ZAMAN ARTIK SENSİZ YAŞIYOR

Zaman artık sensız yasıyor…
Artık aldanmak istemiyorum. Beni sevgilerinin ölümsüzlüğüne inandır korkulardan şüphelerden kurtar.
Hiç aldanmamışların o engin iç rahatlığına hasretim.
Ayıkla arıt beni… Bütün insanlar aldanıyormuş sürekli bir aldanmaymış yaşamak…
Ne çıkar? Ben artık aldanmak istemiyorum ya! Sen ona bak…
Onun için seni erişemeyeceğin bir yere çıkarmayacağım olduğun gibi seviyorum seni.
Olmanı istediğim gibi değil… Hiç olamayacağın gibi değil… Neredeysen orada dur… Nasılsan öyle kal…
Bütün mevsimleri bir günde bütün yılları bir mevsimde yaşamaya razıyım seninle.
Yanımda olduğun zamanlar nasıl apaydınlık oluyorum nasıl içim huzurla doluyor görmüyor musun?
Gözlerimin derinliğine bakma; başın dönmesin… Gelecek günleri düşünme korkma büyük hazlar yaşamaktan.
Erişemeyeceğin hiç bir mutluluk yok. “Yaşadım” diyemeyeceğin hiç bir günün olmayacak benimle…
Hiç aldatma beni hiç yalan söyleme… Bir gün aldatsan bile; aldandığımı senden öğrenmeliyim önce.
O zaman ölsem de mutlu ölürüm inan… Biraz da olsa inanmış ölürüm.
Aldanmak…
En büyük yıkıntısı iç dünyamızın…
Aldanmak…
Ses veren üç telimizden birinin kopması…
Aldanmak…
O en son fakat en kesin kabullendiğimiz gerçek…
Sen hiç aldatma ne olur!..
Yıkılışım da sevgim kadar büyüktür benim.
Bırak kalbimden ses veren bütün teller ben yaşadıkça sana inanmayı söylesin.
Sana kayıtsız şartsız inanmak olsun; bütün kazancım yaşamaktan.
O zaman her şeye katlanırım. Korkulardan endişelerden uzakta her saniye yaşadığımı bilirim.
Çaresizlikler beni korktumaz. Şu aşağılık dünyanın hiç bir acısı seni sevmeyi unutturamaz bana artık.
İnanmak; seni düşündükçe söylediğim bir şarkı olmalı dudaklarımda…
İnanmak; gökyüzünün en karanlık zamanında bile görebileceğim bir yıldız olmalı…
Dağlardan denizlerden esen serin rüzgarlar gibi senden gelen bir şey olmalı inanmak.
Kimi gün kalem olmalı parmaklarımda kimi gün kulağımda musuki gözlerimde ışık olmalı.
İçtiğim suda yediğim ekmekte sana tüm inanmanın tadını duymalıyım. Her sabah ilk ışık
sana inanarak yaşayacağım mutlu bir gün getirmeli bana. İşte o zaman yokluğuna bile dayanabilirim
özlemlerim daha derin bir anlam kazanır.
Seni beklerken şüphelerin o kahredici zehiri ile geciktiğin her saniye bir defa ölmem.
Artık aldanmak istemiyorum. Seni aldatmak zevkinden sonuna kadar mahrum edeceğim.
Beni aldatmanın acısını da sevincini de hiç tattırmayacağım sana. Çünkü aldattığın zaman; yemin ediyorum yeryüzünde olmayacağım.
İnanmışlığım ölüme kadar sürsün bırak…
Zarımı son defa senin için atıyorum!.

HADİ GİDİN YALANCI GÖZLER,BAKMAYIN ARDINIZA..

Hadi Gidin Yalancı Gözler,Bakmayın Ardınıza…

Benim Yitikliğimden Size Ne…
İçimin ağrıyan yerini sızlatıyor vakt-i hicran nöbetleri
Yalnızlığın kokusunu çözüyor güneşten ağarmış sözlerim
Hangi zamandı hangi kokmuş mevsimdi bilmembilememUzakların birinden dehşetle yönelmişti bu yokluk bana
Üstüme oturmuş bir giysi gibi sarmıştı kimsesizliğimi
Bir adım vardı artık ”yalnız”
Tekillilerde yalnız olmak zor değildir
Çoğul müptelalıklarda bulamıyorsan özünü işte o zaman kuruyor demektir gölgen
Çünkü ışık sızmaz hiçbir aralıktan sana
Çünkü karanlıklarını örtecek bir damla beyaz yoktur meydanda
Evet yalnızım ben
Yalnızlık korkusu çekmeyen bir kahraman gibi
Kahramanlığımınsa giz’i yitirilmiş sevdalarımda bir sır gibi
Hani kurşun sıksan zerre sarsmaz geceyi
Öyle soğuktur ki matemlerdünya’n yansa ısıtmaz cürmü kadar bile
Kol saatlerinin kayışına kazınmış isimlerin baş harflerinden bir karanlık çöker anılarına
Boynuna takılmıştır artık bu muska
Silinirsin kalacağına
sözler verilmiş yüreklerden
Dizilirsin her bir can’ın kursağına kurumuş bir çiçek tadında
Onların aklında küçüçük bir kara delik olursun
Birikirsin ayaklarının ucunda bir toprak kokusu kadar
Sonra çarpa çarpa kaldırımlara ezilirsindökülürsün
İncinirsin hiç olmadığı kadar
Onlar’sa diyar diyar sürerler seni bir acımasızlıkla kanlı coğrafyalara
Sen ufalanırsınbir tortu tadında!
Umursamazlar umursamalarını
Sadece giderler
Halbuki onlar sen kovsanda ellerini bırakmayacaklardı
Sen değerdinbir dostlukta aranacak her şeyi bulmak mümkündü sende
Sen güzeldin şimdi çirkinsin oysa
Suretinden bir yudum sevda akmaz
Ellerin can gibi kokmaz
Ruhun kaybetmiştir aklını
Yüreğin iyilik tutmaz
Tutunamaz sana hiçbir yürek
Kimse kendinde seni bulmaz
Sen baharda çiçektin şimdi sararmış bir yapraksın oysa
Güzellerin savurduğu
sözler süpürüyor seni düştüğün yerdenbilinmeyene
İzin sürülmez
Sözün işitilmez
Gözlerin görülmez
Sen bitmişsinbitimsiz sandıklarında
Sen acizsin bir zamanlar gururla taşındığın akıllarda
Hadi gidin yalancı gözlerbakmayın ardınıza
Benim yitikliğimden size ne!!
Kim bilir hangi yürekte zevktesiniz
Kim bilir omzumu yıkayan ağlamalarınız
Alnıma değip içime akan kahkahalarınız şimdi hangi ”gerçek” bedende ifşa oluyor!?
Ve kim bilir siz kendinizi nasılda umarsızca avutuyorsunuz derin dalgaların vurduğu limanlarda!?
Ve siz kimdiniz aslında!
Ellerim size karalanıyor
Parmaklarımda isteksiz bir icra
Ve siz hanginiz bendeydiniz aslında!?
Gidişleriniz koymaz bana
Susuşlarınız gürültülerim olur
Kör ederim gözlerimi size
Ağırlanarak terk ederim kendimi bendimden
bir cümlenin en alıcı sözünden vururum alnımı
korkmayın dönüşüm yok
çalın siz bu yalancı dünyanın sazını
bende mırıldanırım bir türküyü dilimin ucunda :
^^işte gidiyorum bir şey demeden
arkamı dönmeden şikayet etmeden
hiçbir şey almadan bir şey vermeden
yol ayrılmış gidiyorum^^
Sahi siz kimsiniz ?
Bu şarkıda söylenen ayrılmış yol hanginiz ???

SEN VE SON

Her Gece Biten Günün Son saatlerinde odamla seni çekiştiriyoruz hiç durmadan..
Aynaya bakan yüzümde seyrediyorum bazen seni..Bir aynada Tek yüz Oluyoruz..
Ben her gece seninle baş başa kalıyorum senden habersiz..
Sen hiç bilmiyorsun neler fısıldıyorumda gecenin sessizliğinde kulağına
sen hiç duyamıyorsun..
Seni koynuma almadan uyumadığım tek bir gece yok…
Çünkü; Ne zaman küssek ve ben kendime sarılıp uyusam..
Olmuyor sabahlar sensiz…
Ve sen bütün bunlardan habersiz küslüklerini biriktiriyorsun içinde..
Korkular barındırıyorsun yüreğinde benden habersiz..
Korkma diyorum..Gene korkuyorsun…
Silemiyorum ne küslüklerini ne korkularını içinden..
Ve bilmiyorsunki senin küslüklerin korkuların tüm dünyanın yokluklarından daha zor geliyor bana….
Tüm dünyayı yerle bir edecek gücü bulabildiğim bu kalbimde seni unutacak güç bulamıyorum..Sen bilmiyorsun…
Ben her gece aynı yeminle dalarken uykularıma o ve son derken…
Sen bunlardan bi haber kaçıyorsun benden…
Sende biliyorsun halbuki benden kaçtığın tüm sokakların gene bana çıkacağını..
Elindeki bi avuç suyla sönmez bu yangınlar biliyorsunda…
Söyleyemiyorsun ne bana ne kendine nede sevmediğin şu dünyaya…
Korkutuyor seni benden gelecek acı acıdan gelecek
aşk
Lanetler yağdırıyorsun bazen bana..Düşüyor kalbime hissediyorum..
Senden istediğim sadece
aşk…bilmiyorsun…anlamıyorsun..
Sorgusuzca suailsizce
aşk..
Dudaklarınla dokun kalbime..Her dokunuşun içime işlesin..
Hadi sarıl öp yeniden…
Aldırma deliliklerime deliliğim olmasa cesaretimde olmazdı bu aşka duramazdım yanında..
Güven bana…Sana sarılışımdaki aşka inan…
Şimdi tüm bunlara yapamam diyorsan eğer…Zerre kadar cesaret yoksa içinde ve inanç..Unuturum unutmak kolay meziyettir benim için diyorsan eğer..git gidebildiğin kadar uzağa benden..
İşte ozaman benden unuturum seni..en büyük deliliğimi yapar ve vazgeçerim bu aşktan..
Yok ben seninle tüm yollarda soluksuz kalmaya razıyım diyorsan eğer
Gel sevgilim..Gelki kıskansın tüm zorluklar bizdeki inancı ve
aşkı..
Ellerimde kalan kokun tek tesellimdir sensizlikte..
Ve inan Dilimdeki Tek Duanın SEN VE SON olduğuna…
Sonum olduğuna…

BU VATAN KİMİN SESLİ BELGESEL

BU VATAN KİMİN
Bu vatan toprağın kara bağrında
Sıra dağlar gibi duranlarındır.
Bir tarih boyunca onun uğrunda
Kendini tarihe verenlerindir…

Tutuşup kül olan ocaklarından,
Şahlanıp, köpüren ırmaklarından,
Hudutlarda gaza bayraklarından,
Alnına ışıklar vuranlarındır…

Ardına bakmadan yollara düşen,
Şimşek gibi çakan sel gibi coşan,
Huduttan hududa yol bulup koşan,
Cepheden cepheyi soranlarındır…

İleri atılıp sellercesine,
Göğsünden vurulup tam ercesine,
Bir gül bahçesine girercesine,
Şu kara toprağa girenlerindir…

Tarihin dilinden düşmez bu destan,
Nehirler gazidir dağlar kahraman,
Her taşı yâkut olan bu vatan,
Can verme sırrına erenlerindir…

Gökyay ’ım ne yazsan ziyade değil,
Bu sevgi bir kuru ifade değil,
Sencileyin hasmı rüyada değil,
Topun namlusundan görenlerindir…

Orhan Şaik GÖKYAY

BAĞRIMIZDA BİR HAİN…


Bağrımızda bir hain
Yıllardır bağrımızda bir hain elin koru

Yirmi beş defa yaktı, baskınla şafağa doğru

Görünce cesareti, görünce hain zoru

Geri bakmadan kaçtı Kuzey Irağa doğru.

Meydanlar doldu taştı teröre lanet için

Herkes Mehmet, Mehmetler hazır şahadet için

Tek bayrak, tek dil, tek devlet, tek millet için

Birlikte yürüyoruz yeni bir çağa doğru.

Yeni, yeni kabuk tutarken gönül yaramız

Çok acı yaktı bağrımızı ecelin koru

Yedi onda iki güçle sarsıldı Van’ımız

‘’Sevgi apartmanı” kapandı toprağa doğru.

Başladı saçma, sapan etnik beyanatlar

Bölücülük yapmak için mi acı fırsatlar

Mühim değildi haine enkazdaki hayatlar

Çekmek istiyordu milleti tuzağa doğru

Unutup depremle şehitlerin acısını

Paylaşmaya başladık depremin yarasını

Büyükler maldan, küçükler harçlık parasını

Gönderme yarışında kalktık ayağa doğru

İnanamadık uzun sure gördüğümüze

Soğuk su serpti acıyla kavrulmuş gönlümüze

Azra bebek tam anlamıyla bir mucize

Şükürlerle gönderildi kundağa doğru

Sırtında ölünün sıcaklığı, soğukluğu

Dost yapmış mevtayı, korkunun çokluğu

Yine bulunca hayat denen yokluğu

Yunusun bakışları şaşkın ışığa doğru

Babana söylemedik, söyleyemedik Yunus,

Ama babanın gönlüne çökmüştü ki kâbus

Sen kendini yorma hiç, dinlen, konuşma, sus

Yetiş, acilen git hayata, sağlığa doğru.

‘’Polise, askere atılan taşlar” devlete

Yunusun bakışları sorgudur ihanete

Anlamak için gerek var’mı hiç kehanete

Yedi onda iki, örgütte paniğe doğru.

Farklı, farklı illerden gelmiştiler birçoğu

Görev yeri değil, evleriydi artık doğu

Bir yıldız, bir ay, bir güneş yapmaktı her çocuğu

‘’Yüz üç Güneş” gitti sonsuz karanlığa doğru

Her birinin ayrı ayrı hayat hikâyesi

Millete hizmetti hepsinin ortak gayesi

Yedi onda iki’di ölümün çığlık sesi

Seslenemediler, ses gelen çatlağa doğru

Vana yardım yapmamak ayıp oldu adeta

Yerler, gökler yapılan yardımla doldu adeta

Yedi onda iki haini vurdu adeta,

Eylemleri her gün daha yalnızlığa doğru.

Her fırsatta düşman tanıtılan Türk nüfusu

Vana kuru verdi sevgi, kardeşlik köprüsü

Paniğe düştü bunu gören hain sürüsü

Bomba yüklü katırla kalktı atağa doğru

Nerde olursa olsun Mehmetçik ensesinde

Sıcak temasa geçildi Kazan Vadisinde.

Hani cesaret, yaratıkların adisinde

Parmağını uzatamadı tetiğe doğru.

Nasıl yakışmış Türk bayrağı taziye evine-

Su serpmiş, Yasin olmuş terörün alevine

‘Oğlum terörist’ demek zordu baba diline

Yutkununca canı gelirdi gırtlağa doğru.

Osmanlı tokadı sanki babanın sözleri

Asla devlete düşman yapamazsın bizleri

Kızarmaz, bozarmaz hainlerin yüzleri,

Meğili ya kör’lüğe, ya sağırlığa doğru

Çok kanlı olacaktı hainliğin gereği

Olmasaydı farkında eğer ana yüreği

Yıkıldı üç çocuklu bir aile direği

Sağ kalanın bakışı düştü boşluğa doğru

Terörden daha kötü yardımı yağmalama

Safari görüntüleri geliyor aklıma

Vahşi hayvan desem insana benziyor ama,

Aklımı yönlendirin siz, düz mantığa doğru

Yerden gelen afetle yapılar bir bir enkaz

Zamanla yarışarak bir can, bir nefes için kaz

Bilmem kaç kat altında yaşama şansı çok az

Gönder bütün gücünü yirmi tırnağa doğru

Betonarme sanılmış hep kâğıttan kuleler

Menfaatimiz için zincirleme hileler

Kusur bulup da kalem kırmıyor adliyeler

Bütün deliler gülümsüyor sanığa doğru

Kürtlerin ata dinidir diyorlar ‘Zerdüştlük’

Canavarlaştırmış ruhları manevi boşluk.

Ne Meryem’e, nede Ahura Mazda’ya kulluk

Amentü ile tek Allah’a kulluğa doğru.

Barışla, Demokrasi öyle sözle olmuyor

Barışla, demokrasi öyle sözle dolmuyor

Barışla, demokrasi hain ruha uymuyor

Barışla, demokrasi saklı batağa doğru….

Orhan Afacan

OĞLUMLA SÖYLEŞİ (ÖĞÜTLER)

OĞLUMLA SÖYLEŞİ (ÖĞÜTLER)
Geçtiğim her yerde benim izim var
Uğra baban için geziver oğlum
Sana söyleyecek bir kaç sözüm var
Bunları aklına yazıver oğlum.

Oğlum, güzel yavrum otur yanıma
Arzu, ahvalimi diyem canıma
Barıştan yana ol, kini tanıma
Fesat oyununu bozuver oğlum.

Sakın her dostuna sırrını verme
Öğret bilmeyene, sakın hor görme
Çiçeği koklarken dalını kırma
Gülü incitmeden geziver oğlum.

Ayrılıklar yıktı artık yanamam
Özlemin öldürür ben dayanamam
Uyudum mu artık hiç uyanamam
Gözümün önünde geziver oğlum.

Seni göreceğim belki son gündür
Dert ortağım sazı duvardan indir
Dinle dertlerimi tellerden bir bir
Diyeceklerim var sazı ver oğlum.

Yıkamazlar seni sıkı durursan
Derdine ortak ol yoksul görürsen
Sağalır yaralar sevgi verirsen
Yüreğim yanıyor buzu ver oğlum.

Zulüm hükmedemez her zaman öyle
Değişmek zorunda gidemez böyle
Korkma, bir şey olmaz, doğruyu söyle
Zalimi sözünle eziver oğlum.

Oğlum sevgi için yanıp tütsen de
Bazen de dumansız yanıp bitsen de
Sen insanlık için kavga etsen de
Barışa methiye diziver oğlum.

Aşktan yana ol sen, gönül de yıkma
Sevgi bulur seni canını sıkma
Nefsine aldanıp yolundan çıkma
Her zaman başın dik geziver oğlum.

Her kötülük gelip yapanı bulur
Dünyada yaptığın iyilik kalır
İnan ki, büyüklük vermekle olur
Hep alıcı olma, bazı ver oğlum.

Ablanla her zaman geçmişi yıkın
Doğru bildiğinden ayrılma sakın
Benim sözlerime siz sahip çıkın
Gel şimdi babana sözü ver oğlum.

Bazen çoktu, bazen kıt öğünümüz
İnişli, çıkışlı geçti dünümüz
Belki de seninle bu son günümüz
Git de mezarımı kazıver oğlum.

Aldatırlar seni sakın inanma
Benzerin herkesi sen insan sanma
Her yüze gülene, her söze kanma
Akıl süzgecinden süzüver oğlum.

Çıkarcının devri şimdiki zaman
El oğlu fırsatçı, el kızı yaman
Uyanık ol oğlum aldanma aman
Her bir sözü doğru çözüver oğlum.

Dikkatli ol oğlum yalnız yürürken
Kimse bir şey vermez durup dururken
Bir çıkarı vardır selam verirken
Sinsi planları bozuver oğlum.

Suyu döndürürler, yol bulur deme
Olmaz işe sakın sen olur deme
Saklanmaz yalanlar, sır kalır deme
Sen ark’ını doğru kazıver oğlum.

Mutlu ol birine omuz verirken
Dostunla birlikte bir yol yürürken
Kendini de kolla o’nu korurken
Hain oyunları bozuver oğlum.

Havlar durur boş ver elin itine
Sen sevgiden yana yol bul kendine
Kulağını tıka nefrete, kine
Sevgiyle resmimi çiziver oğlum.

Her zaman önde ol, geride kalma
Baş eğme kimseye zorluktan yılma
Sakın düşmanını hafife alma
Gizli planları bozuver oğlum.

“Sevgiler besledi, nefret ekmedi
Bu faşist düzenden çok az çekmedi
O bir savaşçıydı boyun bükmedi”
Mezarım taşına yazıver oğlum.

Bütün insanlara sevgiyle baktı
Sevgiyi büyütüp nefreti yıktı
Sevgilere kardeş, aşka aşıktı
Diyen bir resmimi çiziver oğlum.

Ağlayanın malı bana kâr deme
Sakın ha kimsenin hakkını yeme
Cumali’ye dair birkaç kelime
Gönül defterine yazıver oğlum.

Cumali Cumalioğlu

LA İLAHEİLLALLAH..(ALLAH C.C.BİRDİR)

LA İLAHEİLLALLAH..(ALLAH C.C.BİRDİR)
Ölüm köyüne yaklaşırken adım adım, her gün,
Geleceği umutlar sarmış,
Geçmişe saklanmış koca bir dün,
Nedir bu mutluluk,
Gönlümüzü esir almışken sonsuz hüzün,
Bahar gelmesin Rabbim,
Müstehaktır bize her dem güzün,
Ahh Rabbim,
Çok meşgûlüz yalan hayatla,
Senin behşettiğin hayatı senden sakınıyoruz,
Gözlerimize perde çekilmiş sanki,
Çaresizce etrafa bakınıyoruz,
Olmayınca istediklerimiz, neden sitem edip, yakınıyoruz,
İçimizdeki iyilikleri öldürüp, şeytanın maskesini takınıyoruz,
Ahh Rabbim,
Sen bize bu kadar yakınken, nedir bizdeki bu uzaklık,
Yaşamı bu kadar sahiplenirken, neden ölüme yabancıyız,
Ölümden korkmuyorum derken, nasıl bir yalancıyız,
Halbuki, ölüm korkusu dolaşmıyor mu her nefeste kanımızda,
Boşluğa düştüğümüzde Rabbim, Sen değil misin yanımızda,
Senin kudretini nasıl inkar edelim, toprak kokan canımızda,
Oysaki zikretmiyor mu gönlümüz Seni,yaşamdaki her anımızda,
Gühankârım Rabbim,
Yalnız sana sığınır, yalnız sana yalvarırım,
Dara düşünce, nereye giderim,
Yalnız senin kapına varırım,
Kapanır gözlerim,
Diz çöküp, secdeye vurur dizlerim,
Bitkinim, yorgunum, perişanım,
Yalnız senin lütfunu izlerim,
Bu günahkâr kulunu bağışlar mısın bilmem,
Ama ben yalnız seni özlerim,
Belkide layık değilim mağfiretine,
Ama ne olur Rabbim,
İmanla kapansın gözlerim,
Ölüm gelince gönül kapıma,
’Allah birdir’ olsun, dilimden çıkan son sözlerim
(Sier Nacobi)

ŞEBİNKARAHİSAR’LI ABDİ BEĞ’İN TÜRKLÜK MANZUMESİ

 
Abdi Beğ ve Türklük Manzumesi
Abdi Bey Şebinkarahisar’da dünyaya gelmiş, Akkoyunlardan Şeyh Süleyman’ın torunlarından, Osman Bey’in oğludur. Şebinkarahisar’ın Avutmuş mahallesinden doğmuştur. Şairin doğum tarihi hakkında kesin bir bilgiye sahip değiliz. Ancak 19. yüzyılın ilk yarısı olması kuvvetli bir ihtimaldir. Ailesi ve yetiştiği çevre hakkında da geniş malumatlara sahip değiliz. Fakat Şeyh Süleyman torunu olması ve Akkoyunlar gibi meşhur bir Türk sülalesine mensup olması seçkin bir aileden geldiğini gösterir.

Abdi Bey ilk tahsiline Şebinkarahisar’da başlamış, bir süre sonra İstanbul’a giderek tahsiline devam etmiştir. Daha sonra Belgrad muhafızı Selim’le Harput valisi Hüsrev Paşa’ların kâtipliğinde ve Halep valisi Mustafa Mazhar Paşa’nın kitâbet hizmetlerinde bulunmuştur. Bir ara meclis-i vâlâ mazbata odasına atanmış, üçüncü kalem şefliğine kadar yükselmiştir.

Fikirlerini çekinmeden söylediği ve yazdığı için İstanbul ilim ve kalem sahiplerrince Camkerten, kalem cellâdı adlarıyla anılan Abdi Bey Türklük duyguları kuvvetli bir şahsiyetti. Türklük için yazdığı TÜRKLÜK MANZUMESİ aşağıdadır:
Abdi Beğ’in TÜRKLÜK Mazumesi
Kimdir acabâ dahleden eşârına Türk’ün
– Kimdir acaba Türk’ün şiirlerine müdahale eden
Nâ-hak yere hep hak veren ağyârına Türk’ün
– Haksız yere Türk’ün düşmanına hak veren
Kâil mi olur resm-i vefâ eyleye tercih
Bî-gânelerin kavlini âsârına Türk’ün
– Yabancıların sözlerini
Türk’ünkine tercih etmek vefa mıdır?
Türklük ile fahreyler iken halk-ı zamâne
 – Bu zamanın halkı Türklük ile övünürken
Dahleylemeye başladı efkârına Türk’ün
– Türk’ün fikirlerine müdahale etmeye başladı
Bî-gânelerin farzedelim sıdk-ı makâlin
– Yabancıların sözlerini doğru farz etsekte
Benzer mi acep şive-i güftârına Türk’ün
– Hiç Türk’ün sözüne benzer mi
Çingane dahi gayret-i cinsiyle mübâhî
 – Çingene bile soyu ile övünürken
Lânet ana kim çalışa idbârına Türk’ün
 – Türk’ün alçalması için çalışana lanet olsun
Bîgânelerin tarzına gitdin ne kazandık
– Yabancılara özenerek gittin ne kazandık
Bir taş mı kodun kûşe-i dîvârına Türk’ün
– Türk’ün duvarının köşesine bir taş mı koydun
Kim aldı acep kabza-i teshîre bu mülkü
– Bu ülkeyi kim fethetti
Yokdur dayanır savlat-i peykârına Türk’ün
– Türk’ün hücumunun şiddetine dayanabilecek yoktur
Türklükdür eden bizleri bu nimete nâil
– Bizleri bu nimete nail eden Türklük’tür.
Mevlâ bereket bahşola hep varına Türk’ün
 – Tanrı, Türk’ün varına bereket bahşetsin
Bu devleti biz sâye-i Türkî’de edindik
– Biz bu devleti Türklüğün gölgesinde edindik
Nusret vere Hakk baht-i cihândârına Türk’ün
– Tanrı, Türk’ün dünyayı tutan hükümdarına zafer versin
Düşmana cefâ dosta vefâ Hakk’a temennâ
 – Hak’tan temennimiz düşmana cefa dosta vefa vermesidir.
Şâyân ü sezâ işte bu mişvârına Türk’ün
– İşte te budur Türk’ün yaradılışına uygun olan
Gayret-keş-i cins olmayanın cânına sad yûf
– Soyunu savunmayanın varlığına yüzlerce yuh olsun
Var ise eger dinine imânına sad yûf
– Eğer varsa dinine imanına yüzlerce yuh olsun

DUR YOLCU

DUR YOLCU
Dur yolcu bilmeden gelip bastığın,
Bu toprak, bir devrin battığı yerdir.
Eğil de kulak ver, bu sessiz yığın,
Bir vatan kalbinin attığı yerdir!.

Bu ıssız, gölgesiz yolun sonunda,
Gördüğün bu tümsek Anadolu’nda
İstiklal uğrunda, namus yolunda,
Can veren Mehmed’in yattığı yerdir!

Bu tümsek, koparken büyük zelzele,
Son vatan parçası geçerken ele,
Mehmed’in düşmanı boğduğu sele,
Mübarek kanını kattığı yerdir!…

Düşün ki haşrolan kan, kemik, etin
Yaptığı bu tümsek, amansız, çetin,
Bir harbin sonunda bütün milletin,
Hürriyet zevkini tattığı yerdir!…

Necmettin Halil Onan

GİTTİN OYSA DELİCESİNE SEVİYORDUM SENİ..

                               
      GİTTİN OYSA DELİCESİNE SEVİYORDUM SENİ..
                      
 Ben, arkandan sadece baktım..
Oysa ; söyleyecek o kadar çok şeyim vardı ki….
 “Gidersen iyiye dair ne varsa içimde yitireceğim hepsini,
Gidersen sönecek içimdeki ateş,
Ve bir daha hiç kimse yakamayacak.
Gidersen karanlığa mahkum edeceksin günlerimi..
O karanlıkta yolumu kaybedeceğim” diyecektim sana, konuşamadım   Gittin…..
Gidişini görmemek için gözlerimi kapattım,
Öylesine acıdı ki içim, tutup koparsalardı kolumu, bacağımı bu kadar acı duymazdım…
Acım yaş olup akmalıydı gözlerimden..Ağlayamadım..
Gittin….. Seni delicesine bir tutkuyla seviyordum oysa,
 Tutkum, seninle olmaktı, tutkum teninde erimekti..
Tutkum, hayatı seninle sadece paylaşmaktı..
Anlatamadım…Gittin…..
Gidişini önlmek için tutmak vardı ellerinden..
Ellerim değilmiydi her dokunuşumda seni ürperten?..
Ürperdin yine biliyorum. Bir kez dokunsam, bir kez tutsam ellerini…
Gitmek için biriktirdiğin bütün cesaretin kaybolurdu…
Tutamadım Gittin…..
Bir yıkım gibiydi gidişin… Sen adım, adım uzaklaşırken benden
Çöküp kaldı bedenim olduğu yere..
Nice terk edilmişlere dayanan yürek bu kez yenilmişti…
Bu kadar zayıf değildim ben kalkmalıydım….
Kalkamadım…Gittin…..
Oysa geldiğin gün gideceğini biliyordum…
Hazırdım gidişine, Kaçak zamanları yaşıyorduk,
Zaman bitecek ve sen gidecektin…
Bense, gidişinin ertesi günü…
Hayatıma kaldığım yerden yeniden başlayacaktım…
Başlayamadım Gittin…..
Bir şey söyledin mi giderken?..
“Kal” dememi  istedin mi? Son bir kez ” Seni seviyorum “..dedin mi?
 “Bekle beni döneceğim” diye umut verdin mi?
 Beynim öylesine uğulduyor du ki….
Duyamadım… Gittin…..
 Nereye gittiğin önemli değil di…
Binlerce kilometre uzakta da olsan,
İki metre ötemde de farketmiyordu..
Artık yoktun ve asıl bu düşünce beni felç ediyor du…
Kurtulmalaydım senden…
Bu yokluk duygusundan kurtulmalaydım…
Kurtulamadım.Gittin…..
Unutulanların arasına katılmalıydım….
Anıları bir sandığa koyup..
Hayatı bir yerinden yakalamalıydım…
Bu aşk noktalanmalıydı, bu sevdadan vazgeçmeliydim..
Yapamadım.Gittin…..
Bir okyanusun ortasında tek yüreği kaybolmuş sandal da..
Dev dalgalarla boğuşan bir denizciyim şimdi…
Bil ki sevmekten vazgeçmedim seni,
Bil ki seninle birlikte sevdanı da taşıyacağım yüreğimde,
Bil ki seni UNUTAMADIM..
M.C.D.

SORMA BEN KİMİM ADIM NE NEREDEN GELDİM…???

Bilirim ki aşkın bahçesinden bir gül koklayan, şeyda bülbül olurmuş. Bilirim ki aşkın pınarından bir damla içen, ömrünce sarhoş gezermiş. Bilirim ki kavuşmak olmasa sevdalılar, ağlayı ağlayı kör olurmuş.

Biliyor musun, iki gözüm; bugün ayın kaçı? Hangi mevsimdeyiz? Bahar mı, kış mı, sonbahar mı, yaz mı; inan farkında değilim. Sıla ne yana düşer, gurbet ne yanda? Nerdeyim, nasılım? Bilmiyorum.
Derdim, kederim ne ? Biliyor musun yanıtını?… Neşemi, sevimcimi, yaşama gücümü yitirdim. O coşkulu, mutlu, umutlu günlerimi ne de çok özlüyorum. Öylesine bir özlem ki bu; ne sen sor, ne ben söyleyeyim. Sevdiklerim, özlediklerim ve bana dost olanların her biri başka bir yerde; hiç birine kavuşamıyorum.
Dalları fırtınada kopmuş bir Ağaç gibiyiz iki gözüm. Her dalımız bir sınır boyunda, her yaprağımız bir ülkeye savrulmuş. Bir yanımız vizeli, bir yanımız kaçak. Çocukluğumu, ilk gençliğimi, geçmişimi, memleketimi velhasıl eskiye ait herşeyimi nasıl özlüyorum biliyor musun? Özümü özlüyorum, özümü…..Kendim olabilmeyi, sözümde durmak için verdiğim çabayı, kendime dürüst olmak için kendimle olan mücadelemi, özümle barışık yaşamayı özlüyorum. En iyi sen bilirsin, bir huyumu terk etmek için sarf ettiğim gayreti. Doğaya, insanlara, hayvanlara, çocuklara olan sevgimi, tutkumu ve yüreğimdeki ateşi, dimağımdaki tadı da en iyi sen bilirsin.
Zaman geçiyor, hayat geçiyor, ömrümde akşam çanları çalmaya başladı bile. İnsanın mutlulukları, heyecanları, hayatı, yaşadıkları geride kalıyor iki gözüm. Bizim gibileri yıllar geçtikçe daha bir duygusallaşıyor. Toplumların gittikçe bencilleştiği, duyarsızlaştığı dünyamızda olup bitenler beni hüzünlendiriyor. Acaba bu durumun bilincinde ve farkında olan çevremizde kaç insan var ? Binbir düşünce üşüşüyor beynime. Anılarla, özlemlerle boğuşmak beni yıpratıyor. İç acısıyla dolu, yaralı, bin yerinden vurgun yemiş bir gönülle acılara karşı umarsız olmaya çalışıyorum ama olmuyor. Belki bir Gün son bulacak ufuklarda solar hüznümüz. Hala bir şeyler bekleyerek bulutsu bir sise gömülüyor her şey.
Şimdi ise, gülmek-ağlamak arası monoton bir hayatın girdabında kaldım. Üzerime ölü toprağı serpilmiş gibi. Silkinip çıkamıyorum. Gün ışığına, suya hasret Bitkiler gibi tatsız ve tuzsuzum. İşte şimdi böyle bir insan oldum iki gözüm. Gayesiz ve huysuz . Evden sokağa her çıkışımda, penceremden dışarı her bakışımda, karabasan gibi çöken sis ve karanlık dokunuyor bana. Oysa ışık umut, umutsa hayat demektir. Ben mi o ışığı yitirdim, yoksa o ışık mı beni; bilmiyorum.
Nedense hep geçmişe bir özlem duygusu büyüyor içimde… İşte böyle iki gözüm. Hangi gündeyiz? Bugün ayın kaçı? Hangi mevsimdeyiz ? Bilmiyorum. Bilsem de, benim için artık hiç bir önemi yok……….
Uzun yıllar önce sevdamı yüreğime yükleyip geldiğim bu yabancı ülkede, koynunda volkanları taşıyan bir dağ gibi sustum. Suskunluğumu delicesine haykırmak isterken, içime ağuları akıttım ve öylece sustum. Kara bir diken gibi yuttum ve içime yığılıp öğlece kalakaldım. İçimdeki yangını, yüreğimdeki yarayı, gözlerimdeki damlayı sorma. Hasretlere dayayıp başımı, hüzünle geçip giden günlere, gecelere döndüm sırtımı iki gözüm. Yorgun, yetim ve yaralı. Gönlümün duvarına kocaman bir sevda resmi çizdim, bir de ateş yaktım ocağıma dağ gibi.Ki, Okyanuslar söndüremez.
İnsanlar, var olalı beri kabullenmiş sevdayı. Herkes kendi sevdasının Mecnunu; kendi hasretinin delisi olmuş. Kendi hikayesini, kendi sevdasını en büyük sanmış ve saymış; büyütmüş yüreğinde dağ dağ. Sabır sabır beyninin gergefine işlemiş. Benim sevdam da benim için dünyanın en büyük, en kutsal sevdası….
Ben ki, sevdanın çöllerinde ayrılıkların en büyük hasretini çektim Leyla ‘mın. Ferhat oldum dağları deldim. Kerem oldum yaktım kendimi. Pir Sultan oldum asıldım, Nesimi oldum yüzüldüm. Kavuşmak için gönlümü yollara düşürdüm. Horlandım, ezildim, hakaretlere, işkencelere maruz kaldım.
Yüreğimdeki yangını, gözlerimdeki hicranı sorma iki gözüm. Acılarımı kimsesizliğime yükleyip, uzayıp giden yollara düştüm. Yorgun, yetim ve yaralı. Aşık oldum, yaktım kendimi. İçimde bin yangınla çıktım yola. Sevgilime şiirler yazmak, şarkılar bestelemek, türküler yakmak en büyük ibadetimdi. Kavuşmak ise en inanılmaz hayalim.
Bilirim ki aşkın bahçesinden bir gül koklayan, şeyda bülbül olurmuş. Bilirim ki aşkın pınarından bir damla içen, ömrünce sarhoş gezermiş. Bilirim ki kavuşmak olmasa sevdalılar, ağlayı ağlayı kör olurmuş.
Aşk olmasa iki gözüm, içimde biriktirdiğim bu yangın olmasa, dolmasa iliklerime aşkın hasreti, bu yangın yüreğimi sarmasa, avuçlarımı yakmasa bu ateş, akar mı damarlarımdaki kan! Bir gün kavuşmak hayali olmasa, nasıl dayanılır bu yaşama, bu kimsesizliğe, bu gurbete, bu hasrete iki gözüm, nasıl?
sorma
ben kimim, adım ne, nereden geldim
kim açtı bu kahrolası çukuru yüreğimde
kimi sevdim, kime özlemim
kaç
yıl sevda doldu iliklerime
kaç yıl eksildim.
tut ki, bir pınarım Suyu kesik
akamadım nazlı nehirlere tut ki
susturulmuş binlerce türkü
bastırılmış binlerce acıyım
baştanbaşa aşk ve ateş
tut ki, incinmiş bir gülüşüm
gecikmiş bir düş
bir ateşin çemberinde
yarım kalmış sevinçler kanayan
tut ki, Kar altında sevincim
bütün mevsimlere küsmüşüm
kanadı kırık bir serçeyim tut ki
dağlarda koparılmış kınalı bir çiçek
ateşin zulmünü gördüm
suyun ihanetini
baştanbaşa aşk
baştanbaşa hasret
susturulmuş
milyonlarca türküyüm
bir sarı çiçek
bir sarmaşık belki
çözer dilini yüreğimin
ihanetlerin kilitlediği

HERŞEYİ UNUTURUM AMA BİR TEK SENİ UNUTAMAM

Dalgaların Coşkusu

BİR TEK SENİ UNUTAMAM
Bir başıma bu kentin sokaklarında yürüyorum. Üşüyorum. Ne kadar uzaksan bana o kadar soğuyor hava. Sen yoksa, sıcaklık hep mevsim normallerinin altında. Bu yüzden meteoroloji raporları umurumda bile değil. Kar mı yağıyor yoksa yağmur mu bana ne? Ben senin hasretinle sırılsıklamım zaten,daha ne kadar ıslanabilirim ki?

Burada mısın değil misin belli değil. Bazen gidişlerin kahramanı oluyorsun, bazen sonsuz kalışların. Doyumsuz gecelerdesin kimi zaman, bazen de yalnız karanlıklardasın. Bitmek bilmez bir şarkısın ama ben mi notaları yanlış basıyorum da sen bu şarkıyı söyleyemiyorsun? Neden susuyorsun?

Aşkın sessizliği ne kadar korkunç olur bilir misin? Bir tek kelimeye hasret geçen gecelerin hesabını soracağın kimse de yoktur üstelik. Kendi kendiyle konuşana deli derler ya, beni çoktan akıl hastanesine kapatmaları gerekirdi. Hem de iflah olmaz hastalar bölümüne…

Yokluğuna alışmaktan korkuyorum,ne kadar kötü… Yokluğunu yürüyorum sokaklarda. Yokluğunu içiyorum kadeh kadeh. Hiç gelmeme ihtimalin bir idam mahkumuna dönüştürüyor beni. Hiçbir şey yapmadan beklerler ya hücrelerinde, ölümün soğuk nefesini hissederek… Anlamlı olan bir şey yoktur onlar için.Belki de bir an önce ölmektir akıllarından geçen ,bu bekleme işkencesi bitsin diye…Bu yokluk hissi öldürecek beni…

Gelebilme ihtimalinse yüreğimdeki kuşları havalandırıyor,kanat seslerini duy. Gelmek iste bana. Bir görsem yüzünü,ah bir dokunsam sana…

Göreceksin,sevdanın çiçek çiçek açtığını umudun bir yangın gibi alev alev ikimizi birden sardığını. Anladım ki mümkün değil seni sensiz yaşamak. Ben o gönlü genişlerden değilim. Madem içimdesin, yüreğimde taşıyorum seni,o zaman yanımda da olmalısın. Sensiz yaşanmayacak bu aşk ötesi yok..

Şimdi yalnız geceleri seviyorum. Seni yıldızlarda buluyorum. Daha bir dayanılır oluyor sensizlik sancısı. Mümkünü yok çıkmayacaksın aklımdan, bu yüzden gece, el ayak çekilmişken, hiçbir ses yokken sen ve gece.. Zaman geçer,her şey unutulur, bir örtüyle kaplanır acılar ama…

BİR TEK SENİ UNUTAMAM..
ÖYLE SEVİYORUMKİ
Karşımdasın. Elimi uzatıp dokunabiliyorum sana. Ne büyük mutluluk bu… Gördüğüm en güzel şeysin. Senden öte tanımladığım başka hiçbir şey yok. Her şey senin adınla anılıyor benim dünyamda. Bütün çiçekler sen, bütün yıldızlar sen… Bir sanat eserisin, bakmaya doyamadığım. Tanrının bana armağanısın, ve artıyor her geçen gün sana hayranlığım. Yüzünde kuşlar, gözlerinde hayatın ta kendisi var. Öyle gerçeksin ki…
Gözümü açıyorum sen, kapıyorum sen… Hiç bitmeyen serüven… Günümün en keyifli anı, uykumun en tatlı rüyası… Seni soluyorum, havadasın. Seni kokluyorum, doğadasın. Hele şimdi sonbaharsın. Ya da sonsuz bahar. Seni yaşıyorum, canımdasın. Canımsın… Sarılsam sana, bin yıl geçse, bir an bile ayrılmasak… Ten tene, yürek yüreğe sonsuz baharın en aşk dolu iki yaprağı olsak… Ağaç ağaç gezip, yeşersek, açsak. Yere düşsek, kalksak… Seni bilsem, bir tek seni. Seni görsem, bir tek seni… Sesin sarhoş etse beni… Öyle içimdesin ki…
Bir saniye iste benden sensiz geçirdiğim, veremem. Sensiz geçecekse geçmesin zaman, istemem. Seninle yeniden doğdum, yeniden doğuşun kanıtıyım ben. Senden önce geçen zamanı, sana ulaşmak için yürüyerek geçirmişim, kimmişim bilememişim. Şimdi başımı çevirip geriye bakmıyorum bile. O yol yüründü ve bitti, artık seninle yürünecek bambaşka bir yol var önümde. Yorgunluk nedir bilmeyeceğim, hiç şikayet etmeyeceğim ve bir tek adımda bile tökezlemeyeceğim uzun, aşk dolu bir yol… Öyle aklımdasın ki…
Ah, sensiz kalmıyor muyum bazen yıkasım geliyor gördüğüm bütün duvarları. Ardında seni bulurum sanıyorum. Ne ayrı koyduysa bizi, zaman ya da yollar, bir kalemde silesim geliyor. Sana dokunmamı engelleyen ne varsa, bir kadehi yere çarpıp tuzla buz eder gibi parçalamak istiyorum. İsyanım taşıyor, kendi öfkemden korkuyorum. Ve kavuşmak… Bunu düşünmek içimde kırılmış bütün aynaları tamir ediyor. Mavi bir yağmur başlıyor, ıslanıyorum. Maviye boyanıyorum. Öyle özlüyorum ki…
Sen ol, hep ol, benimle ol, bende ol… Sendeyim ben, yüreğimi koydum yüreğinin üzerine. Aşk bu, başka isim arama. Hem de en koyu, en deli, en tutkulu… Öğreneceğim çok şey var sana dair. Bilmediğim çok şey var. Ama bir şeyi öyle iyi biliyorum ki… Seni öyle çok seviyorum ki…
mehmet-coskundeniz

YALAN DÜNYA YALANSIN YALAN….


YALAN DÜNYA YALANSIN YALAN…


Kim umar senden vefâyı,

Yalan dünyâ değil misin?
Muhammed-ül-Mustafâyı,
Alan dünyâ değil misin?
Yürü hey vefâsız yürü,

Sensin hod bir köhne karı,
Nice yüzbin erden geri,

Kalan dünyâ değil misin?
Kimisini nâlân edip,
Kimisini giryân edip,
Âhir-i kâr üryân edip,

Soyan dünyâ değil misin?
Kasdedip halkın özüne,
Toprak doldurup gözüne,
Ehl-i gafletin yüzüne,

Gülen dünyâ değil misin?
Eğer şâh u eğer bende,
Her kişiyi salan bende,
Kimse mekân tutmaz sende,

Virân dünyâ değil misin?
Sihr ile donatıp kendin,
Meydana salan semendin,
Âleme mihnet kemendin,

Salan dünyâ değil mis
İşin gücün dâim yalan,
Çok kişiden arta kalan,
Nice kere boşalarak,
Dolan dünyâ değil misin?

Yalan Dünya
 
Acı haberin çabuk yayılır,
Kimi güler, kimi ağlar, bayılır.
Kimi acır, ne iyi bir insandı der,
Kimi de dağ gibi bir insandı der.
Kimileri kefen, mezar peşinde,
Kimileri mallarının derdinde.
Kimi ağlar, göz yaşını tutamaz,
Kimileri tabutuna yan bakmaz.
Her ne ise, bunlar olan şeylerdir,
Herkesin başına gelen şeylerdir.
Bedenin öldü ama, rûhun ölmez,
Sen görürsün, onlar seni bilemez.
Bedenin felç gibi hareket etmez,
İraden var, bedene sözün geçmez.
Ahh! elin, ayağın hareket etse!
Onlara bir kez daha sözün geçse!
Ağlayarak saçın, başın yolarsın,
Feryat edip yerden, yere atarsın.
Gece, gündüz demeden çalıştığın,
Haram, helal demeden kazandığın,
Dostundan çok, düşmanlarına yarar,
Çekeceksin Ahiret’te çok zarar.
Vermediysen malının zekatını,
Gasbettiysen fukaranın hakkını,
İhtirasla sarılmışsan Dünya’ya,
Namazların kaldı ise kazaya,
Yapmamışsan kulluğunu Mevla’ya,
Atılırsın Cehennem’de Gayya’ya.
Başın açık, eteğin kısa ise,
Kolların kısa, göğsün açık ise,
İmanın zayıf, hayan noksan ise,
Dinsizliği çağdaşlık saydın ise,
Çoktan pişman oldun, iş işten geçti,
Tövbenin, nedametin vakti geçti.
Ahh! yeniden Dünya’ya gelebilsen,
Güzel Mevla’ya kulluk edebilsen,
Eşlerin, dostların bir bir gelirler,
Her biri de baş sağlığı dilerler.
Teneşir üstünde yıkarlar seni,
Yakasız gömleğe sararlar seni,
O kefen ki, son gömleğin olacak,
Kabre giden tek servetin olacak.
Son bineğin tahta tabut olacak,
Lüks oton, kim bilir, kime kalacak?
Hep bunlara şaşkın, şaşkın bakarsın.
Ah! çekerek için için ağlarsın.
Ne hayal! ne rü’ya! bunlar bir gerçek,
Kalanların da başına gelecek!
Dua okunur, helallik alınır,
Sonra, yavaş, yavaş yola çıkılır.
Hazin bir çıkışın olur evinden,
Çoluğundan, çocuğundan, eşinden.
Dünya’ya tek geldin, tek gidiyorsun.
Kalanlar biraz daha oyalansın.
Yolun önce bir camiye uğrayacak,
İlk imtihanın orada olacak.
Camileri seven bir kişi isen,
Namazını kılan bir kişi isen,
Cami sana huzur, güven verecek,
Korkuların birer, birer gidecek.
Caminin yanında musalla taşı,
Yatırırlar seni kıbleye karşı,
Namazın kılar, cemaatle imam,
Bu işin de olur, böylece tamam.
Kim umar senden vefâyı,
Yalan dünyâ değil misin?
Muhammed-ül-Mustafâyı,
Alan dünyâ değil misin?
Yürü hey vefâsız yürü,
Sensin hod bir köhne karı,
Nice yüzbin erden geri,
Kalan dünyâ değil misin?
Kimisini nâlân edip,
Kimisini giryân edip,
Âhir-i kâr üryân edip,
Soyan dünyâ değil misin?
Kasdedip halkın özüne,
Toprak doldurup gözüne,
Ehl-i gafletin yüzüne,
Gülen dünyâ değil misin?
Eğer şâh u eğer bende,
Her kişiyi salan bende,
Kimse mekân tutmaz sende,
Virân dünyâ değil misin?
Sihr ile donatıp kendin,
Meydana salan semendin,
Âleme mihnet kemendin,
Salan dünyâ değil misin?
İşin gücün dâim yalan,
Çok kişiden arta kalan,
Nice kere boşalarak,
Dolan dünyâ değil misin?
AZÎZ   MAHMÛD   HÜDÂYÎ

ARŞIN ALTINDA BİR DÜĞÜN

Arşın Altında Bir Düğün
Hiç yüzünü görmeden âşık oldunuz mu birine?
Ezelde âşık olmuşum sadece bir isme…

“Bu nasıl iştir ?! ” demeyin…
Ben de bilmiyorum, ama oldu işte!..
Her an şaşılacak işler olmuyor mu yerde ve gökte?..
Bir ismin peşinde koştum durdum yıllarca ümitsizce…
Acaba kimdir, bilir miyim, yüzünü görür müyüm? diye…
Ansızın karşılaşıverdim O’nunla zamanın bir yerinde…
Yer ve gökte ararken Öz’de buldum,
Sen’de ararken Ben’de buldum derler ya,
İşte öylesine…Meğer ne de güzelmiş O Gül yüzün…
Ey benim nazlı yarim, sevda çiçeğim, aşk bahçem…Öyle bakma! O bakışın bir hançer, canım Kudret elinde…
Ne yana dönsem, sadece Sen ! Yalnız Sen !
Mecnûnum, aşkından olmuşum bir divâne…
Bir varmış, Bir yokmuş, evvel zaman içinde, zaman hayal içinde
Hani o vakitler çağırmıştın beni, gönülden sessiz ve gizlice ?..
” Çiçeği dalından kim kopardı, seni BEN’den kim ayırdı ?
Ben Gül’üm, sen bülbül, dön gel yine BEN’im ol ! ” diye…
Gelmez miyim Yâr, Belî ! elbette ! elbette !
İşte o gün bir yemin ettim ilâhi aşkımız üstüne…
Sözleştik O Arşın altında BİR’ leşmek üzere…Vakit o vakit, bugün neş’e var, aşk var evimizde…
Düğün dernek kuruldu Gül bahçemizde…Melekler koşuşuyor bir telaş, pür telaş içinde..
Bir o yana, bir bu yana, hepsi de delicesine…
En güzel ilâhiler söylenirken o yüksek burçlarımda…
Güneş, ay ve yıldızlar raks eder semalarımda…
Bir bir çıkarıp attım o eski elbiselerimi de…
Kuğular gibiyim bembeyaz gelinliğimle…
İnciler taktılar sırma saçımın örgüsüne,
Sürmeler çektiler gözümün kısırdöngüsüne,
Gül suları serptiler aşkınla yanan şu zavallı göğsüme,
Hûriler kan kırmızı bir şerbet verdiler elime,
Taze gül yaprakları da dökülmüş üstüne…
Mikâil tatlı bir meltem estiriyor başımda yine…
Cebrâil hayretten secde etmiş, çok şaşkın bu işe,
Ömründe hiç böyle aşk görmemiş mi ne?!..
İşte duyuyorum defler çalınıyor bir yerlerde,
Sevdiğim sesleniyor, ” Bir AN’da, ansızın geliver ! ” diye…
Ne duruyorsun İsrâfil, artık şu Sûr’a üfle!
Varsın kıyamet kopsun külliyen alemde, bundan kime ne?Aşk ile BİR olacağız, kâinat duysun ezelden ebede…
İşiten, gören, bilen herkes dâvetli bu düğüne…Selâmu aleykum Azrail ! Çok sevindim seni gördüğüme…
Hazırım, gidelim…
Örtün artık şu duvağı yüzüme!
Angelic

MEHMET AKİF ERSOY’DAN İSİMSİZ ŞİİRİ


İSİMSİZ
     “Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?”
(Kuran-ı Kerim)
 
Olmaz ya... Tabii... Biri insan, biri hayvan!
Öyleyse -cehalet- denilen yüz karasından
 
Kurtulmaya azmetmeli baştan başa millet.
Kafi değil mi, yoksa bu son ders-i felaket?
 
Son ders-i felaket neye mal oldu? Düşünsen:
Beynin eriyip yaş gibi damlardı gözünden!
 
"Son-ders-i felaket" ne demektir? Şu demektir:
Gelmezse eğer kendine millet, gidecektir!
 
Zira, yeni bir sadmeye artık dayanılmaz;
Zira, bu sefer uyku ölümdür, uyanılmaz!
 
Çoskun, koca bir sel gibi, daim beşeriyet,
Müstakbele koşmakta verip seyrine şiddet.
 
Dağlar, uçurumlar, ona yol vermemek ister...
Lakin o, ne yüksek, ne de alçak demez örter!
 
Akvam o büyük nehre katılmış birer ırmak...
Elbet katılır... Hangisi ister geri kalmak?
 
Bizler ki bu müthiş, bu muazzam cereyanla
Uğraşmaktayız... Bak, ne kadar çılgınız anla!
 
Uğraş bakalım, yoksa işin, hey şaşkın!
Kurşun gibi sür'atli, denizler gibi taşkın
 
Bir çağlayanın menba-i dehhasına doğru
Tırmanmaya benzer, yüzerek, başka değil bu!
 
Ey katre-i avare, bu cüsun, bu hürusun
Ahengine uymazsan, emin ol, boğulursun!
 
Yıllarca, asırlarca süren uykudan artık,
Silkin de muhitindeki zulmetleri yak, yık!
 
Bir baksana: gökler uyanık, yer uyanıktır;
Dünya uyanıkken uyumak maskaralıktır!
 
Eyvah! Bu zilletlere sensin yine illet...
Ey derd-i cehalet, sana düşmekte bu millet
 
Bir hale getirdin ki, ne din kaldı, ne namus!
Ey sine-i islam'a çöken kapkara kabus
 
Ey hasm-ı hakiki, seni öldürmeli evvel:
Sensin bize düşmanları üstün çıkartan el!
 
Ey millet uyan! Cehline kurban gidiyorsun!
islam'ı da -batsın!- diye tutmuş yediyorsun!
 
Allahtan utan! bari bırak dini elinden...
Gir leş gibi topraklara kendin, gireceksen!
 
Lakin, ne demek bizleri Allah ile iskat?
Allahtan utanmak da olur, ilim ile... Heyhat!
 
M.AKİF ERSOY

FELEK ŞİİRİ NEYZEN TEVFİK


FELEK
Yamansın her zaman aldattın beni,
Kâh düşürdün kâhi kaldırdın felek!
Mecnun’sun diyerek Leylâ peşinden,
Issız vâdilere saldırdın felek!

Rehbersin dedin ben ise kördüm,
Elimle başıma çok çorap ördüm.
Kendimi bıraktım âlemi gördüm,
Hesapsız günahlar aldırdın felek!

Şifadır dedin zehir tat dırdın,
Gençliğin okunu boşa attırdın,
Körlerin yurdunda ayna sattırdın,
Çıkmaz sokaklara daldırdın felek!

Barışmadı gönlüm merd ile zenle,
Ne bir iş bilenle, ne boş gezenle
Hicran köşesinde bozuk düzenle,
NEYZEN’e her telden çaldırdın felek!

 

Sahra-i cedid 1913
Neyzen Tevfik

YUNUS EMREDEN DEYİŞLER

Tâc ma’rifet tâcıdır sanma gayri tâc ola.       

Taklid ile tok olan hakikatte ac ola.

Düşe düşüp aldanma kendin hayrete salma.
Senden özke ne vardır ta’bire muhtaç ola.

Sana alem görünen hakikatte Allah’tır .           
Allah birdir va’lIahi sanma ki birkaç ola.

Bir ağaçtır bu alem ,meyvesi olmuş âdem.
Meyvedir maksûd olan sanma ki ağaç ola.

Bu âdem meyvesinin çekirdeği sözündür.  
Sözsüz bu âdem âlem bir ânda târâc ola.

Bu sözlerin me’ali kişi kendin bilmektir.         
Kendi kendin bilene hakikat  Mi’râc ola.

Hak denilen özündür özündeki sözündür.
Gaybi özin bilene rübubiyyet tâc ola.

Canlar CAN’ını buldum, bu canım yağma olsun.
Assı ziyandan geçtim, bu dükkanım yağma olsun!..
 
Ben, benliğimden geçtim, gözüm hicabın açtım,
DOST vaslına eriştim, gümanım yağma olsun.
 
Taalluktan üzüştüm, ol DOST’ tan yana uçtum
Aşk divanına düştüm, divanım yağma olsun!..
 
İKİLİKTEN usandım, BİR’ lik hanına kandım,
Derdi şarabın içtim,dermanım yağma olsun!..

Varlık, çün sefer kıldı, DOST ondan bize geldi,
Viran gönül NUR oldu, cihanım yağma olsun!..
 

Geçtüm bitmez sağınçtan, usandım yazu kıştan,
Bostanlar başın buldum, bostanım yağma olsun!..
 
Yunus ne hoş demişsin, balu şeker yemişsin,
Ballar balını buldum, kovanım yağma olsun!..
 

Hakikat bir denizdir, şeriat onda gemi,
Çokları gemiden çıkıp, denize dalmadılar!..
 
Hakikat erenlerin şer ile bilmediler;
Hakikat diriliğine çün riya demediler!..


Çoklar gelmiş kapıya, şeriat tutmuş durur;
İçeriye giripte ne vardır bilmediler!..

Dört kitabı şerh eden, hakikatte asidir;
Zira tefsir okuyup, manasını bilmediler!..
 

Şeriat oğlanları, bahsedip dava kılur;
Hakikat erenleri, davaya girmediler!..


Ödünü sıdır, eğer bu yola girdin ise,
Ödünü sıdırmayan, bu yola gelmediler.

Yunus nefsin öldür, bu yola geldin ise;
Nefsin öldürmeyen, bu demi bulmadılar.

Bir kez gönül yıktın ise
Bu kıldığın namaz değil.

Yetmiş iki millet dahi
Elin yüzün yumaz değil.

Yol oldur ki doğru vara,
Göz oldur ki Hakk’ı göre

Er oldur alçakta dura,
Yüceden bakan göz değil.


İlim, ilim bilmektir;
ilim kendin bilmektir

Sen kendini bilmezsin,
ya nice okumaktır!..

İlim okumadan murad,
kişi Hak’kı bilmektir

Çün okuyup bilmezsin,
ha bir kuru emektir

Okudum bildim deme,
çok taat kıldım deme;

Eğer Hak’kı bilmezsen,
bu kuru laf etmektir!..

Yirmi sekiz hece,
okursun uçtan uca!

Sen “elif”dersin hoca,
manası ne demektir?

Yunus Emre der,
hoca, gerekse ver yüzümce

Cümlesinin yekreği, BİR gönül’e girmektir!..


YUNUS EMRE

SORULARLA İSLAMİYET HAFTALIK BÜLTEN

Sorularla Islamiyet
      Hayırlı Cumalar:
Sitemize yeni eklenen soru cevaplardan, sizin için seçtiğimiz bazılarını aşağıdaki bağlantılardan okuyabilir, pdf formatında bilgisayarınıza indirebilirsiniz.
     Salavat Kampanyası:
      Soru – Cevap Arşivinden:
      Videolarımızdan:
Kuran’ın Gaybi Haberleri
İrem şehri

Kuran’ın Gaybi Haberleri
Kur’an’ın korunacağı

Kuran’ın Gaybi Haberleri
Sebe halkı ve arim seli
     Feyyaz Yayınları:

Video İndir

Bu eserle Rabbimizi, en güzel isimleri ile tanıyacak, bu isimlerin kainattaki tecellilerinde bir tefekkür seyahati yapacak ve aleme Allah hesabına bakmanın lezzetine ulaşacaksınız.
www.feyyazyayinlari.com | www.seyrangah.tv

     

www.sorularlaislamiyet.com
English | Azerice | Russian | Deutsch | Bulgarian | Danish | Nederlandse | Chinese | Facebook | Twitter

GERÇEK OLAN PAYLAŞMAKTIR


11 mart – 23 mart http://www.insanokur.org/ ‘da yayımlanan yazılar ve tanıtılan kitaplar

ORTAK DUA VE SELAVAT-I ŞERİFE


Ortak Dua

Büyük Allah’tır, her türlü hamd ü senâ O Yüceler Yücesi’nin hakkıdır ve sabah-akşam tesbîh ile anılmaya layık yalnız O’dur.

        Âlemlerin Rabbi Yüce Allah’a sonsuz hamd ve şükür, Kâinatın Medar-ı Fahri Efendimiz (aleyhisselam)’a, âline ve ashabına da nihayetsiz salât ü selam olsun.
        Hüznümü ve kederimi başkasına değil, yalnızca sana şikâyet ediyorum. Rabbim! Yegâne ilah Sensin, Senden başka hakiki ma’bud yoktur. Sübhansın, bütün noksanlardan münezzehsin, Yücesin. Doğrusu kendime zulmettim, yazık ettim. Affını bekliyorum Allah’ım! Ya Rab! Bana ciddî bir zarar dokundu, Sen merhametlilerin en merhametlisisin.
        Bir kere daha ikrar ediyorum ki, Halîm ü Kerîm Allah’tan başka ilah yoktur. Arş-ı Azîm’in Rabbi Allah’ı tesbih ederim. Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur. Rabbim, Senden, rahmetinin gereklerini, merhametini celbedecek vesileleri, gerçekleşmesi muhakkak olan mağfiretini, günahtan korunmayı, her türlü iyiliği kazanmayı, her türlü günahtan da selâmette olmayı istiyorum. Bende bağışlamadığın hiçbir günah, gidermediğin hiçbir keder, Senin rızana muvafık olup da karşılamadığın hiçbir ihtiyaç bırakma ya Erhamerrâhimîn.
        Allah’ım, Sen kullarının ihtilaf ettikleri şeylerde hüküm verirsin. “Yüce ve Azim Allah’tan başka ilah yoktur. Halîm ve Kerîm Allah yegâne ilahtır.” hakikatini tasdik ederek sana yöneliyorum. Yedi semanın ve Arş-ı Azîm’in Rabbi Allah’ım, Seni tesbih ve eksik sıfatlardan tenzih ederim. “Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.” imanıyla Sana hamd ü senada bulunuyorum. Ey kederleri gideren, tasaları kaldıran, dua ettiklerinde çaresizlerin duasına icabet eden Allah’ım.. ey dünya ve ahiretin Rahman ve Rahîm’i! Şu ihtiyacımın giderilmesi ve tamamlanması hususunda -başkalarının merhametinden müstağni kılacak bir şekilde- bana merhamet et. Allah’ım Sen’den diliyor ve dileniyorum, Rahmet Peygamberi Hazreti Muhammed’i vesile edinerek Sana teveccüh ediyorum. Ya Muhammed (aleyhissalâtu vesselâm), ey efendim, şu hacetimin yerine getirilmesi için seni vesile yaparak Rabbime yöneliyorum. Allahım, Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’i hakkımda şefaatçi eyle.
        Allah’ım, zatında yüce olan dinini bugün de dünyanın her bir köşesinde bir kere daha yücelt; hakkı-hakikati bütün gönüllere duyur.. bizim ve bütün kullarının sinelerini imana, İslam’a, ihsan duygusuna, Kur’an’a ve Hakk’a hizmete aç ve bizi ihlasın özüne ermiş, hep takva hatta onun da ötesinde vera’ duygusuyla hareket eden, zühdü bir hayat tarzı olarak benimsemiş, yüce nezdinde kurbete mazhar olmuş, Sen’i sevmiş, icraat-ı sübhaniyenin hepsinden razı ve hoşnut olmuş ve Sen’in sevdiğin, hoşnut olduğun kullarından eyle!.
        Allahım! Her türlü halimizi ve bütün mü’minlerin hallerini, özellikle Türkiye Müslümanlarının, kadınıyla erkeğiyle kardeşlerimizin, arkadaşlarımızın ve dostlarımızın hallerini ıslah eyle. Allah’ım, akıllarımızı ve onların akıllarını, fikirlerimizi ve onların fikirlerini, niyetlerimizi ve onların niyetlerini, duygularımızı/latifelerimizi ve onların hislerini/latifelerini, fiillerimizi ve onların yapıp ettiklerini ıslah buyur.
        Senden bizim, inanan kardeşlerimizin ve topyekün insanların kalblerini, imana, İslam’a, Kur’an’a, ihsan duygusuna ve Peygamberimiz vasıtasıyla bize gönderdiğin bütün hakîkatlere tastamam açmanı diliyoruz. Rabbimiz! Nezd-i ulûhiyetinden göndereceğin nurlarla gönüllerimizi aydınlat.. sadırlarımıza, sînelerimize inşirah sal.. Sen Settâru’l-uyûbsun; hata, kusur, günah ve isyan olarak bizden ne sâdır olmuşsa Sen onları da setreyle.
        Rabbimiz! Aczimizi, fakrımızı şefaatçi yapıp yüce dergâhına iltica ediyoruz; ne olur, merhamet et ve işlerimizi kolay hale getir.. dostlarına karşı olan muameleni bizden de esirgeme ve bizim sîmalarımızı da ağart.. kalblerimizi topyekün islerden, paslardan, küçük-büyük bütün virüs ve mikroplardan arındır.. kabirlerimizi Cennet bahçeleri gibi pür-nur eyle.. bilerek ya da bilmeyerek içine düştüğümüz hatalarımızı, günahlarımızı mağfiret buyur ve tekrar onlara bulaşmak sûretiyle içimizin kirlenmesine müsaade etme!. Senden hayr u hasenât istikametindeki bütün dilek ve maksatlarımızı gerçekleştirmeni niyaz ediyoruz.
        Ey sürpriz lütufların sahibi, Ulu Sultanımız! Bizi endişe edip korktuğumuz hususlardan emîn eyle!
        Rabbimiz! Katından bir rahmet ver, şu dert ve dâvamızda bize doğruluk ve muvaffakiyet ihsan eyle; biz aciz kullarına nezdinden bir ferec ve mahrec (çıkış yolu ve ferahlık) nasip et!..
        Ey her şeyin biricik mâliki, yegâne sahibi ve tek efendisi Mâlikü’l-Mülk Rabbimiz! Ne olur, biz Ümmet-i Muhammed’e dirlik ver! Fikrimizin, ruhumuzun, havl ve kuvvetimizin dağınıklığını Sana şikâyet ediyor ve bizi bu durumdan kurtaracak yegane tasarruf sahibinin Sen olduğuna inanıyoruz. Bizi bu durumdan kurtar Allah’ım! Özellikle de gerek cihanın dört bir yanında, gerekse hayatın her ünitesinde, insanlarla Senin arandaki engelleri kaldırmaya kendini adayan, sa’ylerine terettüb edecek semere itibariyle, Rıza ve rıdvânından başka hiç bir şey hedeflemeyen kardeşlerimin, bacılarımın, erkeğiyle kadınıyla dostlarımın ve gönüldaşlarımın dağınıklığını gidermeni, yaralarını sarmanı, enis ve celîsleri olmanı, onları her türlü kem göz ve kötü niyetlilerin şerlerinden muhafaza buyurmanı diliyor ve dileniyoruz.
        Ey her şeye gücü yeten Kâdir Rabbimiz! Bizi kesret dağdağasında boğulmaktan kurtaracak ve vahdet tecellileriyle dirliğimizi sağlayacak yegâne güç sahibi Sensin. Dilediğin gibi kalbleri evirip çevirme kudretine sahipsin.. N’olur, kalblerimizi te’lif buyur! Biliyoruz ki, yeryüzünde ne var ne yok, hepsini bu uğurda sarfetsek de, iki gönlü telif etmeye muvaffak olamayız. İnsanı yaratan Sen.. onda her türlü tasarrufa kâdir olan da Sensin.. gönül aynamızı duru eyle ve gönüllerimizi te’lif buyur.. ta birbirimize karşı tevahhuş hissetmeyelim.. birbirimizin enîs u celîsi olalım.. birbirimizin ayıbını araştırmayalım. İyilik ve ikramda bulunan Kerîm Rabbimiz, bizleri katından bir güçle te’yid buyur!..
        Ey kullarının dualarına icabet eden Mucîb Allah’ım! Bizleri, sevdiğin ve râzı olduğun işlere muttali kıl, onları bize sevdir, onları hayata taşımaya ve başkalarına duyurmaya bizleri muvaffak kıl!
        Niyazımızın sonunda, dualarımızın kabul edilmesine en büyük vesile bilerek Gönüllerin Sultanı aleyhissalâtu vesselâm Efendimize, âl ve ashabına salat-ü selam eylemeni dergâh-ı uluhiyetinden diliyoruz ya Rab!

Salâvat; Allah Resulüyle kurulan gönül bağının, irtibatının, dile dökülen yansımasıdır.
Salâvat; O’nu sevmenin ve O’nun merhametine sığınmanın, sünnetine ilticanın bir nişanesidir.
Hâsılı salâvat; ümmetinden bir fert olmanın mütevazı ve âcizane bir şükranıdır.
Esselatu vesselamu aleyke Ya Resulullah
Esselatu vesselamu aleyke Ya Habiballah
Esselatu vesselamu aleyke Ya Seyyidel evvelin vel ahirin
Veselamün alel mürselin…

Allah’ım Risâlet semasının güneşi, nübüvvet burcunun ayı olan yüce Peygambere (a.s.m.),

Onun hidayet yıldızları olan Al ve Ashabına salât ve selâm eyle.
Bize, erkek ve kadın müminlere merhamet et.
Âmin.

YANMIŞIZ SÖZLERİ ŞİİRİ

Yokluğunla var oldum anladım hatalarımı
Ve neden böyle bıraktığını
Sanki çok mutlu oldun sende gör yanlışlarını
Silebildinmi yaşananları

Başkasının kolunda bin pişman olduğunda
Bensiz kalmaktan korktuğunda
Dönmeyi düşündüğünü ne kadar üzüldüğünü
Herşeyi anladım o anda

Bile bile seni bile bile beni
Ayırmaya kıyamadım bizi
Acele kararlardan nasibimizi aldık
Artık aşkın hakkını vermeli

Yanmışız ikimizde uyandım ben uyan sende
Sevgilim geç olmadan gel herşey bıraktığın yerde
Yanmışız ikimizde uyandım ben uyan sende
Sevgilim geç olmadan gel herşey bıraktığın yerde

Başkasının kolunda bin pişman olduğunda
Bensiz kalmaktan korktuğunda
Dönmeyi düşündüğünü ne kadar üzüldüğünü
Herşeyi anladım o anda

Bile bile seni bile bile beni
Ayırmaya kıyamadım bizi
Acele kararlardan nasibimizi aldık
Artık aşkın hakkını vermeli

Yanmışız ikimizde uyandım ben uyan sende
Sevgilim geç olmadan gel herşey bıraktığın yerde
Yanmışız ikimizde uyandım ben uyan sende
Sevgilim geç olmadan gel herşey bıraktığın yerde

Yanmışız ikimizde uyandım ben uyan sende
Sevgilim geç olmadan gel herşey bıraktığın yerde
Yanmışız ikimizde uyandım ben uyan sende
Sevgilim geç olmadan gel herşey bıraktığın yerde

Yanmışız ikimizde uyandım ben uyan sende
Sevgilim geç olmadan gel herşey bıraktığın yerde
Yanmışız ikimizde uyandım ben uyan sende
Sevgilim geç olmadan gel herşey bıraktığın yerde
Herşey bıraktığın yerde herşey bıraktığın yerde
Kaynak:Hande Yener

ALTMIŞ YIL GECİKEN BİR AŞKIN HİKAYESİ

60 yıllık aşk hikayesi

Buz gibi bir günde hızlı hızlı yürürken, birden ayağımın ucunda bir cüzdan gördüm…

Hemen aldım. Sahibini gösteren bir kimlik vardır diye acele acele açtım.. Üç dolar çıktı.. Bir de buruşmuş, sararmış, eskimiş mektup…

Belli ki yıllardır, o cüzdanın içinde duruyordu. Zarf öylesine harap olmuştu ki. Sadece tepedeki “İade” adresi okunabiliyordu. Mektuba bir göz attım. Bir ipucu bulma ümidi ile.. Birden tarihi gördüm.. 1924… Mektup nerdeyse 60 yıl önce yazılmış. El yazısı belli, bir kadına ait.. Sol köşeye bir çiçek resmi çizilmiş.

“Sevgili Michael” diye başlıyor mektup… ve “Annesi yasakladığı için onu bir daha göremeyeceğini” anlatarak devam ediyor..

– “Ama sakın unutma, seni daima seveceğim” diye bitiyor.. İmza.. Hannah!..

İçimden bir ses “Bul” dedi bana.. “Mektubun sahibini bul..” Milyonla Michael var. Hangi birini bulacaksın ki.. Ama tepedeki “İade” adresi ipucu olabilir. Telefon İstihbarati aradım. Anlattım…

– “Bu adrese bağlı bir telefon varsa, bana verebilir misiniz” diye.. Sustu.. Gidip müdürüne sordu…

– “Var ama, size vermem yasak.. Ama sizin adınıza bu numarayı arar, sorarım. İsterlerse size bağlarım.. Lütfen bekleyin..”

Bekledim.. İki üç dakika sonra kızın sesi geldi.. “Bağlıyorum efendim..”

Karşıdaki hanıma “Hannah diye birini tanıyor musunuz ? ” diye sordum.

– “Bu evi, 30 yıl evvel, Hannah diye kızları olan bir aileden aldık.” dedi.

– “Peki yeni adreslerini biliyor musunuz?..”

– “Hannah annesini bir huzurevine yatıracakti. Oradan takip ederseniz,belki adresi bulursunuz..”

Ve huzurevinin adını verdiler.. Hemen aradım.. Yaşlı anne yıllar önce ölmüş… Ama kızına ait eski bir telefon numarası var. Belki oradan bilirlermiş…

– “Bunların hepsi aptalca aslında” dedim kendi kendime.. İçinde sadece 3 dolar ve 60 yıl önce yazılmış bir mektup bulunan cüzdanın sahibini aramak için bunca zahmete ne gerek var ki.. Aradım numarayı..

Bir kadın “Şimdi Hannah’ın kendisi bir huzurevinde” dedi ve numarayı verdi. Hemen orayı çevirdim… Bingo..

Ses “Evet, Hannah burda yaşıyor” dedi..

Gecenin saat onu, ama hemen yola çıktım, Hannah’ı görmek için..

Devasa bir binanın üçüncü katında şirin bir oda.. Gümüş saçlı, sıcak tebessümlü bir yaşlı kadın.. Gözlerinin içi ışıl ışıl ama..

Anlattım olanları.. Cüzdanı ve mektubu gösterip.. Derin bir iç çekti mektuba bakarken ve :

“Genç adam” dedi, “Bu mektup, Michael ile son kontağımdı.. Onu öyle seviyorum ki.. Sean Connery gibi yakışıklıydı.. Hani şu meşhur aktör.. Ama ben 16 yaşındaydım.. Çok küçüğüm diye annem kesinlikle izin vermedi..”

Derin bir nefes daha..

– “Michael Goldstein harika bir insandı. Eger bulabilirseniz ona söyleyin lütfen.. Onu hep düşündüm.. Hep..”

Bir ufak sessizlik.. Bir derin nefes daha.. “Ve onu hep sevdim..”

İki damla yaş damladı elindeki mektuba, ıslanan gözlerden.. “..Ve hiç evlenmedim… Michael gibi birisini bulamadım ki..”

Hannah’a teşekkür edip odadan çıktım. Binadan çıkarken danışmada beni karşılayan kız :

– “Hannah Hanım yardımcı olabildi mi size?” dedi..

– “Hiç değilse bunun sahibinin soyadını öğrendim” dedim..Cüzdanı elimde sallayarak..

O sırada yanımda dikilip duran hademe bağırdı..

– “Hey baksana.. Bu Bay Michael’in cüzdanı.. Üzerindeki bu kırmızı şeritten onu nerde görsem tanırım.. Cüzdanını hep kaybederdi zaten.. Üç kere ben buldum, koridorlarda..”

Michael sekizinci katta yaşıyordu.. Ok gibi fırladım tekrar asansöre.. Michael yatmamıştı.. Okuma odasında kitap okuyordu.. Hemşire beni ve elimdeki cüzdanı gösterdi.. Michael elini arka cebine attı, hızla.. Sonra sevinçle :

– “Evet bu benim cüzdanım” dedi…

– “Öğleden sonraki yürüyüş sırasında kaybetmiş olmalıyım.. Size teşekkür borçluyum..”

– “Hiçbirsey borçlu değilsiniz” dedim..

– “Ama özür dilerim.. İpucu bulmak için açtım ve içindeki mektubu okudum…”

– “Mektubu mu okudun?..”

– “Sadece okumakla kalmadım.. Hannah’ı da buldum..”

– “Buldun mu?.. Nerde?.. İyi mi?.. Hala eskisi gibi güzel mi.. Söyle, lütfen söyle..”

– “Çok iyi.. Hem de harika” dedim, yavaşça..

– “Bana onun telefon numarasını ver. Yarın onu hemen arayacağım..” Elime sımsıkı sarıldı..

– “O benim tek aşkımdı.. Onu öyle sevdim ki, asla evlenmedim.. Çünkü bu mektup geldiğinde hayatım, anlamsal olarak bitmişti.”

– “Bay Goldstein” dedim.. “Gelin benimle..”

Asansörle üçüncü kata indik… Odanın kapısı açıktı. Hannah sırtı kapıya dönük televizyon izliyordu… Hemşire ona yaklaştı, omzuna dokundu…

– “Hannah” dedi.. “Bu bayı tanıyor musun?..”

Gözlüklerini ayarladı bir an baktı, tek kelime etmeden..

– “Michael” dedi, Michael, kapıda, kısık sesle..

– “Hannah.. Ben Michael.. Beni tanıdın mı?..”

– “Michael” diye yutkundu : Hannah.. “İnanmıyorum.. Bu sensin.. Benim Michael’im..”

Michael Hannah’a doğru yürüdü yavaşça.. Sarıldılar. Hemşire hıçkırıklar içinde koridora attı kendini…

– “İşte Tanrının sevgisi de bu” dedim.. “Olacaksa.. Olur..”

Üç hafta sonra beni huzurevinden aradılar. Pazar günü bir nikah vardı.. Gelebilir miydim?..

Harika bir nikah töreni idi. Hannah ve Michael beni nikah şahidi yaptılar üstelik. Hannah açık bej elbisesi içinde çok güzeldi.. Michael de lacivert takımı içinde hala çok yakışıklı… Huzurevi onlara, bir minik daire tahsis etti…

Eğer 76 yaşında bir gelinle 79 yaşındaki bir damadı, 16 yaşında bir kız, 19 yaşında bir delikanlı havasında görmek isterseniz, orayı ziyaret etmeniz gerek..

Nerdeyse 60 yıl süren bir aşk hikayesi için, ne güzel bir son değil mi?…


SENİ ARARKEN KENDİMİ KAYBETMEKTEN YORULDUM

Seni ararken kendimi kaybetmekten yoruldum..

Hangi sevgili var ki, senin kadar duyarsız ve kalpsiz?
Ve hangi sevgili var ki, benim kadar çaresiz?
Seni ararken kendimi kaybetmek ten yoruldum.
Bulduğumu zannettiğimde
kendimden ayrı düştüm.
bir aldanışım vardı işte ufak. Sevimli.
İvedileşmiş aşk kırıntılarının
kapatamadığı yürek boşluklarım dolmuyordu,
tipik havuz problemi.
hangi musluk gözlerim olmuştu bilmiyordum ama gidiyordum…
“Bu garip bir veda olacak
çünkü aslında hep içimdesin.
Ne kadar uzağa gitsem de
gittiğim her yerde benimlesi n.”
Bu gidiş uzaklaşma olmayacak biliyorum,
nereye gitsem kendimi kovalayacağım.
Bu iç aynaların sinek pisliğiyle teması olmuyor bilirsin.
Suçuma dair bir kaç günah kefilim.
Sevaplarım senle kalsın, öyle güzelsin..
“Söylenecek söz yok.
Gidiyorum ben.
Hoşçakal, hoş akal”
Hoşçakal demek de yetmiyor,
hala söyleyecek bir şeyler arıyor,
olmadı karalıyorum en ücra yerlerini bir harita metot defterinin.
Kara kalem çalışmalarındaki suretler hep seni andırıyor,
yüz hatlarında hep hüzün..
“Ben bir kısrak gibi gelmişim dünyaya,
şahlanıp koşmak içimde var.
Hoşçakal.”
Söylenecek sözleri de tüketebilirmişim meğer.
Seviyorum seni ama hoşçakal..!
Sana, göz yaşlarımı bırakıyorum.
En derin yerinden kalbimin, en derin yerine kalbinin,
sevgimi bırakıyorum!
Öyle çok seviyorum ki seni, işte o yüzden gidiyorum!

SENİ SEVİYORUM AŞKIM HEMDE ÇILDIRIRCASINA..

SENİ SEVİYORUM AŞKIM,
HEMDE ÇILDIRIRCASINA..
Satırlarımı son kez yüreğine eğip sana yazıyorum. Yoksun işte. Cümlelerim bile değişti sensizliğin vurgun saatlerinde. Herşey anlamsız, herşey kapkaranlık. Seninle gülümseyen satırlarım bak şimdi yokluğunda karamsarılığa büründü \”Hayatımın hiç bir karesinde sevgi olmamıştı. Sevgi zannetmiştim yalanları, umut zannetmiştim karanlıkları. Hep severken terkedildim, hep gülümserken acıya yenildim. Belki de sevilmeyi haketmedim ben. Belki de hiçbir zaman sevginin sofrasında gülüşlerimle nefes alamayacağım.\”

Sensizliğin vurduğu dalgaların arasında ılık nefesini bekliyorum. Telefonlarım hala sessiz, yüreğim ise sensiz. Bıraktığın yerdeyim. Çok mu senden istediklerim ? Çok mu seni uzaklarda bekleyip bir yudum nefesini beklemelerim çok mu ? Haklısın. Ben sevgiyi hiç haketmedim..Hiçbir zaman da haketmeyeceğim.

Şimdi bu yazıyı okuyupta çok karamsarsın deme bana. Sensizlikte çektiğim acıları bilemezsin. Sanma senin yokluğundan kanayan yaralarımın sancı değil çektiklerim. Dört duvar yalnızlığı arasında nefes alan yüreğimin çığlıklarıdır hissediklerim. Hani senin düşlerinde gökyüzüne kanatlanmayı öğretecektin bana ? Hani gözlerimin renginden gökyüzünü \” mutluluğa \” boyamayı öğretecektin ? Şimdi yalnızlığa demlenmiş yokluğunla başbaşayım. Sevgiyi haketmeyen yüreğimle sesinden gelecek ılık rüzgarları bekliyorum odamda. Yokluğun kanıyor içimde, yetimliğin ağlıyor gözbebeklerimde….

Birkaç gün sonra doğum günüm. Haklısın dünyanın en mutlu insanı benim. Yanılıyorsun, dört duvar yalnızlığında üşüyorum. Artık dışarıya bile çıkmıyor. Herşey seni hatırlatıyor. Dört duvar yalnızlığında yokluğunu soluyorum. Çok mu istediklerim senden ? Çok mu sana dair beklentilerim….?

Düşlerinde ellerini tutmaktan öte ne istedim senden. Karanlıklarıma bir avuç güneşinle gelmeni, gecenin avuçlarında uyumaktansa avuç içlerinin arasına kıvrılıp bir cocuk gibi senin yanında gülümsemeyi istedim hep. Gelmeyeceğini bile bile bir yudum sevgini diledim. Çok mu istediklerim ? Artık kelimeler anlamsız, çaresizliğim ise yapayalnız. Şimdi beni bıraktığın yerde hala seni bekliyorum. Çok şey istemiyorum senden. Yüreğime yüreğinle dokunmak, ılık nefesinden düşüp gülüşlerinden avuçlarına yuvarlanmak..Sadece gözlerinde demlenmiş umutları sesinden duymak, kirpiklerinde ıslanmış gözyaşlarınla kanayan yokluğunu yıkamak. Söyle hadi senden istediklerim çok mu sevgili ?

Senden hiçbir zaman yollarıma serilecek bir ömür istemedim. Ya da duygularıma sunulacak bir beden diledim senden. Asla senin yüreğinde bir yudum sevgi damlası istedim. Dilinde ıslanan bir kelime, iki dudağından havaya kanatlanmış bir nefes olmayı diledim ben. Biliyorum hiçbir zaman ellerimiz birbirini tutmayacak. Yüreklerimiz hep hasretin avuçlarında \” imkansızlığı \” yaşayacak. Lakin karanlıkların içindeyim. Ne olur nefesinden bir yudum \” hayat \”yolla. Seni soluyayım havayı solur gibi. Zifiri gecenin içinde kaybolmak üzereyim. Yokluğun kanarken ne olur bir avuç güneşinle karanlıklarıma gel. Karanlıkların içinde sonbaharda solan bir yaprak gibi düşmek istemiyorum kuru toprağa. Anla sevgili; gözlerinde saklı aydınlığına ihtiyacım var benim..

Eğer gelmeyeceksen sevgili ; bırak tövbeleri yarım kalmış günahlarını ser bedenime. Sevgiyi haketmeyen kalbim bari bir işe yarayıp küllerimden yalnızlık gülleri yeşersin yalnızlığın gölgelerinde. Bir yudum sevginle düşlerime gelmeyeceksen; bırak ta sensizliğin içinde avuç içlerinden kanatlanayım sonsuzluğun satırlarına. Bir avuç güneşinle karanlıklarımı ezmeyeceksen; bırak dilinde ıslanacak son dua, gözbebeklerinde akan son damla olup toprağa ben sarılayım. Ben ellerimi uzattım yüreğine; nefesinden ya yokluğunu yolla yalnızlığa sarılayım ya da gözlerini yolla delice yüreğine soluyayım..

İLK AŞKIM,SANA VE SENİ YAZIYORUM BU GECE

 Sevgiliye..Gözlerinin gözlerime deydiği o ilk anda çatırdattın yüreğimin aynasını. Yüreğimin sevmekle görevlendirilmiş en hassas noktasına dokundun seni gördüğüm gün. Ruhuma beni seveceksin diye emir veren kıdemli asker gibiydi güzel gözlerin. Kirpiklerinin her bir teli, beni göz hapsine aldığında nöbet tuttular kaçmamam için. Oysa yeryüzünün en mutlu esiriydi o an gözlerinin esiri olan gözlerim. İşte o günden beri sen ve ben yokuz, biz varız, deli dolu sevgimiz, unutulması güç anılarımız var. Şimdi senin sesinden defalarca dinlediğim şiirin dizeleri çınlıyor kulaklarımda. Sevgileri yarınlara bıraktınız? Biz bırakmadık, bitmeyen işler yüzünden yanlış tanımadık birbirimizi. Doğan her yeni gün bizim için el değmemiş yepyeni bir tuval oldu. Her defasında farklı bir şekilde birbirine karıştırdık ruhumuzun renklerini. Bir fırça darbesi senden, sonraki benden. Bendeki kırmızı sende ki beyazla, ikimizin pembesiyle hatta bize ait olmayan siyahla harmanlandı çok zaman. Ne çıktıysa ortaya ikimizin eseriydi. Mutluluk, hüzün, tutku, özlem, sevgi, aşk tabloları çizdik beraber.
Düşünüyorum da ; ne çok şey yaşadık seninle ve ne çok güzel şeyi sığdırabilmeyi başardık geçen zamana. Şimdi sana ait ne varsa aşkı çağrıştırıyor bende. Senin kokun beraberinde aşkı getiriyor uzaklardan. Her sözünde bir aşk hikayesi saklı haberin yok. Gözlerin! Gözlerin ölümsüz aşk şarkılarına ilham verecek güzellikte. Bundan olmalı ki; uzun zaman aralıklarında düşünüyorum seni. Bir şeylerin ertelenmiş halisin sen. Tüm sıkıntılarıma mola verdiren dakikalarda saklı senin hayalin. Ne zaman aklıma gelsen aydınlanıyor karanlıklarım. Umutsuzluklarımı, korkularımı, mutsuzluklarımı göz ardı edip, seni düşünüyorum büyük bir haz duyarak. Henüz kendime dahi izah edemediğim bir duygu bu. Adını koymayı başaramadığım, daha önce yaşanmamış türden duyguların başkahramanı oldun sen. O, zırhlara bürünmüş, kabuğunun çatlamasından korkan adamı yok etti geçen zaman. Zırhlarını eritti aşkın ateşi, şimdi kırılan kabuğun altında yatan seni yaşıyorum günbegün. Nasıl sıcaksın, nasıl sevgi dolu, ne kadar şefkatli ve ne çok sevilmeye değer. İşte bu yüzden beni sana getiren adımlar birbirleriyle yarışıyor çoğu zaman. Sırt çantama ikimize de yetecek kadar umut, mutluluk ve tebessümü sığdırarak geliyorum yanına. Ve sen yalnızlığımın üstünü örten sıcacık bir sevgi oluveriyorsun içimde. Bana dost oluyorsun, bana yoldaş, bana sırdaş oluyorsun, bana yar, bana yar oluyorsun daha ilk günden beri.
Şimdi sen yanı başımda şarkılar söylüyorsun, gitarının telleri ağlıyor, ve ben yazıyorum. Sana ve seni yazıyorum bu gece, dinle sevgilim dinle?
Bastırılmış duyguların, eğitilmemiş ruhların, sindirilmiş yüreklerin harcı değildir aşk.
Sınırları önceden belirlenmiş sevdalara örnek olalım diye zorladım sınırları. Tel örgüleri aştı, mayınlarla çarpıştı yüreğim seni sınırsız sevebilmek için. Sende kendimi buldum ben. Bendeki seni sevdim delice. Şimdi ikiniz beraber büyüyorsunuz, bir sen birde sevda.
Bak; her şeyden geçtim, cevabını bilmediğim sorulara yanıt aramıyorum artık. Nereye varacağımızı bilmesem de huzurla aynı yolda yürüyorum seninle. Dünü boş verdim, yarınlar önemini çoktan yitirdi yanında olduğum bu günü yaşarken. Belki sonu olmayanım belki de sonsuza kadarımsın kim bilir? ? Seni Seviyorum?

GÜLÜŞLERİNİ ÖRT ÜZERİME KALPSİZİM

Hasretinin kanayan yüreğinle dön yüreğime. Geldiğinde yokluk kelimelerini dudaklarında ezip yavaşca sokul yanıma. Usulca saçlarını çöz. Bahar kokulu saçlarını yüreğimin kıyılarına getir. Başını koy göğsümün sen kokan yastığına. Sesinle dokun üşümüş kirpiklerime. Yokluğunu söküp dudaklarımdan yüreğini ser yüzümün yalnızlığında bitap düşmüş gamzelerine. Nefesini bir an tutup benim nefesime ver nefesini. Yanan tüm ışıklarını söndürüp gülüşlerini ört üzerimize.
“ Yokluğunun ödülü olarak Cennette sensiz yaşamaktansa Cehennemin avuçlarında közlenip güller öreyim baharımsı saçlarına.. “
Kar yangını gecenin en dar vaktinde seni düşünüyorum yokluğunu yüreğimde kanatarak. Suskunluğuna uzanmış bedenimle demlenmiş yalnızlığını yudumluyorum dudaklarımı acıtarak. Başucumda yokluğun bir beden bol gelen hüznün gömleği sırtımda kan ter içinde yalnızlığına akıyorum. Yetim düşlerimi ezip karanlıkların içinde sensizliğini kanatıyorum.
Dağ başı ıssızlığına inat rüzgarın avuçlarında açan kır çiçekleriydik biz seninle. İmkânsızlığın toprağına sımsıkı tutunmuş çınar ağacının umuda gülümseyen kökleriydik biz. Ne sen Mecnun’un Leyla’sı ne de ben Şirin’in Ferhat’ ı. Biz seninle aynı uçurumun birbirine hiçbir zaman kavuşmayacak iki yakasıydık.
Sevdamızda hep bahar mevsimini yaşadık. Hüznün göğsünden acıyı emip yarılan gökyüzünü ıslak düşlerimizle yamadık bir terzi inceliğiyle. Durmadık seninle zamanın avuçlarında.
Aşkın köpüksüz sularında sevdayı hiç kirletmedik. Yalancı baharlara tutunup aynı tomurcuğun ıslak dudaklarında yaşadık aşkın tutsaklığını. Kirpik uçlarımızı bulutlara eğip aynı yağmur tanesinde yıkadık hasretin kör karanlığını. Lakin unuttuğumuz bir şeyler vardı sevdanın geceye örüldüğü zamanlarda. İmkânsızlığın avuçlarında eriyen iki güneş tanesi olduğumuzu unuttuk. Kelimelerin en yalın hallerinde sevişirken dudaklarımız hasretin çöl sıcağında yavaş yavaş eriyen tenimizi fark edemedik. Aynı kalbin yurdunda sevdaya nefes alırken bir gün terimizin birbirimizin sırtından ayrı yerlere süzüleceğini düşünemedik. Ektiğimiz umut tanelerini ellerimizle biçemedik. Evet yenildik. Lakin biz zamana değil; imkânsızlığa yenildik. Şimdi bir nefes kadar yakın tenine dokunamıyorum dudaklarından semaya yükselen nefesinden havaya kanatlanamıyorum. Seni görüyorum lakin görmemezlikten gelmemi istiyorsun benden. Varlığında yaşarken yokluğunda sevmemi bekliyorsun benden. Haklısın belki de. Sana söz sevdiğim; ben seni “ sensizliğin “ avuçlarında seveceğim. Senden tek istediğim; her zaman hayata gülümse. Gülümse ki; gülüşlerin duam olsun kanayan yaralarıma.
Bir nefes uzağımdaki sana bir demet gülüşlerimi yolluyorum eriyen umut bahçelerimden. Ellerimle topladım birtanem. Aslında imkânsızlığın duvarını aşıp kavuşabilseydik bu çiçekleri senin saçlarına taç yapacaktım bir kır düğününde. Söz açılmışken seninle bir bahar günü kır düğününde evlenmek isterdim. Saçlarında sarıpapatyalardan örülmüş bir taç durmalıydı ve üzerinde beyaz bir elbise Melek’lerin kollarında gelmeliydin bana. Kelebeklerin gözlerinden düşen yağmur taneciklerinin ıslak havasında ellerimiz birbirini bulmalıydı. Ne olursa olsun senin gözyaşların tek yağmurum senin gülüşlerin tek güneşim olsaydı. Offf..İmkansızlığını topluyorum bulutların ıslak dudaklarından…
Şimdi sensizliğin içinde yokluğunun kıvılcımlarında kurutuyorum ıslak kirpiklerimi. Sıcak nefesini üşüyen tenimin üzerine örtüp avuç içlerinin terine sığınıyorum. Yalnızlığını dudaklarımdan parmaklarıma akıtıp satırlarımda tek başıma ağlıyorum. Ve sen diye karanlık duvarlara yaslanıp geceye kapatıyorum yorgun gözlerimi. Gülüşlerinle yüreğimi öpmeden bu ayrılık uykusundan uyanmayacağım.
Bir gün gelmek istersen yalnızlığın sen kokan satırlarına umutlarınla gel. Tövbeleri yarım kalmış günahlarınla gel. İçinde yutkunduğun kelimelerini dudaklarıma sürüp imkansızlığın avuçlarından bana gel. Gözyaşlarınla gel kurumuş dudaklarıma ab- ı hayat olsun tuzlu yağmurların. Hasretinin kanayan yüreğinle dön yüreğime. Geldiğinde yokluk kelimelerini dudaklarında ezip yavaşca sokul yanıma. Usulca saçlarını çöz. Bahar kokulu saçlarını yüreğimin kıyılarına getir. Başını koy göğsümün sen kokan yastığına. Sesinle dokun üşümüş kirpiklerime. Yokluğunu söküp dudaklarımdan yüreğini ser yüzümün yalnızlığında bitap düşmüş gamzelerine. Nefesini bir an tutup benim nefesime ver nefesini. Yanan tüm ışıklarını söndürüp gülüşlerini ört üzerimize.

AŞK VAZGEÇMEDEN BEKLEMEKTİR

 

aşk vazgeçmeden beklemektir, bazen isyan edip bazende umursamayarak hiç kavuşmayacağını bile bile…diyor kim bilmiyorum ama böyle bir şey okumuştum ..
….duygusal dalgaların güven med cezri ile küçük sandalımıza vurduğu bu minicik kısacık boylu hayatımızda , iri bir yanlızlık mı ardakaşımız hamiyette yol alırken…
alırken aklımı her saniyesi uzakta olmak nekadar uzak içime…
herşey uzak geliyorsa sana, masa üstündeki sigaran dışında,bir şeyler hiç yakın olmayacak artık….yakın kelimesi nekadar uzak artık…
… yanıbaşımdasın ey sevgili.. görüyorum seni ama neden sesin yok..nerelere gittin sen… “”geç buldum~~tez yitirdim” nerdesin…
akşam olmuyor
ne yiyorum ne içiyorum,
kaşığını hala yıkamadım,
bardağında hala kokun var.
iyiki havlun var..
yürümeyi unuttum sensiz,
havalandırmadım evi hiç,
hala açtığın kanal duruyor,
en sevdiğin şarkılar çalıyor hep,
okuduğun kitapta hala aynı sayfadayım,
en sevdğin resime bakıyorum sürekli,
silmedim masayı el izlerin hala burda,
haa birde çorabını buldum sana aldığım,
hep ayağımda bu temmuz sıcağında,
terliyorum aynı senin gibi.
nerdesin narsuyum,ekmeğim tuzum..
nerelere gittin sen uyanmak istemiyorum
rüyalarımda hep galan var,
nerdesin…nerdesin….
unutuyorum bazen yüzünü,
sileyim diyorum o içili bakam gözünü,
pamuk tıkadım burnuma duymayayım kokunu,
bir dakika sürdü kanımın seni arzulaması,
beynim unutsa kanım, kanım unutsa canım,canım unutsa elim,elim unutsa burnumda sızlayan o direk var o özlüyor seni…
özlüyorum , yanıyor içim,sadece oturmak bakmak istiyorum sana bir resmin varmı diye düşünüyorum,nereye baksam ordasın, sen nesin nasıl bir şeysin.. çok özledim..çok çok özledim…
beni bul gel beni al nolur,
kalsın herşey arkada
sadece ikimiz ve yeryüzü
al beni nolur
alla pulla ama al
…deniz yok gönlümde, adalar iskelesindeyim……

EY CAN ÖZÜM, EY GÖNÜL GÖZÜM


Ey can özüm!
Ey gönül gözüm!
Ey söylenmemiş sözüm!
Ey eski başkentin sultanı Türkü Gözlüm!
Nasılsın? Bak her zamanki gibi sıradan basit bir nasılsın sorusunun ardına gizliyorum
aşkımı hasretimi ve o koca sevdamı.
Nasılsın bahar sözlüm?
Nasılsın ay yüzlüm?
Nasılsın Türkü Gözlüm?

Sensizliğin katran karası vakitlerinde yokluğunun öldürücü suskunluğunda; kat kat ve rengârenk perdelerle örttüğün gönlünden gönlüme düşen ışıkla aydınlanan bir vakitte gene sana sesleniyorum. Bilesin!

Tarihin talihsiz sevdalarında figüran olmak yerine; tarihin mirasını da talihin yükünü de omuzlayıp sevda yorgunu gönlüne derman olayım diye sesleniyorum. Bilesin!

Ama sevda cümlelerimin gizli öznesi olan Türkü Gözlü Güzel olduğunu bir ben bileceğim bir de sen. Bilesin!

İki günlük nefsanî arzularına aşk adını verip AŞK’ın adını kirletenlere inat onca hasrete onca sevdaya rağmen yan yana gelince birbirinin gözlerine bakmaktan ellerini tutmaktan hayâ eden edepli nezih sevdaların bu çağda da var olduğu bilinsin diye sana sesleniyorum. Bembeyaz bir sevda benimkisi arabesk şairlere siyah-beyaz Türk filmlerine 21. y.y’ın gündelik sevdalarına inat bembeyaz bir isyandır bu. Bilesin!

Bazen sen bile anlamakta zorlanıyorsun bu çağda böyle aşk olmaz diyorsun. Acabalar sarıyor zihnini oysa senden öğrendim karşılıksız sevmeyi beklemeyi ve dua etmeyi… Seven kişi sevdiğine sitem etmez sevdiğini suçlamaz kendinden ziyade sevdiğinin mutluluğunu düşünür; Canına canan değil cananına can diler mevladan. Biz aşkı bu çağın şehvet ihanet rezalet üçgeninde değil çağlar öncesinden kalma sadakat Letafet zarafet üçgeninde yaşıyoruz. Bilesin!

Çünkü sevda dediğin; Hz. Yakup gibi beklemek; bekleye bekleye gözden olmaktır. Ondan gayrısını görmemektir. Hani şair diyor ya; “Sensizlik ışık olacaksa gözlerime ben karanlığa razıyım Varsın güneş hiç doğmasın sevdiğim”

Gözlerinin içine bakarak şimdiki zaman çekiminde senli cümleler kurmak dururken boğazımın dokuz boğumuna dizilen sevda sözleri yerine havadan sudan konuşmak ölümün diğer adıdır. Sensiz cümlelerim yetim kaldı suskunluğa vurdum kendimi terk ettim cümlelerin cümlesini… Bilesin!

Her sabah aynanın karşısında adını Türkü koyduğum gözlerinle göz göze gelince yüreğinin derinlerinden bir sevda alır başını yürür yaş olur damla damla gözlerinden süzülür. Ve sen seher vakitlerinde ağlıyorsundur gene. Harf harf damlıyordur gözyaşların kâğıda. O damlalar şiir olur nâme olur gelir yüreğimin orta yerinden beni vurur. Bilesin!
Sen İbrahim misali yangınlardasın. Ben ateşi söndürmek için su taşıyan karınca misali dua taşıyorum sana. Biliyorum bu su bu ateşi söndürmez. Ama sevdamız belli olur. Çünkü bu bir hikâyedir bu hikâye di’li geçmiş zaman rivayetlerinden ziyade şimdiki zaman çekiminde geçmektedir. Bilesin!

Keşkeler sarıldı boğazıma nefes alamıyorum ne beni sana ne seni sana anlatamıyorum diye çırpınırken ve yokluğunun hüznüyle biten gün hayalinle aydınlanan geceye devrederken kendini bir türkü çalınır kulağıma. “Ellerini çekip benden /Yârim bu Gün gider oldu. /Hem sever hem sevilirken /Bu ayrılık neden oldu”
“Ama senden ayrı gezen. / Yürek değil beden oldu.” Bilesin!

Ve bir hikâye düşer hatırıma gene bülbül ve beyaz güle dair;

“Gülün yüzünde hep bir hüzün vardı. Nicedir uzaktan onu seyretmekte olan bülbül gülü böyle görünce içinin yandığını hissederdi. Gül neden böyleydi ki? Etrafında nice kuş pervane oluyor ve bakanlar hayranlıklarını gizleyemiyorken… Böylesine gözde ve güzelken neden bu kadar hüzünlüydü? Herkes gidince yalnız kalan ve gözyaşları yapraklarından süzülen gülün dalına kondu…

“-Ah güzeller güzeli niçin ağlıyorsun?” dedi fısıltı gibi bir ötüşle… İnilti gibi bir sesle cevapladı gül:

“-Dikenlerimin acısıyla yanmayacak ve dikenimin batmasıyla şu ipek yaprağımın okşamasını bir görecek olanın hasretindeyim. Dikenimin de yaprağım kadar rahmet olduğunu sezecek… Ve canını yaktığı için dikenimin varlığına şükredecek olanın hasretini çekmedeyim… Bülbüller ipeksi yapraklarıma şiirler yazdılar; kokumla mest olup tavafıma durdular. Nice serenat dinledim nice aşk îlanına muhatap oldum. Fakat ne vakit o âşıklık iddia edenlerden birine dikenimi değdirecek oldum canının derdine düştü de çekip gitti. «Senin için ölürüm!..» diyenlerin daha tenlerini çizmeme bile dayanamadıklarını ve yalancı olduklarını görmek beni böyle mahzun etti.”

Bülbül gülün söylediklerini duyunca hiçbir şeyin göründüğünden ibaret olmadığını anladı. Sonra bir an kendi duygularını sınadı. Acaba dedi ben de diğerleri gibi miyim? Gülü sevdiğimi zannederken yoksa canımın sevgilisi miyim?

Gül gözlerindeki ağlamaklı bakışla uzun uzun daldı önce. Sonra devamla dedi ki:

“-Ağlamayı sevmeyenler gülmeyi de sevemezler…”

Bir bülbüle hasretim ki dikenim kanadını yırtıp geçtiği hâlde kanadının derdine düşmeyip yine gözlerimin içine aşkla bakmaya devam etsin… Oysa bakıyorum öncesinde rengim ve kokumla güya sarhoşa dönenler canlarını azıcık yaktığımda gaflete düşüp yüzüme bakmaz oluyorlar…

Böylece devam etti gül anlatmaya gül anlattı bülbül dinledi saatlerce. Bülbül sadece hayranlıkla gülün gözlerine baktı… Cevap vermedi… Tam o sırada gülün nicedir gülmeyen yüzünde tatlı bir gülümseme belirdi. Bu gülümsemeyl etrafa öylesine güzel bir koku yayıldı ki duyan bilir…

Bülbül gülünün gülmesiyle gönlü temelli coşarak ve gülümseyerek sordu:

“-Nasıl da yakıştı gülmek sana… Hele deyiver neye güldün gülüm!?”

Gül hiçbir şey söylemedi… Bir yandan gülen bir yandan yaşlar akan gözleriyl sadece başını eğdi… O vakit bülbül gülün dalına geçmiş olan tırnaklarını ve dikenlere takıldığı için saatlerdir kanamakta olan kanadını ve kanıyla beyaz gülün kırmızıya döndüğünü fark etti.”

Hele deyiver sen neye güldün Türkü Gözlüm?

Canım canında kaderim duanda yazılıdır. Halim ruhunda tecelli ruhun kalbime aynadır. Şimdi;
Sensizim sessizim kimsesizim.
Gözlerinin

Sözlerinin
Gönlünün
Hatırına
Ya bırak beni düşeyim uçuruma
Ya da çekiver yanına…

Ben her şeye rağmen sana geliyorum… Ardımda bırakıp sensiz geçmişi gönlünde yeniden dirilmek için. Yiğit düştüğü yerden kalkar Türkü Gözlüm! Asırlar önce düştüğüm gönlünden şimdi kıyama kalkıyorum. Bilesin!

“Seni ben gönlüme sultan beni kurban bilirim.
Seni beklerken ağarmış nice tan bilirim.
Seni pençesi kandır canavardır dediler
Seni gene de canıma can derdime derman bilirim.”
Dörtlüğünden

“Cânı kim cananı içün sevse cânânın sever
Cânı içün kim ki cânânın sever cânın sever” beytine kadar tüm zamanlar boyu senin için yazılmış en güzel şiirleri ve sözleri bilirim ama ben gene ve sadece;

Bir seni hep seni tek seni sevdiğimi
Bir sana hep sana tek sana seslenerek;

Şiir diye yüreğimi sunuyorum yüreğine… Bilesin!

Her ne kadar sürçü lisan etti isem

AŞK OLSUN!

GÖRMESİNİ BİLEN GÖZLER

GÖRMESİNİ BİLEN GÖZLER

Küçük kız, kendini bildiği günden beri annesinden
büyük bir şefkat görmüş ve ondan duyduğu sözlerle,
pamuk prensesten daha güzel olduğuna inanmıştı.
Ona göre; nur yüzlü ve badem gözlüydü. Bir tanecik
yavrusuydu her zaman. Ama ilk okula başlayınca işler
değişti. Arkadaşları onun hiç de güzel olmadığını, hatta
çirkin bile sayıldığını söylemekteydi. Küçük kız, ilk
önceleri onlara inanmadı çünkü herkes birbirini
kıskanıyordu. Ama bir kaç yılda gerçeklerle yüzleşti.
Annesinin bir pamuğa benzettiği yüzü, çiçek bozuğu
bir cilde sahipti. “Badem” dediği gözleri ise şaşıydı.
Vücudu da bir serviyi andırmıyordu. Demek ki, annesi
onu aldatmış ve yıllar yılı çekinmeden yalan söylemişti.

Genç kızın anne sevgisi, kısa bir süre sonra nefrete
dönüştü. Evlenme çağına gelmiş olmasına rağmen yüzüne
bakan yoktu. Üstelik de gözleri, bütün tedavilere rağmen
düzelmiyordu. Genç kız, doktorların gizlice yaptığı
konuşmalardan kör olacağını anladığında çılgına döndü
ve kendisini hâlâ çocukluk yıllarındaki ifadelerle seven
annesinin bu yalanlarına dayanamayıp evi terk etmeye
karar verdi. Fakat annesi, uzak bir yerde iş bulduğunu
söyleyerek ondan önce davrandı ve kazandığı paraları
bir akrabasına gönderip, kızına bakmasını rica etti.
Genç kız bir süre sonra görmez oldu. Karanlık dünyasıyla
baş başaydı. Bu arada annesini hiç merak etmiyordu.
Yalancıydı annesi, ölse bile bir kayıp sayılmazdı.
Bir gün doktorlar, uygun bir çift göz bulduklarını
söyleyerek kızı ameliyat ettiler.

Ancak o, gözünü açtığında yine aynı yüzü görmekten
korkuyordu. Fakat kör olmak zordu. En azından kimseye
yük olmazdı. Genç kız, ameliyat sonunda aynaya baktığında,
müthiş bir çığlık attı. Karşısında bir dünya güzeli vardı.

Gerçekten de harika bir kızdı gördüğü. Yüzündeki
bozukluklar tamamen kaybolmuştu. Çok kemerli olan
burnu düzelmis, kepçe kulakları normale dönmüş ve
yaban otlarını andıran saçları, dalga dalga olmuştu.
Genç kız, yanındaki yaşlı doktora sevinçle sarılarak:
“Sanki yeniden dünyaya geldim!” dedi. “Yüzümde hiçbir
çirkinlik kalmamış, estetik ameliyatı siz mi yaptınız?”
Yaşlı doktor: “Böyle bir ameliyat yapmadık kızım!.”
diye gülümsedi. Annenin bağışladığı gözleri
taktık. Sen, onun gözünden gördün kendini!.”

ÖMÜR AĞACI YAPRAĞINI BİR BİR DÖKERKEN…

Ömür ağacım yaprağını bir bir dökerken,
Her sabah şafağım umûda hasret sökerken,
Hayâtın bahârını, artık tükettim derken;
Ya sen bana geç kaldın, ya da ben sana erken…
Daha sen doğmamıştın şâir denildiğinde bana,
Daha sen yoktun ilk defâ yüreğimin sızlatıldığında
Daha toydum, çocuktum;
Geceleri uykuya düşmân,
Gidenin ardından ağlamaklı olduğumda,
Vefâsız, vicdânsız, insafsızın sancısını çektiğimde,
Yeni yeni emekliyordun sen…
Sen yürümeye başladığında, ben de sigaraya başlamıştım
Ve sen henüz iki yaşında, ben ise lisedeydim
Lisedeydim, bıyığı yeni terleyen
Toz pembe bir hayâtın içerisinde,
Yine pembe hülyâlarda yaşıyor olmam gerekirken,
Aşk cenderesine düşmüş,
Nefret pençesinde kıvranıyordum
Hayâta küsmeyi daha o zaman öğrenmiştim
Kahretmeyi,
Hayâta küsmeyi…
***
Sen İlkokul’a başladığında,
Yüreğimi lime lime doğrayıp,
Terkedip giden insanlık yoksunu,
Merhamet mahrûmu, diplomalı şerefsizlerin sayısı
Senin yaşından fazlaydı
Sana, öğretmen’in hayâtın güzelliklerini anlatırken,
İnsanları sevmeyi, sıcak kanlılığı öğütlerken,
Ben ise sıtma nöbetlerindeydim
Üşüyordum
Sütü bozukların enkâzında,
Izdırâb zemherîsindeydim
Sen umut pırıltılarıyla bakarken etrâfa,
Benim gözpınarlarım taşmıştı aldığım darbelerle
Kan rengi görüyordum Dünyâ’yı
Her nefes kan soluyordum
Ve kan kusuyordum hayâta
Kan kusuyordum! ..
***
Sen, Ondokuz’unda yüreğinin ilk çarpıntılarındayken,
Ben Otuz Yıllık Ömrüm’ü iki kat yaşamıştım âdetâ…
Altmış, belki de Yetmiş yıllık bir hayâtın yükü vardı omuzlarımda
Her biri On Yıl’a bedel aşkların yenilgisi,
Tahribâtı bitirmişti beni…
Gidenin ardından bakıp durmanın,
Ağıt yakmanın,
Gözyaşı dökmenin faydasız olduğunu anladığımda,
Çok yaşlanmıştı kalbim
Bir râhip edâsında,
Bir inzivâ hâlet-i rûhiyesinde,
Umûdu yitirmiş
Histen, tutkudan uzak,
Sıcağını, ışıltısını, fer’ini kaybetmiş,
Donuk donuk bakışlarla;
Bedenimin kalbime uymasını beklerken,
Yaşamak çok anlamsız, hayât ne de boş derken,
Mutlak karşılaşmamız, Kaderimiz’de varken;
Ya sen bana geç kaldın, ya da ben sana erken! ..
15.08.2006 Münih 04:10
Mustafa Engin Karatay

YABANCI ŞAİR ANTONIA MACHADO HAYATI VE ŞİİRLERİ


ANTONIO MACHADO hayatı ve şiirleri
İspanyol şair Antonio Machado y Ruiz 26 Temmuz 1875’te Sevilla’da doğdu, 21 Şubat 1939’da Colliuse’da öldü. Madrid’te Institucion Libre de Ensenanza’da ve Paris’te Sorbonne Üniversitesi’nde edebiyat üzerine öğrenim gördü. Çevirmenlik ve öğretmenlik yaptı. İç Savaş sırasında Cumhuriyetçilerin safındaydı, 1939’da annesiyle birlikte başka mültecilerle sınırı geçip Fransa’ya sığındığı yıl öldü.İspanyol edebiyatında döneminin umutla umutsuzluk arasındaki gerilimini yansıtan ürünler vermiş,1898 Kuşağı denilen hareketin önemli temsilcilerindendir.
SEVGİLİM MELTEMDİR SÖYLEYEN

Sevgilim, meltemdir söyleyen
fırsatının bembeyazlığını…
Gözlerim seni görmeyecek;
bekliyor seni yüreğim!

Rüzgâr getirdi bana
adını sabah alacasında;
dağ tekrarlıyor
ayak seslerinin yankısını…
Gözlerim seni görmeyecek;
bekliyor seni yüreğim!

Kuytu çan kulelerinde
alabildiğine çalıyor çanlar…
Gözlerim seni görmeyecek;
bekliyor seni yüreğim!

Çekiç sesleri
anlatıyor tabutun kasvetini;
küreğin sesi de
mezar yerini…
Gözlerim seni görmeyecek;
bekliyor seni yüreğim!

——————————
CİNAYET GIRNATA’DA İŞLENDİ

CİNAYET

Tüfekler arasında yürürken görüldü o,
Uzun bir sokaktan
Çıktı soğuk kıra,
Gün doğarken daha
Şafakta, yıldızların altında
Öldürdüler Federico’yu.
Cellâtların mangası
Bakamıyordu yüzüne.
Kapadılar hepsi gözlerini.
Dua ettiler: Tanrı bile kurtarmayacak seni!
Düşüp öldü Federico
– Alnında kan, kurşun barsaklarında. –
Cinayet Gırnata’da işlendi.
Biliyorsunuz, – zavallı Gırnata’da. –
Onun Gırnata’sında.

————————————-

OZAN VE ÖLÜM

Ölümle başbaşa yürürken görüldü o,
Korkmadan tırpanından.
– Gene de kuleden kuleye güneş
Çekiçler örste, örste, demirci ocaklarının örsünde.
Konuşuyordu Federico
Okşayarak, ölümle. Ölüm dinliyordu onu.

“Daha dün mısralarımda can yoldaşım,
Kuru avuçların şaklıyordu senin
Daha dün mısralarımda,
Daha dün kırağını verdin şarkıma
Ve ağlatı’ma gümüş tırpan keskinliğini,
Seni şakıyacağım, sende artık kalmayan eti,
Olmayan gözlerini,
Rüzgârın dağıttığı saçlarını şakıyacağım
O öpülen kırmızı dudaklarını…
Ölüm, güzel çingenem, ölümümsün dün de bugün de,
İçime çekerken Gırnata’nın havasını, Benim Gırnata’mın.”

Yürürken görüldüler onlar…
Bir mezar yontun bana dostlarım
Ozan için
Taştan ve düşten, -Elhamra’da,
Suyun ağladığı bir çeşme üstüne,
Sonsuza kadar desin o:
Cinayet Gırnata’da işlendi! Onun Gırnata’sında!

—————————————-

DAĞ KELEBEĞİ

Platero ile Ben adlı kitabı için Juan Ramon Jimenez’e

Sen değil misin, kelebek,
şu kimsesiz dağların canı,
derin uçurumları ile
sivri tepelerinin?
Sen doğabilesin diye
büyülü değneğiyle
taş fırtınalarına, emretti bir gün
durup susmalarını bir peri
ve zincirlendi o dağlar birbirine
sen uçabilesin diye.
Portakallı karalı,
esmer ve altın rengi,
dağ kelebeği,yabangülü üstünde
kat kat kanatçıkların, ya konar kalkarsın
oynaşarak güneşle, ya da bir günışını
üstünde çarmıha gerilmiş.
Dağ kelebeği,
kırların tepelerin kelebeği,
rengini resme dökemez kimse senin; yaşarsın
onu ancak sen ve kanatların
havada, güneşte, yabangülünde,
öylesine özgür ve öyle tatlısın ki
Juan Ramon Jimenez Fransisken lirinin tellerini
senin için okşar usul usul.

—————————————–
DÜŞÜMDE GÖRDÜM Kİ

Düşümde gördüm ki alıp götürüyorsun beni
beyaz bir patika üzeri
yemyeşil kırlar ortasında
mavi tepelere
dingin bir sabah vakti.

Hissettim ellerini ellerimde,
senin dost elini,
ve kız çocuğu sesin çaldı kulaklarımda
yeni bir çan gibi,
baharın şafağından
bakire bir çan gibi.
Ordaydılar, sesin ve ellerin,
düşümde, nasıl da gerçektiler!…
Sen yaşa, ey umut: Kim der ki
toprak aldı sinesine seni.
———————————–
SAVAŞ

Kinden garazdan bir elle, ey canım İspanya
-Denizler arası, denize inen, enli lir-
Çizildi üstüne savaş bölgeleri bir bir,
En yığılı dağlar ovalar, siper her kaya.

Garaz bir fırtına, alçaklık bir toz bir duman
Dalmış öz meşeliklerine elinde balta
Senin altın salkımlarından şarap sıkmakta
Toprağının tohumudur kaldırdığı harman

Bir kez daha – bir kez daha! – Ey gamlı İspanya,
Nen varsa rüzgâr taşan, denizle yıkanır ya
Hıyanete kurban, tüm kırdı geçirdi fesat

Nen varsa kutsal kirletildi unutularak
Tüm ne kaldıysa arıtmış bağrında toprak
Sunuldu bir yağmaya, satıldı haraç mezat!

BUNU NİÇİN YAPTIN SORUSU

Bunu niçin yaptın?
Allahü teâlâ kalbe ve niyete bakar. Bu kulum bu ibadeti yapıyor; ama niçin? Bu hayır ve hasenatı yapıyor; ama niçin? Doğru olmak şartıyla, ilim öğreniyor, ilim yayıyor; ama niçin? İşte, bunu niçin yaptın sorusu, Müslümanlara ahirette sorulacaktır. Bunun da cevabı var. Ya Allah için veya meşhur olmak için yahut zengin olmak için. Yahut da aferin desinler diye. İşte bu çok kötü… O zaman da Cenab-ı Hak ahirette diyecek ki:
(Sen bunları kimin için yaptıysan, git ücretini de ondan iste! Eğer benim için yaptıysan, hatasıyla sevabıyla gel seni affedeyim. Başkası için yaptıysan, bana niye geliyorsun?)
Peygamber efendimiz buyuruyor ki: (Allahü teâlâ, sizin şeklinize, görünüşünüze ve mallarınıza değil, kalblerinize ve amellerinize [o işi ne niyetle yaptığınıza] bakar.)
Yaptıkları işler bakımından kâfirlerle müminler arasında farklar vardır.

 Kâfirler her yerde ve her zaman, nasıl sorusuna cevap arar. Nasıl bina yapılır, nasıl şu yapılır vs. Ama mümin, niçin sorusuna kendini ayarlar. Allahü teâlâ ahirette kullarına niçin sorusunu soracaktır. O halde, fark buradadır. Yani birisi dünyalık, diğeri ahiretlik olacaktır.
Bu yüzden niyetleri de ıslah etmek, düzeltmek lazımdır. Büyükler, (Allahü teâlâ vermek istemeseydi istek vermezdi) buyuruyor. Ondan, hayırlı ömür, hayırlı ölüm istemeli. Hayırlı ömrün yanında, hayırlı ölümü de unutmamalı. Ölümü hiç unutmamak gerekir.
Allahü teala nasıl dilerse öyle olur.

 Mümine lazım ve layık olan, hastalık ve sıkıntıda sabretmek, sağlık ve rahatlıkta şükretmektir. O halde müminin iki vasfı vardır: Sabır ve şükür. Bir musibet gelince, neden benim başıma geldi derse, zarar eder. Bu Rabbimin bana ihsanıdır, hediyesidir derse, o zaman kurtarır.
 Sağlığa kavuştuğu zaman da azmamalı; çünkü çok sağlam insanlar, hastalardan daha çabuk ölebilir. Mümin her zaman ve her yerde Rabbiyle beraber olmalı ve başına bir musibet geldiği zaman, sabretmeli. Nimetlere kavuştuğu zaman da şükretmeli; çünkü Allahü teâlâ, şükretmenin de ayrıca sevabını verir.
İyiliği Allah için yapmak gerekir: İyilik ticaret, yani tüccarlık değildir. Ben bunu yaptım, sen ne yaptın veya ne yapacaksın denmez.
 Yaptığımızı unutsak da, hiç ummadığımız yerde karşımıza çıkar.
Hazret-i Lokman buyurdu ki: İki şeyi unut, iki şeyi unutma! Yaptığın iyilikleri unut, sakın bir daha bahsetme! Çünkü her anlatışta, bir miktar daha sevabı azalır. O yazılmış bir sevab, onu unut! Sana yapılan kötülükleri de unut! Çünkü sabrettin, Allahü teâlâ sana bir ecir verdi, her söylediğinde kaybediyorsun. İki şeyi de unutma! Allahü teâlâyı bir de ölümü unutma
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Dünya hayaldir. Öldükten sonra iki yer var: Cennet ve Cehennem. Ortası yok.
İman ve küfrün de, ortası yok. Burada insanın karar vermesi gerekir.
İki yol var: Birisi Cennete, diğeri Cehenneme götürüyor. Bunlardan birine karar verip, orada yürümek lazım. Yolsuz yürümek mümkün değil. Bir anda iki yolda birden yürümek, hiç mümkün değil. Aynı anda hem doğuya hem batıya gidemeyiz.
Elhamdülillah, biz Allahü teâlâya iman ettik, Peygamber efendimize iman ettik, ne bildirdiyse kabul ettik, beğendik, ahiret gününe iman ettik; ama bu iman ettiğimiz yolda, şüphesiz ki günahlar işliyoruz. Peki, bizim sonumuz ne olacak?
Bunu, bir talebesi hocasına sorar:
— Efendim biz, dinimizde bildirilen her şeye iman ettik, bu yoldayız; fakat bazen namaz kılarken kaç rekât kıldığımızı bile şaşırıyoruz. Namazda türlü türlü işler hatırımıza geliyor. Böyle ibadetlerimizin, hiçbirisinin kabul olmadığını düşünüyoruz. Hizmetlerimiz de öyle, peki Allahü teâlâ ahirette nasıl muamele edecek? Yani bütün bu hatalarımıza rağmen, bütün kusurlarımıza rağmen, bizim halimiz ne olacak?
Bu soru hepimizin hatırına gelir. Mübarek zatın verdiği cevap şöyle olur:
— Evladım, bana bir bardak su getir!
Talebesi hemen koşup, bir bardak su getirir. Kendisine dört beş adım kala:
— Orada dur, buyurur.
Talebe durur. Hocası devam eder:
— Şimdi aksilik bu ya, ayağın takıldı ve halıya bardakla birlikte düştün, bardak kırıldı; içindeki su da döküldü. Yani su gelmedi. Suyu bana getirirken, başına gelen bu kazadan dolayı sana, kızar mıyım, acır mıyım? Elbette acırım; çünkü o suyu siz bana getiriyordunuz; ama böyle oldu ne yapalım. İşte, bizim ibadetlerimiz de böyle. Allahü teâlâ da Ona giderken yaptığımız hatalar ve kazalar sebebiyle kızmaz. Onun merhameti sonsuzdur, acır ve affeder.
Yeter ki biz, suyu Ona götürelim. Yani Ona doğru gittikten sonra korkmayalım;

MEVLANA’DAN HAKİKATE ULAŞMAK

Mevlana’ya göre hakikate ulaşmak için dört kapıdan geçilir.

1- Şeriat kapısı
2- Tarikat kapısı
3- Marifet kapısı
4- Hakikat kapısı
Öğreti olarak bu kapılar birer birer geçilerek hakikate ulaşılır. Öğrencilerinden biri Mevlana’ya sormuş; “Efendim, bu 4 kapı meselesini ben pek anlayamıyorum. Bana anlayabileceğim bir lisanla anlatır mısınız?”

“Şimdi bak, karşı medresede dersini çalışan dört kişi var ve hepsi rahlelerine eğilmiş. sen git bunların hepsinin ensesine bir şamar at, sonra gel sana anlatayım.”

Öğrenci gitmiş, birincinin ensesine bir tokat akşetmiş. Tokadı yiyen derhal ayağa kalkıp arkasını dönmüş ve daha kuvvetli bir tokatla Mevlana’nın öğrencisini yere yıkmış. öğrenci dayağı yemiş, geri dönecek ama hocasına itaat var. Yaradana güvenip ikinciye de bir tokat akşetmiş. O da derhal ayağa kalkıp elini kaldırmış. Tam tokadı vuracakken vazgeçip yerine oturmuş. Öğrenci devam etmiş, üçüncüye de bir tokat atmış. Üçüncü şöyle bir kafasını çevirip baktıktan sonra çalışmasına devam etmiş. Dördüncü, tokadı yemesine rağmen hiç oralı bile olmadan çalışmasına devam etmiş. Öğrenci Mevlana’ya dönmüş, olanları anlatmış.Mevlana; “İşte sana istediğin örnekler…

– Birinci, şeriat kapısını geçememiş biri idi. Şeriatta kısasa kısas olduğu için, tokadı yiyince kalktı, aynısını sana iade etti.

– İkinci, tarikat kapısındadır. Tokadı yiyince o da kalktı, tam tokadı iade edecekti ki, tarikat öğretisinde verdiği söz aklına geldi.

“Sana kötülük yapana bile iyilik yap”. Onun için döndü, oturdu.

– Üçüncü, marifet kapısına kadar gelmiştir. İyinin ve kötünün tek Yaradan’dan geldiğini bilir, inanır. Yaradan bu kötülüğe hangi iblisi alet etti diye merakından şöyle bir dönüp baktı.

– Dördüncü, hakikat kapısını da geçmiştir. İyinin ve kötünün tek sahibi olduğunu ve aynı olduğunu bilir. Onun için dönüp bakmadı bile…

MANEVİ HASTALIĞIMIZ "ŞİKAYET ETME"


Sıkıntılarını bağıra çağıra ilan eden, elindekiyle yetinmeyen, halinden memnun olmayan insanlar çoğalıyor.
Gerçi bugün de ziyaretlerine gidip “Nasılsınız?” dediğimizde “Hamd olsun” diyebilen hastalarımız, halini sorduğumuzda “Çok şükür” diyebilen fakirlerimiz hâlâ var çok şükür. Fakat nesli tükenmek üzere.
“Herhangi bir sebepten dolayı hissedilen elem, rahatsızlık veya hoşnutsuzluğu dışa vurma, sızlanma, yakınma” anlamına “şikayet”in bazı çeşitleri, hem mahiyeti itibariyle hem de beşerî bir tavır olarak masiyetten sayılmıştır dinimizde. Zira farkında olalım olmayalım, çoğu şikayette ilâhi takdire itiraz, kazaya muhalefet vardır. Bir kısım şikayetlerimiz ise itminansızlığın eseridir; nefsin ve dünyanın zebunu olduğumuzu ifşa eder.
Cennetin vizesi
İslâm’da kerih görülen bu kabil şikayetlenmelerin neler olduğuna geçmeden önce aslî hedefimizi, niçin bu dünyada bulunduğumuzu hatırlamamız gerekiyor. Zira hedefini şaşırıp yanlış istikamete yönelerek bir şekilde kendilerini kaybedenlerin, ne kadar çaba gösterirlerse göstersinler, kalplerini sükuna erdirecek bir netice almaları mümkün değildir. Beyhude gayretler ise yersiz şikayetlerin anasıdır.
İnsanın aslî hedefi, imtihan için gönderildiği bu geçici dünyada kulluğunun icaplarını yerine getirerek ahiret yurdundaki ebedi saadete erişmektir. Var gücüyle Allah’ın rızasını kazanmaya, kendisini Allah’a sevdirmeye çalışır. Bütün ibadetleri, hayır hasenatı bunun içindir. İnsan namaz kıldığı, oruç tuttuğu, zekât verdiği, hacca gittiği, nafile ibadetler yaptığı için, bunların karşılığı veya bedeli olarak cenneti hak edemez.
Bütün bunları muhabbet ve taziminin nişanesi, şükrünün ve kulluk şuurunun ifadesi olarak yapmış, böylece Allah’ın rızasını kazanabilmişse eğer, “Gir cennetime!” (Fecr, 30) hitabına mazhar olabilir. Yani ebedî saadet yurdu için esas vize ibadetlerimiz değil, Allah’ın rızasıdır. Şu halde dünya hayatını Allah’ın rızasını ve sevgisini kazanma imtihanı olarak da anlamak gerekir.
Peki insan bu imtihanı nasıl başaracak, kendisini Allah’ın razı olduğu bir kul yapacaktır? Denilmiştir ki “Allah’ın rızası, kulun Allah’a olan rızasındadır”. Allah’a bağlılığımız, itimadımız ve O’nun kazasına rızamız, Allah’ın bizden razı olmasına sebeptir. Eğer kul Allah’ı hakikaten sever ve O’ndan razı olursa, Allah da o kulu sever ve O’ndan razı olur.
Allah’ı seviyorsak eğer
Sadece dil ile “Ben Allah’ı seviyorum” demek, hakiki bir sevgiye, samimi bir rızaya delalet etmez. Bunun ibadetlerde olduğu gibi amel halinde tezahür etmesi lazım bir; hakikatinin ve samimiyetinin test edilmesi lazım, iki. Kriter Âl-i İmran Suresi’nin 31. ayetinde verilmiş. Peygamberimiz s.a.v.’e hitaben şöyle buyuruluyor: “De ki, eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.” Rasulullah s.a.v.’in sünnetine sarılmak, Allah Tealâ’yı hakikaten sevmenin işareti demek ki.
Bütün şikayetlerin neticede bir “razı olmama hali”ni yansıttığını ima etse de, şu söylediklerimizin asıl mevzuun biraz dışında kaldığı düşünülebilir. Sadede şöyle gelelim: Bugün müslümanların şikayetlerinin çok büyük bir kısmı dünyalık hırsı veya mahrumiyetiyle ilgilidir. Hz. Peygamber s.a.v.’in bu meseledeki çok net ve açık tavrına rağmen müslümanların dünyayı “dert edinmesi”, sünnete uymadığımızın, dolayısıyla Allah Tealâ’ya muhabbetimizde samimi olmadığımızın göstergesidir.
Bizi günaha sokan, huzurumuzu bozan şikayetlenmelerden kurtulmak, rıza makamına ulaşmak, nefs-i mutmainne mertebesine çıkabilmek, “salih” kullar arasına girebilmek için Efendimiz s.a.v.’in dünya karşısındaki tavır ve tavsiyelerini bir daha hatırlamamız gerekiyor öyleyse. Çünkü O, Allah’ın kendisinden en çok razı olduğu kulu, en çok sevdiği habibidir. Rasul-i Ekrem s.a.v. de “Allah’ı seven ve O’ndan razı olan bir kul”un en ideal örneği.
Sahi, biz hangi peygamberin ümmetiydik?
Bazen günlerce sıcak yemek bulamayan, sadece su ve hurma ile iftar eden, hane-i saadetlerinde bir ay ocak yakılamayan, yamalı ayakkabı giyen ama bunlardan asla şikayet etmeyen bir peygamberin ümmetiyiz. İstese dünyanın bütün zenginliklerini kendisine verecek Cenab-ı Allah’tan ailesi ve soyu için sadece “kifaf miktarı”, yani yaşamalarına yetecek kadar rızık talep eden; dünyalık terekesi ibrik-leğenden ibaret bir peygamber.
Böyle bir peygambere ittiba edenlerin dünyalık diye bir derdi de, bundan kaynaklanan şikayetleri de olmamalıydı. Halbuki halini beğenmemek, kendisine verilenlerle yetinmemek, daha fazlasını elde edemediği için üzülmek ve bütün bunlardan dolayı şikayetlenmek sıradanlaştı neredeyse.
Sanki Rasulullah s.a.v.: “Dünyalıkta kendisinden aşağısına, dinde de kendisinden üstününe bakan (ve buna göre davranan) kimseyi Allah Tealâ hem sabreden hem de şükredenlerden yazar. Fakat dünyalıkta kendisinden üstününe, dinde de kendisinden aşağıda olana bakanları da Allah Tealâ ne sabreden ne de şükredenlerden yazar.” buyurmamış gibi, “Ben şu kadar zamandır namaz kılıyor, dua ediyorum; istediklerim gerçekleşmiyor da falancada namaz niyaz olmadığı halde Allah ona veriyor.” türünden yakınmalarla sık sık karşılaşır olduk.
Sahibine zarar veren şikayet
Sadece bu hadis değil, Zeyd b. Sabit r.a.’den gelen başka bir rivayet de dünyalık talebi ve hırsının başlı başına bir problem olduğunu haber veriyor:
“Kimin emeli dünya olursa Allah onun işini aleyhine darmadağın eder, fakirliği iki gözünün arasında kılar, dünyadan eline geçen miktar da kaderine yazılandan fazla olmaz. Kimin de kastı ahiret olursa, Allah onun (dağınık) işlerini lehinde toplar, zenginliği kalbine koyar, dünya nimetleri ona (kendiliğinden) koşarak gelir.”
Şu halde Peygamberimiz s.a.v.’in, üzerinden “garip bir yolcu gibi” geçip gitmemizi tavsiye buyurduğu dünyayı mülk edinmeye çalışmak, asıl maksadı, yani Cenab-ı Hakk’ın rızasını ve bu sayede kazanılabilecek ebedi saadet yurdunu unutturmakla, bizi yanlış istikamete yöneltmekle kalmıyor, boş yere yorulup şikayetlenerek huzursuz olmamıza da yol açıyor. Şikayet, bir problemin çözümüne, bir mahrumiyetin giderilmesine imkan veriyorsa anlamlı ve gereklidir. Oysa daha yüksek bir hayat standardı tutkusu veya talebinden kaynaklanan şikayetlenmelerimiz hem dünya hem ahiret mahrumiyetlerimizi çoğaltıyor.
Müslüman meşru çerçevede elbette dünyalık da isteyecek, bunun için dua ve niyazda bulunacak, çalışacak, sebeplere tevessül edecek ama neticeye de rıza gösterip böyle takdir buyuran Rabb’ine hamd ü senadan geri kalmayacak.  
Önce “lâ” demeyi unutmayalım
Modern cahiliyyenin sürekli bulandırması sebebiyle müslümanlar olarak “dünya tasavvuru”muzu her fırsatta berraklaştırmamız gerekiyor. Burada da akıllara takılabilir; dünyalık hususunda neticeye rıza, yetinme, kanaat, kendimizden aşağıdakilere bakıp şükretmek, acaba dünyayı ihmal anlamına mı geliyor? İddia edildiği üzere böyle yapageldiğimiz için mi geri kaldık?
İmanın ilk şartı kelime-i tevhide “lâ” diyerek başlarız. Önce zihnimizdeki bütün kabulleri, bütün anlayışları, bütün tasavvurları yıkar, siler, yok ederiz yani. Sonra oraya vahyin öğrettiği “tevhid”i yerleştiririz. Dünya konusunda da böyle yapmaz, modernizmin zihnimize yerleştirdiği peşin kabulleri yıkmazsak, yukarıdaki soruların sancısından kurtulamayız. Dahası, kendimize mahsus bir dünya tasavvuru kuramadığımız için savrulur dururuz orta yerde.
Nitekim dünya anlayışını “lâ” demeden inşa eden nice müslüman “aydın”, Efendimiz s.a.v.’in “Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için çalışın” ibaresinin geçtiği hadis-i şerifini Bektaşî’nin namaz ayetini okuduğu gibi okuyarak konforu meşrulaştırmaya, izzeti servete bağlamaya, modernizmin dünya telakkisine şirin görünmeye çalışıyor.
Müslümanın dünya diye bir hedefi yoktur. “Fani” bir varlığa bağlanmaz. “Dünya sevgisi her çeşit hatalı davranışın başıdır.” hadisini düstur edindiği için dünyayı kalbine almaz. Onun dünyadaki hayat anlayışı da, refah, rahat, huzur, fakirlik, zenginlik, izzet, zillet anlayışı da modern cahiliyyeninkinden farklıdır.
Dünyayı ihmal mi ediyoruz?
Dünya müslüman için amaç değil araçtır. Asıl maksada götürmeye hizmet ettiği ölçüde değer ve önem kazanır. Bizatihi değerli ve önemli değildir. Bir vasıtanın hedef haline getirilmemesi, onun ihmal edildiği anlamına gelmez. Tam tersine, bir aracı “amaç” ittihaz etmek, sapkınlığa ve akamete yol açtığı için o “araç”ın kendisinden beklenen faydasını zarara, değerini değersizliğe dönüştürmek demektir.
Müslümanın çok tüketerek “mutlu” olunacağına, ancak kuştüyü yataklarda “rahat” uyunabileceğine dair bir kabulü olamaz. O, bölüşerek ve infak ederek mutlu olur, komşusunun tok yattığından eminse rahat uyur. Dünyayı değil ahireti önceler. Aslında dünya ve ahiretin “önem” bakımından mukayesesinin çok da anlamlı olmadığını bilir. Çünkü biri vasıta, diğeri hedef olan iki şeye eşit oranda değer verilemeyeceğini fark edecek kadar feraset sahibidir.
Yukarda işaret ettiğimiz ve halk arasında “Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya, yarın ölecekmiş gibi ahirete çalışın.” şeklinde meşhur olan hadis de zannedildiği üzere dünya ile ahireti dengelemez. Bu hadis-i şerifin muteber kaynaklardaki metni “Hiç ölmeyeceğini zanneden kişi gibi (dünya için) çalış; yarın öleceğinden korkan kimse gibi de (dünyaya bağlanmaktan) kaçın.” mealindedir. Dikkat edilirse hadis, müminin dünya ile münasebeti sadedindedir. Ahiret için yapılacaklarda acele etmeyi, dünya için ise daha teennili davranmayı salıklar.
Nitekim ulema bu hadisin özellikle ilk bölümünü tevil ederken, “İnsan ebedî yaşayacağını farz ederse dünya hırsı azalır. Bilir ki arzu ettiği dünyalık, onu talepteki hırs ve koşuşturmayı bir kenara bıraksa bile elinden kaçacak değildir.” demişlerdir. Peygamberimiz s.a.v.’in aşırı hırs ve tamahtan imtinayı tavsiye eden “Dünya talebinde mutedil olun; çünkü herkes kendisi için takdir edilmiş olana müyesserdir.” hadisi de bu tevili desteklemektedir.  
Aziz-i vakt olduğumuz zamanlar
Bir “vasıta” olduğuna, ahiret saadeti ancak bu vasıta ile temin edilebildiğine göre, müslümanın dünyayı büsbütün yok sayması, ona sırt çevirmesi söz konusu değildir. Bizimle mezara gelmeyecek, orada bulunmayacak şeylerden ancak zaruret miktarı faydalanma temayülümüz de zenginliğe, dünyalık kazanma talep ve çabamıza engel değildir. Zira infak etmek suretiyle bunları dahi mezara getirmek mümkündür. Bununla beraber dünyalık bir mahrumiyetten dolayı asla elem çekmez müslüman. Hatta “Dünyalıktan bir şey kaybettiğine üzülen kimse, cehenneme bir aylık (veya bir senelik) mesafe yaklaşmış olur.” hadis-i şerifi mucibince bundan özellikle kaçınır.
Nihayet aza kanaat ettiğimiz, kaderciliğimiz, bir lokma bir hırka ile yetindiğimiz için geri kaldığımız, izzetimizi yitirdiğimiz iddiaları tevil götürmez birer zırvadır. Hz. Ömer r.a., hilafeti devrinde bir gün, Ashabın “Ondan daha doğru sözlü olan birisini ne gök gölgeledi, ne de yer taşıdı” diye övdüğü Ebu Zer r.a.’ı çağırır ve ona “halkın halife aleyhine neler konuştuğunu” sorar. Bu soruşturmayı, varsa eğer hatalarını görmek ve telafi etmek için sık sık yapmaktadır Halife. Ebu Zer r.a., hürmetinden dolayı susmak istese de ısrar edilince şöyle der: “Halk arasında senin sofranda iki çeşit yemek bulunduğu ve üzerindekinden başka bir kat elbisen daha olduğu şayiası var.” Hz. Ömer r.a. mahçup olur, başını eğer, “Evet, öyleydi.” der, “Fakat çok şükür şimdi dedikleri gibi değilim.”
İşte böyle yaşayan Hz. Ömer r.a.’ın fethettiği yerlere ve müslümanlara kazandırdığı itibara, mesela her türlü zenginlik, konfor ve şaşaa içinde dem süren bazı Emevî sultanlarının bırakın yenilerini katması, bunları muhafaza etmesi bile nasip olmamıştır. Biz samimiyetle “bir lokma bir hırka” dediğimiz devirlerde aziz-i vakt idik. Çünkü dünya ayaklarımızın altındaydı. Şimdiki zilletimiz ise dünyayı başımızın üstünde taşımamız gerektiğine inandırılmaktan kaynaklanıyor. Ezikliğimiz, perişanlığımız, feryad ü figana dönüşüp göklere yükselen şikayetlerimiz bundan.
Asıl nimetin farkında değiliz
Şikayet, bazen bir şükürsüzlük veya sabırsızlık halinin dışa vurulmasıdır. Halbuki müslümanın dünya hayatı şükür ve sabırdan ibaret olmalıdır. Hatta Peygamberimiz s.a.v.’in, “Mümin kişinin durumu ne kadar şaşırtıcıdır. Zira her işi onun için hayırdır. Bu durum sadece müminlere hastır, başkalarına değil: Ona memnun olacağı bir şey gelse şükreder; bu ise hayırdır. Bir zarar gelse sabreder; bu da hayırdır.” hadisinde “şükür” ve “sabr”ı özellikle mümine tahsis etmesi, Maide Suresi’nin 23. ayetinde de “Gerçek müminler iseniz Allah’a tam bir itimatla tevekkül ediniz.” buyurulması, şükür ile sabrın imanın önemli bir rüknü olduğuna işarettir.
Şükür gerekirken şikayet etmek böyle bir iman zafiyetinin sürüklediği nankörlük olur ki vebali vardır. “Siz beni anın, ben de sizi anayım. (Bir de) bana şükredin; nankörlük etmeyin.” (Bakara, 152) ayetinde beyan buyurulduğu gibi Allah’a şükretmemek nankörlüktür. Kendisine verilen nimeti fark etmeyene, ihsanın kadrini bilmeyene, iyiliği inkâr edene nankör derler. Dünyalıkta kendisinden yukardakilere bakıp “Allah bana ne verdi ki şükredeyim” deyip şikayetlenenler Allah’ın nimetlerinden gafil olanlardır. Böyleleri genele ait nimetleri göremez, özel servet ve imkanlar umar.
Allah kendisini var kılmıştır, insan yaratmıştır, İslâm’a dahil etmiştir, yaşaması için gerekli havayı suyu vermiştir, sağlıklıdır, azaları tamdır, herkesinkiyle birlikte pazara çıkarılsa yine kendisine ait olanı alacağı bir aklı vardır, vs… Bunlara nisbetle kendisinin nimet bildiği şeyler çocuk oyuncağı mesabesindedir. Fakat neylersiniz ki çocuk kalmışsanız eğer, oyuncaklara meyleder; onlar elinizde bulunmadığında şikayetlenirsiniz.
Bir bardak suya şükür
Abbasî halifelerinden biri, huzuruna çağırdığı vaizlerin efendisi İbnü’s-Semmâk’a “Bana öğüt ver” dedi. Halife bu sırada içmek üzere olduğu bir bardak suyu elinde tutuyordu. İbnü’s-Semmâk, “Bir çölün ortasında çok şiddetli bir susuzluğa yakalandığın vakit, şu elindeki suyu bütün servetin karşılığında sana teklif etseler ne yapardın?” diye sordu. Halife, “Bütün servetimi verir, bu suyu alırdım.” dedi hiç tereddütsüz. Bunun üzerine İbnü’s-Semmâk şunu söyledi halifeye: “O halde bir bardak su değerinde olan servetinle daha niye böbürlenirsin?”
Bu hikâye bir yanıyla dünya servetinin değersizliğine dikkat çekerken, diğer yanıyla bir bardak suyun dahi ne kadar büyük bir nimet olduğunu anlatıyor. Şükredecek küçük gibi görünen o kadar büyük nimet var ki.. Cehalet ve marifet eksikliği bunların fark edilmesini engelliyor; şükür yerine şikayete sevk ediyor insanı.
Alemlerin Efendisi, kendisine bahşedilen ilim ve marifet sebebiyledir ki geceleri kalkıp gözyaşları içinde ayakları kabarıncaya kadar namaz kılar, “Ya Rasulallah, senin geçmiş ve gelecek bütün günahların bağışlanmıştır. Neden kendini bu kadar hırpalıyorsun?” diyenlere “Şükredici bir kul olmayayım mı?” cevabını verirdi.
Peki, bir bardak suya olsun şükredelim, bundan dolayı şikayetlenmeyelim ama ya onu da bulamıyor, geçim sıkıntısıyla bunalıyor, hastalıklarla boğuşuyor, musibetlere maruz kalıyorsak; Allah verdi diye bunlara da mı rıza göstereceğiz?
Rıza bazen de sabırdır
İmam Gazalî rh.a., belalara rıza, sabır ve dua ile bunların izalesini istemektir, diyor. Yani sıkıntı ve musibeti talep etmek, bunlardan dolayı sevinmek yok ama şikayet de yok. Sabır rızayla çelişmez. Zira sabr-ı cemil, Allah’ın takdir ettiğine razı olabilmenin semeresidir. Dua da rızaya münafi değildir; sahibini rıza makamından çıkarmaz.
Peygamberimiz s.a.v., rıza makamının en üst derecesinde olduğu halde dua etmiş, Allah Tealâ Enbiya Suresinin 90. ayetinde dua edenleri övmüştür. Dua ile Allah’tan medet, çare ve ihtimam istemek şikayet olmaz, denilmiştir. Esasen kulluğun icaplarına riayetle, tevazu ile baş eğerek müptela olduğu bir derdi Allah’a açmak tarzındaki bir şikayetlenme de kerih görülmemiştir.
Buna rağmen başımıza gelenin hakkımızda daha hayırlı olduğunu düşünmek, isterken de hayırlı ise istemek evlâdır. Mesela az kazançta, fazlanın hesabındaki zorluk, şımarma, harama bulaşma gibi tehlikeler de azdır ve bunlar kazanç azlığı gibi mukayyet değil mutlak birer musibettir. Nasıl nimete şükür, nimetin kendisinden ziyade onu verenin ilgisinden dolayı ise, belada da belanın üzüntüsü değil, verene bağlılık öne çıkarılmalıdır. Fakirlik ve hastalıktan dolayı halini insanlara açarak şikayetlenmek hoş karşılanmamıştır.
Toplumsal plandaki aksaklıkları, yönetimden kaynaklanan arızaları şikayet ise bir tesbit yapmak ve çare aramaya teşvik etmek maksadı taşıyorsa mubahtır. Aksi halde bir aczin ve kaçışın ifadesidir. Görünen sebeplerinin de ötesine geçerek böyle sıkıntıların bize niye verildiğini, niye hep böyle şeylere düçar olduğumuzu, kendimizi tenzih etmeden anlamaya çalışmak, durumdan vazife çıkararak sorumluluk üstlenmek, hiç değilse dua etmek, şikayetlenmekten daha soylu bir davranıştır.
Şikayeti şükre dönüştürmek
Şöyle toparlayalım: Ya nimeti azımsadığımız ya sıkıntıyı çok bulduğumuz için şikayet ederiz. Her iki halde de bu kadarını hak etmediğimiz kabulü var. Yani bir haksızlığa uğradığımızı düşünürüz hep. Böyle bir düşüncenin aradaki sebepler zincirine rağmen rıza-yı ilâhiye dokunabileceğini hesaba katmak lazım. Bir de şikayet etmeden önce hakikaten neye müstehak olduğumuzun muhasebesini adaletle yapmak… Neyi ne kadar hak ettiğimizi insafla düşünürsek eğer, bütün şikayetlerimiz şükre dönüşecektir.
Kuraklık sebebiyle sık sık yağmur duasına çıkan ama netice alamayan bir belde halkı, kendilerine katılmayan bir Allah dostunun yanına varır, sitem ederler. Derler ki:
– Perişanlığımızı gördüğün, ne çektiğimizi bildiğin halde bizimle gelip yağmur duası etmiyorsun!
Bu Allah dostu şöyle cevap verir onlara:
– Siz yağmur yağmadığı için şikayet ediyorsunuz. Ben ise başımıza taş yağmadığı için gece gündüz şükürle meşgulüm!
Birbirimizden Şikayet
“Bana faydalı bir şey öğret” diyen ashabına Rasul-i Ekrem s.a.v.’in “Müslümanların yolundan rahatsızlık veren şeyleri kaldır.” tavsiyesini düstur edinmiş bazı müslümanlar, hem kendileri yol almak hem de arkadan gelecek diğer kardeşlerine yol açmak için bir araya gelip hasbî bir çabayı sürdürmek konusunda sözleşir öteden beri.
İşte böyle cemaatlerin yürüyüşünü aksatan en büyük tehlikelerden biridir şikayetlenme. Soğumaya, şevk ve heyecanın kaybına sebep olarak verimimizi düşürmekle kalmaz, insanı kardeşleri hakkında su-i zan ve gıybet gibi günahlara da sürükleyebilir.
İnsanın olduğu her yerde poblemler de olacaktır. Bazen bunlar karşısında üzülmemek, şikayetlenmemek, hatta öfkelenmemek kaçınılmazdır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de müttakiler için bile “hiddet etmeyenler” değil, “hiddetini yenenler” ifadesi kullanılır (Âl-i İmran, 134). İhmaller, sürçmeler, yanlışlar karşısında haklı bile olsak öfkemizi yutmak, şikayet etmemek, kardeşlik hukukuna uygun davranmak gerekir. Kardeşlik hukuku bağışlamayı, mazur görmeyi, kusurları araştırmamayı, ikinci kez fırsat vermeyi, iyilikle ve yumuşaklıkla muameleyi icap ettirir.
Bunlar problemleri görmezlikten gelmek, tekrarlanan hatalara tahammül etmek demek değildir. Müdahaleler ya gizlice nasihat yoluyla, ya sorumlulukları daha ehil olanlara vermekle yapılır. Yahut Peygamberimiz s.a.v.’in “Bazı kimselere ne oldu ki şöyle şöyle yapıyorlar” diyerek isim vermeden, ima etmeden, zatları değil, sadece yanlış sıfat ve fiilleri eleştiren tarzı örnek alınabilir.
Haklılığa rağmen yol kardeşlerinden “sürekli şikayet” sevgisizliğin alâmetidir. Sevilenin veya sevildiği iddia edilenin kusurları görülebiliyorsa, muhabbet kalbi istila etmemiş demektir.
“Dualarım Kabul Olmuyor!”
Bir an için insanları “Şikayet etme, dua et!” diyerek yönlendirdiğinizi düşünün. Muhtemelen çok kısa bir süre sonra büyük kısmı “Dua ettim ama kabul olmadı” şikayetiyle gelecektir yanınıza. Ebu Hüreyre r.a.’ın rivayet ettiği bir hadis-i şerif tam da bu tutumumuzu anlatıyor:
“Acele etmediğiniz müddetçe her birinizin duasına icabet olunur. Ancak şöyle diyerek acele eden var: Ben Rabbime dua ettim, duamı kabul etmedi.”
Yapılanın “dua” olması şartıyla Allah kulunun ellerini boş çevirmez. Dua, insanın aczi karşısında Allah’ın kudretini itiraftır. Bu hal ile netice hususunda sabırsızlık göstermemek, günah kapsamında bir şey istememiş olmak, sıla-i rahmin kopması talebinde bulunmamak, dilindekini kalbiyle de temenni etmek ve kulun imkanları çerçevesinde fiilen de tahakkukuna çalışmak kaydıyla bütün dualara icabet olunur.
Fakat bu icabet ya dünyada peşin olur, ya ahirete saklanır, yahut da dua miktarınca kulun günahlarından hafifletilmek suretiyle gerçekleşir. Duada özellikle bir şeyler istemek şart değilse de, dünyalık bir talepte bulunulmuşsa eğer, böyle duaların kabulü kulun fiilî iradesine, yani o istikamette çalışmasına, sebeplere tevessüldeki kararlılığına bağlıdır.
Allah hakkında beslememiz gereken hüsn-i zan icabı, duanın kabul olacağına inanmak ve acaba hepsini verebilir mi şüphesine düşmeden bol bol istemek tavsiye edilmiştir. Bu meyanda dualarımızda kardeşlerimizi, bütün müslümanları, hatta insanlığı unutmamak, “Onlar için de istersem bana bir şey kalmaz” diye düşünmemek gerekir. Hadislerle sabittir ki kişinin kardeşi hakkındaki duası daha çabuk icabet bulur ve bir melek Allah’tan o duanın aynısını dua eden için ister.
Giderek asık suratlı, somurtkan, sürekli sızlanan, şikayet eden bir toplum haline geliyoruz.
Bu, müslüman fertler olarak bizim dışımızdaki birtakım olumsuzluklardan ziyade, kalbimizle ilgili bir problem.
Zira farkında olalım olmayalım, çoğu şikayette ilâhi takdire itiraz, kazaya muhalefet vardır.
Eskiler, selamdan sonra her fırsatta birbirlerine “Nasılsın?” diye sorar; “Hamd olsun” yahut “Allah’a şükür iyiyim” gibi cevaplar almak suretiyle, kardeşlerinin şükrüne vesile olmak isterlermiş.
Bu öyle laf olsun kabilinden bir mükâleme değil. Efendimiz s.a.v.’in bize her hâl ü kârda şükretmemizi ihtar eden bir sünneti.
Ali YURTGEZEN

ASIL OLAN GERÇEKLERİ PAYLAŞMAKTIR.

ASIL OLAN GERÇEKLERİ PAYLAŞMAKTIR.
Konu Başlıkları

O’NUN CEMALİNİ GÖREN…

O’NUN CEMALİNİ GÖREN…
O öyle bir güzeldir ki bir kez gören âşık olur.
Etrafında pervane döner durur.
O’nu görenler, ümmetin en üstünü ‘Sahabe’ olur.
O’nu görmek, O’nu dinlemek…
O’nunla hayatı paylaşmak…
Bunları nasıl anlatalım!…
Bir katre, bir ummanı nasıl tarif etsin…
O, öyle bir uçsuz bucaksız ummandır ki
O ummana dalanların bir katreleri derya olur.
Sözleri hikmet olur.
Ciğerleri aşkla püryan olur…
“Aah! Ya Muhammed!” Derler.
Yanmak onlara en büyük zevk olur…
Yüreklerindeki yangın asla sönmesin isterler.
Seherlerde yağmur gibi gözyaşı dökerler.
Yangın, gözyaşıyla daha çok alevlenir…
Bu yangın, hiç sönmesin isterler.
Ne güzeldir, Efendim, senin aşkınla yanmak!…
Ne güzeldir, gönlü gözyaşı ırmaklarıyla yıkamak!…
Bunu, sinesi püryan olanlar bilir.
Gönlü gülistan olanlar bilir…
Bir tarihte, İstanbul’da bir adamla karşılaşmıştım.
Üstü başı perişan, sefil…
Öyle yoksuldu ki ağzında diş kalmadığı için sadece süt içebiliyordu…
Onu görünce acıdım. Üsküdar’da bir yazıhanem vardı.
 Ofis değil efendim, ‘Yazıhane’. Dedim:
– Ahmed Abi, hiç Resulullah’ı gördün mü?
Saçı sakalı birbirine karışmış yüzünü bana döndürdü de öyle bir baktı ki bana, bakışları sanki uçsuz bucaksız bir umman gibiydi…
Dedi ki:
– Abdullah!
– Buyur, dedim. Ahmed Abi… Dedi ki:
– Siz nasıl nefes almadan yaşayamazsanız, biz de Resulullah’ı bir an görmeden yaşayamayız…
Sonra, Ahmed abi:
– Aah! Ya Muhammed… dedi ve bayıldı. Koltuğun üstünde sürekli “Ya Resulallah! Ya Resulallah” diye sayıklıyordu…
Sonra ayıldı, kapıya yöneldi. Üstü başı perişan, saçı sakalı karmakarışık… Yazıhanenin önünden merdivenleri aşağı inerken, komşular ona adeta iğrenerek bakıyorlardı.
Bu perişan adama acıyorlardı… Ahmed Abi ise onlara acıyordu…
Parası pulu yoktu onun, elbisesi kravatı yoktu onun ama Ahmed, Muhammed’i bulmuştu…
O’na denizlerin damlaları adedince salâtu selam olsun…
Ahmed Abi, beni bırakıp gitti. Geriye bakmadan.
Şimdi onu düşününce, gözyaşlarım ırmak olur…
“Bir an bile Resulullah’ı görmeden yaşayamayız” diyen Ahmed Abi…
Kim bilir şimdi nerdesin?
Belki de hiç ayrılmamak üzere kavuştun Sevgiliye, kavuştun Muhammedine…
Bizlerse kaldık bu çöllerde.
Gönlümüzü Gülistan yapamadık…
Muhammed’e âşık olamadık.
Gönlümüz, malların, mülklerin, altınların, kadınların, makamların istilasına uğradı…
Gönlümüz çöle döndü.
Bir damla yağmur düşmüyor.
Gözlerimizden yaş gelmiyor…
Sakın, caddelerde sokaklarda, perişan kılıklı, sersefil bir adam görürseniz hor görmeyin.
Viranelerde ne hazineler saklıdır. O sersefil kılıklı adamın gönlünde, batmayan bir güneş doğmuş olabilir.
Onun gönlü Gülistan olmuştur.
Ne mutlu “Aah! Ya Muhammed!” Deyip yananlara…
Ne mutlu, gönlü Gülistan olanlara…
Ne mutlu diyar diyar gezip
Dükkân dükkân dolaşıp
İnsanlara Muhammed’in nurunu taşıyanlara…
O’na, bütün dünyadaki gonca güller adedince salâtu selam olsun…
Yüce Rabbim!
Ne olur, bu ülke baştanbaşa Gülistan olsun. (Âmin)

SEN SONUMUZU HAYIR EYLE YA RABB’BİM..AMİN

Ey Rabbim…
Bu günahkar eller yalnız sana açılır, sen samimiyetle yaptığımız dualarımızı kabul eyle…
Senden başka kapımız yok Rabbim..
Çünkü senden merhametlisi yok, sığınacağımız kurtuluşa ereceğimiz başka kapımız yok.
Sen Rahmansın, sen Rahimsin, sen merhametlilerin en merhametlisisin nolur bizi doğru yoldan ayırma! Eğer sen bize merhamet etmezsen biz yolumuzu şaşırırız ateşlere düşeriz
Ey Alemlerin Rabbi.
Sen iki cihandada yar ve yardımcımız ol…
Senden başka dileğimiz yok, olmasın da…
Sen, bizi sana imanla uçanlardan eyle, son nefeste iman ver.
Bizleri yaşayanların ve ölülerin fitnesinden, kabir azabından, cehennem ateşinden muhafaza et.
 Öyle bir imanla doldurki şu seni anmaktan aciz yüreğimizi, içinde senden başka hiçbirşey kalmasın.
 Zaten sen olduktan sonra dünya yıkılsın bize ne
Ama sen yoksan dünyalar bizim olsa ne fayda.

Bizi iki cihandada senden ayırma bizi nur kaynağı cemalini görenlerden, Efendimizin sav şefaatine erenlerden, sıratı geçenlerden, Firdevse ulaşanlardan, dünyada ihlasla amel edenlerden, ihsan sahibi olanlardan, ana-baba-kul hakkı gözetenlerden, güzel ahlak sahiplerinden eyle…
Gözyaşları sana akanlardan eyle…
Sen sonumuzu hayreyle Ya Rabbi…
Muhakkak ki hesap günü gelecektir ve hesabımız yalnız sanadır.
Çünkü gerçek olan yalnız sensin, gerisi yalan Allahım!!!!
Rabbim binbir günah ile kapına geldim, sana sıgındım, sana dayandım, sanadır tüm sikayetim, sanadır sarılışım, sanadır sevgim.
Sen esirgeyen, sen bagıslayan, sen affedensin, affet bizi Allahım.
Her sabah uyanıyorsa gözlerimiz, her sabah yeni bir gün doguyorsa, mevsimler degişiyor ve biz buna şahid oluyorsak, bize tevbe etmek icin yeni bir fırsat daha verdigin icin sana hamd ile tesekkür ediyoruz.
Ilahi, bizi gözleri kör bakan, kulagını tüm seslere kapamıs, kalbindeki sıcaklıgı yitirmis insanlık zincirinin cürük bir halkası eyleme.

Senden baska kimsemiz yok ilahi, önünde diz cökecegimiz, yolunda canımızı verecegimiz, gözyaşlarımızı huzurunda utanmadan dökecegimiz kimsemiz yok senden baska.
Eger sevgini yüregimizden alırsan, biz kaybedenlerden oluruz, ebedi azabını hak edenler arasında saf tutarız, bize acı, bize merhamet et , bizi yolu dosdogru olanların kervanında yolcu kıl rabbim.
Allahım kalbimizi sana adıyoruz, su dünyanın acılarına kederlerine yenilmeden, senin rızan için sırf senin için kalbimizi sana adıyoruz, adağımızı kabul buyur.

Bize gönül dilini ögret, bize sana gitmeyen yolun sarp bir yokuş, kainatin dehlizlerinde ebedi bir kayboluş oldugunu anlat.
Bize kucağını aç ey merhametlilerin en merhametlisi, bizi sevginle kuşat, bizi birakma!
Bizi teslim etme, bizi senden koparacak olan hic bir seye teslim etme.
Bugün hüzün taşıyorsa gözlerimiz, bugün kanıyorsa yaralarımız, bükükse hala boynumuz, biliyoruz ki senden geldi, narınada nurunada kucak açıyor ,rıza gösteriyoruz.
Ilahi darılma, yeterki sen bize darılma, yeterki sen bizi unutma, düzenin kana susayan carki arasinda kan revan icinde kalsada bedenimiz, hor görülsek, iskence görsekte, sen bizimleysen asla müteessir degiliz.

Allahım! Bizi namazı, duası, ibadeti, yaşamı ve ölümü senin için olanlardan kıl, bizi affet, bizi bagışla…
AMİN

ALLAH YOLUNDA ÖLDÜRÜLENLERİ SAKIN OLDÜLER SANMAYIN

Şerefli dinimiz İslam,Tevhit sancağını yeryüzünde
Dalkalandırmak,dinimizi,imanımızı,Vatan ve mukaddesatımızı Korumak için cihat etmeyi,savaşmayı Müslümanlara farz Kılmıştır..
Bu sebeple,kalbinde Allah’a inanmanın heyecanını duyan,Gönlünde Vatan sevgisi taşıyan,barış dini olan islam’ı Kabul etmenin şerefine eren her
Müslüman,gerektiği an canı ile,Malı ile savaşacak ve bunu en mukaddes bir vazife bilecektir.
Evet,Müslüman,yeryüzünde hiçbir kuvvetin kendisini dininden,Vatanından,Hakkı açıklamaktan geri koyma tehlikesi kalmayıncaya
Ve Allah’ın dini en üstün oluncaya kadar durmadan cihat edecektir..
Bu,her Müslüman için vazifedir..
Yüce Rabbimiz (Enfal,39.Bakara,193)söyle buyuruyor bizlere..
“Yeryüzünde bir fitne kalmayıncaya ve din tamamiyle Allah’ınoluncaya kadar onlarla savaşın.”
Yüce Rabbimiz bu emirlerini alan hiçbir Müslüman ,dini için,imanı için,Vatan için Allah yolunda savaşmaktan geri duramaz..
YER YERİNDE OYNASA,DENİZLER KAYNASA,FIRTINALAR KOPSA,VOLKANLAR FIŞKIRIP KUDURSA,YİNE O,BÜTÜN ARZUSU İLE SAVAŞA KOŞAR..

Allah’ın verdiği canı ve malı yine Allah’a teslim etmenin zevkine erer.
.Bilir ki o,“Şüphesiz Allah,mü’minlerin canlarını ve mallarını Cennet mukabilinde satın almıştır.
”(Tövbe ,111 )
Cihat,sadece harp meydanında düşmanla yapılan muharebe değildir..
İnsanları (Allah kulu olmaktan )alıkoyan her güçle mücadeleCihaddır..
Nefisle,küfürle,ve her çeşit ahlaksızlıkla mücadele cihaddır..
Dinini ve Vatanını korumak için de Allah yolunda savaşırken hayatını kaybeden
Şehitler,sadece bir kurşun,bir mermi parçasıyle ölen insan değil…
İslam ruhunun yüceliğini kanı ile yazan kahramandır..
O,toprağı kanlı elbiseleri ile kefensiz kuçaklayan Müslüman..O,”dinim yaşasın ,Vatanım aziz olsun “diye şehadet şerbetini İçen mü’min….
O,Allah’ın yalnız Müslümanlara verdiği en büyük rütbe ve makamaUlaşan savaşcı..
O büyük şair Akif’in..
“EY ŞEHİD OĞLU ŞEHİD,İSTEME BENDEN MAKBER..SANA AĞUŞUNU AÇMIŞ DURUYOR PEYGAMBER.!”Diye vasfettiği şanlı askerdir..
O,Bedir’de,Uhud’da Malazgirt’te,Çanakkale’de
“Allahu Ekber,Allah Allah “sesleri ile düşmanı mağlup eden mukaddes ruhudur..
Şehitlik öyle bir rütbedir ki,dilin kıpırdamasından,dudağın oynamasından,boğazın titremesinden meydana gelen “ölü” kelimesi Onları ifade edemez..
Zira onlar,Hak aleminde diridirler..
“Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma..Bilakis,onlar Rableri katında diridirler,rızıklanırlar.”(Al-i İmran,169)
IPB Image

BÜTÜN DOSTARKADAŞLARIN CUMA GÜNÜ KUTLU OLSUN

 Cuma Duası
Lailahe illallah Cuma’nın sebebiyle, Muhammedün Resullullah gerek yüzün gölgesiyle dünya ve ahiret muradımı ver.
Melekler duasıyla, Ya vedüdüm, entel maksudum, Kulhüvellahü ehad, bin bir kere ya samed, cennet kapılarını aç, benim günahımdan geç.
Benim günahım varsada senin gibi halikim var. Muhammed Aleyhisselam dostum var.
İlahi kabre vardığım gece lütfeyle, yalnız kaldığım gece bilmediğimi bildir. Kabrimi nur ile doldur. Kevser şarabına daldır, ulu cemalini göster.
Gece gündüz yalvarırım sana dünya ve ahiret muradımı ver bana.
Rabbim Allah, fikrim zikrullah, kalbimin nuru Resullullah, evvelim Allah, ahirim Allah, La ilahe illallah Muhammedün Resullullah.
Cuma gibi günümüz var. İslam gibi dinimiz var. Muhammed gibi şahımız var. Allah dedim, dostum dedim, 99 ismine mühür vurdum, üstüne.
Sırrım sübhanım Allah, derdim dermanım Allah, gafil kuluna gam düşmüş, yetiş imdadımıza ya Muhammed.
Kulhüvellahü ehad, bin bir kere ya samed, ya Allah, ya Muhammed umarız senden şefaat.
Lailahe illallahtır özüm, Muhammed Mustafadır sözüm, ihlas-ı şerif ile yıkadım yüzüm. Ayetele kürsü için sen kabul eyle sözüm.
Bugün Cuma günüdür. Dinim İslam dinidir. Dinimin İslam dini olduğuna, yetmiş binin nısfına, mühürledim üstüne.
Lailahe illallah üç muradım var, biri cennet, bir ırmak diyarını görmek. Aç cemalini göster diyarını.
Ya Resullullah! Aman yarabbi ya rabbena her halimiz malumdur sana, gece gündüz yalvarırım sana. Her zaman sana muhtacım, cemalini göster bana.
Cennetine davet et Allahım kabrimizde rahatlık, sıratta selamet, tatlı canımız sana emanet, son nefesimizde selametler ihsan eyle.
Kabir suallerimiz ahsan eyle, cennetinle cemalini cümleyle beraber bana da nasip eyle.
Lailahe illallah selalar duası için, Muhammedün Resullullah arşı ala gölgesi için hastalara şifa, dertlilere deva, borçlulara edalar ihsan eyle Ya Rabbim.
Elif Allah, Nur Muhammed tez selamet.
Ya Celil, etme zelil, gönder delil. İlahi Yarabbi hacetimi rahmet deryasını ulaştır, duaya açılan elleri icabete eriştir.
Allahım senden başka kimsemiz yoktur. Lailahe illallah arşı alaya Muhammedün Resullullah şükür Mevlaya.
Yarabbi yarabbena her halim malumdur sana, cenneti alada cemalini göster bana.
Lailahe illallah günahlarımız af eyle, Muhammedün Resullullah makamımı nur eyle.
İlahi Yarabbi son nefesimde kendime malik olmadığım zaman bu duamı sana emanet ederim.
Selatü selaya yolladım Mevlaya, sen cümlemizin muradını ver gelecek Cuma’ya.
Lailahe illallah ve cellehü edası ile, Rabbim muradımızı ver melekler duası ile.
Lailahe illallah kalbimizi karartma, rızkımızı azaltma, kabrimizi, daraltma, senden başka kapı aratma, muhannete muhtaç etme.
Lailahe illallah imanla sabır, Muhammedün Resullullah azapsız kabir.
Allahım beni af eyle, her  derdimi def eyle, rızkımızı bol eyle, kabrimizi nur eyle, sual meleklerinin cevabını muktedir eyle.
Evvelim Allah, ahirim Allah, kalbimde beytullah Lailahe illallah Muhammedün

Resullullah. Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhû ve rasûlühü” diyerek çene kapatmak nasip eyle Yarabbi.

Allahım şeytanın şerrinden, kabirdeki yılanlardan, çıyanlardan, ölümün dehşetinden, kabirin azabından, sıratın zulmetinden muhafaza eyle Allahım.
Ölümün hayırlısını, üç ayların birisini, Yasinin yarısını okurken ölmeyi nasip eyle Yarabbi.
Amin

İki dua vardır ki, asla ve asla ret olmaz
Dua eden ile Allah arasında, perde olmaz
Zulüm gören kişinin duası, hiç ret olmaz
Müminin gıyabında yapılan dua, ret olmaz
Günlerden bugün Cuma, Cumanız mübarek olsun
Allah’ın selamı ve rahmeti, üzerinize olsun
Gününüz aydın, işleriniz hep, yolunda olsun
Hasta olan kardeşlerimize, bu dua şifa olsun
Kısmetiniz bol, bereketli olsun
Geceniz gündüz gibi, aydınlık olsun
Yolunuz açık, gönlünüz nur olsun
Her gününüz bol, bereketli şen olsun
Melekler daima, duacınız olsun
Yüreğiniz ferah, İlhamınız bol olsun
Sevgili peygamberimiz, şefaatçiniz olsun
Cennetin sekiz kapısı, nasibiniz olsun
Sıkıntı çekenlerin, sıkıntıları yok olsun
Borçlu olanların, borçları hep eda olsun
Küs olanların, her birinin barışması olsun
Allah’ın selamı ve Cumanız mübarek olsun
Fikret Gürsoy



 
.

DUASINDA KENDİNİ UNUTAN ADAM

Duasında Kendini Unutan Adam

Bir gelincik tarlasına benzeyen gülüşü gizem bırak da öpeyim yalnızlığını
Sen hiç gelincik gördün mü?
Bir kere yapraklarına tutayım dedim, eriyip kaldı ellerimde.
O zaman ağlamadığıma ağlarım şimdi.
Saklandığım türkülere söylediğim şiirler vardı.
Alıp götürsünler diye sesimi sana verdim.
Tutanağa geçen sözlerimin sebepsiz bekleyişleri de çâre olmadı yeni türkülerime.

Bunun içindir ki güvercin bakışlı olmak heyecan veriyor bana.
Bunu biliyor ve ağlamıyorum. Ağlasam ne değişecek?
 Bunu da bir zarfın üstüne yazarak postalıyorum aşka.
Cevabı ilginç olduğu kadar yakıyor yüreğimi:
“Bul ve tanış kendinle, hayat sende anlam kazanmadıkça sana verebileceğim bir şey yok.” 

Neden kendime yabancı kalmışım diye eğilip topluyorum çiçeklerini hüznün.
Unuttuğum bir şey vardı: akşam olduğunda saatlerce dönüp duran bulutları görünce rüzgâra bırakılmak ve çıkıp gitmek hayalden öte sandığım isimler zincirine.

Biliyorum bir gün gelecek ve defterinin arasına bıraktığım her şeyi saksıdaki çiçeğin köklerine bırakacak duasında kendini unutan adam. Çiçek filiz verecek ve aldığı soluğun anlamına varacak.

Sen hangi dalında açacaksın çiçeğin?
Dostluğun yarım açılan kapılarından geçip merdivenlerden hızla tırmanan bir postacının elindeki zarfa tutuşan bir kelebek olmayı ne çok istedim.

Sitem ve hüzünlerin orta yerinde oturup gözyaşlarını sayan bir çocuk olmak içimi kemiriyor. 
Kapıyı açtığımda bir tebessüm vermiyor bana eski dostlar.
Ben hangi yüzümle tırmanayım mutluluk merdivenine?

Bıraktılar âh yazık, çekemediler tesbih tanelerini.
Postacımız nergisin bile ikimize tahammülü sınanıyor bak! Ağlayışlarına anlam katamadılar eski sevinçlerimin. Lirik bir şiir diye kalbime kazındı adın.
Sana bir ömür gülümseme borcum var diye mahkûmun oldum.
Yazdıklarımın anlamlı olmasını ve tüm yazdıklarımda beni bulmayı istiyorsan bütün yazdıklarımı birbiri ardına okuman yeterlidir demiştim.

Hiç kimse doğru dürüst okumadı.
 Kapının altından bıraktığım dipnotlar benim en büyük itiraflarım oldu. Fakat hiçbir zaman bir şiirle anlatmadım kendimi.
Saklandığım şeylerdi mısralarım.
Mektuplarım ve şiirlerim hüznümün paylaşılmaz yalnızlığını vururken kıyıya, akşamları beni düşlerinde bulacak bir kalbim olsun istemiştim.

Sebepsiz bir acımaya dönünce satırlar ve bakışlar, söz vaktinde bana susmak düştü hep.

Yüreğinize su serpen bir soluk dahi olsa, her kelime içine bir ateş gibi düştükçe, insanın tutunası gelmiyor hayatın gözbebeğine.

Âh… Uzak bir ihtimal değil sokaklarda bir gülün yaprağını yere düşürmek ya da kendi gölgesinden kaçarken yakalanmak kör bir dilencinin donuk bakışlarına. 
Beni kimler anlayacak diye kaygısının olmaması ne güzel yüreğimin. Yaşayıp gidiyorduk, sanki kalbimi boydan boya çizdirecek ne vardı?Artık/rüyasınada yenik düşüyor insan.
Sabahları kapımda ağlayanın, minareden sarkan serçe kuşunun bir kanadı olsaydım.
Âh bir olsaydım! Gideceğim sadece bir pervaz vardı.
Hüzünler bir yangını söndürmüyormuş demek.
Gittikçe çoğaltıyormuş gökyüzü güllerimde alevlerini.
Ne yazacağını bilmeyen adam, alıp çıktı güneşin saçlarını gizlediği memlekete doğru aşkını.
Vuslat vuslat olalı böyle ayrılık görmedi.

 Yolu ezber bilinen aşklar yürüsün, biz kalkmayalım zamanın durduğu bu masadan.
Ey ülkesi dua kokan günlerin melikesi, sana anlatmak istediğim çâresizliğimin bin dildeki ifadesidir bu.

 Dua diye ellerimi kaldırsam unutur dilim heybemde fakirliğimi. Îcâza yeltenen sözlerin bilmediği bir akışla akıyorum sana.
Bu yüzden dağılıyor duyuşun ritmine mest olan niyaz.

Kendimin tanığıysam dalgınlığımın şevkine zindedir her dem yüreğim. Hüküm sevmekse, ben aşk mahkûmluğu için giydiğim elbiseyi çıkarmam. Bütün sıfatlardan arınarak karşında olmayı da bir erdem sayıyorum. 
Aşk yarasına kan bedeli istemem.

Yeter ki sükûna ermesin hiç fer/yâdımız.
Bitmesin hücremizde vuslat huzuru.
Galebe çalıyor ruhuma zulmet.
Dua ışığına kavuşmak için sevginin gayesine sımsıkı tutunuyorum.
Sabah olmadan yine akşama çıkıyorum.
Ya Hayy.
Bu nasıl cefadır senden gelip sana ulaşamayan.
İçimde kızgın bir çöl gibi kanAdıkça susayan…
Göğsüm, arı peteği; ateşe su vuruyor göz göz.
Bu hazin ruhumun yok mudur saltanatı. 
 Açık bıraksam uçar gönül kuşu eşiğimizden.
Ağrıyan yalvarışta önemi var mıdır seslerimizin?
 Diz çökmeye gelseydim tülden bir duvara nakışladığım söz, sıcak bir sızıyla dolanırdı ömrüne anlam katan şefkati.

Kendimden geçtim diye kaybettim kimliğimi.
Yandım ki ten çölümün her zerresi aşk bulutundan merhamet dileniyor. Vecde gelmez mi zaman?Kavlimi dara çeken bir sükût bırakmışsın.
Ve ben nasıl oluyor da yağmurunu bekliyorum göklerin;
kendimi arıyorum senin için/de.
MEHMET ŞAMİL

Posta Kodu AŞK 25. mektup

YAŞAMAK YUSUF OLDUĞUNU FARK ETMEKTİR

Yaşamak Yusuf olduğunu fark etmektir

Yaşamak, kaybettiklerini kaybolduğun dünyanın dar sokakları arasında kaybedilen zamanların hüsranlığında aramak demekti. Bir yüze/ göze/ gönle sahip olduğunu hatırlayıp, zamanın geçmişliğini hayatın kalıbına pişmanlık olarak dökmekti. Yaşamak, kendini arama-bulma arasındaki ince bir çizgide var oluşunu anlamlandırma ameliyesiydi…
Yaşamak hayatın Yusuf’u olduğunu fark etmektir Demirci’ye göre. Kıssaların en güzelini en güzel olman için anlatması ondandır. Düştüğün dünyanın, düşmekle birlikte düşürdüğün/düşürülen dünyanın kalkması için bir uyandırma busesidir bu kıssa. Bu yüzden züleyhanın aşkına kurban edilmemesi gerekir bu kıssanın. Aşk masallarının, hikâyelerinin konusu olmaktan çıkmalı, düşürüldüğü derin uykudan uyandırılmalı Yusuf kıssası. U/yanmalı, yakmalı, akmalı yeniden…
“Ya esefâ!” gam ve kederin berrak sularında yıkanmaya varım çığlığı…
“Ya esefâ!” gam ve kederin kuşatıcı yangınına girmeye hazırım çığlığı…
“Ya esefâ!” gam ve kederin Yusuf’a uyanmasına ben de uyanmaya hazırım çığlığı…
“Ya esefâ!”ların çokluğuyla övünmezdi kimse. Huzur ve konfor isteği kuşatmışken kalbini, “ya esefâ!”lar kabrin oluyordu seni uyandıran. Tutkunun şehvetli kollarından alıyordu seni ve yakîn bir bilginin engin yamaçlarına götürüyordu. Ah keşke bilseydin! Her “ya esefâ” bir gün bileceğin bir güne birikiyor demekti. O gün hesaba çekileceğin “ya esefâ!”ları bir düşünsene… Düşünemediğin her an bil ki bu düşten uyanamayacaksın, düşeceksin…
Üç yusuf üç rüya üç gömlek…
Hayat üç evrede anlatılır her zaman. Doğum, yaşam ve ölüm… Üç yusuf’un dördüncüsü olmadın hiçbir zaman. Üç Yusuf’un üçünde de var olmak için nefes almaktasın. Üç Yusuf’un dördüncüsünü düşünmek için buradasın. Düşlemek ve Demirci’nin ifade ettiği gibi: “Zor zamanlar diye dünyanın yarınlarını” değil “Ölüm sonrasına dair kaygılar” yaşamak için buradasın. Şimdi buradayım diye-biliyorsan eğer, “Tenini ağırlayan bu zindanda, canının Yusuf” olduğunu bilmek için buradasın…
Doğarken muhtaçtın ailene. Bir babanın, annenin kollarında uyandırılmaya çalışıldın. Sonra kardeşlerinle oynarken kuyuya bırakıldın, dünya kuyusuna, hased kuyusuna, kıskançlık kuyusuna. “Sen Rabbin için bir Yusuf ümidi oldun” ailen ise bir Yakub ümidi oldu… Sen “Yusuf’unu çürüt”tün ailen Yakub’u. Ailen Yakub’u sen Yusuf’u… Yakub bir gün Yusuf olduğunu bilmeseydi sabır düşmezdi payına. Yusuf’u yaşamalıydı Yakub. Yusuf’la yaşamalı ve Yusuf’la tekrardan uyumalı, tekrardan uyanmalıydı. “Her uyanıklığın üstünde bir uyanıklık olduğunu bilmeliydi.”
Uyanmadın. Ne yapılırsa yapılsın daldığın derin uykudan çıkaramadı varlığa kimse seni. Doymuştun uykuya, susuzluk nedir bilmiyordun. Ne aradığını bilmeden aradın sürekli. Yazara göre, “Arayan Yusuf’u bulamıyorsa, Yusuf değil arayan kayıptı.” Oysa sen yoktun. Aramayı bilmiyordun. Aradığını bilmiyordun. Ta ki eline bir kitap düşene dek…
Defalarca okunan bir kıssanın, defalarca yorumlanan bir kıssanın, defalarca en güzelin kıssası olduğu belirtilen bir kıssanın seni güzelleştirmek için indiğini bu kadar detaylı düşünmemiştin. En ince ayrıntılarına kadar hayatın içinden örneklemelerle bir Yusuf’un bin Yusuf’u barındırdığını aklına getirmemiştin. Bir metaforun damarlarında akıp giden hakikatin binbir veçhesini bu kadar net ve akıcı okumamıştın. Rüyalarında biriktirdiğin hayallerinin bir gün seni bir rüyadan uyandıracak kitabın kollarına düşüreceğini bilememiştin. Kendisi de uykuda olan bir uyanıklığın senin uykunu rahatsız etmeye geleceğini hiç ummamıştın.
Kavramların bitmek bilmez geniş vadisinde sürüsünü kaybeden bir çoban gibi koşturuyordun durmadan. Elinden ve yüreğinden tutup sana bir yol gösterecek birini arıyordun. İşte elindeki kitap bu yol rehberliğinde sana sıcacık gönlünü bırakıyordu pusula niyetine. Salt teori ve usullerle yapılmış tefsirlerin ötesinde hayatın tam ortasına düşüyordu her bir cümle hayat bulasın diye. Bilgiye boğmak yerine bilginin hayatla buluşmasını sağlıyordu. Ve üslup, her zamanki Senai Demirci üslubu da olunca sesler kesiliyor ve yürekler bu kıssaya teslim oluyordu.
Bu kıssayla, kısaca, kıssaca var olmaya hazır mısın ey muhatap?
Öyleyse?…
Bana kitapla arandan çekilmek düşer, rüyadan uyanman niyetine…
MUSTAFA ATALAY
Üç Yusuf Üç Rüya Üç Gömlek
Senai Demirci
208 sayfa
Timaş Yayınları

GÜLİSTAN İSTANBUL

GÜLİSTANBUL

Gülistan, bul kokuyu! İstanbul gülümsesin

ne kadar solsa rengin bülbüle kırmızısın
heybesi gül tohumu münzevî âşık benim
sen şehrengiz güzeli, sen şâirân kızısın
elim var ellerinde, fermansız şehzâdenim
Gül İstanbul kokulu, gülüm İstanbul sesin
Üsküdar’da her yangın utanır yağmurundan
Beyoğlu’nda temâşâ, Ayasofya’da mâtem
şafak Dolmabahçe’de öpüyor İslâmbol’u
Bâbıâlî kederli, sahaflarda bin elem
sorsak söyler mi deniz: nerde Hüdâyî Yolu
Üsküdar da utanır her yangın yağmurundan
Leylâ’sını arayan kalbim/de İstanbul’dur
kaç nağmeye sarılsam dilimde kalan hüzzâm
üzülmem, dervişinim, köşe bucak benimsin
tanıksın yüreğime, hoşgörün ne muazzâm
ister adını duysun, ister kıyında gezsin
Leylâ, aranan aşkın kalbinde İstanbul’dur
İstanbul kalabalık, ne çok sevdâ her şeye
renklenir yedi tepe, yedi gök efsânesi
duygular mı mültecî zindanda ve sarayda
iki denize mahrem, ağlayan Kız Kulesi
gök/yüzünde ilkbahar, yaz sonbahar, kış şeydâ
İstanbul ne çok sevdâ kalabalık her şeye
Sularda secde eden elleridir Sinan’ın
âşiyân kubbelerde kandillerin şavkı var
dökülsün çeşmelerden gözyaşları Çınar’ın
kehribâr tesbih gibi çekilsin leyl ü nehâr
çağırın minareler, sonsuza dek çağırın
Sular da elleridir secde eden Sinan’ın
Türbeler, siz söyleyin tutar gibi elimden
hû çekmez mi serviler kabristan ağlar diye
kaç güvercine mesken avlular ve cumbalar
beş vakit, çocuk gibi gülen Süleymâniye
Topkapı kaç geline çeyiz sandığı saklar
Tutar gibi söyleyin bu türbesiz el’imden
Âh! gizli ve âşikâr, tenhâ sokaklarından
Haliç’e inmek için sıralanan odalar
çocuğunum kaybolan, hayalleri yaramaz
martı mı, kırlangıç mı, kuğu mudur adalar
iskelede kalınca hangi vapur yas tutmaz
Âh! tenhâ ve âşikâr, gizli sokaklarından
Neyleyim, kır kalemi, sessizliğin de şâir
köprülerin yetmiyor vuslata kadîm şehir
iki sevgili gibi her yakanda bir hüzün
kimine şerbet oldun, kimine dâr ve zehir
haritaya sığmayan manzaralar/da yüzün
Neyleyim sensizliği, kırsın kalemi şâir
Boğaz/da gezgin gibi akşamlayan gölgeler
sırrını keşfediyor Çamlıca’da güneşin
mecalsiz erguvanlar söylenmemiş şarkıdır
mehtaplı gecelerdir masal eğlencelerin
yoksa sabahladığım kuşlarla rıhtım mıdır
Boğaz’da akşamlayan gezgin gibi gölgeler
Ulubatlı gözlüyor surlardan bakan tarih
Eyüpsultân’da hâlâ Akşemseddîn duâsı
düşleriyle Fatih’in kapanan eski zaman
ey yirmi bir yaşımın hiç bitmeyen hülyâsı
İstanbul, Dersaâdet, Konstantin ve Âsitân
Ulubatlı surlarda gözlerden akan tarih
Lâledân bildim seni, sen yine gülistan bul
ayrılık bahçesinde bülbül gibi ağla/yan
fetih müjdeli diye gül/süz adın bak yarım
muammâ yalnızlığı talihime bağla/yan
yazmak bana mı düştü, nakkaş mı parmaklarım
Lâleden bildim seni, yine de gül İstanbul

AŞKIN YAŞI YOKTUR

Mahkeme salonunda, seksen yaşlarındaki yaşlı çiftin durumu içler acısıydı.
Adam inatçı bakışlarla, suskun ninenin ağlamaktan iyice çukurlaşmış gözleri
be bıkkın bakışlarını süzüyordu. Hakim yaşlı kadına sordu.
“Anlat teyze, neden boşanmak istiyorsun?”
Yaşlı kadın, derin bir nefes çektikten sonra, baş örtüsünü düzeltti,
kısılmış sesi ile konuşmaya başladı.
“Bu adam canıma yetti. elli yıldır bezdirdi hayattan…”
Sonra uzunca bir sessizlik oldu mahkeme salonunda…
Sessizlik, bu tür haberleri her gün manşet yapan gazetecilerden birinin
flaşıyla bozuldu. Kimbilir nasıl bir manşet atacaklardı, yaşanmış elli yılın
ardından. Çok sayıda gazeteci izliyordu davayı… Kadın neler diyecekti?
Herkes onu dinliyordu. Yaşlı kadının gözleri doldu anlatmaya devam etti.
“Bizim bir sedef çiçeği vardı çok sevdiğim… O bilmez… Elli yıl önceydi…
O çiçeği bana verdiği çiçekler arasından kopardığım bir yapraktan
tohumlamıştım, öyle büyüttüm. Yavrumuz olmadı, onları yavru bildim.
Bir süre sonra çiçek kurumaya başladı. O zaman adak adadım.
Her gece güneş açmadan önce, bir tas suyla sulayacağım onu diye…
İyi gelirmiş öyle dediler. Elli yıl oldu, bu adam bir gece kalkıp
bir kere de bu çiçeği ben sulayayım demedi. Zaten ben sulayacağıma
dair adak dilemiştim, o sulasa olmazdı ama ondan bunca yıllık
evliliğimizde bir tek şey istedim. Uyuya kalırsam beni uyandırmasını.
Ama elli yıl boyunca onun uyandırmasına gerek kalmadan hep
kendim kalkıp suladım sedefimi. Taa ki geçen geceye kadar.
O gece takatim kesilmiş uyuyakalmışım… Ben, böyle bir
adamla elli yıl geçirdim. Hayatımı, umudumu, her şeyimi
verdim. Ondan hiç bir şey görmedim. Bir kerecik olsun, benim
görevlerimden birisini yapmasını beklemedim. Onsuz daha iyiyim,
yemin ederim”
Hakim yaşlı adama dönerek; “Diyeceğin bir şey var mı baba?” dedi.
Yaşlı adam elindeki bastonla kürsüye zar zor yürüdü. O ana kadar
suçlanmış olmanın utangaçlığını hissettiren yüz ifadesiyle
hakime yöneldi. Tane tane konuştu.
“Askerliğimi Reisicumhur köşkünde, bahçıvan olarak yaptım. O bahçenin,
görkenli görünmesi için çiçeklere emek verdim. Hanımımı da orada tanıdım,
Sedef çiçeklerini de… Ona en güzel çiçeklerden buketler verdim.
İlk evlendiğimiz günlerin birinde, boyun ağrısı nedeniyle,
onu doktora götürdüm. Doktor çok uzun süre uyanmadan yatarsa;
boynundaki kireç sertleşir, kötüleşir dedi. Her gece uykusunu
bölüp uyansın, gezinsin dedi. Ama bizim hatun doktoru dinlemedi.
Lafım geçmedi… O günlerde, tesadüf, bu çiçek kurumaya yüz
tuttu. Ben ona “Bu sedef çiçeğini gece sulamak lazım, yoksa bozulur.”
dedim. Adak dilettim… Her gece onu uyandırdım ve onu seyrettim.
Her gece o çiçek ben oldum sanki. Her gece, o yattıktan sonra uyandım.
Saksıdaki suyu boşalttım. Sedef, gece sulanmayı sevmez hakim bey…
Geçen gece de… Yaşlılık… Ben de uyanamadım. Uyandıramadım… Çiçek
susuz kalırdı ama kadınımın boynu yine azabilirdi. Suçlandım…
Sesimi çıkartmadım…”
O anda gazeteciler dahil, mahkeme salonundaki herkes ağlıyordu…
Dünyanın dışına atılmış bir adımdın sen
Ömrümüzse karşılıksız sorulardı hepsi bu
Şu samanyolu hani avuçlarından dökülen
Kum taneleri var ya onlardan birindeyim
Yeni bir yolculuğa çıkıyorum kar yağıyor
Bir aşk tipiye tutuluyor daha ilk dönemeçte
Çocuksun sen sesindeki tipiye tutulduğum
Dönüşen ve suya dönüşen sorular soruyorsun
Sesin bir çağlayan olup dolduruyor uçurumlarımı
Kötü bir anlatıcıyım oysa ben ve ne zaman
Birisi adres sorsa önce silaha davranıyorum
Kekemeyim en az kasabalı aşklar kadar mahçup
Ve üzgün kentler arıyorum ayrılıklar için
Bir yanlışlığım bu dünyada en az senin kadar
Ve sen kendi küllerini savuruyorsun dağa taşa
Bir daha doğmamak için doğmak diyorsun
Ölümlülerin işi bir de mutlu olanların
Onların hep bir öyküsü olur ve yaşarlar
Bırakıp gidemezler alıştıkları ne varsa
Çocuksun sen her ayrılıkta imlası bozulan
Susan bir çocuktan daha büyük bir tehdit
Ne olabilir, sorumun karşılığını bilmiyor kimse
Kötü bir anlatıcıyım oysa ben ve ne zaman
Bir kaza olsa adı aşk oluyor artık
Aşksa dünyanın çoktan unuttuğu bir tansık
Seni bekliyorum orda, o kirlenen ütopyada
Kirpiklerime düşüyorsun bir çiy damlası olarak
Yumuyorum gözlerimi gözkapaklarımın içindesin
Sonsuz bir uykuya dalıyorum sonra ve sen
Hiç büyümüyorsun artık iyi ki büyümüyorsun
Adınla başlıyorum her şiire ve her mısrada
Esirgeyensin bağışlayansın, biad ediyorum.
Çocuksun sen ve bu dünya sana göre değil
… çocuk kalbin büyük bir kalbe aşkı vardı..
ellerimden tutmuştu soğuk bir gün..
gözlerinde umut vardı çocugun.. anlar geçti..
kaldıramadı büyük adamın yüreğini çocuk..
çocuk yorgundu bir soğuk gecede…
Çocuksun sen sesinin çağlayanına düştüm
Bir çiçeğe tutundum düşerken, ordayım hâlâ
Sallanıp durmaktayım bir saatin sarkacı
Nasıl gidip geliyor gidip geliyorsa öyle
Zaman benim işte, nesneleşiyor tüm anlar
Dursam ölürüm paramparça olur dünya
Çocuksun sen sesinin çağlayanına düştüğüm
Uçurum diyordun bir aşk uçurum özlemidir
Bırakıyorum öyleyse kendimi sesinin boşluğuna
Tutunabileceğim tüm umutları görmiyeyim için
Gözlerimi bağlıyorum geceyi mendil yaparak
(Gözlerim bir yerlerde daha bağlanmıştı, bunu
Unutmuyorum unutmuyorum unutmuyorum hiç)
Bir rüzgâr esse ellerin fesleğen kokuyor
Kırlangıçlar konuyor alnına akşamüstleri
Bu yüzden bir kanat sesiyim yamaçlarda
Üzgün bir erguvan ağacıyla konuşuyorum
Ayrılığın zorlaştığı yerdeyim ve dalgınlığım
Bir mülteci hüznüne dönüyor artık bu kentte
Çocuksun sen alnına kırlangıçlar konan
Bir bulutun peşine takılıp gittiğimiz yer
Okyanus diyelim istersen ya da sen söyle
Batık bir gemiyim orda, seni bekliyorum
Upuzun bir sessizliğim fırtınalar patlarken
Gövdem köle tacirlerinin barut yanıkları içinde
Ve gittikçe acıtıyor yaralarımı tuzlu su
Çocuksun sen, büyümek yakışmazdı hiç
Gülüşünün kokusuyla yeşerdi bu elma ağacı
(Soluğunun elma kokması bundandı belki)
Bir elma kokusuna tutundum düşerken
Sallanıp durmaktayım bir saatin sarkacı
Nasıl gidip geliyor gidip geliyorsa öyle
Çocuksun sen, çocuğumsun
..ve çocukluğu yük olmuştu soğuk bir günde ellerine..
cezalandırmak için çocukluğu seçti kendine..
anlar sonra durdu düşündü..yumdu gözlerini..
 ‘çocuğum ben..sizin dünyanız bana göre değil..’ dedi..
yitene kadar çocuk olmaya karar verdi..hala çocuğum.. yitene kadar

GÜL İLE BÜLBÜL

 

GÜL İLE BÜLBÜL
Şakıyan bülbüle kızdım
Sözden aşkı sez dediler Yanıp yele, yele gezdim
Aşk incecik naz dediler Oy, oy bülbül sarı bülbül
Nidem başka yarı bülbül Sevda sardı düştüm dile
Sevdasız der noldu kele Seven bülbül güler güle
Sen kenarda gez dediler Oy oy bülbül sarı bülbül
Nidem başka yarı bülbül Bağdaşı kurdu düşüme
Her gece çöker başıma Uçsam da gelir peşime
Aşk özdeki köz dediler Oy oy bülbül sarı bülbül
Nidem başka yarı bülbül Bülbülüm gitti gelmedi
Doktor derdimi bilmedi Hayatta yüzüm gülmedi
Buysa derdin az dediler Oy oy bülbül sarı bülbül
Nidem başka yarı bülbül Aşk yarası ne de zormuş
Muhsini sevdası yormuş Bülbül yine beni sormuş
Sanki çeşme göz dediler Oy oy bülbül sarı bülbül
Nidem başka yarı bülbül
M.Ö.

BU GECE EN HÜZÜNLÜ ŞİİRLERİ YAZABİLİRİM


BU GECE EN HÜZÜNLÜ ŞİİRLERİ YAZABİLİRİM

Şöyle diyebilirim: “Gece yıldızlardaydı
Ve yıldızlar, maviydi, uzaklarda üşürler”

Gökte gece yelinin söylediği türküler

Bu gece en hüzünlü şiirleri yazabilirim
Hem sevdim, hem sevildim, ya da o böyle söyler

Bu gece gibi miydi kucağıma aldığım
Öptüm onu öptüm de üstümde sonsuz gökler

Hem sevdim, hem sevildim, ya da ben böyle derim
Sevmeden durulmayan iri, durgun bakışlı gözler

Bu gece en hüzünlü şiirleri yazabilirim
Duymak yitirdiğimi, ah daha neler neler

Geceyi duymak, onsuz daha ulu geceyi
Çimenlere düşen çiy yazdığım bu dizeler

Sevgim onu alakoymaya yetmediyse ne çıkar
Ve o benimle değil, yıldızlıdır geceler

Yürek zor katlanıyor onu yitirmelere
Uzaklarda birinin söylediği türküler

Bakışlarım kovalar onu tellim her yerde
Bakışlar sanki onu bana getirecekler

Böyle gecelerdeydi ağaçlar beyaz olur
Artık ne ben öyleyim ne de eski geceler

Sesim arar rüzgârı ona ulaşmak için
Şimdi sevmiyorum ya, eskidendi sevmeler

Şimdi kimbilir kimin benim olduğu gibi
Sesi, aydınlık teni, sonsuz uzayan gözler

Sevmiyorum doğrudur, yürek bu hâlâ sever
Sevmek kısa sürdüyse unutmak uzun sürer

Bu gece gibi miydi kollarıma almıştım
Yüreğimde bir burgu ah onu yitirmeler

Budur bana verdiği acıların en sonu
Sondur bu onun için yazacağım dizeler

20. yüzyıl şiirinin en önemli adlarından
Pablo NERUDA

ÖĞRET O’NA

ÖĞRET O’NA
Zaman alacak biliyorum, fakat eğer öğretebilirsen ona,
Kazanılan bir liranın,bulunan beş liradan daha değerli olduğunu öğret.
Kaybetmeyi öğrenmesini öğret ona ve hem de kazanmaktan neşe duymayı.
Kıskançlıktan uzaklara yönelt onu. Eğer yapabilirsen,
Sessiz kahkahaların gizemini öğret ona.
Bırak erken öğrensin, zorbaların görünüşte galip olduklarını…
Eğer yapabilirsen, ona kitapların muzicelerini öğret.
Fakat ona sessiz zamanlar da tanı.
Gökyüzündeki kuşların, güneşin altındaki arıların,
ve yemyeşil yamaçtaki çiçeklerin ebedi gizemini düşünebileceği.
Okulda hata yapmanın, hile yapmaktan çok daha onurlu olduğunu öğret ona.
Ona kendi fikirlerine inanmasını öğret.
Herkes ona yanlış olduğunu söylediğin de dahi.
Tüm insanları dinlemesini öğret ona,
Fakat tüm söylediklerini gerçeğin eleğinden geçirmesini,ve sadece iyi olanları almasını da öğret.
Eğer yapabilirsen, üzüldüğün de bile nasıl gülümseyeceğini öğret ona.
Gözyaşlarında hiçbir utanç olmadığını öğret.
Ona kuvvetini ve beynini en yüksek fiyatı verene satmasını,
Fakat hiçbir zaman kalbi ve ruhuna
fiyat etiketi koymamasını öğret.
Uğultulu bir insan kalabalığına kulaklarını tıkamasını öğret ona.
Ve eğer kendisinin haklı olduğuna inanıyorsa,dimdik dikilip savaşmasını öğret.
(Abraham Lincoln tarafından
oğlunun öğretmenine yazılmış
bir mektup.)

BİR EL MESAFESİNDEKİ DOST

Bir El Mesafesindeki Dost

Bir dostum var bu uçsuz bucaksız şehirde

Bir el mesafesi kadar yakın bir yerde

Günler günleri kovalar, haftalar bilmez dur durak.

Nasıl da geçti bir yıl, daha hiç anlamadan bak

Eski dostların yüzü şimdi ne kadar da uzak

Hayat denilen şey hızlı ve acımasız bir tuzak

Dostluğumuz bitmedi, hala sımsıcak kalpler

Kapımı çaldığı ve kapısını çaldığım günler

Daha dün gibi. O vakitler tabii genciz

Şimdilerde ne vaktimiz var ne de halimiz

Bıktık artık boş işlerle oyalanmaktan

Bıktık artık ünvan peşinde koşmaktan

Tamam söz! yarın dostu görmeye gideceğim

Aslında onu ihmal etmediğimi göstereceğim.

Yarınların da sonu yok ki biri gelip biri gidiyor.

Aramızdaki dostluk an be an eriyip bitiyor.

Bir el mesafesi kadar yakın, bir ömür kadar ırak

Geldi işte acı haber, “Dostu yanına almış Hak”.

Beklemekle hak ettiğimiz işte bu en nihayet.

Bir el mesafesindeki dostumuz gitti ilelebet.

A Friend
Around the corner I have a friend,

In this great city that has no end,

Yet the days go by and weeks rush on,

And before I know it, a year is gone.

And I never see my old friends face,

For life is a swift and terrible race,

He knows I like him just as well,

As in the days when I rang his bell

And he rang mine but we were younger then,

And now we are busy, tired men.

Tired of playing a foolish game,

Tired of trying to make a name.

“Tomorrow” I say! “I will call on Jim

Just to show that I’m thinking of him.”

But tomorrow comes and tomorrow goes,

And distance between us grows and grows.

Around the corner, yet miles away,

“Here’s a telegram sir,” “Jim died today.”

And that’s what we get and deserve in the end:

Around the corner, a vanished friend

Charles Hanson TOWNE Çeviri; Oktay ESER