YUNUS EMRE ŞİİRİ

  

YUNUS EMRE 

AŞKIN ALDIN BENDEN BENİ

Aşkın aldı benden beni, bana seni gerek seni
Ben yanarım dün ü günü, bana seni gerek seni
Ne varlığa sevinirim, ne yokluğa yerinirim
Aşkın ile avunurum bana seni gerek seni
Aşkın aşıklar öldürür,Aşk denizine daldırır
Tecelli ile doldurur,bana seni gerek seni
Aşkın şarabından içem,Mecnun olup yola düşem
Sensin dün ü gün endişem, Bana seni gerek seni
Sufilere sohbet gerek, Ahilere ahret gerek
Mecnunlara Leyla gerek, bana seni gerek seni
Eğer beni öldüreler, külüm göğe savuralar
Toprağım anda çağırır, bana seni gerek seni
Cennet dedikleri ne ki, bir kaç köşkle birkaç huri
İsteyene ver onları, bana seni gerek seni
Yunus-durur benim adım, gün geçtikce artar ödüm
İki cihanda maksudum, bana seni gerek seni





AŞIKLAR ÖLMEZ

Ya rab bu ne derttir derman bulunmaz
Benim garip gönlüm aşktan usanmaz
Aşık ki cana kaldı aşık olmaz
Canın terketmeyen, ma’şukun bulmaz
Aşk pazarıdır bu canlar satılır
Satarım canımı kimseler almaz
Aşık, bir kişidir, Bu dünya malın
Ahiret korkusun bir pula saymaz
Bu dünya ol ahiretten içeri
Aşıkın yeri var kimseler bilmez
Yunus öldü diye sela verirler
Ölen hayvan imiş,

GÖNÜL CALABIN TAHTI

Miskinlikte buldular, kimde erlik var ise
Merdivenden ittiler, yüksekten bakar ise
Gönül yüksekte gezer, dem-be-dem yoldan azar
Dış yüzüne o sızar içinde ne var ise
Ak sakallı pir hoca, bilemez hali nice
Emek vermesin hacca, bir gönül yıkar ise
Sağır işitmez sözü, gece sanar gündüzü
Kördür münkirin gözü, alem münevver ise
Gönül Calabın tahtı, CALAP gönüle baktı
İki cihan bedbahtı, kim gönül yıkar ise
Sen sana ne sanırsan ayrugada onu san
Dört kitabın manası budur eğer var ise
Bildik gelenler geçmiş, konanlar geri göçmüş
Aşk şarabından içmiş, kim mana duyar ise
Yunus yoldan azuban, yüksek yerde durmasın
Sinle sırat görmeye, sevdiği didar ise 

TÜRK ŞİİRİNDE AŞK

  

TÜRK ŞİİRİNDE AŞK

 

TASAVVUF AŞKIN ÜZERİNE TEMELLENMİŞTİR VE AŞK DERYASIDIR…..
MUTASAVVIFA GÖRE EVRENDİKİ TEK GERÇEK AŞKTIR
AŞK HEM DERT HEM DERMANDIR
DEMİRİ HAMUR,TAŞI ÇAMUR GİBİ YUMUŞAKTIR
AŞIKTA HATA OLMAZ ONUN YANLIŞIDA GÜZELDİR
KÜN DİYEN TANRI’DADIR SAFİ AŞK, “O” KÜN”OL” DEDİ VE KAİNAT OLDU
BU ÖYLE BİR SEVDADIR Kİ
MEYDANA VURSA RÜSVA EDER
İÇİNDE TUTSA HELAK
GÖNÜL EK GÖNÜL BİÇERSİN
 ERENLERİN SAFA NAZARI
CENNET BAHÇESİNİN GÜL KOKUSUDUR……
DOSTTA BAKAN GÖZ DE, YİNE DOSTUN GÖZÜDÜR…..
SEVGİLİNİN YÜZÜ KUR’AN,SÖZÜ KUR’AN’DIR….
FERMANDA O…SULTANDA O…HEPSİ BİRDİR….
BİRİSİ ÖTEKİNİN ZUHÜRU OLARAK MEYDANA GELMİŞTİR..
 “GAYBİ” ŞÖYLE SÖYLEMİŞTİR
AŞK ATEŞTİR, DÜŞER MAŞUKA ,ONDAN DA AŞIKA
GÜNEŞİ GÖR KİM YANMADAN,YANDIRMADI PERVANEYİ….

ACZİYETİM—MERHAMETİNE….

 

ACZİYETİM—MERHAMETİNE….




UYKUSUZ GECELERİMİN AYDINLIĞA KAVUŞMAYI BEKLEDİĞİ ANDA….

RAHMETİNİN YILGINLIĞI OMUZLARIMA DÜŞTÜĞÜ ZAMANDA…..

KAN ÇANAĞINA DÖNEN GÖZLERİMİN IŞIĞI BEKLEDİĞİ ORTAMDA….

BİN BİR SIZILARIMLA DİLEDİĞİM RAHMETİNİN HASRETİ YANAN YÜREĞİMDE…..

 HANİ DAYANILMAZ ACILARLA KARARAN YÜZÜMÜ KAPADIĞIMDA…..

GÜNAHKAR ELLERİMİ YALNIZ SANA AÇIP MEDET DİYE İNLEDİĞMDE…..

TİTREYEN ELLERİM GÖZYAŞLARIMA KARIŞAN  DUALARIMLA ÇOĞALDIĞINDA…..

 RABBİM DİYE HAYKIRDIĞIMDA LEBBEYK NİDALARI GELİR  RAHMETİNDEN…..

 RAHMETİNİN SELİNE KAPILAN MUTTAKİLERİN  DUALARINA İCABET ETTİĞİMDE.

GÜNAHKAR DİLİMİN ZATINI DEFALARCA TEKRAR TEKRAR ZİKRETTİĞİNDE…..

KIVIR,KIVIR KIVRANAN GÖNLÜMÜN DERİNLİKLERİNNDEN ALLAH’IM DİYEREK…..

ÇARESİZLİĞİMİN  AVUÇLARIMDA ERİDİĞİ ZAMANDA YETİŞTİN İMDADA YA KAHHAR…..

 BEDENİMDEN KAÇIP GİDEN,VİRANE OLMUŞ DELİGÖNLÜM SENİ ARZULAR….. 

KANADI KIRILAN KUŞLAR GİBİ ÇARESİZLİĞİM ZATINDAN YARDIM DİLERKEN…..

SESSİZ AĞLAYIŞIMDA KALBİM YANAR BOĞAZIM DÜĞÜM DÜĞÜM DÜĞÜMLENİR…..

ALLAH’IM ACZİYETİMİ ARZ EDEREK KURTULUŞUMU SENDE ARIYORUM.

 ŞEFAAT YA RESULULLAH…..

ÖĞRENMEDİN Mİ ?.

 

 

ÖĞRENMEDİN Mİ ?.

 

BİR GARİP DOST VARDI UTANGAÇ BİRİ
ACABA NEREDE ŞİMDİ DEDİNMİ ?
KİMSEYE SORUP DA  O GÜNDEN BERİ,
SENİ SEVDİĞİMİ ÖĞRENMEDİN Mİ ?
SENCE BİR YIL GEÇTİ,BENCE ASIRLAR,
GIYBETE MALZEME KALDI KUSURLAR,
DEŞİFRE OLDU DA BAKİRE SIRLAR,
SENİ SEVDİĞİMİ ÖĞRENMEDİN Mİ?
HİÇ Mİ TAKILMADIM AKIL OLTANA ?
HİÇ Mİ RASTLAMADIN PARKTA YATANA ?
SORUP TA SOKAKTA SİMİT SATANA,
SENİ SEVDİĞİMİ ÖĞRENMEDİN Mİ
KEYFİMDEN DÜŞMEDİM BEN BU HALLERE,
MALUM OLMADI MI,HALİM FALLARA ?
AŞKIM İBRET İKEN NİCE KULLARA,
SENİ SEVDİĞİMİ ÖĞRENMEDİN Mİ ?
NE ZAMAN AĞLASAM YAĞMUR YAĞAR DI,
EFKARIM GÖKLERDEN BULUT SAĞARDI,
DÜŞEN HER DAMLADA GÖZ YAŞIM VARDI,
SENİ SEVDİĞİMİ ÖĞRENMEDİN Mİ ?
ŞARKIMI DUYARSAN BİR BURUK SESTE,
ALLAH AŞKINA DİNLE ÜST ÜSTE,
BİR ÖMRE MAL OLDU BİR UŞAK BESTE,
SENİ SEVDİĞİMİ ÖĞRENMEDİN Mİ ?.

ÖMER HAYYAM

 

ÖMER HAYYAM

EZELİ SIRLARI, NE SEN BİLİRSİN,NE DE BEN.
BU MUAMMAYI, NE SEN OKUYABİLİRSİN, NE DE BEN.
PERDE ARDINDAN, SEN, BEN, DEDİKODUSU, VAR AMMA.
PERDE KALKTIMI, NE SEN KALIRSIN, NE DE BEN.
EY, DÜNYANIN İŞİNDEN HABERİ OLMAYAN SEN, YOKSUN.
DÜNYA, ESEN YEL ÜSTÜNE, KURULDU.
VARLIĞIMIZ İKİ YOKLUK ARASINDADIR.
ÇEVRENDEKİLERDE HİÇDİR,SENDE BİR HİÇSİN.
MEDRESEDE SÖZ VARDIR,TEKKEDE DE HAL.
FAKAT, BU AŞK SÖZDEN DE DIŞARIDIR,HALDEN DE.
İSTER ŞERİAT MÜFTÜSÜ OL,İSTER ŞEHİR VAİZİ.
AŞK MAHKEMESİNE GELİNDİMİ DİLSİZ KESİLİR.
BU GÜN, ZEVK ETMEK ELİNDEYKEN, ZEVKİNE BAK.
YARINI DÜŞÜNMEN, BEYHUDE BİR HEVES.
BİR ÇOK KİŞİDEN ARDA KALANLAR.
SANADA KALMAYACAK, SENDE GÖÇÜP GİDECEKSİN

ŞEYH EDEBALİ-den OSMAN BEYE nasihat…

 

 

ŞEYH EDEBALİ-den OSMAN BEYE nasihat

OĞUL.
İNSANLAR VARDIR ŞAFAK VAKTİNDE DOĞAR,AKŞAM EZANINDA ÖLÜRLER. AVUN OĞLUM AVUN,GÜÇLÜSÜN,KUVVETLİSİN,AKILLISIN,KELAMLISIN AMMA :BUNLARI NEREDE NASIL KULLANACAĞINI BİLMELİSİN, BİLEMEZSEN SABAH RÜZGARINDA SAVRULUR GİDERSİNÖFKEN VE NEFSİN BİR OLUP AKLINI YENER,DAİMA SABIRLI,SEBATLI VE İRADENE SAHİP OLMALISIN.DÜNYA SENİN GÖZLERİNİN GÖRDÜĞÜ KADAR BÜYÜK DEĞİLDİR,BÜTÜNFETHEDİLMEMİŞ,GİZEMLER,BİLİNMEYENLER,GÖRÜNMEYENLER,ANCAK SENİN FAZİLET VE ERDEMLERİNLE GÜN IŞIĞINA ÇIKACAKTIR ANANI,ATANI SAY BEREKET BÜYÜKLERLE BERABERDİR.BU DÜNYADA İNANCINI KAYBEDERSEN,YEŞİLKEN ÇORAK OLUP ÇÖLLERE DÖNERSİNAÇIK SÖZLÜ OL HER SÖZÜ ÜSTÜNE ALMA.GÖRDÜN SÖYLEME BİLDİN BİLMESEVİLDİĞİN YERE SIK GİDİP GELME,MUHABBETİN KALKAR İTİBARIN OLMAZÜÇ KİŞİYE ACI;CAHİLLER ARASINDAKİ ALİME ZENGİNLİKTEN FAKİRLİĞE DÜŞENE HATIRLI İKEN İTİBARINI KAYBEDENE UNUTMA Kİ, YÜKSEKTE YER TUTANLAR,AŞAĞIDAKİLER KADAR EMNİYETTE DEĞİLDİR HAKLI OLDUĞUN DA SONUNA KADAR MÜCADELE ETMEKTEN KORKMA BİLESİN Kİ; ATIN İYİSİNE DORU YİĞİDİN İYİSİNE DELİ DERLER.

HAZRETİ ALİ’DEN ….

  

HAZRETİ ALİ-den..Nasihatlar 

Acelenin meyvesi yanlışlıktır Aç kalmak alçalmaktan hayırlıdır Açık kalpli,mert düşman,içinden pazarlıklı dosttan iyidir Adalet için en büyük talihsizlik devleti idare edenin zalimliğidir Adalet halkın dirliği ve düzeni,idarecilerin ise süsü ve güzelliğidir Ahmak her lafın başında yemin eder.. Akıllı kişi tecrübelerden ders alır..Akıllı düşmanınsa bile danış-bilgisiz dostunu geç Akıllı insanların en mutlusudur. Akıllının dili kalbindedir,ahmağın dili ağzındadır Akıllının tahmini,cahilin kesin bilmesinden daha doğrudur.Akrabanın düşmanlığı,akreb sokmasından daha beterdir Herkesin değeri,söylediği güzel sözlere,yaptığı iyi işlere göre ölçülür Müslümanlar ahirete inanıyor.kitapsız kafirler inkar ediyor.Tekrar dirilmek olmasaydı,inanmayanlar birşey kazanamaz,müslümanlarda zarar etmezdi.Fakat,Kafirlerin dediği olmayınca,sonsuz azab çekeceklerdir Akıllı insana yaraşan geçim husularının,ahireti ilgilendiren hallerin ve ailevi meselelerin dışında, konuşmaktır.aklı başında olana yaraşan, haline bakmak, dilini ve karnını faydasız şeylerden ve haramdan korumaktır.Günah işlemediği zaman müslümanın bayramıdır.ölüme hazır ol ki ölüm elbet geçikmez,ölüm gelince artık feryad fayda vermez.( şehid olduğu gün ramazan-ı şerifin 17 nci cuma günü sabah namazına giderken,ibni mülcem tarafından kılıçla alnına vurularak şehid edildi.Küfe’de yani Necef’ denilen yerde medfündur.ALLAH rahmet eylesin)

Amellerin en faziletlisi , iyiliği emredip kötülükten vazgeçirmek ve günah işliyeni sevmemektir.kim ki iyiliği emrederse,mü’minin sırtını muhkemleştirmiş ,sağlamlaştırmış olur.kim de kötülüğü men eder vazgeçirirse,münafığın burnunu yere sürtmüş olur.HAZRETİ ALİ r.a  Yahudilerin ünlü savaşcılarından MERHAB ve sekiz cengaver askeri Hayber’ın  fethinde  er meydanında öldürdükten sonra,PEYGAMBER EFENDİMİZ sallallahü aleyhi vesselamın yanına icabet buyurduğunda,

PEYGEMBER EFENDİMİZ 
 YA ALİ eğer halk,HZ.İSA’ya söylediklerini söylemiyecek olsalardı,
senin hakkında çok sözler söylerdim o zaman herkes bereketlenmek,için,ayağının tozunu alır.
Abdest suyunu şifa için hstalarına verirlerdi.
seni şehid ederlerse,ahirette havzımın üzerinde halifemsin.
cennete en önce sen girersin.seni sevenler nurdan minberler üzerinde olur.Buyurunca, Haz.ALİ  Şükür secdesi yaptı….


HAZRETİ ALİ’den.
SEN  KENDİNİ BİR  ZERRE  SANIRSIN,
 OYSA SENİN İÇİNDE ALEM GİZLİDİR
İLACIN  SENDEDİR DE FARKINDA OLMAZSIN
DERDİNDE SENDEDİR FAKAT GÖRMEZSİN
SANIRSIN Kİ SEN SADE KÜÇÜK BİR CİSİMSİN
OYSA SENDE DÜRÜLMÜŞ EN BÜYÜK ALEM
AKSIZLIĞIN KARŞISINDA EĞİLMEYİNİZ ,
 HAKKINIZLA BERABER ŞEREFİNİZİDE YİTİRMİŞ OLRSUNUZ
İNSAN  DİLİNİN ALTINDA GİZLİDİR
ALLAH YOLUNDA YÜRÜYENLERE SELAM OLSUN

PEYGAMBER s.a.v…’min HZ ALİYE NASİHATİ

 PEYGAMBER EFENDİMİZ s.a.v..’min

HZ ALİYE NASİHATİ

“YA ALİ ŞU ALTI NASİHATA UYARSAN ALTIYÜZBİN NASİHATA UYMUŞ OLURSUN”

BİR

Herkes nafilelerle meşgul olurken,sen farzları ifa et,yani farzlarda rükünleri,vacipleri,sünnetleri ve müstehapları ifa et…..

İKİ

Herkes dünya işleri ile meşgul olurken,sen ALLAH TEALA’yı hatırla,yani din ile meşgul ol,dine uygun yaşa,dine uygun kazan ve dine uygun harca…..

ÜÇ

Herkes birbirinin ayıbını araştırırken,Sen kendi ayıplarını ara ve ayıplarınla meşgul ol….

DÖRT

Herkes dünyayı imar ederken,sen dinini imar et…

BEŞ

Herkes halka yaklaşmak için vasıta ararken,halkın rızasını gözetirken,sen hakkın rızasını gözet. Hakka yaklaştırıcı sebeb ve vasıtaları ara…

ALTI

Herkes çok amel yaparken,sen amelinin çok olmasına değil,ihlaslı olmasına dikkat et….

HAKİKATTE ALLAH YOLUNDA YÜRÜYENLERE SELAM OLSUN

FIKIH NEDİR…

 FIKIH 


LÜGATTA FIKIH

“”ANLAYIŞ”” DEMEKTİR.

 Şeri ıstılahta :

 EBU HANİFE,

Fıkıhın açılımını şöyle tarif etmiştir ““Kişinin Leh ve Aleyhinde olanı bilmesidir” bilmek (cüzlerin) delillere dayanarak bilinmesidir.Bilmekten murad ise sebebidir

“FIKIH””Şeriatın ameli yönüdür.

İslam fıkıhının çeşitli özellikleri vardır

En önemlisi şunlardır..

BİR 

ESASININ İLAHİ VAHİY OLMASI ALLAH TEALA BUYURMAKTADIR:”

“BU GÜN SİZİN İÇİN DİNİNİZİ İKMAL ETTİM SİZE OLAN NİMETİMİ TAMAMLADIM VE SİZİN İÇİN DİN OLARAK İSLAMI SEÇTİM””

İKİ

HAYATIN BÜTÜN HAKİKATLARINA ŞAMİL OLMASI

İNSANIN RABBİ İLE İLİŞKİSİNİN OLMASI

NEFSİ İLE İLİŞKİSİNİN VE TOPLUM İLE İLİŞKİSİNİN OLAN FIKIH;

DÜNYA VE AHİRET İÇİNDİR

HAKİKATTE ALLAH YOLUNDA YÜRÜYENLERE SELAM OLSUN

ÇOK,ÇOK TESİRLİ ZİKİRLER

ÇOK,ÇOK TESİRLİ ZİKİRLER  

===================================
HAKLI BİR DAVANIZI KAZANMAK İÇİN
“EL,HÜKMÜ LİLLAHİ’L-ALİYYİ’L-KEBİR”
(HÜKÜM YÜCE ALLAH’A AİTTİR)…..
587 DEFA TESBİH EDİN
VİRD HALİNE GETİRİLMESİNDE,
ÇOK BÜYÜK FAYDALARI VARDIR……
==============================================
=RIZK SIKINTISI YAŞAYANLAR İÇİN=
“EVE MEN KANE MEYYİTEN FE AHYEYNAHÜ”…
(O İNSAN Kİ ÖLÜYDÜ BİZ DİRİLTTİK)………
784 DEFA TESBİH EDİN..
 VİRD HALİNE GETİRİLMESİNDE ÇOK BÜYÜK FAYDALARI VARDIR….
=================================================
VEYA“”
==================================================
“İN KÜLLİ NEFSİN LEMMA ALEYHİ HAFIZ”
(HİÇ BİR CAN YOKTUR Kİ ONUN KORUYUCU MELEKLERİ OLMASIN)…
1474  DEFA TESBİH EDİN.
VİRD HALİNE GETİRİLMESİNDE ÇOK BÜYÜK FAYDALARI…VARDIR…..
=====================================================
 =İSTENMEYEN BİR İNSANDAN KURTULMAK İÇİN=
“””KALE HAZA FİRAKU BEYNİ VE BEYNEKE”””
O İNSANIN BULUNDUĞU MEKANA DOĞRU
GÖZLERİNİ KAPAYIP VE KALB GÖZÜYLE
 1378 DEFA TESBİH EDİN
ÇOK FAYDASINI GÖRÜRSÜNÜZ….
======================================================
 =BİR HAKSIZ MÜSİBETE UĞRADIĞINIZ ZAMAN=
“YÜHIKKU’L Bİ KELİMETİHİ VE YEKTAA”
(ALLAH KELİMELERİYLE HAKKI AÇIĞA ÇIKARIR HAKSIZLARIN İPİNİ KESER….)..
950  DEFA TESBİH EDİN
 ÇOK ÇOK FAYDASINI GÖRÜRSÜNÜZ…
=========================================================
BU ZİKİRLERİN FAYDALARINI ALLAH’IN İZNİYLE GÖRÜRSÜNÜZ İNŞALLAH ALLAH’IN YARDIMINA MUHTAÇ OLMAYAN HİÇ BİR BAŞ YOKTUR.
MUHTACIZ ONA MUHTACIZ..
HEPİMİZİN YARDIMCISI OLSUN….. AMİN
HAKİKATTE ALLAH YOLUNDA KALBEN YÜRÜYENLERE SELAM OLSUN.
HEPİNİZ ALLAH’A EMANET OLUN…..
=====================================================
 DÜNYA BİR GÜNDÜR.
 O DA BU GÜNDÜR
LEYLA DİYEN YÜREĞİN
 MEVLA DEMEDİKÇE,
 VUSLATA EREMEZSİN.
 İNANDIĞINIZ GİBİ YAŞAMAZSANIZ
YAŞADIĞINIZ GİBİ İNANMAYA BAŞLARSINIZ

SEN YOKTUN.

 

SEN YOKTUN.

BÜTÜN KÜHEYLANLARI SALDIM SENSİZ

SON BAHARIN TOZ BULUTU YÜKLÜ YOLLARINA

KURUYAN AĞAÇLARIN SARARAN YAPRAKLARI TUTUNAMAYIP

BİRER BİRER DÜŞÜYORDU SOLGUN YERE SEN YOKTUN YİNE,

 BAYRAKLAR ASILI DURAN ÇAĞLAYAN YÜREKLERDE

HASRET ÇEKEN GÖNÜLLERDE SEVİNÇ ÇIĞLIKLARI..

YORGUN DÜNYAMIN ESKİYEN SAYFALARINDA SEN YOKTUN YİNE

YEŞİL BAŞLI TURNALAR KATAR,KATAR OLMUŞ..

YÜKSEKLERDEN GELİYORDU,COŞKULU SESLERİ

İLK BAHARLI DİYARLARA  ROTA ÇİZMİŞLER

SOLUKSUZ KANAT ÇIRPARAK GÖÇ EDİYORLARDI SEN YOKTUN YİNE

BOMBOŞ BİR DÜNYA BIRAKMIŞTIN.AVUÇLARIMA

O KINALI ELLERİNİ, BOYNUMA DOLANAN KOLLARINI

HAYAL EDEREK YAŞAMIMIN YÜREĞİMDEKİ SANCISINI

ÇOK ACILAR İÇNDE KIVRANARAK YAŞAYAN

BENLİĞİME ANLATAMIYORDUM YOKLUĞUNU AMA SEN YOKTUN YİNE

Ahmet Şanal=saat.21.30 12.8.2010

NERDESİN

 

NERDESİN 

DAMARLARIMDA DOLAŞIP,HÜCRELERİMİ ERİTEN,YÜREĞİMDEKİ SEVGİLİ NERDESİN.

AŞKINLA KENDİMDEN GEÇİP BAŞIMI TAŞLARA VURDUĞUM CAN YOLDAŞIM NERDESİN

SICAK AVUCLARIMDA,AVUCLARINI SAKLADIĞIM GİZEMLERDEKİ SIRDAŞIM NERDESİN.

KEDERİMDEN AY HARAP OLUP CEHENNEME DÖNMÜŞ GÜNAHKARIM NERDESİN.

 SABAHI OLMAYAN GECENİN UZAYIŞINDA AĞLAMAKTAN YORGUN DÜŞEN GÖZÜMÜN NURU NERDESİN.

 PAPATYALARDAN FAL TUTTUĞUM  GÜNAHLARIMIN SEVABI OLAN ALYAZMALIM NERDESİN..

YOKLUĞUNDA İSYANLARIM YEŞERMEYE BAŞLADI  PEMBE YANAKLIM NERDESİN.

 BEN BENDE DEĞİLİM YOLLARINA KIRMIZI HALILAR SERDİĞİM KADINIM  NERDESİN. 

TÜKENDİM KOLUM KANADIM KIRILDI ESEN RÜZGARLARLA GEL GEL SEVGİLİM NERDESİN

Ahmet Şanal=saat.20.00 12.8.2010

SİYAH GÖZLERİN

 

 

SİYAH GÖZLERİN

Güneşin doğuşuyla uçuşan kelebekler cennetine,

 siyah gözlerinle benide götür….

Beni bende bırakma soluksuz çaresizlik içinde,

prangalanan kalbim ihanetinle paramparca 

sana dokunmadan kurudu ellerim..

Çöllere bir türlü sığamıyorum sahralarda yalnız,

yeni bir hayatın başlangıcındayım

enkaz altında bıraktın kararan ruhumu..

Korkunç depremler oluyor kulaklarımda

bu ıssız yerlerde kurtlara kuşlara yem etme beni..

Baykuşların konakladığı pınarların kuruduğu

yüreğimin kanadığı bu diyarlarda beni bırakma..

Razıyım yapacağın işkencelerin her türlüsüne

artık bu yerlere sığamıyor sarardı menekşelerim…

sonbaharın tozlu yollarının tozlu kafesinde

 yorgunum siyah gözlerinle benide götür..

Elvan elvan kokan yaylaların serin sularına

siyah gözlerinle benide götür…

Baharın koynundan koparıp siyah lalelere sardığın yüreğinle benide götür..

AHMET ŞANAL.12.08.2010,SAAT 16.57

YAŞAMIN,SIRLARINI,BİLSEYDİN

 

 

ŞAİR’in..Mısralarında..Yaşamdan..Kesitler……

YAŞAMIN,SIRLARINI,BİLSEYDİN
ÖLÜMÜN,SIRLARINIDA,ÇÖZERDİN….  .                   
BU GÜN AKLIN VAR,BİR ŞEY BİLDİĞİN YOK
YARIN AKILSIZ NEYİ BİLECEKSİN.                                                       
DÜŞÜNÜYORUM,ONDAN EVVEL ZAMAN VARMIYDI
HAKİKATLER,BOŞLUĞA BAKAN AYNALARMIYDI?
GÖZÜM, AKLIM,FİKRİM VAR DEME HEPSİNİ ÖLDÜR !
SANA ÇÖL GİBİ GELEN O GÖL DİYORSA, GÖLDÜR !
 AKIL AKIL OLSAYDI İSMİ GÖNÜL OLURDU
GÖNÜL GÖNLÜ BULSAYDI,BOZKIRLAR GÜL OLURDU
AĞZIMA SOĞUK KURTLAR DOLACAK,GÖZÜME KUM
DİPSİZ KUYU SÜRDÜKÇE ZAMAN SÜRECEK UYKUM
HER AĞIZDA,HER TELDE FANİLİK DIRILTISI
SONUNDA TEK BİR ŞARKI,TABUTUN GICIRTISI
BEN O KUTSİ NEFESİN ÜFLEDİĞİ KAMIŞIM
SES ONUN, BEN İMZAMI ATMIŞIM,ATMAMIŞIM
Bİ BAK ZAMAN VE MEKAN NASIL KUŞATILMIŞ
BELLİ Kİ EN TEPEDEN EN DİBE ATILMIŞIZ
SUAL: EY VELİ,İNSAN NASIL OLMALI SÖYLE
CEVAP:SON ANDA NASIL OLACAKSAN HEP ÖYLE
ŞU GEÇENİ DURDURSAM ÇEKİP ETEĞİNDEN
SORUVERSEM HABERİN VARMI ÖLECEĞİNDEN
ÖLECEĞİZ,MÜJDELER OLSUN,MÜJDELER OLSUN
ÖLÜMÜDE,ÖLDÜREN RABBE SECDELER OLSUN
HEP NEFİS ÇIKAR KARŞIMA ÖLÜP,ÖLÜP DİRİLSEM
İNSANDAN KAÇMAK KOLAY KENDİMDEN KAÇABİLSEM
 ALLAH YOLUNDA YÜRÜYENLERE SELAM OLSUN……AMİN…….

YASİN SURESİ AYETLERİN AÇIKLAMASI

     Yasin Suresinin Ayetlerinin Tefsiri
                           BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAİM
RESULÜLLAH KUR’AN’DA BİR SURE VARDIR ALLAH KATINDA AZİME DİYE ANILIR.SAHİBİDE ALLAH KATINDA “ŞERİF”(ŞEREFLİ KİMSE) DİYE ANILIR.SAHİBİ KIYAMET GÜNÜ REBİA VE MUDAR’DAN DAHA ÇOKLARI HAKKINDA ŞEFAAT “O” YASİN SURESİDİR.”ALUSİ a.g.e XXII,209 “YASİN SÜRESİNE TEVRAT’TA “MUIMME”DENİLİR.SAHİBİNE DÜNYA VE AHİRET HAYRINI GENELLEŞTİRİR VE ONUN DÜNYA VE AHİRET SIKINTILARINA KARŞI KOYAR.
DÜNYA VE AHİRET KORKULARINI YOK EDER.BUNA MÜDAFİA-İ KADİYE’DE DENİR.SAHİBİNDEN HER KÖTÜLÜĞÜ MEN EDER VE HAYIRLI İHTİYACI KARŞILAR.”HER ŞEYİN BİR KALBİ VARDIR.KUR’AN’IN KALBİDE YASİN’DİR.HER KİM YASİN SÜRESİNİ OKURSA ALLAH ONUN OKUYUŞUNA ON KERE KUR’AN OKUMAK SEVABI YAZAR.DİYE RİVAYET ETMİŞTİR.
VE BUNA GARİB BİR HADİSDİR DEMİŞ,FATİHA SÜRESİNE “ÜMMÜ’L-KİTAB”(KİTABIN ANASI) DEMEK KULLARIN AHİRETTE KEMAL (OLGUNLUK) GAYELERİNE İLETMEKTİR.BU SÜREDE ÖLDÜKTEN SONRA DİRİLME SIRRI İLE DİNİ BİR HEYACAN İFADE ETTİĞİ İÇİN,KUR’AN’IN KALBİ DİYE İSİMLENDİRİLMİŞTİR.DEMEK OLUR.BU SÜRENİN ÖLÜLERE OKUNMASI HAKKINDA EMİR GELMİŞTİR.
RESULÜ EKREM SALLALAHÜ ALEYHİ VESSELAM BUYURDU Kİ “YASİNİ ÖLÜLERİNİZİN YANINDA OKUYUN ” BURADA MAKSAT ZEKARET HALİNDE ÖLMEK ÜZERE BULUNANLARDIR DENİLMEKTEDİR…TAYBİ DEMİŞTİRKİ “İLİM ALLAH KATINDADIR” BUNUN SIRRI ŞU OLSA GEREKİR, BU SURE-İ KERİME MUTEBER MESELELERİN HEPSİNİ ANLATIP AÇIKLAMAKLA DOLUDUR.
HER KİM ANASININ-BABASINI  VEYA BUNLARDAN BİRİNİN KABRİNİ HER “CUMA”GÜNÜ ZİYARET EDER DE YANLARINDA “YASİN SÜRESİNİ” OKURSA HER HARFİNİN SAYISINCA ONA MAĞFİRET EDİLİR.BU HUSUSTA ÇOK HADİSLER NAKLEDİLMİŞTİR.
HER KİM BİR GECEDE ALLAH’IN RIZASINI İSTİYEREK YASİN SÜRESİNİ OKURSA BÜTÜN GÜNAHLARI BAĞIŞLANIR.DEMİŞTİR .RESÜLULLAH SALLALLAHÜ ALEYHİ VESSELAM UNUTMAMAK GEREKİR Kİ KUR’AN ÖLÜLER İÇİN DEĞİL DİRİLER İÇN İNMİŞTİR.
“YASİN”KELİMESİNİN ANLAMINI “ALLAH BİLİR” MÜTEŞABİH BİR KELİMEDİR AMA FIKIH ALİMLERİ  NEZDİNDE ÇEŞİTLİ RİVAYETLER SÖYLENMEKTEDİR.BURADA ÖZEL OLARAK ŞU İKİ RİVAYET VARDIR,BİRİSİ “EY İNSAN DEMEK OLMASIDIR” HZ.PEYGAMBER’İN BİR İSMİ OLMASIDIR Kİ “EMİN OL Kİ SEN HİÇ ŞÜPHESİZ GÖNDERİLEN PEYGAMBER”LERDENSİN. HİTABI BUNU ANDIRIR.
ŞİFA-İ ŞERİF’TE ANLATILDIĞI ÜZERE NAKKAŞ HZ.PEYGAMBER’DEN “BENİM KUR’AN’DA YEDİ İSMİM VARDIR.”MUHAMMED-AHMET-TAHA-YASİN-MÜDDESSİR-MÜZZEMMİL VE ABDULLAH” DİYE RİVAYET ETMİŞTİR.
ALLAH SANA İNDİRDİĞİĞLE ŞAHİTLİK EDER Kİ “O” BUNU KENDİ İLMİYLE İNDİRMİŞTİR.”BUNA” MELEKLERDE ŞAHİTLİK EDERLER.”ASLINDA ŞAHİT OLARAK ALLAH YETER” “( NİSA SÜRESİ 4/166)” AYETİNDE BUYURULDUĞU ÜZERE GERÇEKTE ALLAH TARAFINDAN HAZ.MUHAMMED’İN PEYGAMBERLİĞİNE BİR ŞAHİTLİKTİR.
DOSDOĞRU BİR YOL ÜZERESİN “O İSLAM ŞERİATI’DIR.ZAMAN ZAMAN İNDİRDİĞİ VAHY-İ İLE O AZİZ RAHİM’İN ALLAH’IN BU İKİ YÜCE İSMİNİN ANILMASI “ALLAH ŞÖYLE YAZMIŞTIR AND OLSUN Kİ GALİP GELECEK OLAN BEN VE PEYGAMBER’LERİMDİR “MÜCADELE SÜRESİ,50/21″AYETİNDEKİ İFADESİYLE “BİZ SENİ ANCAK ALEMLERE RAHMET OLARAK GÖNDERDİK.(ENBİYA SÜRESİ,21/107 AYETİ) İFADESİNE İŞARETTİR.
BU KUR’AN’NIN İNDİRİLİŞİNİN HİKMETİ KORKUTUP SAKINDIRMAN İÇİN,BABA’LARI KORKUTULMADI DA ONLAR O KAVİM GAFİL KİMSELERDİ DOĞRU YOLUN NE OLDUĞUNDAN SONUCUN NEREYE VARACAĞINDAN HABERLERİ YOKTU,
AND OLSUN Kİ BİZ İLK KUŞAKLARI HELAK ETTİKTEN SONRA MUSA’YA KİTAP VERDİK, (KASAS SÜRESİ,28/43 AYETİNDE) BİZ SENİ ANCAK BÜTÜN İNSANLARA BİR MÜJDECİ VE UYARICI OLARAK GÖNDERDİK.(SEBE SÜRESİ,34/28 AYETİNDE)
“EN YAKIN AKRABALARINI UYAR” (ŞUARA.26/214 AYETİ) EMRİ UYARINCA EN YAKININDAN ” BİZ HİÇ BİR PEYGAMBER”İ KENDİ KAVMİNİN DİLİNDEN BAŞKASIYLA GÖNDERMEDİK Kİ ONLARA APAÇIK ANLATSIN”(İBRAHİM.13/4) AYETİ GEREĞİNCE DE ARAP’TAN BAŞLAYACAKTI ÇÜNKÜ BUNLAR BÜSBÜTÜN GAFİLDİLER.
“ALLAH’A YEMİN EDERİM Kİ MUHAKKAK…” AND OLSUN Kİ CEHENNEMİ BÜTÜN CİNLERDEN VE İNSANLARDAN DOLDURACAĞIM.”(SECDE.32/13 AYETİ) CÜMLESİ OLDUĞUNU SÖYLEMİŞLERDİR.ŞÜPHESİZ RABBİNİN KELİMESİ ÜZERLERİNE HAK OLANLAR İNANMAZLAR”(YUNUS.10/96 AYETİNDE DE BÖYLEDİR) HALKI İSLAH EDİCİ KİMSELER OLDUĞU HALDE,RABBİN O ÜLKELERİ ZULÜM İLE HELAK EDECEK DEĞİLDİ “(HUD.11/117).
BİZ BİR PEYGAMBER GÖNDERİNCEYE KADAR “HİÇ BİR KAVİME”AZAP EDECEK DEĞİLİZ.(İSRA.17/15) “ONLAR GAFİLDİRLER,EBU CEHİL GİBİ İNAD EDİP KABUL ETMEYENLERE AİTTİR.DENİLİYOR ARTIK ONLAR İMANA GELMEZLER “GULL:KELEPÇE=VE= LALE:HALKA” DENİLEN DEMİR BAĞLARIDIR
“BİZ HER İNSANIN KUŞUNU (YAPTIKLARINI) KENDİ BOYNUNA  DOLADIK”( İSRA.17/13) “ALLAH ONLARIN KALPLERİNİ  MÜHÜRLEMİŞTİR.” (BAKARA.2/7 AYETİ) İFADESİ ÜZERE ÇIKMAZ BİR ŞEKİLDE BOYUNLARINA GEÇİRİLMİŞ.ONLAR ÇENELERE DAYANMIŞTIR.BURUNLARI YUKARI,GÖZLERİ AŞAĞI SOMURTMUŞ KALMIŞLARDIR.GERÇEĞİ GÖRMEK İÇİN ETRAFLARINA BAKMAZLAR VE BAKAMAZLAR,HEM ÖNLERİNDE BİR SED ARKALARINDA BİR SED ÇEKMİŞİZDİR,KENDİLERİNİ SARMIŞIZDIRDA ARTIK BAKSALARDA GÖRMEZLER ONUN İÇİN ONLARA KARŞI BİRDİR HA KORKUTMUŞSUN KENDİLERİNİ HA KORKUTMAMIŞSIN İMANA GELMEZLER.
ANCAK O KİMSEYİ KORKUTUP UYARIRSIN ZİKRİ (KUR’AN’)I TAKİP ETMEKTE VE RAHMAN OLAN ALLAH’A GAYIPDA KORKU BESLEMEKTEDİR.İŞTE ONU HEM BİR BAĞIŞLANMA HEM DE ŞEREFLİ BİR MÜKAFATLA MÜJDELE GERÇEKTEN BİZ BİZİZ “BİZ” ALLAH’TAN BÜYÜKLÜĞÜ VE YÜCELİĞİ İÇİN YALNIZ BİZ ÖLÜLERİ DİRİLTİRİZ.HAYATLARINDA YAPTIKLARI İYİ VE KÖTÜ BÜTÜN AMELLERİ VE ESERLERİNİ ŞER VE KÖTÜLÜKLERİNİ VE HATTA BÜTÜN İZLERİNİ VE GÖLGE.LERİNİ YAZARIZ ADLARINA HESAPLARINA GEÇİRİRİZ.
“İNSAN ÖLDÜĞÜ ZAMAN ŞU ÜÇTEN BAŞKA BÜTÜN AMELİ KESİLİR.= SADAKA-İ CARİYE (DEVAM EDEN SADAKA)-KENDİSİNDEN FAYDALANILAN İLİM-ONA DUA EDEN SALİH EVLAT” DENİLEN HAYIRLI ESERLERDİR.AYET KÖTÜ ESERLERİNDE YAZILACAĞINI AÇIKLIYOR.VE ZATEN HER ŞEYİ ÖNCE AÇIK BİR KÜTÜKTE BİR ANA KİTAPTA YANİ LEVH-İ MAHFUZ’DA SAYIP YAZMIŞIZDIR.
BÖYLE KORKUT VE MÜJDELE SEN ONLARA O ŞEHİR HALKINI ÖRNEK VER=AZAB EDİLECEK OLANLARA KORKU – KUR’AN’A UYANLARI MÜJDELEMEK KONUSUNDA PEYGAMBER’E VAAD EDİLMİŞ OLAN İNKİLABLARIN ÖNEMLİ BİR ÖRNEĞİNİ VERMEKTEDİR Kİ BUNA BU İTİBARLA YASİN’İN KALBİ DENİLSE YERİDİR.
YANİ HİRİSTİYANLIĞIN KARŞISINDA MÜŞRİK ROMALILAR NASIL SÖNDÜYSE İSLAMİYETİN KARŞISINDA ÖYLE DEVLETLER YIKILACAK “ONU BÜTÜN DİNLERE ÜSTÜN KILMA” (FETİH.48/28 AYETİNDE Kİ) SIRRI ORTAYA ÇIKACAKTIR.
BURADA BU ŞEHRİN ‘ ANTAKYA ‘ELÇİLERİNDE İSA(a.s)’mın HAVARİLERİNDEN GÖNDERİLENLER OLDUĞU NAKLEDİLİYOR,O HALDE ŞEHİR HALKININ MEMLEKET HALKI VE ANILAN KAVMİNDE ROMALILAR OLDUĞU ANLAŞILIR,”HANİ BİZ ONLARA İKİ ELÇİ GÖNDERMİŞTİK DE ONLARI YALANLAMIŞLARDI” BUNUN ZAHİRİ BUNLARIN ALLAH TARAFINDAN PEYGAMBERLİK VERİLMİŞ RESULLER OLDUĞUNU GÖSTERİR.
EBU HAYYAN DER Kİ “SİZ ANCAK BİZİM Gİ Bİ BİR İNSANDAN BAŞKA BİR ŞEY DEĞİLSİNİZ” DENİLMİŞ OLMASIDA BUNA DELALET EDER ÇÜNKÜ BU KONUŞMA PEYGAMBERLERE KARŞI OLUR.BUNLAR HAVARİLERDEN OLUP ALLAH  İSA (A.S)’MIN  GÖĞE KALDIRILIŞI SIRASINDA GÖNDERDİ BUNA GÖRE” BİZ GÖNDERDİK “BUYURULMASI HZ.İSA TARAAFINDAN GÖNDERİLMELERİ  DE ALLAH TEALA’NIN EMRİYLE OLDUĞUNDAN DOLAYI OLMUŞ OLUYOR.
BAZILARI BU İKSİNİN (ELÇİLERİN)” YUHANNA İLE PAVLUS OLDUĞUNU BİZ O PEYGAMBERLERİ BİR ÜÇÜNCÜSÜ İLE ESTEKLEDİK,BU ÜÇÜNCÜSÜNÜN DE HAVARİLERDEN ŞEM’UNUSSAFA OLDUĞUNU SÖYLEMİŞLERDİR.
FAKAT AÇIKLAMANIN ASIL HEDEFİ HZ.MUHAMMED’İN PEYGAMBER’ LİĞİNİN ŞAN VE ŞEREFİNİ TEMSİLDE AÇIK  DENECEK KADAR BİR İŞARETLE GÖSTERMEK İÇİNDİR YANİ İKİNİN BİR ÜÇÜNCÜ İLE TAKVİYESİ HZ.MUSA VE HZ İSA’NIN SONRADAN HZ MUHAMMED’İN PEYGAMBERLİĞİ İLE “KENDİSİNDEN ÖNCEKİLERİ TASDİK EDİCİ OLARAK” (AL-İ İMRAN 3/3 AYETİNDE ) ELÇİLER O ŞEHRE VARDILARDA HABERİNİZ OLSUN BİZ SİZLERE GÖNDERİLMİŞ ELÇİLERİZ DEDİLER..
ONLAR DA  ŞÖYLE DEDİLER  SİZ BİZİM GİBİ BİR İNSANDAN BAŞKA BİR ŞEY DEĞİLSİNİZ RAHMAN HİÇ BİR ŞEY İNDİRMEMİŞTİR.SİZ SIRF YALAN SÖYLÜYORSUNUZ.ŞEHRİN HALKI PUTPEREST İDİLER VE ALLAH’I İNKAR ETMEMİŞLERDİ.
O ESNADA ŞEHRİN TA ÖBÜR UCUNDAN BİR ADAM ALLAH TEALA’NIN İKRAMINA KAVUŞAN BU SEVGİLİ ŞEHİT YASİN SAHİBİ (HABİB NECCAR) DİYE TANINMAKTADIR.”MEDİNE =ŞEHİR” DEMEKTİR.BU ŞEHİRDE ” ANTAKYA”DIR BU ŞEHRİN İLERİ GELENLERİNDEN OLAN “HABİB NACCAR” ELÇİLERE SÜİKAST OLACAĞINI HABER ALMIŞTI VE BU ” HABİB NACCAR ” GELDİ KOŞUYORDU .
EY BENİM KAVMİM  DEDİ ( EY HEMŞERİLERİM DEDİ) UYUN O GÖNDERİLEN ELÇİLERE UYUN DEDİKLERİ YOLA GİDİN UYUN O KİMSEYE Kİ SİZDEN BİR ÜCRET İSTEMEZ,KENDİLERİ İSE HİDAYETE ERMİŞ DOĞRU YOLU TUTMUŞLAR,HEM BENİM NEYİME Kİ İBADET VE KULLUK ETMEYEYİM  O BENİ YARADANA O HALDE SİZ,O SİZİ YARADAN RABBİNİZE NİYE İBADET ETMEYESİNİZ HALBUKİ HEP DÖNDÜRÜLÜP  “O”NA GÖTÜRÜLECEKSİNİZ.
HİÇ BEN O’NDAN BAŞKA İLAHLARMI EDİNİRİM,BAŞKA MABUDLARMI TUTARIM,EĞER O RAHMAN YA BENİ BİR ZARARLA BİR SIKINTI İLE SIKMAK İSTERSE ONLARIN BENDEN YANA ŞEFAATLERİ HİÇ BİR FAYDA VERMEZ.VE BENİ KURTARAMAZLAR HİÇ BİR MABUD OLAMAZLAR,ŞÜPHESİZ Kİ O TAKDİRDE APAÇIK BİR SAPIKLIK İÇİNDEYİMDİR.
“BEN SİZE RABBİNİZE İMAN ETTİM BENİ DİNLEYİN BU GÜZEL HİTABELERDE BİRKAÇ MANA VARDIR.A=RESULLERE HİTAB ET,B=KAVMİNE HİTAB ET,C=DUYMA KABİLİYETİ OLAN HERKESE EY DUYGUSU OLANLAR (HABİB NACCAR’A) BAKINIZ SONUÇ NE OLDU,GİR CENNETE DENİLDİ YANİ ŞEHİD EDİLDİ  BÖYLE DENİNCE NE DEDİ BİLİRMİSİNİZ DEDİ  Kİ “AY BU NE GÜZELMİŞ ,KEŞKE KAVMİM BİLSELERDİ,RABBİM BANA NE BÜYÜK MAĞFİRET BUYURDU DA BENİ BÖYLE İKRAM EDİLEN KULLARINDAN KILDI”…
 
KAVMİ HAKKINDA BÖYLE TEMENNİDE BULUNDU “HABİB NACCAR”BU TEMENNİSİNİ EVLİYA RUHU İLE İSTEMİŞTİ ONUN ARKASINDAN DA KAVMİNİN ÜZERİNE GÖKTEN BİR ORDU İNDİRMEDİK İNDİRMİŞTE DEĞİLİZDİR,OLAN HADİSE BAŞKA DEĞİL SADE BİR GÜRÜLTÜ OLDU ,CEBRAİLİN BİR HAYKIRMASI İLE HEMEN SÖNÜVERMİŞLERDİ.
HİRİSTİYANLIK DAVETİ KARŞISINDA MÜŞRİK ROMA DEVLETİNİN ORTADAN KALKTIĞINI ANLAMAKTAYIZ YAZIKLAR OLSUN O KULLARA ……YA GÖRMEDİLERDE Mİ ONLAR  O ALAY EDİP DURAN KULLAR KENDİLERİNDEN ÖNCE NE KADAR NESİLLER HELAK ETMİŞİZ,DÜNYAYA BİR DAHA DÖNMÜYORLAR VE HEPSİ TOPLANIP BİZİM HUZURUMUZA GETİRİLMEKTE OLAN BİR TOPLUM BULUNUYORLAR.BÖYLE İKEN NASIL OLURDA BAŞKA İLAHLAR EDİNEREK ALLAH TEAALA’YA ŞİRK KOŞARLAR,HER KES ÖLMEKLE YOK OLUP GİTMİYOR.
HESAP VE CEZA İÇİN HAK TEAALA’NIN HUZURUNA GETİRİLECEKLERDİR.HEM BİR AYET ALLAH TEAALA’NIN KUDRETİNİN BÜYÜKLÜĞÜNE VE ÖLÜLERİ DİRİLTEBİLECEĞİNE AÇIK BİR DELİL VE ALAMETTİR.ONLARA O GAFİLLERE VE İNKARCILARA  O ÖLÜ ARZ,ARZ TOPRAK BİLİNİR MEKTEDİR Kİ CANSIZDIR.
“HİCR”SÜRESİNDE “YER YÜZÜNÜ SÖNMÜŞ KÜL HALİNDE GÖRÜRSÜN HAYAT İLE TAMAMEN ZIT BİR DURUM ÖLÜ’DÜR.HELE BİR ÖĞLE SICAĞINDA BİR ARABİSTAN ÇÖLÜNÜN MANZARASI DÜŞÜNÜLÜRSE ONUN HAYATTAN NE KADAR UZAK OLDUĞU GÖRÜLÜR,EĞER TABİATA KALSAYDI O ÖLÜ TOPRAKTA BİR OT BİLE BİTMEZDİ FAKAT BİZ ONA HAYAT VERDİK ONDA HAYAT YARATTIK BİTKİSEL VE HAYVANSAL ORGANLARLA DİRİLTTİK ŞENLİK MEYDANA GETİRDİK…
HAYATIN ÖNCE BİR HÜCREDEN BAŞLADIĞINI GÖSTEREREK DE BUYURULUYOR Kİ VE ONDAN YANİ YERDEN “DANE” ÇIKARDIK,HABB’i (HABBE)=DANE CİNS İSİMDİR Kİ AZINADA ÇOĞUNADA SÖYLENİR.ÇOĞULU “HUBUB” ONUN ÇOĞULUDA “HUBUBAT”‘TIR.HAYATIN İLK BAŞLANGICI OLAN BİR HÜCRE (CELULE) DEMEKTİR.BURADADA BU CİNSE İŞARETLE “ONDAN BİR DANE ÇIKARDIK”BUYURULMUŞTUR.FEN İLİMLERİ AÇISINDAN DÜŞÜNÜLDÜĞÜ ZAMAN YERİN UNSURLARINDAN BİR HAYAT HÜCRECİĞİNİN OLUŞUMU BİR HABBE (DANE)’NİN ÇIKMASI TABİİ DEĞİLDİR.
TOHUMSUZ BİR HAYAT HÜCRECİĞİ TABİİ OLARAK TEŞEKKÜL EDEMEZ GERÇEKTEN BİR EKSİNİN KENDİLİĞİNDEN BİR ARTI OLUVERMESI AKLEADA UYGUN GELMEZ BUNUNLA BERABER YERDE HAYAT İŞİ MEYDANA GELDİĞİ İÇİN YİNE FEN İLİMLERİYLE UĞRAŞANLAR DERLER Kİ FAKAT BAŞLANGIÇDA İLK TOHUMUN ,İLK HÜCRENİN TABİAT DIŞI OLARAK MEYDANA GELMİŞ OLDUĞUNU KABUL ETMEK ZORUNLUDUR.İŞTE BU NOKTA DOĞRUDAN DOĞRUYA TABİATLAR ÜZERİNDE HAKİM OLAN YÜCE YARATICININ ÖLÜLERE HAYAT VEREN İLAHİ KUDRETİNİ GÖSTERİR…
BUNUN BİR SEÇİM OLDUĞUNU SÖYLEMEK DE AYNI MANAYI İSBAT ETMEKTİR.ÇÜNKÜ SEÇİMİN HER DERECESİ TABİAT ÜSTÜ BİR GELİŞME ARZEDER BU ŞEKİLDE ÖLÜ TOPRAĞA BİTKİSEL HAYATTAN BAŞLAYAN BİR HAYAT VERİLİP ONDAN DANELER ÇIKARILDIĞI VE BÖYLE TEK HÜCRELERDEN BAŞLAYAN BU HAYATIN İNSAN HAYATINA DOĞRU YETİŞTİRİLİP GELİŞTİRİLDİĞİ İNCE BİR İMTİHAN TARZINDA EDEBİ BİR VECİZE İLE HATIRLATILARAK BUYURULUYORKİ ONDAN BİR DANE ÇIKARDIK DA ŞİMDİ ONDAN YİYORLAR.
BELLİ Kİ BU ŞÖYLE DEMEKTİR.O İNSANLARIDA YARATTIK DA O DANELERDEN YİYİP DURUYORLAR O TEK HÜCRELİ HAYATI ÜRETİP BİRLEŞTİRİP HOŞ BAĞLAR MEYDANA GETİRDİK.HURMALIKLAR VE ÜZÜMLÜKLER  NELER VE ONDA KAYNAKLARDAN ÇAYLAR PINARLAR AKITTIK Kİ O’NUN ÜRÜNLERİNDEN ALLAH’IN VERDİĞİ MEYVESİNDEN GELİRİNDEN ….FAYDALANSINLAR DİYE HALA ŞÜKÜR ETMEYECEKLERMİ ŞÜKÜR YA DİL YA KALP VEYA ORGANLARLA OLUR.
“HER KİM ALLAH’IN İNDİRDİĞİ HÜKÜMLERLE HÜKMETMEZSE İŞTE ONLAR KAFİRDİRLER”(MAİDE:5/44)” SÜPHAN “TESBİHİNİN ÖZEL ADIDIR NE YÜCE SÜPHANDIR O YARADAN Kİ BÜTÜN O ÇİFTLERİN HEPSİNİ ALEMİ YARATTI DEMEYE EŞİTTİR.O ÇİFTLER ŞÖYLE  BİTKİ VE  AĞAÇ ÇEŞİTLERİ VE KENDİ NEFİSLERİNDEN ERKEK VE DİŞİ-NE GÖZ GÖRMÜŞ ,NE KULAK İŞİTMİŞ NE DE BİR İNSANIN HATIRINA GELMİŞTİR.
ONLARA BİR DELİLDE GECEDİR ONDAN GÜNDÜZÜ YÜZERİZ DERKEN BİRDE BAKARLAR Kİ ONLAR KARANLIĞA DALMIŞLARDIR.GÜNEŞ’TE BİR AYETTİR KENDİSİ İÇİN TAKDİR EDİLEN BİR MÜSTEKAR İÇİN CEREYAN  EDİYOR (AKIP GİDİYOR) “GÜNEŞ TOPLANIP DÜRÜLDÜĞÜ ZAMAN”A KADAR (TEKVİR SÜRESİ;81/1 AYETİNDE) GÜNEŞİN İSTİKRAR YERİ ARŞIN ALTINDADIR “RİVAYET EDİLMİŞTİR
İŞTE O, O AZİZ VE ALİM OLAN ALLAH’IN TAKDİRİDİR,AY’A GELİNCE ONA KONAK KONAK ÖLÇÜ BİÇMİŞİZDİR. O GÜNEŞ GİBİ İSTİKRARLI BİR ŞEKİLDE AKIP GİTMEZ GEZEGENDİR HER GÜN BİR KONAK YERİNE GELİR.HER KONAĞA GÖRE  BİR ŞEKİLDE GÖRÜNÜR,AY’IN 28 KONAK’I VARDIR HER GECE BİR KONAKA KONAR NİHAYET DÖNÜP ESKİ URÇUN GİBİ OLANA KADAR DÜNYA ETRAFINI BİR AYDA KAT EDİYOR NE GÜNEŞİN KENDİSİNE AY’A ÇATMAK YARAŞIR,NE GECE GÜNDÜZÜN ÖNÜNE GEÇER HEPSİ BİR FELEKTE (YÖRÜNGEDE) YÜZERLER BÜTÜN GÖK CİSİMLERİ  ( BİR DE DERLER  Kİ NE ZAMAN BU VAAD? ÖLÜLERİN DİRİLMESİ-BİR TEK ÇIĞLIĞA BAKIYORLAR  “SÜRA ÜFÜRÜLÜR” “İKİNCİ ÜFÜRÜŞ” SONRA ONA BİR DAHA ÜFÜRÜLÜR BU KERREDE O YIKILANLAR KALKMIŞ BAKIYORLARDIR ( ZÜMER,39/68 AYETİ) FELEK BİR YÖRÜNGEDİR …
BİZİM DOLU GEMİDE NESİLLERİNİ TAŞIMAMIZDA KENDİLERİ İÇİN BİR DELİLDİR,”DOLU GEMİ” DENİLİNCE ÖNCE HZ.NUH’UN GEMİSİ HATIRA GELİR FAAKAT BURADA ” NESİLLER ” KAYDI BUNU KASTETMEYE ENGELDİR.BU ” KARİNA=İPUCU ” DOLU GEMİ” HAMİLE KADINLARIN RAHİMLERİNDE MECAZDIR.BELİĞ BİR İSTİAREDİR.BABA’NIN SÜLBÜNDEN BİR TUFAN İLE ATILAN NESİLLER ANALARIN RAHİMLERİNDE HZ.NUH’UN GEMİSİ GİBİ BİR KURTULUŞ GEMİSİ BULUR,KENDİLERİ İÇİN ONUN GİBİ BİNECEK ŞEYLERDE YARATTIK.BU BÜTÜN DENİZ VE KARA BİNEKLERİNİ İÇİNE ALIR VE DİLESEK ONLARI O NESİLLERİ DOLU GEMİ GİBİ OLAN RAHİMLERDE KENDİLERİNİDE ONUN GİBİ BİNDİKLERİ GEMİLERDE BOĞARIZ DA NE “O” NESİLLER İÇİN BİR FERYATÇI BİR FERYAD EDEN BULUNUR. NE DE BERİDEKİLER BOĞULMAKTA OLDUKLARI DENİZDEN KURTULURLAR. ANCAK BİZDEN BİR RAHMET İLE VE BİR ZAMANA KADAR YAŞATMAK İÇİN OLURSA BAŞKA ANCAK O TAKDİRDE KURTARILIRLAR.
ONLARA KORUNUN….DENDİĞİ ZAMAN…..” OBJEKTİF VE YARATILIŞLA İLGİLİ DELİLLERDEN SONRA ALLAH’IN İNDİRDİĞİ AYETLERDEN DE YÜZ ÇEVİRDİKLERİNİ AÇIKLAMADIR.”ONLARA ALLAH’IN SİZE VERDİĞİ RIZIKTAN İNFAK EDİN DENDİĞİ ZAMAN İNKAR EDENLER DEDİLER Kİ …….” BU AYETİN ZINDIKLARI HAKKINDA İNDİĞİ SÖYLENİR.MEKKE’DE BİR TAKIM ZINDIKLAR SADAKA VE YARDIM İÇİN TEŞVİK EDİLDİKLERİNDE ALLAH FAKİR EDECEK BİZ BESLEYECEĞİZ ÖYLEMİ? DİYE BÖYLE KÜFÜR EDERLERMİŞ Kİ BU ZINDIKLARIN ESKİ İRAN DAN AKSETMİŞ OLMALARI GEREKTİR.BİRDE DERLER Kİ NE ZAMAN BU VAAD?BU ÖLÜLERİN DİRİLMESİ BU ALLAH’IN HUZURUNA GETİRİLME VAADİ EĞER DOĞRU İSENİZ YANİ BÖYLE DİYEREK ALAY ETMEK İSTERLER FAKAT BAŞKA DEĞİL TEK BİR ÇIĞLIĞA BAKIYORLAR  Kİ İLK ÜFÜRÜLÜŞÜ YANİ SÜRUN BİRİNCİ ÜFÜRÜLÜŞÜ= BİR ÇIĞLIK Kİ ONLAR BİRBİRLERİNE GEÇMİŞ ÇEKİŞİP DURURLARKEN KENDİLERİNİ ALIVERİR ….
O ZAMAN ARTIK BİR TAVSİYEYE HİÇ BİR İŞLERİ HAKKINDA BİR KELİME VASİYET ETMEYE  BİLE GÜÇLERİ YETMEZ AİLELERİNEDE DÖNECEK DEĞİLLER.” SÜRA ÜFÜRÜLÜR .” İKİNCİ ÜFÜRÜŞ=O GÜN HİÇ KİMSEYE ZÜLÜM EDİLMEZ……..”BURADA HABERİNİZ OLSUN Kİ CENNETLİKLER SALİH AMELLERLE CENNETE SAHİP OLANLAR GERÇİ CENNETE GİRMEK ALLAH’IN LÜTFUYLADIR.FAKAT”ANCAK YAPTIKLARINIZIN CEZASINI ÇEKECEKSİNİZ””MEYVE” DENMESİDE SIRF ZEVKTEN ÇOK ÇALIŞMANIN MEYVESİNE İŞARET EDER.
“ERİKELER” ERİKE =HACLEDE YANİ GELİN ODASINDA DÖŞENEN SÜSLÜ KOLTUKTUR VE ONLARA İDDİA ETTİKLERİ İSTEDİKLERİ VAR DAVAYI KAZANDILAR YANİ SELAM VAR.RAHİM OLAN YANİ SONUNDA MÜMİNLERİ RAHMETİYLE MURADA ERDİREN VE ORTAĞI BENZERİ OLMAYAN BİR RAB’DEN DOĞRUDAN DOĞRUYA SÖYLENEN BİR SELAM BİR HADİS-İ ŞERİFTE HZ.PEYGAMBER SALLALLAHÜ ALEYHİ VESSELAM DEMİŞTİR Kİ”CENNET EHLİ NİMETLERİ İÇİNDE ZEVKE ERERLERKEN KENDİLERİNE BİR NUR PARILDAR BAŞLARINI KALDIRIR BAKARLAR Kİ ÜZERLERİNDEN RAB KENDİLERİNİ CEMALİNİN ŞEREFİ İLE ŞEREFLENDİRMİŞ””EY CENNET EHLİ SELAM ÜZERİNİZE OLSUN” BUYURUYOR , İŞTE İLAHİ SÖZÜ BUDUR……
BUNUN ÜZERİNE ONLARA NAZAR BUYURUR ONLARDA “O”NA BAKARLAR VE BAKTIKLARI MÜDDETÇE DİĞER NİMETLERDEN HİÇ BİR ŞEYE İLTİFAT ETMEZLER TA PERDELENİNCEYE KADAR Kİ O ZAMANDA ÜZERLERİNDE VE YURTLARINDA NUR BAKİ KALIR SİZDEN BİR ÇOK NESİLLERİ ŞAŞIRTTI BU GÜN BİZ ONLARIN AĞIZLARINI MÜHÜRLERİZ O NANKÖRLÜĞÜ YAPAN “ALLAH DİLESEYDİ ONLARI DOYURURDU “DİYEN KAFİRLERİN GÖZLERİNİ BÜSBÜTÜN SİLER KÖR EDİVERİRDİK CEZALARI AHİRETTE VERİLECEĞİ İÇİNDİR………HER KİMİN ÖMRÜNÜ UZATIYORSAK ONU ÖLÜME DOĞRU GÖTÜRÜYORUZ HALA AKILLANMIYACAKLARMI?…..
BİZ ONA YANİ PEYGAMBER’E ŞİİR ÖĞRETMEDİK,HEM O, ONA YARAŞMAZDA O=KUR’AN APAÇIK OKUNACAK ALLAH KELAMIDIR.O GAFİLLER Kİ UYANMIYORLAR VE O YARATMANIN HAKKIYLA HEPSİNİ BİLİR….
O ALLAH SİZE YEŞİL AĞAÇTAN BİR ATEŞ YAPTI MEŞHUR OLAN BU AĞAÇ =MERH==İLE==AFAR=İKİSİDE YEMYEŞİL SULARI DAMLARKEN ==MERH (ÇAKMAK YERİNDE)===AFAR (SÜRTÜLMEK SURETİYLE )’DAN  ATEŞ ÇIKARILIR BEDEVİLERCE BİLİNMEKTEDİR BUNUN BİRİNİ ERKEK BİRİNİ DİŞİ YERİNDE DE VARSAYMIŞLARDIR…
“HER AĞAÇTA ATEŞ VARDIR FAKAT “MERH” İLE “AFAR” DA BOL BULUNUR.”RİVAYET OLUNUR BUNDAN MAKSAT SÜRTME VE SÜRTÜNME YOLUYLA HARARETLE TUTŞMAYI ANLATMAKTADIR BU İSE ŞİMDİ BİLDİĞİMİZ ( ELEKTRİK OLAYIDIR )AYET ELEKTRİĞİE İŞARET ETMİŞ VE BU İŞARETLE “OL” EMRİNİ ANLAMAYA BİR MİSALDE VERİLMİŞ OLUYOR….
YAPMIŞDA SİZ ONDAN ÇAKIP ÇAKIP TUTUŞTURUYORSUNUZ..TEORİK AKIL İLE BİLİNMEYEN GERÇEK DENEYLE ORTAYA ÇIKIYOR O GÖKLERİ VE YERİ YARATAN  VE ÖYLE YARATAN ÖYLE BİLENDİR O HALDE TESBİH “O”‘NA HER ŞEYİN HÜKÜMRENLIĞINI ELİNDE BULUNAN HER ŞEYDE DİLEDİĞİ GİBİ TASARRUF EDEN “SÜBHAN”‘A (ŞANI YÜCE ALLAH’A)’DIR.HEP DE DÖNDÜRÜLÜP “O”‘NA GÖTÜRÜLECEKSİNİZ.”O”‘NA YASİN SAHİBİ (HABİB NACCAR) GİBİ KOŞA KOŞA İMAN VE İSLAM İLE KENDİ RIZASIYLA DÖNÜŞ YAPARAK BAĞIŞLANMAYA VE İKRAMA KVUŞMAK İSTEMEYENLERDE YAKALANIP HUZURUNU GÖTÜRÜLÜP HESAPLARI GÖRÜLÜP CEZALARI VERİLECEKTİR…
İBNÜ ABBAS HAZRETLERİNDEN RİVAYET,YASİN HAKKINDA RİVAYET EDİLEN HUSUSLARIN FAZİLETİNİN ONA AİT OLDUĞUNU BİLMİYORDUM.BU AYET İNMİŞTİR.MELEKÜT ( HÜKÜMRANLIK) MÜLKÜN TAM BİR HAKİMİYETLE SALTANATIN İDARE SIRLARI DEMEKTİR…                 
İHLASLA- HAKİKATLE-TAKVA İLE-CANI GÖNÜLDEN ALLAH YOLUNDA YÜRÜĞENLERİN-ALLAH’IN GÜÇ VE KUVVETİ HER ZAMAN ONLARIN ÜZERİNDE OLSUN….AMİN….

SÜMER DİLİ BÜTÜN DÜNYA’NIN DİLİ İDİ

TEVRAT YAZARINA GÖRE 
SÜMER DİLİ
BÜTÜN DÜNYA’NIN DİLİ İDİ

BABİLLİ TARİHÇİ BEROSSUS M.Ö.280 NCİ YILINDA YUNAN DİLİNDE YAYINLANMIŞ

 
ESERLERİNDE MEDENİYETTE YAŞANAN O ZAMANKİ BÜTÜN YENİLİKLERİN SÜMERLER TARAFINDAN
 
İCAT  VE TATBİK EDİLDİĞİNİ YAZMIŞTIR.
 
ÇAĞIMIZIN BİR İNGİLİZ ARKEOLOGU OLAN
 SİR LEONARD WOOLLEY BUNU ŞU SÖZLERİYLE DESTEKLEMİŞTİR.
 
“””SÜMER MEDENİYETİ İLKEL BARBARLIĞA GÖMÜLMÜŞ BİR DÜNYAYA IŞIK SAÇAN
 
BİR İLK SEBEB (İlleti-Asliye) MAHİYETİNİ TAŞIYORDU,
 
ARTIK BÜTÜN SANAT VE BİLİMLERİN YUNAN’a DAYANDIĞI DÜŞÜNCESİNİ AŞMIŞ BULUYORUZ.
 
(DEHA TOMURCUKLARININ)
 
“LİDYALILAR,HİTİTLER,FENİKELİLER,GİRİTLİLER,BABİLLİLER VE MISIRLILAR’DAN”
 
BESLENDİĞİNİ TARİHİ LİTARÜTERLERDEN ÖĞRENMİŞ BLUNMAKTAYIZ,
 
FAKAT KÖKLER DAHA GERİLERE DAYANMAKTADIR.
 
VE BU İLERİ MEDENİYETİN ARKASINDA SÜMERLER BULUNMAKTADIR””” 
 
(Woolley Leonard, UR OF THE CHALDEES PENGUİN LTD.1938)
 
=TEVRAT YAZARINA GÖRE ”
 
SÜMER DİLİ BÜTÜN DÜNYA’NIN DİLİ İDİ. VE DÜNYA’NIN DİLİ BİRDİ.
 
VE VAKİ OLDU Kİ ONLAR(HAZRETİ NUH VE OĞULLARI)DOĞUYA DOĞRU GİTTİKLERİ ZAMAN
 
ŞİNAR (SÜMER) DENİLEN BÖLGEDE BİR OVA BULDULAR 
 
VE ORADA YERLEŞTİLER…..
 
VE TANRI BUYURDU,”İŞTE ONLAR TEK BİR KAVİMDİRLER VE HEPSİNİN TEK BİR DİLİ
VARDI”
DEMEKTEDİR……
 
TEVRAT-TEKVİN,11/1.2–11/6………..
 
ALLAH YOLUNDA YÜRÜYENLERE SELAM OLSUN.AMİN



 

SEKİNE DUA’SI ( ON DOKUZLU HACET DUASI)

SEKİNE DUASI NASIL YAPILIR….

(ON DOKUZLU HACET DUASI ÇOK ÇOK TESİRLİDİR)

BİR

DİLEĞİNİZİN NE OLDUĞUNU NİYET EDECEKSİNİZ.

(NİYET ETMEK)

İKİ

ESTAĞFİRULLAH (YEDİ KEZ TEKRAR ETMEK)

ÜÇ

SELAVATI ŞERİFE (YEDİ KEZ TEKRAR ETMEK)

DÖRT

ALLAH-U EKBER (ON KEZ TEKRAR ETMEK)

BEŞ

BESMELE ÇEKİLİR–

ALTI ESMAÜ’L HÜSNA

(FERDÜN-HAYYUN-KAYYUMUN-HAKEMUN-ADLÜN VE KUDDUSÜN)

İLE BİRLİKTE–

AŞAĞIDA YAZILI AYETLER ON DOKUZ DEFA TEKRAR EDİLEREK OKUNUR..

BİR 

 BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

FERDÜN–HAYYUN–KAYYUMUN–HAKEMUN–ADLÜN VE KUDDUSÜN.. “Seyec’alallahu ba’de usru’y yusra”….Amin…bu satırın tamamını on dokuz defa tekrar tekrar okuyun..

————————————————————————————–

 İKİ

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

FERDÜN–HAYYUN–KAYYUMUN–HAKEMUN–ADLÜN VE KUDDUSÜN  “Anetil vucuhü lil hayyil kayyum”……Amin….bu satırın tamamını on dokuz defa tekrar tekrar okuyun…

————————————————————————————–

ÜÇ

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

FERDÜN–HAYYUN–KAYYUMUN–HAKEMUN–ADLÜN VE KUDDUSÜ

“Ve innallahe biküm lera ufün rahimu”

Amin….

bu satırın tamamını on dokuz defa tekrar tekrar okuyun….

——————————————————————————————-

DÖRT

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

FERDÜN–HAYYUN–KAYYUMUN–HAKEMUN–ADLÜN VE KUDDUSÜN..

“İnnallahe kane tevvaben rahimu”….Amin

bu satırın tamamını on dokuz defa tekrar tekrar okuyun….

———————————————————————————————

BEŞ

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

FERDUN–HAYYUN–KAYYUMUN–HAKEMUN–ADLÜN VE KUDDUSÜN…

“İnnallahe kane gafuran rahime”…Amin…

bu satırın tamamını on dokuz defa tekrar tekrar okuyun….

—————————————————————————————–

ALTI

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM…

FERDUN–HAYYUN–KAYYUMUN–HAKEMUN–ADLÜN VE KUDDUSÜN..

“Fe innallahe kane afüvven kadira”…..Amin…

bu satırın tamamını on dokuz defa tekrar tekrar okuyun..

————————————————————————————

  YEDİ

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

FERDUN–HAYYAN–KAYYUMUN–HAKEMUN-ADLÜN VE KUDDUSÜN…

“İnnallahe kane semian besira”…Amin…

bu satırın tamamını on dokuz defa tekrar tekrar okuyun.

—————————————————————————————–

SEKİZ

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM…

FERDUN–HAYYUN–KAYYUMUN–HAKEMUN–ADLÜN VE KUDDUSÜN..

“İnnallahe kane alimen hakime”…Amin..

bu satırın tamamını on dokuz defa tekrar tekrar okuyun…

——————————————————————————————–

DOKUZ

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM..

FERDUN–HAYYUN-KAYYUMUN–HAKEMUN–ADLÜN VE KUDDUSÜN..

“İnnallahe kane aleyküm rakibe”…Amin…

bu satırın tamamını on dokuz defa tekrar tekrar okuyun…

——————————————————————————————-

ON

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM..

FERDUN–HAYYUN–KAYYUMUN–HAKEMUN–ADLÜN VE KUDDÜSÜN…

“İnna fetahnaleke fethan mübiyna”..Amin…

bu satırın tamamını on dokuz defa tekrar tekrar okuyun.

—————————————————————————————–

ON BİR

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM..

FERDUN–HAYYUN–KAYYUMUN–HAKEMUN–ADLÜN VE KUDDUSÜN..

“Ve yen surakellahu nesran azize”…Amin…

bu satırın tamamını on dokuz defa tekrar tekrar okuyun..

——————————————————————————————

ON İKİ

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM..

FERDUN–HAYYUN–KAYYUMUN–HAKEMUN–ADLÜN VE KUDDUSÜN..

“İnne hızballahi hümül ğalibün”..Amin….

bu satırın tamamını on dokuz defa tekrar tekrar okuyun..

—————————————————————————————

ON ÜÇ

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM…

FERDUN–HAYYUN–KAYYUMUN–HAKEMUN–ADLÜN VE KUDDUSÜN…

“İnnallahe huvel kaviyyül aziz”…Amin..

bu satırın tamamını on dokuz defa tekrar tekrar okuyun..

——————————————————————————————-

ON DÖRT

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM..

FERDUN–HAYYUN–KAYYUMUN–HAKEMUN–ADLUN VE KUDDUSÜN…

“İnnallahe huvel ganiyyül hamid”…Amin…

bu satırın tamamını on dkuz defa tekrar tekrar okyun…

——————————————————————————————-

ON BEŞ

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM…

FERDUN–HAYYUN–KAYYUMUN–HAKEMUN–ADLUN VE KUDDUSÜN..

“Hasbiyallahü la ilahe ila hu”…Amin…

bu satırın tamamını on dokuz defa tekrar tekrar okuyun.

—————————————————————————————

ON ALTI

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM..

FERDUN–HAYYUN–KAYYUMUN–HAKEMUN–ADLUN VE KUDDUSÜN…

“Hasbünallahü ve ni’mel vekil”…Amin…

bu satırın tamamını on dokuz defa tekrar tekrar okuyun.

————————————————————————————-

ON YEDİ

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM..

FERDUN–HAYYUN–KAYYUMUN–HAKEMUN–ADLUN VE KUDDUSÜN….

“La yeh zünühümül fezeul ekber”…amin….

bu satırın tamamını on dokuz defa tekrar tekrar okuyun..

———————————————————————————–

ON SEKİZ

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM…

FERDUN–HAYYUN–KAYYUMUN–HAKEMUN–ADLÜN VE KUDDUSÜN….

“İyyake na’büdü ve iyyake nestain”…Amin….

bu satırın tamamını on dokuz defa tekrar tekrar okuyun..

—————————————————————————————-

ON DOKUZ

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM….

FERDUN–HAYYUN–KAYYUMUN–HAKEMÜN–ADLÜN VE KUDDUSÜN..

“VELHAMDÜ LİLLAHİ RABBİL ALEMİN,VE TEVEKKEL ALELLAH VE KEFA BİLLAHİ VEKİLA….AMİN….

Bu satırın tamamını ondokuz defa tekrar tekrar okuyun….. 

——————————————————————————

ALLAH YOLUNDA YÜRÜYENLERE SELAM OLSUN…..AMİN.

ATATÜRK’ÜN BELIKESİR PAŞA CAMİİ’NDE OKUDUĞU HUTBE

ATATÜRK’ÜN BELIKESİR PAŞA CAMİİ’NDE OKUDUĞU HUTBE

Allah (c.c) birdir, şanı büyüktür.(1) Allah’ın selâmeti, âtıfeti ve hayrı üzerinize olsun.

Peygamber Efendimiz (s.a.v), Cenab-ı Hak (c.c) tarafından insanlara hakâyık-ı dîniyeyi tebliğe memur ve resul olmuştur.

Kanun-i Esâsi, cümlemizce malumdur ki, Kur’an-ı Azimü’şan’daki husûstur. İnsanlara feyiz ruhu vermiş olan dînimiz, son dindir, ekmel dindir.

Çünkü bizim dînimiz akla, mantığa, hakikate tamamen tevafuk ve tetabuk ediyor. Eğer akla, mantığa ve hakikate tecafuk etmemiş olsaydı, bununla diğer kavânîn-i tabiiye-i ilâhiye beyninde tezat olması icabederdi. Çünkü bilcümle kavânîn-i kevniyyeyi yapan Cenâb-ı Hak’tır.

Arkadaşlar! Cenab-ı Peygamber (s.a.v) mesaisinde iki dâra, yani iki haneye malik bulunuyordu. Biri kendi hanesi, diğeri Allah2ın (c.c) evi idi. Millet işlerini Allah’ın (c.c) evinde yapardı.

Efendiler, câmiler, birbirimizin yüzüne bakmaksızın yatıp kalkmak için yapılmamıştır.

Câmiler, ibadet ve itaatle beraber din ve dünya için neler yapmak gerektiğini düşünmek, yani meşveret için yapılmıştır. Millet işlerinde her ferdin zihni başlıbaşına faaliyette bulunmak elzemdir.

İşte biz de burada din ve dünya için, istikbal ve istiklâlimiz için, bilhassa hâkimiyetimiz için neler düşündüğümüzü meydana koyalım. Ben yalnız kendi düşüncemi söylemek istiyorum. Millî emelleri, millî iradeyi yalnız bir şahsın düşünmesinden değil, bütün millet fertlerinin arzularının, emellerinin meyvesinden ibarettir.

Binaenaleyh benden ne öğrenmek, ne sormak istiyorsanız serbestçe sormanızı rica ederim.(2)

Kaynak:
(1) Kur’an-ı Kerim: İhlas- 112- “De ki: O Allah birdir.”
(2) “Atatürk’ün 7 Şubat 1923 tarihinde Balıkesir’in paşa Câmii’ndeki okuduğu hutbe.

“TÜRK MİLLETİ DAHA DİNDAR OLMALIDIR.”Meşhur Fransız gazetecisi Maurice Perno’nun “Revue de Monde” dergisinde Cumhuriyet’in ilânından önce “Din ve Hilâfet”le ilgili olarak Atatürk’le yaptığı röportaj aşağıda verilmiştir.

“Mustafa Kemal Paşa, bütün eşyası bir kanepe iki koltuktan ibaret olan küçük bir odada elini masaya dayamış, ayakta duruyordu. Bana elini uzattı, oturmam için yer gösterdi. Ve bir sigara ikram etti. Nazikâne bir hareketle beni dinlemeye hazır olduğunu işaret etti.”

(…)

- Maurice Perno: Şu hâlde yeni Türkiye’nin siyasetinde dine aykırı hiçbir temayül ve mahiyet olmayacak mı demek?
- Atatürk: “Siyasetimiz dine aykırı olmak şöyle dursun, dîni bakımından eksik bile hissediyoruz.”
- Maurice Perno: Zat-ı asilâneleri düşündüklerini bendenize daha iyi izah buyururlar mı?
- Atatürk: “Türk milleti daha dindar olmalıdır, yani bütün sadeliği ile dindar olmalıdır, demek istiyorum. Dînim… bizzat hakikate nasıl inanıyorsam, buna da öyle inanıyorum. Şuura muhalif, terakkiye engel hiçbir şey ihtiva etmiyor. Halbuki Türkiye’ye istiklâlini veren bu Asya milleti içinde daha karışık, sûni, batıl inanışlardan ibaret bir din daha vardır. Fakat bu câhiller, bu âcizler sırası gelince aydınlanacaklardır.

Eğer ışığa yaklaşmazlarsa kendilerini mahv ve mahkûm etmişler demektir. Onları kurtaracağız.”

Kaynak: 1- Mustafa BAYDAR, Atatürkle Konuşmalar, s. 83-87
2- Sadi BORAK, Atatürk ve Din, s. 91-92

“TEMELİ ÇOK SAĞLAM BİR DİNİMİZ VAR.”

“1930 yılının Temmuz ayında, Ankara Halkevinde toplanan Birinci Türk Tarih Kongresi’nin son günlerinde, Darülfünun profesörleri, liselerin, orta mekteplerin hocaları bu kongreye davet edilmişlerdi.

Toplantı bir hafta sürmüştü. Kongreye katılan davetliler yani tezler, fikirler ve müşahedelere dayanarak ortaya çıkmışlar, birçok kitap ve kaynak meydana koymuşlardı. Bu kongrede Avram Galanti, Sami Rıfat, Raşit Galip, Zeki Velidi ve Sadri Maksudi arasında hayli tartışmalar olmuş, birçok hakikatler meydana çıkmıştı. Atatürk’ün etrafını sarmış olan hocalar gelişi güzel sorularla Atatürk’ü adete bir baskı atlına almış bulunuyorlardı.

Muallimlerden biri Atatürk’e:

- Paşam! Birçok Avrupalı muharrirler yazdıkları eserlerinde sizi diktatör diye vasıflandırıyorlar. Buna ne buyurursunuz?…” diye bir soru sormuştu.

Atatürk bu suale gayet soğukkanlılıkla ve gülerek şu cevabı verdi.

- Ben diktatör değilim ve heveslisi de olmadım. Benim diktatör olmadığıma şuradan hüküm veriniz, eğer ben diktatör olsaydım siz bana bu suali soramazdınız!” diye zarif ve çok makul bir cevap vermişlerdi.

Başka bir muallim de şöyle bir soru sormuştu:

- Paşam! Din lüzumlu bir şey midir? Hilâfetin kaldırılması iyi mi olmuştur?

Atatürk bu soruya gayet sakin bir tavırla hemen şu cevabı vermişti:

- “Evet, din lüzumlu bir müessesedir. Dinsiz milletin dev***** imkan yoktur. Yalnız şurası vardır ki, din Allah ile kul arasındaki kutsal bir bağlılıktır. Softaların din simsarlığına müsaade edilmemelidir… Dinden maddî menfaat temin edenler menfur kimselerdir. İşte biz, bu vaziyete müsaade etmiyoruz. Bu gibi din ticareti yapan kimseler, saf ve masum halkımızı aldatmışlardır. Bizim ve sizlerin asıl mücadele edeceğimiz ve ettiğimiz bu kimselerdir.”

Hilâfete gelince:

İşin garibi bazı arkadaşlardan bilhassa hariçten bana hilâfet teklifi vaki olmuştur. “Siz hilafet olunuz.” Demişlerdi. Ben bu teklife daima gülerek cevap verdim. Hilâfet lüzumsuz ve hatta zararlı bir müessese hâline gelmişti. Bundan beklenilen gaye tahakkuk etmemiştir. Birinci Cihan Harbi’nde gördük: Müslümanlar halife ordusuna karşı harp ettiler!.. Suriye’de arkadan vuranlar olmuştur!.. Bunlar halifeye bağlı Türk askerlerini şehit etmişlerdir. Hilâfet faydalı halini muhafaza etmiş olsaydı, Müslüman âleminin buna uygun hareket etmeleri icap ederdi.

Dinle, hilâfeti birbirinden ayırt etmek lazımdır. Birincisi ne kadar faydalı ise, ikincisi o kadar lüzumsuz bir hâl almıştır.Hilâfeti lâğvettiğimiz günden bugün e kadar kimsenin buna sahip çıkmaması, Müslüman dünyasının halifesiz de yürüyeceğine ve yürümekte olduğuna en güzel misal değil midir?(1)

Atatürk yine dînimizde ilgili şu mükemmel açıklamayı söylüyor:

“Bizde ruhbanlık yoktur. Hepimiz eşitiz ve dînimizin buyruklarını eşit olarak öğrenmeye mecburuz.”

“Her fert, dinini, diyanetini, imanını öğrenmek için bir yere muhtaçtır. Orası da okuldur…”

Nasıl ki, her hususta yüksek meslek ve ihtisas sahiplerini yetiştirmek lâzım ise, dînimizin gerçek felsefesini tektik, bilimsel ve fenî telkin kudretine sahip olacak güzîde ve gerçek büyük alimler dahi yetiştirecek yüksek kurumlara malik olmalıyız.

“ALLAH’IN (C.C) HERKESİN KAFASI KADAR BÜYÜKTÜR.”

“ (…)

Atatürk bir gün etrafındakilere:

- Bana Allah’ın büyüklüğünü anlatır mısınız?.. dedi.

Suale muhatap olan zevat düşünmüşler ve sonra birer birer, Allah’ı nasıl anlayabildiklerini izaha başlamışlar…

Bunları büyük bir dikkatle dinleyen Atatürk, şu cevabı vermiştir:

“Hepiniz Allah’ı ayrı ayrı görüyor ve büyütüyorsunuz… Anlaşılan Allah herkesin kafası kadar büyüktür.

Kaynak: Kılıç Ali. Atatürk’ün Hususîyetleri, s. 96

ATATÜRK’ÜN HZ.MUHAMMED (S.A.V) HAKKINDAKİ GÖRÜŞLERİAtatürk’ün, İslâm dîni ve Hz. Peygamber’den (s.a.v) sitayişle ve hürmetle bahsettiği pek çok konuşması vardır. Hz. Peygamber’den bahsederken “Cenab-ı Peygamber Efendimiz (s.a.v)”, “Fahr-ı kâinat Efendimiz(s.a.v)” ve onun dönemi söz konusu olduğu zaman da “Peygamberimiz(s.a.v) zaman-ı saadetlerinde” diyerek söze başlardı. Saltanatın kaldırılması nedeniyle devamlı olarak suçlanan Atatür; 30 Ekim 1922 tarihli meclis müzakerelerinde yaptığı bir konuşmada, Hz. Peygamber’den (s.a.v) sonra gelen râşid halifelerin devlet başkanlığına seçilme usullerine temas etmiş ve konuşmanın bir bölümünde o gecenin Mevlit Kandiline isabet ettiğini belirtmiş ve Hz. Peygamber(s.a.v) hakkında şu cümleleri serdetmiştir:

“…Bugün o gündür, filhakika Arabi tarihlerinde bu akşam doğum gününün tamam yıldönümüne rastlıyor. İnşallah bu hayırlı tesadüftür (inşallah sadaları). Hz. Muhammed (s.a.v) çocukluk ve gençlin günlerini geçirdi. Fakat henüz peygamber olmadı. Yüzü nûrânî, sözü rûhânî, rüşd-i rü’yette bedelsiz, sözüne sadık, hilm-ü mürüvetçe başkalarına üstün olan Muhammed Mustafa (s.a.v), evvela bu hususî ve bu mümtaz vasıflarıyla kabilesi içinde “Muhammed’ül- Emin” oldu. Ondan sonra ancak kırk yaşında nübüvyet, kırk üç yaşında risalet geldi. Fahr-i âlem Efendimiz nâmütenâhî tehlikeler içinde, sonsuz mihnetler karşısında yirmi sene çalıştı ve İslâm dinini kurmaya ait peygamberlik vazifesini ifâya muvaffak olduktan sonra vâsıl-ı a’la-yı alliyîn oldu.(vefat etti.) Atatürk, başka bir konuşmasında Hz. Peygamber(s.a.v) hakkında şöyle diyor:“O, Allah’ın (c.c.) birinci ve en büyük kuludur.
Onun izinde bugün milyonlarca insan yürüyor…
Benim, senin adın silinir; fakat
O sonsuza kadar, Ölümsüzdür.”

YAZDIĞI KİTAPTA HZ.MUHAMMED’İ (s.a.v) KÖTÜLEYEN ZATIN DEVLET MEMURLUĞUNA SON VERİLİŞİ

Hakikat-i Tasvir gazetesinde, Bedir cengi münasebetiyle, Atatürk’ün Hz. Peygamber’e (s.a.v) hayranlığını anlatan bir yazıda M. Şemseddin Günaltay’ın bir hatırasını şöyle nakletmektedir:

“İslâmların, Kureyş kafilesine karşı en büyük ve mühim zaferi olan Bedir cengi, Peygamberlerin en sonu ve en büğüyü olan Hz. Muhammed’in (s.a.v), aynı zamanda pek büyük bir asker ve başbuğ olduğunu da ispat etmiştir.

Bu muazzam zaferin hikayesine başlamadan evvel, o zaferin askerlik bakımından büyük ehemmiyetini ve Peygamberimizin (s.a.v) bu savaşı sevk ve idarede gösterdiği askerî dehâyı, asrımızın en büyük askerlerinden biri olan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ağzından dinleyelim:

Hadisenin şâhidi bulunan ve bizzat Atatürk’ün muhâtabı olan rahmetli tarihçi ve İslâm bilginlerinden Şemseddin Günaltay, Konya’da bir parti kongresinde yaptığı pek mühim ve tarihî bir konuşmada, Atatürk’ün Bedir cengi ve yüce Kahramanı hakkındaki hayranlığını şöyle anlatmıştı:

- Atatürk’ün birer asker kaçağı yuvası hâlini alan medreseleri kapatmasının ve dinimizi cehâletin ve yobazlığın elinden kurtarmak için giriştiği hayırlı inkılâbın mânâsını kavrayamayan bir takım kimseler, o büyük adamın dini akidelerinden şüpheye düşmüşlerdi.

Bu sırada, aydın geçinen tanınmış bir zat da , bu yanlış kanaate düşerek, güya Atatürk’ün gözüne girmek gayretine düşmüş ve mutaassıp bir İslâm düşmanı tarafından, İslâmiyet ve Hz. Muhammed (s.a.v) aleyhine yazılmış bir paçavrayı Türkçeye tercüme edip Atatürk’ün mütelâa ve tasvibine arzetmiştir. O esnada Dolmabahçe Sarayı’nda oturmakta olan Atatürk, bu esere şöyle bir göz gezdirdikten sonra, hemen Şemseddin Günaltay’ın Erenköyü’ndeki köşküne telefon ettirerek kendisini acele saraya davet etmiş ve mahut tercümeyi göstererek:

- Hocam, şu kitabı gördünüz mü? Bu kitaba ne dersin?

Diye sorması üzerine, bu ani sual karşısında ne cevap vereceğini şaşıran üstad da bir an için Atatürk’ün dîni akîdesi hakkında tereddüde düşmüş, acaba kitap hakkında hakiki kanaati nedir, nasıl bir cevap verebilirim, diye aklından geçirmiş ve nihayet:

- Paşam, birkaç gün müsaade buyurunuz da, tetkik edeyim, deyip evine dönmüştür.

Üstadın cevabını sabırsızla bekleyen Atatürk, günün birinde acele bir emirle, hocayı Dolmabahçe Sarayı’na çağırtmıştır. Burada sözü üstada bırakalım ve hikayeyi kendi ağzından dinleyelim:

- Dolmabahçe Sarayı’na acele celb edildiğim gün, beni doğru Atatürk’ün huzuruna çıkardılar, Atatürk, büyük bir masanın başında Başvekili İsmet Paşa ile karşı karşıya oturuyorlar ve önlerindeki haritaya eğilmişler, dikkatle bir şeyler tetkik ediyorlardı.

Ben içeri girince, başını kaldırıp gözlerimin içine bakan Ata hemen sordu:

- Kitabı tektik ettiniz mi, fikriniz nedir? Dedi.

Artık tereddüde lüzum ve imkan kalmamıştı, ne olursa olsun dedim ve tercümeyi Atatürk’ün önüne koyarak:

- Ele alınacak şey değil, bir fâcia, Paşam !

Diye cevap vermeye kalmadan, Atatürk yerinden fırlayıp parladı ve Başvekile dönerek:

- “Bu paçavrayı toplatın ve tercümeyi yapan (…) Bey’i de, devlet hizmetinde kullanılmamak üzere hükümet kapısından uzaklaştırın”, diye emretti. Atatürk’ün denizlerden renk alıp veren gözleri, masanın üzerinde serili haritaya dikildi ve beni kolumdan tutarak masanın başına çekip parmağını bir noktaya dikti. Bu kendi elleriyle çizdikleri bir askerî harita idi ve Hz. Muhammed’in (s.a.v) büyük Bedir Cengi’ni adım adım gösteriyordu.

- Hz. Muhammed’e ve Onun peygamberliği kadar, büyük askerî dehasına hayran olan eşsiz Sakarya galibi, Bedir galibini göklere çıkarırken onun Hak Peygamber (s.a.v) olduğundan şüphe edenlere cevap olarak:

- “Şu haritaya baksınlar ve Bedir destanını okusunlar, diye heyecanlandı. Ata’nın son sözü şu olmuştu:

- Hz.Muhammed’in bir avuç imanlı Müslümanla mahşer gibi kalabalık ve alabiline zengin Küreyş ordusuna karşı Bedir Meydan Muharebesi’nde kazandığı zafer, fâni insanların kârı değildir. Onun peygamberliğinin en kuvvetli delili işte bu savaştır. Diye gözlerini uzak çöllere ve kutlu topraklara doğru çevirdi.

Atatürk’ün, tarihte kendilerini takdir ettiği ve hayran kaldığı mümtaz kişiler yok değildi. Mesela 3 Mart 1924 Selim’den “Hazret-i Yavuz” diye bahsetmiştir.

En çok takdir ettiği kumandan Timur’du.

- “O sizin yerinizde olsa yaptıklarınızı yapabilir miydi?” diye soran birine:

- Bunu bilemem, fakat ben olsaydım onun yaptıklarını yapamazdım. Demiştir.

Kendisinin en hayran olduğu kimse sorulduğunda şüphesizdi hep “Hz. Muhammed (s.a.v)” derdi. Onun devlet kurmaktaki yeteneğine hayrandı. “Zira O, hiç yoktan devlet kurmuştu.” Derdi. Başka bir zaman, Orgeneral Fahreddin Altay’ın, Atatürk’e Hz. Muhammed (s.a.v) hakkında sorduğu bir soruya geldiği cevap:

Bir gün kendisine sordum:

- “Hz. Muhammed (s.a.v) hakkındaki fikirleriniz nedir?”

Tek kelime cevap verdi.

- “SAMİMİDİR.”

Kaynak: Hilmi YÜCEBAŞ, Atatürk’ün N. F. Hatıraları, s. 41

“EY ARKADAŞLAR! ALLAH (C.C.) BİRDİR.”

Atatürk, 30 Ekim 1922 tarihinde Meclis’te yaptığı bir konuşmasında peygamberlerin gönderilişindeki ilâhî usûl, dînimizin son din ve Hz. Peygamber Efendimizin (s.a.v) son peygamber oluşundaki hikmet hakkında şöyle diyor:“Ey Arkadaşlar! Allah (c.c) birdir, büyüktür. Âdât-ı ilâhiyyenin tecelliyâtına bakarak diyebiliriz ki, insanlar iki sınıfta, iki devirde mütalâa olunabilir. İlk devir, beşeriyetin sabâvet ve şebâbet devridir. İkinci devir, beşeriyetin rüşt ve kemal devridir. Beşeriyetin, birinci devrinde tıpkı bir çocuk gibi, tıpkı bir genç gibi, yakından maddî vasıtalarla dahi kullarıyla, iştigali, lâzime-i ülûhiyyetten addeylemiştir. Onlara Hz. Adem aleyhisselâmdan itibaren mazbut ve gayr-ı mazbut bildirilen ve bildirilmeyen nâmutenâhî denecek kadar çok nebîler, peygamberler ve resuller gönderilmiştir.

Fakat Peygamberimiz (s.a.v) vasıtasıyla en on hakâyık-ı dîniyye ve medeniyyeyi verdikten sonra artık beşeriyetle bilvâsıta temasta bulunmaya lüzum görmemiştir. Beşeriyetin derece-i idrâk, tenevvür ve tekemmülü, her kulun doğrundan doğruya ilhâmat-ı ilahiye ile temas kabiliyetine vâsıl olduğunu kabul buyurmuştur. Bu sebeplerdir ki, Cenâb-ı Peygamber (s.a.v), Hâtemü’l Enbiyâ olmuştur ve kitabı, kitab-ı ekmeldir.

“Efendiler, bu dünyada en az yüz milyonu geçen büyük bir Türk milleti vardır ve bu milletin dünya üzerindeki genişliği nisbetinde tarih sahasında da bir derinliği vardır.

Efendiler, bu derinliği iki ölçekle ölçelim: Birinci ölçü tarihten evvelki zamana ait ölçüdür. Bu mukayeseye göre Türk milletinin atası olan Turk namındaki insan, Nuh alehisselâmın oğlu Yafes’in oğlu olan kişidir.

Tarih devrinin ilk döneminde biz de hoşgörü gösterelim. Fakat en belirli, en maddî ve katî tarihî delillere dayanarak açıklayabilir ki Türkler on beş asır evvel Asya’nın göbeğinde büyük devletler kurmuş, insanlığın her türlü yeteneğini belirten bir unsurdur. Sefirlerini Çin’e gönderen ve Bizans’ın sefirlerini kabul eden bu Türk devleti ecdadımız olan Türk milletinin kurduğu bir devletti.

Efendiler, yine malûmdur ki dünya yüzünde yüz milyonluk bir Arap kitlesi vardır ve bunların Asyaî kısmı Ceziretü’l Arap’ta toplu olarak mevcuttur. Nübüvvete mahzar ve resalet olan fahr-i âlem efendimiz (s.a.v) bu Arap kitlesi için Mekke’de dünyaya gelmiş mübarek bir vücuttu.

Son peygamber olan Hz. Muhammed Mustafa sallâllahualeyhisellem, bin üç yüz doksan dört sene evvel Rumî nisan içinde ve rebiyülevvel ayın on ikinci Pazar gecesi gün doğmadan, sabaha doğru tan yeri ağarırken doğdu.

Bugün o gündür. Filhakika Arabî tarihlerde bu akşam doğum günün tam yıl dönümüne rastlıyor. İnşallah bu hayırlı bir tesadüftür. (inşallah sadaları) Hazret-i Muhammed (s.a.v) çocukluk ve gençlik yıllarını geçirdi. Fakat henüz peygamber olmadı. Yüzü nuranî, sözü nuranî, rüşt-i rüyette bedelsiz, sözüne saık, hilm-ü mürüvvetçe başaklarının üstünde olan Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v), evvelâ bu hususî ve mümtaz vasıflarıyla kabilesi içinde “Muhammed-ül emin” oldu. Ondan sonra ancak kırk yaşında nübüvvet ve kırk üç yaşında risalet geldi.

Fahr-i âlem efendimiz (s.a.v) sonsuz tehlikeler içinde, sonsuz mihnetler karşısında yirmi sene çalıştı. Ve İslâm dinini kurmaya ait peygamberlik vazifesini ifaya muvaffak olduktan sonra “vâsıl-ı ilây-ı aliyyîn” (vefat) etti.

Atatürk, “Bizde ruhbanlık yoktur. Hepimiz eşitiz ve dînimizin buyruklarını eşit olarak öğrenmeye mecburuz.” Derken Allah ile kul inancı arasına girenleri bu tahtlarından indirmiş, ama kendisi o tahta oturmamıştır. İslâmi açıdan da doğru olan yapmıştır.. Ama etmekten uzak kaldılar ve Atatürk’ü eski alışkanlıkları ve zihniyetleriyle değerlendirmeye kalktılar. Zaten bugün Atatürk’ü İslâmiyet’e değer verdi ya da İslâmiyet’e değer vermedi şeklinde bir değerlendirmenin içine sokmak yanlıştır. Atatürk’ü İslami açıdan değerlendirmek gerekiyorsa bu değerlendirmeyi kurduğu düzende bir kişinin dinini ne derecede öğrenip öğrenemediğine ve din ve vicdan özgürlüğünün bulunup bulunmadığına bakarak yapmak gerekmektedir. Bu açıdan da bakıldığı zaman Atatürk, İslâmiyet’in her açıdan yaşanıp öğrenilmesine uygun düşecek devrimler de yapmıştır. Atatürk, kendi yıktığı düzenin tabularını da yıkarken aslında tabulaştırmayı kendiliğinden getiren bir zihniyeti de ortadan kaldırmıştır.

Kaynak: Cemâl El-Benna. Kur’an Devrimi, Çev- Dr. Âdem Akın – Rıza Müftüoğlu

PEYGAMBERİMİZ (S.A.V) VE ATATÜRKAhmet Kayhan Dedeyi bilenler bilirler… Yüz yedi yaşından öteye giden büyük bir Hak ehli idi.

Yayınladığı eserleriyle ve yetiştirdiği öğrencileriyle hizmetini sürdürüyor. Atatürk ile ilgili görüşlerini sizinle paylaşmak istiyorum. İşte…

Peygamber Efendimiz (s.a.v) ve Mustafa Kemal Atatürk:

Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) ağzından çıkan ayet ve hadislerin pek çoğu Türk İstiklâl Harbi’nin mimar, Ulu Önder Atatürk tarafından inançla benimsenmiş ve tekrar edilmiştir. Atatürk’ün gerek büyük Nutuk’ta ve gerekse birçok konuşmanının ayet ve hadis meâlindeki sözleri içermesi, onun dinine ve Peygamber Efendimiz’e meâlindeki sözleri içermesi, onun dinine ve Peygamber Efendimiz’e (s.a.v) olan bağlılığını ve onun yolunda yürüdüğünü göstermesi bakımından son derece önemlidir.- “Beşikten mezara kadar ilim öğreniniz.” Hz. Muhammed (s.a.v)
- “İlim Çin’de bile olsa gidip alınız.” Hz. Muhammed (s.a.v)
- “İlim mü’minin yitik malıdır, nerede bulursa alır.” Hz. Muhammed (s.a.v)
- “İlim kadın ve erkek her müslümana farzdır.” Hz. Muhammed (s.a.v)
- “Hayatta en hakiki mürşid ilimdir.” Mustafa Kemal Atatürk
- “Mü’min elinden ve dilinden diğer insanların emin olduğu kimsedir.” Hz. Muhammed (s.a.v)
- “En iyi kişi, kendinden çok, ait olduğu toplumu düşünen, onun varlığının ve mutluluğunun korunmasına kendisini adayan kişidir.” Mustafa Kemal Atatürk
- “Yurtta sulh, cihanda sulh.”Mustafa Kemal Atatürk
- “İnsanlar bir tarağın dişleri gibidirler.”Hz. Muhammed (s.a.v)
- “Milletler, bir vücudun organları gibidir.”Hz. Muhammed (s.a.v)
- “Vatan sevgisi imandandır.” Hz. Muhammed (s.a.v)
- “Millet sevgisi kadar büyük mükâfat yoktur.” Mustafa Kemal Atatürk
- “İki günü birbirine eşit olan ziyandadır.” Mustafa Kemal Atatürk
- “Yüksek Türk, senin için yükselmenin sınırı yoktur.” İşte parola budur. Mustafa Kemal Atatürk
- “İslâm akıl dînidir. Çünkü dînimiz akla, mantığa, hakikate tamamen uyuyor.” Mustafa Kemal Atatürk
- “Mü’min erkekler ve kadınlar, birbirinin dostlarıdır.” Hz. Muhammed (s.a.v)
- “Bizim dînimiz hiçbir vakit kadınların erkeklerden geri kalmasını istememiştir.
Mustafa Kemal Atatürk
- “Camiilerin mukaddes minberleri, ruhanî, ahlâkî gıdaların en yüksek, en verimli kaynaklarıdır.” Mustafa Kemal Atatürk
“Câmiiler birbirimizin yüzüne bakmaksızın yatıp kalkmak için yapılmamıştır. Câmiiler, ibadet ve itaatle beraber din ve dünya için neler yapabilmek gerektiğini düşünmek, yani konuşup tartışmak danışmak için yapılmıştır. Mustafa Kemal Atatürk
- “Bir savaştan dönüşte Hz. Muhammed (s.a.v), asıl büyük cihat şimdi başlıyor demiş..” Nasıl olur efendim? Diyenlere şöyle cevap vermiştir:
-“Asıl cihat insanın nefsiyle olan mücadelesidir.”

- “Kurtuluşumuz tamamlandı. Asıl kurtuluş kültür ve medeniyette gerekli ilerlemeyi sağlamaktır. Mustafa Kemal Atatürk

Kaynak: Namık Kemal ZEYBEK, Tercüman 2004

ATATÜRK’ÜN KUR’AN-I KERİM İLE İLGİLİ ÇALIŞMALARI

“HAK DİNİ KUR’AN DİLİ ADLI MUHTEŞEM
ESER, ATATÜRK’ÜN İSTEĞİ İLE ELMALILI
HAMDİ YAZIR HOCA EFENDİ TARAFINDAN
TAM 12 YILDA HAZIRLANMIŞTIR.

NEDEN KUR’AN-I KERİM’İN TÜRKÇE TEFSİRİNİ YAPTIRDI?

“Türklerin dinlerinin ne olduğunu bilmiyorlar. Bunun için Kur’an Türkçe olmalıdır.

Türk Kur’an’ın arkasından koşuyor; fakat onun ne dediğini anlamıyor. İçinde neler var bilmiyor, bilmeden tapınıyor!

Benim maksadım, arkasından koştuğu kitapta neler olduğunu Türk anlasın.”

Türkçe hutbenin tamamı ilk defa Hâfız Sadettin Kaynak tarafından 1932 yılında İstanbul’da Süleymaniye Câmii’nde okunmuş ancak bu uygulama memnuniyet verici olmadığı için ısrar edilmemiştir. Çünkü Arapçadaki konsonatların Türkçede olmayışı, Kur’an-ı Kerim’in Türkçe okunması halinde, orijinalindeki ses armonisini vermesi mümkün olmamıştır.
Kaynak: Kur’an-ı Kerim: İsra XVII-36, “Bilmediğin bir şeyin ardına düşme, çünkü kulak, göz ve gönül hepsi ondan sorumludur.

ATATÜRK DÖNEMİNDE “KUR’AN-I KERİM” İLE İLGİLİ ÇALIŞMALAR

Cumhuriyetin ilânından sonra “Kur’an-ı Kerim’in Türkçeye çevrilmesini istemesinin asıl amacı, Türk milletinin Kur’an-ı Kerim’in mânâsını lâfzı ve ruhu ile daha iyi anlamasını sağlamaktır.

Cumhuriyetin ilânından sonra “Kur’an-ı Kerim”in Türkçe tefsiri üzerinde büyük bir faaliyet göze çarpmaktadır. Nitekim Hâdimli Mehmet Vehbi Efendi’nin 15 ciltlik “Hulâsatü’l- Beyan fil Tefsîri’l Kur’ân” isimli 10 ciltlik eseri de dahil olmak üzere, cumhuriyetin ilk onbeş yılında, Kur’an-ı Kerim’in tercüme ve tefsirine dair yazılıp neşredilen eser sayısı dokuza varmaktadır. Atatürk’ün Kur’an-ı Kerim ile ilgili yaptığı çalışmalar, milletimiz açısından gerçek manada bir Kur’an devrimidir. 21 Şubat 1925 tarihinde TBMM’de, yapılan bütçe görüşmelerinde dîni yayınlar üzerinde de durulmuş, Kur’an-ı Kerim meâl ve tefsirinin, hadis-i şerif tercümelerinin devlet imkânlarıyla yaptırılması kararlaştırılmıştır. Bu iş için Diyanet İşleri Bakanlığı bütçesine 20.000 lira ek ödenek konulmuştur. Başlangıçta bu meâlin Mehmet Âkif Ersoy, tefsirin ise Emalılı M. Hamdi Yazır tarafından yapılmasına karar verilmiş, ancak Mehmet Âkif Ersoy bilahare bu görevden imtina ederek verilen avansı tekrar iade etmiştir. Dolayısıyla hem meâl hem de tefsir yazma işi, Emalılı M. Hamdi Yazır Hoca tarafından yapılmıştır. Elmalılı M. Hamdi Yazır’ın hazırladığı 9 ciltlik “Hak Dîni Kur’ân Dili: Yeni Meâli Türkçe Tefsir” 1935 yılında, Kâmil Miras tarafından hazırlanan “Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercemesi” adlı 12 ciltlik hadis tercümesi de 1928 yılın Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından neşredilmiştir.

Atatürk’ün Kur’an’ın Türkçeye tercüme ve tefsir edilmesine verdiği önemi, namazda Kur’an’ın Türkçesini okutmak istediği gibi kasta dayalı itham edenler vardır. Bu yorumu yapan zatın diğer bir iddiası da “Atatürk’ün câmilere enstürmantal müzik sokmak isteyeceğinden şüphe etmediği” varsayımdır! Hatta Mehmet Âkif Ersoy’un Kur’an’ın Türkçe meâlinin, Kur’an’ın aslı yerine namazda okutulması ihtimali üzerine, meâlden vazgeçtiği veya yaptığı meâli yaktığı ileri sürülür. Atatürk’ün, Türkçe olarak yapılmasını istediği ibâdet hayatı ile ilgili hususlar bellidir. Bunlar ezan, ikamet, tekbir, salâ ve hutbedir. Hutbenin vaaz ve nasihat kısmı zaten Türkçe yapılmaktadır. Arapça olarak okunan duâ kısmıları da dahil olmak üzere, hutbenin tamamı Türkçe olarak, bir defa, Hâfız Sadettin Kaynak tarafından ve Atatürk’ün emri ile 1932 yılında İstanbul’da Süleymaniye Câmii’nde okunmuş; ancak yapılan uygulama memnuniyet verici olmamış ki, üzerinde ısrar edilmemiştir.

Buna mukabil Atatürk’ün, namazda Kur’an’ın Türkçesini okuttuğuna veya okutmak istediğine dair ne bir uygulama, ne bir direktif ve ne de bir vesika vardır. Namazda Kur’an’ın Türkçe okutulacağı veya câmiye enstrümantal müzik sokulacağı istikametindeki yorumlar, Atatürk’ün fikrinden ziyade, bu iddiaları ileri sürenlerin şahsî görüş, yorum veya temennilerden ibaret kalmaktadır.

Atatürk dinin siyaset aracı hâline getirilmesine karşı mücadele etmiştir. İtikat ve ibadet manzumesi olarak dinine asla müdahâle etmediği gibi ilmî zeminde gelişmesine gayret etmiştir. Bazı noktalarda yapılan müdahâleler Arap kültürünün, Türk kültürü üzerinde asırlarca devam etmiş olumsuz etkilerine son vermek amacıyla yapılmıştır. Asıl hedef din değil, Arap gelenek, görenekleri ve yanlış inanışlarıdır.

Atatürk’ün emri ile câmilerde Kur’an-ı Kerim’in Türkçe meâli okunmuştur. Fakat bu, namazda değil, namazdan önce veya sonra, vaaz ve nasihat mahiyetinde ve Kur’an-ı Kerim’in aslı okunduktan sonra, bu okunan kısmın Türkçe meâlini anlatmak maksadıyla yapılmış bir uygulamadır. Nitekim bu uygulama ve çalışmalara katılanların anlattıklarından bu durum açıkça anlaşılmaktadır. Bu uygulamaya ilk defa başlanacağı zaman, o zamanki Maârif Vekili Reşit Galip Bey, bu işte görevlendirilecek hafızları çağırıyor ve Dolmabahçe Sarayı’nda onlara şöyle diyor:

“Câmilerde Türkçe Kur’an okuyacaksınız. İşte size birer tane Kur’an-ı Kerim veriyoruz. Evet bu tercüme belki iyi değildir. Çünkü Arapçadan Fransızcaya ve ondan da Türkçeye tercüme edilmiştir. Bununla beraber, Ankara’da daha iyi bir Kur’an tercümesi yapılmaktadır.”

Atatürk’ün de bu tercüme hakkında;

“Ben bugün tetkik ettim. Bu tercümenin yanlışlığı ortaya çıktı. Sahih bir tercüme elde edinceye kadar bu işi bırakalım… Bu tercümeyi bırakalım, Mehmet Âkif’in tercümesini alalım.” Sözünden, Reşit Galip Bey’in Ankara’da yaptırıldığını söylediği tercümenin, Diyanet İşleri Bakanlığı vasıtasıyla Mehmet Âkif Ersoy’a yaptırılan meâl çalışması olduğu anlaşılmaktadır. Atatürk’ün tetkik edip yanlışlığına kanaat getirdiği tercüme, Kazimriski’nin Fransızca Kur’an tercümesinden Cemil Said’in “Kur’an-ı Kerim Tercümesi” adı ile Türkçeye çevirdiği tercümedir. Kur’an-ı Kerim’in Türkçe meâlinin câmilerde okutulması ile ilgili uygulamayı, bu çalışmaya katılanlardan Hâfız Sadettin Kaynak şöyle anlatıyor:“Atatürk’ün arzusu, Kur’an’ın Türkçesinin de aslı gibi makam ve lahin ile okunması merkezinde idi. Fakat bu, bir türlü olmuyordu. Çünkü tercüme nesirdi. Bununla beraber, iyi bir nesir de değildi.

(…)

Kur’an’ın kendisine has olan nefes alma için secavendleri, seci’ ve kafiyeye benzeyen fakat seci’ ve kafiye olmayan, şiire benzeyen, fakat şiir olmayan, nesre benzeyen fakat nesir olmayan, sözün kısası, her şeyiyle, her haliyle, metni gibi okunmasının da bir mucize oluşundan ileri geliyordu. Türkçe tercümesinde bu vasıflarının hiçbiri yoktu ve bir türlü olmuyordu.

Türkçe, hitabet dili olarak çok kuvvetli idi. Bununla beraber Türkçede makamla bir nesri okumak çok acayip bir şey oluyordu.

(…)

Ertesi sene Atatürk, Ankara’dan İstanbul’a bir Ramazan için gelmişlerdi. Bu sene, câmilerde halka Türkçe Kur’an okuma tecrübeleri uygulanmaya başlandı. Bu işte çalışacak olan arkadaşlara birer vesika verdirildi. Ben Fatih Câmii’nde okumaya memur edilmiştim. Ve hitabet tarzında okuyordum. Bir gün Fâtih Camii2nde Kuran-ı Arapça okuyup bitirdikten sonra cemaate hitaben:

- Dinlediğiniz surenin şimdi Türkçesini de okuyacağım dedim. Ve Fâtır sûresinin tercümesini okumaya başladım. Cemaat bu okuyuştan çok mütehassis ve memnun oldular.

- “Aman Hâfız Efendi, biraz daha oku! Diyerek bu hitabet tarzında okuyuşun çok yerinde ve muvafık olduğunu söylediler, Allah râzı olsun, ne güzel oldu, dînimizn ne dediğini anladık, Allah’ne (c.c) buyurmuş öğrendik.” Dediler.

O gece sarayda bütün hâfızlar toplandık. Çok davetliler de vardı. Bunlar Türkçe Kur’an okunması tecrübesinde bulunmak üzere çağrılan kimselerdi. Saz heyeti de vardı.

Tecrübeyi uygulayacak olan hâfızlar Süleymaniye müezzini Kemal, Beşiktaş’lı Rıza, Sultan Selim’li Rıza, Fahri, Burhan, Nuri, Yaşar ve ben. Saz heyeti arasında Selânikli Kanuni Mustafa, Mısırlı İbrahim, Kemani Nobar vardı. Mecliste iki erkekle bir de kadın bulunuyordu. Tercüme etmeye başladık. O sırada ayağa kalkarak o gün Fatih Câmii’ndeki hâdiseyi, halkın hitabet tarzında okunuşu memmuniyetle nasıl karşıladıklarını Atatürk’e arzettim. Cevaben:

- “Öyle ise o şekilde tecrübeler yapalım.”

Buyurdular. Ve Kur’an tercümesinden Fâtiha sûresini açıp Kemal’e uzattılar. Kemal okudu. Olmadı.” Ver, ben okuyayım.” Buyurdular. Ve okudular.. Sonra bu sureyi, sıra ile, orada bulunanlara okuttular. Fakat hiçbirisinin okunmasını beğenmediler. Çünkü Türkçe nasıl hitabet edilir, bunun usûlünü ve inceliklerini arkadaşlar içinde bilen ve Atatürk’ün istediği şekilde okumaya muktedir olan kimse yoktu. Sıra bana geldi. Ben de en sonda ve Atatürk’ün sol tarafında oturuyordum. Okudum.

“İşte böyle okuyunuz, böyle istiyorum.”

Buyurdular. Tekrar bana dönerek:

- “Sana bir yer göstereyim orasını oku.” Dediler. Gösterdiği yer Nisâ’ sûresinde hurmet-i musâhere ayetinin (23. Âyet) tercümesi idi. Bu âyette “ve en tecmaû beyne’l- uhteyni illâ mâ kad selef: innalhâhe kâne ğafûra’r- rahîma”

Şöyle tercüme edilmişti:

“İki hemşireyi (iki kız kardeşi) nikâh etmeyiniz. Bir emr-i vâki olmuş ise Allah (c.c) gafûr ve rahîmdir.”

Burada Atatürk yüksek sesle:

- “Konya’ya git, orada karının hemşiresini bilmeden al. Sonra da, bir emr-i vâki oldu, Allah (c.c.) gafûr ve rahîmdir, de ha! Bu bir heyezandır!” dedi. Bu sözler ve bu anlatış üzerine herkes derin bir sükûta ve acı bir korkuya düşmüştü. Ben ayağa kalkarak:

- Atatürk’üm, burası yanlış tercüme edilmiştir. Ayetin asıl tercümesi şöyledir: Diyerek anlatmağa çalıştım ve şunları sözlerime ilâve ettim.

- İki hemşireyi bir zamanda nikâhınızda bulundurmayınız. Ancak birini bıraktıktan, yahut öldükten sonra ötekini alınız.

“Bir emr-i vâki olmuş ise” değil.

“İllâ mâ kad selef”

Kur’ân’ın nüzûlündan yani İslâmiyetten önce vaki olan evlenmeler müstesnadır. Bunlardan dolayı Cenab-ı Hak(c.c) sizleri muhatap tutmaz. Gafûr ve rahîm olan Allah(c.c), bu müsaadesiyle, bu evsafta bulunan birçok kadınların kocasız kalmasını müeddî olacak hareketi affediyor, diye de izah ettim.

Atatürk bu izahatimi sonuna kadar alâka ile dinledi ve hiçbir şey söylemediler:

- “Bu gece bu kadarla iktifa edelim, musiki faslına geçenlim.”
Buyurdular.

Ertesi gece yine huzurlarına çağrıldım. İsmet Paşa da orada idi. Beni yanına oturttu ve:

- “Dün geceki bahsi bir daha anlat.” Dedi. Anlattım

- “Senin dediğin doğru imiş. Ben bugün tetkik ettim, elimizde bulunan tercümenin yanlışlığı ortaya çıktı. Sahih bir tercüme elde edinceye kadar bu işi bırakalım.” Buyurdular.

Yine Ramazandan sonra bir gece idi. Atatürk, bütün ordu müfettişlerini davet etmişti. O gece Hasan Cemil Bey vasıtasıyla:

- Sadettin, ordu müfettişlerine Kur’an’dan bir hitabe irâd etsin. Lüzum görürse hazırlansın. Tarzında bir emir tebliğ edildi. Meclisten ayrıldım. Kur’an’daki muharebeye ve askerliğin faziletine ve şehitliğin yüksek mertebesine dair olan bazı ayetlerin tercümelerini yazdım. Ben bunlarla meşgulken Atatürk, Hasan Cemil Bey’i iki defa bulunduğum yere göndermiş ve:

- Daha hazırlanmadı mı? Biraz çabuk olsun! Buyurmuştu.

Bir çeyrek saat içinde hazırlandım. Tamam haberini verdim. Meclis’te, masa başında Atatürk’ün tam karşısına düşen bir yer seçtim. Atatürk’ün iki tarafında ordu müfettişlerinden Ali Sait, Fahrettin ve Şükrü Naili ve daha bazı paşalarla huzuru mutad zatlar ve diğer birçok misafirler vardı. Ve yirmi kişiye yakın da saz heyeti bulunuyordu.

Hitabeye, Atatürk’üm ve Kahraman Türk Ordusunun Kumandaları, diye başladım ve şöylece devam ettim:

Yüce Allah’ın (c.c) büyük kitabından Al-i İmrân Suresi 169. Ayeti Allah’a (c.c) sığınarak okuyoru;

“Allah (c.c) yolunda muharebe ederken ölenleri öldü zannetmeyiniz. Onlar Allah’ın (c.c) nezdinde yaşarlar ve rızıklarını Allah’tan (c.c) alırlar.”

Enfâl suresi 45, 60 ve 65- 66. Ayetlerini Allah’a (c.c) sığınarak okuyorum;

“Ey müminler! Düşman ordusu karşısında bulunduğunuz zaman dayanınız ve başarıya erişebilmeniz için Allah’ı (c.c) çok zikrediniz.”

“Ey müminler! Allah’ın düşmanları ve kendi düşmanlarınızı, bunların dışında Allah’ın bilip de sizin bilmediğiniz düşmanları korkutup yıldırmak için elinizden geldiği kadar kuvvet ve savaş atları, harp âletleri hazırlayınız. Allah (c.c) yolunda sarfettiğiniz her şey size, haksızlık yapılmadan, tamamen ödenecektir.

Âdiyat sure’sini, Allah’a (c.c) sığınarak okuyorum;“Soluk soluğa koşan, kıvılcımlar saçan, sabahleyin hücuma kalkan, tozu dumana katan ve düşman topluluğunun içine dalan, atlara ve gazilere yemin ederim ki, insan, gerçekten Rabb’ına karşı pek nankördür. Doğrusu kendisi de bunların hepsine şahittir. Gerçekten mala da pek düşkündür. O insan, kabirlerde bulunanların çıkarılacağı ve kalplere olanların ortaya konulacağı bir zamanın geleceğini bilmez mi?

Doğrusu Rab’ları, o gün olanları her şeyinden haberdardır.”

Büyük bir dikkat ve alâka ile dinlenen bu hitabenin sonunda beni alkışladıla.

Bu arada Atatürk:

- “Kur’an’da neler varmış! Bunlardan bizim hiç haberimiz yoktu.” Dedi.

Bu arada Fahrettin Paşa ayağa kalkarak şöyle bir mukabelede bulundu:

- Atatürk’üm! Türk ordusu, vücuda getirdiğin büyük inkılâbı hırz-ı can etmiştir. Bu inkılâbını da öyle yapacaktır. Maddî ve manevî iki kuvvete dayanan ordu, şimdiye kadar manasını anlamadığı manevî kuvvetin ne olduğunu, bu inkılâpla daha iyi anlayacak ve bunu bilerek düşmana öyle hücum edecektir.

İzzettin Paşa da bu meâlde kısa bir söz söyledi, bunları müteakip Atatürk dedi ki:

- “Türk milleti, şarktan, garptan gelecek herhangi bir tehlikeye karşı sizin vaktinde tedbir almış olmanızdan dolayı emniyet içinde evinde yatıyor ve huzur içinde çalışıyor. Japon beliyyesi ( o sırada Çin-Japon harbi yeni baş gösteriyordu) Çin’i istila eder, günün birinde Rusya’yı da çiğnerse bu belayı durduracak ancak Türk ordusudur.”“Ezanı ve Kur’an’ı Türklerden başka hiçbir Müslüman milleti bu kadar okuyamaz.

Bunlara muhteşem müzik ahengi veren Türk sanatkarlardır. “Görülüyor ki Atatürk’ün Kur’an-ı Kerim ile ilgili bütün çalışması, Türk milletinin İslâm’ı ve Kur’an-ı en iyi şekilde anlamasını sağlamaya yöneliktir.

Kaynak: – Sadi BORAK, Atatürk ve Din, s. 75 – 78
- TÜRK ve TÜRKLÜK, T S E yayınları s. 142

TÜRKÇE KUR’AN-I KERİM İLE İLGİLİ BİR TARTIŞMA

Türk Ocağında, Türkçe Kur’an-ı Kerim konusunda, Atatürk ile Kazım Karabekir arasında şu ilginç tartışma oluyor:

- K. Karabekir: Kur’an Türkçeye çevrilemez Paşa hazretleri!..

- Atatürk: Niçin çevrilmez efendim? Bu sözünüz, Kur’an’ın mânâsı yoktur! Demektir.

- K. Karabekir: Hayır efendim. Meselâ “elif- lam- mim” ne diyeceğiz buna?.. Meçhul efendim.

- Atatürk: Öyleyse karşısına bir sıfır koyar, çevirmeye devam edersiniz.

Kaynak: Falih Rıfkı ATAY, Atatürkçülük nedir? S. 47 – 48

Atatürk’ün Kur’an-ı Kerim’e alâkası, sadece Kur’an-ı Ker’im’in Türkçeleştirilmesi çalışmalarından ibaret değildir. Atatürk, aynı zamanda onu büyük bir manevî huşu ile dinler, bundan büyük bir manevî haz duyardı. Hâfız Yaşar bu durumu şöyle anlatıyor:“Ramazan aylarının Atatürk’üm için çok büyük bir önemi vardı. Ramazan ayı gelince, saz heyeti Çankaya köşküne gelmezdi. Kandil geceleri de saz çaldırmazdı. Sadece beni huzuruna çağırır, Kur’an-ı Kerim’den sûreler okuturlardı.

Ben okurken gözleri bir noktaya takılır, derin bir huşu ile dinlerdi. Ruhen çok mütelezziz olduğu her hâlinden anlaşılırdı. Ramazan ayında Hacı Bayram-ı Velî ve Zincirlikuyu câmilerde şehitlerimizin ruhuna hatm-i şerif okumamı emrederlerdi…”

 20KB.
8 teşrin –i sani (kasım) 1925 – Çankaya

“Gazi Kız Numune Mektebine dikkatle okunmak ve… için hediye ediyorum.” Gazi Mustafa Kemal imza

Kaynak: Yukarıdaki Kur’an-ı Kerim Milli Eğitim Bakanlığı Müzesinde Sergilenmektedir. 2005

“…ELLERİNDE KUR’AN-I KERİM CENNETE GİRMEYE HAZIRLANIYORLAR“Biz ferdi kahramanlık sahneleriyle meşgul olmuyoruz… Yalnız size bomba sırtı vak’asını anlatmadan geçemeyeceğim. Mütekabil siperler arasında mesafemiz sekiz metre, yani ölüm muhakkak, muhakkak!.. Birinci siperdekilerin hiçbiri kurtulmamacasına kâmilen düşüyor. İkinci siperdekilerin hiçbiri kurtulmamacasına kâmilen düşüyor. İkinci siperdekiler onların yerine gidiyor. Fakat ne kadar şayan-ı ıpta bir itidal ve tevekkülle biliyor musunuz? Öleni görüyor, ufak bir fütur bile göstermiyor; sarsılmak yok !..

Okuma bilenler ellerinde Kur’an-ı Kerim cennete girmeye hazırlanıyorlar. Bilmeyenler Kelime-î Şahadet çekerek yürüyorlar…

Bu Türk askerlerindeki ruh ve kuvvetini gösteren şayan-ı hayret tebrik bir misaldir. Emin olmalısınız ki, Çanakkale muhaberesini kazandıran, bu yüksek ruhtur.”

Kaynak : Mustafa BAYDAR, Atatürkle Konuşmalar, Varlık Yayınları s. 14- 1964

ATATÜRK MAKAMINA UYGUN OKUNAN KUR’AN-I KERİM’İ DİNLEMEYİ ÇOK SEVERDİ

Florya Cumhurbaşkanlığı Köşkünde meydana gelen bir olayı Mahmut Baler şöyle anlatıyor:Atatürk Hâfız Yaşar’a hiddetle bağırdı.

- Sen nerdesin be adam!.. Hâfız nerde diye ne zaman seni sorsam bulamazlar, hasta derler! Ama sen yalan, sen tamâruz ediyorsun, (yalan yere hastalanıyorsun) Senin bir şeyin yok…

Hâfız Yaşar cevap vermeye hazırlanırken:

- Yeter! Kâfi, fazla konuşma! Bir iskemle al, masanın sonundaki köşeye otur. Dedi.

Atatürk, mak***** uygun, güzel sesle okunan Kur’an-ı dinlemeyi çok severdi. Hâfızdan uşak makamında bir Kur’an okunmasını istedi.

- Hangi sûreyi emredersiniz? Diye sordu:

- Ne istersen onu oku! Dedi

Hafız okumaya başladı.

- Atatürk: Hicaz mak***** geç. Dedi. Hâfız birdenbire mak***** geçemedi. “Hııı.. hııı” diye makamı biraz aradıktan sonra buldu. Okumaya devam etti. Sonra Atatürk yüzünü bana çevirerek:

- Mahmut Bey Kur’an okur musunuz? Diye sordu.

- Okurum efendim.

- Buyurun, okuyun.

Ben, gençliğimde okuyup, ezberlediğim hâfızamda olan sûreyi, besmele çekerek hoş bir makamla okumaya başladım. Kendileri de, etrafındakiler de şaşırdı. Biraz sonra bana da:

- Hicâz mak***** geçin. Dedi.

Ben hüzz’am makamıyla okumaya başladığım sûreyi, musiki bilgimi dayanarak hoş bir makamla okumaya başladım. Kendileri de, etrafındakiler de şaşırdı. Biraz sonra bana da:

- Hicâz mak***** geçin. Dedi.

Ben hüzzâm makamıyla okumaya başladığım sûreyi, musiki bilgime dayanarak hiç duraklamadan hicâz mak***** geçtim ve okumaya devam ettim. Hâfıza dönerek:

- Bak buraya! İşte zeka ile aptallığın mukayesesi!

Sana Kur’an oku dedim. Hangi sureyi istersin diye sordun.

Bu şarkı değil ki beğendiğimizi okuyalım!.. Allah’ın (c.c) kelamı… Ne diye soruyorsun nerden istersen oku.. Sonra hicâz mak***** geç, dedim. Makamı bulmak için Kur’an’ın azametini ve zevkini berbat ettin. Şaşkın herif!

Diyerek beni takdirle göstererek, işte zeka ile şaşkınlığın mukayesesi, diyerek hâfızı susturdu. Ve Afet Hanım’a dönerek:

- Âfet Hanım, Mahmud’a imanın hediyesini getir ver. Dedi. Bana herhâlde bir cübbe geliyor, diye beklerken, Âfet hanım, elinde büyük ve renkli bir kutu içinde Bozkurt Sigarası (Türk Ocağı Sigarası) getirdi. Ve bana uzattı.

- Atatürk: Bu kutuyu aç ve arkadaşlarına ikram et. Dedi

Ben: Efendim, müsaade buyurursanız, unutmayacağım bu mutlu günün hatırası olarak bu kutuyu saklayayım, dedim.

Atatürk: Hayır, siz sigaraları dağıtın, hatırasını saklayın.” dedi.

BİR KUR’AN, ÜÇ KILIÇMuhterem arkadaşlar!

Türkistanlı kardeşlerimiz Sakarya Zaferi münasebetiyle bize üç kılıç ve bir de Kur’an-ı Kerim göndermişler.

Türk Milleti adına kendilerine teşekkür ederim. Bu Kur’an-ı Kerim’i, Türk milletine hediye ediyorum.. Bu üç muazzezlerden (Kılıçlardan), birini ben aldım. İkincisi Batı Cephesi Kumandanı İsmet Paşa’ya verdim. Üçüncüsünü ise İzmir’in fethine saklıyorum!.. Bu kılıç İzmir’e ilk giren kumandanın beline takılacaktır.

Atatürk’ün anlamlı ve duygu dolu sözleri TBMM üyelerinden çok büyük tezahürat almıştır. Atatürk, Kur’an-ı Kerim’i, Türk milletine hediye ediyorum.. Bu üç muazzezlerden (Kılıçlardan), birini ben aldım. İkincisi Batı cephesini Kumandanı İsmet Paşa’ya verdim. Üçüncüsünü ise İzmir’in fethine saklıyorum!.. Bu kılıç İzmir’e ilk giren kumandanın beline takılacaktır.

Atatürk’ün anlamlı ve duygu dolu sözleri TBMM üyelerinden çok büyük tezahürat almıştır. Atatürk, Kur’an-ı Kerim’i Hacı Bayram Veli Câmii’ne hediye etmiştir. Daha sonra bu Kur’an TBMM kütüphanesine verilmiştir.

Atatürk, üçüncü kılıcı ise dediği gibi İzmir’e ilk giren suvarî zabiti Şeref Bey’in beline bizzat kendisi almıştır. (17 Ocak 1921 tarihinde TBMM’deki konuşmasından)

Kaynak: TÜRK ve TÜRKLÜK. T S E Yayınları s. 172

boyutlarında görebilirsiniz.
Türkistan’dan gelen kılıçları ile Mareşal Gazi Mustafa Kemal ve İsmet Paşa, II. İnönü Zaferinin Yıl Dönümünde

30 Mart 1922

ATATÜRK’ÜN HUTBELER HAKKINDAKİ GÖRÜŞÜ

“Hutbeler hakkında sorulan sorulardan anlıyorum ki bugünkü hutbelerin tarzı, milletimizin fikrî hisleri, dili ve medenî ihtiyaçlarıyla uygun görülmemektedir.

Efendiler!

Hutbe demek halka hitap etmek, yani söz söylemek demektir. Hutbenin mânası budur. Hutbe denildiği zaman bundan birtakım mânalar ve mefumlar çıkarılmamalıdır. Hutbeyi irad eden hatiptir. Yani söz söylenen demektir. Biliyoruz ki Hz. Peygamber (s.a.v) zaman-ı saadetlerinde hutbeyi kendisi irad ederlerdi.

Gerek Peygamber Efendimiz (s.a.v), gerek Hulefayı Raşidinin hutbelerini okuyacak olursanız görürsünüz ki gerek Peygamberin (s.a.v), gerek Hulefayı Raşidinin söylediği şeyler o günün meseleleridir. O günün askerî, idarî, malî, siyasî ve sosyal konularıdır.

Ümmeti çoğalıp, İslâm memleketleri genişlemeye başlayınca Cenab-ı Peygamberin (s.a.v) ve Hulefayı Raşidinin hutbeyi her yerde bizzat kendilerinin konuşmalarına imkân kalmadığından halka söylemek istedikleri şeylerini bildirmeye bir takım kişileri memur etmişlerdir. Bunlar her hâlde ileri gelenlerinin en büyüğü idi.

Kaynak: Sadi BORAK, Atatürk ve Din 34

İLK TÜRKÇE HUTBE

Hâfız Sadettin Kaynak, Süleymaniye’de okunan ilk Türkçe hutbe konusunda şöyle der
“-Fatih Camii’nde ilk defa Türkçe Kuran okudum.Bundan sonra sıra Türkçe hutbeye gelmişti.
Atatürk:
-Hadi bakalım,dedi.Türkçe hutbeyi de Süleymaniye Camii’nde oku.Ama okuyacağını evvela tertip et, bir göreyim.
-Fakat Paşam, dedim, bende hitabet yeteneği yok.Bu başka iş, hafızlığa benzemez.
-Zararı yok, tecrübe edelim.
Buyurdular.Bunun üzerine tekrar sordum:
-Hutbeye çıkarken sarık takacak mıyım?
-Hayır, sarığı bırak.Benim gibi başın açık ve fraklı.Ne diyeyim, devrim yapılıyor; peki, dedim.
O gün hıncahınç dolan Süleymaniye Camiinde cemaat arasına karışmış yüz elli sivil polis de vardı.Bu tedbirin çok isabetli olduğu daha sonradan anlaşıldı.
Ben Türkçe hutbeye başlar başlamaz , kalabalık arasından sonradan Arap olduğu anlaşılan biri sesini yükselterek:
-Bu namaz olmadı, diye bağırmaya başladı.Fakat çok şükür itiraz eden sadece o Arap’tı.Onu oradan derhal uzaklaştırdılar.”
Atatürk’ün en çok eleştirildiği konulardan biri de Kuran-ı Kerim’in Türkçeye çevrilmesi ve Türkçe hutbe okutulmasıdır…Oysa dinin amacı dil değildir.Anlaşma ve araştırmaktır.Bu bakımdan dilin bir kutsallığı yoktur.Dil sadece bir iletişim aracıdır ve bu, her milletin kendine mahsustur.Eğer bazılarının iddia ettiği gibi Arapçanın diğer dillere göre kutsallığı olsaydı, Allah (cc) bütün insanlara o dili konuşmasını bildirirdi. Ve Allah dileseydi (c.c) bütün insanlar o dili konuşurdu…Kuran- ı Kerim’de Arapçanın diğer dillerden üstün olduğunu anlatan hiçbir âyet olmadığı gibi, Peygamberimizin (s.a.v.) bu yönde hiçbir hadisi yoktur.

Kaynak: Sadi BORAK, Atatürk ve Din. s. 75-76


Kur’an-ı kerim’in Arapça indirilmesinin sebebi açıktır. Zaten Kur’an-ı Kerim bu durumu şöyle açıklıyor:

“Ey insanlar! Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Allah (c.c) yanında en üstün olanınız, (Allah’ın (c.c) buyrukları dışına çıkmaktan) en çok korunanınızdır. Allah bilendir. Haber alandır.”

“Biz Kur’an-ı senin diline kolaylaştırdık ki düşünüp öğüt alsınlar.” “Biz O’nu Arapça bir Kur’an olarak indirdik ki anlayasınız.” Atatürk’ün, Türk milletinin Kur’an-ı Kerim’in ne dediğini anlamaları amacıyla, Türkçe tefsir ve meâlini yaptırmasını yıllardır dinsizlik gibi takdim edenlerde iyi niyet olabilir mi?

Allah (c.c), yarattığı bütün kullarının lisanını bilir.

O gün Türkçe Kur’an tefsir ve meâline günah diye karşı çıkanların, birçok çeviri hatalarıyla dolu olan Fransızca Kur’an tefsirlerine ise hiç ses çıkarmamaları ve hatta onu kullanmalarının tek izahı kalıyor: Türk ve Türkçe düşmanlığı…

Yoksa Türkler’in daha bilinçli ve daha aydın Müslümanlar olmaları onları rahatsız mı ediyordu?.. Atatürk’e bu konuyla ilgili sürekli dil uzatanlar, İslâm âleminin en önemli kaynak eserleri arasındaki yerini alan Elmalılı M.Hamdi Yazır Hoca’nın yazdığı “Hak Dini Kur’an Dili” adlı muhteşem eseri evlerinde, işyerlerinde kütüphanelerinin baş köşesine koymak için adeta birbirleriyle yarışırlar. Ama o eserin meydana getirilmesini sağlayanın büyük Atatürk olduğunu bilmezler veya bilmek istemezler.. Bu durum akıl sahipleri için düşündürücü değil mi?

Kaynak: Kur’an Kerim’den aldığım yukarıdaki şu ayetler:
- Hucurat 13 “Ey insanlar! Biz sizi bir erkekle, bir dişiden yarattık. Hem de sizi şube şube, kabile kabile yaptık ki tanışsasınız! Haberiniz olsun ki Allah katında en üstününüz, en takvâlınızdır! Muhakkak ki Allah Alîm’dir, Habîr’dir.”
- Duhan 58: “Biz onu sade senin dilinle kolaylaştırdık, gerekir ki iyi düşünsünler.”
- Yusuf 2: “Biz onu Arapça bir Kur’an olarak indirdik ki akıl erdiresiniz.”

Atatürk için dinsiz diyenler oldu.”(1) Bunu bir moda imiş gibi yayanlar vardı… Onun lâiklik anlayışını dinsizlik gibi göstermekte fayda bulanlar oldu. Halbuki Atatürk yobaz aleyhtarı idi. Size başımdan geçen bir vakâyı naklederek başlayayım:

Bir gün Necip Ali ona:

- Efendim, Münir Hayri namaz kılar. Dedi

En yakın bir dostumun beni bu şekilde takdim ettiğini gören, beni sevmeyenler şimdi kovulacağımı zannederek gülüştüler.

Atatürk’le aramızda şu konuşma geçti:

- Sahi mi?
- Evet, Paşam.
- Niçin namaz kılıyorsun?
- Namaz kılınca içimde bir huzur ve sukûn hissederim.
- Atatürk demin gülenlerle döndü: Batmak üzere olan bir gemide bulunsanız, her hâlde Gazi demezsiniz; Allah (c.c) dersiniz. Bundan tabiî ne olabilir?

Sonra bana döndü:

- Dünyadaki işlerine zarar getirmemek şartıyla namazını kıl, heykel de yap, resim de…

Atatürk, asla dinsiz değildi, lâikti. Taassubun şiddetli düşmanıydı. Medreseleri lâğvettirdiği zaman yakınında bulunanlardan rahmetli Galib’e:

- “Yahya Galip Bey, Müslümanlıkta rahiplik yoktur. Medreseler, eski Türkler’in kurdukları modern zihniyette üniversitelerin taassubun elinde ıslah olmayacak kadar tereddiye uğramış harabeleridir. Bunları ne ıslah, ne de idame ettirmek kabildir. Yıkmaktan kasdımız budur. Müslümanlıkta imam, cemiyetin en üstün adamıdır; zamanın en münevver adamıdır. Dört beş yüzyıl birbirini tutmayan içtihatlarla, esen rüzgârlara göre (!..) verilmiş fetvalarla inançlarıyla oynanan Türk milletinin din duygularını, bir sürü skolâstik cahilin eline bırakamayız. İlerde bu işi bizzat elime alacağım.”

Nihayet bir gün yanındakilere:

- …Gördünüz ya, medrese benden daha kuvvetli. Onun bozduğu kafaları ben bile düzeltemiyorum.

Madem softalar benimle konuşmak istemiyorlar, o hâlde ben de tek başıma konuşurum. Göreceksiniz Türk milleti, Türk milletinin zekâsı ve aklı selimi benimle beraber olacaktır.

Ve Reşit Galib’in hazırladığı “Müslümanlık Türk Millî Dini” tezini ele aldı. (2),(3)

Görüldüğü gibi Atatürk’ün mücadelesi ne din’le, ne de dindarlardır… Atatürk, softalığı dindarlık sanan yobazlara karşı mücadele etmiştir. Onların zarar verdiği İslâm Dini’ne Türk milletinin anlayıp sahip çıkması için Diyanet İşleri Başkanlığına gönderdiği itikadına uygun ve ayetlerin Türk-İslâm geleneği göz önünde tutularak halkın anlayabileceği, sade, anlaşılır bir Türkçeyle yazılmasını arzuluyordu!.. Nihayet, Türkler’in Müslümanlığı kabul etmelerinden, o güne kadar hep ihmâl edilmiş olan ve eksikliği her zaman hissedilen Türkçe Kur’an tefsiri, Atatürk’ün emriyle 1926-1938 yılları arasında hazırlanmıştır.

Elmalılı M. Hamdi Yazır tarafından hazırlanan dokuz ciltlik (günümüzde on ciltlik hâlindedir.) “Hak Dîni Kur’an Dili” adında bir tefsir külliyatı hazırlandı… Günümüzde, İslâm alimlerince eşsiz temel kaynak kabul edilen bu kıymetli eser Atatürk’ün ısrarlı çabaları sayesinde hazırlanmıştır. (4) Atatürk; İslâm Dinin Türk milletinin millî çıkması gerektiğine herkesten daha fazla inanan bir insandı. Atatürk’ün, Kur’an’ın Türkçeye çevrilmesini sağlamasını dinsizlik gibi takdim edenlerin bu çabaları bilinçli ve sistemli bir kasta dayanmaktadır… Atatürk, İslâmiyete millî bir sıfat kazandırmıştır. İslâm dünyası dışında niçin Müslüman dendiği zaman Türk’ü anlıyorlar?..

Bir gün, Atatürk’le aynı ortamda bulunan bir zatın “Türkler’in dininin Şamanlık olduğunu” söylemesi üzerine, Atatürk şöyle der:

“Ahmak!.. Müslümanlık da Türk’ün millî dinidir. Müslümanlığı Türkler yaymışlardır. Ve Türkler kendileri en geniş manasıyla anlamışlar ve benimsemişlerdir.”(5)

Atatürk’ün din ve dindarlık hakkında söylev ve demeçleri incelendiğinde Atatürk’ün cehâletle, bi’dat ve hurafelerle savaştığı görülür.

Atatürk, dine karşı olan bir insan olsaydı, yıllarca sürecek olan bir Kur’an tefsiri yaptırabilmek amacıyla, devlet bütçesinin onca para ve kendisinin çok büyük çaba ve mesaisinin sarf eder miydi?

Yapılan bu tefsir, Atatürk’ün milletimize sunmuş olduğu çok büyük bir hizmettir. Atatürk, her zaman cehâlete, aşırılığa, bi’dat ve hurafeler ile dini dinsizliklerine perde eyleyen istismarcılara karşı olmuştur. Zaten dinimizin emri de bu değil midir?(6)

Kaynak:
(1) “Her kim ki, bir Müslümanı kâfirlikle suçlarsa, kendisi kâfir olur.” Hz. Muhammed
(2) M. Hayri EGELİ, Atatürk’ün Bilinmeyen Hatıraları, s. 84, 85, 86
(3) Sadi BORAK, Atatürk ve Din, s. 85-86
(4) Atatürk Düşüncesinde Din ve Laiklik, AKDTYK Yn. S. 384
(5) M. Hayri EGELİ, Atatürk’ün Bilinmeyen Hatıraları, İstanbl, s. 62-63. 1954
(6) Kuran-ı Kerim: Nahl- 90 “Allah adâleti, ihsânı, akrâbaya yardım etmeyi emreder. Edepsizlikten, fenâlıktan ve aşırılıktan men eder. Öğüt almanız için size böyle öğüt verir.”

İSLÂM AKIL DİNİDİR

Atatürk, 16 Mart 1923’te Adana Türk Ocağı’nda esnaf ve sanatkârlara yaptığı konuşmada dînimizin mahiyeti, çalışmaya verdiği değer ve gerçek din âlimi konularında şöyle diyor:“Muhterem sanatkârlar, aziz arkadaşlar!

Bizi yanlış yola sevk eden habisler, bilesiniz ki, alelekser din perdesine bürünmüşler, saf ve nezih halkımızı hep “şeriat” sözleriyle aldata gelmişlerdir. Tarihimizi okuyunuz, dinleyiniz.. Görürsünüz ki, milleti mahveden, esir eden, harap eden fenalıklar hep din kisvesi altındaki küfür ve melanetten gelmiştir.

Onlar her türlü hareketi dinle karıştırırlar. Halbuki, elhamdülillah hepimiz Müslümanız, hepimiz dindarız. Artık bizim dinin icaplarını öğrenmek için şundan, bundan derse ve akıl hocalığını ihtiyacımız yoktur. Analarımızın, babalarımızın kucaklarında verdikleri dersler bile, bize dînimizin esaslarını anlatmaya kâfidir.

Buna rağmen “hafta tatili dine aykırıdır.” gibi akla ve dine uymayan meseleler hakkında sizi kandırmaya çalışan habislere iltifat etmeyin… Milletimizin içinde hakiki ve ciddi âlimler vardır. Milletimiz bu gibi ulemâsıyla müftehirdir. Onlar milletin emniyetine ve ümmetin itimadına mahzardırlar… Bu gibi ulemaya gidin: “Bu efendi bize böyle diyor, siz ne diyorsunuz?” deyiniz. Fakat sureti umumiyede buna da ihtiyaç yoktur.

Bilhassa bizim dinimiz için herkesin elinde bir ölçüsü vardır. Bu ölçüyle hangi şeyin bu dine uygun olup olmadığını kolayca takdir edebilirsiniz. Hangi şey ki akla, mantığa, halkın menfaatine uygundur; biliniz ki, o bizim dînimize de uygundur. Bir şey akıl ve mantığa, milletin menfaatine, İslâmın menfaatine muvafıksa kimseye sormayın, o şey dindir. Eğer bizim dînimiz aklın, mantığın tetabuk ettiği bir din olmasaydı ekmel olmazdı, âhir din olmazdı.

(…) Büyük dinimiz çalışmayanın insanlıkla alâkası olmadığını bildiriyor. Bazı kimseler modern olmayı kâfir olmak sanıyorlar. Asıl küfür, onların bu zannıdır. Bu yanlış tefsiri yapanların maksadı, İslâmların kâfirlere esir olmasını istemek değil de nedir?

“Her sarıklıyı hoca sanmayın. Hoca olmak sarıkla değil, dimağladır.”

21 Mart 1923, Hâkimiyeti Milliye

ATATÜRK RİYAKÂRLARDAN HOŞLANMAZDI

Atatürk çok sıkılgan bir insandı. Bir gün, merhum Prof. Dr. Heşet Ömer Bey’le Atatürk’ün sıkılganlığından bahsediyorduk. Merhum bana:- Kılıç Ali Bey, “tarihteki dahileri inceleyecek olursak hepsinin sıkılgan ve uykusuz olduğunu görürüz.” Demişlerdi. Atatürk kendisini övenlere fena hâlde kızarlardı. Hatta kendisine “Büyük Atatürk” diye hitap edenlere âdeta hiddetlenirler:

- “İsmime böyle riyakâr kelimeler karıştırmayınız.” Derlerdi.

Yine bir yurt gezisinde konuşmacılar, kendilerini övüyorlardı… Dayanamadı ve ayağa fırlayarak şöyle koştu:- Muhterem ve hassas arkadaşlarımız uzak maziyi çok beliğ (ustaca anlatmak) işaretleriyle tavzih ettiler, yakın mâzinin acılarını hakikaten dinleyenleri dilhun edecek tarzda bulunmak nezaketini de ibraz buyurdular. Mütehassis ve müteşekkirim. Yalnız sizden olan bir şahsa, sizden fazla ehemmiyet atfetmek, her şeyi bir ferdi milletin şahsiyetinde temerküz ettirmek elbette lâyık değildir, elbette lâzım da değildir. (…)

- Hayatta en fena şey riyakârlıktır. Hakikat ne olursa olsun riyakârlık onu hülûs ve saffet kisvesine bürünerek saklamaya çalışırlar ki, bu büyük bir tehlikedir.”

Kaynak: Kılıç Ali. Atatürk’ün Hususîyetleri, s. 136-139

ATATÜRK’ÜN BİR RİYAKÂRA CEVABI

“(…)

Atatürk yine bir gün yemek sofrasındaki hâzırûna sordu:“Söyleyin bakalım, ben öldükten sonra bu millet hakkımda ne diyecek?”

- Oradakilerin, kimi münci, kimi dahi…
- Hatta birisi de (HÂŞÂ) Allah, peygamber deyince;

Atatürk gülerek;

- Hayır, hayır hiçbiriniz bilemediniz…

Bu millet benim hakkımda, bu adamın etrafını böyle, …,… yakımı sarmasaydı, memlekete daha çok hizmet yapacaktı, derler.” Dedi.

Kaynak: Osman Yüksel SERDENGEÇTİ. Gülünç Hakikatler. Türk Edebiyatı Vakfı. Yn. 3

ATATÜRK’ÜN NÜFUS KÂĞIDINDA NEDEN DOĞUM GÜNÜ VE AYI YAZILI DEĞİLDİR?..

Atatürk’ün dostlarından Münir Hayri Egeli Bu Durumu şöyle anlatıyor:- Bilmem dikkat ettiniz mi?
- Büyük Ata’nın doğum kâğıdında yalnız doğum yılı yazılıdır. Ne doğduğu gün, ne de ay yoktur. Halbuki rahmetli annesinin daima okuduğu bir Mushaf (Kur’an-ı Kerim)’ın kenarında doğduğu gün, ay ve saati yazılıymış. Ankara Belediyesinden yeni nüfus cüzdanını alırken kendine hatırlatan memura:

- “Sene kâfi” dedi.

- Yoksa gün gelir, doğum günümü kutlamaya kalkarlar!.. Sonra padişaha benzerim. (1),(2)

Atatürk bu davranışı, her liderin ve her insanın gösteremeyeceği bir tevazu ve yüksek ahlâk örneğidir.“Tevazu ve marifette toprak gibi ol.
Olduğun gibi görün görüdüğün gibi ol.”

Hz. Mevlânâ’nın söylediği gibi, Atatürk’ün her zaman, olduğu gibi görünen, göründüğü gibi olan, ender bir şahsiyettir. Söz nüfus cüzdanından açılmışken, “Atatürk” soyadı nasıl doğmuştur ona da kısaca değinelim.

21/6/1934 tarih ve 2525 sayılı Soyadı Kanunu çıkarılınca(3) Atatürk’e de soyadını Safet Arıkan vermiştir. İlk önce “Türkata” için “Atatürk” şeklinde değiştirildi. İsmet Paşa’ya “İnönü” soyadını veren Atatürk, Mareşal Fevzi Çakmak’ın “Çakmak” soyadını beğenmediği için “Soyadın Çakar almaz gibi bir şey, değiştirelim” demiş, ancak Fevzi Paşa “Öyle kalsın” demiştir. (4)

Kaynak: (1) Osman Yüksel SERDENGEÇTİ. Gülünç Hakikatler. Türk Edebiyatı Vakfı. Yn.12
(2) Kur’an-ı Kerim: 16/23- Nahl Suresi: “Gerçekten Allah, onların gizlediklerini de bilir, açığa vurduklarını da. O büyüklük taslayanları sevmez.”
(3) Soyadı Kanunu bk. Başbakanlık Yürürlükteki Kanunlar Külliyatı. C.2, s. 1939
(4) F. Rıfkı ATAY, Çankaya s. 567

ATATÜRK MÜTEVAZI BİR İNSANDI

Münir Hayri Egeli “Atatürk’ün Bilinmeyen Hâtıraları” adlı eserinde “O Herkes Gibi Bir Çocuktu” başlıklı 62. sayfadaki yazısında Atatürk’ü şöyle anlatmaktadır:“Atatürk, kendisinin insanlar üstü bir şekilde gösterilmesinden hiç hoşlanmazdı. Çocukluk arkadaşı Nuri Conker’in sert şakalarını büyük bir neşe ile dinler ve hepimizin önünde tekrarlatırdı.

Bir gün sofrada ismini zikretmek istemediğim bir zat:

- Paşam, demişti; kim bilir çocukluğunuzda ne müstesna bir insandınız. Kim bilir, ne harikulâde hâtıralarınız vardır.

Atatürk, güldü ve Nuri Conker’e döndü:

- Nuri Anlatsın, dedi.

Nuri Bey her zamanki lâtifeci diliyle:

- “Bakla tarlasında karga çobanlığı ederdi,” cevabını verdi. Deminki suali soran zat lâfın bu mecrayı almasından fena hâlde ürktü. Suali ortaya attığına bin kere pişman oldu:

- Aman efendimiz, diyecek oldu, sözünü kesti ve şöyle söyledi:

- “Atatürk hemen bana insanlar üstünde bir doğuş atfetmeye kalkışmayınız. Doğuşumdaki tek fevkalâdelik Türk olarak dünyaya gelmemdedir.

Kaynak: M. Hayri EGELİ, Atatürk’ün Bilinmeyen Hâtıraları, s. 13

MERHUM ELMALILI HAMDİ YAZIR’IN DİLİNDEN..

 

 

 

MERHUM ELMALILI HAMDİ YAZIR’ın dili ile paylaşımlar….

İnsan ruhu ALLAH'a ait ilimde "YAPAN"değil "KABUL"edendir.
Bilgi uydurulmaz her türlü "KESİN BİLGİ"ALLAH'a ait bir nizamdır.


İSLAM'DA İLAHİ KANUNLARI BİLDİREN DELİL DÖRT TANEDİR.

BİR=KİTAP (KUR'AN),

İKİ=SÜNNET,

ÜÇ=ÜMMET'İN İCMAL'İ
(Büyük FAKİH'lerin islam dini ile ilgili görüş birliğinde olmaları)


DÖRT=KIYAS (FIKIH)
Bunlardan ilk üçü kesin isbat,dört'üncüsüde açıklayıcıdır


Hak dinin ayırıcı özelliği Hak Din zorla değil,
seve seve iyilik yapan,serbest olan insanlar yetiştiren bir terbiye nizamıdır.
Bunun için ;"DİNDE ZORLAMA YOKTUR" ( Bakara suresi=2/256 )

EVRENDE İNSAN CİNSİNDE IRK YOKTUR

 
 
EVRENDE İNSAN CİNSİNDE IRK YOKTUR KAVİMLER VE SOYLAR VARDIR- AYNI BAYRAK VE ÜLKÜ ŞEMSİYESİ ALTINDA BİRLEŞMİŞ TOPLUMLAR VARDIR.
AÇIKLAMALI İZAHINI YAPALIM
EVRENDE CANLI İNSAN CİNSİNDEN
TARİHİ VE DİNİ TERMOLİJİDE İLK YARATILAN ADEM a.s 
ve  PEYGAMBERLER SİLSİLESİ ŞU ŞEKİLDE  TAKİP EDER
ŞİT=İDRİS VE NUH ALEYHİS SELAMLA DEVAM EDER
ŞU ANDA YER YÜZÜNDE YAŞAYAN İNSANLARIN TAMAMI 
NUH TUFANINDA GEMİDE BULUNAN ÜÇ OĞLU SAM-HAM VE YAFES’LE BERABER
GEMİDE BULUNUNLARDAN TÜREMİŞTİR 
FAZLA DETAYA GİRMİYORUM.
PEYGAMBERLER SİLSİLESİ DEVAM EDER.
HZ.İBRAHİM A.S.mın
‘İKİ HANIMI HACER’den olma İSMAİL A.S 
ve SARE’den OLMA İSHAK a.s
İSHAK A.S.mında OĞLU YAKUP A.S
(yakup a.s’ diğer bir ismide BENİ İSRAİL)’dir
Bu günkü israil oğulları bu soydan geldikleri için bu isimle anılmaktadırlar
YAKUP a.s.mın soyu bu günkü  israil oğulları (yahudiler)’dır 
PEYGAMBER EFENDİMİZ’de İBRAHİM A.S’mın
 Diğer oğlu İSMAİL a.s.’mın torunu olduğundan dolayı İSRAİLOĞULLARI(yahudiler)
o bizden değildir demektedirler.
HALBUKİ HER İKİ SOYUN ATASI’da
İBRAHİM A.S’dır.
Hatırlatmak ve paylaşmak istedim.
İNSANDA IRK YOKTUR 
 BÜTÜN İNSANLIĞIN DOĞUŞU DA DOĞUDUR DOĞU…
BU KAVGALAR MADDİ VE MANEVİ  ÇIKARLAR YÜZÜNDENDİR

ALİM’lerin,DİL’inden PAYLAŞMAK

ALİM’lerin,DİL’inden PAYLAŞMAK

 
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM
HER KİM:
SABAH VE AKŞAM 
7 Defa“ALLAHÜMME ECİMİ MİNENNAR”
Derse büyük sevab kazanır
HER KİM
SABAH VE AKŞAM =
3 Defa
“BİSMİLLAHİLLEZİ LA YEDURRU MAASMİHİ ŞEYUN FİL ERDİ VELA FİSSEMAİ VE HÜVESSEMİULALİM”
Derse büyük sevab kazanır.
HER KİM
SABAH VE AKŞAM
 3 Defa 
“EÜZÜ BİLLAHİS-SEMİİL ALİM-İ MİNEŞ ŞEYTANİRRACİM”
Derse büyük sevab kazanır.
ŞİRKTEN KORUNMAK İÇİN  HER KİM
“ALLAHÜMME İNNİ EUZÜBİKE MİN EN-ÜŞRİKE BİKE ŞEY-EN VE ENNE A’LEMÜ VE ESTAĞFİRUKE Lİ-MALA  ALEMÜ İNNEKE ENTE ALLAMÜLGUYUP”
Derse korunur..
ZİKRİN EN GÜZELİ
“LAİLAHE İLLALLAH”.
DUANININ EN GÜZELİ
“ELHAMDÜLİLLAH”‘Dır.
ALLAH YOLUNDA YÜRÜYENLER SELAM OLSUN..AMİN..ALAH İZİN VERİRSE İNŞALLAH PAYLAŞMAYA DEVAM EDECEĞİM.
EY İNSAN OĞLU ECEL’mizi FUZULÜ, YAŞAMIN SÜSLÜ FELSEFİ SÖZLERLERİYLE GEÇİRMİYELİM BİZLERİ BİR YARATANIN OLDUĞUNU UNUTMAYALIM BÜTÜN SİSTEMLERİN KURUCUSU YÜCE RAB’bimdir.
ALLAH’a emanet olun bizi gözetleyen birinin varlğını hiç unutmayalım..

DİVAN-I HİKMET-AHMET YESEVİ–3

EY DOSTLAR,KULAK VERİN SÖYLEDİĞİME
NE SEBEBTEN ALTMIŞ ÜÇ’TE GİRDİM YERE
MİRAÇ SIRASINDA HAKK MUSTAFA  RUHUMU GÖRDÜ.
O SEBEBTEN ALTMIŞ ÜÇTE GİRDİM YERE
HAKK MUSTAFA CEBRAİL’DEN EYLEDİ SUAL.
“BU NASIL RUH”BEDENE GİRMEDEN BULDU KEMAL”
GÖZÜ YAŞLI,HALKIN BAŞCISI,BEDENİ HİLAL
O SEBEBTEN ALTMIŞ ÜÇ’TE GİRDİM YERE
CEBRAİL DEDİ “ÜMMET İŞİ SİZE HAK
GÖĞE ÇIKIP MELEKLERDEN ALIR DERS
FERYADINA FERYAD EDER YEDİ KAT GÖK
O SEBEBTEN ALTMIŞ ÜÇ’TE GİRDİM YERE
ÖNCE “ELESTÜ BİRABBİKUM”DEDİ BİL HAKK
“KALÜ BELA”DEDİ RUHUM ALDI DERS
HAKK MUSTAFA OĞUL DEDİ BİLİN MUTLAK
O SEBEBTEN ALTMIŞ ÜÇ’TE GİRDİM YERE
“EVLADIM”DEYİP HAKK MUSTAFA EYLEDİ KELAM.
ONDAN SONRA BÜTÜN RUHLAR EYLEDİ SELAM.
RAHMET DENİZİ DOLUP TAŞTI DİYE YETİŞTİ HABER
O SEBEBTEN ALTMIŞ ÜÇ’TE GİRDİM YERE.
RAHİM İÇİNDE BELİRDİM,SES GELDİ.
“ZİKİR SÖYLE”DEDİ,ORGANLARIM TİTREYİVERDİ
RUHUM GİRDİ,KEMİKLERİM ALLAH”DEDİ
O SEBEBTEN ALTMIŞ ÜÇ’TE GİRDİM YERE

DİVAN-I HİKMET-AHMET YESEVİ-2


HURMA VERİP,BAŞIMI OKŞAYIP NAZAR EYLEDİ.

BİR FIRSATTA AHİRETE DOĞRU SEFER EYLEDİ.

“ELVEDA”DEYİP BU ALEMDEN GÖÇ EYLEDİ.

MEDRESEYE VARIP, KAYNAYIP COŞUP TAŞTIM BEN İŞTE.

SÜNNET İMİŞ,KAFİR OLSA DA VERME ZARAR.

GÖNLÜ KATI,GÖNÜL İNCETEN DEN ALLAH ŞİKAYETCİ

ALLAH ŞAHİD,ÖYLE KULA, “SİCCİN”HAZIR.

BİLGELERDEN İŞİTİP, BU SÖZÜ SÖYLEDİM, BEN İŞTE

SÜNNETLERİNİ ,SIKI TUTUP, ÜMMET OLDUM.

YER ALTINA GİRİP, NUR’A DOLDUM.

HAKK’A TAPANLAR MAKAMINA MAHREM OLDUM.

BATIN MIZRAĞI İLE NEFS BAŞINI, DEŞTİM BEN İŞTE.

NEFSİM BENİ, YOLDAN ÇIKARIP HAKİR EYLEDİ.

ÇIRPINDIRIP HALKA AĞLAMAKLI NAZAR EYLEDİ.

ZİKR SÖYLETMEYİP ŞEYTAN İLE DOST EYLEDİ.

HAZIRSIN DEYİP NEFS BAŞINI DELDİM BEN İŞTE

KUL HOCA AHMET,GAFLET İLE ÖMRÜN GEÇTİ

VAH NE HASRET,GÖZDEN,DİZDEN,KUVVET GİTTİ.

VAH NE YAZIK,PİŞMANLIĞIN VAKTİ YETİŞTİ.

AMEL KILMADAN KERVAN OLUP,

GÖÇTÜM,BEN İŞTE….

HOCA AHMET YESEVİ

DİVAN-I HİKMET’ten=AHMET YESEVİ-1

Bismillah deyip beyan ederek hikmeti söyleyip.Talep edenlere inci cevher saçtım ben işte Riyazeti sıkı çekip kanlar yutup,İkinci defter sözlerini açtım ben işte Sözü söyledim her kim olsa cemale talipCanı canana bağlayıp damarı ekleyip Garip,yetim,fakirlerin gönlünü okşayıp gönlü kırık olmayan kişilerden kaçtım ben işte Nerde görsem gönlü kırık merhem ol Öyle mazlum yolda kalsa yoldaşı ol mahşer günü dergahına yakın ol Ben benlik güden kişilerden kaçtım ben işte Garip,fakir,yetimleri RESUL sordu O gece MİRAC’a çıkıp HAKK cemalini gördü Geri gelip indiğinde fakirlerin halini sordu. Gariplerin izini arayıp indim ben işte Ümmet olsan gariplere uyar ol AYET ve HADİS her kim dese duyar ol Rızk,nasip her ne varsa tok gözlü ol Tok gözlü olup şevk şarabını ben içtim işte MEDİNE’ye RESUL varıp oldu garip Gariplikte sıkıntı çekip oldu sevgili Cefa çekip YARADAN’a oldu yakın Garip olup menzillerden geçtim ben işte.Akıllı isen gariplerin gönlünü tavla Mustafa gibi ili gezip yetim ara Dünya’ya tapan soysuzlardan yüzün çevir Yüz çevirerek derya olup taştım ben işte Aşk kapısını MEVLAM açınca bana değdi Toprak eyleyip “HAZIR OL!”deyip boynumu eğdi Yağmur gibi melanetin oku değdi Ok saplanıp yürek,bağrımı deştim ben işte Gönlüm katı,dilim acı,özüm zalim KUR’AN okuyup amel kılmıyor SAHTE ALİM; Garip canımı harcayayım yoktur malım.Haktan korkup ateşe düşmeden piştim ben işte.Altmış üçe yaşım ulaştı,geçtim gafil HAKK emrini sıkı tutmadım;kendim cahil Oruç,namaz kazaya bırakıp oldum ergin Kötüyü izleyip iyilerden geçtim ben işte Vah ne yazık sevgi kadehini içmeden Çoluk-çocuk,ev-barktan tam geçmeden Suç ve isyan düğümünü burada çözmeden Şeytan gelip,can verirkende şaştım ben işte çengel vurup kıldı gamlı“Mürşid-i kamil hazır ol”deyip saçtı koku Lanetli şeytan benden kaçıp korkusuz gitti kirli ALLAH’a Hamdolsun,iman nuru açtım ben işte Mürşid-i kamil hizmetinde gidip yürüdüm Hizmet kılıp göz yummadan hazır durdum Yardım etti,şeytanı kovalayıp sürdüm Ondan sonra kanat çırpıp uçtum ben işte Garip,fakir,yetimleri sevindiresin Parçalayıp aziz canını eyle kurban Yiyecek bulsan,canın ile misafir HAKK’tan işitip bu sözleri,dedim ben işte Garip,fakir,yetimleri her kim sorar Razı olur,o kulundan ALLAH.Ey habersiz,sen bir sebeb,kendisi saklar.HAKK MUSTAFA öğüdünü işitip dedim ben işte Yedi yaşta arslan babaya verdim selam HAKK MUSTAFA emanetini eyleyip armağan İşte o zamanda binbir zikrini eyledim tamam Nefsim ölüp LA-MEKAN’a yükseldim ben işte.

ALLAH, ALLAH DESEM,KALKSAM YÜRÜSEM.

 

ALLAH ALLAH DESEM KALKSAM YÜRÜSEM,
ACAP ŞU DAĞLARI AŞAMAM MOLA,
BOZ ATLI HIZIR’I YOLDAŞ EYLESEM,
VARIP EFENDİME DÜŞEMEM MOLA,
 SEVDİĞİM BAĞINDA GÜLLERİN GONCA,
USULDUR BOYLARIN BELLERİN İNCE,
ADI GÜZEL İMAMLARIN ÖNÜNCE,
KERBELA’DA ŞEHİT DÜŞEMEM MOLA,
 BEN GÜZEL PİRİME VERDİĞİM İKRAR,
DOLUDA KIRCIN’DAN,BORAN’DAN SAKLAR,
İHLAS AŞIK OLAN İKRARIN BEKLER,
İKRARIN BENDİMİ ÇESEMEM MOLA,
 PİR SULTAN ABDAL’IM DOST ÇİRESİNE,
ARZUMANIM KALDI ŞAH CİVESİNE,
ALTMIŞ İLE YETMİŞ ÜÇ ARASINA,
ÖZÜMÜ İRFANA KOŞAMAM MOLA.
PİR SULTAN ABDAL.
ALLAH YOLUNDA YÜRÜYENLERE SELAM OLSUN

İSLAMDA DOĞRULUĞUN ÖNEMİ

İSLAMDA DOĞRULUĞUN ÖNEMİ
Yalancılık ne kadar kötüyse, doğruluk da o kadar iyi, güzel ve faziletlidir. Peygamber efendimize olgunluğun alameti sorulduğunda (Doğru konuşmak ve doğrulukla iş yapmaktır) buyurdu. (İmam-ı Gazali)
Sadakat [doğruluk] hakkında İslam âlimleri buyuruyorlar ki:
(En güzel amel doğruluk, en çirkini de yalancılıktır.)
(Dünyada doğru insan görmedim diyen; eğer kendisi doğru olsaydı, doğru olanları bulurdu.)
(İslam dini, üç temel üzerindedir. Bunlar; hak, sadakat ve adalettir.)
(Bir insanda üç şey bulunduğu vakit, onun salih bir insan olduğu anlaşılır. Bunlar, nefsani arzulardan uzak olmak, Allah rızası için doğruluk, helal ve temiz yemektir.)
(Günahların içinde bocalayan kimsenin, doğruluğu bulması çok zordur.)
Her şeyin başı doğruluktur. Her işin nizam ve intizamı doğruluk iledir.
Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Şüphelilerden uzaklaş! Şüphe vermeyene sarıl! Doğruluk, sükun ve huzurdur.) [Tirmizi][İbni Ebiddünya]
(Doğru olunuz, doğruluk gerçeği, gerçek de Cennet yolunu gösterir. Bir kimse doğruluktan ayrılmaz, doğruluğu düstur edinirse, Allah indinde o kimse sıddıklardan olur.) [Buhari]
(Doğru olan, iyi davranır, iyi davranan emindir. Emin olan Cennete girer.) [İmam-ı Ahmed]
(Tehlikenin doğruluk içinde olduğunu görseniz de, doğruyu arayınız! Çünkü doğrulukta kurtuluş ve selamet vardır.)
(İman sahibi, her hataya düşebilir. Fakat, hainlik yapamaz ve yalan söyleyemez.) [İbni Ebi Şeybe]
(Doğru olun, doğruluk iyiliğe, iyilik ise, Cennete çeker. Yalandan sakının, yalan fücura, fücur ise Cehenneme götürür.) [Buhari]
(Şu üç şeyden biri kimde bulunursa, o kimse, namaz kılsa da, oruç tutsa da münafıktır: Yalan söylemek, sözünde durmamak, emanete hıyanetlik.) [Ebu Davud]
(Kıyamette fasık-salih herkes pişman olacaktır. Fasıklar fıskı bırakıp doğruluk ve takva üzere bulunmadıklarına, salihler ise daha çok ibadet etmediklerine pişman olacaklardır.) [Feraid-ül fevaid]
Tam doğru, yani sıddık olabilmek için:
1- Doğru sözlü olmalıdır. Zaruret olmadıkça tarizli ve imalı konuşmamalıdır. Büyüklerden birisi zalimlerden kaçıp, Habib-i Aceminin bir odasına girip saklandı. Zalimin zulmünden kurtulmak için yalan söylemek caiz olduğundan, (Soran olursa yok dersin) dedi. Biraz sonra zalimler gelip sordular: (İçerde…) diye cevap verdi. İçeriyi iyice aradılar. Bulamayıp oradan ayrıldılar. (Niye böyle yaptın?) diye sordu. Habib-i Acemi, (Yalan söyleseydim, ikimiz de helak olmuştuk. Doğru söylemenin bereketiyle ikimiz de kurtulduk) diye cevap verdi.
2- Doğruluk için niyette ihlas şarttır. Şayet davranışlarda nefsin arzuları karışırsa, bu niyetten ihlas kalkar. Bu kimse yalancı olur.
3- Azminde doğru olmalıdır. Mesela, (Allahü teâlâ bana şu malı verirse veya şu makama geçersem, şu hizmeti yaparım) diyen kimse, o mala veya o makama sahip olunca, zaruretsiz sözünde durmazsa, azminde doğru değildir.
4- Verdiği sözde durmalıdır. Hazret-i Enes bin Malik anlatır: Amcam Nadr’ın oğlu Enes, Bedir savaşında Resul-i Ekremin yanında savaşa katılamadığına çok üzüldü. (Eğer Allahü teâlâ, beni bir savaşa kavuşturursa, bütün gücümle savaşacağım) diye karar verdi. Ertesi yıl Uhud savaşına katıldı. Sad bin Muaz bunu görünce, (Ne o, nereye gidiyorsun?) diye sorduğunda, (Uhud dağının ardında Cennetin kokusunu aldım. Cennete gidiyorum) dedi. Öyle savaştı ki, şehit olduğunda vücudunda seksenden fazla yara vardı. Bacısı, (Tanınacak hâli kalmamıştı. Ancak elbisesinden onu tanıyabildim) dedi.
5- Doğru iş yapmalıdır. İçi ile dışının bir olması adalettir. İçinin dışından iyi olması fazilettir. İçi dışına uymayan insana doğru denmez.
6- Bütün işlerde doğru olmalıdır. Hadis-i şerifte, (Kalbi doğru olmayanın imanı doğru olmaz. Dili doğru olmayanın da kalbi doğru olmaz) buyuruldu. (İbni Ebiddünya)
Büyükler buyuruyor ki:Doğruluk emanettir. Yalancılık hıyanettir. (Hazret-i Ebu Bekir)
Oğlum, yalandan sakın, o serçe eti gibi tatlıdır. Ondan az kimse kurtulur. (Lokman Hakim)
Allah indinde en büyük hata, yalan konuşmaktır. (Hazret-i Ali)
Yalancı ile cimri Cehenneme girer. Fakat, hangisi daha derine atılır, bilmem. (Şabi)
Doğru ile yalan, biri diğerini çıkarıncaya kadar kalbde boğuşur. (Malik bin Dinar)
İçi dışına, sözü işine uymamak, nifaktandır. Nifakın temeli ise yalandır. (Hasan-ı Basri)
Eshab-ı kiram indinde yalandan daha kötü bir şey yoktur. Çünkü, onlar, yalanla imanın bir arada bulunamıyacağını bilirlerdi. (Hazret-i Âişe)
İstikamet [her işte daimi doğruluk], kerametten üstündür. (Seyyid Abdülhakim Arvasi)
Hazret-i Lokmana, (Bu dereceye ne ile kavuştun?) diye sual ettiler. (Doğruluk, emanete riayet ve bana gerekmeyeni bırakmakla) diye cevap verdi.
Seyyid Abdülkadir Geylani hazretleri, “Bu işe başladığınızda, temeli ne üzerine attınız? Hangi ameli esas aldınız da böyle yüksek dereceye ulaştınız?” diye soranlara buyurdu ki: (Temeli doğruluk üzerine attım. Hiç yalan söylemedim. İçim ile dışım bir oldu. Bunun için işlerim hep rast gitti.)
Bütün kötülüklerin esası yalandır. Peygamber efendimizin en sevmediği huydur. Yalan söylemek haramdır. Ancak üç yerde caizdir. Harpte, iki müslümanı barıştırmak için, hanımı ile iyi geçinmek için.
Din düşmanlarının zararından korunmak veya müslümanları korumak için yalan söylemek caizdir. Zalimden, bir müslümanın bulunduğu yeri, malını, günahını saklamak caizdir. İki müslümanın, karı-kocanın arasının açılmasını önlemek için, malını korumak için, müslümanın sırrını, aybını meydana çıkarmamak için ve bunlar gibi haramları önlemek için yalan caiz olur, ölmemek için leş yemeye benzer. İyiliğe vesile olan yalan, fitneye sebep olan doğrudan makbuldür.
Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Yalan üç yerde caizdir: Harpte, zira harp, hiledir. İki müslümanı barıştırmak için, birinden diğerine iyi söz getirmek. Hanımını idare etmek için.) [İbni Lal]
(İki kişinin arasını düzeltmek ve hayırlı iş yapmak için söylenen söz, yalan sayılmaz.) [Müslim]
(Kötü şeyler irtikab eden, bunları gizlemeye çalışsın!) [Hakim]
Büyükler yalan söylemek icap ettiği yerde, sözün manasını değiştirerek, doğru söylemeyi tercih etmişlerdir. Muaz ibni Cebel hazretleri, vazifesinden dönünce, hanımı (Bu kadar çalıştın, zekat topladın, bize ne getirdin?) dedi. O da, (Beni gözeten vardı, bir şey getiremedim) dedi. O, Allahü teâlâyı kastetti. Hanımı ise, Hazret-i Ömer’in onu kontrol eden birini gönderdiğini sandı. Hanımı, Hazret-i Ömer’in evine gidip, kızarak, (Muaz, Resulullahın ve Ebu Bekr-i Sıddıkın yanında emin idi. Siz niçin onun peşine adam takıyorsunuz?) dedi. Hazret-i Ömer, Hazret-i Muaz’dan işin aslını öğrenince güldü ve hanımına vermesi için ona bir miktar hediye verdi.
Her doğruyu her yerde söylememeliDoğruluk ve doğru söz, dinimizin esasındandır. Fakat büyüklerimiz, (Sözün doğru olmalı, ama her doğruyu her yerde söylememelidir!) demişlerdir. Ulu orta, köre kör, sağıra sağır demek uygun olmaz. Dünya ve ahirete yaramayan doğruyu söylemekte ise zaten fayda yoktur. Denizde su, ormanda ağaç, çölde kum olur) demek doğrudur. Fakat boş sözdür. Bu doğru söz insanların içinde beş on kere tekrar edilirse ona deli derler. Dokuz köyden kovulmamak için doğruyu dinimizin emrine uygun söylemelidir! Mesela hırsız, ahlaksız, hain insan kötüdür. Bunu ıslah için (Sen ahlaksızsın) denirse kabul etmez. Dokuz köyde böyle konuşursak, her köyden kovuluruz. İyi ahlakın güzelliği anlatılarak kötülükten vazgeçirmeye çalışılır.
(Yiğitlik ondur. Biri kaçmak, dokuzu hiç görünmemek) sözünde bir pasiflik görünüyor gibi ise de, yiğitlik, kabadayılık değildir. Kavga çıkaran, baş yaran, belasından yanına varılmayan kimseye yiğit denmez. Yiğit, haklı olduğu, gücü yettiği halde, affeden, intikam almayan, kavga etmeyen, iyi geçinen kimsedir. Hadis-i şerifte buyuruluyor ki:
(Yiğitlik, kahramanlık, pehlivanlık hasmını yenen değil, öfkesini yenendir.) [Buhari]
Harpte düşman karşısında cesur, fakat müslümanlar arasında mütevazı olmalıdır!
Rızktan endişe etmemeliHer şeyin başı doğruluktur. Her işin nizam ve intizamı doğruluk iledir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Doğru olunuz, doğruluk gerçeği, gerçek de Cennet yolunu gösterir. Bir kimse doğruluktan ayrılmaz, doğruluğu düstur edinirse, Allah indinde o kimse sıddıklardan olur.) [Buhari]
Bir haramdan kaçmak, milyonlarca nafile ibadetten evladır. Günahtan kaçmak ibadet yapmaktan önce gelir. Hadis-i şerifte, (Küçük bir günahtan kaçmak, bütün cin ve insanların ibadetleri toplamından daha iyidir) buyuruluyor. (Riyad-ün Nasıhin)
Rızktan endişe etmemeli, bu yüzden doğruluktan ayrılmayıp haramlara düşmemeli. Rızk mukadderdir. Yani herkesin rızkı bellidir, artmaz eksilmez, rızkını almadan dünyadan ayrılmaz. İsteyene helalden gelir, isteyene haramdan. Gelen miktar aynıdır. Ecel de mukadderdir. Yani herkesin ömrü bellidir, uzamaz kısalmaz, vakti dolunca dünyadan ayrılır. Kaza ve kader, hayır ve şer, zaten imanın şartlarındandır. Peki, daha ne istiyoruz, niye şükretmiyoruz? Rızkımız belli, ömrümüz belli, başımıza gelenler Allah’tan. Artık dileyen şükretsin, dileyen de nankörlük.
Gencin birisi Kâbe’de hep, Ey doğruların yardımcısı olan Allah’ım, ey haramdan sakınanların yardımcısı olan Allah’ım, sana hamdü sena ederim diye dua eder. Bu durum herkesin dikkatini çeker. Birisi, (Neden hep aynı duayı yapıyorsun, başka bir şey bilmiyor musun?) der. O da anlatır:
7-8 sene önce yine Kâbe’de iken içi altın dolu bir torba buldum. Tam 1000 altın vardı. İçimden bir ses (Bu altınlarla, şunları şunları yaparsın) diyordu. Hayır dedim kendi kendime, bu benim değil, başkasının malı, kullanmam haram olur dedim. Bu sırada birisi, (şöyle bir torba bulan var mı?) diye bağırıyordu. Çağırdım onu, nasıl bir torbaydı, içinde ne vardı diye sordum. Torbayı tarif etti ve içinde 1000 altın vardı dedi. Al öyleyse torbanı diyerek verdim. Adam torbayı açıp içinden bana 30 altın verdi.
Pazara gittim. Temiz yüzlü genç bir esiri [köleyi] överek satıyorlardı. Gencin temizliği dikkatimi çekti. Yanlarına gittim, bu köle için ne istiyorsunuz dedim. 30 altın dediler. Adamdan aldığım 30 altını verip genci satın aldım. Bir iki yıl geçti. Genç çok çalışkan, çok edepli idi. Onu aldığıma çok memnun olmuştum. Bir gün onunla giderken karşıdan iki üç kişi geliyordu. Genç bana dedi ki, (Efendim, ben Fas emirinin oğluyum. Bu gelenler babamın adamları. Beni buldular. Senden beni satın almak isterler. Sen iyi bir insansın, onlara 30 bin altından aşağıya satma) dedi.
O kişiler yanıma geldi, bu esiri bize satar mısın dediler. Satarım dedim. 60 altın verelim dediler. Olmaz dedim. İyi ama sen bunu 30 altına almadın mı? Biz sana iki mislini veriyoruz dediler. Öyleyse gidin pazardan alın dedim. Artıra artıra 20 bin altına kadar çıktılar. 30 binden aşağı olmaz dedim. Çaresiz kabul ettiler. Altınları verip, genci alıp gittiler. Ben o 30 bin altınla, işyerleri açtım, ticaret yaptım, daha çok zengin oldum. Bir gün bana arkadaşlar, çok zengin bir ailenin iyi bir kızı var. Babası yeni vefat etti. Onunla seni evlendirelim dediler. Ben de olur dedim. Nikah kıyıldı. Deve yükleri çeyizini getirdiler. Çeyiz arasında bir torba dikkatimi çekti, kıza, bu nedir dedim. İçinde 970 altın var, babam Kâbe’de bunu kaybetmiş, bulan gence 30 unu vermiş. Kalanını da bana hediye etti, çeyizine koyarsın dedi. Demek ki bulduğum altınlar benim rızkım imiş, vermese idim haram yoldan gelecekti, şimdi helal yoldan yine bana geldi.
Öyle ise, haramı ateş bilip ona uzanmamalı, günah kazanmamalı.
İslam’ın adaletiRum Kayseri Herakliyus’un büyük ordularını perişan eden İslam askerlerinin başkumandanı Ebu Ubeyde bin Cerrah hazretleri, zafer kazandığı her şehirde adamlarını bağırtarak, Rumlara, Halife Hazret-i Ömer’in emirlerini bildirirdi. Humus şehrini alınca buyurdu ki:
(Ey Rumlar! Allahü teâlânın yardımı ile ve Halifemiz Ömer’in emrine uyarak bu şehri de aldık. Hepiniz ticaretinizde, işinizde, ibadetlerinizde serbestsiniz. Malınıza, canınıza, ırzınıza, kimse dokunmayacaktır. İslamiyet’in adaleti aynen size de tatbik edilecek, her hakkınız gözetilecektir. Dışardan gelen düşmana karşı, müslümanları koruduğumuz gibi sizi de koruyacağız. Bu hizmetimize karşılık olmak üzere, müslümanlardan hayvan zekatı ve uşr aldığımız gibi, sizden de, senede bir kere cizye vermenizi istiyoruz. Size hizmet etmemizi ve sizden cizye almamızı Allahü teâlâ emretmektedir.)
Humus Rumları, cizyelerini seve seve getirip, Beyt-ül-mal emini Habib bin Müslime teslim ettiler.
Herakliyus’un, bütün ülkesinden asker toplayarak Antakya’ya hücuma hazırlandığı haberi alınınca Humus şehrindeki askerlerin de, Yermük’deki kuvvetlere katılmasına karar verildi. Ebu Ubeyde hazretleri şehirde memurların şöyle bağırmalarını emretti:
(Ey Hıristiyanlar! Size hizmet etmeye, sizi korumaya söz vermiştim. Buna karşılık, sizden cizye almıştım. Şimdi ise, Halifeden aldığım emir üzerine, Herakliyus ile gaza edecek olan kardeşlerime yardıma gidiyorum. Size verdiğim sözde duramayacağım. Bunun için hepiniz Beyt-ül-mala gelip, cizyelerinizi geri alınız! İsimleriniz ve verdikleriniz, defterimizde yazılıdır.)
Suriye şehirlerinin çoğunda da böyle oldu. Hıristiyanlar müslümanların bu adaletini, bu şefkatini görünce, senelerden beri Rum imparatorlarından çektikleri zulümlerden ve işkencelerden kurtuldukları için bayram yaptılar. Sevinçlerinden ağladılar. Çoğu seve seve müslüman oldu. Kendi arzuları ile Rum ordularına karşı İslam askerine casusluk yaptılar.
İslam devletlerinin meydana gelmesi, yayılması asla, saldırmakla olmadı. Bu devletleri ayakta tutan, yaşatan, büyük ve başlıca kuvvet, iman kuvveti idi ve İslam dininde çok kuvvetli bulunan adalet, iyilik, doğruluk ve fedakârlık meziyeti idi. Kur’an-ı kerimde mealen buyuruldu ki:
(Allah, adaleti, iyilik yapmayı, akrabaya bakmayı emreder. Hayasızlığı, fenalığı ve haddi aşmayı men eder.) [Nahl 90]
(Ey iman edenler! Bir millete olan öfkeniz, sizi adaletsizliğe sürüklemesin. Adil olunuz!) [Maide 8]
Sözünün eriİbrahim aleyhisselam, Allahü teâlâ bir oğul verirse, onu Allah için kurban edeceğini söyledi. Dileği hasıl olunca, sözünü yerine getirmesi rüyada bildirildi.
Hazret-i İbrahim, sözünde durup oğlunu kurban etmek istedi. Cenab-ı Hak, (İbrahim, gerçekten rüyasına sadakat gösterdi. Elbette bu açık bir imtihandı. Oğluna karşılık ona büyük bir kurbanlık koç fidye verdik. İhsan sahiplerini böyle mükafatlandırırız) buyurdu.
Hazret-i İbrahim, Nemrud tarafından ateşe atıldığında canı ile, Hazret-i İsmail’i kurban etmesi emredildiğinde evladı ile, ovaları kaplayan bütün sürülerini bağışlamakla da malı ile imtihan edildi. Üç imtihanı da kazandı. Kur’an-ı kerimde, (Sözünün eri İbrahim) diye övüldü. (Necm 37)
Böyle sözünde durmak büyük fazilettir. Kur’an-ı kerimde, sözünde duranlar övülmektedir:
(Müminler içinde Allah’a verdiği sözde duran nice erler var.) [Ahzab 23]
(Elbette İbrahim, sadık bir Peygamberdi.) [Meryem 41]
(İsmail, sözünde sadık resul bir nebi idi.) [Meryem 54]
Hadis-i şerifte ise buyuruldu ki:
(Doğruluk iyiliğe, iyilik Cennete götürür. İnsan doğruluk ile Allah indinde, sıddıklardan yazılır.) [Müslim]
Hazret-i İbrahim, Cenab-ı Hakkın gönderdiği koçu kurban etti. Peygamber efendimiz, Eshab-ı kirama, (Kurban kesmek, babanız İbrahim’in sünnetidir) buyurdu. (Hakim)

DOĞRULUK

 

 

 

DOĞRULUK

DOĞRU OLSAM OK GİBİ ATARLAR BENİ,

EĞRİ OLSAM YAY GİBİ ELDE TUTARLAR BENİ,

HİÇ KEDER ELEM ETME BOŞ YERE MATEM ETME

DÜŞMANLARINI TANI UZAK DUR SİTEM ETME,

NE FAKİRİ AÇ GÖRDÜM,NE ZENGİNİ TOK,

HEDEFİNE VARIR ELBETTE DĞRU OK…….

MEVLANA…

ALLAH YOLUNDA YÜRÜYENLERE SELAM OLSUN

BİLSEM..

BİLSEM…
Ey sevgili!
 Hayalin gözümde, ismin dilimde, sarayın kalbimde…
Peki ama nereye kayboldun?!.
Gözlerim her yerde seni arıyor, hâlbuki işte
 gözbebeğimdesin;
 kalbim durmadan seni özlüyor, hâlbuki işte
bağrımın içindesin.
Kaybolup gittin desem kalbim beni doğrulamıyor.
Çünkü sen onun içinde bir sır gibi kaldın,
hiçbir yere ayrılmadın.
 Yok, gitmedin, hep yanımdasın desem, gözüm beni yalanlayacak, hani nerede sevgili, diyecek.
 Ne yapacağımı bilemiyorum.
Kaybolan ile bulunan, doğru ile yalan arasında şaşkın kalakaldım. Gönlümdeki yangına şahitlik ederek şu alevlerin içinde gülümseyen,
şu gözyaşıma yansıyan hayalin ne vakit hakikat olacak?
Ateş ile su arasında kalan hasretim ne vakit dinecek?
Neredesin, kiminlesin, neylersin bilsem!..
İskender Pala//Şah ve Sultan

TAŞ..

 

 

TAŞ

SANA KALPSİZ,SANA RUHSUZ DEDİLER……

MERHAMETSİZ YÜREKLERİ SANA BENZETTİLER…..

OYSA SENİNDİR DEĞİRMENDEKİ BESTE…..

SENİNDE RUHUNA BİÇİM VERİR HEYKELTRAŞ…..

SANA YANILIR DERT,SANA VURULUR BAŞ,,,,,

MİLYONLARCA YIL MİLYONLARCA İNSANIN TAPTIĞI TAŞ……

KEMERLER SÜTÜNLAR SENDEN YAPILIR……

ALLAH’A ULAŞAN MERDİVENLERE SENDEN ÇIKILIR….

SENDEN HAYKIRILIR NAMAZ VAKTI  BÜTÜN İNSANLARA….

İNSANLAR TAŞI TAŞ ÜSTÜNE KOYARLAR YAPITLAR YAPARLAR…..

VE BİR GÜN GELİR  O YAPITI YIKARLAR…..

TAŞLARDA BEKA TAŞLARDA EBEDİYET……

SÖYLE TAŞTAN BAŞKA NE BIRAKMIŞ MEDENİYET…..

ALLAH GÜNAHKAR KULLARINI TAŞ YAPARMIŞ…..

VE BİR GÜN GELECEK GÖKTENDE YAĞACAKSIN SANIRIM……

BİR GÜN UZATILIRSIN BOYLU BOYUNCA BİR TAŞA…..

VE BİR TAŞ DİKERLER YANI BAŞINA…..

O TAŞTIR HER ŞEYDEN BAKİ…..

ÜSTÜNDE BİR YAZI,BİR FATİHA VE HÜVVEL BAKİ……

ALLAH YOLUNDA YÜRÜYENLERE SELAM OLSUN……

============================================

BEN BEN DEĞİLİM-SENDE SEN DEĞİLSİN..

 

 

 

BEN BEN DEĞİLİM-SENDE SEN DEĞİLSİN..

 Vicdanınızla başbaşa kaldığınızda cevabını arayıpta bulamadığınız ve gizemliliğini koruyan soruları hiç kendinize sordunuzmu? Ben kimim diye? senin sen olmadığını,o sana hayat veren  ilahi kudret  senin sen olmadığını  yaşadığın yaşamın boyunca seni hislerinde hep senden gizlemiştir.sen bunun farkında olmadan hep ben diyerek  yaşadığını sanırsın halbuki  hayalden ibaret olan bu yalan dünyanın oyun sahnesinde  yaşama kuvvetle sarılıp idame ettirdiğin hayatının karmaşık yolculuğunda  karşılaştığın engebeleri kendin aştın sanırsın halbuki bu engebeleri aşmak senin insiyatifinde değildir. bu engebeleri aşma imkanını sana sağlayan hep Yüce rabbimdir. ey insan oğlu  çamurla yoğrulmuş özünün, varlığının yaratılmışlığına ezelden hükmeden ve hüküm veren yalnız ve yalnız yüce Rabbim’dir.yaşamınızı devam ettirdiğiniz müddetçe senin sen olduğunu kavurucu şiddetli lavların  sinene yapıştığı ateşin yangına dönüştüğü zaman anlarsın. senin sen olduğunun  çizgisi derin izlerle  belirtilmiştir.Hiçbir irade hükmünün sende olmadığını bil.bir salise ötemizi bilemiyeceğimize göre ne ben benimdir ne sen sensindir

“İmamı gazali” 

“BASİRETLİ KALPLER RUHUN VAR OLDUĞUNU HER ZAMAN GÖRÜR” diye söylemiştir.

buna göre kendimize ben diyebilmemiz için ALLAH yolundan ayrılmayıp emirlerine harfiyyen uyalım.ALLAH yolunda yürüyenlere selam olsun.amin

LA İLAHE İLLALLAH MUHAMMEDEN RASÜLLÜLLAH.

YÜKSELEN BURCUNUZU ÖĞRENİN

 YÜKSELEN BURCUNUZU ÖĞRENİN

BİLGİ PAYLAŞIMI:

Yükselen burcunuzu öğrenmek isterseniz:  Annenizin adı ve kendi adınızın harflerinin ebced değerlerinin toplamını aşağıda gösterildiğ işekilde  yazarak toplayın  12 rakamına bölün kalan rakam ne olursa, yine aşağıda gösterilen aylara göre sıralanmış burçlara isabetini gösteren rakamın karşısında ki burç kişinin yükselen burcudur.

harflerin ebce değerleri 

A=1-B=2-C=3-Ç=3-D=4–E=5–F=8-G=8-Ğ=4-H=8-I=10-İ=10-J=3-K=4-L=6-M=4-N=2-O=7-Ö=7-P=2-R=8-S=0-Ş=0-T=4-U=7-Ü=7-V=6-Y=10-Z=7 

 ÖRNEK

 Anne Adı=AYŞE ,

Çocuğunun Adı=ELİF veya başka isim olsun formül bu 

AYŞE = A=1-Y=10-Ş=0-E=5=TOPLAM=16 .

ELİF=E=5-L=6-İ=10-F=8=TOPLAM=29.

İKİSİNİN HARFLAERİNİN GENEL TOPLAMI=16+29=45

Bu çıkan sayıyı 12 sayısına böldüğümüzde kalan sayı =9 olmaktadır.

 kalan sayı=0 olsaydı oda balık burcu olurdu.

ŞİMDİ RAKAMLARA GÖRE BURÇLAR

1KOÇ…..

2=BOĞA…..

3=İKİZLER……

4=YENGEÇ……

5=ASLAN…..

6=BAŞAK……

7=TERAZİ…..

8=AKREP..

9=YAY…….

10=OĞLAK…..

11=KOVA……

12=BALIK………..

Şimdi ELİF için kalan sayı…9 olduğuna göre

 ELİF’in Yükselen burcu=YAY olmuş olmaktadır.

Allah yolunda yürüyenlere selam olsun

SİYAH DÜNYAM

SİYAH DÜNYAM

BANA GÖZLERİNİ GÖNDERME MEKTUPLARINDA CAN,
MAVİLERE ALIŞIK DEĞİLİM BEN,
YILLAR VARKİ SİYAH BİR YALNIZLIK BÜYÜR ŞİİRLERİMDE,
HER ŞEYİM KARADIR BENİM KADERİM GİBİ
KAÇ MEVSİM Kİ ZİFİR BİR GECE UZAR GİDER,
HİÇ SABAH OLMAZ GÖZLERİMDE…..
 BANA GÜLÜŞLERİNİ GÖNDERME MEKTUPLARINDA CAN,
YILLAR VARKİ BU KALEM SEVİNÇLERİ HİÇ YAZMADI
GAMZELERİNİ ANLATAMAM KIRIK DÖKÜK MISRALARIMDA,
DERTLE BÜTÜNLEDİM BEN KENDİMİ SÖYLEMİŞTİM.
NE ZAMAN GÜLMEYE KALKSAM BİRAZ BURUKSU,
TEBESSÜMLER EN UFAK OLUR DUDAKLARIMDA…..
 BANA SEVGİLERİNİ GÖNDERME MEKTUPLARINDA CAN,
SEVMEYİ UNUTMUŞUM KAÇ ZAMANDIR BECEREMEM
BİR SEVDA YORGUNUYUM BEN EZİK ŞARKILARDA,
IŞIL IŞIL CADDELERDE GECE YARISIYIM
NE ZAMAN MAVİLERE SORSAM KENDİMİ KIRIK BİR HEVESLE,
GEÇ KALMIŞLIĞIM ÇIKAR HEP KARŞIMA….
 BANA GÖZLERİNİ GÖNDERME MEKTUPLARDA CAN,
GÖNDERECEKSEN BARİ SAÇLARINI GÖNDER
SİYAHLARDAN BİR DÜNYA KURMUŞUM KENDİME,
ÇİÇEKLERİM SİYAHTIR SİYAHTIR ŞİİRLERİM………
N.A.ALLAH YOLUNDA YÜRÜYEN DOSTLARA SELAM OLSUN.

ETME

DUYDUM Kİ BİZİ BIRAKMAYI AZMEDİYORSUN ETME

BAŞKA BİR YAR BAŞKA BİR DOSTU MEYLEDİYORSUN ETME

SEN YADELLER DÜNYASINDA NE ARIYORSUN YABANCI

HANGİ HASTA GÖNÜLLÜĞÜ KASDEDİYORSUN ETME

ÇALMA BİZİ BİZDEN GİTME O ELLERE DOĞRU

ÇALINMIŞ BAŞKALARINA NAZAR EDİYORSUN ETME.

EY AY,FELEK HARAB OLMUŞ ALT ÜST OLMUŞ SENİN İÇİN

BİZİ ÖYLE HARAB,ÖYLE ALT ÜST EDİYORSUN ETME.

 EY MAKAMI VAR VE YOKUN ÜZERİNDE OLAN KİŞİ

SEN VARLIK SAHASINI ÖYLE TERK EDİYORSUN ETME

SEN YÜZ ÇEVİRECEK OLSAN,AY KAPKARA OLUR GAMDAN

AY’IN DA EVİNİ YIKMAYI KASTEDİYORSUN ETME

BİZİM DUDAĞIMIZ KURUR SEN KURUYACAK OLSAN

GÖZLERİMİZ ÖYLE YAŞ DOLU EDİYORSUN ETME

AŞIKLARLA BAŞA ÇIKACAK GÜCÜN YOKSA EĞER

AŞKA ÖYLEYSE NE DİYE HAYRET EDİYORSUN ETME

EY CENNETİN CEHENNEMİN ELİNDE OLDUĞU KİŞİ

BİZE CENNETİ ÖYLE CEHENNEM EDİYORSUN ETME

 ŞEKERLİĞİNİN İÇİNDE ZEHİR ZARAR VERMEZ BİZE

O ZEHİRİ O ŞEKERLE SEN BİR EDİYORSUN ETME

BİZİ SEVİNDİRİYORSUN HUZURUMUZ KAÇAR ÖYLE

HUZURUMU BOZUYORSUN SEN MAHVEDİYORSUN ETME

HARAMA BULAŞAN GÖZÜM GÜZELLİĞİNİN HIRSIZI

EY HIRSIZLIĞA DA DEĞEN HIRSIZLIK EDİYORSUN ETME

İSYAN ET EY ARKADAŞIM SÖZ SÖYLEYECEK AN DEĞİL

AŞKIN BAYGINLIĞIYLA NE MEŞK EDİYORSUN ETME

MEVLANA

ALLAH YOLUNDA YÜRÜYENLERE SELAM OLSUN

SAÇLARINI ZİNDAN ZİNDAN SAL BUGÜN

 

SAÇLARINI ZİNDAN ZİNDAN SAL BUGÜN

BU SEVDA AKLIMI BAŞTAN ALDI

BİR HIRCIN DENİZİM DELİ DALGALI.

BİR YUNUS OL GÖĞSÜ PULPUL KINALI

GÖZLERİME BİRER BİRER DAL BUGÜN.

İÇ ÇEKELİM KÖR DÜĞÜMLÜ YOLLARA

YA BENİM OL YA BENİMLE ÖL BUGÜN.

HIÇKIRALIM BOŞA GEÇEN YILLARA

YANAĞIMI KİPRİĞİNLE SİL BUGÜN.

TELLER BİR BİR KOPTU PARAMPARÇA SAZ

DÖRT DUVAR İÇİNDE ESİYOR POYRAZ

MÜEBBED GÖNLÜME NE SÖYLESEM AZ

SAÇLARINI ZİNDAN ZİNDAN SAL BUGÜN

İÇ ÇEKELİM KÖR DÜĞÜMLÜ YOLLARA

YA BENİM OL YA BENİMLE ÖL BUGÜN.

HIÇKIRALIM BOŞA GEÇEN YILLARA

GÖZLERİMİ YANAĞINLA SİL BUGÜN.

YA BAŞLAYIP YENİ BAŞTAN SEVDAYA

YANAKLARIN PENÇE PENÇE GÜL BUGÜN

KIRALIM KALEMİ NANKÖR DÜNYAYA

YA BAŞLANGIÇ YA SON OLSUN BUGÜN.

O.S.Ş.

ALLAH YOLUNDA YÜRÜYEN DOSTLARA SELAM OLSUN.

SİYONİZM ŞARLATANI

 

 Siyonizmin Şarlatanı:

özdemir ince 

BÜTÜN İNSANLIĞA SUNULMUŞ 

VE KUTSAL KİTABLARIN ÇEKİM MERKEZİ OLAN

“KURAN-I KERİM’E”

DİL UZATMA CESARETİNİ KENDİNDE BULANLAR

 HER ZAMAN ALLAH’IN GAZABINA UĞRAMIŞLARDIR.

BU TÜR ŞARLATANLAR

DÜNYA’DAN GÖÇÜP GİTMİŞ OLAN KAVİMLERİN

 AKIBETİNİN NASIL OLDUĞUNU OKUMAMIŞLARMIDIR.

BİR KERE KAR’AN’I KERİM VAHİY YOLUYLA İNDİĞİNDE

BU ŞARLATAN HUZURDAMIYMIŞKİ

SONRADAN BİR TAKIM AYETLERİN  EKLENDİĞİNİ SÖYLEME

CESARETNİ KENDİNDE BULABİLİYOR

KUR’AN-I KERİM’İN TANIĞI OLAN

TARİHİN  AKIŞ SÜRECİ İÇERİSİNDE

 BİZZAT ŞAHİTLİ VE ŞAHİTSİZ OLARAK…………..SAYISI KADAR 

İSLAM ALİM VE EVLİYALARI  BUNUN FARKINDA OLMAMIŞLARDA

KUR’AN’I KERİM HAKKINDA YORUM YAPMAKTAN

KENDİNİ TENZİH EDECEĞİMİZ

BU ŞARLATANMI FARKINDA OLMUŞ,

KUR’AN-I KERİM’İ YILLARDIR İNKAR EDEN

ALLAH’IN SAPITMIŞ VE LANETLEDİĞİ  KULLARININ

AĞZIYLA BU ŞARLATAN DİL UZATMA AHLAKSIZLIĞI GÖSTERMEKTEDİR.

İSPAT ETMEYEN ALÇAKTIR.

EMPARYALİZMİN PENÇESİNDE BULUNAN

BU TÜR SİYONİZM KAFALI  ZAVALLILARI

ALLAH’IN BİR KULU OLARAK  LANETLİYORUM.

BÜTÜN İSLAM ALEMİNİN KANDİLİNİ  KUTLAR

VE ALLAH YOLUNDA YÜRÜYENLERE SELAM OLSUN.DİYORUM.

BEYAZ GÜVERCİN

 BEYAZ GÜVERCİN

SÜZÜLÜP MAVİ GÖKLERDEN YERE DOĞRU
OMUZUMA BİR BEYAZ GÜVERCİN KONDU
ALDIM ELİME USUL USUL OKŞADIM
SEVDİM GENÇLİĞİMİ YENİDEN YAŞADIM
BEMBEYAZDI TÜYLERİ   ÖYLE PARLAKTI
AÇSAM ELLERİMİ BİRDEN UÇACAKTI
EĞİLDİM KULAĞINA DUR GİTME DEDİM
HARALİ GÖZLERİNDEN ÖPMEK İSTEDİM
DUYDUM AVUÇLARIMDA SICAKLIĞINI
DUYDUM BENDEN YILLARCA UZAKLIĞINI
ÇIRPINAN KALBİNİ DİNLEDİM BİR SÜRE
VE UÇMAK İSTEDİM ONUNLA GÖKLERE
AK GÜVERCİNİN İRİ GÖZLERİ VARDI
GÜZELLİĞİNDEN FIŞKIRAN BİR PINARDI
SOĞUK SULARINDAN İÇTİM SERİNLEDİM
ÇAĞLAYAN BİR NEHRİN SESİNİ DİNLEDİM
BELKİ BUYDU SEVMEK HAYAT BELKİ  BUYDU
IŞIL IŞIKLIM GÖZLERİM DOPDOLUYDU
BİR NAĞME YÜKSELDİ SEVİNÇTEN VE HAZDAN
BİR NAĞME YÜKSELDİ GÜZELDEN BEYAZDAN
UZATTI SEVGİYLE PEMBE GAGASINI
BİRDEN ÖĞRENDİM HAYATIN MANASINI
KADERDE SEVGİYİ SENDE BULMAK VARMIŞ
SENİNLE BİR ÇİFT GÜVERCİN OLMAK VARMIŞ.
Ü.Y.O.
ALLAH YOLUNDA YÜRÜYENLERE SELAM OLSUN

DEĞİŞLER;

 

 

 

DEĞİŞLER;

“ÜMİDSİZLİK KÜFÜRDÜR”
“ZİRA KAFİR KAVİMDEN BAŞKASI ALLAH’IN RAHMET’İNDEN ÜMİD KESMEZ.
“YUSUF.12/87.-
CESARET İNSANI ZAFERE,
KARARSIZLIK TEHLİKEYE.
KORKAKLIK İSE ÖLÜME GÖTÜRÜR.
YARDIM ALMAYA ALIŞAN EMİR ALMAYADA ALIŞIR.
ÖMÜR AZİZ DEĞİL EMEK AZİZDİR.ÖMÜR GİDER İNSAN BUNA ACIDIĞINI  İTİRAF ETMEZ
EMEK BOŞA GİDERSE BUNUN ACISINI UZUN SENELER UNUTAMAZ.
HİZMET ETME,EDERSEN LAYIK OLANA HİZMET ET
LAYIK OLAN BEY HİZMETKARIN HAKKINI BİLİR.
HİZMET ETME EDERSEN CÖMERT OLANA HİZMET ET
BİLKİ CÖMERTİN EVİ ALTIN KAPISI GÜMÜŞTÜR…..
DİYE SÖYLEMİŞLER
ATALARIMIZ ONLARIN HEPSİNE ALLAH
RAHMET EYLESİN…….
ALLAH YOLUNDA YÜRÜYEN DOSTLARA SELAM OLSUN AMİN.

DUA

DUA


BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

EY ALLAHIM SEN KUDRETLİ BİR MELİKSİN NE İSTERSEN O OLUR

ŞU ANDA İÇİNDE BULUNDUĞUM DURUMDA

BENİ BAŞARILI KIL DÜNYA VE AHİRETTE BANA MUTLULUK VER.

HAYAT VE ÖLÜM FİTNESİNDEN BENİ KORU VE

KORKTUĞUMUZ ŞEYLERDEN BİZİ EMİN EYLE EY GİZLİ  LÜTÜFTA

BULUNAN ALLAH’IM ALLAHIN RAHMETİ

SEYYİDİMİZ MUHAMMED SALLALLAHÜ ALEYHİ VESSELAM

EFENDİMİZİN ÜZERİNE

AİLESİNE VE ASHABINA OLSUN.

HAMD ALEMLERİN RAB’Bİ ALLAH’ADIR.

ALLAH YOLUNDA YÜRÜYENLERE SELAM OLSUN,AMİN

AŞK BİR HAYAL DEĞİLDİR

 

AŞK BİR HAYAL DEĞİLDİR

AŞK HİÇ BİR ZAMAN HAYAL OLMAMIŞTIR.

HAYAL OLAN BAKİR DUYGULARA İSABET ETTİRİLEN SAHTE SÖZLERLE SÜSLÜ CÜMLELERDİR .
GERÇEK AŞK YALANDAN UZAK SIZLAYARAK ACI ÇEKEN KALPLERİN SESSİZ SESSİZ  GÖZ YAŞI
DÖKEREK AĞLAMASIDIR RİYAKARLIKLA BEZELİ HİÇ BİR ANLAMI
OLMAYAN AFİLİ KELAMIN KALBİNİN
DERİNLİKLERİNE KÖK SALMAMIŞ AŞKLARIN SAMAN ALEVİ GİBİ YANAN
AŞKLAR OLDUĞU HAYATIN HER SAFHASINDA TARİHİN DERİNLİKLERİNE GÖMÜLÜP 
GİTMİŞTİR.
İŞTE HAYAL OLAN AŞK BUDUR.
GERÇEK AŞKI HİÇ BİR KUVVET KÖKÜNDEN SÖKEMEZ VE UĞRUNDA SEVE SEVE CANLARDA VERİLİR.
YUDUM
YUDUM.DAMLA DAMLA HAZMEDİLEN RİYAKARLIĞA UĞRAMAMIŞ SAF VE TEMİZ BAKİR DUYGULARIN
YANAN ALEVİ İNSANIN RUHUNDA HER ZAMAN SÖNMEDEN SONSUZA KADAR YANMAYA CEHENNEM ATEŞİ GİBİ  DEVAM EDER….
.ALLAH YOLUNDA YÜRÜYENLERE SELAM OLSUN.

ANLAYABİLMEK

ANLAYABİLMEK

VARLIĞI GÖRÜLÜP,ELLE TUTULAN CANLI  VE CANSIZLAR,,,,,,
BİR GEREKSİNİM GEREĞİ YARATILMIŞLARDIR …
BU FITRATIN  TASVİRİ MÜTEŞABİHTİR YARATANINDAN BAŞKASI BİLEMEZ,,,,
ELBETTE YARATICISININDA  YARATTIĞINDAN BEKLENTİLERİ  OLACAKTIR …
BU BEKLENTİLERİNEDE CEVAP VERECEK ÖĞÜTMENLİKLE GÖREVLENDİRİLEN,,
PEYGAMBERLER VE KUTSAL KİTAPLARDAN OLAN BU İLAHİ KUR’AN
ALLAH’IN  EMİRLERİNİ KELAMINDA PARAGRAF PARAGRAF SIRALAMIŞ,,,,,,
VE BUNLARIN  UYGULAMASINI BİZLERE BIRAKMIŞTIR ……
TEK CİNS OLAN İNSANOĞLUNUN YAŞAM ÇİZGİSİNDE AKLINA VE KALBİNE İŞLENEN,,,
BU EMİRLERE UYMASI VE YERİNE GETİRİLEBİLMESİ HUSUSU,,
KENDİ İRADESİ DIŞINDA GELİŞTİĞİNİ
BU İRADENİN PRATİKİNDE HER ZAMAN GÖSTERMİŞTİR..
FAKAT İNSANOĞLU BUNUN FARKINDA OLMADAN YAŞAMINI SÜRDÜRÜR
YALNIZLIĞINDA VİCDANIN SESİYLE HER ŞEYİN
YARATICISININ  KUDRETİNDE OLDUĞUNU ANLAR.
İNSANIN CÜZİ İRADESİNİN HÜKMÜ  YALNIZ VE YALNIZ
İMTİHAN OLACAĞI KONULARDA  ZATINA MAHSUSTUR..
PEYGAMBERİMİZİN SÜNNETİYLE VE KUTSAL KİTABIMIZN KELAMLARIYLA….
BU EMİRLER ÖĞRETİLMİŞ  VE YERİNE GETİRİLİP 
UYULMASINA KARAR VERİLMİŞTİR.
İSLAMIN ZORUNLU MANİFESTOSU OLAN BU İLAHİ EMİRLERİN
BİLA İSTİSNASIZ YERİNE GETİRİLMESİ FARZ KILINMIŞTIR..
HER İNSANIN BU İSLAMİ MANİFESTODA YAZILI İLAHİ EMİRLERİN
YERİNE GETİRİLMESİNDE Kİ..
AMELLERİNDEN SORUMLU OLDUĞUNU
VE YERİNE GETİRİLİP GETİRİLMEMESİNİNDE
NE ŞEKİLDE TECELLİ EDECEĞİNİN BEDELİNİ ÖDEYECEKTİR….
YÜCE RAB’BİM  BİZLERİ BU YOLDAN ÇEVİRMEYE ÇALIŞAN
VE AZİMLE MÜCADELE GÖSTERİP TUZAKLAR KURAN ,,,,,
ŞEYTAN ŞERRİNDEN MUHAFAZA  EYLESİN…….
İLAHİ EMİRLERİNİNDE YERİNE GETİREBİLMEMİZİ BİZLERE NASİP ETSİN …
AMİN..
ALLAH YOLUNDA YÜRÜYENLERE SELAM OLSUN….
AHMET ŞANAL….

OYSA İNSAN…???????????

 

Oysa insana kendini ayakta tutacak birkaç lokma yeter…

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Hiçbir kişi, midesinden daha tehlikeli bir kap doldurmamıştır.
Oysa insana kendini ayakta tutacak birkaç lokma yeter.
Şayet mutlaka çok yiyecekse,
midesinin üçte birini yemeğe,
üçte birini içeceğe,
üçte birini de nefesine ayırmalıdır.”
Tirmizî, Zühd 47. Ayrıca bk. İbni Mâce, Et’ıme 50

NASIL BİR TÜRK İSLAM BİRLİĞİ?

NEDEN TÜRK İSLAM BİRLİĞİ?

             İslam dünyasının geleceğinin dünya barışını ve güvenliğini doğrudan ilgilendirdiği, günümüzde pek çok düşünür tarafından ifade edilmektedir. İslam dünyası yaklaşık 1.5 milyarlık nüfusu (Müslümanlar dünya nüfusunun yaklaşık 1/4’ini oluşturmaktadır), sahip olduğu yer altı zenginlikleri, coğrafyasının stratejik önemi ile büyük bir güçtür. II. Dünya Savaşı’na kadar çoğunluğu sömürge idaresi altında bulunan Müslüman ülkeler, II. Dünya Savaşı’ndan sonra başlayan sömürge devrimleri ile bağımsızlıklarını kazanmışlar ve bu durum, İslam coğrafyasının görünümünü değiştirmiştir. İslam coğrafyasındaki asıl değişiklik ise Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte yaşanmıştır. Bu tarihe kadar, Afrika-Asya coğrafyası olarak kabul edilen İslam dünyası, Arnavutluk ve Bosna’dan, Çeçenistan ve Tacikistan’a uzanan bir Avrasya (Avrupa-Asya) coğrafyası haline gelmiştir. Seksenli yıllarda Avrupa Güvenlik ve İş Birliği Teşkilatı’na üye tek Müslüman ülke Türkiye iken, bugün bu sayı dokuza çıkmıştır.


Oldukça geniş
bir coğrafyayı kapsayan İslam dünyası başta doğal güzellikler olmak üzere pek çok zenginliğe sahiptir. İslam Birliği’nin kurulmasıyla, İslam ülkeleri bu zenginliklerini daha iyi değerlendirme imkanı bulacaklardır. 
Eğer Allah’ın nimetini saymaya kalkışacak olursanız, onu bir genelleme yaparak bile sayamazsınız. Gerçekten Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.
(Nahl Suresi, 18)

               Bu süreç içinde, İslam dünyasının demografik dağılımında yaşanan değişim de İslam coğrafyası kavramını etkilemiştir. 20. yüzyılın başına kadar, Müslümanlar -kısa dönemli işgaller hariç- genellikle İslam topraklarında yani Müslümanların idaresi altında yaşamışlardır. 20. yüzyılın ilk dönemlerinden itibaren, Müslümanlar kendi istek ve iradeleri ile çeşitli Avrupa ülkelerine ve Amerika’ya göç etmişler ve bu topraklarda önemli bir nüfus haline gelmişlerdir. Bugün Amerika’da ve pek çok Avrupa ülkesinde İslam en hızlı yükselen din konumuna gelmiş, Batı içindeki Müslümanların sayısında yaşanan artış bu toplulukların sosyal ve siyasi hayatta etkili bir rol üstlenmesini sağlamıştır. Böylece İslam coğrafyası, sadece nüfusunun büyük çoğunluğu Müslüman olan ya da Müslümanların idaresi altında olan ülkelerle sınırlı olmayan çok daha büyük bir coğrafya haline gelmiştir.


Etkileyici bir doğal güzelliğe sahip olan Maldivler’de önceleri Budizm yaygındı. Ancak daha sonra Müslüman seyyahların yaptıkları tebliğ çalışması ile İslamiyet gittikçe yaygınlaştı. Bugün Maldivler’in nüfusunun tamamına yakını Müslüman’dır.

                Kafkasya’dan Tanzanya’ya, Fas’tan Fiji’ye kadar uzanan geniş bir coğrafyaya yayılmış olan İslam dünyası, tarihin büyük medeniyetlerinin doğup geliştiği bir havzada yer almaktadır. Bölgenin sahip olduğu jeopolitik, jeokültürel ve jeoekonomik özellikler, bu coğrafyayı bugün de uluslararası ilişkilerin ve dünya siyasetinin önemli bir yerine yerleştirmiştir.


İslam, dünyanın en hızlı yükselen dinidir. Bu haritada Müslüman ülkelerin genel dağılımı görülmektedir.

             Dünya ticaret yollarının önemli kesişme ve geçit bölgelerinin bu coğrafya içinde yer alıyor olması da önemli unsurlardandır. Karadeniz’i Akdeniz’e bağlayan, Akdeniz’i ve Basra Körfezi’ni Hint Okyanusu’na bağlayan boğaz ve kanalların ve Hint Okyanusu’ndaki ana geçit noktalarının Müslümanların kontrolünde olduğu düşünüldüğünde, İslam dünyasının küresel dengeler açısından taşıdığı önem daha iyi anlaşılacaktır. Buna bir de petrol, doğal gaz gibi stratejik yer altı kaynakları açısından dünyanın en zengin topraklarının İslam coğrafyasında bulunduğu gerçeği eklendiğinde, tablo daha da netleşmektedir. Bu özelliklerin hepsi İslam dünyası için birer stratejik imkandır ve bu imkanların iyi değerlendirilmesi Müslümanların dünya siyasetindeki etkinliklerinin artması anlamına gelmektedir.


Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan’daki petrol çıkarma tesisleri.


            Bugün gelinen noktada da Müslümanların doğrudan veya dolaylı olarak, 21. yüzyıldaki gelişmelerde rol oynayacağı açıkça görülmektedir. Ancak elbette önemli olan, bu rolün, başta İslam dünyası olmak üzere tüm insanlığın faydasına olmasıdır. Bu aşamada ilk akla gelen, İslam dünyasının mevcut konumu ile böyle bir rolü üstlenip üstlenemeyeceğidir. Kuşkusuz, Müslümanlar bu sorumluluğu üstlenecek yetkinliğe ve bilince sahiptirler. Ancak bugün İslam dünyasına bakıldığında, kimi ülkelerde demokrasi geleneğinin yeterince yerleşmemiş olması, teknolojide çağın gerisinde kalınmış olması, ekonomik geri kalmışlık gibi bazı sorunlar göze çarpmaktadır. Dünya siyasetinde aktif rol almaya hazırlanan bir İslam dünyasının, bunlar ve benzeri sorunları bir an önce çözüme kavuşturması zorunludur.

          Ancak, İslam dünyasının tüm bunlardan önce aciliyetle çözüme kavuşturulması gereken çok daha hayati ve temel bir sorunu vardır: Parçalanmışlık. Dünya Müslümanlarının, güçlü ve aktif bir İslam Birliği sağlayamamış olmaları, günümüzde yaşanan çeşitli sorunların temelinde yer alan önemli bir eksikliktir. Güçlü bir birlik sağlandığında bugün yaşanan sorunların benzerleriyle ya hiç karşılaşılmayacak ya da karşılaşılan tüm sorunlar tahmin edilenden çok daha kısa süre içinde çözüme kavuşturulacaktır.
          Burada hemen şunu belirtmek gerekir ki, bu parçalanmışlıkla dikkat çekilen husus, çoğulluk, yani İslam dünyası içinde farklı mezhepler ve uygulamaların var olması değildir. Müslümanların parçalanmışlıktan kurtulmaları da hepsinin tek bir uygulama ya da yöntem altında toplanması anlamını taşımaz. Önemli olan, bu farklılıkların inanç birliği altında, çoğulcu bir hoşgörü ve dayanışma içinde toplanmasının sağlanmasıdır. Görüş, düşünce ve uygulama farklılıkları her toplum içinde karşılaşılan olağan durumlardır. İslam ahlakının gereği tüm farklılıklara rağmen Müslümanların, birbirlerinin kardeşleri oldukları gerçeğini unutmamalarıdır. Irkı, dili, vatanı, mezhebi ne olursa olsun tüm Müslümanlar kardeştirler. Bu nedenle İslam dünyası içindeki farklılıklar birer zenginlik olarak değerlendirilmeli, bunlar, Müslümanların birbirleri ile çekişmesine neden olan, onları ana konulardan uzaklaştırıp, acil ve önemli sorunlara tedbir alınmasını engelleyen çatışma ve ayrılık nedenlerine dönüşmemelidir.

              Kitabın ilerleyen bölümlerinde, kurulacak bir İslam Birliği’nin Müslüman dünyası için gerekliliğini ve dünya barışı için önemini, siyasi, sosyolojik ve ekonomik bilgileri ele alarak ortaya koyacağız. Ancak bundan önce, İslam dünyasının nasıl bir süreç içinde parçalandığını ve bu durumun nasıl ortadan kaldırabileceğini inceleyeceğiz.

Parçalanmanın Nedenleri

           İslam dünyasının bugün içinde bulunduğu parçalanmışlık, 20. yüzyılın başında ortaya çıkmış bir durumdur. Bundan önce ise, farklı mezhep, ırk ve dillerden Müslümanlar çeşitli İslam imparatorluklarının yönetimi altında, birarada huzur ve güvenlik içinde yaşamaktaydılar. Dahası, güçlüydüler.

Geçtiğimiz yüzyıl İslam dünyası için baskı, zulüm, savaş ve çatışmalarla geçen bir yüzyıl oldu. Binlerce masum insan hayatını kaybetti.



Hitler gibi, insanları ırklarına göre sınıflandırmaya çalışanların ortaya attığı teoriler büyük bir yanılgıdır. İnsanların farklı ırklara mensup olması bir üstünlük veya çatışma gerekçesi değildir.
           Ancak 19. yüzyılın en yıkıcı akımlarından biri olan radikal milliyetçilik, İslam dünyasında da etkisini gösterdi. Müslümanların bir kısmı, Batılı fikri akımların etkisi altında kalarak kendilerine empoze edilen bu ideolojiyi benimsediler. Bu esnada İslam imparatorluklarının zayıflamasıyla, Müslümanların büyük çoğunluğu Batılı güçlerin sömürgesi durumuna düştüler. Sömürgeci güçler İslam topraklarından çekilirken de, bu toprakları yapay sınırlarla bölüp, çeşitli devletler oluşturdular. Bu durum, bazı Müslümanlar arasında yayılan radikal milliyetçilik hareketleri ile birleşince ortaya oldukça karışık bir tablo çıktı. Müslüman toplumlar içindeki etnik farklılıklar, çatışma nedenine dönüştü. Kısa bir süre öncesine kadar aynı topraklarda birarada yaşayan halklar, bir anda farklı sınırlar içinde yaşayan, aralarında anlaşmazlıklar olan, birbirine karşıt toplumlara dönüştüler. Hemen her ülkeyle komşuları arasında başta sınır anlaşmazlıkları olmak üzere çeşitli tartışma konuları doğdu. (Bu anlaşmazlıkların bir kısmı, İran-Irak Savaşı örneğinde olduğu gibi, iki Müslüman devletin birbiriyle kıyasıya savaşmasına kadar vardı.) Böylece, İslam dünyası bir yüzyıl boyunca devam edecek bir istikrarsızlık sürecine girmiş bulunuyordu.

          
                Burada hemen belirtmek gerekir ki, millet ve vatan sevgisi, bağımsızlık talebi meşru ve asil duygulardır. Milliyetçilik duygusunun gayrimeşru hale gelmesi, sevginin saplantılı bir tutkuya dönüşmesiyle olur. Bir insan milletini severken, diğer milletlere karşı sebepsiz yere husumet beslemeye başlarsa, kendi milletinin çıkarları için diğer milletlerin ve halkların haklarını çiğnemeyi, örneğin onların topraklarını ele geçirmeyi, mallarını yağmalamayı hedeflerse, gayrimeşru bir çizgiye gelmiş demektir. Veya, kendi milletine olan sevgisini bir tür ırkçılığa dönüştürdüğünde, yani kendi milletinin kalıtsal olarak diğerlerinden üstün olduğunu iddia ettiğinde de yine gayrimeşru bir fikir geliştirmiş olur. Milliyetçiliğin, ırkçı bir düşünceye dönüştürülüp, iki Müslüman toplum arasındaki “Müslüman kardeşliği” kavramını zedeleyecek, bunu ortadan kaldırarak husumet tohumları ekecek bir şekilde yorumlanması da yine yanlıştır.

Allah bu yanlış anlayışa Kuran’da dikkat çekmektedir. Ayetlerde “öfkeli soy koruyuculuğu” olarak tarif edilen bu düşünce, cahiliyenin (din ahlakından uzak toplumların) bir özelliği olarak anlatılır:


Hani o inkâr edenler, kendi kalplerinde, ‘öfkeli soy koruyuculuğu’nu, cahiliyenin ‘öfkeli soy koruyuculuğunu’ kılıp-kışkırttıkları zaman, hemen Allah; elçisinin ve müminlerin üzerine ‘güven ve yatışma duygusunu’ indirdi ve onları “takva sözü” üzerinde “kararlılıkla ayakta tuttu.” Zaten onlar da, buna layık ve ehil idiler. Allah, herşeyi hakkıyla bilendir. (Fetih Suresi, 26)

            Dikkat edilirse ayette “öfkeli soy koruyuculuğu”ndan söz edilmekte, buna karşılık Allah’ın müminlere güven ve yatışma duygusu verdiği bildirilmektedir. Demek ki, kendi toplumuna (aşiretine veya milletine) yönelik sevgisi sonucunda öfkeli ve saldırgan bir tavır sergileyen insanların ruh hali Kuran ahlakına aykırıdır. Ve 19. yüzyılda materyalist Avrupa’da gelişip, Müslüman toplumlara da oradan ihraç edilen milliyetçilik anlayışı, öfkeli ve aşırı bir milliyetçiliktir. Yalnız İslam dünyasında değil, neredeyse tüm dünyada çatışmalara ve siyasi istikrarsızlıklara neden olmuştur.

               Oysa insanlar arasında ırklarına ve soylarına göre ayrım yapmak, etnik farklılıkları anlaşmazlık konusu kılmak Kuran ahlakına kesin olarak aykırıdır. Rabbimiz bir ayette şu şekilde buyurmuştur:

“Arap Atlılarının Çarpışması”, Kanvas üzerine yağlı boya, The Walters Sanat Galerisi, Maryland

Ey insanlar, gerçekten, Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz, Allah Katında sizin en üstün (kerim) olanınız, (ırk ya da soyca değil) takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah, bilendir, haber alandır. (Hucurat Suresi, 13)

Allah, “Göklerin ve yerin yaratılması ile dillerinizin ve renklerinizin ayrı olması, O’nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda, alimler için gerçekten ayetler vardır.” (Rum Suresi, 22) ayetiyle insanların farklı ırklardan ve milletlerden olmasının Kendisi’nin ayetlerinden biri olduğunu bildirmiştir. Bu farklılıklar birer çatışma ve husumet konusu değil, bir tür zenginlik ve çeşitliliktir.

           Tarih, İslam’ın etnik ayrılıkları uzlaştırmasının örnekleriyle doludur. Hz. Muhammed (sav) sahabeyi ırk ve kabile ayrımcılığı yapmaktan, insanları milletlerine, cinsiyetlerine, dillerine, aşiretlerine göre ayırmaktan, hatta aynı toplum içinde insanları maddi imkanlarına göre sınıflandırmaktan da kesinlikle sakındırmıştır. Peygamber Efendimiz (sav), Veda Hutbesi’nde, “Ey İnsanlar! Muhakkak ki Rabbiniz bir ve atanız da birdir. Hepiniz Adem’den, Adem de topraktandır. Allah yanında en üstün olanınız O’ndan en fazla korkanınızdır. Arab’ın aceme, acemin de Arab’a, beyazın siyaha, siyahın da beyaza bir üstünlüğü yoktur, takva hariç.” sözleri ile Müslümanları bu konuda dikkatli olmaya davet etmiştir.

            Peygamberimiz (sav) ve dört halife döneminde arka arkaya devam eden fetihler, İslam dünyasının sınırlarını Doğu ve Batı’ya doğru genişletmiş, farklı milletlerden pek çok insan İslam bayrağı altında birleşmiştir. Kabile çatışmalarına, sonu gelmeyen kan kavgalarına boğulmuş olan Ortadoğu, İslam ahlakının yayılması ile huzura kavuşmuş, yalnız Araplar arasındaki kabile savaşları değil Müslümanların fethettikleri tüm topraklardaki çatışmalar da son bulmuştur. Kimi Hıristiyan mezhepleri arasında kıyasıya devam eden mücadeleler dahi, Müslümanların hakim olduğu topraklarda barışla neticelenmiştir. Birbiri ile savaşan kabileler, birbirlerini acımasızca yok etmeye çalışan gruplar İslam bayrağı altında birbirlerine yaşam hakkı tanır ve saygı gösterir olmuşlardır.

           Günümüz Müslümanlarının bakış açısının da bu doğrultuda olması gerekir. Müslümanların birbirleri ile olan ilişkilerinde, temel ölçü karşılarındaki kişinin ırkı, etnik kökeni, dili gibi özellikleri, sahip olduğu imkanları, makamı veya mevkisi değil, imanı ve güzel ahlakıdır. Samimi iman eden kişiler arasında sevgi, bir diğerinin Allah’tan korkup sakınmasına, Rabbimiz’e duyduğu içli sevgiye, yaptığı salih amellere, gösterdiği güzel ahlaka göre şekillenir. Eğer bir kişi hayatını Allah yolunda vakfetmiş olduğunu tüm tavır ve davranışları ile ispatlıyor, her anında Allah’ın rızasını ve rahmetini gözeterek güzel davranışlarda bulunuyorsa, müminler o kişiye karşı sevgi ve hürmet duyarlar. Bu kişinin derisinin rengini, ait olduğu milleti, maddi imkanlarını kıstas olarak değerlendirmezler, bunlar sevgilerinde olumlu ya da olumsuz bir etki yapmaz. Aynı kıstaslar, Müslüman toplumlar arasındaki ilişkilerde de geçerli olmalıdır. İki Müslüman toplum arasındaki ilişkinin özü, Kuran’da bildirildiği gibi olmalıdır: Müslümanlar, birbirlerinin yardımcısı ve velisidirler.

            İslam dünyasının günümüzdeki parçalanmışlığının en önemli nedenlerinden biri, bu bilincin eksikliğidir. Bunun sebebi de Kuran ahlakından uzaklaşılmış, bunun yerine din dışı fikir akımlarının ve düşüncelerin etki kazanmış olmasıdır. Bazı aydınlar, Batı’da gelişen din dışı felsefe ve ideolojilerin yanılgılarına kapılmış, bu fikirleri Müslüman topraklarına ihraç etmenin İslam dünyasını ileri götüreceğini sanmışlardır. Bu tarihi hatanın neden olduğu tahribatın izleri bugün de açıkça görülmektedir. Adaleti, fedakarlığı, merhameti, hoşgörüyü, açık fikirliliği, ileri görüşlülüğü getiren Kuran ahlakının yerine, bazı sapkın felsefe ve ideolojilerin topluma benimsetilmeye çalışılmasıyla birlikte, Müslüman dünyasında süregelen düzenin ve dayanışmanın yerini kargaşa ve parçalanmışlık almıştır. Bu kargaşayı sona erdirmek için bazı ülkelerde, yine Kuran ahlakına ters olan bir model ortaya çıkmış ve halkı acımasızca ezen despot rejimler kurulmuştur.

            Bugün de İslam dünyasının geleceğine yönelik stratejiler belirlenirken, bu tarihi tecrübeden ders alınmalı, yanlış yönlendirme ve telkinlere kapılmaktan sakınılmalıdır. Tarih açıkça göstermektedir ki, İslam dünyası, ancak kendi özündeki değerlere sahip çıktığında yükselebilir. Ve bu değerlerin en önemlilerinden biri, Müslümanların birlik ve beraberliğidir.

Tarihten Bir Örnek: Selahaddin Eyyubi’nin İslam Birliği

        Haçlılar karşısındaki İslam dünyasının durumu, bu konuda önemli bir örnektir.

         1096 yılında başlatılan ilk Haçlı seferinin orduları Ortadoğu’ya ulaştığında, Müslümanlar, aralarında çeşitli anlaşmazlıklar ve çekişmeler bulunan emirliklere bölünmüşlerdi. Bu bölünmüşlük nedeniyle Avrupa’dan gelen bu barbar işgalcilere karşı direnemediler. 1099 yılında Kudüs’te korkunç bir katliam yaparak kurulan Haçlı Krallığı, on yıllar boyunca Müslümanların bu bölünmüşlüğünden yararlandı. Ancak büyük İslam kumandanı Selahaddin Eyyubi’nin Müslüman emirlikleri tek tek kendi idaresi altına alıp birleştirmesiyle birlikte, Müslümanlar Haçlı işgalcilere karşı koyabilecek bir güce ulaştı.
Yine de Müslümanların Haçlıları yenilgiye uğratması bir günde olmayacaktı. Selahaddin Eyyubi, Müslümanları tek bir bayrak altında birleştirirken, bir yandan da ilmi ve ahlaki bir uyanış başlatmıştı. Encyclopedia Britannica’da belirtildiği gibi:

Haçlılar’ın 1099’da Kudüs’ü işgalleri sırasında yaptıkları katliamı ve yağmalamayı gösteren bir tablo.


Müslümanların dini kurumlarını teşvik etmek ve yaymak, (Selahaddin Eyyubi’nin) politikasının temel parçalarından biriydi. Bilim adamlarına ve din alimlerine sahip çıktı, onların kullanımı için üniversiteler ve camiler kurdu ve onlara İslam dünyasının yararına pek çok eser yazdırdı… Ahlaki yeniden doğuşla birlikte, ki bu onun kendi kişisel yaşamının da gerçekçi bir faktörüydü, kendisinden beş yüzyıl önce bilinen dünyanın yarısını fethetmiş olan ilk nesil Müslümanların kararlılığını ve şevkini yeniden uyandırmaya çalıştı.

           İlmi, ahlaki ve imani yükseliş, Müslümanların siyasi birliğiyle de birleşince, İslam medeniyeti bir kez daha yükseldi: Selahaddin Eyyubi’nin komutasındaki birleşik İslam ordusu 1187’deki Hıttin Savaşı’nda -kendi içlerinde parçalanmalar ve huzursuzluklar yaşayan- Haçlı ordusunu bozguna uğrattı ve ardından Kudüs dahil olmak üzere Haçlı işgali altındaki Filistin topraklarının tamamına yakını kurtarıldı.

              Selahaddin Eyyubi’nin ve onun önderliğinde kurulan İslam Birliği’nin en dikkat çeken yönü ise, Kuran ahlakının gereği olan adalet, ılımlılık ve barışçılık gibi erdemleri en iyi biçimde temsil etmesiydi. Selahaddin Eyyubi genellikle Haçlılara karşı kazandığı askeri zaferle anılır, ancak onun çok belirgin bir diğer özelliği gerek Haçlılara gerekse tüm diğer Hıristiyanlara karşı son derece adil ve bağışlayıcı davranmasıydı. Haçlılar Müslümanlara karşı çok büyük zulümler uygulamalarına rağmen, Selahaddin Eyyubi onlardan intikam almamış, Kudüs’ü fethettiğinde kentteki hiçbir Hıristiyana zarar verilmemişti. Selahaddin Eyyubi’nin bu konudaki dikkat çekici bir başka yönü, kendi tarafındaki radikalleri de dizginlemiş olmasıydı. III. Haçlı Seferi’ni yöneten İngiliz Kralı Richard’ın Akra Kalesi’nde 3 bin Müslüman sivili acımasızca katletmesi üzerine, bazı kişiler intikam arayışına girmişler ve bunu da Yafa kentindeki (bugünkü Tel-Aviv) Hıristiyanlara karşı toplu bir kıyıma girişerek uygulamak istemişlerdi. Selahhaddin Eyyubi, kendi ordusu içindeki bu radikal eğilimi durdurmak, yatıştırmak ve Yafa’daki Hıristiyanlara güvenlik sağlamak için büyük çaba gösterdi ve bunda da başarılı oldu.

               Sonunda Selahaddin Eyyubi, Haçlılara birtakım imtiyazlar ve imkanlar vererek, kutsal topraklara barış getirmeyi de başardı. 28 Ağustos 1192’de Haçlılarla Müslümanlar arasında barış anlaşması imzalandı. Bunun ardından Selahaddin Eyyubi, bu kenti ele geçirmek için binlerce Müslümanı öldürmüş olan Haçlı komutanlarına büyük bir jestte bulunarak, onları kendisinin misafiri olarak Kudüs’e davet etti. Kudüs’ü ziyaret eden Haçlı komutanlar, Müslümanlarda gördükleri bu büyük bağışlayıcılık, hoşgörü ve adalet karşısında hayranlıklarını gizleyemediler. Selahaddin Eyyubi bir keresinde, düşmanı olan İngiliz Kralı Richard’ın hasta olduğunu öğrenmiş, bunun üzerine ona özel doktorunu ve ateşini dindirmesi için kar göndermişti. Selahaddin Eyyubi’nin Kuran ahlakına dayanan bu yüksek ahlakı, onu tüm Avrupa’da efsaneleştirdi.

Sultan Selahaddin dönemi ve sonrasında Eyyubi Sultanlığı’nın sınırlarını gösteren bir harita.

          Kısacası, Selahhaddin Eyyubi’nin kurmuş olduğu İslam Birliği, Müslümanlara hem güç ve zafer vermiş, hem de İslam ahlakının özündeki adalet, hoşgörü, barışseverlik gibi erdemlerin hayata geçirilmesine imkan tanımıştı. Müslümanlar hem İslam’a hizmet etmek için harekete geçirilmişler, hem de Müslümanlar arasında doğan bazı radikal eğilimler engellenerek, Kuran ahlakına göre Müslümanların nasıl olması gerektiği gösterilmişti.

             Selahaddin Eyyubi’nin kurduğu İslam Birliği’nden bugüne dek tam 8 yüzyıl geçti. Ama, tam da onun zamanındaki nedenlerle, bugün de Müslümanlar için bir İslam Birliği gereklidir. Elbette bugün İslam dünyasına karşı Haçlılar devrinde olduğu gibi birleşik bir askeri saldırı söz konusu değildir, ama İslam dünyası, farklı coğrafyalarda farklı tehditler altındadır. Dahası, İslam dünyası diğer medeniyetlerin gerisinde kalmış, bilim, teknoloji, kültür, sanat, düşünce gibi alanlarda -uzun zaman dünyanın öncüsü olmasına karşın- geri duruma düşmüştür. Öte yandan diğer medeniyetlerde üretilen birtakım yanlış felsefe ve ideolojiler de, 19. yüzyıldan itibaren İslam dünyasına taşınmakta, Kuran ahlakını tam anlamıyla bilmeyen bazı Müslümanları etkisi altına almaktadır. İslam’ı temsil etme iddiasıyla ortaya çıkan, ama gerçekte İslam ahlakına tamamen aykırı vahşetler uygulayan bazı radikaller ise, İslam ile diğer medeniyetler arasında çatışma körüklemek isteyenlere, çoğu kez bilmeyerek, hizmet etmektedirler.

            Tüm bunların son bulması, Müslümanların yeniden dünyaya yön veren, ışık tutan, adalet ve barış getiren, kendisine gıpta edilen bir medeniyet kurmaları içinse, bir zamanlar Selahaddin Eyyubi’nin izlediği yöntemin izlenmesi gereklidir: İslam dünyasında ahlaki, ilmi, imani bir yeniden doğuş başlatmak ve bir yandan da Müslümanların siyasi birliğini sağlamak.

Farklılıklara Hoşgörü Göstererek Birleşmek

            Müslümanların birlik olmaları, sadece mevcut durumun sona ermesi için ihtiyaç duyulan siyasi bir gereklilik değildir. Bundan daha da önemlisi, birlik, zaten Müslüman olmanın gereklerinden biridir. Müslümanların hayatlarının her anında olduğu gibi, ulusal ve uluslararası siyasetlerinde de Kuran ahlakına göre davranmaları gerekir. Kuran ahlakı ise öncelikli olarak İslam dünyasının ittifak etmesini gerektirmektedir. Kuran ahlakının esas alınması, bu ittifakın kalıcı olmasını ve kendisinden beklenen aktif rolü üstlenmesini sağlayacaktır.

Beytüllahim Şapeli, T. Allom
Ey insanlar, gerçekten, Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz, Allah Katında sizin en üstün (kerim) olanınız,
(ırk ya da soyca değil) takvaca en ileride olanınızdır.
Şüphesiz Allah, bilendir, haber alandır.
(Hucurat Suresi, 13)

Allah’ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah’ın sizin üzenizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O, kalplerinizin arasını uzlaştırıp-ısındırdı ve siz O’nun nimetiyle kardeşler olarak sabahladınız. Yine siz, tam ateş çukurunun kıyısındayken, oradan sizi kurtardı. Umulur ki hidayete erersiniz diye, Allah, size ayetlerini böyle açıklar. (Al-I İmran Suresi, 103)

           İslam ahlakı Müslümanların daima birleştirici davranmalarını, dayanışma ve kaynaşma içinde din kardeşleri olmalarını gerektirir. Allah Kuran’da müminlere “çekişip birbirlerine düşmemelerini” (Enfal Suresi, 46) emretmekte ve bunun Müslümanları zayıflatacak bir durum olduğunu bildirmektedir. Bir başka ayette de şu şekilde emredilir:

Kendilerine apaçık belgeler geldikten sonra, parçalanıp ayrılan ve anlaşmazlığa düşenler gibi olmayın. İşte onlar için 
büyük bir azap vardır. (Al-i İmran Suresi, 105)

          Vicdan ve aklı selim ile hareket eden, kendi çıkarlarını değil adaleti gözeten bir müminin diğer iman edenlerle ile ittifak sağlayamaması, sürekli bir anlaşmazlık içinde olması mümkün değildir. Bu, bireyler temelinde geçerli olduğu gibi toplumlar ve milletler temelinde de geçerlidir. Nitekim Allah Kuran’da bu gerçeğe de dikkat çekmiş, Müslüman toplulukların birbirlerine karşı adaletsizlik yapmalarını ve düşmanca davranmalarını yasaklamıştır. Kuran’da böyle davrananların durdurulması ve farklı Müslüman toplumların “aralarının bulunması” bildirilmiştir:

Mü’minlerden iki topluluk çarpışacak olursa, aralarını bulup-düzeltin. Şayet biri diğerine tecavüzde bulunacak olursa, artık tecavüzde bulunanla, Allah’ın emrine dönünceye kadar savaşın; eğer sonunda (Allah’ın emrini kabul edip) dönerse, bu durumda adaletle aralarını bulun ve (her konuda) adil davranın. Şüphesiz Allah, adil olanları sever. (Hucurat Suresi, 9)

             Elbette her Müslüman toplum arasında, bölgesel, kültürel ve geleneksel bazı anlayış ve uygulama farklılıkları olabilir. Farklı yorumlar, farklı görüşler, farklı mezhepler olacaktır. Bu son derece doğaldır. Olmaması gereken, bu farklılıklar nedeniyle bir Müslüman toplumun veya grubun diğerine cephe alması, onunla diyaloğu kesmesi, ortak değerlerde mutabakat sağlayamayacak kadar diğerini yabancı ve hatta hasım olarak görmesidir. Bu, kabul edilebilir bir durum değildir.

                Allah, Kuran’da Müslümanları bu hataya düşmemeleri için uyarmış ve Kitap Ehli’nin bu konudaki hatalarını da ibret olarak göstermiştir. Kuran’da Kitap Ehli’nin (Hıristiyanlar ve Yahudilerin) hataları bildirilirken, bu toplulukların kendi aralarında parçalanıp, ayrılıklara düşmeleri de belirtilmektedir. Beyyine Suresi’nin 4. ayetinde Kitap Ehli’nin kendilerine apaçık belgeler gelmiş olmasına rağmen fırkalara ayrılmış oldukları haber verilir. Diğer ayetlerde ise bu ayrılmanın sebepleri arasında, “aralarındaki tecavüz ve haksızlık”, “aralarındaki kıskançlık”, “hakka başkaldırma” gibi kötü ahlak özellikleri bildirilmektedir. Bu ayetlerden bazıları şöyledir:

Onlar, kendilerine ilim geldikten sonra, yalnızca aralarındaki ‘tecavüz ve haksızlık’ dolayısıyla ayrılığa düştüler… (Şura Suresi, 14)

Hiç şüphesiz din, Allah Katında İslam’dır. Kitap verilenler, ancak kendilerine ilim geldikten sonra, aralarındaki “kıskançlık ve hakka başkaldırma” (bağy) yüzünden ayrılığa düştüler. Kim Allah’ın ayetlerini inkar ederse, (bilsin ki) gerçekten Allah, hesabı pek çabuk görendir. (Al-i İmran Suresi, 19)

               Bu ayrılığa düşme nedeniyle Kitap Ehli’nin tarihinin büyük çatışmalarla dolu olduğu, bilinen bir gerçektir. Hıristiyanlığın ilk 1600 yıllık tarihi, birbirleri ile çatışan farklı Hıristiyan mezheplerinin tarihi sayılabilir. Ufak yorum farklılıkları bile Hıristiyanların birbirlerini inkarcılıkla suçmalarına neden olmuştur. Bu çekişme içinde Roma Katolik Kilisesi zamanla egemenlik sağlamış, ancak sonraki yüzyıllarda da bu kez bu Kilise “sapkın” (heretik) saydığı farklı dini mezheplere (bunlar arasında Docetism, Montanism, Adoptionism, Sabellianism, Arianism, Pelagianism ve Gnosticism sayılabilir) karşı büyük bir baskı uygulamıştır. Papalığın, 11. yüzyıldan itibaren Katharlar ve Bogomiller gibi farklı dini akımlara uyguladığı baskılar, ardından da Protestanlar ile Katolikler arasında patlak veren ve bir yüzyıldan fazla süren kanlı savaşlar, Avrupa tarihinin en karanlık çağlarına denk gelmektedir. İlginçtir ki, Avrupa medeniyetinin yükselişi, ancak söz konusu mezhep savaşlarının bitmesinden sonra başlamıştır. Siyasi tarihçilerin kabul ettiği gibi, modern Avrupa, farklı Hıristiyan mezheplerinin birbirlerine tolerans göstermesi gerektiği fikrinin egemen olduğu ünlü Westphalia Barışı’ndan (1648) sonra doğmuştur.

Humayun Türbesi, Hindistan. Mogul İmparatorluğu’nun önemli eserlerindendir.
Allah’ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah’ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O, kalplerinizin arasını uzlaştırıp-ısındırdı ve siz O’nun nimetiyle kardeşler olarak sabahladınız. Yine siz, tam ateş çukurunun kıyısındayken, oradan sizi kurtardı. Umulur ki hidayete erersiniz diye,
Allah, size ayetlerini böyle açıklar.
(Al-i İmran Suresi, 103)

                İnsanların dinde parçalanmalarının temelinde, Allah’ın emrettiği ahlakı gereği gibi yaşamıyor olmaları vardır. Bu ahlak tevazuyu esas alır. Tevazudan uzaklaşanlar, kendilerini ve kendi fikirlerini mutlak doğru olarak görür, kendilerinden farklı düşünenleri küçümser ve onlara düşmanlık beslerler. Kendi görüşlerinin mutlak doğru olduğundan hiç kuşku duymadıkları için, kendilerini hiçbir zaman sorgulamaz ve dolayısıyla daha iyiye, daha doğruya gidemezler. Sadece kendi yorumunu beğenip bununla övünenlerin durumuna Kuran’da, “… onlar, işlerini kendi aralarında (farklı) kitaplar halinde böldüler; her bir grup, kendi ellerinde olanla yetinip sevinmektedir.” (Müminun Suresi, 53) ayetinde dikkat çekilmiştir.
Bu, Allah’tan korkup sakınanların ve ahiret gününde hesap vereceğine iman edenlerin şiddetle sakınıp korunmaları gereken bir durumdur. Bu konunun önemini fark edenlerin, diğer müminleri de parçalanmaktan, dağılmaktan, ayrılmaktan sakındırmaları, Müslümanların Kuran ahlakında ittifak etmelerini sağlamak için gayret etmeleri gerekmektedir.

              Örnek Müslümanlar, insanlara -Rabbimiz’in tecellileri olduğunun bilinciyle- sevgi, merhamet ve şefkatle yaklaşırlar. Kendileriyle aynı inancı paylaşan, Kuran’a iman eden, Allah’ın emirlerini yerine getiren ve Peygamber Efendimiz (sav)’in sünnetine uyanları ise kardeşleri olarak görür ve birbirlerinin velileri olduklarını unutmazlar. Yapılması gereken, farklı Müslüman topluluklar arasında olabilecek kültürel ve geleneksel farklılıklar ve bazı görüş ayrılıkları nedeniyle hizipleşmekten sakınmak, bunları sürekli ön plana çıkarıp ihtilafa zemin hazırlamak yerine, Kuran ahlakını yaşamakta ittifakı desteklemektir. Müslümanlar ittifakta birbirlerini desteklemeli, ihtilaflı konularda da hoşgörülü olmalı, anlayışlı davranmalıdırlar. Yukarıda da vurguladığımız gibi, özellikle bu konunun öneminin farkında olan samimi Müslümanlar ve İslam dünyasının önde gelen düşünür ve aydınları bu konuda yoğun girişimlerde bulunmalı, Müslümanlar arasında birlik ve beraberliği teşvik etmelidirler. Müslüman dünyası içinde sevgi, saygı, merhamet, hoşgörü üzerine kurulu bir dayanışma inşa edilmelidir.

                 Bir kez daha hatırlatmak gerekir ki, İslam ahlakının özünde, ihtilaf ve ayrılıkları değil, inanç birliğini ve ortak değerleri temel alan bir anlayış vardır. Hz. Muhammed (sav), “Size iki şey bırakıyorum onlara sımsıkı sarıldıkça asla dalalete düşmeyecek ve sapıtmayacaksınız: Kuran ve benim sünnetim” sözleriyle Müslümanlara uymaları gereken yolu göstermiştir. Bizlere düşen bu yola uymaktır. Hak dine uymak ve ayrılığa düşmekten sakınmak, Rabbimiz’in tüm inananlara emridir. Allah, ayetinde şu şekilde buyurmuştur:

O: “Dini dosdoğru ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin” diye dinden Nuh’a vasiyet ettiğini ve sana vahyettiğimizi, İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya vasiyet ettiğimizi sizin için de teşri’ etti (bir şeriat kıldı). Senin kendilerini çağırdığın şey, müşriklere ağır geldi. Allah, dilediğini buna seçer ve içten Kendisi’ne yöneleni hidayete erdirir. (Şura Suresi, 13)




“Faytoum Şehri”, Paul Renoir, Mathaf Galerisi, Londra




Birlik Ruhunun Yaşatılması

          Birlik; anlayış, fedakarlık, vefa ve sadakat gerektirir. Allah Kuran’da Müslümanlara birlik içinde olmalarını, şeytanın aralarını açıp bozmaya çalışacağını, bu birliği engellemek için çaba göstereceğini bildirmiştir. Müslümanlar din kardeşleri ile aralarındaki ilişkide, karşı tarafı incitecek bir söz söylemek, öfkelenmek, saygıya uygun olmayan tavırlarda bulunmak gibi birlik ruhunu zedeleyecek her türlü tavırdan sakınmakla yükümlüdürler. Her mümin bir diğerine karşı olabildiğince fedakar olmalı, sabırlı davranmalı, onun iyiliği için çalışmalı, sadık ve vefalı olmalıdır. Bu, tüm müminlerin benimsemesi gereken üstün bir ahlaktır.

             Bu konuda en güzel örneklerden biri, Hz. Muhammed (sav) ile birlikte Mekke’den hicret eden müminler ve Medine’de onlara güzel bir yurt hazırlayan Müslümanlar arasındaki ilişkidir. Mekkeli müşriklerin zulmü ve baskısı nedeniyle, Allah yolunda yurtlarından hicret eden müminleri, Medine’de Hz. Muhammed (sav)’e biat etmiş olan Müslümanlar en güzel şekilde karşılamış, onlara karşı büyük bir muhabbet ve ilgi göstermişlerdir. Birbirlerine yabancı iki topluluk olmalarına, cahiliye Arapları arasında tek önemli kıstas sayılan “kabile bağı”na sahip olmamalarına rağmen, imanları ve itaatleri nedeniyle örnek bir kardeşlik sergilemişlerdir. Medineli Müslümanlar hicret edenlere her türlü imkanı sağlamış, onlara evlerini açmış, yemeklerini onlarla paylaşmış, kendi ihtiyaçlarından önce onların ihtiyaçlarını düşünmüş, mümin kardeşlerinin nefislerini kendi nefislerine tercih etmişlerdir. Rabbimiz, Medineli müminlerin bu güzel ahlakını Kuran’da şöyle bildirmiştir:

İngiliz ressam David Roberts’ın, “Muayyad Camisi” adlı tablosu
Allah’a ve Resûlü’ne itaat edin ve çekişip birbirinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider. Sabredin. Şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir.
(Enfal Suresi, 46)

Kendilerinden önce o yurdu (Medine’yi) hazırlayıp imanı (gönüllerine) yerleştirenler ise, hicret edenleri severler ve onlara verilen şeylerden dolayı içlerinde bir ihtiyaç (arzusu) duymazlar. Kendilerinde bir açıklık (ihtiyaç) olsa bile (kardeşlerini) öz nefislerine tercih ederler. Kim nefsinin ‘cimri ve bencil tutkularından’ korunmuşsa, işte onlar, felah (kurtuluş) bulanlardır. (Haşr Suresi, 9)

Bu, örnek alınması gereken çok üstün bir ahlaktır. Ve iki mümin topluluğun birbiri ile ilişkisinin nasıl olması gerektiğini gösteren çok önemli bir örnektir. Peygamber Efendimiz (sav) ise, Müslümanlar arasında dayanışmanın nasıl olması gerektiğini bir hadisinde şöyle tarif etmiştir:

Müslümanların kendi aralarındaki merhametleri, saygı ve dayanışmaları tıpkı bir vücut gibidir. Vücutta bir uzuv rahatsızlandığında diğer uzuvlar onunla birlikte aynı acıyı çekerler ve uyumazlar.

           Müslümanların birbirlerine karşı sevgileri ve kalplerinde birbirlerine karşı hiçbir olumsuz his kalmaması, Allah’ın müminlere büyük bir lütfu ve nimetidir. Ahirette tam anlamıyla yaşanacak olan bu nimet Kuran’da şöyle bildirilir:

Onların göğüslerinde kinden (ne varsa tümünü) sıyırıp-çektik, kardeşler olarak tahtlar üzerinde karşı karşıyadırlar. (Hicr Suresi, 47)

          Dolayısıyla Müslümanlar, dayanışmanın, kardeşliğin ve birlik duygusunun büyük bir nimet olduğunun bilincinde davranmalı ve bu birliğin korunması için sabırlı ve iradeli olmalıdırlar. Enfal Suresi’nin 1. ayeti “… Eğer mü’min iseniz Allah’tan korkup-sakının, aranızı düzeltin ve Allah’a ve Resulü’ne itaat edin.” Müslümanlara birlikte davranmalarının önemini bildiren bir diğer ayettir. Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) ise, Müslümanların ortak hareket etmelerinin önemini bir hadis-i şerifinde şöyle ifade etmiştir:

….Birbirinize hased (çekememezlik) etmeyiniz. Birbirinize buğuz (düşmanlık) etmeyiniz. Birbirinizle iyi ilişkileri kesmeyiniz. Birbirinizden yüz çevirip küsüşmeyiniz ve ey Allah’ın kulları, kardeşler olunuz.9
Yeryüzünde şiddet ve zulmün yaygınlığı, Müslümanların üzerindeki sorumluluğun büyüklüğünü göstermektedir.
              Mümin, her durumda affedici olmakla yükümlüdür, ancak karşısındaki kişi de bir Müslümansa, onunla din kardeşi olduğunu, her ikisinin de Allah’tan korkup sakındığını, Peygamber Efendimiz (sav)’e itaat ettiğini, helal ve harama titizlik gösterdiğini düşünerek çok daha sabırlı davranmalıdır. Müslüman, din kardeşinin her zaman için iyiliğini istemesi gerektiğinin, kendisini düşündüğü gibi onu da düşünmesi gerektiğinin, herhangi bir anlaşmazlık söz konusu olduğunda da sabırla, şefkatle ve sevgiyle karşılık vermesi gerektiğinin bilincindedir. Bir Kuran ayetinde, Müslümanların din kardeşleri için şöyle dua ettikleri bildirilir:

Şam’daki Büyük Cami’den bir görüntü
Görmedin mi ki, Allah nasıl bir örnek vermiştir: Güzel bir söz, güzel bir ağaç gibidir ki, onun kökü sabit, dalı ise göktedir.
(İbrahim Suresi, 24)


Bir de onlardan sonra gelenler, derler ki: ‘Rabbimiz, bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla ve kalplerimizde iman edenlere karşı bir kin bırakma. Rabbimiz, gerçekten Sen, çok şefkatlisin, çok esirgeyicisin. (Haşr Suresi, 10)

            Müslümanlar, aralarında herhangi bir sorun olan kardeşleriyle bu sorunu dostça gidermekle yükümlü oldukları gibi, iki Müslüman topluluk arasında da benzeri bir olay yaşandığında, müminlerin arasını düzeltip uzlaştırmakla yükümlüdürler. Allah, iman edenlere şöyle buyurmuştur:

Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını bulup-düzeltin ve Allah’tan korkup-sakının; umulur ki esirgenirsiniz. (Hucurat Suresi, 10)

             Bu ahlakın, müminlere çok güçlü bir beraberlik ve birlik ruhu kazandıracağı açıktır. Nitekim Rabbimiz, iman edenlere Kendisi’nin yolunda “birbirlerine kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak” (Saff Suresi, 4) mücadele etmelerini emretmektedir. Bu mücadele, inkarcı felsefe ve ideolojilere karşı yürütülmesi gereken fikri bir mücadeledir ve tüm Müslümanların üzerinde önemli bir sorumluluktur. Bu fikri mücadeleyi üstlenip, dünyayı içinde bulunduğu karanlıktan aydınlığa çıkarmak yerine, kendi iç sorunları ile boğuşan, içe kapalı bir yapı geliştirmek kuşkusuz büyük bir hata ve tarihi bir vebal olabilir. Bugün, başta dünyanın pek çok ülkesinde ezilen ve zulüm gören Müslümanlar olmak üzere, insanlık, içine düştüğü durumdan kurtulabilecek bir çıkış yolu aramakta, dünyaya barış, huzur, adalet getirecek ve unuttuğu varoluş amacını hatırlatacak bir yol gösterici beklemektedir. Bu yol göstericilik, İslam toplumunun sorumluluğudur ve tüm Müslümanların bu bilinçle hareket etmeleri gerekmektedir.
           Şiddetin, terörün, zulmün, sahtekarlığın, dolandırıcılığın, yalancılığın, ahlaksızlığın, çatışmaların, yoksulluğun dünya genelinde yaygın olması, yeryüzünün “fitne” ile dolu olduğunu göstermektedir. Bu durum karşısında, Müslümanların aralarında sorun haline gelmiş pek çok konu önemini yitirmektedir. Tüm bu zulüm ve dejenerasyon, Allah’ın varlığını ve birliğini inkar eden, ahiret gününe inanmayanların kurmuş oldukları batıl sistemlerden güç bulmakta ve gelişip yayılmaktadır. Buna karşılık vicdan sahibi insanların yapması gereken, iyilikte ittifak etmektir.

         Allah’ın izni ile bu ittifak, inkarcı ideolojilerin fikren mağlup olmasının en önemli aşamalarından biri olacaktır. Rabbimiz, Kuran’da inkarcıların ittifakına dikkat çekmiş ve iman edenlerin de birbirleriyle dost olmaları ve birbirlerine yardım etmeleri gerektiğini bildirmiştir. Bu, yeryüzünde bozgunculuğun ortadan kaldırılması için gereklidir. Ayette şu şekilde buyurulmaktadır:

İnkar edenler birbirlerinin velileridir. Eğer siz bunu yapmazsanız (birbirinize yardım etmez ve dost olmazsanız) yeryüzünde bir fitne ve büyük bir bozgunculuk (fesat) olur. (Enfal Suresi, 73)

             Böylesine önemli bir sorumluluk taşıyan Müslümanların birlik ve ittifak içinde olmaları gerektiği açıktır. Müslümanlar, birlikte hareket etmelerini engelleyen durumlar olduğunda şu sorular üzerinde düşünmelidirler:

“Bu konu, İslam ittifakını zedeleyecek kadar önemli mi?”

“Üzerinde uzlaşılması mümkün olmayan bir konu mu?”

“İnkarcı ideolojilere karşı fikri çalışma içinde olmak yerine, Müslüman bir diğer toplulukla uğraşmak makul mü?”

             Bu sorulara vicdanına başvurarak cevap veren herkes, sonu gelmeyen çekişmelerden uzak durmanın ve Müslümanlar arasındaki Kuran ahlakına dayalı bu ittifakı korumanın öncelikli olduğunu görecektir.
Ayrıca Müslümanlar, şeytanın da sürekli birlik ve beraberliği bozmak, Müslümanların arasına düşmanlık sokmak için faaliyet halinde olduğunu unutmamalıdırlar.

Rabbimiz, “Kullarıma, sözün en güzel olanını söylemelerini söyle. Çünkü şeytan aralarını açıp bozmaktadır. Şüphesiz şeytan insanın açıkça bir düşmanıdır.” (İsra Suresi, 53) ayetiyle iman edenleri bu tehlikeye karşı uyarmıştır. Bu ayet, Müslümanların birbirlerine karşı kullandıkları üsluba çok dikkat etmeleri, incitici, iğneleyici, alaycı, sert, kınayıcı söylemlerden şiddetle kaçınmaları gerektiğini gösterir.

           Kuran’da birlik içinde olmanın önemi bildirilirken dikkat çekilen bir diğer husus da, çekişmelerin ve birlik ruhunu zedeleyecek tavırların Müslümanların gücünü zayıflatacağıdır. Rabbimiz, şöyle buyurmaktadır:

Allah’a ve Resûlü’ne itaat edin ve çekişip birbirinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider. Sabredin. Şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir. (Enfal Suresi, 46)


Müslümanların birlik ve beraberlik ruhu içinde hareket etmeleri, diğer toplumlar için de çok güzel bir örnek teşkil edecek;Kuran ahlakının gereği olan adalet, merhamet, sevgi, anlayış, hoşgörü tüm dünyaya yayılacaktır. Diğer bir deyişle, Müslümanların birlik olması yalnızca zorluk ve sıkıntı içinde olan Müslümanlar için değil, tüm dünya insanları için büyük bir nimet ve berekete aracı olacaktır.

           Bu, başta da belirttiğimiz gibi, bireyler için olduğu kadar Müslüman toplumlar ve milletler için de geçerlidir. Eğer İslam dünyası, güçlü, istikrarlı, müreffeh bir medeniyet olmak, dünyaya her alanda yön vermek ve ışık tutmak istiyorsa, birlik halinde hareket etmek zorundadır. Bu birliğin yokluğu, Müslüman ülkeler arasındaki ayrılık ve dağınıklık, İslam dünyasından ortak bir ses yükselmemesi, mazlum Müslüman halkları da savunmasız bırakmaktadır. Filistin’de, Keşmir’de Doğu Türkistan’da, Moro’da ve daha pek çok yerde zavallı kadınlar, çocuklar ve yaşlılar ihtiyaç içinde zulümden kurtarılmayı beklemektedirler. Bu masum insanların sorumluluğu herkesten önce, İslam dünyasının üzerindedir. Müslümanlar, Peygamberimiz (sav)’in “Müslüman, Müslümana zulmetmez ve onu tehlikede bırakmaz” sözünü hatırlarından çıkarmamalıdırlar.

           İslam dünyası, ayrılıkları ve farklılıkları bir kenara bırakıp, tüm Müslümanların “kardeş” olduğu gerçeğini hatırlamalı ve bu manevi kardeşliğin getirdiği güzel ahlak ile tüm dünyaya örnek olmalıdır. İman edenlerin birbirleri ile kardeşliği, Yüce Allah’ın bir lütfu ve nimetidir. Samimi Müslümanlar bu nimet için Rabbimiz’e şükretmeli ve Allah’ın “dağılıp-ayrılmayın” emrini unutmamalıdırlar:

Allah’ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah’ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O, kalplerinizin arasını uzlaştırıp-ısındırdı ve siz O’nun nimetiyle kardeşler olarak sabahladınız. Yine siz, tam ateş çukurunun kıyısındayken, oradan sizi kurtardı. Umulur ki hidayete erersiniz diye, Allah, size ayetlerini böyle açıklar. (Al-i İmran Suresi, 103)

Önceki sayfalarda Müslümanlar arasındaki çekişmenin veya dağılmanın, onları manevi olarak güçten düşürecek bir gelişme olacağına değinmiştik. Bu, Allah’ın Kuran’da iman edenlere bildirdiği sırlardan biridir ve bununla önemli bir gerçeğe daha dikkat çekilmektedir: Nasıl ki ayrılıklar ve çekişmeler Müslümanları manevi olarak güçten düşürüyorsa, birlik ve tesanüd (dayanışma) de Müslümanlara güç kazandıracaktır. Allah Kuran’da, iman edenlerin “haklarına tecavüz edilmesi” durumunda birlik olup karşı koymalarını buyurmuştur:

Birlik Müslümanlara Güç Kazandırır

Gerçekten biz onları, katıksızca (ahiretteki asıl) yurdu düşünüp-anan ihlas sahipleri kıldık. Ve gerçekten onlar, Bizim katımızda seçkinlerden ve hayırlı olanlardandır.
(Sad Suresi,46-47)

Ve haklarına tecavüz edildiği zaman, birlik olup karşı koyanlardır. (Şura Suresi, 39)

         Bu, iman edenlere İlahi bir emirdir ve pek çok hikmeti vardır. İnkarcı ideolojilerin fikren yok edilmesi de, ancak Müslümanların ittifak etmeleri ile mümkündür.
Ancak elbette unutmamak gerekir ki, iman edenlerin ittifakını güçlü kılan aslında onların imanları ve ihlaslarıdır. Gerçek dostluk ve ittifak ancak samimi iman ile kurulur. Müminler, birbirlerini araya hiçbir çıkar ya da menfaat beklentisi katmadan, halis niyetle ve sadece Allah rızası için sever, Allah rızası için dost olur ve Allah rızası için birlik olurlar. Temeli dünya üzerindeki en sağlam kaynağa, Allah sevgisine ve Allah korkusuna dayalı olan bu birliğin bozulması, dağılıp yıkılması Allah’ın dilemesi dışında hiçbir şekilde mümkün olmaz. Böylesine sağlam bir ittifakın, Müslümanlara dünyada eşine az rastlanır bir güç kazandıracağı ise açıktır. Rabbimiz, “… Nice küçük topluluk, daha çok olan bir topluluğa Allah’ın izniyle galib gelmiştir; Allah sabredenlerle beraberdir.” (Bakara Suresi, 249)ayetinde başarıya ulaşmak için sayıca büyük olmanın önemli olmadığına işaret etmiştir. Müslümanların iman ve ihlasa dayalı kurdukları birliktelik, onlara çok büyük başarılar elde etmelerini sağlayacak bir şevk ve irade kazandıracaktır.
Allah bir başka ayette ise, inkar edenlerin birarada hareket ediyormuş gibi görünmelerine rağmen aslında birlik kuramadıklarını bildirmiştir:

… Kendi aralarındaki çarpışmaları ise pek şiddetlidir. Sen onları birlik sanırsın, oysa kalpleri paramparçadır. Bu, şüphesiz onların akletmeyen bir kavim olmaları dolayısıyla böyledir. (Haşr Suresi, 14)

              Samimiyet üzerine, halis niyetle inşa edilmemiş birliktelikler her ne kadar dayanışma içinde gibi görünseler de temelde paramparçadırlar. Çünkü onların ittifakları, bir tür menfaat birlikteliğidir ve menfaatlerinin zarar görmesi ihtimali bu birlikteliğin hemen sonunu getirir. Müslümanlar, Allah’ın Kuran’da bildirdiği bu sırra vakıftırlar. Müslümanların birlikteliği, dünyevi kayıplarla sarsılmaz tam tersine daha da güçlenir. Bu ruh ve bilinç Müslüman ittifakını çok güçlü kılar. Büyük İslam alimi Said Nursi de, Müslümanların ihlas ve samimiyetle oluşturacakları birlikle ne kadar büyük kuvvet kazanacaklarını şu örnekle ifade etmiştir:

Elbette dört ferdden bin yüz on bir manevi kuvvet sağlayan ihlas sırrını kazanmak ile, dayanışmaya ve hakikate inanmaya muhtacız ve mecburuz. Evet üç elif birleşmezse, üç kıymeti var. Rakamların sırrı ile birleşse, yüz on bir kıymet alır. Dört kere dört ayrı ayrı olsa, on altı kıymeti var. Eğer kardeşlik sırrı ve birlik gayesi ve birleşme vazifesi ile denk gelip bir çizgi üstünde omuz omuza verseler, o vakit dört bin dört yüz kırk dört kuvvetinde ve kıymetinde olduğu gibi hakiki ihlas sırrı ile, on altı fedakar kardeşlerin kıymet ve kuvvet-i maneviyesi dört binden geçtiğine, pek çok tarihi olay şahitlik ediyor.

Bu sırrın sırrı şudur ki: Hakikî, samimî bir birlikte her bir ferd, diğer kardeşlerin gözüyle de bakabilir ve kulaklarıyla da işitebilir. Güya on gerçek birleşmiş adamın her biri yirmi gözle bakıyor, on akılla düşünüyor, yirmi kulakla işitiyor, yirmi elle çalışıyor bir tarzda manevî kıymeti ve kuvvetleri vardır.

        Buraya kadar ele aldığımız bilgiler, İslam dünyasının birleşmesi ve Müslümanların güçlü bir ittifak oluşturması gerektiğini göstermektedir. Kitabın bundan sonraki bölümünde ise Türk İslam Birliği’nin özelliklerinin neler olması gerektiği üzerinde duracağız.

NASIL BİR TÜRK İSLAM BİRLİĞİ?


Rabbiniz şöyle buyurmuştu: “Andolsun, eğer şükrederseniz gerçekten size artırırım ve andolsun, eğer nankörlük ederseniz, şüphesiz, Benim azabım pek şiddetlidir.”
(İbrahim Suresi, 7)

               19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyılın başında yaşanan iki büyük dünya savaşı, bu savaşlarda hayatını kaybeden milyonlarca insan, yakılıp yıkılan şehirler, yerle bir olan yerleşim alanları, vahşetin neredeyse olağan karşılandığı toplama kampları insanlık için ibret verici oldu. Bu savaşların bizzat içinde yer alan Batı dünyası, savaş sonrası kurulan düzende, bu tarihi dramdan çok önemli dersler çıkarmıştı. Bunların başında, gelecekte yaşanabilecek muhtemel sorunların üstesinden daha kolay ve kısa sürede gelebilmenin en etkili yollarından birinin, kurulacak ittifaklar olduğu görüşü yer almaktaydı. Bundan önce de, çeşitli Avrupa ülkeleri aralarında ittfaklar oluşturmaya çalışmış ancak bu ittifaklar, kimi zaman menfaat ilişkileri ve kimi zaman da ideolojik gerekçelerle uzun ömürlü olmamıştı. Ancak bu sefer Batı dünyası, kurulacak ittifakın bir ekonomik iş birliğinden ya da ortak savunma paktından çok daha öte olması gerektiğinin, Avrupa’nın ortak kültürel değerler çevresinde birleşmesinin zorunlu olduğunun farkındaydı. Elbette bu uzun ve zorlu bir süreçti.

             Savaş Avrupa’nın büyük güçlerinin ekonomilerini çökertmiş, sanayi neredeyse yerle bir olmuştu. Yıkılan yüzlerce şehrin yeniden inşa edilmesi, alt yapının onarılması, eğitim ve sağlık kurumlarının yeniden düzenli işler hale getirilmesi gerekiyordu. Üstelik Avrupa’da savaş sona ermiş, ancak sömürgelerde bağımsızlık hareketleri başlamıştı. Tüm bu koşullar altında istikrarın sağlanması ve bu dağınık yapı içinde bir birlik oluşturmak çok zor görünüyordu. 1951 yılında, sanayinin kalkınmasını sağlamak ana amacıyla kurulan Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu bu girişimin ilk adımı oldu. Sonradan Avrupa Ekonomik Topluluğu’na, daha sonra Avrupa Topluluğu’na, en son olarak da Avrupa Birliği’ne dönüşen bu topluluk, üye ülkeler arasında ürünlerin, hizmetin, sermaye ve iş gücünün serbest dolaşımını sağlayan, tek para birimine, ortak hukuksal anlayışa ve hatta birbiri ile uyumlu devletsel örgütlenmeye sahip güçlü bir birlik halini aldı. Bugün Avrupa Birliği, dünya siyasetinin yönlendirici unsurlarından biridir.


İslam dünyasının siyasi, askeri ve ekonomik olarak tek blok olması, mevcut imkanların daha da artırılmasını sağlayacaktır. Böylece tüm İslam coğrafyasında büyük bir kültürel ve ekonomik kalkınma yaşanacaktır.

            56 Müslüman ülkenin üye olduğu İslam Konferansı Örgütü, Müslümanları çatısı altında toplayan -üye sayısı ve üyelerinin coğrafi dağılımı açısından- en büyük Müslüman örgüttür. Bu örgüt dışında da, ortak coğrafyalarda yaşayan Müslüman ülkeler arasında çeşitli ticari ve askeri iş birlikleri bulunmakta, bölgesel ittifaklar kurulmaktadır. Bunların her biri önemli faaliyetlerde bulunan yapılanmalardır ve varlıkları faydalıdır. Ancak İslam dünyasının, daimi kurumları bulunan, bağlayıcı kararlar alma yetkisine sahip, ortak politika geliştirebilecek ve bunları kararlılıkla uygulayacak, tüm Müslüman dünyasının ortak sesi olacak, yalnızca belirli bölgelerin değil tüm Müslümanların sorunları ile ilgilenip bu sorunlara çözüm üretecek daha kapsamlı bir birliğe ihtiyacı vardır. Bu birliğin faaliyet alanı ekonomik, askeri ve sosyal alanları kapsamalıdır. Bu birlik sayesinde, Müslüman ülkeler arasında mutabakat ve uzlaşma ortamı inşa edilecek, dayanışma ruhu geliştirilecektir. Böylece öncelikle birlik altında toplanmış ülkelerin güvenlik sorunları giderilmiş olacak, daha sonra da kurulacak çok yönlü iş birlikleri ile üyelerin refah seviyesinin yükselmesi sağlanacaktır. İslam dünyası -doğrudan veya dolaylı kendisi ile ilgili gelişmelerde- tek bir vücut olarak hareket edecek, dolayısıyla Müslüman toplumların lehine stratejiler geliştirilmesi mümkün olacaktır.

              20. yüzyılın ikinci yarısında başta Filistin olmak üzere Bosna, Kosova, Karabağ, Keşmir, Açe gibi bölgelerde yaşanan gelişmeler Müslüman dünyasını önemli bir gerçekle karşı karşıya getirmiştir. Binlerce sivilin hayatını kaybettiği, çocukların yetim kaldığı, vahşek tin ve şiddetin doruğa tırmandığı bu bölgelerde, Batı dünyasının yaşanan insanlık dramına ya hiç ya da çok geç tepki göstermesi ve gereken tedbirlerin alınması konusunda ağır davranması, İslam dünyasının üstlenmesi gereken sorumluluğu Müslümanlara bir kez daha hatırlatmıştır: Müslüman halkların haklarının korunması, ihtiyaçlarının gözetilmesi herkesten önce diğer Müslümanların sorumluluğudur ve İslam dünyasının bu konuda son derece aktif ve atak olması zorunludur. Müslüman ülkelerin, tüm Müslümanların güvenliğini garanti altına alabilecekleri bir güç konumuna gelmesi ancak İslam dünyasının uluslararası siyaset sahasında tek bir ses olarak temsil edilmesi ile mümkün olacaktır.

                 İslam dünyası askeri, siyasi ve ekonomik olarak tek blok olmak zorundadır. Kendi içinde beraberliği sağlamış İslam dünyası, dünya barışının da güvencesi olacak, bazı radikal unsurlar ve “medeniyetler arası çatışmadan” yana olanlar teorilerine gerekçe olarak öne sürebilecekleri ortamı bulamayacaklardır.

Türk İslam Birliği üye ülkelerin ulusal bağımsızlıklarını ve milli sınırlarını muhafaza ettikleri, her ülkenin kendi ulusal hak ve çıkarlarını koruyabileceği bir yapı olmalıdır. Ama tüm bu egemen ülkeleri, ortak bir “İslam kültürü” içinde birleştirecek bir vizyon, bu vizyon uyarınca ortak politikalar geliştirecek ve uygulayacak karar ve yürütme organları oluşturulmalıdır. Amaç, devletlerin yapısal olarak birleşmeleri değil, ortak politika ve menfaatler çevresinde birleşilmesi ve bu politikaların hayata geçirilmesinde birliğin yaptırım gücünün olmasıdır.

Türk İslam Birliği’nin Genel Yapısı



           İnşa ettiği modern devlet anlayışı ile Türkiye Cumhuriyeti’ni Müslüman ülkelerin en istikrarlı demokrasisi haline getiren Atatürk’ün, İslam dünyasının nasıl bir yapı içinde birlik ve beraberliğini sağlayabileceği yönünde de önemli değerlendirmeleri vardır. Bir devletin en önemli unsurlarından birinin milli sınırlar içinde var olma hakkı olduğunu ifade eden Atatürk’ün tespitlerinin doğruluğu, geçen zaman içerisinde ispatlanmıştır. Bilindiği gibi, Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılış sürecinde, Osmanlı topraklarında yaşayan halkların bir kısmı yanlış yönlendirmelere kapılarak Osmanlı’nın yanında yer almak yerine, dış güçlerle iş birliği yapmışlardır. Ancak çeşitli imtiyazlar kazanacaklarını umarak bu yolu seçenler, iş birliği yaptıkları ülkelerin hegemonyası altına girmiş ve sömürgeleştirilmişlerdir. Bu halklardan bazıları, Cumhuriyetin ilk yıllarında Mustafa Kemal’e temsilciler göndererek, kendilerini sömürge durumuna düşüren liderlerinin basiretsizliğinden şikayet etmiş ve hatta bazıları Türkiye Cumhuriyeti ile birleşme taleplerini dile getirmişlerdir. Atatürk’ün bu tekliflere verdiği karşılık, Türk İslam Birliği’nin temelinin nasıl olması gerektiğini gösteren önemli bir cevaptır:


Bütün İslam aleminin manen olduğu kadar maddeten de birlik içinde ve müttefik hale gelmesinden sadece sevinç duyarız. Bunun için de bizim kendi hudutlarımız içerisinde bağımsız olduğumuz gibi, Suriyeliler ve Iraklılar da milli hakimiyete dayalı bağımsız bir güç olarak ortaya çıkabilmelidirler. 

“Türk Birliği’nin bir gün hakikat olacağına inancım vardır. Ben görmesem bile, gözlerimi dünyaya onun rüyaları içinde kapayacağım. TÜRK BİRLİĞİ’NE İNANIYORUM, ONU GÖRÜYORUM. Yarının tarihi, yeni fasılların Türk Birliği’yle açacaktır. Dünya sükununu bu fasıllar içinde bulacaktır.
Türk’ün varlığı bu köhne aleme yeni ufuklar açacak, Güneş ne demek, ufuk ne demek, o zaman görülecek.”
ATATÜRK

             Görüldüğü gibi Atatürk’ün belirlediği öncelik, bu ülkelerin de bağımsızlıklarını kazanmalarıdır. Türk İslam Birliği’nin öneminin bilincinde olan Atatürk, bu birliğin kendisinden beklenen etkiye sahip olabilmesi için, üyelerinin milli sınırları içinde bağımsızlığını kazanmış, milli iradeye dayanan ve kendi ayakları üzerinde durabilen devletler olmaları gerektiğine dikkat çekmiştir. Dolayısıyla bugün de, kurulacak bu örgütün üyelerinin toprak bütünlüğünü ve bağımsızlıklarını koruması son derece önemlidir.
Hayır, kim (güzel davranış ve) iyilikte bulunarak kendisini Allah’a teslim ederse, artık onun Rabbi katında ecri vardır. Onlar için korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır.
(Bakara Suresi, 112)

             Bu birlik sayesinde dünya Müslümanları birbirleri ile doğrudan ilişki içinde olacak, birbirlerinin sorunlarını yakından tanıyacak ve dayanışma içine gireceklerdir. Ayrımcı, hizipci, kavmiyetçi tüm anlayışlar bir kenara bırakılarak, “tüm Müslümanlar kardeştirler” ilkesi temel alınacaktır. Günümüzde İslam dünyasına hakim olan birbirinden farklı görüşler, yorumlar ve modeller arasında mutabakat sağlanamamış olması, Müslümanların birlikte hareket etmelerine engel olmaktadır. Bu örgütün beraberlik çağrısı, etnik kökene, ekonomik koşullara ya da coğrafi duruma göre yapılmayacak; ırk, dil ve kültürel özelliklerden kaynaklanabilecek her türlü husumet bu birliğin çatısı altında ortadan kaldırılacaktır. Söz konusu örgütün beraberlik anlayışı, bir toplumun diğerine, bir kültürün ötekine, bir grubun başkasına üstün gelmesine dayalı değil, hepsinin bir diğeri ile eşit olduğu hoşgörü, sevgi ve dostluğa dayalı dayanışma ruhu olacaktır.

         Türk İslam Birliği’nin oluşturulmasındaki temel amaçlardan biri, Müslümanların geneline yön verebilecek merkezi bir otoritenin oluşturulması olmalıdır. Bunun için bu merkezin mutlaka tüm Müslümanlara hitap edecek bir yapıda olması, diğer bir deyişle bütün farklı anlayışları şemsiyesi altında toplayabilmesi şarttır. Türk İslam Birliği, temel İslami değerleri ve inançları esas almalı, uygulama ve görüş farklılıklarını hoşgörü ve anlayışla karşılamalı, bu farklılıkları bir kültür zenginliğine dönüştürebilmeyi başarmalıdır. Bu farklılıklar ortak karar almayı ve siyasi iradeyi faaliyete geçirmeyi engelleyici unsurlar haline getirilmemelidir. Müslüman ülkeler arasındaki tüm ihtilaflar bu merkezde çözüme kavuşturulmalı, anlaşmazlıklar ortadan kaldırılmalıdır. Kendi iç sorunlarını çözebilen bir İslam dünyası, diğer medeniyetlerin üyeleriyle yaşayabileceği sorunları da kolaylıkla çözebilecek bir imkana sahip olacaktır. Bu şekilde tüm Müslümanları birleştiren bir merkezin, ortak politikalar üretmesi ve bu politikaların uygulamaya geçirilmesini sağlaması mümkün olur.

               Günümüzde İslam dünyasının ortak hareket etmesini gerektiren ve acil çözüm bekleyen konular, dünya siyasetinin temel gündem maddeleridir. Filistin, Keşmir, Irak gibi siyasi sorunlar, terörizme karşı yürütülecek fikri mücadele, geri kalmışlık, fakirlik, sağlık ve eğitim, bu konuların başında gelmektedir.

             Bunlar bölgesel ya da sadece o topraklarda yaşayan halkları ilgilendiren sorunlar değildir. Tüm Müslümanları doğrudan ilgilendiren, dolayısıyla çözüme kavuşturulması için İslam dünyasının dayanışmasını gerektiren sorunlardır.
Hiç kimse Mescid-i Aksa’da yaşananların yalnızca Filistinlileri ilgilendirdiğini, Keşmir’de zulme uğrayan sivil Müslümanların kendi başlarının çaresine bakmaları gerektiğini ya da İslam dünyasının herhangi bir bölgesinde açlık sınırında yaşayan çocukların o ülkenin sorunu olduğunu öne süremez. Müslümanlar inançları gereği bu durumu kabullenemezler.

Allah barış yurduna çağırır ve kimi dilerse dosdoğru yola yöneltip-iletir.
(Yunus Suresi, 25)

Sen af (veya kolaylık) yolunu benimse, (İslam’a) uygun olanı (örfü) emret
ve cahillerden yüz çevir.
(Araf Suresi, 199)

              Ancak Müslümanlar aralarında güçlü bir birlik oluşturamadıkları için, onların yerine bu ve benzeri konularda diğer ülkeler çeşitli çözüm önerileri ortaya koymaktadır. Ne var ki bu öneriler de çoğunlukla Müslümanların menfaatlerinin göz ardı edildiği ya da kısa vadeli çözümler içeren planlardan öteye gitmemektedir. Çatışmaların ve anlaşmazlıkların yaşandığı pek çok bölgede, Müslümanların güçlü konumda olmaması, ortaya konulan önerilerde yönlendirici olmalarına engel olmaktadır. “Barış planı” adı altında Müslümanlara sunulan projeler, çoğu zaman onları daha da sıkıntı ve zorluğa düşürecek maddeler içermektedir. Bu Müslümanların haklarının korunabilmesi için, İslam dünyası ortak bir tavır geliştirmekle yükümlüdür.

            Bunun gibi Türk İslam Birliği’ni bekleyen daha pek çok sorumluluk, bu merkezin oldukça aktif çalışması gerektiğini göstermektedir. Birliğin düzenli faaliyet gösterebilmesi için, daimi bir merkezinin bulunması, birbirleri ile koordineli olarak çalışacak karar ve yürütme merkezlerinin oluşturulması, gerekli tüm alt birimlerin kurulması ve tüm bu kurumların düzenli çalışması sağlanmalıdır. Zamanlaması doğru, neticeleri isabetli kararların alınması için gereken alt yapı tesis edilmelidir. Bu birlik faaliyetleri ile güven vermeli, üyeler de kendi haklarının birlik tarafından en iyi şekilde korunacağından emin olmalıdırlar.

            Türk İslam Birliği değişen siyasi koşullara kolaylıkla uyum sağlayabilecek bir esnekliğe ve gerekli stratejileri geliştirebilecek bir ileri görüşlülüğe sahip olmak zorundadır. Dünyadaki gelişmeler karşısında yalnızca reaktif tepkiler veren, kınamak ya da kanaat belirtmekle yetinen bir organizasyon değil, inisiyatif kullanabilen aktif bir merkeze ihtiyaç duyulduğu açıktır. Bu merkezin sürekli takip ve koordinasyon görevini üstlenmesi, faaliyetlerinin tüm üye ülkelerin menfaatlerini kuşatıcı olması gerekir. Bu birlik tüm gelişmeleri objektif bir yaklaşımla değerlendirerek, tüm İslam dünyasının taleplerini göz önünde bulundurmalıdır. Üye ülkeler arasında oluşabilecek bunalımları giderici, çıkar çatışmalarını ortadan kaldırıcı ve Müslümanların diğer toplumlarla ilişkilerinde onları koruyucu bir mekanizma olarak görev yapacak Türk İslam Birliği, İslam dünyasının kültürel, ekonomik ve siyasi etkinliğini artıracaktır.

           Türk İslam Birliği’nin Müslümanları tek bir güç haline getirebilmesi ve Müslüman ülkeleri birbiri ile bütünleştiren bir yapı olabilmesi için, çağdaş toplumsal değerleri koruması, hukuka ve insan haklarına saygılı olması, demokratik anlayış üzerine inşa edilmesi de son derece önemlidir. Bu değerlerin İslam ahlakının özü olduğu unutulmamalıdır.

Barışsever ve Uzlaşmacı Bir Türk İslam Birliği


            Türk İslam Birliği, yalnızca Müslümanlara değil tüm insanlığa barış getirmeyi hedef edinmeli, aldığı kararlarda ve uygulamalarında barışsever ve uzlaşmacı bir tavır sergilemelidir. İslam’ın özü, Allah’ın Kuran’da bildirdiği güzel ahlaktır. Bu ahlak iman edenlerin, sevecen, yumuşak huylu, şefkatli, hoşgörülü, adil, anlayışlı, sabırlı ve fedakar olmalarını gerektirir. İslam, insanları huzur ve barış dolu bir dünyaya davet eder, Bakara Suresi’nin 208. ayetinde şöyle buyurulmaktadır:

Ey iman edenler, hepiniz topluca ‘barış ve güvenliğe (Silm’e, İslam’a) girin ve şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o, size apaçık bir düşmandır.

           Müslüman Allah’ın emirlerine uyan, Kuran ahlakını titizlikle uygulamaya çalışan, dünyayı güzelleştiren, imar eden, barışı ve huzuru hakim kılan insandır. Amacı insanlara güzellikte, iyilikte ve hayırlı davranışlarda bulunmaktır. Müslümanlar Rabbimiz’in sonsuz merhamet ve şefkatinin kendilerinde de tecelli etmesi için gayret ederler. Allah Kuran’da etrafına daima hayır getiren, çevresindeki olaylara karşı ilgili olan, insanları doğru yola çağıran bir ahlakı makbul olarak göstermiştir. Bir ayette çevresine hiçbir faydası dokunmayan kişiler ile, daima hayır üzerinde hareket eden insanlar arasındaki fark şöyle bir kıyasla açıklanmıştır:

Allah şu örneği verdi: İki kişi; bunlardan birisi dilsiz, hiçbir şeye gücü yetmez ve herşeyiyle efendisinin üstünde (bir yük), o, onu hangi yöne gönderse bir hayır getirmez; şimdi bu, adaletle emreden ve dosdoğru yol üzerinde bulunanla eşit olabilir mi? (Nahl Suresi, 76)

            Bu ayette bildirilen hikmet, Türk İslam Birliği için de yol gösterici olmalıdır. Türk İslam Birliği’nde din ahlakının insanlara kazandırdığı fedakarlık, kardeşlik, dostluk, dürüstlük, adalet, sadakat, vefa ve hizmet anlayışı en güzel şekilde temsil edilmelidir.

           İnsanların fikir, düşünce ve yaşam özgürlüğünü güvence altına alan İslam ahlakı, insanlar arasında gerginliği, anlaşmazlığı, birbirlerinin hakkında olumsuz konuşmayı ve hatta olumsuz düşünceyi (zannı) dahi yasaklar. Müslümanların oluşturduğu bir birliğin de, bu esasları temel alarak dünya barışı için faaliyet göstermesi gereklidir.
Kuran ahlakı Müslümanların savaştan ve her türlü çatışmadan kaçınmalarını, anlaşmazlıkları görüşme ve müzakerelerle gidermelerini, uzlaşmacı olmalarını gerektirir. Savaş, Kuran’a göre sadece zorunlu olduğunda başvurulacak ve mutlaka belirli insani ve ahlaki sınırlar içinde yürütülecek bir “istenmeyen zorunluluk”tur. Müminler yaşanan sorunlarda hep barışı ve uzlaşmayı tercih etmekle, ancak karşı taraftan bir saldırı gelmesi durumunda kendilerini savunmak amaçlı savaşmakla yükümlüdürler.

              Bir ayette, yeryüzünde savaşları çıkaranların bozguncular olduğu, Allah’ın ise bozguncuları sevmediği şöyle açıklanır:

… Onlar ne zaman savaş amacıyla bir ateş alevlendirdilerse Allah onu söndürmüştür. Yeryüzünde bozgunculuğa çalışırlar. Allah ise bozguncuları sevmez. (Maide Suresi, 64)

           Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)’in hayatına baktığımızda da, savaşın ancak zorunlu hallerde ve savunma amaçlı olarak başvurulan bir yöntem olduğunu görebiliriz.

            Kuran’ın Peygamberimiz (sav)’e vahyi tam 23 yıl sürdü. Bunun ilk 13 yılında Müslümanlar Mekke’deki putperest düzenin içinde azınlık olarak yaşadılar ve çok büyük baskılarla karşılaştılar. Pek çok Müslümana fiziksel işkenceler yapıldı, bazıları öldürüldü, çoğunun evi ve malları yağmalandı, sürekli hakaret ve tehditlerle karşılaştılar. Buna rağmen Müslümanlar şiddete başvurmadan yaşamaya devam ettiler ve putperestleri hep barışa çağırdılar. Sonunda putperestlerin baskıları dayanılmaz bir noktaya vardığında, Müslümanlar daha özgür ve dostane bir ortamın bulunduğu Yesrib (sonradan Medine) şehrine hicret ederek burada kendi yönetimlerini kurdular. Kendi siyasi yapılarını bu şekilde oluşturduktan sonra bile, Mekke’nin saldırgan putperestlerine karşı savaşa girişmediler.

       İslam toplumunun özelliği itidalli ve dengeli olması, insanlara iyiliği emredip onları kötülükten sakındırmasıdır. Bakara Suresi’nin 143. ayetinde Rabbimiz, Müslümanların insanlara şahit ve örnek olmak üzere, “orta” bir toplum olduklarını bildirmiştir. Bir başka ayette ise, Müslümanların insanlığa hayırlı bir toplum olmaları gerektiği şu şekilde bildirilmiştir:

Siz, insanlar için çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz; maruf (iyi ve İslam’a uygun) olanı emreder, münker olandan sakındırır ve Allah’a iman edersiniz… (Al-i İmran Suresi, 110)

           Allah’ın Kuran’da bildirdiği özellikleri yaşayan Müslümanların meydana getirdiği bir organizasyonun, bütün bu güzel ahlak özelliklerinin koruyucusu ve en güzel temsilcisi olması gerektiği açıktır. Tüm bunlar Türk İslam Birliği’nin nasıl bir strateji izlemesi gerektiğini de açıkça göstermektedir. Türk İslam Birliği öncelikle Müslüman ülkeler arasındaki anlaşmazlıkları çözüp İslam dünyasına sulh getirmeli, öte yandan dünya genelinde çatışma ve savaşı kışkırtan her türlü hareketin karşısında yer almalı, savaşı körükleyen her türlü girişime karşı engelleyici bir güç olmalıdır. Günümüzün en önemli sorunları arasında yer alan terörizm ve uluslararası suç örgütleri ile mücadele, kitle imha silahlarının kontrolü gibi evrensel meselelerde de uluslararası topluluk ile iş birliği içinde olmalı ve hatta bu unsurlarla mücadelede liderliği üstlenmelidir.

Yukarıda İslam dünyasının çözüm bekleyen konularından (Filistin, Keşmir, Afganistan, Irak vs) kısaca bahsettik ve Türk İslam Birliği’nin oluşturulması ile bu sorunların hızla çözüme kavuşacağına değindik. Türk İslam Birliği’nin bu anlamda üstleneceği sorumluluk çok büyüktür ve bu birlik muhakkak çözüm üreten bir merkez olmakla yükümlüdür.

Çözüm Üreten Bir Merkez Olmalı

              İçinde bulunulan ortam yalnızca Müslümanları değil, dünyanın dört bir yanında pek çok masum insanı olumsuz yönde etkilemektedir. Yoksulluk, yolsuzluk, ahlaksızlık, gelir dağılımında dengesizlik, acımasızlık, zulüm, çatışma, adaletsizlik milyonlarca insanı mağdur etmektedir. Açlıktan hayatını kaybeden bebekler, sokağa terk edilmiş çocuklar ve yaşlılar, yaşamlarını çadırlarda veya barakalarda devam ettirmeye mecbur bırakılmış mülteciler, yeterli parası olmadığı için tedavi olamayan hastalar sadece Müslüman ülkelerin değil, -geri kalmış ülkelerde daha yoğun olmakla birlikte- gelişmiş olduğu söylenen pek çok ülkenin de sorunudur.

         İhtiyaç içinde olan mazlum insanlar kendilerine uzanacak bir yardım eli beklemektedirler. Müslümanların bu konuda üzerlerine düşen sorumluluk bir ayette şu şekilde bildirilmiştir:

Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve: “Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu ülkeden çıkar, bize Katından bir veli (koruyucu sahib) gönder, bize Katından bir yardım eden yolla” diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar adına mücadele etmiyorsunuz? (Nisa Suresi, 75)

         Müslüman ülkelerin Türk İslam Birliği’nin şemsiyesi altında toplanması, Müslümanlarla Müslüman olmayanlar arasında yaşanan gerginlikler gibi, Müslümanlar arasında yaşanan anlaşmazlıklarda da çözücü olacaktır. Günümüz dünyasında Müslümanlar arasındaki anlaşmazlıklar dahi Batılı ülkeler veya onların denetimindeki uluslararası kurumlar tarafından giderilmeye çalışılmaktadır. Müslüman ülkelerin kültürüne ve tarihine yabancı olan dış güçlerin -kimi zaman fayda sağlasalar da- İslam medeniyetinin meselelerine çözüm getirmeleri pek mümkün görünmemektedir. Oysa Müslüman ülkeler, tüm sorunlarını kendi içlerinde halledebilirler. Böylece sorunlar, hem uluslararası arenaya taşınmadan çözülecek, hem getirilen çözüm tüm Müslümanların menfaatine olacak, hem de İslam dünyasının birlik içinde hareket ediyor olması güç ve istikrar işareti olacaktır. Bugün İslam dünyasının en büyük sıkıntılarından biri, işte bu ortak politikaları üretmedeki zayıflığı, kendisini doğrudan ilgilendiren konularda dahi etkili stratejiler geliştirememesidir.

                  Türk İslam Birliği, başta Müslüman ülkeler olmak üzere, tüm insanların dertlerine çare bulmakla, onlara arayışı içinde oldukları huzuru ve güvenliği sağlamakla yükümlüdür. Her Müslüman ülkenin kendi siyasi, demografik ve ekonomik sorunları vardır. Dünyanın farklı bölgelerinde de, bu bölgelere has çeşitli sorunlar yaşanmaktadır. Bu sorunların her biri için farklı tedbirler alınması, farklı çözümler uygulanması gerekebilir. Ancak temeldeki sorun ve bu soruna getirilecek esas çözüm her yer için aynıdır. İnsanlara sıkıntı ve rahatsızlık veren pek çok gelişme, Kuran ahlakının gereği gibi yaşanmıyor olmasından kaynaklanmaktadır. Ve bu sorunlara çözüm üretilememesinin temelinde de, olayların Kuran’ın rehberliğinde değerlendirilmiyor olması vardır. Bu nedenle tüm bu sorunların çözümünde, Kuran ahlakının insanlara kazandırdığı; açık görüşlülük, pratiklik, geniş düşünebilme gibi vasıflar ve dürüstlük, fedakarlık, adalet, iyilikseverlik gibi ahlaki erdemler, Müslümanlara yol gösterecektir.

Dünyanın çeşitli bölgelerinde açlık ve yoksulluk çeken insanlar en küçük bir yardıma dahi muhtaçtır.

             Gerçekten ekonomik sorunların çözümü ile toplumsal ahlak arasında önemli bir ilişki vardır. Örneğin, ekonomik sorunların en önemlilerinden biri olan sosyal adaletsizlik, temelde ahlaki bir sorundur. İslam ahlakını özümsemiş bir toplumda sosyal adaletsizlik yaşanmaz. Allah Kuran’da insanların ihtiyaçlarından arta kalanı, ihtiyacı olanlarla paylaşmalarını bildirmiştir. Ayrıca israf Allah’ın haram kıldığı bir fiildir. Maddi imkanların belirli insanlara imtiyaz sağlayan bir unsur haline gelmemesi, yalnızca bir grup insan tarafından paylaşılan bir ayrıcalık olmaması Kuran ahlakının gereğidir. Kuran ahlakı sosyal dayanışmayı gerektirir ve insanların birbirlerinin ihtiyaçlarını gözetmelerini emreder. Hatta, iman edenler -kendi ihtiyaçları olsa dahi- ellerindeki yemeği öncelikle fakirlere ve esirlere ikram edecek kadar fedakar bir ahlaka sahiptirler. Üstelik bunu karşılarındakinin memnuniyeti için değil Allah’ın rızasını kazanmak için yaparlar. Kuran’da şöyle bildirilmektedir:

Kendileri, ona duydukları sevgiye rağmen yemeği, yoksula, yetime ve esire yedirirler. “Biz size, ancak Allah’ın yüzü (rızası) için yediriyoruz; sizden ne bir karşılık istiyoruz, ne bir teşekkür.” (İnsan Suresi, 8-9)

              Bireyler arasındaki dayanışma ve yardımlaşma kolaylıkla milletler arası ilişkilerde de sağlanabilir. Burada da İslam ahlakı, Türk İslam Birliği’ne üye ülkelere yol gösterecektir. Bir yanda abartılı lüks tüketimde bulunan bir ülke varken, diğer tarafta yeni doğmuş binlerce bebeğin açlıktan ölüyor olması kabul edilebilir bir durum değildir. Vicdan sahibi her insan bu durumdan rahatsızlık duyar.

              Bugün pek çok hayır kurumu ve uluslararası kuruluş, bu ülkelere yardımcı olabilmek için faaliyet göstermektedir. Ne var ki bu girişimler, bölgeye yardım paketleri ulaştırmaktan öteye gidememektedir. Çoğu zaman bu yardımların doğru kişilere ulaştırılması dahi mümkün olamamaktadır. Yapılması gereken, geri kalmış ülkelerin sistemindeki aksaklıkların kökünden ortadan kaldırılması, bu ülkelerdeki mafya ve çete örgütlenmelerinin önünün alınması, toplumda da eğitim yoluyla vicdana ve sağduyuya dayalı yepyeni bir bilinç geliştirilmesidir.

             Allah’ın Kuran’da emrettiği ahlakın gereği olarak israf önlendiğinde, dayanışma ruhu geliştirildiğinde, insanlar paylaşmaya teşvik edildiğinde ve özellikle insanlar vicdanlarını kullanmayı öğrendiklerinde, ekonomik dengesizlikleri tamamen ortadan kaldırmak mümkün olacaktır. Bu çözümleri İslam dünyasında en etkili biçimde uygulayabilecek yapı ise Türk İslam Birliği olacaktır.

Bireysel Haklara Saygılı ve Adil Olmalıdır

          Gerçek İslam ahlakının egemen olduğu bir toplumda bireysel hak ve özgürlükler büyük önem taşır. Kişisel hak ve hürriyetler garanti altına alınır, insanların özgür ve onurlu bir hayat yaşaması hedeflenir. Allah, Kuran’da Müslümanlara tüm insanların Allah Katında eşit olduklarını (üstünlüğün ancak takva ile olduğunu) bildirmiş ve insanlara karşı adil, hoşgörülü, affedici ve anlayışlı olmalarını emretmiştir. Farklılıklara saygı göstermek ve bunlar arasında adaletle hükmetmek önemli mümin alametlerinden biridir.

             Peygamberimiz (sav) tarafından ilk İslam toplumunda yapılan uygulamalar, toplum yapısı ve yönetimi konusunda Müslümanlar için yol gösterici olmuştur. Müslümanların ilk anayasası olarak kabul edilen ve dönemin koşulları göz önünde bulundurulduğunda çok ileri bir hukuk anlayışının göstergesi olan “Medine Vesikası”, İslam toplumunun bireysel haklar ve adalet anlayışını gösteren önemli bir örnektir. Medine Vesikası ile, bu kentteki farklı inançlara sahip insanların hepsine temel hak ve özgürlükler tanınmış, kişilerin mal ve can varlıkları, aileleri, ibadethaneleri güvence altına alınmıştır. Farklı inanç toplumlarının ortak bir siyasi yapı içinde yaşamasını sağlayan bu anlaşma ile, birbirlerine karşı yıllarca kin ve düşmanlık besleyen kabileler de uzlaştırılmıştır. Medine Vesikası dışında da müşriklere her zaman için adaletle davranılmış, onların korunma ve himaye talepleri Peygamberimiz (sav) tarafından kabul edilmiştir. Hz. Muhammed (sav) engin şefkat ve merhametiyle insanlar arası ilişkilerin daima dostça ve uygarca olmasını öngörmüştür.
İslam, modern dünyadan 1400 yıl önce bireysel haklar, hukuk devleti, kanunlar önünde eşitlik, ekonomik özgürlükler gibi değerleri insanlığa kazandırmıştır.

              İslam’ın yayılışı sırasında fethedilen topraklarda uygulanan adalet de, tüm toplumlara örnek olmuştur. Günümüzde de pek çok Batılı düşünce adamının takdirle ve saygıyla andıkları bu adalet anlayışı, o dönemde çok sayıda insanın ve halkın, kendi talepleri ile Müslümanların idaresine geçmelerine ve birçoğunun da İslam’ı kabul etmesine vesile olmuştur. Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) Kuran’da bildirilen adalet anlayışını en güzel şekilde uygulamış, kendisini izleyen sahabe ve sonraki Müslümanlar da Peygamber Efendimiz’ (sav)’in bu üstün ahlakını uygulamaya devam etmişlerdir. Bu tavırlarıyla Allah’ın “Yarattıklarımızdan, hakka yöneltip-ileten ve onunla adaleti kılan (uygulayan) bir ümmet vardır.” (Araf Suresi, 181) ayetinde bildirdiği gibi, insanlar arasında adaleti sağlayan bir ümmet olmuşlardır.
İslam’ın insanlığa öğrettiği erdemlerden biri de, fikir özgürlüğü ve yönetime katılımdır. Bu, İslam’ın sosyal alandaki temel emirlerinden biri olan istişarede ortaya çıkar. Allah, Müslümanlara işlerini istişare ile yürütmelerini, yani birbirlerine danışarak hareket etmelerini emretmiştir:

Rablerine icabet edenler, namazı dosdoğru kılanlar, işleri kendi aralarında şura ile olanlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak edenler. (Şura Suresi, 38)

           İstişareyle hareket edildiğinde, hem bireyler eşit söz haklarını kullanmış olurlar, hem de bir karar alınacağı zaman gelişmeleri çok yönlü değerlendirme imkanı oluşur. Bu da, hata payını azaltır, isabetli kararlar alınmasını sağlar.
İstişarenin en önemli yönü ise, farklı fikirler getirenlerin birbirlerine karşı saygılı ve anlayışlı davranmasıdır. İstişare ortamında önemli olan kimin fikrinin kabul edildiği değil, en doğru fikrin kabul edilmiş olmasıdır. Diğer bir deyişle, istişarenin ana amacı toplum için en hayırlı, en isabetli kararların alınmasını sağlamaktır. İslam ahlakı, iman edenlerin kendi görüşlerinde ısrarcı olmamalarını, vicdana, adalete ve hayra en uygun olan fikre kimden gelirse gelsin uymalarını gerektirir. Müminler “benim fikrim kabul edilsin”, “benim düşüncem en doğrusu” gibi kibire ve inatçılığa dayalı ısrarcılıktan sakınmalıdırlar, bunlar Allah Katında güzel olmayan davranışlardır.“… Ve her bilgi sahibinin üstünde daha iyi bir bilen vardır.” (Yusuf Suresi, 76) ayetiyle de buyurulduğu gibi, bir Müslüman, her zaman için kendisinden daha iyi bilen biri olabileceğini, en isabetli düşünceye kendisinin sahip olduğunu iddia etmenin büyük bir yanlış olduğunu bilmelidir.
İşte İslam ahlakının söz konusu istişare prensibi, günümüzde Türk İslam Birliği için önemli bir ışık tutmaktadır. Türk İslam Birliği de, Müslümanların istişare hakkını kullandıkları, yani hiçbir baskı ve zor ortamı olmadan fikirlerini ifade edebildikleri, haklarının her yönüyle korunduğu, herkesin düşüncesinin hoşgörü ile karşılandığı medeni ve hür bir siyasi kültür üzerine inşa edilmelidir. Böylece Türk İslam Birliği’nin öncülüğünde Müslüman toplumlar, insanların birbirlerinin görüşlerine saygı gösterdikleri, eşitlik, adalet ve hürriyetin egemen olduğu, zulüm ve haksızlığın tamamen ortadan kaldırıldığı toplumlar olacaktır. Böylece İslam dünyası sadece Müslümanların huzurunu ve güvenliğini sağlamakla kalmayacak, dünyada kültür ve uygarlığın da önderi konumuna gelecektir.


Azerbaycan ve Endonezya’daki petrol çıkarma çalışmaları.




İslam Dünyasının Kalkınmasını Hedef Edinmeli

         İslam dünyasının en önemli sorunlarından biri de, Müslüman ülkelerin büyük çoğunluğunun geri kalmışlığıdır. Bu nedenle Türk İslam Birliği’nin öncelikli hedefleri arasında, İslam dünyasının kalkındırılması, fakir ülkelerin desteklenerek ekonomik sorunlarının çözülmesi gelmelidir. Tüm Müslüman ülkelerde;

- Yoksullukla mücadele edilmeli,

- Yeni yatırımlar teşvik edilerek iş imkanları oluşturulmalı,

- Toplumsal düzen ve istikrar sağlanmalı,

- Sosyal adalet garanti altına alınmalı, ekonomik eşitsizlikler ortadan kaldırılmalı,

- Uluslararası ve bölgesel ilişkiler ve iş birlikleri güçlendirilmelidir.

               İslam dünyası içinde maddi farklılıklardan kaynaklanan sıkıntıların azaltılması gereklidir. Ekonomide, siyasi alanda ve hepsinden önemlisi kültürel sahada Müslüman ülkeler arasında gerçekleştirilecek bir bütünlük, geri kalmış olanların hızla ilerlemesine, gerekli imkana ve alt yapıya sahip olanların bunları en verimli şekilde kullanabilmelerine olanak tanıyacaktır. Böyle bir bütünlüğün sağlayacağı faydalardan biri de ekonomide büyüme ile bilim ve teknoloji alanında yaşanacak gelişme olacaktır.

Çöllerin tarım yapılabilir alanlara çevrilmesi için yürütülen projeler, Müslüman ülkelerin ekonomik kalkınması açısından büyük önem taşımaktadır. Mısır, Ürdün ve Fas’ta bu yönde yürütülen projelerde önemli ilerlemeler sağlanmıştır. Müslüman ülkeler arasında kurulacak ekonomik iş birliğiyle, bu ve benzeri projelerden çok daha verimli sonuçlar almak mümkün olacaktır.




Din ahlakından uzaklaşan toplumlarda yaşanan ahlaki çöküntü ve dejenerasyon günümüzde pek çok ülkenin önemli sorunları arasında yer almaktadır.

            Ekonomik büyüme, bilim ve teknolojiye yapılacak yatırımları artıracak, teknolojinin ilerlemesi ekonominin daha da hızla büyümesini sağlayacaktır. Ekonominin gelişimi ile birlikte eğitim seviyesinde de doğal bir yükselme olacak, toplum çok yönlü gelişecektir. Türk İslam Birliği çatısı altında bireylerin vize ve sınır engeli olmadan rahatça hareket edebildikleri, ticaret serbestliğinin olduğu, serbest girişimciliğin desteklendiği bir sistem, İslam dünyasının hızla kalkınmasına aracı olacaktır.

     Bu kalkınma hareketi, doğal olarak Müslüman ülkelerin hızla modernleşmelerini ve ileri toplumlar seviyesine ulaşmalarını sağlayacaktır. Müslümanların ekonomi kültürünün Batı toplumların bir kısmına egemen olan hedonist (zevk merkezli) ekonomik kültürden farklı olduğunu ve olacağını da burada hemen belirtmek gerekir. İslam’da da Batı toplumlarında olduğu gibi serbest ekonomi geçerlidir. Özel mülkiyet hakkı vardır ve herkes dilediği gibi teşebbüste bulunabilir. Ancak, elde edilen kazancın değerlendirilmesi konusunda, İslam ahlakı, bireylere ahlaki sorumluluklar getirerek, toplumda sosyal adalet kurulmasını sağlar. Zenginlerin kazancında fakirler için de bir pay vardır ve en önemlisi, bu zenginlerden zorla toplanan bir vergi değil, onların inançları nedeniyle gönül rızasıyla verdikleri bir bağıştır. İslam’da sosyal adalet, sosyalist sistemlerin deneyip de başaramadığı gibi merkezi planlamayla ve yönetimlerin baskısıyla değil, topluma egemen olan ahlaki değerlerle sağlanır. Öte yandan İslam ahlakı, zenginleri aşırı tüketimden ve israftan da sakındırır.

            İslam ahlakı ise insanları, zihinleri üzerinde baskı oluşturan her türlü endişeden ve korkudan kurtarır. İman edenler, yalnızca Allah’tan korkar ve yalnızca O’nun rızasını kazanmak için gayret ederler. Rabbimiz’e karşı sorumluluklarının farkındadırlar, her zaman vicdanlarının emrettiği gibi yaşarlar ve bu vicdani rahatlık sayesinde huzurlu ve dengelidirler. Çevrelerine sürekli hayır ve güzellik sunarlar. İslam ahlakı, insanları, onları manevi baskı altına alan kıskançlık, hırs, gelecek korkusu, ölüm korkusu gibi din ahlakına uygun olmayan anlayış ve korkulardan kurtarır, onlara Allah’a teslimiyetin özgürlüğünü ve rahatlığını yaşatır.Bu, kuşkusuz, tek amacı daha çok tüketmek olan, olabildiğince bencil, daha çok elde edebilmek için diğerlerini ezmekten sakınmayan, insanlara saygısını ve sevgisini kaybetmiş bireylerden oluşan materyalist toplum modelinden çok farklıdır. Bu toplum modeli, son iki yüzyıldır Batı dünyasının bir kısmında giderek egemen hale gelmekte, ahlaki değerleri dejenere ederek insanları yozlaştırmaktadır. Ve bugün pek çok Batı ülkesi bu çürümenin neticesi olan uyuşturucu, fuhuş, rüşvet, kumar, alkol, organize suçlar gibi sorunlarla mücadele edebilmek için çaba harcamaktadır. Bunun da ötesinde, Batı toplumlarında dini inançların zayıflaması sonucunda bir “anlam krizi” doğmuştur: Hayatı sadece birtakım maddi zevk ve menfaatleri kazanmaya odaklayan materyalist felsefe, insanların ruhunu tatmin etmemekte, onları boşluğa ve amaçsızlığa sürüklemektedir. Özgürlük adı altında, insanı kendi tutkularının esiri haline getirmektedir.

452 metre yüksekliğindeki Malezya’daki Petronas İkiz Kuleleri, dünyanın en uzun binalarıdır.
… İşte O, sizi (yerleşik kılıp) barındırandı, sizi yardımıyla destekledi ve size temiz şeylerden rızıklar verdi. Ki şükredesiniz.
(Enfal Suresi, 26)

İslam ahlakı, insanları aşırı tüketimden ve israftan sakındırır. Bu, İslam ahlakının yaşandığı toplumlarda, sosyal adalet kurulmasını sağlar. İslam’da sosyal adalet, topluma egemen olan ahlaki değerlerle sağlanır. Dolayısıyla, gerçek Kuran ahlakının yaşanması ve Müslümanların birlik içinde olmaları, İslam dünyasının çok daha müreffeh ve aydınlık olmasına vesile olacaktır.

Nadir Divan Begi Medresesi, 1622, Buhara
Öyle ki (bu mallar ve servet) sizden zengin olanlar arasında dönüp-dolaşan bir devlet olmasın.
(Haşr Suresi, 7)



            Dolayısıyla Türk İslam Birliği’nin teşvik edeceği ve başlatacağı kalkınma ve gelişme de, Batı’daki kalkınmanın birebir aynısı olmayacaktır.Batı’nın kalkınması sırasında, çok büyük toplumsal adaletsizlikler yaşanmıştır. Örneğin Batı’nın gelişiminin öncüsü olan İngiltere’de, 18. ve 19. yüzyıllar boyunca, korkunç bir sömürü hakim olmuştur. Çalışan sınıfa çok kötü şartlarda iş ve yaşam imkanı sunulmuş, 7-8 yaşındaki küçük çocuklar bile pis kömür ocaklarında günde 16 saat çalıştırılmış, bunların çoğu 20 yaşına varamadan ölmüştür. 1840’lı yıllarda Manchester’da bir maden işçisinin ortalama ömrünün 17 yıla kadar düştüğü bilinmektedir.15


          Öte yandan zenginler ise abartılı bir lüks ve israf içinde yaşamışlardır. Tüm sanayileşen Batı ülkelerinin bu acı deneyimleri yaşadığı, Batı’nın yükselişinin milyonlarca fakir insanın ezilmesiyle sağlandığı, tarihin bilinen bir gerçeğidir.

İslam ahlakının egemen olacağı bir toplumun kalkınma modeli ise, sosyal adaleti de içinde barındıracaktır. Batı’daki adaletsizlikler, o dönemde Batı’ya egemen olan materyalist felsefelerin “insan doğası” hakkındaki yanlış tanımından doğmuştur. İslam ahlakı ise insanların, hem atak ve girişken, hem de merhametli, özverili ve adaletli olmalarını sağlar.

             Nitekim tarihte de böyle olmuştur. İslam medeniyetinin büyük yükselişi boyunca, Müslümanlar aynı zamanda ekonomide de dünya lideri olmuş, özellikle ticarette büyük başarılar kazanmışlardır. Ancak bu zenginleşme, bir grup zenginin elinde kalmamış, İslam ahlakı gereğince tüm topluma yayılmıştır.

           İslam medeniyetinin sosyal yardımlaşma kurumları olan vakıflar, külliyeler, aş evleri, kervansaraylar, halka açık hamamlar, kütüphaneler; İslam’da refahın ve kültürün sadece bir zümrenin elinde kalmadığını, tüm topluma yayıldığını göstermektedir. Çağımızda da Türk İslam Birliği’nin ortaya koyacağı kalkınma modeli bu olmalıdır.

Alaaddin Kervansarayı, 1229, Aksaray (solda)
17. yüzyıla ait bir kervansaray, Pencap (üstte)
Shir Dar ve Tilla Kari Medreseleri, Semerkand (sağda)
Sana neyi infak edeceklerini sorarlar. De ki: “Hayır olarak infak edeceğiniz şey, anne-babaya, yakınlara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışadır. Hayır olarak her ne yaparsanız, Allah onu şüphesiz bilir.”
(Bakara Suresi, 215)
Mallarını Allah yolunda infak edenlerin örneği yedi başak bitiren, her bir başakta yüz tane bulunan bir tek tanenin örneği gibidir. Allah, dilediğine kat kat arttırır. Allah (ihsanı) bol olandır, bilendir.
(Bakara Suresi, 261)

                Türk İslam Birliği’nin kalkınma modeli hakkında belirtilmesi gereken bir diğer husus ise, açık görüşlülüktür. İslam ahlakı, Müslümanların açık görüşlü olmalarını, yani diğer kültürlerle ilişki içinde bulunmalarını ve onların tüm kazanımlarından yararlanmalarını öngörür. Nitekim bu nedenle İslam’ın ilk yüzyıllarında Müslüman düşünürler ve bilim adamları, Eski Yunan, Çin, Hint gibi eski medeniyetlerin eserlerini incelemiş, buradan pek çok bilgi edinmiş ve sonra da bu bilgileri İslami bir bilinçle geliştirip zenginleştirmişlerdir. Bugün de İslam dünyası, başta Batı olmak üzere, dünyanın diğer medeniyetlerinin kültürlerini yakından incelemek, birikimlerinden yararlanmak, bunları kullanarak ve özümseyerek daha ileri götürmek durumundadır.

              İslam dünyasını diğer kültürlerden izole etmek, içine kapalı hale getirmeye çalışmak ise kuşkusuz, Müslümanlara fayda getirmeyecek bir yöntemdir. Yapılması gereken, Müslümanların teknolojinin tüm imkanlarını din ahlakına en uygun olacak şekilde kullanmalarıdır. Örneğin İslam ahlakına karşı materyalist bir ahlakı empoze eden bazı filmlere karşı yapılması gereken, Müslümanların kendi sinema endüstrilerini kurmaları, insanlara doğruyu ve güzeli öğretecek filmler yapmalarıdır. Eğer bazı sanat anlayışları birtakım olumsuz unsurlar içeriyorsa, bunun çözümü, o sanattan daha güzelini ve görkemlisini İslami bir içerikle üretmektir. Eğer insanlar kentlerin görkemine, temizliğine, konforuna, canlılığına hayranlık duyuyorlarsa, Müslümanlar daha güzel kentler kurmalı, dünyayı daha çok güzelleştirmelidirler.

Malezya (sol)
Birleşik Arap Emirlikleri (sağ)

Güzel şehrin bitkisi, Rabbinin izniyle çıkar; kötü olandan ise kavruktan başkası çıkmaz. İşte biz, şükreden bir topluluk için ayetleri böyle çeşitli biçimlerde açıklıyoruz.
(Araf Suresi, 58)

Biz, gökleri, yeri ve her ikisinin arasındakilerini hakkın dışında (herhangi bir amaçla) yaratmadık. Hiç şüphesiz o saat de yaklaşarak-gelmektedir; öyleyse (onlara karşı) güzel davranışlarla davran.
(Hicr Suresi, 85)

             Müslümanların, geçmişte inşa ettikleri büyük medeniyetin bir benzerini bugün de inşa etmeleri elbette mümkündür. Bunun için Kuran ahlakının getirdiği estetik ve sanat anlayışının, açık görüşlülüğün, adaletin ve itidalin yaşanması gereklidir. İslam’ın sanatı, kültürü, medeniyeti yalnız Müslümanlara değil tüm insanlığa refah getirecektir. Dünyanın en büyük kütüphaneleri, en görkemli binaları, en temiz sokakları, en aydınlık caddeleri, en iyi okul, hastane ve üniversiteleri kurulacak, tüm insanlar bu imkanlardan ve güzelliklerden eşit olarak faydalanacaklardır.

                İslami bir merkezin önderliğinde İslam medeniyetinin yeniden yükselişi sağlanabilir ve 21. yüzyıl İslam dünyası için aydınlık bir yüzyıl olabilir. Küreselleşmenin gün geçtikçe hız kazandığı bu dönemde, Müslüman ülkeler de aralarındaki her türlü engeli kaldırıp, bilimde, teknolojide, ticarette ortak girişimlerde bulunmalı, İslam dünyasının menfaati için birlik halinde hareket etmelidirler.
Ubadiye Mescidi, Malezya (solda)
İran (sağda)
Eğer Allah’ın nimetini saymaya kalkışacak olursanız, onu bir genelleme yaparak bile sayamazsınız. Gerçekten Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.
(Nahl Suresi, 18)
Allah, saklı tuttuklarınızı ve açığa vurduklarınızı bilir. Allah’tan başka yakardıkları hiç bir şeyi yaratamazlar, üstelik onlar yaratılıp durmaktadırlar.
(Nahl Suresi, 19-20)
              Hatırlatılması gereken son bir gerçek de, aslında Müslümanlara göre dünyanın “Batılılar” ve “Müslümanlar” diye kutuplara ayrılmış olmadığıdır. Öncelikle, Batılılar büyük ölçüde Kitap Ehli’dirler ve dolayısıyla Müslümanlarla pek çok ortak imani ve ahlaki değeri paylaşmaktadırlar. Bu nedenle Batı kültürünün içindeki pek çok unsur da -örneğin inanç özgürlüğü, demokrasi, aile değerleri gibi- İslam ahlakının özüne uygundur. Öte yandan Batı’da pek çok insan İslam’ı seçmiştir ve seçmeye de devam etmektedir. Bugüne kadar Batı dünyasına İslam ahlakının doğru bir şekilde ve tam anlamıyla anlatılamadığı göz önünde bulundurulursa, gelecekte Batı’da daha pek çok kişinin Müslüman olacağı tahmin edilebilir. Müslümanların Batı’ya ve onun kültürüne bu gözle bakmaları gerekmektedir. Unutmamak gerekir ki, son iki yüzyıldır materyalist felsefenin etkisi altındaki Batı dünyasındaki bazı çevrelerin de bu yanılgıdan kurtarılması gerekmektedir ve bu da Müslümanlar için bir sorumluluktur.

ÖMRÜMDE SÜKUT

p

ÖMRÜMDE SÜKUT

ÇINGIRAKSIZ REHBERSİZ DEVE KERVANI NASIL

İPEKLİ MALLARINI KİMSEYE GÖSTERMEDEN

SONU GELMEZ KUMLARA UZANIRSA MUTTASIL

ÖMRÜM BÖYLE GEÇECEK SES VERMEDEN

VE BÖYLECE BU ÖMÜR HER DAKİKA

BİR BUZ PARÇASI GİBİ KENDİNDEN ERİYECEK

SEMADA YILDIZLARDAN YERDE KURTLARDAN BAŞKA

YAŞAYIP ÖLDÜĞÜMÜ KİMSELER BİLMEYECEK

C.S.T.

BÜTÜN DOSTLARA SELAM OLSUN.

BU ÜLKE BİZİM

 


BU ÜLKE BİZİM

AVUSTURYALI YAZAR,ERİCH FEİGLA.

İTÜ.KONFERANSTA TÜRKLERE HİTABEN

BU TOPRAKLAR SİZE AİT,

SİZLER ANADOLU’YA MALAZGİRT ZAFERİYLE YERLEŞMEDİNİZ

ÇATALHÖYÜKTE ARKOLOJİK BULGULAR

SİZLERİN 10.OOO YILDAN UZUN SÜREDİR

BURADA BULUNDUĞUNUZU KANITLAMAKTADIR.

KAYNAK TUFAN TÜRENÇ-22.NİSAN.2005