli iken soğuk su içme, uyku arasında su içme, çok su içme! Bunların hepsinin vücûda zararları vardır. Bir toplantıda su istendiği zaman, baş taraftan su vermeye başla, sağdan dolaş! Peygamberimiz buyurdu ki, (Su içeceğiniz vakit, ayakta içmeyiniz! Vücûdünüze zararlıdır. Yalnız abdestten artan su ve zemzem-i şerif ayakta içilir.)
171 – Pazar yerinde gezerken kimseyi rahatsız etme! Sokaklarda sümkürme, kimse ile alay etme! Yürürken ve insanlara karşı yemek yime! Kimse ile kavga eyleme, dostla da, düşmanla da münâkaşa etme! Sattığın eşyayı geri getirirlerse red etme! Yalan söyleme! Haram yime, kimseyi aldatmaya kalkışma!
Peygamberimiz buyurdu ki: (Bir kimse çarşıya girince “Lâ ilâhe illallahü vahdehû lâ şerîke leh, lehül mülkü ve lehül hamdü yuhyî ve yümît ve hüve hayyün lâ yemûtü biyedihil hayr ve hüve alâ külli şey’in kadîr” okusun, bin günahı affolur.)
Dükkânını Besmele ile aç ve kapa! Yinecek bir şey aldığın zaman, açık olarak tutup eve getirme, bir şeye sar ve örtülü şekilde yiyeceğini eve götür! Eve gidince, çocukları herhangi bir şeyle sevindir! Dükkânına geç git ve erken kapa! [Diğer zamanlarında ilmihâl öğren ve öğret!]
172 – Bir kimse ile yolda arkadaş olursan, onun yürüdüğü kadar yürü. Onunla konuşurken, sağa sola bakma! Ondan ayrılırsan erkence yanına dön, onu bekletme! Arkadaşın hakkını gözet, onu gücendirme! Namazları onunla cemaat yaparak kıl. Ayrılırken onunla helâllaş!
173 – Bir hastanın ziyâretine gittiğin zaman, kapıya varınca, içeri girmeye müsâade iste! Besmele ile gir, sağ tarafına otur, içeri girince selâm ver, hâl ve hâtırını sor! Hastalığına bir ilâc biliyorsan söyle. Kelime-i şehâdet getirerek ona duyur ve âcil şifâlar dile! Hastanın yanında fazla oturma! Bir ihtiyacı varsa yap! Ayrılırken kendisine acele sıhhat bulması için duâ eyle!
174 – Cenâzeye yalnız gitme! Mecbûriyet hâsıl olursa, yalnız gidersin. Cenâze sahibine selâm vererek, Allahü teâlâ sabr versin diyerek teselli eyle! Cenâzenin defni için yardım eyle! Cenâzeyi mevtânın sağ omuzundan başlıyarak taşı ve yürüyerek git. Cenâzeyi taşımak âdâbı (Se’âdet-i Ebediyye) kitabında uzun yazılıdır. Peygamberimiz, cenâzeye yürüyerek gidip, binerek döndüler. Bunun sebebini sordular, cevaben, (Cenâze giderken melekler de berâber gider, onun için yürümelidir ve bir vâsıtaya binmekten hayâ etmelidir) buyurdu. [Cenâzeyi kâfirler gibi taşımak, çelenk koymak, resmini ve mâtem işaretleri takmak günahtır.]
175 – Âileni güzelce idare eyle! Tatlı nasihat ederek, Allahü teâlânın emirlerini ona öğret! Gusül abdesti almasına, namaza devam etmesine çok dikkat et! Her ihtiyacını, idaresini helâlden te’mîn eyle! Ona haram lokma yidirme! Onu tarlada, fabrikada çalıştırma! Onun kazandığı, onun mülkü olur. Rızası olmadan elinden almak, sana haramdır. Âilene kızınca, dövüp seni boşarım gibi kelimeler kullanma ve kahbe dahî deme; ağzına ve gözüne söğme, kâfir olursun. Ona rıfk ile muâmele eyle. Onu dövme! Sopa ile hiç kimseyi dövmek câiz değildir. Evine çalgı, içki sokma! Her kadını evine kabûl edip, âilenin zihinlerini tahrîb eyleme! Âilenin sırrını başkasına açma, ondan ödünç para alma!
176 – Evine Besmele ile gir! Eğer zamanın müsâid ise, İhlâs sûresini oku! Peygamberimiz buyurdu ki: (Eve girerken İhlâs-ı şerifi okuyan, yoksulluk görmez!) Eshâbdan Süheyl, Peygamberimizin bu tavsiyesi üzerine zengin olmuştur. Eve girerken sağ ayağınla içeriye gir ve selâm ver! Evde kimse yoksa, şu şekilde selâm verebilirsin: “Esselâmü aleynâ ve alâ ibâdillâhissâlihîn.” Bununla berâber, bir kere (Kulhüvallâhü) sûresini ve bir kere de (Âyetelkürsî)yi okursan evine şeytan giremez. Her neye başlarsan Besmele ile başla! İşe ve yemeye sağ elinle başla! Yemeye hep berâber otur. Yemekten sonra, duâ ve (Kulhüvallâhü) sûresini oku! Yemekten sonra bir saat geçmeyince su içme, vücûda iyi değildir.
177 – Yatağa yatacağın zaman Tebâreke sûresini oku! Peygamberimiz buyurdu ki: (Yatarken Tebâreke sûresini okumadan yatma! Zîrâ ölürsen kabirde sana yoldaş olur. Her gece Tebâreke sûresini okuyan kimse, Kadr gecesini ihyâ etmiş gibi sevaba nâil olur.)
Bir gece Sultan-ı Enbiyâ, Hz. Âişeye dedi ki, (Yâ Âişe! Kur’an-ı kerimi hatm eyle, bütün Peygamberleri kendine şefaatçi ve bütün müminleri kendinden hoşnut edersin.) Hz. Âişe: Anam-babam sana feda olsun! Az bir zaman içinde bunları nasıl yapabilirim? Sultan-ı Enbiyâ buyurdu ki, (Yâ Âişe, üç kere “Kulhüvallâhü” sûresini oku. Kur’an-ı kerimi hatmetmiş gibi olursun. Bir kere “Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ cemî’il Enbiyâi velmürselîn” de, bütün peygamberler senden râzı olsun. Bir kere de “Allahümmağfirlî ve li vâlideyye [ve li-meşâyıhiyye] ve lil mü’minîne vel mü’minât vel müslimîne vel müslimâti el ahyâi minhüm vel emvât” de, bütün müminler senden râzı olur. Bir kere de “Sübhânellahi vel hamdü lillahi ve lâilâhe illâllahü vellâhü ekber velâ havle velâ kuvvete illâ billahil aliyyil azîm” de ki, Allahü teâlâ hazretleri senden râzı olsun.)
178 – Şu sûreleri akşam, sabah üçer kere Besmele ile oku ve zevcene, çocuklarına da okut!
1- İhlâs, (Kulhüvallahü sûresi.)
2- Muavvizeteyn (yâni Kul e’ûzü birabbinnâsi ile Kul e’ûzü birabbil felak.)
3- Fâtiha-i şerife (yâni Elhamdülillahi sûresi.)
Bu dört sûreyi akşam, sabah üçer kere okuyan, malını, canını, çoluk çocuğunu, bütün belâlardan muhâfaza etmiş olur.
Bunlardan başka (Kulyâeyyühelkâfirûn) sûresini akşam, sabah okuyan kimse, kendisini şirkten korumuş olur.
Akşam, sabah bu duâyı okuyan kimse, sihir ve zâlimlerin şerrinden ve belâlardan emîn olur. Duâ şudur:
“Bismillahirrahmânirrahîm, bismillahillezi lâ yedurru ma’asmihî şey’ün fil erdı velâ fissemâi ve hüvessemîul’alîm.”
Sultan-ı Enbiyâ hazretleri buyurdu ki, (Hak teâlâ hazretlerinin üç ismi vardır ki, dilde hafif, terâzîde ise çok ağırdır. “Sübhânallahi vel hamdülillâhi ve lâ ilâhe illallahü vallahü ekber velâ havle velâ kuvvete illâbillahil aliyyil azîm.” Bunun her bir kelimesine yüz sevap verilir.)
Yatağa yatarken ve yataktan kalkınca ve her namazda, [duâdan ve salevâttan sonra], istiğfârların en büyüğü olan şu duâyı oku ki, günahlar affolur. “Estağfirullahel azîm el kerim ellezî lâ ilâhe illâ hüvel hayyel kayyûme ve etûbü ileyh.”
[Dört mezhebin fıkh bilgilerinin inceliklerine vâkıf, derin âlim, Seyyid Abdülhakîm Efendi buyurdu ki: Yatağına E'ûzü ve besmele okuyarak gir. Sağ yan üzerine kıbleye karşı yat. Sağ avucunu sağ yanağın altına döşe. E'ûzü besmele ile bir Âyet-el-kürsî oku. Sonra herbiri için besmele okuyarak, üç İhlâs, sonra bir Fâtiha, sonra birer defa iki Kul e'ûzüyü oku. Sonra üç defa (Estağfirullahel'azîm ellezi lâ ilâhe illâ hu) oku! Üçüncüsüne (el-hayyel-kayyûme ve etûbü ileyh) ilâve et! Sonra on kere (Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh) oku! Buna (Kelime-i temcîd) denir. Onuncusuna (hil aliyyil azîm ellezi lâ ilâhe illâ hu) ilâve et! Sonra, istediğin tarafa dönerek, istediğin şekilde uyu!]
179 – Hak teâlâyı çok zikreyle ki, hakîkî kul olasın.
Gece yarısından sonra kılınan teheccüd namazı, gündüz kılınan bin rekâttan daha fazîletlidir. İki rekât kaza namazı kılmak da, teheccüd kılmaktan daha eftaldir. Peygamberimiz buyurdu ki: (Gece uyanınca, şu duâyı okuyan, her istediğine nâil olur: “Lâ ilâhe illallahü vahdehü lâ şerîke leh, lehül mülkü ve lehül hamdü ve hüve alâ külli şey’in kadîr sübhanellahi velhamdülillâhi ve lâ ilâhe illallahü vallahü ekber velâ havle velâ kuvvete illâ billahil aliyyil azîm.)
180 – Evinden çıkarken (Âyetelkürsî)yi oku! Zîrâ, her işinde muvaffak olur ve hayrlı işler başarırsın. Resûlullah buyurdu ki, (Bir kimse, evinden çıkarken Âyetelkürsîyi okursa, Hak teâlâ, yetmiş meleğe emreder, o kimse evine gelinceye kadar, ona duâ ile istiğfar ederler.) Evine gelince de okursan, iki Âyetelkürsî arasındaki işlerin hayrlı olur ve fakirliğin önlenir. Önce sağ ayakkabını giy! Sonra sol ayak ile evden, câmiden çık!
181 – Besmelesiz cimâ’ etme! Araya şeytan karışır. Kurban bayramı gecesinde, güneşe karşı, yıldızlara karşı, yemiş ağacı altında, çocuk yanında, kıbleye karşı ve hayz zamanında etme ve horoz gibi çabuk etme ve uzun zaman fâsıla verme! Sonra, bevl etmeden önce, gusül abdesti alma! Aç ve susuz iken etme ve tok karnına etme ve sol yanın üzerine yatarken etme! Evla olan iki diz üzere iken etmektir ve sonra hemen gusül abdesti almaktır.
Evlada din bilgisi ve islâm ahlâkı öğretirsen, dünyaya ve âhirete hayrlı olurlar. İmâm-ı Gazâlî buyuruyor ki, (Bir kimse cünüb olsa da, gusül abdesti almadan bir namaz vakti geçse, o kimseye ateşten gömlek giydirilecektir.)
Hamamda çok oturma! Hamamda göbeğin ile dizlerinin arasını açma! Erkeklerin ve kadınların, hamâmda da, avret mahallerini açmaları haramdır ve açan da, bakan da mel’ûndur.
 Geçti gençlik, tatlı bir rü’yâ gibi, ey çeşmim zâr!
Beni mecnûn etti girye, meskenim olsun mezar!

İSLAM DİNİNDE BİLMEMİZ GEREKEN ZARURETLER

BAYRAM FAZÎLETİ
 
127 – Bayram günü âile, çoluk çocuk ve yakın akrabâna güzel ve güler yüzlülükle muâmele eyle! Ramazan ayında ayırmış olduğun zekâtını, bayram günlerinde fakirlere ver! Oruç tutamıyan, fıtrasını verir (Feyziyye). [Sadaka-i fıtrını bir kişi için yarım sâ' buğday olarak hesap edip, kendinin ve fıtra nisabına mâlik olmıyan küçük çocuklarının fıtralarını buğday olarak veya kıymeti kadar altın, gümüş, müslüman fakirlere bayramın birinci günü bayram namazından evvel ver. Namazdan sonra ve Ramazanda vermek de câizdir. [(Tergîbüssalât) da ve (Ni'met-i islâm) da diyor ki, (Sadaka-i fıtr vermek, bayramın birinci günü, fecr tulû' ederken vâcib olur. Bu vaktten önce vefât eden veya fakir olan kimseye ve sonra îman edene veya doğana ve zengin olana vâcib olmaz. Önce îman edenin ve sonra fakir olanın vermesi lâzımdır. Bayram namazından evvel vermek eftaldir. Sonra fakir olanın, zekât vermesi ise, affolunmaktadır. Sadaka-i fıtr vermek, şâfi'îde, Ramazanın son günü, güneş gurûb ederken vâcib olur.)] Sâ’ (8) rıtl mercimek alan bir hacim ölçüsüdür. Bir rıtl 130 dirhem veya 91 miskaldir. Bir miskal hanefîde 4,8 ve şâfi’îde 3,45 gramdır. Yarım sâ’ buğday hanefîde 1748 gramdır. Şâfi’îde bir sâ’ 694 dirhem veya 1680 gramdır. Bir dirhem-i şer’î, hanefîde 14 kırat veya 3,36 gramdır. Şâfi’îde, 16,8 kırat veya 2,42 gramdır. Bir kırat, hanefîde 0,24 gram, şâfi’îde 0,144 gramdır. Bir Osmanlı altını 1,5 miskal, 7,2 gramdır. Kurban nisabı, fıtra nisabının aynıdır. Bu nisaba, her nev’ mâl dahil olur.]
128 – İlm meclisine gitmenin fazîlet ve derecesi çok büyüktür. Resûlullah buyurdu ki, (Bir kimse din âlimlerinin ve sâlihlerin [yâni İslâmın beş şartını devam üzere yapanların] yanına gitse, her bir adımına Hak teâlâ, kabûl olmuş nâfile bir hac sevabı ihsân eder. Zîrâ, âlimleri ve sâlihleri Hak teâlâ sever. Allahü teâlânın evi olsaydı, bu kimse o evi ziyâret eyleseydi, ancak bu sevabı kazanırdı.)
129 – Peygamber efendimiz buyurdu ki: (Yâ âlim, yâ müteallim [yâni talebe] veyahut bunları dinleyici ol! Bu üçünden olmayıp dördüncüsünden olursan, [yâni hiçbirinden olmazsan] helâk olursun.) [İlmihâl kitabı okumayan dînini öğrenemez. Dînini öğrenmiyenin dîni, îmanı gider. Din düşmanlarının yalanlarına aldanıp kâfir olur.]
130 – Birbirine dargın olanları barıştırmaya çalış! Hz. Mûsâ aleyhisselâm, Allahü teâlâya sordu: Yâ Rabbî! Birbiri ile dargın olan iki kişiyi barıştıran ve Senin rızanı bulmak için zulmetmeyen kimseye ne ecr verirsin? Hak teâlâ buyurdu ki, (Kıyâmet gününde onlara selâmet verir, korktuğu şeylerden emîn eder, umduğu şeylerle şereflendiririm.) Rivayet edilir ki, Mûsâ aleyhisselâma cenâb-ı Hak sordu: (Yâ Mûsâ, sana Peygamberlik vermeme sebep olan şeyi biliyor musun?) Mûsâ aleyhisselâm hayır dedi. Hak teâlâ buyurdu ki, (Sen birgün koyun bekliyordun. Bir koyun sürüden ayrılarak kaçtı. Sen onu sürüye katmak için arkasından yürüdün. Bir hayli yol gittin. Hem sen ve hem de koyun yoruldu. Nihâyet koyunu yakaladığın zaman, koyunu tutup şöylece hitâb eyledin: Yâ koyun, ne zorun vardı da, böylece hem kendini ve hem de beni zahmete soktun ve her ikimizi de yordun? Hâlbuki, o ânında son derece yorgun ve hiddetli idin. İşte, o hiddetli ve gazablı zamanında hırsını yenip rıfk ile [yâni güzellikle] muâmele ettiğin için, sana Peygamberlik derecesini ihsân eyledim.)
131 – Fakirlere merhamet ile muâmele eyle! Zenginlere ise zenginlikleri için tevâzu gösterme! Din düşmanlarını, islâmiyeti beğenmeyenleri, namaz kılmayanları sevme ki, kıyâmet gününde selâmet ve saadet bulasın.
Bir çocuk gördüğün zaman, bunun günahı yoktur, benim günahım vardır. Binâenaleyh bu çocuk benden daha fazîletlidir. Bir yaşlı müslüman gördüğün zaman, bu benden daha fazla ibâdet eylemiştir, binâenaleyh benden daha fazîletlidir. Bir islâm âlimi görünce, ben câhilim, bu benden ziyâde âlimdir, öyle ise, benden daha fazîletlidir. Bir câhil görünce, bu bilmeden günah işler. Fakat ben bilerek işlerim, öyle ise, bu benden eftaldir. Bir kâfir görsen, olur ki, dünyadan îman ile gider. Benim îmanla gidip gitmeyeceğim ise, belli değildir. Şu hâlde, benden daha fazîletlidir diye düşünmelisin! Müslümanlara kibir yapmazsan, Hak teâlâ indinde yüksek derecelere vâsıl olursun.
132 – Peygamberimiz: (O kimseye bakma ki, dinde senden aşağıdır, zîrâ kendini beğenip, helâk olursun. Dinde senden yukarısına bak ki, senden hayrlıdır. Malı çok olana bakma ki, Allahın kısmetine gazab edersin. Şu kimseye bak ki, yiyeceğini zahmet çekerek alın teri ile hazırlar, o zaman da, Hak teâlânın sana verdiği nîmete şükredersin) buyurdu.
133 – Peygamberimiz buyurdu ki, (Bir kimsenin dünyası selâmetli olursa, dîni eksik olur.) [Yâni, dünya lezzetlerine kavuşmak için, islâmiyetin dışına taşan kimse, âhıret lezzetlerine kavuşamaz.] Yine buyurdular ki, (Yâ Ebâ Hüreyre! İslâmiyetten çıkana doğru yolu göster, câhile ilim öğret ki, sana şehitlik mertebesi verilir.) [Çocuklarına Ehl-i sünnet îtikatını, farzları, haramları öğretmeli, tanıdıklara din kitabı vermelidir.]
134 – Çok mal ve mevki’ sahibi olunca, kalbini karartıp Allahü teâlâyı unutma ve malına, rütbene güvenip de, ibâdetten geri kalma! Malı az olan, daha fazla Allahü teâlâyı hâtırlar ve Ona daha fazla bağlanır.
Tenbîh: Müslümanlıkta çok mal ve mevki’ sahibi olmak fena değildir. Alkollü içkileri satmakla ve çalgı, şarkı ücreti ile ele geçen ve sirkat, yalan, gasb, rüşvet ve fâiz ile toplanılan mallar, paralar, az olsalar da, habîstir. Bunları kullanmak haramdır. Helâldan kazanılan ve zekâtı verilen mal, para, ne kadar çok olursa olsun, makbûldür. Cenâb-ı Hak, Kur’an-ı kerimde, malı hayr diye ismlendirmiştir.
İmâm-ı Gazâlî (Kimyâ-yı saadet) kitabı, üçüncü faslında buyuruyor ki: Kendini ve âilesini ve çocuklarını kimseye muhtaç ettirmeyecek kadar çalışıp helâlden kazananlara cihâd sevabı verilir. Peygamberimiz bir sabah oturmuştu. Sahâbeden, kuvvetli bir genç, erkenden dükkânına doğru geçti. Birisi, (Yazıklar olsun buna ki, Allah için biraz burada sizi dinlemeyip geçti) deyince, (Böyle söyleme! Eğer kendini, ana-babasını ve ehl ve evladını muhtaç etmemek için gitti ise, Allah yolundadır. Eğer zînet için, zengin olup müslümanlara gösteriş niyetinde ise, Cehennem yolundadır) buyurdu. Bir hadis-i şerifte, (Doğru olan tüccâr, kıyâmette sıddîklarla ve şehitlerle berâberdir) ve bir kere de, (Allahü teâlâ, sanat sahibi mümini sever) buyurdu.
Bir kimse, Ehl-i sünnet âlimlerinin meclisine kırk gün devam eylese, kalbi nûrlanır. Çünkü, islâmiyetin emrettiği ilimler kalbin ışığıdır. [İlmi olmıyan kimse, şeytana ve islâm düşmanı olan kimselere ve gazetelerine aldanır. Ehl-i sünnet îtikatında olmıyan din adamlarının yazılarını okuyanın kalbi kararır.] Allahü teâlâ, sana fazla mal verirse bahîl olma! Din uğruna sarf et! Hâlis müslümanların yazdığı doğru ilmihâl kitaplarını al, dağıt! Cihâd sevabına kavuşursun. Peygamberimiz birgün, (Yâ Ebâ Hüreyre! Müminlerin büyüğü, benden sonra o kimsedir ki, Allahü teâlâ ona mal verir, o da gizli ve âşikâre Hak yoluna harcar ve yaptığı iyilikleri kimsenin başına kakmaz) buyurdu.
135 – Mahlûkatın hepsine merhamet eyle! Peygamberimiz buyurdu ki, (Yer yüzündeki mevcûdâta merhamet eyleyin ki, göklerdeki mahlûkat size merhamet eylesin. Sıddîkların nişânı odur ki, sadaka verirken gizli verir, bir belâya uğradığı zaman, bağırıp çağırmaz, kimseye şikâyet eylemez ve o belâyı herkesten gizler ve bir günah işlediği zaman ardından hemen sadaka verir ki, günahına kefaret olsun.)
136 – Fazla konuşma, kimse ile münâkaşa etme! Her zaman sükût etmeye devam eyle ki, iki cihânda selâmet bulasın. Hak teâlâ hazretlerini çok zikredersen, kalbin ölmez ve şeytana da gâlib gelmiş olursun. Hak teâlâ hazretlerini çok zikreyleyenlerin kalblerine hikmet akar.
137 – Peygamberimiz Ebû Hüreyreye buyurdu ki, (Bir kimse Hak teâlâ hazretlerine Nuh aleyhisselâmın ömrünce ibâdet eylese, kendisinde üç haslet bulunmayınca yaptığı ibâdetten bir fayda edinemez.)
1- İlmi ile amel etmek.
2- Yidiği yemeğin helâl olması ve helâlı da israf etmemesi. [Besmelesiz kesilen hayvanlar ve Kitapsız kâfirlerin [müşriklerin] kestikleri necistir. Bunları yimek haramdır. Bunları Besmele ile kesen de bulunduğu takdîrde, satın alınan etin Besmelesiz kesildiği kat’î bilinmedikçe, yimesi helâl olur. Balık tutanın müslüman olması ve Besmele ile tutması şart değildir.]
3- Allaha âsî olmaktan kaçınmak. [Ehl-i sünnet îtikatını öğrenmiyen, îmanı bunlara uygun olmıyan ve haramları ve farzları bilmiyen ve bunlara uymayan kimse, Allahü teâlâya âsî olur.]
Tenbîh: Allahü teâlâya âsî olmak, yâni haram işlemek insanı dünyada ve âhırette felakete götürür. Haramlardan en büyüğü Ehl-i sünnet îtikatını bilmemektir. İkincisi namaz kılmamaktır. Üçüncüsü içki içmektir. (Enisül-vâizîn) kitabı onuncu meclisinde diyor ki: Şarap ve sarhoş eden her içki haramdır. Peygamberimiz : (Şarap içmek, büyük günahların en büyüğü ve bütün fenalıkların ve günahların anasıdır) ve (Bütün fenalıklar bir yere toplanmıştır. Bu yerin kilidi zinâ, anahtarı şaraptır ve bütün iyilikler bir yerde toplanmıştır. Bu yerin kilidi namaz, anahtarı abdest almaktır) ve (Allahü teâlâyı seven ve Kıyâmete inanan kimse, içki içilen yerde oturmasın) ve (Şarapı yapmak, üzümünü sıkmak, taşımak, dağıtmak, satmak ve içmek, günahta berâberdir ve bunların namazlarına, oruclarına, haclarına, zekâtlarına ve sadakalarına sevap verilmez. Meğe ki tevbe ederler) ve (Hurma şarapı da haramdır) ve (Üzüm şirası taze olup değişmemiş ise helâldir) buyurdu. (Buhârî-yi şerif) ve (Müslim)de Ebû Mûsâ buyurdu ki, (Baldan ve arpadan yapılan içkiler ve sarhoş eden her içki haramdır.) İmâm-ı Muhammed, (Çok içilince sarhoş eden içkinin azı da haramdır) buyurdu. Fetvâ da bunun üzerinedir. Başka ilâç varken, bunları ilâc olarak içmek de haramdır. Hâricden kullanmak câiz ise de, necistirler, uçmakla temizlenemez, yıkamak lâzımdır. [(El-fıkhü alel mezâhibil-erbe'a) kitabında diyor ki, (Sarhoş eden sıvıların hepsi, dört mezhepte de şarap gibi galîz, fena necâsettir. Hanefîde avuç içi yüzeyinden fazlası ile, diğer üç mezhepte görülebilen az miktârı ile kılınan namaz sahih olmaz. Şâfi'îde ve hanefînin bir rivayetinde, ilâc ve kolonya yapmakta kullanılan miktârı, çok olsa da affedilmiş olup, namazın sıhhatine mani olmaz.)] Esrar, afyon, eroin gibi şeyleri keyf için yimek, haram olup, tedâvî için câizdir. Enîs-ül-vâizînin kelâmı tamam oldu. 374.  sayfaya bakınız!
Sigaraya gelince, İbni Âbidîn (Dürr-ül-muhtâr) şerhinde buyuruyor ki, (Tütüne helâl ve haram diyenler oldu. Allahü teâlâ, her şeyi helâl edip sonra, haramları bunlardan ayırmıştır. İslâmiyetin haram demediğine, kimse haram diyemez. Tütün zâtında mubâh ise de, soğan gibi tabî’aten mekruhtur.) Şâfi’î ulemâsı tütünü nafakadan addetmiştir. O hâlde, az miktârda tütün içmeye haram diyen yanılıyor. İsrâf başkadır. O zaman gazete parası da isrâf ve haram olur. Doyduktan sonra yimek de haramdır.
İbni Âbidîn (El-ukûd-üd-dürriyye) kitabının sonunda, tütün içmek haramdır diyenlerin sözünü red etmekte, tütünün mubâh olduğunu vesikalarla isbât etmektedir. Bu fetvâ kitabının son kısmı, 1977 senesinde İstanbulda, Hakîkat Kitabevi tarafından (El-habl-ül-metin) kitabının sonunda bastırılmıştır.
Muâmelâtta, kâfir, fâsık sözüne inanmak câizdir. İbâdetlerde âdil olan müslümana inanılır. Âdil mi, fâsık mı belli değilse, zann-ı gâlib ile amel olunur. İslâm düşmanlarının yaldızlı, okşayıcı yalanlarına aldanarak, ibâdetleri değiştirmemelidir.
Radyoya gelince: Radyo, sinema, televizyon ve kitap ve gazeteler neşirâletleridir ve propaganda vâsıtalarıdır. Meselâ tabanca da bir âlettir. Bir kimse, tabancasını bir gâziye verirse, gâzi cihâd ederken, o kimse de sevaba girer. Yok eğer bir şakîye, yol kesiciye verirse, bu şakî cinâyeti işlerken, o kimse de günaha girer. Aynı tabanca, insanı hem sevaba, hem günaha soktuğu gibi, radyo, sinema ve gazeteler, müslümanlar tarafından idare edilip, yalnız îman, ibâdet, ilim, ahlâk, sanat, ticâret gibi Allahü teâlânın emir ve müsâade ettiği şeyleri bildirirlerse, câiz ve sevaptırlar. Yok eğer bunlar kâfirlerin, mürtedlerin elinde olup da, dinsizlik neşriyatı yapar, müslümanlıkla alay eder ve bunlarda bid’at veya haram şeyler bulunursa, bunları almak, dinlemek, bakmak ve okumak, bunlara gitmek, para vermek haramdır. Bir müslüman, evladını da bu haramlardan muhâfaza etmelidir. Sıkıntı gidermek için kendi kendine tegannî günah değildir. Peygamberimiz Kur’an-ı kerim okurken, cenâze götürürken, harp ederken, vaaz ederken bağırmağı kerîh görürdü.
Tekkelerde bağırmak çağırmak haramdır. Evvel zamanda böyle bağırmazlardı. Celâleddîn-i Rûmî ney çalmadı, raks etmedi, dönmedi. Bunları, sonradan câhiller uydurdu. Hikmet [yâni fen ve sanat ve faydalı şeyler] ve nasihat bildiren şiirler yazmak ve sesle okumak helâldir. Şehvete âid şiirler okumak haramdır. Bunları okumak kalbde nifâk yapar. Üflemekle, vurmakla, temâs veya tel ile çalınan bütün çalgıları çalmak, dinlemek ve dinlemeye gitmek haramdır. Peygamberimiz çalgı çalınan bir yere tesâdüf ettiğinde, mübârek parmaklarını kulaklarına tıkadılar. [Kur'an-ı kerimi, mevlidi ve ilâhileri çalgı çalarken okumak veya çalgı âletleri ile okumak küfürdür.] Haram bulunan şiirleri okumak mekruh, tegannî ile okumak ve fuhuş olanları okumak haramdır. Hamam borusu, sahur davulu çalmak helâldir.
138 – İbâdetleri, meselâ Kur’an-ı kerimi, mevlid, ezan okumağı, imamlığı, duâyı para karşılığı yapmak, bunlarda pazarlık etmek alana da, verene de haramdır. Bunları Allahü teâlânın rızası için yapmalı, hediye verilirse, kabûl etmelidir. Hediye veren hasîs olmamalı, pek çok vermelidir. Ne kadar çok verirse, o kadar sevabı çok olur. Dünya işleri için çok verip, Allahü teâlânın rızası için az vermekten daha fena bahîllik, hasîslik olmaz. İmâm, müezzin ve diğer ilmiyyenin ihtiyacı Beyt-ül-mâlden te’mîn edilir. Nisaba mâlik olsalar bile, ilim öğrenen ve öğretenlere zekât ve uşr vermek eftaldir.
[(Mektûbât-i Mâsumiyye) ikinci cilt, 36. mektûbunda diyor ki, (Farz ve sünnet olan amelleri, zikri, hayrâtı, hasenâtı ve duâ, âyet-i kerime okunmağı sevap kazanmak için yaparken, kimseden izin almaya lüzûm yoktur. Bunları, şifâ için, bir ihtiyacın hâsıl olması, bir müşkülün hal olması için okurken, te'sîr etmeleri, mürşidin, üstâdın izin vermesine bağlıdır.) [Mürşidlerin kitaplarından öğrenip okumak, izin almak olur.] İmâm-ı Rabbânî, üçüncü cilt 25. ve 34.  mektûblarında buyuruyor ki, (Zikretmek çok sevaptır. Fakat, kalbi tathir etmesi için, zikri izin ile yapmak lâzımdır.) İzn alan, izin verenin vekîli olur. Bunun okuması, vekîl edenin okuması gibi te’sîrli, faydalı olur.]
İbni Âbidîn buyuruyor ki: (Büyüklerin giymeleri ve içmeleri ve yimeleri haram olan şeyleri çocuklara giydirmek, yidirmek ve içirmek de haramdır. Abdest havlusu ve burun mendili kullanmak günah değildir. Kur’an-ı kerim ile ve duâ ile olan mıskaları yapmak ve kullanmak câizdir ve insanı korurlar. Kur’an-ı kerim, maddî ve mânevi her derde şifâdır ve her harfi mübârektir ve muhteremdir. İnsanlara, hayvanlara ve eşyaya nazar değer.)
139 – Takvânın en yüksek mertebesi Allahü teâlânın farz eylediğini işleyip, haram kıldığını terk etmektir.
140 – Mümin kardeşlerini sevindirmeye çalış! Zîrâ Peygamberimiz, (Bir kimse, bir mümin kardeşini sevindirirse, Hak teâlâ o kimsenin kalbini kıyâmet gününde ferahlandırır) buyurdu. Yine, (Bir kimse, bir mâsum çocuğu sevindirirse, Hak teâlâ o kimsenin şirkten başka geçmiş günahlarını affeder) ve (Her kim dünyada bir mümin kardeşinin işini görürse, Hak teâlâ, o kimsenin yetmiş işine kolaylık ihsân buyurur. O yetmiş işin on dânesi dünyada, altmış dânesi kıyâmet günündedir. Bir kimse, bir mümin kardeşinin aybını kapatırsa, Allahü teâlâ o kimsenin bütün ayblarını kıyâmet günü kapatır!) buyurdu.
141 – Resûlullah buyurdu ki, (İnsanın işlediği hayrlı amel dâimî olmalı, dâimî olarak işlenen amel, insanı maksâdına ulaştırır.)
 
 Binlerce top ve tüfek, yapamaz aslâ,
 Gözyaşının seher vakti yaptığını.
Düşman kaçıran süngüleri, çok defa,
 Toz gibi yapar, bir müminin duâsı.
 
ZÜHD VE TAKVÂ FASLI
142 – Dâimâ zühd ve takvâ üzere bulun! Yahyâ ibni Muâz [258 de Nîşâpûrda vefât etti] buyurdu ki, zühd demek, dünya zînetini terk etmektir. Zîrâ Peygamberimiz buyurdu ki, (Dünyayı sevmek, bütün hatâların başlangıç noktasıdır. Dünyadan kendini sakınan kimseler, zâhid olanlardır.)
143 – Habîbullah buyurdu ki, (Ümmetim üç şeyi sever, fakat o üç şey onların değildir:
1- Vücûddaki canı sevmek,
2- Malı sevmek,
3- Dünyayı sevmek.) [Dünya, arabî bir kelimedir. Fen ilminde (en yakın şey) demektir. Erd küresi, güneşten, aydan, yıldızlardan daha yakın olduğu için, Erd küresine dünya denir. Kıyâmetten önceki zaman, kıyâmetten sonraki zamandan daha yakın olduğu için, birincisine (Dünya hayatı), ikincisine (Âhiret hayatı) denir. Dünya kelimesinin din bilgisindeki mânası, (En zararlı, fena şey) demektir. Küfre sebep olan şeyler, haramlar, mekruhlar, dünya demektir. Mubâhlar, şeriate uymaya mani olunca, dünya olurlar. Muhabbet, sevmek, hep berâber olmayı istemek, berâber olmaktan zevk, lezzet duymak demektir. İnsan sevdiğini hiç unutmaz. Muhabbetin yeri kalbdir. Kalb, yürek dediğimiz et parçasında bulunan bir kuvvettir. Bu kuvvete gönül diyoruz. Birşeyi öğrenmek, akıl ile olur. Akıl, dimâg, beyin dediğimiz et parçasında bulunur. Küfrü, haramları, mekruhları sevmek, beğenmek küfür olur. Farzları, sünnetleri, beğenmemek de küfür olur, dünya olur. Müslüman olmak için, dünya sevgisini kalbden çıkarmak lâzımdır. Dünyayı hâtırlamağı da kalbinden çıkarana (Sâlih) müslüman denir. Dünya olsun, mubâh olsun, mâ-sivânın, yâni Allahü teâlâdan başka herşeyi hâtırlamağı kalbinden çıkarmaya (Fenâ-fillah) denir. Buna kavuşan müslümana (Velî) denir. (Evliyâ) denir. Evliyâ, herşeyi öğrenir, bilir. Şeriate uymakta, dünya işlerinde aklını kullanır. Hesabını yapmakta, sanatında, ticâretinde hiç hatâ yapmaz. Fakat, aklındaki düşünceler, kalbine sirâyet etmez, bulaşmaz. Dünyayı hâtırlayan kalb hastadır. Kalbin temiz olması, dünya dediğimiz şeyleri sevmekten, hâtırlamaktan kurtulması demektir. Kalb hastalığının ilâcı, şeriate uymak ve Allahü teâlâyı çok zikretmek, yâni ismini ve sıfatlarını hâtırlamak, kalbe yerleştirmektir. Mürşid-i kâmilin sohbeti veya kitaplarını okumak, bu tedâvîyi kolaylaştırır. Bu sohbete, bu kitaplara kavuşmak, dünya ve âhiret saadetlerine kavuşmaya sebebdir. Bu tedâvîye faydası olmıyan sohbetin ve kitapların, taklîd, sahte, zararlı olduğu, felakete sebep olacağı anlaşılır.] Helâl yoldan gelen ve zekâtı verilen şeyler ve isrâf edilmeyen mubâhlar dünya sayılmaz. Mal kendinin değil, sen öldükten sonra veresenindir. Sen de günahlarla berâber gidersin.
144 – İnsanın ömrünün uzun, rızkının bol oluşu, Allahü teâlâ tarafından bir imtihandır. Peygamberimiz buyurdu ki, (Yâ Ebâ Hüreyre! Allahdan başka hiç bir şeye Ümit bağlama! Allaha tevekkül eyle! Bir arzun varsa, Allahü teâlâ hazretlerinden iste! Allahü teâlânın âdet-i ilâhiyyesi şöyle cârî olmuştur ki, her şeyi bir sebep altında yaratır. Bir iş için sebebine yapışmak ve sonra Allahü teâlânın yaratmasını beklemek lâzımdır. Tevekkül de bundan ibârettir.)
Bütün yer gök varlıkları bir araya gelseler, Allahü teâlâ hazretleri murâd etmedikçe sana zerre kadar bir fenalık yapamazlar.
(Fetâvâ-yı Hindiyye)de beşinci cilt, 379.  sayfada diyor ki, zelzele olunca evden çıkmalı, açık yere gitmelidir. Resûlullah, yolda eğri duvarın önünden koşarak geçti. Allahü teâlânın kaza ve kaderinden mi kaçıyorsun dediklerinde, (Allahü teâlânın kazasından, yine onun kazasına kaçıyorum) buyurdu.
145 – Kabirde suâl meleklerine şöyle cevap vereceksin:
Rabbim Allahü teâlâ, Peygamberim Hz. Muhammed aleyhisselâm, dînim, dîn-i islâm, kitabım Kur’an-ı azîm-üş-şân, kıblem Kâbe-i şerif, îtikatta mezhebim Ehl-i sünnet vel-cemaat, amelde mezhebim, imam-ı a’zam Ebû Hanîfe mezhebidir. [Kıyâmet günü insanların, tâbi oldukları mezhep imamının ismleri ile çağrılacakları, meselâ (Hanefîler geliniz! Sünnîler geliniz!) denileceği (Ruhül beyan) tefsîrinde İsrâ sûresinin 71. âyetinde yazılıdır.]
Bunları şimdiden ezberle ve çocuklarına da öğret!
Helâl lokma yimekle ve haramdan sakınmakla vücûdünü temizle! Kalbinde müslümanlara düşmanlık beslememekle ve kimse için fenalık düşünmemekle kalbini, Ramazan-ı şerif ayında da oruç tutmakla ve nefsine muhâlefet ve mukâvemet etmekle ve yalan, gıybet, iftirâ ve mâlâ-yâni söylememekle ruhunu temizle! Bu sözleri söylemek haramdır. Kadınların, kızların, başları, kolları, bacakları açık olarak sokağa çıkmaları haramdır. Bunlara ve açık gezmelerine izin veren erkeklerine çok günah yazılır. Kadınların çarşafla örtünmeleri şart değildir. Baş örtüsü ve manto ile de örtünmeleri iyi olur.
Şunu da bilmelisin ki, mâlâ-yâniyi terk etmekle, yâni faydasız söz konuşmamakla insanın îmanı nûrlanır.
Elin haram tutmamalı, kulak haram olan şeyi dinlememeli, ayak da, haram olan yere gitmemeli, mide ise haram olan şeyi yimemeli, göz ise haram olan şeye bakmamalı, dil de haram söylememeli. Bunun gibi insanda bulunan âzaların haramla alâkalarının kesilmesi lâzımdır ki, fevz-ü felâh bulasın. Aksi takdîrde kendini helâk etmiş olursun. Göz kazara veya gafletle haram bir şey görürse, günah olmaz. Fakat, tekrar bakmak günahtır. Tesâdüfen görünce, başı başka tarafa çevirmek lâzımdır.
146 – Şu yaptığım nasihatları tutar ve onlarla amel edersen, Allah huzurunda, Peygamberler müvâcehesinde, melekler ve bütün insanlar nazarında yüzün ak olur.
Çeşidli bilgiler:
(Fetâvâ-yı Hindiyye), beşinci cilt, 350. sayfadan başlıyarak diyor ki, (Kadınların ve erkeklerin kabir ziyâreti sünnettir. Evde ve kabir başında Kur’an-ı kerim okuyup, sevabını ruhlarına hediye etmeli ve onlara duâ etmelidir. Kabri elleri ile mesh etmek, kabri öpmek, hıristiyanlık âdetidir. Ananın, babanın kabrini öpmek câizdir. Kabristanda türbe yapmak mekruhtur. [Vehhâbîlerin dediği gibi şirk değildir. Mülkü olan yerde türbe yapmak, mekruh da değildir.] Kabir üzerine gül, çiçek dikmek iyidir. Tarîkatçıların şimdi okudukları ilâhîler ve raks etmeleri, dönmeleri haramdır. Onları seyr etmek de haramdır. Her çeşit çalgı çalmaları da haramdır. Düğünde, bayramda, hac yolunda ve harbde def, davul çalmak câizdir.
[(Hadîka) ve (Berîka)da açıkça bildiriliyor ki, yabancı kadının, kızın söylediği her çeşit şarkıyı, hikâyelerini dinlemek, herkesin şeriati bozucu, yok edici, din ile alay edici, haramları övücü, ibâdetleri küçültücü, şehveti, zinâyı, hayâsızlığı, nâmussuzluğu, hükümete isyân etmeği, kanûnlara karşı gelmeyi teşvîk edici, kardeşi kardeşe düşman edici sözlerini ve her çeşit çalgıyı, kendilerinden, radyolardan ve televizyonlardan dinlemek haramdır. Kendi dinlemese dahî, bunları evinde bulundurmanın da haram olduğu bu iki kitapta uzun yazılıdır. Hem helâl, faydalı, hem de haram, zararlı olan şeyi, yâni helâla da, harama da sebep olan şeyi eve sokmak câiz değildir.]
Ölmiyecek kadar yimek, içmek farzdır. Ölmiyecek kadar ve tedâvî için ilâc kullanmak sünnettir. İnsanın ve domuzun etini hiçbir sebeple yimek câiz değildir, haramdır. Erkeğin kadın sütünü ilâc olarak içmesi câizdir. Tabîb-i müslim şifâ bundandır, başka ilâcı yoktur derse, şarap, bevl, kan ve leşin ilâc olarak alınması câizdir. Fakat kirpi, yılan eti, câiz değildir. Kadının ve erkeğin sakız çiğnemesi câizdir. Hastaya Kur’an-ı kerimi okuyup üflemek, mıska yazıp taşıması, tasa yazıp suyunu içmesi câizdir. Yoldan toplanan çer-çöpü yakıp nazar değen çocuğun etrâfında döndürmek ve korkmuş çocuğa mum, kurşun dökmek ve şifâyı Allahü teâlâdan beklemek câizdir. Nazar değmemek için tarlaya hayvan kafa kemiği ve benzerlerini asmak câizdir. Uzvları hâsıl olmamış çocuğu düşürmek için ilâc kullanmak câizdir. Çocuğun sünnet yaşı yedi ile oniki arasıdır. Daha küçük de olur. Zayıf olan ihtiyâr müslüman, sünnete dayanamazsa terk edilir. Özr ile vâcibin terki câiz olunca, sünnetin terki evla olur. Kızların, kadınların kulaklarını delmek câizdir. Evin, ihtiyaç olduğu kadar büyük olması câizdir. Odanın duvarlarına halı asmak, soğuğa karşı câizdir. Zînet niyeti ile mekruhtur. Üzerinde canlı resmi olursa mekruh olur.) 322. sayfada diyor ki, Kur’an-ı kerimi okumak için değil, bereketlenmek, faydalanmak için evinde bulundurmak câizdir, hattâ sevaptır. Yüksekte okunan ezanı mahalle halkının hepsi işitmezse, hepsine işittirmek için vakf gelirinden minâre yaptırmak câizdir. Minâresiz hepsi işitirse, vakf parasından yaptırmak câiz olmaz. [Minâreden, kendi mahallesi işiteceği için, ho-parlörle ezan okumak câiz olmaz. (Cennet Yolu İlmihâli)ne bakınız!]
 
ANA-BABAYA İTÂ’AT FASLI
147 – Hak teâlâ hazretleri Mûsâ aleyhisselâma buyurdu ki, (Yâ Mûsâ! Bir kimse, ana-babasına karşı gelirse, onun dilini kes ve herhangi bir azasiyle ana-babasını gücendirirse, o azasını kes!) Ana-babasını râzı eden kimse için, Cennette iki kapı açılır. Ana-babası râzı olmıyan kimse için de Cehennemde iki kapı açılır. Bir kimsenin ana-babası zâlim dahî olsalar, onlara karşı gelmek, onlarla sert konuşmak câiz değildir.
Hak teâlâ buyurdu ki: (Yâ Mûsâ! Günahlar içinde bir günah vardır ki benim indimde çok ağır ve büyüktür. O da, ana-baba evladını çağırdığı zaman, emrine muvâfakat etmemesidir.) Ana-baba çağırdığı zaman herhangi bir işle uğraşırsan, hemen onu terk edip, derhal ana-babanın emrine koşacaksın! Anan-baban sana kızıp bağırırsa, onlara sen bir şey söyleme! Ananın-babanın duâsını almak istersen, sana emrettikleri işleri çabuk ve güzel yapmaya çalış! Bu işini beğenmeyip sana gücenmelerinden ve bed-duâ etmelerinden kork! Sana darılır iseler, onlara karşı sert söyleme! Hemen ellerini öperek gazablarını teskin eyle! Ananın-babanın kalblerine geleni gözet! Zîrâ senin saadetin ve felaketin, onların kalblerinden doğan sözdedir. Anan-baban hasta ise, ihtiyâr ise, onlara yardım et! Saadetini onlardan alacağın hayr duâda bil! Eğer onları incitip, bed-duâlarını alırsan, dünya ve âhıretin harap olur. Atılan ok tekrar geri yaya gelmez. Onlar hayatta iken, kıymetini bil!
Allahü teâlânın rızası, dînine bağlı olan ana-babanın rızasında, Allahü teâlânın gazabı, dînine bağlı olan ana-babanın gazabındadır. Habîb-i kibriyâ bir hadis-i şeriflerinde buyurdu ki: (Cennet ana-babanın ayağı altındadır.) Yâni, sana dînini, îmanını öğreten ananın-babanın rızasındadır. Hak teâlâ hazretleri Mûsâ aleyhisselâma dedi ki: (Yâ Mûsâ! Ana-babasını râzı eden, beni râzı etmiş olur. Ana-babasını râzı edip bana âsi olan kimseyi dahî iyilerden sayarım. Ana-babasına âsi olan, bana mutî’ olsa bile, onu fenalar tarafına ilhâk ederim.)
Îmanı olanlardan Cehennemden en sonra çıkacak olanlar, Allahü teâlânın yolunda olan anasının, babasının islâmiyete uygun olan emirlerine âsî olanlardır.
148 – Peygamberimiz buyurdu ki: (Ana-babaya iyilik etmek, nâfile namaz, oruç ve hac [ve ömreye gitmek] fazîletlerinden daha fazîletlidir. Ana-babasına hizmet edenlerin ömrü bereketli ve uzun olur. Ana-babasına karşı gelip, onlara âsî olanların ömrleri bereketsiz ve kısa olur. Anasına-babasına âsî olan mel’ûndur.)
Hasen-i Basrî Kâbeyi ziyâret ve tavâf ederken bir zat gördü ki, arkasında bir zenbil ile tavâf eder. O zata dönüp dedi ki: Arkadaş, arkandaki yükü koyup öylece tavâf etsen daha iyi olmaz mı? O zat cevaben dedi ki, bu arkamdaki yük değil, babamdır. Bunu Şâmdan yedi kere buraya getirip tavâf eyledim. Çünkü, bana dînimi, îmanımı bu öğretti. Beni islâm ahlâkı ile yetiştirdi, dedi. Hasen-i Basrî hazretleri ona dedi ki, kıyâmet gününe kadar böylece arkanda getirip tavâf eylesen, bir kere kalbini kırmakla bu yaptığın hizmet havaya gider ve yine bir defa gönlünü yapsan, bu kadar hizmete mukâbil olur.
149 – Peygamberimize bir kişi geldi ve dedi ki, yâ Resûlallah ! Benim anam-babam ölmüştür. Onlar için ne yapmam lâzımdır? Peygamberimiz buyurdu ki, (Onlara dâimâ duâ eyle! Onlar için Kur’an-ı kerim oku ve istigfâr et!)
Eshâb-ı kirâmdan biri dedi ki, yâ Resûlallah, bundan fazla yapılacak bir şey var mı? Buyurdular ki, (Onlar için sadaka verin ve hac eyleyin!) Biri çıkıp dedi ki, anam-babam çok şefkatsızdırlar, onlara nasıl itaat eyleyeyim? Resûlullah buyurdu ki: (Anan seni dokuz ay karnında gezdirdi. İki sene emzirdi. Seni büyütünceye kadar koynunda besledi ve sakladı, kucağında gezdirdi. Baban da seni büyütünceye kadar birçok zahmetlere katlanarak seni besledi. İdâre ve maişetini te’mîn eyledi. Sana dînini, îmanını öğrettiler. Seni islâm terbiyesi ile büyüttüler. Şimdi nasıl olur da, şefkatsız olurlar? Bundan daha büyük ve kıymetli şefkat olur mu?)
150 – Ana-baba hakkında hikâye olunur ki, Hz. Mûsâ aleyhisselâm, Tûr-i sînâda Hak teâlâ hazretleri ile mükâleme ederken, (Yâ Rabbî! Âhırette benim komşum kimdir?) diye sordu. Hak teâlâ buyurdu ki, (Yâ Mûsâ! Senin komşun, falan yerde, falan kasabdır!) Mûsâ aleyhisselâm kasabın yanına giderek beni misafir eder misin dedi. Yanında misafir oldu. Yemek zamanı gelince, kasab, bir parça et pişirdi. Duvardaki asılı zenbili aşağı alarak, orada bulunan ve sâdece kemiklerden ibâret bir kadına et verdi ve suyunu da verdi. Üstünü başını temizleyip, zenbile koydu. Mûsâ ‘aleyhisselâm” sordu, bu senin neyindir? Kasab, annemdir. İhtiyâr olup bu hâle girdi; işte her sabah, akşam kendisine böyle bakarım dedi. Kasab annesine yemek verirken, o zayıf ve âciz annesi, oğluna duâ ederek, yâ Rabbî! Oğlumu Cennette Mûsâ aleyhisselâma komşu eyle dediğini Mûsâ aleyhisselâm dahî işitmiş. Bunun üzerine kasaba, Mûsâ aleyhisselâm müjde ederek, seni Allahü teâlâ affederek, Mûsâ aleyhisselâma komşu etmiş, demiştir.
151 – Gaflet ve şaşkınlığa kapılarak ana-babanın kalbini kırarsan, derhâl onların rızasını almaya çalış, yalvar, minnet eyle ve her ne yaparsan yap, onların gönlünü al! Ana-babanın evlat üzerinde hakları çok büyüktür. Bunu dâimâ göz önünde tutarak, ona göre hareket eyle!
Tenbîh: Anaya, babaya ve hocaya ve hükümete isyân etmek, karşı gelmek câiz değildir. İslâmiyetin yasak ettiği birşeyi emrederlerse, ısyân etmemeli, suç ve günah işlememelidir.
Şemsül-eimme-i Serâhsînin [483 de vefât etti] (Siyer-i Kebîr) şerhi tercümesi 83.  sayfasında diyor ki: Ana-babaya iyilik etmek, onları zarardan ve sıkıntıdan korumak farz-ı ayndır. Cihâda gitmek ise, farz-ı kifâye olduğundan, ana-babadan izin olmadıkca harbe gitmek helâl olmaz. Ana-baba kâfir de olsalar, onlara iyilik etmek, hizmet etmek farzdır. Ticâret, hac ve ömre için ana-babadan izinsiz sefere gitmek câizdir. İlm öğrenmek için gitmek de öyledir. Zîrâ bunlarda, harp gibi, ölüm tehlikesi olmadığından, ayrılık hüznleri, kavuşmak Ümidi ile zâil olur. Ana-babanın ve hocanın günaha sokacak olan emirlerine itaat lâzım değildir. Meselâ, hırsızlık için veya birini öldürmek için veya yol kesicilik için veya zinâ için bir kadını bir yere gönderirlerken, orada buna mani olabilecek bir adam bulunsa, fakat bu adamın mani olmasına anası-babası müsâ’ade etmese, bunları dinlemeyip mani olması lâzımdır. Zîrâ, günaha mani olmak farz-ı ayndır. Ana-babaya itaat ise, günah olmıyan emirleri için, farzdır. Ana-babanın farzı terk ettirmesi günah olduğundan bu emirleri yapılmaz. Nisâ sûresi ellidokuzuncu âyetinde meâlen, (Ey müminler! Peygamberime ve sizden olan, âmirlerinize itaat ediniz!) buyuruldu. Günah olmıyan emirlere itaat lâzımdır. Peygamberimiz bir yere ufak bir askerî birlik göndermişti. Başlarına da bir kumandan tâyîn etmişti. Âmirleri, bunlara kızıp, büyük bir ateş yaktırdı ve bu ateşe giriniz, bana itaat farzdır dedi. Askerlerin bazısı girelim, dedi. Bir kısmı da biz ateşten kurtulmak için müslüman olduk, girmeyelim, dedi ve girmediler. Peygamberimiz bunu haber alınca: (Eğer itaat edip girselerdi, Cehennemde ebedî kalırlardı) buyurdu. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Üzerinize âmir tâyîn edilen müslüman, her kim olursa olsun, haram ile emretmedikçe, ona itaat ediniz! Haram olan emirlerine itaat etmeyiniz!) İtâ’at etmemek başkadır. İsyân etmek, karşı gelmek başkadır. Bu iki şeyi birbirine karıştırmamalıdır.
[Siyer-i kebîrden, buraya kadar yazılanlardan anlaşılıyor ki, ananın babanın, hocanın ve hükûmetin haram olan şeyleri emretmeleri hâlinde, bunlara isyân edilmez. Karşı gelinmez. Bu emirleri, dinde günah olmıyacak ve devletin kanûnunda suç olmıyacak şekilde yapılır. Meselâ bir adama anası evlenme derse veya falanca kızı almıyacaksın veya âileni bırakacaksın derse veya falanca âlime gidip dînini öğrenmiyeceksin derse, bu sözleri islâmiyetin Îcap ettirdiği bir sebep ile değil ise, itaat Îcap etmez. Fakat, yine sert söylemek, karşılık vermek câiz değildir.
Kâfir olan âmirlerin, din düşmanlarının islâmiyete uygun olan emirleri, islâmiyete uymak niyeti ile yapılır. İslâmiyete uymıyan emirleri karşısında müşkil vaziyete düşerse, kanûnî yollardan hakkını arar.
Ananın, babanın, hocanın, itaat lâzım olmıyan emirleri yapılmadığı zaman özr, behâne anlatmalı ve hafîf ve yumuşak söylemelidir. Yâni, emri yapmamak, isyân ve hakâret şeklinde olmayıp, kusur ve kabahat şekli verilerek fitneye sebep olmamalıdır. Mısrlı Hasen Bennâ ve bunun yetiştirmelerinden Seyyid Kutb gibi mezhepsiz, cahil din adamları, (Cihâd, zulmedenlere ve zâlimlere karşıdır) âyet-i kerimesini ileri sürerek, hükûmete isyân ettiler. Hasen 1368 [m. 1949] de, Seyyid Kutb da 1386 [m. 1966] isyânında idam edildi. Aldattıkları binlerce genç de, zındanlarda senelerce işkence çektikten sonra öldürüldüler. (İhvân-ı müslimîn), yâni müslüman kardeşler denilen bu gençler, 1982 de Sûriyedeki zâlim Es’ad hükûmetine de isyân ederek, Hama şehrinin yakılıp yıkılmasına ve on binlerce müslümanın feci şekilde öldürülmesine sebep oldular. Hâlbuki, zâlim, hattâ kâfir hükümetlere karşı isyân etmeği, fitne çıkarmağı, dînimiz yasak etmektedir. Böyle fitne çıkarmak, cihâd değil, ahmaklıktır. Büyük günahtır. Yukarıdaki âyet-i kerime, Hac sûresinde olup, Medînede yeni kurulan islâm devletinin, Mekkedeki kâfirlerle cihâd yapmasına izin vermektedir. Bu âyet-i kerime, islâm devletinin, zâlim, kâfir diktatörlerle cihâd etmesine izin vermektedir. Yâni cihâdı, devlet yapar. Devletin ordusu yapar. İnsanın öteye, beriye saldırmasına, hükûmete karşı gelmesine cihâd denmez. Eşkıyâlık denir ki, büyük günahtır. Ehl-i sünnet âlimleri, kâfir, zâlim hükûmete bile ısyân etmeyi yasak etmiştir. Mezhepsiz, câhil din adamları, Ehl-i sünnet âlimlerinin yüksekliklerini bilmedikleri için ve tefsîr, fıkh kitaplarının mânalarını anlamadıkları için, kendilerini âlim sanıyorlar. Âyet-i kerimelerden ve hadis-i şeriflerden yanlış, bozuk mânalar çıkararak, islâm dînine ve müslümanlara çok zarar yapıyorlar.]
152 – Sana dînini öğreten hocana hurmet, saygı ve tâzîm eyle! Hoca hakkı ana-baba hakkından daha üstündür. Çünkü, ana-baba evladı büyütür, bakar. Kötülükten, haramlardan korur. İbâdete alıştırır. Muallim ise, evlada hem dünya ve hem de âhıret hayatını kazandırır, din ve diyânetini, Ehl-i sünnet îtikatını, farzları, haramları sana öğretir. Dînini, îmanını öğreten ana-babanın hakkı, hocanın hakkından da üstündür.
Hocanı gördüğün zaman hurmet ve saygı ile karşıla.
153 – Hadis-i şerifte buyuruldu ki, (İnsânlar, kendilerine ihsân, iyilik edenleri sever. Bu sevgi, insânın yaratılışında vardır.) Yapılan ihsân, ne kadar kıymetli ve ne kadar çok olursa, sevgi de o kadar fazla olur. Bunun için, herkes anasını, babasını, hocasını, ustasını, hükümetini, vatanını, din kardeşlerini çok sever. Bir müslümanın mürşidi, yâni hocası, kendisine, din ve dünya bilgilerini, îmanını, Allahını, Peygamberini, güzel ahlâkı öğrettiği için, onu herkesten, çok sever. Bu sevgi, cibillîdir. İnsanın doğuşunda vardır. Bu sevgiden mahrum olan kimse, hakîkî insan değildir. Hayvan gibidir. Çok sevilen kimse, insânın kalbinden, hâtırından çıkmaz. Onun şekli, kalbine yerleşir. Bu hâle (Râbıta) denir. Bir insânın kalbinde, bir Mürşidin, bir Velînin râbıtası hâsıl olursa, onun kalbine, kendi mürşidlerinden gelmiş olan (Feyz)ler, bunun kalbine de akar. Feyz, kalbden kalbe gelen, insâna Allahü teâlânın râzı olduğu şeyleri yaptıran nûrdur, bir kuvvettir. Feyzler, Resûlullahın mübârek kalbinden yayılmakta, Evliyânın kalbleri vâsıtası ile, Evliyâyı çok seven kalblere gelmektedir. Şeriat ve fen bilgileri, düşünmek, hesap yapmak, akıl ile olur. Akıl dimâgda bulunur. Îman, muhabbet ve marifet ve birşeyi hâtırlamak yeri kalbdir. Feyze kavuşan bir insanın kalbi, ilimler, marifetler, kerâmetler hazînesi olur. Bu insana (Velî) ve (Mürşid) denir. Bu saadete kavuşmak için, Ehl-i sünnet îtikatında olmak ve şeriate tâbi olmak ve Mürşidi sevmek şarttır. Bedeni besliyen rızklar ve kalbi temizliyen feyzler, ezelde takdîr ve taksîm edilmiştir. Fakat, bunlara kavuşmak için, âdet-i ilâhiyyeye uymak, sebeplerini aramak, bulmak için çalışmak lâzımdır. Şartlarına uyarak çalışana, elbet verilir. Dilediğine, çalışmadan da, ihsân eder.
Tenbîh 2: Hocan öldükten sonra, onun ruhuna, Kur’an-ı kerim oku! Onun için sadaka ver, ona duâ et! Bunların sevapları onun ruhuna gider. Faydasını görür. Eshâb-ı kirâm, bütün müslümanların hocasıdır. Onların da haklarını unutma! Resûlullah efendimizin, o beyaz, nurlu yüzünü görmekle şereflenen müslümanlara Eshâb denir. Eshâb-ı kirâmın hepsi, onun mübârek kalbinden fışkıran nûrlarla tertemiz oldu. Ruhlara şifâ olan sözlerini dinleyerek, güzel ahlâkı ile ahlâklanarak, onun ilim deryasından nasip alıp, âlim olarak zâhiri ve bâtınî kemâlâta kavuştular. Dünyanın her yerinde, her zaman gelmiş ve gelecek insanların hepsinden daha üstün ve daha kıymetli oldular. Dîn-i islâmı sonra gelenlere anlattılar. Allahü teâlânın dînini, yeryüzüne bunlar yaydı. Bütün müslümanların ilk üstâdları, muallimleri oldular. Her müslümanın Eshâb-ı kirâmı sevmesi, onların hocalık haklarını gözetmesi lâzımdır. Eshâb-ı kirâmın hepsini sevenlere, herbirine saygı gösterenlere, (Ehl-i sünnet) denir. Bir kısmını beğenip, bir kısmını sevmiyenlere (Şî’î) denir. Eshâb-ı kirâmın hepsine düşman olana (Râfızî) denir. Abdüllah bin Sebe’ yahudisinin yolundadırlar. İslâm düşmanıdır.
Ehl-i sünnet âlimleri buyuruyor ki, (Eshâb-ı kirâmı çok sevmek, tâzîm ve hurmet etmek lâzımdır. Bunun için, ismlerini yazarken, okurken ve işitince, demek müstehabdır). Bunlar, (İbni Âbidîn) beşinci cilt, 480.ci sayfasında ve (Birgivî vâsıyyetnâmesi)nin Kâdı-zade şerhinde ve (Se’âdet-i Ebediyye) kitabımızda yazılıdır.
Râfizîler, müslümanları aldatmak için, (Eshâb çok yüksektir. Yüksekliklerini bildirecek bir kelime yoktur. İsmlerinin yanına demek, onlara hakâret olur. Böyle şeyler söylememelidir) diyorlar. Râfizîlere aldanmamalıyız!
154 – Küçük kardeşin varsa ona islâm harfleri ile Kur’an-ı kerim okumasını ve ilim öğret ve ona îmanı ve Ehl-i sünnet îtikatını, Allahü teâlânın emirlerini ve haramları öğret. Kötü kimselerle görüştürme. Fena arkadaş çok zararlıdır. Tatlı sözle nasihat eyle. Ona şefkat ile muâmele eyle ve himâye ederek koru! Şâyed kardeşin senden büyük ise, ona tâzîm ederek emirlerini tut!
Âhıret kardeşi ittihâz eyle! Peygamberimiz buyurdu ki, (Allah için âhıret kardeşliği yapan adam, âhıret gününde ana-baba kardeşinden daha faydalı yardımları, o âhıret kardeşinden görür. Bir kimse, âhıret kardeşini ne kadar çok severse, Allahü teâlâ da, o kimseyi o kadar çok sever.) [Bir erkeğin yabancı kadınla âhıret kardeşi olması câiz ise de, âhıret kardeşi, kendi kardeşi gibi mahrem olmaz. Yabancılar gibidir. İslâmiyette, erkeğin kız ile arkadaş olması, konuşması câiz değildir.]
 
SILA-I RAHM BAHSİ
155 – Müslüman olan ve dînini kayıran akrabâsını ziyâret eden bir kimseye, yetmiş nâfile hac sevabı verilir. Gönül almak ziyâreti çok sevaptır. Îtikatı bozuk olan, mezhepsiz olan akrabâyı ziyâret etmek sevap değildir.
156 – Oğluna ve kızına edeb ve islâm harfleri ile Kur’an-ı kerim okumasını ve ilim öğret! Komşu, akrabâ ve mahremlerini ziyâret eyle! Mektûbla hâl ve hâtırlarını sor! Mahrem olmıyan, yâni yabancı kadınlarla görüşme!
157 – Çocuklarını küçük iken okut! Herşeyden evvel, Allahü teâlânın râzı olduğu, emrettiği şeyleri öğret! İyi bir mümin olmaları için gayret et! Büyüdükten sonra, edeb zor olur. Onların ve ehlinin, yâni zevcenin suçlarını affeyle. Peygamberimiz buyurdu ki, (Sadakanın en fazîletlisi, çoluk çocuğuna yidirip giydirdiğindir.) Oğlunu, kızını ve ehlini, haramdan, günahtan ve fena arkadaşlardan koru!
Kızını, ilk mektebi bitirdikten sonra, onu hemen evlendir. Allahü teâlâ, onun rızkını kocasına gönderir. İster zengin, ister fakir olsun Allahü teâlânın emrini tutan, aslı belli kimseye ver! Dâmâdını çok mehr ve çok çeyiz vermeye mecbûr kılma! Kızını ihtiyâr adama verme ve din ile alâkası olmıyana, ilm-i hâlini bilmiyenlere, haramlardan sakınmıyanlara verme!
Tenbîh: Oğlunu, kızını on beş yaşını geçince evlendir ki, haramdan korunsunlar. Bu zamanda evlenmiyen gençlerin haramdan kurtulması imkânsızdır. Evladını Cehennemden korumak istersen, çabuk evlendir! Fakirlikten korkma! Allahü teâlâ, onlara da mal verir. Hemen sen tevekkül üzere ol! Oğluna kız al, dul alma! Zîrâ insanın muhabbeti, ilk gördüğünde olur.
 
NİKÂH FASLI
Tenbîh: (El-İhtiyâr) kitabında diyor ki, (Nikâh), evlenmek için yapılan akt yâni sözleşme demektir. Kur’an-ı kerim, nikâh yapmağı emretmektedir. (Nisâ) sûresinin üçüncü âyetinde meâlen, (Helâl olan kadınlardan nikâh ediniz!) ve yirmiüçüncü âyetinde meâlen, (Onları sahiplerinin izni ile nikâh ediniz!) ve Nûr sûresinin otuzikinci âyetinde meâlen, (Zevci olmıyanlarınızı nikâh edin!) buyuruldu. Hadis-i şerifte de, (Nikâh, ancak şâhitlerle olur) ve (Nikâhlanın, çoğalın! Kıyâmet günü, ümmetlere karşı sizinle övüneceğim) ve (Nikâh yapmak, benim sünnetimdir. Sünnetimi terk eden benden değildir) buyuruldu. Âyet-i kerimeler, hadis-i şerifler ve icmâ’ı ümmet, nikâhın meşru olduğunu, ibâdet olduğunu bildiriyorlar. Nikâhsız evlenmek haramdır. Nikâh lâzım olduğuna önem vermiyen kâfir olur. Evlenmek sünnet-i müekkededir. Bâzan farz olur. Zulüm, işkence yapmak korkusu olunca, mekruh olur. Nikâh, iki müslümanın, mâdî olan [geçmiş zaman bildiren] kelime söylemesi ile yapılır. Meselâ, beni zevceliğe al deyince, seni zevceliğe aldım demekle olur. Nikâh kelimesi ile ve hediye, sadaka olarak, mülk, satın alış, satış kelimeleri ile de sahih olur. Müşrikin, mürtedin nikâhı sahih olmaz. Hanefî mezhebine göre müslümanların nikâhında iki müslüman erkeğin veya bir erkekle iki kadının şâhit olarak bulunmaları lâzımdır. Müslümanın, Kitaplı kâfir olan zimmî kadını nikâh ederken, iki şâhidin de zimmî olmaları câizdir. Mehr parasını konuşmak nikâhın sahih olması için şart değil ise de, şeriate uygun yapılan nikâhdan sonra zevcin zevcesi isteyince muaccel mehri hemen ödemesi lâzım olur. Bunun için, nikâh yapılırken, muaccel ve müeccel mehrlerin miktârları tesbît edilir. Bir kâğıda yazılıp, dâmâd ve mevcut iki şâhit imzalayıp zevceye teslim edilir. Bu iki mehrin miktârlarının toplamı on dirhem yâni yedi miskal gümüş kıymetinden az olmaz. Şimdi gümüş, şer’î kıymetinden düşük olduğu için, mehr bir miskal altından, yâni bir altın liranın üçte ikisinden az olmamalıdır. On ile elli altın lira arasında olmaktadır. İslâmiyet erkeğe zevcesini boşamak hakkını vermiş ise de, bu hakkı kullanmak imkânsız gibidir. Çünkü, boşayınca mehr parasını kadına hemen ödemesini ve oğulları yedi yaşına, kızları bülûğ zamanına gelinceye kadar, çocuklarının nafakasını da analarına devamlı vermesini emretmekte, ödemezse dünyada habse, âhırette de Cehenneme gireceğini bildirmektedir.
Bir erkeğin, annelerini, kızlarını, kız kardeşlerini, halalarını, teyzelerini, kardeşinin kızlarını, ne kadar uzak olursa olsunlar nikâh etmesi ebedî haramdır. Nesebden haram olan bu yedi kadın, süt ve zinâ sebebi ile de haramdırlar. Kayın vâlideyi ve bunun annelerini ve gelini ve üvey kızı ve üvey anneyi nikâh etmek de ebedî haramdır. Dörtten fazla evlenmek ve başkasının zevcesi ile evlenmek câiz değildir. Müslüman erkeğin, ehl-i kitap kadın ile yâni yahudi ve hıristiyan dîninde olup, bir mahlûka ülûhiyyet sıfatı isnâd etmiyen kadını nikâh etmesi câizdir. (Ni’met-i islâm)da diyor ki, (Ehl-i kitabın nikâhında şâhitlerin müslüman olmaları şart değildir. Bir müslüman Kitaplı olan zevcesini kiliseye gitmekten ve evde şarap yapmaktan men edebilir. Hayz ve nifâs sonunda, gusül abdesti almaya cebr edemez. Tesettür etmesi iyi olur. Müslime üzerine kitâbiyye tezevvüc etmek câiz olur.) Başka kâfir kadınla ve mürted olmuş kadınla evlenmesi câiz değildir. Müslüman kadının hiçbir kâfirle evlenmesi câiz değildir. Şî’îlerin, acemlerin yaptıkları (Müt’a nikâhı) [yâni metres tutmak] ve (Muvakkat nikâh) haramdır. Müt’a nikâhı, bir kadına para verip, belli zaman, berâber yaşamaya sözleşmektir.
Nikâhda kadınların sözü mûteberdir. Yâni, âkıl, bâliğ kadının, kendini nikâh etmesi ve başkasının velîsi, vekîli olunca, onu nikâh etmesi veya kendini nikâh etmesi için birini vekîl etmesi yâhut başkasının kendisini bir kimseye nikâh etmiş olduğunu anlayınca, izin vermesi, hep câizdir. [Kadının kendisini tezvîc için, vekîl ettiği kimse, kendisine nikâh edemez. Kadının, kendisini ve başkasını boşamaya hakkı yoktur.] Bâliğa olan bâkire kızı nikâhlamak için zorlamak câiz değildir. Velîsi, belli kıza nikâh yapılması için, bundan izin istemelidir. Cevap vermez veya gülerse, yâhut sessiz ağlarsa, izin sayılır. Duldan izin isteyince ve velîden gayrısı izin isteyince, sözle izin vermeleri lâzımdır. Velînin bâliğ olmayan çocuklarını izin almadan nikâh etmesi câizdir. Velî, baba ve ced değil ise, çocuk bâliğ olunca, nikâhı feshedebilir. Velî, mirası düşen asebelerden en yakın olanıdır. [Erkek velî yok ise], ana ve kadın asebeler de, kızın velîsi olurlar. Bu velîler yoksa, kâdı [hakîm] velî olur. Çocuk ve kâfir, müslümana velî olamaz. Bir kimse, iki tarafın da velîleri veya vekîlleri yâhut birisinin vekîli, diğerinin velîsi veyahut kendine asîl, diğerine vekîl veya velî olabilir. Bu sonuncusu, amcasının küçük kızını kendine nikâh etmek gibidir ki, (Şâhit olunuz! Filancayı kendime nikâh ettim) demesi ile nikâh sahih olur. Kabûl edilmesine lüzûm olmaz. Kız ile erkeğin din bilgileri, takvâ, neseb ve mevki’ ve servet bakımından küfv [denk] olmaları lâzımdır. Sâlih kimsenin kızı bir fâsık ile evlenirse, velîleri bu nikâhları red edebilirler. (İhtiyâr)dan tercüme tamam oldu. Zevc, sonradan fâsık olursa, [meselâ içkiye, uyuşturucuya başlar, top oyununa, yüzmeye dadanıp, avret mahallini açarsa, namazı terk ederse] zevcesi boşanmak isteyemez (Feyziyye).
Âdem aleyhisselâmdan beri yalnız nikâh ibâdeti devam etmiş, kaldırılmamıştır. Her ibâdet gibi, nikâhın da, sahih olması için, nikâh yaparken niyet etmek lâzımdır. Yâni, nikâhlanacakların, Allahü teâlânın emri ile sevgili Peygamberimizin sünnetine uyarak nikâh yapıyorum, diyerek kalbinden geçirmeleri lâzımdır. İslâm nikâhı ile, evlenme memurunun yaptığı evlenme işlerini birbirine karıştırmamalıdır. İslâm nikâhı yapmak, Allahü teâlânın emridir. Evlenme işlemini yaptırmak da, kanûnun emridir. İkisinin ismi de, şartları da başkadır. İslâm nikâhı yapmamak büyük günahtır. Evlenme işlemini yaptırmamak da suçtur. Bu suçu yapan habs olunur. Müslümanın günah işlememesi ve kanûnun suç saydığı şeyden sakınması lâzımdır. Kanûna uymamak, cezâya, zarara sebep olur ve fitneye yol açar. Bunlar ise haramdır. Evlenme işlemi yaptırmak, dînimizde yasak değildir. Kanûn da, islâm nikâhını yasak etmemiştir. Osmanlılar zamanında da, her ikisi yapılırdı. 1298 [m. 1880] senesinde çıkarılan kararnâmede, (Münâkehât ve tevellüdât ve vefiyyât, Belediyeye kayd ettirilecektir) yazılıdır. Evlenmek için şer’î mahkemelerden izin almıyanların nikâhını kıyan imamlara verilecek cezâları bildiren Şûrâyı devlet mazbatası, (Cerîde-i muhâkim)in 2434.  sayfasında yazılıdır. Bunun için, şimdi de, evlenmek istiyen müslüman, önce belediyeye giderek kanûnun emrettiği evlenme işlemini yaptırmalı, sonra islâm nikâhını yapmalıdır. İslâm nikâhını imamın, din görevlisinin yapması şart değildir. Din bilgisi olan, namaz kılan, sâlih kimseler yapar. Dinsizler, mezhepsizler, islâm nikâhına; imam nikâhı diyerek alay ediyorlar. Belediye nikâhı yapılınca imam nikâhına lüzûm yok diyorlar. İmâm nikâhı yapmak yasaktır, suçtur diyerek müslümanları aldatıyorlar. Hâlbuki, islâm nikâhı yapmak yasak değildir, suç değildir. Belediyede evlenme işlemi yaptırmamak suçtur. (İslâm nikâhına lüzûm yoktur. Kur’anda yazılı değildir) gibi sözlerle nikâhı inkâr eden, inanmadığı için yapmıyan ve yaptırmayan kâfir olur, îmanı gider. İslâmın beş şartından birini inkâr etmiş gibi olur. Evlenecek erkeğin ve kızın müslüman olmaları lâzımdır. Bu şart, islâm nikâhının sahih olabilmesi için lâzım olan şartların en mühimmidir. Bunun için, nikâh yapmadan önce, şüphe olunan erkeğe ve kıza îmanın altı şartını ve islâmın beş şartını sormalı, bilmiyorlarsa öğretmeli, ezberden okutmalı ve (Kelime-i şehâdet) okumalıdırlar. (Tecdîd-i îman) ettirmeli, bundan sonra nikâh yapmalıdır. Şâhitlerin de, böyle şüphesiz îmanlı olmaları lâzımdır. İslâm nikâhı zevc ile zevce arasında muhabbete, mes’ûd yaşamalarına sebep olur. Evlatlarının ve torunlarının da müslüman ve sâlih olmalarını ve dünyada ve âhırette mes’ûd olmalarını, rahat etmelerini istiyen her müslümanın, nikâha çok önem vermesi lâzımdır.
(Dürr-ül-muhtâr)da, ikinci ciltte, kâfirin nikâhı sonunda diyor ki, kadın, boşanmak için veya böyle düşünmeden mürted olursa, tecdîd-i îman etmesi ve nikâhının tâzelenmesi için, hâkim tarafından, ebedî habs edilerek cebr olunur. Buhârâ âlimleri böyle dedi. Fetvâ da böyledir. Belh âlimleri, kadının mürted olması ve sonra tevbe etmesi ile nikâhı bozulmaz dediler. (Nevâdir) bilgilerine göre ise, mürted olan kadın, Dâr-ül-islâmda da, câriye olur ve Fey denilen mal olur. Zevci bunu imam-ül-müslimînden satın alır veya Beyt-ül-mâldan hakkı var ise, imam bunu zevcine verir. Böylece, zevcinin câriyesi olur. Ömer, erkeklere şarkı söyliyen kadını kamçı ile döğdü. Başörtüsü açıldı dediklerinde, onun hurmeti, izzeti kalmamıştır dedi. Fıkh âlimlerinden kâdı Ebû Bekr bin Ömer Belhî, başı ve kolları açık olarak nehrde çamaşır yıkayan kadınların yanlarından geçti. (İslâmiyetin tesettür emrine önem vermedikleri için), hurmetleri kalmamıştır. Îmanları olduğu şüphelidir. Dâr-ül-harbden esîr alınan kâfir kadınları gibidirler demiştir. [Ebû Bekr Ömer Belhî 559 [m. 1165]de vefât etti.] Yâni, Nevâdir haberlerine göre, câriye olmuşlardır. Fakat, mürted olan zevce için, nevâdir haberlerine göre değil, Belh âlimlerinin sözlerine göre fetvâ vermek iyi olur. Böylece, câriye değil, zevce olur.
İbni Âbidîn diyor ki, Buhârâ âlimlerine göre hareket etmekte meşakkat olduğundan, Belh âlimlerine göre fetvâ verilir. Zevcin, zevcesini emîrden satın alarak veya hakkı varsa isteyerek, zevcesine mâlik olabilmesi için, Nevâdir haberlerine göre fetvâ vermek de iyi olur. Kadının tekrar müslüman olması, kendisini esîrlikten kurtarmaz. Zevc, zevcesini, Dâr-ül-harbde, yâni kâfir memleketlerinde yakalarsa, zâhir haberlerine göre, ona mâlik olur. Yâni câriyesi olur. Satın alması Îcap etmez. Cengîzin ele geçirdiği islâm memleketleri Dâr-ül-harb olmuştu. Dâr-ül-harbde mürted olan kadının, zevcinin mülkü olabilmesi için, Nevâdir haberlerine göre, fetvâ vermeye hâcet yoktur. Hz. Ömerin ve Ebû Bekr bin Ömer Belhînin, mürted olarak Nevâdir haberlerine göre, câriye olduklarını bildirdikleri kadınlar, Dâr-ül-islâmda, kimsenin mülkü, yâni câriyesi olmazlar. Fey olurlar ve Emîrden satın alanın veya Beyt-ül-mâldan hakkı varsa, parasız istiyenin mülkü, yâni câriyesi olurlar. Fakat, Nevâdir haberlerine göre fetvâ, yalnız zevcin, mürted olan zevcesinden ayrılmaması için verilmelidir. Başkaları için, bu fetvâya zarûret yoktur. Nevâdir haberleri zayıftırlar. Zarûret olmadıkca, bunlarla fetvâ verilmez. Bundan başka mürted kadın, Nevâdir haberlerine göre, Dâr-ül-islâmda câriye olacağı için, bunun kollarına, başına bakmanın câiz olması, bunun mülk edilerek vaty edilmesine sebep olmaz. Dâr-ül-islâmdaki genel ev kadınları da, böyle hurmetsiz iseler de, mülk olmazlar. Vatyleri zinâ olur.
Müslüman erkeğin, zevcesinden ve kendi câriyesinden başka, müslüman olsun veya kâfir olsun, bir kadın ile, Dâr-ül-islâmda da, Dâr-ül-harbde de, yâni dünyanın her yerinde, zinâ yapması haramdır, büyük günahtır. Başkasının câriyesinin başına, kollarına, ayaklarına bakmak câiz ise de, bunlarla da zinâ yapmak haramdır. Bugün, dünyanın hiçbir yerinde, dîne uygun câriye de yoktur. Bunun için, (Ebedî mahrem) olan, yâni nikâh ile alması ebedî haram olan onsekiz kadından başka, müslüman olsun kâfir olsun hiçbir kadının, hiçbir yerde, ellerinden ve yüzlerinden başka yerlerine, şehvetsiz de bakmak haramdır. Kadınların yabancı erkeklere görünmeleri, bir arada oturmaları, arkadaşlık etmeleri de haramdır.
(Dürr-ül-muhtâr)da, üçüncü ciltte, müste’min bâbında diyor ki, (Dâr-ül-harbde bulunan müslüman esîrin ve müste’minin kâfir kadınlarının ırzlarına saldırmaları, onlarla zinâ yapmaları câiz değildir.) Zevcesinden ve Dâr-ül-islâmda mâlik olduğu câriyesinden başka kadınla cimâ’ helâl değildir. Dâr-ül-islâmda bulunan hiç bir kadın câriye yapılamaz. Dâr-ül-harbdeki kâfir kadınları da, Dâr-ül-islâma getirilmedikce, câriye olamazlar.
(Dürr-ül-muhtâr), kadını boşamağı anlatırken diyor ki, dört mezhebe göre de, sahih olan nikâhdan sonra, bir araya gelmemiş olsalar bile, üç defa boşayan veya bir defa (üç kere boşadım) diyen kimse, bu kadını tekrar nikâh yapabilmesi için, bu kadının başka erkekle nikâhlanarak vaty edilmesi ve bu erkekten boşanması lâzımdır. Buna (Hulle) yapmak denir. Bu ikinci erkeğin, boşanmak şartı ile, bu kadını nikâh etmesi haramdır. Bu erkek, bu kadını boşamaya zorlanamaz. Bu erkeğin, bu kadını boşamak niyeti ile nikâh etmesi, haram olmaz. Hattâ sevap olur. Kadın, erkeğin boşamasından emîn olmaz ise, nikâh yapılırken evvelâ kadının (beni zevceliğe al!) demesi, sonra erkeğin (Seni zevceliğe aldım. Meselâ, üçten fazla cimâ’ yaparsam, bâin olarak boş ol!) demesi iyi olur. Yâhut kadının cevap olarak, (Emrim, elimde olmak üzere, kendimi sana tezvîc ettim) diyerek, nikâhdan ve cimâ’dan sonra kendini boşaması câiz olur. Birinci kimsenin ilk nikâhı, dört mezhebe göre de sahih ise, Hulle yapmak şart olur. Fakat meselâ, nikâhda velî bulunmamış ise veya nikâh yerine hibe denilmiş ise yâhut nikâhın iki şâhidi fâsık iseler, üç kere boşadıktan sonra, hulle yapmadan tekrar nikâhlanabilmek için, şâfi’î müftîye mürâce’at olunur. Şâfi’î müftî, şâfi’î mezhebine göre, şartları tamam olmadığı için, nikâhın şimdi ve şimdiden sonrası için bâtıl olacağını, geçmiş zaman için bâtıl olmadığını, bu kadın ile şâfi’î mezhebine göre yeniden nikâh yapmağı bildirir.
İbni Âbidîn buyuruyor ki, fıskı zâhir olan şâhit ile yapılan nikâh ve velînin izin vermediği nikâh, şâfi’î mezhebinde sahih olmaz. Şâfi’î âlimlerinden İbni Hacer-i Mekkî (Tuhfet-ül-muhtaç) kitabında diyor ki, (Hâkim, hulleyi iskat etmek için, evvelki nikâhın bâtıl olacağına karar vermez. İkisinin arasını ayırır. Fakat, müftîye, hâkime gitmeyip, kendileri, şâfi’îyi taklîd ederek, yeniden nikâh yapmaları câiz olur.) İbni Kâsım Tuhfenin hâşiyesinde diyor ki, (Şâfi’îyi taklîd ederek yeniden nikâh yapar. Hulle lâzım olmaz.) Birinci nikâhın geçmişte sahih olması, bir hanefînin niyet etmiyerek abdest alıp, öğleyi kılması ve ikindiden sonra, şâfi’î olmasına benzemektedir. Bunun öğle namazı sahihdir. İkindi namazı için ise, niyet ederek yeniden abdest alması lâzımdır. Talâk sayısının en çoğu üçtür. Üçten fazla söylenen sayı, üç demektir. Meselâ, dokuz kere boş ol demek, üç kere boş ol demektir.
(Emâlî kasîdesi) şerhlerinde diyor ki, (Sarhoş iken, bilmiyerek küfre sebep olan birşey söyleyenin îmanı gitmez. Mürted olmaz. Sarhoş iken, zevcesini boşaması, bey’ ve şirâ yapması sahih olur.) Zevcesine, seni üç kere boşadım diyen kimse, mürted iken söylemiş veya yazmış ise, tecdîd-i îman ve tecdîd-i nikâh yapar. Çünkü, mürted olurken nikâhı da bozulur. Nikâhı olmıyanın talâkı sahih olmaz. Zevcesine üç talâk veren müslümanın, nikâhı vaktîle kendi mezhebinin şartlarına uygun yapılmamış ise, bu talâkı sahih olmaz. Yeniden, şartlarına uygun nikâh yapması ve tevbe etmeleri lâzım olur. Nikâhı kendi mezhebine uygun, fakat diğer üç mezhepten birine uygun olmamış ise, o mezhebi taklîd ederek yeniden nikâh yapar. Hulle yaptırmaktan kurtulmak için, bu üç çâreden birine baş vurmaya (Hîle-i şer’ıyye) yapmak denir.
Allahü teâlâ, talâk kelimesini söylemeye izin verdiği hâlde, söylenmesini hiç beğenmez. Sonu pişmanlık olan bu sözü şaka ile söylemek, keskin kılınç ile oynamaya benzer. Evlilik saadetini yıkan bu zararlı sözü dillerine almamaları için, Allahü teâlâ, erkeklere hulle yaptırmak belâsını, sıkıntısını verdi. Erkek, hulle yaptırmak azâbını düşünerek, talâk lâfını ağzına alamaz.
[Boşanan kadına babasının, babası yoksa, ebedî mahrem akrabâsından zengin olanın bakması lâzımdır. Bakmazlarsa, hükümet bunlardan zor ile alıp, kadına verir. Akrabâsı yoksa, kadına her ay Beyt-ül-mâldan maaş verilir. İslâmiyette hiçbir kadın çalışıp kazanmaya mecbûr bırakılmamıştır. Bütün ihtiyaçları onun ayağına gelmektedir.]
(Ni’met-i islâm) kitabı sonunda diyor ki, efendisinden çocuğu olan câriyeye (Ümm-i veled) denir. Ümm-i veled satılamaz ve hibe olunamaz. Efendisi vefât edince âzâd olur ise de, zevce gibi vâris olamaz. Oğlu ise vâris ve hür olur. Bir câriye, efendisinin izni ile nikâh olunabilir. Zevcinden hâsıl olan çocuk, efendisinin mülkü olur. Fakat, efendi bunu satamaz. Efendi vefât edince, anası ile birlikte âzâd olurlar. Evlatlık yapılan çocuk, o kimsenin öz veledi olmaz. Mahremi, akrabâsı olmaz. Nafakası ona âid olmaz. Çocuk erkek ise, bıraktığı zevcesini, kız ise, kendisini nikâh ile alabilir. Evlatlıkları, o kimseye vâris olamazlar. Süt çocukları da, vâris olamazlar ise de, mahrem olurlar.
 
SÜT KARDEŞLİK
Türkçe (Ni’met-i islâm) kitabında diyor ki: İki veya ikibuçuk yaşından küçük çocuğun, bir kadından, bir kere, süt emmesine (Rıdâ’) denir. Bu kadın, çocuğun süt annesi ve bu kadının zevci de, bu çocuğun süt babası olurlar. Bu çocuk, bunlar ile ve bunların neseb ve ridâ’dan olan mahremleri ile ebedî evlenemez. Kendinin nesebden [soydan] mahremlerine baktığı gibi, bunlara da bakabilir. Fakat, birbirlerine vâris olamazlar. Sütünü emzikten emerse de, rıdâ’ olur. Kaşık ile, ağızdan, burnundan akıtılınca da, sütün sahibi olan kadın, yine süt annesi olur. Maksat, sütün mi’deye inmesidir. İki yaşından küçük iki çocuk, aynı kadından süt emince, süt kardeşi olurlar. Birbirleri ile evlenemezler. Bir çocuk, bir kadının sütünü emince, bu sütün hâsıl olmasına sebep olan adam, bu çocuğun süt babası olduğu gibi, bu adamın babası da, süt dedesi, anası da, süt ninesi, kardeşleri de süt amca ve süt halası olurlar. Süt annenin, bu rıdâ’dan evvel veya sonra, başka erkekten de, nesebden veya rıdâ’dan hâsıl olan çocukları ve süt babanın, başka kadınlardan hâsıl olmuş ve olacak, nesebden ve rıdâ’dan çocuklarının hepsi, bu çocuğun süt kardeşleri olurlar. Bu çocuk, bu süt kardeşlerinin hiçbiri ile evlenemez. Fakat, bunlardan herbiri, bunun nesebden kardeşi ile evlenebilirler. Bir adamın iki zevcesi olup, ikisi de, bundan çocuk getirmiş iken, birer çocuk emzirseler, emzirdikleri çocuklar, babadan süt kardeş olup, birbiri ile evlenemezler. İkisi de kız ise, bir kimse, ikisi ile birlikte evli olamaz. Rıdâ’da (Hurmet-i müsâhere) dahî olur. Bunun için, kişiye süt oğlunun boşadığı zevcesi ile veya süt anaya, süt kızının zevci ile nikâhlanması ebedî haram olur. Bir kimse, zevcesinin süt kızına da, şehvet ile dokunsa, hurmet hâsıl olup, zevcesi boş olur. Zinâdan olan ridâ’ da, nikâhdan olan rıdâ’ gibidir. (Süt aşağı akar, yukarı akmaz) sözü, islâmiyete uygun değildir. Aynı memeden emmemiş olan oğlan ile kız, birbiri ile evlenebilir. Buna misâl olarak, bir kimsenin, kendi anasından emen süt kardeşinin hemşîresi ile evlenmenin câiz olduğu yukarıda bildirilmişti. Yabancı iki kadın birbirinin çocuklarını emzirdikten sonra, bu kadınlardan birinin oğlu, diğerinin kızı hâsıl olsa, bunlar tek bir memeden emmez ise, ikisi birbiri ile evlenebilir. Oğlan, kendi anasından emen süt kardeşlerinin hemşîresini almış olur. Süt annenin ve zevcenin, nesebden ve rıdâ’dan olan akrabâsının hepsinin, süt çocuğunun akrabâsı olduklarını yukarıda bildirmiştik. Süt çocuğun akrabâsı, süt annesinin ve zevcinin akrabâsı değildirler. Süt annenin erkek kardeşi, süt çocuğunun nesebden hemşîresi ile evlenebilir.
Bir kimsenin, kendi anasından emen süt kardeşinin anası ile yâhut süt çocuğunun nesebden kardeşi ile evlenmesi helâldir. Hâlbuki, bir kimsenin, nesebden olan babadan kardeşinin anası ile, yâni üvey annesi ile veya çocuğunun babadan kardeşi ile, yâni üvey çocuğu ile evlenmesi ebedî haramdır.
İki kimse arasında rıdâ’ bulunduğunu isbât etmek, birisinde alacağı mal olduğunu isbât etmek gibidir. Yâni, (İkrâr) etmekle veya (Beyyine) ile anlaşılır. İkrâr, erkeğin (Sen benim süt kardeşimsin!) diye haber vermesidir. Erkek ikrâr edince, nikâhları bozulur. Zevcesi ikrâr edince, zevcin tasdik etmesi lâzımdır. Bir kadın, bu ikisi, benim süt çocuklarımdır dese, ikrâr olmaz. Zevc tasdik etmezse, evlenmeleri câiz olur. Beyyine âdil olan iki erkek veya bir erkek ile iki kadın şâhit demektir. İki kadının veya bir erkek ile bir kadının şâhit olmaları, beyyine olmaz. Rıdâ’ bulunduğunu bildiren beyyineyi kabûl etmezlerse, mahkemede isbât edilmesi ve hâkimin kararı ile ayrılmaları lâzım olur.
Kadınlar, zarûret olmadıkca, başkasının çocuğunu emzirmemelidir. Emzirdiği çocuğu ezberlemeli, ismini yazmalıdır.
İki kadının sütleri karıştırılıp, bir çocuğa verilirse, ikisi de süt annesi olur. Suya ve ilâca veya hayvan sütüne karıştırılınca, yarıdan az ise, süt annesi olmaz. Yemek ile karışık ise, hiçbir zaman süt annesi olmaz. Kadın sütü, yoğurt, peynir yapılsa, bunu yiyen, süt çocuğu olmaz. Ağız ve burundan başka yoldan verilen süt ile, süt annesi olmaz. [Çocuğu, mama yiyecek hâle gelinciye kadar, emzirmek vâcib, bundan sonra, iki yaşına kadar müstehab, ikibuçuk yaşına kadar ise, câizdir (İbni Âbidîn).] İki buçuk yaşından büyük çocuğu zarûret olmadan emzirmek haramdır.
Zinâdan çocuğu olan kadını, rıdâ’ için kiralamanın ve müslüman olmıyan kadını kiralamanın zararı yoktur. (Zararı yoktur) denilen şeyi yapmamak daha iyidir.
Dokuz yaşına gelmiş bekâr kızda süt hâsıl olursa, emzirdiği çocuk, süt oğlu olur.
Bir kadın, üç yaşındaki oğlanı ve bir yaşındaki kızı emzirse, bu iki çocuk birbiri ile evlenebilir. Bir kimse, süt hemşîresinin kızını alamadığı gibi, süt hemşîresinin süt kızını da alamaz.
Kendi anasından olan süt kardeşinin anasını almak câizdir.
Anasının süt kardeşini almak câiz değildir.
Oğlunun süt anasını almak câizdir. Amca kızını almak câiz olduğu gibi, amcasının süt kızını almak da câizdir.
Nesebden kardeşinin süt anasını ve süt hemşîresini alabilir.
Bir kimse, anasının anasını emzirmiş olan kadını alamaz.
Hemşîresinin kızını emziren kadının kızını alabilir.
Süt ananın hemşîresini almak câiz değildir.
Oğlunun süt anasının kızını almak câizdir.
Süt kardeşinin süt kızını almak câiz değildir.
Birâderinin veya hemşîresinin süt kızını alamaz.
Süt oğlunun veya süt kızının hemşîresini alabilir.
Bir kadını, süt babasının diğer zevcesinden olan oğlu alamaz.
Bir kadını, süt anasının, süt kendinden olmıyan diğer zevcinin birâderi alabilir.
Anasının veya hemşîresinin emzirmiş olduğu çocuğun hemşîresini ve süt hemşîresini alabilir. Hanefîde, bir yudum emen iki çocuk süt kardeş olurlar. Şâfi’îde, süt kardeş olmak için, doyuncıya kadar beş kere emmeleri lâzımdır.
158 – Kâfirin, mürtedin yemini mûteber değildir.
Ey müslüman! Oğlun dînini öğrendikten ve namaza başladıktan sonra, onu bir sanata ver veya ticârete alıştır! Sanat ve ticâret öğrenmesi için, müslüman, namazını kılan, edebli, ahlâklı bir usta yanına gönder! Oğlunun çok zengin olmasını değil, edebli, iyi huylu, namazını kılar ve haramdan kaçar olmasını düşün ve temennî et! Dînimiz sanat ve ticâreti emrettiği gibi, şimdi bütün dünya milletleri de, bu ikisine çok önem veriyor ve bu yolda çocuklarını çekirdekten yetiştiriyorlar. Avukatlık, eczâcılık, her nev’ ihtiyaç eşyasını yapmak, birer sanattır. Sen de, sanat ve ticâret hakkındaki, islâmiyetin emirlerini oğluna öğret ki, harama düşmesin!
 
KOMŞU FASLI
159 – Ey Oğul! Komşunu gördüğün zaman, hâl ve hâtırını sor! Hasta olunca ziyâretine git. Komşunun evine gidince, izin almadan içeriye girme! Elinden gelirse, komşunun ihtiyacına yardım eyle! Komşuların hakkı çok mühimdir. Zîrâ Peygamberimiz buyurdu ki, (Komşunun miras gibi hakkı vardır, o da komşuluk hakkıdır. Eğer müslüman ise, sende iki hakkı vardır: Biri komşu hakkı, biri de müslüman hakkı.)
Komşunun yiyeceği yok iken, sen elindeki yemeyi yiyemezsin. Zîrâ onun, senin elindeki yemekte dahî hakkı vardır. Her yemek yidiğin zaman, düşünmen lâzımdır ki, acaba komşularımdan yiyecek yemeyi olmıyan var mıdır?
Her müslümanın, bilhâssa yeni evlilerin, müslüman mahallesinde, ehl-i sünnet olan ve haramlardan sakınan, ibâdetlerini yapan sâlih müslümanlar arasında ev araması lâzımdır. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Ev satın almadan evvel, komşuların nasıl olduklarını araştırınız! Yola çıkmadan evvel, yol arkadaşınızı seçiniz!) Bir hadis-i şerifte, (Komşuya hurmet etmek, ana-babaya hurmet etmek gibi lâzımdır) buyuruldu. Komşuya hurmet onunla iyi geçinmektir. Onu incitecek söz ve hareketlerde bulunmamaktır. Her taraftan birer, ikişer ve nihâyet kırk ev, komşuluk hakkına mâlik olur. Komşunun mal, mülk hakları, (Mecelle)nin 1192.ci ve sonraki maddelerinde yazılıdır.

İSLAM DİNİNDE BİLMEMİZ GEREKEN ZARURETLER

TEVHÎD FASLI
 
[Osmanlı devleti âlimlerinden Kâdı-zade Ahmed bin Muhammed Emîn efendi, îmanın altı şartını bildiren (Âmentü billâhi...)yi türkçe olarak şerh etmiş, böylece ikiyüzelli sayfalık bir kitap meydana gelmiştir. Bu kitaba (Ferâid-ül-fevâid) ismini vermiştir. Büyük velî, derin âlim, Seyyid Abdülhakîm Efendi bu kitabın ve diğer eseri olan (Birgivî vasıyyetnâmesi şerhi)nin çok kıymetli olduklarını söyler, gençlere tavsiye buyururdu. Kâdı-zade Ahmed efendi 1197 [m. 1783] de İstanbulda vefât etmiştir. Bu kitabında diyor ki, Allahü teâlânın (Sıfât-i zâtiyye)si altıdır. Bunlara, (Sıfât-i vücûdiyye) ve (Ülûhiyyet sıfatları) da denir. Bu sıfatlar, Vücûd (var olmak), Kıdem (varlığının evveli, başlangıcı olmamak), Beka (varlığının âhırı, sonu olmamak), Vahdâniyyet (nazîri ve şerîki olmamak), Kıyâm-ı binefsihî (mekâna muhtaç olmamak. Madde, mekân yok iken o vardı), Muhâlefetü lilhavâdis (mahlûklara, hiçbirşeye benzememek)dir. Allahü teâlânın (Sıfât-ı sübûtiyye)si sekizdir. Bunlara, (Sıfât-i hakikiyye) de denir. Bu sıfatlar, Hayat (diri olmaktır), İlm (bilici olmaktır), Sem’ (işitici olmaktır), Basar (Görücü olmaktır), Kudret (güçlü olmaktır), İrâdet (dilemesi olmaktır), Kelâm (söylemesi olmaktır), Tekvîn (yaratıcı olmaktır.) Âdet-i ilâhiyyesi şöyledir ki; herşeyi bir sebep ile yaratmaktadır. Fakat, sebeplerin, vâsıtaların, Onun yaratmasına hiç te’sîrleri yoktur. Vâsıtasız mâliktir. Ondan başka yaratıcı yoktur. Bütün varlıkları yoktan var etti. İnsanların ve hayvanların hareketlerini, sükûnlarını, düşüncelerini, hastalıklarını, şifâlarını, hayrlarını, şerlerini, faydalarını, zararlarını yaratan yalnız Odur. İnsan, kendi hareketlerini, düşüncelerini, hiçbirşeyi yaratamaz. İnsanın düşüncelerini, hareketlerini, keşflerini, buluşlarını hep o îcâd etmekte, yaratmaktadır. Ondan başkasına yaratıcı demek, câhilce, bâtıl bir sözdür. Allahü teâlânın sıfât-i sübûtiyyesi de, sıfât-i zâtiyyesi gibi kadîmdirler. Bu sıfatları da, zâtından ayrılmazlar. Yâni sıfatları zâtının, kendinin aynı da değildirler, gayrı da değildirler.]
Tevhîd, (Lâ ilâhe illallah Muhammedün resûlüllah) demektir. Mânası şudur: (Hak teâlâ hazretleri birdir, şerîki ve benzeri yoktur ve Muhammed aleyhisselâm sevgili kulu ve hak Peygamberidir.) Peygamberimiz buyurdu ki: (Bir kimse, kelime-i tevhîdi dese, Hak teâlâ hazretleri ile o kelime arasından perdeler kalkar ve kelime, doğrudan doğruya Allahü teâlâ hazretlerine gider. Allahü teâlâ buyurur ki, ey kelime, dur! Kelime der ki, beni söyleyen kulu affetmeyince duramam. Hak teâlâ hazretleri, o zaman buyurur ki, izzetim, celâlim, kudretim, kemâlim hakkı için beni zikreden kulumu affettim.)
87 – Bu kelime-i tevhîdi söyleyen kulu kıyâmet gününde melekler ziyâret ederler. Hak teâlâ hazretleri Mûsâ aleyhisselâma meâlen, (Yâ Mûsâ! Kıyâmet gününde meleklerin seni ziyâret etmesini istersen, kelime-i tevhîdi çok söyle) buyurdu. Bu kelime-i tevhîdi dilinle söyleyip kalbinle şüphe etme! Aksi takdîrde, ebedî olarak Cehennemde kalırsın.
Mûsâ aleyhisselâm dedi ki, yâ Rabbî, bir kulun, dili ile kelime-i tevhîdi söyleyip, kalbi ile şüphe etse, sen ona nasıl bir cezâ verirsin? Allahü teâlâ meâlen buyurdu ki, (Yâ Mûsâ! Ben onu dâimî olarak Cehennemlik yaparım. O kimseye ne Peygamber, ne Velî, ne Şehit ve ne de Meleklerden şefaat eden olmaz.)
88 – Bu kelime-i tevhîdi çok zikreyle! Zîrâ Mûsâ aleyhisselâm cenâb-ı Hakka sordu. Yâ Rabbî! Bir kulun kelime-i tevhîdi söylese, sen o kula ne ecr verirsin? Allahü teâlâ hazretleri cevabında meâlen, (Ben o kulumdan râzı olup, Cennet ve cemâlimle onu mesrûr eylerim) buyurdu.
İşte bu kelime-i tevhîd söyleyen kimseye, Hak teâlânın vereceği in’âm ve ihsânı Allahü teâlâdan başka kimse bilmez. Kelime-i tevhîd söyleyince, Arş-ı âlâ titrer. Resûlullah buyurdu ki: (Hak teâlâ hazretleri bir direk yaratmıştır. Kelime-i tevhîdden bu direk de titrer ve Arşı titretir. Arş titreyince, Hak teâlâ hazretleri Arşa, sâkin ol emrini verir ve Arşın mukabelesiyle yine o kelime-i tevhîdi söyliyen kimse afv-ı ilâhîye mazhar olur.)
Resûlullah buyurdu ki: (Her kim cân-ü gönülden, hâlisen, muhlisen bir kere kelime-i tevhîd söylese, Hak teâlâ hazretleri, o kimseye Cennet-i âlâda dörtbin derece ihsân eder ve dörtbin günahını bağışlar.) Eshâb-ı kirâm sordular, yâ Resûlallah ! O kimsenin dörtbin günahı olmazsa? Resûlullah buyurdu ki, (Ehlinin, evladının ve akrabâ ve teallukâtının günahlarından bağışlanır.)
89 – Kelime-i tevhîdi dilinle çok söyle! Bütün günahlardan ağır gelir. Resûlullah buyurdu ki: (Mahşer günü bir kişi gelecek, doksandokuz defteri olup, her bir defterin sathı göz gördüğü kadar geniştir. Hiç birinde iyiliği olmayıp, yalnız bir parmak kadar, o kimsenin dünyada söylediği kelime-i tevhîd bulunur. O doksandokuz defter terâzînin bir kefesine ve bir kelime-i tevhîdi diğer kefesine koyarlar. Kelime-i tevhîd tarafı ağır gelir.)
90 – Kelime-i tevhîdin sevap hâssası çoktur.
Tenbîh: İmâm-ı Rabbânî müceddid-i elf-i sânî Ahmed Fârûkî Serhendî hazretleri [971-1034 Hindistândadır] (Mektûbât) kitabının ikinci cildinin otuzyedinci mektûbunda Kelime-i tevhîdin fazîletini uzun bildirmektedir. Bu mektûbun fârisîden türkçeye tercümesi (Se’âdet-i Ebediyye) ilmihâl kitabında mevcuttur.
ALLAH RIZÂSI
 
91 – Ey Oğul! Eğer Hak teâlâ hazretlerinin rızasını bulmak istersen bununla amel eyle! Hak teâlâ hazretleri Mûsâ aleyhisselâma meâlen buyurdu ki, (Yâ Mûsâ! Benim için ne amel işledin?) Mûsâ aleyhisselâm: Yâ Rabbî, senin için namaz kıldım, oruç tuttum, tesbîh okudum, sadaka verdim. Hak teâlâ buyurdu ki, (Bunların hepsi senin içindir. Namaz kılarsan Cennet veririm, oruç tutarsan sana kabir ve sıratta nûr olur. Tesbîh okursan Cennet-i âlâda senin için ağaç dikilir, sadaka verirsen, üzerine gelecek kaza ve belâ def’ ve ref’ olur. Yâ Mûsâ, benim için ne amel yaptın?) Mûsâ aleyhisselâm, yâ Rabbî, senin için ne amel yapmak gerekir? Hak teâlâ hazretleri buyurdu ki, (Benim için amel, dostumu dost ve düşmanımı düşman tanımaktır.) Allahü teâlânın en beğendiği ibâdet, müslümanları sevmek, kâfirlere düşman olmaktır. Buna, (Hubb-i fillah ve buğd-ı fillah) denir.
92 – Sultan-ı Enbiyâ buyurdu ki, (Bir kimse, bir günah yapmak istese ve sonra Allahdan korkup onu terk eylese, Hak teâlâ hazretleri, o kula iki Cennet ihsân eder.) Öyle günahlar ki, haram yimek, fâiz yimek, [karısını, kızını açık gezdirmek, sinema ve televizyonda, müslümanlıkla alay eden, ahlâkı bozan oyunları seyr etmek], harama bakmak, zinâ, livâta, içki içmek, adam öldürmek, Allahü teâlâya şirk eylemek gibi… Bunların hepsi günah-ı kebâirdir.
93 – Bir kişinin sa’îd olmasının nişânı şudur: Hak teâlâ hazretlerinin kaza ve kaderine râzı olur. Fena adam olmanın da nişânı şudur: Kaza ve kadere râzı olmayıp, bir musîbet geldiği zaman, çağırır, bağırır, çok ağlar, sızlar.
94 – Allahü teâlâ hazretlerinin huzurunda mutî’lerden olmayı istersen, her işte inşâallah de! Resûlullah buyurdu ki, (İnsanlar için bundan daha fazîletli mutî’lik yoktur.)
Bir kimse ile bir şey kararlaştırırken inşâallah deyip, sonradan o işi yerine getiremezsen yalancı olmamış olursun.
95 – Üç yerde gönlünü hazırla ki, üzerine rahmet kapısı açılsın:
1- Kur’an-ı kerim okunurken,
2- Zikrolunurken,
3- Namaz kılarken.
Ârif olan kimsenin nişânı, sükût etmesi fikir ola. Baktığı ibret ola ve dilediği tâat ola.
96 – Şeyh Zünnûn-i Mısrî [245 de Mısrda vefât etti.] der ki, karnı yemekle dolu olanın gönlünde hikmet tutunamaz. Günahtan sakınan kimseye ne mutlu! Bu da vücûdun fazla beslenmemesiyle olur. Hak teâlâyı zikretmek, insanı Allahü teâlâya yaklaştırır.
Hak teâlâ hazretlerinden korkmamanın alâmetleri şunlardır:
1- Niyet zayıflığı.
2- Kibrli olmak.
3- Ölümü yakın bilmeyip, tûl-i emele saplanmak.
4- Hak teâlâ hazretlerinin rızasını terk edip, halkın isteğini yapmak.
5- Sünneti bırakıp, bid’at işlemek.
6- Günahını az görmektir. Ne mutlu o kimseye ki, bu altı şeyden hiçbiri kendisinde bulunmaz. Şiir:
 
        Mihneti zevk etmektedir âlemde hüner,
        gam-u şâdiyyi kader, böyle gelir, böyle gider.
 
HAMD ETMEK FAZÎLETİ
 
97 – Birgün İbrâhîm aleyhisselâm buyurdu ki: (Elhamdü lillâhi kable külli ehad, vel hamdü lillahi ba’de külli ehad, el hamdü lillâhi alâ külli hâl.)
Hak teâlâ hazretleri buyurdu: (Yâ Cebrâîl! Benim dostuma benden selâm söyle! O üç kelâmı üç defa söyledi, ben azîmüşşân da, kırk defa kabûl olunmuş nâfile hac sevabını kendisine verdim. Her kim bu duâyı okursa, aynı sevabı kendisine ihsân ederim.) Hz. Enesin duâsı: (Bismillâhillezî lâ yedurru ma’asmihi şey’ün fil Erdı ve lâ fissemâ’ ve hüvessemî’ul alîm.) Bu duâ sabah ve akşam üç kere, Besmele ile okunur. Bununla birçok belâlardan kendisini muhâfaza etmiş olur.
98 – Aksırdığın zaman, (El hamdülillah) de! Resûlullah buyurdu ki, (Bir insan aksırdığı zaman “El hamdülillah” derse, Hak teâlâ o kimseyi yetmiş türlü belâdan muhâfaza eyler. Bir kimse, dört kelimeyi yüz kere sabah ve yüz kere de akşam okursa, o kimseden sevgili bir zat Hak huzurunda olamaz.) Bunu Sultan-ı Enbiyâ böyle buyurmuşlardı. O dört kelime şudur: (Sübhânellâhi velhamdü lillahi ve lâilahe illallahü vallahü ekber.)
Yine çok büyük fazîlet ve derecelere vesîle olan ve cenâb-ı Hak huzurunda çok kıymetli bir tesbîh (Sübhânellahi ve bi hamdihi sübhânellahil azîm)dir. Bunu günde yüz kere okumalıdır.
ÎMAN DUÂSI
 
Muhammed Tirmüzîden [209-279] rivayet olunur ki, her kim sabah namazının, sünneti ile farzı arasında şu duâyı sessizce okursa, îmanla ruhunu teslim eder: (Yâ hayyü yâ kayyûm yâ zel celâl-i vel ikrâm. Allahümme innî es’elüke en tuhyiye kalbî bi nûri marifetike ebeden yâ Allah, yâ Allah, yâ Allah celle celâlüh.) 395. sayfaya bakınız!
99 – Resûlullah buyurdu ki: (Ey ümmet-ü eshâbım, sizler sabahları kalkarken şu duâyı okuyun: Sübhânellahi ve bihamdihi sübhânellahil azîm.) Bu duâ, okuyanın o günkü günahlarına kefaret olur.
Yine buyurdu ki, (Her kim bu duâyı günde on kere okursa, Hak teâlâ o kimseye kırkbin sevap ihsân eder: Eşhedü en lâilâhe illallahü vahdehü lâ şerîke lehû ilâhen vâhiden sameden lem yettehiz sâhibeten velâ veleden velem yekün lehû küfüven ehad.)
100 – Sultan-ı Enbiyâ buyurdu ki, (Bulunduğunuz toplantıdan kalktığınız zaman, bu duâyı okuyun:“Sübhânek-allahümme ve bi hamdike, eşhedü en lâilâhe illâ ente vahdeke lâ şerîke leke ve estağfirüke ve etûbü ileyke.” O meclisteki günahlar affolunur.)
Kalbini öldürmemek için şu duâyı oku! Çünkü, bu duâ, Resûlullahın tavsiye eylediği bir duâdır. (Yâ hayyü yâ kayyûm yâ bedîassemâvâti vel erdı yâ zel celâli vel ikrâm, yâ lâilâhe illâ ente-es’elüke en tuhyiye kalbî bi-nûri marifetike yâ Allahü yâ Allahü yâ Allah celle celâlüh.)
Sultan-ı Enbiyânın ölüm zamanında dahî okuduğu duâ:
“Sübhânellahi ve bi hamdihi estağfirullahe ve etûbü ileyh.”
Sokağa ve pazara çıkınca okunacak duâ: (Lâ ilâhe illallahü vahdehü lâ şerîke leh lehülmülkü ve lehülhamdü yühyî ve yümîtü ve hüve hayyün lâ yemûtü biyedihil hayr ve hüve alâ külli şey’in kadîr.)
101 – Yimek âdâbı:
(Fetâvâyi Hindiyye)de, beşinci ciltte diyor ki, yimeye başlarken ve bittikten sonra elleri yıkamak sünnettir. Başlarken (Bismillâhirrahmânirrahîm) demek ve sonunda (Elhamdülillah) demek sünnettir. Sağ el ile yimek, sağ el ile içmek sünnettir. Cünüb olan erkek ve kadının ellerini ve ağzını yıkamadan evvel yimesi ve içmesi mekruhtur. Hayzlı kadın için mekruh değildir. Kaynar şey yimemeli, yemeyi koklamamalı ve içine üflememelidir. Yolda yürürken yimek ve içmek mekruhtur. Başı açık yimek câizdir. Açlıktan ölecek kimsenin leş yimesi câizdir. Leş bulamazsa ve birisi, (Elimi kes yi!) veya (Benden bir parça kes yi!) dese kesmesi, yimesi câiz olmaz. Kendi uzvundan et kesip yimesi de câiz olmaz. Bir kimseye birşeyi kaça aldın deseler, beş liraya dese, hâlbuki on liraya almış olsa, yalan söylemiş olmaz. Kokmuş et yimek haramdır. Kokmuş yağ, süt yimek haram değildir. Yemek ekşise, koksa necis olmaz. Fakat yimesi haram olur. Ağac altına düşmüş meyvaları, yerden alıp yimek sahibinin helâl ettiği bilinirse helâl olur. Nehr üzerinde sürüklenen meyvaları alıp yimek helâl olur. Fakir, zenginin verdiği sadakadan, zengine hediye etse, alması câiz olur.
Habîb-i kibriyâ buyurdular ki: (Yemekten sonra bu duâyı okuyan kimsenin günahları affolunur: “El hamdülillâhillezî et’amenâ hâzet-taâme ve rezekanâ min gayri havlin minnâ ve lâ kuvvete”.)
İstiğfarların büyüğü:
Habîb-i kibriyâ buyurdu ki, (Bu duâyı okuyan kimse, duâyı sabahleyin okursa ve akşama kadar ölürse, şehit derecesine vâsıl olarak ölür. Akşamleyin okursa, yine sabaha kadar ölürse, aynı şekilde aynı dereceye ulaşır. Duâ şudur: Allahümme ente rabbî lâilâhe illâ ente halaktenî ve ene abdüke ve ene alâ ahdike ve vaadike mesteta’tü eûzü bike min şerri mâ sana’tü ebûü leke bi-ni’metike aleyye ve ebûü bi zenbî fağfirlî zünûbî feinnehû lâ yağfirüzzünûbe illâ ente. Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke innî küntü minezzâlimîn.)
Peygamberimiz aleyhisselâm buyurdu ki, (Yâ Ebâ Hüreyre! Her kim, günde yirmibeş defa bu duâyı okursa, Hak teâlâ, o şahsı âbidler zümresinden yazar.) Duâ şudur: “Allahümmagfir lî ve li- vâlideyye ve li-üstâziyye ve lil mü’minîne vel mü’minât vel müslimîne vel müslimât el ahyâ-i minhüm vel emvât bi-rahmetike yâ erhamerrâhimîn.” Bu duâ (Se’âdet-i Ebediyye) 1037.ci sayfasında de yazılıdır.
TECDÎD-İ ÎMAN DUÂSI
 
Yâ Rabbî! Hîn-i bülûgumdan bu âna gelinceye kadar, islâm düşmanlarına ve bid’at ehline aldanarak, edindiğim yanlış, bozuk îtikatlarıma ve bid’at, fısk olan söylediklerime, dinlediklerime, gördüklerime ve işlediklerime nâdim oldum, pişman oldum, bir daha böyle yanlış inanmamaya ve yapmamaya azm, cezm ve kasteyledim. Peygamberlerin evveli Âdem aleyhisselâm ve âhiri bizim sevgili Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmdır. Bu iki Peygambere ve ikisi arasında gelmiş geçmiş Peygamberlerin cümlesine îman ettim. Hepsi haktır, sâdıktır. Bildirdikleri doğrudur. Âmentü billah ve bi-mâ câe min indillah, alâ murâdillah, ve âmentü bi-Resûlillah ve bi-mâ câe min indi Resûlillah alâ murâd-i Resûlillah, âmentü billâhi ve Melâiketihi ve kütübihi ve Rüsülihi velyevmil-âhiri ve bilkaderi hayrihi ve şerrihi minallâhi teâlâ vel-ba’sü ba’delmevti hakkun eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve resûlüh.
102 – Resûlullah her yeni elbise giydiği zaman bu duâyı okurdu: (Elhamdü lillâhillezî kesânî mâ ûriye bihi avretî.)
[Büyük İslâm âlimi, 14.  hicrî asrın müceddidi, Seyyid Abdülhakîm Efendi İstanbulun çeşidli câmilerindeki vaazlarında ve Medreset-ül-mütehassısîndeki ve Vefâ lisesindeki derslerinde ve husûsî sohbetlerinde, (Temiz ve yeni elbise giyiniz! Mevkı' ve hürmet sahibi olan kimseler gibi giyininiz! Helâl olan elbiseleri ve yemekleri ve şerbetleri lüzûmu kadar kullanınız! Gittiğiniz yerlerde ahlâkınızla, sözlerinizle islâmın vekarını, kıymetini gösterdiğiniz gibi, giyinmenizle de saygı ve ilgi toplayınız! Çeşidli, lezzetli yemeklerle ve tatlı, soğuk şerbetlerle bedeninizi, nefslerinizi rahat ve hoş tutunuz!) buyururdu. Seyyid Abdülhakîm efendinin bu tavsiyeleri, Muhammed bin Süleymân-ı Bağdâdînin (Hadîkat-ün-nediyye) kitabında da uzun yazılıdır. Bu kitap, arabî olup, 1397 [m. 1977] senesinde, İstanbulda ofset yolu ile bastırılmıştır.]
İHLÂS SÛRESİNİ OKUMANIN FAZÎLETİ
 
103 – Ey Oğul! Sûre-i ihlâsı çok oku! Peygamberimiz buyurdu ki,(Kıyâmet gününde, bir çağırıcı çağırır ve der ki, Hak teâlâ hazretlerini zikredenler ve ihlâs sûresini çok okuyanlar gelsinler. Cennetteki makamlarına vâsıl olsunlar.)
Bu sûre-i şerifeyi Besmele ile bin kere okuyan diş ağrısı görmez olur.
Tenbîh: Hz. Ali diyor ki: Peygamberimiz buyurdu ki, (Bir meclisin, yâni bir dersin, bir kitabın, Kur’an-ı kerim okumanın sonunda Sübhâne Rabbike Rabbil izzeti ammâ yasifûn âyetini, sonuna kadar okuyana kıyâmette çok sevap verilir.) Dinde derinleşmemiş birkaç kişinin, tercüme sûretiyle yazdığı kitaba, akılları ile de ilâveler yaparak müslümanları şaşırttıkları ve çok günaha girdikleri görülmektedir. Meselâ, (Sübhâne Rabbike) yerine (Sübhâne Rabbinâ) demek daha iyidir diyorlar. Zîrâ duâ olarak okunduğu için (Bizim Rabbimiz) diyerek cemaati de karıştırmalıdır, diyorlar. Bunlar çok aldanıyor. Çünkü, (Sübhâne Rabbike) âyet-i kerimesi duâ değildir, tesbîhdir. Peygamberimiz bu âyeti okuyunuz diyor, değiştiriniz demiyor. Ebû Bekr-i Sıddîk diyor ki, (Peygamberimizin bir hatâsını bütün ibâdetlerime değişirim.) Mukarreblerin, yâni Allahü teâlânın sevdiği insanların hatâsı, ebrârın, yâni iyi insanların hasenâtından kıymetlidir. Bunlar, hâşâ, âyet-i kerimeyi düzeltmek, daha iyi yapmak mı istiyorlar? Kur’an-ı kerimdeki bir kef harfi, bütün ibâdetlerden daha kıymetlidir. Bunu değiştirmek küfre bile sebep olur.
Bu âyet-i kerimeyi değiştirerek okuyanlara, din âlimlerinin verdikleri cevaplar (Se’âdet-i Ebediyye) kitabında yazılıdır.
104 – Her sabah Haşr sûresinin sonunda olan ve (Hüvellâhüllezî) ile başlayan üç âyeti okumak da büyük sevap kazandırır ve eğer akşama kadar ölürse, şehit derecesi ile ölür.
105 – Amme sûresini güneş doğarken okuyan kimse, bütün âfetlerden emîn olur.
[Hakîkî islâm âlimi, büyük velî, Abdüllah-i Dehlevî, doksanıncı mektûbunun sonunda buyuruyor ki, (Peygamberimizin bildirdiği âyet-i kerimeleri ve duâları, belli vakitlerinde okumalıdır. Bunlar ve nâfile namazlar, ihlâs ile, huzur-ı kalb ile okunmazsa, sahih olmazlar, faydaları olmaz. Bunun için, bizler, farzlardan ve müekked sünnetlerden başka hiçbirşey okumayıp, nâfile ibâdet yapmayıp, önce her an Allahımızı zikrederek ve haramlardan ictinâb ederek, kalblerimizi ve ahlâkımızı temizlemeye çalışmalıyız!) Yetmişbirinci mektûbda diyor ki, (Zamanımızda, her yeri küfür, fısk ve bid'at kapladı. Bu zamanda, Allahü teâlânın, her an hazır ve nâzır olduğunu kalbe yerleştirmek çok güçleşti. Fakat, kalb hastalığından kurtulmaya yine çalışmak lâzımdır. Bir kuş, semaya çıkmak için uçarda, semaya kavuşamazsa da, diğerlerinden yüksek olur ve kedilerin şerrinden âzâd olur.) Onikinci sayfaya bakınız! Abdüllah-i Dehlevî, Hâlid-i Bağdâdînin mürşididir. 1240 [m. 1824] de Delhide vefât etti.]
SALEVÂT FASLI
 
106 – Bir kimse Cuma günleri çok salevât-i şerife getirirse, Hak teâlâ o kimsenin yüz hâcetini revâ kılar, bunun otuzu dünya, yetmişi âhıret hâcetidir.
Peygamberimiz buyurdu ki, (Her kim günde yüz defa salevât-i şerife okursa, kıyâmet gününde güneşin sıcaklığından kurtulup, Arşın gölgesi altında benimle berâberdir. Ve her kim benim için bir salevât-ı şerife getirirse, rahmet melekleri onun günahlarının affolması için duâ ve istiğfar ederler.)
107 – Resûlullah üzerine çok salevât-ı şerife getir! Zîrâ bir hadis-i şerifte buyurdu ki: (Yanında ismim anılıp da, üzerime salevât-ı şerife getirmeyenlere yazıklar olsun. Bir de, Ramazan-ı şerife kavuşup, onu kemâl-i tâzîm ile karşılayıp râzı etmeyen ve ana-babasının birine veya ikisine kavuşup da, onların rızalarını almayanlara da yazıklar olsun.)
108 – Bil ki, her kim bir fakire gönlünün dilediği şeyi yidirse, Hak teâlâ hazretleri, o kimseye Cennet-i âlâda bin derece verir ve Cennette kendisine birçok nîmetler ihsân eder.
109 – Fakirlere tasadduk etmeyi unutma! Ehline ve çoluk çocuğuna ve akrabâna verdiğin şeyler de, sadaka yerine geçecekler. Ebû Emâmenin, Resûlullahdan rivayet ettiği hadis-i şerifte, (Ehline ve akrabâsına ihsân etmekten büyük derece ne olabilir?) buyuruldu. Önce, ehline, evladına helâl yidirmeli, helâl giydirmeli, sonra artan paranın zekâtını vermeli, ondan sonra da sadaka vermelidir.
110 – Sana nasihat şudur ki, bu dört huy ile huylan. Zîrâ muhsinler [yâni iyiler] zümresinden olursun.
1- Genişlikte zekât, darlıkta sadaka vermek.
2- Gazab zamanında gazabını ve hırsını yenmek.
3- Başkasının aybını görünce, onu açmayıp, kapatmaya çalışmak.
4- Hizmetciye, ehline, evlat ve akrabâya ihsân ederek onları hoş tutmak.
111 – Susamış kimseye su vermek de çok sevaptır. Peygamberimiz buyurdu ki, (Allahü teâlâ, Cebrâîl aleyhisselâma sordu: Yer yüzüne insen ne iş yapardın?
Cebrâîl aleyhisselâm buyurdu ki: Yâ Rabbî! Yapacağım amel, sence mâlûmdur. Dört şey yapardım:
1- Susamış kimselere su verirdim.
2- Çoluk çocuğu fazla olana yardım ederdim.
3- İki dargın arasını bulurdum.
4- Müslümanların ayblarını kapatırdım.)
Yine Resûlullah buyurdu ki, (Susamış bir kimseye su içirenlerin amel defterine yetmiş senelik sevap yazılır. Eğer su bulunmadığı yerde içirirse, İsmâ’îl aleyhisselâm evladından birini kâfir elinden kurtarıp âzâd etmiş gibi sevap verilir.)
112 – Her zaman çok iyilik yap! Hak teâlâ hazretleri hayrlı iş yapan kullarını çok sever. Resûlullah buyurdu ki, (Bir kimse bir fakire bir lokma taâm verse, lokma o kimseye beş şey ile müjde eder:
1- Bir dâne idim, beni çoğalttın.
2- Ben küçük iken, beni büyüttün.
3- Düşman iken, beni dost eyledin.
4- Fânî, yok olmak üzere iken, beni bâkî, sonsuz kalıcı eyledin.
5- Şimdiye kadar sen beni muhâfaza ederdin. Bundan sonra ben seni muhâfaza ederim.)
113 – Sadaka ve zekât vermekle mal eksilmez, artar. Abdürrahmân ibni Avf, Peygamberimiz aleyhisselâmdan işiterek buyurdu ki, üç şeye yemin ederim:
1- Zekât vermekle mal eksilmez, çoğalır.
2- Zulmedilen kimse, zâlime hakkını bağışlarsa, Hak teâlâ, kıyâmet gününde bu kulun derecesini yükseltir.
3- Dâimâ isteyici olan kimseyi, Hak teâlâ fakirlikten kurtarmaz.
114 – Ebû Hüreyre, Peygamberimizden şöyle işittim, diyor: (İnsanlar tasadduk ettiği şeyi, Allah rızası için verirse, Hak teâlâ hazretlerine verilmiş gibi sayılır ki, mukâbilinde bin sevap, [diğer bir rivayete göre ikibin sevap] alır.) Bir kimseye ödünç verir isen, iyilikle ver ve iyilikle al! Ödünç verilen adam fakir ise ve namaz kılıyor, haramlardan sakınıyorsa, veren kimse, verdiğini ona bağışlarsa kıyâmet günü arş-ı âlânın gölgesinde gölgelenecek ve Cennette büyük bir dereceye nâil olacaktır.
Tenbîh: Sadaka vermek nâfile ibâdettir. Zekât vermek ve borç ödemek, birinin hakkını iâde etmek ise, farzdırlar. Üzerinde farz borcu olanların sünnetleri ve nâfileleri kabûl olmaz. O hâlde, bir kuruş zekâtı veya bir kuruş borcu olan kimsenin sadakaları kabûl olunmaz. Milyonlarca sadaka verse, binlerce hayr yapsa, zekâtını vermedikce veya borcunu ödemedikçe, hiçbiri kabûl olmaz, yâni hiç sevap kazanamadığı gibi, zekât ve borç günahından da kurtulamaz. Zekât hakkında, 212. maddede geniş bilgi verilmiştir.
115 – Bir kimseye ödünç vermek, tasadduk etmekten daha hayrlıdır. Zîrâ, Peygamberimiz buyurdu ki: (Ödünç vermek, tasadduk etmekten onsekiz derece daha fazîletlidir.)
Bir kişiye bir iş yaptırdığın vakit, hemen ücretini ver! Şâyed vermeyip, hakkı kıyâmet gününe kalacak olursa, kıyâmet günü, o şahsın davâcısı, Allahü teâlâ hazretleri olacaktır. Birbirinize iş gördüğünüz zaman, ödünc alıp verdiğiniz vakit, güzel muâmele yapın! Birbirinizin gönlünü kırmayınız. Zîrâ iyilik yapacağınız yerde, günah işlemiş olursunuz. Ödünç alan, ödemek niyetiyle almalıdır. Üç sebeple ödünç alınır:
1- Çok fakir olup çalışmaya kudreti olmayanın nafakasına sarf edecek kadar ödünç alması.
2- Bulunduğu yerin âdetine göre, kira ile veya mülk olarak, korunacak bir mesken te’min etmek için.
3- Evlenmek için.
Bu şeyler için Allahü teâlâya tevekkül ederek ve ödemeye niyet etmek şartı ile borç alanlara, Allahü teâlâ çabuk ödemek nasip eder. Çok borç almayınız ki, rahat olasınız. Zîrâ, borcu alan, köle gibi olur, gece gündüz üzüntülü olur.
116 – Alış veriş yaparken ve ödünç verirken ribâdan, yâni (Fâiz) alıp vermekten sakın! Ödünç verdiğin kimseden menfaat bekleme! Zîrâ, azıcık aldığın veya verdiğin fâizin günahı Allahü teâlâ indinde, annesiyle yetmiş defa zinâ etmiş gibidir. Yâni, fâizin azı da, çoğu da, alması da, vermesi de haramdır. Fâize şâhit olan, kâtib olan ve vekîl olan da, Allahü teâlâ indinde mel’ûn ve sorumludur. Çok sakınmak lâzımdır.
Tenbîh: İmâm-ı Rabbânî Müceddid-i elf-i sânî Ahmed Fârûkî-yi Serhendî hazretleri (Mektûbât)ın birinci cildi, yüzikinci mektûbunda buyuruyor ki: Bir müslümana bir miktâr fazla ödemesi şartı ile borç verildikte, ödenilen paranın fazlası fâiz olmakla kalmıyor. Evvelce yapılan (akt), yâni mukâvele, sözleşme fâiz oluyor. Böyle bir mukâvelenin kendisi haramdır ve haram sebebi ile alınan herşey de haramdır. O hâlde, yüz lira borç verip, karşılığında, yüzon lira almak şartı ile yapılan akt, yâni pazarlık haram olup, alınan yüzon liranın hepsi fâiz olur, haram olur. (Câmi’ur-rumûz) fıkh kitabında ve İbrahîm Şahînin kitabında da bu, güzel anlatılmaktadır. Fâiz ile para almaya ihtiyacı olanlara gelince, ribânın haram olduğu Kur’an-ı kerimde ve hadis-i şeriflerde açıkça yazılıdır ve umûmîdir. Yâni ihtiyacı olana da, olmıyana da haramdır. İhtiyâcı olanları ayırmak, Allahü teâlânın ve Peygamberimizin emirlerini değiştirmek olur. (Kınye) kitabının, bu emirleri değiştirmeye haddi ve selâhiyeti yoktur. Lâhor şehrindeki âlimlerin en büyüğü olan Mevlânâ Cemâl Kınye kitabının birçok sözlerine güvenilmez ve kıymetli kitaplara muhâliftir, buyuruyordu. Kınyedeki, ihtiyacı olanların fâiz ile borç alması câiz olur, sözünü doğru kabûl etsek bile, eğer her ihtiyacı olana câiz dersek, fâizin haram edilmesine sebep kalmazdı. Çünkü, herkesi, fâiz ile para almaya götüren, elbette bir ihtiyaçtır. Kimse ihtiyacı yokken, kendi zararına iş görmez ve hakîm olan, hamîd olan Allahü teâlânın bu emri faydasız ve lüzûmsuz olurdu. Allahü teâlânın kitabı olan Kur’an-ı kerime böyle iftirâda bulunmak, çok çirkin bir cesarettir. Farz-ı muhâl olarak her ihtiyacı da özr kabûl edersek, ihtiyaç, lüzûm demektir. Lüzûmun da bir miktârı ve derecesi vardır. Ziyâfet vermek için fâiz ile ödünç almak ihtiyaç değildir ve buna zarûret yoktur. Meselâ bir cenâze için yalnız kefen ihtiyaçtır, buyurmuşlardır. Onun ruhu için helva pişirmek ihtiyaç değildir, buyurmuşlardır. Hâlbuki onun sadakaya ihtiyacı her ihtiyacın üstündedir. Böyle olunca, fâiz ile para alanların ihtiyaçları, ihtiyaç olur mu, olmaz mı ve böyle para ile hazırlanan yemekleri yimek helâl olur mu? Âilenin çok kişi olmasını ve askerliği ihtiyaca behâne etmek ise, müslümanlığa yakışacak bir şey değildir. Eğer denirse ki, bugün helâl lokma bulmak mümkün olmuyor. Evet bu söz doğrudur. Fakat, mümkün olduğu kadar haramdan kaçmak lâzımdır. Mahsûlün bereketsiz olmaması için tarlayı abdestsiz ekmemelidir, buyurmuşlardır. Hâlbuki bugün bundan kurtulmak imkânsızdır. Fakat, fâiz ile para almamak çok kolaydır. Kur’an-ı kerimde ve hadis-i şeriflerde haram olduğu bildirilen şeyleri haram bilmek, helâl olduğu bildirilen şeyleri de helâl bilmek lâzımdır. Bunlara inanmayan, kâfir olur. Açıkça bildirilmeyen helâl ve haram ise, böyle değildir. Meselâ, birçok şeyler Hanefî mezhebinde haram iken, Şâfi’îde helâldir. O hâlde, ihtiyacı olanın fâiz ile para alması câiz değildir, diyene, (Sus! Helâle haram deme! Kâfir olursun) denemez. Çünkü onun sözü hakîkate yakındır, belki de tâm hakîkattir ve ona verilen cevap, tehlikelidir. Haram şüphesi olan şeyleri terk etmek evladır. Tekrar edelim ki, ihtiyaç dâiresi çok geniştir. Eğer geniş tutulursa fâiz almıyacak kimse kalmaz ve Allahü teâlânın fâizi haram etmesi, hâşâ, abes ve boşuna olmuş olur. Kınye kitabı da nihâyet ihtiyacı olanın fâiz ile para almasına cevaz vermektedir. Yoksa herkese değil. İhtiyâcı böyle şüpheli yoldan ise, helâl yoldan aramalıdır ve takvâ bereketi ile ve ufak bir teşebbüs ile, ihtiyaç ortadan kalkar. Mektûbâttan tercüme tamam oldu.
İbni Nüceym Zeyn-ül-Âbidîn Mısrî (Eşbâh) kitabında, beşinci kâidenin sonunda, (Bazı ihtiyaçlar zarûret kabûl edilir. Meselâ muhtaç olanın fâiz ödeyerek ödünç alması câiz olur) diyor. Seyyid Ahmed Hamevî burayı açıklarken, (Meselâ on altın ödünç alıp, her gün belli miktâr bir şeyi fâiz olarak öder) diyor. Bundan anlaşılıyor ki, nafakaya muhtaç olup, çalışamıyan ve karz-ı hasen bulamıyan âciz kimsenin nafaka için, fâiz ile ödünç alması câiz olur. Fakat, bu hâlde de (Muamele satışı) yolu ile almalıdır. Meselâ, on altın alıp, oniki altın ödemekte uyuşulunca, on altını alırken, kalem, defter, kitap gibi herhangi bir şeyi de iki altına satın alıp, oniki altın borçlanır. Böyle, fesat ile, bid’at ile karşılaşıldığı zaman, islâmiyete uymak için, ihtiyâtlı yol aramaya, (Hîle-i şer’ıyye) denir. Âciz olanın, zarûrete düşenin, ibâdetini kaçırmaması veya haram işlememesi için (Hîle-i şer’ıyye) yapması lâzım olur. İslâmiyete uymaktan kaçmak için çâre aramaya (Hîle-i bâtıla) denir ki, haramdır.
Tenbîh 2: Dâr-ül-harbde yâni Fransa, İtalya gibi putlara tapınan kâfir hükûmetlerin toprağında, kâfirlerden, kendi rızaları ile mal çekmek, meselâ onlara fâizle ödünç vermek câizdir. Fakat fâizle ödünç para almak orada da câiz değildir. Dâr-ül-harbdeki bir bankaya para yatırıp, fâiz almak, fâiz ile ödünç vermek için banka ile ortak olmak demektir. Bu bankadan para çekenlerin hepsi kâfir ise, bankaya yatırılan paranın fâizini almak helâl olur. Bankadan fâiz ile para alanların hepsi müslüman ise, bankaya yatırılan paranın fâizini almak haramdır. Bankadan ödünç para alan müşteriler, müslüman ile kâfir karışık ise, alınan fâiz mekruhtur, yâni tahrîmen mekruhtur. Kâfir miktârı fazla ise, helâle yakın tenzîhen mekruh olur. Mekruhtan da sakınmalı, fâize bulaşmamalıdır. Bankaya yatırılan paranın fâizini (Muamele satışı) semeni olarak almalıdır. Peygamberimiz: (Fâiz yiyenin şâhitliğini kabûl etmeyin! Eğer kabûl ederseniz, Allahü teâlâ ibâdetlerinizi kabûl etmez. Cemaat ile namazı terk edenin de, kabûl etmeyiniz) buyurdu. Muhtaç olduğu malı satın almak için, bankadan fâiz ile ödünç para almamalı, banka bu malı satın alıp, üzerine kâr koyarak bu kimseye taksîd ile ödemek üzere veresiye satmalıdır. (Riyâd-un-nâsıhîn) kitabında, kırk nev’ fâiz olduğu misâller ile yazılıdır.
ALIŞ-VERİŞTE YALAN SÖYLEMEK FASLI
 
117 – Bir kimse, alış verişinde yalan söylerse, Allahü teâlânın rahmetinden mahrum kalır. Peygamberimiz buyurdu ki: (Kıyâmet günü Allahü teâlâ hazretleri üç kısm insanlara rahmet nazarı ile bakmaz:
1- Alış verişinde yalan söyleyerek fâhiş fiyatla mal satana.
2- Gelişi güzel her şeye yemin edene.
3- Kendisinde su olduğu hâlde, başkasına vermeyene.)
118 – Susuz olana su vermeyen insanlara kıyâmet günü, Allahü teâlâ buyuracak ki, siz benim suyumu kullarımdan esirgediniz. Şimdi, sizden rahmetimi uzak eyledim.
119 – Bir şeyi satın alan pişman olup geri getirse, o malı geri al! Zîrâ, geri almaktan ziyân olmaz. Allahü teâlâ bereketini ihsân buyurur, on mislini verir.
120 – Ey Oğul! Bu üç şeyi yanlış ve hîleli kullananlar hakkında, Allahü teâlâ, “Mütaffifîn sûresinde” meâlen, (Alıp satarken noksan ölçenlere şiddetli azâb vardır) buyurdu.
121 – Kul hakkından kork! Borcun varsa onu ödemeye çalış. Bir kuruş borcu olanın cenâze namazını Habîbullah kılmamıştır. O borcu ödemedikce, insan Cennete giremez. [Zevce istediği zaman, erkeğin (Muaccel mehri)ni hemen vermesi, onu boşadığı zaman da, (Müeccel mehr)i ona hemen ödemesi lâzımdır. Zevc, zevcesine olan müeccel mehr borcunu ayırmalı, öldükten sonra zevcesine verilmesi için vasıyet etmelidir. Vasıyet etmedi ise, ölünce miras taksîm edilmeden evvel mehrin hepsinin mirastan zevcesine hemen ödenmesi lâzımdır. Zevcesini boşayınca, mehrini ödemiyen, dünyada habs, âhırette azâb olunur. Zevc mehr borcunu zekât, fıtra ve kurban nisabına katmaz. Zevce nisap hisâbına katar. Fakat, nisap miktârı teslim aldıktan bir sene sonra elinde kalırsa, yalnız o senenin zekâtını verir. Akrabâsına ve emri altında olanlara din bilgilerini öğretmek de kul borcudur.] Hadis-i şerifte, (Bir kişi borçlu olsa ve vermek azminde olsa, Allahü teâlânın yardımı onunla berâberdir) buyuruldu. [(Hadîka)da, ayak âfetlerini anlatırken diyor ki, (Hayvanın ve kâfirin hakkı için de, kıyâmette azâb yapılacaktır. Dünyada helâllaşılmadı ise, âhırette kâfirin hakkından kurtulmak daha zor olur. Hayvan hakkından kurtulmak ise, bundan da zor olur.) Bunun için, Dâr-ül-harbde de, kâfirlerin mallarına, canlarına, ırzlarına dokunmaktan çok sakınmalıdır. Onların kanûnlarına da uymalı, fitne, fesat çıkarmamalıdır.]
VÜCÛD EMÂNETİ [NÎMETİ]
 
122 – Peygamberimiz buyurdu ki: (El, insana bir emânettir, onunla haram olan şeyi tutma! Ayak ile haram yere gitme! Tenâsül âleti sana bir emânettir, onunla zinâ etme!) Bunun gibi bedendeki bütün âzalar birer emânettir. Bu nîmetleri meşru şekilde ve meşru yerlerde kullanırsan, emîn kimselerden olur, Cenâb-ı Hakka karşı tam şükür yapmış olursun. Bu emânetleri gayrı meşru yerlerde kullanan insan, Allahü teâlâya isyân etmiş ve hiyânet etmiş olur.
Tenbîh: Hastayı tedâvî etmek sünnettir. Tedâvînin, ilâc ile, sadaka vermekle ve duâ ile yapılacağı bildirildi. Tecrübe edilip, te’sîrlerinin kat’î olduğu anlaşılan aşıları, serumları ve mikrop öldüren ve benzerleri ilâcları kullanmak farz olduğu (İbni Âbidîn)in, (Hazar ve ibâha) kısmından anlaşılmaktadır. (Sular bâbı)nın sonunda da diyor ki, (Haram olan ilâcın te’sîri kat’i ise ve şifâ verecek helâl ilâc yoksa, domuz etinden başka haram ilâcın kullanılması câiz olur. Şifâ te’sîri zannî ise, câiz olmaz.) Oruç bahsinin sonunda diyor ki, (Müslüman hasta, müslüman tabîb bulamadığı zaman, kâfir tabîbe gidip tedâvî olması câizdir. Kâfir tabîbin sözü ile, ibâdetini terk ve tehîr etmesi [ve haram olan ilâc kullanması] câiz değildir.) (Fetâvâyı Hindiyye)nin Kerâhiyyet kısmının onsekizinci bâbında diyor ki, (Şifânın Allahü teâlâdan geldiğine inanan hastanın ilâc kullanması câizdir. İlâcdan şifâ beklemek câiz değildir. Allahü teâlânın şifâyı yaratması için, ilâcı sebep yaptığına inanmak lâzımdır. Domuz habîs olduğu için ve insan muhterem olduğu için, ikisinin organlarını ilâc olarak kullanmak câiz değildir. Diğer hayvanların câizdir. İlâc kullanmayıp ölmek günah değildir. Gıdâ almayıp ölmek günahtır. [Te'sîri kat'î olan ilâc, gıdâ gibidir.] Faydası kat’î olan şeyleri kullanmamak haramdır. Kadın sütünü ilâc olarak kullanmak câizdir. Kadının sakız çiğnemesi, sözbirliği ile câizdir. Erkeğin çiğnemesi ihtilâflıdır. Hastaya ve hayvan sokana, şifâ için Kur’an-ı kerim okumak veya kâğıda yazıp muska olarak taşıması yâhut tas içinde ıslatıp, bu suyu içmesi, bu su ile, ağrıyan yeri yıkaması câiz diyen âlimlerin sözleri mûteberdir. Meşhûr duâlar ile muska ve ilâc câizdir. Nazar için tütsü yapmak, kurşun dökmek câiz diyenler vardır. Bağa, bahçeye, tarlaya, nazar değmemek için, bazı şeyler asmak câizdir. Çocuk olmaması için erkeğin tedbîr alması câiz olur. Dört aylık çocuğunu aldıran kadın cezâlandırılır. Daha önce aldırması câizdir.)
Suâl: Şer’î nikâhı bulunan bir âilenin çocuğu olmaz ise, (Sun’î ilkâh) ve (Tüb bebek) denilen üsûl ile, çocuk olmasına teşebbüs etmek câiz midir?
Cevap: Bir erkekle kızın şer’î nikâh yaparak, Allahü teâlâdan çocuk taleb etmelerini tergîb ve teşvîk buyuran hadis-i şerifler çoktur. Çocuğu olmıyan zevceynin, Silsile-i aliyyeyi vâsıta yaparak, duâ etmeleri ve meşru sebeplere teşebbüs etmeleri lâzımdır. Zevceynin menîleri alınıp, bir tüpe konuluyor. Tüpte ilkâh vâkı’ olduktan sonra, zevcenin rahmine konuyor. Buna (Sun’î ilkâh) ve (tüb bebek) deniyor. Bunun câiz olacağı anlaşılmaktadır. Ancak, buna zarûret olmadığı için, bu işi zevceynin kendilerinin yapmaları, tabîb, hemşîre, ebe gibi yabancıların, bunların avret mahallerini görmemeleri ve sun’î ilkâhın, nikâhsız olan erkekle kız arasında yapılmaması lâzımdır.
Abdülazîz Dehlevî 1386 [m. 1966] senesinde, Efganistânın Kâbil şehrinde basılan fârisî tefsîrinde, Bekara sûresinin fazîletlerini bildirirken diyor ki, Abdüllah bin Ahmed bin Hanbel, (Zevâid-i Müsned)inde ve Hâkim ile Beyhekî (De’avât) kitaplarında, Übeyyübni Ka’b diyor ki, Resûlullahın yanında oturuyordum. Bir köylü geldi. Kardeşinin ağır hasta olduğunu söyledi. (Hastalığı nedir?) buyuruldukta, cin çarpması dedi. (Kardeşini buraya getir) buyuruldu. Kardeşi gelip oturdu. Resûlullah, şu âyetleri okuyup, hastaya üfledi. Hemen iyi olup, kalktı: Fâtiha, Bekara sûresi başından dört âyet, (Ve ilâhüküm)den başlıyarak, (Ya’kılûn)e kadar, iki 163 ve 164.  âyetleri, Âyetel-kürsî, (Hâlidûn)e kadar, Bekara sûresi sonundaki (Lillahi)den başlıyan üç âyet, (Âl-i İmrân) sûresinin (Şehidallahü) ile başlıyan tek onsekizinci âyeti, (A’râf) sûresinin (İnne-Rabbeküm) ile başlıyan tek ellidördüncü âyeti, (Müminûn) sûresinin (Fe-tealallahü) ile başlıyan tek yüzonaltıncı âyeti, Cin sûresinin (Ve ennehu teâlâ) ile başlıyan tek üçüncü âyeti, Sâffât sûresinin başından on âyet, Haşr sûresinin sonunda (Hüvallâhü) ile başlıyan üç âyet, (İhlâs) ve (Mu’avvizeteyn) sûreleri. [Seyyid Ahmed bu âyetleri toplıyarak (Âyât-i hırz) risâlesi yazmıştır. Âyât-i hırz, muhâfaza edici âyetler de-mek olup, arabî (Teshîl-ül-menâfi') tedâvî kitabının 1982 İstanbul baskısı sonuna, ilâveli olarak yazılmıştır. Abdest alıp, yedi istigfâr ve onbir salevât okuyup hastanın sıhhatına niyet ederek, güneş doğduktan ve ikindi namazından sonra, günde iki defa hasta üzerine okuyup, işaret bulunan yerlerde, hastaya üfürmeli, şifâ buluncıya kadar [kırk gün kadar] devam etmeli. Her defası sonunda, bir Fâtiha okuyarak, sevabını Peygamber efendimizin ve Behâüddîn-i Buhârî, Ahmed Rifâ-i ve imam-ı Rabbânînin ruhlarına hediye etmelidir. Bir nüsha [Muska] yazıp, yanında taşırsa, sihirden, büyüden, nazar değmesinden korur. Murâdı hâsıl olur. 138. maddeye bakınız!
(Hizb-ül-bahr) okumak da, derdlerden kurtulmak için pek faydalıdır. Bunu Ebül-Hasen Şâzilî hazırlamıştır.]
Dârimînin (Müsned)inde, Abdüllah ibni Mes’ûd diyor ki, (Evde, Bekara sûresi başından (Müflihûn)a kadar beş âyet okunduğu gece, şeytan o eve giremez.)
Meyyit defnedilince, baş tarafında, Bekara sûresinin başını, ayak tarafında sonunu okumak emrolundu.
Hadis-i şerifte buyuruldu ki, (Bir evde, şu otuzüç âyet okunduğu gece, yırtıcı hayvan ve eşkıyâ, düşman, sabaha kadar canına, malına zarar yapamaz: Bekara başından beş âyet, Âyetelkürsî başından (Hâlidûn)e kadar üç âyet, Bekara sonunda (Lillahi)den sûre sonuna kadar üç âyet, (A’râf) sûresinde (İnne Rabbeküm)den (Muhsinîn)e kadar, ellibeşten îtibaren üç âyet, (İsrâ) sûresi sonundaki (Kul)den iki âyet, Sâffât sûresi başından (Lâzib)e kadar onbir âyet, Rahmân sûresinde (Yâ ma’şerelcin)den (Fe izâ)ya kadar iki âyet, Haşr sûresi sonunda (Lev enzelnâ)dan sûre sonuna kadar, Cin sûresinde başından (Şatatâ)ya kadar dört âyet.)
Yedi kere Fâtiha okuyup, derd, ağrı olan uzva üflenirse, şifâ hâsıl olur. (Tefsîr-i Azîzî)den tercüme tamam oldu.
Abdüllah-ı Dehlevî, yüzonyedinci mektûbunda buyuruyor ki, (Her işte, Pîrân-ı kibârın ervâh-ı tayyıbesini vâsıta yaparak, Allahü teâlâya ilticâ ve duâ etmelidir. [Bunun için (Silsile-i aliyye)yi okumalıdır.] Bunların vâsıtası ile, dînî ve dünyevî murâdları ihsân eder.) (Silsile-i aliyye), (Se’âdet-i Ebediyye) kitabında yazılıdır. Âyet-i kerimenin ve duânın te’sîr etmesi için, okuyanın Ehl-i sünnet îtikatında olması, kul hakkından sakınması, haram ve habîs şey yimemesi ve okunan kimseden karşılık istememesi şarttır.
[İlâc almak, âyet-i kerime ve duâ okumak, üflemek ve yanında taşımak, insanın ömrünü uzatmaz, ölüme mani olmaz. Eceli geciktirmez. Ömrü olanın dertlerini, ağrılarını giderip, sihhatlı, rahat ve neşeli yaşamasına sebep olurlar. Kalb nakli ve beyin, böbrek, ciğer gibi ameliyâtlar, aşılar, serûmlar, ölüme mani olmaz. Ömrü olanlara faydalı olur. Eceli gelen çok kimsenin ameliyât esnâsında öldüklerini bilmiyen yoktur. Duânın kabûl olması için, istenilen şeyin sebebine yapışmak lâzımdır. Allahü teâlâ, herşeyi sebep ile yaratır. Tedbîr almak, sebebi aramak lâzımdır. Duâ edince, Allahü teâlâ sebebe kavuşturur ve sebebde te'sîr, kuvvet yaratır. Evliyâya, sevdiklerine sebepsiz de verir. Buna (kerâmet) denir. Sebebe yapışmadan duâ etmek, Allahü teâlânın âdetine uymamak olur.]
123 – Peygamberimiz buyurdu ki, (Bir kişi geldi, Lokman hakîm hazretlerine sordu:
- Yâ Lokman! Sen bu mertebeye nasıl eriştin?
Lokman hazretleri buyurdu ki: Ben bu mertebeye üç şeyle eriştim:
1- Emâneti yerine vermekle,
2- Doğru söylemekle.
3- Mâlâyâniyi [yâni faydasız sözü] terk etmekle.)
124 – Mü’mînûn sûresinin sekizinci âyetinde meâlen, (Emânetleri güzelce kullanıp, yerli yerine îfâ edeni, korktuğundan emîn kılıp, Cennetime koyarım) buyuruldu.
Tenbîh: Kitabın çeşidli yerlerinde, insanı Allahü teâlânın rahmetine kavuşturacak duâlar, iyi işler yazılıdır. Bunlar övülmekte, yapılmaları teşvîk edilmektedir. Unutmamalı ki, Âhırette Allahü teâlânın rahmetine kavuşabilmek için, îman ile ölmek lâzımdır. Kur’an-ı kerimde ve hadis-i şeriflerde açık bildirilenlere uygun îmanı olmıyan ve haramlardan sakınmaya ve islâmın beş şartını yapmaya önem vermiyen kimse rahmete kavuşamaz. Ehl-i sünnet îtikatında olmıyana (Bid’at ehli) denir. Bunun yaptığı ibâdetleri sahih olup da, borcdan, azâbından kurtulur ise de, vaat edilmiş olan sevaplarına kavuşamaz. Âhırette, dünyada yapmış olduğu iyiliklerin, hayrât ve hasenâtının karşılığına kavuşamıyacaktır. Dünyadaki iyiliklerinin karşılıklarına kavuşmak istiyenin, hemen tevbe etmesi, îmanını düzeltmesi lâzımdır.
125 – Hak teâlâ buyurur ki, ey kulum, ben acıktım, beni doyurmadın. Kul cevaben der ki: Yâ Rabbî! Bütün âlemleri doyuran sensin! Ben seni nasıl doyurabilirim? O zaman cenâb-ı Hak buyurur ki, falan fakir kulum aç idi, sen ise bol bol rızklar içinde yüzüyordun. O fakir kulumu doyursaydın, benim rızamı kazanmış olacaktın. Yine Allahü teâlâ buyurur ki, ey kulum, ben susamıştım. Bana niçin su vermedin? Kul aynı şekilde: Yâ Rabbî! Bütün âlemlere su veren sensin, benim seni sulamaya kudretim var mıdır? Allahü teâlâ buyurur ki, falan kulum susamıştı, eğer onu sulamış olsaydın, benim sevgi ve muhabbetimi kazanmış olacaktın. Yine bunun gibi, çıplak olanı giydirmek için bu suâl-cevap vârid olur. Yine bunun gibi, ben hasta idim de, benim hâl ve hâtırımı gelip sormadın. Yâ Rabbî, seni nasıl ziyâret edebilirdim? Allahü teâlâ buyurur ki, falan kulum hasta idi, onu ziyâret edeydin, orada benim rızamı bulacaktın.
NÎMETLERE ŞÜKÜR FASLI
 
126 – Hak teâlâ hazretleri buyurdu ki: (Yâ Mûsâ! Bir kimse kendine verdiğim nîmeti benden bilip kendinden bilmezse, nîmetlerimin şükrünü edâ etmiş olur. Bir kulum rızkını kendi çalışması ile bilip, benden bilmez ise, nîmetim şükrünü edâ etmemiş olur.) İnsanlara lâyık olan, her zaman kendisine verilen rızkları Allahü teâlâdan bilmektir. Ve bunlara mukabil gece gündüz şükür ve tesbîh ile tahmîd eylemektir. Mûsâ aleyhisselâm bu kelâmları işitince, (Yâ Rabbî! Bütün kelâmların hakîkattir) dedi.

İSLAM DİNİNDE BİLMEMİZ GEREKEN ZARURETLER

Ezan BAHSİ
64 – Ey Oğul! Resûlullah buyurdu ki: (Ezan okunurken şu duâ okunsun: “Ve ene eşhedü en lâ ilâhe illallahü vahdehu lâ şerikeleh ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resûlüh ve radîtü billahi rabben ve bil islâmi dînen ve bi Muhammedin sallallahü aleyhi ve selleme resûlen nebiyyâ.”) Dînimize uygun okunan ezan-ı Muhammedîyi işitince, kemâl-i hurmetle dinleyip ezandan sonra bu duâyı okuyan kimsenin günahları her ne kadar çok olsa yine affolunur. Yine buyurdular ki: (Ey benim ümmet-ü eshâbım! Ezan bitince bu duâyı dahî okuyunuz: “Allahümme rabbe hâzihidda’vetittâmmeti vessalâtil kâimeti âti Muhammedenil vesîlete vel fadîlete veddereceterrefî’ate veb’ashu mekâmen mahmûdenillezî vaadtehu inneke lâ tuhlifül mîâd.”) Bu duâyı güzelce okuyan kimseye verilecek sevap büyüktür.
65 – Dînimize uygun okunan ezana karşı tâzîm ve hurmette bulun! Ezan yer yüzünde söylenen sözlerin en doğrusudur.
Hz. Âişe [Elliyedi senesinde, Medînede, altmışbeş yaşında vefât etti.] Her zaman ezanı dinlerdi. Sordular: “Ey müminlerin anası, niçin ezan okunurken işini terk ediyorsun?” (Ben Resûlullahdan işittim, “Ezan okunurken iş işlemek dinde noksanlıktır” buyurdu. Onun için ezan okunurken işimi terk ederim) dedi.
Ebû Hafs Haddâd, [264 de Nişâpurda vefât etti] demircilik yapardı. Her ne zaman ezanı işitse, çekici yukarı kaldırmış ise, aşağıya indirmez, eğer çekiç aşağıda ise, yukarı kaldırmazdı. Bir kişi ile konuşuyor idiyse, hemen sözünü keser, ezanı dinlerdi. Nihâyet bu zat merhum oldu. Dostları, cenâzesini götürürlerken, müezzin minâreden “Allahü ekber” diyerek ezan okumaya başladı. Cenâzeyi götürenlerin omuzlarında mevtâ durdu. Cehd ve gayretlerine rağmen, cenâzeyi götürmek mümkün olmadı. Nihâyet ezan bittikten sonra, cenâzeyi götürmek mümkün oldu. Ezan-ı Muhammedîye tâzîm ve hurmet edenler ve onun, harflerini, kelimelerini değiştirmeden, bozmadan ve tegannî etmeden, minâreye çıkıp sünnete uygun okuyanlar, yüksek derecelere vâsıl olacaklardır. İbni Âbidîn, namaz bahsinin başında diyor ki, (Oturarak, tegannî ederek, câmi içinde, vaktinden evvel [ve ho-parlör ile] okunan ezan, islâm ezanı değildir.) Bunlar, sünnete uygun olarak tekrar okunur.
66 – Bir hadis-i şerifte, (Her kim ezan-ı Muhammedî sesini işittiği zaman müezzin ile berâber hafifçe okusa, her harfine bin sevap verilir, bin günahı affolur) buyuruldu.
67 – Ezan-ı Muhammedî, yâni sünnete uygun okunan ezan büyük bir nîmettir. Tâzîm edilmesi lâzım gelen büyük lutf-i ilâhîdir. Ezan, İslâm dîninin doğuşunda yoktu. Eshâb-ı Güzîn dediler ki, yâ Resûlallah! Namaz vakitlerini bize bildirmek için bir şey olsa. O gece Eshâbdan Bilâl Habeşî rüyâsında gördü ki, gökten iki kişi inip abdest aldılar. Biri ezan okudu ve kamet getirdi ve biri de imam oldu. Namaz kıldılar. Ondan sonra da, göklere doğru yükselip gittiler. Bu rü’yâyı gelip Resûlullaha söyledi. Resûl-i ekrem de, Eshâb-ı kirâm toplu bir hâlde iken, bu rü’yâyı nakleylediler ve buyurdular ki, (O gördüğün melek ne dedi?) Bilâl cevaben, (O melek, iki elini kulağına koyup Allahü ekber, Allahü ekber, Allahü ekber, Allahü ekber, eşhedü en lâ ilâhe illallah, eşhedü en lâ ilâhe illallah, eşhedü enne Muhammeden resûlullah, eşhedü enne Muhammeden resûlullah, hayyealessalâh, hayyealessalâh, hayyealelfelâh, hayyealelfelâh, Allahü ekber, Allahü ekber, lâ ilâhe illallah) dedi. Hz. Ömer de: (Ben de, bu gece rü’yâmda böyle gördüm) dedi. Eshâbdan bu rü’yâyı görüp haber verenler oldu. Resûl-i ekrem buyurdu ki, (O gördüğünüz kardeşim Cebrâîldir. Namazın vakitlerini öğretti. Diğeri de, Mikâîldir. İmâm olup namaz kıldılar.)
Tenbîh: Tâzîmin birinci derecesi, ezanın şeklini ve kelimelerini değiştirmemek, onu bozmamaktır. İbni Âbidîn [1198-1252 Şâmdadır] buyuruyor ki, (Ezan, belli kelimeleri, belli şekilde okumaktır.) Ezanı çalgı çalarken veya çalgı âletleri ile okumak da câiz değildir.
Radyoda ve ho-parlör ile ezan okumanın câiz olmadığı, (Se’âdet-i Ebediyye) kitabında, tegannî bahsinde ve (Cennet Yolu İlmihâli)nde uzun bildirilmişti. İbni Âbidîn, namaz vakitlerini anlatırken diyor ki, (Namazın sahih olması için, namaz vaktinin girmiş olduğunu iyi bilmek lâzımdır. Vaktin girdiğinde şüphe ederek kılsa, sonra vakit girdikten sonra kılmış olduğu anlaşılsa, kılmış olduğu namaz sahih olmaz. Vaktin girdiği, âdil bir müslümanın okuduğu ezan ile anlaşılır. Ezanı okuyan âdil değilse, vaktin girip girmediğini kendi araştırır. Girdiğini çok zannedince, kılar. Din işlerinde âdil bir müslümanın sözüne inanılır. Meselâ, kıbleyi, birşeyin temiz ve necis olmasını, helâl, haram olmasını haber verince inanılır. Haber veren fâsık ise yâhut âdil, fâsık olduğu belli değil ise, doğru söyleyip söylemediğini kendi araştırıp, zannettiğine göre hareket eder. Çünkü çok zannetmek, iyi bilmek demektir. Namaz vaktinin girdiğini haber vermek ibâdettir. Burada da, namaz vaktini bilen, âkıl bâliğ, âdil bir erkeğin ezanına inanılır. Fâsık olan müezzinin, imamın haber vermesine de inanılmaz. Vaktinden evvel okunan ezan sahih olmaz. Büyük günah olur. Ezan, belli kelimeleri, belli şekilde okuyarak, namaz vaktinin girdiğini bildirmektir. Yüksek yere çıkıp okumak sünnettir.)
Dördüncü ciltte şâhitliği kabûl edilmiyenleri şöyle bildiriyor: (Âmânın, mürtedin, çocuğun, yüksek sesle okuyup sesini yabancı erkeklere duyuran kadınların, çok yemin edenin, dünya çıkarı için mezhep değiştirenin [mezhepsizin], şarap içenin, diğer alkollü içkilere devam edenin, eğlence için çalgı çalanların, başkalarını eğlendirmek için çirkin şarkı söyliyenin ve bunu dinliyenin, fısk, günah işlenen yerde oturanın, avret yeri açık gezenin, [karısını, kızını, emrinde olanları çıplak gezdirenin], tavla, kâğıd oynıyanın, her çeşit kumar oynıyanın, namaz kılacak vakit bırakmıyan oyuna, işe dalanın, fâiz yimekle meşhûr olanın, sokakta bevl yapanın, sokakta yiyerek gidenin, müslümanı açıkça kötüliyenin şâhitlikleri kabûl olmaz. Çünkü bunlar, âdil değildirler.)
[Mezhepsizlerin bir kısmı, ehl-i sünnet olan müslümanları, müşrik diyerek kötüledikleri için, diğer bir kısmı da Eshâb-ı kirâmın çoğunu ve üç halîfeyi ve Hz. Âişeyi açıkça kötüledikleri için, şâhitlikleri kabûl olmaz.] Açıkça bir büyük günah işliyen veya küçük günah işlemekte ısrâr eden, âdil olmaz. Bunun şâhitliği kabûl edilmez. Günahı gizli olanın adaleti gitmez. Yetmişiki bid’at fırkasının birinde olmak büyük günahtır. (Dürr-ül-muhtâr)ın Tahtâvî hâşiyesinde diyor ki, (Yetmişiki bid’at fırkasından, kâfir olmayanları, ehl-i kıbledir. Bu büyük günahları kalblerinde gizli olduğu için, şehâdetleri kabûl olunur. Fakat, bunlardan mâcin olanın, yâni sapık îtikatını başkalarına bulaştırmak çabasında olanın şehâdeti kabûl olmaz.)
Bir büyük günahı bir kere işliyen veya küçüklerini işlemekte ısrâr, devam eden bir müezzinin okuduğu ezana güvenilmez. Vehhâbîlerin, şî’îlerin, dinde reformcuların, mezhepsizlerin bildirmeleri, namaz vakitlerinin ve Ramazanın başlamasına delîl olmaz.
Ezanın, kametin ve namaz tekbîrlerinin radyo [mizyâ'] ile ve ho-parlör [mükebbirüssavt] ile bildirilmesi de, fıkh kitaplarına uygun değildir. Çünkü, bunlardan çıkan ses, insan sesi değildir. İnsan sesine çok benziyen ve insanın irâdesine tâbi olan, başka seslerdir. Elektriğin, miknâtisin hâsıl ettiği seslerdir. İnsan sesi, mikrofon içinde yok oluyor. Bunun yerine, endüksiyon akımı ve bundan magnetik dalgalar ve bundan ses dalgaları hâsıl oluyor. İbni Âbidîn Tilâvet secdesini anlatırken diyor ki, Okumanın sahih olması için, okuyanın okuduğunu temyîz etmesi, anlaması lâzımdır. Bunun için, delinin, uyuyanın, okuduğunun ne olduğunu temyîz edemiyen küçük çocuğun, kuşun, aks-ı sadânın sesleri, okumak değildir. Okumak, namaz kılmak gibidir. [Yâni namaz kılması sahih olan kimsenin söylediğine okumak denir.] Secde âyetini işitince secde etmesi lâzım olan insan, secde âyeti okursa, bunu işitenlerin secde etmeleri lâzım olur. Yâni, bundan başka seslere okumak denmez.
Tahtâvî (Merâk-ıl-felâh) hâşiyesinde diyor ki, (Kuşun ve öğretilmiş maymunun söyledikleri şeyler ve yüksek kubbelerde ve dağlardan aks eden sesler, insan okuması değildir. Okumak değil, okumaya benzeyen seslerdir. Çünkü, bu sesleri çıkaranlarda temyîz yoktur.) Görülüyor ki, insan okumasının aksleri, insanın irâdesine tâbi olduğu ve insanın sesine tam benzediği hâlde, buna okumak denilmiyor. Radyodan, ho-parlörden çıkan Kur’an ve ezan sesleri de, insanın irâdesi ile söylendiği ve söyliyenin sesine tam benzediği hâlde, insan sesi değildirler. Bunlar, Kur’an okumak ve ezan okumak olmuyorlar. Kur’an-ı kerimi ve ezanı radyoda okumak, ho-parlörle okumak, sünnetin terk edilmesine sebep oluyor. Bid’at oluyor.
Radyodan, ho-parlörden çıkan sesler, insanın aynada görülen hayâli gibidirler. Aynadaki hayâl, insana tam benzediği hâlde ve insanın irâdesi ile hareket ettiği hâlde, insanın kendisi değildir. Yabancı kadının, ellerinden ve yüzünden başka yerlerine bakmak haram olduğu hâlde, aynadaki görüntüsüne şehvetsiz bakmak haram değildir. İbni Âbidîn beşinci ciltte (Nazar ve lems) faslının sonundaki tenbîhlerin ikincisinde diyor ki, (Bir insanın aynadaki, sudaki görüntüsü, kendisi değildir, benzeridir. Cam arkasındaki ve su içindeki insanın ise, kendisi görülmektedir. Bunun için, yabancı kadının aynadaki, sudaki görüntüsüne şehvetsiz bakmak haram değildir.) Şâmdaki Ehl-i sünnet âlimlerinden, Suriye baş kâdısı, Ahmed Mehdî Hıdır, 1382 [m. 1962] baskılı (Fihrist-i İbni Âbidîn) kitabının 127 ve 284.  sayfalarında, (Kadınların sinema perdelerinde görünen hayâllerine bakmanın hükmünü, ibni Âbidînin bu yazısında bulmaktayız) demektedir. Radyodan, ho-parlörden çıkan ses, okuyan insanın sesinin kendisi olmadığı gibi, aksi de, görüntüsü de değildir. Başka ve metalik bir sestir. Bu sesleri işiten kimse, imamı ve ezanı duymuş olmaz. Bu seslerin kendilerini değil, benzerlerini işitmektedir. Minâreden, müezzinin sesini işitince, (ezan okunuyor) dememeli, (namaz vakti gelmiş) demelidir. İmâmın veya cemaatin hareketlerini görmeden, yalnız bu seslere uyarak namaz kılınsa, imama uyulmuş olmaz. İmâm ile kıldığı namazı sahih olmaz. Sağır kimsenin kulaklık takarak işitmesi, ho-parlörden işitmesi gibidir. Bunun, imamın sesini kulaklıkla işiterek kıldığı namaz da sahih olmaz ise de, imamın veya cemaatin hareketlerini görerek kıldığı için, namazı sahih olmaktadır. Bu sebep ile sahih olmasaydı, kulaklık ile işitmesi zarûret olarak, imama uyması sahih olurdu. Namazı ho-parlör ile kıldırmak ise, hiçbir zaman zarûret değildir. Kur’an-ı kerimin ve ezanın benzerlerine de hurmet etmek, saygı göstermek lâzımdır.
Fıkh ve fetvâ kitaplarının çoğunda, meselâ (Kadîhân)da diyor ki, (Ezan okumak sünnettir. İslâmın şi’ârından, alâmetlerinden olduğu için, bir şehirde, bir mahallede ezan terk edilirse, hükümetin oradaki müslümanlara zorla okutması lâzımdır. Müezzinin Kıble cihetini ve namaz vakitlerini bilmesi lâzımdır. Çünkü, ezanı başından sonuna kadar Kıbleye karşı okumak sünnettir. Ezan, namaz vakitlerinin ve iftâr zamanının başladığını bildirmek için okunur. Bu vakitleri bilmiyenin okuması fitne çıkmasına sebep olur. Aklı olmıyan çocuğun, sarhoşun, delinin, cünüb olanın ve fâsıkın ve kadının ezan okumaları mekruh olur. Müezzinin tekrar okuması lâzım olur. Oturarak, abdestsiz, şehirde hayvan üstünde okumak da mekruh ise de, bunların ezanı iâde edilmez. Ezan minârede veya mescidin dışında okunur. Mescidin içinde okunmaz. Telhîn, yâni kelimeleri bozacak şekilde uzatarak tegannî yapmak mekruhtur. Arabîden başka dil ile ezan okunmaz.) (Hindiyye)de diyor ki, (Müezzinin, sesini tâkatinden fazla yükseltmesi mekruhtur.) (İbni Âbidîn) diyor ki, (Ezanın uzaklardan işitilmesi için, müezzinin yüksek yere çıkıp okuması sünnettir. Birkaç müezzinin, bir ezanı birlikte okumaları câizdir.) Âlimlerin bu yazılarından anlaşılıyor ki, ho-parlörle ezan, kamet okumak ve namaz kıldırmak bid’attir. Büyük günahtır. Hadis-i şerifte, (Bid’at işliyenin hiçbir ibâdeti kabûl olmaz!) buyuruldu. Ho-parlörün sesi, insanın sesine çok benziyor ise de, insan sesinin kendisi değildir. Miknâtisin hareket ettirdiği parçalardan hâsıl olan sestir. Yüksek yere çıkıp ayakta duran insanın sesi değildir. Ho-parlörleri minârenin, çatının sağına, soluna, arka tarafına koyarak, sesin kıbleye doğru çıkamaması da, ayrıca günah olmaktadır. Sesin uzaklara ulaşmasına ve ho-parlörün tırmalayıcı, metalik sesine ihtiyaç da yoktur. Çünkü, her mahallede mescid yapmak vâcibdir. Her mahallede ezan okunacak, her evden, mahallesinin ezanı işitilecektir. Bundan başka, (Ezan-ı Cavk) da câizdir. Birkaç müezzinin, bir ezanı birlikte okumalarına, (Ezan-ı Cavk) denir. Bir arada çıkan yanık, hazîn insan sesleri, uzaklardan işitilmekte, kalblere ve ruhlara te’sîr etmekte, insanları vecde getirmekte, îmanlarını tâzelemektedir. (İbni Âbidîn), namazın sünnetleri başında diyor ki, (İmâmın sesini, ihtiyaçtan fazla yükseltmesi mekruh olduğu gibi, müezzin için de mekruhtur. İmâmın sesi yetiştiği zaman, tekbîrleri müezzinin de bildirmesinin mekruh olduğunu ve çirkin bid’at olduğunu, dört mezhep âlimleri sözbirliği ile bildirmişlerdir.) Bundan da anlaşılıyor ki, imamın ve müezzinin ho-parlör kullanmaları tahrîmen mekruh, yâni haram ve çirkin bid’attir. Bid’at işlemek büyük günah olup, hiçbir ibâdetin kabûl olmamasına sebebdir. [Bronzdan, yâni bakır alaşımından yapılan liraların renkleri ve şeklleri altın liralara benzediği ve altın yerine kullanıldıkları hâlde, bunlarla zekât verilemez. Çünkü, zekât vermek ibâdettir. Altın olarak verilmesi lâzımdır. Çünkü, ibâdet değiştirilemez. İnsanın vekîli, bunun nâmına her işi yapar. Fakat, bunun namazlarını vekîli kılamaz. Çünkü, ibâdetler değiştirilemez. Bir fâsık, yâni hergün büyük günah işleyen kimsenin temiz olarak ve edeb ile ezan okuması câiz değildir. Ho-parlör de fısk olan şarkıları, kadın seslerini yaymakta kullanıldığı için, bu fısk âleti ile ezan okumak câiz olmaz. Çünkü, ibâdet değiştirilemez. Çalgıyı hiç kullanmayıp evinde bulundurmak bile câiz değildir. Ho-parlör ile ezan okumak câiz olmadığı, bu misâllerden de anlaşılmaktadır.]
 
YOLCULUKTA NAMAZ
68 – (Merâk-ıl-felâh) hâşiyesinde diyor ki, (Bir kimse, bulunduğu şehrin veya köyün kenârındaki evlerden ve tarla, kabristan gibi (finâ) denilen yerlerinden ayrılırken, bu kenâr yerlerden, senenin kısa günlerinden üç gün uzakta bulunan bir yere gitmeye niyet ederse, ayrılınca misafir [yolcu] olur. Bir günde yedi saat yürür. Arada devamlı evler bulunan köyden de ayrılması lâzımdır. Arada finâ bulunan köylerden ayrılması şart değildir. Bazı âlimlere göre, (müddet-i sefer) üç merhaledir.) Bir merhale, altı fersahdır. Bir fersah üç mildir. Bir mil dört bin zrâ’dır. Bir zrâ’ hanefîde yirmidört, diğer üç mezhepte yirmibir parmağın genişliğinde, yâni hanefîde kırksekiz, diğer üç mezhepte kırkiki santimetredir. Buna göre, bir mil hanefîde 1920 metre, bir fersah yâni bir saatlik yol 5 kilometre ve 750 metre, bir merhale yâni bir günlük yol 34 kilometre 560 metredir. Müddet-i sefer, hanefî mezhebinde 103 kilometre ve 680 metre olmaktadır. Diğer üç mezhepte, müddet-i sefer onaltı fersah, 80 kilometredir. Şehrin kenârından müddet-i sefer uzak bir yere gitmeye niyet ederek ayrılan seferî olur. Misafir gittiği yerde, giriş ve çıkış günlerinden başka, hanefîde onbeş gün, mâlikî ve şâfi’îde ise dört gün kalmaya niyet ederse veya kendi mahalline girerse, mukîm olur.
Misafir, dört rekât olan farz namazları iki rekât kılar. Dört rekât kılması günah olur. Orucu kazaya bırakması, mest üzerine üç gün mesh etmesi câiz olur. Cuma ve bayram namazlarını kılması ve kurban kesmesi lâzım olmaz. Kadının mahremsiz olarak sefere gitmesi, üç mezhepte haramdır. Şâfi’îde, mahremsiz olarak iki kadın ile farz olan hacca gitmesi câizdir. Diş için şâfi’î mezhebini taklîd eden bir hanefî, gittiği yerde, üç günden fazla ve onbeş günden az kalırsa, farzları dört rekât kılar. Çünkü bunun namazlarının şâfi’î mezhebine göre sahih olması lâzımdır. Şâfi’î ve mâlikî mezheplerinde, seferde veya seferî olduğu yerde, ikindiyi öğle namazının vaktinde ve yatsıyı akşam namazının vaktinde takdim ederek veya öğleyi ikindinin vaktinde ve akşamı yatsının vaktinde tehîr ederek cem’ etmek, yâni birlikte kılmak câizdir. Yola çıkmadan, namaz kasr ve cem’ edilmez. Hanbelî mezhebinde, işlerinden ayrılmaları mümkün olmıyanların da, cem’ etmeleri câizdir.
 
RECEB-İ ŞERİFİN FAZÎLETİ
69 – Resûlullah buyurdu ki, (Receb-i şerifin bir gün evvelinden, bir gün ortasından ve bir gün de sonundan oruç tutana, Receb-i şerifin hepsini tutmuşcasına, Hak teâlâ hazretleri lutf-ü ihsânda bulunur.) Regâib gecesi, Receb ayının ilk Cuma gecesidir. Çok kıymetlidir. Fakat, Resûlullahın babasının evlendiği gece değildir. Böyle söylemek yanlıştır.
Mâla mülke olma mağrur, deme var mı ben gibi,
Bir muhâlif rüzgâr eser, savurur harman gibi.
 
TERÂVÎHİN FAZÎLETİ
72 – Terâvîh namazı kılmanın fazîletini, emîrülmü’minîn Hz. Aliden sordular. Cevabında buyurdu ki, (Her kim Ramazan-ı şerifin birinci gecesinde terâvîh namazı kılsa, Hak teâlâ, o kimsenin bütün [tevbelerini kabûl ederek], günahlarını bağışlar, ikinci gecesini kılan kimsenin ana babasının günahları affolunur. Üçüncü gece kılsa, melekler, o kula derler ki: “Sana müjdeler olsun, Hak teâlâ hazretleri senin ibâdetini kabûl buyurdu, istediğin şerefe kavuştun, günahlarını affetti.” Dördüncü gece terâvîh namazını kılınca, Kur’an-ı kerimi hatmetmiş gibi sevap kendisine ihsân edilir. Beşinci gece kılınca, Mescid-i aksâda, Mekkede ve Medînede kılmış gibi, Hak teâlâ hazretleri sevap ihsân eder. Altıncı gecesi kılsa, Beyt-ül mamûru tavâf etmiş gibi, yedinci gecesi kılsa, Fir’avn ile yapılan gazâda bulunmuş gibi, sekizinci gece kılsa, Bedr muhârebesinde Resûlullah ile bulunmuş gibi, dokuzuncu gecesi için Hz. Dâvüd aleyhisselâm ile berâber ibâdet etmiş gibi, onuncu gecesi için, dünya selâmet ve saadeti ihsân edilir.)
Ramazan-ı şerifin sonuna kadar olan bütün gecelerin böylece ayrı ayrı birer fazîleti ve yüksek derece ve sevapları vardır. Böylece âdâb ve erkânına riâyet ederek, orucu tam olarak, bütün âzaları ile tutup, terâvîh namazlarını kılarak ve haramlardan sakınarak otuzuncu gecesini ikmâl edince, Hak teâlâ hazretlerinin emri ile, Arş-ı âlânın altından bir sözcü hitâb ederek der ki: Her gece terâvîh kılan kullar Cehennemden kurtulmuş kullardır. Korktukları Cehennemden kurtulup arzu ettikleri nîmete, Cennet ve cemâl-i ilâhîye nâil oldular. Hak teâlâ hazretleri, azamet-i şâniyle buyurur ki, izzim ve celâlim hakkı için, bu kullarıma affile muâmele eyledim. Bundan sonra, Hak teâlâ hazretleri emreder, o kullara birer berât yazılır. Bütün kadın ve erkeklerden, bu şartlar dahilinde ibâdetini ifâ ederek, cenâb-ı Hakkın bu lutfuna muhâtab olanlara, Cehennem azâbından kurtulup, sırâtı kolaylıkla geçmek için, ellerine birer berât verilir.
Öyle ise, hulûs ve îtikat üzre Ramazan-ı şerif orucunu tutup, kaza namazlarını ve sonra terâvîhleri edâ ederek ve haramlardan kaçınarak, cenâb-ı Hakkın rahmetine kavuşalım.
73 – Kadr gecesinde gâfil olma! Zîrâ Kadr gecesinin hurmeti, bin ay ibâdet etmekten hayrlıdır. Hâlbuki, bu bin ay ibâdet de, geceleri nâfile ibâdet ile, gündüzleri ise, nâfile orucla geçmiştir.
74 – Ramazan-ı şerifin orucunu tâzîm ve vakar ile tut. Her kim Ramazan-ı şerifi Allahü teâlâ emrettiği için ve güzelce tutsa, haramlardan sakınsa, kaza namazlarını kılsa, Hak teâlâ hazretleri her gün için, bin gün nâfile oruç tutmuş gibi sevap ihsân eyler ve o kimse ile Cehennem arasına birçok perdeler konur. [Namaz kılmayanlar da, oruç tutmalıdır. Bunlar, oruç tutmamanın günahından kurtulur. Bu günah, pek büyüktür.]
75 – Zilhicce ayının da fazîleti çok büyüktür. Rivayet edildiğine göre, Hz. Âdemin tevbesi Muharrem veya Zilhicce ayında kabûl buyurulmuştur. İbni Abbâsın rivayet ettiği bir hadise göre Zilhiccenin sonuna kadar olan günler de, Ramazan-ı şerifin günleri gibi ayrı ayrı fazîlet ve kıymetleriyle tavsif edilmiş ve onuncu gün için de şöyle beyan buyurulmuştur: (Zilhiccenin onuncu günü Kurban bayramı günüdür. Her kim, o gün bayram namazından gelip kurbanını boğazlayıncaya kadar birşey yimeyip, kurbanının böbrekleri ile iftâr edip, iki rekât namaz kılsa, o kimsenin kurbanının kanı yere düşmeden, kendi günahı ve ana-babasının günahları, ehl-ü ıyâl, evlat ve akrabâlarının günahları sevaba çevrilir.)
Kurban, Zilhicce ayının onuncu günü bayram namazından sonra başlayıp, onikinci günü güneş batıncaya kadar devam eden üç gün ve aralarındaki iki gecede kesilen koyun veya keçidir. Bir deveyi veya sığırı yedi kişiye kadar birkaç kimse ortaklaşa kesebilir. Kadın da, kendi kurbanını ve vekîl olarak başkasının kurbanını kesebilir. Yukarıda bildirilen üç günden önce veya sonra kesilen hayvan kurban olmaz. Kurbanı bayramdan önce satın almak câizdir. Satın alırken, (Bayram için veya yaptığım adak için kurban satın almaya) niyet etmesi lâzımdır. Bu iki niyetten hangisini niyet ederse, o kurban kesilmiş olur. Satın alınan kurbanı diri olarak veya satın almayıp, parasını fakirlere, yardım kurumlarına vermek câiz değildir. Böyle veren kurban kesmiş olmaz. Sadaka vermiş olur. Bu sadakanın sevabı, onu kurban kesmemek azâbından kurtaramaz.
Her kim kurbanından, havâyıc-i asliyyeden ma’adâ nisap miktârı malı olmayan ve namazlarını kılan fukaraya verirse, kıyâmet günü verdiğinin çok fazlasiyle ikrâm ve ihsân edilecektir. Kırkbirinci sayfaya bakınız!
Her kim Zilhicce-i şerifin son günü ve Muharremin birinci günü oruç tutarsa, o senenin tamamını oruç tutmuş gibi fazîlete mazhar olur. Her kim, Zilhiccenin on günü içinde fukaraya yardım etse, Peygamberlere tâzîm etmiş olur. Bu on gün içinde, her kim bir hasta ziyâret eylese, Hak teâlâ hazretlerinin dostları olan kulların hâtırını sormuş ve ziyâret eylemiş gibi olur. Bu on gün içinde yapılan her ibâdet, sâir günlerde edâ edilen ibâdetlerden çok daha üstün ve pek fazla sevaba vesîle olur.
Bu on gün içinde din ilmi meclisinde bulunan kimse, Peygamberler toplantısında bulunmuş gibi olur. [Din ilmini öğrenmek kadın, erkek herkese farzdır. Çocuklarına öğretmek, birinci vazîfedir.]
76 – Diğer aylarda da oruç tutmağı kendine âdet edin! Resûlullah buyurdular ki, (Her kim her ayın Perşembe ve Pazartesi günleri oruç tutsa, Hak teâlâ hazretleri, o kula, yediyüz sene oruç tutmuş gibi sevap ita buyurur.)
77 – Eyyâm-ı beyd günlerinde kudretin kâfî gelirse oruç tut. Eshâb-ı kirâm her ayda tutarlardı. Hz. Ali rivayet buyurdu ki, birgün Resûlullahın yanına gittim, buyurdular ki: (Yâ Ali! Cebrâîl aleyhisselâm gelip bana dedi ki, yâ Resûlallah ! Her ayda oruç tut! Ben dedim ki, yâ Cebrâîl kardeşim, hangi günlerde tutayım?
Cebrâîl aleyhisselâm cevaben buyurdular ki: Her kim beyd günü oruç tutarsa, Hak teâlâ hazretleri, o tuttuğu orucun birinci gününe on yıl, ikinci gününe otuz yıl, üçüncü gününe yüz yıl oruç tutmuş gibi sevap lutfeder.) [Saymakta olduğumuz ibâdetlere mukâbil vaadedilen bu sayısız ecrler, bu ibâdetlerin kudsiyyetlerine ve şereflerine inanarak, tâzîm ve îtikatla yapanlara verilecektir. Gayet basît görünen bu ibâdetler hadd-ı zâtında cenâb-ı Hakkın emirlerini ifâ ve bu vesîle ile cenâb-ı Hakka yaklaşmak ve Ona hakîkî kul olmak şerefine müstenid olduklarından büyük bir kıymet taşırlar. İnsanların bir ibâdetine mukabil, bire on, bire yediyüz, bire sonsuz ecr verileceği Kur'an-ı kerimde sâbittir.]
Hz. Ali sordu, yâ Resûlallah ! Bu günlere niçin Eyyâm-ı beyd dediler? Cevaben buyurdular ki: (Hz. Âdem Cennetten çıktıkları zaman, vücûdü birdenbire karardı. Hz. Cebrâîl gelerek, Âdem aleyhisselâma dedi ki, yâ Âdem! Vücûdünün eskisi gibi beyaz olmasını istersen, her ayın 13, 14 ve 15 inci günlerinde oruç tut. Hz. Âdem, bu tavsiyeyi yerine getirmekle vücûdü tâm olarak, eskisi gibi beyaz olmuştur.)
78 – Gücün, kuvvetin yerinde iken oruç tut! Zîrâ kıyâmet gününde oruç, bir güzel sûret alarak, Hak teâlânın hitâbına mazhar olacak ve Hak teâlâ hazretleri, oruca diyecek ki, yâ oruç, sen memnûn olduğun şahsları alarak Cennete gir! Daha sonra, Hak teâlâ soracak, yâ oruç, benden başka ne arzun varsa iste. Oruç ise, râzı olduğu kimseler için muhtelif şeref ve meziyyetleri Hak teâlâdan isteyip almaya da muvaffak olacak ve böylece oruç tutanlar, kıyâmet gününde yüksek bir şerefe nâil olacaklardır. Bu meyanda, oruç tutanlar birçok Cehennem ehline şefaat edebilme imkânına da kavuşacaklardır. Bütün bunların mâ-fevkinde olarak, oruç tutanlar Peygamberimize komşu ve cenâb-ı Hakkın cemâlini görmeye de nâil olacaklardır.
79 – Aşûre günlerinde de oruç tut! Muharremin dokuzuncu, onuncu ve onbirinci günleri oruç tutmak da çok fazîletlidir. Muharremin onuncu günü, yalnız olarak oruç tutulmaz. Zîrâ, yalnız bugün oruç tutulmasını, Resûlullah nehy eylemiştir. Çünkü yahudiler, o güne hurmet ederler. Yahudilere benzememek için, yalnız onuncu günü tutmayıp, dokuzuncu ve onuncu ve onbirinci günlerini berâber tutmak lâzımdır.
Tenbîh: Görülüyor ki, ibâdetleri yahudilerin ve hıristiyanların ibâdetlerine benzetmemek lâzımdır. O hâlde, ibâdetlerimizi, câmilerimizi ve ezanımızı, Peygamber efendimizden ve hâlis ve temiz müslüman olan ecdadımızdan gördüğümüz ve bulduğumuz gibi muhâfaza etmeye çalışmalıyız ve bunlarda ufak bir değişikliğe ve din düşmanlarının, yenileştirme, kolaylaştırma ve güzelleştirme ismleri takarak yapacakları bozgunculuğa ve dinde reform yapmaya aslâ göz yummamalı ve aldanmamalıyız. Dostu, düşmanı tanımalıyız!
Her kim bu gibi kıymetli günlere hurmeten bir yetîmin başını okşasa, Hak teâlâ hazretleri, o yetîmin başındaki kıl sayısınca, o kimseye nîmet lutf eder. O günlerde, bir fakir kimseye yemek verse, bütün müslümanlara yemek vermiş gibi ihsân ve sevaba mazhar olur. Bir adam ölünce veya zevcesini boşayınca, oğlu yedi yaşına, kızı dokuz yaşına kadar, bunları (Hidâne) yâni terbiye hakkı, analarına âid olur. Anaları ölürse veya evlenirse, kadın akrabâlarına âid olur. Nafakaları, dâimâ babalarının üzerine olur. (Feyziyye), Şeyhul-islâm Feyzullah efendinin fetvâlarıdır. 1115 de Edirnede şehit edildi.
Tenbîh: Aşûre günü, onuncu gün demektir. Bugün ibâdet olarak yalnız meşhûr aşûre tatlısını pişirmek ve dağıtmak bid’attır, günahtır. O gün, mâtem tutmak da günahtır.
80 – Birkaç şey orucu bozar. Resûl-i ekrem efendimiz buyurdu ki: (Gıybet etmek, nemîme, yâni söz gezdirmek, yalan yere yemin etmek, nâ mahremlere şehvetle bakmak gibi şeyler orucu bozarlar.) Gıybet, hem Allahü teâlânın ve hem de insanların hakkı olması bakımından çok büyük mes’ûliyyeti mûcib bir hatâ ve büyük bir günahtır. Gıybet edenlerin dili, kıyâmet günü feci bir manzara arz ederek bütün mahlûkat arasında mahcûb ve rezil olacaktır. Gıybet, Kur’an-ı kerimde sarâhaten men edilmekte ve ölmüş kardeşinin etini yimek gibidir, denilmektedir.
Tenbîh: İmâm-ı Gazâlî (Kimyâ-i saadet) kitabında, oruç bahsinde buyuruyor ki: Üç türlü oruç vardır: Birincisi avâmın, yâni ictihâd makamına yükselmiyenlerin orucudur. Zamanımızdaki bütün hocaların, imamların, hâfızların, müftîlerin, vâizlerin orucları bu birinci derecededir. Bunların orucları, vücûda bir şey girmekle, yâni gıda veya devâ sokmakla ve cinsî mübâşeretle bozulur. İğne ile ilâc şırınga edince, hanefîde de, şâfi’îde de bozulur. Câhillerin fetvâlarına aldanmamalıdır.
İkinci derece, havâsın yâni müctehidlerin orucudur. Bunların orucu, herhangi bir azanın günah işlemesiyle bozulur. Meselâ, gıybet, yalan, söz taşımak, nâ mahreme bakmak ile bozulur. Bazı âlimler, bunların avâm orucunu da bozacağını bildirmiş ise de, Hanefî mezhebinde, bunlar avâm için yalnız mekruhtur. İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe [80 senesinde tevellüd ve 150 de vefât etti. Bağdâddadır.] yukarıdaki hadis-i şerifi, (Orucun sevabını bozar) mânasına almıştır. Yâni bunlar, orucun sıhhatini değil, kemâlini giderir. Üçüncü derece de, Ehassülhavâs orucudur ki, bunların orucu, Allahü teâlâdan başka bir şeyin kalbe girmesi ile bozulur.
81 – Mâlûmun olsun ki, Hak teâlâ her şeyden evvel aklı yaratmıştır. Ve ona ilim, zekâ, hulûs, doğruluk, cömerdlik, tevekkül, korku, Ümit hasletleri vermiştir. İşte, bu akılla müşerref olan kimseler bütün yaradılışındaki gayeyi, yâni cenâb-ı Hakkın ülûhiyyet ve vahdâniyyetini tasdik ederek, Onun rızasına kavuşurlar. En-Nâzi’at sûresi kırkıncı âyet-i kerimesinde meâlen, (Cenâb-ı Hakkın huzurundan korkup, nefsini [gayrı meşru'] nefsânî arzulardan men eden kimselerin varacakları yer muhakkak Cennettir) buyuruldu.
Cenâb-ı Hak akıldan sonra, nefsi yaratmıştır. Buna, cehl, şehvet, tama’kârlık, yalan, harîslik, gadap, zulüm, murdarlık, fesatlık ve şirk gibi aşağı duygular vermiştir.
Bundan evvelki iki âyet-i kerimede meâlen, (Her kim benim emrimi tutmayıp nefsine uyarsa, varacağı mahal Cehennemdir) ve (Zulmedip, yalnız dünya hayatını seçen kimsenin varacağı yer, Cehennemdir) buyurulmuştur. Şu hâle göre herkesin, aklına danışıp iş yapması Îcap eder. Şâyed aklına danışmadan iş yaparsa, nefsine uymuş olur ve nihâyet varacağı ebedî mevki’, Cehennem olmuş olur. Aklı elden bırakmayıp, nefis ve şehveti terk etmek Îcap eder. Çünkü, nefis ve şehvet, insanlar için en büyük düşmandır. Akılları erip tâm olarak düşünenler, Allahü teâlâya îman eder. Akıl ile hareket etmeyip, nefsine uyanlar, her zaman dalâlettedirler ve cenâb-ı Hakka varan yolu hiçbir zaman bulamazlar.
Aklı olup düşünmeyen ve gözü olup Hakkı görmiyenler ve kulağı olup hakîkati işitmiyenler için cenâb-ı Hak Kur’an-ı kerimin A’râf sûresi, yüzyetmişdokuzuncu âyetinde meâlen, (Onlar ancak dört ayaklı hayvanlar gibidir, belki de hayvanlardan daha fenadır) buyurmaktadır. Müslüman evladı olup da, dâimâ nefsinin arzusuna koşanlar da böyledir. Bunların yalnız ismi müslümandır.
 
ÎMAN BAHSİ
82 – Ey Oğul! Îman, kalb ile inanmak demektir. Cebrâîl aleyhisselâm, aklı, hayâyı ve îmanı Âdem aleyhisselâma getirdi. Ve dedi ki, (Yâ Âdem! Allahü teâlâ hazretleri selâm eder, sana getirdiğim şu üç hediyenin birini kabûl etsin dedi.) Âdem aleyhisselâm aklı kabûl eyledi ve Cebrâîl aleyhisselâm, îman ile hayâya, (siz gidin) deyince, îman dedi ki, (Allahü teâlâ hazretleri bana emreyledi ki, akıl nerede ise, sen de orada ol!) Ondan sonra hayâ da aynı şekilde, Allahü teâlâ tarafından emrolunduğunu beyan ederek, her ikisi, akıl ile berâber Âdem aleyhisselâmda kaldılar.
Binâenaleyh Allahü teâlâ kime akıl verirse, hayâ ile îman da onunla berâberdir. Aklı olmıyanın ne hayâsı ve ne de îmanı bulunmaz.
Birgün Hasen-i Basrîye bir kadın gelerek sordu: (Yâ imam! Din temizliği nedir? Din cevheri nedir. Din hazînesi nedir?)
Hasen-i Basrî cevaben, (Siz söyleyin biz dinleyelim) dedi. Kadın, (Din temizliği abdest almaktır. Din cevheri, Allahü teâlâdan korkmak ve hayâ etmektir. Din kuvveti ise, namazdır. Çünkü, Hak teâlâ hazretleri, hayâ eden kulunu medh eylemiştir. Din hazînesi ilimdir. Çünkü, her kimin abdesti olmazsa, dîni temiz olmaz. Her kimin hayâsı olmazsa, dînin cevheri olmaz. Kimde Allahü teâlânın korkusu olmazsa, onda dînin cevheri olmaz. Her kimin ilmi olmazsa, dînin hazînesi olmaz) dedi.
Hasen-i Basrî bu kadının sözüne hayrân olarak, hak söylediğini tasdik eyledi.
Îmanı dört türlü temsîl ederler: Îman beş katlı bir kaleye benzer. Birinci katı altından, ikinci katı gümüşten, üçüncü katı demirden, dördüncü katı tunçtan ve beşinci katı ise bakırdandır.
Bakır dediğimiz kat, edebdir. Bir kimsenin edebi olmazsa, herhâlde o kattan şeytan geçer. Şâyet edebi olup, şeytanı o kattan geçirmezse, o kimsenin îmanı kurtulur.
Demir dediğimiz sünnettir. Tunç tabakası dediğimiz, farzdır. Gümüş tabakası dediğimiz, ihlâstır. Altın tabakası dediğimiz Allahü teâlâ hazretlerine yakınlıktır. Her kimin edebi varsa, sünnete yol bulur, ihlâsı varsa Allahü teâlâ hazretlerine varmaya yol bulmuş olur.
Bir kimse âdâbı gözetmezse, yâni edebi olmazsa, sünnete yol bulamaz. Sünneti tutmayan kimse, farza yol bulamaz. Farzı tutmayan da, ihlâsa yol bulamaz.
Her kim verdiğini Allahü teâlâ hazretlerinin rızası için verirse ve sevdiğini de, Allah için severse ve düşmanlığını da, Allah için yaparsa, o kimsenin îmanı tamam olur. Ahlâkı güzel olanın da, îmanı kâmil olur. Îmanın alâmeti, kâfirleri kâfir oldukları için sevmemektir. [Îmanı olan kimse, islâm düşmanlarını, komünistleri, masonları sevmez.]
Resûlullah efendimiz buyururlar ki, (Sizin îmanen mükemmel olanınız, ahlâken güzel olup, insanlara iyilik yapanlardır.) Zîrâ, Hak teâlâ hazretleri Kur’an-ı kerimde buyurur ki: (Muhakkak sen yüksek bir ahlâk üzerindesin.) Yâni, Allahü teâlâ hazretleri Habîbinin ahlâkını medh eylemiştir. Bir kimsenin ahlâkı güzel olsa, Resûlullahın ahlâkı ile ahlâklanmış olur ve onun yolunu tutmuş olur. Korktuğundan kurtulup, istek ve arzularına kavuşur ve hakîkî mümin olmuş olur. Bir kimsenin aklına gayri meşru bir şey gelse, onun haram olduğunu bilmek de îmandandır. Eshâb-ı kirâm sordular: (Yâ Resûlallah! Kalbimize fena şeyler gelirse ne yapalım?) Buyurdu ki: (Kalbe iyi şey de gelir; fena şey de gelir. Fena şeylerin fena olduğunu bilmek ve anlamak da îmandandır.)
83 – Eğer îmanın kâmil olmasını istersen, kendini müslümanlardan yüksek görme! Peygamberimiz buyurdular ki: (Bir kişi îmanının kemâlini isterse, kendine insâf versin [yâni tevâzu üzere hareket eylesin] ve fakir olduğu hâlde sadaka versin! Bu iki huy, îmanı kâmil derecesine yükseltir.)
84 – Alkollü içkiler haramdır. Şarap ile îman birlikte durmaz. Hz. Osman buyurdu ki, (Allahü teâlâya yemin ederim ki, hamri eline alıp içerken, îman o hamre der ki, ey mel’ûn dur! Ben çıkayım da, ondan sonra sen gir.) İnsandan îman çıkmadan şarap girmez. Meğe, Sıdk ile, tevbe-i nasûh ederse, îman yine kalbine girer.
85 – Ehl-i sünnet âlimleri bildiriyor ki, büyük günah işlemek küfür değildir. Büyük günah işlemek îmanı yok etmez. Hadis-i şerif, günah olduğuna inanmıyanın veya günahı kötü bilmiyenin îmanının gideceğini haber veriyor. Yâhut, büyük günaha devam eden tevbe etmezse, son nefesinde îmanı gider dediler.
86 – Îmanın zayıf olmamasını istersen, yâni dâim kendinde kalıp, onunla berâber Allahü teâlânın huzuruna çıkmak istersen, şu duâyı günde kırk defa oku: (Yâ hayyü yâ kayyûm yâ zelcelâli vel ikrâm, yâ lâ ilâhe illâ ente.)
Resûlullah buyurdular ki: (Dört şey îmanı giderir: 1. ve 2. Bildiği ile amel etmeyip, bilmediği ile amel etmek. 3. ve 4. Bilmediğini öğrenmeye utanıp, öğreneni de men etmek.) [Dînini, ilmihâlini öğrenmiyenin îmanı sağlam kalmaz. Böyle câhil kalan kimse, masonların, komünistlerin yalanlarına aldanarak îmanını kaptırır.]

İSLAM DİNİNDE BİLMEMİZ GEREKEN ZARURETLER

ÂYETELKÜRSÎNİN FAZÎLETİ
Bekara sûresindeki (Allahü lâ ilâhe illâ hu…) âyetinin tamamına (Âyet-el kürsî) denir. Bu âyet-i kerimeyi ihlâs ile okuyanın, insan ve hayvan haklarından mâ’ada ve farz borçlarından başka günahları affolunur. Yâni tevbeleri kabûl olur.
Resûlullah efendimiz buyurdu ki: (Her kim farz namazı bitirir bitirmez yerinden kalkmadan bir kere Âyetelkürsîyi okuyup, otuzüç kere Sübhânallah, otuzüç kere Elhamdülillah, otuzüç kere Allahü ekber derse, hepsi doksandokuz olur. Bir kere de Lâilâhe illallahü vahdehû lâ şerîke leh lehülmülkü ve lehül hamdü ve hüve alâ külli şey’in kadîr dese, Hak teâlâ o kişinin günahlarını affeder.) Allahü teâlâ hazretlerinin affettiği günahlar, yalnız kendisi ile o kulu arasında olan, tevbe etmiş olduğu günahlardır. İnsanların ve hayvanların haklarına tevbe ettikten sonra helâllaşmak da lâzımdır.
Habîb-i kibriyâ diğer bir hadis-i şeriflerinde buyurdu ki: (Hak teâlâ hazretlerinin zâtına mahsûs olarak üçbin ismi vardır. Bunların içinden terâzîde en ağır geleni “Sübhânallahi ve bi hamdihi sübhânallahil’azîmi ve bi-hamdihî”dir.) Her kim, bunu namazdan ve tesbîhlerden sonra, on kere okursa her harfine on sevap verilir. Sonra, imam ve cemaat ile berâber kollarını, bir miktâr ileriye uzatıp ve göğüs hizâsına kaldırıp, avuçları tam açık olarak semaya çevirip duâ et ve âmîn de. Duâ bitince ellerini yüzüne sürüp, “Velhamdü lillâhi rabbil âlemîn” de ve salevât ile Fâtiha-i şerife oku. İbni Âbidîn, üçyüzkırkbir [341]. sayfada diyor ki, (Namazdan sonra, duâ ederken, eller göğüs hizâsında ileri uzatılır. Avuçlar semaya karşı açılır. Çünkü sema, duânın kıblesidir.İki el birbirinden aralık tutulur. Duâdan sonra, iki eli yüze sürmek sünnettir.)
(Fetâvâ-yı Hindiyye) beşinci cildinde diyor ki, (Namazdan sonra duâ ederken kolları çeşidli şekllerde tutmak bildirildi. Bunlar arasında eftal olanı, avuçları semaya karşı açmak ve birbirinden uzak tutmaktır. Kolları göğüs hizâsına kaldırmak müstehabdır. Duâdan sonra iki eli yüze sürmek sünnettir.)
 
MÜSÂFEHA (EL SIKMAK)
25 – [Müsâfeha her zaman yapılır. Yalnız namazlardan sonra müsâfehayı âdet mekruhtur. Muhammed Hâdimî (Berîka) kitabının 1220. sayfasında diyor ki, (Hadis-ül-câmide (İki erkek veya iki kadın müslüman karşılaştıkları zaman, müsâfeha ederlerse, ayrılmadan önce, günahları mağfiret olunur) buyuruldu. Müsâfeha etmek, sünnet-i müekkededir. Müsâfeha ederken birbirine sarılmak, öpüşmek câiz değildir.) Kadınların birbirleri ile, yabancı erkeklerin göremiyecekleri yerlerde, müsâfeha etmeleri câizdir.]
Ey Oğul! Resûlullah buyurdu ki, (Her kim bir mümin kardeşini ziyâret eylese, bunların her birerlerine Cennette birer derece verilir.) [Yalnız bu ziyâret Allah rızası için olacak, başka maddî ve şahsî bir menfaat mukâbili olmamak şartı ile.] Ve yine Resûl-i ekrem buyurdular ki: (Her kim bir mümin kardeşini ziyâret eyleyip müsâfeha ederek üç kere elini sallasa, ellerini ayırmadan her ikisinden Hak teâlâ râzı olur. Ağaçtan yapraklar döküldüğü gibi, o şahslardan günahlar öylece dökülür.)
Müsâfeha ettikten sonra, ölenlerin, hocaların ve sâir geçmişlerinin ve bütün ehl-i îmanın affı için duâ etmek lâzımdır. Bu arada, Peygamber efendimize salâtü selâm getirmek şarttır.
26 – Ey Oğul! Câmiden dışarı çıkarken, “İlâhî bana fazlınla rahmet kapısını aç!” deyip sol ayağınla dışarı çık. Çıkarken inşâallah bundan sonraki namaza da geleceğim diye niyet eyle!
Çünkü Resûlullah buyurdu ki: (İyi ameller ancak niyete bağlıdırlar.) Niyetsiz ibâdet olamaz. Bir insan iyi bir amel işlemeye niyet etse, fakat o işi işlemek nasip olmasa, o kimseye niyetinin sevabı yazılır.
Yine buyurdu ki: (Namaz, dînin direğidir, kim namazını kılarsa, dînini yaptı, kim namaz kılmazsa, dînini yıkmıştır.) Zîrâ namaz bütün ibâdetlerin en fazîletlisidir. Resûlullah buyurdu ki: (Namazı cemaat ile kılmak, yalnız kılmaktan yirmiyedi derece eftaldir.)
Diğer bir hadislerinde: (Özrsüz, evinde [yalnız] namaz kılan kişinin borcu ödenir, namazının sevabı noksan kalır) buyurmuşlardır. Namaz kılacağın vakit, vaktin evvelinde veya hiç olmazsa ortasında kılmak gerektir. Daha sonra kılarsan borç ödenirse de, sevabı olmaz. Vakit çıktıktan sonra kılınan namaz, kaza niyetiyle kılınır. Resûl-i ekrem buyurdu ki, (Mîraç gecesinde bir kısm insanların hâline vâkıf oldum. Baktım ki onlar şiddetli bir azâbla muazzeb oluyorlar. Cebrâîl aleyhisselâma sordum, bu tâife kimlerdendir? [Yâni ne için azâb görüyorlar?] Cebrâîl aleyhisselâm cevaben: “Bunlar namazlarını vaktinde kılmayanlardır” buyurdu.)
Bir kişi namaz kılmayıp farziyyetine de inanmaz ise, yâni borcunu ödemeye niyet etmezse, ittifâken kâfirdir. Bir kimse bir vakit kılıp bir vakit kılmazsa (özürsüz olarak) hiç kılmayan ile birdir. Zîrâ o, namazı maskaralığa almış olur. Namazı maskaralığa almak -hâşâ sümme hâşâ- Allahü teâlâyı maskaralığa almaktır. Binâenaleyh, bütün ibâdetlerimiz gibi, namazı da dâimâ ve muntazaman edâ eyle!
 
CEMAATİN FAZÎLETİ
27 – Hz. Resûl-i ekrem buyurdu ki: (Her kim sabah namazının farzını cemaat ile kılarsa, kıyâmet gününde yüzü ayın ondördü gibi parlar. Öğle ve ikindi namazlarının farzlarını cemaat ile kılsa Hak teâlâ, o kula bin saf melek müvekkel kılıp, kıyâmet gününe kadar onun için tesbîh ederler. Her kim akşam namazını cemaat ile kılsa, Hak teâlâ hazretleri o kişiyi Peygamberlerle haşr eder. Her kim yatsı namazını cemaat ile kılsa, o kimse ile Hak teâlâ arasında hicâb kalmaz.) Bu fazîletler, fâsık olmıyan ve bid’at ehli olmıyan imamın cemaati içindir.
Her kim cemaati özürsüz terk eylese, Cennet kokusu duyamaz. Bu kimse, dört kitapta mel’ûn diye vasflanmıştır. Namazı terk eden kimse, Hak teâlânın gazabından kurtulamaz. Her kim sabah namazlarını kılmasa, îmanı zayıflar, öğle namazlarını kılmaz ise, Peygamberler ona gücenir, ikindi namazlarını kılmaz ise, melekler onu sevmez. Akşam ve yatsı namazlarını kılmaz ise, Allahü teâlâ onu sevmez.
28 – Her şeyin bir nûru, bir özü vardır. Dînin nûru ve özü beş vakit namazdır. Namaz aynı zamanda dînin direği ve örtüsüdür. Her şeyin fesatı vardır. Dînin fesatı, namazı terk etmektir. Namazını terk eden, dînini terk etmiş demek olur.
29 – Her kim cemaat ile namaz kılmağı severse, Hak teâlâ hazretleri o kulunu sever, melekler sever.
30 – Beş vakit namazını cemaat ile kıl! Âciz olma!
Tenbîh: Cemaat ile kılınan namazın sevabı, yalnız kılınan namaz sevabından çok olduğu anlaşıldı. Cemaatin bu kadar büyük fazîleti, imamın namazının sahih olduğu takdîrdedir. Eskiden İslâmiyet kuvvetli olduğu zamanlarda, imamlara ve her müslümana hüsn-i zannedilirdi. Fakat, şimdi, müslümanım diyenlerin ve imam olmak istiyenlerin bazısı, dinden, îmandan haberi olmıyan câhiller olduğu sözlerinden, hâllerinden ve hareketlerinden anlaşılıyor. O hâlde, bugün Ehl-i sünnet îtikatına karşı olduğu belli olmıyan ve guslünü, abdestini ve namazını doğru yapabilen ve haram işlemekten sakınan imam bulup ona uymak lâzımdır. Aksi takdîrde cemaat sevabı değil, namazımız da elden kaçar. Zîrâ, zarûrî mâlûm olan, yâni câhillerin de işittikleri ahkâmı öğrenmemek, bilmemek özr olamaz. Fâsık imamın arkasında kılınan namazın mâlikîde sahih olmadığı (Halebî-i kebîr)de yazılıdır. Sâlih bir imamın ağzında kaplamalı, dolgulu diş görülürse, mâlikî veya şâfi’î mezhebini taklîd edip etmediği kendisine sorulmamalıdır.
31 – Resûl-i ekrem buyurdular ki: (Sabah namazı ile yatsı namazını cemaat ile kılmak çok sevaptır. Bu iki vakit namazı cemaat ile kılmanın, ne derece bir fazîlet ve ne büyük bir sevap olduğunu lâiki ile bilseler, bunu kimse terk edemezdi.)
Hak teâlâ, hadis-i kudsîde, buyurdu ki: (Kulum bana farz namazda olduğu kadar, hiçbir amel ile yakın olamaz.) Farz namazları kılıp, hiçbir namazı kazaya kalmayanların, nâfile namazları da böyle olur. Yine hadis-i kudsîde, Allahü teâlâ buyurdu ki: (Kullarım namaz kılmakla gözleri, kulakları, elleri, ayakları ve bütün âzaları benim emrimde olmuş olur.) Resûlullah buyurdular ki: (Hak teâlâ Cennet-i âlâda hûrîler yaratmıştır. O hûrîlere, sizler kimler için yaratıldınız, diye sorulduğu zaman, bizler beş vakit namazını cemaat ile kılanlar için yaratıldık derler.)
32 – İbn-i Mes’ûd [Otuzikide Medînede vefât etti] buyurdu ki: Peygamberimize sordum. Allahü teâlâ indinde hangi amel sevgilidir? Cevaben buyurdular ki, (Namazı vaktinde kılmak, ana-babaya iyilik etmek ve hak yolunda cihâd etmek.)
33 – Bir gün bir âmâ, Efendimize sordu: Yâ Resûlallah ! Benim gözlerim görmüyor, elimden tutup câmiye götürecek bir kimsem de yoktur. Evimde namazımı kılayım mı? Resûlullah sordular: (Ezan sesini işitiyor musun?) Evet işitiyorum, dedi.
Resûlullah, (Sana evde namazı kılmaya izin veremem) dedi. Yine bir kişi sordu:
Şehrin yılan, akreb ve vahşî hayvanları vardır. Bana bir çâre var mıdır? Namazımı evde kılsam? (Ezan-ı Muhammedîyi işitir misin?) buyurdu. Evet işitirim, dedim. (Şu hâlde, namaza, yâni cemaate gitmelisin), cevabını verdi. Böyle olunca, nerede kaldı ki gözlerin, ayakların yerinde, bir korkun yoktur. Şer’î bir mânin de yok! Niye evde kılıp cemaate gitmiyesin? Ancak yürüyemiyecek kadar hasta olana ve şiddetli soğuk ve yağmurda izin vardır.
34 – Peygamberimiz, (Hak teâlâ hazretlerinin rahmeti o kul üzerinde olsun ki, ikindi namazının sünnetini terk etmez) ve (İkindi namazının sünnetini kılıp terk etmeyen kimsenin Cennete girmesine kefilim) buyurdu. [Bu müjde, farz namazını kazaya bırakmıyanlar ve haramdan sakınanlar içindir.]
35 – Akşam namazından sonra altı rekât (Evvâbin namazı)nı kılmayı da ihmâl etme!
Tenbîh: Yukarıdan beri, namazlar hakkında birçok fazîletler sayılmıştır. İnsanı bu fazîletlere kavuşturacak olan namaz, bütün farzlarını, sünnetlerini, müstehab, vâcib ve bütün erkân ve şerâitini hâiz olan namazlardır. Ayrıca, namazın sevaplarına da kavuşmak için, Allah rızası için kılmaya niyet etmek ve terk edilmiş namaz borcu olmamak lâzımdır. Abdestli olduğunu zannederek kıldığı namaz sahih olmaz ise de, niyet ettiği için, sevap verileceği (Eşbâh)ın otuzuncu sayfasında uzun yazılıdır.
36 – Sevabı en çok ve birinci vazîfe olan namaz, farzlardır. Sünnetler ve nâfile namazlar, farzların yanında büyük bir denize nazaran, bir damla kadar bile değildirler. Bir vakit farz namazı özürsüz kazaya kalan kimsenin hiçbir sünnet ve nâfilesi kabûl olmaz, yâni sahih olsa ve niyet etse bile, sevap verilmez. Abdülkâdir-i Geylânî (Fütûhülgayb) kitabında, (Farz namazı terk etmiş olan kimsenin, bunu kaza etmeden önce, sünneti kılması ahmaklıktır ve câhilliktir. Zîrâ bunun sünnetleri kabûl olmaz) diyor. Hanefî mezhebi âlimlerinden Abdülhak Dehlevî, bu kitabı şerh ederken, bunu bildiren hadis-i şerifi de uzun uzadıya yazıyor. Bu hadis-i şerif (Se’âdet-i Ebediyye) ilmihâl kitabında ve (Zahîre-i Fıkh)da da vardır. O hâlde, her şeyden evvel kaza namazlarını kılmalı, namaz borçlarını ödemelidir ve sabah namazından başka dört vakit namazın sünnetleri yerine de, tenbellikle kılınmamış namazlar bitinciye kadar kazalarını kılmalıdır. Âlimlerin sözlerine âşinâ olmayan ve ilimden nasipleri az olan bazı kimseler, sünnet yerine kaza kılınmaz diyor ve kısa akılları ile sözlerini isbâta kalkışıyorlarsa da, iddiâlarının tamamen indî olduğu ve hiçbir esasa dayanmadığı, kitaplarını okuyan erbâb-ı vukûfa pek âşikârdır. Dört mezhebin inceliklerine vâkıf olan, derin âlim seyyid Abdülhakîm Efendi (1281-1362 [m. 1943]) hazretleri bu husûsu İstanbul câmilerinde müslümanlara tekrar tekrar beyan buyurmuşlar ve yazmışlardır.117.ci sayfaya bakınız! Derin âlim, büyük velî Muhammed Mâsum Serhendî, ikinci cildin 63.  mektûbunda buyuruyor ki, (Sünnetler yerine kaza kılmalıdır. Sünnet sevabı da hâsıl olur.)
İbni Âbidîn Nâfile namazları anlatırken diyor ki, (Sünnetler, farzlar ile ve vâcibler ile berâber ayrıca kılınan başka namazlar demektir. Müekked olan ve müekked olmayan sünnetlerin hepsine nâfile namaz denir. Çünkü, farz ve vâcib olmıyan namazlar, nâfiledir. Nâfile denilen namazların hepsi, sünnet değildir. Sünnet namazı özürsüz ve devamlı olarak terk eden, eğer sünnet olduğuna inanıyor, saygı gösteriyorsa küçük günaha girer. İnanmadığı, saygı göstermediği için kılmıyan ise, kâfir olur. Dinden olduğu zarûrî bilinen, yâni câhillerin de bildiği birşeyi inkâr eden de kâfir olur. Hanefî mezhebine göre, icmâ hâsıl olmuş, yâni dört mezhepte de aynı olan bir hükmü inkâr eden de kâfir olur. Müekked sünneti özürsüz devamlı terk etmek günahı, vâcibi terk günahına yakındır. Devamlı terk etmek dalâlet olur. Terk eden levm edilir, azarlanır. Farzlardan sonra kılınan sünnet namazlar, farzların içindeki sünnetlerden özr ile, meselâ unutarak terk edilen sünnetlerin yerine geçecek, böylece farzları tamamlıyacaktır. Yoksa, sünnet namazlar, hiç kılınmamış farzın yerine geçmez, terk edilmiş farzı tamamlamaz. Hadis-i şerifte, (Tamam kılınmamış olan bir namaz sübhası ilâve edilerek tamamlanır) buyuruldu. Sübha, nâfile namaz demektir. [Görülüyor ki, farzlardan evvel ve sonra kılınan sünnetlere nâfile ismi verildi.] Sabah namazının sünneti, diğer sünnet namazlardan daha kuvvetlidir. Buna vâcib diyen âlimler de vardır. Âişe diyor ki, Resûlullah nâfile namazlar içinde en çok sabah namazının iki rekâtına çok önem verirdi. [Görülüyor ki, Hz. Âişe de, sünnet namazlara nâfile demektedir.] (Öğle namazının farzından önce olan dört rekât sünneti terk eden, şefaatime kavuşamaz!) hadis-i şerifi, Cennet derecesinin yükselmesi için olan husûsî şefaatime kavuşamaz demektir. Çünkü, umûmî şefaatine bütün mahlûklar kavuşacaklardır. Bir âlime suâl soranlar çok olup hiç boş vakti kalmazsa, sabah namazından başka namazların sünnetlerini terk edebilir. Dersi kaçırmamak için talebenin terk etmesi de câiz olur. [Bunların farz namazları kazaya bırakmaları hiç câiz olmaz.]
Mescide girince, oturmadan önce, mescidin sahibi için, yâni Allahü teâlâ için, iki rekât namaz kılmak sünnettir. Buna (Tehıyyet-ül-mescid) namazı denir. Mescide girince, farz veya başka namaz kılmak veya bunları kılmak niyeti ile girip oturmak, Tehıyyet-ül-mescid namazı kılmak da olur. Başka namaz kılarken Tehıyyet-ül-mescid için de ayrıca niyet etmek lâzım değildir. Sabah ve ikindi namazlarını kılmış olan, câmiye girince, Tehıyyet-ül-mescid kılmaz.
Bir kimse, öğlenin farzını kılarken, öğlenin farzına ve sünnetine birlikte niyet etse, iki imama göre yalnız farz kılmış olur. İmâm-ı Muhammede göre ise, farz namazı da sahih olmaz. Çünkü, farz ve sünnet, cinsleri başka olan iki namazdırlar. Beş vakit namazın sünnetleri, farzdan gayrı kılınan, başka bir namaz demek olduğu için, farz kılarken sünnet de kılınmış olmıyor. Farz ve Tehıyyet-ül-mescid aynı cins namaz oldukları için, farz kılarken, Tehıyyet-ül-mescid namazı da kılınmış oluyor. Terk edilmiş olmıyor. Fakat, Tehıyyet sevabına da kavuşabilmek için, buna da ayrıca niyet etmek lâzımdır. Çünkü, hadis-i şerifte, (İbâdetler, niyetlerine göredir) buyuruldu. Amelin sevabına kavuşmak için, niyet edilmesi şart olmaktadır. Bir ibâdetin yapılması ile, başka bir ibâdetin de yapılmış olacağı bildirilmiş olan yerlerde, ikinci ibâdetin sahih olması için, bunun için de ayrıca niyet etmek lâzım olmaz ise de, ikinci için de niyet edilmedikce, bunun sevabı hâsıl olmaz.) İbni Âbidînden tercüme burada tamam oldu.
Kaza namazları, farzdan gayrı namaz oldukları için, sünnet namazın tarifine uymakta, kaza namazı ile sünnet namaz, aynı cinsten olmaktadırlar. Bundan dolayı, kaza namazı kılarken, ayrıca niyet etmeye lüzûm olmadan sünnet de kılınmış olmaktadır. Ayrıca sünnet kılmak lâzım olmamaktadır. Sünnet yerine kaza kılan, sünneti terk etmiş olmıyor demek, kaza namazı, sünnet namaz şekline dönüyor demek değildir. Kaza kılınca, sünnet de kılınmış oluyor. Sünnete mahsûs olan şefaatten mahrum kalmıyor. Fakat sünnet namazlar için vaat edilmiş olan sevaplara kavuşabilmek için, kaza namazına niyet ederken, vaktin sünneti için de niyet etmek, yâni kalbinden geçirmek lâzım olmaktadır. Böyle iki niyet edince, hem kaza, hem sünnet, üç imama göre de sahih olmakta, hem de sünnet sevabı da hâsıl olmaktadır. 118.ci sayfaya bakınız!
Bu mes’eleyi böyle uzatmamız, hem sünnetler yerine kaza kılmak lâzım olduğunu anlatmak için, hem de Oflu Muhammed Emîn efendi merhûmun (Necât-ül-müminin) kitabının son sayfasındaki yazısının doğru olduğunu bildirmek içindir. Bu sayfasında, (Sabahdan başka namazların sünnetlerini kılarken, hem evvel kazaya kalmış olan namazın kazasına, hem de vaktin sünnetine birlikte niyet edilir. Böylece hem kaza borcu ödenilmiş, hem de sünnet sevabına kavuşulmuş olur) diyor. Din bilgisi az olan kimseler, Oflu Emîn efendinin bu yazısının doğru olmadığını söylüyorlar ise de, İbni Âbidînin yukarıda bildirilen tahkîkâtı, onların sözlerinin yanlış olduğunu ortaya çıkarmaktadır.
Büyük âlim Ahmed Tahtâvî, (Merâk-ıl-felâh) hâşiyesinde, kaza namazlarını açıklarken, sonunda diyor ki, (Fevt edilmiş olan, yâni insanın elinde olmıyarak, şer’î bir özr ile kaçırılmış olan namazın kazasını kılmak, nâfile namazları kılmaktan daha mühim ve daha evladır. Fakat, müekked sünnetler ve duhâ, tesbîh ve ismleri hadis-i şeriflerde bildirilmiş olan nâfileleri, nâfile niyeti ile kılmak, böyle olmıyanları kaza niyeti ile kılmak daha iyidir.) Müekked sünnetleri, sünnet niyeti ile kılmak, diğer nâfileleri kaza niyeti ile kılmak daha iyidir demesi, sünnetler kaza niyeti ile kılınamaz demek değildir. (Dürr-ül-muhtâr)da diyor ki, (Fevt edilmiş olan namazların kazalarını geciktirmeden kılmak lâzımdır. Ancak, özr ile geciktirilebilir. Nafaka te’mîn etmek için çalışmak özrdür.) Fevt edilmiş olan namazların kazalarını müekked sünnetleri kılacak kadar geciktirmek de özr sayıldı. Namazları özürsüz terk etmek ise, büyük günahtır. Bu büyük günahtan kurtulmak için, acele kaza etmek farzdır. Namazların müekked sünnetlerini kılmak için, bu farzı geciktirmek özr sayılmamıştır. Vâcibi geciktirmemek için bile, müekked sünneti terk etmek lâzım olduğu vitr namazında yazılıdır.
Konyalı Muhammed Hâdimî (Berîka) kitabında, kötü huyların altmışıncısı olan (Günah işlemekte isrâr)ı anlatırken diyor ki: Farz namazı özürsüz vaktinde kılmamak büyük günahtır. Vazîfe olduğuna önem, kıymet vermezse kâfir olur. (Fetâvâ-yı Zeyniyye)de diyor ki, (Günaha hemen, acele tevbe etmek farzdır. Tevbeyi geciktirmeye de tevbe etmek lâzımdır.) [Görülüyor ki, tevbeyi geciktirmek de günahtır.] Farz namazı özürsüz terk etmekte iki büyük günah vardır: Birincisi, namazı vaktinden sonraya bırakmaktır. Bunun tevbesi, pişman olmak, bir daha kaçırmamaya karar vermektir. İkinci günah, namazı terk etmektir. Bunun tevbesi, hemen, acele kaza etmektir. Kaza etmeyi geciktirmek de büyük günahtır. Bunun için de ayrıca tevbe etmek lâzımdır. Çünkü, günah işlemekte isrâr etmek, ayrıca büyük günahtır. Küçük günahı işlemekte isrâr etmenin büyük günah olduğu hadis-i şerifte bildirilmiştir. Farz namazları özürsüz terk etmek haram olduğundan, bunların kazalarını geciktirmek için özr, beş vakit namazın farzlarını geciktirmeye özr olan şeylerdir. Bu özürler, îmâ ile de kılamıyacak kadar ağır hasta olmak, harbde düşmanın, yolculukta hırsızların ve yırtıcı hayvanların hücûm etmeleri, unutmak ve uykudur. Ölüm hastalığı hâsıl olursa, öldükten sonra, fidye verilmesi için vasıyet etmek ve mal bırakmak vâcib olur. (Berîka)dan tercüme tamam oldu. Vaktin sonunda, müekked sünneti kılmak, farzı vaktinde kılmaya mani olursa, bu sünneti kılmanın haram olacağı fıkh kitaplarında yazılıdır. Bunun gibi, sünnet namazı kılmak, kaza kılmanın gecikmesine sebep olacağı için, haram olur. Çünkü, özürsüz terk edilmiş namazı kaza edecek kadar geçen her zamanda, bu büyük günah katkat artmaktadır. Müslümanları bu büyük felaketten korumak için, bütün fıkh kitapları, kaza namazlarını geciktirmeden acele kılmak lâzım olduğunu yazmaktadırlar. Farz namazı fevt etmek, yâni özr ile vaktinde kılamamak haram olmadığı için, bunların kazalarının müekked sünnetleri kılacak kadar geciktirilmeleri özr sayılmış, bundan fazla geciktirilmelerine izin verilmemiştir.
37 – (İşrak namazı)nın fazîleti de çok büyüktür. Bunun hakkında birçok âsâr vardır. Sultan-ı Enbiyâ buyurdu ki: (Sabah namazını kıldıktan sonra dünya kelâmı söylemeden kıbleye karşı durup, güneş bir mızrak yükseldikten sonra iki rekât işrak namazı kılan kimse, şüphesiz Cennetliktir.) [Güneşin alt kenârının üfk-ı zâhirî hattından bir mızrak yükselmesi, merkezinin üfk-ı hakîkîden beş derece yükselmesidir.]
38 – (Teheccüd namazı) yâni gece namazı da kıl, duân kabûl olsun. Hasen-i Basrî hazretleri (21-110 Basrada) rivayet ederler ki: Allahü teâlâ Tûr-i Sinâda, Mûsâ aleyhisselâma buyurdu ki, (Yâ Mûsâ, benim için ibâdet yap!) Mûsâ aleyhisselâm ise, yâ Rabbî! Sana ne zaman ibâdet yapayım ki, huzurunda kabûl olunsun? Müzzemmil sûresinin ikinci âyetinde meâlen, (Gecenin yarısında gece namaz kıl!) buyuruldu. [Böyle olmakla berâber, (Dürr-ül-muhtâr) beşinci ciltte buyuruyor ki, bir saat ilim öğrenmek geceyi ibâdetle geçirmekten daha çok sevaptır.]
39 – Duânın makbûl olması için, beş şart lâzımdır:
1- Müslüman olmak.
2- Ehl-i sünnet îtikatında olmak. Bunun için, dört mezhepten birini taklîd etmek lâzımdır.
3- Farzları yapmak. Kazaya kalmış namazları, geceleri de ve sünnetler yerine de kaza ederek, bir ân önce ödemelidir.
Farz namazı kazaya kalan kimsenin, sünnet ve nâfile namazları ve duâları kabûl olmaz. Yâni, sahih olsa da sevap verilmez. Şeytan, müslümanları aldatmak için, farzları önemsiz gösterip, sünnet ve nâfileleri yapmaya sevk eder. Namazı vaktin geldiğini bilerek ve evvel vaktinde kılmalıdır.
4- Haramdan sakınmalıdır. Helâl yiyenin duâsı makbûldür.
5- Evliyâ-yı kiramdan birini vesîle ederek, duâ etmelidir.
Hindistân âlimlerinden Muhammed bin Ahmed Zâhid, (Tergîb-üs-salât) kitabının elli-dördüncü faslında, fârisî olarak diyor ki, (hadis-i şerifte (Duânın kabûl olması için, iki şey lâzımdır: Birincisi, duâyı ihlâs ile yapmalıdır. İkincisi, yidiği ve giydiği helâldan olmalıdır. Müminin odasında, haramdan bir iplik varsa, bu odada yaptığı duâsı, hiç kabûl olmaz) buyuruldu.) İhlâs, Allahü teâlâdan başka, hiçbirşey düşünmeyip, yalnız Allahü teâlâdan istemektir. Bunun için, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleri gibi îman etmek ve şeriate uymak, bilhâssa üzerinde kul hakkı bulunmamak ve beş vakit namazı kılmak lâzımdır.
40 – Tesbîh namazını kılabildiğin zaman kıl! Bu namaz dört rekâttır. Fakat iki rekâtta bir selâm verilir. Evvelâ niyet edip tekbîr aldıktan sonra sübhânekeyi oku! Ondan sonra onbeş kere “Sübhânallahi vel hamdü lillâhi ve lâilâhe illallahü vallahü ekber” de! Onbeş tamam olunca “Velâ havle velâ kuvvete illâ billahil aliyyil azîm” deyip, E’ûzü Besmele ile Fâtihayı ve zamm-ı sûre okuduktan sonra, rükû’a varmadan önce on kere aynı tesbîhi oku. Tamamında “Velâ havle velâ kuvvete illâ billahil’ aliyyil azîm” de. Rükû’a git. Rükû’da rükû’ tesbîhini yaptıktan sonra, on kere yine aynı tesbîhi yap, rükû’dan kalk, “Semi’allahü limen hamideh” deyip doğrulduktan sonra, ayakta iken aynı tesbîhi on kere daha oku. Tesbîh bitip “Rabbenâ lekel hamd” dedikten sonra Allahü ekber diyerek secdeye var. Secdede, secde tesbîhlerini yaptıktan sonra, aynı tesbîhleri on kere daha oku. Secdeden başını kaldırıp oturunca, ikinci secdeye varmadan, aynı tesbîhi on kere daha oku. Ondan sonra ikinci secdeye varıp, secde tesbîhlerini okuduktan sonra, secdeden başını kaldırmadan önce, on kere daha aynı tesbîhi okuyup başını kaldır. Tâm olarak ayağa kalkıp, Fâtiha-i şerifeyi okumadan, onbeş kere aynı tesbîhi okuyup, ondan sonra Besmele ile Fâtiha-i şerifeyi oku, zamm-ı sûreyi dahî okuduktan sonra aynı tesbîhi on kere okuyup rükû’a git. Ondan sonra ayağa kalk ve sonra secdeye git. Birinci rekâttaki tarif üzere tesbîhlerini yap. Tehiyyâta otur. Tehiyyât ve salevâtları okuyup selâm ver. Bu tarif üzere aynen iki rekât daha kıl!
İşte tesbîh namazının kılınması böyledir. Bu namaz için muayyen bir vakit yoktur. Hangi zamanda istersen, gece kılmak sûretiyle kılınabilir. Bu dört rekât tesbîh namazını kılan kimsenin bütün günahlarını [yâni tevbelerini] Allahü teâlâ affeder.
41 – Resûl-i ekrem buyurdular ki: (Her kim akşam namazından sonra, yatsı vakti girmeden iki rekât namaz kılarsa, evvelki rekâtında bir Fâtiha ve bir âyetel-kürsî ve beş kere ihlâs-ı şerifi okuyup, ikinci rekâtta bir Fâtiha ve bir defa “lillahi mâ fissemâvâti ve mâ fil erdi ve in tübdu mâ fî enfüsiküm ev tuhfûhü yuhâsibküm bihillâh fe yağfirü limen yeşâü ve yuazzibü men yeşâü vallahü alâ külli şey’in kadîr” okuyup, sonra âmenerresûlü’yü sonuna kadar okuyan ve böylece bu namazı îfâ eden kimseye, Hak teâlâ hazretleri Cennette bir mevki’ lütfeder ve her rekâtı için bir şehit sevabı ve her âyet için de bir kul âzâd etmiş sevabı verir.) [Kaza namazı borcu olanlara bu sevaplar verilmez. Bunlar, borçlarını ödemedikce, Cehennemden kurtulamaz.]
42 – Namaz kılmaya muhabbet eyle! Beş vakit farz namazlarını îfâ eyle! Beş vakit namaz, bütün ibâdetlerden daha fazîletlidir. Namaz, cemaat ile kılınırsa, çok daha fazîletli olur. Özrsüz sakın cemaat ile namaz kılmağı terk etme. Özrsüz olarak cemaat ile namaz kılmağı terk etmek münâfıklık alâmetidir. Ve dört kitapta lânetle yâd edilmiştir. Namazı özürsüz yalnız kılanın hâli böyle olursa, hiç kılmayanın hâlinin ne olacağını sen düşün! [Îtikatı, Ehl-i sünnet îtikatına uymayan kimse, yâ sapıktır, yâhut kâfir, mürteddir. Böyle imam arkasında namaz kılmamalı, kavga ve münâkaşa da etmemelidir. Herkesle iyi geçinmelidir.]
43 – Namazın rükû’ ve sücûdünde ve sâir erkânında tâdîl-i erkân ile, hudû’ ve huşû’ ile, dürüst olarak namazını kıl. Bir kişi namaz kılarken, rükû’ ve sücûdü ile tâdîl-i erkânı tamam yapmıyor idi. Peygamberimiz gördü. Buyurdu ki: (Şu kişinin hâli böyle giderse, amelinin faydasını bulmaz!) Namazın rüknlerinde tâdîl-i erkân olmazsa, namaz tamam olmaz. Namazı maskaralığa almış olur. Bir kimsenin namazı namaz olmazsa, dîni dahî tekmil olmaz. Resûl-i ekrem buyurdu ki, (Namaz dînin direğidir, direksiz din olmaz.) Nihâyet dîni yıkılır. Yine (Namaz müminin mîracıdır) buyurdu.
Kur’ân-ı kerîm okurken edebler
 
44 – Resûlullah buyurdu ki: (Her kim beş vakit farz namazda Kur’an-ı kerim okursa, Hak teâlâ her harfine yüz sevap verir. Her kim namazdan başka vakitlerde Kur’an okursa, her harfine on sevap verir. Her kim, [tegannîsiz ve hurmetle okunan] Kur’anı ayakta veya oturarak hurmet ile dinlerse, her harfine bir sevap verir. Her kim Kur’an-ı kerimi hatm eylese, o kulun duâsı Allah indinde kabûl edilir.)
45 – Tenbîh: İmâm-ı Gazâlî 450 [m. 1058] senesinde Tus şehrinde tevellüd ve 505 [m. 1111] de orada vefât etmiştir. Bu yüce âlim yüzlerce kitabının sonuncusu olan fârisî dilde yazdığı (Kimyâ-yı saadet) kitabında buyuruyor ki: Kur’an-ı kerim okumasını öğrenen kimseler, Kur’ana hurmet etmesini de öğrenmelidir. Evvelâ günahlardan ve çirkin söz ve hareketlerden kaçınmalı, her hâlinde edebli olmalıdır. Böyle olmazsa, Kur’an-ı kerim ondan davâcı olur. Peygamberimiz buyuruyor ki: (Münâfıkların çoğu hâfızlardan olacaktır.) Ebû Süleymân-ı Dârânî 205 [m. 820 Şâmda] buyuruyor ki: Cehennem zebânîleri özü ve sözü bozuk olan hâfızlara, puta tapan kâfirlerden daha evvel azâb edeceklerdir. Hasen-i Basrî 110 [m. 727 Basrada], buyuruyor ki, (Bizlerden evvel gelenler, Kur’an-ı kerimi Allahü teâlânın emirlerini bildiren bir kitap olarak okuyup, geceleri emirlerini düşünürler, gündüzleri bunları yapmaya uğraşırlardı. Sizler ise, yalnız ezberlemek ve nağme ile, mûsikî perdelerine uydurarak okumaya uğraşıp, emirlerini aklınıza bile getirmiyorsunuz. Hâlbuki maksat, emirlerini yerine getirmektir.)
Kur’an-ı kerime uygun hareket etmeyen hâfızlar, efendisinden mektûb alan bir hizmetçiye benzer ki, mektûbu alıp mûsikî ile, yanık sesle okur, fakat mektûbdaki emirleri yapmaz.
Kur’an-ı kerim okurken on edeb lâzımdır:
1- Adestli ve kıbleye karşı hurmetle okumalı.
2- Ağır ağır ve mânasını düşünerek okumalı. Mânasını bilmeyen de ağır okumalıdır.
3- Ağlıyarak okumalıdır.
4- Her âyetin hakkını vermeli, yâni azâb âyetini okurken, korkarak, rahmet âyetlerini heveslenerek, tenzîh âyetlerini tesbîh ederek okumalı. Kur’an-ı kerim okumaya başlarken E’ûzü ve Besmele çekmelidir.
5- Kendisinde riyâ, yâni gösteriş uyanırsa veya namaz kılana mani oluyorsa, yavaş sesle okumalıdır. Hâfızların mushafa bakarak okumaları, ezber okumaktan daha çok sevaptır. Çünkü, gözler de ibâdet etmiş olur.
6- Kur’an-ı kerimi güzel sesle ve tecvîd üzere okumalıdır. Harfleri, kelimeleri bozarak tegannî etmek haramdır. Harfler bozulmazsa, mekruh olur. Halebîde diyor ki, tegannî ile okuyan bir imam arkasında kılınan namazın iâdesi lâzımdır.
7- Kur’an-ı kerim Allahü teâlânın kelâmıdır, sıfatıdır, kadîmdir. Ağızdan çıkan harfler, ateş demeye benzer. Ateş demek kolaydır. Fakat ateşe kimse dayanamaz. Bu harflerin mânaları da böyledir. Bu harfler, başka harflere benzemez. Bu harflerin mânaları meydana çıksa, yedi kat yer ve yedi kat gök dayanamaz. Allahü teâlâ kendi sözünün büyüklüğünü, güzelliğini bu harflerin içine saklayarak insanlara göndermiştir. Nitekim hayvanlara söylemekle iş yaptırılamaz. Hayvan seslerine benziyen bazı sesler çıkararak idare edilirler. Meselâ öküz alıştığı bir sesle tarlayı sürer. Fakat yaptığı işin sebebini ve faydasını bilmez. İşte insanların çoğu da, böyle, Kur’an-ı kerimden yalnız ses duyarlar ve Kur’an, harf ve sesten başka bir şey değildir zannederler. Bunlar, ateş, birkaç harften başka bir şey değildir, zanneden kimseye benzer. Bu zevallı bilmez ki, kâğıd ateşe dayanamayıp yanar. Ateş harfleri ise, kâğıd üzerinde durur ve kâğıda bir şey yapmaz. Nasıl her insanın bir ruhu vardır ve ruhu, insanın şekline benzemez ise, bu harfler de, insan gibi şekildir. Harflerin mânaları ise, insanın ruhu gibidir. İnsanın şerefi, kıymeti, ruh ile olduğu gibi, harflerin şerefi de mânaları iledir.
8- Kur’an-ı kerimi okumadan evvel, bunu söyleyen Allahü teâlânın büyüklüğünü düşünmelidir. Kimin sözü söyleniyor, ne tehlikeli iş yapılıyor düşünmelidir. Kur’an-ı kerime dokunmak için, temiz el lâzım olduğu gibi, onu okumak için de, temiz kalb lâzımdır. Bunun içindir ki, İkrime, mushafı açınca kendinden geçerdi. Allahü teâlânın büyüklüğünü bilmeyen, Kur’an-ı kerimin büyüklüğünü anlayamaz. Allahü teâlânın büyüklüğünü anlamak için de, Onun sıfatlarını ve yarattıklarını düşünmek lâzımdır. Bütün mahlûkatın sahibi, hâkimi olan bir zâtın kelâmı olduğunu düşünerek okumalıdır.
9- Okurken başka şeyler düşünmemelidir. Bir kimse, bir bahçeyi dolaşırken, gördüklerini düşünmezse, o bahçeyi dolaşmış olmaz. Kur’an-ı kerim de, müminlerin kalblerinin dolaşacağı yerdir. Onu okuyan, ondaki acâiplikleri ve hikmetleri düşünmelidir.
10- Her kelimeyi okurken mânasını düşünmeli ve anlayıncaya kadar tekrar etmelidir. Lezzet bulunca da, tekrar etmelidir. Peygamberimiz, bir gece sabaha kadar “İn-tüazzibhüm” âyetinin tamamını tekrar buyurmuştur. Kur’an-ı kerimin mânasını anlamak çok güçtür. Kur’an-ı kerimin mânasını üç kimse anlayamaz:
1- Arabî ilimleri iyi bilmeyen ve zâhirî tefsîri okumayan.
2- Büyük bir günahı yapmaya devam edenler veya Ehl-i sünnet âlimlerinin îman ve îtikatlarına uymayıp kalbi kararmış olanlar.
3- Ehl-i sünnet îtikatını zâhir ve görünüş mânasına göre kabûl edip, bundan başka kalbe gelen şeyden nefret eden kimse, bu zâhir mânadan ileri geçemez.
(Kimyâ-yı saadet) kitabından tercüme tamam oldu.
46 – [Radyo ile, ho-parlör ile Kur'an-ı kerim okumak, ezan okumak câiz değildir. Böyle okunan ezanı ve Kur'an-ı kerimi işitenler, bunlara benziyen başka sesi işitmiş olurlar. Cemaat ile namaz kılarken, imam efendiyi veya imamı görerek, yâhut sesini işiterek kılanı görmiyenlerin veya imamın yâhut müezzinin sesini işitmiyenlerin, yalnız radyonun, ho-parlörün sesine uyarak kıldıkları namaz sahih olmaz. Çünkü bunlardan işitilen ses, imamın, müezzinin kendi sesleri değildir. Elektrik, mıknâtıs hareketi ile ihtizâz eden yâni titreyen maden levhasının hâsıl ettiği sestir. İmâm efendinin sesine çok benziyor ve onun irâdesi ile, sesi ile hâsıl oluyor ise de, onun sesi değildir. İbni Âbidîn, nikâh bahsinde, muharrem olan, yâni evlenmesi haram olan kadınları anlatırken buyuruyor ki, (Cam arkasında veya su içinde bulunan birşeyi görmek, onu görmek olur. Birşeyin sudaki, aynadaki hayâlini görmek, onu görmek olmaz. Misâlini, benzerini görmek olur. Bir kimsenin yüzüne bakmamak için yemin eden, o kimsenin aynadaki yâhut sudaki hayâline bakarsa, yemini bozulmaz. Gözlükle birşeye bakan kimsenin gözüne, o şeyden çıkıp, camdan geçerek gelen şu'â, görmeye sebep olmaktadır. Aynadaki, sudaki hayâlden gelen şu'â'ın sebep olduğu görmek, o şeyin kendini görmek değil, benzerini görmektir.) Bu ifâde, açıkça gösteriyor ki, radyodan, ho-parlörden çıkan ses, imam efendinin sesi değildir. Bu sesin benzeridir. Bunu işitenler, imam efendinin sesini değil, bu sese benziyen başka bir sesi işitmektedirler. İmâmın, müezzinin seslerine uymayıp, başka sese tâbi olanın ve imamdan başkasının okuduğu Fâtihaya (âmîn) diyenin namazı sahih olmaz.]
47 – Eğer imamlık yapmak istersen, evvelâ [Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiklerine göre, îtikatını düzelt!] Namazın farzı, vâcibi, sünneti ve âdâbını güzelce öğren! Bunları bildikten sonra imamlık eyle ve Kur’an-ı kerimi güzel oku. İmâmlık edenin âkıl ve bâliğ olması şarttır. Eğer hâne sahibi, misafire imamlık eyle derse, o vakit et. Namazı hiçbir şeyden dolayı te’hir etmemelisin. Karnın aç olup yemek de hazır olduğu zaman yemeğini yidikten sonra namazını kıl. Fakat namaz vakti geçiyorsa, evvelâ namazını kıl, ondan sonra yemeğini yi! Namaz kılacağın zaman, Allahü teâlânın huzuruna çıkabilecek bir şekilde temiz elbiseni giy ve kollarını geçirmiş olarak giy. Giydiğin ceket, palto ve pardesünün iliklerini düğmele. Kollarını, bacaklarını ve başını ört. İhrâm içinde namaz kılarken, baş örtülmez. Namazını, üzerinde yazı, her cins resim bulunmıyan, temiz bir bez veya tek renkte seccâde üzerinde kılarsan sevabı daha fazla olur. Namaz için kullanılacak seccâdelerin en fazîletlisi, yerden biten bir mahsûlden imâl edilmiş olanıdır. Ot üzerinde kılmak da sevaptır.
(Halebî)de diyor ki, başı açık namaz kılmak mekruhtur. Namazda başlığı düşerse, az hareketle, hemen başa koymalıdır. Kolları dirseklere kadar veya daha az sıvalı olarak namaza durmak mekruhtur. Namazda sıvarsa, namazı bozulur. [Kısa kollu gömlekle namaza durmak mekruh olmaktadır.] (Dürr-ül-muhtâr)da, namazın mekruhları sonunda diyor ki, (Namazı, ayakları temiz mest ve ayakkabı ile örtülü olarak kılmak, çıplak ayakla kılmaktan katkat eftaldir. Hadis-i şerifte örtülü ayakla kılmak emredildi.) [Ayakkabı, mest kirli iseler, ayakları temiz çorap ile örtmek sünnet olur. Namazın vâcibini, sünnetini terk etmek mekruh olur. Mekruh olan namaz sahih ise de, sevabı olmaz. Câmide ayakkabı ve benzerlerini arkada bırakmanın mekruh olduğu, (Berîka)nın ve İbni Âbidînde, namazın mekruhlarının ve Hacda şeytan taşlamanın sonlarında yazılıdır.]
48 – Müsâadesiz imamlık etme! Şâyed teklîf ederlerse eyle. Namazdan sonra duâ okunur. İmâm ve cemaatin duâda birbirlerine duâ etmeleri lâzımdır. Duâda anaya, babaya da duâ etmeyi unutmamak lâzımdır. Cemaat ile namaz kılarken imam önde durur. Sen mümkün olduğu kadar imamın arkasında durmaya gayret eyle. Şâyed imamın arkasında boş yer yoksa sağında, yoksa solunda durursun. Birinci safta yer varken ikinci safta durulmaz. Mekruhtur. İlerki saflarda yer olup arka taraflar dolu ise, insanların üstüne basa basa ön tarafa geçmeye kalkışma. İnsanları rahatsız etme! Safta düzgün bir şekilde durmak lâzımdır. Safların düzgün olması, namazın ikâmesindendir. Saftan ayrılıp ileri geri ve yanındakinden ayrı durma. Zîrâ müminlerin birbirlerine muhabbeti saflarda düzgün ve sık olarak durmakla kâimdir.
49 – İmâmdan evvel rükû’ ve sücûda gitme. İmâmdan evvel hiçbir rükne gitmeye kalkışmamak lâzımdır. İmâm oturarak kılarsa sen ayakta kıl!
50 – Namazlarını özürsüz terk etme ki, münâfıklardan olmayasın. Resûl-i ekrem buyurdu ki: (Eğer kadınlarla, memede olan çocuklar olmasa, yerime bir imam koyup, şehri gezer, namaza gelmiyenlerin evlerinin yakılmasını te’mîn ederdim.) Yine Resûlullah buyurdu ki: (Namazlarınızı ihlâs üzerine kılınız! Çünkü yanınızda bulunan melekler, sizin amel, namaz ve tâatinizi alıp göklere giderler, göklere giderken, muhtelif melekler, bu ibâdetleri görürler:
1. kat gökteki melekler, yalancıların ibâdetini geçirmezler.
2. kattaki melekler, namaz kılarken dünya işi ile kalbi meşgûl olan kimsenin namazını geçirmezler.
3.  kattaki melekler, namazını beğenenlerin namazını geçirmezler.
4.  kattaki melekler, kibredenlerin, yâni kendini beğenenlerin namazını geçirmezler.
5. kattaki melekler, hasüdlük edenlerin namazını geçirmezler.
6. kattaki melekler, kalbinde şefkat ve merhameti olmıyanın namazını geçirmezler.
7. kattaki melekler ise, hırs ve tama’ı olanların namazını geçirmeyip geri döndürürler.) Bu hâli Habîb-i kibriyâ beyan buyurdukları zaman, bütün Eshâb-ı güzîn ağladılar.
Resûl-i ekrem büyük eshâbdan Mu’âz hazretlerine buyurdular ki: (Yâ Mu’âz! Aybları gizle, kimsenin aybını yüzüne vurma! Farzlardan başka kıldığın namazları ve ibâdetleri kimseye söyleme! Dünya işini âhıret işinden büyük görüp, evvel yapma! Hiç kimseye hor bakma! Kimsenin gönlünü kırma, herkesle hoş geçin. Eğer bu şekilde hareket etmezseniz elem verici azâba uğrarsınız.)
51 – Gecenin en karanlık zamanında, yâni seher vaktinde ibâdet eyle ki, yarın sırattan geçerken her tarafın aydınlık olsun. [Bu ibâdetlerin en kıymetlisi ilmihâl kitabı okumak, öğrenmek ve öğretmektir.] Kudretin yettiği kadar câmilere sâlih imam ve müezzin gelmesine çalış! [Sâlih, günah işlemiyen, çalgı dinlemiyen, karısını, kızlarını haramlardan koruyandır.]
52 – Câmiye girince, dünya kelâmı söyleme! Resûlullah buyurdular ki: (Câmide dünya kelâmı söyleyen kimsenin ağzından fena bir koku çıkar. Melekler derler ki, yâ Rabbî, bu kulun câmide dünya kelâmı söylemesinden dolayı, ağzından çıkan koku bizleri rahatsız ediyor. Hak teâlâ hazretleri buyurur ki, “İzzim, celâlim hakkı için, onlara yakında büyük bir belâ veririm.”)
[Önce (Tehıyyetül mescid) denilen iki rekât kılıp, veya başka ibâdet edip, sonra dünya kelâmı konuşmak câizdir.]
Câmi temizliğine elinden geldiği kadar yardım et! Çok büyük sevap sahibi olursun. Resûl aleyhisselâm buyurdu ki: (Bir ümmetim câmi temizlese, benimle berâber dörtyüz gazâ, dörtyüz kere hac etmiş gibi, benimle dörtyüz rekât namaz kılmış gibi, dörtyüz kere oruç tutmuş gibi ve dörtyüz kul âzâd etmiş gibi, Hak teâlâ hazretleri o kula sevap ihsân eder.)
53 – Allâme Ahmed Tahtâvî “Merak-ıl-felâh) hâşiyesinde diyor ki, (İstiska, yağmur duâsı için sahrâya çıkmak demektir. Hamd ederek, istigfâr okuyarak duâ edilir. Resûlullah ve Eshâb-ı kirâm ve islâm âlimleri, yağmûr duâsı yaptılar. Çıkılan yerde imam, evvelâ yalnızca veya cemaat ile iki rekât namaz kılar veya kılmayıp yerde asâya dayanıp bir hutbe okur. Sonra kıbleye dönüp, avuçları semaya karşı açık olarak omuzları hizâsına kaldırıp ayakta duâ eder. Hazır olanlar, arkasında oturarak dinleyip âmîn der. Yalnız yağmur duâsında kollar omuzdan yukarı kaldırılır. Birşey istemek için yapılan duâlarda, avuçları semaya karşı açmak sünnettir. Hadis-i şerifte, (Kul ellerini kaldırıp duâ edince, Allahü teâlâ onun duâsını kabûl etmemekten hayâ eder) buyuruldu. Hastalık, kahtlık ve düşmandan kurtulmak için yapılan duâlarda avuç içleri yere çevrilir. Kollarını kaldıramıyan, sağ elinin şehâdet parmağını uzatarak işaret eder. Yağmur duâsına, fâsıla vermeden, üç gün çıkmak, eski, yamalı giymek, çıkmadan sadaka vermek, üç gün oruç tutmak, çok tevbe ve istigfâr etmek, kul haklarını ödemek, hayvanları da çıkarıp, yavrularından ayrı bulundurmak, ihtiyârları ve çocukları da çıkarmak sünnettir. Elbiseler ters çevrilmez. Kâfirler getirilmez. Onların cemaate karışmaları mekruhtur.) Kadınlar erkeklerden uzak, sabîler analarından ayrı bulunur.
54 – Ramazan-ı şerifin her gecesinde iki rekât namaz kılmağı terketme! Resûlullah buyurdu ki: (Her kim Ramazan-ı şerifin her gecesinde iki rekât namaz kılarsa, her rekâtında sekiz ihlâs-ı şerif okursa, Hak teâlâ hazretleri, o kulun her rekâtında sekizyüz melek halk eder. Bu melekler, o kul için ibâdet ederler ve sevabı o kulun amel defterine yazılır. Derecesi yükselir, gelecek Ramazan-ı şerife kadar bu melekler Cennette bu kul için çeşidli dereceler hazırlarlar.) [Terâvih namazının sevabı, bundan daha çoktur. Kaza namazlarını kılmak ise, hepsinden daha çok sevaptır.]
55 – Resûl-i ekrem efendimiz buyuruyorlar ki: (Her kim Ramazan-ı şerif gecesi seher vaktinde kalkıp namaz kılmakla meşgûl olsa ve ibâdet etmeye niyet eylese, kiramen kâtibîn melekleri derler ki, Hak teâlâ hazretleri sana rahmet eylesin, ömrünü bereketli kılsın! Döşeği dahî der ki, Hak teâlâ hazretleri senin ayağını sırat üzerinde muhkem eylesin ve selâmet ihsân buyursun. Abdest alınca, su dahî der ki, Hak teâlâ hazretleri, senin kalbini temiz eylesin! Nihâyet bu kul namaz kılmaya başlayınca, Hak teâlâ hazretleri azamet-i şâniyle buyurur ki: “Ey benim kulum, ne istersen iste! Dileğini yerine getireceğim.”) [Geceleri ilmihâl öğrenmeli, kaza namazlarını kılıp, bitirmeli, sonra bu namazı kılmalıdır.]
56 – Yağmur yağdığı zamanlarda namaz kıl! Resûlullah buyurdu ki: (Yâ Ebâ Hüreyre! Yağmur yağarken namaz kıl! Her ne kadar yağmur yağarsa, her bir damlası miktârınca Hak teâlâ hazretleri sevap ihsân buyurur.)
57 – Kudretin kâfi gelirse, müezzin veya imam ol! [Böylece, fâsık kimsenin imam olmasına mani olursun.] Arkanda namaz kılanlar sayısınca sevap alırsın. Namazdan sonra, duâ edince yalnız kendine duâ etme! Ana babana ve bütün ehl-i îmana duâ eyle! Yoksa, hâin olursun. Resûlullah buyurdular ki: (Yâ Ebâ Hüreyre! Nâfile namaz kılmağı terk etme ve nâfile namazlarını evinde kıl, gökteki yıldızlar gibi nûrun artar.) Namaz kılmaya durduğun zaman, elbisenle oynama, çünkü şeytanı sevindirmiş olursun. Bu hâlinden de melekler mahzun olur. Abdestin olmadığı hâlde üzerine gün doğmasın!
58 – İmâm olursan namazı uzatma! Çünkü, cemaat içinde ihtiyâr olduğu gibi, hasta da vardır.
59 – Kuşluk [Duhâ] namazını terk etme! Resûl-i ekrem buyurdu ki: (Yâ Ebâ Hüreyre! Kuşluk namazını terk etme! Cennetin bir kapısı vardır ki, ona “Duhâ kapısı” derler. Bu kapıdan yalnız kuşluk namazı kılanlar girer.) Her kim kuşluk namazını iki veya dört rekât kılarsa, zâkirler zümresine yazılır. Altı veya sekiz rekât kılsa, sıddîklar zümresine yazılır. [Kaza namazı kılan, hem borcundan kurtulur, hem de bu sevaplara kavuşur.]
60 – Kendini haramdan çok sakın! Resûlullah buyurdu ki: (Bir kimsenin üzerindeki elbisesinde haramdan bir tel iplik olsa, o elbise ile kılınan namaz ve yapılan duâlar kabûl olmaz.) Bir kimsenin vücûdü haram ile büyürse, hâli acaba ne olur? Bütün ibâdetlerin başı, helâl lokma kazanmak, çoluk çocuğuna helâl yidirmektir. Helâlı, haramı öğrenmek lâzımdır.
61 – Resûl-i ekrem buyurdu ki: (Ey benim ümmet-ü eshâbım! Sizler namaz kılarken gözlerinizi yummayınız ve yürürken ellerinizi kalçalarınıza tutup yürümeyiniz. Zîrâ bu hareket, yahudilerin yaptığı bir hareket ve pek alçak bir iştir.)
62 – Mümin-i sâlih olanların cenâzelerine iştirâk eyle ki, senin cenâze namazına da iştirâk etsinler. Cenâze arkasından gitmeye gayret eyle! Her bir adımına bin sevap yazılır. Her kim bid’at sahiplerinin, mezhepsizlerin cenâzelerinin arkasından gitmezse, Hak teâlâ, o kimseye kıyâmet günü merhamet edecektir.
Tenbîh: Cenâzeyi omuzda taşımak sünnettir. Kâfirlerin âdeti üzere taşımak veya cenâzeyi görünce, taşımayıp ayakta durmak haramdır ve mevtâya eziyyet verir. Mâtem işaretleri ve çelenk taşımak ve bunları kabir üstüne koymak, müslümanlıkta yoktur.
63 – Yukarıki satırlarda, nâfile, sünnet ve mendûb ibâdetleri de topladım ki, bununla da amel ederek çok sevap kazanasın.
Tenbîh: Farzları terk edenler, yâni tenbellikle kılmamış olanlar, sünnetleri, nâfileleri kılarken, kaza namazlarına da niyet etmelidir. Farz borcu olanların, sünnet ve nâfileleri kabûl olmaz. Yâni bunlara sevap verilmez. İbni Nüceym (926-970 Mısrda) buyuruyor ki, (Sünnet ve nâfile namazlar, kaza borcu olanı Cehennemden kurtarmaz.) Kazalarının miktârını hesap edip, sünnetler yerine de bunları kılarak, Cehennemden kurtulmaya çalışmalıdır. Sabahdan başka namazların ilk sünnetlerini kılarken, bu namazların ilk kazaya kalmış farzları ve öğlenin son sünneti yerine, sabahın farzını ve akşamın sünneti yerine, üç rekât farzını ve yatsının son sünneti yerine, üç rekât salât-i vitri kaza etmeye niyet etmelidir. Terâvîh namazını evde yalnız kılarak bir günlük kazaları kılmaya niyet etmelidir. Fitne çıkmamak için, terâvîhi cemaat ile kılmak Îcap ederse, imama uymaya niyet etmemeli, uymuş görünmelidir. İmâm efendi iki rekâtta selâm veriyorsa, sabah namazı farzlarını, dört rekâtta selâm veriyorsa, diğer farzları kaza etmeye niyet etmelidir.

İSLAM DİNİNDE BİLMEMİZ GEREKEN ZARURETLER

Zamanımızda her eline kalem alan, kendini İslâm âlimi sanıp, din kitabı yazmaya kalkışıyor. İslâm bilgilerinden haberi olmadığı için, aklına geleni yazıyor. Çenesi kuvvetli olanlar, kürsîlerde zan ve hayâl ile konuşuyor. Bugün gençlik, kahraman ecdadından kendisine miras kalan mukaddes dînini öğrenmek isteyince, uydurma tefsîrleri, islâm düşmanlarının kin ve garez ile ingilizce, yahudice veya diğer dillerde yazdıkları kitaplardan çevrilmiş islâm tarihlerini ve câhiller veya din satarak para kazanmak isteyen münâfıklar tarafından hazırlanmış kitap ve mecmû’aları okumak, yâhut din ile alâkası olmayan gazetelerden dînî bilgi edinmek mecbûriyetinde kalıyor. Hâlbuki, dînimizde, Benî İsrâîlin Peygamberleri gibi, çok miktârda ve çok yüksek âlimler yetişmiş ve bunların yazdıkları yüzbinlerle kitap, İslâmiyeti bütün dünyaya anlatmış ve tanıtmıştır. Doğru olan islâm bilgilerine (Ehl-i sünnet) yolu denir. Bu husûsta etrâflı bilgi almak isteyenlere (Se’âdet-i Ebediyye) kitabını okumalarını tavsiye ederiz. Birbiri ardınca piyasaya çıkarılan ve yaldızlı kelimeleri ile revâc bulan zehirli kitap ve mecmû’aları okuyarak, müslümanlığı yanlış ve bambaşka anlamaktan din kardeşlerimizi ve müslüman yavrularını korumak için, Süleymân bin Cezâ’ın, Hanefî mezhebindeki büyük islâm âlimlerinin kitaplarından derlemiş olduğu ve (Ey Oğul) ismini verdiği ilmihâlin yeniden tab’ ve neşrini lüzûmlu gördük. Huccet-ül-islâm İmâm-ı Gazâlînin (Eyyühel veled) ismindeki (Ey Oğul) kitabı başkadır. Onu ulemâdan Mustafâ Aliefendi tercüme etmiş ve (Tuhfetüssulehâ) ismini vermiştir. Ayrıca Hâdimî merhûm da şerh etmiştir. İmâm-ı Gazâlînin (Eyyühel-veled) kitabının tercümesi, (Hak Sözün Vesîkaları) kitabımızın sonunda basılmıştır.
Süleymân bin Cezâ’ hazretlerinin dokuzyüzaltmış 960 [m. 1552] senesinde te’lîf ettiği bu kitabı şimdi basılırken, bazı yerlerinin aydınlatılması için, başka kitaplardan yaptığımız ilâveler köşeli bir parantez [ ] içine yazılmış veya (Tenbih)ler ilâve edilmiştir. Bu kitabı okumak nasip olan bahtiyârların, içinde ismi geçen büyüklerin ruhaniyetlerinden müstefîd olmaları için duâ eyleriz.
ABDESTİ BOZAN ŞEYLER
 
11 – Abdesti bozan şeyler, hanefî mezhebine göre altıdır:
1) Vücûddan çıkan herşey abdesti bozar. Fakat tükürmek, sümkürmek, terlemek, ağrısız göz yaşı, kulaktan çıkan su [eğer cerâhat değilse], abdesti bozmazlar.
2) Ağız dolusu kusmaktır.
3) Arkasını bir şeye dayayıp uyumaktır.
4) Namaz içinde ses ile gülmektir.
5) Bayılmak, deli olmak, sarhoş olmaktır.
6) İnsanın îmanını gideren, küfre sebep olan bir iş yapmak veya bir söz söylemektir. Allah korusun!
Bunların hepsi abdesti bozar. İmâm-ı Şâfi’î buyurdu ki, (Bir kimsenin arka veya ön tarafından gelen herşey, yâni kan, pislik abdesti bozar. Deriden çıkan kan, cerâhat ve gözyaşı ise bozmaz.) Fakat, imam-ı a’zam Ebû Hanîfe indinde arka veya önünden gelen necâset ve kan ve bedenden akan kan ve cerâhatin hepsi ve gözde olan hastalık sebebi ile akan gözyaşı abdesti bozar. Bir kimsenin vücûdünden kan ve cerâhat çıkarak sağlam yerine bulaşsa yine abdesti bozar.
ABDESTİN ÂDÂBI
 
9 – Abdestin âdâbından altısı aşağıdadır:
1) Her uzvu yıkarken, abdest duâlarını veya Kelime-i şehâdet okumaktır.
2) Ağzına ve burnuna suyu sağ elinle vermektir.
3) Sol elinle sümkürmektir.
4) Halâda konuşmamak, çok oturmamak ve istincâdan, yâni tahâretlendikten sonra hemen örtünmektir.
5) Abdest bozarken, kıbleye, aya ve güneşe arkanı ve önünü dönüp oturmamaktır.
6) Halâya girerken Besmele okumak, sonra sol ayakla girmek, sağ ayakla çıkmaktır
ABDESTİN FARZLARI
 
6 – Abdestin farzları, hanefî mezhebinde dört, mâlikîde yedi, şâfi’îde ve hanbelîde altıdır. Hanefîde:
1) Yüzünü bir kere yıkamaktır.
2) İki kollarını dirseklerle birlikte bir kere yıkamaktır.
3) Başının dört kısmından bir kısmına mesh etmektir. Yâni yaş elini sürmektir.
4) Ayaklarını topuklarıyle birlikte bir kere yıkamaktır.
Bunlardan birini terk eden kimsenin abdesti sahih olmaz. Gerek kasıt ve gerek sehv ile olsun abdesti sahih olmaz.
ABDESTİN MEKRUHLARI
 
Abdestin kerâhetlerinden altısı şunlardır:
1- Suyu yüzüne çarparak vurmaktır.
2- Suya sümkürmektir.
3- Özrsüz olarak ağıza ve buruna sol eliyle su vermektir.
4- Abdest alırken avret yerini açmaktır.
5- Sağ eliyle özürsüz olarak tahâret etmektir.
6- Su içine, su ve yol kenârına, ağaç altına abdest bozmaktır
ABDESTİN MÜSTEHABLARI
 
8 – Abdestin müstehablarından altısı aşağıdadır:
1) Niyettir.
2) Âzaları birbiri ardınca çabuk yıkamaktır.
3) Sağından başlamaktır.
4) Enseyi mesh etmektir.
5) Başını, kulaklarını ve enseyi birlikte mesh etmektir.
6) Hak teâlâ hazretlerini abdestin evvelinde ve âhırında zikretmektir. Yâni duâ okumaktır
ABDESTİN NÂFİLELERİ
 
10 – Abdestin nâfilelerinden altısı aşağıdadır:
1) Enseyi iki elin arkası ile mesh etmektir.
2) Ayak parmaklarını sol elin küçük parmağı ile, alt taraflarından hilâllamaktır.
3) Her uzvu yıkarken duâlarını okumaktır.
4) Halâda (İstincâ)dan, yâni temizlendikten sonra iç donuna bir miktar su saçmaktır.
5) Halâda temizlendikten sonra, âletini taşa veya toprağa sürüp veya parmaklarla sıkarak bevli gidermektir. Buna (İstibrâ) denir.
6) Halâda temizlendikten sonra, elini yıkamaktır.
Hadis-i şerifte buyuruldu ki, (Her kim abdest aldıktan sonra “İnnâ enzelnâhü” sûresini bir kere okursa, Hak teâlâ hazretleri, o kimseyi sıddîklardan yazar. İki kere okursa, şehitlerden yazar. Üç kere okursa, Peygamberlerle haşr olur.) Peygamberimiz buyurdular ki, (Her kim abdest aldıktan sonra, benim üzerime on kere salâtü selâm getirse, Hak teâlâ hazretleri, o kişinin hüznünü giderip mesrûr eder, duâsını kabûl eder.)
ABDESTİ BOZAN ŞEYLER
 
11 – Abdesti bozan şeyler, hanefî mezhebine göre altıdır:
1) Vücûddan çıkan herşey abdesti bozar. Fakat tükürmek, sümkürmek, terlemek, ağrısız göz yaşı, kulaktan çıkan su [eğer cerâhat değilse], abdesti bozmazlar.
2) Ağız dolusu kusmaktır.
3) Arkasını bir şeye dayayıp uyumaktır.
4) Namaz içinde ses ile gülmektir.
5) Bayılmak, deli olmak, sarhoş olmaktır.
6) İnsanın îmanını gideren, küfre sebep olan bir iş yapmak veya bir söz söylemektir. Allah korusun!
Bunların hepsi abdesti bozar. İmâm-ı Şâfi’î buyurdu ki, (Bir kimsenin arka veya ön tarafından gelen herşey, yâni kan, pislik abdesti bozar. Deriden çıkan kan, cerâhat ve gözyaşı ise bozmaz.) Fakat, imam-ı a’zam Ebû Hanîfe indinde arka veya önünden gelen necâset ve kan ve bedenden akan kan ve cerâhatin hepsi ve gözde olan hastalık sebebi ile akan gözyaşı abdesti bozar. Bir kimsenin vücûdünden kan ve cerâhat çıkarak sağlam yerine bulaşsa yine abdesti bozar.
GUSLÜN SEBEPLERİ
 
14 – Gusül abdesti almağı farz kılan sebep ikidir:
1) Hakîkîdir. Erkek veya kadından cimâ’ ile veya başka bir sebeple, uykuda veya uyanık iken, şehvet ile menî gelmesidir.
2) Hükmîdir. Uykudan uyanan bir kimse, donunda bir yaşlık bulsa, bunun menî olup olmadığını bilmese, ihtiyât olarak yıkanmasına hükm olunur.
GUSLÜN FARZLARI
 
13 – Guslün farzları üçtür:
1) Ağzına su vermektir. Ağzın içinde iğne ucu kadar ıslanmadık yer kalırsa ve dişlerin üzeri ve diş çukuru ıslanmazsa, Hanefî mezhebinde olanların gusül abdestleri sahih olmaz. [Diş kaplatanın, diş doldurtanın gusül abdesti için 196. maddede bilgi verilmiştir.]
2) Burnuna su vermektir.
3) Islatmasında haraç olmıyan, her yerini yıkamaktır.
GUSLÜN SÜNNETLERİ
 
Guslün sünnetlerinden altısı aşağıdadır:
1) Önce elleri yıkamaktır.
2) Edeb yerlerini, yâni tenâsül uzvlarını yıkamaktır.
3) Bütün bedenini pislikten temizlemektir.
4) Gusülden evvel abdest almaktır.
5) Bütün vücûdü üç kere yıkamaktır.
6) Bütün vücûdünü yıkadıktan sonra, iki ayağını yıkamaktır. [Abdest almakta ve gusülde kullanılmış suyun temiz olduğu, temizleyici olmadığı Hamevînin Eşbâh hâşiyesinde yazılıdır.]
SÜNNET OLAN GUSÜLLER
 
15 – Mezhep sahibimiz imam-ı a’zam Ebû Hanîfe indinde, dört türlü gusül sünnettir:
1) Cuma namazı için,
2) Bayram namazları için,
3) Arefe günü Arafatta,
4) Hacda, ihrâma girerken gusletmek.
MEST ÜZERİNE MESH BAHSİ
 
16 – Ey Oğul! Abdest alırken, mestlerin üzerine mesh etmek için, iki elini su ile ıslatıp, ayağının parmakları ucundan ellerin parmaklarını açarak başlar, topuğuna kadar mesh edersin. Ayakları yıkayarak abdest alıp mestleri giydikten sonra, abdest bozulduğu ândan başlayarak, yirmidört saat içinde, mest üzerine mesh edilebilir. Seferî olan için bu müddet, üç gün üç gecedir.
MEST ÜZERİNE MESH
 
18 – MEST ÜZERİNE MESH: Topuklar ile ayakları örten, ayakkabıya ve aba terliğe mest denir. Mestlerin ikisi üzerine, abdest alırken mesh edebilmek için, bunları abdestli iken giymiş olmak lâzımdır. Ayakların parmakları ucundan başlıyarak, yanlardaki topuk kemiklerini aşmak üzere, ıslak üç el parmağı ile çizerek üzerleri sığanır. İçinde ayak olmıyan kısma yapılan mesh sahih olmaz. Mukîm olan, yirmidört saat, misafirin ise, üç gün üç gece sonra, mestleri çıkarıp, ayaklarını yıkayarak bir kere abdest alması lâzımdır. Bu müddetten önce, mestin birisi ayaktan çıkınca, abdestli ise, yalnız ayaklarını yıkar. Mâlikîde mesh müddeti, cünüb oluncıya kadardır. Ayakları yıkamak, mest üzerine meshden daha çok sevaptır. Abdest alırken, mest üzerine mesh, kadın ve erkek için, her yerde, bir özr olmadan câizdir. Gusülde, mest üzerine mesh, câiz değildir. Mestin bir saat yürüyebilecek şeyden yapılmış olması lâzımdır. Tahta, cam veya bezden yapılmış mest üzerine mesh edilmez. Bir mestte, üç ayak parmağı kadar delik olmaması lâzımdır. Yürür iken açılmıyan uzun yarık zarar vermez. İki mestteki delikler toplu hesap edilmez. Necâset ve avret mahalli hesabında ise, toplanırlar. Mestin su sızdırmaması lâzımdır. Ayak parmakları olmıyan kimse, mesh edemez. Bir ayağı kesik olan, diğer ayağındaki mest üzerine mesh edemez(Feyziyye). Mesh müddeti, yirmidört saattir. Mesti abdestli olarak giyip, abdest bozulduğu zaman başlar. Mestli olarak sefere çıkanın müddeti üç gün ve üç gece olur. Bir gün bir gece mesh etmiş olan misafir, mukîm olunca, bunlara mesh edemez. Bir mestin üzerinde üç el parmağı kadar yeri bir kere mesh etmek şarttır. Yaş bez, sünger sürerek, su dökerek de mesh olur ise de, sünnet sevabı hâsıl olmaz. Üç parmağı, konçtan parmaklara veya sağdan sola veya bir parmak ile üç kere mesh sahih ise de, sünnete muhâliftir. Mestin biri ayaktan çıkınca, iki ayağı da yıkamak lâzım olur. Mest üzerine giyilen çizme, lâstik bot üstüne mesh edilebilir. Çizme çıkarılınca, altındaki mestin mesh zamanı değişmez. Bir meste su girip, ayağın çoğu ıslanırsa, ayakları yıkamak lâzım olur. Başlık, eldiven, [parmaktaki oje], peçe, [kaplama diş] üzerine mesh yapılmaz.
Mâlikîde mestin altını ve üstünü tamamen mesh etmek lâzımdır. Bunun için, yaş sağ el ayası, sağ mestin ucuna konup topuğa doğru çekilir. Sol el ayası da, altına konup, çekilerek, topuğun iki tarafı baş ve küçük parmaklar ile kavranır. Sonra, sol el ayası sol mestin üstünden ve sağ el ayası altından çekilip, kavranır. Mestin tâhir olması, mâlikîde de farzdır.
Kırık kemik üzerine bağlanan tahtaya [alçıya], cebîre denir. Yaraya sarılan beze [Flastere] Isâbe denir. Kan aldırmak, sülük tutunmak, iğne yaptırmak, düşmek gibi bir sebep ile yaralanarak, çıban çıkararak, kemiği kırılarak, sargı sardıran kimse, yarayı sıcak su ile de yıkayamaz, mesh edemezse, üzerindeki şeyin çoğunu bir kere mesh eder. Sargı arasında kalan deri de mesh edilir. Bu mesh için bir müddet yoktur. Yara iyi oluncıya kadar mesh olunur. Önceden abdestli sarılmış olmaları şart değildir. Bir ayağı yıkayıp, diğer yaralı ayağa mesh câizdir. Yara iyi olsa bile, sargıyı çözmek, kanamaya, ağrıya sebep olursa, mesh zamanı bitmez. Yara ıslanırsa, sargının meshi bâtıl olmaz. Sargı değiştirilirse, yenisine mesh lâzım olmaz. Bunlara ve başa ve mestlere mesh için niyete lüzûm yoktur. Yara, yarık gibi şeyler üzerine konan ilâc, merhem, pomat gibi şeylerin çıkarılması zarar verirse, bunların üstü yıkanır. Su zarar verirse, üzerleri mesh olunur. Mesh dahî zarar verirse, mesh de terk edilir. Diğer üç mezhepte de böyle olduğu için, başka bir mezhebi taklîd etmeye imkân yoktur.
İstihâza kanı, idrâr, ishâl, yel, devamlı burnu kanaması ve yaranın akması, hanefî mezhebinde, bir namaz vakti içinde, durmadan devam ederse, (Özr sahibi) olur. Gözü ağrıyanın gözünün devamlı sulanması, kulağından, memesinden, göbeğinden devamlı birşey akması da böyledir. İlâc ile, pamuk koymak, sarmak ile, namazı oturarak kılarak akıntıyı durdurmak vâcibdir. Durduramazsa, her namaz vakti girdikten sonra abdest alıp, namazları öylece kılar. Özrsüz iken kılmadığı namazları, özrlü olarak kaza edebilir. Namaz vakitlerinin çıkması ile abdestleri bozulur. Hanefîde, özr sahibi olmak için, özrün, bir namaz vakti içinde, abdest alıp, o vaktin farzını kılacak kadar bir zaman durmayıp, hep akması lâzımdır. Özr sahibi olduktan sonra, bir namaz vaktinde, bir kere akıp, durunca, özr sahibi olmak devam eder. Bir namaz vaktinde hiç akmaz ise, özr sahibi olmak nihâyet bulur. Şâfi’îde de böyle olduğu (El-ma’füvât) şerhinde yazılıdır. Şâfi’îde, ayrıca dört şart daha vardır. Özr sahibinden akan şeyler, bu iki mezhepte, (Necâset-i galîza) olduklarından, namaz kılacağı zaman, çamaşırına bulaşmış olanı, hanefîde bir dirhemden fazla ise, bunu yıkaması farzdır. Namaz kılacak zaman kadar durmayıp bulaşırsa, yıkamadan kılar. [Dirhem miktârı, katı necâset için, bir miskaldir ki, dört gram ve seksen santigramdır. Sıvılar için, açık avucun içini dolduran suyun yüzeyi kadar yer demektir.] Abdesti bozan şey, bir namaz vaktinde ve namaz içinde çıkıp, devam etmese bile, mâlikî mezhebinde özr sahibi olur. Hanefî mezhebinde olan kimse, mâlikî mezhebini taklîd eder.
Namazın oniki farzından ikincisi (Necâsetten tahâret)dir. Hınzırdan başka her hayvan diri iken temizdir. Ölünce, necis olurlar. Hınzırın derisi ve her parçası necistir. Diğer hayvanlar ölünce, necis olurlar. Hanefîde, köpek de temiz olduğundan, bey’ ve îcâr ve hibe olunur. Başkasının köpeğini öldürenin tazmîn etmesi lâzım olur. Cildi, dabağlandıktan sonra temiz olur. Üzerinde necâset bulunmıyan kedi, köpek, kuyuya, havuza düşüp, diri çıkarılsa, ağzı suya değmemiş ise, su necis olmaz. Köpeğin eti ve salyası necistir. Kılları temizdir. [Şâfi'î mezhebinde köpek, domuz gibi necistir. Mâlikîde, ikisi de temizdir.] Suya girerek veya yağmurdan ıslanan köpek silkinince, üzerine sıçrayan şeyler, hanefîde necis olmaz. [Şâfi'îde necis olur ve sıçrayan yerleri su ile yedi kere yıkamak lâzım olur. Bunlardan birisinde, suya toprak karıştırılır. Sıçramış yerlere toprak serper. Sonra üzerine su serper. Uğalar ve su ile toprağı giderir. Yâhut yaş yere toprak serperek uğalar. Yâhut, önce toprağı su ile karıştırır. Bu çamuru sürer uğalar. Necis olan sıvı, meselâ ispirto, ilâc, koku gibi şeylere karıştırılınca, karışım temiz olur. Bunun için, tentürdiyot ve kolonya, hanefîde temizdir. Şâfi'îde, kulak, burun, göz gibi tabî'î deliklerden çıkan kan, az ise, yâni, âdete göre, çok denilemezse, affedilmiştir. Çıban, yara ve hacâmattan ise ve başka yere bulaşmamış ise, çoğu da, affedilmiştir.] Balık ve suda yaşayan bütün hayvanlar, kanı olmıyan böcekler, ölünce leş olmazlar. Dînimize uygun kesilen veya avlanan hayvan, yimesi helâl ise, hem eti, hem derisi temiz olur. Yimesi haram ise, yalnız derisi temiz olur. Leşin derisi dabağlanınca temiz olur. Domuzdan başka hayvanların derisinin ve leşinin tüyü, tırnağı, boynuzu, kemiği, gagası gibi kan bulunmıyan yerleri temizdir. Sinirleri pistir. İnsan diri iken de, ölü iken de temizdir. Fakat, ölürken, her canlı gibi, o da necâsetlenir. Bunun için, yıkanır. Temizlenir. Kuyuya düşüp ölürse, suyu necis yapar. Bir suya, dişi, tırnağı, kılı düşerse necis yapmaz. Tırnak kadar derisi düşerse, kanı damlarsa pis yapar. Yimesi helâl olan hayvanlardan ve insandan, diri iken koparılan parça necis olur, yinmez. Hayvanların temiz yerlerini kullanmak mubâhtır. Satın alınır, satılır. İnsanın parçalarını,[saçını, böbreğini, sütünü zarûretsiz] kullanmak, satmak haramdır. Ölü tavuktan çıkan yumurta tâhirdir, yinir. Şâfi’îde, kabuğu sertleşmemiş ise, necistir, yinmez. Ölü koyundan gelen süt de temizdir, içilir. Şâfi’îde necistir. Ölü koyundan çıkan ölü kuzu necistir. Bunun işkembesinden yapılan peynir mayası temizdir. Et kokunca, yemek ekşiyince, necis olmaz. Fakat, zararlı oldukları için, yinilmeleri helâl olmaz. Yağ acımakla, yimesi haram olmaz. Et, peynir, kokup kurtlanmakla necis olmaz. Bir temiz ciğer, kuyuya düşüp, kokup, kurdlansa, ciğer ve kuyudaki su pis olmaz.
Yağmur, kar ve dolu suyu, deniz, nehr, kuyu, göl, menba sularına, (Mutlak su) denir. Bunlarla, hem hades, hem de necâset temizlenir. Çiçek suyu, asma suyu, üzüm suyu, et suyu gibi, husûsî ismlerle söylenen sulara (Mukayyed su) denir. Bunların akıcı olanları ile, yalnız necâset temizlenir. Süt, zeytin yağı gibi akıcı olmıyan mâyı’ler ile ve bevl gibi necis olan sıvı ile hiçbirşey temizlenmez. 198. maddeye bakınız! (Ni’met-i islâm) kitabından alınan yazılar tamam oldu.
TEYEMMÜM BAHSİ
 
17 – Ey Oğul! Abdest veya gusül için su bulamazsan veya suyu kullanamazsan, teyemmüm edersin. Abdest ve gusül için, teyemmüm aynıdır ve şöyle olur:
İki kolunu dirseklerinin üst tarafına kadar sıvarsın. (Namaz kılmak için, teyemmüm etmeye) niyet edersin. (Bismillâhirrahmânirrahîm) deyip, iki avucunu temiz bir toprak veya sokaktan gelen toprak tozları ile tozlanmış ev eşyası üzerine vurursun. Ellerini birbirine sürtüp yüzünün her tarafını tâm olarak mesh edersin. Toz toprak varsa sürterken ellerden yere düşer. İki el ayası açık, dört parmak yapışık, baş parmakları ayrı olarak avuç içleri yüze karşı, parmakları yatay vaziyette, iki elin uzun parmakları birbirine dokundurulur. Uzun parmakların üst kenârı saç kesimine gelmek üzere yüze konup, eller yüze yapışık kalmak üzere yukardan aşağı çene ucuna kadar indirilir. Böylece yüz, bir kere mesh edilmiş olur. Yüzde iğne ucu kadar el dokunmamış yer kalmamalıdır. İkinci bir defa, iki el ayasını aynı sûretle toprağa vurup, sol elin ayasının yarısı yâni dört parmak içi ile, sağ elinin beş parmağı bitişik olarak, tırnağı ucundan başlayarak, dirseğe kadar, dış kısmını mesh et! Yine sol elinin iç kısmı avuç ve başparmak içi ile sağ kolun iç kısmını dirsekten bileğine kadar mesh edersin. Bu esnâda baş parmak içi, sağ elin baş parmak dışını mesh eder. Gevşek yüzük oynatılır. Sağ elinle de, sol kolunu aynen böyle yaparsın. Parmakların yanlarını, diğer elin parmaklarının içleri ile mesh lâzım değildir. İşte teyemmümün tertîbi budur.
Teyemmümün farzları üçtür:
1) Niyet etmek, niyetin kalbden olması lâzımdır.
2) Ellerini pâk toprağa vurup, yüzünü tam olarak mesh etmek, yâni sıvamaktır.
3) Yine ellerini temiz toprağa vurup, kollarını dirseklerinle berâber mesh etmektir. Aynı topraktan, çok kimse, teyemmüm edebilir. Su bulunca, teyemmüm bozulur. Şâfi’îde ve mâlikîde her namaz vakti girince, yeniden teyemmüm etmek lâzımdır.
Cünüb kimse, abdest alacak kadar su bulsa, abdest ve gusül için bir (Teyemmüm) ederek namazlarını kılar. Sonra, abdesti bozulunca, bu su ile abdest alır. Teyemmüme başlarken, niyet etmek farzdır. Hadesten, cünüblükten temizlenmek için veya namaz kılmak için yâhut belli bir ibâdeti yapmak için niyet ederek yapılan teyemmüm ile namaz kılınabilir. Yalnız teyemmüme niyet edilirse, kılınamaz. Şehir içinde dahî sudan bir mîl uzak olan teyemmüm eder. Bir mîl dörtbin zrâ’dır. Bir zrâ’ hanefîde yirmidört, diğer üç mezhepte ise yirmibir parmak, bir parmak altı arpa genişliğinde olup, iki santimetredir. Bir mîl hanefîde 1920, diğer üç mezhepte 1680 metredir. Sıcak yer, hamâm parası olmıyan, hasta olmaktan korkarsa, teyemmüm eder. İçmek için olan su, yok demektir. Zemzem suyu varken teyemmüm edilmez. Teyemmüm, taş ve topraktan ve kireç, kükürt, kaya tuzundan yapılır. Yanıp kül olabilen şeylerden ve sıcaktan eriyen, maden, yağlı boya, camdan ve üzeri sırlı porselenden, kar ve buzdan, undan yapılmaz. Üzerinde toprak tozları bulunan herşeyden yapılır. Ele bulaşacak kadar tozlu olmaları lâzımdır. Yaş çamur ile yapılmaz. Mâlikîde kardan, buzdan teyemmüm câizdir. Sakal başı ile kulak arası, kaş ile göz arası ve burun delikleri yüze dahildir. Yüzün ve kolların tozlanması lâzım değildir. Abdestte iki parmağı gezdirerek başın dörtte biri mesh olunabilir. Teyemmümde üç parmaktan az ile, mesh olmaz. İki el ile mesh şart değildir. Bir el ile de olur. Başkasına da, özürsüz yaptırabilir. Bir yerden çok kimsenin teyemmüm etmesi câizdir. Abdestsizin mescide girerken teyemmüm etmesi müstehabdır. Suyun bulunduğunu sormak, suyu olandan istemek, piyasa değerinde olunca, satın almak lâzımdır. Hanefîde, vakit girmeden evvel teyemmüm câizdir. Diğer üç mezhepte câiz değildir.
Abdest azasının çoğunda veya yarısında yara bulunan kimse, teyemmüm eder. Çoğu sağlam ise, sağlamını yıkayıp yaralara mesh eder. Gusülde, bedenin hepsi, bir uzv sayılır. Bedenin yarısı yaralı ise, teyemmüm eder. Deriye mesh zarar verirse, sargıya mesh eder. Bu da zarar verirse, bunu da terk eder. [Çünkü, her mezhepte böyle olduğundan, başka mezhebi taklîd mümkün değildir.] Eli çolak olan, teyemmümde yüzünü ve kollarını yere sürer. Namazı terk etmez. Kolları dirsekten yukarı kesik olan da böyledir. Elleri ve ayakları kesik olanın, yüzünde yara varsa, namazı abdestsiz kılar. Namaz kılmaz da, denildi. Abdest aldıracak kimse bulamıyan hasta, teyemmüm eder. Kölesi, çocuğu, hizmetcisi varsa, teyemmüm etmez. Bunlardan başkasından yardım istemesi mümkün olursa, yine etmez. Temiz yer, su ve toprak bulamıyan mahbûs, okumadan, namaz kılar gibi yapar. Kurtulunca, hepsini iâde eder. Yakında su olduğunu bilmiyerek, teyemmüm sahih olur.
Tenbîh: (Ni’met-i islâm) kitabında diyor ki: Ef’âl-i mükellefîn, yâni müslümanın yapması lâzım olan şeyler, sekizdir: Farz, vâcib, sünnet, müstehab, mubâh, haram, mekruh, müfsid. Farzlar ve haramlar, Allahü teâlâ tarafından, Kur’an-ı kerimde açıkça bildirilmişlerdir.
Bir ibâdetin farzlarından biri terk edilirse, o ibâdet sahih olmaz. Bilmiyerek terk edilince de, sahih olmaz. Bilerek terk edince, günah da olur. Sünneti yapmanın sevabı, farzın sevabından azdır. Sünneti bilerek terk etmek günah olmaz. Azâb yapılmaz. Azarlanır. Gayri müekked sünnete, müstehab ve mendûb da denir. Bunu yapmak, sevap olur. Yâni, Cennet nîmetine kavuşur. Bilerek yapmamak, günah olmaz. Nâfile ibâdet, yâni emrolunmamış bir ibâdeti yapmak, müstehabdır. Mubâh, yapması veya yapmaması, sevap veya günah olmıyan şeydir. Yimesi haram olmıyan şeyleri, doyuncaya kadar yimek, içmek mubâhtır. Doyduktan sonra yimek, içmek haramdır. Haramdan kaçınmak sevaptır. [Farzı yapmaktan da çok sevaptır.] Mekruh işlemek de günahtır. Harama helâl diyen kâfir olur. Alkollü içki [meselâ bira] içmek, kumar oynamak, anaya, babaya âsî olmak, [yâni, haram olmıyan emirlerini yapmamak, müslümanların kalbini kırmak, rızası olmadan malını almak] haramdır. Mekruha helâl diyen kâfir olmaz. Midye, istridye, istakoz yimek, abdestte ve gusülde suyu isrâf etmek mekruhtur. Sünnet deyince, müekked sünnet anlaşılır. Mekruh deyince, tahrîmi olan mekruh anlaşılır. Ödünc istemek, mubâhtır. Ödünc vermek, müstehabdır. Borç ödemek farzdır. Borclu fakiri sıkıştırmamak vâcibdir. Lâzım olan din bilgilerini öğrenmek, kadınlara da farzdır. Başkalarına öğretecek kadar fazla öğrenmek, farz-ı kifâyedir. Daha çok öğrenmek mendûbdur. İlmi ile öğünmek, mekruhtur. Bey’ın şartlarından olmayıp da, alıcı ve satıcıdan birine faydası olan bir şeyi şart ederek yapılan satış fâsid olur, haram olur. Her insana ilk farz olan şey, îman etmesidir. [Îmanı olmıyana, (kâfir) denir. Îmanı olana, (müslüman) denir. Bazı sözler, bazı işler, îmanın gitmesine sebep olur. Müslüman iken, sonradan îmansız olana, (mürted) denir. Bir müslüman, mürted olunca, nikâhı gider.]
Allahü teâlânın, insanlara olan nîmetlerinin, ihsânlarının en büyüğü, Peygamberler göndermesidir. [Peygamberler göndererek, râzı olduğu ve râzı olmadığı şeyleri bildirmiştir. Peygamberler, fen bilgilerini öğretmediler. Bunları akıl ile araştırınız, bulunuz, faydalı işlerde kullanınız dediler. Kendileri de, kendi zamanlarında bilinen fen vâsıtalarını yaptılar ve kullandılar. Daha fazlasını ve yenilerini yapmakla uğraşmadılar. Bunları yapmağı başkalarına bıraktılar. Kendileri, Allahü teâlânın bildirdiği dinleri yaymaya, öğretmeye uğraştılar.] (Din), inanılacak şeyleri, beden ve kalb temizliğini, Allahü teâlâya kulluk vazîfesini, kulların birbirlerine karşı haklarını ve vazîfelerini bildirir. İnanılacak şeylere (Akâid) denir. İbâdetlere ve muamelat ve hukuk bilgilerine (Fıkh) denir. İbâdetler, namaz, oruç, zekât, hac ve cihâd olmak üzere beştir. [Bunlara (İslâmın şartları) denir. Cihâd, ordunun harp etmesi ile ve ilim yayarak yapılır. Beden ile olan cihâdı hükümet, yâni ordu yapar. İlm yayarak cihâdı, âlimler yapar. İkisi de farz-ı kifâyedir. İslâm âlimleri, fıkh ilminde birçok kısmlara ayrıldı. Şimdi, bunlardan dördü kalmıştır. Bunlar, Hanefî, Şâfi'î, Mâlikî ve Hanbelî mezhepleridir. Her müslümanın, bunlardan birini seçerek, bunun fıkh kitaplarına uyması lâzımdır. Biz, hanefî mezhebindeyiz.]
(Tahâret), temizlik demektir. Bedenin, elbisenin ve namaz kılınacak yerin temiz olması farzdır. Hades, abdestsiz olmak demektir. Yıkaması farz olan yerde iğne ucu kadar ıslanmamış yer kalırsa, abdest sahih olmaz. Derideki mum, iç yağı, hamur, çamur, balık pulu [ oje, yağlı boya] ve bunun dışında, gözün kenârında kalan kir, çapak altına su geçmez ise, abdest ve gusül sahih olmaz. Gasl, yıkamak, su dökerek, üzerinden akıtmak demektir. Hiç olmazsa, iki damla yere damlamalıdır. Suyu yağ gibi sürmek kâfî değildir. Kar ve yaş bez, sünger sürmek, yıkamak olmaz. Abdest alırken, gözlerin, ağzın, burnun içini ve sık sakal ve pire, sinek tersi, kaş, bıyık altındaki deriyi yıkamak farz değildir. Bunların üstü yıkanır. Dirsekleri ve ayağın iki tarafındaki tümsek topuk kemiklerini yıkamak farzdır. Çıplak ayağı yıkamayıp, mesh etmek câiz değildir. Mesh, başka yerde kullanılmadık yaşlığı değdirmektir. Yaş bez, yağmur, kar sürünmesi ile de olur. Sarkan saçı değil, başı mesh etmek lâzımdır. Başı nezleli olup da, mesh zarar verirse mesh etmez. Abdest aldığını bilip, bozduğunda şüphe eden, abdestlidir. Abdesti bozulduğunu bilip, sonra abdest aldığında şüphe eden, abdestsizdir. Bazı uzvunu yıkayıp yıkamadığında şüphe eden, vesvese edici değil ise, bu uzvu yıkar. Her zaman şüphe ediyor ise, yıkamaz. Abdest bitince şüphe ederse, yıkamaz. Sık sakalın üstünü yıkamak farzdır. Çeneden sarkan sakalı ve sarkan saçı yıkamak farz değildir. Dudağın görünen kısmını yıkamak lâzımdır. Kabuk altındaki çıban yıkanmaz. Tırnak üzerinde kalan kına da böyledir. [Kollodyum ve ojenin altını yıkamak farzdır.] Dar yüzüğü oynatmak lâzımdır. Tabandaki yarığa su zarar verirse, merhemin üstü yıkanır. Buna da zarar verirse, yara mesh edilir. Bu da zarar verirse, sargı mesh edilir. Bu da zarar verirse, [Başka mezhep taklîd edilemez. Çünkü, diğer üç mezhepte de affedilmemiştir. Zarûret olup], hepsi terk edilir. Gusülde de böyledir. Zararı olmıyanı yapmak lâzımdır. Soğuk su zarar verip, sıcak su vermezse, sıcak su ile yıkamak lâzım olur. İlâc yaranın, yarığın kenârındaki sağlam deriye aşmış ise, bunun altını yıkamak lâzım olur. Göz kapakları üstünü yıkamak da, göz ağrısı yaparsa, böyledir. Abdestten, gusülden sonra traş olunca, traş yerlerini yıkamak lâzım olmaz. Tırnak kesmek de böyledir.
Sünneti terk günah değildir. Özrsüz terk etmeyi âdet etmek günah olur. Eldeki, çok az necâseti yıkamak farzdır. Temiz suya pis eli sokmak Îcap ediyorsa, namazı teyemmüm ile kılar ve iâde etmez. Büyük kabı kaldıramaz ve suyu ağzı ile, bez ile alamazsa, sol eli temiz ise, bunun parmaklarını bitiştirip sokar. Bununla sağ elini yıkar. Sonra, sağ avcu ile su alıp yıkanır. Kurnada tası almak için, cünübün temiz olan kolunu sokması câiz olur. Abdest almaya başlarken besmeleyi unutunca, abdest arasında çekerse, sünnet hâsıl olmaz. Yimede ise, hâsıl olur. (Besmelesiz abdest, abdest olmaz) hadis-i şerifi, farzı değil, sünnet olduğunu bildirmektedir. Abdeste başlarken besmele ve kalb ile niyet, yâni Allah rızası için yaptığını düşünmek sünnettir. Misvâk, Erâk ağacının dalıdır. Sağ elin küçük ve baş parmakları altta, diğer üç parmak üstte olarak tutulur. Misvâk bulamıyan, baş parmak sağ, şehâdet parmak sol taraftan ağza sokularak, dişler oğalanır. Misvâki başka zamanlarda kullanmak müstehabdır. Kadınlar, misvâk kullanmaz. Sakız çiğnemeleri müstehabdır. Erkeklerin çiğnemeleri mekruhtur. Mazmaza, ağzı su ile doldurup veya çalkalayıp, boşaltmaktır. Gargara şart değildir. Ağız dolusu su içmek, mazmaza olur. Emerek içmek olmaz. İstinşak, burun deliklerini ıslatmaktır. Kemiklerine çekmek lâzım değildir. Üç kere yıkadığında şüphe edenin dördüncüyü yıkaması câiz olur. El ve ayak parmaklarını tahlîl etmek, yâni el parmaklarını birbirlerine ve küçük parmağı alt taraftan ayak parmaklarının aralarına sokmak sünnettir. Aralarına suyu akıtmak, tahlîl yerine geçer. Sık sakalı tahlîl, yâni, altından parmakları sakal arasına sokmak sünnettir. Başın her tarafını, önden arkaya doğru mesh müstehabdır. Kulakların dışı baş parmakla, içi şehâdet parmağı ile mesh edilip, küçük parmaklar deliğe sokulup tahrik edilir. Yıkanan yerleri bir kere uğalamak ve acele etmek müstehabdır.
Abdestte üzerine su sıçratmamak, kıbleye karşı almak, kimseden yardım istememek, kalan sudan içmek, abdestten sonra, kurulanmak ve kelime-i şehâdet ve üç kere (sûre-i Kadr) okumak ve iki rekât namaz kılmak müstehabdır.
Namaz kılmak ve Kur’an-ı kerimi tutmak için ve para, perde, duvar gibi bir şey üzerinde yazılı âyet-i kerimeye ve tefsîrine, tercümesine dokunmak için, abdest almak farzdır. Tavâf için, abdest almak vâcibdir. Diğer üç mezhepte abdesti bozacak şeyi yapınca, abdest almak müstehabdır.
Önden ve arkadan çıkan her yaşlık, yayılmasa bile, başka yerden çıkan kan ve hastalıkla çıkan sıvı, yıkaması lâzım olan yere yayılınca, abdesti bozar. Burun kemiklerine kan inince bozulur. Çünkü, buraya suyu ulaştırmak sünnettir. Kulak deliği de böyledir. Derd ile, ağrı ile göz yaşı bozar. Ağlamak, çok gülmek ile [ve soğan gibi tahrîş edici gazlar, tozlar te'sîri ile] akan gözyaşı ve nezle ile akan burun suyu bozmaz. Mayasıl, parmak arası pişinti, kabarcık, uyuz, çiçek suları ve yakı konulan yerden çıkan sular bozmaz diyen âlimler vardır. Zarûret hâlinde bu söze göre amel olunacağı, İbni Âbidînde yazılıdır. Sülük, kene, büyük tahta biti fazla emerek ve hacamat ile kan alınca bozulur. Bunun için, şırınga iğnesi ile kan alınca da abdest bozulur. Kene, tahta biti, sivri sinek az emerlerse bozulmaz. Yakı altına çıkan kan, irin, üstündeki bezde ve etrâfında görünmedikçe bozmaz. Yakı, sargı çıkarılınca, üzerinde görülürse, o anda bozulur. Ağız dolusu kay, tükrüğe müsâvî kan bozar. Tükrük kandan sararmış ise, bozmaz. Kızarmış ise, bozar. Ayva, elmanın ısırılan yerinde kan görülürse, bozmaz. Mâlikî ve şâfi’îde ciltten akan şeyler abdesti bozmaz. Mak’adın gevşek olacağı bir hâlde, meselâ yan veya sırt üstü yatarak veya dirseğine yâhut birşeye dayanıp veya bir dizini dikip diğer uyluğu üzerine oturarak uyumak abdesti bozar. Dayandığı şey çekilince düşmezse bozulmaz. Namazda uyumak, dizlerini dikip, başını dizleri üzerine koyarak, bağdaş kurarak, diz çökerek, teverrük ederek uyumak bozmaz. Teverrük, kadınların namazda oturdukları gibi oturmaktır. Bayılmak, sarhoş olmak, namazda sesli gülmek bozar. Yaradan katı kan, et düşmek, yaradan, burundan, kulaktan kurd düşmek, abdest uzvuna el sürmek, yabancı kadına dokunmak, balgam kusmak, gülmek, ağlamak bozmaz. Yabancı kadına dokunmak şâfi’îde mutlaka bozar. Mâlikîde ve hanbelîde şehvet ile olunca bozar.
Gasl, birşeyi yıkamak, gusül, yıkanmak, boy abdesti demektir. Mazmaza, suyu ağızda çalkalamak olup, abdestte sünnet, gusülde farzdır. Gargara, suyu buğazda çalkalamak olup, gusülde de farz değildir. Kapanmamış küpe deliğini gusülde yıkamak farzdır. Çöp sokmaya lüzûm yoktur. Kadının saç diplerini yıkaması farzdır. Saç örgüsünü çözüp aralarını yıkaması lâzım değildir. Sakal sık dahî olsa, altındaki deriyi ve bıyığın ve kaşların altındaki deriyi yıkamak farzdır.
Uykuda veya uyanık iken menî çıkınca ve cimâ’ olunca, erkek ve kadın (Cünüb) oldu denir. Cünüb olanın ve (Hayz) ve (Nifâs) dan kurtulan kadının, namaz kılacağı zaman, (Gusül) abdesti alması farz olur. Gusülde niyet etmek, besmele ile başlamak, necâset bulaşık olmasa dahî, avret yerini yıkayıp, sonra bir abdest almak, sonra bedenin her yerini üç kere yıkamak, yâhut denize, nehre, büyük havza dalıp çıkmak, önce başa, sonra sağ omuza su dökmek, bedeni uğalamak sünnettir. Gusülde abdest duâları okunmaz. Erkek erkekler arasında, kadın kadınlar arasında peştamal bulamazsa, çömelerek ve arkasını dönerek öyle yıkanır. Bakan günaha girer. Kadın, erkek karışık ise, teyemmüm ederler. Sonra kaza ederler. Kimsenin görmediği yer küçük ise, çıplak gusül câiz, büyük ise, mekruhtur.
NAMAZIN ŞARTLARI
 
19 – Namazın dışında olan, yâni namaza başlamadan önce yapması farz olan şartları yedidir:
1) (Hadesten tahâret), yâni abdest almaktır. Eğer su bulunmazsa teyemmüm etmektir.
2) (Necâsetten tahâret), yâni elbisesini, vücûdünü ve namaz kılacağı yeri pislikten temizlemektir. Gerek ağır, gerekse hafîf olsun, az veya çok olsun pisliği temizlemek iyi olur. Peygamberimiz aleyhisselâm buyurdu ki, (Kan ve cerâhat pistir. Namaz kılınan yeri de pislikten temizlemek lâzımdır. Bedenini de, bevlden ve menîden ve bütün pisliklerden temizlemek lâzımdır.)
[Hanefî mezhebinde kan, idrâr, ispirto kaba necâsettir. Küçük havza damlayınca, suyun hepsi kaba necâset olur. Bulaştıkları yer, avuç içindeki suyun yüzeyinden az ise, namaz sahih olur. Cebde bulunan kaptaki ispirto, kan ve alkollü içkiler, bir miskalden [beş gramdan] az ise, namaz sahih olur. Bu miktârlardan çok ise, namaz sahih olmaz. (Dürr-ül-muhtâr)da, İstincâ bahsi sonunda diyor ki, (Su ile topraktan biri temiz ise, karışımları olan çamur temiz kabûl edilir. Fetvâ da böyledir.) (İbni Âbidîn), (Bahr), (Eşbâh), (Feth) ve (Bezzâziyye)de de böyle yazılıdır. Bu söze zayıf diyenler de var ise de, haraç, meşakkat olunca, zayıf kavl ile amel olunur. Fıkh âlimlerinin bu sözlerinden, ihtiyacı karşılamak için yapılan kolonya, ilâc, vernik ve boya gibi ispirtolu karışımların temiz kabûl edilecekleri anlaşılmaktadır. Namaz kılarken necâsetten korunmakta haraç, meşakkat olduğu zaman, bu kavl ile amel edilir. Şâfi’î ve mâlikî mezhebinde de böyle olduğu, (Ma’füvât) kitabında yazılıdır. İspirtolu ilâcların temiz kabûl edilmeleri, bunları içmenin câiz olacağını göstermez. Zarûret olmadıkca, yinmeleri ve içilmeleri yine câiz olmaz. Alkollü içkiler, ihtiyaç eşyası değildirler. Necâset olmaları, bu kavle göre de, affedilmez.]
3) Avret yeri açık olarak kılınan namaz sahih olmaz.
4) Kıble cihetine dönmektir. Kıble, Mekke şehrinde bulunan Kâbedir. Namaz Kâbeye karşı kılınır. Kâbeye karşı secde edilir. Kâbe için secde edilmez. Allahü teâlâ için secde edilir. Vapurda, trende de, namaz kılarken, Kıbleye dönmek farzdır. Bunlarda kıbleye dönemiyen hanefîler, mâlikî veya şâfi’î mezhebini taklîd ederek, iki namazı cem’ eder. Takvimde yazılı (Kıble saati) vaktinde, güneşe dönen, kıbleye dönmüş olur.
5) Her namazı vaktinde kıldığını bilmektir. İbni Âbidîn, diyor ki, (Ezan, vaktinde okununca, islâm ezanı olur. Vaktinden evvel okunursa, konuşmak olur. Din ile alay etmek olur.)
NAMAZ VAKİTLERİ
 
Âkıl ve bâlig olan, yâni aklı olup, evlenme yaşına gelmiş olan her müslüman erkeğin ve kadının, hergün beş vakit namazı, vakitlerinde kılmaları farzdır. Bir namaz, vakti gelmeden önce kılınırsa, sahih olmaz. Hem de büyük günah olur. Namazın sahih olması için, vaktinde kılmak lâzım olduğu gibi, vaktinde kıldığını bilmek, şüphe etmemek de farzdır.
Hadis-i şerifte, (Namaz vaktinin bir evveli vardır. Bir de sonu vardır) buyuruldu. Bir mahalde, bir namazın evvel vakti, güneşin o mahal üfkundan belli bir irtifâ’a geldiği vakttir. Her mahallin üç üfku olduğu için, her namazın üç vakti vardır: Hakîkî, zâhirî ve şer’î vakitler. Bunlardan herbirinin Riyâdî ve Mer’î kısmları vardır. Riyâdî vakitler, güneşin irtifâ’ından hesap ile bulunur. Mer’î vakitler, riyâdî vakitlere 8 dakika 20 sâniye ekliyerek hâsıl olur. Yâhut güneşi görerek anlaşılır. Riyâdî ve hakîkî vakitlerde namaz kılınmaz. Namazlar mer’î vakitlerde kılınır. Riyâzî vakitler, mer’î vakitlerin bulunmalarına vâsıta olurlar. Güneşi görenler için, bir namazın zâhirî mer’î vakti, görmiyenler için şer’î mer’î vakti kullanılır. Zâhirî mer’î vakit, güneşin kenârının, bu mahaldeki zâhirî üfuk hattına nazaran, bu namaz vaktine mahsûs olan irtifâ’a geldiği görülünce başlar. Bu irtifâ’a (Zâhirî irtifâ’) ve bu vakte (Zâhirî vakit) denir. Şer’î vakit, güneşin kenârının, şer’î üfuk hattına nazaran, bu namazın irtifâ’ına geldiği hesap ederek anlaşılır. Tulû’ ve gurûb vakitlerinin irtifâ’ı sıfırdır. Fecr-i sâdık vaktinin başlaması irtifâ’ı, dört mezhepte de, -19 derecedir. Yatsı namazı vaktinin başlaması irtifâ’ı, İmâm-ı a’zama göre -19 derece, iki imama ve diğer üç mezhebe göre -17 derecedir. Güneşin merkezinin, üfk-ı hakîkîden, gaye irtifâ’ına yükseldiği görülünce, mer’î hakîkî (Zevâl vakti) olur. Zevâlî saat makinalarının ayârları bu vakit 12 yapılır. Öğle ve ikindi vakitlerinin irtifâ’ları hergün değişmektedir. Bu iki irtifâ’ hergün yeniden tâyîn edilir. Bir beldede, güneşin gaye irtifâ’ derecesi, o beldenin arz derecesinin tamamîsi ile, o günkü meyl-i şemsin cebrî toplamıdır. Güneşin kenârının, zâhirî üfuk hattından, namazın irtifâ’ına geldiği vakit görülemiyeceği için, fıkh kitapları bu mer’î vaktin alâmetlerini, işaretlerini bildirmektedir. Semada bu alâmetleri görebilenler, namazlarını bu mer’î (Zâhirî vakitler)de kılar. Güneşi veya zâhirî vakitlerin alâmetlerini göremiyenler ve takvim hazırlıyanlar, güneşin kenârının, şer’î üfuklara göre olan (riyâdî şer’î) irtifâ’lara geldiği vakitleri hesap eder. Namazlarını, saate bakarak bu (Riyâdî şer’î vakitler)de kılarlar. Saat makinelerinin bu riyâdî şer’î vakitleri gösterdiği vakit, (mer’î şer’î) vakit olur. Namazlar, bu mer’î vakitlerinde kılınmış olur.
Tenbîh: Hesap ile, güneşin, irtifâ’ noktasına geldiği, riyâdî vakitler bulunmaktadır. Güneşin, bu riyâdî vakte geldiği, bu riyâdî vaktten 8 dakika 20 sâniye sonra görülür ki, bu vakit, mer’î vakttir. Yâni, mer’î vakit, riyâdî vaktten 8 dakika sonradır. Saat makinelerinin başlangıçları, yâni hakîkî zevâl ve şer’î gurûb vakitlerinin sıfır olduğu vakitler, mer’î vakitler olduğu için, saat makinelerinin gösterdikleri riyâdî vakitler, mer’î vakitler olmaktadır. Şer’î vakitler, hesap ile bulunduğu ve takvimlerde riyâdî vakitler yazılı olduğu hâlde, saat makinelerinde mer’î vakitler hâline dönmektedirler. Hesap ile, önce güneş merkezinin, hakîkî üfka göre, namazın irtifâ’ına geldiği (Riyâdî hakîkî vakitler) bulunmaktadır. Bunlar, sonra temkin ile muamele olunarak,(riyâdî şer’î) vakitlere çevrilir. Riyâdî vakitlere 8 dakika 20 sâniye ilâve etmek lâzım olmaz.
Bir mahallin şâkûlüne, yâni Erd küresinin bu mahaldeki yarı çapına dik olan sonsuz düzleme bu mahallin (Üfk)u denir. Yalnız sathî ve şer’î üfuklar, böyle değildir. Güneşe bakan insana (Râsıd) denir. Herhangi bir yükseklikte bulunan Râsıdın, o mahallin, ova ve deniz gibi en aşağı noktaları ile semanın birleşmiş gibi gördüğü dâireye râsıdın (Zâhirî üfuk hattı) denir. Bu dâireden geçen üfuk düzlemine bu yüksekliğin (Üfk-ı mer’î)si denir. Altı çeşit üfuk düzlemi vardır. Herhangi bir yükseklikte bulunan Râsıddan geçen, MF üfuk düzlemine (Üfk-ı riyâdî)si denir. Râsıdın bulunduğu mahallin en aşağı yerine, yâni Erd küresinin sathına [yüzüne] temâs eden BN üfuk düzlemine râsıdın (Üfk-ı hissî)si denir. Râsıdın bulunduğu mahalden geçen ve Erd küresine K noktasında temâs eden [değen] MS düzlemine râsıdın, (Sathî üfuk)u denir. Bir mahaldeki muhtelif yükseklikler için, muhtelif sathî üfuklar vardır. Herbiri için, güneşin ayrı irtifâ’ları vardır. Belli bir yüksekliğe mahsûs olan bir sathî üfuk, râsıdın şâkûlü etrâfında devr ederse Erd küresine temâs eden K noktaları, zâhirî üfuk hattını meydana getirirler. Râsıd, mahallin en yüksek noktasında iken, sathî üfkuna (Şer’î üfuk) denir. Erd küresinin merkezinden geçen AE üfuk düzlemine râsıdın (Üfk-ı hakîkî)si denir. Merkezinde Erd küresi bulunan ve üzerinde güneş ile yıldızların bulundukları düşünülen büyük küreye (Sema küresi), şâkûlün sema küresini deldiği noktaya, bu mahallin (Semt noktası) denir. Şâkûlden geçen sonsuz miktârdaki düzlemlere (Semt düzlemi) denir. Güneşten geçen semt düzlemi, sathî üfuklardan birini keser. Bu MS doğrusuna, (Sathî üfuk hattı) denir. Bu hat, EK şâkûlüne amûddur, [dik]dir ve râsıdın gözünden geçer. Semt düzlemlerinin sema küresini kestiklerini düşünürsek, küre sathında hâsıl olan bu dâirelere, bu mahallin (Semt dâireleri) veya (İrtifâ’ dâireleri) denir. Bu dâireler, bu mahallin üfuk düzlemlerini dik olarak keserler. Güneşin merkezinden geçen semt dâiresinin, hakîkî üfuk düzlemini kestiği A noktası ile güneşin merkezi arasında kalan AG kavsinin derecesine, güneşin o mahalde ve o andaki (Hakîkî irtifâ’ı) denir. Şems, her an, başka semt dâirelerinden geçmektedir. Şemsin bir Z kenârından geçen semt dâiresinin, bu kenârı kestiği Z noktası ile hissî, mer’î, sathî ve riyâdî üfuk düzlemlerini kestiği iki nokta arasında kalan semt kavsinin derecesine, güneşin bu üfuklara göre (Zâhirî irtifâ’)ları denir. Şemsin bu üfuklardan aynı irtifâ’da olduğu vakitler farklıdır. Güneş bir mahallin hissî üfkunun altına girince, yâni bu üfka nazaran zâhirî irtifâ’ı sıfır olunca, bu üfkun her yerindeki Râsıdlar, güneşin bu üfuktan gurûb ettiğini görürler. Yüksekte bulunan Râsıd, LK kendi üfk-ı zâhirîsi hattının bir K noktasından geçen, başka bir MS üfk-ı hissî üzerinde bulunduğu için, güneşin bu üfk-ı hissîden gurûbunu görür. LK Üfk-ı zâhirî dâiresinin her noktasından geçen birer hissî üfuk düzlemleri vardır. Güneşten geçen ZS semt dâiresi, bu üfuklardan birini S noktasında dik olarak keser. K noktasındaki MKO hissî üfku, Râsıdın (Sathî üfk)udur. Sathî üfuk ve riyâdî üfuk, Râsıdın bulunduğu yükseklikten geçiyorlar. Fakat, aralarında bir C zâviyesi [açı] vardır. Bu açıya (İnhitât-ı üfuk zâviyesi) denir. Ahmed Ziyâ bey diyor ki, (râsıdın bulunduğu mahallin, üfk-ı hissîden, metre olarak, irtifâ’ının kare kökü 106,92 ile çarpılınca, bu mahallin inhitât-ı üfuk açı sâniyesi olur). Yüksekteki Râsıda nazaran güneşin gurûb etmesi, üfk-ı sathîye nazaran irtifâ’ının sıfır olmasıdır. Diğer namazların şer’î vakitleri de, bunun gibidir. Yâni, güneşin sathî üfka nazaran irtifâ’ları ile hesap edilir. Güneşin sathî üfka nazaran (ZS) irtifâ’ı, Râsıdın bulunduğu mahallin şâkûlünden geçen semt dâirelerinden, güneşin kenârından geçen dâirenin kavsidir. Bu kavs, Râsıdın gözünden çıkıp, bu kavsin iki ucundan geçen iki yarım doğru arasındaki zâviyenin derecesini göstermektedir. Bu kavse muvâzî [paralel] olarak, zâviyenin iki kenârı arasında çizilen sayısız miktârdaki kavslerin hepsi de, güneşin bu irtifâ’ derecesini göstermektedirler. Râsıd, bu kavslerden, sathî üfkun, üfk-ı zâhirî hattını kestiği K noktasından geçen HK kavsini, güneşin üfk-ı zâhirî hattına nazaran irtifâ’ı olarak görmektedir. Bunun için, sathî üfka nazaran irtifâ’ olan, ZS kavsi yerine, zâhirî üfuk hattına nazaran olan, HK (zâhirî irtifâ’ı) kullanılmaktadır. Mer’î şer’î vakitler, bu irtifâ’ ile hesap edilmektedir. Şemsin zâhirî irtifâ’ı, Sekstant veRubu’ dâire tahtası ile bulunmaktadır.
Erd mihverinin [ekseninin] sema küresini kestiği iki noktaya (Sema kutbu) denir. Mihverden geçen düzlemlerin sema küresinde hâsıl ettikleri dâirelere (Meyl dâireleri) denir. Erd merkezinden geçen ve mihverine amûd [dik] olan düzleme (Ekvator) sathı denir. Güneşin merkezi ile Ekvator sathı arasında kalan meyl dâiresi kavsinin derecesine (Güneşin meyli) denir.
Bir mahalde, bir meyl düzlemi ve birçok semt düzlemleri vardır. Bir mahallin şâkûlü ile Erdın mihveri, Erdın merkezinde birleşirler. Hâsıl ettikleri zâviyenin düzlemine (Nısf-ün-nehâr düzlemi) denir. Bu düzlemin sema küresini kestiği dâireye (Nısf-ün-nehâr dâiresi=Meridiyen), hakîkî üfku kestiği doğruya (Nısf-ün-nehâr hattı) denir. Güneşin günlük mahrekleri, birbirlerine ve Ekvator düzlemine paralel olan dâirelerdir. Bu dâirelerin bulundukları düzlemler, Erdin mihverine ve Nıfs-ün-nehâr düzlemine diktirler. Üfuk düzlemlerini eğik [mâil] olarak keserler. Güneş bir mahallin üfk-ı zâhirî hattı üzerinde kaldığı zaman, o mahalde şemsî gündüz olur. Güneşten geçen semt dâiresi, üfk-ı zâhirî hattını dik olarak keser. Güneş, bir mahallin Nısf-ün-nehâr dâiresi üzerine gelince, yâni merkezi hakîkî üfuktan gaye irtifâ’ında iken, merkezinden geçen meyl dâiresi ile, o mahallin semt dâiresi aynı olur. Bu dâirenin, güneş merkezi ile Ekvator arasındaki kavsi (Meyl), üfk-ı hakîkî arasındaki kavsi, (Hakîkî gaye irtifâ’ı) derecesi olur. Râsıd Ekvatorda ise, hakîkî üfku, Erdin mihverinden geçer. Her zaman, gece ve gündüz oniki saat olurlar. Râsıd Kutubda ise, hakîkî üfuk düzlemi, Ekvator düzlemi ile aynı olur ve güneş, Râsıdın bulunduğu yarım kürede iken, altı ay gündüz, diğer yarım kürede olunca, altı ay gece olur. Güneşin senelik hareketini yaptığı (Husûf düzlemi), Ekvator düzlemini Erdın bir kutru [çapı] istikâmetinde keser. Aralarında dâimâ 23 derece 27 dakikalık zâviye vardır. Güneş Ekvatorun bir tarafında iken, bu mahallerde yaz, diğer yarım kürede kış olur.
Sabah namazının vakti, dört mezhepte de, (leyl-i şer’î) sonunda, yâni (Fecr-i sâdık) denilen beyazlığın şarktaki üfk-ı zâhirî hattının bir noktasında görülmesinden, (leyl-i şemsî)nin sonuna, yâni güneşin üst kenârının, o mahaldeki üfk-ı zâhirî hattından doğuncaya kadardır. Beyazlık, üst kenârı bir mahallin üfk-ı zâhirî hattına 19 derece yaklaşınca, bir noktada görülür. Oruç da bu vakit başlar. İslâm âlimleri, -19 derece irtifâ’ ile hesap ettikleri imsak vakitlerinin, bulutsuz ve berrak havada, üfk-ı zâhirî hattına ve saate bakarak, beyazlığın, üfk-ı zâhirî hattının bir noktasında başladığı vakit ile aynı olduklarını görmüşlerdir. Biz de böyle gördük. Şimdi, oruç tutmaya bu vakitlerden sonra başlıyanların orucları sahih olmamaktadır. Daha sonra, irtifâ’ -18 olunca, beyazlık bu üfuk hattı üzerine yayılır. Sabah namazını bu vakit kılmak ihtiyâtlı olur. Avrupalılar, bu vakte fecr diyorlar. Müslümanların, din işlerinde, hıristiyânlara değil, islâm âlimlerine uyması lâzımdır. Beyazlık, üfuk hattı üzerinde kırmızılığın başlamasından iki derece evvel başlar. -20 derece yaklaşınca beyazlığın başladığını bildirenlerin de bulunduğu, İbni Âbidînde ve M.Ârif beğin takviminde yazılı ise de, islâm âlimleri, -19 derece olduğunda ittifâk etmişlerdir. Kırmızılığın yayılması, güneşin üst kenârı, üfk-ı zâhirî hattına 16 derece yaklaşıncadır. Fecr ve imsak vakti için -16 derece irtifâ’ı kabûl etmek, islâm âlimlerine uymamak olur.
Zâhirî zuhr, yâni güneşi görenler için, öğle namazının evvel mer’î vakti, güneşin arka kenârı zâhirî zevâl mahallinden ayrılınca başlar. Bu vakit, dik bir çubuk gölgesinin, en kısa iken, uzamaya başladığını görmekle anlaşılır. Bu vakit, güneş merkezinin, o mahaldeki gündüz müddetinin ortasından [semadaki Nısf-ün-nehâr dâiresinden] yâni hakîkî üfka göre, hakîkî gaye irtifâ’ına yükseldikten, yâni (Hakîkî zevâl vakti)nden sonra, arka kenârının, Erd üzerindeki üfk-ı zâhirî hattının garp tarafından, zâhirî gaye irtifâ’ına indiği görülünce başlar. Güneşi görenler için, namaz vakitlerinin, [güneşin merkezinin] üfk-ı hakîkîye nazaran olan, hakîkî irtifâ’ları ile değil, kenârının üfk-ı zâhirî hattından zâhirî irtifâ’ına geldiği görülünce başlıyacağı, Tahtâvînin (İmdâd hâşiyesi)nde yazılıdır. Zâhirî zuhr vaktinin, güneşin, zâhirî gaye-i irtifâ’dan alçaldığı görüldüğü vakit başladığı (Mecma’ul enhür)de de yazılıdır. Etrâfımızda, bir dâire şeklinde gördüğümüz (zâhirî üfuk hattı) nın mahalli, Râsıd, en aşağı yerde iken, üfk-ı hissî üzerinde bir B noktasıdır. Zâhirî gaye irtifâ’ındaki (Zâhirî zevâl mahalli) de, semadaki hakîkî zevâl noktası olur. Râsıd, insân boyu kadar bile yükseldikce, üfk-ı zâhirî hattı, üfk-ı hissîdeki B noktasından ayrılarak, nısf kutru, inhitât-ı üfuk derecesi kadar bir kavs olan, bir dâire şeklini alır ve üfk-ı hakîkîye doğru alçalır. Semadaki, zâhirî zevâl mahalleri de, üfk-ı zâhirî hattından gaye irtifâ’ında olan noktaların, hakîkî zevâl noktası etrâfında husûle getirdikleri bir dâirenin, güneşin mahrekini kestiği iki nokta arasındaki mahrek kavsi olur. Bu zevâl dâireleri, Nısf-ün-nehâr düzlemine diktir ve nısf kutrları olan kavsler, inhitât-ı üfuklar kadardır. Zâhirî zevâl kavsinin başı ve sonu, güneşin günlük mahrekinin, zâhirî zevâl dâiresini kestiği iki noktadır. Güneşin ön kenârı, birinci noktaya gelince, gölgenin kısalması fark edilmez, zâhirî zevâl vakti başlar. Arka kenârı, ikinci noktadan çıkınca, tamam olur. Bu vakit, gölgenin uzamaya başladığını görmekle anlaşılır. (Zevâl mahalli dâireleri)nden her biri, Erd üzerindeki, râsıdın bulunduğu mahalle mahsûs olan zâhirî üfuk hattı dâiresinin noktalarından aynı gaye irtifâ’ında bulunan noktalardan meydana gelmiştir. (Şer’î zevâl vakti), güneşin ön kenârının, bu dâirelerin en dışındaki, en büyüğü üzerindeki iki noktadan birincisine geldiği vakit başlar. Arka kenâr, bu dâireden ayrılırken, şer’î zevâl vakti tamam olarak (şer’î zuhr vakti) başlar. Riyâdî şer’î vakitler hesap ile bulunarak takvimlere yazılır. Zuhr vakti, asr-ı evvele kadar, yâni bir şeyin gölgesi, zevâl vaktindeki boyundan, bu şeyin boyu miktârı uzayıncaya veya asr-ı sânîye, yâni boyunun iki misli uzayıncaya kadar devam eder. Birincisi, iki imama ve diğer üç mezhebe göre, ikinci vakit ise, İmâm-ı a’zama göredir.
İkindi namazının vakti, öğle vakti bitince başlıyarak, güneşin arka kenârı üfk-ı zâhirî hattından batıp, gayb olduğu görülünciye kadar ise de, güneş sarardıktan sonra, yâni alt [ön] kenârı üfk-ı zâhirî hattına bir mızrak boyu yaklaşınca, her namazı kılmak ve ikindiyi bu vakte geciktirmek haramdır. Güneşin veya ziyâsının geldiği yerlerin sararması, merkezinin üfk-ı hakîkîye beş derece irtifâ’a geldiği vakit başlar. Bu vakte (İsfirâr vakti) denir. Türkiyede şehirlerde ikindi ezanları, iki imama göre okunduğundan, ikindi namazını, bu ezandan, kışın 36 dakika, yazın ise 72 dakika sonra kılmalıdır ki, böylece İmâm-ı a’zama da uyulmuş olur. Arz derecesi 40 ile 42 arasındaki mahallerde, her ay için 6 dakika, yaza doğru 36 ya ilâve, kışa doğru 72 den tarh edilince, bu aydaki iki asır vakti arasındaki zaman farkı olur.
Akşam namazı, şemsî ve şer’î gecenin başlaması ile birlikte başlar. Güneş zâhirî gurûb edince, yâni üst kenârının Râsıdın bulunduğu mahallin üfk-ı zâhirî hattından gayb olduğu görülünce başlar. Hadis-i şerifte, (Gece başlayınca, orucu bozunuz! Gecenin başlaması, güneş ziyâsının, şark tarafında, en yüksek tepeden gayb olması ile olur) buyuruldu. Bu hadis-i şerif ve (İbni Âbidîn) ile (Tahtâvî)nin açıklamaları gösteriyor ki, güneşin zâhirî üfuk hattından gurûb etmesinin görülmediği yerlerde ve hesap yapılırken, gurûb, güneş ziyâsının en yüksek tepeden çekildiği mer’î şer’î gurûb vaktidir. Ezanî saat makineleri, bu vakit 12 yapılır. Akşam namazının vakti, şafak kararıncaya, yâni garbda, iki imama ve diğer üç mezhebe göre, kırmızılık gayb oluncaya veya İmâm-ı a’zama göre, bundan iki derece sonra, beyazlık gayb oluncaya kadar devam eder. Akşam namazını, vaktin evvelinde kılmak sünnettir. (İştibâk-i nücûm) vaktinden, yâni yıldızlar çoğaldıktan, yâni güneşin arka kenârının üfk-ı zâhirî hattı altına on derece irtifâ’a indikten sonraya bırakmak haramdır. Bu vakit ile gurûb vakti arasındaki zaman, İstanbul gibi, arzı 41 derece olan mahaller için, bir senede, 53 ile 67 dakika arasında değişmektedir. Hastalık, seferî olmak, hazır taâmı yimek için, yıldızlar çok görülünceye kadar geciktirilebilir.
Yatsı namazının vakti, İmâmeyne göre, işâ-i evvelden, yâni garbdaki zâhirî üfuk hattı üzerinde kırmızılık gayb olduktan sonra başlar. Diğer üç mezhepte de böyledir. İmâm-ı a’zama göre, işâ-i sânîden, yâni beyazlık gayb olduktan sonra başlar. Şer’î gecenin sonuna, yâni Fecr-i sâdıkın ağarmasına kadardır. [Güneşin üst kenârı, zâhirî üfuktan 17 derece irtifâ'a inince kırmızılık, 19 derece inince, beyazlık gayb olur.] Şâfi’î mezhebinde yatsı namazının âhır vakti, şer’î gecenin, yâni gurûb ile fecr-i sâdık arasındaki zamanın yarısına kadar diyenler vardır. Yatsıyı, şer’î gecenin yarısından sonra kılmak, bunlara göre câiz değildir. Hanefîde ise, mekruhtur. Mâlikîde de fecre kadar kılmak sahih ise de, şer’î gecenin üçte birinden sonra kılmak günahtır. Öğle ve akşam namazlarını iki imamın bildirdiği vakitlerde kılamıyan, kazaya bırakmayıp, İmâm-ı a’zamın kavline göre edâ etmeli, bu takdîrde, o gün ikindi ve yatsı namazlarını da, İmâm-ı a’zama göre kılmalıdır.
Beş vakit namazın ve bilhâssa sabah ve yatsı namaz vakitlerinin başlangıcı, her memleketin arz [Enlem] derecesine, yâni Hatt-ı istivâdan uzaklığına ve güneşin meyline, yâni ay ve günlere göre başkadır. Kutba yaklaştıkca, fecr ve şafak vakitleri güneşin tulû’ [doğma] ve gurûb [batma] vakitlerinden uzaklaşır. Yâni sabah ve yatsı namazlarının ilk vakitleri, birbirlerine yaklaşır. Tenvîr sathı ile Erdın mihveri arasındaki (Tenvîr zâviyesi), güneşin meyline müsâvî olduğu için, 90 – arz < meyl +19 yâni arz dereceleri ile meyl-i şemsin toplamı, yetmişbir [90-19=71] veya daha ziyâde olan yerlerde ve zamanlarda, meselâ Pariste güneşin meyli, çok olduğu Haziranın 12 ile 30 u arasında, şafak kırmızılığı gayb olmadan, fecrin beyazlığı başlar. Bunun için, yatsı ve sabah namazlarının vakitleri başlamaz. (Se’âdet-i Ebediyye) sayfa 175′e bakınız! Hanefî mezhebinde vakit, namazın sebebidir. Sebep bulunmazsa, namaz farz olmaz. O hâlde, hanefî mezhebi âlimlerinin çoğu, böyle memleketlerde, bu iki namaz farz olmaz, dedi. Bazı âlimlere göre ise, arz dereceleri bunlara yakın yerlerdeki veya böyle bir yerde, böyle zamanların başlamadan evvelki günlerdeki vakitlerinde kılmalıdır.
Nehâr-ı şer’înin, yâni oruç zamanının dörtte biri, (Duhâ) yâni kuşluk vaktidir. Oruç zamanının dörtte biri, fecr vaktine ilâve edilince, Duhâ vakti olur. Nehâr-ı şer’înin yarısı, (Dahve-i kübrâ) vaktidir. Ezanî Fecr vaktinin yarısı, Dahve-i kübrâ vaktidir. Vasatî saate göre, gece yarısından îtibaren imsak ve iftâr vakitleri toplamının yarısıdır.
Öğle ve ikindi namazlarının vakitlerini kolayca anlamak için, Muhammed Mâsum-i Fârûkî Serhendînin talebesinden Abdülhak Sücâdilin yazmış olduğu, fârisî (Mesâil-i şerh-ı Vikâye) kitabının Hindistânda Hayderî matbaasında 1294 [m. 1877] senesi baskısında ve (Mecma’ul-enhür)de şöyle yazıyor:
(Güneş gören düz bir yere, bir dâire çizilir. Bu dâireye (Dâire-i hindiyye) denir. Dâirenin ortasına, dâire kutrunun [çapının] yarısı kadar uzun, düz bir çubuk dikilir. Çubuğun tepesi dâirenin üç muhtelif noktasından aynı uzaklıkta olmalıdır ki, tam dik olsun! Bu dik çubuğa (Mikyâs) denir. Bu mikyâsın gölgesi, sabahları, dâirenin dışına kadar uzundur ve garp tarafındadır. Güneş yükseldikce, yâni irtifâ’ı arttıkça gölge kısalır. Gölgenin dâireye girdiği noktaya işaret konur. Öğleden sonra şark tarafında, dâireden dışarı çıkar. Çıktığı noktaya da bir işaret konur. Dâire çenberi üzerindeki bu iki işaret arasında kalan kavsin [yayın] ortası ile, dâirenin merkezi arasına düz bir hat çizilir. Bu hat, o mahallin (Nısf-ün-nehâr hattı) olur. Nısf-ün-nehâr hattının istikâmeti, şimâl ve cenûb cihetlerini gösterir. Güneşin doğduğu tarafa dönen kimsenin sol omuzu, şimâl cihetidir. Güneşin ön kenârı, üfk-ı zâhirî hattından, gaye irtifâ’ına yükselince, (Zâhirî zevâl vakti) başlar. Bundan sonra gölgenin uzayıp kısaldığı his edilmez. Gölgenin en kısa uzunluğuna (Fey-i zevâl ) denir. Arka kenâr, alçalmaya başlıyarak, sathî üfka [zâhirî üfuk hattına] nazaran gaye irtifâ’ına gelince, (Zâhirî zevâl vakti)nin sonu ve (Zâhirî zuhr vakti) olur. Gölgenin uzamaya başladığı görülür. Zâhirî zevâl zamanının, yâni gölgenin kısalmasının sonu ile uzamaya başlaması arasındaki zamanın ortasında, güneşin merkezi, semadaki Nısf-ün-nehâr dâiresi üzerine geldiği mer’î vakit olup, hakîkî üfuktan gaye irtifâ’ında olur. Bu an gündüz ortası, yâni (Mer’î hakîkî zevâl vakti)dir. Bu mer’î hakîkî zevâl vaktinde, hakîkî zevâlî saat 12 dir. 12 ile tâdîl-i zamanın cebrî toplamı, gündüzün başlangıcı yapılmaktadır. Bu vakit, mahallî, vasatî zevâlî saat 12 yapılır. Zevâlî saat makinelerinin başlangıcıdır. (Hakîkî mer’î zevâl vakti), güneşin zevâle geldiği (riyâdî zevâl vakti)nden 8 dakika 20 sâniye sonradır. Çünkü, güneşin ziyâsı, Erda 8 dakika 20 sâniyede gelmektedir. Hesap ile bulunan riyâdî namaz vakitlerine 8 dakika 20 sâniye eklenerek, mer’î vakitlere çevrilir. Bu çevirmeyi saat makineleri yapmaktadır. Riyâdî vakitlerin ve saat makinelerindeki mer’î vakitlerin, birbirlerinin aynı oldukları anlaşılmaktadır.
1193 [m. 1779] senesinde Erzurûmda hazırlanmış olan (Mi’yâr-ı evkat) ceb takviminde diyor ki, (Gölgenin en kısa görüldüğü (mer’î) zevâl vaktinde, ezanî saat makinesi, takvimde yazılı zuhr vaktinden temkin zamanı geri getirilerek ayârı tashîh edilir.) Çünkü, zevâl vakti, zuhr vaktinden temkin kadar öncedir. Yâhut, vasatî saat makinesi herhangi bir namaz vaktini gösterince, ezanî saat makinesi de, bu namazın ezanî vaktine getirilir. Fey-i zevâl, arz ve meyl derecelerine göre, yâni her arz derecesinde ve her gün başka boydadır.
İkindi namazı vaktindeki güneş irtifâ’ını bulmak için, (İrtifâ’-gölge uzunluğu) cetveli kullanılır. Bu cetveli, 1924 (Takvim-i sâl) sonunda görerek, kitabımızın 558. sayfasına koyduk. Meselâ, 13 Ağustosta, İstanbulda, güneşin gaye irtifâ’ı 64 derece olduğundan, bir metre, dik çubuğun gölgesinin en kısa uzunluğu, cetvelde, 0,49 m. bulunur. Asr-ı evvelde, gölge 1,49 m. ve güneşin irtifâ’ı cetvelde 34 derece olur.
Pergel, fey-i zevâl boyu kadar açılıp, bir ayağı, Nısf-ün-nehâr hattının dâireyi kestiği noktaya konur. Diğer ayağının Nısf -ün-nehâr hattının dâire dışındaki kısmını kestiği nokta ile merkez arasındaki mesâfe nısf kutr olmak üzere ikinci bir dâire çizilir. Mikyâsın gölgesi bu ikinci dâireye geldiği vakit, (Hakîkî asr-ı evvel) vakti olur. İkinci dâireyi her gün yeniden çizmek lâzımdır.
Şer’î namaz vakitlerini, güneşin kenârının şer’î üfuktan olan irtifâ’ına göre hesap etmek lâzımdır. Namaz vakitlerinin irtifâ’ları, hakîkî üfuktan olamaz. Hakîkî üfka göre olan irtifâ’ ile hesap edilen hakîkî gurûb vaktinde, güneş yüksek yerlerin zâhirî üfuk hatlarından batmamış olarak görülmektedir.
Güneş merkezinin, Nısf-ün-nehârdan iki gündeki geçişleri, yâni iki gündeki hakîkî zevâl vakitleri arasındaki zamana (Hakîkî güneş günü) denir. Bunların uzunlukları birbirlerine müsâvî olmadığı için (Vasatî gün) kullanılır. Vasatî gün uzunluğu, bir güneş senesindeki 365,24 günün 360 da biri zamandır. Vasatî günler, birbirlerine müsâvîdir. Bunların hakîkî güneş günlerinden farkına, bir günlük (Tâdîl-i zaman) denir. Vasatî gün fazla ise, tâdîl-i zaman (-), noksan ise (+) dır. Tâdîl-i zaman, her gün değişerek, bir senede +16 ile -14 dakika arasında değişmekte, senede dört defa sıfır olmaktadır.
Güneşin merkezinin hakîkî üfuktan gurûb ettiği (Riyâdî gurûb) vaktinden sonra, arka kenârının, üfk-ı şer’îye inerek, ziyâsının en yüksek tepeden gayb olması için geçen zamana (Temkin Zamanı) denir. Bir beldenin [şehir veya köyün] temkini, yükseklik ile ve arz derecesi ile değişir, artar. Günlük değişmesi birkaç sâniyedir. Bütün namaz vakitleri ve iftâr vakti hesap edilirken, her beldede, en yüksek yerin temkini kullanılır. Meselâ İstanbulda, Çamlıca tepesinin 267 metre yüksekliği için hesap edilen 8 dakika temkin kullanılır. Temkinlerin hergün değişmeleri ve muhtelif saat birimlerinin birbirlerinden farkları düşünülerek, İstanbulun temkini 10 dakika kabûl edilmiştir. Güneşin tâdîl-i zamanı ve meyli ise, hergün takrîben yarım dakika değişmektedir. Fakat, günlük miktârı her beldede aynıdır.
Saat makineleri, bir vasatî günde 24 saati gösterir. Vasatî veya ezanî zamanları ölçerler. Bir beldenin vasatî saati, hakîkî mer’î zevâl vaktinden tâdîl-i zaman kadar farklı olarak 12 yapılır. Ezanî saat makinesi, güneşin üfk-ı şer’îden, yâni en yüksek tepeden gurûb ettiği görülünce, 12 yapılır. Bu saat makineleri gurubî vakitleri göstermez. Ezanî vakitleri gösterir. Şarka doğru gidildikce, yâni tûl derecesi arttıkca, mahallî saat makinelerinin ayârları ileri alınmakta, bunun için, tûl dereceleri değişince, saat makinelerindeki namaz vakitleri değişmemektedir. Gurûbî ve ezanî gün uzunlukları, birbirlerine takrîben müsâvîdir. Mebde’leri, temkin miktârı farklıdır. Hakîkî [zevâlî] gün uzunluğundan 1-2 dakika farklıdırlar. Hesap ile, namazların zevâlî veya gurûbî riyâdî vakitleri bulunur. Bu riyâdî vakitler, saat makinelerinin gösterdikleri mer’î vakitlerin aynıdır. Arz derecesi arttıkca, [yatsı hâriç] dört namazın vakti önce olur. Tûl derecesi arttıkca mahallî saatlerdeki vakitler değişmez ise de, müşterek saate göre, tûl derecesi arttıkca ileri [önce] olur.
İbni Âbidîn, oruclunun yapması müstehab olan şeyleri bildirirken ve Tahtâvî (Merâkıl-felâh) hâşiyesinde, namaz vakitlerinde diyorlar ki, (Bir kimse, güneşin üst kenârının, zâhirî üfuk hattından gurûb ettiğini görmedikçe iftâr yapamaz. Alçakta bulunan kimse, gurûbu daha önce görünce, yüksektekinden önce iftâr yapar. Güneşin üfk-ı zâhirî hattından gurûbunu göremiyenler için gurûb, şarktaki tepelerin kararmasıdır.) Yâni şer’î üfuktan olan gurûbdur. Namaz vakitleri ve iftâr yapmak hesap edilirken, (Temkin) kullanmak, yâni irtifâ’ları şer’î üfuklara göre düşünmek lâzım olduğu, buradan anlaşılmaktadır. Hesap yaparken, her yükseklik için ayrı olan zâhirî üfuk hatlarından olan zâhirî irtifâ’lar kullanılamaz. Çünkü muhtelif zâhirî üfuk hatları ve bunların her birine göre muhtelif irtifâ’lar ve bir mahalde, bir namazın muhtelif riyâdî vakitleri olur.
Güneşin kenârının şer’î üfuktan, namaz vaktinin irtifâ’ına geldiği, riyâdî şer’î vaktini hesap etmek için, evvelâ bu namaza mahsûs olan (Fadl-ı dâir = Zaman farkı) hesap edilir. Fadl-ı dâir, güneşin bulunduğu yer ile, gündüz veya gece yarıları arasındaki zaman farkıdır. Fadl-ı dâiri bulmak için, muhtelif düstûrlar [formüller], logaritme ile veya hesap makineleri ile çözülürler. Öğle (zuhr), ikindi (asr), isfirâr, akşam (gurûb), iştibâk ve işâ (yatsı) vakitlerinin Fadl-ı dâirleri, [saat makinelerinin gösterdiği mer'î] hakîkî zevâl vaktine eklenerek, bazı makinelerde, bulunan yatsı namazının Fadl-ı dâiri gece yarısından çıkarılarak, fecr ve tulû’ için gece yarısına eklenerek, işrak için hakîkî zevâl vaktinden çıkarılarak, hakîkî veya gurûbî zamanlara nazaran riyâdî (hakîkî vakitler) bulunur. Zuhr, asr, gurûb, iştibâk ve işânın hakîkî vakitlerine temkin ilâve ve fecr ile tulû’ riyâdî hakîkî vakitlerinden tarh edilince, (Şer’î vakitler) olur. Çünkü, bir namazın hakîkî vakti ile şer’î vakti arasındaki zaman farkı, hakîkî üfuk ile şer’î üfuk arasındaki zaman farkı kadardır. Bu da, (Temkin zamanı)dır. Her şehir için tek bir temkin vardır. Bu da, şer’î vakitleri bulmak için kullanılır. Bunlar da, (Ezanî) veya (Vasatî) zamanlara çevrilerek takvimlere yazılır. [Namaz vakitlerini hesap etmek için, (Se'âdet-i Ebediyye) kitabında misâller verilmiştir.] Hakîkî vakti vasatîye tahvîl için, (Tâdîl-i zaman) ile muâmele edilir. Gurûbî vakti ezanîye tahvîl için, dâimâ bir temkîn çıkarılır. Görülüyor ki, zuhr, asr, gurûb ve işâ namazlarının gurûbî vakitleri ile ezanî vakitleri, birbirinin aynıdırlar. İslâm âlimleri, asırlarca evvel, (Rub’-ı dâire) âleti veya Üstürlâb [Oktant] denilen âlet yaparak, bununla güneşin riyâdî üfka göre veya Sekstant ile zâhirî üfuk hattına göre irtifâ’ını ölçmüşler, bundan her namaz vaktinin hakîkî irtifâ’ını hesap etmişlerdir. Zevâlden evvelki vakitler, şer’î tulû’ üfkuna, zevâlden sonraki vakitler, şer’î gurûb üfkuna olan irtifâ’ları ile hesap edilir. Zuhr vakti, gündüz ortasından sonra olduğu için, (şer’î zevâl vakti), hakîkî zevâl vaktinden temkin zamanı sonra olması lâzım olur. Hüsâmeddîn efendinin (Şemâil-i şerife) tercümesine bakınız! Ahmed Ziyâ bey 1339 [m. 1921] tarihli (Rub’-ı dâirenin sûret-i isti’mâli) kitabında diyor ki, (Hakîkî mer’î zevâl vaktindeki 12 saata tevafuk eden vakit-i vasatîye o mevkie âid temkin miktârı cem’ olundukta, mahallî vasatî saat ile zuhr vakti olur.) (Kedûsî)nin (İrtifâ’ risâlesi)ni tercüme eden, Fatih medresesi ders-i âmlarından, yâni islâm ilimleri ordinaryüs profesörü Hezargradlı Hasen Şevkı efendi, dokuzuncu bâbında, imsak vaktini bulmağı bildirince diyor ki, (Bulduğumuz imsak vakitleri temkinsizdir. [Yâni güneşin merkezinin gurûbî saate göre, hakîkî üfka -19 derece irtifâ'a yaklaştığı [riyâdî] vakttir.] Oruç tutacak kimsenin, bundan onbeş dakika evvel imsak etmesi lâzımdır. Böylece, [oruca güneşin ön kenârının şer'î üfka ve ezanî saate göre olan imsak vaktinde başlıyarak] orucu fâsid olmaktan kurtulur.) Görülüyor ki, bu büyük âlim de, şer’î ezanî vakti bulmak için hakîkî vaktten temkin zamanının iki mislini çıkarmakta, temkin çıkarılmaz ise, orucun fâsid olacağını bildirmektedir. Çünkü, İstanbulda temkin sekiz dakika hesap edilmekte, ihtiyâten on dakika kabûl olunmaktadır. Ahmed Ziyâ bey de, (Rub’-ı dâire ile bulunan hakîkî fecr vaktinden temkinin iki misli çıkarıldıktan sonra, ezanî şer’î imsak vakti başlar) diyor. Hesap ile veya Rub’-ı dâire ile bulunan hakîkî fecr vaktinden, ezanî saat için temkin zamanının iki mislini çıkarmak lâzım olması, mahallî vasatî saat için, bir temkin çıkarmak lâzım olduğunu göstermektedir. Vasatî zaman için bir temkin çıkarılmazsa, oruç fâsid olur. Kedûsînin irtifâ’ risâlesinin önsözünde, (Meârif nezâretinin 1310 [m. 1892] senesi 230 numaralı ruhsatı ile basıldı) yazılıdır. Bunun için, Osmanlı âlimlerinin zamanında, meselâ Osmanlı âlimlerinin en yüksek makamı olan (Meşîhat-i islâmiyye)nin hazırladığı 1334 [m. 1916] senesinin (İlmiyye sâlnâmesi) ismindeki takvimde ve 1982 ye kadar hazırlanan takvimlerin hepsinde ve İstanbul üniversitesi Kandilli rasadhânesinin 1958 tarih ve 14 sayılı (Evkat-ı şer’ıyye) kitabında imsak vakitleri, hakîkî vakitlerinden temkin zamanı evvel başlamaktadır. Oruca, bu takvimlerdeki şer’î imsak vaktinden beş dakika bile sonra başlayanın orucu sahih olmaz. Şer’î zevâl vaktinde gölgenin boyu, hakîkî zevâl vaktindeki fey-i zevâlden daha uzundur. İkisi arasındaki fark, temkin zamanında hâsıl olan uzunluktur.
Gece, gündüz müddetleri birbirine dâimâ müsâvî olsaydı, güneş dâimâ hakîkî zevâlden altı saat evvel tulû’ ve altı saat sonra gurûb ederdi. Gece ile gündüz müddetleri müsâvî olmadığı için, yaz aylarında, hakîkî zevâl vakti ile hakîkî tulû’ ve hakîkî gurûb vakitleri arasında 6 saattan bir miktâr fazla zaman vardır. Kış aylarında, bu vakitler arasında, bir miktâr az zaman bulunur. Altı saatten olan bu zaman farkına (Nısf fadla) zamanı denir. Yaz aylarında, hakîkî tulû’ ve gurûb vakitleri, zevâl vaktinden, 6 ile Nısf fadlanın toplamı kadar farklı olmaktadır. Gurûb vakti, zevâl vaktinden uzaklaşınca, gurûbî saatın sabah mebdei, zevâl vaktine yaklaşır. Gurûbî saate göre zevâl vakti, yaz aylarında, Nısf fadlanın 6 saatten farkı olur. Herhangi bir mahalde:
sin Nısf fadla = tan arz-ı belde x tan meyl
müsâvâtından (Nısf fadla = Yarı fark) derecesi bulunur. Bunun dört misli, zaman dakikası olur. Meyl ile arz derecelerinin işaretleri aynı ise, yâni aynı nısf kürede iseler, Nısf fadla zamanının mutlak kıymeti 6 ya ilâve edilince, hakîkî zamana göre, riyâdî hakîkî gurûb vakti ve gece yarısı 12 den, sabah gurûbî 12 ye kadar olan zaman olur şemsin hakîkî tulû’ vakti ile zevâli vakti arasında da bu kadar zaman vardır. 6 dan çıkarılırsa, gurûbî zamana göre riyâdî hakîkî zevâl vakti yâni sabah 12 den zevâl kadar zaman olur ki, aynı zamanda, ezanî zamana göre şer’î zuhr vakti ve hakîkî zamana göre, hakîkî tulû’ vaktidir. Bulunulan mahal ile güneş başka nısf kürelerde ise, nısf fadlanın mutlak kıymeti 6 ya ilâve edilince, o mahallin gurûbî zamana göre hakîkî zevâl vakti ve hakîkî zamana göre, hakîkî tulû’ vakti olur. 6 dan çıkarılınca, hakîkî zamana göre o mahaldeki riyâdî hakîkî gurûb vakti olur. 1 Mayısta, meselâ Privileg hesap makinesinin 14.55 µ tan x 41 tan = arc sin x 4 = ¥ düğmelerine basılınca, makinenin levhasında, Nısf fadla 53 dakika 33 sâniye görünür. Hakîkî zamana göre, riyâdî hakîkî gurûb vakti 6 saat 54 dakika, mahallî vasatî zamana göre 6 saat 51 dakika ve müşterek zamana göre 18 saat 55 dakikadır. Şer’î gurûb vakti 19 saat 5 dakika olur. Gurûbî zamana göre hakîkî zevâl vakti 5 saat 6 dakika olur. Bundan, İstanbul için gurûb vaktindeki 10 dakika temkin zamanı dâimâ çıkarılıp 4 saat 56 dakika, ezanî zamana göre zevâl vakti olur. Buna zuhr vaktindeki, yine 10 dakika temkin zamanı ilâve edince, ezanî saate göre zuhr vakti, yine 5 saat 6 dakika olur. Zuhr vaktindeki temkin, gurûb vaktindeki temkinin aynı olduğu için, gurûbî zamana göre hakîkî zevâl vakti ile ezanî zuhr vakti aynı olmaktadırlar. İkindi ve yatsının ezanî vakitleri de böyledir. Müşterek saat ile şer’î tulû’ vakti 4 saat 57 dakika olur. 5 saat 6 dakika, hakîkî gece müddetinin yarısıdır. Hakîkî gece müddeti olan 10 saat 12 dakikadan 2 temkin zamanı çıkarılınca, ezanî zamana göre şer’î tulû’ vakti 9 saat 52 dakika olur. Türkiyenin her yerinde, imsak vaktinden onbeş dakika sonra sabah namazı kılınır. Yüksek bir yerin D inhitât-ı üfuk zâviyesi:
Y = metre olarak yüksekliktir.
Fadl-ı dâir saati H, her yerde, aşağıdaki düstûr ile bulunur ki, aranılan vakit ile nısf-ün-nehâr arasındaki zamandır. Ezanî imsak vakti: [12 + zuhr - H - (1 ÷ 3) = Saat] ve işâ vakti: [H - (12 - zuhr)] Saat olur. Ziyâ te’sîri ile işliyen Privileg hesap makinesinde, H:
h = irtifâ’, ª = arz,  = meyl,
h irtifâ’ı, geceleri ve ª ile  da cenûb nısf kürede (-) olacaktır.
Namaz vakitleri de, Casio hesap makinesi ile, şu şekilde müşterek saat olarak bulunur:
S = saat başı tûl, T = tûl, E = tâdîl, N = temkin,
H, S, T değerleri derece; E, N değerleri saat olarak alınacaktır.
H ve N öğleden önce ( -), öğleden sonra ( + ) dır.
Temkin müddeti N, arz derecesi 44 dereceden aşağı ve en yüksek yeri 500 metreden az olan yerler için, aşağıdaki düğmeler ile saat olarak bulunur. Yâni, âletin levhasında görülen 0 saat ile dakika ve sâniye rakamları temkin olur:
Pil ile işliyen CASIO fx 3600 P hesap makinesinde H Fadl-ı dâiri bulmak için, makine, tertîb edildikten sonra, P1 irtifâ’ RUN meyl RUN arz RUN düğmelerine basılır. Meselâ, meyl 21°. 47′. 43.5” ise, meyl için, 21 ¬ 47 ¬ 43,5 ¬ düğmelerine basılır. Makinenin levhasında hakîkî saat görülür. Miktârlar (-) ise sonra             düğmelerine de basılır. Makineyi tertîb etmek için, MODE š P1 ENT sin – ENT Kin 1 sin x ENT Kin 3 sin = ÷ Kout 1 cos ÷ Kout 3 cos = INV cos ÷ 15 = INV ¬ MODE  düğmelerine basılır.
Tertîb edilmiş Kompütür [Bilgisayar]ler, tûl ve arz dereceleri verilen herhangi bir mahaldeki, bütün namaz vakitlerini, bir günlük veya bir senelik olarak, hemen, cetvel hâlinde vermektedir. Bu cetvel, telefona merbût (Faks) ile hemen, dünyanın her yerindeki bir telefon faksına gönderilmektedir.
Herhangi bir günde, güneşin meyli ve tâdîl-i zaman mâlûm ve arz derecesi 41 olan yerlerde nısf fadla ve fadl-ı dâir ve namaz vakitleri, hiçbir hesaba ve düstûra ve hesap makinesi kullanmaya lüzûm olmadan, (Rub’-ı dâire) ile kolayca ve sür’at ile anlaşılmaktadır. Rub’-ı dâire ve bunun istimâlini bildiren tarifesi, Hakîkat Kitabevi tarafından imâl ve tevzî’ edilmektedir.
İbâdetlerin vakitlerini tâyîn ve tesbît etmek, yâni anlayıp anlatmak, din bilgisi ile olur. İbâdetlerin vakitlerini, din âlimleri, yâni müctehidler anlamış ve bildirmişlerdir. Fıkh âlimleri, müctehidlerin bildirdiklerini (Fıkh) kitaplarında yazmışlardır. Bildirilmiş olan vakitleri, hesap etmek ise, astronomi bilen müslümanların vazîfesidir. Hesap edilmesi câiz olan vakitleri, astronomi âlimleri bulur. Bunların bulduğunu, din âlimlerinin tasdik etmeleri şarttır. Namaz vakitlerini saat ile ve kıbleyi pusula ile anlamanın câiz olduğu (İbni Âbidîn)de (Namazda kıbleye dönmek) bahsinde ve (Fetâvâ-i Şemsüddîn Remlî)de yazılıdır. (Mevdû’ât-ul-ulûm)da diyor ki, (Zamanımızda namaz vakitlerini hesap etmek, farz-ı kifâyedir. Müslümanların güneşin hareketinden veya takvimlerden anlamaları farzdır.)
İbni Âbidîn ve Şâfi’î (El-envâr) ve mâlikî (El-mukaddemet-ül-izziyye) şerhinde diyor ki, (Namazın sahih olması için, vakti girdikten sonra kılınması ve vaktinde kılındığını bilmek şarttır. Vaktin girdiğinde şüpheli olarak kılıp, sonra vaktinde kılmış olduğunu anlarsa, bu namazı sahih olmaz. Vaktin bilinmesi, vakitleri bilen âdil bir müslümanın okuduğu ezanı işitmekle olur. Ezanı okuyan âdil değil ise, [veya âdil müslümanın hazırladığı takvim yoksa], kendisi vaktin girdiğini araştırıp, kuvvetli zannedince kılmalıdır. Fâsıkın veya âdil olduğu bilinmeyen kimsenin, kıbleyi göstermesi, temiz, necis, helâl, haram demesi gibi dinden olan haberleri de, ezan okuması gibi olup, ona değil, kendi araştırıp anladığına uyması lâzımdır.) Yalnız kılanların, hastaların, yolcuların, işe dalıp namazı kaçırmak korkusu olanların, her namazı, vaktinin evvelinde kılmaları lâzımdır. Sabah namazını vaktinin sonunda kılmak, hanefî mezhebinde eftaldir.
Sabah namazının ve orucun evvel vakti, fecr-i sâdık vakti ile başlar. Bu vakit, gurûb vaktinde 12 den başlayan ezanî saatin fecr vaktine gelmesinden anlaşılır. Yâhut gece yarısı 12 den başlayan vasatî saatin fecr vaktine gelmesinden anlaşılır.
Şemsin tulû’u, gece yarısı 12 den, gece müddetinin yarısı sonra veya gurûb vaktindeki 12 den, gece müddeti kadar sonra veya zevâlden gündüz müddetinin yarısı kadar evvel başlar. Sabah gurûbî saatin 12 vakti, gurûb vaktindeki 12 den, 12 saat sonra veya gece yarısı 12 den gündüz müddetinin yarısı kadar sonra veya hakîkî zevâl vaktinden gece yarısı müddetinin yarısı kadar evveldir.
Tulû’ vakti ile sabahın 12 vakti arasında, gece ve gündüz uzunluklarının yarıları arasındaki fark kadar fark vardır.
Cemaat ile öğle namazını, yazın sıcakta geç, kış günleri ise, erken kılmak müstehabdır. Akşam namazını her zaman erken kılmak müstehabdır. Yatsıyı, şer’î gecenin üçte biri oluncaya kadar geç kılmak müstehabdır. Gecenin yarısından sonraya bırakmak tahrîmen mekruhtur. Bu geciktirmeler, hep cemaat ile kılanlar içindir. Evinde yalnız kılan, her namazı vakti girer girmez kılmalıdır. (Künûz-üd-dekâık)da yazılı ve Hâkimin ve Tirmüzînin bildirdikleri hadis-i şerifte, (İbâdetlerin en kıymetlisi, evvel vaktinde kılınan namazdır) buyuruldu. (İzâlet-ül hafâ)nın beşyüzotuzyedinci sayfasında yazılı, (Müslim) kitabındaki hadis-i şerifte, (Bir zaman gelecek, âmirler, imamlar, namazı öldürecekler, vaktinden sonraya bırakacaklardır. Sen, namazını vaktinde kıl! Senden sonra, cemaat olurlarsa, onlarla da, tekrar kıl! İkinci kıldığın nâfile olur) buyuruldu. İkindiyi ve yatsıyı, İmâm-ı a’zamın kavline göre kılmak ihtiyâtlı olur. Uyanamayan, vitri yatsıdan hemen sonra kılmalıdır. Yatsıdan evvel kılarsa, sonra tekrar kılar. Uyanabilen ise, gecenin sonunda kılmalıdır.
Bir beldede, bir namaz vakti, mahallî veya müşterek vasatî zamana göre mâlûm iken, bu namazın ezanî zamana göre vaktini bulmak için, şu iki düstûr kullanılmaktadır:
Müşterek zamana göre vakit = Ezanî zamana göre vakit + Müşterek zamana göre şer’î gurûb vakti.
Ezanî zamana göre vakit = Müşterek zamana göre vakit – Müşterek zamana göre şer’î gurûb vakti. Gurûbdan evvelki zamanlarda, çıkarma yapabilmek için, önce 12 ilâve edilir. Ahmed Ziyâ beğin kitabında, gurûb vakti yerine, zevâl vakti düstûru kullanılmaktadır.
Bu ikinci düstûr, herhangi bir vaktte, ezanî saati ayârlamak için de kullanılır.
Namaz kılması tahrîmen mekruh, yâni haram olan vakitler üçtür: Bu üç vaktte başlanan farzlar sahih olmaz. Nâfileler sahih olursa da, tahrîmen mekruh olur. Bu nâfileleri bozmalı, başka zamanda kaza etmelidir. Bu üç vakit: Güneş doğarken, batarken ve zevâlde ikendir. Burada, güneşin doğması, üst kenârının mer’î üfuk hattından görünmeye başlayıp, bakamıyacak kadar yükselmesine, yâni (İşrak vakti)ne kadar olan zamandır. Güneşin zevâlde olması, şer’î zevâl mahalli olan dâirenin içinde bulunmasıdır. Yâni hakîkî zevâl vaktinden temkin zamanı evvel ve sonra olan iki vakit arasındaki zamandır. Bu zaman, İstanbul için, 20 dakikadır. Güneşin batması da, bakacak kadar sararmaya başladığı vaktten batıncaya kadar olan zaman demektir. Bu zamanın miktârı, İstanbul gibi 41 derece olan mahaller için, 37 dakika ile 42 dakika arasında değişmektedir. Bu zamanın evvel vaktine (İsfirâr-ı şems) vakti denir. Güneş batarken, yalnız o günün ikindisi kılınır. Fakat, ikindiyi isfirâr vaktine geciktirmek tahrîmen mekruhtur. İmâm-ı Ebû Yûsüfe göre, yalnız Cuma günü güneş tepede iken, nâfile kılmak mekruh olmaz. Bu kavl zayıftır. Önceden hazırlanmış cenâzenin namazı, secde-i tilâvet ve secde-i sehv de câiz değildir. Bu vakitlerde hazırlanan cenâzenin namazını, bu vakitlerde kılmak sahih olur.
Yalnız nâfile kılmak mekruh olan iki vakit vardır. Sabah Fecr-i sâdık [tan yeri] ağardıktan, güneş doğuncaya kadar, sabah namazının sünnetinden başka nâfile kılınmaz. İkindiyi kıldıktan sonra, akşam namazından önce nâfile kılmak tahrîmen mekruhtur. Cuma günü imam minbere çıkınca ve müezzin ikâmet okurken, diğer namazlarda imam namazda iken nâfileye, yâni sünnete başlamak mekruhtur. Yalnız sabah sünnetine başlamak mekruh değildir. Bunu da saftan uzak veya direk arkasında kılmalıdır. Minbere çıkmadan başlanan sünneti tamamlamalı denildi.
Sabah namazı kılarken, güneş doğmaya başlarsa, bu namaz sahih olmaz. İkindiyi kılarken güneş batarsa, bu namaz sahih olur. Akşamı kıldıktan sonra, tayyâre ile batıya gidince, güneşi görse, güneş batınca akşamı tekrar kılar. Orucunu bozmuş ise, bayramdan sonra kaza eder.
Hanefî mezhebinde, yalnız Arafât meydanında ve Müzdelifede hâcıların iki namazı cem’ etmeleri lâzımdır. Hanbelî mezhebinde, seferde, hastalıkta, kadının emzikli veya müstehâza olmasında, abdesti bozan özürlerde, abdest ve teyemmüm için meşakkat çekenlerde ve âmâ ve yer altında çalışan gibi, namaz vaktini anlamakta âciz olanın ve canından, malından ve nâmusundan korkanın ve maişetine zarar gelecek olanın, iki namazı cem’ etmeleri câiz olur. Namazı kılmak için işlerinden ayrılmaları mümkün olmıyanların, bu namazlarını kazaya bırakmaları, hanefî mezhebinde câiz değildir. Bunların, yalnız böyle günlerde, (Hanbelî mezhebi)ni taklîd ederek, öğle ile ikindiyi veya akşam ile yatsıyı takdim yâhut te’hîr ederek, birlikte kılmaları câiz olur. Cem’ ederken, öğleyi ikindiden ve akşamı yatsıdan önce kılmak, birinci namaza dururken, cem’ etmeyi niyet etmek, ikisini ard arda kılmak ve abdestin, guslün ve namazın hanbelî mezhebindeki farzlarını ve müfsidlerini öğrenmek ve bunlara uymak lâzımdır.
TENBÎH: Namazları vakitlerinden önce ve sonra kılmak haramdır. Büyük günahtır. Güneş mahreki üzerinde hareket ederken, kenârı, bir namaza mahsûs olan irtifâ’a gelince, bu namazın vakti başlar. Namaz vakitleri hesap edilirken, bazı takvimler, Türkiye gazetesi takvimlerinden üç sebeple ayrılmaktadır:
1- İrtifâ’ları, hakîkî üfuktan hesap ediyorlar. Hâlbuki, o mahallin en yüksek yerinden görülen zâhirî üfuk hattından, yâni şer’î üfuktan hesap edilir.
2- Bir yerdeki zâhirî üfuk hattının mahalli, o yerin yüksekliğine göre değişir. Hakîkî üfka göre buldukları vakitleri, o yerin aşağı noktalarının zâhirî üfuk hatlarına nazaran olan irtifâ’lara göre hesap edilen zâhirî vakitlere çeviriyorlar. Namaz vakitleri, şer’î vaktten farklı ve şüpheli oluyor. Hâlbuki, o yerin en yüksek noktasının zâhirî üfuk hattından, yâni şer’î üfuktan olan irtifâ’a göre hesap edilen şer’î vakitlere çevrilir.
3- Güneşin merkezinin, hakîkî irtifâ’a geldiği vakti hesap edip, buldukları bu hakîkî vakti, kenârının geldiği şer’î vakte çevirmeleri lâzımdır. İslâm âlimleri, bu üç hatâyı düzeltmek için, temkin zamanını hesaba katmışlardır. Her mahallin Temkin zamanı, bir dânedir. İstanbul için on dakikadır. Namazların ve orucların fâsid olmaması için, bu tek Temkin zamanını hesaba katmak lâzımdır. Bütün namazların, hesap ile bulunan, riyâdî hakîkî vakitlerini, riyâdî şer’î vakitlere çevirmek için, tek bir temkin kullanılır. Her namaz vakti için ayrı temkinler yoktur.
6) Namazın şartlarından altıncısı, namaza niyet etmektir. Niyet kalb ile olur.
7) Namazın şartlarından yedincisi, (İftitâh tekbîri)dir. Yâni, namazın evvelinde, (Allahü ekber) demektir. Bu yedi şartın birini namazdan evvel, sehven veya kasten, terk eden kimsenin namazı sahih olmaz.
NAMAZIN EDÂSI
 
20 – Peygamberimiz buyurdu ki:
(Evinizi kilise gibi eylemeyiniz! Namaz ile zînetleyiniz.) Diğer bir hadis-i şerifte buyurdu ki: (Benim câmiimde iki rekât namaz kılmak, başka câmilerde bin rekât namazdan daha hayrlıdır.) Yine buyurdu ki: (Her kim sabah namazının sünnetini evinde kılsa, benim câmiimde kılmaktan eftaldir.)
Sabah NAMAZI
 
21 – Namaza başladığın zaman, Hak teâlâ hazretlerini ve Peygamber efendimizi karşında görür gibi, kemâl-i edeble namaza başla ki, namazın hakîkî namaz olsun. Eğer vücûdün namazda, kalbin başka yerde olursa, o namaz makbûl namaz değildir. Böyle olunca, önce (Kelime-i temcîd) oku. Yâni “Lâ havle velâ kuvvete illâ billahil aliyyil azîm” de. Sonra namaza başla.
(Niyet ettim bugünün sabah namazının sünnetini kılmaya) diye kalbinden geçirip, iki ellerini yukarı kaldırıp, kulaklarının yumuşağına değdirirsin. (Kadın, niyet ederken, avuç içlerini kıbleye karşı olarak göğsü üzerine koyar.) Niyeti kalbinden geçirmek farzdır. Eğer imama uyuyorsan, (Niyet eyledim bugünün sabah namazının farzını kılmaya, uydum imama) diye niyet eyle! (Allahü ekber) diyerek ellerini kulaklarından göbek altına indir. Sağ eli sol bilek üzerine bağla! (Kadın göğsü üzerinde, sağ eli sol el üzerine koyar.) Sübhânekeyi okumaya başla. Tekbîr alıp namaza girdikten sonra, ayakta iken, gözlerini secde yerinden ayırma. İki ayağını da birbirinden fazla ayırma. Aralarında dört parmak kadar bir mesâfe kalsın. Sübhâneke bittikten, E’ûzü Besmele ve Fâtiha sûresini tâm olarak okuduktan sonra, Besmele okumayarak bir sûre veya üç âyet kadar bir âyet veyahut üç âyet oku! Bunları bitirdikten sonra, (Allahü ekber) diyerek rükû’a eğilirsin. Dizlerinin kapaklarını avuçlarının içi ile kaplarsın. Bu esnâda sırtın tâm olarak düz ve başınla arkan aynı seviyede, düz bir şekilde olacaktır.
Hz. Âişe buyurdu ki: (Resûlullah namaz kılarken, rükû’a eğildiği zaman, o kadar düz dururlardı ki, eğer arkasında bir dolu kâse su olsa, imkânı yok dökülmezdi.) Yalnız kadınların rükû’da arkalarının tâm olarak düz olmaması lâzımdır. Düz olmaya yakın, fakat erkekler gibi tâm düz olmayacaktır. Bu ayrılığın dînî olduğu kadar, sıhhî önemi de vardır. Zaten yaptığımız bütün ibâdetlerde [dînimizin emrettiği gibi yapılan ibâdetlerde] birçok sıhhî ve içtimâî fayda ve hikmetler mevcuttur.
Rükû’da gözler, iki ayak arasına bakacaktır.
Rükû’da üç defa “Sübhâne rabbiyel azîm” dedikten sonra, “Semi’allahü limen hamideh” diyerek doğrul ve dimdik olarak dururken: “Rabbenâ lekel hamd” de ve ondan sonra “Allahü ekber” diyerek secdeye git. (Tâdîl-i erkân), rükû’dan doğrulunca, dik olarak rahat durmaktır. Yine bunun gibi, secdeden kalkınca, rahatca oturup, ondan sonra, ikinci secdeye gitmektir. Böyle dik durmaya ve oturmaya (tâdîl-i erkân) denir. Secdeye giderken evvelâ iki dizini, sonra ellerini yere koy. Burun ile alnın ikisi de yere konması lâzımdır. Şâyed, burnun yere değip alnın değmezse, veyahut alnın değip burnun değmezse, İmâm-ı Ebû Yûsüf ve Muhammede göre namaz sahih olmaz. İkisi de yere değmesi lâzımdır. Dirseklerini yere döşeme, (kadınların döşemesi lâzımdır). Karnını uyluklarından ayır, (kadınlar ayırmaz). Yere tahta, taş koyup, üzerine özürsüz secde etmek câiz değildir. [Bunlar, yirmibeş santimetreden çok iseler, namaz sahih olmaz. Az ise mekruh olur.] Secdede de üç kere “Sübhâne rabbiyel a’lâ” söyle ve “Allahü ekber” deyip kalk, sağ ayağını uylukların üzerine dikip otur. Burada sağ ayağın parmakları kıbleye karşı olsun. Rahatça oturduktan sonra, tekrar secdeye git ve evvelki secdede olduğu gibi, üç kere tesbîh söyle. Ondan sonra “Allahü ekber” diyerek evvelâ başını, sonra ellerini, daha sonra da dizlerini yerden kaldır. (İhtiyâr veya özr sahipleri müstesnâdır.) İki ellerini eskisi gibi, göbeğinin altına bağla. [Kadınlar göğüs üstüne kor.] Yalnız Besmele ile Fâtiha sûresini ve zamm-ı sûreyi [Fâtihadan sonra okunan üç âyete veya üç âyet miktârına da uygun bir âyete zamm-ı sûre denir] tâm olarak okuyup, ellerini çöz, “Allahü ekber” diyerek rükû’a, ondan sonra secdeye var ve aynen birinci rekât gibi tesbîhlerini yap. Secdeye iki defa gideceğini unutma. Rükû’a eğilirken, secdeye giderken, secdeden kalkıp otururken ve ikinci defa olarak, secdeye giderken “Allahü ekber” demeyi de unutma. Son olarak secdeden kalkınca iki ellerini iki dizlerinin üzerine koy ve parmaklarını dizlerinin üzerine kendi hâline kıbleye karşı uzat ve hiçbirini oynatma. Kollarını karnına doğru yapıştırma. Gözlerini iki ellerinin üzerinden ayırma. Tehiyyât ve salevâtı ve bildiğin duâları arabî olarak oku ve nihâyet, evvelâ sağ, sonra sol tarafına başını çevirip, gözlerini omuzunun ucuna dikip, birer kere, (Esselâmü aleyküm ve rahmetullah) de. Ondan sonra, bu duâyı oku: “Allahümme entesselâm ve minkesselâm tebârekte yâ zelcelâli vel ikrâm.” Daha sonra okunacak şeyler, 248. sayfada yazılıdır. Her zaman, duâ ederken, “Yâ Allah yâ Allah yâ hayyü yâ kayyûmü yâ zelcelâli vel ikrâm, es’elüke en tuhyiye kalbî bi nûr-i marifetike ebeden yâ Allah yâ Allah” okumalıdır.
Tenbîh: Böyle duâları, sabah namazının sünnetinden evvel veya farzdan sonra okumak daha iyi olur. Çünkü, İbni Âbidînin Mısrda Bulak matbaası baskısının üçyüzellialtıncı ve dörtyüzelliyedinci sayfalarında diyor ki, sünnet ile farz arasında konuşursa veya duâ, zikir okursa, sünnet sâkıt olmaz. Fakat, sünnetin sevabı azalır. Sünnetten sonra yalnız, (Allahümme entesselâm…… ikrâm) denir. Fazla birşey okunursa, sünnet namazı, sünnet olan yerinde kılınmamış olur. Bazı âlimler, sünnet sâkıt olur, tekrar kılınması lâzım olur dedi. Farzdan sonra olan sünneti (Allahümme entesselâm….) dedikten sonra geciktirmek mekruh olur. Müslimin ve Tirmüzînin, Âişeden haber verdiklerine göre, Resûlullah farzdan sonra, (Allahümme entesselâm…) diyecek kadar oturup, hemen son sünnete başlardı. Hadis-i şeriflerde, namazlardan sonra okunmaları bildirilen (Evrâd)ın son sünnetlerinden evvel okunacaklarını gösteren bir işaret yoktur. Hattâ, bunların son sünnetlerden sonra okunmaları anlaşılmaktadır. Çünkü sünnet namazlar, farzların devamıdır. Bunun için son sünnetlerden sonra okumaya, farzdan sonra okumak denilir. Bunun için, (Resûlullah her farz namazdan sonra Tesbîh, Tahmîd, Tekbîr ve Tehlîl okurdu) haberinden, son sünnetlerden sonra okurdu anlaşılmıştır. Şems-ül-eimme Halvânî farz ile sünnet arasında kısa birşeyler okursa, zararı olmaz ise de, son sünnetten sonra okumak iyi olur dedi. İbni Âbidînden tercüme tamam oldu.
22 – Tenbîh: Abdest almakta, necâset temizlemekte, niyet etmekte ve namaz kılmakta (Vesvese) etmemelidir. Vesvese, zararlı olan şüphe, kuruntu demektir. (Hadîka) ve (Berîka) kitaplarının sonunda, vesvesenin zararları uzun yazılıdır. Hulâsaları şudur: Hadis-i şerifte, (Vesvese şeytandandır. Abdest alırken, guslederken ve necâset temizlerken, şeytanın vesvesesinden sakınınız!) buyuruldu. Vesvese etmek günahtır. Vesvese eden imamın arkasında namaz kılmak mekruhtur. Onu imamlıktan ayırmak vâcibdir. Vesvese, suyu isrâf etmeye sebep olur. İsrâf ise haramdır. Vesvese, namazı geciktirmeye, cemaati, hattâ namaz vaktini kaçırmaya sebep olur. Vakti, ömrü zâyı’ etmeye sebep olur. Husûsî önlük, ibrik, seccâde kullanmak gibi, bid’at işlemeye sebep olur. Başkalarının elbisesinin, yemeğinin necis olmasından şüphe eder ki, müslümanlara sû-i zan haramdır. Kendini ihtiyâtlı zannederek, kibrli olur. Birşeye sebep olanı yapmak da, o şeyi yapmak gibidir.
Abdestin, tahâretin ve namazın şartlarını, sünnetlerini, mekruhlarını bilmiyen, vesvese hastalığına yakalanır. Bunları bilip, yerine getirince, şüpheye düşmemeli, iyi ve tamam yaptığına inanmalıdır. Böyle inanmak, ihtiyât olur. Şüpheye düşmek vesvese olur. Vesvese sahibi, ruhsat ile amel etmelidir. Sokaklar, topraklar temizdir. Üzerinde necâset görülmiyen herşey temizdir. Şüphe etmekle necis olmaz. Çok zannedilirse, kullanmak sahih, câiz ise de, tenzîhen mekruh olur. Kâfirin, fâsıkın kullanmış olduğu donu, tabakları ve pis sokak böyledir. Ehl-i kitabın kestiklerini, incelemeden yimek helâldir. Kalbi, kötü ahlâktan temizlemekte, kul haklarını gözetmekte ve haramlardan sakınmakta, çok dikkat etmek, vesvese olmaz. Verâ ve takvâ olur.

NUH a.s dan BİR BÖLÜM YARATILIŞ

Tufandan sonra kayda geçen, ulus ulus, boy boy yeryüzüne yayılan bütün bu insanlar Nuh’un soyundan gelmedir.

Tanrı Nuh’la Antlaşma Yapıyor

9Tanrı, Nuh’u ve oğullarını kutsayarak, “Verimli olun,

çoğalıp yeryüzünü doldurun” dedi,

2 “Yerdeki hayvanların, gökteki kuşların tümü sizden korkup ürkecek.

Yeryüzündeki bütün canlılar, denizdeki bütün balıklar sizin yönetiminize verilmiştir.

  3 Bütün canlılar size yiyecek olacak. Yeşil bitkiler gibi, hepsini size veriyorum.

 4 “Yalnız kanlı et yemeyeceksiniz, çünkü kan canı içerir.

  5 Sizin de kanınız dökülürse, hakkınızı kesinlikle arayacağım.

Her hayvandan hesabını soracağım.

Her insandan, kardeşinin canına kıyan herkesten hakkınızı arayacağım.

  6 “Kim insan kanı dökerse,

Kendi kanı da insan tarafından dökülecektir.

Çünkü Tanrı insanı kendi suretinde yarattı.

  7 Verimli olun, çoğalın.

Yeryüzünde türeyin, artın.”

  8 Tanrı Nuh’a ve oğullarına şöyle dedi:

  9-10 “Sizinle ve gelecek kuşaklarınızla,

sizinle birlikteki bütün canlılarla, kuşlar,evcil ve yabanıl hayvanlar,

gemiden çıkan bütün hayvanlarla antlaşmamı sürdürmek istiyorum.

  11 Sizinle antlaşmamı sürdüreceğim: Bir daha tufanla bütün canlılar yok olmayacak.

Yeryüzünü yok eden tufan bir daha olmayacak.”

  12 Tanrı şöyle sürdürdü konuşmasını:

“Sizinle ve bütün canlılarla kuşaklar boyu sonsuza dek sürecek antlaşmamın belirtisi şu olacak:

  13 Yayımı bulutlara yerleştireceğim ve bu, yeryüzüyle aramdaki antlaşmanın belirtisi olacak.

  14 Yeryüzüne ne zaman bulut göndersem, yayım bulutların arasında ne zaman görünse,

  15 sizinle ve bütün canlı varlıklarla yaptığım antlaşmayı anımsayacağım:

Canlıları yok edecek bir tufan bir daha olmayacak.

  16 Bulutlarda ne zaman yay görünse,

ona bakıp yeryüzünde yaşayan bütün canlılarla yaptığım sonsuza dek geçerli

antlaşmayı anımsayacağım.”

  17 Tanrı Nuh’a, “Kendimle yeryüzündeki bütün canlılar arasında sürdüreceğim

antlaşmanın belirtisi budur” dedi.

Nuh’un Oğulları

  18 Gemiden çıkan Nuh’un oğulları Sam, Ham ve Yafet idi. Ham Kenan’ın babasıydı.

  19 Nuh’un üç oğlu bunlardı. Yeryüzüne yayılan bütün insanlar onlardan türedi.

  20 Nuh çiftçiydi, ilk bağı o dikti.

  21 Şarap içip sarhoş oldu, çadırının içinde çırılçıplak uzandı.

  22 Kenan’ın babası olan Ham babasının çıplak olduğunu görünce dışarı çıkıp iki kardeşine anlattı.

  23 Sam’la Yafet bir giysi alıp omuzlarına attılar, geri geri yürüyerek çıplak babalarını örttüler.

Çıplak babalarını görmemek için yüzlerini öbür yana çevirdiler.

  24 Nuh ayıldığında küçük oğlunun ne yaptığını anladı

  25 ve şöyle dedi:

“Kenan’a lanet olsun,

Köleler kölesi olsun kardeşlerine.

  26 Övgüler olsun Sam’ın Tanrısı RAB’be,

Kenan Sam’a kul olsun.

  27 Tanrı Yafet’e[i] bolluk versin,

Sam’ın çadırlarında yaşasın,

Kenan Yafet’e kul olsun.”

  28 Nuh tufandan sonra üç yüz elli yıl daha yaşadı.

  29 Toplam dokuz yüz elli yıl yaşadıktan sonra öldü.

[i] 9:27. “Yafet”: “Bolluk, genişlik” anlamına gelir

Nuh Oğullarının Soyu

10Tufandan sonra kendi oğulları doğan Nuh’un oğulları Sam, Ham ve Yafet’in öyküsü:

2 Yafet’in oğulları: Gomer, Magog, Meday, Yâvan, Tuval, Meşek, Tiras.

  3 Gomer’in oğulları: Aşkenaz, Rifat, Togarma.

  4 Yâvan’ın oğulları: Elişa, Tarşiş, Kittim, Rodanim.

  5 Kıyılarda yaşayan insanların ataları bunlardır.

Ülkelerinde çeşitli dillere, uluslarında çeşitli boylara bölündüler.

  6 Ham’ın oğulları: Kûş, Misrayim, Pût, Kenan.

  7 Kûş’un oğulları: Seva, Havila, Savta, Raama, Savteka. Raama’nın oğulları: Şeva, Dedan.

  8 Kûş’un Nemrut adında bir oğlu oldu. Yiğitliğiyle yeryüzüne ün saldı.

  9 RAB’bin önünde yiğit bir avcıydı. “RAB’bin önünde Nemrut gibi yiğit avcı” sözü buradan gelir.

  10 İlkin Şinar topraklarında, Babil, Erek, Akat ve Kalne kentlerinde krallık yaptı.

  11-12 Sonra Asur’a giderek Ninova, Rehovot-İr, Kalah ve Ninova ile önemli bir kent olan

Kalah arasında Resen kentlerini kurdu.

  13-14 Misrayim Ludlular’ın, Anamlılar’ın, Lehavlılar’ın, Naftuhlular’ın, Patruslular’ın,

Filistliler’in ataları olan Kasluhlular’ın ve Kaftorlular’ın atasıydı.

  15-18 Kenan ilk oğlu Sidon’un[i] babası ve Hititler’in, Yevuslular’ın, Amorlular’ın,

Girgaşlılar’ın, Hivliler’in, Arklılar’ın, Sinliler’in, Arvatlılar’ın, Semarlılar’ın, Hamalılar’ın atasıydı.

Kenan boyları daha sonra dağıldı.

  19 Kenan’ın sınırı Sayda’dan Gerar, Gazze, Sodom, Gomora,

Adma ve Sevoyim’e doğru Laşa’ya kadar uzanıyordu.

  20 Ülkelerinde ve uluslarında çeşitli boylara ve dillere bölünen Hamoğulları bunlardır.

  21 Yafet’in büyüğü olan Sam’ın da çocukları oldu. Sam bütün Ever soyunun atasıydı.

  22 Sam’ın oğulları: Elam, Asur, Arpakşat, Lud, Aram.

  23 Aram’ın oğulları: Uts, Hul, Geter, Maş.

  24 Arpakşat Şelah’ın babasıydı[ii]. Şelah’tan Ever oldu.

  25 Ever’in iki oğlu oldu. Birinin adı Peleg’di[iii].

Çünkü yeryüzündeki insanlar onun yaşadığı dönemde bölündü. Kardeşinin adı Yoktan’dı.

  26-29 Yoktan Almodat’ın, Şelef’in, Hasarmavet’in, Yerah’ın, Hadoram’ın,

Uzal’ın, Dikla’nın, Oval’ın, Avimael’in, Şeva’nın, Ofir’in, Havila’nın, Yovav’ın atasıydı.

Bunların hepsi Yoktan’ın soyundandı.

  30 Doğuda, Meşa’dan Sefar’a uzanan dağlık bölgede yaşarlardı.

  31 Ülkelerinde ve uluslarında çeşitli boylara ve dillere bölünen Samoğulları bunlardı.

  32 Tufandan sonra kayda geçen, ulus ulus, boy boy yeryüzüne yayılan bütün bu insanlar

Nuh’un soyundan gelmedir.

Yaratılış

Babil Kulesi

11Başlangıçta dünyadaki bütün insanlar aynı dili konuşur, aynı sözleri kullanırlardı.

2 Doğuya göçerlerken Şinar bölgesinde bir ova buldular ve oraya yerleştiler.

  3 Birbirlerine, “Gelin tuğla yapıp iyice pişirelim” dediler.

Taş yerine tuğla, harç yerine zift kullandılar.

 4 Sonra, “Kendimize bir kent kuralım” dediler,

“Göklere erişecek bir kule dikip ün salalım. Böylece yeryüzüne dağılmayız.”

  5 RAB insanların yaptığı kenti ve kuleyi görmek için aşağıya indi

  6 ve şöyle dedi: “Tek bir halk olup aynı dili konuşarak bunu yapmaya

başladıklarına göre düşündüklerini gerçekleştirecek,

hiçbir engel tanımayacaklar.

  7 Gelin, aşağı inip dillerini karıştıralım ki birbirlerini anlamasınlar.”

  8 Böylece RAB onları yeryüzüne dağıtarak kentin yapımını durdurdu.

  9 Bu nedenle kente Babil[i] adı verildi.

Çünkü RAB bütün insanların dilini orada karıştırdı ve onları yeryüzünün dört bucağına dağıttı.

Sam’dan Avram’a

  10 Sam’ın soyunun öyküsü: Tufandan iki yıl sonra Sam yüz yaşındayken oğlu Arpakşat doğdu.

  11 Arpakşat’ın doğumundan sonra Sam beş yüz yıl daha yaşadı. Başka oğulları, kızları oldu.

  12 Arpakşat otuz beş yaşındayken oğlu Şelah doğdu.

  13 Şelah’ın doğumundan sonra Arpakşat dört yüz üç yıl daha yaşadı. Başka oğulları, kızları oldu[ii].

  14 Şelah otuz yaşındayken oğlu Ever doğdu.

  15 Ever’in doğumundan sonra Şelah dört yüz üç yıl daha yaşadı. Başka oğulları, kızları oldu.

  16 Ever otuz dört yaşındayken oğlu Peleg doğdu.

  17 Peleg’in doğumundan sonra Ever dört yüz otuz yıl daha yaşadı. Başka oğulları, kızları oldu.

  18 Peleg otuz yaşındayken oğlu Reu doğdu.

  19 Reu’nun doğumundan sonra Peleg iki yüz dokuz yıl daha yaşadı. Başka oğulları, kızları oldu.

  20 Reu otuz iki yaşındayken oğlu Serug doğdu.

  21 Serug’un doğumundan sonra Reu iki yüz yedi yıl daha yaşadı. Başka oğulları, kızları oldu.

  22 Serug otuz yaşındayken oğlu Nahor doğdu.

  23 Nahor’un doğumundan sonra Serug iki yüz yıl daha yaşadı. Başka oğulları, kızları oldu.

  24 Nahor yirmi dokuz yaşındayken oğlu Terah doğdu.

  25 Terah’ın doğumundan sonra Nahor yüz on dokuz yıl daha yaşadı. Başka oğulları, kızları oldu.

  26 Yetmiş yaşından sonra Terah’ın Avram, Nahor ve Haran adlı oğulları oldu.

  27 Terah soyunun öyküsü: Terah Avram, Nahor ve Haran’ın babasıydı.

Haran’ın Lut adlı bir oğlu oldu.

  28 Haran, babası Terah henüz sağken, doğduğu ülkede, Kildaniler’in Ur Kenti’nde öldü.

  29 Avram’la Nahor evlendiler. Avram’ın karısının adı Saray, Nahor’unkinin adı Milka’ydı.

Milka Yiska’nın babası Haran’ın kızıydı.

  30 Saray kısırdı, çocuğu olmuyordu.

  31 Terah, oğlu Avram’ı, Haran’ın oğlu olan torunu Lut’u ve Avram’ın karısı olan gelini

Saray’ı yanına aldı. Kenan ülkesine gitmek üzere Kildaniler’in kenti Ur’dan ayrıldılar.

Harran’a gidip oraya yerleştiler.

  32 Terah iki yüz beş yıl yaşadıktan sonra Harran’da öldü.

[i] 11:9. “Babil”: İbranice “Kargaşa” sözcüğünü çağrıştırır

[ii] 11:12-13. Septuaginta “Arpakşat otuz beş yaşındayken oğlu Kenan doğdu. 

Kenan’ın doğumundan sonra Arpakşat dört yüz otuz yıl daha yaşadı.

Başka oğulları, kızları oldu. Kenan yüz otuz yaşındayken oğlu Şelah doğdu.

Şelah’ın doğumundan sonra Kenan üç yüz otuz yıl daha yaşadı.

Başka oğulları, kızları oldu”. Bkz. Lu. 3:35-

Yaratılış

Avram’a Çağrı

12RAB Avram’a,

“Ülkeni, halkını, babanın evini bırak, sana göstereceğim topraklara git” dedi,

2 “Seni büyük bir ulus yapacağım,

Seni kutsayacak, sana ün kazandıracağım.

Bereket kaynağı olacaksın.

  3 Seni kutsayanları kutsayacağım.

Seni lanetleyeni lanetleyeceğim.

Yeryüzündeki halkların hepsi

Senin aracılığınla kutsanacak.”

  4 Avram RAB’bin buyurduğu gibi yola çıktı. Lut da onunla birlikte gitti.

Avram Harran’dan ayrıldığı zaman yetmiş beş yaşındaydı.

  5 Karısı Saray’ı, yeğeni Lut’u, Harran’da kazandıkları malları, edindikleri uşakları yanına alıp

Kenan ülkesine doğru yola çıktı. Oraya vardılar.

  6 Avram ülke boyunca Şekem’deki More meşesine kadar ilerledi.

O günlerde orada Kenanlılar yaşıyordu.

  7 RAB Avram’a görünerek, “Bu toprakları senin soyuna vereceğim” dedi.

Avram kendisine görünen RAB’be orada bir sunak yaptı.

  8 Oradan Beyt-El’in doğusundaki dağlık bölgeye doğru gitti.

Çadırını batıya düşen Beyt-El’le doğuya düşen Ay Kenti’nin arasına kurdu.

Orada RAB’be bir sunak yaptı ve RAB’be yakardı.

  9 Sonra kona göçe Negev’e doğru ilerledi.

Avram Mısır’da

  10 Ülkedeki şiddetli kıtlık yüzünden Avram geçici bir süre için Mısır’a gitti.

  11 Mısır’a yaklaştıklarında karısı Saray’a, “Güzel bir kadın olduğunu biliyorum” dedi,

  12 “Olur ki Mısırlılar seni görüp, ‘Bu onun karısı’ diyerek beni öldürür, seni sağ bırakırlar.

  13 Lütfen, ‘Onun kızkardeşiyim’ de. Öyle ki, senin sayende bana iyi davransınlar, canıma dokunmasınlar.”

  14 Avram Mısır’a girince, Mısırlılar karısının çok güzel olduğunu farkettiler.

  15 Kadını gören Firavun’un adamları, güzelliğini Firavun’a övdüler. Kadın saraya alındı.

  16 Onun hatırı için Firavun Avram’a iyi davrandı.

Avram davar, sığır, erkek ve dişi eşek, köle, cariye, deve sahibi oldu.

  17 RAB Avram’ın karısı Saray yüzünden Firavun’la ev halkının başına korkunç felaketler getirdi.

  18 Firavun Avram’ı çağırtarak, “Nedir bana bu yaptığın?” dedi, “Neden Saray’ın karın olduğunu söylemedin?

  19 Niçin ‘Saray kızkardeşimdir’ diyerek onunla evlenmeme izin verdin? Al karını, git!”

  20 Firavun Avram için adamlarına buyruk verdi.

Böylece Avram’la karısını sahip olduğu her şeyle birlikte gönderdiler.
Yaratılış

Avram’la Lut’un Ayrılması

13Avram, karısı ve sahip olduğu her şeyle birlikte Mısır’dan ayrılıp Negev’e doğru gitti.

Lut da onunla birlikteydi.

  2 Avram çok zengindi. Sürüleri, altınları, gümüşleri vardı.

  3 Negev’den başlayıp bir yerden öbürüne göçerek Beyt-El’e kadar gitti.

Beyt-El’le Ay Kenti arasında daha önce çadırını kurmuş olduğu yere vardı.

  4 Önceden yapmış olduğu sunağın bulunduğu yere gidip orada RAB’be yakardı.

 5 Avram’la birlikte göçen Lut’un da davarları, sığırları, çadırları vardı.

 6 Malları öyle çoktu ki, toprak birlikte yaşamalarına elvermedi; yan yana yaşayamadılar.

  7 Avram’ın çobanlarıyla Lut’un çobanları arasında kavga çıktı.

(O günlerde Kenanlılar’la Perizliler de orada yaşıyorlardı.)

  8 Avram Lut’a, “Biz akrabayız” dedi,

“Bu yüzden aramızda da, çobanlarımız arasında da kavga çıkmasın.

 9 Bütün topraklar senin önünde. Gel, ayrılalım. Sen sola gidersen, ben sağa gideceğim.

Sen sağa gidersen, ben sola gideceğim.”

  10 Lut çevresine baktı. Şeria Ovası’nın tümü RAB’bin bahçesi gibiydi,

Soar’a doğru giderken Mısır toprakları gibi. Her yerde bol su vardı.

RAB Sodom’la Gomora kentlerini yok etmeden önce ova böyleydi.

  11 Lut kendine Şeria Ovası’nın tümünü seçti ve doğuya doğru göçtü.

Birbirlerinden ayrıldılar.

  12 Avram Kenan topraklarında kaldı. Lut ovadaki kentlerin arasına yerleşti.

Sodom’a yakın bir yere çadır kurdu.

  13 Sodom halkı çok kötüydü. RAB’be karşı büyük günah işliyordu.

  14 Lut Avram’dan ayrıldıktan sonra, RAB Avram’a,

“Bulunduğun yerden kuzeye, güneye, doğuya, batıya dikkatle bak” dedi,

  15 “Gördüğün bütün toprakları sonsuza dek sana ve soyuna vereceğim.

  16 Soyunu toprağın tozu kadar çoğaltacağım.

Öyle ki, biri çıkıp da toprağın tozunu sayabilirse, senin soyunu da sayabilecek.

  17 Kalk, sana vereceğim toprakları boydan boya dolaş.”

  18 Avram çadırını söktü, gidip Hevron’daki Mamre meşeliğine yerleşti.

Orada RAB’be bir sunak yaptı.

ATA’YA AĞIT SESLİ VE SÖZLERİ FLAŞH SUNUM

Yok gayri bizlere uyku dünek vay,
Kime bel bağlayak, kime dönek vay,
Vay amansız ecel, alçak felek vay,

Türklük yüreğini dağlasın gayrı,
Cihan da bizimle ağlasın gayrı.

Ağla gözüm ağla, yaşlar dil olsun,
Kurumuş dereler baştan sel olsun,
Çiçek kara açsın, çayır kül olsun,

Türklük yüreğini dağlasın gayrı,
Cihan da bizimle ağlasın gayrı.

En büyük, en güzel, en yiğit kayıp,
Dereler denizler çağlar ağlayıp,
Rabbim de gözyaşı dökmezse ayıp,

Türklük yüreğini dağlasın gayrı,
Cihan da bizimle ağlasın gayrı.

Her gittiği yerde o şan verirdi,
Aslan bakışını görse erirdi,
Kaşları yeleden nişan verirdi,

Türklük yüreğini dağlasın gayrı,
Cihan da bizimle ağlasın gayrı.

Bakışları şimşek gibi çakardı,
Yarını görürdü, düne bakardı,
Kürsüye çıktı mı, arşa çıkardı,

Türklük yüreğini dağlasın gayrı,
Cihan da bizimle ağlasın gayrı.

Her belâyı önler, arda atardı,
Dermandı her dalda, hemen yeterdi,
Babamızdı, elimizden tutardı,

Türklük yüreğini dağlasın gayrı,
Cihan da bizimle ağlasın gayrı.

Kaybını yıldızlar bile bileler,
Kırıla kanatlar, sola yeleler,
Kurt kuş duyup cenazene geleler,

Türklük yüreğini dağlasın gayrı,
Cihan da bizimle ağlasın gayrı.

Millet Atan gitti, başın sağ olsun,
Ölümü devr açsın, yeni çağ olsun,
Dağlar birer birer yanar dağ olsun,

Türklük yüreğini dağlasın gayrı,
Cihan da bizimle ağlasın gayrı.

Gitti, her ocağın söndü alevi,
Yeryüzü dediğin bir ölü evi,
Cihan türbe olsa almaz o devi,

Türklük yüreğini dağlasın gayrı,
Cihan da bizimle ağlasın gayrı.

Dönmüş denizler gözyaşı taşına,
Dünya ortak çıkmış Türk’ün yasına,
Her evden bir ölü çıkmışcasına,

Türklük yüreğini dağlasın gayrı,
Cihan da bizimle ağlasın gayrı.

Gökler ağıtlardan titriyor kat kat,
Düştü üstümüze gerilen kanat,
Onsuz dünya yarım, insanlık sakat,

Türklük yüreğini dağlasın gayrı,
Cihan da bizimle ağlasın gayrı.

O hep dolu tuttu, boş atmadıydı,
Söz verince yaptı, aldatmadıydı,
On beş yıl tek burun kanatmadıydı,

Türklük yüreğini dağlasın gayrı,
Cihan da bizimle ağlasın gayrı.

Bizdendi sevinci, bizdendi derdi,
Biz uyurduk, o bizleri beklerdi,
Uyudu, nöbeti bizlere verdi,

Türklük yüreğini dağlasın gayrı,
Cihan da bizimle ağlasın gayrı.

Kuru yapraklara benzedik bu güz,
Her göz kan içinde, sapsarı her yüz,
Milyonlarız bir babadan öksüzüz,

Türklük yüreğini dağlasın gayrı,
Cihan da bizimle ağlasın gayrı.

Gök düşsün toprağa, toza belensin,
Mezarına gece yıldız elensin,
Şehitler doğrulsun, nöbet dolansın,

Türklük yüreğini dağlasın gayrı,
Cihan da bizimle ağlasın gayrı.

Dünya hem kahr olur, hem onu gömer,
Yıldızlar kandildir, semalar kemer,
Sus, boğulayazdın, sus Aşık Ömer,

Türklük yüreğini dağlasın gayrı,
Cihan da bizimle ağlasın gayrı…

Behçet Kemal ÇAĞLAR

YİĞİDİM ASLANIM BURDA YATIYOR SESLİ FLAŞH

Şu sılanın ufak tefek yolları
Ağrıdan sızıdan tutmaz elleri
Tepeden tırnağa şiir dilleri
Yiğidim aslanım burda yatıyor

Bugün efkarlıyım açmasın güller
Yiğidimden kara haber verdiler
Demirden döşeği taştan sedirler
Yiğidim aslanım burda yatıyor

Ne bir haram yedi ne cana kıydı
Ekmek kadar temiz su gibi aydın
Hiç kimse duymadan hükümler giydi
Yiğidim aslanım burda yatıyor

Mezar arasında harman olur mu
On üç yıl mahpusta derman kalır mı
Azrail’e sorsam canım alır mı
Yiğidim aslanım burda yatıyor

N.hikmet sid=7575; channel=89723; w=336; h=280; wmid=3720; domain =”hossohbet.com”; jsai=”8828ecd5271bd272″;

GİDİŞLERİN GÜNEŞİ OLMAZ SESLİ FLAŞH ŞİİR

bu nasıl bir gidiş böyle..?
hastalık bulaşmış bir köyü terk eder gibi
suya sabuna karışmadan akıp gider gibi
suç işlemişcesine vatanından kaçar gibi
bu nasıl bir gidiş böyle..?

imge toplamak için mi istila ettin yüreğimi,
batırdın bayrağını göğsüme..?
isteseydin…sana el değmemiş ilhamlar verirdim
gerek yoktu uygarlığımı ateşe vermene

şimdi…küllerinde duman tüten
ve içinde ekmek pişen kerpiç fırınların yıkıldığı,
harabe bir bedende soluk alıyor sevdan
bu muydu istediğin..?
yakışmadı
yakışmadı bu galibiyet erliğine../..sırıttı

can özüm../..yaşlı kurdum../..serserim..
bir zamanlar hasretle bekleyenim
söylesene,
bu nasıl bir gidiş böyle..?

cinayet mahalinden uzaklaşır gibi
kan davalını görüp saklanır gibi
bir evi soymuşcasına pencereden atlar gibi
bu nasıl bir gidiş böyle..?

Pelin Onay

EYLÜL TUFAN ŞİİRİ SESLİ FLAŞH DİNLEYİN


Eylül Tufan
Vermek Aslında Yok Olmaktır
Sen bana kanat takmadan uçmasını öğrettin okyanusların engin sularında.
Nefes alma ihtiyacı duymadan bir şişenin içerisinde
İnsanların sevecen bakışlarına biblo olarak sundun.
Renkler kullanılmadan yapılmış bir Van Gogh tablosuydum senin elinde…
İçinde
Hiçbir şey olmayan boş bir defteri okurken sen ağladım ben…
Yeni doğan çocuğa bakıp Allah’ın hala insanlardan ümitli olduğunu düşündüm
Sen yanımdayken…
Nefes alırken diğer insanlar için endişelendim
Ölmesinler havasızlıktan diye…
Savaştan kaçan insanların ölen insanlardan fazla olduğunu görünce sevindim
Azınlığın yanında olmadığım için.
Her çift gözün benim gözümle sana baktığını görünce kızdım
Yağmur tanrısı olup şimşeklerime emretmek geldi içimden
“Onları azınlığa katın!”diye.
Diz çöküp yere
Kelebeklerin ömrünü uzatması için yalvarman
Yetti onları affetmeme
Hiçbir insanın yalnız yaşayamayacağını öğrettin sen
“Yanında ben olacağım” derken
Peki hiç düşünmedin mi
Bir gün sensiz kalacağımı?
Kaldığım gün kanadı kırıldığı için uçamayan
Tek kanadıyla çırpınırken
Yerden kalkan toz bulutunun arasında
Bir kedinin öğle yemeği mi olacaktım
Veya kışa hazırlık yapmak için bir lokma ekmek bulmak uğruna
Yolunu bulamayan
Gökyüzünden düşen bir yağmur tanesinin altında boğulan
Kısmetsiz bir karınca mı yoksa

Ben senin gece yarısı yüzünü kirden fark edemediğin
O karanlık yüzlü çocuğun kahve köşelerinde
Titremeyi dahi göze alıp bir gazoz kapağı daha bulmaya çalışan
O çocuğun biriktirdiği gazoz kapakları gibi sindirdim içime
Ve sevdim
Biriktirdiklerimin teselli ödülü dahi yoktu senden bana
Ben de biriktirdiklerimi satmaya başladım satırlarımla
Hep satıyorum hep satıyorum…
Hem de sıfırdan başlamıştım satmaya
Yazdıkça azalıyorum
bitiyor
yok oluyorum
Yazıyorum yazıyorum yazıyorum…
Galiba… Ölüyorum…

SEVMEKTE HOŞ SEVİLMEKTE HOŞ SESLİ FLAŞH


Aldırmadan derde gama

Sevmek de hoş sevilmek de
Dünya fani derler amma
Sevmek de hoş sevilmek de

Husumet def olup gitsin
Hoşgörü her şeye yetsin
Haset,nefret,öfke bitsin
Sevmek de hoş sevilmek de

Asıla edersek rücu
Elbet kaçmaz ipin ucu
Ayırmadan şucu bucu
Sevmek de hoş sevilmek de

Can cananı bulsun artık
Herkes nasib alsın artık
Parolamız olsun artık
Sevmek de hoş sevilmek de

Soruyorsan gaye nedir
Atan kalbe aşk aşk dedir
Bu his Haktan hediyedir
Sevmek de hoş sevilmek de

Azrail kapıyı çalsa
Benzimiz sararsa solsa
Bir nefeslik ömür kalsa
Sevmek de hoş sevilmek de

Sevgi güldür amma solmaz
Sevenin vadesi dolmaz
Sevemeyen adam olmaz

Sevmek de hoş sevilmek de

GİDİYORUM SEVGİLİM SÖYLENECEK SÖZÜM KALMADI MÜZİKLİ SESLİ FLAŞH

Tam bir yıl oldu.. Hala içimdesin.. Hala gözlerin ve gülüşün aklımda..
Aklımdan bir an olsunda çıkmadılar.. Geceleri sıcaklığını hissettim..
Karanlığımda sana sarılıp uyudum.. Seni içimde büyüttüm ve seni kimse bilmedi.. Senin için güçlü oldum.. Bendeki sen için, sevgimiz için.. Sen, bugün bana uzun zamandır olmadığın kadar yakınken sana söylemek istediğim birkaç şey var….

Bazen sinirleniyorum, kızıyorum sana… Ağlıyorum… Ne bu halimiz bizim diye? Ne bu yaşadığımız? Buna bir insan yüreği daha ne kadar katlanabilir ki ben katlanayım? Nereye kadar?..

Çok acı çektim ve hala çekiyorum.. Neyin bedelini ödüyorum diye düşünüyorum bazen.. Belkide seninle yaşadığım mutluluğun bedeli diyorum.. İşte o zaman kabulleniyorum acımı.. İşte o zaman her şeye değer diyorum kendi kendime..
Seninle olduğum her dakikanın bedelini ödemeye razıyım diyorum..Yine yağmur yağıyor sevgilim.. 1 yıl önce bugün yağdığı gibi.. Ve yine
bizim şarkımız çalıyor.. Tek fark sen yoksun.. Senin sıcaklığın,
yanındayken duyduğum mutluluk yok.. Hep diyordum ya “seni sensizde yaşarım
diye”.. Artık yaşayamıyorum sevgilim… Ve artık biliyorum ki yaşanacak
birşey de kalmadı.. Benim için tek çare seni unutmak.. Umutlarımı bir
kenara atmak.. Seninle başladığım bu yola artık sensiz devam etmek….

Bu gece son kez resimlerine bakıp ağlıyorum.. Bu gece son defa adını
anıyorum, son defa seni sevdiğimi haykırıyorum.. Bir daha seni görmemeye,
sevgini kalbime gömmeye yeminler ediyorum.. Tükenen umutlarıma son noktayı
koyuyorum..

Gidiyorum Sevgilim…

YAŞAMI ERTELEMEK SESLİ FLAŞH ŞİİR

Yaşamı Ertelemek

Beni her ölüm etkiler.
Tanımasam bile üzülürüm
Yitirilmiş ümitlere…
Hiç hakikatleşmeyecek ideallere,
Yaşanmamış sevgilere üzülürüm…
Bu yüzden, korkarım yaşamı ertelemekten.
Ne yapılması, ne söylenmesi gerekiyorsa
Söylenmeli, yapılmalı.
Seviyorsanız, sevdiğinizi bugün söyleyin.
Sevdanızı bugün yaşayın.
İşinizde yapılacak ne varsa
Bir an önce yapın.
Yarın çok geç olabilir…
Bir anda bitebilir her şey.
Ykademek için acele edin bence.
Kısa yaşanmışlıklar,
Yaşanmamışlıklardan daha iyidir.
Geriye dönüp baktığınızda “keşke”ler
Çoğunlukta olmasın.
Uzun vadeli hedefler için bile
Bugünden harekete geçmeli.
Yarınlar çok uzakta olabilir.
Daha okulda başlamıyor muyuz
Ertelemeye yaşamı?
Hep yarına yatırım, bu günü sonra
Ykademecasına…
“İşe gireyim, sonra…”
“Evleneyim, sonra…”
“Çocuklar büyüsün, sonra…”
“Emekli hadiseım, sonra…”
Sonra…
Sonra…
Sonra…
Bu sürecin başında, ortasında,
Yaşam her an sona erebilir.
Sonrası olmayabilir.
Fedakârlıklar güzel ama unutmayalım:
Herkes kendi yaşamını yaşar…
Ertelenen
sevdaların
   bedelini
    ödemiyor yaşam.

YALNIZLIK YURDUN OLUR SESLİ FLAŞH DİNLEYİN

YALNIZLIK YURDUN OLUR
Yaslan yorgun bir çınara
derin bir ah çek
giden pişman olsa bile dönebilmezmiş
Bilirim zor geçer yaşananlar birer birer
çalınmaz her kapı
Yalnızlık yurdun olur…

Buruk acı bir iz kalır
yürekte bazen
Bölük pörçük sözler dile gelebilmezmiş
Bilirim zor geçer yaşananlar birer birer
çalınmaz her kapı
Yalnızlık yurdun olur…
sid=7575; channel=89723; w=336; h=280; wmid=3720; domain =”hossohbet.com”; jsai=”8828ecd5271bd272″;

SUS KİMSELER DUYMASIN MÜZİKLİ SESLİ FLAŞH

Sus, kimseler duymasın
Duymasın ölürüm ha
Aydım yarı gecede
Yeşil bir yağmur sonra
Yağıyor yeşil

En uzak o adsız ve kimselersiz
O yitik yıldızda duyuyor musun
Bir stradivarius inler kendi kendine
Yayı reçinesi köprüsü yeşil
Önce bendim diyor ve sonra benim
Ölümsüz güzel ve çetin
Ezgisidir dolaşan bütün evreni
Bilinen bilinmeyen ıssızlıkları
Canımı tüylerimi sarmada şimdi
Kendi rüzgarıyla vurgun
Sarıyor yeşil

Rüya bütün çektigimiz
Rüya kahrım rüya zindan
Nasıl da yılları buldu
Bir mısra boyu maceram
Bilmezler nasıl aradık birbirimizi
Bilmezler nasıl sevdik
İki yitik hasret
İki parça can
Çatladı yüreği çakmaktaşının
Ağıyor gök kuşaklarının serinliğinde
Çağlardır boğulmuş bir su
Ağıyor yeşil

Yivlerinde yeşil güller fışkırmış
Susmuş bütün namlular
Susmuş dağ
Susmuş deniz
Dünya mışıl mışıl
Uykular derin
Yılan su getirir yavru serçeye
Kısır kadın maviş bir kız doğurmuş
Memeleri bereketli ve serin
Sağıyor yeşil

BEN SONBAHARIM MÜZİKLİ FLAŞH ŞİİR İZLEYİN

Beni bir mevsime benzetmek istersen eğer;
Sonbaharım…
Kimi zaman köşeden gülümseyen bir güneş olurum
Kimi zaman döne döne düşen bir yaprak.
Kimi gün usul usul yağan bir yağmur olurum
Kimi gün deli deli savuran bir rüzgâr.

BEN SONBAHARIM…
Beni bir çiçeğer benzetmek istersen eğer;
Çiğdemim…
Sapsarı rengiyle içini ısıtan
Koparmak istersen ellerini kanatan
Erişemeyeceğin kadar derinde
Korkacağın kadar narin.
BEN ÇİĞDEMİM…
Beni bir renge benzetmek istersen eğer;
Griyim…
Ne beyaz kadar saf berrak ve katkısız
Ne siyah kadar net kasvetli ve asil
Tam ikisinin ortası.
BEN GRİYİM…
Beni bir kavrama benzetmek istersen eğer;
Sevgiyim…
Bir bebeğin gülüşü kadar içten
Güneşin doğuşu kadar sabit
Gecenin rengi kadar etkileyici
Yaşam kadar gerçek.
BEN SEVGİYİM…
YA SEN TUZ TANEM???

KAPINDA NÖBETTEYİM SESLİ VE SÖZLÜ FLAŞH MÜZİK

Ne kaldı yapmadığım
Ne olur anla biraz
Düşlerim var benim, hayallerim var
Yüreğim laf anlamaz
Bir damla yaş oldu gözümde aşk
Yüreğim laf anlamaz
Herşeyimdin, güneşimdin
İçim yanar ağlarım
Çok sevmiştim, böyle oldu
En çok ona yanarım
Kaçırma gözlerini, anla artık
Ben eski ben değilim
Unut demek kolay, aşka düştüm
Kapında nöbetteyim
Kaçırma gözlerini anla artık
Ben eski ben değilim
Bir gülüşün yeter, dön de bir bak
Kapında nöbetteyim

İMKANSIZ AŞK SESLİ VE SÖZLÜ ŞARKI

Gecenin en siyahında
Umudun bittiği yerdeyim
Gecenin en siyahında
Umudun bittiği yerdeyim

Köşeyi dönsem ölüm
Düz gitsem hayat
Gölgeler içindeyim
Köşeyi dönsem ölüm
Düz gitsem hayat
Gölgeler içindeyim

Sen imkansızsın
Sensizlik imkansız
Aşk imkansız

Sen imkansızsın
Sensizlik imkansız
Aşk imkansız

Çemberin en dışında
En çıkmaz sokaktayım
Çemberin en dışında
En çıkmaz sokaktayım

Çığlık atsam sessiz
Sussam yine çaresiz
Gölgeler içindeyim
Çığlık atsam sessiz
Sussam yine çaresiz
Gölgeler içindeyim

Sen imkansızsın
Sensizlik imkansız
Aşk imkansız
Sen imkansızsın
Sensizlik imkansız
Aşk imkansız…sid=7575; channel=89723; w=336; h=280; wmid=3720; domain =”hossohbet.com”; jsai=”8828ecd5271bd272″;

ALLAH RESULÜ’NÜN DOĞDUĞU GECE

1) Teşrif Ettikleri Gece Bir Yıldız Doğdu.
Yahudiler arasında birçok alim vardı. Bunlar, kitaplarında Allah Resulünün geleceğini görüp, öğrenmişlerdi. Yıldızlardan hüküm çıkarmada da usta sayılırlardı. Efendimizin doğumu gecesinde bir yıldız parlamış ve Yahudi alimler bu yıldızdan Ahirzaman Peygamberinin dünyaya teşrif ettiklerini anlamışlardı. Resul-i Zişanın meşhur şairi Hassan bin Sabit (r.a.) bu hususu şöyle anlatmıştır:
“Ben sekiz yaşlarında var yoktum. Biliyorum, bir sabah vakti, Yahudinin biri
“Hey Yahudiler!” diye çığlık atarak koşuyordu. Yahudiler,
“Ne var, ne yırtınıyorsun?” diyerek adamın başına üşüştüler. Yahudi şöyle haykırıyordu:
“Haberiniz olsun, Ahmed’in yıldızı bu gece doğdu. Ahmed bu gece dünyaya geldi.”
( Kastalani, Mevabibü’l-Ledünniye: 1/122)
İbni Sa’d’ın naklettiği konu ile ilgili bir rivayette ise şöyle denilmektedir:
“Mekke’de oturan bir Yahudi vardı. Allah Resulünün doğdukları gecenin sabahı Kureyşlilerin karşısına çıktı ve sordu:
“Bu gece kabilenizden bir oğlan çocuk doğdu mu?”
Kureyşliler, ‘Bilmiyoruz’ cevabını verince, adam sözlerine devam etti:
“Varın, gidin, soruşturun, arayın; bu ümmetin peygamberi bu gece doğdu. Sırtında alameti var.’
“Kureyşliler varıp soruşturdular ve gelip Yahudiye haber verdiler:
“Bu gece Abdullah’ın bir oğlu dünyaya geldi, sırtında bir nişan var.”
Yahudi gidip peygamberlik alametini gördü. Ve aklını kaybetmişçesine şöyle haykırdı:
“Peygamberlik artık İsrailoğullarından gitti. Kureyşlilere öyle bir devlet gelecek ki, haberi doğudan batıya kadar ulaşacaktır.”
( Tabakat, 1/162-163 )
Demek gökkubbe pırıl pırıl yıldız kandilleriyle Resul-i Kibriya Efendimizin gelişini alkışlıyordu.
2) Medayin’deki Kisra Sarayından On Dört Burç Çatırdayarak Yıkıldı.
Kainatın Efendisinin doğduğu geceydi… Saatler, doğum anlarını gösteriyordu. Derin bir uykuya dalan Medayin şehri korkunç bir çatırdı ve gürültü sesiyle uyandı. Hükümdarla birlikte halk da heyecan içinde yataklarından fırladı. Manzara korkunçtu ve telaş verici idi. Hükümdar Sarayının o sapa sağlam burçlarından on dördü çatırdayarak yıkılıvermişti.
Geceyi korkular içinde geçiren Kisra sabaha çıkar çıkmaz memleketinin dini reislerini derhal bir toplantıya çağırdı. Toplantıda, cereyan eden hadisenin neyin nesi olduğunu görüşeceklerdi. Kisra tacını giymiş tahtına oturmuştu. Henüz müzakereye başlamamışlardı ki, doludizgin yaklaşan bir atlı, elinde bir mektup getirdi. Mektupta, İstahrabat’ta binlerce seneden beri ışıl ışıl yanan ateşlerinin söndüğü haber veriliyordu.Bu haber, Kisra’nın korku ve heyecanını daha da arttırdı.Bu sırada toplantıda bulunan İran başkadısı Mubezan söz alarak gördüğü bir rüyayı anlattı:
“Gördüm ki yüzlerce kükremiş deve, önlerine şaha kalkmış Arap atları olduğu halde Dicle suyunu geçti ve İran topraklarına yayıldılar.” Kisra, doğru sözlü, bilgili ve adaletli Mubezan’ın bu rüyasını da manalı buldu. Sinirleri fazlasıyla gerilmişti. Bu muammayı çözmek istiyordu. Bilgisine ve irfanına güvendiği Mubezan’a sordu:
“Peki, bu neye işaret olabilir?” Baş kadının cevabı kısa ve öz oldu:
“Araplar tarafından çok önemli birşeyler olacağına işaret olabilir.”
Kisra, bunun üzerine derhal Hire Valisi Numan bin Münzir’e bir mektup yazdı. Mektupta,
“Bana orada bulunan alimlerden, suallerime cevap verebilecek kudrette biri varsa gönder!” diyordu.
Mektubu alan Numan, işin ciddiyetini anladı ve derhal Abdü’l-Mesih bin Amr adında bir bilgini Medayin’e gönderdi. Gelen alimi hükümdar derhal huzura kabul etti. Cereyan eden hadiseleri anlattıktan sonra, kendisinden bu hususta bilgi istedi. Abdü’l-Mesih, Kisra’ya hadiseler hakkında bir bilgi veremeyeceğini söyledi ve ilave etti:
“Şam yakınında Cabiye’de oturan dayım Satih’de bunlara cevap verecek bilgi vardır.”
Bunun üzerine Kisra, Abdü’l-Mesih’i gidip Satih’ten hadiseler hakkında bilgi almak üzere vazifelendirdi. Meşhur Şam kahini Satih kemiksiz, adeta azasız bir vücud, yüzü göğsü içinde bir acube-i hilkat ve çok yaşlı bir kahindi. Daima sırt üstü yatardı. Bir yere götürülmek istendiği zaman bohça gibi katlanırdı. Gaipten verdiği doğru haberler, o zamanın insanları arasında meşhurdu.
Abdü’l-Mesih, dağ taş demeden yol alarak dayısı Satih’in yanına vardı. O sırada Satih, hayatının son anlarını yaşıyordu. Şiddetli hastalık içinde kıvranıyordu. Hastalığın şiddeti dudaklarından konuşma kudretini de alıp götürmüştü ki, gelen adamın ne selamın alabildi ve ne de konuşabildi. Fakat, Abdü’l-Mesih olup bitenleri anlatınca iş birden değişiverdi. Ölüm döşeğinde ecelle pençeleşen Satih gözlerini birden açtı ve sanki kabir kapısına değil, dünya evinin kapısına yeni ayak basacakmış gibi canlanarak heyecan içinde haykırdı:
“Ey Abdü’l-Mesih! İlahi vahyin okunması çoğalacak. Asa’nın sahibi peygamber olarak gönderildi. Semave Vadisini su bastı, Farsların ateşi söndü. Artık Şam da Şam değil, Satih için.” Şunu iyi bil ki, zaman üzerinde hükmü geçerli olan mutlak Hakim, böyle istedi ve gelen peygamberle nebilik ipinin iki ucunu düğümledi.” Derin bir nefes çektikten sonra da ilave etti:
“Sasanilerden, yıkılan burç sayısınca hükümdar gelecek ve sonra hüküm yerini bulacaktır.” ( Taberi, 2/131-132 )
Bu cümleler, Satih’in dudaklarından dökülen son sözler oldu. Sanki bu gerçeği dile getirmek için bekleyip durmuştu. Sözlerini bitirir bitirmez gözlerini kapadı ve ruhunu Yüce Allah’a teslim etti.
Meşhur kahin Satih, bu sözleriyle açıkça ahirzaman Peygamberinin dünyaya gelmiş olduğunu haber veriyordu. O ana kadar bir benzeri görülmemiş bu hadise, dünyaya o gece şeref veren zatın beraberinde getirdiği sönmez nur ile Mazdeizmin Mezdek (Mazdek) adında birinin kurduğu eski İran’da bir dini mezheptir. Zerdüşt tarafından vaz’edilen Maniheizmin ıslah edilmiş bir şekli olarak gören ve kabul edenler de vardır. Bu mezhebin bilinen belli başlı hususiyeti, mülkte ve kadınlarda iştirakı kabul etmesidir. Bunun yanında, zühdle ilgili olarak, hayvanları öldürmek ve etini yemek de bu mezhebin yasakladığı şeyler arasındadır. (İslam Ansiklopedisi: 8/201-205)karanlık inancı içinde kıvranan İran saltanatını ortadan kaldıracağına işaretti. Nitekim, tarih buna şahid oldu ve hadiseler Satih’in haber verdiği gibi cereyan etti: İran Devleti, 67 yıl süren on dört hükümdarın idaresinden sonra, Kadisiyye’de Hatemü’l-Enbiyanın ordusu tarafından İslam topraklarına katıldı.
3) Kabe’nin İçini Karanlık Ve Kirlere Boğan Putların Pek çoğu Baş aşağı Yıkıldı:
Kureyş müşrikleri, yeryüzünde Allah’ın tek ma’bud oluşunun içinde ve üstünde ilk olarak abideleştiği Kabe’yi putlarla karanlıklara boğmuşlardı. Ne var ki, henüz Tevhid temsilcisi Resul-i Kibriyanın dünyaya gözlerini açması karşısında bile, çoğu yerlerine kurşun ile perçinlenmiş bu putlar, hadisenin azametine dayanamayarak yerlere yıkılıverdiler.
Bu hadisenin ifade ettiği mana büyüktü: Dünyaya teşrif eden bu Zat, kendisine verilecek vazife gereği kapkaranlık şirk inancını ortadan kaldıracaktır. Gönüllerde pak, nezih ve saadet dolu Tevhid inancını bayraklaştıracaktır. Dünya buna şahid oldu. O Resul-i Zişan, kısa zamanda Kabe’yi cansız putlardan temizlediği gibi, gönüllerdeki putları da İslam imanı ile yok ediverdi.
4) İstahrabat’ta Bin Seneden Beri Yanmakta Olan Mecusilerin Kocaman Ateş Yığınları Bir Anda Sönüverdi.
Mecusiler bu ateş yığınını kendilerine ilah kabul etmişlerdi. Efendimizin dünyaya teşrifleri ile birlikte bu kocaman ateş, sanki okyanusların istilasına uğramış basit bir ateşmiş gibi sönüverdi. Demek ki, gelen zat, putperestlik gibi, ateşperestliği de bir çırpıda ortadan kaldıracak ve yeryüzünü Tevhid meş’alesiyle aydınlatacaktı.
5) Takdis Edilen Meşhur Save (Taberiyye) Gölü Bir Anda Kuruyuverdi.
Bu da, gelen zatın, Allah’ın izni ile olmayan şeylerin takdis edilmesini yasaklayacağının ifadesi idi.
6) Dünyaya Teşrifleri anında, Şark Ve Garbı Küçük Bir Oda Gibi Aydınlatan Bir Görüldü.
Demek ki, dünyaya gelen zatın tebliğ edeceği din, şark ve garbı bütün ihtişamıyla kucaklayacak, insanlığın beşte birini şefkadi sinesinde terbiye edip okşayacaktı.
7) Semave Vadisi Taşan Seller Altında Kalıp, Suya Gark Oldu.
Resul-i Kibriya Efendimizin dünyaya gözlerini açtıkları geceydi. Taşan seller Semave Vadisi ve Semave şehrini sular altında bıraktı. Şehir halkı, dehşet içinde kalarak, çareyi dağlara ve tepelere sığınmakta buldu. Sonra da bir mektup yazarak durumu Kisra’ya bildirdiler ve kendisinden yiyecek ve içecek yardımı istediler.
8) Gök Kubbeden Salkım Salkım Yıldızlar Döküldü:
Nebiyy-i Ekrem Efendimizin dünyaya teşrifleri gecesinde hazan yaprağı gibi gök kubbeden yıldızlar döküldü.
( Taberi, 2/131; Kaadı İyaz, Şifa, 1/726-733; Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, s.161-163)
Bu hadise de şuna işaret ediyordu: Bundan böyle şeytan ve cinlerin gökten haber almaları son bulmuştur. “Madem Resul-i Ekrem Aleyhisselatü Vesselam vahiy ile dünyaya çıktı, elbette yarım yamalak ve yalanlar ile karışık, kahinlerin ve gaipten haber verenlerin ve cinlerin ihbaratına (haberlerine) set çekmek lazımdır ki, vahye bir şüphe iras etmesinler ve vahye benzemesin. Evet, bi’setten evvel kahinlik çoktu. Kur’an, nazil olduktan sonra onlara hatime çekti. Hatta çok kahinler imana geldiler. Çünkü, daha cinler taifesinden olan muhbirlerini bulamadılar.”  ( Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, s.163 )
O ana kadar görülmemiş bu hadiselerin Resul-i Ekremin doğumu sırasında meydana gelmeleri elbette tesadüfi değildi. Ezeli kudretin kader kaleminin tayin ve tesbitiyle vücuda geliyorlardı. Ve dünyaya ahirzaman Peygamberi Hazret-i Muhammed’in (a.s.m.) zuhurunu haber veriyorlardı.

İNSANLIĞA HİZMET ….

Resulullah’ın (sas) ideali insanlığa hizmet etmekti. Yoksa insanlığı kendisine hizmet ettirmek değildi. O sebeple eline geçeni yemez yedirir, içmez içirir, yönettiği insanların mutluluğuyla mutlu olur, üzüntüsüyle de üzülürdü.
‘Müslümanların derdiyle dertlenemeyen bizden değildir!’ diyerek sızlanırdı.
Bu sebeple bir müddetten beri biriktirdiği imkânını yine dağıtmak istiyordu yoksullara. Çevresine de münadiler göndermiş, sesleniyorlardı Medine sokaklarında ihtiyaç sahibi yoksullara:
-Resulullah (sas) mescidin önünde miskin derecesindeki muhtaçları bekliyor, kimse mahrum kalmasın, miskinler gelip hisselerine düşecek yardımı alsınlar!.. Az sonra mescidin önünde en alt derecedeki yoksullar toplanmış, kasıp kavuran ihtiyaçlarını bir ölçüde karşılayacak imkâna kavuşacak olmanın sevincini yaşıyorlardı.
Nitekim düşündükleri gibi de oldu. Efendimiz gelenleri şöyle bir gözden geçirdikten sonra elindeki mevcudu da hesap ederek önünden geçenlere hisselerini verirken şefkat dolu tebessümlerle mutluluğunu açıkça belli ediyordu. Mutluydu. Çünkü en büyük sevincini yoksula yardım ederken duyuyordu. İşte o anda da ihtiyaç sahiplerinin sıkıntılarını gideriyordu. Nihayet elindeki imkân bitti, mevcut ihtiyaç sahiplerine de yetti. Demek ki hesap iyi yapılmıştı.
Ne var ki çok geçmeden ötelerden koşup gelen bir bedevi görüldü. Adam ufkuna doğru bakarak koşuyor hem de nefes nefese söyleniyordu:
-Yardım dağıttığınızı duydum, onun için koştum, ama yine de yetişemedim. Zaten ben hep böyle şanssızın biriyim. Şefkat ve merhamet menbaı sordu:
-İhtiyacın çok mu fazlaydı? Saymaya başladı ihtiyaçlarını. Hepsi de zaruri ihtiyaçtı. Ama Resulullah’ın da imkânı bitmiş, elinde avucunda olanı tümüyle vermiş, tek dirhemi bile kalmamıştı. Efendimiz dikkatle baktı yoksul adamın üzgün yüzüne. Sonra beklenmeyen açıklamasını yaptı:
-Üzülme, dedi ihtiyaçlarını yine alacaksın, hem de hiçbirini eksik bırakmadan!.
- Nasıl olacak bu, diyerek heyecanlandı yoksul adam?. Efendimiz kelimelere basarak konuştu:
-Şimdi buradan şehrin içine dal, ihtiyaçlarını nerede bulursan al, satıcılara da de ki:
- Mal benim, borç Resulullah’ın! Ödemeyi Resulullah yapacaktır!. Adam önce şaşırdı. Sonra Efendimiz’in ısrarı karşısında toparlanarak sevinçle çarşının yolunu tuttu. Alacaklarının hesabını yaparak gidiyordu.
Olayın şahidi olan Hazreti Ömer, fedakârlığın bu kadarını fazla buldu. Düşüncesini dile getirmekten kendini alamayarak dedi ki:
-Ya Resulullah! Sen gücünün yettiğiyle mükellefsin. Elinde olanı tümüyle verdin, geriye bir şey kalmadı, neden bu sefer de yardım edemediğin yoksulun borçlarını yükleniyorsun? Bu kadarı da fazla değil mi?..
Bu sözlerden hiç de memnun olmayan Resulullah’ın yüzündeki tebessümün kaybolduğu görüldü. Halbuki o ana kadar çok mutluydu. Sanki güller açmıştı mübarek yüzünde. Tebessümü hiç eksik olmuyordu. Yoksula yardım etmenin tarif edilemez mutluluğunu yaşıyordu. Bunun üzerine oradaki masum bakışlı bir sahabe söze karıştı:
-Ya Resulullah, dedi, sen Ömer’e bakma, ver, Arşın sahibi Allah sana yine verir, boş bırakmaz!. Fedakârlığını sürdürmesini isteyenden memnun olan Resulullah’ın (sas) tebessümü tekrar yüzünde belirdi. Şöyle ölçü veriyordu yoksula yardım konusunda: Hiçbir şeyi olmayan, çorbasının suyunu çoğaltsın, o da bulamayanların imdadına sulu çorba ile koşsun, yine çevresindeki yoksullara ilgisiz kalmasın…

BEYAZ GÜL ÜMİT YAŞAR OĞUZCAN

Beyaz Gül

 seni arıyorum kalabalık caddelerde,
tanımadığım insanlar geçiyor, sen yoksun..
perişan hayallerimin basladığı yerde,
sana sesleniyorum, duyuyormusun?

beyaz güller açtı bahçelerde , sevdiğin..
ya o karanfil , baygın kokulu çiçek.
gel yalnızlık bahçeme beyazlar giyin,
anladımki bu ömür sensiz geçmeyecek.

odamı süsleyen ellerini uzat,
hazzından dile gelsin bastığın halı..
açılsın sevincinden perdeler kat kat..
ışık ve ateş senin için yanmalı..

sonra çevir düğmesini, radyonun
sevdiğin musiki dolsun odama,
dinle şarkısını büyük koronun,
beni düşün! beni düşün aglama..

içimden bir ses diyorki sabret..
sonu gelecek bu yalnızlığın,
bütün aynalar gülecek elbet,
açılacak kapılar ansızın..

yalnız sen varsın beyaz gülüm,
evde bahçede ve sokakta,
bir eylül akşamı gördüğüm ,
o beyaz hayalsin uzakta..

yakınsın yalnızlık kadar,
uzaksın yakınmış gibi,
sensiz yasadıgım yıllar
bu kadar güzel değildi.

yeter.. gel artık yeter..
karanfiller açtı gel!!
kış bahçesinde , güller
beyaz güller açtı gel..

Ümit Yaşar Oğuzcan

ASIMIN NESLİ NEDİR SESLİ ANLATIM

Yeni kuşaklar Mehmet Âkif’i çok kere bir yönüyle tanımaktadırlar: İstiklal Marşı şairi Mehmet
Âkif.
Hâlbuki o, yeni kuşaklar tarafından örnek alınması gereken farklı özelliklere sahip zirve
bir insandır. İdealist, sanatkâr, şair, hatip, devlet adamı, kahraman, âlim ve bilge bir düşünce
adamıdır.
Ama Mehmet Âkif”in öne çıkan ve gençlerimize örnek gösterilmesi gereken en önemli
vasfı ise bir düşünce ve hareket adamı olmasıdır. “Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın, bana zincir vuracakmış? şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim; bendimi çiğner, aşarım;
Yırtarım dağları, enginlere sığmam taşarım.”

Millî marşımızda yer alan yukarıdaki mısralar, bir milletin bağımsızlık, özgürlük ve kendine
güven duygusunun ifadesidir.
Mehmet Âkif, sözü ve eylemi birbiri ile tam uyum sağlayan ve buna aykırı davranışları
asla affetmeyen nadir, örnek insanlardan biridir.
Safahat’taki Süleymaniye Kürsüsü’nde kendisini şu şekilde tanımlamaktadır:

“Budur cihanda benim en beğendiğim meslek
Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek.”

Doğduğu ve yaşadığı zaman dilimi, hatırlanması bile insana üzüntü ve keder veren bir
dönemdir. Üç kıtada egemen olmuş büyük bir medeniyetin kurucusu Osmanlı Devleti’nin yıkılış
dönemidir. Üzücü olaylar üst üste gelmekte, kamuoyunda ümitsizlik hâkim olmaktadır.
O ise asla ümitsizliğe kapılmamış aksine halkını harekete geçirmek için cepheden
cepheye koşmuştur. “İstiklal Harbi’nin manevi cephesinin önderi” sözü onun için yerinde
kullanılan bir deyimdir.

“Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak.
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.”

Ankara’da Tacettin Dergâhı’nda bu mısraları yazarken ufukları karanlık, safha safha
yıkılmakta olan bir vatanın geleceğine dair umut ışıklarını ateşliyordu. O, şehirden şehre,
cepheden cepheye koşarak insanlara, ümitsizliğe düşmemelerini, güçlü ve ümitvar olmalarını
ısrarla telkin ediyordu.
Ama Âkif’in asıl ideali ülkenin geleceğinde söz sahibi olacak ruhen ve fizikî olarak güçlü
bir nesil yetiştirmekti.
Mehmet Âkif, idealindeki gençliği Âsım’ın Nesli olarak niteliyordu. Âsım, Mehmet Âkif”in
ana hatlarını ayrıntılı olarak çizdiği ideal bir gençlik prototipidir. Vatanını, milletini, değerlerini ve
tarihini sevmektedir. Haksızlığa tahammülü yoktur. Haksızlığa karşı susmayan, haykıran ve
hatta bileği ile düzeltmeye çalışan bir gençtir Âsım. Güçlüdür ve bu gücünü şahsî çıkarları için
değil, ülkesi, milleti, toplumun yararları ve geleceği için kullanmaktadır. Kavgacıdır, ama onun
kavgası toplumun yararınadır.
Safahat’ta Mehmet Âkif, Âsım’ı fiziki ve ruhi portresi ile anlatmaktadır:

“Asım’ın dengi heyakil, seçilir yüzlerle.
şimdi, sağ kolda, gümüş kaplı birer bâzûbend,
Boynu muskayla donanmış o yarım deste levent.”

Âsım toplumsal olayların sürekli içindedir. Kendine ait değer yargılarını en iyi ifade
etmektedir. Tarihe karşı nankörlük edenleri uyarmaktadır.

“Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem;
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.
Biri ecdadıma saldırdı mı, hatta boğarım…
—Boğamazsın ki!
—Hiç olmazsa yanımdan koğarım!

Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam;
Hele hak namına haksızlığa ölsem tapamam.
Doğduğumdan beridir âşıkım istiklâle
Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle….
Yumuşak başlı isem, kim demiş uysal koyunum?
Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boynum.
Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim.
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim.
Adam aldırma da geç git, diyemem, aldırırım;
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım.
Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu….
İrticaın şu sizin lehçede manası bu mu?”
Vatanın karış karış işgal edildiği bir dönemde Âkif, geleceğe Âsım’la bakmakta, Âsım’la
teselli bulmakta, Âsım’ın iradesi ile ülkenin kurtulacağına inanmaktadır. Çünkü ülkenin geleceği
iyi yetişmiş kuşaklarla mümkündür.

“İşin hakikati: Hilkat ne kâr arar, ne zarar;
Bekâ-yı nesle bakar hep, bekâ-yı nesli sorar.
Neden mi? Çünkü hayatın yegâne gayesidir;
O gâye olmasa dünyâ bir âhiret kesilir.”

Âsım, bir semboldür. Müslüman Türk gençliğini temsil eder. İnancı tamdır. Ülkesini işgal
etmek isteyenlere karşı aklıyla, gücüyle mücadele eder. Kazanır. Bunun en canlı örneği
Çanakkale Savaşı’dır.
Çanakkale’de yedi düvele karşı mücadele vermiştir, yılmamıştır ve başarmıştır.

“Âsım’ın nesli… diyordum ya… nesilmiş gerçek;
İşte çiğnetmedi namusunu, çiğnetmeyecek.”

Âsım, bir bakıma Mehmet Âkif’in kendisidir. Vefakârdır. Sözüne sadıktır. Baytar
mektebinde okurken sınıf arkadaşları ile sözleşirler. Kim önce vefat ederse geride kalan
çocuklarına diğerleri bakacaktır. Sözleşmelerinden yirmi yıl sonra arkadaşı vefat eder geriye iki
çocuğu ile hanımı kalır. Âkif’in son derece maddi sıkıntıda olduğu bir dönemde meydana gelen
bu olay karşısında verdiği sözü tutar ve arkadaşının ailesine sahip çıkar.
Safahat’ın 6. kitabı Âsım, ideallerin zirvelerini yakalamak isteyen gençlerin ana hatları çok
iyi belirlenmiş yol haritası gibidir. Âsım’ın neslini yetiştirecek geleceğin anne, baba ve kurumları
bu haritayı kullandıkları sürece zirveye tırmanacaklardır.

Büyük ve ölümsüz şairimiz Mehmet Âkif’i bir kez daha rahmetle anarken en yakın
arkadaşı Mithat Cemal’in O’nun için yazdığı bir dörtlükle yazımızı bitirelim.

“Toprak, sen kol kanat ol, öyle kucakla!
Bilmezsin, O gökten de, adın da temizdi!
Ey yeryüzü, ma’bet kesilip Allah’a yüksel;
Koynunda yatan gölge bizim Âkif’imizdi!”

"VATAN SEVGİSİ İMANDANDIR"

        
  “VATAN SEVGİSİ İMANDANDIR”
Anadır, yardır, çiçekli diyarsın vatan
Şehittir, her karış toprağında yatan..
Bir başkadır, milletin özünde sevgisi
Beşiktir, saraydır, cennettir vatan… 
Hudutlarda, ay yıldız, uğrunda ölünen  
Saran kollarını, yardır, namustur vatan
Doğuda batıda güzel cennetim   
Atan her gönülde candan devletim,
 Özgürlük ruhunda kaynayan güneş   
Hoş görülü olmak senden milletim.

 ANADOLU
Beşikler vermişim Nuh’a Salıncaklar, hamaklar, Havva Ana’n dünkü çocuk sayılır, Anadoluyum ben, Tanıyor musun ?   Utanırım, Utanırım fukaralıktan, Ele, güne karşı çıplak… Üşür fidelerim, Harmanım kesat. Kardeşliğin, çalışmanın, Beraberliğin, Atom güllerinin katmer açtığı, Şairlerin, bilginlerin dünyalarında, Kalmışım bir başıma, Bir başıma ve uzak. Biliyor musun ?   Binlerce yıl sağılmışım, Korkunç atlılarıyla parçalamışlar Nazlı, seher-sabah uykularımı Hükümdarlar, saldırganlar, haydutlar, Haraç salmışlar üstüme. Ne İskender takmışım, Ne şah ne sultan Göçüp gitmişler, gölgesiz! Selam etmişim dostuma , Ve dayatmışım… Görüyor musun ?   Nasıl severim bir bilsen. Köroğlu’yu, Karayılanı, Meçhul Askeri… Sonra Pir Sultanı ve Bedrettini. Sonra kalem yazmaz, Bir nice sevda… Bir bilsen, Onlar beni nasıl severdi. Bir bilsen,Urfa’da kurşun atanı Minareden, barikattan, Selvi dalından, Ölüme nasıl gülerdi. Bilmeni mutlak isterim, Duyuyor musun ?   Öyle yıkma kendini, Öyle mahzun, öyle garip… Nerede olursan ol, İçerde, dışarda, derste, sırada, Yürü üstüne – üstüne, Tükür yüzüne celladın, Fırsatçının, fesatçının, hayının.. Dayan kitap ile Dayan iş ile. Tırnak ile, diş ile, Umut ile, sevda ile, düş ile Dayan rüsva etme beni.   Gör, nasıl yeniden yaratılırım, Namuslu, genç ellerinle. Kızlarım, Oğullarım var gelecekte, Herbiri vazgeçilmez cihan parçası. Kaç bin yıllık hasretimin koncası, Gözlerinden, Gözlerinden öperim, Bir umudum sende, Anlıyor musun ?   AHMED ARİF   Hakikatlı dostun muydu, Can koyduğun ustan mıydı, Bir uyumaz hasmın mıydı, “Ooooof” de bunlar olsun muydu?   Ahmed Arif

MİNNET BORÇLU OLDUĞUMUZ ATALARIMIZ

MİNNET BORÇLU OLDUĞUMUZ ATALARIMIZ
Vatanımızı ele geçirip bizleri yok etmeği düşünen Emperyalistlerin haince emellerini ve ağızlarından akan kanlı salyalarıyla sulandırdıkları iştahlarını kursaklarında koyup saldırılarına karşı şiddetle direniş gösterip emellerine kavuşamadan tarihin karanlık sayfalarına gömdüğümüz yedi düvelin saldırdığı güçleri pasifize edip kahramanlık destanları yazan resimde görülen ve görülmeyen kahraman askerlerimize şükran borçluyuz..
Allah hepsinden razı olsun…
Allah gani, gani rahmet eylesin…
Amin, Amin, Amin.
Aslını unutmak bize yakışmaz….
Sözünü tutmamak dile yakışmaz…
Emanet verilen bu toprakları…
Tarumar ettirmek öze yakışmaz …
Nedir bu kargaşa almıyor beynim..
Sağı solu aynı hepside benim…
Sözü sükut edip dinlemek ayrı..
Kardeşi, kardeşe kırdıran zalim
Bastığın yerleri toprak diyerek gecme tanı,
Düşün altında binlerce kefensiz yatanı…
Sen şehit oğlusun incitme yazıktır atanı
Verme dünyalara alsanda bu cennet vatanı..

BUGÜN AĞLATMAYI SEVENLER YARIN AĞLARLAR


Seraba mı yanayım yoksa……

Yine birgün daha kazasız belasız geçti. Karmaşık duygular içinde eriyip bitab oldum. Sanki çöllere düşmüş gib kendimi susuz zannediyorum. Hele gördüğüm her serabı vaha zannedip rüyalara dalmam yok mu.Kendime olan en büyük şikayetim.
Ama biliyorum gün gelir devran değişir. Bugün ağlatmayı sevenler yarın ağlarlar. N kadar zormuş sabır. Hele hele yapılanları sineye atıp ben hakkımı Allah’dan isterim seni Allah’a havale ediyorum demek. Şeytan hr zaman kisi gibi vesvesesini veriyor ne oldu diyor. Neden korktun ne olduki geride kaldın. Seni yapacaklarından tutan ne.Sen eski deli oğlan değil misin? Duygularına yenik mi düşüyorsun neden zayıflık gösteriyorsun. Müslüman soğuk olur gözü kara olur diyor duruyor. Korkarım bir gün yenik düşeceğim
HAyırlısı ile şu olayıda nihayete bağlayablsem ne güzel olurdu. Çamura düşmeden çamura bulanmadan. Bliyorum ki ben geride durdukça onlar azmaya devam edecek. Sanıyorlarki korkum var. bilmiyorlarki Allah’tan korkan başka kimseden korkmaz. Bakalım seviyesizlikte ne kadar ileriye gidecekler. Dilerim Allah’tan sabır. Bir ışık görsem bir serinlk hissetsem hemn geldiği noktaya koşmaya başlıyacağım. O kadar karanlıkta kalmışım ki sn zamnlar ışığa hasret. Artık silkelenmem gerek biliyroum üzrimdeki uyuşukluğu bir kenara bırakıp gücümü toplamam gerek. Çölde serap görmeye razıyım ama yeterki o an hiç bitmesin. Herşey o kadar ani ve o kadar üstü üstüne geldi ki kolum kanadım kırıldı. Yüzümü hangi yöne çevireyim bilemedim. Çöldeki serabımın benim en susuz kaldıgımda aklımla oynadıgı oyuna mı kızayım yoksa çölde kendini aslan zanneden sırtlanlara mı kızayım. Ben o kadar zayıf değildim. Sırtlanlardan korkmuyorum ama şu seraplar yok mu su seraplar beni esas bitiren şeyler onlar. Ama bilmezlerki bununda bir hesabı vardır. Bununda hesabı vardır. Ben Allah’tan gelene razıyım. Amenna. Derdim susuzluk değil. Alışmışım susuzluğa. Zehir gib su içmektense susuz kalırım sıorun değil. Ama çu serap yokmu şu serap. Hiç ummadığım bir zaman karşıma çıktı. Beni en zayıf yerimden yakaladı. Bana çölün kumlarını o kadar güzel gösterdiki sandım ki artık susuzluğum bitti. Ama yanılmışım. Yalanmış. Ama neden beni seçti başkası degilde ben. Hiçmi acıması yoktu bana, hiçmi korkusu yoktu Allah’tan. Onun bıraktığı yerden kaleme şimdi srtlanlar girdi. Beni savunmasız halimde beni en zayıf anımda yakaladı. Şimdi sorarım serabıma tamam bana bunu reva gördünde hiçmi Korkmadın Allah’tan. Beni benle bıraksan olmazmıydı.
Geçer her yaranın iyileştiği gibi bu yarada geçer. Ne kadar derin olsa da ne kadar kötü olsada buda geçer. Ama tenimde bıraktığı o ince çizgiyi gördükçe bana yapılan haksızlığı hep hatırlayacağım. Halbuki yarama tuz basmasa idi bn kendi yaramı kendim tedavi ederdim. Doktorum dedi kasap çıktı.Bn ne diyeyim sana. Artık onun yüzünden yolumu iyicene kaybettim. Belki yolumun üzerinde beni bekleyen vahalar vardı. Beni yolumdan alıkoydun. Ben kendimle yüzleşirken dünyama girdin ve o kadar basit bir şekildede çıktın gittin. Ama sen korkma sana rağmen ben vahamı bulmaya kendimi yakın hissediyorum. Sana rağmen bu susuzluğum kısmende olsa bitecek. Senden tek isteğim sadece tek isteğim: durumu benim gibi çöllere düşmüş susuzluktan dilleri kavrulmuş bağrı yanmış insanların karşısına serap olup çıkma. Çıkma çünki birgün devran değişir. Seninde pınarların kurur. İşte o zaman hangi yöne yönelsen kapılar kapanır.
Artık sen yoksun artık ben sensiz yoluma devam edeceğim. Tek üzüntüm iyice zayıf düşmem. Ama kuvvetimi toplayınca o zaman geri döneceğim sessizce.

ZAMAN ARTIK SENSİZ YAŞIYOR

Zaman artık sensız yasıyor…
Artık aldanmak istemiyorum. Beni sevgilerinin ölümsüzlüğüne inandır korkulardan şüphelerden kurtar.
Hiç aldanmamışların o engin iç rahatlığına hasretim.
Ayıkla arıt beni… Bütün insanlar aldanıyormuş sürekli bir aldanmaymış yaşamak…
Ne çıkar? Ben artık aldanmak istemiyorum ya! Sen ona bak…
Onun için seni erişemeyeceğin bir yere çıkarmayacağım olduğun gibi seviyorum seni.
Olmanı istediğim gibi değil… Hiç olamayacağın gibi değil… Neredeysen orada dur… Nasılsan öyle kal…
Bütün mevsimleri bir günde bütün yılları bir mevsimde yaşamaya razıyım seninle.
Yanımda olduğun zamanlar nasıl apaydınlık oluyorum nasıl içim huzurla doluyor görmüyor musun?
Gözlerimin derinliğine bakma; başın dönmesin… Gelecek günleri düşünme korkma büyük hazlar yaşamaktan.
Erişemeyeceğin hiç bir mutluluk yok. “Yaşadım” diyemeyeceğin hiç bir günün olmayacak benimle…
Hiç aldatma beni hiç yalan söyleme… Bir gün aldatsan bile; aldandığımı senden öğrenmeliyim önce.
O zaman ölsem de mutlu ölürüm inan… Biraz da olsa inanmış ölürüm.
Aldanmak…
En büyük yıkıntısı iç dünyamızın…
Aldanmak…
Ses veren üç telimizden birinin kopması…
Aldanmak…
O en son fakat en kesin kabullendiğimiz gerçek…
Sen hiç aldatma ne olur!..
Yıkılışım da sevgim kadar büyüktür benim.
Bırak kalbimden ses veren bütün teller ben yaşadıkça sana inanmayı söylesin.
Sana kayıtsız şartsız inanmak olsun; bütün kazancım yaşamaktan.
O zaman her şeye katlanırım. Korkulardan endişelerden uzakta her saniye yaşadığımı bilirim.
Çaresizlikler beni korktumaz. Şu aşağılık dünyanın hiç bir acısı seni sevmeyi unutturamaz bana artık.
İnanmak; seni düşündükçe söylediğim bir şarkı olmalı dudaklarımda…
İnanmak; gökyüzünün en karanlık zamanında bile görebileceğim bir yıldız olmalı…
Dağlardan denizlerden esen serin rüzgarlar gibi senden gelen bir şey olmalı inanmak.
Kimi gün kalem olmalı parmaklarımda kimi gün kulağımda musuki gözlerimde ışık olmalı.
İçtiğim suda yediğim ekmekte sana tüm inanmanın tadını duymalıyım. Her sabah ilk ışık
sana inanarak yaşayacağım mutlu bir gün getirmeli bana. İşte o zaman yokluğuna bile dayanabilirim
özlemlerim daha derin bir anlam kazanır.
Seni beklerken şüphelerin o kahredici zehiri ile geciktiğin her saniye bir defa ölmem.
Artık aldanmak istemiyorum. Seni aldatmak zevkinden sonuna kadar mahrum edeceğim.
Beni aldatmanın acısını da sevincini de hiç tattırmayacağım sana. Çünkü aldattığın zaman; yemin ediyorum yeryüzünde olmayacağım.
İnanmışlığım ölüme kadar sürsün bırak…
Zarımı son defa senin için atıyorum!.

HADİ GİDİN YALANCI GÖZLER,BAKMAYIN ARDINIZA..

Hadi Gidin Yalancı Gözler,Bakmayın Ardınıza…

Benim Yitikliğimden Size Ne…
İçimin ağrıyan yerini sızlatıyor vakt-i hicran nöbetleri
Yalnızlığın kokusunu çözüyor güneşten ağarmış sözlerim
Hangi zamandı hangi kokmuş mevsimdi bilmembilememUzakların birinden dehşetle yönelmişti bu yokluk bana
Üstüme oturmuş bir giysi gibi sarmıştı kimsesizliğimi
Bir adım vardı artık ”yalnız”
Tekillilerde yalnız olmak zor değildir
Çoğul müptelalıklarda bulamıyorsan özünü işte o zaman kuruyor demektir gölgen
Çünkü ışık sızmaz hiçbir aralıktan sana
Çünkü karanlıklarını örtecek bir damla beyaz yoktur meydanda
Evet yalnızım ben
Yalnızlık korkusu çekmeyen bir kahraman gibi
Kahramanlığımınsa giz’i yitirilmiş sevdalarımda bir sır gibi
Hani kurşun sıksan zerre sarsmaz geceyi
Öyle soğuktur ki matemlerdünya’n yansa ısıtmaz cürmü kadar bile
Kol saatlerinin kayışına kazınmış isimlerin baş harflerinden bir karanlık çöker anılarına
Boynuna takılmıştır artık bu muska
Silinirsin kalacağına
sözler verilmiş yüreklerden
Dizilirsin her bir can’ın kursağına kurumuş bir çiçek tadında
Onların aklında küçüçük bir kara delik olursun
Birikirsin ayaklarının ucunda bir toprak kokusu kadar
Sonra çarpa çarpa kaldırımlara ezilirsindökülürsün
İncinirsin hiç olmadığı kadar
Onlar’sa diyar diyar sürerler seni bir acımasızlıkla kanlı coğrafyalara
Sen ufalanırsınbir tortu tadında!
Umursamazlar umursamalarını
Sadece giderler
Halbuki onlar sen kovsanda ellerini bırakmayacaklardı
Sen değerdinbir dostlukta aranacak her şeyi bulmak mümkündü sende
Sen güzeldin şimdi çirkinsin oysa
Suretinden bir yudum sevda akmaz
Ellerin can gibi kokmaz
Ruhun kaybetmiştir aklını
Yüreğin iyilik tutmaz
Tutunamaz sana hiçbir yürek
Kimse kendinde seni bulmaz
Sen baharda çiçektin şimdi sararmış bir yapraksın oysa
Güzellerin savurduğu
sözler süpürüyor seni düştüğün yerdenbilinmeyene
İzin sürülmez
Sözün işitilmez
Gözlerin görülmez
Sen bitmişsinbitimsiz sandıklarında
Sen acizsin bir zamanlar gururla taşındığın akıllarda
Hadi gidin yalancı gözlerbakmayın ardınıza
Benim yitikliğimden size ne!!
Kim bilir hangi yürekte zevktesiniz
Kim bilir omzumu yıkayan ağlamalarınız
Alnıma değip içime akan kahkahalarınız şimdi hangi ”gerçek” bedende ifşa oluyor!?
Ve kim bilir siz kendinizi nasılda umarsızca avutuyorsunuz derin dalgaların vurduğu limanlarda!?
Ve siz kimdiniz aslında!
Ellerim size karalanıyor
Parmaklarımda isteksiz bir icra
Ve siz hanginiz bendeydiniz aslında!?
Gidişleriniz koymaz bana
Susuşlarınız gürültülerim olur
Kör ederim gözlerimi size
Ağırlanarak terk ederim kendimi bendimden
bir cümlenin en alıcı sözünden vururum alnımı
korkmayın dönüşüm yok
çalın siz bu yalancı dünyanın sazını
bende mırıldanırım bir türküyü dilimin ucunda :
^^işte gidiyorum bir şey demeden
arkamı dönmeden şikayet etmeden
hiçbir şey almadan bir şey vermeden
yol ayrılmış gidiyorum^^
Sahi siz kimsiniz ?
Bu şarkıda söylenen ayrılmış yol hanginiz ???

SEN VE SON

Her Gece Biten Günün Son saatlerinde odamla seni çekiştiriyoruz hiç durmadan..
Aynaya bakan yüzümde seyrediyorum bazen seni..Bir aynada Tek yüz Oluyoruz..
Ben her gece seninle baş başa kalıyorum senden habersiz..
Sen hiç bilmiyorsun neler fısıldıyorumda gecenin sessizliğinde kulağına
sen hiç duyamıyorsun..
Seni koynuma almadan uyumadığım tek bir gece yok…
Çünkü; Ne zaman küssek ve ben kendime sarılıp uyusam..
Olmuyor sabahlar sensiz…
Ve sen bütün bunlardan habersiz küslüklerini biriktiriyorsun içinde..
Korkular barındırıyorsun yüreğinde benden habersiz..
Korkma diyorum..Gene korkuyorsun…
Silemiyorum ne küslüklerini ne korkularını içinden..
Ve bilmiyorsunki senin küslüklerin korkuların tüm dünyanın yokluklarından daha zor geliyor bana….
Tüm dünyayı yerle bir edecek gücü bulabildiğim bu kalbimde seni unutacak güç bulamıyorum..Sen bilmiyorsun…
Ben her gece aynı yeminle dalarken uykularıma o ve son derken…
Sen bunlardan bi haber kaçıyorsun benden…
Sende biliyorsun halbuki benden kaçtığın tüm sokakların gene bana çıkacağını..
Elindeki bi avuç suyla sönmez bu yangınlar biliyorsunda…
Söyleyemiyorsun ne bana ne kendine nede sevmediğin şu dünyaya…
Korkutuyor seni benden gelecek acı acıdan gelecek
aşk
Lanetler yağdırıyorsun bazen bana..Düşüyor kalbime hissediyorum..
Senden istediğim sadece
aşk…bilmiyorsun…anlamıyorsun..
Sorgusuzca suailsizce
aşk..
Dudaklarınla dokun kalbime..Her dokunuşun içime işlesin..
Hadi sarıl öp yeniden…
Aldırma deliliklerime deliliğim olmasa cesaretimde olmazdı bu aşka duramazdım yanında..
Güven bana…Sana sarılışımdaki aşka inan…
Şimdi tüm bunlara yapamam diyorsan eğer…Zerre kadar cesaret yoksa içinde ve inanç..Unuturum unutmak kolay meziyettir benim için diyorsan eğer..git gidebildiğin kadar uzağa benden..
İşte ozaman benden unuturum seni..en büyük deliliğimi yapar ve vazgeçerim bu aşktan..
Yok ben seninle tüm yollarda soluksuz kalmaya razıyım diyorsan eğer
Gel sevgilim..Gelki kıskansın tüm zorluklar bizdeki inancı ve
aşkı..
Ellerimde kalan kokun tek tesellimdir sensizlikte..
Ve inan Dilimdeki Tek Duanın SEN VE SON olduğuna…
Sonum olduğuna…

BU VATAN KİMİN SESLİ BELGESEL

BU VATAN KİMİN
Bu vatan toprağın kara bağrında
Sıra dağlar gibi duranlarındır.
Bir tarih boyunca onun uğrunda
Kendini tarihe verenlerindir…

Tutuşup kül olan ocaklarından,
Şahlanıp, köpüren ırmaklarından,
Hudutlarda gaza bayraklarından,
Alnına ışıklar vuranlarındır…

Ardına bakmadan yollara düşen,
Şimşek gibi çakan sel gibi coşan,
Huduttan hududa yol bulup koşan,
Cepheden cepheyi soranlarındır…

İleri atılıp sellercesine,
Göğsünden vurulup tam ercesine,
Bir gül bahçesine girercesine,
Şu kara toprağa girenlerindir…

Tarihin dilinden düşmez bu destan,
Nehirler gazidir dağlar kahraman,
Her taşı yâkut olan bu vatan,
Can verme sırrına erenlerindir…

Gökyay ’ım ne yazsan ziyade değil,
Bu sevgi bir kuru ifade değil,
Sencileyin hasmı rüyada değil,
Topun namlusundan görenlerindir…

Orhan Şaik GÖKYAY

BAĞRIMIZDA BİR HAİN…


Bağrımızda bir hain
Yıllardır bağrımızda bir hain elin koru

Yirmi beş defa yaktı, baskınla şafağa doğru

Görünce cesareti, görünce hain zoru

Geri bakmadan kaçtı Kuzey Irağa doğru.

Meydanlar doldu taştı teröre lanet için

Herkes Mehmet, Mehmetler hazır şahadet için

Tek bayrak, tek dil, tek devlet, tek millet için

Birlikte yürüyoruz yeni bir çağa doğru.

Yeni, yeni kabuk tutarken gönül yaramız

Çok acı yaktı bağrımızı ecelin koru

Yedi onda iki güçle sarsıldı Van’ımız

‘’Sevgi apartmanı” kapandı toprağa doğru.

Başladı saçma, sapan etnik beyanatlar

Bölücülük yapmak için mi acı fırsatlar

Mühim değildi haine enkazdaki hayatlar

Çekmek istiyordu milleti tuzağa doğru

Unutup depremle şehitlerin acısını

Paylaşmaya başladık depremin yarasını

Büyükler maldan, küçükler harçlık parasını

Gönderme yarışında kalktık ayağa doğru

İnanamadık uzun sure gördüğümüze

Soğuk su serpti acıyla kavrulmuş gönlümüze

Azra bebek tam anlamıyla bir mucize

Şükürlerle gönderildi kundağa doğru

Sırtında ölünün sıcaklığı, soğukluğu

Dost yapmış mevtayı, korkunun çokluğu

Yine bulunca hayat denen yokluğu

Yunusun bakışları şaşkın ışığa doğru

Babana söylemedik, söyleyemedik Yunus,

Ama babanın gönlüne çökmüştü ki kâbus

Sen kendini yorma hiç, dinlen, konuşma, sus

Yetiş, acilen git hayata, sağlığa doğru.

‘’Polise, askere atılan taşlar” devlete

Yunusun bakışları sorgudur ihanete

Anlamak için gerek var’mı hiç kehanete

Yedi onda iki, örgütte paniğe doğru.

Farklı, farklı illerden gelmiştiler birçoğu

Görev yeri değil, evleriydi artık doğu

Bir yıldız, bir ay, bir güneş yapmaktı her çocuğu

‘’Yüz üç Güneş” gitti sonsuz karanlığa doğru

Her birinin ayrı ayrı hayat hikâyesi

Millete hizmetti hepsinin ortak gayesi

Yedi onda iki’di ölümün çığlık sesi

Seslenemediler, ses gelen çatlağa doğru

Vana yardım yapmamak ayıp oldu adeta

Yerler, gökler yapılan yardımla doldu adeta

Yedi onda iki haini vurdu adeta,

Eylemleri her gün daha yalnızlığa doğru.

Her fırsatta düşman tanıtılan Türk nüfusu

Vana kuru verdi sevgi, kardeşlik köprüsü

Paniğe düştü bunu gören hain sürüsü

Bomba yüklü katırla kalktı atağa doğru

Nerde olursa olsun Mehmetçik ensesinde

Sıcak temasa geçildi Kazan Vadisinde.

Hani cesaret, yaratıkların adisinde

Parmağını uzatamadı tetiğe doğru.

Nasıl yakışmış Türk bayrağı taziye evine-

Su serpmiş, Yasin olmuş terörün alevine

‘Oğlum terörist’ demek zordu baba diline

Yutkununca canı gelirdi gırtlağa doğru.

Osmanlı tokadı sanki babanın sözleri

Asla devlete düşman yapamazsın bizleri

Kızarmaz, bozarmaz hainlerin yüzleri,

Meğili ya kör’lüğe, ya sağırlığa doğru

Çok kanlı olacaktı hainliğin gereği

Olmasaydı farkında eğer ana yüreği

Yıkıldı üç çocuklu bir aile direği

Sağ kalanın bakışı düştü boşluğa doğru

Terörden daha kötü yardımı yağmalama

Safari görüntüleri geliyor aklıma

Vahşi hayvan desem insana benziyor ama,

Aklımı yönlendirin siz, düz mantığa doğru

Yerden gelen afetle yapılar bir bir enkaz

Zamanla yarışarak bir can, bir nefes için kaz

Bilmem kaç kat altında yaşama şansı çok az

Gönder bütün gücünü yirmi tırnağa doğru

Betonarme sanılmış hep kâğıttan kuleler

Menfaatimiz için zincirleme hileler

Kusur bulup da kalem kırmıyor adliyeler

Bütün deliler gülümsüyor sanığa doğru

Kürtlerin ata dinidir diyorlar ‘Zerdüştlük’

Canavarlaştırmış ruhları manevi boşluk.

Ne Meryem’e, nede Ahura Mazda’ya kulluk

Amentü ile tek Allah’a kulluğa doğru.

Barışla, Demokrasi öyle sözle olmuyor

Barışla, demokrasi öyle sözle dolmuyor

Barışla, demokrasi hain ruha uymuyor

Barışla, demokrasi saklı batağa doğru….

Orhan Afacan

OĞLUMLA SÖYLEŞİ (ÖĞÜTLER)

OĞLUMLA SÖYLEŞİ (ÖĞÜTLER)
Geçtiğim her yerde benim izim var
Uğra baban için geziver oğlum
Sana söyleyecek bir kaç sözüm var
Bunları aklına yazıver oğlum.

Oğlum, güzel yavrum otur yanıma
Arzu, ahvalimi diyem canıma
Barıştan yana ol, kini tanıma
Fesat oyununu bozuver oğlum.

Sakın her dostuna sırrını verme
Öğret bilmeyene, sakın hor görme
Çiçeği koklarken dalını kırma
Gülü incitmeden geziver oğlum.

Ayrılıklar yıktı artık yanamam
Özlemin öldürür ben dayanamam
Uyudum mu artık hiç uyanamam
Gözümün önünde geziver oğlum.

Seni göreceğim belki son gündür
Dert ortağım sazı duvardan indir
Dinle dertlerimi tellerden bir bir
Diyeceklerim var sazı ver oğlum.

Yıkamazlar seni sıkı durursan
Derdine ortak ol yoksul görürsen
Sağalır yaralar sevgi verirsen
Yüreğim yanıyor buzu ver oğlum.

Zulüm hükmedemez her zaman öyle
Değişmek zorunda gidemez böyle
Korkma, bir şey olmaz, doğruyu söyle
Zalimi sözünle eziver oğlum.

Oğlum sevgi için yanıp tütsen de
Bazen de dumansız yanıp bitsen de
Sen insanlık için kavga etsen de
Barışa methiye diziver oğlum.

Aşktan yana ol sen, gönül de yıkma
Sevgi bulur seni canını sıkma
Nefsine aldanıp yolundan çıkma
Her zaman başın dik geziver oğlum.

Her kötülük gelip yapanı bulur
Dünyada yaptığın iyilik kalır
İnan ki, büyüklük vermekle olur
Hep alıcı olma, bazı ver oğlum.

Ablanla her zaman geçmişi yıkın
Doğru bildiğinden ayrılma sakın
Benim sözlerime siz sahip çıkın
Gel şimdi babana sözü ver oğlum.

Bazen çoktu, bazen kıt öğünümüz
İnişli, çıkışlı geçti dünümüz
Belki de seninle bu son günümüz
Git de mezarımı kazıver oğlum.

Aldatırlar seni sakın inanma
Benzerin herkesi sen insan sanma
Her yüze gülene, her söze kanma
Akıl süzgecinden süzüver oğlum.

Çıkarcının devri şimdiki zaman
El oğlu fırsatçı, el kızı yaman
Uyanık ol oğlum aldanma aman
Her bir sözü doğru çözüver oğlum.

Dikkatli ol oğlum yalnız yürürken
Kimse bir şey vermez durup dururken
Bir çıkarı vardır selam verirken
Sinsi planları bozuver oğlum.

Suyu döndürürler, yol bulur deme
Olmaz işe sakın sen olur deme
Saklanmaz yalanlar, sır kalır deme
Sen ark’ını doğru kazıver oğlum.

Mutlu ol birine omuz verirken
Dostunla birlikte bir yol yürürken
Kendini de kolla o’nu korurken
Hain oyunları bozuver oğlum.

Havlar durur boş ver elin itine
Sen sevgiden yana yol bul kendine
Kulağını tıka nefrete, kine
Sevgiyle resmimi çiziver oğlum.

Her zaman önde ol, geride kalma
Baş eğme kimseye zorluktan yılma
Sakın düşmanını hafife alma
Gizli planları bozuver oğlum.

“Sevgiler besledi, nefret ekmedi
Bu faşist düzenden çok az çekmedi
O bir savaşçıydı boyun bükmedi”
Mezarım taşına yazıver oğlum.

Bütün insanlara sevgiyle baktı
Sevgiyi büyütüp nefreti yıktı
Sevgilere kardeş, aşka aşıktı
Diyen bir resmimi çiziver oğlum.

Ağlayanın malı bana kâr deme
Sakın ha kimsenin hakkını yeme
Cumali’ye dair birkaç kelime
Gönül defterine yazıver oğlum.

Cumali Cumalioğlu

LA İLAHEİLLALLAH..(ALLAH C.C.BİRDİR)

LA İLAHEİLLALLAH..(ALLAH C.C.BİRDİR)
Ölüm köyüne yaklaşırken adım adım, her gün,
Geleceği umutlar sarmış,
Geçmişe saklanmış koca bir dün,
Nedir bu mutluluk,
Gönlümüzü esir almışken sonsuz hüzün,
Bahar gelmesin Rabbim,
Müstehaktır bize her dem güzün,
Ahh Rabbim,
Çok meşgûlüz yalan hayatla,
Senin behşettiğin hayatı senden sakınıyoruz,
Gözlerimize perde çekilmiş sanki,
Çaresizce etrafa bakınıyoruz,
Olmayınca istediklerimiz, neden sitem edip, yakınıyoruz,
İçimizdeki iyilikleri öldürüp, şeytanın maskesini takınıyoruz,
Ahh Rabbim,
Sen bize bu kadar yakınken, nedir bizdeki bu uzaklık,
Yaşamı bu kadar sahiplenirken, neden ölüme yabancıyız,
Ölümden korkmuyorum derken, nasıl bir yalancıyız,
Halbuki, ölüm korkusu dolaşmıyor mu her nefeste kanımızda,
Boşluğa düştüğümüzde Rabbim, Sen değil misin yanımızda,
Senin kudretini nasıl inkar edelim, toprak kokan canımızda,
Oysaki zikretmiyor mu gönlümüz Seni,yaşamdaki her anımızda,
Gühankârım Rabbim,
Yalnız sana sığınır, yalnız sana yalvarırım,
Dara düşünce, nereye giderim,
Yalnız senin kapına varırım,
Kapanır gözlerim,
Diz çöküp, secdeye vurur dizlerim,
Bitkinim, yorgunum, perişanım,
Yalnız senin lütfunu izlerim,
Bu günahkâr kulunu bağışlar mısın bilmem,
Ama ben yalnız seni özlerim,
Belkide layık değilim mağfiretine,
Ama ne olur Rabbim,
İmanla kapansın gözlerim,
Ölüm gelince gönül kapıma,
’Allah birdir’ olsun, dilimden çıkan son sözlerim
(Sier Nacobi)

ŞEBİNKARAHİSAR’LI ABDİ BEĞ’İN TÜRKLÜK MANZUMESİ

 
Abdi Beğ ve Türklük Manzumesi
Abdi Bey Şebinkarahisar’da dünyaya gelmiş, Akkoyunlardan Şeyh Süleyman’ın torunlarından, Osman Bey’in oğludur. Şebinkarahisar’ın Avutmuş mahallesinden doğmuştur. Şairin doğum tarihi hakkında kesin bir bilgiye sahip değiliz. Ancak 19. yüzyılın ilk yarısı olması kuvvetli bir ihtimaldir. Ailesi ve yetiştiği çevre hakkında da geniş malumatlara sahip değiliz. Fakat Şeyh Süleyman torunu olması ve Akkoyunlar gibi meşhur bir Türk sülalesine mensup olması seçkin bir aileden geldiğini gösterir.

Abdi Bey ilk tahsiline Şebinkarahisar’da başlamış, bir süre sonra İstanbul’a giderek tahsiline devam etmiştir. Daha sonra Belgrad muhafızı Selim’le Harput valisi Hüsrev Paşa’ların kâtipliğinde ve Halep valisi Mustafa Mazhar Paşa’nın kitâbet hizmetlerinde bulunmuştur. Bir ara meclis-i vâlâ mazbata odasına atanmış, üçüncü kalem şefliğine kadar yükselmiştir.

Fikirlerini çekinmeden söylediği ve yazdığı için İstanbul ilim ve kalem sahiplerrince Camkerten, kalem cellâdı adlarıyla anılan Abdi Bey Türklük duyguları kuvvetli bir şahsiyetti. Türklük için yazdığı TÜRKLÜK MANZUMESİ aşağıdadır:
Abdi Beğ’in TÜRKLÜK Mazumesi
Kimdir acabâ dahleden eşârına Türk’ün
- Kimdir acaba Türk’ün şiirlerine müdahale eden
Nâ-hak yere hep hak veren ağyârına Türk’ün
- Haksız yere Türk’ün düşmanına hak veren
Kâil mi olur resm-i vefâ eyleye tercih
Bî-gânelerin kavlini âsârına Türk’ün
- Yabancıların sözlerini
Türk’ünkine tercih etmek vefa mıdır?
Türklük ile fahreyler iken halk-ı zamâne
 - Bu zamanın halkı Türklük ile övünürken
Dahleylemeye başladı efkârına Türk’ün
- Türk’ün fikirlerine müdahale etmeye başladı
Bî-gânelerin farzedelim sıdk-ı makâlin
- Yabancıların sözlerini doğru farz etsekte
Benzer mi acep şive-i güftârına Türk’ün
- Hiç Türk’ün sözüne benzer mi
Çingane dahi gayret-i cinsiyle mübâhî
 - Çingene bile soyu ile övünürken
Lânet ana kim çalışa idbârına Türk’ün
 - Türk’ün alçalması için çalışana lanet olsun
Bîgânelerin tarzına gitdin ne kazandık
- Yabancılara özenerek gittin ne kazandık
Bir taş mı kodun kûşe-i dîvârına Türk’ün
- Türk’ün duvarının köşesine bir taş mı koydun
Kim aldı acep kabza-i teshîre bu mülkü
- Bu ülkeyi kim fethetti
Yokdur dayanır savlat-i peykârına Türk’ün
- Türk’ün hücumunun şiddetine dayanabilecek yoktur
Türklükdür eden bizleri bu nimete nâil
- Bizleri bu nimete nail eden Türklük’tür.
Mevlâ bereket bahşola hep varına Türk’ün
 - Tanrı, Türk’ün varına bereket bahşetsin
Bu devleti biz sâye-i Türkî’de edindik
- Biz bu devleti Türklüğün gölgesinde edindik
Nusret vere Hakk baht-i cihândârına Türk’ün
- Tanrı, Türk’ün dünyayı tutan hükümdarına zafer versin
Düşmana cefâ dosta vefâ Hakk’a temennâ
 - Hak’tan temennimiz düşmana cefa dosta vefa vermesidir.
Şâyân ü sezâ işte bu mişvârına Türk’ün
- İşte te budur Türk’ün yaradılışına uygun olan
Gayret-keş-i cins olmayanın cânına sad yûf
- Soyunu savunmayanın varlığına yüzlerce yuh olsun
Var ise eger dinine imânına sad yûf
- Eğer varsa dinine imanına yüzlerce yuh olsun

DUR YOLCU

DUR YOLCU
Dur yolcu bilmeden gelip bastığın,
Bu toprak, bir devrin battığı yerdir.
Eğil de kulak ver, bu sessiz yığın,
Bir vatan kalbinin attığı yerdir!.

Bu ıssız, gölgesiz yolun sonunda,
Gördüğün bu tümsek Anadolu’nda
İstiklal uğrunda, namus yolunda,
Can veren Mehmed’in yattığı yerdir!

Bu tümsek, koparken büyük zelzele,
Son vatan parçası geçerken ele,
Mehmed’in düşmanı boğduğu sele,
Mübarek kanını kattığı yerdir!…

Düşün ki haşrolan kan, kemik, etin
Yaptığı bu tümsek, amansız, çetin,
Bir harbin sonunda bütün milletin,
Hürriyet zevkini tattığı yerdir!…

Necmettin Halil Onan

GİTTİN OYSA DELİCESİNE SEVİYORDUM SENİ..

                               
      GİTTİN OYSA DELİCESİNE SEVİYORDUM SENİ..
                      
 Ben, arkandan sadece baktım..
Oysa ; söyleyecek o kadar çok şeyim vardı ki….
 “Gidersen iyiye dair ne varsa içimde yitireceğim hepsini,
Gidersen sönecek içimdeki ateş,
Ve bir daha hiç kimse yakamayacak.
Gidersen karanlığa mahkum edeceksin günlerimi..
O karanlıkta yolumu kaybedeceğim” diyecektim sana, konuşamadım   Gittin…..
Gidişini görmemek için gözlerimi kapattım,
Öylesine acıdı ki içim, tutup koparsalardı kolumu, bacağımı bu kadar acı duymazdım…
Acım yaş olup akmalıydı gözlerimden..Ağlayamadım..
Gittin….. Seni delicesine bir tutkuyla seviyordum oysa,
 Tutkum, seninle olmaktı, tutkum teninde erimekti..
Tutkum, hayatı seninle sadece paylaşmaktı..
Anlatamadım…Gittin…..
Gidişini önlmek için tutmak vardı ellerinden..
Ellerim değilmiydi her dokunuşumda seni ürperten?..
Ürperdin yine biliyorum. Bir kez dokunsam, bir kez tutsam ellerini…
Gitmek için biriktirdiğin bütün cesaretin kaybolurdu…
Tutamadım Gittin…..
Bir yıkım gibiydi gidişin… Sen adım, adım uzaklaşırken benden
Çöküp kaldı bedenim olduğu yere..
Nice terk edilmişlere dayanan yürek bu kez yenilmişti…
Bu kadar zayıf değildim ben kalkmalıydım….
Kalkamadım…Gittin…..
Oysa geldiğin gün gideceğini biliyordum…
Hazırdım gidişine, Kaçak zamanları yaşıyorduk,
Zaman bitecek ve sen gidecektin…
Bense, gidişinin ertesi günü…
Hayatıma kaldığım yerden yeniden başlayacaktım…
Başlayamadım Gittin…..
Bir şey söyledin mi giderken?..
“Kal” dememi  istedin mi? Son bir kez ” Seni seviyorum “..dedin mi?
 “Bekle beni döneceğim” diye umut verdin mi?
 Beynim öylesine uğulduyor du ki….
Duyamadım… Gittin…..
 Nereye gittiğin önemli değil di…
Binlerce kilometre uzakta da olsan,
İki metre ötemde de farketmiyordu..
Artık yoktun ve asıl bu düşünce beni felç ediyor du…
Kurtulmalaydım senden…
Bu yokluk duygusundan kurtulmalaydım…
Kurtulamadım.Gittin…..
Unutulanların arasına katılmalıydım….
Anıları bir sandığa koyup..
Hayatı bir yerinden yakalamalıydım…
Bu aşk noktalanmalıydı, bu sevdadan vazgeçmeliydim..
Yapamadım.Gittin…..
Bir okyanusun ortasında tek yüreği kaybolmuş sandal da..
Dev dalgalarla boğuşan bir denizciyim şimdi…
Bil ki sevmekten vazgeçmedim seni,
Bil ki seninle birlikte sevdanı da taşıyacağım yüreğimde,
Bil ki seni UNUTAMADIM..
M.C.D.
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.