MESAFELERİN DEĞERLENDİRMESİ..??

MESAFELERİN DEĞERLENDİRMESİ..??
Gideceğimiz yerler sadece maddî, şeklî olanlar değildir.
Asıl manevî olanlardır.
Manen gideceği yere varamayanlar, maddeten hiç varamazlar.
 Gideceği yeri, iç dünyasına kodlayamamış olan, hedefine asla ulaşamaz.
Hatta manen gideceği yeri olmayanların, maddeten de gidecekleri yeri olmaz; hiç olmaz.
En hızlı vasıtalar, en sağlam araçlar onları hiç bir yere götüremez.
Çünkü manevî hedeflerini kaybedenler, maddî hedeflerini de yitirirler.
Gidecekleri yer kalmaz. Onlar gitmezler, götürülürler.
Hatta sadece sürüklenirler.
Bu sebeple, en acınacak insanlar, araçsızlık yüzünden yolda kalanlar değil,
 araçları olup da gidecekleri yeri olmayanlardır.
Gitmek, gövdeye değil, gönüledir.
Gittiğiniz yerde gönülsüz bir gövde bulacaksanız, varışınız da boşunadır.
O zaman, gittiğiniz yere ulaşamazsınız, sadece varmış olursunuz.
Varmış olmak, vuslata ermiş olmak değildir.
Vuslat, gönüle varmaktır.
Sevgi dolu bir gönüle ulaşmaktır.
Vuslat gönül işi olduğu için, varmak da gövdeyle olmaz, gönülle başarılır.
Bu sebeple, gönül varışlarının vasıtaya ve maddeye ihtiyacı olmaz.
Biri kuzeyde, diğeri güneyde iken de, bir ve beraber olabilirler.
 Mesafeler, birliğe, buluşmaya, kavuşmaya asla engel olamaz.
Bir olan gönüllerin arasına kilometreler giremez; en uzak gurbet bile ayıramaz onları, unutturamaz.
 Asıl mesafe, asıl uzaklık, yanı başındakini unutturanıdır.
”Dizimin dibindeki, Yemen’de; Yemen’deki de dizimin dibindedir” der Mevlânâ…
Göremediğin gönülden ırak olursun.
Gönül görmek diye bir çaba var mı hayatımızda?
Giremediğin gönüle eremezsin.
Hiç olmazsa, yanı başınızdakilerin gönüllerinde misiniz?
Yanı başınızdakiler gönlünüzde mi?
Aynı dili konuşanlar değil, aynı gönlü paylaşanlar anlaşırlar.
Büyük bir üzüntüyle ifade edeyim ki, aynı evde yaşadığı halde, ayrı olanlar vardır.
 Çünkü yakınlık manevî varlığımızla sağlanır.
Gövdelerin yakınlığı ile gerçek yakınlık yakalanamaz.
Kafa ve kalp uyuşması, insanı yakından daha yakın eder, hatta tekleştirir.
Böylesine bir ve beraber olmuşları, hiçbir şey ayıramaz.
Hiç bir mesafe aralarına giremez.
Gönül ne kahve ister, ne kahvehane
Gönül sohbet ister, kahve bahane…
Can Yücel bir şiirinde, bizi birbirimizden ayıran mesafeyi şöyle açıklıyor:
En uzak mesafe ne Afrika’dır,Ne Çin,Ne Hindistan,Ne seyyareler,
Ne de yıldızlar geceleri Işıldayan
En uzak mesafe İki kafa arasındaki Mesafedir,
Birbirini Anlamayan…
Gül, hep bir gönül alma aracıdır amma her şey bir kırmızı gül kadar ucuz ve kolay olmamalı.
Her şey, bin bir emekle, sevgisi bereketlendirilmiş bir gönülle halledilmelidir.
Yüreğin, sevginin renkleriyle bin bir çeşit yediveren güle döndüyse, varsın elinde bir gül bulunmasın.
Gül müsün kardeşim, elin gülsüz de olur.
Gönlün gülleşmişse, o yeter bana.
Geldiğin yer gülüyorsa
Seni gören gönül eğer
Gülistana dönüyorsa
Ne mutlu sana…
Sen gül olmuşsan, gülden sana ne?
Bırak o kalsın dalında
Üstelik gülleşmiş gönlün dikeni de yoktur.
Ne batar, ne kanatır,
Hep cana can katar
Hep mutluluk ve huzur sunar..
Vehbi Vakkasoğlu

Sensin Benim Hediyem

Sensin Benim Hediyem

  Hediyemi almak istedin bana
Sağ ol canım teşekkür ederim sana
En büyük hediyen sevgindir bana
İşte budur hediyen yetmez mi daha
 Şu dünyada ne hediye ne para
Ne pul, ne mal, ne mülk boşuna
Sevgi ve saygıdır hediyen bana
Yeter bana sevgin içerim kana kana
 Zaten girdin yüreğime kanıma
Akıyor duruyorsun damarımda
Dün gece düşümdeydin yan yana
Aldığın kakaolu dondurmayı bana
Birlikte yedik içimiz yana yana
Yaslamıştım mağrur başımı omzuna
Bakıyorduk kalenin manzarasına
 Sevgimizi kıskanan kutup yıldızına
Selam götür dedik ayrı olanlara
Bakıyordum gözlerine doya doya
Umurumuzda değildi bu dünya
Uyandığımda yine yoktun yanımda
Düş olduğunu anlamıştım o anda
Umarım ki bu yılki yeni yaşında
Kutlarız birlikte oluruz yanında
Paketleriz hediyeni sunarız sana
Doymadan dünyaya girersem mezara
Gelir misin görmeye arada yanıma
Dokunur musun mağrur toprağıma
Dikmezlerse çam ağacını başucuma
Sen dik o zaman hediyen odur bana.
Sabiha Serin Araştırmacı Yazar

SEYRE VE SEYREDİLMEYE DEVAM


SEYRE DEVAM 

 
Her insan bir ağrıyı meşk eder gücü kadar.
Hangi ilaç merhem ki yaraya, kendi kadar?

&

Bir ağrım vardı sol yanımda… Yukarıdan aşağıya boylu boyunca uzanmış da sanki bir şeyler söylemek ister gibi duruyordu, ısrarlı, kararlı… Bir an göz göze geldik, bakışları içimi acıttı. Pek mahzun baktı, pek bir tatlı… Dedim ki:

-Hayırlar ola, nereden geldin? Geldin de başıı taşıyacak halim kalmadı. Yaslayacak bir omuz aradım, onu da bulamadım… Zorladı beni gelişin. Git ki uyuyam…

Ben öyle, kendi kendime konuşurum sanırdım. Meğer bu ağrı ses de verirmiş haberim yok!

-Ben, başka yerden gelmem ki, dedi, yârin semtinden geldim. Bana git diyorsun; ama sen bensiz yapamazsın. Yine de çok istersen, elbet çeker giderim; lakin biliyorum ki, buna dayanamazsın.
O “Yâr” deyince, fersiz kollarıma can geldi. Başladım yazmaya, sanki, “sus” bitti “ferman” geldi.

&

-Ey benim ağrım! Sana “benim” diyorum, çünkü sevdiğim biri bana böyle, cân-u gönülden sahiplenerek seslenince, kendimi iyi hissediyorum. Bil ki bendesin, benimsin ve yalvarsalar vermem seni kimseye. Madem ki Allah seni bana yazmıştır, ben de hikmetini okumaya bakarım. Vazgeçtim yok, gitme! Sakın beni terk etme!

Ey benim ağrım! Rahat ol, senden yana bir şikayetim yok. En fazla soranlara, arz-ı hal babından biraz bahseder, geçerim. Seni birileriyle paylaşmak bile ağır gelir, o kadar da mahremsin. Ortaya dökmem seni. Zira hem kıskanırım, hem utanırım. Sızılarım var ya, sızlanıp durmam onlardan yana. Gitsen, hasretin büyür içimde… Ve o hasret pek ağırdır.

Yine de merak etmiyor değilim. Bazıları beni, ulu bir dağ sanıyorlar. Yoksa sen de mi öyle zannedip de geldin? O vakit işte gör ki ben bir tümsekten başka bir şey değilim. Hatta bazen tersine döner, çukur olurum. Bu güne dek en çok, küçük bir tepe kadar büyüyebildim. Dağ diye, eften püften imtihanla yıkılmayana denir. Dağ dediğin, ardında güneşi de ayı da gizler. Muazzamdır yani, yücedir.

-Hayır, dedi ağrı. Seni dağ sanıp da gelmedim. Bilakis, nasıl da zayıf olduğunu biliyorum. Allah diledi ki, beni çekesin de güçlenesin. Sancılara dayanmayı, icabında ah edip ağlamayı, yardım dilenmeyi öğrenesin. Çaresiz kalmayan adam, kendini dağ sanıyor. Allah diledi ki, o Firavun kılıklılara benzemeye de, her an kendisine döne, el aça, eman dileyesin.

Ağrım böyle deyince, aklıma halim geldi…

-Ahh, dedim. Her sabah aynaya baktığımda, bir âsi seyrediyorum. Sanıyorum ki herkes güzel, herkes iyi, herkes has… Hele bir de, “her nefeste “Hakk! ” diyen kulları varmış ki Rabbimin,
duydum da düştüğüm çukur derinleşti. Zirvelerin yanında, karşısında ya da uzağında, dibi görünmez bir çukura benziyorum. Ey benim ağrım! O vakit sen biraz dağılır gibi oluyorsun. O kadar küçülüyorum ki, sen de kayboluyorsun. İşte o dem, vur patlasın, çal oynasın! Gam insanı oynatır mı? Yahu oynatmakla kalmıyor, karşısına geçip bir de oynuyor! Hem dönüyorum ortada şıkır şıkır, hem gözlerimden yağmur gibi yaş boşanıyor, şakır şakır…

Evet evet, aslında biraz biliyorum. Seni bana yollayan Yâr, hikmetsiz bir iş görmez. Her bir yer fıstığının kabuğuna, aynı sayıda çizgiyi koyan Allah, şu sol yanıma seni, boş yere yerleştirmez. Baktım ki bütün fıstıkların kabuğunda on iki çizgi…. Üşenmedim, oturdum saydım, hepsi aynı. Şu seni bana gönderen Allah dedim, fıstığın kabuğunu bile rastgele yaratmamışken, hiç beni öyle başıboş bırakmış olabilir mi, elbette hayır! E madem ki benim böylesine sırlı bir sahibim var, o halde tasaya ne gerek? Elbet seni verdiği anı da, alacağı anı da kesin, tespit etmiştir. Bana düşen, o aralıkta tebessüm etmek…

Diyorlar ki yalandan nasıl gülünür? Yahu, içinden gelmese bile tebessüm edersin. Zamanla yüz kasların bunu yapmaya öyle alışır ki, bir de bakarsın, için de bu tebessüme iştirak eder olmuş. Hani “Kur’an’ı dinlerken, ağlayamıyorsanız da ağlar gibi yapın, buyruluyor ya, işte onun gibi… Taklid zaman içinde tahkike dönüşüyormuş… Hani namazımız da, sadakamız da, orucumuz da, haccımız da hep taklit de, zamanla hakikatli olacak ya, onun gibi…

Ey benim ağrım! Ben seninle halleşmeyi bir sevdim, bir sevdim ki anlatamam. Kızıyorlar! Diyorlar ki hep biz konuşuyoruz, sen susuyorsun. He vallahi çok susuyorum! O kadar ki, ağzım dilim kuruyor bazı, sudan gayrısına selam veresim gelmiyor. Ne yalan söyleyeyim, azığım da suyum da sensin. Onlar beni suskun sanıyorlar ya, kenarda köşede hep seninle söyleşiyorum. E onlar duymuyorsa, benim bunda suçum ne?

Arasıra “ilaaaç ilaç!” diye inliyorlar. Sanıyorum ki herkes bir ağızdan ilaç arıyor. Olmaz ki ama! Biraz da derdi sevin diyorum onlara. Dert ne yapsın? Sevilmemek zoruna gidiyor, daha da coşuyor! Sevin ki dert sevinsin… Kendi gülsün, bizi de güldürsün. Yok yookk! Sevmekten başka ilaç da yoook, milaç da yok! Herkes olduğu gibi sevilmeyi seviyor ya, iş sana geldi mi sevgili ağrı, hemen kesmek istiyorlar. Demiyorlar ki “bunu da yaratan aynı Allah’tır…”

Ben böyle söyleyince, ağrı minnetle baktı. Ve ekledi:

- Doğru dedin, halbuki benim de bir canım var. Üstelik gizli saklı, nice faydam, işim var. Feyz almak dileyene, koca “âlem” hep sebep… Okumayı bilene, her bir şey zaten kitap. Allah beni, gözleri açık kula lutfetsin. Vallahi gafil kulun sesi pek bir kaba çıkıyor.

&

İşte o an anladım ki ağrı bile kendince bir duada. Anladım ki o bile, seveni aramada… Baktım o da ben gibi, temelli rahatladım. Az biraz dinlemiştim, konuşmaya başladım. Dedim, ey benim ağrım!

-Yeterince tekrarlanmayan talep, kabul görmüyor. Yeteri nedir, ne kadardır, onu da bir tek Allah biliyor. Bilmek dedim de aklıma geldi: Geçenlerde biri bana, halin nice diye sordu. Dedim hamd ediyorum, beterin beteri var. Bana şer görünür ya, Rabbimin gizleri var. Söylemem, zira hayır, kaldıramazsın onu, hatta tutsan yanarsın, verirsem ip ucunu. Kimi kulda ağırsın, kimi kullarda hafif. Seni dahi, omza göre vermiş o “adli nahif…” İstidat herkeste var, fakat miktarı başka.

Ortaya çıkabileceği uygun zemini özler herkes, sabırla, aşkla… O zemini bulunca da atar kendini sahneye, hünerini sergiler. Hepimiz zemini özlüyoruz sanırım, içimizdeki cevher, sahne alacağı günü bekler.

Ey benim ağrım! Geçenlerde pek üzülmüştüm. Diyeceksin ki derdin neydi? Ne olacak, nicedir uğramıyordum yârin semtine, o da beni hiç sormaz olmuştu. “Acep bu yâr beni niye sormuyor? Daha dişi yeni çıkmış bebeleri bile soruyor da geldi mi diye, beni, niye sormuyor?” Pek içlendim, pek dertlendim. Sonra aydım da anladım ki, kişi bilmediğini sorar. Bildiğini niye sorsun? O Yâr beni ben onun huzurunda değilken de seyrediyor zaten. Neredeyim, ne yaparım benden iyi biliyor, daha niye sorsun… ?

Böyle düşüne dura, bir de baktım karşımda. Nasılsın diye sordu. Dedim “siz bilirsiniz…” Nedense gülüp durdu, dedi “estağfirullah!” Sanki o bilmiyorsa, ben nereden bileyim! O bile bilmiyorsa, ah ben nasıl bileyim… Ah bu mâşuk milleti, pek bir garip be ağrım… Ama anladım ki insan bazen bildiğini de sorarmış. Niye? Yahu niye olacak, muhabbet olsun, diye… Sohbet olsun diye… Ve bir daha duymak için sesini… Hani âşık da mâşukunun her bir haline aşık ya, böyle yapıyor işte, nazını, cilvesini…

Ey benim ağrım! Bazı aşıklar da var ki, “aşk benim bağrımda ancak kirlenir” diyorlar. Fakat yanılıyorlar. Valllahi o aşk eğer onların bağrındaysa, ki öyle söylüyorlar, daha onlar aşkı kirletemezler; fakat aşk onları yunar yıkar…

&

Konuşmaya dalmışken, ağrım araya girdi:

-Sancım diline vurdu, konuştun da konuştun! Müsaade et de gidem, dedi.

Pek şaşırdım, dedim, şeyy… Ağrı dediğin, acep hiç söyler mi böyle bir şey? Ben senden bıkacakken, sanki sen benden bıktın. Uykumu kaçırdın da, şimdi yola mı düştün? Rahatlık istiyorsan, elbet o da verilir; ama “ben razıyım, böyle esarete can kurban” dersen, yok öyle serbestlik, rahatlık filan. Sabredip dinlemek var. Hem ben sana bağlanmış kalmışım, hiç bilmem ki ne ara..? Sensiz hayat artık zor, sızılar eğlencemdir. İnsan birine bağlandığı zaman, onun hasretiyle çoğunlukla dayak yemişe döner. Gitme. Özlemek ağırdır. Bir yandan kıymeti yoktur mesafelerin, hasrette vuslat yaşanır; ama bir diğer yandan, işte, bir değil, belki bin “ama” sı vardır… Ömrüm gidenlerin ardından seyre dalmakla geçiyor be ağrım! Bari sen gitme kal da, yalnızlık duymayayım.

-Yahu, gitme dersin; ama ben sancının kendisiyim! Canın derde mi susadı, de bırak, çekip gideyim!

&

Ağrı bana, ben ağrıya işte böyle dedik durduk. Çekip gitmedi de her an, sevinçli hayaller kurduk. Tam anlaşmış aramızdan su sızmıyor şükür, derken, birisi çıka geldi, sabahleyin pek de erken.

Dedi “sancınız varmış, merhem olmaya geldim.”

Dedim “allâhuekber!”, imtihana bak hele! Ağrımı süzdüğüm gibi, adamı da süzdüm şöyle…

Baktım o da pek içli ya, içli olmak yetmiyor. Bir icraat gerekli, gemi lafla gitmiyor! Başını taş altına koyamazsan, söz boşa! Yiğitlik dilde değil, meydanda gider hoşa! Dedim:

-Kimi merhem kılıklı hastalıktır, sen nesin? Bırakıp gideceksen, hiç harcama nefesin! Erkek isen gel, dedim, gel de boyun görelim! İlaç tabipten dilenir… Durma, varsa hünerin, hadi göster bilelim… Sen tabip oldu isen, biz de tâlip olalım… Ama ilaca değil… Sendeki cana… Zira tabip olmuşsan, âşık da olmuşsundur. Âşık değil isen git, zaten aldandık. Biz sahte merhemleri, sürdük de yandık! Baktık şifa olmuyor, yoluna saldık………….

&

Sonra ne mi oldu? Baş başa verip ağrımla, manzarayı seyre daldık. Bir de baktım ki her insanın bir ağrıyı meşk edişi, gücü kadar… Ve hiçbir ilaç merhem değil, yaraya kendi kadar. En nihayet, hep imtihan…

Seyre ve seyredilmeye devam
Vesselam!

Neslihan Nur TÜRK

Nerelerdesin

Nerelerdesin
Bak yine eski günlerimden birini yaşıyorum…
Yine sensizim bu gece melek yüzlüm…

Yine sensizim ve acı çekiyorum yüreğimin ışığı…
Ellerin bedenimi okşardı…
Sözlerin yüreğimi ısıtırdı…
Gülüşün kıpır kıpır ederdi içimi…
Ama şimdi yoksun bak yine…
Bensiz oralarda üşüyormusun?
Yada mutlumusun huzurlumusun?
Aklına ben geldiğimde…
gülüp geciyormusun?
Yoksa hasret çekip özlüyormusun?
Bak işte yine yanlızım…
Yine karanlık odamla başbaşayım…
Sen yoksun ve ben yine yalnızım…
Ama bana sen lazımsın…
Ne çok isterdim sana şimdi Aşkım demeyi…
Melek yüzlüm deyip sarılıp hasret gidermeyi…
Göze alıp,yemin ettim seni bir ömür boyu sevmeyi…
Geceleri karanlık oluyorum,kimse beni görmesin diye…
Beni bir tek sen hissedesin diye…
Senin için nelerden vazgeçerdim,hemde seve seve…

Her gece sensizim ben yüreğimim ışığı,gönlümün sultanı  

Her gece seni bekliyorum derdimin dermanı…
Nerdesin hadi çıkta gel…
Yaralı yüreğimin tek dermanı…
Bekletme beni bu yanlız gecelerin,

Acımasız dakikalarında
     

Bu Şiir Gözlerine

Bu Şiir Gözlerine

Bu Şiir Gözlerine
Bu şiir gözlerine yüreğimin kendisi O her bakışta eriyip gittiğim gözlerine Kolay sanmıştım senin için şiir yazmayı Meğer ne kadar da zormuş  Duygularıma yakışır cümleler bulmak Sanki sevginin yeni bir tarifi bu Sevgi her şeyi ve herkese yazabildiğim Senin için yazamamakmış belki de
Bu şiir gözlerine canımın kendisi Karadan ayrılır gibiyiz yaşamlar kol kola Gündüzler bizim ama ah o geceler yok mu? Git gide bir olduğumuzda  Daha yalnız hissetmekteyim kendimi
Bu şiir gözlerine tenimin kendisi Soluksuz, dipsiz mahpuslardaki özgürlük çiçeği gibi açtın O yüzün güneş gibi doğdu ışıksız hücreme Ayağımdaki prangalar nafile, kalbimdeki senin zaptın
Bu şiir gözlerine masumluğumun kendisi Gözlerimi her kapadığımda seni düşlemek Ve de açtığımda hatırlamak seni Sen ılık bir deniz meltemi gibi sarıldığında bedenime  Sokak çocuklarının  Etrafında gülümseyerek ısındıkları teneke ateşleri gibi Sıcak ve hüzünlü…
Bu şiir gözlerine kavgamın kendisi Ağır ve aksak ilerlerken yaşamın merdivenlerinde Hep doğruyu gösteren bir pusula gibi girdin hayatıma Güneşin doğuşunu beklerken  Bir bir dağıtılan sabahlar gibi tedirgin Belki de umutlu ve güvenilir Bu şiir gözlerine sevgimin kendisi  Bu şiir gözlerine
Bu şiir gözlerine yüreğimin kendisi O her bakışta eriyip gittiğim gözlerine Hani gecelere, yollara düşünceler yazarken ayaklarımızla Yan yana ama uzak olduğumuz zamanlara Hani yüreğimi yaslayıp yüreğine Şehrimi izlediğim yağmurun sesine Bu şiir seni bana getiren o hüzünlü geceye Her gidiyorum deyişinde dönüşüne yakarışlar sunduğum  Dua dua anışıma bu yaşlar Sevgi sunduğum ve  Ellerine koyduğum mavi bir taşa bu bakışlar.
Bu şiir gözlerine yüreğimin kendisi Bir bakışına ömrümü verdiğim o buğulu gözlerine Turnaların kanatlarına seninle bıraktım hüzünlerimi İmkânsızlığını unuttum yaşamanın Elimde cam kırıkları vardı ama ben sana can sundum Sardım yaralarımı gecemin yalnızlığına Seni kalabalık yaptım Senden oluşan suretlerle çoğaldım ve Ben gözlerine şiirler yazdım
Bu şiir gözlerine yüreğimin kendisi Hani o her bakışta eriyip gittiğim gözlerine Bilir misin  Ben en çok senin o incecik parmaklarını sevdim Dokunuşunu sessizce hayata  Ben en çok yaşamanı sevdim  Her bakışta sonsuzluğu taşırcasına Söylerdin sen Gel derdin Koşmak düşerdi nasibime Ben en çok her gecenin sonunda sana gelmeyi sevdim
Bu şiir gözlerine yüreğimin kendisi O her bakışta eriyip gittiğim Sevgiyi taşıyan, sevgiye sevdalı gözlerine Yağmurlar yağsa da her gün yüreğime, üşümüyorum seni düşününce Acıkmıyorum, ağlamıyorum… Sen geldin umuda çevrildi bütün sayfalar Sen mavi bir sevdasın can Bu şiir mavi yüreğinden yansıyan nemli gözlerine Hani o her bakışta eriyip gittiğim sevdamın gözlerine 

BENİM HİÇ DENİZİM OLMAMIŞTI GÖZLERİNE YASLANDIĞIM

 
Benim Hiç Denizim Olmamıştı Gözlerine Yaslandığım
Başıma çökmüş bir akşamın sığlığında uğradım gözlerinin enginliğine.
Rengi nedir diye bile bakmaktan korktuğum gözlerinin avuçlarına bıraktım cocukluğumu.
Sen konuştukça, ben büyüdüm sana.
Birkaç dakika yanında olmanın kattığı umut deryasına bıraktım
Suna boylu yangınlarımı.
Kaç gündür sesinin renginden düşecek haberleri beklerken, ben sen oldum.
Saçlarındaki beyazlara dayadım çamurdan yüreğimi.
Her arayana sen diye koşarken, sesinden yoksun düştü içimdeki nehir.
Susadı dışımdaki çember, daraldı gökyüzü…
Oysa ki sen benimle aynı gökyüzünün altında yaşamaktaydın..
Fark edemedim, sezemedim..
Meğer sen bana ben kadar yakınmışsın.
Yabancı dursa gözlerin gözlerime, şimdiye kadar dudak kenarlarından kovulmadı çocukluğum..
Sende – şimdilik – sessizce büyümeye devam ediyorum.
Kim bilir birkaç gün sonra öleceğim dudaklarında..
Sahi ölmek dedin de; ben senin yüreğinde kaç gün yaşabileceğim ?
Çünkü bu yürek hiçbir deniz de yaşatılamadı..
Şimdi diz çöktüm çocukluğumun başına, bir denizin maviliğini bekliyorum…
Çünkü benim hiç denizim olmadı bur terli coğrafyada..

Evet, benim yüreğim şehrim gibi çoraktır..

İçi yangınlardan olma, dışı yalnızlıklardan doğma bir yaranın tam ortasına düşmüş ceninim.
Keza kim bilir senin yazgında imlası bozuk bir cümlenin gırtlağına yazılmıştır.
Şimdi uzandım Suna boylu rüzgarın koynuna..
Ayak dibimde şiddeti yalnızlıktan ibaret bir deprem büyürken,
Ben senin gözlerinin avlusunda ömrümü huzura sıvamaktayım.
Az sonra koşacaksın ya bana…
Saçlarının arasına sevda alfabesini çözüp beni gözlerinin denizine kavuşturacaksın ya..
Guslettim sensiz geçen ömrümü, değmese de bir yürek bu kurak toprağa
Yine de terimle yıkadım..kapındayım, beni gözlerinle buluştur.
Beni de kabul et gözlerinin avlusuna..

Bilmem dikkat ettin mi, gözlerimin toprağa olan aşkını…

İçimdeki çocukluğunun büyümemeye olan inadını..
Sen sorma sakın..Boşa tüketme nefesini..
Morg sessizliğine dönmüş yüzüm tüm soruların cevabıdır.
Başım toprağa dik açılardan vurulsa da, ben sen kadar yalnızım..
Küçüğüm senden biliyorsun lakin sana yetişmek isteyen ayaklarıma cevap ver.
Sakın dur deme bana..Sakın herkesin dediği gibi – sen çok iyisin ama üzgünüm bana geçe kaldın – masallarını vurma yüzüme..
İlla benim ol demiyorum sana..
Ama gitme, sende gözlerimin içine bakıp yalnızlığın musallasına yatırma..
Öldürme beni, hayat ver nabızlarından süzülmüş bir avuç suydan..
Sakın karanlık bırakma beni..
Sevda alfabesini çökmüşken başıma bir mum uzat yanağıma..
Bir nefes bırak.
cocukluğuma
Gideceksen / Dinle son kez beni
Gelmeyeceksen eğer, şehrin son durağına bırak beni.
Taze bir ağacın gölgesine indir avutulmamış yüreğimi Bir tutam saçını da bırakmayı da unutmayasın sakın. Uğradığım her kapıdan kovulan bir yüz, gömülmeli sabaha kalmadan Aynalara pek alışık değildir gözlerim, kır içimde sana kurduğum köprüleri Sana uzattığım dalları da bırak ayak altına Merak etme gelmedin diye , acımayacak kalbim Çünki hiçbir zaman diliminde bir yüreğe yoldaşlık etmedi yüreğim. Sende git / ki kalbim yıkık bir kentin hatıralarıyla dolu Senin tarafından vurulur bir kez daha yüreğim Senden önce kaç kez öldürüldü içimdeki düşler Kaç kez sürüldü cesedim yüreğime Kaç kez devrildi üzerime alfabe Yalnızlık tarafından kaç kez iğfal edildi umutlarım Rehin kalmışken karanlığa, son bir kez cenin oldu gözlerin
yarınlarıma.Gelmeyeceksen eğer, son bir cümle kur bari
Üzgünüm, seni büyütecek bir denizim yok yürek toprağında
Sıksan tenimdeki ter bulutlarını,
Tek bir umut bulamazsın sana dair
Unutma, ayaklarını bastığın yer kara iklimi

Beni yaşayıp acıyı yaşamaktansa,
Gözlerimin yabancılığından olsun kefenin
Sancağın düşse de saçlarıma,
Kalkmayı bil küçük çocuk
Çünkü ben unutulmuş bir mezar bekçisiyim
.
Keşke sana kucak dolusu denizim olsa da yürek coğrafyamda
Ama ben çoktan kırdım dallarımı
Git hadi küçük çocuk
Yüzüne vurulan onca kapı olsa da
Büyü be cocuk
Büyü
Ölme bende
Bak göreceksin
Bensiz de yaşamayı öğreneceksin
Çünki sen
 
..   

Onbeşinci yüzyıldan bu yana OSMANLI ve TÜRKİYE

Onbeşinci yüzyıldan bu yana
 
Türk ve Batı kültürlerinin karşılıklı etkileme güçleri üstüne
bir inceleme
Cevad Memduh ALTAR
            Önsöz
            Sanat hayatımın 60. Yılını da arkaya attığım son yıllarda, öteden beri sesini duyuran manevi bir uyarıya şevkle kapılmaktan kendimi alamadım. Bu uyarı bana: “Biz de verdik, onu da ara!” diyordu ve aranacak şey ise, hiç şüphesiz uluslararası planda sürüp giden kültür ve sanat hareketlerinin tabii sonucu olan karşılıklı alışverişlerdi.
           
            Dıştan içe ve içten dışa etkileniş ve etkileyişlerin özlü örnekleriyle insanlığın kültür mirasını oluşturan sanat hazineleri, her şeyden önce “alınanlar”la “verilenler”in ortak sentezinden güç alan eserlerle beslenmektedirler.Onun içindir ki, ulusların, insanlığın kültür mirasından sadece almakla yetinmemiş, bu mirasa ulusal nitelikleriyle katkıda da bulunmuş oldukları bir gerçektir ve bu ortak mirasta, etkileme ve etkilenme prosedüründen yararlanarak yer almış bulunan eserler, kişiliklerini oluşturan ulusal zenginlikleriyle, uluslararası sanat dünyasını da kendilerine bağlamada başarılı olmuşlardır. İşte Sinan’lar, Mikelanj’lar, Shakespeare’ler, Fuzuli’ler ile Nedim’ler, Itrî’ler, Mozart’lar, Beethoven’ler, Goethe’ler, Schiller’ler ve daha nice nice sanat büyükleri, insanlığın kültür mirasına, ulusal nitelikte olduğu kadar, uluslararası değer taşıyan nitelikleriyle de eser veren büyüklerdir. Bunların yolunda yürüyen birçok sanatçı daha vardır ki, bunlar da insanlığın kültür mirasını oluşturan karşılıklı alışverişten yararlanmayı ihmal etmemişlerdir.
            Ben bu çalışmamı, ulusların birbirlerini kültürde karşılıklı etkileme güçlerini ve etkileyiş tür ve biçimlerini araştırıp inceleme amacıyla geliştirmeye gayret ettim ve bundan böyle de gayret edeceğim. Nitekim yıllarca önce başladığım bu çalışmanın ilk ürünü olan “Doğu-Batı kültür akışımları üstünde bir deneme” başlıklı araştırmamı, 1974 yılında “Sanat ve Edebiyat” araştırma dergisinde (SED) yayınlamıştım (Ankara, Haziran 1974/1). Şimdi de aynı konuyu monografik bir etüde dönüştürme yolunda daha da geliştirmiş bulunuyorum.
            Bu incelemenin sonundaki bibliyografya cetvelinin en altında belirtilen yerli ve yabancı devlet arşivleri dışında, özellikle Dubrovnik (Ragúsa) ve Saraybosna devlet arşivlerinde yapılacak araştırmalarda, kültürümüzün Batıyı etkileyiş gücü üstünde daha başka tarihsel belgelerle de karşılaşılacağı kanısındayım.
            Şunu kesinlikle söyleyebilirim ki: “Batıdan kültürde ne aldık?” konusu ile ilgili düşüncelere paralel olarak: “Batıya kültürde ne verdik?” konusu, günümüze dek gereği gibi ele alınmamış bir sorun olmanın önemini taşımaktadır. Özellikle III. Selim’den bu yana Batıdan çok şey alma yolunda çaba harcandığı herkesçe bilinmektedir ama Batıyı, yakın geçmişlere kadar, tarihimiz ve kültürümüzle etkilemiş olduğumuz da apayrı bir gerçektir. Joseph von Hammer (1774-1856), Johann Wilhelm Zinkeisen (1803-1863)ve Nikolaus Jorga (1871-1940)gibi dünya çapında ün yapmış tarihçilerin, birkaç ciltlik kalın kitaplar halinde yazmayı göze aldıkları Osmanlı İmparatorluğu tarihlerini, konumuza en canlı örnekler olarak göstermemiz yerinde olmaz mı?… Özellikle Hammer, en son baskısı 1840 yılında 4 büyük cilt halinde yayımlanmış olan “Osmanlı İmparatorluğu Tarihi”nde (Geschichte des Osmanischen Reiches), Türklerin çeşitli kültür dallarındaki üstünlüğüne yer vermeye büyük özen göstermiştir; yani geleneksel Osmanlı kültürü, Hammer’i çok yakından ilgilendirmiştir.
            Bu yoldaki çalışmalarımı bundan sonra da derinleştirmeye gayret ederken, değerli okurlarımın uyarı ve eleştirilerinden yararlanmaya can ve gönülden önem vereceğim tabiidir; ve bunu burada içtenlikle açıklamayı görev bilmekteyim.
                                                                                              Cevad Memduh ALTAR
            Onbeşinci yüzyıldan bu yana
            Türk ve Batı kültürlerinin karşılıklı etkileme güçleri
            üstünde bir inceleme
              Bodrumlu Herodot (M.Ö. 484-420?), ulusların yaşam çabasını “Doğu” ve “Batı” insanının farklılıkları açısından değerlendirmiş, böylece sonuçlandırılması imkânsız bir Doğu-Batı ayrımının öncüsü olmuştur. Ne var ki tarihçiliğin babası olarak tanınan Herodot için Doğu ve Batı kavramları, Hellenler ile Hellenler dışındaki ulusların özelliklerini az çok tarafsız açıdan belirleyebilme eğilimine dayalı bir temel-ilkenin yorumu olmanın niteliğini taşımaktadır. Bu anlayışın, bir bakıma, günümüz Doğu-Batı anlaşmazlığının ilkel hücresi olduğu da bir gerçektir.
              Bizim buradaki Doğu ve Batı kültürleriyle ilgili konumuza gelince: Bu alandaki incelemelerimizin temel amacı, Herodot’tan gelen Doğu ve Batı ayrımının zamanla daha çok politik nitelikte oluşturduğu anlaşmazlığı bir yana itip, Doğu ile Batı arasında baş gösteren kültür ve sanat alışverişine örnek olabilecek olayları bulup gün ışığına çıkarmaktan ibarettir ve uğraşımızı Osmanlı Türkleri ile Venedik Cumhuriyeti ve eski Alman Devleti (Das alte Reich) arasında 15. yüzyıldan bu yana vakit vakit baş gösteren kültür ve sanat etkileyişlerinin nerede, nasıl ve hangi sebeplerle meydana gelmiş olduklarını az çok yorumlayabilmeye imkân sağlayan incelemeler olarak nitelemek yerinde olur.
              Batıdan kültür ve sanat alanında ne aldık ve Batıya ne verdik? sorusu, son zamanlara kadar gereğince ele alınamamış bir araştırma konusudur. Kaldı ki etnik topluluklar arasında bazen meydana gelmiş olan kültür alışverişlerinin bir bakıma karşılıklı bir etkilenişin sonucu olması lazım geleceği bir gerçektir. Ulusların, aralarındaki ilişkilerin kanlı savaşlara dönüştüğü anlarda bile, birbirlerini kültürde ve sanatta etkilemiş oldukları, bazen gözden kaçmayacak kadar ortadadır. Nitekim savaşlar, istilalar, hatta en kanlı karşılaşmalar bile, yerine göre kültür alışverişini daha da kolaylaştırmıştır ve böylesine bir alışveriş, bir bakıma ya şuurlu bir ilginin etkisiyle meydana gelmiş, ya da şuuraltı birikimlerin giderek dışa yansıması şeklinde ortaya çıkmıştır. Bütün bunları daha ayrıntılı bir tasnife bağlama amacıyla yapılan araştırmalar, genellikle şu üçlü görünümün meydana gelmesine yol açmaktadır: 1) Komşuluk ilişkileri; 2) Terk edilmiş egemenlik bölgelerinde yaşamlarını olduğu gibi ya da değişik biçimlerde sürdüren kültür gelenekleri; 3) Kesim bir programın gereği olan karşılaşmaların doğurduğu kültürel alışverişler.
              Yukarıda açıklanan üçlü görünümün biraz daha aydınlığa kavuşturulabilmesi bakımından yapılacak incelemeler, aşağıda değinildiği gibi, daha etraflı görünümlerin de ortaya çıkmasına imkân sağlamaktadır.
              Ulusların kültür ve sanat gelenekleri zamanla gelişip olgunlaşmakta, taze ve körpe filizler verebilme yolundaki çabalarını daha da yoğunlaştırmakta, vakit vakit baş gösteren yabancı kaynaklı karşılaşmalar, etnik bünyeyi ulusal özellikleriyle yenileme yolunda da etkili olmaktadırlar. Her şeyden çok, tabiatın gelişim yasasının ve gene aynı yasadan güç alan estetik bünyenin oluşturduğu, kültürde ve sanatta yenilenip tazelenme prosedürünün taşıdığı anlam, ünlü düşünür Ziya Gökalp’e (1875-1924)göre olağanüstü önem taşımaktadır ve Gökalp’in değişmezlik vasfını kazanmış kaideler, ya da gelişimini durmadan sürdüren özlü gelenekler (ananeler) arasındaki farkı belirleme açısından yapmış olduğu yorumda, üzerinde özellikle durduğu ilke şudur:“… Her biri bağımsız ve mutlak varlığa sahip olan kaideler, oturdukları yerlerde oturdukları gibi kalırlar ve bir gelecek yaratamazlar. Gelenek ise yaratma ve gelişme demektir. Çünkü gelenek, çeşitli anları birbiriyle kaynaşmış bir geçmişi hareket ettiren bir güç gibi arkadan ileri doğru iten tabii bir akıma sahiptir ki, sürekli olarak yeni gelişimler ve eğilimler doğurur. Gelenek, tek başına doğuran ve yaratan bir güç olmakla birlikte, kendisine aşılanan yabancı yeniliklerde, damarlarındaki besi suyundan feyiz [verimlilik] alarak canlanır ve bayağı taklitte olduğu gibi çürüyüp düşmez…”[i].
              Ziya Gökalp’in yukarıdaki yorumunda yer alan “yabancı yenilikler” kavramının özü, kültür ve sanat karşılaşmalarında, dıştan içe yansıyabilecek, değişik türden etkenler anlamına gelmektedir ki, sanat dünyamızda böylesine meydana gelen iki tipik etkilenişe örnek olarak: zamanla tek-planlı minyatürün yerini alan perspektifli ulusal Türk resim sanatı ile, tek-sesli (monodik) Türk sanat müziğine has gelişim hamlelerinin tabii sonucu olan çoksesli ulusal Türk sanat müziğinin doğuş ve oluş prosedürlerini incelemek yerinde olur.
              Tek boyutlu ulusal minyatür sanatı, 19. yüzyıl başlarında İstanbul’da kurulan Mühendishane-i Berri-i Hümayun’un (Askerî Kara Mühendisliği Okulu) (1795) çağdaş eğitim ve öğretim programı gereği, perspektif tekniği gibi, dıştan içe yansıyan bilimsel bir yenilikten etkilenmiş ve tek boyutlu kitap resmi olan minyatürün, zamanla üç boyutlu ve değişik planlı (perspektifli) resim sanatına dönüşmesi, gelişim yasasının kaçınılmaz sonucu olmuştur. Türk minyatür sanatı ile, 19. yüzyıl Bektaşi resimlerini izleyen, perspektifli Türk resminin ilk ve daha sonraki sanatçıları arasında: Şeker Ahmet Paşa, Zekâi Bey’den başka, daha nice ünlü ressamlarımız yer almış bulunmaktadır ve Türk resim sanatına, perspektif anlayışının da ötesinde, çeşitli teknik ve eğilimdeki eserleriyle katkıda bulunmuş ve bulunmakta olan daha birçok değerli ressamımızın bulunduğu da herkesçe bilinen bir gerçektir.
              Memleketimizde dıştan içe bilimsel açıdan etkilenişin ulusal kültürümüzle ilgili bir başka önemli örneği de, -yukarıda değinilmiş olduğu gibi- tek-sesli müzikten çok-sesli (armonik)[ii]müziğe geçişimizin gerektirdiği gelişim prosedürüdür. Burada da Ziya Gökalp yorumuna göre, ulusal müziğimizi olumlu yolda etkileyişte büyük rolü olan “yabancı yenilik”, müzik sanatımızın çağın gereklerine uygun olarak gelişimini bilimsel açıdan sağlayan çok-sesliliğin (armoninin), uluslararası nitelikteki ortak tekniğidir ki, çok-sesli ulusal sanat müziğimiz, böylesine bir teknik sayesinde, yalnız Türkiye’yi değil, Türkiye dışındaki tüm yabancı sanat çevrelerini de ulusal özellikleriyle etkileyecek tekniğe kavuşmuş, dünyanın her yerinde, başka ulusların sanatçıları tarafından da icra edilebilecek bir bünyeye dönüşmüş, yabancı çağdaş sanat müzikleri arasındaki yerini, eşit hak ve düzeyde alabilme gücünü elde etmiştir.
              Demek oluyor ki, geleneksel resim ve müzik sanatlarımızı, çağdaş anlatım ve etkinlik standardına ulaştırabilme açısından girişilen çabalarda, Ziya Gökalp’in deyimiyle “… yabancı yenilikler…” olarak nitelendirilmeleri gereken “perspektif” ve “armoni” teknikleri, ulusal geleneklerimize hayat veren “besi suyundan”, yani ulusal ruhtan “feyiz alarak” canlanmış ve “bayağı taklitte olduğu gibi çürüyüp düşmemiştir”(!).
              Özellikle Atatürk reformlarının gösterdiği yönde eser vererek, çok-seslilikte çeşitli zirvelere erişmiş bulunan çağdaş bestecilerimiz arasında: Cemal Reşit Rey, Adnan Saygun, Necil Kâzım Akses, Ulvi Cemal Erkin, Ferit Alnar ve Bülent Tarcan gibi, dünya çapında ün yapmış öncüler ile Nevit Kodallı, Ferit Tüzün, İlhan Usmanbaş ve Bülent Arel gibi, uluslararası sanat dünyasına kendilerini değişik teknik ve eğilimleriyle tanıtmış olan genç kuşak bestecileri de yer almış bulunmaktadır.
              Ziya Gökalp’in, çağdaş değerini hiçbir zaman yitirmeyecek olan kaide ve gelenek (anane) felsefesi, daha başka olayların içyüzüne ışık tutmaktan geri kalmamaktadır. Nitekim İstanbul Fatihi II. Mehmet’in(1439-1481)Osmanlı İmparatorluğu ile Venedik Cumhuriyeti arasında 16 yıl sürmüş olan Mora savaşının hemen arkasından Venedik Cumhuriyeti’ne yazıyla başvurarak, bir ressam ile bir bronz döküm ustasının ve daha başka sanatçıların İstanbul’a gönderilmelerini istemesi, Venedikli ünlü ressam Gentile Bellini’nin (1429-1507)Venedik Cumhuriyeti’nce resmen İstanbul’a gönderilmesi ve Fatih’in Gentile Bellini’yi bir yıl süre ile sarayında konuğu olarak alıkoyup, ona kendi portresi ile daha başka resimler de yaptırması, yukarıda açıklanan üçlü görünümden üçüncüsünün, yani şuurlu bir plan ve programın gereği olmanın niteliğini taşımaktadır. Kaldı ki Bellini’den son derecede memnun kalan padişah, ressamına altın bir kolye hediye etmiş ve Venedik Cumhuriyeti’ne Bellini hakkında bir de övgü mektubu göndermiştir.
              Fatih’in, uzun yıllar sürmüş olan Mora savaşını, Venedik Cumhuriyeti’nce ressam Gentile Bellini’nin İstanbul’a gönderilmesi için yapmamış olduğuna bakılırsa, kanlı savaş sona erer ermez (1479), düşman ülke Venedik’ten bir ressam ile başka sanatçıların da hemen İstanbul’a gönderilmelerini ısrarla istemiş olmasının ciddi bir anlamı olması gerekeceği tabiidir. Nitekim Bellini’nin bir yıl İstanbul’da sarayda kalıp, padişahın, halen Londra’da National Gallery’de bulunan o ünlü portresini, 25 Kasım 1480’de tamamlamış olması, Batı ile kültür alışverişine zamanında yeni bir halkanın daha katılmasına yol açmış, bu olaydan iki taraf da etkilenirken, Türk resim sanatına ilkel anlamda bir perspektifin yansımasını gerektiren bu karşılaşma, İtalyan Rönesans resmine de Türk dünyasının yansımasına imkân sağlamıştır.
              Böylece Gentile Bellini’nin İstanbul’da saray çevresinden ve halkın günlük yaşamından etkilenerek yapmış olduğu resimlerden özellikle bir Türk figürü, kendine özgü giyimi kuşamı ve davranışı ile, kompozisyonlarının kapsadığı görülmemiş hareket ve olağanüstü renk zenginliğinden ötürü Rönesans sanatının başta gelen ressamlarından biri olan Bernardino Pinturicchio’yu (1454-1513)ne derece ilgilendirmiş olacak ki, sanatçı, Gentile Bellini’nin bu Türk figürüne, hem Vatikan Sarayı’ndaki Borgia Dairesi’nin bir duvarına yapmış olduğu “Papa II. Pius Ancona’da” adlı freskte yer vermiş, hem de aynı kompozisyonu, değişik bir esinlenişle, yağlıboya tabloya da dönüştürmüştür; bu tablo da halen İtalya’da Siena kenti katedralindeki kitaplıkta bulunmaktadır. Batılı sanat yazarlarından bazıları, söz konusu kompozisyondaki Türk’ün Cem Sultan olabileceği kanısı üstünde de durmaktadırlar. Öte yandan bu kompozisyon, İstanbul’da zamanın giyim kültüründen esinlenmiş olan Gentile Bellini’nin, bu etkilenişi İtalya’ya kadar götürerek, orada da bu figürle ünlü Rönesans ressamı Pinturicchio’yu etkilemiş olduğunu ispatlayan önemli bir belge olmanın niteliğini taşımaktadır.
              19. yüzyılda uzun süre İstanbul’da yaşamış olan Dr. F.F.Martin’in 1905 yılında meydana çıkarmış olduğu Doğu-Batı karışımı minyatürümsü bir figürün de Gentile Bellini tarafından İstanbul’da yapılmış olduğu kanısı ağır basmakla birlikte, bazı sanat tarihçilerince Sultan Cem’in portresi olduğu sanılan bu eserin asıl ressamının kesin bir şekilde tespiti henüz mümkün olamamıştır. Ne var ki tüm görünüşü ile daha çok minyatür karakteri arz eden bu resimde özellikle yüzün Batının perspektifli portre tekniğine uygun olarak işlenmiş olması, Batılı bir sanatçı, hattâ Bellini tarafından yapılmış olabileceği kanısına yol açmaktadır. Eserin böylesine bir düşünceye sebep olan bir başka tarafı da, resmin üst sağ köşesinde, Türk kaligrafisinin en güzel çeşitlerinden biri olan talik üslûbunda bir yazı ile kaleme alınmış olan Farsça cümledir. Resmin kime ait olduğunu açıklama amacıyla yazılmış olan bu cümlenin, ancak zamanında ressamı şahsen de tanımış olanlar için anlam taşıyacağı bir gerçektir. Nitekim Farsça: “Amel-i ibn’i müezzin ki ez üstadan-ı meşhur-u Frenk est” cümlesini içeren bu resimde, “Tanınmış Batılı üstatlardan Müezzinoğlu tarafından yapılmıştır” ibaresi yer aldığına göre, bu ibareden sadece ressamın babasının bir müezzin, yani din adamı ve Batı anlayışıyla bir rahip olabileceği anlamı ortaya çıkmaktadır ki, bu da yazının Gentile Bellini’nin babasının rahip değil de Venedikli tanınmış bir ressam olmasından ötürü, eserin Bellini’ye ait olduğunu ispatlayan bir cümle olamayacağını açıkça ortaya koymaktadır. Ama bu resim, her şeye rağmen, Doğu-Batı kültür bileşimine dikkate değer bir örnek olmanın önemini taşımaktadır; ve her iki dünyayı birbirinden ayırt eden özellikleri tek bir sentezde dile getirebilmiş olması bakımından da üzerinde dikkatle durulması gereken bir eserdir.
              Son on yıl içinde Venedik Devlet Arşivi’nde yaptığım araştırmalarda, bugüne kadar bilinmeyen oldukça önemli bir belge ile daha karşılaşmış bulunuyorum. 22 Nisan 1480 tarihini taşıyan ve İstanbul’dan Venedik maden işçileri yöneticilerine bir Venedikli tarafından gönderilmiş bulunan bu Venedikçe  yazılmış mektupla Fatih Sultan Mehmet, bir yıl öncesine kadar aralıksız on altı yıl savaşmış olduğu Venedik’ten, sanat yeteneğini yakından bildiği anlaşılan ünlü bir kılıç kını ustasının İstanbul’a gönderilmesini istemektedir. Padişahın, o tarihlerde İstanbul’da Galata’da oturduğu anlaşılan bir Venediklinin aracılığı ile İstanbul’a getirtmek istediği bu usta için Venedik dilinde yazılmış bulunan ve arşivdeki Türkiye belgeleri arasında yer alan 1351 sayılı belgede kısaca şöyle denmektedir: “Maden işçileri yöneticilerine, bir kılıç kını ustasının gönderilmesi için, Tanrı izniyle bütün Asya’nın ve Rum diyarının… İmparatoru olan Sultan Mehmed’den maden işçilerinin sevgi ve iyi niyet sahibi yönetici ve başkanlarına. Bu mektubun gönderilmesinin amacı şudur: Orada deriden ve kabartmalı kılıç kınlarının en güzellerini yapan bir usta varmış ki, onu, sizlere bu mektubumu getiren kölem Şendar da tanımaktadır ve o, ustanın benim hatırım için buraya gönderilip, kendisine karşılığında bol miktarda ücret ödenecek olan bazı işlerden ötürü beni görmesini söyleyecektir. Bu zat istediği zaman yurduna dönebilme özgürlüğüne sahip olacaktır. Onun için kendisinin, benim sadık kölem Şendar eşliğinde bana gönderilmesine izninizi rica ederim. Başkaca bir dileğim yoktur. 22 Nisan 1480 İstanbul’da yazılmıştır”.
              Yukarıdaki mektupta adı belirtilmemiş olan Venedikli kılıç kını ustasının, Fatih’in isteğiyle İstanbul’a gelip gelmemiş ve eğer gelmişse nerede ve nasıl çalışmış olduğuna dair bugüne kadar başka hiçbir belge ile karşılaşılmamış olduğu kanısındayım. Fatih Sultan Mehmet’in böyle bir ustayı İstanbul’a çağırmış olmasının, Mora savaşında karşılaştığı Venedikli generallerin taşıdıkları kılıçların ancak kınlarını beğenmiş, hattâ bu alanda ün yapmış bir ustanın adını tutsak düşen komutanlardan öğrenmiş olmasından ileri gelebileceği düşünülebilir. Güzel sanatlara ve sanatta yeniliğe büyük bir ilgiyle bağlı olduğu bilinen padişahın, bu tür bir davranışını da, Doğu-Batı kültür alışverişine örnek olarak göstermek yerinde olur.
              Doğudan batıya kültür aktarımına örnek olarak önemle göz önüne alınması gereken etkinliklerin en başında teksesli (monodik) Türk sanat musikisinin yer almasının gerekeceği, üzerinde dikkatle durulması gereken bir gerçektir. 16. yüzyıldan beri Osmanlı Mehterhanesine benzeyen askerî mızıka birliklerinin Batı ordularında da kurulmasında Türkiye’yi örnek almış bulunan Orta ve Güneydoğu Avrupa ülkelerinde, mehterhane kadrolarında yer alan müzik aletlerinin bir kısmı aynen kullanılmıştır[iii]ve günümüzde de kullanılmaktadır (!). Böylece Türklerin orduya müzik birlikleri de katma kararının Batıda benimsenmiş olduğu açıkça görülmektedir. Hattâ 16. yüzyıldan itibaren Türklerle sık sık savaşmış olan eski Alman Devleti’nin (Reich) orduları ile eski Polonya Devleti’nin orduları, Osmanlı Mehterhanesini tüm özelliklerini göz önüne alarak yakından tanıma imkânını elde etmişlerdir.
              Bu durum karşısında, Batıda 16. yüzyıldan başlayıp 18. yüzyıl sonlarına kadar sürüp gitmiş olan Türk Mehterhanesiyle ilgili coğrafya sınırı Alpler ve Karpatlar olduğuna göre, bu gerçeğin Orta ve Güneydoğu Avrupa gibi iki ayrı bölgeyi kuvvetle etkilemiş olduğu da açıkça ortadadır. Kaldı ki Batının bu iki bölgesinde görülen mehterhane etkisinin şu iki ayrı yönde ele alınıp incelenmesinde zorunluluk vardır: 1) Mahalli dolaysız etkenler, 2) Savaş ve muhasaraların yol açtığı periyodik etkenler.
              Bulgar müzik bilgini ve bestecisi Dr. Peter-Assen Panoff’un da (1899) üzerinde önemle durmuş olduğu gibi, Osmanlı-Reich ilişkilerinde Türklerle savaşan Alman orduları, Orta Avrupa’da ilk olarak Yeniçeri mızıka birlikleriyle karşılaşmış ve 16. yüzyıldan itibaren Alman ordularında Türklerin etkisiyle kurulan askerî mızıkalar, zamanla o bölgelerde daha da önem kazanmışlardır. Bu tür etkileyişler dolayısıyladır ki, 18. yüzyıl boyunca da sürüp gitmiş olan karşılaşmalar, Türk davulu ile zil ve üçgen türünden aletlerin Reich’ın en eski askerî mızıka birliklerinde yer almasına yol açmış ve Yeniçeri Mehterhanesi, Orta Avrupa ordularında olduğu gibi, Polonya ordularında da büyük ilgi kazanmıştır.
              16. yüzyılı izleyen süreler içinde Almanya’daki bazı bağımsız prenslikler (Markgraf’lar), ordularında Osmanlı Mehterhanesine eşit müzik birlikleri kurmuşlar ve daha sonraları Reich’dan koparak bağımsızlığını ilan etmiş olan Prusya Krallığı’nın ordularında da bu işe büyük önem verilmiştir. Nitekim Prusya Devleti’nin asıl kurucusu olarak nitelenen Büyük Friedrich (1712-1786), Türk müzikçilerini sarayına davet ederek, bunların yardımıyla orduda ilk askerî mızıka birliklerini kurmuştur.[iv]
              Polonyalılar da Türklerle yaptıkları savaşlarda karşılaştıkları Osmanlı Mehterhanelerinden yararlanarak, ordularında benzeri birlikler kurmayı ihmal etmemişlerdir. Her biri bağımsız bir yönetime ve orduya sahip olan Polonya prensliklerinde de (Magnat’lar), ordularda kurulan bu tür müzik birlikleri Janczarska Kapela, yani “Yeniçeri Mızıkası” diye adlandırılmıştır.[v]
              Yukarıda açıklanan ilişki ve alışverişler arasında, kültürel etkileyiş açısından büyük önemi olan daha başka olaylar da, savaşları izleyen barış antlaşmaları uyarınca geçici süreler için karşılıklı olarak gerçekleştirilen elçi mübadeleleri ve bu mübadelelerle ilgili törenlerdir.
              Gerektiğinde çok sayıda insanla oluşturulan Osmanlı elçilik heyetlerinde genişçe kadrolu birer Mehterhane de yer almakta ve bu birliklerce gerek günler boyu devam eden yürüyüş süresince (sefer halinde), gerek ulaşılması gereken kentte, yani menzilde, düzenli icra seansları uygulanmakta idi. Onun içindir ki, yabancı ülkeler ahalisi ve bu arada yabancı müzikçiler, Türk elçilik heyetlerinin bazen bir yıla yaklaşan misafirlikleri süresince, hemen her gün Mehter musikisini, kendine has kapsam, biçim ve icra geleneğiyle ilk elden dinleyebilme imkânını elde etmişler ve bu tür karşılaşmaların dolaysız etkisi altında kalmış olan Batının bazı büyük bestecileriyse, bestelerinin arasına Türk musikisinin doğrudan etkisiyle yazmış oldukları eserleri de katabilmenin gayretine düşmüşlerdir. Nitekim, Orta Avrupa bestecileri arasında, bu tür etkilenişlerden yararlanmayı ihmal etmemiş birçok müzikçi bulunduğu gibi, zamanla adları bile unutulan bu sanatçılar arasında: Joseph Haydn (1732-1809), Wolfgang Amadeus Mozart(1756-1791)ve Ludwig van Beethoven(1770-1782)gibi büyük besteciler de yer almış bulunmaktadır.  
              Ne var ki bu ünlü müzikçilerin bile, Türk konulu ve Türk müziğinden esinlenerek bestelemiş oldukları eserlerin ilk elden dinlenen Osmanlı Mehterhanesinin etkisiyle meydan getirilmiş yaratışlar olmalarına rağmen, gene de orijinal Türk musikisi olarak nitelendirilmeleri tabiatıyla mümkün değildir. Nitekim bu konuyu, baş tarafta açıklanan Ziya Gökalp formülü açısından değerlendirmek de imkânsızdır, çünkü Gökalp’e göre, çok-sesli ulusal Türk sanat müziğinin oluşum ve gelişimine dıştan içe yardımcı olan değişik unsur, yani dışarıdan gelen “yabancı yenilik”, sadece çağdaş bilimin uluslararası değerdeki ortak tekniğidir ve ulusal bir sanatı oluşturan etnik ruhun, ancak böylesine ortak bir teknikle işlendiği takdirde, tüm dünyaya hitap edebilme gücüne sahip olması ve uluslararası nitelikte bir anlatım düzeyine erişebilmesi mümkündür.
              Batının, Türk musikisinden etkilenişte karşılaştığı “yabancı yenilik” ise, teknik-unsur değil de sadece etnik-ruhtur; ve sanatların anlatma ve etkileme güçlerini ön planda oluşturan etnik-bünyeyi, yani ulusal-ruhu zedelemeden, yabancı bir sanatta yeni ve taze bir hayata kavuşturabilme ihtimali çok güç, hatta hemen hemen imkânsızdır. Onun içindir ki, Mozart ve Beethoven gibi dünya çapında üne ulaşmış sanat büyüklerinin, Türk musikisinin direkt etkisi altında yazmış oldukları eserlerin bile, Türk müziği olarak değil de ancak Türk musikisinin direkt etkisi altında meydana gelmiş Batı eserleri olarak tanımlanmaları gerekeceği tabiidir; ve bu tür müzikler, esasen bestecilerinin bilinen stillerine de az çok aykırı düştükleri içindir ki, Batılı müzik bilginlerince, sadece egzotik, yani bir bakıma yabancılaşmış bir anlatım gücüne sahip olan Batı müzikleri olarak nitelendirilmişlerdir. Bununla birlikte Batıda yazılmış Türk karakterli müziklerden bazılarının, orijinal Türk musikisinin, yerine göre direkt etkisiyle meydana gelmiş değerli yaratışlar oldukları da inkâr edilemez bir gerçektir. Bu tür yaklaşımlar, aslında etnik bünyenin Batıya doğrudan, ama değişik biçimlerde yansımasından başka bir şey de değildir.
             
              Ludwig van Beethoven gibi bir sanatçı bile, Viyana’da herhalde doğrudan dinlediği orijinal Türk Mehter müziğinin ne derece etkisi altında kalmış olacak ki, böylesine bir esinlenişin gereği olarak, saf sevgiyi ve aklın üstünlüğünü dile getiren 9. Senfoni’nin sonuna Türk müziği de katabilme isteğinden kendini alamamıştır (1824).
              Bilindiği gibi Beethoven, Platon’un (M.Ö. 429-347)“Devlet” adlı eserinden esinlenerek bestelemiş olduğu 9. Senfoni’de, insanoğlunun zafere ancak aklın, hikmetin ve saf sevginin önderliği ile ulaşabileceğini vurgulamış ve eserin en sonuna kattığı insan sesiyle de (koro, solo, orkestra) Friedrich Schiller’in (1759-1805)Neşeye Şarkı (Lied an die Freude) adlı şiirinde yer alan: “yaradılış”, “evren” ve “sevgi” türünden felsefi kavramları müziğin diliyle sembolleştirmiştir.
              Schiller felsefesine göre, “neşe” (Freude) kavramının yorumuna gelince: idealist estetiğin kurucusu olan Schiller’in yorumu açısından, insanda neşe ânının sebep olduğu davranış, saf sevginin belirli heyecanından başka bir şey değildir.
              Beethoven’ın, 9. Senfoni’yi yazmadan önce, Osmanlı Mehterhanesi’ni Viyana’da yakından dinlemiş, zafer ve yenilmezlik ideallerini kapsayan bu müzikten geniş ölçüde etkilenerek, senfoninin son bölümünü biçimlendirmiş olduğu muhakkaktır. Aksi takdirde 9. Senfoni’nin Beethoven’ın eliyle yazılmış ilk projesinde yer alan aşağıdaki tasarı ile karşılaşmak nasıl mümkün olurdu? Nitekim sanatçı bu tasarısına şu cümleyle yön vermektedir.[vi]“…Alman Senfonisi, ya önce varyasyonlu bir başlayışı koro izleyecek, sonra esere girilecek, ya da eser varyasyonsuz olacak, senfoninin sonu Türk müziği ve koro ile bitecek.” İşte ulusal kültürün Doğudan Batıya akışının, Beethoven çapında bir sanat büyüğünü ne derece etkilemiş olduğunu açıkça ortaya koyan bir belge. Onun için Beethoven en son eseri olan 9. Senfoni’yi, bu tasarının etkisi altında oluşturmuş ve bu eserin en sonundaki orkestral dokunun bir bölümüne, kendince tasarladığı bir Türk Mehter müziğini egemen kılmıştır.
              Beethoven’ın, şahsen tanıdığı, Osmanlı İmparatorluğu tarihini yazmış olan Joseph von Hammer Pugstall’in etkisiyle Türkiye ve Türk kültürü ile çok yakından ilgilenmiş olduğunu kanıtlayan başka önemli bir olaya da burada değinmek yerinde olacak:
              Bilindiği gibi Osmanlı Türkçesinde “Hatt-ı Şerif” terimi (ki Yazılı Padişah Emri anlamına gelmektedir), Beethoven’ı çok yakından ilgilendirmiş ve sanatçı en son ve en büyük eseri olan 9. Senfoni’yi, aylarca dışarıdan elini ayağını çekmiş ve evine kapanmış olarak yazarken, arkadaşlarına kendisini bir süre ziyaret etmemelerini rica etmiş ve çok yakın dostu Anton Schindler’e gönderdiği bir mektupta “Hatt-ı Şerif” sözünü olduğu gibi Türkçe olarak kullanarak, mektubunun ilgili satırlarını, az çok şaka üslûbu içinde, şöyle yazmıştır: “…Hatti scherif [Hatt-ı Şerif]sadır oluncaya kadar sakın zahmet edip buraya gelmeyin ve ilham perilerini ürkütmeyin… başkalarını da getirmeyin”.[vii]Sanatçı bu mektubunda, arkadaşını ancak eseri bitirdikten sonra yazılı olarak arayıp çağıracağını açıklarken, mektubunu, latife kastiyle, Osmanlı padişahları fermanına, yani padişah emrine benzetmekte ve sadece “Hatt-ı Şerif” sözünü mektubunda Türkçe olarak kullanmaktadır; bu sözü sanatçının tarihçi Hammer’den etkilenerek benimsemiş olduğu muhakkaktır.
              Öte yandan Ludwig van Beethoven, Viyana’da birinci elden dinlediği Türk Mehterhanesinin etkisiyle, eserlerinde kahramanca anlatıma (hamasî karaktere) büyük ölçüde yön vermeye özen göstermiş, bu arada çeşitli tarihlerde değişik Türk marşları yazmaktan da geri kalmamıştır. Hattâ sanatçı, eserlerini yayımlayan Schott Basımevi’ne 1825 yılında gönderdiği bir mektupta şöyle demektedir: “Az miktarda meydana getirdiğim eserler arasında, özel bir sebeple yazdığım, Türk müziği ile ilgili 4 marş ile ayrıca bir tebrik menüesi de bulunmaktadır.”[viii]
              Beethoven’in, mektubunun bu bölümünde değindiği, Türk müziği ile ilgili 4 marşın üçü henüz kesinlikle saptanabilmiş değildir. Ancak besteci 1809 yılında, belki de Mozart’ın La-Majör Piyano Sonatı’nda “alla turca” başlığıyla yer almış bulunan o ünlü Türk Marşı’nı örnek alarak, Re-Majör op. 76 Piyano Varyasyonları’nı yazmış ve bu varyasyonları kendince tasarladığı bir Türk marşını işleyerek meydana getirmiştir. Beethoven bu tarihten iki yıl sonra da (1811) Peşte’de yeni yapılan bir tiyatro binasının açılış töreni için bestelediği bir eserin içinde gene aynı varyasyonlardan esinlenerek bir Türk marşı daha yazmıştır.
              Türk müziğinin Beethoven’dan 159 yıl önce de Batıyı etkilemiş olduğunu, tarihî bir olayın kendine özgü perspektifi içinde incelemek, kültürel etkileyiş üstünde dikkate değer ipuçları verecek nitelikte olacaktır, şöyle ki:
              1665 yılında, yani 1529 yılındaki 1. Viyana Muhasarası’ndan 136 yıl sonra bile, Viyana’yı mutlaka almayı kafasına koymuş olan Osmanlı Padişahı IV. Mehmet (1641-1692), Almanlarla yapılan çetin bir savaşın sonunda imzalanan barış antlaşması uyarınca, Alman İmparatoru I. Leopold’e (1658-1705)Kara Mehmed Ağa’yı (Paşa’yı) (ölümü 1683) Elçi olarak göndermişti ve 299 kişilik elçilik heyetinde, genişçe kadrolu bir Mehterhane de yer almış bulunuyordu. Son yıllarda Viyana Ulusal Kitaplığı’nın Yazmalar bölümünde bu elçilikle ilgili, oldukça ayrıntılı bilgi veren bir belgeyi de inceleyebilme imkânını elde etmiş bulunuyorum. Bu çok önemli belge, Alman İmparatoru I. Leopold’ün, Osmanlı Elçisi Kara Mehmed Ağa’yı karşılama, elçilik heyetinin Viyana’da ikameti süresince iaşe, ibate, izaz, ikram ve her çeşit ağırlama işleriyle ilgilendirmiş olduğu görevlilerden Saray Müşaviri Lorenzo de Churelichz’in, Elçi İstanbul’a döndükten sonra İmparator’a sunduğu İtalyanca rapordur.[ix]Kaldı ki bu konu ile ilgili olarak İstanbul’da yapmış olduğum araştırma sonunda, Büyükelçi Kara Mehmed Ağa’nın Viyana’dan İstanbul’a dönüşünde (1666) Padişah IV. Mehmet’e sunmuş olduğu 12 sayfalık Viyana Sefaretnamesi’ni[x]de incelemiş bulunuyorum.
              Araştırmalarımın bu bölümünü tamamlayan bir üçüncü önemli kaynak da Kara Mehmed Ağa’nın elçilik heyetinde yer almış ve Viyana’daki karşılama töreninden birkaç gün sonra heyetten ayrılıp Batıda büyük bir geziye çıkmış olduğu anlaşılan Evliya Çelebi’nin o ünlü Seyahatname’sinin Kara Mehmed Ağa’ya değinen bölümleridir.[xi]Öte yandan Evliya Çelebi, Seyahatname’sinde sadece karşılama töreni ile ilgili anılara değinmekle kalmamış, Peşte Kalesi’ne varışla ilgili anılarında da yer yer Mehterhane’ye değinmiştir.
              Yukarıda, Osmanlı Mehterhanesi’nin Batıyı doğrudan etkileyişine, böylece Doğudan Batıya kültür geçişini gerçekleştiren karşılaşmalara değinen üç önemli kaynak tespit edilmiş olduğuna göre, aşağıda bu kaynaklarda konu ile ilgili olarak açıklanan anılara, kronolojik sıraya göre değinilmiştir.
             
              Aralarında Kara Mehmed Ağa’nın[xii]oğlu ile ünlü yazar Evliya Çelebi’nin de bulunduğu elçilik heyetinin, o zaman Türklerin “Beç” olarak adlandırdığı Viyana’ya doğru hareketini, Büyükelçi Kara Mehmed Ağa şöyle anlatmaktadır: “Viyana’ya [Beç’e] doğru yola çıktık. Yanık kalesi’ne yaklaştığımızda, burada bulunan yaya ve atlı erler, bizleri alay düzeniyle karşıladılar ve bizler de adamlarımızla alay düzeninde bayrak ve sancaklarımızı açıp davul ve dümbeklerimizi döğdürerek kaleye yakın bir yere vardık…”.[xiii]
              Şimdi de bu konuya yukarıda belirtilen öteki belgelerde nasıl değinilmiş olduğunu, açıklama notlarında gene tekrarlanan orijinal Osmanlıca metinlerle birlikte gözden geçirelim:
              Alman İmparatoru I. Leopold’ün Saray Müşaviri Lorenzo de Churelichz’in raporunda, Türk Elçisi’nin Viyana’ya aynı şekilde, yani Kara Mehmed Ağa’nın Sefaretname’sinde belirtmiş olduğu gibi yaklaşmış olmasının yer almasının yanı sıra, gerek Evliya Çelebi, gerek tarihçi Hammer konuya tüm ayrıntılarıyla değinmişler, hele kente girişi esnasında Mehterhane’nin oynadığı rolü olağanüstü bir anlatımla belirtmişlerdir. Bu konuya Evliya Çelebi şöyle demektedir: “… tüm İslam askeri alaya hazır olup, yedişer kat mehterhane ve cümlesi silahlanmış olarak durdular…”[xiv]; “… her işinde başarılı olan ağırbaşlı Paşa, eşine az rastlanan altın zırhlar kuşanmış sürme gözlü bir Arap atı üstünde rüstemane (Rüstem pehlivanvari) bir oturuşla ve başındaki selîmî kavuğu üstünde altın işlemeli devlet kuşu sorgucu ile… ve daha sonra da elli çift mehterhaneleri olduğu halde, yedişer adet icracı üstadlardan oluşmuş mehterhaneleri segâh makamında, hüdadî üslûbunda hoş peşrev çalarak ilerlediler…”.[xv]
              Yukarıdaki metinde de görülüyor ki, Evliya Çelebi, olayı anlatırken, Mehterhane’de yer alan ve sanatlarında olağanüstü düzeye ulaşmış bulunan musiki üstatlarının icra etmekte oldukları eserin makamına, hattâ üslûbuna kadar değinmeye özen göstermiştir ve kente girişi, kentin içinde alay düzeninde geçişi ve halkın gösterdiği yakın ilgiyi de şöyle anlatmaktadır: “… Beç Kalesi’nin [Viyana Kalesi’nin] tüm sokakları ve dükkânları ve altışar ve yedişer kat yükseklikteki saraylarının pencereleri ile damlarını çatılarını ve tüm cumbalarını ve balkonlarını doldurmuş olan sayısız bir insan kitlesi alayımızı seyretmekte idi ve bizi kale içinde bir saat süre ile kâh kuzeye ve kâh güneye götürerek, sokak sokak gezdirdiler ve daha sonra da Beç Kalesi’nin kuzey tarafındaki birbiri ardına gelen üç demir kapıdan dışarı, mehterhanelerimizi gene kütür kütür çalarak ve şehrin içi güm güm öterek çıkardılar. Tuna nehri üstündeki… köprüden geçirip… Paşa’yı konağına yerleştirdiler…”.[xvi]
              Evliya Çelebi’nin bu anısında da, Osmanlı Mehterhanesi’nin elçilik heyetiyle kente girerek halkı, dolayısıyla müzik meraklılarını, hattâ Viyana klasik üslûbunun, Türk musikisine özel alaka duyan, Türk karakterine eser verebilmenin hevesine kapılmış olan Mozart ve Beethoven gibi bestecileri ne derecede yakından etkilemiş olduğu açıkça görülmektedir ve gene bu metinler, Doğunun Batıyı etkileyişinin ve Doğudan Batıya kültür geçişinin dikkate değer belgeleri olmanın önemini taşımaktadırlar.

Kara Mehmed Ağa Sefaretnamesi ile Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nde Türk elçilik heyetinin Viyana’ya girişini açıklayan anılara, Osmanlı İmparatorluğu tarihçisi Joseph von Hammer (1774-1856), eserinde çok daha değişik bir üslûpta ve tüm ayrıntılarıyla yer vermektedir. Hammer’in, Osmanlı İmparatorluğu tarihinde olayın bu kısmını yazarken, Evliya Çelebi’den olduğu kadar I. Leopold’ün Türkçe tercümanı Meninski’nin İmparator’a sunmuş olduğu rapordan[i]ve hattâ daha başka belgelerden de yararlanmış olduğu muhakkaktır. Ne var ki Hammer, eserinde Meninski’nin raporundan söz etmiş, ama sadece raporun arşiv numarasını belirtmekle yetinmiştir.
              Hammer, Büyükelçi Kara Mehmet Ağa’nın 8 Haziran 1665 tarihinde Viyana’ya muhteşem bir kortej ve törenle girip ilerlerken, Elçi’nin Sefaretname’sinde yazdığı gibi yalnız davul ve dümbeklerin döğülmüş olduğunu değil, kente giriş ve kentte ilerleyiş süresince Mehterhane’nin savaş havaları çalarak kortejde yer aldığını açıkça belirtmekte ve kısaca şöyle demektedir: “… Elçilik alayı, Schwechat’tan itibaren parlak bir törenle ilerlemeye başlamış ve heyete hoş geldiniz demek üzere saray mareşali ile heyetin iaşe ve ibate komiseri olarak görevlendirilen von Ugarte karşıcı gelmiştir. Elçilik heyeti, en önde kentin esnaf locaları temsilcileri… atlılar, daha sonra İmparator’un ve saray mareşalinin maiyetleri, Sultan’ın İmparator’a hediye ettiği at yedekte, daha sonra ağalar, tuğ taşıyan yeniçeri ve hemen arkasından İmparator’un 12 borazancısı, saray mareşali ile saray komiseri arasında, İmparatorluk mareşali tarafından gönderilen muhteşem bir atın üstünde Büyükelçi, saray tercümanı, Büyükelçi’nin oğlu, bir imam ve bir kadı arasında yürüyen içoğlanları, subaylar, mühürdar, hazinedar… kâhya, divan efendisi ve Büyükelçi’nin kırmızı bayrağı önünde Türk musikisi icra eden Mehterhane ve üstü kırmızı kumaşla örtülü olup, içinde Padişah’ın İmparator’a sunduğu hediyeleri taşıyan araba yer almış olarak ilerlemişti… heyet, günde beş kez cemaatle namaz kılmış, Büyükelçi her gün öğleden sonra divan kurmuş ve mehterhane gülbank vurmuştur…”.[ii]
              IV. Mehmet’in, çetin bir savaşta Alman ordularını epeyce hırpaladıktan sonra yapılan barış antlaşması gereğince, Alman İmparatoru I. Leopold ile karşılıklı yürütülecek elçi mübadelesi işi ve bu mübadelenin gerektirdiği tören, sanıldığı kadar kolay olmamıştır. Osmanlı padişahının temsilcisi Kara Mehmet Ağa, âdeta 154 yıl önce Kanuni Sultan Süleyman’ın(1495-1566)sonuçlandıramamış olduğu 1. Viyana Muhasarası’nın acısını çıkarırcasına, Alman Devleti’nin başkentine binleri aşan tepeden tırnağa silahlı bir kortej ve büyük çapta bir mehterhane ile girmekte ısrar etmiş ve uzun bir pazarlığa yol açan bu direniş, İmparator I. Leopold’ü hiç de memnun etmemiştir. Nihayet kente elçi ile girecek bayraklı, silahlı ve yeniçerili kortejin sayısının birkaç yüze indirilmesinde anlaşmaya varılabilmiştir. Ne var ki bu sefer de İmparator, Türk Elçisi’nin önünde Osmanlı Mehterhanesi’nin değil, Evliya Çelebi’nin deyimiyle, kendi mehterhanesinin (!), yani imparatorluk borazancılarının yer almasında şiddetle ısrar etmiş, hele bu teklife çok içerleyen Paşa’nın yenilmez direnişi karşısında İmparator bu inadından da vazgeçmek zorunda kalmıştır.
              Şimdi de bu olayı, Kara Mehmed Ağa’nın Sefaretname’si ile Evliya Çelebi’nin Seyahatname’sinde yer alan anılar üstünde inceleyerek belgeleyelim. Elçi, kente girişi şöyle anlatmaktadır: “Beç’e [Viyana’ya] vardığımızda, bayraklarımızı açıp, davul ve dümbekleri döğdürerek kente girmemize izin verilmeyip, bugüne dek böyle bir şey yapılmamıştır, bütün kayıtlara baktık, böyle bir şey hiçbir vakit olmadığı için, sizlerin de bundan vazgeçmeniz gerektir diye önlemeye çalıştılar ve imparatorun buna izin vermediğini söylediler. Ama biz de cevabımızda, oraya dostluk ve sevgi için geldik; bu tutumunuzun dostlukla bir ilgisi yoktur; eğer amacınız düşmanlık ise, bu davranışlardan vazgeçin dedik ve isteklerimizde ısrar ettiğimiz için, dilediğimiz gibi harekete uysal davranmak zorunda kaldılar. Surlara iki saat mesafeye kadar yaklaştığımızda, Alman piyade ve süvarileri bizleri karşılamaya geldiler…”.[iii]
              Evliya Çelebi ise daha Budin Kalesi’nde iken gözünün önünde olup biten bu çetin tartışmaya Seyahatname’sinde şöyle yer vermektedir: “… Elçi Paşa, maiyetindeki erlerle Budin ahalisine selam vererek ve mehterhanesini kütür kütür döğdürerek üstü açık alıcıya vardıkta, Budin’de atılan toplardan yer gök sarsıldı…”[iv]; “… gene alay halinde mehterhanemizi döğdürerek… varoşta Gülbaba yakınındaki bir saraya yerleştik…”[v]; “…ve hemen bu mahalde kâfirlerin Komoran Kalesi dahi bizim paşa ve askerinin, Osmanlı padişahlarının mehterhanesi işe geçip gittiğini görünce, bir fitille beş yüz pare top atarak kutladı ki, top seslerinden Tuna nehri bile coşup taştı…”[vi].
              Evliya Çelebi, İmparator I. Leopold’ün karşı çıkmasına, kuşkusuna ve uzun tartışmalardan sonra varılan anlaşmaya ve Elçi’nin sözlerine, Seyahatname’sinde aşağıda olduğu gibi değinmektedir:
              “… ve mehterhanesini çalmasınlar ve benim mehterhanem paşanın önü sıra çalsın… deyince, o anda paşa âdeta ateş kesilip: Bakın kâfirlere, sizin beni bu kentte bir hafta oturtmuş olmanızın aslı, ayrıntısı ve sonucu bu mu imiş. Sizin bu teklifiniz manasızdır, bu davranışınız bize saygınızdan mıdır, yoksa bizleri tahkir kasdiyle mi yapılmıştır dedikte, kâfirler asla, kesinlikle asla, bu cevaplarımızda sultanınıza katiyen bir tahkir kasdı yoktur… dediler”.[vii]Evliya Çelebi bu okdukça sert tartışmanın bir yerinde de Türk Elçisi’ni şöyle konuşturmaktadır: “…ve ben, Mekke, Medine, Kudüs-ü Şerif, Bağdat, Şam ve Halep Padişahı’nın elçisi olayım da niçin Peygamber sancağını açamayayım, niçin mehterhanemi çalmayayım… ben bu sizin teklif ettiğiniz gibi krala gitmem ve Osmanlı padişahlarının kanununu bozmam…”.[viii]
              Evliya Çelebi, Elçi Paşa’nın şiddetle direnişinden sonra inadından vazgeçerek, Kara Mehmed Ağa’nın Viyana’ya görenle girme hususundaki azimli kararını olduğu gibi kabul eden İmparator’un Elçi’ye gönderdiği kısa cevaba da Seyahatname’sinde şöyle yer vermektedir: “…Elçi Paşa’nın ne muradı varsa, yüce krallığımca kabul edilmiştir. Sefa geldi, hoş geldi!…”[ix]İmparator’un bu cevabından sonra, Elçi Kara Mehmed Ağa’nın, Evliya Çelebi’ye göre, Mehterhane’sini segâh makamında ve hüdadî üslûbunda icra ettirerek Viyana’ya nasıl girmiş olduğunu açıklayan metin, yukarıda aynen yer almıştır.
              Tarihin o dönemlerinde elçi mübadelesi geçici zamanlarla sınırlandırılmış olduğu içindir ki, sadece 9 ay süreyle Elçi Kara Mehmed Ağa’ya yapılacak izaz ve ikramın yürütülmesine memur edilmiş bulunan Saray Müşaviri Lorenzo de Churelichz, İmparator’a sunduğu raporda (30 Mayıs 1665 – 20 Mart 1666) elçilik heyetinin Viyana’ya girişine ve heyetle ilgili birkaç önemli olay ile Elçi’nin 20 Mart 1666’da İstanbul’a dönmek üzere Viyana’dan ayrılışına, aşağıda sırasıyla belirtildiği gibi değinmektedir:
              “… Hiçbir büyükelçiye yapılmamış olan parlak bir törenle karşılamak için sayın bakan, Viyana’dan gelen tüm süvari ile karşıcı çıktı… böylece kalkavad (süvari düzeni) yola düzüldü… Büyükelçinin maiyeti ikişer ikişer ve kendilerine özgü boru, zil, zurna gibi Türk çalgılarının ahengi içinde ve önde 3 sancak dalgalanarak geliyordu…”.
              Lorenzo de Churelichz, Türk elçilik heyetinin Viyana’ya yerleştikten sonraki müzikle ilgili eylemlerine ve Viyana’dan ayrılışına ise, raporunda aşağıda olduğu gibi değinmektedir: “… Bundan başka Osmanlı elçisi bütün adamlarıyla, istediği yere atlı olarak gitmek için büyük bir özgürlüğe sahip olduğundan ve bu özgürce davranışı, yalnız Viyana kenti ve yöresi için değil, aynı zamanda majestelerinin sarayının önüne kadar sürdürmeye yetkili olmasından ötürü, büyükelçi böylesine bir özgürlükten yararlanarak borular, davul, dümbelekler, zurnalar ve daha başka aletlerle imparatoriçelerin çok sevilen bahçesine ve dinlenme yerlerine kadar gitmiştir…”; “…Artık akşam oluyordu… Büyükelçi bir seccade üstünde namaz kılmak istedi; sonra atlara binilerek tüm maiyetiyle, çalgılar ve borularla imparatoriçenin kapalı pencere arkasında bulunduğu mahalden geçildi…”; “… Sonra majeste imparatorun büyükelçiye vereceği son mülâkata da sıra gelmişti… kesin hareket günü olarak 13 Mart tespit edildi… Büyükelçi, davul, dümbelek, zurna ve borularını çaldırarak ve sancaklarını açtırarak parlak bir törenle yavaş yavaş gemilere doğru hareket etti…”.
              Lorenzo de Churelichz, raporunda 299 kişilik elçilik heyetindeki 70 kadar önemli kişinin adlarını ve sıfatlarını da teker teker vermektedir. Ne gariptir ki elde bulunan belgelere göre, heyete katılmış olduğu kesinlikle bilinen Evliya Çelebi’nin adıyla bu listede karşılaşılmamaktadır. Kara Mehmed Ağa’nın Sefaretname’sinde önemle değinmiş olduğu Mehterhane’nin müzikçileri ise, Churelichz’in raporundaki numaralı listede şu sıraya göre yer almış bulunmaktadır:
              39- Mehterbaşı (Maestro di capella)
              40- Fifrelerin başı
              41- Ömer bey, birinci boru
              42- Birinci davul,
              43- Baş timpanist
              44- Baş zilci
              45- Öteki müzikçiler (17 kişi)
              54- Kornacı ve kornetçi (3 kişi)
              Yukarıdaki sıraya göre açıklanan İtalyanca adlı enstrüman türlerine bakılınca, sayıları 26’ya varan mehterhane müzikçilerinin hangi aletleri çalmakta olduklarını ve bu aletlerin Türk musikisindeki adlarını kesinlikle tespite şimdilik imkân sağlanamayacağı açıkça görülmektedir.
              Öte yandan Orta Avrupalı besteciler, çeşitli kaynaklardan olduğu kadar, Türklerle karşılaşmalardaki doğrudan etkilenişlerden de yararlanarak opera ya da bale eserleri bestelemişlerdir. Kaldı ki yabancı besteciler, bu tür eserlerde seyyahların gezi notlarından, ressamların İstanbul’da yaptıkları gravürlerden yararlanmışlar, Doğu masallarının ve tarihî olayların etkisi altında da eser vermişlerdir. Bu arada Batılı müzikçilerden, Türklerle ilgili 100’den fazla opera ve bale yazanlar üstünde yaptığım incelemede, II. Viyana Muhasarası’nı izleyen 10 yıl içinde bestelenmiş olan şu dört eserle karşılaşmış bulunuyorum: 1) J.W. Wanek; Kara Mustafa operası, Hamburg 1686; 2) C.F. Pollarolo (1653-1723): İbrahim Sultano (Sultan İbrahim), Venedik 1692; 3) D. Purcell (1660-1717): Ibrahim the Thirteenth Emperor of the Turcs (Türklerin İmparatoru On Üçüncü İbrahim), Londra 1692; 4) R. Keiser (1674-1739): Mahometh II (II. Mehmet), Hamburg 1696.
              Batılı bestecilerin Türkler, Türk sultanları, Türk devlet adamları, Türk tarihi ve Türkiye ile ilgili değişik konularda bestelemiş oldukları opera ve bale eserlerinin meydana getirildikleri dönemler, 1686-1925 yılları arasına isabet etmektedir; Türk yaşam ve kültürünün etkisi altında yazılmış olan bu 120 kadar eserin 4 ayrı kategori içinde incelenmesi, eserlerin bestelendikleri süreleri de kapsayan aşağıdaki tablonun ortaya çıkmasına imkân sağlamaktadır:
              Konu:                                                               Eser adedi:       Dönem:
              Yıldırım Beyazıt                                                   15                1722-1824
              Fatih Sultan Mehmed                                              6               1791-1892
              Kanunî Sultan Süleyman                                       18               1753-1844
              Osmanlı padişahları,                                              34               1686-1890
              devlet adamları v.b.                                                                                     
              Türkiye, Türk tarihi ve Türkler                              45               1715-1925
              Yukarıdaki tabloda görüldüğü gibi, 4 ayrı kategori içinde incelenmeleri mümkün olan 120 kadar eser, konu ve anlam açısından hangi tür eğilimi yansıtırlarsa yansıtsınlar, Türkiye’den Batıya uzanan kültür geçişinin canlı örnekleri olmanın önemini taşımaktadırlar. Bütün bunlar da gösteriyor ki, günümüz Türk kültürü de müziği, edebiyatı, sahnesi ve öteki çeşitleriyle çağdaş kültüre vakit vakit uluslararası planda katkıda bulunabilme gücünden yoksun kalmamaktadır; ve ulusal kültürümüzün, Atatürk reformlarının gösterdiği yolda oluşup gelişmesinin yabancı kültürleri de etkileyeceği ve hattâ karşılıklı kültür alışverişinde zamanla daha da etkili olabileceği bir gerçektir.
              Batının büyük bestecileri arasında Türklerle ilgili olarak eser vermiş olanların en başında Mozart ile Beethoven’ın yer almış olmalarının gerekeceği tabiidir. Nitekim Ludwig van Beethoven’in yazmış olduğu birkaç Türk marşından de ötede, en son ve en büyük eseri olan 9. Senfoni’nin finalinde, mehterhaneyi hatırlatan, olağanüstü güzellikte bir Türk müziği bölümü katmış olduğuna yukarıda etraflıca değinilmişti.
              Wolfgang Amadeus Mozart’a gelince: Büyük sanatçının, İmparatoriçe Maria Theresa’nın (1717-1780) Osmanlı İmparatorluğu ile kırk yıl sürmüş olan dost geçinme felsefesine ayak uydurarak, çok sayıda Türk ve Türkiye konulu eser vermiş olması, üstünde önemle durulması gereken bir kültür etkilenişi olmanın önemini taşımaktadır. Hattâ sanatçının, Viyana’da birinci elden dinleyebilme fırsatını elde etmiş olduğu Türk musikisinden etkilenerek, Türk Marşı’nı, Saraydan Kız Kaçırma (Die Entführung aus dem Serail) adlı opera ile Sarayda Kıskançlık (La Gelosia del Seraglio) adlı baleyi ve ayrıca Türk Konçertosu (Türkenkonzerto) adlı bir keman konçertosunu bestelemiş olması, Doğudan Batıya kültür geçişinin çok büyük önemi olan üç örneğini vermektedir.
              1956 yılında Viyana Üniversitesi ve Avusturya Sanatlar Akademisi’nce, W.A. Mozart’ın 200. Doğum yılı sebebiyle Viyana’da düzenlenen Mozart Kongresi’nde, büyük sanatçının Türklerden esinlenerek yazmış olduğu eserleri, kongreye sunduğum bildirinin odak noktası yapmıştım; bildiride, 1665 yılı Barış Antlaşması gereği IV. Mehmet tarafından Alman İmparatoru I. Leopold nezdine Kara Mehmed Ağa’nın büyükelçi olarak gönderildiğine değinmiş ve elçilik heyetinde yer alan mehterhanenin Viyana halkına, hattâ Viyana’daki büyük bestecilere, 9 ay süreyle Türk müziği dinletmiş olduğunu, Mozart ve Beethoven’ın bile Türkiye’den Orta Avrupa’ya uzanan kültür geçişinden uzak kalmamış olduklarını ispatlayıcı belgeler göstermiştim ve bildirimi şöyle bitirmiştim: “… Wolfgang Amadeus Mozart gibi bir sanat büyüğünün, Türk motiflerinden etkilenerek eserler yazmış olması, sanat adamının çoğu kez siyasal kaygı ve düşüncelerin çok daha ötesine erişebileceğini ispatlar niteliktedir. Onun içindir ki, Mozart sanatında yer alan Türk karakterli eserlerin, yalnız güzel yaratışlar olduklarına değil, aynı zamanda karşılıklı barış, karşılıklı anlaşma ve yaklaşma ideallerinin en güzel örnekleri olduklarına de şüphe etmemek gerekir”.[x]
              Görülüyor ki yukarıda gerektikçe değinilen yerli ve yabancı belgelerin kesinlikle ortaya koymuş oldukları gibi, daha çok 16. ve 17. yüzyıllar boyunca Osmanlı Mehterhanesi, müzik bakımından olduğu kadar, çeşitli aletleriyle de Batı müziğini oldukça etkilemiş ve bu ilk elden etkileyiş, bazı Türk müziği aletlerinin Batı bando ve orkestralarında bir süre oldukları gibi yer almalarına ve Batının Mozart ve Beethoven gibi en başta gelen bestecilerinin bile Türk tarih ve kültüründen esinlenerek geniş çapta eserler yazmalarına yol açmıştır.
              Ne yazık ki zamanında Batıyı bu derece yakından etkilemiş olan Türk musikisinin, vaktiyle mehterhaneler için hangi bestecilerimiz tarafından değerlendirilmiş olduğunu bilemiyoruz; bu alanda meydana getirilmiş bulunan eserlerin ne türde ve ne tınlayışta olduklarını otantik üslûplarıyla ispatlayacak imkânlardan da tamamen yoksun bulunuyoruz. Ve ne yazık ki geçmişte Osmanlı Mehterhanesi’nden etkilenen Almanya ve Polonya gibi ülkelerin devlet arşivlerinde yaptığım uzun araştırmalarda da Türk Mehter musikisine örnek olacak herhangi otantik bir kayıt şekliyle de henüz karşılaşmamış bulunuyorum. Öte yandan memleketimizde de bu musikiyi orijinal şekliyle tespit edip, gerçek kapsamıyla ve kendine has üslûbuyla dinleyebilme imkânından da henüz yoksun bulunuyoruz. Mehter musikisi olarak arada sırada dinletilen parçaların, vaktiyle Batıyı geniş çapta etkilemiş olan Osmanlı Mehter musikisi ile uzaktan yakından hiçbir ilişkisi olmadığı düşüncesindeyim !
              Her şeye rağmen memleketimizde olduğu gibi Batı arşivlerinde de bu konuyla ilgili olarak bundan sonra yapılacak ciddi araştırmalarla, gerekli belgelerin ortaya çıkarılabileceğine inanıyorum ve özellikle Topkapı Sarayı’nda, kütüphanelerimizde ve Batının daha çok Venedik, Viyana, Varşova, Dubrovnik (Ragúsa) ve Saraybosna gibi önemli arşivlerinde bundan böyle yapılacak araştırmaların, Türkiye’den Batıya kültür akımının daha başka yönlerinin de meydan çıkarılmalarına imkân sağlayacağı düşüncesindeyim.
(Tunus, 1980)                                                                                                             
İncelemenin yazılmasında başvurulan kitap, belge ve kaynaklar:
-Adler, Guido: Musikgeschichte (Müzik Tarihi), Max Hesses Verlag, Berlin 1930.
-Altar, Cevad Memduh: Wolfgang Amadeus Mozart im Licht Osmanisch-Österreichischer Beziehungen (Wolfgand Amadeus Mozart, Osmanl-Avusturya İlişkileri Açısından), Revue Belge de Musicologie (Belçika Müzikoloji Dergisi), Vol. X, fasc. 3-4, S. 138-148, Bruxelles 1956, publiée avec le concours de la Fondation Universitaire de Belgique (Belçika Üniversite Vakfı’nın yardımıyla basılmıştır).
-Altar, Cevad Memduh: Ludwig van Beethoven, Ölümünün 125. Yıldönümünde, Millî Eğitim Basımevi, İstanbul 1953.
-Altuna, Feridun: Batı müzikçileri tarafından Türklerle ilgili olarak bestelenmiş bulunan operaların dünya prömiyerleri listesi (araştırma).
-Babinger, Franz:Mehmed der Eroberer und Seine Zeit (Fatih Sultan Mehmed ve Zamanı), Verlag F. Bruckmann, München 1953.
-Churelichz, Lorenzo da:Alman İmparatoru I. Leopold’e, Büyükelçi Kara Mehmed Ağa (Paşa) hakkında sunduğu rapor, Viyana 1666, Österreichische Nationalbibliothek, Handschriftensammlung (Avusturya Ulusal Kitaplığı, Elyazmaları Bölümü) cod. No. 8565.
-Encyklopedia Wojskowa (Polonya Ulusal Ansiklopedisi), Warszawa 1932.
-Evliya Çelebi Seyahatnamesi, Devlet Matbaası, İstanbul 1928, Cilt 7.
-Gazimihal, Mahmut Ragıp:Türk Askerî Mızıkaları Tarihi, Maarif Basımevi, İstanbul 1955.
-Gökalp, Ziya:Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak, İnkılap Kitabevi, İstanbul 1950.
-Hammer-Purgstall, Joseph von:Geschichte des Osmanischen Reiches (Osmanlı İmparatorluğu Tarihi), C.A. Hartlebens Verlag, Pesth 1830, Cilt 3.
-Kara Mehmed Ağa (Paşa):Viyana Sefaretnamesi (IV. Mehmet’e sunmuştur) (1666), Fatih Millet Kitaplığı Yazmaları No. 846.
-Kastner, Emerich-Kapp, Julius Dr.:Ludwig van Beethovens Samtliche Briefe(Ludwig van Beethoven’ın Bütün Mektupları), Hesse und Becker Verlag, Leipzig 1923.
-Paumgartner, Bernhard: Mozart, Atlantis Verlag, Zürich 1945.
-Ploetz, Karl: Auszug aus der Geschichte(Tarihten Özetler), Verlag von A.G. Ploetz, Leipzig 1935.
-Schering, Arnold: Tabellen zur Musikgeschichte (Göstergelerle Müzik Tarihi), Verlag von Breitkopf und Hertel, Leipzig 1921.
-Stein, Werner: Kulturfahrplan (Kültür Yolu), F.A. Herbig Verlagsbuchhandlung, München, Berlin, Wien 1977.
-Thayer, A.W.:Ludwig van Beethovens Leben (Ludwig van Beethoven’ın Yaşamı), Breitkopf und Hartel, Leipzig 1917-1923.
-Thomas-San Galli W.A.: Ludwig van Beethoven, R. Piper und Co. Verlag, München MCMXXI.
-Thuasne, L.:Gentile Bellini et Sultan Mohammed II(Gentile Bellini ve Sultan Mehmed II), Ernest Leroux Editeur, Paris 1888.
-Venedik dilinde yazılmış bir mektup (1480), Archivio di Stato Venezia (Venedik Devlet Arşivi), No. 1351.
Arşivler:
-Archivio di Stato Venezia (Venedik Devlet Arşivi)
-Archivum Gowne Akt Dawnych (Devlet Arşivi, Varşova)
-Österreichisches Staatsarchiv, Handschriftensammlung (Avusturya Ulusal Kitaplığı,
[i]Meninski’nin bu konu ile ilgili olarak İmparator’a sunmuş olduğu rapor üzerinde, Viyana Devlet Arşivi’nin Yazmalar Bölümü’nde yaptığım araştırmalardan şimdiye kadar olumlu bir sonuç alamadım, çünkü Hammer’in bildirdiği arşiv numarası, daha sonraki yıllarda yapılan değişiklikler sebebiyle, raporu bulabilmeme imkân sağlayamamıştır.
[ii]Joseph von Hammer-Purgstall: Geschichte des Osmanischen Reiches, Cilt 3, S. 578-580 (C.A. Hartlebens Verlag. Pesth 1840).
[iii]Kara Mehmed Ağa Sefaretnamesi’ndeki metin: “… ve Beç tarafına azimet olundukta bayraklarımız açılması ve tabel ve nakkarelerimizin döğülmesi hususunda suret-i adem-i müsaade gösterüp misli sebk etmiş değildir cümle defterlerimizi yokladık bir vakitte olmamış mutad olmadığı ecilden siz dahi bu daiyeyi bertaraf etmek gereksiz deyu mumanaata ikdam ve çasar tarafından adem-i rıza ilan eylediler lakin biz dahi cevabında biz buraya dostluk ve ızhar-ı muhabbet için geldik eğer ref-i esbab-ı husumet eylediniz ise bu gûna vasfı terk edersiz deyu sözümüzde ısrar gösterdiğimizden naşi naçar bilihtiyar muradımız üzere harekete ızhar-ı suret-i müsaade ve rıza eylediler kal’aya iki saat mesafe mahalden bilcümle piyade ve süvari Nemçe askeri istikbal [ettiler]…”.
[iv]Evliya Çelebi Seyahatnamesi, Yedinci Cilt, S. 192: “… elçi paşa ker-ü feri ile ahali-i budine selam vererek kütür kütür mehterhanesin döğerek üstü açık ılıcaya vardıkta budinden bir yaylım toplar dahi endaht olup, zemin-i asuman lerzenak olup…”.
[v]“… gene alay ile mehterhanemiz döğerek… varoşta gülbaba kapısı kurbünde bir saraya konup…”.
[vi]Sayfa 202: “… ve hemen bu mahalde küffarın komoran kalesi dahi bizim paşa askerin mehterhane-i al-i osman ile ubur eserken görünce bir fitilden beş yüz pare top-u şadümanî attı kim nehr-i tuna cuş-u huruşa geldi…”.
[vii]Evliya Çelebi Seyahatnamesi, Yedinci Cilt, S. 202: “… ve mehterhanesin çalmasınlar ve benim mehterhanem paşanın önü sıra çalınsın… deyince ol an paşa bir ateş pare olup ider baka kâfirler siz beni bu şehirde bir hafta oturtmanın aslı, fer’i ve neticesi buna mı çıktı bu sizin ettiğiniz teklif-i malâyutaktır, bize tazimen midir yoksa tahkiren midir dedikte kefereler etti haşa, haşa sümme haşa bu cevaplar sultanıma tahkir ola…”.
[viii]“… ve ben Mekke, Medine ve Kudüsü şerif ve Bağdat ve Şam ve Halep padişahının elçisi olam niçin sancak-ı resulüllahı açmam ve niçin mehterhanemi çalmam… bu sizin teklifiniz üzere kırala varmam ve kanun-ı al-i osmanı bozmam…”.
[ix]Evliya Çelebi Seyahatnamesi, Yedinci Cilt, S. 202: “… elçi paşanın ne muradı var ise kıral makbul-ü hümayunum olmuştur. Safa geldin hoş geldin…”.
[x]Cevad Memduh Altar: Wolfgang Amadeus Mozart in Licht Osmanisch-Österreichiscer Beziehungen (Wolfgang Amadeus Mozart, Osmanlı-Avusturya İlişkileri Açısından), Revue Belge de Musicologie (Belçika Müzikoloji Dergisi), Vol. X, faxc. 3-4, S. 138-148, Bruxelles 1956, publiée avec le concours de la Fondation Universitaire de Belgique (Belçika Üniversitesi Vakfı’nın yardımıyla basılmıştır).
  
[1]Ziya Gökalp: Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak; İnkılap Kitabevi, İstanbul 1950.
[1]Buradaki “armonik” terimi, Batı müziğinde majör ve minör sistemlerinin gereği olarak oluşturulmuş bulunan “fonksiyonel-armoni” tekniği ile ilişkili olmayıp, sadece çok-seslilik anlamını karşılamak üzere kullanılmıştır.
[1]Mahmut Ragıp Gazimihal: Türk Askerî Mızıkaları Tarihi, S. 36, Maarif Basımevi, İstanbul 1955.
[1]Mahmut Ragıp Gazimihal: Türk Askerî Mızıkaları Tarihi, S. 37-38, Maarif Basımevi, İstanbul 1955.
[1]Encyklopedia Wojskowa (Polonya Ulusal Ansiklopedisi), Cilt III, S. 619, Warszawa 1932.
[1]Cevad Memduh Altar; Ludwig van Beethoven, Ölümünün 125. Yıldönümünde, S. 41, Millî Eğitim Basımevi, İstanbul 1953.
[1]Ludwig van Beethovens samtliche Briefe (Ludwig van Beethoven’in Tüm Mektupları), S. 682, Hesse und Becker Verlag, Leipzig 1923.
[1]Cevad Memduh Altar: Ludwig van Beethoven, Ölümünün 125. Yıldönümünde, S. 39, 40, 41, 43, Millî Eğitim Basımevi, İstanbul 1953.
[1]Avusturya Ulusal Kitaplığı Yazmalar Bölümü, cod. 8565, (135 sayfa). Bu büyük raporun eski İtalyancadan Türkçeye çevirisini Sayın Büyükelçi Fehmi Nuza yapmak lütfunda bulunmuştur.
[1]İstanbul Millet Kitaplığı Yazmaları, no. 846 (Fatih).
[1]Evliya Çelebi Seyahatnamesi, Yedinci Cilt, Devlet Matbaası, 1928.
[1]IV. Mehmet’in Bostancıbaşılığını yapmış olup (H. 1075, M. 1664/65) Beylerbeyi payesiyle Büyükelçi olarak Viyana’ya gönderilmiş bulunan (H. 1076, M. 1665/66) Kara Mehmed Ağa (Paşa), Viyana’dan dönüşte, Sipahiler Ağası, daha sonra da sırasıyla Vezir, Serasker, Vali ve Budin Muhafızı olmuş ve Estergon Seraskerliği’ne kadar yükselmiş, başarısızlıkla sonuçlanan İkinci Viyana Muhasarası’ndan sonra, Alman ordusunun Budin muhasarası esnasında şehit düşmüştür (28 Temmuz 1684). Kara Mehmed Ağa, Viyana Sefaretnamesi’nin en sonunda, Viyana surlarının kesin ölçülerini de padişaha bildirmiştir (!).
[1]Sefaretname metni: “… Beç tarafında revane olduk Yanık kalesine karip geldiğimizde derunünde olan piyade ve süvari asker alayla istikbale çıkıp ve biz dahi etba ve avanımızla alay tertibi üzere âlem ve sancaklarımızı açup tabel ve nakkarelerimizi döğdürerek kaleye karip mahalle nüzul olundu…”.
[1]Evliya Çelebi Seyahatnamesi, Yedinci Cilt, S. 192: “… Cümşle asker-i İslam alaya amade olup yedişer kat mehterhane ve cümle cebe… amade dururlar”.
[1]Evliya Çelebi Seyahatnamesi, Yedinci Cilt, S. 246: “… Paşa’yı kâmekâr-ı ba vakar ise zer ender zırh müstağrak olmuş küheylan at üzere rüstemane oturup başında selîmî destarı üzere murassa mürg-ü hüma sorgucu… andan elli çift mehterhaneleri… andan yedişer kat üstad-ı kâmil çalıcı mehterleri segâh makamında ve hüdadî üslûbunda bir hoş pişrev ve fasl edip ubur ettiler…”.
[1]Evliya Çelebi Seyahatnamesi, Yedinci Cilt, S. 246: “…Beç Kalesinin cümle sokakları ve cemi dükkânları ve altışar ve yedişer kat saray-ı alilerinin revzenleri ve dam ve bamları ve cümle şahnişin ve maksureleri adem deryası olup, alayımızı seyr-ü temaşa iderlerdi ve bu hal üzere kale içre bir saatte kâh şimale ve kâh cenuba bizi sokak sokak gezdürüp badehu Beç Kalesinin canib-i şimalindeki üç kat demür kapulardan dışarı gene kütür kütür mehterhanemizi çalarak şehr içi küm küm öterek mezkûr kapudan dışarı çıkıp nehri Tuna üzere… cesirden cümlemiz ubur edip… paşayı konağına konup…”.
[1]Meninski’nin bu konu ile ilgili olarak İmparator’a sunmuş olduğu rapor üzerinde, Viyana Devlet Arşivi’nin Yazmalar Bölümü’nde yaptığım araştırmalardan şimdiye kadar olumlu bir sonuç alamadım, çünkü Hammer’in bildirdiği arşiv numarası, daha sonraki yıllarda yapılan değişiklikler sebebiyle, raporu bulabilmeme imkân sağlayamamıştır.
[1]Joseph von Hammer-Purgstall: Geschichte des Osmanischen Reiches, Cilt 3, S. 578-580 (C.A. Hartlebens Verlag. Pesth 1840).
[1]Kara Mehmed Ağa Sefaretnamesi’ndeki metin: “… ve Beç tarafına azimet olundukta bayraklarımız açılması ve tabel ve nakkarelerimizin döğülmesi hususunda suret-i adem-i müsaade gösterüp misli sebk etmiş değildir cümle defterlerimizi yokladık bir vakitte olmamış mutad olmadığı ecilden siz dahi bu daiyeyi bertaraf etmek gereksiz deyu mumanaata ikdam ve çasar tarafından adem-i rıza ilan eylediler lakin biz dahi cevabında biz buraya dostluk ve ızhar-ı muhabbet için geldik eğer ref-i esbab-ı husumet eylediniz ise bu gûna vasfı terk edersiz deyu sözümüzde ısrar gösterdiğimizden naşi naçar bilihtiyar muradımız üzere harekete ızhar-ı suret-i müsaade ve rıza eylediler kal’aya iki saat mesafe mahalden bilcümle piyade ve süvari Nemçe askeri istikbal [ettiler]…”.
[1]Evliya Çelebi Seyahatnamesi, Yedinci Cilt, S. 192: “… elçi paşa ker-ü feri ile ahali-i budine selam vererek kütür kütür mehterhanesin döğerek üstü açık ılıcaya vardıkta budinden bir yaylım toplar dahi endaht olup, zemin-i asuman lerzenak olup…”.
[1]“… gene alay ile mehterhanemiz döğerek… varoşta gülbaba kapısı kurbünde bir saraya konup…”.
[1]Sayfa 202: “… ve hemen bu mahalde küffarın komoran kalesi dahi bizim paşa askerin mehterhane-i al-i osman ile ubur eserken görünce bir fitilden beş yüz pare top-u şadümanî attı kim nehr-i tuna cuş-u huruşa geldi…”.
[1]Evliya Çelebi Seyahatnamesi, Yedinci Cilt, S. 202: “… ve mehterhanesin çalmasınlar ve benim mehterhanem paşanın önü sıra çalınsın… deyince ol an paşa bir ateş pare olup ider baka kâfirler siz beni bu şehirde bir hafta oturtmanın aslı, fer’i ve neticesi buna mı çıktı bu sizin ettiğiniz teklif-i malâyutaktır, bize tazimen midir yoksa tahkiren midir dedikte kefereler etti haşa, haşa sümme haşa bu cevaplar sultanıma tahkir ola…”.
[1]“… ve ben Mekke, Medine ve Kudüsü şerif ve Bağdat ve Şam ve Halep padişahının elçisi olam niçin sancak-ı resulüllahı açmam ve niçin mehterhanemi çalmam… bu sizin teklifiniz üzere kırala varmam ve kanun-ı al-i osmanı bozmam…”.
[1]Evliya Çelebi Seyahatnamesi, Yedinci Cilt, S. 202: “… elçi paşanın ne muradı var ise kıral makbul-ü hümayunum olmuştur. Safa geldin hoş geldin…”.
[1]Cevad Memduh Altar: Wolfgang Amadeus Mozart in Licht Osmanisch-Österreichiscer Beziehungen (Wolfgang Amadeus Mozart, Osmanlı-Avusturya İlişkileri Açısından), Revue Belge de Musicologie (Belçika Müzikoloji Dergisi), Vol. X, faxc. 3-4, S. 138-148, Bruxelles 1956, publiée avec le concours de la Fondation Universitaire de Belgique (Belçika Üniversitesi Vakfı’nın yardımıyla basılmıştır).

BÖCEKLER VE BİYOMİMETİK BELGESEL İZLEYİN

Böceklere yalnız imha edilmesi gereken düşmanlar gözüyle mi bakarsınız?
Bilim adamları hiç de bu fikirde değillerdir. Evet, birçok böcek insanı rahatsız eder,hatta hayatımızı ve sağlığımızı tehlikeye sokar.
Fakat böceklerin faydaları zararlarından fazladır.

BÖCEKLER HAKKINDA
Böceklere yalnız imha edlimesi gereken düşmanlar gözüyle, mi bakarsınız? Bilim adamları hiç de bu fikirde değillerdir. Bu sitedeki yazıları okuduktan sonra siz de büyük bir ihtimalle onlara hak vereceksiniz.

Birçok böcek türlerinin yiyecek konusunda insanoğluyla yarış halinde oldukları bir gerçektir. Birçok böcek insanı rahatsız eder ve kızdırır. Birkaçı hatta hayatımızı ve sıhhatimizi tehlikeye sokar. Fakat tüm olarak böceklerin faydalan zararlarından  iki kat fazladır.

Böcekler olmasa, meyvalarımızın, sebzelerimizin ve bahçe çiçeklerimizin birçoğundan yoksun kalırdık. Bazı türler, yaban otlarını sömürmek suretiyle çiftçiye yardım ederler. Birçokları ekin yiyen başka böceklerle beslenmekle ekinlerimizi kurtarır. Türlerin çoğunluğunun erginleri ve larvaları, bize yiyecek vazifesi gören kuşlarla balıkların yiyeceğidir. Bazı memleketlerin böceklerinin kendileri bile halkın yiyecek listesinde yer alır.

Bal arısı, boya yapımında vücutlarından yararlanılan çeşitli böcekler, salgılarından yararlanılan türler ve ipek böceği, hep insanoğlunun hayatını zenginleştiren ve kolaylaştıran böcekler arasındadır. Çoğumuzun görmediği binlerce böcek, ölü hayvansal ve bitkisel maddeleri yemek ve toprağa iade etmek suretiyle dünyamızın sağlığını korur ve toprağını bereketleştirir. Fakat böcekler özellikle güzellikleri ve gariplikleriyle bizi kendilerine hayran eder, ya da hayretten hayrete sürüklerler.

Onları ister sevelim, ister sevmeyelim böcekler (İnsecta) en önemli komşularımızdır. Dünya yüzündeki bütün canlıların yüzde 85′ini onların meydana getirdiği hesaplanmıştır. Kendileri karadaki, sudaki ve havadaki hayata ayak uydurmuşlardır. Hemen her şeyi yiyebilirler ve yerler. Bazı böcekler bir türlü ölmek bilmezler. Çabuk ölen daha başkaları ise şaşılacak bir hızla çoğalırlar.

Böcekler son derece kullanışlı vücut şekillerine sahiptirler. Örneğin, bir başka önemli sınıf olan memelilere kıyasla, çok küçük alanlara sığabilen ve çok az yiyeceğe ihtiyaç duyan küçük vücutları vardır. Böceklerin, nazik et tabakalarıyla kaplı bir iskelet yerine, hayatî organlarını koruyacak dayanıklılıkta, fakat aynı zamanda eklemli olduğundan hareket serbestliğini sınırlandırmayan bir zırhlan vardır. Birçok böceğin kanatları son derece faydalıdır. Kanatlar sahiplerini, yeni çevrelere, daha iyi yiyecek stoklarına, eşlerine taşır ve düşmanlarından uzaklaştırır.

GENEL BİLGİLER
Böcekler (İnsecta), eklembacaklılar (Arthropoda) şubesinin bir sınıfı. Böceklerin dış yapısını, anatomisini, fizyolojisini, çevre ile olan ilişkilerini, üreme ve gelişmelerini ve bunlara karşı mücadele metodunu inceleyen ilme Entomoloji denir. Yeryüzünde bulunan hayvan türlerinin yaklaşık olarak dörtte üçünü böcekler teşkil eder. 800 binin uzerinde tür şu ana kadar tanımlanmış olmakla birlikte halihazırda bu listeye yeni türler eklenmektedir. Kutuplardan okyanuslara kadar hemen her ekosistemde ayakta kalmayı başarabilmiş canlılardır. Çeşitli kültür bitkilerine yaptıkları zararlar dolayısıyla ekonomik önem taşırlar.
Ancak böceklere sadece zararlı gözüyle bakmak yanlıştır. Evet böcekler insan gıdası olan bitkilere ve depolanmış yiyeceklere, giyeceklere zarar vermekte, insanlara faydalı hayvanlarda asalak olarak bulunmakta ve tehlikeli hastalıkları taşımakta ise de, gıdalarımızın en kıymetlisi balı ve giyeceklerimizin en pahalısı olan ipeği bize sunmaktadırlar. Severek yediğimiz meyve ve sebzelerimizin meydana gelmesi için çiçekleri tozlaştıran böceklerdir. İncir arıcığı olmasa incir yiyemeyiz. Yabancı otların aşırı derecede çoğalmasını önleyen böceklerdir. Cila maddesi gomalakını böceklere borçluyuz. Artık maddeleri yiyerek, çevreyi sessizce temizleyen yine böceklerdir. Ayrıca zararlı böcekleri yiyerek veya parazitleyerek aşırı derecede çoğalmasını önleyen yine böceklerdir. İlgi çekici hareketleri ile bizleri adeta büyüleyen böcekleri sevmemiz için bu kadarını bilmek dahi yeterlidir.
BÖCEKLERİN GENEL VÜCUT YAPISI
Böceklerin vücutları baş (caput), göğüs (thorax) ve karın (abdomen) olmak üzere üç bölümden meydana gelmiştir. Başta anten, ağız parçaları ve gözler bulunur. Göğüste üç çift bacak ile genellikle iki çift kanat vardır. Karın kısmında ise cinsiyet organları yer almıştır.
Böceklerin boyları bir milimetrenin onda birinden 30 santimetreye kadar değişir.

Böcek vücudunun dış tarafı kitinsel levhacıklar ve bunlar arasında bulunan deri tarafından kaplanmıştır. Bu dış iskelet böcek vücudunu dışarıdan gelecek zararlı etkilerden korur ve vücuttan su kaybını önler.
Böceklerin boyları bir milimetrenin onda birinden 30 santimetreye kadar değişir.

Böcek vücudunun dış tarafı kitinsel levhacıklar ve bunlar arasında bulunan deri tarafından kaplanmıştır. Bu dış iskelet böcek vücudunu dışarıdan gelecek zararlı etkilerden korur ve vücuttan su kaybını önler.
Baş (Caput)
Böceklerde baş büyüklük ve şekil olarak çok değişiklik gösterir. Bazı türlerde baş ekseni vücut eksenine dik, bazı türlerde de baş ekseni vücut ekseninde aynı doğrultudadır. Yine bazı türlerde ise böceğin başı ileriye doğru hortum şeklinde uzamıştır.

Antenler genel olarak gözler arasından çıkar. Böceğin dokunma ve koku alma görevlerini yaparlar. Böcek türlerine göre çeşitli anten tipleri vardır.

Böceklerde ağız, besinin sıvı, katı veya hayvansal ve bitkisel doku içinde bulunması sebebiyle çeşitli tiplerde olmaktadır. Çiğneyici, emici, yalayıcı-emici, sokucu-emici gibi çeşitli ağız tipleri mevcuttur.

Böceklerde nokta ve bileşik ( petek) gözler vardır. Bunun yanında ışığa duyarlı deri ışık alıcıları da bulunabilir. Nokta gözler başın tepe kısmında bulunacağı gibi, yanlarda da bulunur. Sayıları değişiktir. Nokta gözler, osel veya sade göz olarak da bilinirler. Nokta gözlerde birer faset bulunur. Böcek gözünün saydam kat bölgesine faset denir. Bileşik gözler bir çift olup, başın yanlarında bulunur. Sayıları türlere göre değişik olan fasetlerden meydana gelmiştir. İşçi karıncalarda her petek gözde 100-600, Lepidopteralarda 12.000-17.000 faset mevcuttur.

Göğüs (Thorax)
Böceklerin baştan sonra ikinci bölümünü meydana getiren göğüs, üç halkadan meydana gelmiştir. Bazı türlerde çok bariz olarak belirli olan göğüs kısmı, bazı türlerde başla birleşerek belirsiz bir hal almıştır. Göğüs üzerinde bacak ve kanatlar bulunmaktadır.
Böceklerde üç çift bacak bulunur. Göğsün üç halkasının her birinden birer çift çıkar. Bir bacak 5 bölümden meydana gelmiştir. Bunlar Coxa, Trochanter, Femur, Tibia ve Tarsus’tur.

Bacaklar görevlerine göre göre değişik şekiller arz ederler. Birinci çift bacaklar; kazıcı, yakalayıcı, çengelli, temizleyici, sıçrayıcı ve yüzücü bacak gibi çeşitli tiplerde olabilirler.

Kanatlar böceklerde genellikle iki çifttir. Bazı türlerde ise bir çift olarak görülür. Kanatlar göğsün ikinci ve üçüncü halkalarından çıkar. Kanatlar üzerinde damarlar uzanmıştır. Damarlar içerisinde solunum borucukları (trake) boşluğu, vücut sıvısı ve sinir kolları bulunur. Kanatların gerginliğini de bu damarlar sağlarlar.

Kanatlar üzerinde bulunan damarlar enine ve boyuna olmak üzere iki kısımdır. Bunların sayısı ve durumları böcek gruplarına göre değişmektedir. Kanatların yapısı böcek takımlarının adlandırılmasında çok önemlidir.

Böcek, kanatlarının iki çiftini birden hareket ettirir. Kanatlar, göğüs halkalarında bulunan dikine ve boyuna kasların kasılma ve uzamaları sonucu aşağı yukarı hareket eder, uçuş sırasında kanatlar havada bir sekiz (8) şekli çizer. Böceğin uçuş kuvveti ve hızı, kanatların büyüklüğüne ve kanat hareketinin hızına bağlıdır.

Karın (Abdomen)
Böceklerin üçüncü bölümünü meydana getiren abdomen genellikle 10 halkadan meydana gelmiştir. Böceğin en büyük kısmını teşkil eder. Yanlarında solunum gözenekleri (stigma), üzerinde ise böceğin cinsel organları ve çeşitli uzantılar bulunur. Bu uzantılar antene benzediği gibi bazan kıskaç şeklinde de olabilir.
Böceklerde Anatomi Ve Fizyoloji
Böcek kasları genel olarak enine çizgilidir. Sayıları yüzlerceden birkaç bine kadar değişir. Dış iskelete içten yapışmış durumdadır ve gayet kuvvetlidir, birçok böcek kendi ağırlığının 20 misli bir yükü kaldırabilir.
Kaslar aynı zamanda vücut halkalarının birbirine bağlanmasını sağlar. Her halkadaki kaslar o halkada bulunan ayrı parçaların ve bacak gibi organların hareketini sağlar. Ayrıca iç organların hareketini sağlayan özel kaslar da bulunmaktadır.

Böceklerde sindirim sistemi; ön, orta ve art barsak olmak üzere üç bölümden meydana gelmiştir. Barsak kanalının boyu, böceğin besin durumuna göre kısa veya uzun olabilir. Ön barsak, yutak (pharynx), yemek borusu (oesophagus), kursak (crop) ve ön veya çiğneyici mide (proventriculus)den ibarettir.

Böceklerde boşaltım, orta barsak ile art barsak arasında bulunan malpighi borucukları vasıtasıyla olur.Dolaşım sistemi, böceğin sırt tarafına yerleşmiş arka kısmı kapalı bir damardan ibarettir. Kalp adını alır ve 8-11 kadar bölmelerden meydana gelmiştir. Bu bölmelerin yanlarında bulunan kapakçıklı yarıklardan kan içeri girer. Kalp gibi çalışan bu damarın kasılmasıyla kan, arkadan öne doğru bölmeden bölmeye geçer. Önde bulunan kısım ise uzun bir boru olup, aort adını alır. Uç tarafı açıktır. Arkadan gelen kan, bu açıklıktan vücut boşluğuna dökülür. Vücut organları arasında dolaşan kan tekrar yarıklardan (ostia) içeri girer.

Böceklerin kanı soluk kirli-sarı veya yeşilimsidir. Oksijen ve karbondioksit taşıma görevi yoktur.

Böceklerde solunum, trake (tracheae) sistemi ile yapılmaktadır. Bu sistem vücut içine yayılmış ince borucuklardan meydana gelmiştir. Bu borular stigma denilen deliklerle dışarı açılır.Stigmalardan içeri giren hava veya oksijen, solunum borusu (tracheae) ile bunların uçlarında bulunan daha cüce borucuklara (tracheole) gelir.Meydana gelen karbondioksidin de dışarı atılması bunun tam tersidir.

Böceklerde sinir sistemi, beyin (cerebrum), suboesophagal ganglion ve sinir kordonundan meydana gelmiştir. Beyin üç gangliondan yapılmıştır. Sinir kordonu ise, genel olarak her vücut halkasında bir çift olmak üzere ganglionlardan meydana gelmiştir. Beyinden çıkan sinirler göz, anten ve üst dudağa; suboesophagol ganliondan çıkan sinirler, ağız parçalarına; göğüsten çıkan sinirler, bacak ve kanatlara; abdomen (karın) halkalarından çıkan sinirler ise, muhtelif organlara gider.

Duyu Organları
  Böcekler çeşitli etkileri alan ve bu etkilere tepkiler meydana getiren bir takım duygu organlarına sahiptir.
Mekaniksel duyu organları
Alıcının herhangi bir kısmında şekille ilgili olan uyarmaları alır. Mesela bir kısmın bir cisme dokunması veya hava akımının buraya gelmesi gibi.
İşitme duyu organları
Bunlar işitme kılları, Johnston organı ve Timpanal organdır. Bazı böcekler, saniyede 90.000 titreşime kadar olan seslere duyarlıdırlar.
Kimyasal duyu organları
Bunlar tat ve koku organlarıdır. Genel olarak tat alma organları ağız parçalarında, koku alma organları ise antenlerde bulunmaktadır.
Nem ve sıcaklık duyu organları
Böceklerin nem ve sıcaklık gibi iki çevre etkenine duyarlı olan organlarıdır. Böcekler genel olarak 26°C’de optimal gelişme gösterirler. 46°C’de ölürler ve -42°C’de sürekli uyuşuk kalırlar, sonunda ölürler.
Ses çıkarma organları
Böceklerde bir takım ses çıkartma organları vardır. Ses çıkartılmasının gayesi cinsel çağrı, korunma ve birbirlerini tanımadır. Vücudun bir kısmını bazı cisimlere vurarak, vücudun bir parçasını diğer birine sürterek, kanatları titreterek ve diğer titreşimler ile ses çıkarırlar.
Işık organları
Bazı böcekler, özel ışık çıkarma organlarına sahiptir. Bazıları da ışık meydana getiren bakterilerle veya ışık yayıcı besinlerle ışık çıkarırlar.
Salgı organları
Böcekler vücut içinde kullanılan veya dışarı akıtılan maddeleri meydana getiren iç ve dış salgı bezlerine sahiptir. Mesela ipek böceğinde ipek maddesi bu bezler tarafından salgılanır.
Böceklerde Üreme
Böcekler yumurta ile ürerler. Bu durum da iki ayrı şekilde olur. Birincisi döllenmiş yumurtayla (Amphygonie), diğeri de döllenmemiş yumurtayla üreme (Parthenogenetik)dir. Döllenmiş yumurta ile üremede çiftleşme olayı meydana gelir. Böceklerde üreme genellikle bu şekilde olmaktadır.
Döllenmemiş yumurta ile üreme de bir kısım böceklerde görülür. Bu durumda döllenmemiş yumurtadan ya sadece erkekler veya sadece dişiler veyahut hem erkek hem de dişi yavrular meydana gelir.

Bunların dışında diğer bazı üreme şekilleri de vardır. Mesela yaprak bitlerinde olduğu gibi dişi böcek yumurta yerine doğrudan doğruya yavru meydana getirir (Viviparite)

 
. Böceklerde Başkalaşım
Böceklerin ergin olmak için geçirdikleri değişikliğe başkalaşım (metamarphosis) denir. Böcekler yumurta döneminden sonra larva dönemine geçer. Gelişmesini tamamlayan larva, iç organların kaynaşarak ergine has şekillerini aldıkları pupa dönemine girer. Bu dönemden sonra böcek ergin hale gelir,
Böceklerin Ömrü
Ergin hale gelen böceğin yaşama süresi o böceğin ömrünü verir. Bu süre muhtelif böceklerde değişik olur. Bazılarında bir gün, bazılarında bir mevsim olmasına rağmen, mesela bal arısı kraliçesi 5, karınca kraliçesi 12 ve termit kraliçeleri 15 yıl yaşar.

Böcekler sınıfını ilmi olarak incelemek için takım ve familyalara ayırmışlardır. Böceklerde sınıflandırma yapılırken kanat yapıları dikkate alınmaktadır. Kanat durumlarına göre iki alt sınıfta toplanırlar:

I- Kanatsız böcekler (Apterigota): Kanatları bulunmaz. Başkalaşım yok gibidir. Yani yavru ergine benzer. Kanatsız böceklerin yeryüzünde 2500 türü bilinmektedir. Ağız parçaları ısırıcı çiğneyicidir. Bu böcekler iki takımda toplanır:

1.Kuyrukla sıçrayanlar takımı (Collembola):Karnın sonunda bulunan ve sıçrama görevini yapan furcula denilen bir organın bulunması sebebiyle bu isim verilmiştir. Boyları 1-2 mm kadar olan bu böcekler, nemli yerlerde yaşarlar. Çürüyen bitkisel otlar altında bolca bulunurlar. Bitkilerin epidermis tabakalarını kemirerek zararlı olurlar.

2.Kıl kuyruklular takımı (Thysonura): Yassı vücutlu üzeri grimsi renkte pullarla kaplı böceklerdir. Uzun antenleriyle karnın ucundan çıkan 2-3 adet kıl şeklindeki uzantılar dikkati çeker. Genellikle hızlı kaçmaları ve vücutlarının kaygan olması sebebiyle gümüşbalıkçıkları ismini alırlar. Çürüyen bitkisel maddelerle beslenirler. Bazan da unlu ve nişastalı maddeleri yediklerinden, evlerde kitap ve kolalı dantellerde zararlı olurlar. Gündüz saklanarak geceleri faaliyet gösterirler.

II- Kanatlı böcekler (Pterigota): Kanatlara sahip böceklerdir. Bunlar, yarı ve tam başkalaşım gösterenler olarak iki gruba ayrılırlar:
A) Yarı başkalaşım gösterenler: Bunlarda yumurtadan ergine benzeyen nimfler çıkar.

  1. Su perileri takımı (Odonata): Su kenarlarında zarif uçuşları ile dikkati çeken güzel renkli böceklerdir. Vücut ince ve uzundur. Şeffaf damarlı kanatları büyüktür. Gözleri iyi gelişmiştir. Bu böcekler iyi avcıdırlar.

  2. Kulağa kaçanlar takımı (Dermaptera): Ön kanatları deri gibi olup çok kısadır. Arka kanatları şeffaf olup uçuşa geçmedikleri zaman, yelpaze şeklinde kıvrılmış olarak bulunur. Karın ucunda bulunan iri bir kıskaç dikkati çeker. Geceleri faaliyet gösterirler. Daha ziyade kurumuş ve çürümekte olan bitkisel otlarla beslenirler.

  3. Beyaz karıncalar takımı (Isoptera): Cemiyet halinde yaşayan böceklerdir. Cemiyet; kraliçe, kral, işçi ve askerlerden teşekkül eder. Daha ziyade tropik bölgelerde yaşarlar. Büyük toprak yığınları yaparak koloni teşkil ederler. Kurumuş ağaç ve odunları içten kemirerek zararlı olurlar.

  4. Düz kanatlılar takımı (Orthoptera): 30.000′den fazla türü bulunan bu takım, ziraate zararlı olmaları bakımından önemlidir. Deri şeklindeki ön kanatların altında zar şeklindeki arka kanatlar yelpaze şeklinde kıvrılmış olarak bulunur. Ancak uçacağı zaman açılırlar. Karın ucunda yumurta koyma boruları (ovipozitör) bulunur.Hamamböceği, çekirgeler ve danaburnu bu takıma bağlıdır.

  5. Kirpik kanatlılar takımı (Thysanoptera): Kirpik şeklinde kıllarla örtülü kanatlara sahip böceklerdir. Uzunlukları 0,5-5 mm arasında değişir. Bitkilerin genellikle çiçeklerini ve yapraklarını delerek özsularını içerler.

  6. Yarım kanatlılar takımı (Hemiptera): Ön kanatlarının yarısı başka, diğer yarısı başka yapıdadır.Kaideye yakın kısmı kitini, diğer kısmı zar şeklindedir. Alt kanatlar ise tamamen zar şeklindedir. Ziraate zararlı pekçok türü mevcuttur. Memleketimizde,hububat tarlalarında önemli zarar yapan süne, bu takıma aittir.

  7. Homojen kanatlılar (Homoptera): Ön ve arka kanatlar şeffaf ve yeknesaktır. Dinlenme esnasında çatı şeklini alır. Bitkilerin özsularını içerek zarar yaparlar. Ağustosböcekleri, yaprak böcekleri ve kabuklu bitler bu takımdan olup, ziraate önemli zararlar yaparlar.

B) Tam başkalaşım gösterenler: Bunlarda larva, ergine hiç benzemez. Larva, pupa olarak yeni bir kalıba girerek ergin hale geçer.
  1. Sinir kanatlılar (Neuroptera): Bunlarda da kanatlar vücudu çatı gibi örter. Fakat kanat damarları sinir şeklindedir. Bunlar genellikle küçük böcekleri yediklerinden faydalıdırlar.

  2. Kın kanatlılar (Coleoptera): Böcek takımları içinde tür bakımından en zenginidirler. Üst kanatlar sert kitini yapıda olur. Alt kanatlar, zar şeklinde olup, dinlenme halinde diğerlerinin altında katlı olarak bulunurlar. Önemli zararlar yapan türleri varsa da bazı türleri faydalıdır.

  3. Pul kanatlılar (Lepidoptera): Kanatlar ve vücudu, kiremit şeklinde renkli pullarla kaplanmıştır. Bu takım bütün kelebekleri ihtiva eder. Kın kanatlılardan sonra en zengin takımdır. Erginin ağız parçaları hortum şeklindedir. Larvalarına tırtıl adı verilir.Tırtıl, pupa olduktan sonra ergin hale gelir. Erginler balözü ile beslendiklerinden zararsızdırlar. Fakat larvalar bitkilerde önemli zararlar yaparlar.

  4. İki kanatlılar (Diptera): Diğer böcek takımlarından iki kanatlı olmaları ile ayrılırlar. Ancak ikinci çift kanatlar halter şeklini almıştır. Halterler böceğin uçuş esnasında yön değiştirmesini sağlar. Karasinek bu takımdandır.

  5. Zar kanatlılar (Hymenoptera): Arıların dahil olduğu, bütün kanatları zar şeklinde olan böceklerdir. Bazı türlerin dişilerinde yumurta koyma borusu testere şeklindedir. Bazı türleri ziraate zararlı ise de bal arısı en faydalı böcektir.

EN KÜÇÜĞÜNDEN EN BÜYÜĞÜNE YARATILIŞ DELİLİ BÖCEKLER
Bu sitede okuyacağınız bilgiler, aslında birçok türü bulunan bu topluluğun olağanüstü özelliklerinden yalnızca bir kısmıdır. Sonsuz ilim sahibi Yüce Allah, en küçüğünden en büyüğüne kadar tüm böcekleri kusursuz sistemlerle donatmış ve onları da yaratma sanatına birer delil kılmıştır. Unutulmamalıdır ki:

“Göklerin ve yerin yaratılması ile onlarda her canlıdan türetip-yayması O’nun ayetlerindendir…” (Şura Suresi, 29)
© 1994 Harun Yahya. http://www.harunyahya.org

Akıl vermek kolay, iş bozmak kolay,

Hayatta zor işler, kolay işler var,
Bunları ayıran insan olmak zor.
Bilgiçlik taslamak, konuşmak kolay,
Az ve öz konuşup susan olmak zor.
Akıl vermek kolay, iş bozmak kolay,
Bozuğu onaran insan olmak zor.
Niyet etmek kolay, başlamak kolay,
Bir işi bitiren insan olmak zor.
Almak kolay, benlik, bencillik kolay,
Alan insan değil, veren olmak zor.
Merak kolay, olay seyretmek kolay,
Bakan insan değil, gören olmak zor.
Kazanç kolay, servet, zenginlik kolay,
Vicdanlı, namuslu patron olmak zor.
Açları kandırmak, azdırmak kolay,
Açları doyuran insan olmak zor.
Yemin etmek kolay, söz vermek kolay,
Verdiği sözünde duran olmak zor.
Seçilmek, yükselmek, baş olmak kolay,
Sahtekar baskıyı kıran olmak zor.
Hile, yalan, riya, kalleşlik kolay,
Doğru olmak, içten insan olmak zor.
Kan akıtmak kolay, acıtmak kolay,
Acıyan yarayı saran olmak zor.
Nefse uymak kolay, hırslanmak kolay,
Nefsini, hırsını yenen olmak zor.
Yuva kurmak, evlenmek kolay,
Yuvada huzura eren olmak zor .
Yaşam kolay, doğmak, yaşlanmak kolay,
İnsanca yaşlanmak, insan olmak zor.
“Yıkmak, herkesin işi olabilir; 
yapmak yalnız gücü ve aklı olanların işidir.”
(Rehber Varlık)

Birisine bir iyilik yapın ve kimseye bundan bahsetmeyin



Birisine bir iyilik yapın
ve kimseye bundan bahsetmeyin
Çoğumuz zaman zaman birilerine iyilik yaparız, ama ille de bunu başka bir kimseye anlatıp, gizlice takdir edilmeyi bekleriz.

Cömertliğimizi ve iyiliğimizi bir başkasına anlatmak bize kendimizi çok düşünceli bir insan olarak hissettirdiği gibi, ne kadar iyiliksever olduğumuzu ve iyilik görmeye ne denli layık olduğumuzu da hatırlatır.

Yapılan her türlü iyilik güzeldir, ama bunu yaptıktan sonra hiç kimseye anlatmamanın çok daha büyülü bir yanı vardır, insan başkalarına bir şey verdiği zaman daima kendini iyi hisseder. Yaptığımız iyiliği başkalarına anlatarak bu olumlu duyguyu sulandırmaktansa, kimseye bahsetmeyin ve olumlu duygunun tümü sizde kalsın.

Gerçekten de insan bir şey vereceği zaman karşılık beklemeden vermelidir. Yaptığınız iyiliği başkalarına anlatmazsanız, tam anlamıyla karşılık beklemeden vermiş olursunuz; ödülünüz de, bu davranışın sizde yaratacağı gönül sıcaklığıdır. Bir daha birisine bir iyilik yaparsanız, bunu kendinize saklayın ve verme eyleminin sevinçli keyfini yaşayın.

Dr. Richard Carlson
Bazen birileri hayatınıza girer ve onların orada olmalarının, sizin bazı amaçlarınıza hizmet etmeleri, size ders vermeleri veya kim olduğunuz ya da kim olmak istediğiniz konusunda size yardım etmeleri demek olduğunu kesinlikle bilirsiniz.
Bu kişilerin kim olabileceklerini asla bilemezsiniz – bir oda arkadaşı, bir profesör, bir arkadaş, bir sevgili ya da tamamen yabancı biri – ama gözleriniz onlarla kilitlendiğinde, işte o an hayatınızı çok derin bir şekilde etkileyeceklerini bilirsiniz.
Bazen, başınıza gelen şeyler ilk başta korkunç, acı verici ve adaletsizce görünebilir ama sonraları aksine o engelleri aşmadan potansiyelinizin, gücünüzün, iradenizin ve yüreğinizin asla farkına varamayacağınızı anlarsınız.
Hastalık, yaralanma, aşk, gerçek mükemmelliğin kayıp anları ve aptallıklar, hepsi sizin ruhunuzun sınırlarını test etmek için vardır. Bu küçük testler olmaksızın, her ne olursa olsunlar, hayat hiçbir yere varamayan, pürüzsüzce asfaltlanmış düz, yavan bir yol gibi olurdu. Güvenli ve rahat; ama aptalca ve tamamen anlamsız.
Tanıştığınız, hayatınızı etkileyen insanlar, tecrübe ettiğiniz başarı ve çöküşler, kim olduğunuzu ve kim olacağınızı bulmanıza yardımcı olurlar. Kötü tecrübelerden bile bir şeyler öğrenilebilir. Aslında, bazen onlar en önemlileridir.
Eğer birileri sizi severse, karşılığında onlara hangi şekilde yapabiliyorsanız sevgi verin, sadece sizi sevdikleri için değil aynı zamanda size sevmeyi ve kalbinizi ve gözünüzü nasıl açabileceğinizi öğrettikleri için. Eğer birileri sizi incitirse, aldatırsa ya da kalbinizi kırarsa, onları affedin, size, güveni ve kalbinizi kimlere açacağınıza dikkat etmenin önemini öğrettikleri için.
Her gününüzü önemseyin. Her anın değerini bilin ve onu bir daha asla yaşayamayacağınız için o anlardan alabileceğiniz her şeyi alın. Daha önce hiç konuşmadığınız insanlarla konuşun ve onların söylediklerini dinleyin!
Aşık olmanıza izin verin, kendinizi serbest bırakın ve görüşlerinizi yükseltin. Başınızı dik tutun; çünkü her türlü hakka sahipsiniz. Kendinize önemli bir kişi olduğunuzu söyleyin ve kendinize inanın; çünkü eğer siz kendinize inanmazsanız başkalarının size inanması güç olacaktır. Hayatınızda istediğiniz her şeyi yapabilirsiniz. Kendi hayatınızı yaratın ve daha sonra dışarı çıkıp hiç pişmanlık duymadan yaşayın! Ve eğer birilerini severseniz bunu onlara söyleyin; çünkü yarının neler sakladığını asla bilemezsiniz.
Yaşadığınız her günden hayata dair bir ders alın! Bugün; dün için endişelendiğiniz yarındır. Buna değer miydi?
Sharon Zeff

Ben Seni Görmeden Sevdim…

 
 
Ben Seni Görmeden Sevdim…
Ben seni görmeden sevdim
Yorgun gecelerde titreyen,
bir yanı yetim, bir yanı öksüz yüreğimle sevdim seni
Ey gönül bahçemde büyüttüğüm nazlı çiçek,
Ey sevdamın adı,
Aşkın gerçek anlamı,
Bu hasret Bu gurbet söyle, söyle ne zaman bitecek

Ben seni görmeden sevdim
Yolunu gözledim bir Medine sabahı
Ellerimde güller, güller ki kokunu aldığım
Kokunu alıp yandığım
Yanıp yanıp ağladığım

Ben seni görmeden sevdim
Gözlerini gözlerime değdir efendim
Ellerini ellerime
Sevmeyi senden öğrendim ilkin
Sevilmesi gereken herşeyi senden
Şefkat seninle mana buldu
Buz çöllerini seninle aştım
Abı hayat sundun sıcak ikliminle
Gözlerini gözlerime deydir
Ellerini ellerime efendim

Ben seni görmeden sevdim
Bahar yüzlü insanlar bildim, etrafında pervane
Onlardan biri olmak istedim hep, her emrine amade
Seninle yaşamak
Seninle ölmek
Seninle ağlamak
Ve seninle tebessüm etmek
Aynı sofrayı seninle paylaşmak istedim
Ama ençok seni, seni görmek istedim, göremesemde…

Ben seni görmeden sevdim kokunu aldım güllerden
Ben seni görmeden sevdim adını andım yürekte
Sevgili sevgili en sevgili
Görmeden görmeden görmeden sevdim ben seni
Sevgili sevgili ey sevgili
Görmeden görmeden görmeden sevdim ben seni
Sevgili sevgili

Ben seni görmeden sevdim
Veysel Karani sabrıyla büyüttüm sevgimi
Hüznü yoldaş ettim
Kah yeller estim Yemende
Kah mecnun gibi düştüm çöllere
Bilki ölüm kapımı çalıp geldiğinde
Ne zaman nasıl kimbilir nerede
Ben seni görmeden sevdim

Ben seni görmeden sevdim
Rüyalarım var sana dair
Özlemlerim var sana
Al yüreğim senin olsun sultanım
Uyandır beni aşka
Ey gül vefağı
Ey rahmet sağnağı
Yağmur yağmur tane tane düştün de gönlüme
Kurak topraklarım hayat buldu gelişinle
Ben leyla çölünde seraplar gördüm çok zaman
Boş hülyalara daldım kayboldum
su içtiğim pınarlara ateşler dokundu
Ben aşkımın hicranını sırtımda taşıdım

Ben seni görmeden sevdim
Seni görmeden seven milyonlarca sevdalı gibi
En berrak duyguları besledim sana
En nadide hisleri
Gel efendim al götür beni uzaklara
Düşmeden gülüm tuzaklara
Gözlerimde yaş akar durur
Bu ayrılık beni yakar vurur
Gözlerini gözlerime deydir
Ellerini ellerime efendim

Ben seni görmeden sevdim kokunu aldım güllerden
Ben seni görmeden sevdim adını andım yürekte
Sevgili sevgili en sevgili
Görmeden görmeden görmeden sevdim ben seni
Sevgili sevgili ey sevgili
Görmeden görmeden görmeden sevdim ben seni
Sevgili sevgili

Kur’ân-ı Kerim’de ismi geçen 28 peygamber a.v.s.

Resim

Kur’ân-ı Kerim’de İsmi Geçen Peygamberler:
aleyhumus’s-selâm….
• 1. Hz. Âdem: آدَمُ
• 2. Hz. İdris: إِدْرِيس
• 3. Hz. Nuh: نوح
• 4. Hz. Hud: هود
• 5. Hz. Sâlih : صَّالِحِ
• 6. Hz. Zulkarneyn : ذِي الْقَرْنَيْن
• 7. Hz .İbrâhim: ابراهيم
• 8. Hz. Lût: لُوط
• 9. Hz. İsmâ’îl: إِسْمَاعِيل
• 10. Hz. İshak : إِسْحَق
• 11. Hz. Ya’kub : يَعْقُوب
• 12. Hz. Yûsuf: يوسف
• 13. Hz. Eyyûb : أَيُّوب
• 14. Hz. Şu’ayb: شُعَيْب
• 15. Hz. Mûsâ: مُوسَى
• 16. Hz. Hârûn: هَارُون
• 17. Hz. Hızır: خضر
• 18. Hz. İlyas: إِلْيَاس
• 19. Hz. Elyesa: الْيَسَعَ
• 20. Hz. Zulkifl: ذَا الْكِفْل
• 21. Hz. Dâvûd: دَاوُود
• 22. Hz. Süleymân: سُلَيْمَان
• 23. Hz. Yûnus: يونس
• 24. Hz. Lokmân: لُقْمَان
• 25. Hz. Uzeyr: عُزَيْر
• 26. Hz. Zekeriyyâ: زَكَرِي
• 27. Hz. Yahyâ: يَحْيَى
• 28. Hz. ‘îsâ: عِيسَى
• 29. Hz. MUHAMMED: مُّحَمَّدٌ
• sallallâhu aleyhi ve sellem

NOT: Hızır aleyhi’s-selâm Kur’ân-ı Kerim’de geçmemektedir.
Ancak Fahreddin Râzi ve diğer bâzı tefsir âlimlerimiz peygamberdir ictihadındadır..

4 X 7 = 28
Şaştım kaldım “Şey”le RABB’ım
Dönen Devran “Ney”le RABB’ım
Beni çoban eyle RABB’ım
Sırr Sâlih’in Devesine…
*
Muhammedî eyle mizanım
Davud okusun ezanım
Bağışla RABB’ım düzenim
İbrahim’in Duasına…
*
Sârâ’dan doğma İshak’a
Zülkifl’in zevki misaka
Şit şâhid olmuştur HAKK’a
Elyesa’ Hak davasına…
*
Âdem duydu duyduğumu
Âlem görsün uyduğumu
Salıver gitsin Ruhumu
Ruhu’l-Kudus Havasına…
*
Haşyet yolum, çilem çıra
Arşa çıkar ara sıra
Garib gönlüm olsun Hıra
Dost Muhammed yuvasına…
*
Sana gönül bağlamışım
Bulut bulut ağlamışım
Aşk dağından çağlamışım
Vâdi-i vuslat Tûvâsında…
*
Tevhidim tamamlat Yâ RABB!
Barışsınlar Kalb ile Kab
Hacerü’l- Esved Taşı yap
Kalbim Musa Asâsına…
*
Zekeriyya zikrim Benim
HAYY’da Yahya’yla hemdemim
Müjdelenmişim Meryem’im
RABB’ım ALLAH İsa’sına…
*
Nuh’un Gemisi bedenim
Boğulan Ben … Boğan Benim
Hak Muhammed’de dümenim
Yolum Arşın Âlâsına…
*
Her mürsel bir menzil inan
Üzeyir dirilir mekan
Şuayib-Harun-Süleyman
Sırr-ı Belkıs Sâbâsına…
*
Âşık Tevhid, Çile çağı
Aklı Buzu-Aşk Sıcağı
İsmail boynun bıçağı
İbrahim’in Rüyasına…
*
RABB’ımın lütfu Lût’una
Yunus yem oldu Hut’una
İbrahim nefsin putuna
İdris binmiş hevâsına…
*
Kör kuyu Yusuf’a Sûr…du
Yunus’un yalnızlık yurdu
Dost Eyyub’un sabır kurdu
Şâhid Kâlu Belâsına…
*
Tevhid silsin kalbden pası
Işık bulsun Kafa Tası
Musa’nın Sevdâ Sahrası
Mecnun’a Tûr Leylâ’sına…
*
İbrahim HAKK’ın Halil’i
Hâk eyledi İsmail’i
Nâr içinde Nûrun dili
Salmış serin salâsına…
*
Yusuf Yolun Yâr bağlamış
Dost derdini Dost dağlamış
Gönlü gözünden ağlamış
Yakub düşmüş Sevdâsına…
*
Lokman Hekim öğüdünü
Öğren göstersin önünü
İhvâni’m döndür yönünü
Dost Muhammed Mevlâsına…

25.05.1995 08:30
Antlya – Sülekler…

Mizan : Terazi, ölçü, tartı. * Akıl, idrak, muhakeme. Mikyas.
Haşyet : Korku ve dehşet.
Hemdem : f. Canciğer arkadaş.
Mürsel : (Resel. den) İrsal olunmuş, gönderilmiş, yollanmış. * Nebi. Peygamber.
Menzil : İnilen yer. Konulacak yer. * Yer. Dünya. Ev. * Mesafe.
Hut : Balık. Büyük balık.
Hevâ : İstek. Nefsin isteği. Düşkünlük. Gelip geçici olan heves. Nefsin zararlı ve günah olan arzuları.

بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمـَنِ الرَّحِيم

الّلهُمَّ صَلِّ عَلَى مَنْ رُحُهُ مِحْرَبُ الْاَرْوَاحِ وَ الْمَلاَئِكَةِ وَ ألْكَوْنِ

الّلهُمَّ صَلِّ عَلَى مَنْ هُوَ إمَامُ الْأَنْبِيَاءِ وَ الْ مُرْسَلِين

الّلهُمَّ صَلِّ عَلَى مَنْ هُو إمَامُ أهلِ الْجَنَّةِ وَ إبَادِاللّهِ الْمُؤْمِنِين1X4=4

Kurtar beni boş sözümden
Yaşlar boşansın gözümden
Senin için can özümden
Selâm-Salât Yâ Muhammed (sav)!..
*
Başım derdi kuru lafla
Dönek tevbe meçhul afla
Kâbe’de dönen tavafla
Selâm-Salât Yâ Muhammed (sav)!..
*
Sarhoş oldum ayılamam
Ayılıp yolum bulamam
Bir nefes sensiz olamam
Selâm-Salât Yâ Muhammed (sav)!..
*
Ruh çiçeğim Fatma Anam
Gönül gerçeğinde yanam
Susadım, nûr gönder-kanam
Selâm-Salât Yâ Muhammed (sav)!..
*
Ehl-i Beyt’in Aşk Elini
Göster Gönül Güzelini
Sırr Sazın Tevhid Telini
Selâm-Salât Yâ Muhammed (sav)!..
*
Gök mavi yaprak yeşili
Taşın sesi kuşun dili
AHAD’ın Ahmed Menzili
Selâm-Salât Yâ Muhammed (sav)!..
*
Çile çarkım Char-i Yârin
Merkezinde zâr ü zârin
Nev niyaz nazından nârin
Selâm-Salât Yâ Muhammed (sav)!..
*
İlk adım ikisin Biri
Sıdıklar sırrın Bekiri
Canda Cânân erdem eri
Selâm-Salât Yâ Muhammed (sav)!..
*
Dinin adalet Ömeri
Söylenir ezelden beri
Erenlerin Erdem Eri
Selâm-Salât Yâ Muhammed (sav)!..
*
Hayânın Halkta Osman’ı
Aşk Kurbanı HAKK’a canı
Mushafta muhabbet kanı
Selâm-Salât Yâ Muhammed (sav)!..
*
Umut Ufkunun Ulusu
Âşıklar aslın Ali’si
Kalb Kapısın Sırr Velîsi
Selâm-Salât Yâ Muhammed (sav)!..
*
Ebu Bekir Sıdk ü Huşû
Sevr Dağının Anka Kuşu
Sıdk ile kalbin vuruşu
Selâm-Salât Yâ Muhammed (sav)!..
*
Ömerü’l- Faruk sâadeti
Zühd ü Takva adaleti
Tevhidin Hak Şehâdeti
Selâm-Salât Yâ Muhammed (sav)!..
*
İki kanadı nûr Osman
Havf ü Recâsı Sûr Osman
Sırr-ı Subhân sürur Osman
Selâm-Salât Yâ Muhammed (sav)!..
*
Şah Ali Aşk ü Cezbesi
Ruhların Tevhid Nefesi
İhvâni’min Sevdâ Sesi
Selâm-Salât Yâ Muhammed (sav)!..
Resim
26.05.1995 10:43
Mushaf : Sahife. Sahife halinde yazılı kitap. * Kur’ân-ı Kerim’in bir ismi. (Bak: Kur’ân)
 

Biz Muhammediyiz demek 28 peygamberi içinde tutar. Muhammed Aleyhisselâmı DUYdu ve UYduysa ona cennet vardır. Nur-u Mime ulaşmıştır. “
(Gece Sohbetleri- 1 Mart 2008)
Ebû Hureyre (r.a.) : “Rasulullah (sav)’e et getirildi, kendisine kol kısmı sunuldu.-etin burası hoşuna giderdi- Etten dişleriyle bir lokma kopardı, sonra şöyle buyurdu: “ Ben, kıyamet günü insanların seyidiyim. Niye böyle olduğunu bilebiliyor musunuz? Allah, öncekileri ve sonrakileri, bütün insanları, çağıranın kendilerine sesini duyurabileceği , gözün görebileceği tek bir geniş alanda toplar. Güneş yaklaşır, insanlara gam ve keder dayanılmaz ve güç yetmez hale gelir. Bunun üzerine insanlar: “ Size ulaşanı görmüyor musunuz, sizin için Rabb’inize şefaat edecek birisine bakmaz mısınız?” derler. Bu sırada insanların bir kısmı diğer bir kısmına “Âdem’e gitmelisiniz” der. Hemen Âdem (as)’a varıp : Sen insanlığın atasısın. Allah seni eliyle yarattı, içine ruhundan üfledi ve meleklere sana secde etmelerini emir buyurdu, bizim için Rabb’inden şefaat dile, içerisinde bulunduğumuz durumu görmez misin? Bize ulaşanı görmez misin?” derler. Âdem ise: “Rabb’im bugün öyle gazaba geldi ki böyle bir gazaba daha önce gelmediği gibi sonra da asla gelmez. Şu da bir gerçektir ki ağacı bana yasaklamıştı ama ben kendisine karşı gelmiştim, ben kendimi düşünüyorum, ben kendimi düşünüyorum, ben kendimi düşünüyorum. Siz benden başkasına gidiniz! Nûh’a gidiniz der. Onlar da Nûh’a varıp: “Ey Nûh, şüphesiz sen yeryüzüne gönderilen Râsullerin ilkisin Allah seni “çok şükreden bir kul” olarak isimlendirmişti, bizim için Rabb’inden şefaat dile, içerisinde bulunduğumuz hali görmez misin?” derler. O da : “Rabb’im bugün öyle gazaba geldi ki böyle bir gazaba daha önce gelmediği gibi sonrada asla gelmez. Şu da bir gerçektir ki benim bir dua hakkım vardı onu da kavmime beddua olarak kullandım. Ben kendisine karşı gelmiştim, ben kendimi düşünüyorum, ben kendimi düşünüyorum, ben kendimi düşünüyorum. Siz benden başkasına gidiniz! İbrahim’e gidiniz der. Onlar da İbrahim’e varıp: “ Ey İbrahim sen Allah’ın Peygamberi ve O’nun yeryüzü halkından içten dostusun (halilisin), bizim için Rabb’inden şefaat dile, içerisinde bulunduğumuz hali görmez misin?” derler. O da : “Rabb’im bugün öyle gazaba geldi ki böyle bir gazaba daha önce gelmediği gibi sonrada asla gelmez. Şüphesiz bir de ben üç yalan söylemiştim. Ben kendimi düşünüyorum, ben kendimi düşünüyorum, ben kendimi düşünüyorum. Siz benden başkasına gidiniz! Mûsa’ ya gidiniz der. Onlar da Mûsa’ya varıp: “Ey Mûsa sen Allah’ın elçisisin. Allah Peygamber göndermesi / mesaj göndermesi ve seninle konuşması ile seni insanlara üstün kılmıştır. Bizim için Rabb’inden şefaat dile, içerisinde bulunduğumuz hali görmez misin?” derler. O da : “Rabb’im bugün öyle gazaba geldi ki böyle bir gazaba daha önce gelmediği gibi sonrada asla gelmez. Şüphesiz bir de ben öldürülmesiyle emrolunmadığım bir cana kıymıştım. Ben kendimi düşünüyorum, ben kendimi düşünüyorum, ben kendimi düşünüyorum. Siz benden başkasına gidiniz! Meryemoğlu Îsâ’ya gidiniz” der. Onlar da Îsâ’ya varıp: “ Ey Îsâ , sen, Allah’ın elçisi ve Meryem’e gönderdiği kendisinden gelen bir ruhsun, çocuk iken beşikte insanlarla konuşmuştun. Bizim için Rabb’inden şefaat dile, içerisinde bulunduğumuz hali görmez misin?” derler. Îsâ da : “Rabb’im bugün öyle gazaba geldi ki böyle bir gazaba daha önce gelmediği gibi sonrada asla gelmez. Ben kendimi düşünüyorum, ben kendimi düşünüyorum, ben kendimi düşünüyorum. Siz benden başkasına gidiniz! Muhammed (sav)’e gidiniz” der. – Günah zikretmez- Onlar da Muhammed (sav)’e varıp: “ Ey Muhammed, sen, Allah’ın elçisi ve Peygamberlerin sonuncususun. Senin gelmiş ve gelecek günahlarını bağışladı. Bizim için Rabb’inden şefaat dile, içerisinde bulunduğumuz hali görmez misin?” derler. Ben de kalkıp Arşın altına gelerek şanı yüce Rabb’ime secdeye kapanırım. Sonra Allah , benden önce hiç kimseye nasip etmediği, kendisine övgü ve medhiyeleri bana açıp ilham eder, sonra da : “ Ey Muhammed, başını kaldır. İste! İstediğin verilir, şefaat et, şefaatın kabul olunur!” denilir. Ben de başımı kaldırır “ Ey Rabbim, Ümmetim!” derim. Bana “ Ey Muhammed! Ümmetinden üzerlerinde hesap olmayanları Cennet kapılarından sağ kapıdan koy! Bunlar aynı zamanda diğer kapılarda da insanlara ortaktırlar.” denilir. Canım elinde olan Allah’a yemin olsun ki, Cennetin kapı aralıklarından iki aralığının mesafesi Mekke ile Hımyer yahut Mekke ile Busra arası kadar geniştir.”

(Kütüb-i Sitte Serisi:1, Sahîh-i Buhârî, Hadis No:1749)

Mâlik b. Sa’saa’ (r.a.)’dan. Hz. Peygamber (s.a.v.) kendilerine İsra ve Mirac gecesinin şöyle anlatmışlardır. “Ben Kâbe’de Hatim’de ~(ravi) belki de Hıcr’de dedi demiştir.~ uzanmış iken Cebrail geldi ve şuradan şuraya kadar yardı ve kalbimi çıkardı, hadisi anlatan boğaz çukurundan karnının altına kadar demiştir~ Sonra iman dolu altın bir kap getirilip kalbim yıkandı, içi doldurulup yerine konuldu, arkasından bana, katırdan küçük merkepten büyük beyaz bir binek (dâbbe) getirildi ~ravi bunun isminin Burâk olduğunu söylemiştir.~ Bu binek adımını bir kimsenin gözünün ulaşabileceği en uzak noktaya atıyordu. Bu bineğe bindirildim.Cebrail beni götürüp yakın semaya geldi, kapının açılmasını istedi, kendisine: “Kim o?” denildi: “Cebrail” dedi: “Yanındaki kimdir?” denildi: “Muhammed” dedi: “Gelmesi için kendisine haber gönderilmiş midir?” denildi: “Evet” dedi: “Hoşgeldi, bu geliş ne güzel bir geliştir” denildi ve kapı açıldı, girdiğimde baksam ki içeride Âdem’i gördüm: “Bu atan Âdem’dir, kendisine selâm ver “ dedi. Ona selâm verdim, selâmımı aldı, arkasından: “Hoş geldin Salih evlat, Salih peygamber” dedi. Sonra ikinci semaya yükseltti ve kapının açılmasını istedi: “Kim o?” denildi: “Cebrail” dedi: “Yanındaki kimdir?” denildi: “Muhammed” dedi: “Gelmesi için kendisine haber gönderilmiş midir?” denildi: “Evet” dedi: “Hoşgeldi, bu geliş ne güzel bir geliştir” denildi ve kapı açıldı, girdiğimde bir de baktım ki içeride iki teyzeoğlu İsâ ve Yahya ile karşılaştım. Cebrail: “Bunlar Yahya ile İsâ , kendilerine selâm ver “ dedi. Onlara selâm verdim, selâmımı aldılar, arkasından: “Hoş geldin Salih kardeş, Salih peygamber” dediler. Sonra beni üçüncü semaya yükseltti, kapının açılmasını istedi: “Kim o?” denildi: “Cebrail” dedi: “Yanındaki kimdir?” denildi: “Muhammed” dedi: “Gelmesi için kendisine haber gönderilmiş midir?” denildi: “Evet” dedi: “Hoşgeldi, bu geliş ne güzel bir geliştir” denildi ve kapı açıldı, girdiğimde Yusuf’la karşılaştım, Cebrail: “Bu da Yusuf’tur, kendisine selâm ver “ dedi. Ona selâm verdim, selâmımı aldı, arkasından: “Hoş geldin Salih kardeş, Salih peygamber” dedi. Sonra beni dördüncü semaya yükseltti, kapının açılmasını istedi: “Kim o?” denildi: “Cebrail” dedi: “Yanındaki kimdir?” denildi: “Muhammed” dedi: “Gelmesi için kendisine haber gönderilmiş midir?” denildi: “Evet” dedi: “Hoşgeldi, bu geliş ne güzel bir geliştir” denildi, kapı açıldı, girdiğimde İdris’le karşılaştım, Cebrail: “Bu da İdris’tir, kendisine selâm ver “ dedi. Ona selâm verdim, selâmımı aldı, arkasından: “Hoş geldin Salih kardeş, Salih peygamber” dedi. Sonra beni beşinci semaya yükseltti, kapının açılmasını istedi: “Kim o?” denildi: “Cebrail” dedi: “Yanındaki kimdir?” denildi: “Muhammed” dedi: “Gelmesi için kendisine haber gönderilmiş midir?” denildi: “Evet” dedi: “Hoşgeldi, bu geliş ne güzel bir geliştir” denildi, kapı açıldı, girdiğimde Harun’la karşılaştım, Cebrail: “Bu da Harun’dur, kendisine selâm ver “ dedi. Ona selâm verdim, selâmımı aldı, arkasından: “Hoş geldin Salih kardeş, Salih peygamber” dedi. Sonra beni altıncı semaya yükseltti, kapının açılmasını istedi: “Kim o?” denildi: “Cebrail” dedi: “Yanındaki kimdir?” denildi: “Muhammed” dedi: “Gelmesi için kendisine haber gönderilmiş midir?” denildi: “Evet” dedi: “Hoşgeldi, bu geliş ne güzel bir geliştir” denildi, kapı açıldı, içeri girdiğimde Mûsa ile karşılaştım, Cebrail: “Bu da Musa’dır, kendisine selâm ver “ dedi. Ona selâm verdim, selâmımı aldı, arkasından: “Hoş geldin Salih kardeş, Salih peygamber” dedi. Kendisinden ayrıldığımda ağladı: “Seni ağlatan nedir?” denildi: “Benden sonra genç birisi peygamber oldu, onun ümmetinden cennete girenler , benim ümmetimden cennete girenlerden daha fazla da onun için ağlıyorum.” dedi. Sonra beni yedinci semaya yükseltti, kapının açılmasını istedi: “Kim o?” denildi: “Cebrail” dedi: “Yanındaki kimdir?” denildi: “Muhammed” dedi: “Gelmesi için kendisine haber gönderilmiş midir?” denildi: “Evet” dedi: “Hoşgeldi, bu geliş ne güzel bir geliştir”dedi. İçeri girdiğimde baksam ki İbrahim’le karşılaştım. Cebrail: “Bu da atan İbrahim’dir, kendisine selâm ver “ dedi. Ona selâm verdim, selâmımı aldı: “Hoş geldin Salih evlat, Salih peygamber” dedi. Sonra karşıma Sidretu’l Müntehâ (sonsuzluk ötesi ağaç) çıkarıldı, bir de baktım ki meyvesi Yemen’deki Hecer Testileri, yaprağı da fil kulakları gibiydi. Cebrail: “ Bu da Sidretu’l Müntehâ’dır” dedi. Dört nehirle karşılaştım, iki nehir içten (bâtın), iki nehir de dıştan (zâhir) idi : “ Bu iki çeşit nehir de nedir? Ey Cebrail” dedim: “İçten (bâtın), olanlar cenneteki iki nehirdir, dıştan (zâhir) olanlar ise Nil ve Fırat nehirleridir” dedi. Sonra karşıma el-Beytu’l-Ma’mur çıkarıldı, her gün buraya yetmiş bin melek giriyordu.(Buradan çıkanlar içeriye bir daha geri dönmüyordu). Arkasından bana bir kap şarap, bir kap süt ve bir kap bal getirildi, ben sütü aldım. Cebrail: “ Senin ümmetinin üzerinde bulundukları tabiat ve huy (fıtrat) budur” dedi. Arkasından her gün elli (vakit) namaz bana farz kılındı, oradan ayrıldım, Mûsâ’ya uğradım: “Ne ile emrolundun” dedi: “Her gün elli (vakit) namaz bana emredildi” dedim: “Ümmetin her gün elli (vakit) namaz kılamaz, vallahi ben senden önce insanları deneyip tecrübe ettim, hatta İsrailoğulları’na çok uğraştım, dolayısıyla Rabb’ine dön de ümmetine bunu azaltmasını iste” dedi, ben de müracaat ettim, benden onunu daha indirdi. Tekrar Mûsâ’ya döndüm, aynı şeyleri yine söyledi, bunun üzerine Rabb’ime tekrar müracaat ettim, benden onunu daha indirdi, Mûsâ’ya tekrar döndüm, aynı şeyleri yine söyledi, bunun üzerine Rabb’ime tekrar müracaat ettim, benden onunu indirdi. Musa’ya tekrar döndüm, aynı şeyleri yine söyledi, bunun üzerine Rabb’ime tekrar müracaat ettim, bunun akabinde bana her gün on (vakit) namaz emredildi. Musa’ya tekrar döndüm, yine aynı şeyleri söyledi. Ben de tekrar Rabb’ime müracaat ettim, bunun üzerine bana her gün beş (vakit) namaz emredildi. Mûsâ’ya tekrar döndüm: “Neile emrolundun” dedi: “Her gün beş (vakit) namaz bana emredildi” dedim: “Ümmetin her gün beş (vakit)namaz kılamaz, vallahi ben senden önce insanları deneyip tecrübe ettim, hatta İsrailoğulları’na çok uğraştım, dolayısıyla Rabb’ine dönde ümmetine bunu azaltmasını iste” dedi. Ben de: “Artık Rabb’imden utanacak hale gelene değin istedim, dolayısıyla buna rıza gösterip kabul ediyorum.” dedim. Kendisinden ayrıldığımda bir ses bana: “Farzımı, kullarımdan hafifleterek yürürlüğe koydum” diye nida etti.
(Kütüb-i Sitte Serisi:1, Sahîh-i Buhârî, Hadis No:
1586)
 ______

“Biz Muhammediyiz demek 28 peygamberi içinde tutar. Muhammed Aleyhisselâmı Duydu ve Uyduysa ona cennet vardır. Nur-u Mime ulaşmıştır. “Resim

 

3-Haz.NUH a.s

KURÂN-ı KERÎM’in RESMİ
3. Hz. Nuh نوح aleyhi’s-selâm.

Okudukça Sûreleri Aklım Küçülüp Gidiyor
Her Âyette Aynı Soru : Bu; Bana, Bende Ne Diyor?
Doğum-Ölüm Arasında Bir Tatlı Oyunda İnsan
Hayat Uykusunda Akıl, Kendi Kendine Gidiyor..
Fasıl : TEFSİR BÖLÜMÜ – ESBÂB-I NUZULE DÂİR
Konu : Bakara Suresi
Râvi : Ebû Said
Hadis : Tirmizî’nin rivâyetinde şu ziyâde vardır: “(…Nuh kavmi): “Bize ne bir korkutucu, ne de başka biri, hiç kimse gelmedi ” derler.
HadisNo : 455

أَلَمْ يَأْتِهِمْ نَبَأُ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ قَوْمِ نُوحٍ وَعَادٍ وَثَمُودَ وَقَوْمِ إِبْرَاهِيمَ وِأَصْحَابِ مَدْيَنَ وَالْمُؤْتَفِكَاتِ أَتَتْهُمْ رُسُلُهُم بِالْبَيِّنَاتِ فَمَا كَانَ اللّهُ لِيَظْلِمَهُمْ وَلَكِن كَانُواْ أَنفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ
1. e lem ye’ti-him : onlara gelmedi mi
2. nebeu : haber
3. ellezîne min kabli-him : onlardan önceki kimselerin
4. kavmi nuhin : Nuh kavmi
5. ve âdin : ve Ad (kavmi)
6. ve semûde : ve Semud (kavmi)
7. ve kavmi ibrâhîme : ve İbrâhîm kavmi
8. ve ashâbi medyene : ve Medyen halkı
9. ve el mu’tefikâti
(efeke) : ve çevrilmiş olanlar (altı üstüne çevrilen şehirler)
: (çevirdi)
10. etet-hum : onlara getirdi
11. rusulu-hum : onların (kendi) resûlleri
12. bi el beyyinati : delilleri ile (beyyineleri)
13. fe mâ kâne allâhu : o zaman Allah olmadı
14. li yazlime-hum : onlara zulmediyorlar
15. ve lâkin : ve fakat, lâkin
16. kânû : oldular
17. enfuse-hum : onlar nefslerine
18. yazlimûne : zulmediyor
Resim—” E lem ye’tihim nebeullezîne min kablihim kavmi nuhin ve âdn ve semûde ve kavmi ibrâhîme ve ashâbi medyene vel mu’tefikât(mu’tefikâti), etethum rusuluhum bil beyyinat(beyyinati), fe mâ kânallâhu li yazlimehum ve lâkin kânû enfusehum yazlimûn(yazlimûne).: Onlara, kendilerinden öncekilerin; Nuh Kavmi’nin, Âd’in, Semûd’un, İbrahim Kavmi’nin, Medyen Ashabı’nın ve o mü’tefikelerin haberi gelmedi mi? Onların hepsine peygamberleri delillerle gelmişlerdi. Demek ki Allah, onlara zulmetmiş değildi, lâkin onlar kendi kendilerine zulmediyorlardı.’’
TEVBE:70 (Resmi:9/İniş:113/Alfabetik:104)

وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَأَ نُوحٍ إِذْ قَالَ لِقَوْمِهِ يَا قَوْمِ إِن كَانَ كَبُرَ عَلَيْكُم مَّقَامِي وَتَذْكِيرِي بِآيَاتِ اللّهِ فَعَلَى اللّهِ تَوَكَّلْتُ فَأَجْمِعُواْ أَمْرَكُمْ وَشُرَكَاءكُمْ ثُمَّ لاَ يَكُنْ أَمْرُكُمْ عَلَيْكُمْ غُمَّةً ثُمَّ اقْضُواْ إِلَيَّ وَلاَ تُنظِرُونِ
1. vetlu : ve oku
2. aleyhim : onlara
3. nebe’e : haberi
4. nûhın : Nuh
5. iz kâle : dediği zaman, demişti
6. li kavmi-hi : kavmine
7. yâ kavmi : ey kavmim
8. in kâne : eğer ise
9. kebure : ağır geldi (büyük oldu)
10. aleykum : size
11. makâmî : makamım, bulunmam, durmam
12. ve tezkîrî : ve benim zikretmem
13. bi âyâti allâhi : Allah’ın âyetleri
14. fe alâllâhi (alâ allâhi) : artık Allah’a
15. tevekkeltu : ben tevekkül ettim, güvendim
16. fe ecmiû : artık, bundan sonra (toplanın)
karar verin (icma edin)
17. emre-kum : işinizi
18. ve şurekâe-kum : ve ortaklarınız
19. summe : sonra
20. lâ yekun : olmasın
21. emru-kum : işiniz
22. aleykum : sizin üzerinize
23. gummeten : bir gam, keder, belirsiz, gizli
24. summe akdû : sonra uygulayın (yerine getirin)
25. ileyye : bana
26. ve lâ tunzirûne : ve beklemeyin
Resim—” Vetlu aleyhim nebe’e nûh(nûhın), iz kâle li kavmihî yâ kavmi in kâne kebure aleykum makâmî ve tezkîrî bi âyâtillâhi fe alâllâhi tevekkeltu fe ecmiû emrekum ve şurekâekum summe lâ yekun emrukum aleykum gummeten summakdû ileyye ve lâ tunzirûn(tunzirûne). :Bir de onlara Nuh‘un kıssasını oku: Hani o bir zamanlar kavmine demişti ki: «Ey kavmim, eğer benim aranızda duruşum ve Allah’ın âyetleriyle öğüt verişim size ağır geliyorsa, şunu bilin ki, ben yalnızca Allah’a dayanmışımdır, artık siz ve ortaklarınız her ne yapacaksanız toplanıp bütün gücünüzle karar veriniz. Sonra bu işiniz size dert olmasın. Sonra bana ne yapacaksanız yapın, bana mühlet de vermeyin».
YÛNUS:71 (Resmi:10/İniş:51/Alfabetik:109)



وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا نُوحًا إِلَى قَوْمِهِ إِنِّي لَكُمْ نَذِيرٌ مُّبِينٌ
1. ve lekad : ve andolsun ki
2. erselnâ : biz gönderdik
3. nûhan : Nuh’u
4. ilâ kavmi-hi : kendi (onun) kavmine
5. in-nî : muhakkak ben
6. lekum : sizin için, size
7. nezîrun : bir uyarıcıyım
8. mubînun
(ebâne) : ifadesi açık ve kesin olan, fasih konuşan, açıklayan, açıkça ifade eden kişi
: (açık konuştu, kesin ifade etti)
Resim—”Ve lekad erselnâ nûhan ilâ kavmihî innî lekum nezîrun mubîn(mubînun).: Andolsun ki, vaktiyle Nuh‘u da kavmine gönderdik, O, onlara şöyle dedi: «Ben sizin için apaçık bir uyarıcıyım.»’’
HÛD:25 (Resmi:11/İniş:52/Alfabetik:38)

قَالُواْ يَا نُوحُ قَدْ جَادَلْتَنَا فَأَكْثَرْتَ جِدَالَنَا فَأْتَنِا بِمَا تَعِدُنَا إِن كُنتَ مِنَ الصَّادِقِينَ
1. kâlû : dediler
2. yâ nûhu : ey Nuh
3. kad : olmuştu
4. câdelte-nâ : sen bizimle çekiştin, mücâdele ettin
5. fe : öyle ki, hatta
6. ekserte : sen çok oldun, çok ileri gittin
7. cidâle-nâ : bizimle çekişmede, mücâdelede
8. fe’ti-nâ : artık bize getir
9. bi-mâ : şeyleri
10. teidu-nâ : bize vaadettiğin
11. in kunte : eğer isen
12. min es sâdikîne : sadıklardan, doğru sözlülerden
Resim—” Kâlû yâ nûhu kad câdeltenâ fe ekserte cidâlenâ fe’tinâ bi mâ teidunâ in kunte mines sâdikîn(sâdikîne).: Dediler ki; «Ey Nuh! Bizimle didişip durdun, didişmende de çok ileri gittin. Eğer doğru söylüyorsan, bizi tehdit ettiğin şu azabı getir de görelim.»’’
HÛD:32 (Resmi:11/İniş:52/Alfabetik:38 )

وَأُوحِيَ إِلَى نُوحٍ أَنَّهُ لَن يُؤْمِنَ مِن قَوْمِكَ إِلاَّ مَن قَدْ آمَنَ فَلاَ تَبْتَئِسْ بِمَا كَانُواْ يَفْعَلُونَ
Resim—” Ve ûhiye ilâ nûhın ennehu len yu’mine min kavmike illâ men kad âmene fe lâ tebteis bi mâ kânû yef’alûn(yef’alûne).: Ayrıca Nuh‘a şöyle vahyettik: «Bil ki kavminden şimdiye kadar iman etmiş olanlardan başka artık kimse iman etmeyecektir. Onun için yaptıkları şeylerden dolayı kederlenme.»’’
HÛD:36 (Resmi:11/İniş:52/Alfabetik:38)

وَهِيَ تَجْرِي بِهِمْ فِي مَوْجٍ كَالْجِبَالِ وَنَادَى نُوحٌ ابْنَهُ وَكَانَ فِي مَعْزِلٍ يَا بُنَيَّ ارْكَب مَّعَنَا وَلاَ تَكُن مَّعَ الْكَافِرِينَ
Resim—” Ve hiye tecrî bihim fî mevcin kel cibâli ve nâdâ nûhunibnehu ve kâne fî ma’zilin yâ buneyyerkeb meanâ ve lâ tekun meal kâfirîn(kâfirîne).: Gemi içindekilerle birlikte, dağlar gibi dalgalar arasında akıp gidiyordu. Nuh ayrı bir yere çekilmiş olan oğluna bağırdı: «Yavrucuğum, gel, bizimle beraber bin! Kâfirlerle beraber olma!» ‘’
HÛD:42 (Resmi:11/İniş:52/Alfabetik:38)

وَنَادَى نُوحٌ رَّبَّهُ فَقَالَ رَبِّ إِنَّ ابُنِي مِنْ أَهْلِي وَإِنَّ وَعْدَكَ الْحَقُّ وَأَنتَ أَحْكَمُ الْحَاكِمِينَ
Resim—” Ve nâdâ nûhun rabbehu fe kâle rabbi innebnî min ehlî ve inne va’dekel hakku ve ente ahkemul hâkimîn(hâkimîne). : Nuh Rabbine niyaz edip dedi ki: «Ey Rabbim! Oğlum benim ehlimdendi senin vaadin de elbette haktır ve gerçektir. Ve sen hakimler hakimisin.» ‘’
HÛD:45 (Resmi:11/İniş:52/Alfabetik:38)

قَالَ يَا نُوحُ إِنَّهُ لَيْسَ مِنْ أَهْلِكَ إِنَّهُ عَمَلٌ غَيْرُ صَالِحٍ فَلاَ تَسْأَلْنِ مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ إِنِّي أَعِظُكَ أَن تَكُونَ مِنَ الْجَاهِلِينَ
Resim—” Kâle yâ nûhu innehu leyse min ehlik(ehlike), innehu amelun gayru salih(salihin), fe lâ tes’elni mâ leyse leke bihî ilm(ilmun), innî eızuke en tekûne minel câhilîn(câhilîne).: Allah: «Ey Nuh! O kesinlikle senin ehlin (âilen)’den değildir. Çünkü o salih olmayan bir amelin sahibidir. Hakkında bilgin olmayan bir şeyi benden isteme! Ben, seni, cahillerden olmaktan sakındırırım.»’’
HÛD:46 (Resmi:11/İniş:52/Alfabetik:38)

قِيلَ يَا نُوحُ اهْبِطْ بِسَلاَمٍ مِّنَّا وَبَركَاتٍ عَلَيْكَ وَعَلَى أُمَمٍ مِّمَّن مَّعَكَ وَأُمَمٌ سَنُمَتِّعُهُمْ ثُمَّ يَمَسُّهُم مِّنَّا عَذَابٌ أَلِيمٌ
Resim—” Kîle yâ nûhuhbıt bi selâmin minnâ ve berekâtin aleyke ve alâ umemin mimmen meâk(meâke), ve umemun se numettiuhum summe yemessuhum minnâ azâbun elîm(elîmun).:«Ey Nuh!» denildi, « Bizden bir selâm sana ve seninle birlikte olanlardan gelecek ümmetlere, kutluluk dileğiyle gemiden in. İlerde kendilerini bir çok nimetten faydalandıracağımız, sonra da bu yüzden kendilerine tarafımızdan acıklı bir azap dokunacak nice ümmetler olacaktır.» ‘’
HÛD:48 (Resmi:11/İniş:52/Alfabetik:38)

وَيَا قَوْمِ لاَ يَجْرِمَنَّكُمْ شِقَاقِي أَن يُصِيبَكُم مِّثْلُ مَا أَصَابَ قَوْمَ نُوحٍ أَوْ قَوْمَ هُودٍ أَوْ قَوْمَ صَالِحٍ وَمَا قَوْمُ لُوطٍ مِّنكُم بِبَعِيدٍ
Resim—” Ve yâ kavmi lâ yecrimennekum şikâkî en yusîbekum mislu mâ esâbe kavme nûhin ev kavme hûdin ev kavme sâlih(sâlihın), ve mâ kavmu lûtin minkum bi baîd(baîdin). :«Ey kavmim! Bana karşı gelmeniz sakın sizi, Nuh kavminin veya Hud kavminin veya Salih kavminin başlarına gelen musibetler gibi bir musibete uğratmasın. Lut kavmi de sizden uzak değildir.’’
HÛD:89 (Resmi:11/İniş:52/Alfabetik:38)



اَلَمْ يَاْتِكُمْ نَبَٶُا الَّذٖينَ مِنْ قَبْلِكُمْ قَوْمِ نُوحٍ وَعَادٍ وَثَمُودَ وَالَّذٖينَ مِنْ بَعْدِهِمْ لَا يَعْلَمُهُمْ اِلَّا اللّٰهُ جَاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ فَرَدُّوا اَيْدِيَهُمْ فٖى اَفْوَاهِهِمْ وَقَالُوا اِنَّا كَفَرْنَا بِمَا اُرْسِلْتُمْ بِهٖ وَاِنَّا لَفٖى شَكٍّ مِمَّا تَدْعُونَنَا اِلَيْهِ مُرٖيبٍ
Resim—”E lem ye’tikum nebeullezine min kablikum kavmi nuhiv ve adiv ve semud, vellezine mim ba’dihim la ya’lemuhum ilellah, caethum rusuluhum bil beyyinati fe raddu eydiyehum fi efvahihim ve kalu inna kefarna bima ursiltum bihi ve inna le fi şekkim mimma ted’unena ileyhi murîb.:Sizden öncekilerin; Nuh, Âd ve Semûd kavimlerinin ve onlardan sonra gelenlerin haberleri size gelmedi mi? Onları, Allah’tan başkası bilmez. Peygamberleri onlara mucizeler getirdi de onlar ellerini ağızlarına koydular ve dediler ki: «Biz sizinle gönderileni inkâr ettik ve bizi çağırdığınız şeyden de şüphe ve endişe içindeyiz.»
(İBRÂHİM suresi 9. ayet) (Resmi: 14/İniş:72/Alfabetik:40)

ذُرِّيَّةَ مَنْ حَمَلْنَا مَعَ نُوحٍ اِنَّهُ كَانَ عَبْدًا شَكُورًا
Resim—”Zurriyyete men hamelna mea nuh, innehu kane abden şekûra.:Ey Nuh‘la beraber gemiye taşıyarak kurtardığımız kimselerin soyundan olanlar! Doğrusu o çok şükredici bir kuldu.’’
(İSRÂ suresi 3. ayet) (Resmi: 17/İniş:50/Alfabetik:46)

وَكَمْ اَهْلَكْنَا مِنَ الْقُرُونِ مِنْ بَعْدِ نُوحٍ وَكَفٰى بِرَبِّكَ بِذُنُوبِ عِبَادِهٖ خَبٖيرًا بَصٖيرًا
Resim—”Ve kem ehlekna minel kuruni mim ba’di nuh, ve kefa bi rabbike bi zunubi ibadihi habiram besîra.:Hem Nuh‘tan sonra nice nesilleri helak ettik. Kullarının günahlarını bilmek ve görmekte Rabbin yeter.’’
(İSRÂ suresi 17. ayet) (Resmi: 17/İniş:50/Alfabetik:46)

أُوْلَئِكَ الَّذِينَ أَنْعَمَ اللَّهُ عَلَيْهِم مِّنَ النَّبِيِّينَ مِن ذُرِّيَّةِ آدَمَ وَمِمَّنْ حَمَلْنَا مَعَ نُوحٍ وَمِن ذُرِّيَّةِ إِبْرَاهِيمَ وَإِسْرَائِيلَ وَمِمَّنْ هَدَيْنَا وَاجْتَبَيْنَا إِذَا تُتْلَى عَلَيْهِمْ آيَاتُ الرَّحْمَن خَرُّوا سُجَّدًا وَبُكِيًّا*
Resim—”Ulâikellezîne en’amallâhu aleyhim minen nebiyyîne min zurriyyeti âdeme ve mimmen hamelnâ mea nûhin ve min zurriyyeti ibrâhîme ve isrâîle ve mimmen hedeynâ vectebeynâ, izâ tutlâ aleyhim âyâtur rahmâni harrû succeden ve bukiyyâ(bukiyyen). (SECDE ÂYETİ)İşte bunlar, Âdem’in ve Nûh ile beraber (gemiye) bindirdiklerimizin soyundan, İbrahim’in, Yakub’un ve doğru yola iletip seçtiklerimizin soyundan kendilerine nimet verdiğimiz nebîlerdir. Kendilerine Rahmân’ın âyetleri okunduğu zaman ağlayarak secdeye kapanırlardı.”
(MERYEM suresi 58. ayet) (Resmi:19/İniş:44/Alfabetik:63)

وَنُوحًا اِذْ نَادٰى مِنْ قَبْلُ فَاسْتَجَبْنَا لَهُ فَنَجَّيْنَاهُ وَاَهْلَهُ مِنَ الْكَرْبِ الْعَظٖيمِ
Resim—”Ve nuhan iz nada min kablu festecebna lehu fenecceynahu ve ehlehu minel kerbil azîm.:Nuh da daha önceleri bize yalvarmıştı; biz de onun duasını kabul ettik, kendisini ve ailesini büyük sıkıntıdan kurtardık.’’
(ENBİYÂ suresi 76. ayet) (Resmi: 21/İniş:73/Alfabetik:21)

وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا نُوحًا اِلٰى قَوْمِهٖ فَقَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللّٰهَ مَا لَكُمْ مِنْ اِلٰهٍ غَيْرُهُ اَفَلَا تَتَّقُونَ
Resim—” Ve le kad erselna nuhan ila kavmihi fe kale ya kavmi’budullahe ma lekum min ilahin ğayruh, e fe la tettekûn.:And olsun biz, Nûh‘u kavmine gönderdik. «Ey kavmim dedi, Allah’a kulluk edin. O’ndan başka tanrınız yoktur. Hâlâ sakınmaz mısınız?»
(MÜ’MİNÛN suresi 23. ayet) (Resmi: 23/İniş:74/Alfabetik:70)

وَقَوْمَ نُوحٍ لَمَّا كَذَّبُوا الرُّسُلَ اَغْرَقْنَاهُمْ وَجَعَلْنَاهُمْ لِلنَّاسِ اٰيَةً وَاَعْتَدْنَا لِلظَّالِمٖينَ عَذَابًا اَلٖيمًا
Resim— ”Ve kavme nuhil lemma kezzebur rusule ağraknahum ve cealnahum lin nasi ayeh, ve a’tedna liz zalimine azaben elima.:Nuh kavmine gelince, Peygamberleri yalancılıkla itham ettiklerinde, onları suda boğduk ve kendilerini insanlar için bir ibret yaptık. Biz zalimler için acıklı bir azab hazırlamışızdır.’’
(FURKÂN suresi 37. ayet) (Resmi: 25/İniş:42/Alfabetik:29)

كَذَّبَتْ قَوْمُ نُوحٍ الْمُرْسَلٖينَ
Resim— ”Kezzebet kavmu nuhinil murselîn.:Nuh kavmi de peygamberleri yalancılıkla itham etti.”
(ŞUARA suresi 105. ayet) (Resmi: 26/İniş:47/Alfabetik:94)

اِذْ قَالَ لَهُمْ اَخُوهُمْ نُوحٌ اَلَا تَتَّقُونَ
Resim— ”İz kale lehum ehuhum nuhun ela tettekûn.:Hani kardeşleri Nuh onlara şöyle demişti: «Siz Allah’tan korkmaz mısınız?»
(ŞUARA suresi 106. ayet) (Resmi: 26/İniş:47/Alfabetik:94)

قَالُوا لَئِنْ لَمْ تَنْتَهِ يَا نُوحُ لَتَكُونَنَّ مِنَ الْمَرْجُومٖينَ
Resim— ”Kalu le il lem tentehi ya nuhu le tekunenne minel mercumîn. :Dediler ki: «Ey Nuh! Eğer vazgeçmezsen, iyi bil ki, taşa tutulanlardan olacaksın!»
(ŞUARA suresi 116. ayet) (Resmi: 26/İniş:47/Alfabetik:94)

وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا نُوحًا اِلٰى قَوْمِهٖ فَلَبِثَ فٖيهِمْ اَلْفَ سَنَةٍ اِلَّا خَمْسٖينَ عَامًا فَاَخَذَهُمُ الطُّوفَانُ وَهُمْ ظَالِمُونَ
Resim—”Ve le kad erselna nuhan ila kavmihi fe lebise fihim elfe senetin illa hamsine ama, fe ehazehumut tufanu ve hum zalimûn.:Andolsun ki Nuh‘u kendi kavmine gönderdik de, o dokuz yüz elli yıl onların arasında kaldı. Sonunda, onlar zulümlerini sürdürürken tufan kendilerini yakalayıverdi.”
(ANKEBÛT suresi 14. ayet) (Resmi: 29/İniş:85/Alfabetik:8)

وَإِذْ أَخَذْنَا مِنَ النَّبِيِّينَ مِيثَاقَهُمْ وَمِنكَ وَمِن نُّوحٍ وَإِبْرَاهِيمَ وَمُوسَى وَعِيسَى ابْنِ مَرْيَمَ وَأَخَذْنَا مِنْهُم مِّيثَاقًا غَلِيظًا
Resim—”Ve iz ehaznâ minen nebîyyîne mîsâkahum ve minke ve min nûhın ve ibrâhîme ve mûsâ ve îsebni meryeme ve ehaznâ minhum mîsâkan galîzâ(galîzan)..:Unutma o peygamberlerden mîsaklarını (kesin sözlerini) aldığımız vakti! Hele senden, Nuh, İbrahim, Musa ve Meryemoğlu İsa’dan ki onlardan ağır bir mîsak (sağlam bir söz) aldık.’’
(AHZÂB suresi 7. ayet) (Resmi: 33/İniş:97/Alfabetik:4)

Fasil : FEZAİL BÖLÜMÜ Konu : Ashabın Fazilet Ve Menkıbelerinin Yüceliği
Ravi : Said İbnu Zeyd
Hadis : Resulullah (sav)`ın şöyle söylediğini işittim: “Ebu Bekr cennetliktir, Ömer cennetliktir, Osman cennetliktir, Ali cennetliktir, Talha cennetliktir, Zübeyr cennetliktir, Sa`d İbnu Malik cennetliktir, Abdurrahman İbnu Avf cennetliktir, Ebu Ubeyde İbnu`l-Cerrah cennetliktir.” (Ravi der ki: Zeyd) onuncu da sükut etti. Dinleyenler: “Onuncu kim?” diye sordular. (Bu taleb üzerine): “Said İbnu Zeyd!” dedi. Yani bu, kendisi idi. Zeyd sonra ilave etti: “Allah`a yemin ederim. Onlardan birinin Resulullah (sa} ile birlikte yüzü tozlanacak kadar bulunuvermesi, sizden birinin ömür boyu çalışmasından daha hayırlıdır, hatta ömrü, Hz. Nuh aleyhisselam`ın ömrü kadar uzun olsa bile.”
HadisNo : 4369

Fasil : KIYAMET VE KIYAMETLE İLGİLİ MESELELER BÖLÜMÜ
Konu : Deccal Hakkında
Ravi : İbnu Ömer
Hadis : Resulullah (sav) Veda haccı sırasında (bir ara): “Halk susup dinlesin!” buyurdular. Sonra Allah`a hamd ve senada bulunup, arkadan Mesih ve Deccal`den uzun uzun söz ettiler ve buyurdular ki: “Allah`ın gönderdiği her peygamber, ümmetini onunla inzar etti. Nuh aleyhisselam ümmetini onunla inzar etti, ondan sonra gelen peygamberler de. O, sizin aranızda çıkacak. Onun hali sizden gizli kalmayacak. Rabbinizin tek gözlü olmadığı size kapalı değildir. O ise sağ gözü kör birisidir. Onun gözü sanki (salkımdan) dışa fırlamış bir üzüm danesi gibidir. [İki közünün arasında ke-fe-re yani kafir yazılmış olacaktır. Bunu her müslüman okuyacaktır.]
HadisNo : 5013

Fasil : KIYAMET VE KIYAMETLE İLGİLİ MESELELER BÖLÜMÜ

Konu : Şefaat Hakkında
Ravi : Ebu Hureyre
Hadis : Biz bir davette Resulullah ile beraberdik. Ona sofrada hayvanın ön budu(ndan bir parça) ikram edildi. Bud hoşuna giderdi. Ondan bir parça ısırdı ve: “Ben kıyamet günü ademoğlunun efendisiyim! Acaba bunun neden olduğunu biliyor musunuz? (Açıklayayım): “Allah o gün, öncekileri ve sonrakileri tek bir düzlükle toplar. Bakan onlara bakar, çağıran onları işitir. Güneş onlara yaklaşır. Gam ve sıkıntı, insanların tahammül edemeyecekleri ve takat getiremeyecekleri dereceye ulaşır. Öyle ki insanlar: “içinde bulunduğumuz şu hali görmüyor musunuz, sizlere şefaat edecek birini görmüyor musunuz?” demeye başlarlar. Birbirlerine: “Babanız Adem var!” derler ve ona gelerek: “Ey Adem! Sen insanların babasısın. Allah seni kendi eliyle yarattı, kendi ruhundan sana üfledi. [Bütün isimleri sana öğretti]. Meleklerine senin önünde secde ettirdi. Seni cennete yerleştirdi. [Allah katında itibarın, makamın var.] Rabbin nezdinde bizim için şefaatte bulunmaz mısın? Bizim şu halimizi, başımıza şu geleni görmüyor musun?” derler. Adem aleyhisselam da: “Bugün Rabbim çok öfkelidir, daha önce bu kadar öfkelenmedi. Bundan sonra da böylesine öfkelenmeyecek. (Esasen şefaate benim yüzüm yok, çünkü, cennette iken, Allah) beni o ağaca yaklaşmaktan men etmişti. Ben, bu yasağa asi oldum. [Ben cennette iken işlediğim günah sebebiyle cennetten çıkarıldım. Bugün günahlarım affedilirse bu bana yeter]. Nefsim! Nefsim! Nefsim! Benden başkasına gidin. Nuh aleyhisselam`a gidin!” diyecek. İnsanlar Nuh aleyhisselam`a gelecekler: “Ey Nuh! sen yeryüzü ahalisine gönderilen resullerin ilkisin. Allah seni çok şükreden bir kul (abden şeküra) diye isimlendirdi. İçinde bulunduğumuz şu hali görmüyor musun? Başımıza gelenleri görmüyor musun? Rabbin nezdinde bizim için şefaatte bulunmaz mısın?” diyecekler. Nuh aleyhisselam da şöyle diyecek: “Bugün Rabbim çok öfkelidir. Daha önce hiç bu kadar öfkelenmedi, bundan sonra da böylesine öfkelenmeyecek! Benim bir dua hakkım vardı. Ben onu kavmimin aleyhine (beddua olarak) yaptım. Nefsim! Nefsim! Nefsim! Benden başkasına gidin. İbrahim aleyhisselam`a gidin!” diyecek. İnsanlar İbrahim aleyhisselam`a gelecekler: “Ey İbrahim! Sen Allah`ın peygamberi ve arz ahalisi içinde yegane Halilisin. Bize Rabbin nezdinde şefaat et! İçinde bulunduğumuz şu hali görmüyor musun?” diyecekler. İbrahim aleyhisselam onlara: “Rabbim bugün çok öfkeli. Bundan önce bu kadar öfkelenmemişti, bundan sonra da bu kadar öfkelenmeyecek. (Şefaat etmeye kendimde yüz de bulamıyorum. Çünkü ben) üç kere yalan söyledim!” deyip, bu yalanlarını birer birer sayacak. Sonra sözlerine şöyle devam edecek: “Nefsim! Nefsim! Nefsim! Benden başkasına gidin! Musa aleyhisselam`a gidin!” İnsanlar, Hz. Musa aleyhisselam`a gelecekler ve: “Ey Musa! Sen Allah`ın peygamberisin. Allah seni, risaletiyle ve hususi kelamıyla insanlardan üstün kıldı. Bize Allah nezdinde şefaatte bulun! İçinde bulunduğumuz hali görmüyor musun?” diyecekler. Hz. Musa da: “Bugün Rabbim çok öfkelidir. Daha önce böylesine öfkelenmedi, bundan sonra da böylesine öfkelenmeyecek. (Esasen Rabbim nezdinde şefaate yüzüm de yok. Çünkü) ben, öldürülmesi ile emrolunmadığım bir cana kıydım. [...Bugün ben mağfirete mazhar olursam bu bana yeterlidir.] Nefsim! Nefsim! Nefsim! Benden başkasına gidin! Hz. İsa aleyhisselam`a gidin!” diyecek. İnsanlar Hz. İsa`ya gelecekler ve: “Ey İsa, sen Allah`ın peygamberisin ve Meryem`e attığı bir kelamısın ve kendinden bir ruhsun. Üstelik sen beşikte iken insanlara konuşmuştun. Rabbin nezdinde bize şefaat et! İçinde bulunduğumuz şu hali görmüyor musun?” diyecekler! Hz. İsa aleyhisselam da: “Bugün Rabbim çok öfkeli. Daha önce bu kadar öfkelenmedi, bundan böyle de hiç bu kadar öfkelenmeyecek!” diyecek. -Hz. İsa şahsıyla ilgili bir günah zikretmeksizin- ( Bir başka rivayette): ["Beni, Allah`tan ayrı bir ilah edindiler. Bugün bana mağfiret edilirse bu bana yeter."] Nefsim! Nefsim! Nefsim! Benden başkasına gidin! Muhammed aleyhissalatı vesselam`a gidin!” diyecek. İnsanlar Muhammed (sav)`e gelecekler, bir diğer rivayette: “Bana gelirler!” denmiştir- ve: “Ey Muhammed! Sen Allah`ın peygamberisin, bütün peygamberlerin sonuncususun. Allah senin geçmiş, gelecek bütün günahlarını mağfiret buyurdu. Bize Rabbin nezdinde şefaatte bulun. Şu içinde bulunduğumuz hali görmüyor musun?” diyecekler. Bunun üzerine ben Arş`ın altına gideceğim. Rabbim için secdeye kapanacağım. Derken Allah, benden önce hiç kimseye açmadığı medh u senaları benim için açacak [Ben onlarla Rabbime medh u senalarda bulunacağım]. Sonra: “Ey Muhammed başını kaldır ve iste! (İstediğin) sana verilecek! Şefaat talep et! Şefaatin yerine getirilecek!” denilecek. Ben de başımı kaldıracağım ve: “Ey Rabbim ümmetim! Ey Rabbim ümmetim! Ey Rabbim ümmetim!” diyeceğim. Bunun üzerine: “Ey Muhammed! Ümmetinden, üzerinde hesap olmayanları cennet kapılarından sağdaki kapıdan içeri al! Esasen onlar diğer kapılarda da insanlara ortaktırlar!” denilecek.” Resulullah sonra şöyle buyurdular: “Nefsim kudret elinde olan Zat-ı Zülcelal`e yemin olsun. Cennet kapısının kanatlarından iki kanadının arasındaki mesafe Mekke ile Hacer arasındaki veya Mekke ile Busra arasındaki mesafe kadardır.” Hz. İbrahim aleyhisselam`ın kıssasıyla ilgili bir rivayette şu ziyade var: [Hz. İbrahim, (insanlar, şefaat etmesi için kendine geldikleri zaman, Allah`a şefaat talebinde bulunmasına mani olan üç günahı olarak yıldızlar hakkında sarfettiği "İşte bu Rabbim" (En`am 76) sözünü, atalarının putları hakkında sarfettiği "Belki de bu (putları kırma) işini onların en büyüğü yapmıştır" (Enbiya 63) sözünü ve bir de: "Ben gerçekten hastayım" (Saffat 89) sözünü zikretti."]
HadisNo : 5092

Fasil : FEZAİL BÖLÜMÜ
Konu : Ashabın Fazilet Ve Menkıbelerinin Yüceliği
Ravi : Said İbnu Zeyd
Hadis : Resulullah (sav)`ın şöyle söylediğini işittim: “Ebu Bekr cennetliktir, Ömer cennetliktir, Osman cennetliktir, Ali cennetliktir, Talha cennetliktir, Zübeyr cennetliktir, Sa`d İbnu Malik cennetliktir, Abdurrahman İbnu Avf cennetliktir, Ebu Ubeyde İbnu`l-Cerrah cennetliktir.” (Ravi der ki: Zeyd) onuncu da sükut etti. Dinleyenler: “Onuncu kim?” diye sordular. (Bu taleb üzerine): “Said İbnu Zeyd!” dedi. Yani bu, kendisi idi. Zeyd sonra ilave etti: “Allah`a yemin ederim. Onlardan birinin Resulullah (sa} ile birlikte yüzü tozlanacak kadar bulunuvermesi, sizden birinin ömür boyu çalışmasından daha hayırlıdır, hatta ömrü, Hz. Nuh aleyhisselam`ın ömrü kadar uzun olsa bile.”
Hadis No : 4369

_________________



وَلَقَدْ نَادَانَا نُوحٌ فَلَنِعْمَ الْمُجِيبُونَ
Resim—”Ve lekad nâdânâ nûhun fe le ni’mel mucîbûn(mucîbûne).. Andolsun ki Nuh bize seslenip dua etmişti de biz de ne güzel kabul etmiştik.’’
(SÂFFÂT suresi 75. ayet) (Resmi: 37/İniş:56/Alfabetik:90)

وَنَجَّيْنَاهُ وَأَهْلَهُ مِنَ الْكَرْبِ الْعَظِيمِ
Resim—”Ve necceynâhu ve ehlehu minel kerbil azîm(azîmi) .:Bütün âlemler içinde Nuh‘a selam olsun.’’
(SÂFFÂT suresi 79. ayet) (Resmi: 37/İniş:56/Alfabetik:90)
كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ وَعَادٌ وَفِرْعَوْنُ ذُو الْأَوْتَادِ
Resim—”Kezzebet kablehum kavmu nûhın ve âdun ve fir’avnu zul evtâdi.:Onlardan önce Nuh kavmi, Âd kavmi ve saltanat sahibi Firavun da yalanlamışlardı.’’
(SÂD suresi 12. ayet) (Resmi: 38/İniş:38/Alfabetik:88)

كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ وَالْأَحْزَابُ مِن بَعْدِهِمْ وَهَمَّتْ كُلُّ أُمَّةٍ بِرَسُولِهِمْ لِيَأْخُذُوهُ وَجَادَلُوا بِالْبَاطِلِ لِيُدْحِضُوا بِهِ الْحَقَّ فَأَخَذْتُهُمْ فَكَيْفَ كَانَ عِقَابِ
Resim—”Kezzebet kablehum kavmu nûhın vel ahzâbu min ba’dıhım ve hemmet kullu ummetin bi resûlihim li ye’huzûhu ve câdelû bil bâtılı li yudhıdû bihil hakka fe ehaztuhum, fe keyfe kâne ıkâb(ıkâbi).:Onlardan önce Nuh kavmi, arkalarından da çeşitli topluluklar yalanlamışlardı. Her ümmet, kendi peygamberlerini yakalamak kastında bulundu. Hakkı batılla gidermek için boşuna mücadele ettiler. Ben de onları tuttum, alıverdim. (Bak o zaman) azabım nasıl oldu?’’
(MÜ’MİN suresi 5. ayet) (Resmi: 40/İniş:60/Alfabetik:69)

مِثْلَ دَأْبِ قَوْمِ نُوحٍ وَعَادٍ وَثَمُودَ وَالَّذِينَ مِن بَعْدِهِمْ وَمَا اللَّهُ يُرِيدُ ظُلْمًا لِّلْعِبَادِ
Resim—”Misle de’bi kavmi nûhın ve âdin ve semûde vellezîne min ba’dihim, ve mâllâhu yurîdu zulmen lil ibâd(ibâdi).: «Nuh Kavmi’nin, Âd’ın, Semud’un ve daha sonrakilerin maceraları gibi (bir günün geleceğinden korkuyorum). Allah, kulları için bir zulüm istemez.»
(MÜ’MİN suresi 31. ayet) (Resmi: 40/İniş:60/Alfabetik:69)

شَرَعَ لَكُم مِّنَ الدِّينِ مَا وَصَّى بِهِ نُوحًا وَالَّذِي أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ وَمَا وَصَّيْنَا بِهِ إِبْرَاهِيمَ وَمُوسَى وَعِيسَى أَنْ أَقِيمُوا الدِّينَ وَلَا تَتَفَرَّقُوا فِيهِ كَبُرَ عَلَى الْمُشْرِكِينَ مَا تَدْعُوهُمْ إِلَيْهِ اللَّهُ يَجْتَبِي إِلَيْهِ مَن يَشَاء وَيَهْدِي إِلَيْهِ مَن يُنِيبُ
Resim—”Şerea lekum mined dîni mâ vassâ bihî nûhan vellezî evhaynâ ileyke ve mâ vassaynâ bihî ibrâhîme ve mûsâ ve îsâ, en ekîmûd dîne ve lâ teteferrekû fîh(fîhi), kebure alel muşrikîne mâ ted’ûhum ileyh(ileyhi), allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu).: Allah dinden Nuh‘a tavsiye buyurduğu şeyi sizin için de bir kanun yaptı ve (Ey Muhammed!) sana vahyettiğimizi, İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya tavsiye buyurduğumuzu da şeriat kıldı. Şöyle ki: Dini doğru tutun ve onda ayrılığa düşmeyin.
Fakat senin kendilerini davet ettiğin şey, müşriklere ağır geldi. Allah dilediğini kendine seçer ve kendisine yöneleni de doğru yola iletir.’’
(ŞÛRÂ suresi 13. ayet) (Resmi: 42/İniş:62/Alfabetik:95)

كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ وَأَصْحَابُ الرَّسِّ وَثَمُودُ
Resim—”Kezzebet kablehum kavmu nûhın ve ashâbur ressi ve semûdu.:Onlardan önce Nuh‘un kavmi, Ress halkı ve Semûd da yalanlamıştı.”
(KAF suresi 12. ayet) (Resmi: 50/İniş:34/Alfabetik:49)

وَقَوْمَ نُوحٍ مِّن قَبْلُ إِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمًا فَاسِقِينَ
Resim—” Ve kavme nûhın min kabl(kablu), inne hum kânû kavmen fâsıkîn(fâsıkîne).: Daha önce de Nuh kavmini helâk etmiştik. Çünkü onlar yoldan çıkmış fâsık bir kavimdiler.’’
(ZÂRİYÂT suresi 46. ayet) (Resmi: 51/İniş:67/Alfabetik:111)

وَقَوْمَ نُوحٍ مِّن قَبْلُ إِنَّهُمْ كَانُوا هُمْ أَظْلَمَ وَأَطْغَى
Resim—”Ve kavme nûhın min kabl(kablu), innehum kânû hum azleme ve atgâ.:Önceden de Nuh kavmini (helak etmişti), çünkü onlar zulmetmiş ve azmıştı.’’
(NECM suresi 52. ayet) (Resmi: 53/İniş:23/Alfabetik:80)

كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ فَكَذَّبُوا عَبْدَنَا وَقَالُوا مَجْنُونٌ وَازْدُجِرَ
Resim—”Kezzebet kablehum kavmu nûhın fe kezzebu abdenâ ve kâlû mecnûnun vezducir(vezducire).: Onlardan önce Nuh‘un kavmi de yalanlamıştı. Kulumuzu yalanladılar ve: «Cinlenmiştir.» dediler. Ve (Nuh davetten vazgeçmeye) zorlandı.’’
(KAMER suresi 9. ayet) (Resmi: 54/İniş:37/Alfabetik:52)

وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا نُوحًا وَإِبْرَاهِيمَ وَجَعَلْنَا فِي ذُرِّيَّتِهِمَا النُّبُوَّةَ وَالْكِتَابَ فَمِنْهُم مُّهْتَدٍ وَكَثِيرٌ مِّنْهُمْ فَاسِقُونَ
Resim—”Ve lekad erselnâ nûhan ve ibrâhîme ve cealnâ fî zurriyyetihimen nubuvvete vel kitâbe fe minhum muhted(muhtedin), ve kesîrun minhum fâsikûn(fâsikûne).: Andolsun, Nuh‘u ve İbrahim’i elçi gönderdik, peygamberliği ve kitabı bunların zürriyetleri arasına koyduk. Onlardan yola gelen de vardı, ama onlardan çoğu yoldan çıkmışlardı.’’
(HADÎD suresi 26. ayet) (Resmi: 57/İniş:112/Alfabetik:33)

ضَرَبَ اللَّهُ مَثَلًا لِّلَّذِينَ كَفَرُوا اِمْرَأَةَ نُوحٍ وَاِمْرَأَةَ لُوطٍ كَانَتَا تَحْتَ عَبْدَيْنِ مِنْ عِبَادِنَا صَالِحَيْنِ فَخَانَتَاهُمَا فَلَمْ يُغْنِيَا عَنْهُمَا مِنَ اللَّهِ شَيْئًا وَقِيلَ ادْخُلَا النَّارَ مَعَ الدَّاخِلِينَ
Resim—”Dareballâhu meselen lillezîne keferûmreete nûhın vemreete lût(lûtın), kânetâ tahte abdeyni min ibâdinâ sâlihayni fe hânetâhumâ fe lem yugniyâ anhumâ minallâhi şey’en ve kîledhulen nâre mead dâhılîn(dâhilîne).:Allah, inkâr edenlere, Nuh‘un karısı ile Lut’un karısını misal verdi. Bu ikisi, kullarımızdan iki salih kulun (nikahı) altında idiler, onlara hıyanet ettiler. (Kocaları,) Allah’tan hiçbir şeyi onlardan savamadı. (Onlara): «Haydi girenlerle birlikte siz de ateşe girin!» denildi.’’
(TAHRÎM suresi 10. ayet) (Resmi: 66/İniş:106/Alfabetik:97) 
 



إِنَّا أَرْسَلْنَا نُوحًا إِلَى قَوْمِهِ أَنْ أَنذِرْ قَوْمَكَ مِن قَبْلِ أَن يَأْتِيَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ
Resim—”İnnâ erselnâ nûhan ilâ kavmihî en enzir kavmeke min kabli en ye’tiyehum azâbun elîm(elîmun).: Gerçekten biz Nûh‘u kavmine gönderdik, «kavmine acı bir azap gelmezden önce onları uyar» diye.’’
(NÛH suresi 1. ayet) (Resmi: 71/İniş:71/Alfabetik:83)

قَالَ نُوحٌ رَّبِّ إِنَّهُمْ عَصَوْنِي وَاتَّبَعُوا مَن لَّمْ يَزِدْهُ مَالُهُ وَوَلَدُهُ إِلَّا خَسَارًا
Resim—”Kâle nûhun rabbi innehum asavnî vettebeû men lem yezidhu mâluhu ve veleduhû illâ hasârâ(hasâran).Nûh dedi ki: «Ey Rabbim! Onlar bana isyan ettiler; malı ve çocuğu hüsrandan başka bir şeyini artırmayan kimsenin ardına düştüler.»
(NÛH suresi 21. ayet) (Resmi: 71/İniş:71/Alfabetik:83)

وَقَالَ نُوحٌ رَّبِّ لَا تَذَرْ عَلَى الْأَرْضِ مِنَ الْكَافِرِينَ دَيَّارًا
Resim—”Ve kâle nûhun rabbi lâ tezer alel ardı minel kâfirîne deyyârâ(deyyâren).: Nûh dedi ki: «Yeryüzünde kafirlerden bir tek kişi bırakma.»
(NÛH suresi 26. ayet) (Resmi: 71/İniş:71/Alfabetik:83)



بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمـَنِ الرَّحِيم
Allahümme salli ve sellim ve bârik alâ seyyidinâ Muhammedîn abdike (Muhammedîyyeti) ve nebîyyike (Mahmudîyyeti) ve Resûlike (Ahmedîyyeti) ve Nebîyyû’l-ümmîyyi (Habibîyyeti) ve alâ âlihi ve’s-sahbihi ve Ehl-i Beytihi…

ALLAHu Zü’l-Celâl’imizin İZni ve İNAYETi ile RABB’ül Âleminimiz SÖZünü, RESÛLALLAH SALLallahu aleyhi ve sellem Efendimizin SESinden buyuruyor:

 إِنَّا أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ كَمَا أَوْحَيْنَا إِلَى نُوحٍ وَالنَّبِيِّينَ مِن بَعْدِهِ وَأَوْحَيْنَا إِلَى إِبْرَاهِيمَ وَإِسْمَاعِيلَ وَإْسْحَقَ وَيَعْقُوبَ وَالأَسْبَاطِ وَعِيسَى وَأَيُّوبَ وَيُونُسَ وَهَارُونَ وَسُلَيْمَانَ وَآتَيْنَا دَاوُودَ زَبُورًا
1. innâ : muhakkak
2. evhaynâ : biz vahyettik
3. ileyke : sana
4. kemâ : gibi
5. evhaynâ : biz vahyettik
6. ilâ nûhin : Hz.Nuh’a
7. ve en nebiyyîne : ve nebiler, peygamberler
8. min ba’di-hî : ondan sonra
9. ve evhaynâ : ve biz vahyettik
10. ilâ ibrâhîme : Hz. İbrâhîm’e
11. ve ismâîle : ve Hz. İsmail
12. ve ishâka : ve Hz. İshak
13. ve ya’kûbe : ve Hz. Yakub
14. ve el esbâti : ve (oğullar), torunlar
15. ve îsâ : ve Hz. İsa’ya
16. ve eyyûbe : ve Hz. Eyyüb
17. ve yûnuse : ve Hz. Yunus
18. ve hârûne : ve Hz. Harun
19. ve suleymâne : ve Hz. Süleyman
20. ve âteynâ : ve biz verdik
21. dâvûde : Hz. Davud
22. zebûran : Zebur
Resim—” İnnâ evhaynâ ileyke kemâ evhaynâ ilâ nûhin ven nebiyyîne min ba’dih(ba’dihî), ve evhaynâ ilâ ibrâhîme ve ismâîle ve ishâka ve ya’kûbe vel esbâti ve îsâ ve eyyûbe ve yûnuse ve hârûne ve suleymân(suleymâne), ve âteynâ dâvûde zebûrâ(zebûran).: Muhakkak biz, Nuh‘a ve ondan sonra gelen peygamberlere vahyettiğimiz gibi, sana da vahyettik. İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a, torunlarına, İsa’ya, Eyyûb’a, Yunus’a, Harun’a ve Süleyman’a da vahyettik. Davud’a da Zebur’u verdik.’’
NİSA:163 (Resmi:4/İniş:98/Alfabetik:82)

 وَوَهَبْنَا لَهُ إِسْحَقَ وَيَعْقُوبَ كُلاًّ هَدَيْنَا وَنُوحًا هَدَيْنَا مِن قَبْلُ وَمِن ذُرِّيَّتِهِ دَاوُودَ وَسُلَيْمَانَ وَأَيُّوبَ وَيُوسُفَ وَمُوسَى وَهَارُونَ وَكَذَلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ
1. ve vehebnâ : ve biz hibe ettik (ihsanda bulunduk) bağışladık
2. lehu : ona
3. ishâka : İshak (A.S)
4. ve ya’kûbe : ve Yâkub (A.S)
5. kullen : hepsi
6. hedeynâ : hidayete erdirdik
7. ve nûhan : ve Nuh (A.S)
8. hedeynâ : biz hidayete erdirdik
9. min kablu : önceden
10. ve min zurriyyeti-hî : ve onun soyundan, zürriyetinden
11. dâvude : Davud (A.S)
12. ve suleymâne : ve Süleyman (A.S)
13. ve eyyûbe : ve Eyyub (A.S)
14. ve yûsufe : ve Yusuf (A.S)
15. ve mûsâ : ve Mûsâ (A.S)
16. ve hârûn : ve Hârun (A.S)
17. ve kezâlike : ve işte böylece
18. neczî el muhsinîne : muhsinleri mükâfatlandırırız
Resim—” Ve vehebnâ lehû ishâka ve ya’kûb(ya’kûbe), kullen hedeynâ ve nûhâ(nûhan) hedeynâ min kablu ve min zurriyyetihî dâvude ve suleymâne ve eyyûbe ve yûsufe ve mûsâ ve hârûn(hârûne) ve kezâlike neczîl muhsinîn(muhsinîne).: Biz ona İshak’ı ve Yakub’u da hediye ettik: Hepsine de doğru yolu gösterdik. Nitekim daha önce Nuh‘a ve onun soyundan Davud’a, Süleyman’a, Eyyub’a, Yusuf’a, Musa’ya ve Harun’a da yol göstermiştik. Biz güzel davrananlara böyle karşılık veririz.’’
EN’ÂM:84 (Resmi:6/İniş:55/Alfabetik:20)

لَقَدْ أَرْسَلْنَا نُوحًا إِلَى قَوْمِهِ فَقَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُواْ اللَّهَ مَا لَكُم مِّنْ إِلَهٍ غَيْرُهُ إِنِّيَ أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ
1. lekad : andolsun ki
2. ersel-nâ : biz gönderdik
3. nûhan : Nuh’u
4. ilâ kavmi-hî : kavmine
5. fe kâle : o zaman dedi
6. yâ kavmi : ey kavmim
7. a’budû allâhe : Allah’a kul olun
8. mâ lekum : sizin için yoktur
9. min ilâhin : bir ilâhtan
10. gayruhu : ondan başka
11. innî : muhakkak ki ben
12. ehâfu : korkuyorum
13. aley-kum : sizin üzerinize
14. azâbe : azap günü
15. yevmin azîmin : büyük gün
Resim—” Lekad erselnâ nûhan ilâ kavmihî fe kâle yâ kavmi’budûllâhe mâ lekum min ilâhin gayruh(gayruhu), innî ehâfu aleykum azâbe yevmin azîm(azîmin).: Andolsun ki Nûh‘u elçi olarak kavmine gönderdik de dedi ki: «Ey kavmim! Allah’a kulluk edin sizin O’ndan başka bir ilâhınız yoktur. Doğrusu ben, üstünüze gelecek büyük bir günün azabından korkuyorum.» ‘’
A’RAF:59 (Resmi:7/İniş:39/Alfabetik:9)

أَوَعَجِبْتُمْ أَن جَاءكُمْ ذِكْرٌ مِّن رَّبِّكُمْ عَلَى رَجُلٍ مِّنكُمْ لِيُنذِرَكُمْ وَاذكُرُواْ إِذْ جَعَلَكُمْ خُلَفَاء مِن بَعْدِ قَوْمِ نُوحٍ وَزَادَكُمْ فِي الْخَلْقِ بَسْطَةً فَاذْكُرُواْ آلاء اللّهِ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ
1. e ve acibtum : ve şaşırdınız mı
2. en câe-kum : size gelmesine
3. zikrun : bir zikir
4. min rabbi-kum : Rabbinizden
5. alâ raculin : bir adama
6. min-kum : sizden
7. li yunzire-kum : sizi uyarması için
8. ve uzkurû : ve hatırlayın
9. iz ceale-kum : sizi kıldığı zaman, sizi yaptığı
10. hulefâe : halifeler
11. min ba’di : sonrası
12. kavmi nûhın : Nuh kavmi
13. ve zâdekum : ve sizi arttırdı, güçlü yaptı
14. fi el halkı : yaratılışta
15. bastaten : gelişim, güç, kuvvet, beden
16. fe uzkurû : artık hatırlayın, zikredin
17. âlâe allâhi : Allah’ın (ni’metlerini) üzerinizdekileri
18. lealle-kum : umulur ki siz, böylece siz
19. tuflihûne : felâha erersiniz, kurtuluşa ulaşırsınız
Resim—” E ve acibtum en câekum zikrun min rabbikum alâ raculin minkum li yunzirekum, vezkurû iz cealekum hulefâe min ba’di kavmi nûhın ve zâdekum fil halkı bastaten, fezkurû âlâallahi leallekum tuflihûn(tuflihûne).:«Sizi uyarması için içinizden bir adam aracılığı ile, size bir zikir gelmesine şaştınız mı? Düşünün ki (Allah) sizi, Nûh kavminden sonra, onların yerine hâkimler yaptı ve yaratılışta sizi onlardan üstün kıldı. Allah’ın nimetlerini hatırlayın ki, kurtuluşa eresiniz.» ‘’
A’RAF:69 (Resmi:7/İniş:39/Alfabetik:9) 

Resim—Ebû Said el- Hudri (ra):

“Rasûlullah (sav):Kıyamet günü Nuh çağrılır: “Buyur emret Ey Rabb’im” der.

Allah: “Emir ve yasaklarımı tebliğ ettin mi ?” buyurur,

O da: “Evet” der.

Bunun arkasından Nûh’un ümmetine: “Size tebliğ etti mi?” denilir,

onlar da: “Bize hiçbir uyarıcı gelmedi” derler.

Bunun üzerine Allah: “Ey Nuh, sana kim şahitlik eder?” buyurur,

O da: “Muhammed ve ümmeti” der.

Bunun üzerine Muhammed ümmeti , onun görevini tebliğ ettiğine şahitlik eder, Rasûl de sizin üzerinize şahitlik eder.

Şanı yüce Allah’ın: “İşte böyle sizi, insanlara şahitlik yapmanız, Rasûl’un de sizin üzerinize şahit olması için orta bir ümmet

yaptık” sözü bu konuya delildir.” buyurdu demiştir.

(Buhârî)
Resim

(Hadisin İbni Mâce’deki devamında :

“Allah : “Nûh’un tebliğ ettiğini nereden biliyorsunuz” buyurur.

Onlar da: “Peygamberimiz bize, bütün Peygamberlerin tebliğ görevini yerine getirdiklerini bildirdi, biz de kendisini tasdik ettik.”

şeklindedir.)

(İbni Mâce, Zühd:34)

Resim
Resim—Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Receb büyük bir aydır. Allahü Teâlâ bu ayda hasenatı kat kat eder. Receb ayında bir gün oruç tutan, bir yıl oruç tutmuş gibi sevaba kavuşur. 7 gün oruç tutana, Cehennem kapıları kapanır. 8 gün oruç tutana Cennetin 8 kapısı açılır. On gün oruç tutana, Allahü teâlâ istediğini verir. 15 gün oruç tutana, bir münadi, “Geçmiş günahların affoldu” der. Receb ayında Allahü teâlâ Nuh aleyhisselamı gemiye bindirdi ve o da, Receb ayını oruçlu geçirdi. Yanındakilere de oruç tutmalarını emretti.”  
Resim

ذُرِّيَّةَ مَنْ حَمَلْنَا مَعَ نُوحٍ إِنَّهُ كَانَ عَبْدًا شَكُورًا

1. zurriyyete : zürriyet, nesil
2. men hamelnâ : taşıdığımız kimse
3. mea : beraberinde, birlikte
4. nûhin : Nuh
5. inne-hu : muhakkak o, çünkü o
6. kâne : oldu, idi
7. abden : bir kul
8. şekûren : çok şükreden

Resim—Zurriyyete men hamelnâ mea nûh(nûhin), innehu kâne abden şekûrâ(şekûren) : Ey Nuh ile beraber yüklediğimiz kimselerin zürriyyeti!, o doğrusu çok şükredici bir kul idi (İsrâ 17/3)

Sadakallâhu’l-azîm

Hz. Nuh aleyhi’s-selâmın hayatıNuh Aleyhisselâmın Soyu:
Nuh bLemek (veya Lemk), bMettu Şelah, bAhnuh (veya Uhnuh) (Yani İdris Aleyhisselâm), bYerd (veya Yarid), bMehlâil, bKayn (veya Kaynarı), bEnuş, bŞis, bÂdem Aleyhisselâm[1]
Nuh Aleyhisselâmın Şekil Ve Şemaili:
Nuh Aleyhisselâm; uzun boylu[2], esmer, ince tenli, uzunca başlı, büyük göz-lü, uzun ve enli sakallı, iri vücudlu idi
Kendisinin kolları ve bacakları ince,uylukları etli idi [3]

Nuh Aleyhisselâmın Kavmine Peygamber Olarak Gönderilişi:
Nuh Aleyhisselâmın meskeni Irakta idi [4]
Vedd, Süva’, Yağus, Yauk ve Nesr diye anılan putlara[5] tapan kavmini, başlarına gelecek azapla korkutmak, bir olan Allah’a ibadete davet etmek üzre, Peygamber olarak gönderildi [6]
Onlara:
“Ey kavmim! Allâh’a ibadet ediniz!
Sizin, Ondan başka hiç bir İlâhınız yoktur! [7]
“Şüphesiz ki, ben, sizi, Allanın azabından apaçık korkutan’im
Allah’dan başkasına tapmayınız
Ben, sizin başınıza acıklı bir azabın gelip çatmasından korkuyorum!” dedi [8]
Kavminden ileri gelenler:
“Biz, seni, hiç şüphesiz, apaçık bir sapkınlık içinde görüyoruz!” dediler
Nuh Aleyhisselâm:”Ey kavmim! Bende hiç bir sapkınlık yoktur
Fakat, ben, Âlemlerin Rabb’ı tarafından gönderilmiş bir Peygamberim!
Size, Rabb’ımın Vahy ettiklerini, tebliğ ediyorum
Sizin iyiliğinizi istiyorum
Ben, sizin bilmediklerinizi de, Allâh’dan (gelen Vahy ile) biliyorum
Size, o korkunç akıbeti haber vermek için, korunmanız için ve belki, böylelikle rahmete kavuşturulmanız için, kendinizden bir adam vâsıtasile Rabb’ınızdan, size bir ihtar geldi diye şaşıyor musunuz?!” dedi[9]
“Biz, seni, kendimiz gibi bir insandan başka olarak görmüyoruz
Basit, ve zahirî görüşe uyan en aşağı tabakalarımızdan başkasının sana tâbi olduğunu da, görmüyoruz
Sizin, bize karşı bir üstünlüğünüzü de, göremiyoruz Bilakis, sizi yalancılar sanıyoruz!” dediler Nuh Aleyhisselâm: “Ya ben, Rabb’ımdan gelen apaçık bir Burhan üzerinde isem?
O, bana, Kendi katından bir Rahmet vermiş de, bunlar, siz (in gözlerinizden gizli bırakılmışsa?
Söyleyiniz bana, ey kavmim! Sizi, istemediğiniz halde, ona zorlayacak mıyız?
Ey kavmim! Bundan (bu tebliğlerimden) dolayı, sizden hiç bir mal istemiyorum
Benim mükâfatım, Allâhdan başkasına aid değildir
Ben, iman edenleri, tard edici de, değilim!
Çünki, onlar, muhakkak ki, Rabblarına, kavuşanlardır
Ben, sizi, ancak cahillik eden bir kavm görüyorum!
Ey kavmim! Ben, onları kovarsam, Allâh’dan (Allâh’ın azabından) beni, kim kur-tara bilir? Bana, kim yardım edebilir hiç düşünmez misiniz?!
Ben, size (Allâh’ın hazineleri, benim yanımdadır!) demiyorum
Ben, gaybı da, bilmem!
Ben (hakikatta bir Melek’im!) de, demiyorum
Bununla beraber, gözlerinizin hor gördüğü o kimseler hakkında (Allah, onlara asla hayr vermeyecektir) de, diyemem!
Onların özlerindekini, en çok bilen, Allâh’dır
Aksi takdirde, hiç şüphesiz, ben, zâlimlerden olmuş olurum!” dedi
“Ey Nuh! Doğrusu, sen, bizimle uğraştın durdun!
Bizimle uğraşmanda aşırı da, gittin!
Eğer, sen, doğruculardan isen, bizi tehdid edip durduğun şeyi haydi getir bize!” dediler
Nuh (Aleyhisselâm):”Onu dilerse size, ancak, Allah, getirir
Siz, Allah’ı, bundan âciz bırakabilecek değilsiniz
Eğer, Allah, sizi helak etmek dilemişse, ben, sizin iyiliğinizi arzu etmiş olsam bile, bu hayrhâhlığım, size hiç bir yarar vermez

O, sizin Rabb’ınızdır ve nihayet, Ona döndürüleceksiniz [10]
Ben (gelecek tehlikelerle) korkutandan başka bir kimse değilim!” dedi
“Ey Nuh! Sen, (bu dediğinden) vaz geçmezsen, muhakkak, taşlanmışlardan olacaksın!” dediler [11]
Nuh (Aleyhisselâm):”Ey kavmim! Benim, aranızda duruşum, Allah’ın âyetleri ile öğüt verişim, size ağır geliyorsa, (ne diyeyim) ben, ancak, Allah’a dayanıp güvenmişimdir
Siz ve ortaklarınız da, artık, toplanıp ne yapacağınızı kararlaştırınız Bu yapacağınız, size, sonradan hiç bir tasa vermesin! Hattâ, bana, möhlet de, vermeyiniz
Eğer, (benim öğütlerimden) yüz çeviriyorsanız, ben, sizden (zâten bu hususta) hiç bir mükâfat istemedim
Benim mükâfatım, Allah’dan başkasına âid değildir
Ben (Onun hükmüne boyun eğen) Müslümanlardan olmakla emr olundum”
dedi [12]
Kavmi, onu, yalanladılar [13]
Kâfirlerden bir takımları:
“Bu, sizin gibi bir insandan başka (bir şey) değildir
O, size karşı üstünlük sağlamak istiyor
Eğer, Allah, (Peygamber göndermek) dileseydi, elbette, bize Melekler indirirdi
Biz, önceki Atalarımızdan, bunu (Allâhı Birlemeyi) hiç duymadık
Bu, kendisinde bir delilik bulunan adamdan başkası değildir
Binâenaleyh, siz onu bir zamana gözetleyiniz!” dediler
Nuh (Aleyhisselâm) da:“Ey Rabb’ım ! Onların beni yalanlamalarına karşı sen bana yardım et!” dedi
“Biz de, ona (şöyle) Vahy ettik: Sen, bizim bizim nezaretimiz ve Vahyimizle gemi yap!
Nihayet (helaklerine emrimiz gelip te, o fırın kaynamağa başlayınca, ona her (nevi hayvanlardan erkek ve dişi) ikişer çift ile aileni alıp içerisine gir!
(Kavmının) içinden, aleyhlerine söz geçmiş (hüküm giymiş olanlar müstesna)
O zulm edenler(in kurtulması) hakkında bana hitapta bulunma
Çünki, onlar boğul(mağa mahkum ol)muşlardır
Artık sen mahiyetindekilerle birlikte, Geminin üstüne doğrulup yerleşince: Bizi o zalimler güruhundan selamete erdiren Allaha hamd olsun! de!
Rabb’ım! Beni bereketli bir menzile kondur!
Sen, konduranların en hayırlısısın! de!”[14]

Nuh Aleyhisselâmın Kavmini Tevhide Davet Edişi Ve Başına Gelenler:
Nuh Aleyhisselâm; halkın, heykellerinde , puthhanelerde bulundukları sırada, yanlarına varıp:“(Lâ ilâhe illallâh=Allâh’dan başka ilâh yoktur!) deyiniz
Ben , Allâh’ın Kul ve Resulüyüm!” dedikçe, işitmemek için halk, başlarını, elbiselerinin içine sokar, kulaklarını da parmakları ile tıkarlardı!
Yine bir gün onlara: (Lâ ilâhe illallâh=Allâh’dan başka ilâh yoktur!) dediği zaman, Sanemler yüzlerinin üzerine düşünce, kalktılar, Onu, yüzünün üzerine düşünceye kadar dövdüler
Kral Mahvil[15], bunu, haber alınca, Nuh Aleyhisselâmı huzuruna getirtti ve Ona :”Nedir su, senin hakkında işittiğim?!
Dinime ve Babanın oğullarının, üzerinde bulundukları şeye karşi davranışın?!
Nedir, Sanemleri kürsülerinden düşüren bu sihir?!
Bunu sana kim öğretti?” Dedi
Nuh Aleyhisselâm:“Onlar dediğin gibi birer ilah olsalardı, yüzlerinin üzerine düşmezlerdi
Ben Allahın Kulu ve Resulüyüm!
Sen, Yüce Allah’dan kork ve Ona, hiçbirşeyi şerik koşma!” dedi
Kral Mahvil; Sanemler Bayramı hazırlanıncaya kadar, Nuh Aleyhisselâmın tutuklanmasını ve Sanemlerin, tekrar Kürsülerine yerleştirilmelerini ve bozulan yerlerinin onarılmasını emr etti
Bayram gelince, toplanıp yapılan şeyleri görsünler diye halk’a nida ettirildi
Nuh Aleyhisselâm, Kral hakkında Allâh’a düa etti Kral, bir baş ağrısına tutuldu, aklını kaybetti Bir hafta sonra da, öldü
Ölüsü, altun şerir üzerine konulup Sanem heykellerinin içinde ağlanarak tavaf edildikten sonra, gömüldü
Nuh Aleyhisselâma, dilleri ile her kötülüğü yaptılar, sövdüler, saydılar[16]
Kral Mahvil’in ölümü üzerine, yerine geçen oğlu Dermesil, Nuh Aleyhisselâmı, serbest bıraktı
Halk, büyük Sanemlerden her birinin yanında senenin belli vakitlerinde topla-nıp bayram yaparlar, Sanemler için, kurban keserler ve onları tavaf ederlerdi
Yağus bayramı için de, halk, her taraftan gelip toplanmıştı
Nuh Aleyhisselâm, onların yanlarına vardı Ortalarında ayakta dikilip:
“Lâ ilahe illallah = Allâh’dan başka ilâh yoktur!” demeleri için, onlara seslendiği zaman, yine, başlarını, elbiselerinin altına soktular, parmaklarını da, kulaklarına tıkadılar!
Nuh Aleyhisselâmın seslenmesiyle, Sanemlerin Kürsülerinden yere düşmeleri, bir oldu!
Halk, yine üzerine yürüyüp Nuh Aleyhisselâmı dövdüler ve yüzünün üzerine düşürdüler
Başını da, yardılar
Kendisini, çeke çeke Kralın köşküne götürdüler, yanına, soktular
Kral, Nuh Aleyhisselâma:”İlâhlarla ilgili işlerden hiç bir şeye karışmamanı, sana, söylemedik mi? Seni, böyle şeylerden, men etmedim mi?!
Hattâ, onları, kürsülerine, şerefli yerlerine koydurduğumda, onlara, secde de, edeceksin diye sana, emir etmedim mi?
Bunu, sana kim öğretti?” diyerek çıkıştı
Nuh Aleyhisselâm; kanlara boyanmış bir halde, Krala: “Eğer, onlar, birer ilâh olsalardı, yerlere düşmezlerdi? Ey Dermesil! Allâh’dan kork! Allah’a, hiç bir şeyi şerik koşma! Çünki, O, seni görüyordur!” dedi
Dermesil:Sen, bana, böyle hitap etmek kudretini kendinde nasıl buluyorsun?” dedi
İkinci Sanem bayramı hazırlığı sonuna kadar habs edilmesini, Sanem için kurban kesilmesini ve yere düşen Sanemlerin kürsülerine tekrar konulmasını emretti
Emri, yerine getirildi
Kral Dermesil, Nuh Aleyhisselam hakkında korkunç bir rü’ya görüp:”Mecnundur! Yaptıklarından mes’ul değildir!” diyerek hapisten çıkarılmasını emretti
Zamanın Kâhin’i ise, Tufan işini ve zamanının yaklaştığını, halka bildirir ve Nuh Aleyhisselâmın öldürülmesini emr ederdi[17]
Babil Kralı Dermesil’e de, yazı yazarak Nuh Aleyhisselâmın öldürülmesini işaret etmişti
Dermesil; çevre halkına yazıp Nuh Aleyhisselâmın, Esnam ibadetini değiştirmek istediğini ve bir tek İlândan başka ilâh bulunmadığını iddia ettiğini anlattı ve “Siz, Sanemlerden başka İlahlar bulunduğunu biliyor musunuz?” diye sordu
Hepsi de, bunu, inkâr ettiler[18]
Nuh Aleyhisselâmın, Tevhid akidesini yaymasına engel oldular [19] Hattâ, bayılıncaya kadar, kendisinin boğazını sıktılar’[20] Öldü sandılar [21]
Nuh Aleyhisselâm, ayıldığı zaman: “Ey Allah’ım! Beni ve kavmimi, yarlığa! Çünkü, onlar, (ne yaptıklarını) bilmiyorlar!” dedi [22] Gusl edip tekrar yanlarına vardı Onları, Allah’a iman ve ibadete davet etti [23]
Nuh Aleyhisselâm, kendisine zulm etmekten geri durmayan kavminin arasında dokuz yüz elli yıl kaldı [24] Kendisi, çok sabırlı ve halîm idi [25]
Nuh Aleyhisselâmın Allâha İltica Ve Kavminin Helaki İçin Dua Edişi:
Nuh Aleyhisselâm; Tebliğ ve Davet vazifesini, gece, gündüz, gizli, açık yapmağa devam etti Fakat, kendisinin, bütün bu çabaları, onların, imandan kaçmalarından, küfürlemi artırmalarından başka bir işe yaramadı, boşa gitti[26] Bunun üzerine, Nuh Aleyhisselâm: “Ey Rabb’ım! Onlar, bana isyan ettiler
Malları ve evladları, kendilerinin hüsranlarından başkasını artırmayan kimselere
uydular
Onlar da, büyük büyük hileler yaptılar
(Halk tabakasına): Sakın! Taptıklarınızı, bırakmayınız
Hele, Vedd’den, Süva’dan, Yağus’dan, Yauk’danve Nesr’den vazgeçmeyiniz! dediler
Gerçekten, onlar, bir çok kimseleri, baştan çıkardılar
Sen, ey Rabb’ım! O zâlimlerin, şaşkınlıktan başkasını artırma[27]
Ben, artık, mağlûbum! Benim intikamımı al [28]
Benimle onlar arasındaki hükmü Sen ver de, beni ve beraberimdeki Mü’minleri kurtar [29]
Ey Rabb’ım! Yer yüzünde, kâfirlerden yurt tutan hiç bir kimse bırakma!
Çünkü, Sen, onları, bırakırsan, onlar, kullarını yoldan çıkarırlar, nankör ve fâcirden başka da, doğurmazlar!
Ey Rabb’ım! Beni, Anamı, Babamı, iman etmiş olarak evime girenleri, erkek Mü’minleri, kadın Mü’minleri yarlığa!
Zâlimlerin helakinden başka bir şeyini de, artırma!” diyerek düa etti [30]
Tufan Gemisinin Hazırlanışı:
Yüce Allah, Nuh Aleyhisselâm’a, ağaç dikmesini emr etti O da, dikti
Nuh Aleyhisselâmın diktiği, Sac ağacı, kırk yılda büyüyüp yetişti ve boyu, üç yüz zira’ı buldu [31]
Sac ağacı: Hind ülkesinde yetişen kara ve büyük bir ağaç olup[32] bunun, Abanus ağacı olduğu da, söylenir [33]
Yüce Allah tarafından Nuh Aleyhisselâma şöyle Vahy olundu: “Kavminden, iman etmiş olanlardan başkası asla imana gelmeyecektir O halde, onların işlemekte oldukları şeylerden dolayı tasalanma!
Bizim nezaretimiz altında ve Vahyimiz (talimatımız) veçhile Gemi yap! Zulm edenler hakkında bana bir şey söyleme! Çünkü, onlar, suda boğulmağa mahkûmdurlar!”[34]
Yüce Allah, dikilmiş ve yetişmiş olan ağaçları kesip gemi yapımında kullanmasını Nuh Aleyhisselâma emretti [35]
Nuh Aleyhisselâm, Marangozdu [36]
Ağaçları, kesti [37]
Kuruttu [38]
Nuh Aleyhisselâm, Geminin nasıl yapılacağını bilmiyordu [39]
“Yâ Rabb! Yapılacak Gemiyi nasıl yapayım?” diye sordu
“Onu, üç suret üzerine, devrik yap:
Başını, horuz başı gibi,
Karnını, kuş karnı gibi,
Kuyruğunu, horoz kuyruğu gibi meyilli yap ve üç kat olarak yap!” buyuruldu [40]
Nuh Aleyhisselâm, gemiyi yapmaya başladı [41]
Kestiği[42] Sac[43] ağacından tahtalar biçti [44]
Üç yıl, bununla meşgul oldu [45]
Demirden çiviler yaptı
Gemi için gereken[46] zift vesair[47] her şeyi hazırladı [48]
Yapılacak şeylerin hepsini, kendisi yaptı, çattı [49]
Eline aldığı keseri, yapacağı şeyde hiç yanılmıyordu[50]
Nuh Aleyhisselâm; Gemiyi yapıp çatarken, kavminden, her hangi bir topluluk, yanından geçtikçe, alay etmek için:”Ey Nuh! Peygamberlikten sonra, Marangozluk yapıyorsun ha?! [51] Ne yapıyorsun sen?” diyorlar; Nuh Aleyhisselâm da: “Gemi yapıyorum!” deyince: ‘Demek, karada gemi yapıyorsun ha?! Gemiyi, karada nasıl yüzdüreceksin?![52] Birbirlerine de:”Bakmıyormusunuz şu deliye? Su üzerinde seyr etmek için ev yapıyor! [53] “Hani ya, su, nerede?!” [54] diyerek gülüşüyor, alay ediyorlardı [55] Nuh Aleyhisselâm da:”Siz, nasıl bizimle eğleniyorsanız, biz de, sizin bu eğlenip durduğunuz gibi, sizinle eğleneceğiz!
(Âhirette de) daimî azabın kimin başına ineceğini, ileride görecek, bileceksinizdir!” diye cevap veriyordu [56]
Geminin yapılışı, iki yıl sürdü [57]
Daha fazla sürdüğü de, rivayet edilir [58]

Geminin Planı:
Geminin uzunluğu: Nuh Aleyhisselâmın Babasının Dedesinin Zira’i ile üç yüz Zira’,
Geminin eni; elli Zira’,
Geminin yüksekliği: otuz Zira’ idi [59]
Geminin, uzunluğunun: altıyüz altmış,
Eninin: üçyüz otuz,
Yüksekliğinin: otuzüç Zira’ olduğu rivayet edildiği gibi’[60]
Eninin: altıyüz, Zira’ olduğu da, rivayet edilir [61]
(Zira: Dirseğin ucundan, orta parmağın ucuna kadar[62], veya Dirsekten, omuza kadar olan uzunluğa denir [63]
Gemi: alt kat, orta kat, üst kat olmak üzere[64], üç kattı [65] Geminin her katı, on Zira’ yükseklikte idi [66] Bunlara, küçük birer ışık deliği (pencere) de, konulmuştu [67] Geminin, birbirinden aşağı olmak üzere [68], üç kapısı vardı [69]
Geminin üst katında, içilecek su için depolar ve yiyecekler için de, iki yanına tahtadan dolaplar yapılmıştı [70]
Geminin altı Zira’ı, su içinde idi [71]
Altı Zira’ yerine, dört Zira’ rivayeti de, vardır [72]
Yapılan geminin gövdesi: kuş göksü gibi[73], suyu, yaracak biçimde [74] meyilli, devrikti [75]
Geminin baş tarafı: horoz başı gibi, karnı: kuş karnı gibi, kuyruk tarafı da, horoz kuyruğu gibi meyilli idi [76]
Geminin kanadları da, vardı [77]
Geminin tahta levhaları, demir çivilerle çivilenip[78] berkitilmişti [79]
Çivilenen tahta levhaların arasından, içeriye su sızmaması için, Gemi, içinden ve dışından ziftlenmişti [80]

Gemiye Ne Zaman Binildiği? Kimlerin Bindiği Ve Binenlerin Sayısı:
Yüce Allah; Nuh Aleyhisselâma:’Nihayet, emrimiz gelip de, Fırın (tandır) kaynadığı zaman, her birinden (her bir levi’den erkek, dişi) ikişer çift ile -Aleyhlerinde söz geçmiş (helakleri kesinleşmiş) olanlar, müstesna olmak üzre- aileni ve iman edenleri (Geminin) içine yükle!” buyurdu
Zâten, onun maiyyetindeki az sayıdaki kimselerden başkası da, iman etmemişti
Bunun üzerine, Nuh (Aleyhisselâm), Gemiye binecek olanlara:”Bininiz içerisine!
Onun, akması da, durması da, Allanın ismiyledir,
Hiç şüphesiz, Rabb’ım, çok yarlıgayıcı, çok esirgeyicidir” dedi [81]
Nuh Aleyhisselâm; Gemi’ye, oğulları: Sam, Ham, Yâfes ve bunların zevceleri [82] ile kendisine iman etmiş bulunan altı kişiyi bindirdi
Oğlu Yam (Ken’an) ise, geri kaldı [83]
Çünki, o, kâfirdi [84]
Nuh Aleyhisselâmın karısı [85] Vâile de[86] kâfirdi
Halka, Nuh Aleyhisselâmın mecnun olduğunu söylerdi[87]
Kavmi gibi küfür üzerinde direnerek onlarla birlikte suda boğulup gitmiştir [88]
Gemiye binenlerin Nuh Aleyhisselâmla üç oğlu ve onların kadınlar ile birlikte sekiz kişi oldukları rivayet edildiği gibi[89], onbeş erkekle beş kadın [90] veya on erkekle on kadın oldukları da, rivayet edilir [91]
Hattâ, seksen kişiyi buldukları rivayeti de, vardır [92]

Âdem Aleyhisselâmın Tâbutunun Getirilip Gemiye Konulusu:
Âdem Aleyhisselâmın, Cebrail Aleyhisselâm tarafından getirilen [93] Tâbutu da, Gemiye alındı [94] ve erkeklerle kadınlar arasına konuldu [95]
Gemiye binildiği zaman, Receb ayından on gece geçmiş bulunuyordu [96]

Kral’ın Gemiyi Ve Gemidekileri Yakmak İçin Gelişi:
Nuh Aleyhisselâmın, Gemiye bindiği ve azığını Gemiye yüklediği haberini alınca, Kral Dermesil;”Onları, akıtıp taşıyacak su nerede?! diyerek Gemiyi yakmak üzere adamlarından bir takım süvarilerle birlikte Geminin bulunduğu yere kadar gitti
Nuh Aleyhisselâmın oğlu Yam da, Kralla birlikte gelenler arasında idi Kral, Nuh Aleyhisselâma seslenip
“Gemiyi, artacak su nerede?’” dedi
Nuh Aleyhisselâm:”O su, senin durduğun yerde, sana gelecektir!” dedi
Kral:”Bu, çok şaşılacak, hiç olmayacak şeydir!
Demek, sen, kuru toprakta şu Gemiyi yüzdürecek sular, seller olacağını söylüyorsun ha?!
Sen de, seninle birlikte bulunanlar da, onun içinden hemen ininiz!
Yoksa, hepinizi, yakarım!” dedi
Nuh Aleyhisselâm:”Allâha karşı, gururunu çoğaltma da, imana gelmekte acele et!
Yüce Allâha, eş, ortak koşmayı bırakıp Müslüman ol, doğru yolu bul!
Aksi takdirde, azabı, önünde hâzır bulacaksın!” dedi [97]

Tufan Haberi, İnkâr Ve Telaşlanış:
Nuh Aleyhisselâm, Kralla konuştuğu sırada, bir adam gelip bir kadının ekmek pişirdiği Tandırından su fışkırmağa başladığını, Krala haber verdi
Kral;”Tandırdan, su fışkırmış olamaz!” dedi
Nuh Aleyhisselâm; ona:”Yazıklar olsun sana! O, İlâhî gazabın geliş belirtisidir!
Rabb’ım, bana, bunu böyle vahy etti
Bu, bütün yer yüzünün delinip deşileceğine, atını, dikildiği yerden ayıracağına ve atının ayağının altından su fışkıracağına işarettir!” dedi
Kral, atını, durduğu yerden ayırınca, ayağının altından su fışkırdığını gördü, ve hemen atını, başka bir yere sürdü
Orada da, aynı hal, vuku buldu
Kralın, tahkik için gönderdiği adam dönüp suyun çoğaldığını ve kaynadığını, haber verince, Kral, ailesini ve oğlunu alıp kendisi için dağ başına yaptırmış olduğu Maakil’e [98] götürmek üzere, acele, evine döndü
Herkes, Tufan olacağını, anlıyor, fakat, vaktini bilmiyordu Bunun için, Kral da, Maakil’e, yiyecek doldurmuştu
Kral ve ev halkı, dağa çıkmak istedikleri zaman, dağın başından, kayaların başlarının üzerine atıldığını, yuvarlandığını gördüler
Nereye yönelip gideceklerini bilmiyorlardı
Yerden fışkıran sular, çok sıcak ve pis kokulu idi [99]

Tufanın Yaygınlanışı:
Göklerden boşanan yağmurların,yerlerden fışkıran suların selleri [100], bütün yer yüzünü tuttu ve dağları, kapladı [101]
Hattâ, dağların tepesinden on beş Zira’ yükseldi [102]
Güneşin ve ay’ın ışığı, karardı
Dünya, karanlık içinde kaldı
Gece, gündüz bir oldu [103]
Yağış, kırk gün sürdü [104]
Seller; yer yüzünde taşmadık, aşmadık yer bırakmadı [105]

Beş Putun Dalgalarla Cidde’ye Sürüklenişi Ve Orada Toprağa Gömülüp Kalışı:
Tufan suları; vedd, Süva’, Yağus, Yauk ve Nesr putlarını, Nevz dağından sürükleyip yere indirdi
Suların şiddetli akışları, onları, ülkeden ülkeye sürükledi
Nihayet, Cidde toprağına attı
Esen rüzgârlar, putların üzerlerine toprak yığdı [106]

Gemidekiler Dışındaki Halkın Tufanda Boğuluşu:
Tufan suyunda boğulacak olanlar, boğuldu [107]
Nuh Aleyhisselâm ile Gemidekilerden başka, yer yüzünde bulunanların hepsi Tufan suyunda boğulup helak oldu [108]

Dağın Tepesinde Bile Boğulmaktan Kurtulamayan Anne Ve Çocuk:
Hz Âişe’nin, Peygamberimiz Aleyhisselâmdan rivayetine göre:
Seller; yollarda ve sokaklarda çoğalınca; son derece sevdiği yavrusunun hayatı hak-kında korkuya düşen bir anne, hemen dağa doğru gidip dağın üçte birisine kadar çıktı
Su, oraya erişince, kadın, dağın ikinci üçte birisine çıktı Su, oraya da, ulaştı Kadın, dağın üzerine çıktı
Su, yükselip kadının boynuna ulaşınca, kadın, çocuğunu, elile başının üzerine kaldırdı ise de, su, nihayet, onları, alıp götürdü!
Eğer, Yüce Allah, Nuh kavminden, her hangi birisini, esirgeyecek olaydı, bu çocuğun annesini, esirgerdi!” buyrulmuştur [109]

Geminin Her Yeri Dolaşıp Cûdi Dağı Üzerine Oturuşu :
Nuh Aleyhisselâmın Gemisi, bütün dünyayı dolaştı [110]
Önce; sağ tarafa doğru gitmeye başlayıp Habeş ülkesine ulaştı
Sonra da, Cidde tarafına yöneldi
Sonra, Rum ülkesine doğru yol almağa başladı
Rum ülkesini geçince, geri dönüp Mukaddes Arz’a yöneldi [111] Mekke Haremine kadar gitti
Harem-i şerifin çevresinde yedi kerre dolaştı [112] Sonra da [113], Yemen’e doğru gitti. Oradan dönüp [114] Cûdi dağına ulaştı
Yüce Allah, sema’ya: Suyunu, tut!”, yere de “Suyunu, yut!” emrini verip te, yağışlar, durduğu ve dağların üzerlerinden aşan suların seviyeleri düşmeğe başadığı zaman, Gemi, Cûdî dağının üzerine oturdu [115]

Geminin Su Üzerinde Ne Kadar Dolaştığı Ve Gemiden Ne Zaman İnildiği:
Nuh Aleyhisselâmın Gemisi, hiç durmadan altı ay su üzerinde [116] dağlar gibi dalgalar arasında akarak [117] dünyanın her tarafını dolaştı [118]
Yüz elli gün dolaştığı rivayeti de, vardır [119]
Nuh Aleyhisselâm, Cûdî dağında bir ay kalıp [120] sular, çekildiği ve yerler, kuruduğu zaman, yanındakilerle birlikte, Muharrem ayının onuncu günü, dağdan indi
O gün, Gemi halkı, Şükür Orucu tuttular [121]
Nuh Aleyhisselâm, Gemiden inerken, Gemisini kilitleyip Anahtarını oğlu Sâm’a verdi [122]

Semânin Şehrinin Kuruluşu:
Nuh Aleyhisselâm; Karda’da Semânîn diye anılan yerde, yanındakilerden her birisi için birer ev yaptı [123]
Semânîn: Musul’un üst tarafında, İbn Ömercezîresinin yakınındaki Cûdî dağlayanında bir beldeciktir [124]
IbnHabîb (vefatı: 245 Hicrî), İbnKuteybe (vefatı: 276 Hicrî), Taberî (vefatı: 310 -i crî), İbnEsîr (vefatı: 630 Hicrî); bu şehirciğin, kendi zamanlarına kadar (Sûk-ı Semânîn) adıyla [125]
Mes’ûdî (vefatı: 346 Hicrî) de, dağ eteğinde kurulmuş olan bu şehirciğin, kendi zamanına kadar sâdece (Semânîn) adıyla anıla geldiğini bildirir [126]

Yakut (vefatı: 626 Hicrfta göre: Nuh Aleyhisselâmın yapmış olduğu Mescid, el’an rada bulunmaktadır [127]
Nuh Aleyhisselâm; Semânîn’de yerleştikten sonra, ekin ekti, üzüm çubuğu, sıktı
Bulunduğu yeri, düzledi, onardı [128]
Bir müddet sonra, Semânîn halkı, Vebâ’ya tutuldu Nuh Aleyhisselâm ile oğullarından başka, hepsi öldü [129]

Cûdî Dağı Nerededir?:
Cûdî Dağı: Musul toprağında [130]
Musul’un Hısneyn [131] veya Hadıyd mevkiindedir [132]
Cezâre’de [133] , Musul yakınındaki Cezîre’dedir [134]
Musul beldelerinden İbnÖmer ceziresinde [135], Basuri’dedir [136]
İbnÖmer cezîresi, Musul’un üzerinde, üç günlük bir yerdir [137]
Basurin de, Dicle’nin doğusunda, Musul mülhakatından bir nahiyedir[138]
Cûdî Dağı: Cezîre’de[139], Karda nâhiyesindedir [140]
Cûdî Dağı: Karda ve Zebdi kariyelerinin dağıdır [141]
Karda: Cezîre’de, Cûdî Dağı yakınında bir kariye olup İbnÖmer Cezîresi yakınındaki Semânîn kariyesine de, yakındır [142]
Cûdî Dağı ile Dicle arası, sekiz Fersah’dır [143]
Fersah: on üç hâşimî Mili veya on iki veya on bin Zira’dır [144] Mil de: dört bin Zira’dır [145]

Yüce Allah’ın Şereflendirdiği Üç Dağ:
Yüce Allah; Dağlardan, üç dağı:
Cûdî Dağını, Nuh Aleyhisselâm ile,
Tûr-i Seynâ Dağını Mûsâ Aleyhisselâm ile,
Hıra (Nûr) Dağını, Muhammed Aleyhisselâm ile şereflendirdi [146]

Nuh Aleyhisselâmın Tufan Gemisi Ve Sonucu:
Yüce Allah; Nuh Aleyhisselâmın kavmini, zulme devam edip durdukları sırada, Tûfan sularında boğdu Nuh Aleyhisselâm ile gemi arkadaşlarını, selâmete erdirdi [147]
Gemisini de, Cezîre toprağında [148], Cezîre toprağından Karda’da[ 149], Karda kariyesinin dağı olan Cûdî Dağının [150] tepesinde insanlara bir ibret olmak üzere bıraktı [151]
Gemi, uzun zaman, orada kaldı [152]
Hattâ, Nuh Aleyhisselâmın ümmetinin öncekilerinden nice kimseler, varıp onu, seyr ve temâşâ ettikten sonra[153], Gemi, çürüyüp kül oldu [154]
Tefsir kitaplarımızdaki görüşler, böyle!
Acaba, Kamer sûresinin 15 âyetindeki mutlak beyana bakılarak Gemi’nin, Cûdî Dağı üzerinde, şu veya bu şekilde mesela taşlaşmış olarak ibretli bir Mucize hâ-inde el’an mevcudiyeti düşünülemez mi?
Ecnebî İlim ve Fen adamlarından bazılarının, Gemi’den bir kalıntı bulabilme ümidiyle ve Ahd-i Atîk’ın, Tekvin kitabının 8 babının 4 fıkrasındaki Ararat tâbirin-den mülhem olarak zaman zaman gelip Ağrı dağına tırmandıklarını ve her sefe-nnde de, elleri boş döndüklerini işitiyoruz
Tırmanıp Ağrı’nın başına, Yorma gel kendini boşuna Maksadın keşf ise Gemiyi Düş Cûdî dağında peşine [155]

Kur’ân-ı Kerimin Tûfan Hakkındaki Açıklaması:
Tûfan ve Sonucu, Kur’ân-ı kerimde şöyle açıklanır:
“Bunun üzerine, biz de, şarıl şarıl dökülen bir suya, gök kapılarını açtık
Yeri de, kaynaklar halinde (tamamıyla) fışkırttık da, (her iki su) takdir edilmiş bir emr üzerinde birleşiverdi [156]
“(Gemi), nankörlük edilmiş bulunan (o zâta) bir mükâfat olmak üzere, bizim gözlerimiz önünde akıp gidiyordu[157]
Nuh, ayrı bir yere çekilmiş olan oğluna bağırdı:
Oğulcağızım! (gel) bizim yanımıza sen de, bin! Kâfirlerden olma!
Oğlu ise:Bir dağa sığınırım!
O, beni, sudan, korur! dedi
Nuh:Bu gün, Allah’ın emrinden, esirgeyen, Kendisinden başka hiç bir kurtarıcı yok-tur! dedi
İkisinin arasına, dalga girdi
O da, derhal, boğulanlardan oldu [158]
Nuh, Rabb’ına dua ve nida edip:Ey Rabb’ım! Benim oğlum da, şüphesiz, benim âilemdendir
Senin (ailemi kurtaracağın hakkındaki) va’d’in, elbette hak’dır ve Sen, Hâkimle-rin Hâkimisin! dedi
(Allah):Ey Nuh!, O, kat’iyyen senin ailenden değildir!
Çünki, o(nun işlediği) sâlih olmayan (kötü) bir iştir (kâfirlik ve imansızlıktır)
O halde, bilmediğin bir şeyi benden isteme!
Seni, bilmezlerden olmaktan, bihakkın men ederim! buyurdu
Nuh:Ey Rabb’ım! Ben, bilmediğim şeyi, Senden istemekten, Sana, sığınırım!
Eğer, Sen, beni bağışlamazsan, esirgemezsen, hüsrana düşmüşlerden olurum! dedi [159]
Ey arz! Suyunu, yut!
Ey gök! Sen de, tut! denildi
Su, kesildi İş, olup bitirildi
(Gemi de) Cûdî (dağının) üzerinde durdu [160]
O zâlimler güruhuna:
Uzak olsunlar! Denildi [161]
Ey Nuh! Sana ve (Gemide) beraberinde bulunanlardan (gelecek Mü’min) üm-metlere bizden selâm (ve selâmet) ve bereketlerle in (Gemiden)!
(Onlardan türeyecek diğer kâfir) ümmetler de, vardır ki, biz, onları da (dünyada bol azıklarla) yararlandıracağız
Sonra ise (Âhirette) kendilerine bizden pek acıklı bir azab çarpacaktır! denildi [162]
And olsun ki: biz, Nuh’u, kavmine (Peygamber olarak) göndermişiz de, o, aralarında-elli yıl müstesna olmak üzre-bin yıl kalmıştır
Nihayet, onlar, zulümde devam edip dururlarken, kendilerini, Tufan, yakalayıp ermiştir
Fakat, biz, onu da, gemi arkadaşlarını da, selâmete erdirmiş ve bunu, âlemlere bir ibret yapmışızdır! [163]
And olsun ki: biz, bunu (Gemiyi) bir âyet olarak bırakmışızdır
O halde, düşünüp ibret alan var mı ki, benim azabım ve tehdidlerim nice imiş [164]
Bunlar, gayb haberlerindendir ki, sana, Vahy ediyoruz Bundan önce, ne sen biliyordun, ne de, kavmin biliyordu O halde, sen de, (Nuh gibi her cefaya) katlan Akıbet, hiç şüphesiz, takvaya erenlerindir “[165]

Nuh Aleyhisselâmın Oğullarına Tavsiyeleri Ve Vefatı:
Rivayete göre: Nuh Aleyhisselâm; Tufandan sonra, üç yüz elli yıl daha yaşamıştır [166]
Nuh Aleyhisselâm, vefatı yaklaştığı sırada, yerine, büyük oğlu Sâmı[167] vekil bıraktı [168]
Yanına toplanan oğulları: Sâm, Ham ve Yâfes ile bunların oğullarına, bir takım tavsiyelerde bulundu
Yüce Allah’a ibadete devam etmelerini, onlara emretti [169] Ayrıca, oğlu Sâm’a:”Ey oğulcağızım! dedi, kalbinde, zerre ağırlığınca şirk olduğu halde, kabre girme!
Çünki, Allah’ın huzuruna müşrik olarak gelen kimse için, bir delil yoktur Ey oğulcağızım! Kalbinde, zerre ağırlığınca, kibir bulunduğu halde, kabre girme! Çünki, Kibriya, Yüce Allah’ın Ridâ’sıdır
Ridâ’sı hakkında çekişen kimseye, Allah, gazab eder
Ey oğulcağızım! Kalbinde, zerre ağırlığınca, Rahmetten ümid kesmiş olarak kabre girme!
Çünki, dalâlete düşmüş kimseden başkası, Allah’ın rahmetinden ümid kesmez [170]
Ben, sana vasiyetimi söylüyorum: Sana, iki şeyi emr, ve seni, iki şeyden de, nehy ediyorum Sana (Lâ ilahe illallah) Kelime-i Tevhid’ini, emrediyorum Çünki, yedi kat göklerle yedi kat yerler, bir terazi kefesine ve Lâ ilahe illallah Kelimesi de, diğer bir kefeye konulsa, bu, onlardan ağır gelir
Eğer, yedi kat göklerle yedi kat yerler, uçsuz bucaksız bir çenber olsalar, Lâ ilahe illallah ve Sübhânallâhi ve bihamdihî Kelimeleri, onları kırar
Çünki, bunlar, her şeyin düasıdır ve halk, bunlarla rızıklanır Seni, şirkten ve kibirden nehy ediyorum [171]
Gücün yeterse, kalbinde, şirkten ve kibirden hiç bir şey bulundurmamağa çalış!” [172]
Rivayete göre: Nuh Aleyhisselâma, vefatı yaklaştığı sıralarda[173]
“Ey Ebülbeşer ve ey uzun ömürlü! [174]‘ Dünyayı, nasıl buldun?” diye sorulmuştu
Nuh Aleyhisselâm:”Onu, iki kapılı bir ev gibi buldum
Bir kapısından girdim, diğer kapısından çıktım!” demiştir’[175]
Nuh Aleyhisselâm, kamıştan bir kulübe edinmişti
“Keşke, bundan daha sağlam bir ev yapsaydın?” denilince:”Ölecek bir kimse için, bu bile çok!” demiştir’[176]
Rivayete göre: Peygamberlerden, ümmeti helak olan Peygamber, Mekke’ye gelir, orada, Allah’a, ibadete koyulur, kendisi ve yanında bulunanlar, vefatlarına kadar, orada kalırlardı
Nitekim, Nuh, Hûd, Salih ve Şuayb Aleyhisselâmlar da, Mekke’de vefat etmişlerdir
Bunların, kabirleri, Zemzem ile Hacerülesved Rüknü arasındadır[177]
Zemzem ile Rükün arasında yetmiş Peygamber [178] diğer rivayete göre: Hacca gelip vefat eden Peygamberlerden, orada doksan dokuz peygamber gömülüdür” [179]
Ona ve gönderilen bütün Peygamberlere Selâm Olsun!
Nuh Aleyhisselâm, bir şey yediği zaman: Elhamdü lillâh! derdi
Bir şey içtiği zaman: Elhamdü lillâh! derdi

giydiği zaman: Elhümdü lillâh! derdi
Bir şeye bindiği zaman: Elhamdü lillâh! derdi

Bir şey yediği zaman Elhamdü lillah derdi.
Bunun için, Yüce Allah, ona (Şükr edici bir kul) ismini vermiştir [180]

Peygamberlerin Uluları:
Sahih bir Hadîs-i şerîf’e göre: Peygamberlerin, Seyyid ve Ulu kişileri, beştir:
1) Nuh,
2) İbrahim,
3) Mûsâ,
4) İsâ,
5) Muhammed Aleyhisselâmlardır
Muhammed Aleyhisselâm ise, bu beşin, Seyyid ve Ulu Kişisidir”[181]

Nuh Aleyhisselâmın Ebülbeşerliği Ve Bütün İnsanların Onun Oğullarından Üreyişi:
Kur’ân-ı kerimde:”Onun (Nuh Aleyhisselâmın) zürriyetini, yeryüzünde devamlı kalanların, ta kendisi kıldık [182] mealindeki âyet hakkında, Peygamberimiz Aleyhisselâm:”Nuh’un üç oğlu vardı:
1) Sâm,
2) Hâm,
3) Yâfes [183]
Sâm, Arabların babasıdır Yâfes, Rumların babasıdır Ham, Habeşlerin babasıdır” buyurmuştur [184]
Buna göre: yer yüzündeki insanların tümü, Nuh Aleyhisselâmın zürriyetidirler [185]
Nuh Aleyhisselâm, Âdem Aleyhisselâm’dan sonra, Ebülbeşer İnsanların Atasıdır [186]
İnsanlar, Âdem ve Nuh Aleyhisselâmlardan meydana gelmişlerdir [187] Başka bir deyişle:
İnsanların Birinci Atası: Âdem Aleyhisselâm, İkinci Atası da, Nuh Aleyhisselâm’dır [188]
Nuh Aleyhisselâmın Yeryüzünü Üç Oğlu Arasında Bölüştürüşü:
Nuh Aleyhisselâm, yeryüzünü, üç oğlu arasında bölüştürmüş; Oğlu Sâm’a, yeryüzünün orta, üstün kısmını tahsis etmişti [189] ki, Beytülmakdis’i [190], Nil, Fırat, Dicle, Seyhan, Ceyhan ve Feysun [191] ırmaklarını [192] bu beş ırmağın suladığı [193] yerleri içine alır, [194] Feysun ile Nil’in doğusuna ve arka tarafından güney rüzgârlarının estiği buruna kadar olan yerlere kadar uzanır [195]
Nuh Aleyhisselâm; oğlu Ham’a, Nil’in batısına ve arka tarafına düşen yerleri tahsis etmişti ki, buraları, poyraz rüzgârlarının estiği buruna kadar uzanan yerlerdi [196]
Nuh Aleyhisselâm; oğlu Yâfes’e de, Feysun ile onun arka tarafına düşen ve lodos rüzgârlarının estiği buruna kadar uzanan yerleri tahsis etmişti
Yâfes, Mağrıb ile Meşrık arasında konaklamıştı [197]
Yâfes’in oğullarından Sakalib ve Isban’ın yurdları, Rumlardan önce, Erzurum’du [198]
Türklerden, Hazerlerden ve daha başkalarından gelen ve Arab olmayan bütün krallar, Yâfes’in çocuklarındandırlar [199]
Yâfes’in çocuklarından olan Türklerden kimi şehir ve kale halkı idi, kimisi de, dağlarda, kırlarda göçebe olarak keçe çadırlar altında yaşarlar, avcılıktan başka iş yapmazlardı
Türklerin en büyük kralları, Hakan olup kendisinin, altundan tahtı, altundan tacı, altundan kemeri vardı
Kendisi, ipek elbise giyerdi [200]
Ham, deniz sahiline gidip yerleşti
Ham’ın, Küş, Ken’an, Kut, adındaki oğullarından Kut, Hind ve Sind topraklarına gidip yerleşti
Oraların halkı, Kut’un çocuklarından üremiştir
Sudan, Nûbe, Zene, Karan, Zegave, Habeşe, Kıbt ve Berber cinsleri de, Ham’ın, Küş ve Ken’an adındaki oğullarından türemişlerdir [201]
Nuh Aleyhisselâmın oğlu Sâm; Arz-ı Haram’a ve çevresine yerleşmiş, Yemen’e, oradan Hadramevt’e, oradan Amman’a, oradan Âlic ve Yebrin’e, Vebar, Devv ve Dehnâ’ya kadar uzanmıştı [202]

Nuh Aleyhisselâmla İbrahim Aleyhisselâm Arasındaki Soy Direği Atalar:
Nuh Aleyhisselâmın oğlu Sâm; akılda, bilgide, kavrayış ve anlayışta, kalb temizliğinde, öteki kardeşlerinden üstün olduğu için, Nuh Aleyhisselâm, onu, yerine Vekil bıraktı ve kendisine, Peygamberlik sırlarını, hikmetin inceliklerini öğretti
Öteki oğullarına da, Sâm’ın emrine boyun eğmelerini vasiyet etti
Peygamberlerden, Velilerden, Sıddîklardan, Salihlerden, Sultanlardan Âmirlerden, bir çoklarının, onun soyundan gelmesini, Yüce Allâh’dan diledi [203]
Nuh Aleyhisselâmdan sonra, Oğlu Sâm da, Yüce Allah’a ibadet ve taâtla, üzerine düşen vazifelerle meşgul oldu (Yâkubî-Tarih )
Sâm’ın vefatı yaklaştığı sırada, oğlu Erfahşed’i, yerine bıraktı [204]
Sâm, altı yüz yaşında vefat etti
Şam’dan sonra oğlu Erfahşed, Yüce Allah’a ibâdet ve tâatla meşgul oldu
Erfahşed, vefat edeceği sırada, oğlunu ve ailesini yanında toplayıp Yüce Al-lah’a ibâdete devam etmelerini ve mâsiyetlerden sakınmalarını onlara tavsiye etti
Oğlu Şâlıh’a da, ayrıca:
“Vasiyetimi, kabul et
Benden sonra, aile içinde, Yüce Allâha ibâdat ve tâat edici ol!” dedi
Erfahşed, vefat ettiği zaman, dört yüz altmış beş yaşında idi [205]
Erfahşed’den sonra, yerine geçen oğlu Şâlıh [206] Yüce Allâha ibadet ve tâatla meşgul olup kavmim, mâsiyetlerden nehy etti
Mâsiyet işleyenlerin uğradıkları azaba uğramaktan, onları, sakındırdı [207] Şâlıh vefat edeceği sırada, oğlu Âbir’i, yerine bıraktı [208]
Lanete uğrayan Kabil oğullarının işlerinden uzak durmasını, ona, emr ve tenbih etti
Şâlıh vefat ettiği zaman, dörtyüz otuz yaşında idi [209]
Şâlıh’dan sonra, oğlu Âbir, kavmini, Yüce Allah’a ibâdet ve tâata davetle meşgul oldu
Atalarının Dinini değiştiren ve mâsiyetler isleyen Ken’an bHam oğullarıyla düşüp kalkmaktan Sâm oğullarını sakındırdı [210]
Âbir, vefat edeceği sırada, oğlu Fâlığ’ı, yerine bıraktı [211]
Ona:”Ey oğulcuğum! Mel’un Kabil oğulları, Yüce Allah’a isyan olan işleri işlemeyi çoğalttıkları zaman, Şis oğulları, onların yanına uğradılar
Yüce Allah da, onların üzerine, kötü bir azab gönderdi
Sakın ne sen, ne de, ev halkın, Kenan oğulları topluluğunun içine girmeyiniz!” dedi
Âbir, vefat ettiği zaman, üç yüz kırk yaşında idi [212]
âbir’den sonra, yerine oğlu Fâlığ geçti [213]
Fâlığ, kavmini, Yüce Allah’a tâata davet etti
Fâlığ, vefat edeceği sırada, oğlu Ergu’yu, yerine bıraktı
Fâlığ vefat ettiği zaman, iki yüz otuz dokuz yaşında idi [214]
Fâlığ’dan sonra, yerine, oğlu Ergu geçti
Ergu, vefat edeceği zaman, yerine, oğlu Sarug’u, bıraktı [215]
Ergu, Babilde oturan Cebbar (Zorba) Nemrud’un zamanında idi
Ergu, iki yüz yaşında iken vefat etti [216]
Ergu’dan sonra, yerine, oğlu Sarug geçti [217]
Sarug’un devrinde Cebbar ve Zorbalar, çoğalmış, putperestlik yaygın hale gelmişti
Halkın, kimisi puta, kimisi taşa, kimisi ağaca, kimisi suya, kimisi rüzgâra tapmağa başlamıştı
Sarug, vefat edeceği sırada, oğlu Nahor’u, yerine bıraktı ve ona, Yüce Allah’a ibadeti emr etti
Sarug, vefat ettiği zaman, iki yüz otuz yaşında idi [218]
Sarug’dan sonra, oğlu Nahor, Babasının yerine geçti [219]
Nahor’un devrinde, Yüce Allah, yeri dehşetli bir sarsıntı ile sarstı
Bütün putlar, yerlerinden, yere düştü
Fakat, bundan, uyanmadılar
Yere düşen putları, tekrar yerlerine diktiler
O devirde Cebbar ve Zorbalar, Âd bAvs, bİrem, bSâm, bNuh oğulları olup bunların yurdları Hadramevt’in yüksek taraflarile Necran vadilerine kadar uzanmakta idi [220]
Âd kavmi, Ahkafta, uzun, ince kum tepelerinde oturmakta idiler
Azgınlık ve taşkınlığa başladıkları zaman, Yüce Allah, onlara, kardeşleri [221] Hûd Aleyhisselâmı, Peygamber olarak gönderdi
Hûd Aleyhisselâm, onları, Yüce Allâha ibadet ve tâata, haramlardan geri dur-mağa davet etti ise de, onu, yalanladılar [222]
Yüce Allah, üç yıl, onlardan, yağmuru kesti [223]
Yağmur yağdıracağını sandıkları kara bir bulutun getirdiği ve dokunduğu her şeyi yakan bir kasırga ile de, yok olup gittiler [224]
İrem bSâm’ın çocuklarından Semud bÂbir (veya Câir) -ki, Âd’ın amcasının oğlu idi-Hıcr’a yerleştiler
Yüce Allah, bunlara da, kardeşleri olan Salih Aleyhisselâmı Peygamber olarak gönderdi
Yine, İrem bSâm’ın oğlu Lâvez’in oğulları Tasm ve Cedis, Yemâme’ye ve Bahreyn’e yerleştiler
Bunların kardeşleri Amlık (Imlak) bLâvez olup bunun soyundan gelenlerden bazıları Haram’e, bazıları da, Şam’a yerleştiler
İşte, Âmâlık diye anılan kavimler, bunlardandı ve her beldeye dağılmışlardı
Mısır Firavunları, Mütegallibeler, Fars Şahları ve Horasan Hükümdarları da, bunlardandı
Bunların kardeşi olan Ümeym bLâvez, Fars toprağında yerleşmişti Farslıların her cinsi, Ümeym bLâvez’in çocuklarındandır İrem’in oğlu Maş ise, Babil’e yerleşmişti Maş’ın oğlu Nemrud, orada doğmuştur
Nemrud, Babildeki köşkü yaptıran ve beş yüz yıl Hükümdarlık yapan kimsedir [225]
Yüce Allah’, İbrahim Aleyhisselâmı da, bu Nemrud’un zamanında Babil halkına Peygamber olarak göndermişti[226]
Âbir bSalih’in oğlu Kantan’ın Ya’rub ve Yaktan adlarında iki oğlu vardı
Kahtan; bütün Yemenlilerin Babası idi ve ilk defa düzgün Arapça konuşan kimse [227]
Kahtan’ın oğlu Yarub, Yemen topraklarına yerleşmişti
O da, bütün Yemenlilerin babası idi ve Arapça konuşan kimse idi [228]
Ya’rub; çocukları tarafından, Krallara mahsus:
(En’im sabâhan = Sabahın hayr ola!) ve:
(Ebeytellâne = Zâtından, lanet ve nefret ettirici haller sâdır olmaya!) diye selâmlananların ilki idi [229]
Kahtan’ın oğlu Yaktan ise, Cürhüm’ün babası ve Cürhüm de, Ya’rub’un amcasının oğlu idi
Cürhümîler, Yemen’de oturur ve Arapça konuşurlardı
Sonradan, Mekke’ye geldiler ve orada, yerleştiler
Katuralar, bunların amcalarının oğullarıdır
Daha sonra, Yüce Allah, Mekke’ye, İsmail Aleyhisselâmı, yerleştirdi
İsmail Aleyhisselam, Cürhümîlerden bir kızla evlendi
Bunun için, Cürhümîler, İsmail Aleyhisselâmın Dayıları olurlardır [230]
Arap olanı ve Arap olmayanlarıyla bütün Peygamberler, Yemenlileri ve Nizar-lılarıyla bütün Araplar, Sâm bNuh’un çocuklarındandırlar [231]

——————————————————————————–
[1] Ibnİshak-Kitabülmübteda velmeb’as c1,s1-2, Belâzürî-Ensabüleşraf c1,s3, Yâkubî-Tarih c1,s8-12, Mes’ûdî-Murucuzzeheb c 1 ,s37-40, Sâlebî-Arais s54, İbnEsîr-Kâmil c 1 ,s47-66, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c 1 ,s 100
M Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/87
[2] Mes’udî-Ahbaruzzaman s57, Mîr-Hâvend-Ravzatussafa Terceme s 136
[3] İbnKuteybe-Maarif s10-11, Mes’udî-Ahbaruzzaman s57, Ravza s 136
M Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/87
[4] Dineverî-Elahbar s1
[5] Nuh: 23[6] Ârâf: 59, Hûd: 25-26, Nuh: 1-2 (7] Ârâf: 59[8] Hûd: 5-6[9] Ârâf: 59-63[10] Hûd: 27-34 [11] Şuarâ: 115-116[12] Yûnus: 71-72[13] Ârâf: 64, Yûnus: 73, Şuarâ: 117, Kamer: 9[14] Mü’minun: 24-29
M Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/87-90
[15] Mahvil b Ahnuh, b Kayn (kaynan) Nuh Aleyhisselâm, bu kralın oğlu Berakil’in kızı Uzre ile evli idi (İbnEsîr-Kâmil c 1 ,s63)
[16] Mes’ûdî-Ahbâruzzaman s85-89
[17] Mes’ûdî-Ahbaruzzaman s58-59
[18] Mes’ûdî-Ahbaruzzaman s150
[19] Kamer: 9
[20] Ahmed bHanbel-Ezzühd s87, Taberî-Tarih c1,s92, Zemahşerî-Keşşaf c4,s37, IbnEsîr-Kâmıl c ı,s68
[21] ibnEsîr-Kâmil c1,s69
[22] Ahmed bHanbel-Ezzühd s87, Taberî-Tarih c1,s92, Zemahşerî-Keşşaf c4,s37, İbnEsîr-Kâmil c1,s68, Kurtubı-Tefsir c9,s43
[23] İbnEsîr-Kâmil c1,s69 23)
[24] Ankebût: 14
[25] Kurtubî-Tefsir c9,s42
M Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/90-92
[26] Nuh: 6[27] Nuh: 21-24[28] Kamer: 10[29] Şuarâ: 118[30] Nuh: 26-28
M Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/92-93
[31] Taberî-Tarih c1,s180-181
[32] Ahterîc1,s39O
[33] İbnlyas-Bedâyi’ s61
[34] Hûd: 36-37
[35] Taberî-Tarih c1,s90,91, Salebî-Arais s55
[36] İbnKuteybe-Maarif s10, Mes’udî-Ahbaruzzaman s59, Hâkim-Müstedrek c2,s596
[37] Taberî-Tarih c1,s91, Mes’udî-Ahbaruzzaman s59
[38] Salebî-Arais s55, Kurtubî-Tefsir c9,s43, Suyûtî-Dürrülmensur c3,s327
[39] Zemahserî-Keşsaf c2,s268
[40] Sâlebî-Arais s55, Kurtubî-Tefsir c9,s42, Suyûti-Dürrülmensur c3,s327
[41] Taberî-Tarih c1,s92, IbnEsîr-Kâmil c1,s69
[42] Taberî-Tarih c 1 ,s9O
[43] Mes’ûdî-Ahbaruzzaman s59, İbnEsîr-Kâmil c1,s69
[44] Taberî-Tarih c1,s92, Mes’ûdî-Ahbaruzzaman s59
[45] Mes’ûdî-Ahbaruzzaman s59
[46] Taberî-Tarih c1,s92, Mes’ûdî-Ahbaruzzaman s59, Sâlebî-Arâis s55, İbnEsîr-Kâmil c1,s69
[47] Taberî-Tarih c1,s92
[48] Taberî-Tarih c1,s92, Mes’ûdî-Ahbaruzzaman s59, Sâlebî-Arâis s55, İbnEsîr-Kâmil c1,s69
[49] Taberî-Tarih ç1, s92
[50] Kurtubî-Tefsir c9, s31, Hâzjm-Tefsir c2, s330, Süyûtî-Dürrülmendur c3, s328
[51] Taberi-Tarih c1, s92, Sûlebi-Arais s58, Zemahşerî-Keşşaf c2, s268, Fahrürrâzî-Tefsir c17, s222, İbnEsîr-Kâmil c1, s69, Nesefî-Medârik c2, s187, Kurtubî-Tefsir c9, s31
[52] Taberî-Tarih c1,s9O, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c1,s113, Hâzin-Tefsir c2,s331, Süyûtî-Dürrülmensur c3,s327
[53] Sâlebî-Arais s55, Süyûtî-Dürrülmensur c3,s327
[54] Süyûtî-Dürrülmensur c3,s327
[55] Taberi-Tarih c1,s92, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c1,s113, Süyutî-Dürrülmensur c3,s,327
[56] Hûd: 38-39
[57] Zemahşeri-Keşşaf c2,s268, Fahrurrazi-Tefsir c17, s223, Kurtubi-Tefsir c9, s31, Nasefı-Medarik c2,s187, Hazin-Tefsir c?,s321 Ebüssuud-Tefsir c4,s2O6
[58] Fahrurrazi-Tefsir c17,s223, Kurtubi-Tefsir c9,831, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c1,s110, Ebüssud-Tefsir c4,s2O6
M Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/93-95
[59] ibnSa’d-Tabakat c1,s41, İbnHabîb-Kitabülmuhabber s383 IbnKuteybe-Maarif s11, Yâkubî-Tarih c1,s14, Taberi-Tarih c1,s92, Zemahşerî-Keşşaf c2,s268, Fahrurrazi-Tefsir c17, s223, Nesefî-Medarik c2,s187, Kurtubî-Tefsir c9,s31, Ebüssuud-Tefsir c4,s2O6, Süyûtî-Dürr C3S334
[60] Sâlebî-Arâis s56
[61] Taberî-Tarih c1,s91 Zemahşerî-Keşşaf c2,s268-269, Fahrurrazi-Tefsir c17,s223-224, ibnEsîr-Kâmil c1,s7O, Kurtubî-Tefsir c9,s32, Nesefî-Medarik c2,s187, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c1 ,s110, Hâzin-Tefsir c2,s331, Ebüssuud-Tefsir c4,s2O6
[62] Fîruzabadî-Kamusulmuhît c3,s23
[63] Taberî-Tarih c1,s91, Salebî-Arais s55, Kurtubî c9,s31, Hazin c2,s33O, Süyûtî-Dürrülmensur c3,s328
[64] Yâkubî-Tarih c1,s14, Taberî-Tarih c1,s92, İbnEsîr-Kâmil c1,s7O
[65] Taberî c1,s93, Zemahşeri c2,s269, İbnEsîr c1,s7O, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c1,s110
[66] Ebülfida-Elbidaye vennihaye c1,s11O
[67] Taberî-Tarih c1,s93
[68] İbnSa’d-Tabakat c1,s41, İbnHabib-Kitabülmuhabber s383, Taberî-Tarih c1,s92
[69] İbnSa’d-Tabakat c1,s41, Taberî-Tarih c1,s92, Kurtubî c9,s32
[70] Yâkubî-Tarih c1,s14
[71] İbnSa’d c1,s41 , İbnHabib-Kitabülmuhabber s 383, Taberî c1,s92, Süyûtî: Dürr c3,s334
[72] Kurtubî-Tefsir c9,s32
[73] Taberî-Tefsir c12,s34, Kurtubî-Tefsir c9,s31, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c1,s110
[74] Ebülfida-Elbidaye vennihaye c1,s110
[75] Taberî-Tarih c1,s93, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c1,s110
76] Sâlebî-Arais s55, Kurtubî-Tefsir c9,s42, Süyûtî-Dürrülmensur c3,s327
[77] Dîneverî-El’ahbar s1, Mes’üdî-Murucuzzeheb c1,s4O, Süyûtî-Dürrülmensur c3,s327
[78] Kamer: 13
[79] Sâlebî-Arais s56
[80] Taberî-Tarih c1,s93, Salebî-Arais s56, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c1,s11O
M Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/95-96
[81] 30) Hûd: 40-41
[82] Taberî-Tarih cls93, Sâlebî-Arais s57, İbnEsîr-Kâmil c1,s7O
[83] Taberî-Tarih c1,s93, İbnEsîr-Kâmil c1,s7O, Kurtubî-Tefsir c9,s35
[84] Kurtubî-Tefsir c9,s35
[85] Taberî-Tefsir c28,s169, Ebülfida-Tefsir c2,s445
[86] ibnHabib-Kitabulmuhabber s383
[87] Taberî-Tefsir c28,s169
[88] Tahrim: 10, Ebülfida-Tefsir c2,s445
[89] Taberî-Tarih c1,s95, Sâlebî-Arais s57, Zemahşerî Keşşaf c2,s269, İbnEsîr-Kâmil c1,s7O, Kurtubî-Tefsir c9,s35
[90] Zemahşerî-Keşşaf c2,s269, Nesefî-Medarik c2,s188
[91] Kurtubî-Tefsir c9,s35
[92] ibnSa’d-Tabakatc1,s41, ibnHabîtHKİtabülmuhabbers383, Taberî-Tarih c1,s95, Mes’ûdî-Ahbaruzzaman s60, Sâlebî-Arais s57, Fahrurrazi-Tefsirc17,s228, İbnEsîr-Kâmil c1,s7O, Kurtubî-Tefsir c9,s35, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c1,s111
M Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/96-97
[93] Mes’ûdî-Murucuzzeheb c1,s4O
[94] ibnSa’d-Tabakat c1,s41, ibnKuteybe-Maarif s11, Yâkubî-Tarih c1,s14, Taberî-Tarih c1,s94, Mes’udî-Murucuzzeheb c1,s4O, Ahbaruzzeman s60, Sâlebî-Arais s57, Fahrurrazi-Tefsir c17,s223, İbn Esîr-Kâmil c1,s7O, Hâzin-Tefsir c2,s332, Sûyûtî-Dürr c3,s334
[95] ibnSa’d c1,s41, Taberî-Tarih c1,s94, Salebi s57, Kurtubîc9, s32, Nesefi-Medarik c2,s187, Hazin c2,s332, Süyutî-Dürr c3,s,334
[96] İbnSa’d s41, İbnKuteybe-Maarif s11, Taberi c 1 ,s94, Salebî s59 Zemahşerî c2,s272, İbnEsîr c1 ,s72, Kurtubî C9S36, Ebülfida-Tefsir c2,s447, Hâzin-Tefsir C2S334, Süyûtî-Dürr c3,s328
M Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/97-98
[97] M Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/98
[98] Kralın Babası Mahvil tarafından da, dağların başında birer Maakıl yapılması emr edilmiş, putların sayısına ve isimlerine göre yüksek yedi Maakıl, Sığınak yapılmıştı Mes’udî-Ahbaruzzaman s57
[99] Mes’ûdî-Ahbaruzzaman s60-61
M Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/98-99
[100] ibnSa’d-Tabakat c1,s41, Yâkubi-Tarih c1,s14, Taberî-Tarih c1,s94, Zemahşerî-Keşşaf c4,s37
[101] Yâkubî-Tarih c1,s14, Zemahşerî-Keşşaf c4,s37
[102] ibnSa’d c1,s41, Taberîc1,s94, Salebîs58, İbnEsirc1,s72, Kurtubî c9,s38, Ebülfida-Elbidaye c1,s112, Hazin C2S333
[103] Yâkubî-Tarih C1S14
[104] ibnKuteybe-Maarifs11, Yakubîc1, s 14, Taberic1, s93, Mes’udî-Ahbaruz-zaman s61, Zemahşerî-Keşşaf c4, s37, Şalebî-Araris s58, İbnEsîr-Kâmil c1, s72, Hâzin-Tefsir c2, s333
[105] Yâkubî-Tarih c1,s14, Mes’udî-Murucuzzeheb c1,s4O
M Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/99
[106] Ebülmünzir Hişam-Kitabülasnam s52, 53, Yâkut-Mûcemülbüldan c5,s367
M Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/99
[107] İbnSa’d-Tabakat c1,s4O, Taberi-Tarih c1,s97
[108] İbnKuteybe-Maarif s11, Taberî-Tarih c1,s94, Mes’udî-Murûcuzzeheb c1,s40, ibnEsîr-Kâmil c1,s72
M Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/100
[109] Taberî-Tarih c1,s91, Hâkim-Müstedrek c2,s342, Sâlebî-Arais s58, Kurtubî-Tefsir c9,s41, Ebülfida-Tefsir c2,s447, Elbidaye vennihaye c 1 ,s 113, Heysemî-Mecmuazzevaid c8,s200, Hâzin-Tefsir c2,s333, Süyûtî-Dürrülmensur c3,s327
M Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/100
[110] İbnSa’d-Tabakat c1,s41, Yâkubî-Tarih c1,s14, Taberî-Tarih c1,s91, Sâlebî-Arais s58, ibnEsîr-Kâmil c1,s72, Nesefî-Medârik c2,s189, Süyûtî-Dürrülmensur c3,s334
[111] Süyûtî-Dürrülmensur c3,s33O
[112] İbnSa’d-Tabakat c1,s41, Yâkubî c1 ,s14, Taberî s94, Salebî 58, Zemahşerî-Keşşaf c2,s272, Deylemî-Firdevs c1,s238, ibnEsîr c1,s72, Kurtubî-Tefsir c9,s36, Süyûtî-Dürrülmensur c3,s334
[113] İbnSa’d c1,s41, Yâkubî c1,s15, Taberî c1,s94, Mesûdî-Muruc c1,s40, ibnEsîr s72
[114] Taberî-Tarih C1S96, Tefsir c12,s47, Kurtubî-Tefsir c9,s36
[115] ibnSa’d-Tabakat c1,s42, Taberî-Tarih c1,s94, Yâkubî-Tarih c1,s15 Mes’üdî-Murucuzzeheb c1,s4O, Sâlebî-Arais s59, İbnEsîr-Kâmil c1,s72-73, Kurtubî-Tefsir c9,s41
M Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/100-101
[116] IbnSa’d c1,s41, Taberî c1,s94-96, Sâlebî s58, İbnEsîr s72, Kurtubî-Tefsir c9,s36
[117] Hûd: 4
[118] ibnSa’d c1,s41, Taberî 94,96, Salebî s58, İbnEsîr s72, Kurtubî 36
[119] ibnKuteybe-Maarifs11, Mes’udî-Muruc c1,s4O, Zemahşerî-Keşşaf c2,s272, Ebülfida-Tefsir c2,s447, El-bidaye vennihaye c1,s1l6
[120] İbnKuteybe s11, Taberîd ,s96, Zemahşerîc2,s272, Ebülfida-Tefsir c2,s447, Elbidaye vennihaye c1 ,s116
[121] ibn Sa’d-Tabakat c1,s41, Taberî-Tarih c1,s96, Sâlebî s59, Zemahşeri c2,s272, İbnEsîr c1,s72, Kurtubî c9,s41, Ebütfida-Tefsir c2,s447
[122] Yâkubî-Tarih C1S15
M Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/101
[123] ibnSa’d-Tabakat c1,s,42, IbnHabîb-Kitabülmuhabber s384, ibnKuteybe-Maarif s12, Yâkubî-Tarih c1,s15, Taberî-Tarih c1,s96, Mes’ûdî-Murucuzzeheb c1,s41, Sâlebî-Arais s59-60, İbnEsîr-Kâmil c1,s73
[124] Yâkut-Mûcemülbüldan c2,s84
[125] ibnHabîb-Kitabülmuhabber s384, İbnKuteybe-Uyûnülahbar c1,s314, Taberî-Tarih c1,s96, İbnEsîr Kâmil C1S73
[126] Mes’ûdî-Murucuzzeheb c1,s41
[127] Yâkut-Mûcemülbüldan c2,s179-180
[128] Yâkubî-Tarih C1S15
[129] Yâkut-Mûcemülbüldan c2,s84, Mir Hâvend-Ravzatussafa Terceme s139
M Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/101-102
[130] İbnSa’d-Tabakat c1,s41, Yâkubî-Tarih c1,s15, Taberî-Tarih c1,s94, Sâlebî-Arâis s58, Zemahşerî-Keşşaf c2,s271, İbnEsîr-Kâmil c1,s72, Kurtubî-Tefsir c9,s41, Nesefî-Medarik c2,s189, Ebülfida-Tefsir c2,s447
[131] İbnSa’d-Tabakat c1,s41
[132] Taberî-Tarih c1,s94
[133] Yâkut-Mûcemülbüldanc2,s179, Ebülfida-Elbidaye vennihayec1,s115, Tefsir c2,s446, Süyûtî-dürrülmensur c3,s335
[134] Hâzin-Tefsir c2,s332
[135] Mes’ûdî-Murucuzzeheb c1,s4O, Yâkut-Mûcemülbüldan c2,s179
[136] Mes’ûdî-Murucuzzeheb c1,s40
[137] Yâkut-Mûcemülbüldan c2,s138
[138] Yâkut-Mûcemülbüldan c4,s322
[139] Buhârî-Sahih c4,s104
[140] Taberî-Tarih c1,s96, İbnEsîr-Kâmil c1,s72-73
141] Dineverî-Elahbar s1
[142] Yâkut-Mûcemülbüldan c4,s322
[143] Mes’ûdî-Murucuzzeheb c1,s40
[144] Fîrüzabadî-Kumusulmuhıt c1,s275-276
[145] Fîrûzabadî-Kamusulmuhît c4,s54
M Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/102
[146] Kurtubî-Tefsir c9,s42
M Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/102
[147] Ankebût: 14-15
[148] Taberî-Tefsir c27,s95, Zemahşerî-Keşşaf c4,s38, Nesefî-Medârik c4,s2O3, Kurtubî-Tefsirc17,s133, Ebülfida-Tefsir C2S446, Hâzin-Tefsir c4,s2O3, Ebüssuud-Tefsir c8,s17O
[149] Taberî-Tefsir c27,s95, Kurtubî-Tefsir c17,s133
[150] Dîneverî-Elahbar s1
[151] Taberî-Tefsir c20,s136, Zemahşerî-Keşşaf c4,s38, Nesefî-Medarik c4,s2O3, Ebüssuud-Tefsir c8,s17O
[152] Zemahşerî-Keşşaf c4,s38, Nesefî-Medarik c4,s2O3, Ebülfida-Tefsir c2,s446, Hâzin-Tefsir c4,s2O3, Ebüssuud-Tefsir c8^170
[153] Taberî-Tefsir c27,s95, Zemahşerî-Keşşaf c4,s38, Kurtubî-Tefsir c 17,s 133, Nesefi-Medarik c4,s2O3, Ebülfida-Tefsir c2,s446, Hâzin-Tefsir c4,s2O3, Ebüssuud-Tefsir c8,s17O
[154] Taberî-Tefsir c27,s95, Kurtubî-Tefsir c17,s133, Ebülfida-Tefsir c2,s446
[155] M Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/103
[156] Kamer: 11-12[157] Kamer: 14[158] Hûd: 42-43[159] Hûd: 45-47
[160] Cudî Cezîre’de bir dağ’dır (Buhâri-Sahih c4,s1O4)
[161] Hûd: 44[162] Hûd: 48[163] Ankebût: 14-15[164] Kamer: 15-16[165] Hûd: 49
M Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/103-10
[166] İbnSa’d-Tabakatc1,s40-41, İbnKuteybe-Maarif s12, Taberî-Tarihc1,s97, Mes’ûdî-Murucuzzehebc1,s4l, Sâlebî-Arais s60, ibnEsîr c1,s68, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c1,s12O
[167] Sâm, Tufandan yetmiş sekiz yıl önce doğmuştu (Sâlebî-Arais s60)
[168] Sâlebî-Arâis s60, İbnEsîr-Kâmil c1,s73
[169] Yâkubî-Tarihc1,s16
[170] Ahmed bHanbel-Ezzühd s88
[171] Ahmed bHanbel-Müsned c2,s17O, Buharî-Edebülmüfred s144, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c1,s119, Heysemî-Mecmauzzevaid c4,s219
[172] Ahmed bHanbel-Ezzühd s87
[173] Şâlebî-Arais s60, ibnEsîr-Kâmil c1,s73
[174] İbnAbdRabbih-Ikdulferîd c3,s173
[175] İbnAbdRabbih-lkdulferîd c3,s173, Sâlebî-Arais s60, İbnEsîr-Kâmil c1,s73, Mîr Hâvend-Ravzatussafa Terceme s 136
[176] ibnAbdRabbih-Ikdülferid c3,s187, Ebû Nuaym-Hilyetülevliyâ c8,s145
[177] Ezrakî-Ahbaru Mekke ds68
[178] Ezrakî-Ahbaru Mekke c1,s73
[179] Ezrakî-Ahbaru Mekke c1,s68
[180] Ahmed bHanbel-Ezzühd s87
M Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/105-107
[181] Hâkim-Müstedrek c2,s546
M Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/107
[182] Sâffât: 77
[183] Ahmed bHanbel-Müsned c5,s10-11, Tirmizî-Sünen c5,s365, Taberî-Tefsir c23,s67, Tarih c1 ,s1O2, Hâkim-Müstedrek c2,s546
[184] İbnSa’d-Tabakat c1,s42, Ahmed bHanbel-Müsned c5,s11, Tirmizî-Sünen c5,s365, Taberî-Tarih c1,s1O6, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c1,s115, İbnHaldun-Tarih c2,ks1,s6
184)
[185] Taberî-Tefsir c23,s67, İbnHaldun-Tarih c2,ks1,s5,6
[186] Ahmed bHanbel-Müsned c1,s5
[187] ibnAbdRabbih-Ikdülferîd c3,s4O5
[188] İbnHaldun-Tarih c2,ks1,s4-5
M Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/107-108
[189] Dîneverî-Elahbar s34, Yâkubî- Tarih c1,s15, Taberî-Tarih c1,s98, Sâlebî-Arais s61
[190] Taberî-Tarih c1,s98, Salebî-Arais s61
[191] Feysun Belh ırmağıdır (Dineverî-Elahbar s34)
[192] Dîneverî-Elahbar s34, Taberî-Tarih c1,s98, Sâlebî-Arais s61
[193] Dîneverî-Elahbar s34
[194] Dîneverî-El’ahbar s34, Taberî-Tarih c1,s98, Sâlebî s61
[195] Taberî-Tarih c1,s98, Sâlebî-Arais s61
[196] Dineverî-Elahbar s34, Taberî-Tarih c1,s98, Sâlebî s61
[197] Yâkubî-Tarih c1,s15
[198] ibnKuteybe-Maarif s13, Yâkubî-Tarih c1,s16
[199] Taberi-Tarih C1S103
[200] Mes’ûdî-Ahbaruzzaman s75
[201] İbnkuteybe-Maarif s12-13
[202] ibnKuteybe-Maarif s13 Yâkubî-Tarih c1,s15
M Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/108-109
[203] Mirhavend-Ravzatussafa Terceme s142
[204] Yâkubî-Tarih c1,s17, Mes’ûdî-Murucuzzeheb c1,s43
[205] Yâkubî-Tarihc1,s18
[206] Yâkubî-Tarih c1,s18, Mes’ûdî-Murucuzzeheb c1,s43
[207] Yâkubî-Tarihc1,s18
[208] Yâkubî-Tarih c1,s19, Mes’ûdî-Murucuzzeheb c1,s43
[209] Yâkubî-Tarih c1,s18, Mes’ûdî-Murucuzzeheb c1,s43
[210] Yâkubî-Tarih c1,s19
[211] Yâkubî-Tarih c1,s19, Mes’ûdî-Murucuzzeheb c1,s43
[212] Yâkubî-Tarih c1,s19
[213] Yâkubî-Tarih c1,s19, Mes’ûdî-Murucuzzeheb c1,s43
[214] Yâkubî-Tarih c1,s2O
[215] Yâkubî-Tarih c1,s2O, Mes’ûdî-Murucuzzeheb c1,s43
[216] Yâkubî-Tarih C1S20
[217] Yâkubî-Tarih c1,s2O, Mesûdî-Murucuzzeheb c1,s44
[218] Yâkubî-Tarih C1S21
[219] Yâkubî-Tarih c1,s21, Mesûdî-Murucuzzeheb c1,s44
[220] Yâkubî-Tarih C1S22
[221] İbnKuteybe-Maarif s13
[222] Yâkubî-Tarih c1,s22
[223] Yâkubî-Tarih c1,s22, Mesûdî-Ahbaruzzaman s81, Salebi s62
[224] Yâkubî-Tarih c1,s22
[225] ibnKuteybe-Maarif s12-13, Mesudî-Muruc c1,s41-42
[226] İbnSa’d-Tabakat c1,s46, Taberî-Tarih c1,s119, ibnEsîr-Kâmil c1,s94
[227] Mes’ûdî-Nurûcuzzeheb c1, s42-43
[228] İbnKuteybe-Maarif s13
[229] Taberî’ye göre: ilk Yemen Kralı, Kahtandı ve Kıral selamıyla ilk kez selamlanan da, o idi (Taberî-Tarih c 1S104)
[230] ibn Kuteybe-Maarif s 13,271, Mes’udî-Murucuzzeheb c1,s42-43
[231] İbnKuteybe-Maarif s14
M Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/109-113

2. Hz. İDRİS إِدْرِيسَ aleyhi’s-selâm…. .

KURÂN-ı KERÎM’in RESMİ sıralamasına göre—

2. Hz. İDRİS إِدْرِيسَ aleyhi’s-selâm…. .بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمـَنِ الرَّحِيم
Allahümme salli ve sellim ve bârik alâ seyyidinâ Muhammedîn abdike (Muhammedîyyeti) ve nebîyyike (Mahmudîyyeti) ve Resûlike (Ahmedîyyeti) ve Nebîyyû’l-ümmîyyi (Habibîyyeti) ve alâ âlihi ve’s-sahbihi ve Ehl-i Beytihi…

ALLAHu Zü’l-Celâl’imizin İZni ve İNAYETi ile RABB’ül Âleminimiz SÖZünü, RESÛLALLAH SALLallahu aleyhi ve sellem Efendimizin SESinden buyuruyor:

Resim.
وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ إِدْرِيسَ إِنَّهُ كَانَ صِدِّيقًا نَّبِيًّا
1. vezkur (ve uzkur) : ve zikret
2. fî el kitâbi : kitapta
3. idrîse : İdris
4. inne-hu : çünkü o, muhakkak ki o
5. kâne : oldu, idi
6. sıddîkan : sıddık, çok sadık, çok dürüst, doğru
7. nebiyyen : nebî (peygamber)
Resim—” Vezkur fîl kitâbi idrîse innehu kâne sıddîkan nebiyyâ(nebiyyen).:Kitapta İdris’i de an; çünkü o, çok sadık (özü, sözü pek doğru) bir peygamberdi.’’
MERYEM:56 (Resmi:19/İniş:44/Alfabetik:63)

وَاِسْمٰعٖيلَ وَاِدْرٖيسَ وَذَا الْكِفْلِ كُلٌّ مِنَ الصَّابِرٖينَ
1. ve ismâîle : ve İsmail
2. ve idrîse : ve İdris
3. ve zel kifli (za el kifli) : ve Zelkifli (Zulkifli)
4. kullun : hepsi
5. min es sâbirîne : sabredenlerden
Resim—” Ve ismâîle ve idrîse ve zelkifl(zelkifli), kullun mines sâbirîn(sâbirîne).: İsmail, İdris
ve Zülkifl’i de (hatırla). Onların hepsi de sabredenlerdendi.’’
ENBİYÂ:85 (Resmi:21/İniş:73/Alfabetik:21) 

Resim— Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): Miracta, ikinci göğe vardık. Cibril, bekçisine “Kapıyı aç” dedi. Melek O’na dünya semasının bekçisininkine benzer sorular sordu. Hz. İdris’e uğradığımda bana şöyle dedi: “Merhaba ey salih Peygamber ve salih kardeş.” Ben “Bu kim?” diye sordum. Cebrail, “Bu İdris Peygamberdir” dedi.
[Buhari, Müslim, İ. Ahmed]

Resim— (Resullerin ilki Âdem, sonuncusu ise Muhammed’dir. İsrail oğullarının nebilerinin ilki Musa ve sonuncusu İsa’dır. Kalem ile yazan ilk peygamber ise İdris’tir.) [Hakim-i Tirmizi]

Fasil : PEYGAMBERLİK BÖLÜMÜ
Konu : İsra Hakkında
Ravi : Enes
Hadis : Enes (ra) Malik İbnu Sa`saa (ra)`dan naklen anlatıyor: “Resulullah (sav) onlara, Mirac`a götürüldüğü geceden anlatarak demiştir ki, “Ben Ka`be`nin avlusundan Hatim kısınında -belki de Hıcr`da demişti- yatıyordum, -bir rivayette şu ziyade var: Uyku ile uyanıklık arasında idim- Derken bana biri geldi, şuradan şuraya kadar (göğsümü) yardı. -Bu sözüyle boğaz çukurundan kıl biten yere kadar olan kısmı kasdetti.- Kalbimi çıkardı. Sonra bana, içerisi imanla [ve hikmetle] dolu, altından bir kap getirildi. Kalbim [çıkarılıp su ve zemzem ile] yıkandı. Sonra içerisi (imanla) doldurulup tekrar yerine kondu. Sonra merkepten büyük katırdan küçük beyaz bir hayvan getirildi. Bu Burak`tı. Ön ayağını gözünün gittiği en son noktaya koyarak yol alıyordu. Ben onun üzerine bindirilmiştim. Böylece Cibril aleyhisselam beni götürdü. Dünya semasına kadar geldik. Kapının açılmasını istedi. “Gelen kim?” denildi. “Cibril!” dedi. “Beraberindeki kim?” denildi. “Muhammed (sav)!” dedi. “O`na Miraç daveti gönderildi mi?” denildi. “Evet!” dedi. “Hoş gelmişler! Bu geliş ne iyi geliştir!” denildi. Derken kapı açıldı. Kapıdan geçince, orada Hz. Adem aleyhiselam`ı gördüm. “Bu babanız Adem`dir! Selam ver O`na!” dendi. Ben de selam verdim. Selamıma mukabele etti. Sonra bana: “Salih evlad hoş gelmiş, salih peygamber hoş gelmiş!” dedi. Sonra Hz. Cebrail beni yükseltti ve ikinci semaya geldik. Kapıyı çaldı. “Bu gelen kim?” denildi. “Ben Cibril`im!” dedi. “Beraberindeki kim?” denildi. “Muhammed!” dedi. “O`na Miraç daveti gönderildi mi?” denildi. “Evet!” dedi. “Hoş gelmişler! Bu geliş ne iyi geliş!” dediler. Derken bize kapı açıldı. İçeri girince, Hz. Yahya ve Hz. İsa aleyhimasselam ile karşılaştım. Onlar teyze oğullarıydı. Hz.Cebrail: “Bunlar Hz. Yahya ve Hz. İsa`dırlar, onlara selam ver!” dedi. Ben de selam verdim. Onlar da selamıma mukabelede bulundular. Sonra: “Hoş geldin salih kardeş, hoş geldin salih peygamber” dediler. Sonra Cebrail beni üçüncü semaya çıkardı. Kapıyı çaldı. “Bu gelen kim ?” denildi. “Cibril`im!” dedi. “Yanındaki kim?” denildi. “Muhammed`dir!” dedi. “O`na Miraç daveti gitti mi?” denildi. “Evet!” dedi. “Hoş gelmişler! Bu geliş ne iyi geliş!” denildi. Kapı bize açıldı. İçeri girince Hz. Yusuf aleyhiselam`la karşılaştık. Cebrail: “Bu Yusuf tur! O`na selam ver!” dedi. Ben de selam verdim. Selamıma mukabele etti. Sonra: “Salih kardeş hoş gelmiş, salih peygamber hoş gelmiş!” dedi. Sonra Cebrail beni dördüncü semaya çıkardı. Kapıyı çaldı. “Bu gelen kim ?” denildi. “Cibril`im!” dedi. “Beraberindeki kim?” denildi. “Muhammed!” dedi. “Ona Miraç davetiyesi indi mi?” denildi. “Evet!” dedi. “Hoş gelmişler! Bu geliş ne iyi geliş!” dediler. Kapı açıldı, içeri girdiğimizde, Hz. İdris aleyhisselam ile karşılaştık. Hz. Cebrail: “Bu İdris`tir, O`na selam ver!” dedi. Ben selam verdim. O da selamma mukabele etti. Sonra bana: “Salih kardeş hoş geldin, salih peygamber hoş geldin!” dedi. Sonra Hz. Cebrail beni yükseltti. Beşinci semaya geldik. Kapıyı çaldı. “Kim bu gelen ?” denildi. “Ben Cibril`im!” dedi. “Beraberindeki kim ?” denildi. “Muhammed!” dedi. “O`na Miraç daveti indirildi mi?” denildi. “Evet!” dedi. “Hoş gelmişler! Bu geliş ne iyi geliş!” denildi. Kapı açıldı, içeri girince, Harun aleyhisselam ile karşılaştık. Cebrail aleyhisselam: “Bu Harun aleyhisselam`dır. O`na selam veri” dedi. Ben selam verdim, o da selamıma mukabelede bulundu ve: “Salih kardeş hoş geldin, salih peygamber hoş geldin!” dedi. Sonra Cebrail beni yükseltti ve altıncı semaya geldik. Kapıyı çaldı. “Bu gelen kim?” denildi. “Ben Cibril!” dedi. “Beraberindeki kim?” denildi. “Muhammed!” dedi. “O`na Miraç daveti indirildi mi?” denildi. “Evet!” dedi. “Hoş gelmişler! Bu geliş ne iyi geliş!” denildi, içeri girince, Hz. İbrahim aleyhisselam ile karşılaştık. Cebrail: “Bu baban İbrahim`dir, O`na selam ver!” dedi. Ben selam verdim. O da selamıma mukabele etti. Sonra: “Salih oğlum hoş geldin, salih peygamber hoş geldin!” dedi. Sonra Sidretü`l-Münteha`ya çıkarıldım. Bunun meyveleri (Yemen`in) hecer testileri gibi iri idi, yaprakları da fil kulakları gibiydi. Cebrail aleyhisselam bana: “İşte bu Sidretü`l-Münteha`dır!” dedi. Burada dört nehir vardır: İkisi batıni nehir, ikisi zahiri nehir. “Bunlar nedir, ey Cibril?” diye sordum. Hz. Cebrail: “Şu iki batıni nehir cennetin iki nehridir. Zahiri olanların biri Nil, diğeri Fırat`tır!” dedi. Sonra bana el-Beytü`l-Ma`mur yükseltildi. Sonra bana bir kapta şarap, bir kapta süt, bir kapta da bal getirildi. Ben süt aldım. Cebrail aleyhisselam: “Bu (aldığın), fıtrat(a uygun olan)dır, sen ve ümmetin bu fıtrat (yaratılış) üzeresiniz!” dedi. Resulullah devamla dedi ki: “Sonra bana, her günde elli vakit olmak üzere namaz farz kılındı. Oradan geri döndüm. Hz. Musa aleyhisselam`a uğradım. Bana: “Ne ile emrolundun?” dedi. “Gece ve gündüzde elli vakit namazla!” dedim. “Ümmetin, her gün elli vakit namaza muktedir olamaz. Vallahi ben, senden önce insanları tecrübe ettim. Beni İsrail`e muamelelerin en şiddetlisini uyguladım (muvaffak olamadım). Sen çabuk Rabbine dön, bunda ümmetine hafifletme talep et!” dedi. Ben de hemen döndüm (hafifletme istedim, Rabbim) benden on vakit namaz indirdi. Musa aleyhisselam`a tekrar uğradım. Yine: “Ne ile emrolundum ?” dedi. “Benden on vakit namazı kaldırdı!” dedim. “Rabbine dön! Ümmetin için daha da azaltmasını iste!” dedi. Ben döndüm. Rabbim benden on vakit daha kaldırdı. Dönüşte yine Musa aleyhisselam`a uğradım. Aynı şeyi söyledi. Ben, beş vakitle emrolunmama kadar bu şekilde Hz. Musa ile Rabbim arasında gidip gelmeye devam ettim. Bu sonuncu defa da Hz. Musa`ya uğradım. Yine: “Ne ile emredildin ?” dedi. “Her gün beş vakit namazla!” dedim. “Senin ümmetin her gün beş vakit namaza da takat getiremez. Rabbine dön, hafifletme talep et!” dedi. “Rabbimden çok istedim. Artık utanıyorum, daha da hafifletmesini isteyemem! Ben beş vakte razıyım. Allah`ın emrine teslim oluyorum!” dedim. Musa aleyhisselam`ı geçer geçmez bir münadi (Allah adına) nida etti: “Farzını kesinleştirdim, kullarımdan hafiflettim de!” [Bir rivayette şu ziyade geldi: "Namazlar (günde) beştir. Ve onlar ellidir de. İndimde hüküm değişmez artık!"]Hadis No : 5568 

ResimİDRİS KELİMESİNDEKİ HİKMET-İ KUDDUSİYYE

ŞEYH MUHYİDDİN İBN-İ ARABİ K.S
Yüceliğin [ulüvv] iki nisbeti vardır: mekân yüceliği [ulüvv-i mekân] ve mekânda-olmaklık yüceliği [ulüvv-i mekânet]… Mekân yüceliğine, Onu yüce mekâna yükselttik [Meryem Suresi, 19/57] sözüyle işaret edilmiştir ve mekânların en yücesi, üzerinde felekler aleminin bir değirmen gibi devr-i daim ettiği mekândır, yani Güneş Feleğidir ve İdrisin ruhani makamı işte buradadır.

Güneş Feleğinin altında yedi felek, üzerinde de yine yedi felek vardır ve kendisi onbeşincidir. Üzerindekiler şunlardır: Felek-i Ahmer, yani Merih (gezegeninin bulunduğu felek), Müşteri (Jüpiter) Feleği, Zühal (Satürn) Feleği, Menziller Feleği (Yıldızsız Felek, yani Felek-i Atlas), Burçlar Feleği, Kürsî Feleği ve Arş Feleği… Ve aşağısında olanlar da şunlardır: Zühre (Venüs) Feleği, Utarid (Merkür) Feleği, Ay Feleği, Esîr Feleği, Hava Küresi, Su Küresi ve Toprak Küresi… Ve Güneş Feleği, feleklerin kutbu olması itibarıyla en yüce mekândır.

Mekânda-olmaklık yüceliğine [ulüvv-i mekânet] gelince; bu, bizim için, yani Muhammedî olanlar içindir. Allahu Teala şöyle buyurdu: Sizler yüce olanlarsınız ve Allah (bu yücelikte) sizinle birliktedir.. [Muhammed Suresi, 47/35] Çünkü O, mekândan aşkın olsa da, mekânda-olmaklıktan [mekânet] değildir. Böyle olmasından dolayı, aramızdaki amel-edici nefsler korkunca, Hak Teala, birlikteliği şu sözlerle sürdürdü: ..Ve O hiçbir amelinizi boşa çıkarmaz [Muhammed Suresi, 47/35]. Amel mekânı, ilim ise mekânda-olmaklığı [mekânet] talep eder. Ve Allah, bizim için bu iki yüceliği; yani, amelden dolayı mekân yüceliğiyle, ilimden dolayı mekânda-olmaklık yüceliğini, ayrımsızlaştırdı [cem]. Ve bundan sonra bu birliktelikten herhangi bir biçimde ortaklaşalık anlaşılmasın diye Kendini ortaklaşalıktan tenzih ederek, Yüce Rabbinin Adını tesbih et [Alâ Suresi, 87/11] buyurdu.

İnsanın, yani İnsan-ı Kâmilin varlıkların en yücesi olması şaşılası şeylerdendir. Ama ona yüceliğin nisbet olunması, ancak tabi olduğu mekân ve mekânda-olmaklık dolayısıyladır. Yani o, zatından dolayı bir yüceliğe sahip değildir. Onun yüceliği, içerisinde bulunduğu mekânın veya mekânda-olmaklığın yüceliğinden dolayıdır. Dolayısıyla yücelik, mekân ve mekânda-olmaklık için sözkonusudur.

Mekân yüceliği şunun gibidir: Rahman Arşa oturdu [Taha Suresi, 20/5] ve bu (Arş), mekânların en yücesidir. Mekânda-olmaklık yüceliği de şudur: Onun vechi dışında herşey helak olucudur [Kasas Suresi, 28/88], Her şey Ona dönücüdür [Hud Suresi, 11/123] ve Allahın yanısıra bir ilah var mıdır? [Neml Suresi, 27/63]. Ve Allah (İdris hakkında), Onu yüce bir mekâna yükselttik dediğinde, yüce kelimesini, mekânı niteleyen övücü bir vasıf olarak dile getirdi. Ve Rabbin meleklere, yeryüzünde bir Halife yaratacağım dediğinde.. [Bakara Suresi, 19/57] işte bu da mekânda-olmaklık yüceliğidir.

Ve melekler hakkında (İblise hitaben) söylediği, İki Elimle yarattığıma secde etmekten seni alıkoyan nedir? Gururlandın mı, yoksa yüce olanlardan mısın? [Sâd Suresi, 38/75] sözleriyle de, yüceliği meleklere özgü kıldı. Eğer bu yücelik yakıştırması kendilerine melek olmalarından dolayı yapılmış olsaydı, bütün melekler bu yücelik içre olurdu. Ama, bu yücelik yakıştırmasının bütün melekleri içine alacak şekilde genelleştirilmemiş olmasından anlıyoruz ki, burada sözü edilen yücelik, Allah indinde mekânda-olmaklık yüceliğidir. Ve, insanlar arasındaki Halifeler için de durum böyledir. Halife olmakla elde ettikleri yücelik, zatlarından dolayı bir yücelik olsaydı, (diğer) bütün insanların (da aynı şekilde) yüce olması gerekirdi. Ama bu yücelik genel olmadığı için, anlıyoruz ki bu, mekânda-olmaklık yüceliğidir.

Yüce [Âli] İsmi, Onun Güzel İsimlerindendir. Onunla birlikte Ondan başkası olmadığından, neye itibarla Yücedir? Demek ki, O gerçekte Kendi Zatı itibarıyla Yücedir. Ya da hangi şeyden Yücedir? Ancak O var olduğundan, Onun bu yüceliği Kendiliğindedir. Ve O, varlık itibarıyla, bütün varlıkların aynı olduğundan, sonradan olma diye adlandırılan şeyler, kendi zatı itibarıyla Yücedir. Dolayısıyla Hak, Kendinden başkası olmadığından, izafî yücelik olmaksızın Yücedir. Ve bu aynlara gelince, onlar için yokluk [adem] sözkonusudur ve onlar yoklukta yerleşiktirler [sabit] ve varlığın kokusunu koklamamışlardır. İmdi varlıklardaki çok sayıdaki suretleriyle birlikte, bu aynlar hep kendi hallerinde kalırlar. Öte yandan, ayrımlaşmamışlıkta [cemiyet] ayrımsız [cem] olan herşeyin aynı Birdir ve çokluğun [kesret] varlığı İsimlerdedir. Ve İsimler nisbetlerdir. Ve nisbetler, var olmayan şeylerdir [umur-u ademiyye]; ve ayndan, yani Zattan başkası yoktur. Ve O, izafet yoluyla değil, kendi Nefsiyle Yücedir. Bundan dolayı, alemde izafi yücelik yoktur; ne var ki, varlığın vecihleri arasında üstünlük farklılığı vardır. İzafi yücelik ancak Kendi çoğul vecihleriyle Bir-olan-aynda [ayn-ı vahid] vardır. Bu nedenle, bu konuda (hakikat itibarıyla) Odur ve (taayyün itibarıyla) O-değildir, (suret itibarıyla) sensin ve (hakikat itibarıyla) sen-değilsin denmiştir.

El-Harraz ve o Hakkın vecihlerinden bir vecih ve kendi nefsinden konuşan, diller arasında bir dildir ancak Onun üzerine kendileriyle hükmedilen zıtların (yani, zıt İsimlerin) birlenmesiyle Allahın bilinebileceğini söylemiştir. O Evveldir ve Ahirdir ve Zahirdir ve Batındır. O, zahir olanın ta kendisidir ve batın olanın ta kendisidir. Ve zuhurunu, Kendinden başka görebilecek olan olmadığı gibi, Kendisinden gizlenebilecek [batın] olan da yoktur. O Kendisiyle zahirdir ve Kendisinden gizlenmiştir. Ve O, Ebu Said el-Harraz ve benzeri diğerlerinin sonradan olma isimleridir.

Zahir Ben dediğinde, Batın Hayır der ve Batın Ben dediğinde Zahir Hayır der. Bu, her zıt olan için böyledir (yani, zıtların herbiri kendi zatının gereğini olumlar ve kendisine aykırı gelen zıttın gereğini olumsuzlar). Ama (bunların her ikisini) söyleyen birdir ve (bunların her ikisini) işiten de söyleyenin ta kendisidir. (Bu duruma bir örnek vermek gerekirse) Nebi, sallallahu aleyhi ve sellem, şöyle demiştir: Allah, söz ve eylemle ortaya çıkmadıkça, ümmetimden olanların içlerinden geçenleri (nefslerinde olup bitenleri) bağışladı. Ve nefs, kendi içinden geçirdiklerini kendisi oluşturur; içinden geçenleri işittiği gibi, bunların ne sebeble oluştuğunu da bilir. Hükümler birbirinden farklı olsa da, ayn birdir; ve durumun böyle olduğunun bilinmemesi sözkonusu değildir, çünkü Hakkın sureti olan insan, kendi nefsinden durumun böyle olduğunu (yani, söyleyen ve işitenin bir olduğunu) bilir.

Böylece, (bir-olan-aynın taayyün yoluyla çoklaşması ve mertebelerle farklılaşmasıyla) şeyler birbirinden farklı oldu. Ve sayılar, bilinen basamaklar (10, 100, …) doğrultusunda birden [vahid] türedi. Böylece nasıl ki bir sayıları varettiyse, sayılar da bire açılım kazandırdı. Öte yandan, sayının [aded] hükmü de ancak sayılan [madûd] ile zahir oldu. Ve sayıya gelen şeylerin kimisi yok [madum] ve kimisi de vardır. Bir şey, his itibarıyla var olmadığı halde, akıl itibarıyla var olabilir. İmdi bir şeyin ya sayı ya da sayılan olması kaçınılmazdır. Böyle olunca birin üzerine inşa olunarak bir ortaya çıkış kaçınılmaz olur. (Şu halde) bir (sayısı) kendi kendisini ortaya çıkarır. Ve sayıların herbiri örneğin dokuz, on gibi sayılar ve bunların aşağısında olanlar ve bunların üzerinde sonsuz büyüğe kadar gidenler tek başlarına birer gerçeklik [hakikat-ı vahid] iseler de, hiçbiri bütünlüğü kendinde toplamaz. Ve hiçbiri birlerin toplamı adıyla anılmaktan kurtulamaz. Çünkü (birlerin toplamından oluşan) iki tek başına bir gerçekliktir; (ve yine birlerin toplamından oluşan) üç de tek başına bir gerçekliktir ve sonraki sayılar için de durum böyledir. Ve bu sayıların hepsi, (birlerin toplamından oluşmaları bakımından) bir ise de, hiçbir sayının birin kendisini barındırması, diğerininkiyle aynı değildir. Böyle olunca toplam [cem], (sayıların ve sayı basamaklarının) hepsini tutar. Şu halde, toplam, sayılarda sayıların kendileriyle söz sahibidir. Ve onlara, onların kendileriyle hükmeder. Ve bu şekilde, yirmi basamak zahir oldu (1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10, 20, 30, 40, 50, 60, 70, 80, 90, 100, 1000). Dolayısıyla bu basamaklar (birlerin toplamlarından oluşmaları bakımından) bileşimseldir. Böyle olunca, senin indinde zatından dolayı menfî olan şeyin (yani, vahidin sayı olmamaklığının) ta kendisini müsbet kılmaktan (yani, sayıların sayı olmayan birlerin toplamından oluştuğunu doğrulamaktan) kendini kurtaramazsın.

Ve her kim, sayılar hakkında vardığımız sonucu, yani birin sayı olmaklığının değillenmesinin, birin sayı olmaklığının kesinlenmesiyle aynı olduğunu anlasa; gerçekte bilir ki, aşkın [münezzeh] olan Hak, halkta benzeş [müşebbeh] olandır ve halk, Hâlikten ayrışık olsa da, bu böyledir. İmdi iş odur ki, Hâlik mahluktur. Ve yine iş odur ki, mahluk Hâliktir. Her ikisi de bir-olan-ayndandır. Belki de, tersine (hakikat itibarıyla) bir ayndır ve (taayyün ve zuhur itibarıyla) çoğul aynlardır. Neyi görüyor olduğuna bak!

(İsmail, babasına dedi ki) Ey babacığım, sana emredileni yap! [Saffât Suresi, 37/102]. Oğul babasının ta kendisidir. Ve İbrahim, (rüyasında) nefsinden başkasını boğazlıyor olduğunu görmedi. Ve O, İbrahime fidye olarak büyük kurbanı verdi; ve (rüyada) insan suretinde görünmüş olan bu kurban, (his aleminde) koç suretinde göründü. Oğul suretinde görünmüştü; hayır, belki de oğul hükmünde görünmüştü ve oğul, babasının aynısı olan kişidir. Ve O, ondan eşini halk etti [Nisa Suresi, 4/1]. Bu demektir ki, Âdemin nikâhı, kendi nefsinden başkasıyla olmuş değildir; eşi ve oğlu kendi nefsindendir. Ve varlık, sayısal çoklukta birdir.

Tabiat nedir ve ondan zahir olan nedir? Tabiatın, kendisinden zahir olan yüzünden eksiklendiğini; ve zahir kılmadıklarıyla da artıklandığını görmedik. Ve Tabiattan zuhur eden, ondan (yani, Tabiatın kendisinden) başkası değildir. Ve o, kendisinden zahir olan şeylerin hükümleri yoluyla suretlerin birbirinden farklı olmasından dolayı, kendinden zuhur edenle aynı değildir. Ve şu, soğuk ve kurudur; şu diğeri de sıcak ve kurudur ve bunlar kuru olmalarından dolayı ayrımsızdırlar ve öbürleri (yani, soğuk ve sıcak) yüzünden de farklılaşmışlardır. Tabiat (bu hükümleri) biraraya toplayıcıdır [camî]. Ya da, tersine, ayn (yani, ayn-ı vahid) Tabiatın ta kendisidir. Dolayısıyla, tabiat alemi, bir aynadaki suretlerdir. Ya da, tersine, birbirinden farklı aynalardaki bir surettir. Böylece, bakış açılarının farklı olmasından dolayı, ancak hayret vardır.

Ve bizim söylediklerimizi bilen kimse, hayrete düşmez. Ve böylesi bir kimse ilimde ilerlemiş biri olsa bile, bu ilim ancak mahallin hükmüncedir. Ve mahal, değişmez aynın [ayn-ı sabite] ta kendisidir. Ve Hak, değişmez aynla tecelli mahallerinde çeşitlenir. Böyle olunca da, Kendisi üzerine hükümler çeşitlilik gösterir. Ve O, her hükmü kabul eder. Ve Kendisi üzerine, ancak tecelli ettiği ayn hükmeder. Böyle olunca da, (aynın hükmetmekliği dışında Hak üzerine hükmeden) başkaca hiçbir şey yoktur.

Hak, bu yönüyle halktır, düşün öyleyse
Halk değildir diğer yönüyle de; an, zikret öyleyse…
Kim ki anladı dediklerimi, zayıflamaz basireti
Ve ancak basireti olan anlar bu söylediklerimi…

İster ayrımları kaldır, ister ayrımlar koy Birdir ayn.
Ve baki değildir, kalmaz bir şey çokluktan…
İmdi Kendinden dolayı Yüce olan, varolan şeylerin bütününü ve varolmayan nisbetleri [niseb-i ademiyye] istiğrâk eden bir kemale sahip olandır. Ve bu kemal, Onun bu vasıflardan hiçbirini yitirmemesi ve Onun bu vasıflardan başkası olmaması sayesindedir. Ve bu vasıfların ilmî, aklî ve şerî olarak övülesi veya yerilesi vasıflar olması bir şey değiştirmez. Ve böylesi bir kemal, ancak Allah İsmiyle adlandırılana özgüdür.

Ama Allah ismiyle adlandırılandan başkası olanlar, ya Onun için (duyumsal varlıkta) birer tecelli mahallidirler, ya da Onda (yani, Hakkın varlık aynasında, ilahi ilimde) birer surettirler. Eğer Onun için tecelli mahalleri varsa, böyle olduğundan dolayı kaçınılmaz olarak bir tecelli mahalliyle diğeri arasında (İlahi İsimleri kapsayıcılık yönünden) üstünlük farklılığı ortaya çıkar. Ve eğer bu (Allahtan başka olan), Onda (yani, Hakkın varlık aynasında, akıl mertebesinde zahir olan) bir suret (yani, İlahi İlimde ortaya çıkan ayan-ı sabiteden biri) olursa, böylesi bir suret için zatî kemal sözkonusudur; çünkü bu suret, kendisinde zahir olan şeyin ta kendisidir. Ve, Allah olarak adlandırılan için sözkonusu olan, bu suret için de sözkonusudur. Ve bu suretin O olduğu söylenemeyeceği gibi, Ondan başka olduğu da söylenemez.

Gerçekte, Ebu Kasım ibn Kasiyy, Halün-Naleyn adlı kitabında, buna, herbir İlahi İsmin, bütün İlahi İsimlerle isimlendiğini ve onlarla vasıflandığını söyleyerek işaret etti. Ve burada söylediği şudur ki, herbir İsim Zata ve kendisi için sözkonusu edilen ve kendisi tarafından talep edilen manaya delalet eder. Ve bu İsim, Zata delalet etmesinden dolayı, İlahi İsimlerin hepsini kendinde toplar. Ve tekilleştirdiği [infırad] anlama delalet etmesiyle de, Rab ve Hâlik ve Musavvir ve benzeri diğerleri gibi, diğerlerinden ayrışır. Ve İsim, Zattan dolayı, adlandırılanın ta kendisidir. Ve İsim, kendisi için sözkonusu edilen kendine özgü anlamından dolayı, adlandırılandan başkadır.

Eğer sözünü etmiş olduklarımızdan (Zatî) yüceliğin ne olduğunu anladıysan; bunun, mekân veya mekânda-olmaklık yüceliği olmadığını da anlamış olmalısın. Çünkü, mekânda-olmaklık yüceliği sultan ve hakimler ve vezirler ve kadılar ve bu mevki için yeterliliği bulunsun bulunmasın amir olan herbir mevki sahibine özgüdür. Ama sıfat yoluyla yücelik böyle değildir. Çünkü bir kimse, insanların en alimi olsa da, bu kimseye; insanların en cahili de olsa, hükmetme mevkiinde bulunan bir kimse tarafından hükmedilebilir. Böyle olunca, amirin yüceliği, mekânda-olmaklıktan dolayı yüceliktir. Onun yüceliği, kendisine tabi olanlara hükmetmesi bakımındandır ve böyle olunca da o, kendinden bir yüceliğe sahip değildir. Dolayısıyla, bulunduğu mevkiden alındığında, yüksekte bulunmaklığı ortadan kalkar. Ama, alim için durum böyle değildir.

Hz. İdris aleyhi’s-selâm‘ın hayatı

İdris Aleyhisselâmın Soyu:

İdris (Ahnuh veya Unhuh veya Hanuh) b.Yerd (yahud Yarid)b.Mehlâil b.Kay­narı (yahud Kaynen) b.Enuş, b.Şis, b.Âdem Aleyhisselâm.[1]

İdris Aleyhisselâma İdris Denilmesinin Sebebi:

idris Aleyhisselâma; Yüce Allâhın kitabından ve İslam Dininin Sünnetinden[2], Kitaplardan, Âdem ve Şis Aleyhisselamların Sahifelerinden [3] çok çok ders yap­tığı için[4] İdris adı verildiği rivayet edilir.[5]

İdris Aleyhisselâmın Şekil Ve Şemaili:

İdris Aleyhisselâm; beyaz tenli[6], uzun boylu, büyük karınlı, geniş göğüslü[7],

kaba Sakallı, İri kemikli, güzel yüzlü İdi.[8]
Yürürken, adımını, kısa atar[9], önüne bakardı.[10]
Vücudu, az kıllı, başı, çok saçlı idi. Vücudunda, yaratılıştan beyaz bir nokta vardı.[11] Sesi, ince ve konuşması mülayimdi.[12]

İdris Aleyhisselâmın Özelliklerinden Bazıları:

İdris Aleyhisselâm; Âdem Aleyhisselâmdan sonra[13], kalemle ilk kez yazı yazan [14],
İlk kez yıldızlar ve hisab ilmini gözden geçiren zat idi.[15]
Geçmiş devirlerin bütün ilimleri kendisinde toplanmıştı.[16]
Bütün ilimler kendisine öğretilmiş, Şis Aleyhisselâmdan sonra hiç kimseye gizli ilimlerin Mushafı da ona teslim edilmişti.[17]
Kendisi terzi idi..[18]
İlk kez, iğne ile dikiş diken[19], ilk kez elbise dikip giyen de İdris Aleyhisselâmdı.
Halbuki, ondan önceki insanlar, hayvanların derilerini giyerlerdi[20]
Babası Yerd b. Mehlâil, İdris Aleyhisselâmı yerine bıraktığı ve kavmin oturdukları mukaddes dağdan , Kabil oğullarının yanına inmemeleri için[21] yaptığı va?z ve nasihata kulak asamadıkları zaman[22] İdris Aleyhisselâm, ayağa kalkıp onlara:”İyi biliniz ki: içinizden kim Babamız Yerd i , dinlemeyerek dağımızdan inerse, biz, onun bir daha dağaımıza çıkmasına meydan bırakmayacağız!” demiş, fakat onlar, dağdan inmekten başkasına yanaşmamışlar, inecekleri yere inmişler, Kabil oğullarının kadınları ile düşüp kalkmışlardır.[23]
İdris Aleyhisselâm, çok ibadet edici bir zat idi. Kendisinin, bir günde yükselen ameline, zamanındaki Âdem oğullarını bir ayda yükselen amelleri denk gelmezdi.[24]

İdris Aleyhisselâmın Peygamberliği, Mücadele Ve Mücâhedesi:

Âdem, Şis Aleyhisselâmlardan sonra[25], İdris Aleyhisselâma , Yüce Allah tarafından peygamberlik verildi.[26]
Ve kendisine otuz sahife indirildi.[27]
İdris Aleyhisselâm; kavmini, putlara tapmaktan men ve yüce Allaha ibadete davet etti.
Fakat, onlar, onu, yalanladılar.[28]
İdris Aleyhisselâm; Şis oğullarından olan kavmim yanına çağırıp onlara, öğüt­ler vermiş, Yüce Allâha itaat, Şeytana ise, isyan etmelerini ve Kabil oğulları ile düşüp kalkmamalarını emr etmiş ise de, onlar, dinlememişler[29], Kabil oğulları­nın yanına, birbiri ardınca, kafile kafile inmeğe başlamışlar[30], İdris Aleyhisselâmın dâvetine, ancak, bin kişi icabet etmiştir.[31]
İdris Aleyhisselâm, ilk kez, Allah yolunda Kabil oğulları ile savaşmış, onlardan esirler alıp âzad etmiştir.
İdris Aleyhisselâm; göğe yükseltilmeden önce, oğlu Mettu Şelah´ı, kendisine Halef ve Ev halkına Vasi tayin etti.
Yüce Allah´ın; Kabil oğullarını, onlarla düşüp kalkanları ve onlara meyi eden­leri azaba uğratacağını bildirdi ve kendilerini, onlarla düşüp kalkmaktan nehy etti.[32]
Allâha ibadette İhlaslı olmalarını, doğruluk ve yakîn üzere amel etmelerini tav­siye etti.[33]
Bundan sonra, Yüce Allah, İdris Aleyhisselâmı, pek yüce bir yere kaldırıp yük­seltti. [34]
O zaman, kendisi, yüz altmış beş yaşında idi.[35] Ona ve gönderilen bütün Peygamberlere Selâm olsun![36]
Cehennem Ve Cennetin İdris Aleyhisselâma Gösterilişi:
Hz.Ümmü Seleme´nin, bildirdiğine göre:
İdris Aleyhisselâm, Ölüm Meleğinin dostu idi. O´ndan, Cennet´i ve Cehennem´i, kendisine göstermesini istedi.
O da, onu, yükseltti.
İdris Aleyhisselâm, Cehennem´i görünce, ondan korktu. Az kalsın bayılacaktı.
Ölüm Meleği, onun üzerine kanadını gerip:
“Gördün onu, değil mi?” dedi.
İdris Aleyhisselâm:”Evet! Bu güne kadar, onu, hiç görmemiştim!” dedi.
Ölüm Meleği, Cennet´i görünceye kadar onu götürüp Cennet´e girdi ve jdris Aleyhisselâma:”Cennet´i de, gördün değil mi?” dedi. İdris Aleyhisselâm:”Evet! Vallahi, burası, Cennet´tir!” dedi.
Ölüm Meleği:”Haydi, gördüğüne git!” dedi.
idris Aleyhisselâm:”Nereye gideyim?” diye sordu.
Ölüm Meleği:”Nerede olmak istersen, oraya git!” dedi.
İdris Aleyhisselâm:”Hayır! Vallahi, ben, oraya girdikten sonra, çıkmam!” dedi.
Ölüm Meleğine:”Sen, onu, oraya koyma!
oraya girince, hiç kimse için, bir daha oradan çıkmak yoktur!” denildi.[37]
Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâmın Mîrac Gecesinde İdris Aleyhisselâmla Selamlaşması: Başa Dön
Peygamberimiz Aleyhisselâm, Miraç gecesinde, Cebrail Aleyhisselâmla birlikte dördüncü kat göğe yükseldiği zaman, orada, İdris Aleyhisselâmla karşılaştı.
Cebrail Aleyhisselâma:”Kim bu?” diye sordu.[38]
Cebrail Aleyhisselâm:”Bu, İdris (Aleyhisselâm)dır! Selâm ver ona!” dedi.
Peygamberimiz, selâm verdi.
O da, peygamberimizin selâmına mukabele ettikten sonra:
“Hoş geldin, safa geldin sâlih kardeş, sâlih Peygamber!” dedi ve hayır dua etti.[39]

İdris Aleyhisselâmla Nuh Aleyhisselâm Arasındaki Soy Direği Atalar:

İdris Aleyhisselâmdan sonra, oğlu Mettu Şelah; Yüce Allâha ibadet ve tâata devam etti.[40]
Kendisi; ata binip savaşmakta Babasını örnek edinen[41] ve Allâha tâat ve iba­det olan günlük amellerinde de, Baba ve Atalarının yolunu tutan mübarek bir Zat idi.[42]
Alnında peygamberlik nuru parıldardı.[43]
Mettu Şelah, vefat edeceği sırada, oğlu Lemek´i, yerine bıraktı ve Allah´a tâat ve ahidleri korumak gibi Atalarının, kendisine tavsiye etmiş oldukları ve kendisi­nin de, yerine getirmiş olduğu şeyleri ona da, tavsiye etti ve dokuz yüz on yedi yaşında vefat etti.[44]
Lemek b.Mettu Şelah da, Allâha ibâdet ve tâata devam etti.[45]
Kavmim, öğütledi ve onları, Kabil oğullları ile düşüp kalkmaktan nehy etti.
Kavmi ise, Lemek´in sözünü dinlemediler. Hepsi, oturdukları dağdan, Kabil oğul­larının yanına indiler.[46]
Şis oğulları, Kabil oğullarının kızları ile düşüp kalktıkları zaman, Cebâbire diye anılan Zorbalar doğdu ve çoğaldı.
Lemek; ölüm döşeğine düştüğü zaman, oğlu Nuh Aleyhisselâmla torunları Sam, Ham ve Yâfes´i ve onların kadınlarını yanına çağırdı.
Dağda, Şis oğullarından sekiz candan başka kimse kalmamış, hepsi, Kabil oğul­larının yanına gitmişlerdi.
Lemek, yanına gelenler için, Bereket duası yaptı ve ağladı: “Demek, Cinsimizden, şu sekiz candan başka kimse kalmamış!
Âdem ve Havva´yı yaratan, sonra, o ikisinden çocuklarını çoğaltan Allâh´dan dilerim ki: sizi, şu kötü kadın hastalığından korusun!
Çocuklarınızı, yer yüzünü dolduracak kadar çoğaltsın!
Size, Atamız Âdemin bereketini versin!
Oğullarınıza Hükümdarlık nasîb etsin![47]
Ey Nuh! Bildiğin gibi, şuracıkta, bizden başka kimse kalmamıştır.
Sakın bundan ürkme ve şu günahkâr kavmin ardına düşme![48]Öldüğüm zaman, beni, Kenz mağarasının içine koy!
Allah, Gemiye binmeni irâde buyurduğu zaman, Babamız Âdemin Cesedini de, yükle ve Gemiden inerken de, yanında indir.
Onu, Gemide, üst katın ortasına koy.
Sen ve oğulların, Geminin şark tarafında bulununuz.
Kadının ve oğulların da, geminin garp tarafında bulunsunlar.
Fakat, Âdemin cesedi, aranızda bulunmalıdır.
Ne siz kadınlarınıza tecavüz edeceksiniz, ne de, kadınlarınız size tecavüz ede­cekler.
Gemiden çıkıncaya kadar onlarla birlikte yemeyeceksiniz, içmeyeceksiniz ve onlara yaklaşmayacaksınız.
Tufan, çekilip gittiği ve siz, Gemiden, yer yüzüne çıktığınız zaman, Âdemin ce­sedi yanında namaz kıl!
Sonra, büyük oğlun Şam´a vasiyet et:
Âdemin cesedini götürüp yer yüzünün ortasına, üstününe koysun.
Oğullarından birisini de, kendisinin yanında bulundurup onun bakımı ile vazi­felendirsin.
Hayatını, Allah için vakf etsin. Ne bir kadınla evlensin, ne bir ev yapsın. Ne bir kan döksün, ne yürüyenlerden, ne de uçanlardan birisine bir yaklaşımla yak­laşsın!
Hiç şüphesiz, Allah, Meleklerinden bir Meleği gönderir, yer yüzünün ortasını, üstününü, ona gösterir ve onunla üsniyet eder!” dedi.
Lemek, vefat edince, Nuh Aleyhisselamla oğulları, onun üzerine cenaze na­mazı kıldılar.Lemek, vefat ettiği zaman, yedi yüz yetmiş yedi yaşında idi.[49]

——————————————————————————–
[1] ibn.Hişam-Sîre c.l,s.3, ibn.Sa´d-Tabakat c.l,s.54, Belâzürî-Ensabüleşraf c.l,s.3, ibn.Kuteybe-Maarif s.10, Yâkubî-Tarih c.l,s.8-11, Taberî-Tarih c.l,s.82, Sâlebî-Arais s.49, İbn.Esîr-Kâmil c.l,s.54-55.
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/79.
[2] İbn.Kuteybe-Maarif s.10, Mes´udî-Ahbaruzzaman s.54.
[3] Şâlebî-Arais s.49.
[4] İbn.Kuteybe-Maarif s. 10, Dineverî-Elahbar s.l, Mes´ûdî-Ahbaruzzaman s.54, Sâlebî-Arais s.49.
[5] ibn. Kuteybe-Maarif s.10, Dineveri-Elahbar s.l, Mes´udî-Ahbaruzzaman s.54, Sâlebî-Arais s.49.
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/79.
[6] Hâkim-Müstedrek c.2,s.549.
[7] ibn.Kuteybe-Maarif s.10, Hâkim-Müstedrek c.2,s.549.
[8] Mîr Haâvend-Ravza.Terceme s.121.
[9] ibn.Kuteybe-Maarif s.10.
[10] Mir Havend-Ravzatussafa Terceme 5 121.
[11] ibn.Kuteybe-Maarif s.10, Hâkim-Müstedrek c.2,s.549.
[12] ibn.Kuteybe-Maarif c.10.
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/79.
[13] ibn.Abd-i Rabbih-lkdülferid c.4,s.157.
[14] ibn.Hişam-Sîre c.l,s.3, ibn.Kuteybe-Maarif s.10, Yâkubî-Tarih c.l,s. 11, Taberî-tarih c.İ,s.86, ibn.Abd-i Rabbih-lkdülferid c.4,s.157, Sâlebî-Arais s.49, Deylemî-Firdevs c.1,s.32, İbn.Esîr-Kâmil c.l,s.59, Ebulfida-Elbidaye vennihaye c.1, s. 99.
[15] Sâlebî-Arais s.49, İbn.Esîr-Kâmil c.l,s.59.
[16] Taberî-tarih c.1 ,s.86, İbn.Esîr-Kâmil c.l,s. 60.
[17] Mes? Udi-Ahbaruzzaman s. 54.
[18] Hâkim-Müstedrek c.2,s.596.
[19] Mes? Udi-Murucuzzeheb c.1, s. 40.
[20] İbn.Kuteybe-Maarif s.10.
[21] Yâkubî-Tarih c.l,s. 11.
[22] Taberî-tarih c.1,s.83, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.57.
[23] Yâkubî-Tarih c.l,s. 11.
[24]İbn.Sa´d-Tabakat c.1,s. 40, Sâlebî-Arais s. 50.
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/79-80.
[25] Ebulfida-Elbidaye vennihaye c.1, s. 99.
[26] Meryem:56, İbn Hişam sire c.1, s. 3, ibn.Kuteybe-Maarif s.10, Yâkubî-Tarih c.l,s. 11, Dineveri-El?ahbar s.1, Taberî-Tarih C.1.S.85, Mes? Udi-Ahbaruzzaman s. 54, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.59, Ebulfida-Elbidaye vennihaye c.1, s. 99.
[27] ibn.Kuteybe-Maarif s.10, Taberî-Tarih C.1.S.86, Mes? Udi-Murucuzzeheb c.1, s. 40.
İbnünnedim-Fihrist s.39, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s. 60.
[28] Ebülmünzir Hişam-Kitabul esnam s. 52, Yakut-Mucemülbülden c.5, s. 367.
[29] Taberî-tarih c.İ,s.85, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.59.
[30] Taberî-Tarih C.1.S.85.
[31] ibn.Kuteybe-Maarif s.10.
[32] Taberî-Tarih c.1,s.85, 86, 87, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.59-62.
[33] Yâkubî-Tarih c.1,s.11.
[34] Meryem: 57.
[35] İbn.Habîb-Kitabülmuhabber s.3.
[36] M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/80-81.
[37] Deylemî-Firdevs c.1,s.224-225
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/81-82.
[38] ibn.İshak, İbn.Hişam-Sîre c.2,s.48, Buharî-Sahih c.4,s.1O7
[39] Ahmed b.Hanbel-Müsned c.4,s.2O9, Buharî-Sahih c.4,s.1O7
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/82.
[40] Yâkubî-Tarih c.1,s.12
[41] Taberî-Tarih c.1,s.86-87, Ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.62
[42] Taberî-Tarih c.1,s.87
[43] Mes´ûdî-Murûcuzzeheb c.1,s.4O
[44] Taberî-Tarih c.1,s.87
[45] Yâkubî-Tarih c.1,s.12
[46] Taberî-Tarih c.1,s.87, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.62
[47] Yâkubî-Tarih c.1,s.12-13
[48] Taberî-Tarih c.1,s.87, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.63
[49] Yâkubî-Tarih c.1,s.13
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/82-84.

Kaynak:Muhammedinur.com

1- Hz. ADEM A.S.


KUR’AN- ı KERİM’in RESMÎ sıralamasına göre.

1- Hz. ADEM

Hz. Adem aleyhi’s-selâm’ın hayatıEski, çok eski zamanlarda yeryüzünde insan yoktu.
Dağlar, topraklar, sular, çeşit çeşit hayvanlar vardı ama hiç insan yoktu. Yüce Allah meleklere;”Topraktan bir insan yaratacağım. Onu yeryüzünde halife kılaca­ğım. Hepiniz ona secde ediniz.”
diye buyurdu. Melekler durup düşündüler. Demek Yüce Allah yeni bir mahluk yaratacaktı ve ona secde etmelerini emrediyordu. Bu, kendile­rinden üstün bir mahluk olacaktı. Sordular:”Ya Rab! Yeryüzünde bozgunculuk yapacak, kan dökecek birini mi yaratacaksın? Biz sana her zaman ibadet ediyor, seni överek yücel­tiyoruz.”
Melekler insan denilen şeyin varlığını merak ediyorlardı. Bunun için sorup öğrenmek istemişlerdi. Yüce Allah bunun üzerine;”Ben sizin bilmediklerinizi bilirim.” diye buyurdu.
Melekler;”Şüphesiz Rabbimiz her şeyi bilir, faydasız bir şey yaratmaz.” de­diler. Demek ki insanın yaratılmasında meleklerin bilemeyecekleri gizli bir yön vardı.
Nihayet Yüce Allah Âdem’i (a.s.) topraktan yarattı. Ona ruhundan üfledi. Sonra Âdem’e varlıkların isimlerini öğretti. Daha sonra onun bütün yaratılmışlardan üstün olduğunu, yeryüzünde halife olmaya la­yık olduğunu meleklere göstermek, onların merakını gidermek için bir sınav yaptı.
Meleklere;”Bu varlıkların isimlerini söyleyin.” diye buyurdu. Meleklerin bu konuda bilgileri yoktu.
“Ya Rab! Senin bize öğrettiğin ilimden başka bir bilgimiz yok.” di­yerek sustular, cevap veremediler. Bunun üzerine Yüce Allah, Âdem’e (a.s.) varlıkların isimlerini saymasını emretti. Âdem teker teker saydı. Böylece melekler insan denilen varlığın kendilerinden üstün olduğunu anladılar. Bu olay, Yüce Allah’ın insanlara ilim verdiğini göstermiş oluyordu. İnsanoğlu bu ilim sayesinde dünyadaki hayatını kolaylaştı­racak, yaratılmış olan diğer şeylerden faydalanabilecekti.
Melekler Yüce Allah’ın emri üzerine Âdem’e (a.s.) secde ettiler.
Sadece şeytan secde etmemişti. Kendini Âdem’den (a.s.) daha üstün görüyor ve büyüklük taslıyordu. Yüce Allah; “Ey iblis! Âdem’e secde etmene engel olan nedir?” diye buyurdu. Şeytan bu terbiyesizliğinden pişman olup tevbe edeceği yerde kendini haklı çıkarmaya çalıştı.
“Ben Âdem’den (a.s.) daha hayırlıyım. Çünkü beni ateşten, onu ise çamurdan yarattın. Ben hiç çamurdan yaratılmış birine secde eder mi­yim?” dedi.
Yüce Allah, şeytanın bu gururlu davranışını bağışlamadı. Ona;
“İn oradan! Melekler içinde büyüklük taslayamazsın. Rahmetim­den çık, git! Sen bundan böyle alçağın biri oldun.” diye buyurarak onu huzurundan kovdu. Bu olay kibir ve gururun ne kadar kötü bir şey olduğunu ortaya koymaktadır. Büyüklük taslayan, sonunda küçülür ve herkesin nefretini kazanır.
Şeytan yaptığı hatayı anlamıştı. Bir anda Yüce Allah’ın rahmetin­den yoksun kalmıştı. Belki de tamamen yok olacaktı. Bu korku ile şöyle dedi:
“Beni insanların tekrar dirileceği güne kadar hayatta bırak.”
Yüce Allah ona:
“Senin ömrün kıyamet gününe kadar uzatıldı.” diyerek hayatta ka­lacağını bildirdi.
Şeytan bu izni alınca aslında tevbe ve şükretmesi gerekirdi. Ama o inadında devam etti, Allah Teâlâ’ya şöyle karşılık verdi:
“Ey Rabbim! Beni, Âdem’e secde etmediğim için huzurundan kovdun. Ben de bundan böyle senin doğru yolun üzerinde oturacağım. İnsan­ları azıtmak, doğru yoldan saptırmak için pusuda bekleyeceğim. On­lara her yönü deneyerek yaklaşmaya çalışacak, sana isyan etmelerini sağlamak için elimden geleni yapacağım. O zaman göreceksin ki in­sanların çoğu sana itaat etmeyecek, şükretmeyecek. Ancak onlardan pek azını kandıramam, bu insanlar senin en iyi kullarındır.”
Şeytan bu sözleri ile insanoğluna olan kinini ve nefretini açıkça or­taya koymuş oluyordu. Hz. Âdem’in (a.s.) yüce Allah katında kazandı­ğı kıymet onu kıskançlıktan deli etmişti.
Yüce Allah bunun üzerine ona şöyle buyurdu:
“Ey iblis! Sen, bütün güç ve kuvvetinle insanoğlunu azdırmaya, doğru yoldan ayırmaya çalış. İnsanlardan kim benim yolumu bıra­kır da sana uyarsa, cehennemi seninle ve sana uyanlarla doldura­cağımı bilsinler. Ancak senin aldatamayacağın o iyi kullarım var ya, onları bana ibadetten asla ayıramaz, onlar üzerinde bir etki ya­pamazsın.”
Böylece şeytan Yüce Allah’ın huzurundan kovuldu. Şeytan ile insa­noğlu arasındaki mücadele buradan başlamış oldu. Yüce Allah daha sonra Âdem’i (a.s.) cennete koydu. Âdem cennette yaşıyor, oradaki her türlü güzellikten faydalanıyordu. Ancak kendisini çok yalnız hissedi­yordu. Yüce Allah hem yalnızlıktan kurtulması, hem de insan neslinin çoğalması için ona hayat arkadaşı ve eş olarak Havva’yı yarattı. Ve on­lara şöyle buyurdu:
“Ey Âdem! Sen ve ailen cennete yerleşin, oradaki güzelliklerden, nimetlerden faydalanın.”
Âdem (a.s.) ile Havva cennette mutluluk içinde yaşıyorlardı; ne ka­dar güzel bir yerdi cennet. Neyi arzu ederlerse hemen oluyordu. Açlık, susuzluk çekmiyorlardı. Ağaçların, kuşların, suların, anlatılmaz güzel­liklerin içindeydiler. Hiçbir kaygıları, hiçbir dertleri yoktu.
Ancak Yüce Allah onları sınamak için bir yasak koymuştu. Âdem’le Havva cennette bulunan bir ağaca yaklaşmayacak, onun meyvesinden yemeyeceklerdi.
Şeytan bu yasağı öğrenmişti. Onların peşindeydi. Âdem’le (a.s.) Havva cennette gezip dolaşırken bazen cennetin ka­pısına kadar yaklaşırlardı; şeytan ise cennetten kovulmuştu, oraya gi­remezdi. Bunun için onları kolluyor, kapının önüne gelmelerini bekli­yordu.
Yine bir seferinde Âdem’le Havva cennetin kapısı yakınlarına yak­laşmışken şeytan onlara seslendi:
“Heeey Adem, Adem…”
Hz. Âdem’le Havva dönüp baktılar ve onunla konuşmaya başladılar.
Şeytan:”Cennet ne kadar güzel değil mi?” dedi.
“Evet, Rabbimiz çok güzel bir yer yaratmış.”
“Burada devamlı kalmak ister misiniz? Buradan hiç ayrılmadan yaşamak ister misiniz? Hep burada kalmak, başka bir yere gitme­mek isler misiniz?”
Âdem’le Havva beraberce:
“Elbette isteriz.” dediler.
“Bunun yolunu ben biliyorum.”
“Biliyorsan bize de söyle.”
“Hani Allah’ın yaklaşmanızı yasak ettiği bir ağaç var ya!”
“Evet, bize o ağaca yaklaşmak yasak edildi.”
“Allah size onu neden yasak etti biliyor musunuz?”
“Hayır, bilmiyoruz.”
Şeytan bunun üzerine çirkince sırıtarak şunları söyledi:
“Eğer o ağacın meyvesinden yerseniz, burada, cennette sonsuza kadar kalabilirsiniz.”
Âdem’le Havva birbirlerinin yüzüne baktılar. Şaşırmışlardı. Şeytan heyecanla devam etti:”Evet, evet, o ağacın meyvesinden yemeniz gerek, düşünün hep cennette kalacaksınız, bu ne kadar güzel bir şey. Bakın benim hali­me, cennetten kovuldum ve bir daha dönemiyorum.”
Hz. Âdem’le Havva, şeytanın bu sözlerine önceleri pek önem ver­mediler. Çünkü Yüce Allah onu kendilerine apaçık bir düşman olarak tanıtmıştı. Hatta belki de onunla konuşmaları bile yakışıksız bir iş ol­muştu. Hiç konuşmasalardı daha iyi olacaktı.
Ama olan olmuştu bir kere. Cennette dolaşırken o ağaca baktıkla­rında hep şeytanın söylediği sözleri hatırlıyorlardı. “Cennette sonsuza kadar kalacaksınız, sonsuza kadar burada yaşayacaksınız.” Az da olsa kalplerinde böyle bir arzu uyanmıştı.
Bu arzu gittikçe kuvvetlendi. Sonunda o ağacın meyvesinden yedi­ler. Böylece Yüce Allah’ın bir emrine karşı gelmiş oldular.
Meyveyi yedikleri anda ikisinin de üzerlerindeki elbiseler uçup git­ti. Çırılçıplak kaldılar. Çok utandılar. Hata ettiklerini, günaha battıkla­rını hemen anladılar. Şeytan onları aldatmıştı.
Utanç ve keder içinde yerden topladıkları ağaç yaprakları ile çıplak vücutlarını kapatmaya, örtünmeye çalıştılar. Yüce Allah, onlara şöyle seslendi:”Ben ikinize de bu ağaca yaklaşmayın demiştim. Bu ağacın meyve­sini size yasak etmiştim. Şeytan size apaçık bir düşmandır demiş­tim. Neden emrimi dinlemediniz?” buyurdu.
Âdem ile Havva suçlarını kabul ettiler. Başlarını öne eğdiler. Ağla­yıp yalvarmaya başladılar:”Ya Rabbi bizi bağışla… Bizi affet… Eğer affetmezsen halimiz ne olur. Biz kendimize zulüm ettik.” dediler.
Şeytan’ın amacı Âdem ile Havva’ya bu ağacın meyvesinden yedirerek onların cennetten kovulmalarını sağlamaktı. Böylece onlar da Yü­ce Allah’ın rahmetinden uzaklaşmış olacaklardı. Ancak Hz. Âdem ile Havva’nın tevbe ederek kurtulacaklarını hiç düşünmemişti. Yüce Al­lah’ın iyi kullarının hata etseler de, günah işleseler de tevbe ederek kurtulabileceklerini ummuyordu. Zaten bunu bilseydi onlarla uğraş­mazdı.
Yüce Allah Âdem ile Havva’ya şeytana uymaları durumunda cen­netten çıkarılacaklarını daha önce bildirmişti. Bunun için onları işle­dikleri günah üzerine cennetten çıkararak yeryüzüne indirdi. Artık on­lar için yeni bir hayat başlıyordu. Dünya, cennet gibi değildi.
Orada insanoğlu türlü zorluklarla karşılaşacaktı. Belli bir süre yaşa­yacak, kendisine verilen ilim ve akıldan faydalanarak ömrünü tamam­layacaktı. Fakat bu ölüm sonsuza kadar yok olma değildi. Nihayet bir gün dirilecek, dünyada yaptığı hareketlerin hesabını verecek, iyiler ödül, kötüler ceza görecekti.
Yüce Allah onları cennetten çıkarırken şeytanla birlikte hepsine şöyle buyurdu:”Birbirinize düşman olarak yeryüzüne inin!”
Artık insanla şeytan arasındaki mücadele yeryüzünde devam ede­cekti. Şeytan yeryüzünde bütün insanlara yaklaşacak, onları ömürleri boyunca Allah Teâlâ’ya isyan ettirmeye uğraşacaktı.
Hz. Âdem ile Hz. Havva, yeryüzünde ayrı ayrı yerlere indirilmiş­lerdi. Uzun zaman birbirlerinden ayrı yaşadılar. Birbirlerini çok özlü­yor ve bir an önce kavuşmak için Yüce Allah’a yalvarıp ağlıyorlardı. Allah Teâlâ onların tevbelerini kabul etti. Arabistan’da, Mekke civa­rında Arafat denilen yerde buluştular. Bu buluşma çok göz yaşartıcı ol­du. Birbirlerini çok seven iki insan, iki eş gözyaşları içinde karşılaştı­lar. Uzun zaman içinde birbirlerine başlarından geçenleri anlattılar.

Hz. Adem’le Havva’nın buluşmalarından sonra ikisinden insan nesli hızla çoğalmaya başladı. Havva anamız her doğum yaptığında bi­ri erkek biri kız olmak üzere ikiz doğum yapıyordu. İlk zamanlarda in­san neslinin çoğalması için kardeşler arasında evlenme yasak edilme­mişti. Yine de birlikte doğan kız ve erkek kardeşler birbirleri ile evlenmiyor, bir önceki veya bir sonraki çocuklar birbirleriyle evleniyorlardı. Zamanla çocukların sayısı arttı.

İşte yeryüzünün ilk insanları böylece çoğalarak dünyadaki hayatı başlattılar. Yüce Allah Hz. Âdem’i ilk insanlara hem baba hem de pey­gamber yapmıştı. Âdem ölünceye kadar peygamberlik görevini yerine getirdi. Yüce Allah dünya hayatında uymaları için ona bazı emir ve ya­saklarını belirten on sayfalık bir bildiri indirmişti.
Buna suhuf denir. Âdem bu emir ve yasaklara hem kendi uydu hem de çocuklarının uymasını sağladı. Onları gerektiği gibi yöneltti.
Şeytanın sözlerine aldandıkları için başlarına gelenleri bir bir anlat­tı. Bu dünyaya geçici olarak geldiklerini, kıyametten sonra tekrar diri­leceklerini, asıl ve sonsuz hayatın ahirette olacağını öğretti.
Hz. Âdem ayrıca meleklerin de yardımıyla Kâbe’yi inşa etti. Müslümanların hac zamanı gelip ziyaret ettikleri Kâbe, Hz. Nuh zamanın­da meydana gelen tufan ile yıkıldı. Daha sonra Hz. İbrahim zamanında ortaya çıkarılarak yeniden yapıldı.
Hz. Âdem bin yıl yaşadıktan sonra vefat etti. Onu Kubeys dağına defnettiler, iki sene sonra ise Havva anamız vefat etti. Onu da yanına gömdüler, işte biz insanlar Yüce Allah’ın yarattığı ilk insan olan Âdem ile onun eşi olan Havva’nın soyundan gelmekteyiz. O zamandan bugü­ne kadar nice günler geçti. Kim bilir ne kadar zaman geçti.

Ebu’l-Hasen en Nedvî, Kur’an’da Adı Geçen Peygamberlerin Hayatı, Risale Yayınları, İstanbul, 2005: 17-24.

HABİL ile KABİLYeryüzünde yaşayan insanların ilk ataları Hz. Âdem ile Hz. Hav­va’dır. Onlar cennette iken şeytana uydular ve bir günah işlediler. Bu­nun üzerine Yüce Allah onları yeryüzüne indirdi. Yeryüzü cennet gibi değildi. Orada türlü zorluklar vardı.
Coşkun akan seller, geçilmesi imkânsız çöller, ormanlar vardı. An­cak Yüce Allah insanoğluna akıl vermişti. O, dünya üzerindeki bütün diğer varlıklardan, canlılardan bu yönü ile üstündü. Ama vücudu o ka­dar dayanıklı değildi. Kış gelip soğuklar başlayınca üşüyor, yazın kor­kunç sıcaklarında gölgelenecek bir yer arıyordu.
Ancak Yüce Allah, dünyayı insanların faydalanması için türlü ni­metlerle donatmıştı. Dünyanın çok güzel yerleri, ırmakları, çiçekleri, dağları, ovaları vardı. Ormanlarda türlü hayvanlar dolaşıyor, ağaçların dallarından çeşitli yemişler, meyveler sallanıyordu.

Hz. Âdem ile Hz. Havva dünya şartlarında yaşamaya alıştılar. Ken­dilerini yırtıcı hayvanlardan, tehlikelerden koruyacak barınaklar yaptı­lar. Bazı hayvanları kendilerine alıştırıp evcil hale getirdiler. Toprağı ekip biçmesini, tahıl ve sebze yetiştirmesini öğrendiler. Hayvanların etinden ve sütünden faydalandıkları gibi onların yünlerinden elbiseler yaptılar. Günler birbirini kovaladı.
Geceleri yaktıkları ateşin başına geçiyor; ayı, yıldızları seyrediyor, Yaratan’ın onlara ne gibi nimetler verdiğini düşünerek şükrediyorlardı.

Günlerden bir gün Hz. Havva hamile olduğunu anladı. Bunu Hz. Âdem’e haber verdi, ikisi de çok sevinçli idiler. Zamanı gelince Hz. Havva biri erkek diğeri kız ikiz çocuk doğurdu.
Onları sıcaktan ve soğuktan korumak, beslemek ve büyütmek için ellerinden geleni yapıyorlardı. Hz. Âdem gün boyu çalışıyordu. Tarla ve bahçe işlerini yapıyor, ormanda avlanıyordu. Hz. Havva ise ona yardım ediyor, çocukların bakımı ile ilgileniyor ve ev işlerini görüyor­du. İşte artık bir aile olmuşlardı. Bu, yeryüzünün gördüğü ilk aile idi.
Çocuklar onlara bir sevinç kaynağı olmuş, birbirlerine daha fazla bağlanmışlardı. Hz. Âdem oğluna Kabil ismini koymuştu. Çocuklar gün geçtikçe büyüyor, gelişiyorlardı. Daha sonraki yıl da Hz. Havva yine ikiz doğum yaptı. Yine bir kız ve bir erkek çocukları olmuştu. Ar­tık aile kalabalık sayılırdı. Hz. Âdem daha fazla çalışmaya başladı. Daha çok toprak ekiyor, daha sık ava çıkıyordu.

İkinci sefer doğan erkek çocuğa da Habil adını vermişlerdi. Yıllar geçti ve kardeşler büyüdüler. Artık ana-babalarına yardımcı oluyorlardı.

Hz. Âdem çocukları arasında iş bölümü yapmıştı. Kabil tarla işleri­ne, bahçeye ve ağaçların bakımına yardım ediyordu. Ektikleri arazinin yanı başından geçen bir dere vardı, içinde balıkların oynaştığı bu dere aynı zamanda onların tarlalarını suluyordu. Kabil gün boyu bu derenin suyunu tarlalara ulaştırmak için çırpmıyor, ter içinde kalıyordu. Sinirli, atak, çabuk kızan ve kıskanç bir çocuktu. Habil’den daha önde olmak ve daha başarılı görünmek için yapmadığı şey yoktu.

Habil ise kardeşinin tersine yumuşak huylu, sakin bir çocuktu. Ba­bası ona da hayvanların bakımı işini vermişti. Sabahın ilk ışıkları ile birlikte kalkıyor, ağıldan koyunları çıkararak yüksek yerlere, otu bol olan vadilere götürüyordu. Koyunların otlakta yayıldığı sıralarda bir ağaç altına çekiliyor, yeryüzünün güzelliklerini seyrediyor, Yaratan’ın büyüklüğünü düşünüyordu.

Kız kardeşleri ise evde annelerine yardımcı oluyorlardı.

Allah Teâlâ ikiz olarak doğan kardeşlerin birbirleriyle evlenmeleri­ni yasaklamıştı. Bu sebeple çocuklar evlenme çağına geldiklerinde Ka­bil ile doğan kız Habil’e; Habil ile doğan kız Kabil’e verilecekti.

Nihayet gençlerin evlenecekleri gün de geldi, çattı.
Ancak Kabil’in evleneceği kız, Habil’in evleneceği kızdan daha güzeldi. Kabil bu durumu kabul etmek istemiyor, Habil’i kıskanıyor­du. Babaları evlenme işini açıp bunu kendilerine bildirince; Kabil razı olmadı. Kendisi Habil’in alacağı, Aklima isimli güzel kızla evlenmek istiyordu. Ama o kız kendisi ile birlikte doğmuştu. Hz. Âdem bu işin Yüce Allah tarafından yasaklanmış olduğunu ona anlattı. Allah Teâlâ’ya karşı gelemez, günaha giremezlerdi. Bütün uğraşmalarına rağmen Kabil’i yola getirememişti.
Bu evlilik işi ailenin huzurunu kaçırmıştı.
Kardeşler birbirlerine küs gibi duruyor, işlerini zevkle yapamıyorlardı. Acaba sonuç ne olacaktı. Hz. Havva da bu işe çok üzülüyordu. Hz. Âdem günlerce düşündü. Nihayet şöyle bir yol buldu. Her iki kar­deş de Yüce Allah’a birer kurban sunacaklardı. Yüce Allah kimin kur­banını kabul ederse o Aklima’yı alacaktı.

Habil ve Kabil bunu kabul ettiler. Bir süre, nasıl bir kurban kesmek gerektiğini düşündüler. Habil koyunlarını gözden geçirdi. İçlerinden en güzelini seçti. Evet, Yüce Allah’a ancak böyle bir kurban verebilir­di. Kabil ise düşünceliydi. Acaba nasıl bir şey seçmeliydi?
Bahçeyi dolaştı, meyvelere teker teker baktı. Sonra tarlaları gezdi, buğdayları seyretti. Hafif rüzgâr altında bir o yana, bir bu yana salla­nan olgun başaklara baktı ve sevinçle zıpladı. Evet o da bir deste buğday verecekti. Bundan iyisi olamazdı, mutlaka kendi kurbanı kabul olacaktı. Buna inanıyordu.
O zamanlar ilahi âdet üzere Yaratan, kabul ettiği kurbana bir ateş gönderir ve onu yakardı. Kabul olunmayan kurban ise olduğu gibi ka­lır, halk içinde kurban sahibinin yüzü kara olurdu. Bu âdet İsrailoğulları zamanına kadar devam etmiş, daha sonra Yaratan bu âdeti kaldır­mıştır.

Habil, seçtiği koyunu kesmiş, götürüp yüksekçe bir tepenin üzerine bırakmıştı. Kabil de buğday tarlasından biçtiği bir deste buğdayı götü­rüp yanına bırakmıştı.
O geceyi merak içinde geçirdiler. Acaba kimin kurbanı kabul olu­nacaktı. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte ailece kurbanların bırakıldıkları tepeye doğru yürüdüler. Ve gördüler ki Habil’in kurban olarak sunduğu koyun yanmış ve yok olmuş, Kabil’in buğday destesi olduğu gibi duruyor.
Kabil’in kıskançlık duyguları iyice kabardı ve taştı. Babasını bile suçlamaya başladı:
“Buna sebep sensin, sen onu daha çok seviyorsun. Belki de onun kurbanının kabul edilmesi için dua ettin.”“Hayır evladım, ben ikinizi de seviyorum. Evlatlarım arasında hiç­bir ayırım yapmıyorum. Senin kurbanın kabul edilmedi. Hakkına razı olman gerekir. Aklima ile evlenmek Habil’in hakkıdır. Artık bunu ka­bul et ve şu kıskançlık huyunu terk et.”
O gün Kabil evden uzaklaştı. Issız yerlerde dolaştı, kendi kendine konuşuyordu.
“Hayır, Aklima’yı Habil’e vermeyeceğim. Onunla ben evlenece­ğim. Ama nasıl? Bunu nasıl yapmalıyım?”
İşte bu sırada şeytan ona yaklaştı ve şöyle seslendi:“Habil’i öldür!..”
Kabil birden irkildi. Bu ne demek oluyordu? Öldürmek de ne de­mekti? Şeytan:
“Habil’i öldür ve ondan kurtul. Aklima senin, senin olacak.”
Kabil korku ve heyecan içinde terlemişti. Kısık bir sesle sordu:
“öldürmek nasıl oluyor? Ondan kurtulmak mümkün mü?”
Şeytan kandırıcı sesiyle onu iyice etkisi altına aldı.
“Sen Habil’den büyüksün. Ondan daha başarılısın. Aklima senin hakkındır. Habil’i öldür ve Aklima’yı al.”
Kabil oturduğu yerden kalktı ve etrafına bakındı. Sanki bu konuş­tuklarını birinin duymuş olmasından çekiniyordu. Hayır etrafta kimse­ler yoktu. Kabil gece yatarken hep bu öldürme işini planladı. Nasıl ya­pacaktı, düşünüp durdu. En iyisi etrafta kimseler yokken birden saldı­rıp onu öldürmesi olacaktı. Nasılsa Habil yine koyunları otlatmak için uzaklara gidecekti. Gizlice gider, onu bir yerde kıstırırdı.
Ertesi gün Habil her zaman yaptığı gibi koyunları ağıldan çıkardı, önüne kattı ve otlatmak için karşıki tepelere doğru sürdü götürdü. Ka­bil bahçedeki ağaçlar arasına saklanmış, onu gözetliyordu. Şeytan yanı başında kulağına fısıldayıp duruyordu:
“İşte aradığın fırsat. Peşine düş ve onu izle.”
Kabil bu sese uyarak Habil’i izledi. Habil koyunları otu bol bir ye­re getirince serbest bıraktı. Kendisi bir ağaç altına giderek oturdu. Bir süre sonra arkasında bir hışırtı duydu. Döndüğünde karşısında ağabeyi Kabil duruyordu. Ona selam verdi. Kardeşi selamını almamıştı. Göğsü inip kalkıyor, gözleri bir başka parıltı ile yanıyordu. Kabil ağır ağır ya­nına yaklaşınca Habil Yaratan’ın yardımıyla onun kötü niyetini anladı.
“Demek beni öldürmeye niyet ettin.” dedi.
Kabil şaşırmıştı, kekeledi:
“Nereden çıkardın bunu?”
“Haydi inkâr etme, beni öldürmek istiyorsun. Ama sana şunu söy­leyeyim. Bu yaptığın Yüce Allah’ın buyruklarına karşı gelmektir. Eğer beni öldürmeye kalkışırsan sana karşı koymam. Şunu bil ki yaptığın bu kötü iş cezasız kalmayacaktır. Yüce Allah, seni cehenneme atarak bu cinayetinin hesabını soracaktır. Vazgeç, şeytana uyma.”
Ancak Habil böyle konuşurken, şeytan sürekli Kabil’i kışkırtıyordu:
“Ne duruyorsun, yerden bir taş al ve başına vur. Onu öldür!.. Onu öldür!..”
Kabil bu heyecana daha fazla dayanamadı. Ne yaptığını bilmez bir halde yerden koca bir taşı aldığı gibi kardeşinin başına fırlattı. Habil yere yıkıldı. Başından oluk gibi kan akmaya başladı. Onun yere yığıl­dığını gören Kabil yanına eğildi. Taşı bir iki kere daha şiddetle karde­şinin başına vurdu, içindeki kıskançlık ve kin akan kanla birlikte sanki hafifliyordu.
Ama kardeşi henüz ölmemişti. Ona acıyan gözlerle bakıyor, çok yanlış bir iş yaptığını bakışları ile anlatmaya çalışıyordu. Bir süre son­ra gözleri kapandı ve ruhunu teslim etti. Kabil uzun süre kardeşinin cesedi başında oturdu.
Donup kalmıştı sanki. Bir türlü hareket edemiyor, düşünemiyor, ne yapacağını bilemiyordu. Kendisine akıl veren, onu kışkırtan şeytan da ortada görünmüyordu. Kabil öylece orada bir süre kaldı.

Gün çekildi, gölgeler uzandı. Koyunlar meleyerek bir araya toplan­dılar. Sanki kendilerini seven, çağıran Habil’i arıyorlardı. Kabil artık panik içindeydi. Kardeşinin cesedinin başından ayrılamıyor, onu orada bırakarak bir yere gidemiyordu. Sonunda cesedi kaldırıp sırtına aldı, yürümeye başladı. Ceset soğuyor ve gittikçe ağırlaşıyordu. Nereye gi­debilirdi ki? Etraf vahşi hayvanlarla doluydu. Eve dönemeyeceğine göre nereye gidebilirdi? Hem kardeşinin cesedini ne yapacaktı? Nere­deyse karanlık çökmek üzereydi.
Kabil sırtındaki cesetle bir tepeye kadar ulaştı. Soluk soluğa kal­mıştı. Göğsü körük gibi inip çıkıyordu. Alnındaki terleri sildi. Belki de yaptığına pişman olmuştu ama iş işten geçmişti. Yeryüzünde ilk kanı o dökmüş, ilk cinayeti o işlemişti.
Kardeşini öldürdüğü için belki Aklima da kendisini istemeyecekti.
Hele babası ve annesi bu yaptığını duyunca kim bilir nasıl üzüle­cekler, kendisine nasıl kızacaklardı. Bu düşüncelerle çöküp kaldı. Tam bu sırada yanı başında iki karga gördü. Kargalardan biri ölmüştü. Ayak­ları gökyüzüne doğru dikilmiş, başı yana eğilmişti.
Öbür karga ölü olanın etrafında dolaşıyor, arada bir kanatları ve ga­gası ile ona dokunuyor, garip sesler çıkarıyordu.
Kabil hayretler içinde kargayı seyretmeye başladı. Karga bir süre sonra dolaşmayı bıraktı. Gagası ve ayakları ile bulunduğu yerde bir çukur eşmeye başladı. Yumuşak toprağı eşeliyor, kanatlarıyla toprağı savuruyor, ayaklarıyla çukuru derinleştiriyordu. Aradan oldukça uzun bir zaman geçti. Karga çukuru iyice derinleştirdi. Sonra ölü kargaya yanaştı, bir kanadından yakalayıp onu çukura çekti. Ölü karga, çukura düşünce bu sefer kanatları, ayakları ve gagasıyla, çıkan toprağı ölü karganın üzerine atmaya başladı. Kabil’in gözleri yerinden fırlayacak­mış gibi oldu. İşte bir karga ölüyü ne yapacağını biliyordu.
“Yazıklar olsun.” dedi. “Bir karga kadar bile olamadım.”
Sonra yerinden doğruldu. Etrafına bakındı. Sert bir ağaç parçası bul­du. Onunla yumuşak toprağı kazmaya başladı. Kazdıkça açıldı, terle­dikçe kendine geldi. Evet, işte kardeşinin cesedinden kurtulmanın yolu­nu bulmuştu. Onu bu çukura gömecekti. Belki böylece kimsenin haberi olmayacaktı. Vücuduna sanki yeniden can geliyor, güç kazanıyordu.
Çabuk çabuk kazdı. Kardeşini açtığı çukura gömdü. Üzerini toprakla örttü. Sonra terini silerek mezarın yanına uzandı. Çok yorulmuştu.
Çocukların geciktiğini gören Hz. Âdem onları merak ediyordu. Hz. Havva’ya evde kalmasını, kendisinin onları aramaya gideceğini söyle­yerek yola çıktı. Habil’in genellikle koyunları otlattığı vadiye gidiyor­du. Acaba ne olmuştu? Vahşi hayvanların hücumuna mı uğramışlardı? Birbirleriyle kavga mı etmişlerdi. Bu düşünce ile endişelendi. Olabilir­di. Evlenme ve kurban işinden sonra, Kabil kardeşi Habil’e hiç de iyi gözle bakmıyordu. Bu düşüncelerle vadiye ulaştı. Habil’in her zaman oturduğu ağacın altına geldi. Yerde kan izleri gördü. Evet, mutlaka ba­şına bir iş gelmişti. Koşmaya başladı. Bir yandan da çocuklarının ismi­ni bağırıyor, onların ses vermesini istiyordu.

Kabil babasının sesini duyunca yattığı yerden doğruldu. Kalkıp kaçmaya başladı. Babasının her şeyi anlamış olduğunu düşünüyordu. Onun ayak sesleri Hz. Âdem’i uyardı. O tarafa doğru koştu. Gördü ki Kabil alabildiğince kaçıyordu. Kalktığı yerde bir toprak yığını vardı. Yığına doğru gitti. Oracıkta Kabil’in Habil’i öldürmüş ve gömmüş ol­duğunu anladı. Mezarın başına yavaşça çöktü. Gözyaşlarını tutamadı.

Demek sakin, yumuşak huylu, sevgili Habil şimdi şu toprak yığını­nın altında yatıyordu. Ve onu kardeşi öldürmüştü. Kıskançlık ne kadar kötü bir şeydi ve şeytana uymak nasıl kötü bir işti. İnsana kardeşini bi­le öldürtecek kadar etki eden bu iki kötülükten uzak durmak gerekmez miydi? Ama olmuştu. Kabil elini kana bulamıştı. Kendini bilmez bir halde tepeden aşağı doğru koşan, ufuklarda bir nokta gibi kalan Ka­bil’e beddua etti, onu lanetledi.

Hz. Âdem üzüntü ile evine döndü. Olup bitenleri anlattı. Hz. Hav­va ve diğer çocukları birlikte ağlaştılar. Artık Kabil’e aralarında yer yoktu. O da bunu biliyordu. Kız kardeşini alarak evi terk etti. Kendisin­den bir daha haber alınamadı. Yeryüzünde ilk cinayeti işleyen bu kişi­nin sadece adı kaldı.

Ebu’l-Hasen en Nedvî, Kur’an’da Adı Geçen Peygamberlerin Hayatı, Risale Yayınları, İstanbul, 2005: 25-32. 

Fasil : AHÂDÎS-İ ENBİYÂ ALEYHİMÜ`S-SALÂTÜ VE`S-SELÂM BAHSİ
Konu : Kâbil`in Hâbil`i öldürmesi;Kötü çığır açanlar
Ravi : Abdullâh b. Mes`ûd
Baslik : KÂBİL`İN HÂBİL`İKATLİ HADİSİ
Hadis : Rivâyete göre Resûlullah salla`llahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: Hiç bir Âdem-oğlu zulm ile öldürülmez, ancak onun kanı (nın günâhı) ndan birinci Âdem (atanın) oğlu (Kabil hesâbı) na bir pak ayrılır. Çünkü bu cinâyeti âdet edenlerin önderi odur. (Kardeşi Hâbil`i öldürmüştür).
HadisNo : 1371
Fasil : KADER BÖLÜMÜ
Konu : Çocukların Hükmü
Ravi : Ömer İbnu`l-Hattab
Hadis : Resulullah (sav) buyurdular ki: “Musa aleyhisselam: “Ey Rabbim! bizi ve kendisini cennetten çıkaran Adem`i bize bir göster!” diye niyazda bulundu. Hak Teala ve Tekaddes hazretleri de babası Adem aleyhisselam`ı ona gösterdi. Bunun üzerine Hz. Musa: “Sen babamız Adem misin?” dedi. Adem: “Evet!” deyince: “Yani sen, Allah`ın kendi ruhundan üflediği kimsesin. Sana bütün isimleri öğretti, meleklere emretti ve onlar da sana secde ettiler öyle değil mi?” diye sordu. Adem yine: “Evet!” dedi. Hz. Musa sormaya devam etti: “Öyleyse sen niye bizi ve kendini cennetten çıkardın?” Bu soru üzerine Hz. Adem: “Sen kimsin ?” dedi. O: “Ben Musa`yım!” deyince: “Yani sen, Allah`ın risalet vererek mümtaz kıldığı kimsesin. Sen Beni İsrail`in peygamberi, perde gerisinde Allah`ın konuştuğu kimsesin. Allah seninle kendi arasına mahlukatından bir elçi de koymadı değil mi?” dedi. Hz. Musa “Evet!” deyince; Hz. Adem: “Öyleyse sen, (bu söylediğin şeyin) ben yaratılmazdan önce Allah`ın (kader) kitabında yazılmış olduğunu görmedin mi?” dedi. Hz. Musa “Evet!” deyince: “Öyleyse Allah`ın kazası (hükmü) benden önce cereyan etmiş bir şey hakkında beni niye levmediyorsun?” dedi.” Aleyhissalatu vesselam, devamla: “Hz. Adem, Musa`yı ilzam etti. Hz. Adem Musa`yı ilzam etti. Hz. Adem, Musa aleyhimesselam`ı ilzam etti” buyurdular.
Hadis No : 4845

Fasil : PEYGAMBERLİK BÖLÜMÜ
Konu : İsra Hakkında
Ravi : Enes
Hadis : Enes (ra) Malik İbnu Sa`saa (ra)`dan naklen anlatıyor: “Resulullah (sav) onlara, Mirac`a götürüldüğü geceden anlatarak demiştir ki, “Ben Ka`be`nin avlusundan Hatim kısınında -belki de Hıcr`da demişti- yatıyordum, -bir rivayette şu ziyade var: Uyku ile uyanıklık arasında idim- Derken bana biri geldi, şuradan şuraya kadar (göğsümü) yardı. -Bu sözüyle boğaz çukurundan kıl biten yere kadar olan kısmı kasdetti.- Kalbimi çıkardı. Sonra bana, içerisi imanla [ve hikmetle] dolu, altından bir kap getirildi. Kalbim [çıkarılıp su ve zemzem ile] yıkandı. Sonra içerisi (imanla) doldurulup tekrar yerine kondu. Sonra merkepten büyük katırdan küçük beyaz bir hayvan getirildi. Bu Burak`tı. Ön ayağını gözünün gittiği en son noktaya koyarak yol alıyordu. Ben onun üzerine bindirilmiştim. Böylece Cibril aleyhisselam beni götürdü. Dünya semasına kadar geldik. Kapının açılmasını istedi. “Gelen kim?” denildi. “Cibril!” dedi. “Beraberindeki kim?” denildi. “Muhammed (sav)!” dedi. “O`na Miraç daveti gönderildi mi?” denildi. “Evet!” dedi. “Hoş gelmişler! Bu geliş ne iyi geliştir!” denildi. Derken kapı açıldı. Kapıdan geçince, orada Hz. Adem aleyhiselam`ı gördüm. “Bu babanız Adem`dir! Selam ver O`na!” dendi. Ben de selam verdim. Selamıma mukabele etti. Sonra bana: “Salih evlad hoş gelmiş, salih peygamber hoş gelmiş!” dedi. Sonra Hz. Cebrail beni yükseltti ve ikinci semaya geldik. Kapıyı çaldı. “Bu gelen kim?” denildi. “Ben Cibril`im!” dedi. “Beraberindeki kim?” denildi. “Muhammed!” dedi. “O`na Miraç daveti gönderildi mi?” denildi. “Evet!” dedi. “Hoş gelmişler! Bu geliş ne iyi geliş!” dediler. Derken bize kapı açıldı. İçeri girince, Hz. Yahya ve Hz. İsa aleyhimasselam ile karşılaştım. Onlar teyze oğullarıydı. Hz.Cebrail: “Bunlar Hz. Yahya ve Hz. İsa`dırlar, onlara selam ver!” dedi. Ben de selam verdim. Onlar da selamıma mukabelede bulundular. Sonra: “Hoş geldin salih kardeş, hoş geldin salih peygamber” dediler. Sonra Cebrail beni üçüncü semaya çıkardı. Kapıyı çaldı. “Bu gelen kim ?” denildi. “Cibril`im!” dedi. “Yanındaki kim?” denildi. “Muhammed`dir!” dedi. “O`na Miraç daveti gitti mi?” denildi. “Evet!” dedi. “Hoş gelmişler! Bu geliş ne iyi geliş!” denildi. Kapı bize açıldı. İçeri girince Hz. Yusuf aleyhiselam`la karşılaştık. Cebrail: “Bu Yusuf tur! O`na selam ver!” dedi. Ben de selam verdim. Selamıma mukabele etti. Sonra: “Salih kardeş hoş gelmiş, salih peygamber hoş gelmiş!” dedi. Sonra Cebrail beni dördüncü semaya çıkardı. Kapıyı çaldı. “Bu gelen kim ?” denildi. “Cibril`im!” dedi. “Beraberindeki kim?” denildi. “Muhammed!” dedi. “Ona Miraç davetiyesi indi mi?” denildi. “Evet!” dedi. “Hoş gelmişler! Bu geliş ne iyi geliş!” dediler. Kapı açıldı, içeri girdiğimizde, Hz. İdris aleyhisselam ile karşılaştık. Hz. Cebrail: “Bu İdris`tir, O`na selam ver!” dedi. Ben selam verdim. O da selamma mukabele etti. Sonra bana: “Salih kardeş hoş geldin, salih peygamber hoş geldin!” dedi. Sonra Hz. Cebrail beni yükseltti. Beşinci semaya geldik. Kapıyı çaldı. “Kim bu gelen ?” denildi. “Ben Cibril`im!” dedi. “Beraberindeki kim ?” denildi. “Muhammed!” dedi. “O`na Miraç daveti indirildi mi?” denildi. “Evet!” dedi. “Hoş gelmişler! Bu geliş ne iyi geliş!” denildi. Kapı açıldı, içeri girince, Harun aleyhisselam ile karşılaştık. Cebrail aleyhisselam: “Bu Harun aleyhisselam`dır. O`na selam veri” dedi. Ben selam verdim, o da selamıma mukabelede bulundu ve: “Salih kardeş hoş geldin, salih peygamber hoş geldin!” dedi. Sonra Cebrail beni yükseltti ve altıncı semaya geldik. Kapıyı çaldı. “Bu gelen kim?” denildi. “Ben Cibril!” dedi. “Beraberindeki kim?” denildi. “Muhammed!” dedi. “O`na Miraç daveti indirildi mi?” denildi. “Evet!” dedi. “Hoş gelmişler! Bu geliş ne iyi geliş!” denildi, içeri girince, Hz. İbrahim aleyhisselam ile karşılaştık. Cebrail: “Bu baban İbrahim`dir, O`na selam ver!” dedi. Ben selam verdim. O da selamıma mukabele etti. Sonra: “Salih oğlum hoş geldin, salih peygamber hoş geldin!” dedi. Sonra Sidretü`l-Münteha`ya çıkarıldım. Bunun meyveleri (Yemen`in) hecer testileri gibi iri idi, yaprakları da fil kulakları gibiydi. Cebrail aleyhisselam bana: “İşte bu Sidretü`l-Münteha`dır!” dedi. Burada dört nehir vardır: İkisi batıni nehir, ikisi zahiri nehir. “Bunlar nedir, ey Cibril?” diye sordum. Hz. Cebrail: “Şu iki batıni nehir cennetin iki nehridir. Zahiri olanların biri Nil, diğeri Fırat`tır!” dedi. Sonra bana el-Beytü`l-Ma`mur yükseltildi. Sonra bana bir kapta şarap, bir kapta süt, bir kapta da bal getirildi. Ben süt aldım. Cebrail aleyhisselam: “Bu (aldığın), fıtrat(a uygun olan)dır, sen ve ümmetin bu fıtrat (yaratılış) üzeresiniz!” dedi. Resulullah devamla dedi ki: “Sonra bana, her günde elli vakit olmak üzere namaz farz kılındı. Oradan geri döndüm. Hz. Musa aleyhisselam`a uğradım. Bana: “Ne ile emrolundun?” dedi. “Gece ve gündüzde elli vakit namazla!” dedim. “Ümmetin, her gün elli vakit namaza muktedir olamaz. Vallahi ben, senden önce insanları tecrübe ettim. Beni İsrail`e muamelelerin en şiddetlisini uyguladım (muvaffak olamadım). Sen çabuk Rabbine dön, bunda ümmetine hafifletme talep et!” dedi. Ben de hemen döndüm (hafifletme istedim, Rabbim) benden on vakit namaz indirdi. Musa aleyhisselam`a tekrar uğradım. Yine: “Ne ile emrolundum ?” dedi. “Benden on vakit namazı kaldırdı!” dedim. “Rabbine dön! Ümmetin için daha da azaltmasını iste!” dedi. Ben döndüm. Rabbim benden on vakit daha kaldırdı. Dönüşte yine Musa aleyhisselam`a uğradım. Aynı şeyi söyledi. Ben, beş vakitle emrolunmama kadar bu şekilde Hz. Musa ile Rabbim arasında gidip gelmeye devam ettim. Bu sonuncu defa da Hz. Musa`ya uğradım. Yine: “Ne ile emredildin ?” dedi. “Her gün beş vakit namazla!” dedim. “Senin ümmetin her gün beş vakit namaza da takat getiremez. Rabbine dön, hafifletme talep et!” dedi. “Rabbimden çok istedim. Artık utanıyorum, daha da hafifletmesini isteyemem! Ben beş vakte razıyım. Allah`ın emrine teslim oluyorum!” dedim. Musa aleyhisselam`ı geçer geçmez bir münadi (Allah adına) nida etti: “Farzını kesinleştirdim, kullarımdan hafiflettim de!” [Bir rivayette şu ziyade geldi: "Namazlar (günde) beştir. Ve onlar ellidir de. İndimde hüküm değişmez artık!"]
 Hadis No : 5568

Fasil : AHÂDÎS-İ ENBİYÂ ALEYHİMÜ`S-SALÂTÜ VE`S-SELÂM BAHSİ
Konu : Âdem (A.S);Hazret-i Âdem`in boyu;Melekler
Ravi : Ebû Hüreyre
Baslik : ÂDEM`İN BOYU VE SÛRETİ HAKKINDA EBÛ HÜREYRE HADÎSİ
Hadis : Rivâyete göre, Nebî salla`llahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: Allah, Âdem (Peygamber) i (şu güzel insan kılığında) yarattı. Boynunun uzunluğu (bugünün müteâref ölçü mikyâsiyle) altmış zirâ` idi. (Hilkati tamamlandıktan) sonra Allahu Teâlâ ona: – Haydi, Meleklerden şu (rada otura) nların yanlarına git de onlara selâm ver!. Ve onların senin selâmını nasıl karşıladıklarını (iyi) dinle!. Çünkü bu, hem senin, hem de (senden sonra) zürriyetinin selâmlaşma (nümûne) sidir. Bunun üzerine Âdem Meleklere: – Es-selâmü aleyküm (kazâdan, belâdan esenlik üzerinize olsun!) dedi. Onlar da: – Es-selâmü aleyke ve rahmetu`llah (Esenlik ve Allah`ın rahmeti üzerine olsun!) diye karşıladılar. Ve selâmlarına “ve rahmetu`llah” ziyâde ettiler (ki, bu, selâmlaşmanın ilk meşrûiyetidir). Âdem, beşerin büyük atası olduğu için Cennet`e her giren kişi, Âdem`in (bu güzel) sûretinde girecektir. Âdem`in (sonra gelen) ahfâdı onun güzelliğinden birer parçasını kaybetmeğe devâm etti. Nihâyet (bu eksiliş) şimdi (Muhammed ümmetinde) sona erdi.” 
Hadis No : 1367
Fasil : AHÂDÎS-İ ENBİYÂ ALEYHİMÜ`S-SALÂTÜ VE`S-SELÂM BAHSİ
Konu : Âdem (A.S);Kıyâmet günü;Ye`cüc-Me`cüc
Ravi : Ebû Saîd-i Hudrî
Baslik : MUHAMMED ÜMMETİ CENNET HALKININ YARISIDIR
Hadis : Nebî salla`llahu aleyhi ve sellem`in şöyle buyurduğu rivâyet olunmuştur: (Kıyâmet günü) Allah Tebâreke ve Teâlâ, Âdem (atamız) a: – Yâ Âdem diyecek, o da icâbet ederek: – Yâ Rab! Fermânına mükerreren icâbet ve mülâzemet eder ve her emrini infâza dâimâ kıyâm ve mübâderet eylerim! Ve her hayır, Sen`in emir ve fermânında tecellî eder, diyecek. Bunun üzerine Allahu Teâlâ: – Cehennem`e girecekleri (halk arasından) seçip gönder! buyuracak. Âdem Peygamber: – Yâ Rab! Cehennem`e gönderileceklerin mikdârı ne kadardır? diye soracak… Allahu Teâlâ: – Her bin kişiden dokuz yüz doksan dokuzu! diye cevap verecek. Ve Cenâb-ı Hak Âdem`e böyle buyurduğu sıra (bunun verdiği şiddetli korkudan) gûyâ çocuk ihtiyarlayacak, her gebe kadın da çocuğunu düşürecek. Ve o anda, Habîbim, mahşer halkını (korkudan) sarhoş sanırsın! Halbuki onlar hiç de sarhoş değillerdir. Ancak o sekir, Allah`ın şiddetli (emrinin netîcesi duyulan) azâb (ın bir eseri) dir. Resûlullah`ın huzûrunda bulunan Ashâb: Yâ Resûla`llah: O (binde) bir hangimiz olabilir? diye sordular. Resûlullah: – Size müjdeler olsun, sizden bir kişiye mukabil Ye`cûc ve Me`cûc`dan bin kişi (Cehennem`e gönderilecektir) buyurdu. Sonra da: Hayâtım yed-i kudretinde olan Allah`a yemîn eder de kat`î olarak umarım ki: siz (Muhammed ümmeti) ehl-i Cennet`in dörtte birini teşkîl edesiniz! diye müjdeledi. Bunun üzerine biz: Allahu Ekber, dedik. Bunun üzerine Resûlullah: Umarım ki, ehl-i Cennet`in üçte birisi olasınız! buyurdu. Biz yine tekbîr getirdik. Bunun üzerine de: Umarım ki: ehl-i Cennet`in yarısı olasınız! buyurdu. Biz de tekbîr getirdik. En sonu Resûlullah: Siz mahşer halkının umûmuna kıyâs edilince, ancak siz bir beyaz öküzün derisi üzerindeki siyah bir tüy mesâbesindesiniz. Yâhut da siyah bir öküz derisinde sanki beyaz bir tüy,” buyurdu.
Hadis No : 1373

Bilmem ki, yıkar mı üç-beş damla gözyaşı bunca günahımı? Bilmem ki, giderir mi
gönlümdeki hüzün ve pişmanlık cehennem ateşini üzerimden? Boğazıma
takılıp kalan kırık-dökük dualarım kurtarır mı beni bilmem? Bilmem,
yanında bir değer ifade eder mi utancımdan başımı bile semaya
kaldıramayıp, yerlere yapışırcasına boyun bü…kerek
iki büklüm oluşum? Bilemem elbet.. ama bilirim ki, sonsuzdur Senin
rahmetin. Bilirim ki kapına geleni elleri boş göndermezsin. Bilirim ki,
değerlidir yanında hüzün ve gözyaşı. İşte huzurundayım iki büklüm,
gönlüm kor misali hüzün kaplı, gözlerim çağlayanlar misali. Sen de
bırakırsan Ya Rab, kime gidilir ki?… Bırakma beni.. affeyle…

Kaynak:Muhammedinur.com


BEŞİNCİ  BÖLÜM
HAYATIN SUFÎ YÖNÜ

Orijinal Adı:
To Die Before Death:
The Sufi Way of Life
MUHAMMED RAHİM BAWA MUHYİDDİN (ks)
Muhammad Raheem Bawa Muhaiyaddeen
BİRİNCİ BÖLÜM :
Ölmeden Önce Ölmek
3. ÂDEM’İN ÇOCUKLARI
Allah bizleri kovulmuş şeytandan korusun.
Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.
Bütün hamdler ve övgü, sınırsız rahmet ve kıyaslanamaz sevgi olan, bizlere sonsuz rahmetinin zenginliğini veren Allah’a olsun.!
Allah bizlere rahmetini ve ni’metini ihsan etsin!
Âmin!.

En değerli hazine O’dur.
Rahmetin ve ni’metinle bizleri koru Allah’ım.
Tüm hayatımız boyunca Senin yardımına muhtacız.
Ölüm de bile Senin yardımına muhtacız.
Sonsuz hayata ulaşmada Senin yardımına muhtacız.
Âhirette Senin yardımına muhtacız, bu dünyada Senin yardımına muhtacız.
Sen Allah’ımızsın, Ruhlarımızın Sahibi, bizi koruyan, besleyen, yaratan, ni’met veren Sensin.
Rahmetini bizlere veren, sonsuz zenginlik olan Bir Sensin.
Ruhumuzun nûrunu böyle güzel yaratan ve bizi koruyan Sensin.
Her yerde Senin yardımına muhtacız.
Allah’ım bizleri koru.
Âmin!. Âmin!

Benim sevgili kardeşlerim, kızlarım ve torunlarım!
Allah’ın yarattıkları çok çeşitlidir.
Bizler Âdem (Aleyhisselâm)’in çocuklarıyız.
Hepimiz bir annenin ve bir babanın çocuklarıyız.
Allah Âdem (Aleyhisselâm)’i çamurdan, annesiz ve babasız olarak yarattı.
Sonra Allah Âdem (Aleyhisselâm)’den bir kaburga kemiği aldı ve Havva (Aleyhisselâm)’yı yarattı.
Allah böylece Havva Anamızı da babasız yarattı.
Aynı şekilde Allah İsa (Aleyhisselâm)’yı da babasız yarattı.
Bu yüzden Âdem, Havva ve İsa (Allah’ın rahmeti üzerlerine olsun), bu üç insan babasız yaratıldı.

Allah’a iman eden ve O’na tevekkül eden Âdem (Aleyhisselâm)’in tüm çocukları İbrahim (Aleyhisse-lâm)’in ailesindendir; imanlarını kaybedenlerse şeytana aittir, şeytanın ailesindendir.
İmanlarını kaybederek değiştikleri için hayatları kaybolmuştur.
İmanı olan, sabrı olan herkes İbrahim (Aleyhisselâm)’in soyuna aittir ve onları Hz. Muhammed (Sallallahu aleyhi ve sellem)’in takipçileri yapan bu hâldir.
Onlar aynı soydandır, aynı gruptur, aynı Hakk ile tüm kardeşler tek bir ailedir.

Bir aileyi, bir soyu oluşturan şey birliktir.
Bu birliğin üç yönü vardır.
Hepimiz aynı anneden ve aynı babadan, Âdem ve Havva(Aleyhisselâm)’dan gelen bir tek aileyiz.
Hepimizin atası birdir, İbrahim (Aleyhisselâm)’in soyuna aittiz.
Ve hepimiz Hz. Muhammed (Sallallahu aleyhi ve sellem)’in takipçileriyiz; yani bir tek Allah’a aşık, O’na güvenir ve O’na inanırız

Kur’ân’da yirmi beş peygamberden söz edilir.
Allah birbirlerinin peşi sıra gönderdiği bu peygamberlerinin hepsine aynı öğretiyi verdi.
Bu yirmi beş peygamber Allah’ın gönderdiği 124.000 peygamberin arasındadır.
Bu peygamberler Allah’la konuştular.
Allah onlarla gönülleriyle konuştu.
Bazen Allah onlarla Cebrail (Aleyhisselâm)’i şâhid tutarak, Cebrail (Aleyhisselâm) yoluyla konuştu.
Başka zamanlarda âriflerin, Allah dostlarının, peygamberlerin, irfanı açıklayanların, nûr olmuşların gönlünden bir rahmet kaynağı olarak konuşan O oldu.

Güzelliğimiz bizdedir, içimizdedir, cennetimiz içimizdedir.
Cennet bizdedir.
Her insanın arayışı, cenneti, güzelliği, nûru ve saflığı içindedir, başka yerlerde ya da başkalarında değil.
Bu nedenle ne ararsak arayalım aradığımız şey bizdedir.
Gönlümüzdedir.
Oradan çıkar gelir.
Yüzümüzde açıkça görünür; yüzümüzde açığa vurulur.
Çıkardığımız seslerden ve hareketlerimizden görünür.
Sıfatlarımızda ve konuşmamızda kendini gösterir.
Ahlâkımızda belli olur, açığa çıkar.
Allah’ın güzelliği işte böyle görünür, açığa çıkar.
O’nun sıfatları bu şekilde, kullarından açığa çıkarken görülebilir.
Allah her kulunun hâlini bilir.
Nehir kıyısında bir anne görürsen, çocuğunun neye benzediğini görmek için ta o annenin evine kadar gitmene gerek kalmaz, çünkü annenin güzelliği ve sıfatları çocukta akseder, çocuğa yansır.
Eğer annenin sıfatları kötüyse, çocuk da kötü sıfatlara sahip olur.
Anne çok kötüyse, çocuk da çok kötü olur.
Öte yandan, eğer anne hem görünüşte hem de sıfatlarında güzelse, çocuk da öyle olur.

Sahibimiz, mükemmel güzelliktir, en güzel O’dur,
O Samed’dir, yani illallah, sadece O vardır.
Sayısız ruhu ve yaratılmışlara, 8.400.000 sayıdaki farklı hayatlara, hareket eden ve etmeyen şeylere, konuşan ve konuşmayan şeylere, yerde sürünen ve sürünmeyen şeylere, her akıma ve her enerjiye hükmeden Bir O’dur.
Kayaları büyüten sebep O’dur.
Tohumları yeşerten ve büyüten sebep O’dur.
Embriyoyu büyüten, atomları yetiştiren sebep O’dur.
Eğer O olmasaydı bir tek atom bile hareket edemezdi.

Böyle bir Yaratan’ın, böyle bir Yüce Zât’ın sıfatları, fiilleri ve güzelliği bizlere geçmiştir çünkü bizleri Yaratan O’dur.
Allah saf nûrdur, en güzel O’dur, O Allah’tır, Yaratan’dır.
Bizi Yaratan kendi ahlâkını, sıfatlarını ve fiillerini bize vermiştir.
Âdem ile Havva (Aleyhisselâm)’yı yaratan kim? Allah’tır.
Âdem (Aleyhisselâm)’i O yaratmıştır.
Eğer biz de arınıp, temizlenirsek, bizim Yaratanımızın, Sahibimizin O olduğunu görürüz.
Sonsuz hayata ulaştığımızda O’nu görürüz.
O zaman tek Sahibimizin O olduğunu görürüz.
İşte bu hâldeyken O’nun güzelliğini, Nûr’unu, hitabını, sıfatlarını, üç bin latif sıfatlarını ve doksan dokuz esmasını (vilayet) bilebiliriz.

Allah’ın farklılık, ayrılık, bölücülük sıfatı yoktur.
O’nun sıfatları koruma, besleme, maddi ve mânevî ni’met verme, kabul etme sıfatlarındandır.
Sultan O’dur.
Bütün âlemlerin koruyucusu O’dur.
Azîz olan O’dur.
Her şey O’ndadır, O her yerdedir.
Ya Rabbül Âlemin, Ya Rahmân, Ya Allah!
Her şey O’ndan alır, ama O’nda hiçbir şey eksilmez.
O’nun sıfatları ve güzelliği bizlere geldiğinde O’nun sesi, hitabı duyulur.
Ruhların Sahibi O’dur.
Bu güzellik ve bu sıfatlar bizde olduğunda Allah bizi sevgili kulları olarak kabul eder.
Bundan başka bir kabul edilişe ihtiyacımız var mı?
Bundan başka bir razılığa ihtiyacımız var mı?

Tüm hayvanlar âlemi bu kokuyu, O’nun kokusunu bilirler.
Bu kokuyu aldıklarında tüm hayatlar O’na ibâdet eder.
İnekler, keçiler, tavuklar, leylekler, tüm hayvanlar secde ederler.
Şeytanlar ve kötülükler için bu koku yakıcı bir ateştir.
Bu koku onları yakar.
Bu kokudan kaçarlar.
Ama diğer tüm hayatlar için bu koku güzel bir kokudur.
Allah’ın huzurudur.
Kötülük (şer) bu kokudan kaçar, iyilik (hayır) onu kucaklar.
İyi olan her şey gelir ve Hakk’la BİR olur.
Kötü olan her şey yanacaktır.
İşte bu Allah’ın sıfatlarının sonsuz kudretidir.

Bu güzelliği aldığımızda bunlar hareketlerimizde görünür.
Başka kanıta gerek duyulmaz güzellik bizde görünür, aşikar olur.
Bu güzellik her kulda görünür.
Yaratan’ın güzelliği kulda parıldar.
O sonsuz Yaratan’ın güzelliği oradadır.
O’nun sesi oradadır.
O’nun sıfatları kullarına gelir.
O’nun sabrı kullarına gelir.
O’nun yüceliği kullarında görülür.
Bundan dolayı O’nun kulları çok saygı görürler.
Yaşlarına rağmen gençleşirler, yaşlı bir adam ya da kadın gibi görünmezler.
Yüzlerinde hiçbir kırışıklık yoktur, yüzleri bir süt güzelliğinde pırıl pırıl parıldar.
Yaratanımızın güzelliği, sesi, konuşması, fiilleri ve ahlâkı böyledir işte.
Ve bu güzelliği aldığımızda kendi nefsimizi biliriz.
Tüm hayatların saygıyla secde ettikleri hâli biliriz.
Söylediğimiz her şeye saygı duyulur.
Dilimize gelen her şey tatlı olur.
İrfan sahiplerine daha da tatlı gelir.
Ama irfanı olmayanlar bunu biraz acı bulurlar.

Bedene güç vermek, bedenin hastalıklarını iyileştirmek, tedavi etmek için çeşitli bitkilerden ve ilaçlardan oluşan karışımlar verilir.
Bunun gibi Allah’ın sözleri ve ilâhî ilim okyanusu ruhun özgürlüğü, güzelliği ve nûru için verilir.
Bu ilmin tadı çok değişik yollarla, konuşmayla, nefesle ve eylemlerle verilir.
Bu ilim ruhun kafesini besler.
Ruhu gençleştirir, güzelleştirir ve ruhun kaldığı evi süsler.
Bu güzellik o ilimden gelir ve insanın sıfatlarında, fiillerinde görülür.
Her kulda bunun kanıtını görebiliriz.
Kendimizde ve etrafımızdaki insanlarda görebiliriz.

Benim sevgili çocuklarım!
Bu sözlerin saflığını kendinizde fark edip, kendinizdeki o büyük değeri görürsünüz.
Bu büyüklük ve güzellik, bu sûret ve bu sıfatlar sizde, nefsinizde görünür.
Yaratan’ınızın tüm sözleri size geldiğinde, sizde parıldamaya başladığında O’nun sözlerinin, fiillerinin ve ahlâkının güzelliği de size gelir.
Sabır, şükür, rıza, tevekkül ve el-hamdülillah size gelir, içinize girer.

Allah büyüktür.
O hepimizin Yaratan’ıdır.
Sonsuz rahmet olan
Bir O değil midir?
O rahmet verir.
Ni’metini veren Bir O’dur.
Ni’metini tüm hayatlara veren O’dur.
İyilik için sekiz cennetini, kötülük için yedi cehennem (tamu) kapısını açan O’dur.
Her insanın gideceği yeri, o insanın bu dünyada arağı şey belirler.

Öldüğümüz zaman yaptığımız iyilik ve kötülükten başka hiçbir şey bizimle gelmez.
Ne ırkımız, ne dinimiz ne de sosyal sınıfımız bizimle gelir.
Hangi ırktan, hangi dinden ya da hangi sınıftan olduğumuza dair sorgu olmayacaktır.
Tek şey kesindir, kadın mı erkek mi olduğumuz.
Hepsi bu.
Ölüm geldiğinde sûretimiz değişir.
Bu değişen sûretimiz sahip olduğumuz sıfatlara göre olur.
Eğer sıfatlarımız insanın dışında bir mahlukun, hayvanın sıfatlarına benziyorsa o şeyin sûretini alırız.
Bu dünyadaki sıfatlarımızla belirlenen bu sûret toprağın malı olacaktır.
Sıfatlarımıza ait sûret toprağın hakkın olacaktır.
Bu sûretlerden sorgulama olacaktır.
“Kün! (Ol!) Diril!” emri geldiğinde işte bu cesetler diriltilir.
Diriltildiklerinde göreceğiniz sûretler bunlardır.
Böylece herkesin alacağı sûret aradıkları şeye göre belirlenecektir; malın, mülkün, paranın, niyetlerin sûreti olacaktır.

Hesap Günü geldiğinde size hangi sınıftan olduğunuzu sormazlar. Sorulacak sorular :
“Rabbin kim?
Kimlerdensin?
Hangi ailedensin?” olacaktır.

“Âdem (Aleyhisselâm)’in çocuğuyum. Ben iyilerdenim, İbrahim (Aleyhisselâm)’in ailesindenim ve Hz. Muhammed (Sallallahu aleyhi ve sellem)’e uyanlardanım.”
İşte sorulacak sorular bunlardır.

İki meleği, Münker ve Nekir meleklerini görür görmez onlara sevgiyle selam ver :
“Esselamü aleyküm. Hoş geldiniz!” de.
Böyle dersen kızgın yüzleri ve şiddetli bakışları değişir, yumuşarlar.
O zaman sorular birer birer sorulur ve sen cevap vermelisin.
Orada ırka, şu dine ya da bu dine yer yoktur.
Sorulacak sorular bizi Yaratan Bir ile yaratılan Âdem, yani insan hakkında olacaktır.
Sorulacak şey budur.
Buna cevap vermeliyiz.
Biz şu gruba ya da bu gruba aittiz diyemeyiz.

Allah herkes için cennette Âdem’i, Nuh’u, İbrahim’i, Musa’yı, Davud’u, İsa’yı ve en sonunda seçilmiş bir Resul olarak Hz. Muhammed Mustafa (Sallallahu aleyhi ve sellem)’yı koymuştur.
Allah İdris’i, İshak’ı, Yusuf’u, Yunus’u, Eyüb’ü, Yakub’u, Salih’i ve Süleyman’ı göndermiştir.
Hepsi BİR (AHAD) olan Allah tarafından gönderildi ve bu bir olan Allah hepsine kendi makamlarını verdi.
Hepimiz bir tek soydanız; hepimiz insanız.
Renginiz siyah ya da beyaz ya da sarı olabilir, farklı ırklardan olabiliriz, ama hepimiz bir tek soyuz, hepimiz insanız.

Doğu’da insanlar ne yapıyorsa aynısını Batı’daki insanlar da yapar.
Aynı şekilde öpüşürler, aynı şekilde kucaklaşırlar, aynı şekilde çocuk doğar.
Tamamen aynı şeyleri yaparlar.
Ülkelerindeki yetişen besinlere göre çeşitli yiyecekleri olsa da aynı şekilde yemek yerler.
Burada bir bebek nasıl ağlıyorsa oradaki bebek de aynı şekilde ağlar.
Doğu’da olsun Batı’da olsun fark etmez bebek aynı sesleri çıkarır.
Orada da çocuklar uyur, uyanır ve ağlar.
Burada da aynı şeyleri yaparlar.
Hangi ırka, hangi dine ait oldukları fark etmez hepsi aynı şekilde ağlarlar.
Başka başka mı ağlarlar?
Hayır.
Konuşmaya başladıkları zaman da aynı sesleri çıkarırlar.
Aynı şekilde otururlar.
Aynı şekilde emeklerler.
Aynı şekilde ayağa kalkmaya başlarlar.
Aynı şekilde yere düşerler.
İşte insan soyu budur.

Bebekler bu dünyaya geldiklerinde o ilk fıtratlarıyla gelirler.
O öğretilen ilk şeyle gelirler.
Sonra bizler okullarda ve başka yerlerde onlara ırklar ve dinler arasındaki geçici farklılıkları öğretmeye başlarız.
Bundan önce hepsi birlik içindeydi.
Hepsi birdi.
Eğer onlara “Rabbin kim? Kimlerdensin? Hangi ailedensin?” diye sorabilseydik ve onlar da cevap verebilselerdi hepsi aynı cevabı verirlerdi:
“Biz Âdem’in çocuklarıyız, İbrahim’in ailesindeniz, Hz. Muhammed (Sallallahu aleyhi ve sellem)’in takipçileriyiz.”
İşte verilecek üç cevap budur.
Bu cevapta tüm peygamberler vardır.
Hepsini içine alır.
Münker ve Nekir meleklerinin sorduğu sorulara verilecek cevaplar bunlardır.

Mahşer Günü’nde yeniden diriltildiğimizde, bu dünyadaki sıfatlarımıza, ahlâkımıza uygun sûrette diriltiliriz.
Bize “Yaz!” derler.

Biz de “Nasıl yazayım ne kalem var ne de mürekkep?” deriz.
O zaman “Parmağını tükürüğüne dokundur” derler.
“Ama yazacak kağıt yok ki?” deriz.
“Kefenine yaz. Parmağını tükürüğüne dokundur ve yaz. İşte sana mürekkep. Yaptığın her şeyi kefenine yaz!” derler.
Yarın yeniden diriltildiğinde ahlâkına uygun sûrete bürünürsün ve hesap verme başlar.

Allah’ım bizleri koru!
Kabir azabından bizleri koru!
Hayattaki dertlerimizden, sıkıntılarımızdan bizleri kurtar!
Kötü sıfatlarımızın verdiği azaplardan bizleri koru!
Irka ait, dine ait farklılıklardan doğan ön yargılardan bizleri koru Allah’ım!
Bizleri “Ben farklıyım! Sen farklısın!” düşüncesinden doğan kavgalardan uzak tut!
Bu kavgalardan doğan durumlardan, insanın insan kanı içtiği, insanın insan eti yediği durumlardan bizleri uzak tut Allah’ım!
Resim

Allah’ım!
Bizleri koru ve doğru yola (sırat-ı müstakim) ilet!
Senin yolunda hep hür olarak yürümemiz için bize rahmetini lütfet!
Bizlere hürriyeti, irfanı, rahmetini, azîzliği, nûrunu ve bu yaşamda cennetini lütfet!
Senin devletin olan cenneti bize lütfet!
Allah’ım bunları bize lütfet!
Allah’ım lütfen günahlarımızı affet, daha önce bilmeden, irfanımız olmadan yaptığımız tüm hatalarımızı, günahlarımızı affet!
Biz henüz irfan sahibi değiliz.
İrfan Sahibi Bir Sensin!
Güzel olan Bir Sensin!
Sevgisi, güzel ve iyi sıfatları olan bir Sensin!
Sabır ve merhamet Sahibi Sensin!
Affedici ve Adil olan Sensin!
Birlik’te olan, bizler hakkında iyi niyetlere sahip Bir Sensin! Hepimizi birlik içinde bir araya getiren, her şeye, herkese bu birlik içinde hükmeden Sensin!
Rabbimiz Sensin, sultanların Sultan’ı, tüm hayatların Sahibi Sensin!
Tüm hayatları koruyan Sultan Sensin, her yerde Sensin (illallah)!
Hep öyleydin ve şu anda da öylesin,
Bir olan Bir Sensin, Samed Sensin!
Milyonlarca hayatın sahibi Sensin,
Tüm alemlerde tek Bağışlayıcı, tek Kurtarıcı Sensin,
Sonsuz rahmet hazinesi Sensin, bu çokluk (kesret) içinde varolan tüm hayatların Sultan’ı, Kılavuz’u Sensin Allah’ım!

Bizler Senin köleniz, kullarınız.
Allah’ım bizleri koru lütfen!
Bizden razı ol Allah’ım!
Bizleri kabul et Allah’ım!
Ey sonsuz rahmet Sahibi lütfen tüm hatalarımızı affet!
Allah’ım!
Lütfen bizleri bağışla!
Seni görmesek bile kalblerimizde Sana imanımız var Allah’ım! Seni tam olarak bilmesek bile, kalblerimizde Sana kesin bir imanımız var.
En azından bu kalb Seni bilmeye çalışıyor.
Hatta hangi dille nasıl dua edeceğimizi bilmesek de, hatta hiçbir şeyi bilmesek de biz Sana inanıyoruz Allah’ım!
Bu yarım, bu eksik, bu çocuksu irfanımızla biz Sana inanıyoruz Allah’ım!

Bizleri koru Allah’ım!
Hiçbir şey bilmeyenlerden bizleri koru!
Bu güne kadar yaptığımız tüm hatalardan bizleri bağışla Allah’ım! Biz ilâhî ilmi bilmeyiz.
Biz hiçbir şey öğrenmedik.
Nasıl konuşacağımızı, nasıl dua edeceğimizi bile bilmiyoruz Allah’ım!
Seni nasıl anacağımızdan, Sana nasıl hizmet edeceğimizden aciziz Allah’ım!
Nasıl olduğunu bile bilmeden yapıyoruz her şeyi.
Nasıl yapacağımızı bilmeden yapıyoruz Allah’ım!

İbadetler yapılır hakikatte nasıl olduğunu bilmeden,
Yol yöntem bilmeden, anlamadan yapılır,
İşte böyledir bu dünyada yaptığımız ibâdetler,
Bilmeden yaparız ibâdetin ve duanın ne olduğunu,
Anlamadan yaparız ibâdetin ve duanın ne olduğunu,
Yüce Allah’ım ibâdet ederiz ama hiç birini bilmeden.
Bir türlü anlayamam ibâdeti yani,
Hakikatte nasıl söyleneceğini ya da okunacağını öğrenmedim,

Hakikatte nasıl söyleneceğini ya da okunacağını öğrenmedim.
Sallanıp dururuz şüphede kalarak, dünyada yaşayan ölülüler gibi,
Çığlık atarız, feryat ederiz ama ilâhî ilmi bilmeden.

Dertliyim ama, üzülüyorum ama ırk ve din ayırımlarını bir türlü anlayamamaktan.
Ey mükemmel olan Yüce Allah’ım!
İnanıyorum Senin Bir olduğuna, Senin Birliğine.

Aklım karıştı ama ırk ve din ayırımlarını bir türlü anlayamamaktan,
İnanıyorum ki Rabbim Allah Birdir,
Sana hamd ederim ey her yerde hazır olan Sonsuz Nûr,
Ben Senin kölenim, Senin kölen, ey bizlere hükmeden ve rahmet ihsan eden Allah’ım!
Ben Senin kölenim, Senin kölen, ey bizlere hükmeden ve rahmet ihsan eden Allah’ım!

Nasıl ibâdet edileceğini göster bize!
Nasıl söyleneceğini, nasıl okunacağını öğret bize!
Sana ibâdet ve duanın yolunu göster!
Allah’ım! Bana ve çocuklarıma Hakk’ı aç ve Hakk’ı göster!
Allah’ım! Bana ve çocuklarıma yolu göster!
Allah’ım! Bana ve çocuklarıma yolu göster!
Kalbin, gönlün saflığını göster bize.
Rahmetinle bize iman ihsan et!
Bu imanla Senin aşkına, Senin sevgine ibâdet için,
Birlik içinde Bir tek Hazineye ibâdet için,
Bir tek ırk olarak hep birlikte yaşamak için,
Tüm hayatları sevgiyle bir olarak kucaklamak için.
Rahmetinle besle bizi iman ve ibâdetle
kucaklamak için,
Rahmetin nûru, ilâhî nûr,
Âriflerin incisinin nûru,
İrfanın nûru, ilâhî nûr,
Âriflerin incisinin nûru olan Allah’ım!
Ey Evvelin Evveli, her yerde hazır olan Sonsuz Nûr,
Rahmetinle kuşat ve rahmetinle besle bizi!
Bağışla tüm hatalarımızı, bilmeyerek işlediklerimizi.
Üç âlemin tek hakimi Sensin Allah’ım!
Rahmetinle kabul et bizi!
Bizler günahkarız, kimse bilmez bunu,
Sen kabul et bizleri, Sen hükmet bizlere Allah’ım!
Rahmetinle besle bizleri,
Lütfet bir bak şu hâlimize Allah’ım!

Toprak, vehim ve düşünceler gelir,
Ve aldatırlar bizi, yitiririz insanlık şerefimizi.
Tüm bölücülükler ve ayırımlar dünyaya ait ne varsa,
Gelir ve rahatsız eder, aklımızı karıştırır.
Her türlü ırk ve din ayırımları gelir ve ezer bizi.
Her saniyede, her anda işkencedir bunlar bize.
Ne yapabiliriz?
Ne yapabiliriz Allah’ım?
Bunlar bize işkencedir, elemdir, ne yapabiliriz Allah’ım?
Sen bunlardan uzak olduğun gibi,
Bizlere yardım et, bizleri de uzak tut bunlardan Ya Rahîm!
Bizleri koru Allah’ım!
Bizleri koru ve kurtar Allah’ım!
Ey her türlü hayalin ötesinde olan Allah’ım!
Bizleri koru!

Rahmetinle bak ve rahmetini ihsan et bizlere Allah’ım!
Sonsuz mutluluğun Hazinesi, ey her şeyin Hakimi,

Ey Kadir olan Rabbim!
Göz Sensin, İnci Sensin, Nûr Sensin,
Ey en mükemmel olan Allah’ım!
Bu fakirin, bu güçsüzün dertlerine derman ol!
Ve hepimizi koru!
Bu günahkarın dertlerine derman ol!
Ve hepimizi koru Allah’ım!

Lütfet, bu hâlimize bir bak, kurtar bizi!
Ey Sonsuz mutluluğun Hazinesi!

Her şeyin sahibi olan Allah’ım!
Ya Meliki, Ya Rabbül Âlemin!
Ya Rahmân, Ya Rahîm!
Biz Senin rahmetine, Senin ni’metine muhtacız!
Hayatlarımızdaki Hayat Sen ol!
Hakikat kalbini aç, gönlümüzü aç!
Rahmet balıyla besle bu kalbi!
İlâhî ilim, irfan, açıklık ve iman yeşersin orada!
Bunları besleyen irfan meyvesi Sensin!

Bu meyveyi tatmam gerekir,
Bu irfan ve rahmet meyvesidir.
Zevk budur işte!

Ey rahmeti bol olan Allah’ım bana ve çocuklarıma yardım et!
Allah’ım! Ya Rabbül Âlemin!
Ey Âlemlerin Rabbi!
Âmin!.

Esselamü aleyküm!
Allah’ın huzuru sizinle olsun!

KUR’AN- ı KERİM’in RESMÎ sıralamasına göre—

1- Hz. ADEM آدَمُ aleyhi’s-selâm….

بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمـَنِ الرَّحِيم
Allahümme salli ve sellim ve bârik alâ seyyidinâ Muhammedîn abdike (Muhammedîyyeti) ve nebîyyike (Mahmudîyyeti) ve Resûlike (Ahmedîyyeti) ve Nebîyyû’l-ümmîyyi (Habibîyyeti) ve alâ âlihi ve’s-sahbihi ve Ehl-i Beytihi…
ALLAHu Zü’l-Celâl’imizin İZni ve İNAYETi ile RABB’ül Âleminimiz SÖZünü, RESÛLALLAH SALLallahu aleyhi ve sellem Efendimizin SESinden buyuruyor:
وَعَلَّمَ اٰدَمَ الْاَسْمَاءَ كُلَّهَا ثُمَّ عَرَضَهُمْ عَلَى الْمَلٰئِكَةِ فَقَالَ اَنْبِٶُنٖى بِاَسْمَاءِ هٰـؤُلَاءِ اِنْ كُنْتُمْ صَادِقٖينَ
1. ve: ve
2. alleme: öğretti
3. âdeme: Âdem
4. el esmâe: isimler
5. kulle-hâ: onun hepsi
6. summe: sonra
7. arada-hum: onlara arz etti
8. alâ: … e
9. el melâiketi: melekler
10. fe: o zaman, öyleyse, haydi
11. kâle: dedi
12. enbiû-nî: bana haber verin
13. bi esmâe: isimleri ile, isimleri
14. hâulâi: bunlar
15. in: eğer
16. kuntum: siz iseniz
17. sadikîne: sadıklar, doğru söyleyenler
Resim—” Ve alleme âdemel esmâe kullehâ summe aradahum alel melâiketi fe kâle enbiûnî bi esmâi hâulâi in kuntum sadikîn(sadikîne)..: Ve Âdem’e isimlerin hepsini öğretti, sonra onları meleklere gösterip: «Haydi davanızda sadıksanız bana şunları isimleriyle haber verin.» dedi.’’
BAKARA:31 (Resmi:2/İniş:92/Alfabetik:11)

قَالَ يَا اٰدَمُ اَنْبِئْهُمْ بِاَسْمَائِهِمْ فَلَمَّا اَنْبَاَهُمْ بِاَسْمَائِهِمْ قَالَ اَلَمْ اَقُلْ لَكُمْ اِنّٖى اَعْلَمُ غَيْبَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا كُنْتُمْ تَكْتُمُونَ
1. kâle: dedi
2. yâ âdemu: ey Âdem
3. enbi’-hum: onlara haber ver, bildir
4. bi esmâi-him: O’nun (Allah’ın) isimleri
5. fe lemmâ: olunca, olduğu zaman
6. enbee-hum: onlara haber verdi, bildirdi
7. bi esmâi-him: O’nun (Allah’ın) isimleri
8. kâle: dedi
9. e lem: olmaz mı, olmadı mı
10. ekul: ben derim, söylerim
11. lekum: sizin, size
12. in-nî a’lemu: muhakkak ki ben bilirim
13. gaybe: gayb, bilinmeyen
14. es semâvâti: semalar, gökler
15. ve el ardı: ve arz, yeryüzü
16. ve a’lemu: ve ben bilirim
17. mâ: şey
18. tubdûne: açıklıyorsunuz
19. ve mâ: ve şeyi, şeyleri
20. kuntum: siz oldunuz
21. tektumûne: gizliyorsunuz
Resim—” Kâle yâ âdemu enbi’hum bi esmâihim, fe lemmâ enbeehum bi esmâihim, kâle e lem ekul lekum innî a’lemu gaybes semâvâti vel ardı ve a’lemu mâ tubdûne ve mâ kuntum tektumûn(tektumûne)..: (Allah): «Ey Âdem, bunlara onları isimleriyle haber ver.» dedi. Bu emir üzerine Âdem onlara isimleriyle onları haber verince, (Allah): «Ben size, ben göklerin ve yerin gayblarını bilirim, sizin açıkladığınızı da, içinizde gizlediğinizi de bilirim» dememiş miydim?» dedi.
BAKARA:33 (Resmi:2/İniş:92/Alfabetik:11)

وَاِذْ قُلْنَا لِلْمَلٰئِكَةِ اسْجُدُوا لِاٰدَمَ فَسَجَدُوا اِلَّا اِبْلٖيسَ اَبٰى وَاسْتَكْبَرَ وَكَانَ مِنَ الْكَافِرٖينَ
1. ve iz: ve o zaman, olduğu zaman
2. kulnâ: biz dedik
3. li el melâiketi: meleklere
4. uscudû: secde edin
5. li âdeme: Âdem’e
6. fe: o zaman, hemen
7. secedû: secde ettiler
8. illâ: hariç, den başka
9. iblîse: iblis (ümitsizliğe düşen, Allah’ın rah-
10. ebâ: çekindi, kaçındı, direndi
11. ve istekbere: ve kibirlendi, büyüklendi
12. ve kâne: ve oldu
13. min el kâfirîne: kâfirlerden
Resim—” Ve iz kulnâ lil melâiketiscudû li âdeme fe secedû illâ iblîs(iblîse), ebâ vestekbere ve kâne minel kâfirîn(kâfirîne)..: Ve o zaman meleklere: «Âdem’e secde edin!» dedik, hemen secde ettiler. Yalnız İblis dayattı, kibrine yediremedi, inkârcılardan oldu.’’
BAKARA:34 (Resmi:2/İniş:92/Alfabetik:11)
وَقُلْنَا يَا اٰدَمُ اسْكُنْ اَنْتَ وَزَوْجُكَ الْجَنَّةَ وَكُلَا مِنْهَا رَغَدًا حَيْثُ شِئْتُمَا وَلَا تَقْرَبَا هٰـذِهِ الشَّجَرَةَ فَتَكُونَا مِنَ الظَّالِمٖينَ
1. ve kulnâ:ve biz dedik
2. yâ : ey
3. âdemu: Âdem
4. uskun: iskân ol, otur, yerleş
5. ente: sen
6. ve zevcu-ke: ve senin eşin
7. el cennete: cennet
8. ve kulâ: ve ikiniz yeyin
9. min-hâ: ondan
10. ragaden: bol bol
11. haysu: yerden
12. şi’tumâ: dilediniz (ikiniz)
13. ve lâ takrabâ: ve yaklaşmayın (ikiniz)
14. hâzihi: bu
15. eş şecerete: ağaç
16. fe: o zaman, o taktirde, aksi halde, yoksa
17. tekûnâ: siz (ikiniz) olursunuz
18. min ez zâlimîne: zalimlerden
Resim—” Ve kulnâ yâ âdemuskun ente ve zevcukel cennete ve kulâ minhâ ragaden haysu şi’tumâ ve lâ takrabâ hâzihiş şecerete fe tekûnâ minez zâlimîn(zâlimîne)..: Dedik ki: «Ey Âdem, sen ve eşin cennette oturun, ikiniz de ondan dilediğiniz yerde bol bol yeyin, fakat şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz.» ‘’
BAKARA:35 (Resmi:2/İniş:92/Alfabetik:11)

فَتَلَقَّى اٰدَمُ مِنْ رَبِّهٖ كَلِمَاتٍ فَتَابَ عَلَيْهِ اِنَّهُ هُوَ التَّوَّابُ الرَّحٖيمُ
1. fe: o zaman, sonra
2. telekkâ: telâkki etti, aldı, öğrendi
3. âdemu: Âdem
4. min rabbi-hi: Rabbinden
5. kelimâtin: kelimeler
6. fe tâbe aleyhi: böylece onun tövbesini kabul etti
7. inne-hu: muhakkak ki o, çünkü o
8. huve: o
9. et tevvâbu: tövbeleri kabul eden
10. er rahîmu: Rahim esmasıyla tecelli eden
Resim—” Fe telekkâ âdemu min rabbihî kelimâtin fe tâbe aleyh(aleyhi), innehu huvet tevvâbur rahîm(rahîmu)..: Derken Âdem Rabb’ından birtakım kelimeler aldı, (onlarla tevbe etti. O da) tevbesini kabul etti. Muhakkak O, tevbeyi çok kabul eden, çok esirgeyendir.”
BAKARA:37 (Resmi:2/İniş:92/Alfabetik:11)

اِنَّ اللّٰهَ اصْطَفٰى اٰدَمَ وَنُوحًا وَاٰلَ اِبْرٰهٖيمَ وَاٰلَ عِمْرٰنَ عَلَى الْعَالَمٖينَ
1. inne allâhe : muhakkak ki Allah
2. istafâ : seçti
3. âdeme ve nûhan : Hazreti Âdem ve Hazreti Nuh
4. ve âle ibrâhîme : ve Hz. İbrâhîm’in ailesini
5. ve âle imrâne : ve İmrân ailesini
6. alâ el âlemîne : âlemlerin üstüne
Resim—” İnnallâhestafâ âdeme ve nûhan ve âle ibrâhîme ve âle imrâne alel âlemîn(âlemîne). .: Gerçekten Allah, Adem’i, Nuh’u, İbrahim soyunu ve İmran soyunu âlemler üzerine seçkin kıldı. ”
ÂLİ IMRÂN:33 (Resmi:3/İniş:94/Alfabetik:7)
اِنَّ مَثَلَ عٖيسٰى عِنْدَ اللّٰهِ كَمَثَلِ اٰدَمَ خَلَقَهُ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ قَالَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ
1. inne : muhakkak ki
2. mesele : misal, örnek, durum
3. îsâ : Hz. İsa
4. inde allâhi : Allah’ın indinde, nezdinde, yanında
5. ke meseli : misali, durumu gibi
6. âdeme : Hz. Âdem
7. halaka-hu : onu yarattı
8. min turâbin : topraktan
9. summe : sonra
10. kâle : dedi, buyurdu
11. lehu kun : ona “ol” dedi
12. fe yekûnu : o zaman, böylece o olur
Resim—” İnne mesele îsâ indallâhi ke meseli âdem(âdeme), halakahu min turâbin summe kâle lehu kun fe yekûn(yekûnu). .: Doğrusu Allah katında İsa’nın (yaratılışındaki) durumu, Âdem’in durumu gibidir; onu topraktan yarattı, sonra ona «ol!» dedi, o da oluverdi. ‘’
ÂLİ IMRÂN:59 (Resmi:3/İniş:94/Alfabetik:7
وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَاَ ابْنَیْ اٰدَمَ بِالْحَقِّ اِذْ قَرَّبَا قُرْبَانًا فَتُقُبِّلَ مِنْ اَحَدِهِمَا وَلَمْ يُتَقَبَّلْ مِنَ الْاٰخَرِ قَالَ لَاَقْتُلَنَّكَ قَالَ اِنَّمَا يَتَقَبَّلُ اللّٰهُ مِنَ الْمُتَّقٖينَ
1. ve utlu aleyhim: ve, onlara tilavet et, oku!
2. nebee ibney âdeme: Hz. Adem’in iki oğlunun haberini, kıssasını
3. bi el hakkı: hakk ile
4. iz karrebâ kurbânen: ikisini Allâh’a yaklaştıracak birer kurban sundukları zaman
5. fe tukubbile: o zaman kabul edilir
6. min ehadi himâ: ikisinin birinden
7. ve lem yutekabbel: ve kabul edilmez
8. min el âhari: diğerinden
9. kâle le aktulenne-ke: seni mutlaka öldüreceğim dedi
10. kâle: dedi
11. innemâ: sadece
12. yetekabbelu allâhu: Allâh (c.c.) kabul eder
13. min el muttekîne: takvâ sahiplerinden
Resim—” Vetlu aleyhim nebeebney âdeme bil hakkı iz karrebâ kurbânen fe tukubbile min ehadihimâ ve lem yutekabbel minel âhar(âhari) kâle le aktulennek(aktulenneke) kâle innemâ yetekabbelullâhu minel muttekîn(muttekîne). .: Onlara Âdem’in iki oğluyla ilgili haberi hakkıyle oku. Hani her ikisi birer kurban sunmuşlardı, birinden kabul edilmiş, diğerinden kabul edilmemişti. (Kurbanı kabul edilmeyen, ötekine):» Seni öldüreceğim» demişti. Diğeri ise şöyle demişti: «Allah, yalnız kendisinden korkanlardan kabul eder».’’
MÂİDE:27 (Resmi:5/İniş:110/Alfabetik:60) 

وَلَقَدْ خَلَقْنَاكُمْ ثُمَّ صَوَّرْنَاكُمْ ثُمَّ قُلْنَا لِلْمَلٰئِكَةِ اسْجُدُوا لِاٰدَمَ فَسَجَدُوا اِلَّا اِبْلٖيسَ لَمْ يَكُنْ مِنَ السَّاجِدٖينَ
1. ve : ve
2. lekad : andolsun ki
3. halak-nâ-kum : sizi yarattık
4. summe : sonra
5. savver-nâ-kum : size şekil (suret) verdik
6. kul-nâ : biz dedik
7. li el melâiketi : meleklere
8. uscudû : secde edin
9. li âdeme : Âdem’e
10. fe : o zaman
11. secedû : secde ettiler
12. illâ : hariç, …den başka
13. iblîse : şeytan, iblis
14. lem : olmadı
15. yekun : olur
16. min es sâcidîne : secde edenlerden
Resim—” Ve lekad halaknâkum summe savvernâkum summe kulnâ lil melâiketiscudû li âdeme fe secedû illâ iblîs(iblîse), lem yekun mines sâcidîn(sâcidîne)..: Sizi yarattık, sonra size biçim verdik, sonra da meleklere: «Âdem’e secde edin» dedik; hepsi secde ettiler, yalnız İblis, secde edenlerden olmadı.’’
A’RAF:11 (Resmi:7/İniş:39/Alfabetik:9)

وَيَا اٰدَمُ اسْكُنْ اَنْتَ وَزَوْجُكَ الْجَنَّةَ فَكُلَا مِنْ حَيْثُ شِئْتُمَا وَلَا تَقْرَبَا هٰـذِهِ الشَّجَرَةَ فَتَكُونَا مِنَ الظَّالِمٖينَ
1. yâ âdemu : ey Âdem
2. uskun : yerleşin, ikamet edin
3. ente : sen
4. zevcu-ke : senin zevcen
5. el cennete : cennet
6. fe : böylece, o zaman
7. kulâ : yeyin (ikiniz)
8. min haysu : yerden, yerde, nereden
9. şi’tumâ : dilediğiniz (siz ikiniz)
10. lâ takrebâ : yaklaşmayın (ikiniz)
11. hâzihi : bu
12. eş şecerete : ağaç
13. fe tekûnâ : o zaman olursunuz (siz ikiniz)
14. min ez zâlimîne : zalimlerden
Resim—” Ve yâ âdemuskun ente ve zevcukel cennete fe kulâ min haysu şi’tumâ ve lâ takrebâ hâzihiş şecerete fe tekûnâ minez zâlimîn(zâlimîne)..: (Sonra Allah, Âdem’e hitab etti): «Ey Âdem! Sen ve eşin cennette durun, dilediğiniz yerden yeyin; fakat şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz.» ‘’
A’RAF:19 (Resmi:7/İniş:39/Alfabetik:9)

يَا بَنٖى اٰدَمَ قَدْ اَنْزَلْنَا عَلَيْكُمْ لِبَاسًا يُوَارٖى سَوْاٰتِكُمْ وَرٖيشًا وَلِبَاسُ التَّقْوٰى ذٰلِكَ خَيْرٌ ذٰلِكَ مِنْ اٰيَاتِ اللّٰهِ لَعَلَّهُمْ يَذَّكَّرُونَ
1. yâ benî âdeme : ey Âdemoğulları
2. kad enzel-nâ : indirdik
3. aleykum : size
4. libâsen : elbise
5. yuvârî : örter
6. sev’âti-kum : ayıp yerlerinizi
7. ve : ve
8. rîşâen : süs, ziynet eşyası
9. ve libâsu et takvâ : ve takva elbisesi
10. zâlike : bu
11. hayrun : hayırlıdır
12. min âyâti allâhi : Allah’ın âyetlerindendir
13. lealle-hum : umulur ki onlar, böylece onlar
14. yezzekkerûne : tezekkür ederler
Resim—” Yâ benî âdeme kad enzelnâ aleykum libâsen yuvârî sev’âtikum ve rîşâ(rîşâen) ve libâsut takvâ zâlike hayr(hayrun), zâlike min âyâtillâhi leallehum yezzekkerûn(yezzekkerûne)..: Ey Âdemoğulları, size çirkin yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise indirdik. Hayırlı olan, takva elbisesidir. İşte bu(nlar), Allah’ın âyetlerindendir, belki düşünüp öğüt alırlar.’’
A’RAF:26 (Resmi:7/İniş:39/Alfabetik:9)

يَا بَنٖى اٰدَمَ لَا يَفْتِنَنَّكُمُ الشَّيْطَانُ كَمَا اَخْرَجَ اَبَوَيْكُمْ مِنَ الْجَنَّةِ يَنْزِعُ عَنْهُمَا لِبَاسَهُمَا لِيُرِيَهُمَا سَوْاٰتِهِمَا اِنَّهُ يَرٰیكُمْ هُوَ وَقَبٖيلُهُ مِنْ حَيْثُ لَا تَرَوْنَهُمْ اِنَّا جَعَلْنَا الشَّيَاطٖينَ اَوْلِيَاءَ لِلَّذٖينَ لَا يُؤْمِنُونَ
1. yâ benî âdeme : ey Âdemoğulları
2. lâ yeftine-enne-kum : sizi sakın fitneye düşürmesin, şaşırtmasın
3. eş şeytânu : şeytan
4. kemâ ahrece : çıkardığı gibi
5. ebevey-kum : sizin anne ve babanızı
6. min el cenneti : cennetten
7. yenziu : çıkarır, soyar ikisinden
8. an-humâ : ikisinden
9. libâse-humâ : ikisinin elbiselerini
10. li yuriye-humâ : ikisine göstermek için
11. sev’âti-himâ : ikisinin ayıp yerlerini
12. inne-hu : çünkü, muhakkak ki
13. yerâ-kum : sizleri görür
14. huve ve : o ve
15. kabîlu-hu : onun kabilesi, onun topluluğu
16. min haysu : herhangibir yerden
17. lâ terevne-hum : onları göremezsiniz
18. innâ : muhakkak ki
19. cealne eş şeyâtîne : şeytanları kıldık
20. evliyâe : evliya, dostlar
21. li ellezîne : o kimselere
22. lâ yu’minûne : inanmazlar, (mü’min olmayanlar)
Resim—” Yâ benî âdeme lâ yeftinennekumuş şeytânu kemâ ahrece ebeveykum minel cenneti yenziu anhumâ libâsehumâ li yuriyehumâ sev’âtihimâ innehu yerâkum huve ve kabîluhu min haysu lâ terevnehum innâ cealneş şeyâtîne evliyâe lillezîne lâ yu’minûn(yu’minûne)..:Ey Âdemoğulları. Şeytan, ana babanızı, çirkin yerlerini onlara göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi, sizi de (şaşırtıp) bir belaya düşürmesin! Çünkü o ve kabilesi, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Biz, şeytanları, inanmayanların dostu yaptık.’’
A’RAF:27 (Resmi:7/İniş:39/Alfabetik:9)

يَا بَنٖى اٰدَمَ خُذُوا زٖينَتَكُمْ عِنْدَ كُلِّ مَسْجِدٍ وكُلُوا وَاشْرَبُوا وَلَا تُسْرِفُوا اِنَّهُ لَا يُحِبُّ الْمُسْرِفٖينَ
1. yâ benî âdeme : ey Âdemoğulları
2. huzû : alınız
3. zînete-kum : ziynetleriniz
4. inde : yanında
5. kulli : her
6. mescidin : namaz kılınan yer, mescid
7. kulû : yeyiniz
8. ve işrebû : ve içiniz
9. ve lâ tusrifû : ve israf etmeyin
10. inne-hu : muhakkak ki o
11. lâ yuhıbbu : sevmez
12. el musrifîne : israf edenleri
Resim—” Yâ benî âdeme huzû zînetekum inde kulli mescidin ve kulû veşrebû ve lâ tusrifû, innehu lâ yuhıbbul musrifîn(musrifîne)..: Ey Âdemoğulları! Her mescide gidişinizde güzel giysilerinizi giyin ve yiyin, için, fakat israf etmeyin, Çünkü Allah israf edenleri sevmez.’’
A’RAF:31 (Resmi:7/İniş:39/Alfabetik:9)

يَا بَنٖى اٰدَمَ اِمَّا يَاْتِيَنَّكُمْ رُسُلٌ مِنْكُمْ يَقُصُّونَ عَلَيْكُمْ اٰيَاتٖى فَمَنِ اتَّقٰى وَاَصْلَحَ فَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ
1. yâ benî âdeme : ey Âdemoğulları
2. immâ : eğer, şâyet
3. ye’tiyenne-kum : size gelirse
4. rusulun : resûller
5. min-kum : sizden
6. yekussûne : hikâye etmek, anlatmak
7. aleykum : sizin üzerinize
8. âyâtî : âyetler
9. fe : o zaman
10. men ittekâ : kim takva sahibi olursa
11. ve asleha : ve (nefsini) ıslâh ederse
12. fe lâ havfun : o zaman korku yoktur
13. aleyhim : onların üzerine, onlara
14. ve lâ hum yahzenûne : ve onlar mahzun olmazlar
Resim—” Yâ benî âdeme immâ ye’tiyennekum rusulun minkum yekussûne aleykum âyâtî fe menittekâ ve asleha fe lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn(yahzenûne). .: Ey Âdemoğulları! Size içinizden peygamberler gelip âyetlerimi anlattıklarında, kim Allah’tan korkar ve kendini düzeltirse, işte onlar için korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir de.’’
A’RAF:35 (Resmi:7/İniş:39/Alfabetik:9)

وَاِذْ اَخَذَ رَبُّكَ مِنْ بَنٖى اٰدَمَ مِنْ ظُهُورِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ وَاَشْهَدَهُمْ عَلٰى اَنْفُسِهِمْ اَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ قَالُوا بَلٰى شَهِدْنَا اَنْ تَقُولُوا يَوْمَ الْقِيٰمَةِ اِنَّا كُنَّا عَنْ هٰـذَا غَافِلٖينَ
1. ve iz ehaze : ve çıkardığı zaman, (çıkarmıştı)
2. rabbu-ke : senin Rabbin
3. min benî âdeme : Âdemoğullarından
4. min zuhûri-him : onların sırtlarından
5. zurriyyete-hum : onların zürriyetlerini
6. ve eşhede-hum : ve onları şahit tuttu
7. alâ enfusi-him : nefslerinin üzerine
8. e lestu : ben değil miyim
9. bi rabbi-kum : sizin Rabbiniz
10. kâlû : dediler
11. belâ : evet
12. şehid-nâ : biz şahit olduk
13. en tekûlû : demeniz, demenize karşı (dememeniz için)
14. yevme el kıyâmeti : kıyâmet günü
15. innâ : muhakkak ki biz
16. kun-nâ : biz olduk
17. an hâzâ : bundan
18. gâfilîne : gâfiller, habersiz olanlar
Resim—” Ve iz ehaze rabbuke min benî âdeme min zuhûrihim zurriyyetehum ve eşhedehum alâ enfusihim, e lestu birabbikum, kâlû belâ, şehidnâ, en tekûlû yevmel kıyâmeti innâ kunnâ an hâzâ gâfilîn(gâfilîne)..: Bir de Rabbin, Âdemoğullarından, bellerindeki zürriyetlerini alıp da onları kendi nefislerine şahit tutarak: «Ben sizin Rabbiniz değil miyim?» dediği vakit, «pekâlâ Rabbimizsin, şahidiz» dediler. (Bunu) kıyamet günü «Bizim bundan haberimiz yoktu.» demeyesiniz diye (yapmıştık). ‘’
A’RAF:172 (Resmi:7/İniş:39/Alfabetik:9)

وَاِذْ قُلْنَا لِلْمَلٰئِكَةِ اسْجُدُوا لِاٰدَمَ فَسَجَدُوا اِلَّا اِبْلٖيسَ قَالَ ءَاَسْجُدُ لِمَنْ خَلَقْتَ طٖينًا
1. ve iz kulnâ : ve biz demiştik
2. lil melâiketiscudû : meleklere secde edin
3. li âdeme : Âdem’e
4. fe : o zaman
5. secedû : secde ettiler
6. illâ : ancak, başka, hariç
7. iblîse : iblis
8. kâle : dedi
9. e escudu : ben secde mi edeyim
10. li men halakte : halkettiğin, yarattığın kimseye
11. tînen : tînden, çamurdan
Resim—” Ve iz kulnâ lil melâiketiscudû li âdeme fe secedû illâ iblîs(iblîse), kâle e escudu li men halakte tînâ(tînen)..: (Yine unutma ki) Bir vakit meleklere: «Âdem’e secde edin» demiştik. İblis’ten başka hepsi secde ettiler. O ise: «Ben bir çamurdan yarattığın kimseye mi secde ederim?» demişti. ‘’
İSRÂ:61 (Resmi:17/İniş:50/Alfabetik:46)

وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَنٖى اٰدَمَ وَحَمَلْنَاهُمْ فِى الْبَرِّ وَالْبَحْرِ وَرَزَقْنَاهُمْ مِنَ الطَّيِّبَاتِ وَفَضَّلْنَاهُمْ عَلٰى كَثٖيرٍ مِمَّنْ خَلَقْنَا تَفْضٖيلًا
1. ve lekad : ve andolsun
2. kerremnâ : biz yücelttik, şereflendirdik, kerim kıldık
3. benî âdeme : Âdemoğlu
4. ve hamelnâ-hum : ve onları taşıdık
5. fî el berri : karada
6. ve el bahri : ve denizde
7. ve razaknâ-hum : ve onları rızıklandırdık
8. min et tayyibâti : temiz, helâl şeylerden
9. ve faddalnâ-hum : ve onları üstün kıldık
10. alâ : üzerine
11. kesîrin : çok, hepsi
12. mimmen(min men) halaknâ : yarattıklarımızdan
13. tafdîlen : üstünlük (fazilet)
Resim—” Ve lekad kerremnâ benî âdeme ve hamelnâhum fîl berri vel bahri ve razaknâhum minet tayyibâti ve faddalnâhum alâ kesîrin mimmen halaknâ tafdîlâ(tafdîlen). .: Andolsun ki biz, insanoğlunu şan ve şeref sahibi kıldık. Karada ve denizde taşıtlara yükledik ve temiz yiyeceklerden onları rızıklandırdık. Onları yarattıklarımızın birçoğundan üstün kıldık.’’
İSRÂ:70 (Resmi:17/İniş:50/Alfabetik:46)

وَاِذْ قُلْنَا لِلْمَلٰئِكَةِ اسْجُدُوا لِاٰدَمَ فَسَجَدُوا اِلَّا اِبْلٖيسَ كَانَ مِنَ الْجِنِّ فَفَسَقَ عَنْ اَمْرِ رَبِّهٖ اَفَتَتَّخِذُونَهُ وَذُرِّيَّتَهُ اَوْلِيَاءَ مِنْ دُونٖى وَهُمْ لَكُمْ عَدُوٌّ بِئْسَ لِلظَّالِمٖينَ بَدَلًا
1. ve iz : ve olmuştu
2. kulnâ : biz dedik
3. li el melâiketi : meleklere
4. uscudû : secde edin
5. li âdeme : Âdem’e
6. fe secedû : hemen secde ettiler
7. illâ iblîse : iblis dışında, iblis hariç
8. kâne : oldu, idi
9. min el cinni : cinlerden
10. fe feseka : böylece fıska düştü, itaat etmedi, isyan etti
11. an emri : emrinden
12. rabbi-hî : onun Rabbi
13. e fe tettehızûne-hu : hâlâ onu ediniyor musunuz
14. ve zurriyyete-hû : ve onun zürriyetini, neslini
15. evliyâe : dostlar
16. min dû-nî : benden başka
17. ve hum : ve onlar
18. lekum : size, sizin için
19. aduvvun : düşmandır
20. bi’se : ne kötü
21. liz zâlimîne (li ez zâlimîne) : zalimler için
22. bedelen : bedel, karşılık
Resim—” Ve iz kulnâ lil melâiketiscudû li âdeme fe secedû illâ iblîs(iblîse), kâne minel cinni fe feseka an emri rabbih(rabbihî), e fe tettehızûnehu ve zurriyyetehû evliyâe min dûnî ve hum lekum aduvv(aduvvun), bi’se liz zâlimîne bedelâ(bedelen)..: Yine o vakti hatırla ki biz, meleklere: «Âdem’e secde edin!» demiştik. İblis hariç olmak üzere onlar hemen secde ettiler. İblis cinlerdendi, Rabbinin emrinden dışarı çıktı. Şimdi siz beni bırakıp da İblis’i ve soyunu dostlar mı ediniyorsunuz? Halbuki onlar sizin düşmanınızdır. Zalimler için bu ne kötü bir değişmedir.’’KEHF:50 (Resmi:18/İniş:69/Alfabetik:54)

اُولٰئِكَ الَّذٖينَ اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيّٖنَ مِنْ ذُرِّيَّةِ اٰدَمَ وَمِمَّنْ حَمَلْنَا مَعَ نُوحٍ وَمِنْ ذُرِّيَّةِ اِبْرٰهٖيمَ وَاِسْرَایٖٔلَ وَمِمَّنْ هَدَيْنَا وَاجْتَبَيْنَا اِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِمْ اٰيَاتُ الرَّحْمٰنِ خَرُّوا سُجَّدًا وَبُكِيًّا
1. ulâike : İşte onlar
2. ellezîne : onlar ki
3. en’ame allâhu : Allah ni’metlendirdi
4. aleyhim : onları
5. min en nebiyyîne : nebî (peygamber)lerden
6. min zurriyyeti : zürriyyetinden, neslinden
7. âdeme : Âdem
8. ve mimmen (min men) : ve kimselerden, kişilerden
9. hamelnâ : taşıdık
10. mea : beraber
11. nûhin : Nuh
12. ve min zurriyyeti : ve zürriyyetinden, neslinden
13. ibrâhîme : İbrâhîm
14. ve isrâîle : ve İsrail
15. ve mimmen : ve kimselerden, kişilerden
16. hedeynâ : hidayete erdirdik
17. vectebeynâ : ve seçtik
18. izâ tutlâ : okunduğu zaman
19. aleyhim : onlara
20. âyâtu er rahmâni : Rahmân’ın âyetleri
21. harrû : yere kapandılar
22. succeden : secde ederek
23. ve bukiyyen : ve ağlayarak
Resim—” Ulâikellezîne en’amallâhu aleyhim minen nebiyyîne min zurriyyeti âdeme ve mimmen hamelnâ mea nûhin ve min zurriyyeti ibrâhîme ve isrâîle ve mimmen hedeynâ vectebeynâ, izâ tutlâ aleyhim âyâtur rahmâni harrû succeden ve bukiyyâ(bukiyyen). (SECDE ÂYETİ).: İşte bunlar, Allah’ın kendilerine nimetler verdiği peygamberlerden, Âdem’in soyundan ve gemide Nuh ile beraber taşıdıklarımızın neslinden, İbrahim ve İsrail’in soyundan, hidayete erdirdiğimiz ve seçtiğimiz kimselerdir. Kendilerine Rahmân (olan Allah)ın âyetleri okunduğu zaman ağlayarak secdeye kapanırlardı. ”MERYEM:58 (Resmi:19/İniş:44/Alfabetik:63)
وَلَقَدْ عَهِدْنَا إِلَى آدَمَ مِن قَبْلُ فَنَسِيَ وَلَمْ نَجِدْ لَهُ عَزْمًا
1. ve lekad : ve andolsun
2. ahidnâ : biz ahd verdik
3. ilâ âdeme : Âdem’e
4. min kablu : daha önce
5. fe : fakat, ancak
6. nesîye : unuttu
7. ve lem necid : ve bulmadık
8. lehu : onu
9. azmen : azîmli
Resim—” Ve lekad ahidnâ ilâ âdeme min kablu fe nesîye ve lem necid lehu azmâ(azmen).:Doğrusu bundan önce Âdem’e (bu ağaçtan yeme diye) emrettik, fakat unuttu ve biz onda bir azim (bir kararlılık) bulmadık. ”
TÂHÂ:115 (Resmi:20/İniş:45/Alfabetik:96)
وَإِذْ قُلْنَا لِلْمَلَائِكَةِ اسْجُدُوا لِآدَمَ فَسَجَدُوا إِلَّا إِبْلِيسَ أَبَى
1. ve iz kulnâ : ve demiştik
2. li el melâiketi : meleklere
3. uscudû : secde edin
4. li âdeme : Âdem’e
5. fe : o zaman, hemen
6. secedû : secde ettiler
7. illâ : hariç, den başka
8. iblîse : iblis
9. ebâ : direndi, yapmadı
Resim—” Ve iz kulnâ lil melâiketiscudû li âdeme fe secedû illâ iblîs(iblîse), ebâ.:Bir vakit meleklere: «Âdem(e hürmet) için secde edin» demiştik; İblis’ten başka hepsi secde etmiş, o çekinmişti. ”
TÂHÂ:116 (Resmi:20/İniş:45/Alfabetik:96)
فَقُلْنَا يَا آدَمُ إِنَّ هَذَا عَدُوٌّ لَّكَ وَلِزَوْجِكَ فَلَا يُخْرِجَنَّكُمَا مِنَ الْجَنَّةِ فَتَشْقَى
1. fe : artık, bunun üzerine
2. kulnâ : biz dedik
3. yâ âdemu : ey Âdem
4. inne : muhakkak
5. hâzâ : bu
6. aduvvun : düşmandır
7. leke : sana, senin için
8. ve li zevci-ke : ve zevcine, zevcin (eşin) için
9. fe : artık, sonra
10. lâ yuhricenne-kumâ : sakın sizin ikinizi çıkarmasın
11. min el cenneti : cennetten
12. fe : artık, o zaman
13. teşkâ : şâkî olursunuz
Resim—” Fe kulnâ yâ âdemu inne hâzâ aduvvun leke ve li zevcike fe lâ yuhricennekumâ minel cenneti fe teşkâ.:Biz de (Âdem’e) şöyle demiştik: «Ey Âdem! Şüphesiz bu (İblis) sana ve eşine düşmandır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın, sonra bedbaht olursun (sıkıntı çeker, perişan olursun).»”
TÂHÂ:117 (Resmi:20/İniş:45/Alfabetik:96)
فَوَسْوَسَ إِلَيْهِ الشَّيْطَانُ قَالَ يَا آدَمُ هَلْ أَدُلُّكَ عَلَى شَجَرَةِ الْخُلْدِ وَمُلْكٍ لَّا يَبْلَى
1. fe : artık, öyleyse
2. vesvese : vesvese verdi
3. ileyhi : ona
4. eş şeytânu : şeytan
5. kâle : dedi
6. yâ âdemu : ey Âdem
7. hel edullu-ke alâ : sana delâlet (önderlik) edeyim mi
8. şecereti : ağaç
9. el huldi : ebedî olan, sonsuz olan
10. ve mulkin : ve bir saltanat
11. lâ yeblâ : sona ermeyecek
Resim—” Fe vesvese ileyhiş şeytânu kâle yâ âdemu hel edulluke alâ şeceretil huldi ve mulkin lâ yeblâ.:Nihayet şeytan ona vesvese verdi. Şöyle dedi: «Ey Âdem! Sana sonsuzluk ağacını ve çökmesi olmayan bir saltanatı göstereyim mi?» ”
TÂHÂ:120 (Resmi:20/İniş:45/Alfabetik:96)
فَأَكَلَا مِنْهَا فَبَدَتْ لَهُمَا سَوْآتُهُمَا وَطَفِقَا يَخْصِفَانِ عَلَيْهِمَا مِن وَرَقِ الْجَنَّةِ وَعَصَى آدَمُ رَبَّهُ فَغَوَى
1. fe : artık, böylece, bunun üzerine
2. ekelâ : ikisi yedi
3. min-hâ : ondan
4. fe : böylece, artık, o zaman
5. bedet : ortaya çıktı, açıldı
6. lehumâ : ikisinin
7. sev’âtu-humâ : ikisinin avret yerleri, ayıp yerleri
8. ve tafıkâ : ve ikisi başladı
9. yahsıfâni : ikisi örtüyor
10. aleyhimâ : kendi üzerlerini
11. min varakı : yapraklardan
12. el cenneti : cennet
13. ve asâ : ve isyan etti, asi oldu
14. ademu : Âdem
15. rabbe-hu : onun (kendi) Rabbi
16. fe : artık, böylece
17. gavâ : azdı
Resim—” Fe ekelâ minhâ fe bedet lehumâ sev’âtuhumâ ve tafıkâ yahsıfâni aleyhimâ min varakıl cenneti ve asâ âdemu rabbehu fe gavâ.: Bunun üzerine ikisi de o ağaçtan yediler. Hemen ayıp yerleri kendilerine açılıp görünüverdi. Ve üzerlerine cennet yaprağından örtüp yamamaya başladılar. Âdem Rabbinin emrinden çıktı da şaşırdı.”
TÂHÂ:121 (Resmi:20/İniş:45/Alfabetik:96)

أَلَمْ أَعْهَدْ إِلَيْكُمْ يَا بَنِي آدَمَ أَن لَّا تَعْبُدُوا الشَّيْطَانَ إِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُّبِينٌ
1. e lem a’had : ahd almadım mı
2. ileykum : size
3. yâ benî âdeme : ey Âdemoğulları
4. en lâ ta’budû : kul olmamanız
5. eş şeytâne : şeytan
6. inne-hu : muhakkak ki o
7. lekum : sizin için, size
8. aduvvun : düşman
9. mubinun : apaçık
Resim—” E lem a’had ileykum yâ benî âdeme en lâ ta’budûş şeytân(şeytâne), innehu lekum aduvvun mubîn(mubinun). «Ey Âdemoğulları! Şeytana tapmayın, o size apaçık bir düşmandır ve bana kulluk edin, doğru yol budur, diye size and vermedim mi?» (buyurulacak)
YÂSÎN:60 (Resmi:36/İniş:41/Alfabetik:108)

KÜTÜBÜ SİTTE

Kütübü Sitte

PEYGAMBERİMİZ (SAV) \’İN HAYATINDAN GÜZEL ÖRNEKLER

PEYGAMBERİMİZ (SAV) \’İN HAYATINDAN GÜZEL ÖRNEKLER

Andolsun, sizin için, Allah’ı ve ahiret gününü umanlar ve Allah’ı çokça zikredenler için Allah’ın Resulü’nde güzel bir örnek vardır. (Ahzab Suresi, 21)
İslamiyetin iki temel kaynağı vardır: Kuran ve sünnet. Bunlar et ve tırnak gibi birbirinden ayrılmaz iki temel unsurdur. Birini birinden ayırırsak dinin gerçek anlamını kavrayamayız.
Müminin ahiretteki gerçek mutluluğu yakalaması için İslam’ın bu iki kaynağını çok iyi anlayıp, eksiksiz olarak uygulaması gerekir. Kuran’ın ahlakı ile ahlaklanmış olan Peygamberimiz (sav)’in uygulamaları bizim için adeta Kuran’ın canlı bir yorumudur.
Resulullah (sav) bir hadisinde, “Ümmetimin fesad zamanında, unutulmuş sünnetlerimden birini ihya edene yüz şehid sevabı verilir” (İbn-i Mace) buyuruyor. Peygamberimiz (sav)’in haber verdiği zaman yaklaşmış görünmektedir. Vaadedilen bu güzel karşılığa layık olabilmek için tüm Müslümanların Peygamberimiz (sav)’in sünnetine sarılması son derece önemlidir.
Hz. Muhammed (sav)’in üstün ahlakı ve uygulamaları, günlük hayatın düzenlenmesinde müminler için en güzel örnektir. Peygamber Efendimiz (sav)’in her davranışı Allah (cc)’ın koruması ve irşadı altındadır.
Harun yahya

Cami’u’l-ulum ve’l-hikem

Cami’u’l-ulum ve’l-hikem

İbn Recep El-Hanbeli

İMAM BUHARÎ HAZRETLERİ

İMAM BUHARÎ HAZRETLERİ

İmam Buhari Çeviren: A. Fikri YAVUZ
Sönmez Neşriyat

İMAM BUHARÎ HAZRETLERİ


Abdullah İbni M e s ‘ u d ‘un — Allah ondan razı olsun — rivayet ettiği hadîs-i şerifin beyaniyle «Kuı-’ân yeryüzünde Allah’ın zi­yafet sofrasıdır.» Hazreti Âişe ‘nin de — Allah ondan razı olsun — tav­siyelerinden anlıyoruz ki, Allah’ın elçilik görevini taşıyanların en üstünü «Hazreti Muhammed Sallâllahü Aleyhi ve Seîlem’in Ahlâkı KUR’ÂN idi.»
Hazreti Peygamber Kur’ân’ı, insanlara, yaşayışlarıyla, hal ve gidişatlarıyla terceme eder ve açıklardı. Kur’ân-ı Kerîm’in açık ve kesin âyetle­ri, Peygamberin hikmetle dolu söz ve hareketleri yirmi üç yılda tamam­lanmıştı. Bu zaman içerisinde, ashab-ı kiram, Allah’ü Teâlâ’nın kendilerine ihsan buyurduğu güçle hadîsleri ezberlediler. Daha sonra hadîs imamları, Peygambere ait çok değerli ve büyük hadîs kitapları yazdılar. Bunların çoğunu, şeriatın gaye ve maksadına uygun olarak itikat, vasıyyet, idare ve toplumla ilgili konular, cihad faziletleri, Cennet ve Cehennem gibi bö­lümlere ayırarak hazırladılar.
Ahlâk ve adaba mahsus olan hadîsler ise, bütün hadîs kitaplarında fazla miktarda ve çeşitli bölümlere dağınık bir halde bulunuyordu. Zira ahlâk, Peygamberin getirdiği hidayet dininin temelinde büyük bir rükün teşkil eder. Herkes biliyordu ki, Peygamber (Sallâllahü Aleyhi ve Selîem) ahlâkın iyi ve güzellerini tamamlamak için insanlığa gönderilmişti.
İşte İmam Muhammed İbni İsmail El-Buharî, «Camiu’s-Sahîh» adlı meşhur eserinde, «Edeto» için bir bölüm ayırmıştır kî, bu ölmez eserin 78. bölümünü teşkil etmektedir. Sonra İmam Buharı, bununla yetinmeyip sırf edep mevzuuna ait olmak üzere müstakillen bu kitabı hazırlamıştır. Bu esere, «el-Edelbu’l-Müfred» adını vermiştir; çünkü bu eseri yalnız edeble ilgili hadîslere tahsîs etmiş, başka şeylere değil…
Güzel tesadüflerden biri olarak İmam Buharı, asırların ha­yırlısı olduğu rivayet edilen üçüncü asrın başında yetişmiş, daha sonra hayatının ikinci safhasında, kendisinden sonra gelecek hadîs âlimleri top­luluğunun elçisi imiş gibi, onlara öncülük etmiştir. Böylece Hazreti Pey­gamberin sünnetini izliyenler için, hayır sahipleri için «Sünnet» hakkında yukarda adı geçen «Camiu’s-Sahîh» kitabını hazırladı. Hem asrmdaki âlimlerin, hem de daha sonra gelen hadîs âlimlerinin İmamı olmuştu.
Abdullah îbni M e s ‘ u d ‘un – Allah ondan razı olsun — rivayet ettiği hadîs-i şerifin beyaniyle «Kur’ân yeryüzünde Allah’ın zi­yafet sofrasıdır.» Hazreti Âişe’nin de —Allah ondan razı olsun— tav-’ şîy elerinden anlıyoruz ki, Allah’ın elçilik görevini taşıyanların en üstünü «Hazrefi Muhammed Sallâllahü Aleyhi ve Sellem’in Ahlâkı KUR’ÂN idî.»
Hazreti Peygamber Kur’ân’ı, insanlara, yaşayışlariyle, hal ve gidişat-î&riyle tercenıeeder ye açıklardı. Kur’ân-ı Kerîm’in açık ve kesin âyetle­ri, Peyganîberin Mkmetle dolu söz ve hareketleri yirmi üç yılda tamam-îantaıştl. Bu zaman içerisinde, ashab-ı kiram, AUah’ü Teâlâ’mn kendilerine ihsaft’buyurduğu güçle hadîsleri ezberlediler. Daha sonra hadîs” imamları, Peygambere ait çok değerli ve büyük hadîs kitapları yazdılar. Bunların çoğunu, Şeriatın gaye ve’maksadına uygun olarak itikat, vasıyyet, idare ve topltimlaMlgili konular, cihad faziletleri, Cennet ve Cehennem gibi bö­lümlere âyıfcarak hazırladılar.
Ahlâk ve adaba mahsus olan hadîsler ise, bütün hadîs kitaplarında fazla miktarda ve çeşitli bölümlere dağınık bir halde bulunuyordu. Zira ahlâk, Peygamberin getirdiği’ hidayet dininin temelinde büyük bir rükün teşkil eder. Herkes biliyordu ki, Peygamber (Sallallahü Afcyki ve Sellem) ahlâkm iyi ve! güzellerini tamamlamak için insanlığa gönderilmişti.
îştq îmam Muhammed îbni îsmaîl El-Buharî, «CamîuVSahîn» adlı meşhur eserinde, «Edeb» için bir bölüm ayırmıştır bu ölmez eserin 78. bÖîümühü teşkil etmektedir. Sonra îmam B’uİıar î, buıîunlâ yetinmeyip sırf edep mevzuuna ait olmak üzere müstakillen bu kitabi’nazırîârnıştır. Bu esere, «el-Edebu’1-Müfred- adını yermiştir; çünkü bu eseri yalnız edeble İlgili hadîslere tahsîs etniiş, başka şeylere değil…
Güzel tesadüflerden’biri olarak îmam Btiharî, asırların ha­yırlısı olduğu rivayet’ edilen üçüncü asrın başında yetişmiş, daha sonra hayâtının ikinci safhasında, kendisinden sonra gelecek hadîs âlimleri top­luluğunun elcisi irtıiş gibi, onlara öncülük etmiştir. Böylece Hazreti Pey­gamberin-sünnetini izttyenler îçiö, hayır sahipleri için «Sünnet» hakkında yukarda adi geçea «Catniu’s-Sahîh» kitabını hazırladı. Hem asrındaki âlimlerin, hem de daha sonra gelen hadîs âlimlerinin îmaml olmuştu.
İmam Buharî, ilk olarak İslâmda hadîs mevzuunda bir kitap yazıp hadîsleri eleştirerek gayet ince ve titiz metodlarla sahîh ve sağlam­larını sakatlarından ayıran büyük îmam’dır. Bu büyük hizmeti ile, kendi asrında yıldızları parlıyan bid’at ehlinin takip etmekte oldukları sapık yol kesilmiş oldu. Böylece onlar, perişan olarak korku içinde sapık yolların­dan geri döndüler.
İmam Buhar’î veburmn gîtii âlimler, felâm dini için açık ve parlak deliller ortaya çıkardılar ki, îslâm yolundan, Peygamberin gidişa­tından sapanlara ve uydurmacılara artık bir hareket ve imkân kapısı kalmadı; İmamı (E b ti” A b dul 1 ah) Muhammed îtini î s mail, îbn i îbrah î m , f b ni’ 1-Muğîre ET-Cu ‘ f î / ilk vatanı olanTrBuh,ara*da çuma namazmdan sonra, Hicrî 13, ^Seyyal 194 tarihinde doğdu.’
E 1-Mü st en îr îbn i Atık diyor ki, bu doğum tarihini, biz­zat Irnam Buharî, babasının el yazısı olarak bana göstermiştir.
Bu.har:î’nin babaşı,iilira,ye takva sahibi zengin bir zattj; Daha,doğ­rusu ticaretle uğraşan bir âlimdi. Daha çok sünnete ait ilimlerle meşgul oluyordu. Hafız İ b n-i Hibba n «Kitabufs-Sikat»açÜı eserinde, Buharî ‘nin.babasjnı dördüncü tabaka ricalinden saymıştır; H a m-m a. d t b n.i Z e y d ve M al i k ‘den rivayet ettiğini söylemiştir. Irak’lılar. da kendisinden rivayet etmişlerdir. Oğlu İmam Buharî, «Tarih-i KebuVüıde şöyle anlatıyor:
Babam’ î;&m e il i İH a m m a d İ b n i Z e y d ‘i (98479) görmüş, İ b n ü ’1 – M,ü b a re k ile (118-182) görüşmüş ve îmanı M a 1 i k ‘i (93-179). dinlemiştir.
Bu harî ‘nin babası. İ s m a i 1, İmam Malik ile Ham ma d î b p. i Z e y d, ‘den ye Irak’lılar da; kendisinden rivayet ettiklerine göre, anlaşılıyor ki, { s m a i 1 Efendi 179 hicret.yılından önce hac farizasını edâ,etmek üzere vatanından çıktı; Medine’yi ziyaret etti ve. orada da İmam Ma 1 i ^ ile görüştü, giderken de, çlönerken .de Irak’a uğrayıp orada H amma, d ile karşılaştı ve,pndan-’hadîs dinledi. Iraklılar onunla be­raber, bulunarak kendilerinden hadîs rivayet ettiler.
I b n u ‘ 1 -,M ü b ar ek ‘e gelince, bununla devam eden hayat, Mali;k ve Ham m a d ‘dan sonra,üç yıl olmuştu»,
Bu har î’nindedesi İ br a.hîm î bn u;’1 – M u.ğ,î r e hakkında, Hafız îh n i Hacerr «He4yo’s-Sarî>» adlı kitabıaın 478. sayfasında şöyle diyor: «Buna ait haberlerden eliffîize bir. şey geçmemiştir.»
Bu^harî’nin büyük dedesi, İbrah-im -inde babası MUĞÎRE, bu soyun Ufc müslüman olan şahsiyetidir, Müslümanlığı kabul edişi ile,vâtanâaşlarindan^ve C u ‘ f a kabilesinden Y e m a n adındaki (Sîi*1 zâtm elîyiei olmuştur.
Cu’fa kabilesinden olan bu «Y e m h», muhaddis Hafız Abdul1ah,İ b n i M-;u,^ a m m e d ‘in büyük dedesidir; çünkü Hafız A b-.d ull’a.h ‘in babası Muhattı m,e/d , M u h a m m e d ‘in babası Ab.duil ah , Abdullah’ın babası Cafer, C,a f e r ‘in de ba­bası El-Yeman ‘dır, Cu’fa kabilesine mensuptur…Buhara ve MaveraünnehirMe Allah yoluna çağırma sevabını iş-liyen:bir kabilenin adıdır. Bu kabilenin gayret ve çalışmalariyle doğuda çok kimseler İslâm’ı kabul etmiş; ve İslâm’ın yayılmasına bunların büyük hizmetleri olmuştur. İmam Buharı gibi büyük şahsiyetler doğmuş ye İslâm’a büyük hizmetlerinden dolayı şerefli bir kabile’unvanını korumuşflar-vemlaranispetedilmelç de bir fazilet olmuştu.. Bu hizmetler içinde en fo%ük nastbCF kazandıran da. şüphe yok ki,, îmam B u h-a.rî Jnirt geriye bıraktığı ölmez eserlörtdîr. Allah’hepsinden razı, olsun.
‘Buhar î; ‘hin babasının öhırri tarihi bilinmemekle beraber,’ B u -h a r; î ‘nin^ küçukKîfünde vefat ettiği kssihlikle söylenebilir. Böylece B u’h^a-”r îî,’ annesinin’kucağında ve himayesinde büyüdü. İlk hadîs din-lemesi d&Hk’rî’2O4 târihin-de olmuştur. Buharı ‘nin talebesi, B u” h a i* î’hih’şöyle dediğini anlatmıştır: «Daha ilk medresede iken, baiîa ha­dîs ezberieinekHlhâm edildi.»~O vakit on veya daha az yaşta bulunuyordu. ‘ B ÜK^ r!’nin Küçüklüğünden itibaren hiadîs ezberlemekte takip et­tiği yol, ravilerin hal tercemelerini, onlarla yaşamış gibi ezberlemek öl-ftmstur. “-Oî raviyî, ravinin iktisabını, kimden rivayet ettiğini ve raviden kimlerin rivayet ettiğini hep bilirdi. Bir kimse hadîs rivayetinde.ve ravi-Ietfin’senedinde hataya düştüğü’ zaman, İmam; Buharî onun imdadı­na yetişirdi; çünköT İmam B u h §:r î bütün ravileri ve talebelerini, ra-viniit şöyhlenni,; şöyhlerin zamanlarını ve vatanlarım bilirdi. Bu ehliyeti­ni gösteren bil* hadise vardır ki; onu’bizzat Buharî, medrese tahsi-
‘linâen tottra şöyle anlatmıştır.
iMedrösfeBe;Ve dışardaH âlimlerle bazı ihtilâflara düştüm. Bîr gün, medresede dersveren hoca dedi ki, S’ü f y an E bû Z ü’b e y r ‘deri, EVû Z>ü be y r de 1 b’r’â h İ’m N e h a iJden rivayet etti. Ben, E’bû 2üb e y r , î Vr ah İîn ‘deh rivayet etmemiştir, dedirri. BÜ-nun üzerine adam beni azarladı. Ben ona dedim ki, dön, yanında varsa aslına bak:Adam gidip araştırdı ve sonra dönüpi bana şöyle dedi; ‘ «Eiy gehçîîlivâyet hasıldır?i Ben dedim ki,” o, Adiyy oğlu Zü-tee”yr”‘dir, 1 b r a h i m ‘den rivayet etmiştir; E b û Z ü b e y r de­ğildir; Adam balemi aldı, kitabını düzeltti ve bana; «Doğru söyledin\» dedi. Biri; B-uh’lrîPye ;sordu: Bu adafria karşı hareketinde kaç yaşmdaydıh? Buharî, on bir yaşındaydım, demiş. Bu yaşta iken, memleketindeki hadîs rivayetlerini Muhammed îbni Selâm ‘darı (161-225), Abdullah İbni Muhammed E 1 – M ü s n i d î ‘den (?-229) ve bunların; emsalinden alıyordu.
Buharı şöyle anlatır: On altı yaşıma bastığım zaman, îbni Mübarek ‘in (118-182) ve Veki’ î b n ü’1 – C er r ah’m (130-197) kitaplarım ezberledim! Fıkıh âlimlerinden de bunların görüşlerini anla­dım
Ömrünün bu devresinde, (210 hicret yılında) hac farizasını edâ etmek üzere, B e y t u 1 1 a h ‘a müteveccihen annesi ve kardeşi A h m e d ile’yola çıktı B u h a r î … Ahmed ondan küçüktü. Her girdiği bel­de âlimlerindenîmâm Buharı hadîs dinlerdi:
Beîh’de; Mekkî îbni İbrahim Hafız B e 1 h î’den (?-215), Basra’da; E bû A m r E K’K a y s î *den (?-213) ve Muhammed îbni Abdullah î t> n i ‘ 1 – M ü s e n n a El-Ensarî’den (118-215) ,Kûfe’de; Ab d u 1 1 ah î b n i M û s a E 1-A b s î ‘-dfen (?-2l3), Mekke’de; Mekke şeyhi ve kurrası Abdullah îbni Yeiîd El-Mukrî ‘den (120-213), BağdadMa; A f f a n ibni M üs 1 i m E 1 – B a s r î ‘den (13Î-220), Humus’dan; Ebu’K.Yeraan E 1 – H a k e m î b n i Nafi’ E 1 – B « h r a n î Men (138-221), Şam’da: Ebû Müshir Abdu’1-A’lâ E1-G a s s a n î’den (140-218), As-kalanda: Adem îbni 1 y a sdari (182-220), Filistin’de: Muhammed îbni Yûsuf El-Faryabî ‘den (?-212) hadîs dinlemiş ve okumuştur.
Sehl îbni Sirrî rivayet ettiğine göre, Buharı şöyle demiştir:
«Şam’a, Mısır’a ve Arap Yanmadası’na iki defa, Basra’ya dört defa gittim ve Hicaz’da altı yıl kaldım. Küfe ve Bağdad’a hadîs âlimleriyle beraber kaç defa gittiğimi sayamam.» Haşid îbni’ İs nva il demiş­tir ki, Buharî daha küçükken bizimle beraber Basra âlimlerine gider gelirdi; yazı yazmıyordu. Hatta beraber bulunduğumuz bu günlerde on altı gün geçince, onu yazı yazmayışından ötürü ayıkladık. Bunun üzerine bize şöyle dedi: Aleyhimde söz ettiniz; yazdıklarınızı bana okuyun. Biz de, yazdıklarımızı, ©nbeş binden fezla olduğu halde ona okuduk. O, bü­tün bu’hadîsleri ezbere olarak bize «kudu; öyle,ki, biz, onu ezberinden yazmış olduğumuz hükmünü vermeye başladık.
Muhammed Îbnu’l-Ezher El-Sicistanî şöyle an­latıyor: Mekke :kadısı Süleyman îbni Harb El-Ezdî El-B a s r î ‘nin meclîsinde idim. Bu zat 224 hicret yılında vefat etti; doksan yaşında bulunuyordu. Orada bulunanlardan birine Buharı için, bu genç neden yazmıyor? diye soruldu.. Verilen cevap şu oldu: Bu genç Bu-hara’ya döner ve orada kendi ezberinden yazar.
Varraka Ibni Mu ha mm e d îbni Ebî Hate m’den, Buharı ‘nin anlattığı rivayet edilmiştir:
«Ben hadîs âKmi Faryabî ‘nin meclisinde îdim; üstad şöyle takrir etti: Bize Sü f y a n , Ebû U^r v e ‘den; Ebû Ur ve, Eb£’l-’ H a 11 a b ‘dan; Ebû’l-Hattab, Ebû Haınza ‘dan rivayet etti. Mecliste bulunanlardan hiç biri, S ü f y a b ‘dan yukarıda bulunan ravi-lerin adını bilemedi, (onları künyeleri ile tanıyorlardı). Ben dedim ki, S ü f y a n ‘in yukarısmdaki ravilerden E b û U r v e , Muammer îbni Ra şi d’dir. E bû ‘ 1-Ha tt a b , K a t a d e İbni Dia-me’dir. Ebû Halaza da, E n e s İ b n i, M a 1 i k’dir.
Buharı ilâve ederek dedi-ki* F a r y a b î ‘nin ravileri künyele­ri ile söylemesinin sebebi şu: Faryabî ‘nin hocası Süfyan e 1 -S e v r î ,. bu künyelerle rivayet etmiş; çünkü meşhurlara böyle künye-leriyle söylerdi. Faryabî de emanete bağlılığından dolayı, hocası Süfyan El-Sevrî ‘den işittiği, gibi hadîsleri anlatıyordu.
Buharî ise, bütün ravileri aralarında yaşamış gibi biliyor ve ta­nıyordu. Künyelerini bilmek, onun için en kolay şey idi.
Buharî, 210 tarihinde vatanından çıkışından sonra îslâm âlemi­nin en ünlü âlimlerini dinlemiş ve yaşadığı müddet onlardan faydalanmış­tır. Hafız İbnu’l-Hacer, «Hedyu’s-Sarî» adlı kitabının 479-480 sayfalarında bir bölüm açarak Buharî ‘nin hocalarını beş tabaka üze­re tertip etmiştir ki, izahat için oraya baş vurulabilir.
Buharî ‘nin, hocalarından elde ettiği üstün istifadeyi -güzel bir şe­kilde canlandıran Örnek, Yusuf îbni Musa El-Mervezî’-nin şu sözleridir:
«Basra Mescidinde bulunuyordum. O esnada bir münadinin şöyle ça­ğırmakta olduğunu işittim: Ey ilim sahipleri! Muhammed İbni İsmail El-Buharî şehrimize gelmiştir. Bunun üzerine âlimler toplanıp ona karşı çıktılar, ben de aralarında vardım. Bir genç gördüm ki, sakallarında beyaz yoktu. Adam mescide girip sütun arkasında namaza durdu. Namazı bitirince, insanlar etrafını çevrelediler ve ondan, kendile­rine hadîs yazdırması için bir meclis -tertip etaftesini istediler. Buharî de onların bu teklifini kabul etti. Sonra münadî, Basra mescidinde ayağa kalkıp şöyle seslendi:
Ey ilim sahipleri! Mu h a m m e d îbni İsmail El-Buharî gelmiştir. Bize hadîs yazdırmak üzere kendisinden bir meclis tertip etme­sini istedik. O da, yarın falan yer ve saatte bir meclis akdetmeyi kabul etti
Sabah olunca, muhaddisler, hafızlar, fıkıh âlimleri ve diğer dinleyi­ciler kalabalık bir şekilde hâzır bulundular. Böylece binlerce dinleyici: toplanmış oldu.
Muhaiûra,ed İboi İsmail EI-Buharî (Ebu Abdullah), oturup hadîs yazdırmıya başlamadan_:Önce dedi ki, ey Basra’lılarh Ben birT gencim; benden hadîs dinlemeyi istediniz. Ben de sizin beldeniz ehlinden rivayet edilen sizin bilmediğiniz ve faydalanacağınız hadîsleri’ size anlâ^-tacağıro.
Hazır bulunanlar, onun bu sözünden hayrete düştüler. Nihayet yaz­dırmıya başladı ve rivayetlerini tamamladı. İşte Yusuf İbni Mûs’a1 böyle anlatarak sözlerini şöyle bitirdi:
Buharı bu tarzda onlara bir meclîs tertip ederek haüîs yazdırdı. Her hadîste, bu hadîs sizde* şu şekilde rivayet edilmiştir; o-; kaefor var ki, bu hadîsin falandan rivayeti sizde yoktur, diye söylüyordu.
Buharı ‘nin eser yazmakla meşgul oluşu, gençlik çağlarında baftar.r Kendisi şöyle derdi: On sekiz yaşa bastığını zaman, ashab-i kiramın ve-tabiînin hükümlerini ve-sözlerini yazmıya’başladım. Bu tarih ‘U bey d u1!*’1 lah İbni M û s a’nin günlerine raslar ki, Ü b e y d u 1 Va. hhn Ölünr tarihi olan 213 yılından önce Kûfe’de bulunduğu devredir. ”
Selim ibn’î.Mü oa h i d şöyle anlatır: M u h a m m e d İbni İsmail El- Buharı bana demiştir ki, ben ashabdan ve tabiînden naklettiğim hadîslerin çoğunun ravilerinin doğum ve ölüm tarihlerini, ya­şadıkları yerleri bilirim. Ben asli olmıyan bir hadîsi ashabdan ve tabiîn­den rivayet etmem. Ben sahih olanı, Allah’ın Kitabından ve Peygambe­rinin sünnetinden bilirim.
Yine. Buharî’nin şöyle dfediğini Varraka anlatır: Hao- göre­vimi bjtirdikten sonra Medine’de, bir yıl kaldım; hep hadîs yazıyordum. Her yıl hac edip Mekke’den Basra’ya dönüyordum. Sağlam’hadîsi sakat hadîsten ayırıp bunları bilmedikçe, asla hadîs jdersine oturmuş değildim. Basra’da yazılmadı bir hadîs bırakmadım.
Buharı başka bir ifadesinde demiştir ki, teşn,adab vs cemiyet nizamı, ile ilgili olup, ihtiyaç duyulan bir şey bilmyorum k, Kur’ân’da ve Sünnette mevcut olmasın.
BuharVnin telif ettiği eserlerin en büyüğü, daha.doğrusu İslâm’ın-en büyiik mirası, pnua «çEii-Camîu^-Sahîh» adlı meşhur hadîs kitabıdır.; Mekke’de iken onu tasnif e, ve .balşlarıiH tertibe başlamıştı. Hadîslerini al­tı yüz bin hadîs arasından, on altı yıl içinde seçmiş: ve şöyle demiştir: «Ben her-Jıadîs için istihare edip, Allah için t iki rekât namaz kılma­dıkça ve hadîsin sıhhatine kesin olarak inanmadıkça, asla kitabıma bir. hadîs koymadım.»
Buharî, önce müsvedde halinde yazıyor, sonra temize çekiyordu.; Müsveddeleri beyaza çekmek istediği zaman, Medine’ye gider, orada Hazreti Pey g.a m b e * Mft kabai il© münberi! arasında temize naklederdi. ve her hadîs naklinde iki rekât namaz kılardı.
E b û Caier E 1 – U k,.a y 1 î şöyle diyor; Buharı «Sahîh» kitabını tasnif edince, onu, büyük âlimlerden İbni Meclînî,. Ah-m e d İ b n.i .H,a;>n. be 1.,. Y ah ya j b n i M u.’.i n ,ve!bunlar gibi asnnın imamlarına arz etti. Bunların, hepsi «Sahîh» i güzel buldular ve onun sıhhatine şahidUk ektiler; yalnız dört hadîsi istisna ettiler M, bun­larda da Buharı ‘nin haklı olduğunu Ukaylî söylemiş, sahîh ol^ duklarmı ifade etmiştir. .
Hakim Ebû AJımed şöyle demiştir: Allah İmam Buharî’ye rahmet etsin; çünkü din esaslarını o telif etti ve insanlara açıkladı. On­dan sonra her çalışan âlim, kendisinden faydalanmıştır.
Bu h a r î ‘nin «El-Camiu’s-Sahîh» başta olmak üzere şu eserleri vardır;
1— El-Câmiu’s-Sa”hih
2— EHSdebu’l-Müired (terceme ve şerhi yapılan bu kitap)
3— Kîtabu’i-Hibe
4— El-Kıraatü Halfa’1-İmam
5— Reful-Yedeyhi Fi’s-Salât
6— Halku Efalil-İbad
7— Tarîhu’1-Kebîr
8— Tarihü’l-Evsat
9— Tarîhu’l-Sağir
10— EI-Camiu’1-Kebîr
12— El-Tefsîru’1-Kebîr
13— Kitabu’l-Eşribe
14— Kitabu’I-îlel
15— Esmau’s-Sahabe
16— Kitabu’l-Vicdan
17— Kitabu’l-Mebsut
18— Kitabu’1-Künâ
19— Kitabu’l-Fevaid
20— Birru’l-Valideyn
Şimdi terceme ve şerhini takdim ettiğimiz El-Edebu’1-Müfred, daha önce 1306 hicret yılında Hindistan’ın «Aret» şehrinde, 1309 yılında İstan­bul’da ve 1349 yılında da Kahire’de basılmıştır. En sahîh baskısı Hind bas­kısı olup, nüshası nadirdir. Mekke kütüphanesinde yazma bir nüshası vardır.
Muhammed Fuad Abdulbakî, eserin bablannı ve ha­dîslerini numaralıyarak diğer Kütüb-i Sitte’deki yerlerini göstermiştir. Bu baskıdaki metin de onun çalışmaları eseridir.
İmam Buharı hakkında son olarak Müslim İbni Hac­ca c ‘in şu itirafını kaydederek sözü kesiyoruz:
îmam! Saha ancak hasedci dil uzatır. Bön şahidlik ederim ki, gerçekten dünyada-senin emsalin yoktur.»
Büyük İmam hayatının 62. yılında ^Semerkand köylerinden biri olan: Hartenk’e gitti ve misafir olarak: yakınlarından Galip İbni C i b -r î l’in «vine indi. Galip şöyle anlatır: Bir- gece, gece, namazını bitir­dikten-sonra, İmam düâ_ ederken şöyle dediğini işittim: «Allah’ım!. Artık yeryüzü bunca genişliği ile bana dar geldi; beni kendine al.» Bundan bir­kaç gün sonra HartçnVde hastalandı. Durumundan haber alan Semer-kand’hlar bir, elçi gon.der.erek İmam kendüerine dönmesini istediler, îmam Buharı Hazretleri de bu daveti.kabul etti ve hayvatıa binmek. için hazırlandı, ayakkabıdayım, giydi ve. hayvana binmek için —ben de kolundan tutarak — yirmi adım kadar yürüyünce,. «Beni bırakın,, takatsiz kaldım.» djş4i. Biz- de onu bıraktık; dualar etmiye başladı, sonra yaslana­rak vefat etti. Ölümü, Cumartesiye rastlıyan Ramazan Bayram gecesinde, hicretin de 256 yılında olmuştu.
Allah ona bol bol rahmet etsin ve Müslümanlara ve insanlığa ettiği büyük hizmetinden dolayı ona, salih velilerine verdiği mükâfatı versin…
Not: İmam Buharı hakkındaki bu yazı, Arapça olarak Muhibuddin El-Hatîb tarafından yazılıp «El-Edebu’1-Müfr ed­in başına konmuş olup, Özetlenerek Türkçeye çevrilmiştir.[3]
A. Fikri YAVUZ

Bitliste Beş Minare Türküsü ve Hikayesi dinleyin ve okuyun

Bitliste Beş Minare
Bitlis biirinci dünya savaşından önce nufüsu 30000´dir lakin savaş çıkınca halk göç eder ve nufüs 3000´e düşer.
kurtuluş savaşında baba ile oğlu cepheye gider savaş biter ve baba ile oğul şehre dönerler bir tepede baba heyacandan mıdır yoksa yorgunluktan mıdır bilinmez o tepeden memleketi bitlise bakamaz ve oğluna sorar oğul bitliste ne kaldı..
Oğul “baba bitliste beş minare kaldı”
baba; başlar türküye bitliste beş minare beri gel oğlan beri gel…

Bitliste beş minare
Beri gel oğlan beri gel
Yüreğim dolu yare
Beri gel oğlan beri gel

İsterem yanan gelem
Beri gel oğlan beri gel
Cebimde yok beş para
Beri gel oğlan beri gel

Tüfengim dolu saçma
Beri gel oğlan beri gel
Güzelim benden kaçma
Beri gel oğlan beri gel

Doksandokuz yaram var
Beri gel oğlan beri gel
Bir yarada sen açma
Beri gel oğlan beri gel

ZAHİDEM TÜRKÜSÜ HİKAYESİ DİNLEYİN VE OKUYUN

ZAHİDEM
Halk arasında “Zahidem” adıyla ün yapan türkünün şairi Aşık Arap Mustafa, 1901 yılında Çiçekdağı’na bağlı Orta Hacı Ahmetli köyünde dünyaya gelmiştir. Babasını annesini çok küçük yaşlarda yitirdi. İlk önce bir akrabasının himayesinde, daha sonraları da onun bunun yanında büyüdü.

Arap Mustafa’nın babası düğünlerde, toplantılarda “Koca Oyunu” adı verilen oyunda “Arap” rölünü üstlenirdi. Bu nedenle Mustafa’ya da “Arap” lakabı takılmıştır. Kimsesiz kalan Arap Mustafa 10 yaşına gelince Yukarı Hacı Ahmetli köyünden Hacı Bürozadeler’den Mehmet’e çiftçi durdu. Zaman içinde çalışkan, babayiğit, giyimine özen gösteren yakışıklı bir delikanlı olan Arap Mustafa, Ağasının yeni yetişen Zahide’ye gönlünü kaptırdı. Fakir ve kimsesiz olduğundan bu sırrını bir türlü açığa vuramadı.

20’sinde askere giden Mustafa’nın aklı, deliler gibi sevdiği Zahide’de kalmıştı. Köydeki dostlarına mektuplar göndererek Zahide’den haber almaya çalışan Arap Mustafa, Zahide’nin başka biriyle evlendirildiğini ve düğünün’ün de bir hafta sonra olacağını duyunca üzüntüsünü aşağıda içli mısralara dökmüştür. Türküyü Neşet Ertaş plağa okuyup tanıtmıştır. (1)

Zahide Kurbanım n’olacak Halim
Gene bir laf duydum kırıldı belim
Gelenden gidenden haber sorarım
Zahidem bu hafta oluyor gelin

Hezeli de deli gönül hezeli
Çiçekdağı döktü m’ola gazeli
Dolaştım alemi gurbet gezeli
Bulamadım Zahidem’den güzeli

Ay ile doğar da gün ile aşar,
Zahide’mi görenin tebdili şaşar
İyinin kaderi kötüye düşer,
Diken arasında kalmış gül gibi.

Zahide’m kurbanım kurtar bu dardan
Baban anlamadı bizim bu haldan
Kekiline sürmüş kokulu yağdan,
Derdin beni del’ediyor Zahide’m.

Ziyaret’ten çıktım Cender’in özü
Kum gibi kaynıyor Zahide’m gözü
Aslını sorarsan esalet yerden
Hacı Bürolardan Mehmet’in kızı.

Gurbet ellerinde esinim esir
Zahide’m kurbanım hep bende kusur
Eğer baban seni bana verirse
Nemize yetmiyor el kadar hasır.

Çiçekdağı’nda da hiç gitmez duman
Zahide’rn kurbanım hallarım yaman
Yapamadım şu babayın gönlünü
Fakir diye bana vermedi baban.

Anamdan doğalı çok çektim cefa,
Şu yalan dünyada sürmedim sefa,
Adımı namımı soran olursa,
Orta Hacı Ahmetli Arap Mustafa.



Arapoğlu Mustafa’nın kendisine Mecnun gibi aşık olduğundan etkilenen Zahide,
Mustafa için şiirler söylemiştir. Bu şiirin üç kıtasını H. Vahit
Bulut, 1973 yılında Yukarı Hacı Ahmetli köyünden Zahide’nin yakın arkadaşı ve
sırdaşı Fatik’ten derlemiştir.(2) Baştaki iki kıta tarafımızdan derlenmiştir.

Bu nasıl sevdaymış geldi başıma
Felek ağu kattı tatlı aşıma
Sevda çekenlere zor gelir gurbet
Gece gündüz elim kalkmaz işime.

Aşağıda sap kağnısı geliyo
Derdin beni elik elik eliyo
Kurbanlar olayım gara Mustafam
Babam beni yad ellere veriyo.

Arapoğlu derler gayeten atik
Gözleri kara da, kaşları çatık
Git nazlı y de bir haber getir
Bastığın yerlere kurbanım Fatik.

Ağlayarak yayığımı yayarım
Yarim gitti günlerini sayarım
Çıksa Büyüköz’e mendil sallasa
Islık çalsa ıslığını duyarım.

Coşkuna da deli gönül coşkuna
Aşkından Zahide döndü şaşkına
Sensiz edemiyom nazlı civanım
N’olur bir yol görün Allah aşkına

Yüksek Yüksek Tepelere Ev Kurmasınlar TÜRKÜSÜ VE HİKAYESİ

Yüksek Yüksek Tepelere Ev Kurmasınlar
TÜRKÜSÜ VE HİKAYESİ
DİNLEYİN VE OKUYUN
Bu öykü Malkara köylerinden alınmış olup belli bir kişinin dilinden yazıya geçirilmiş değildir. Çevrede herkes tarafından bilinen bir öyküdür. Söylentiye göre, çok eskiden köyün birinde Zeynep isimli çok güzel bir kız vardır. Onaltıya yeni bastığında Zeynep’i köylerindeki bir düğünde aşırı (yabancı) köylerden gelen Ali isimli bir genç görür. Ali Zeynep’i çok beğenir ve köyüne döndüğünde kızın babasına hemen görücü gönderir. Zeynep’i Ali’ye verirler. Kısa bir zaman sonra düğünleri olur. Ali, Zeynep’i alıp aşırı köyüne götürür.

Zeynep’in gelin gittiği köy ile kendi köyü arası üç gün üç gece çeker. Bu kadar uzak olduğundan dolayı Zeynep, anasını babasını ve kardeşlerini tam yedi yıl göremez. Bu özlem Zeynep’in yüreğinde her gün biraz daha büyüyerek dayanılmaz bir hal alır. Köyün büyük bir tepesinde bulunan evinin bahçesine çıkarak kendi köyüne doğru dönüp için için kendi yaktığı türküyü mırıldanır ve gözleri uzaklarda sıla özlemini gidermeye çalışırmış.

Oysa kocası, Zeynep’in bu özlemine pek aldırış etmez. Kaldı ki eski sevgisi de pek kalmadığından kendini fazlaca horlamaya, eziyet etmeye başlar. Sonunda bu özlem ve kocasının horlaması Zeynep’i yataklara düşürür.

Gün geçtikçe hastalığı artan Zeynep’in düzelmesi için, köyden gelip gidenler de anasının babasının çağrılmasını salık verirler. Başka çare kalmadığını anlayan Zeynep’in kocası da anasına babasına haber vermeye gider. Altı gün altı gecelik bir yolculuktan sonra bir akşam üstü Zeynep’in anası babası köye gelirler, Zeynep’i yatakta bulurlar. Perişan bir halde Zeynep hala türküsünü mırıldanmaktadır. Aynı türküyü anasına babasına da söylemeye başlar. Çevresindeki bütün köy kadınları duygulanıp göz yaşı dökerler. Annesi fenalıklar geçirir ve bayılır.

Zeynep hasretini giderir, giderir ama artık çok geç kalınmıştır. Bir daha onmaz, sonu ölümle biter. Herkes Zeynep için göz yaşı döker. İşte o gün bu gündür bu türkü ayrılığın türküsü olarak söylenip durur.

Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar
Aşrı aşrı memlekete kız vermesinler
Annesinin bir tanesini hor görmesinler

Uçan da kuşlara malum olsun ben annemi özledim
Hem annemi hem babamı hem köyümü özledim

Babamın bir atı olsa binse de gelse
Annemin yelkeni olsa uçsa da gelse
Kardeşlerim yolları bilse de gelse

Uçan da kuşlara malum olsun ben annemi özledim
Hem annemi hem babamı hem köyümü özledim

ÇARŞAMBAYI SEL ALDI TÜRKÜSÜ VE HİKAYESİ DİNLEYİN VE OKUYUN

ÇARŞAMBAYI SEL ALDI
TÜRKÜSÜ VE HİKAYESİ
DİNLEYİN VE OKUYUN
ahmet abdal deresinin kıysında yerleşmiş yoksul köy ailelerinden birinin oğluydu..baharla birlikte yıllarca süren karasevdası karşılık bulmuş..melek kalbini açmıştı..kısa zamanda yüzük takıp nişanlandılar.. ahmet yapraklar sararmaya durduğunda orduya yollandı..
melekse gözyaşlarıyla başbaşa kaldı..ağaoğlu mehmet ali melek e gözkoydu..ahmet in arkadaşları ne kadar uyardılarsa kar etmedi.. melek reddetti mehmet ali yi..bunun üzerine ağaoğlu adamlarıyla melek i dağa kaldırdı..kötü haberi kuşlar uçurdu ahmet e..kısa günde uçageldi aşkın delikanlısı..kuşandı atını silahını..arkadaşlarıyla düştü yollara..dağ tepe demedi gece gündüz melek i aradı.. ´meleeeeek..meleeeeek..´ diye çığıra çığıra sesi uçtu.. önce bir çakal yağmuru uç verdi..
sonra şimşek şimşek içinden çıktı..çatırdadı koca gökyüzü..ışınlar çarşamba ovasını renkten renge soktu..ne yağmur ne silinen izler aşkın atlılarını durduramadı.. tufan ikinci kez yaşanıtordu sanki..yağmur yeşilırmak ı boğuverdi..çarşamba ovası kaynayarak akan bir göle dödüştü..canik dağları ndan aşağılara doğru bir çığ gibi önüne kattığı her şeyi sürükledi sel..evler..insanlar..bebek beşikleri..hayvanlar..kağnılar..ağaçlar.. büyük küçük kayıklar çaltı burnu na doğru sürükleniyordu.. sonunda duruverdi yağmur..güneşle parladı yeşil çarşamba..usul usul bir gökkuşağı belirdi..sular günbegün çekildi..çekildikçe hayat yeniden kurulmaya başladı..yaralar sarılıyor..evler onarılıyordu..abdal deresi nin-yeşil ırmak a katılmak üzere-döküldüğü yamanın başında ahali toplanmaya başladı..derenin eğimle indiği yamanın dibinde büyük bir kaya parçası vardı..onun üstünde ise iki insan..
melek ve ahmet ti onlar..elele tutuşmuş sırtüstü öylece yatıtorlardı..ahali sel acısını unutmuş onlara yanıyordu..hüzün gözyaşına döndü.. o büyük kaya parçası..ahalinin üstünde toplandığı o taş..yedi yerinden ayrıldı..ve her birinden bir servi boyu su fışkırmaya başladı.. bu hazin aşka doğa gözyaşı döküyordu..
ahali şaşkınlığın ardından dualar okumaya başladı..dualar içten mırıltılara..yıllardır can alan insanların acısını dile getiren dizelere dönüştü.. işte rivayet o rivayet..derler ve hikaye ederler ki çarşamba yı sel aldı türküsü o acı mırıltılardan doğdu.. yedi yerinden su fışkıran kayanın olduğu yerde bir su değirmeni kuruldu..
ve o yöre o gün bu gündür değirmenbaşı olarak anıldı..(çarşamba daki değirmenbaşı mah.) çınar ağaşlarının gölgelediği ahşap değirmenin yedi taşı vardı..yedi oluğuna su veren set üzerinden yedi kez yürümek..sağ ve sol omuz üzerinden yedişer kez su atmak uğur sayıldı..her hıdrellezde bu yaşandı..1970 lerde değirmenin yıkımına değin bu gelenek sürdü..
Çarşambayı Sel Aldı

Çarşamba’yı Sel Aldı,
Bir Yar Sevdim El Aldı Keşke Sevmez Olaydım,
Elim Koynumda Kaldı
Oy Ne İmiş Ne İmiş
Kaderim Böyle İmiş.
Gizli Sevda Çekmesi Ateşten Gömlek İmiş.

Çarşamba Yazıları,
Körpedir Kuzuları Allah Alnıma Yazmış,
Bu Kara Yazıları
A Dağlar Ulu Dağlar Yarim Gurbette Ağlar.
Yari Güzel Olanlar Hem Ah Çeker Hem Ağlar

HASTANE ÖNÜNDE İNCİR AĞACI TÜRKÜSÜ VE HİKAYESİ DİNLEYİN VE OKUYUN

Hastane Önünde İncir Ağacı

Komşu kızı ile beşik kertmesi olan bir genç askerde vereme yakalanır. Hava değişimi olarak Yozgat’a (Akdağmadeni) gelir. Sözlüsünün ailesi gence kızlarını göstermek istemez. Genç tedavi için İstanbul’da hastaneye yatar, pencereden gördüğü incir ağacından aldığı ilhamla aşağıdaki türküyü söyler.Yakalandığı amansız hastalıktan kurtarılamayarak hastanede ölür. Ailesi cenazesini Yozgat’a getiremez., İstanbul’da kalır.

HASTANE ÖNÜNDE İNCİR AĞACI

Hastane önünde incir ağacı
Doktor bulamadı bana ilacı
Baş tabib geliyo zehirden acı

Garip kaldım yüreğime dert oldu
Ellerin vatanı bana yurt oldu
Mezarımı kazın bayıra düze


Benden selam söyleyin sevdiğim gıza
Başına koysun, karalar bağlasın
Gurbet elde kaldım diye ağlasın

Uzayda ‘su dünyası’ keşfedildi

Uzayda 'su dünyası' keşfedildi

Uzayda ‘su dünyası’ keşfedildi

yeni haber
Giriş Saati : 22.02.2012 07:35
Güncelleme : 22.02.2012 07:35
Bilim insanları, Hubble Uzay Teleskopu’nun son verileri ışığında, Dünya’dan 40 ışık yılı uzaklıkta, buharlı bir atmosferi olan ve büyük kısmı sudan oluşan yeni bir gezegen türünün varlığını doğruladı.

Araştırma, Harvard Üniversitesi Smithsonian Astrofizik Bölümü’nden Zachory Berta’nın önderliğindeki uluslararası gökbilimci ekibi tarafından gerçekleştirildi. İlk kez 2009 yılında tespit edilen ‘GJ 1214b’ adlı ‘süper dünyanın’ bilinen hiçbir gezegene benzemediğini açıklayan Berta, gezegenin büyük bir kısmının sudan oluştuğunu söyledi.

Uranüs’ten biraz küçük olan ‘GJ 1214b’nin çapı Dünya’nınkinin 2,7 katı büyüklüğünde. Ağırlığı yeryüzünden 7 kat fazla olan gezegen, 2 milyon kilometre uzaklıktaki kırmızı cüce bir yıldızın yörüngesinde yer alıyor. Yıldızın etrafındaki dönüşünü 38 saatte tamamlayan gezegendeki sıcaklığın 230 derece olduğu sanılıyor. ‘GJ 1214b’nin Dünya’dan daha fazla suya sahip olduğu belirtiliyor.

Bilim insanları, yüksek ısı derecesi ve basınç sebebiyle gezegende ”sıcak buz” ya da ”süper akışkan su” gibi sıra dışı maddelerin bulunabileceğini aktarıyor. Araştırma sonuçları, ‘Astrophysical Journal’ dergisinde yayınlanacak.

SARI GELİN TÜRKÜSÜ VE HİKAYESİ

 
Türkünün Hikayesi
Sarı Gelin, eski çağlardan beri Çoruh ırmağı boyunda yaşayan Hıristiyan Kıpçak beyinin kızıdır. Zaten türkü adını da bey kızının sarışın olmasından alır.
Erzurumlu bir delikanlı sarısın Kıpçak beyinin kızına aşık olur ve Erzurumlu delikanlı ile sarışın Kıpçak kızının arasında büyük bir aşk başlar.
Günümüzde türkünün hem Ermenice hem Türkçe versiyonları mevcut olmakla beraber, türkünün Anadolu’nun bağrından çıkan Türkçe bir türkü olduğu yönünde görüşler ağır basmaktadır.
Bu iddia ise, Türk kültüründen etkilenen Ermeniler arasında birçok şifahî halk edebiyatı ürünümüzün yasıyor olmasından kaynaklanmaktadır.
Sarışın kıpçak kızına aşık olan delikanlının ailesi kız ile evlenmesine karşı çıkar
Delikanlı ise kıza deli gibi aşık olur ve askını şiirle mırıldanarak söyler. Kız bey kızıdır. Kıpçak beyi kızını bu delikanlıya vermez.
Delikanlı sarışın güzel kızı kaçırmağa karar verir ve nihayet kaçırır.
Kıpçak beyinin adamları iki kaçak asığın peşine düşer ve uzun bir takipten sonra bulurlar ve delikanlıyı öldürürler.
Aslında bu hikâyeye konu olan kızın Gürcü olduğu yönünde de iddialar vardır.
Atatürk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Gürsoy Solmaz, Sarı Gelin türküsünün kahramanı olan genç kızın 1130′lu yıllarda yörede hüküm süren Gürcü Penek Kralı’nın kızı olduğunu ileri sürmektedir.
Solmaz, ”Türkünün kahramanı kız ne Türk ne de Ermeni’dir. Sarı Gelin aslında Gürcü kızıdır” demiştir.
Ancak Sarı Gelin türküsünün dilden dile dolaşmasının, acılı ve hüzünlü bir askın hikâyesi olmasından kaynaklandığı muhakkaktır…

Erzurum çarşı pazar
Leylim aman aman leylim aman aman
Leylim aman aman sarı gelin
İçinde bir kız gezer
Hop ninen ölsün sarı gelin aman
Sarı gelin aman sarı gelin aman suna yarim
Elinde divit kalem
Leylim aman aman leylim aman aman
Leylim aman aman sarı gelin

Katlime ferman yazar
Hop ninen ölsün sarı gelin aman
Sarı gelin aman sarı gelin aman suna yarim

Palandöken yüce dağ
Leylim aman aman leylim aman aman
Leylim aman aman sarı gelin

Altı mor sümbüllü bağ
Hop ninen ölsün sarı gelin aman
Sarı gelin aman sarı gelin aman suna yarim

Seni vermem yadlara
Leylim aman aman leylim aman aman
Leylim aman aman sarı gelin

Nice ki bu canım sağ
Hop ninen ölsün sarı gelin aman
Sarı gelin aman sarı gelin aman suna yarim
___________________________
Önce insan olmalı, insan…

Anla Beni Sensizim BU GECE

Sana Ait Bu Yalnızlık
Gece,
Bugün bir başka sessiz sanki.
Yüreğime çarpan sesler mi çok yalnız?
Yoksa ben miyim her nefeste bu denli yalnızlığı soluyan!
Duyulması zor bir yokluğun ayak sesleri içimde.
Senin bu yalnızlık.
Senin bu yokluk.
Benim varlığına dair hiçbirşeyim yok ki,
Bir kuru sessizlikten başka.
‘’Hiç’’ olanlar bile sende tutuklu.
Oysa, kendime ait bir yalnızlığım bile yok!
Tüm yokluklar sana dair.
Varlığını “ses” sayma, hiç olmadı ki konuşsun!
Anla yada anlama.
Unuttuğun bir çerçeve de silindi hayallerim!
Bir çizgi çektim gerçeklerin üzerine.
Karaladım kendimi, duygularım konuştu!
Sustu korkularım, seni “hayat” bildi tüm çığlıklarım.
Oysa ki, ben duymak istememişim!
Onlar hiç susmamış.
Gece,
Bugün bir başka hüzne dayalı sanki.
Sensizlik koyu bir sessizlik bıraktı avuçlarıma.
Düz gittim, yoruldum.
Eğri gittim, yoruldun.
Bulamadım ben senin yolunu!
Savruldum sessizliğimin haklı\haksız savaşının içinde.
Ve gece, çok fazla ağladı bugün.
Biraz da ağlattı!
Korkma/düşünme.
Sana sığındım ama
Sen yine bilmedin!
“Ah yüreğim” sus.
Bu gece de ölmedi ruhum.

AŞK GÜZEL, YAŞAYABİLENE AŞK OLSUN


AŞK GÜZELDİR, YAŞAYABİLENE  AŞK OLSUN
Başlamışsa kırgınlıklar bir yerden sonra aşkın acı yüzüyle karşılaşmışsın demektir.
Tüketmek biz insanların en kötü yanı olsa gerek..
İlk başlarda aşkın alevinin çok yanmasından mıdır bilinmez kusur kavramı çok uzak bir düşüncedir hepimiz için,karşımızdakini kusursuz kılan nedir acaba?
Zaman dilimleri arasına sıkıştırılmış birkaç tatlı söz mü?
Yoksa
sokak arası aşıklarının gizlice buluştuğunu gördüğümüz anlar mı
ya da
bir film karesinin aşkı gözümüzde yüceleştirdiği anlık görüntüler mi?
Aşkın gözü kör derler; çok düşündüm aşk mıydı kör olan yoksa biz görmek istemediğimiz şeylerden kaçmak içi aşkı mı suçluyorduk?

Kim bilir belki de ne aşk kördü ne de biz..
Sadece görmek istemediklerimiz için bu tatlı yalana kendimizi inandırmış olabilir miyiz?
Aşk;tek kelime,tek hece.
Ne acıdır ki tek kelimelik tek hecelik aşk bir insan ömrünün tümünü alt üst edebilecek kadar tehlikeli bir duyguydu.
Yaralansan da bırakamazsın, acı çeksen de suçu aşkta değil karşındakinde ararsın.
Aşk güzel bir şeydi sonuçta öyle öğrenmiştik anlatılanlardan ya da yaşadıklarımızdan.
Neden aşk suçlu olsun ki?
Hazin hikayeler hep güzel başlangıçlara tanık olmuştur ama adı üstünde zaten her güzel başlayan şey güzel sonuçlanmıyor yoksa hazin kelimesinin aşkın içinde işi nedir.
Kış gibidir bazen insan hayatı, yağan kar taneleri başını döndürür beyazların kapladığı her yan gözünde büyür büyür ,gördüğün güzellik seni hülyalara daldırır ama sonunda her yanı buz tutar güzellikler yerini korkulara, iç karartıcı düşüncelere bırakır.
Tıpkı bir yerden sonra kalbin buz tuttuğu gibi o soğukluk bütün evi bütün vücudunu kaplar.
Eksik olan bir şeylerin varlığı sarar vücudunun her zerresini.
İnsan o anlarda kendisini mutsuz kılan,zevk alma duygularını öldüren adı konulamayan bir ruh kararmasını andıran bir hisse bürünür.

Oysa aşk bahar gibidir; gelmeye görsün çiçeklenirsin,gözlerin kendi dünyanın güneşi olur,hayata baktığın pencerenin bile manzarası değişir..
Dalsız budaksız ağaçlar yeşillenir,dallarında sana aşkı anlatmaya gelen kuşların cıvıltısı sarar odanın her yanını..
Sadece kocaman bir umman büyük bir su kütlesi gibi görülen deniz bile sana mavisiyle başka görünür..

Mavi adı üstünde umudun rengidir,aşk da çoğumuz için karanlık dünyamızdan kurtulmak için sığındığımız bir umuttur…
Sensiz olamam, yaşayamam, seni kimse üzemez, ben yaşadıkça saçının tek teli için bu dünyayı yakarım,seni canımdan çok seviyorum ve bunun gibi birbirini sıralayan coşku esnasında duyduğumuz gerçekleşmesi zor cümleler…

Tanıdık geldi değilmi bu sözler..
Her birimiz kullandık ya da bizim için kullanıldı bu cümleler ama işin kötü tarafı yaşanılan şeyler hazin sonla bitince acı bir gülümseme bırakıyor hem yazanın hem okuyanın hem de aşkı dolu dolu yaşayanın yüzünde.
Aslına çok sevmişizdir karşımızdakini ama bitince bazı şeyler insan çok sevdiğini bile inkar ediyor..
Ah aşk bir ömre bedelsin…
bir ömrü tüketensin…
Kavanozdaki şeker gibi bitiyor bir yerden sonra aşk..
Siz bakmayın bitmiyor diyenlere, her aşk biter…
Kimileri aşkın kalıbını değiştirir aşkın yerini alışkanlık alır ama onlar bu aşktır diyip hem kendilerini kandırırlar hem de başkalarını..
Bu yalanı söylerken yürekleri ne kadar acırsa acısın aşk acının bile üstündedir konuşturmaz, dile getirtmez bazı gerçekleri.
Aşk bir günah değildir ; meyvesi Adem ile Havva’ ya verilen ceza gibi de değildir.

Sadece iki damla gözyaşıdır meyvesi…
Nelere ağlıyoruz oysa ömrümüz boyunca.
Aşk için dökülen iki damla gözyaşını abartmamak lazım.
O gitti yüreğinde onun ayak izleri kaldı ve o giderken ona bir şey vermen gerektiğini düşündüğün, bugüne kadar vermediğin hediyeni de verirsin artık..
İki damla gözyaşını…
Aşk, çoğu zaman esen bir meltemle dile gelir, insan duymak istediğinde duyar bunu..

Dile geldi aşk:
Çok sevmedin mi,onun için ne fedakarlıklar yapmadın mı?
Peki ya onun sana yaptığı fedakarlıklar..
O, gelip bahar gibi hayatını değiştirmedi mi?
Ne olmuş gidiyorsa her güzel şey bitmedi mi?
Kızmamak lazım sevgiliye eğer başka şansı olsaydı zaten bırakıp gitmezdi.
Seni bırakıp gitmek onun için bu kadar kolay değil inan ama bana(aşka) olan inancını kaybetti..

Aşk son sözü söylemişti kabuslar eşliğinde..
Bir gece yatağından fırladığında açık pencere aralığından esen rüzgarın dile gelip bunları sana söylediğini hissettiğinde ve rüzgarın aşkın habercisi olduğuna inanıp aşkın bunları sana duyurmak için rüzgarı yolladığını gördüğünde bilmelisin ki aşk hazin sona yenilmiştir.
Bu yüzden kızmamak lazım aşka.
Ondandır ben hiç kızamadım aşka.
Rüzgar fısıldarken o sözleri anladım ki benim çektiğim acının aynısını aşk da çekiyormuş.
Kendini suçlu hissedermiş neden benim çocuklarım beni terk ediyor diye.
Her giden, bir sevgilidir aşıklar için ama giden her sevgili bir çocuğudur aşk için.
Bu yüzdendir ki aşk bir ömre bedeldir her seven için…

Tıpkı şarkıda dediği gibi..(soner arıca-dön)
denize karşı bir bankta oturmuştu yalnızlık…

çağırsa gelir miydi peşinden onu en çok seven..
sevgi emekti hani.
Gelmeliydi,affetmeliydi..
Yanarsa pişmanlıktan, kendi karanlığında kaybolursa insan ne verilen selamı anlar ne de bir ışık görür gönül gözü.
O çok sevendir,tek çare yalnızlık..acı …
sözün özü…

GİTME DEDİM GİTTİN

GİTME DEDİM GİTTİN

Hıçkırıklarımı tutup da yalvarmıştım
Hep yanımda kal istemiştim
Bir şeyi çok istersen olur derler ya
İşte öyle istemiştim seni.
Kaybetmekten çok korkmuştum
Kimselere anlatamamıştım derdimi.
Ben basit bir mutlu ol dilemiştim
Sensiz bir sonsuzluk değil.
Sana gitmemeni söylemiştim !
Sözcükleri yüreğimle heceleyerek
Gözyaşlarımı gizleyerek
İçimden gelerek…
Gözlerimdeki acıyı gördüğün halde
Döndün arkanı gidiyordun…
Gitme dedim her harfi vurgulayarak
Bırakma sakın bırakma dedim.
Beni bıraktın kendi halime
Bıraktın ki ağlayayım doya doya.
Dönmeni istesem tekrar
Gelir misin koşa koşa ?
Şimdi rüya bütün geçmişim
Oysa ben seni her şeyden çok sevmiştim.

Madem gitme dediğim halde gittin…
Gelme desem gelir misin ?

ÜÇ BİR TARAF MAVİYKEN

darkbluewolf


Üç bir taraf maviyken

Ettiğimiz cesaretler urganımız oldu
zamansız mekanlarda bizi boğdu..
seslerimiz gurabanın çığlıklarına karışıyor
kara kartalların süzülüşünde
ve bir “s”likte yakalıyor bizi
hicranlı seslenişlerimiz
ve serzenişlerimiz…
ufukta süzülen kara kartallar
kanatlarını patlatırcasına gererken
bu süzülüşün avları,
mazlumca bir çığlık savuruyor ufkumuza…
karanlık kapalı bir havada,
çakan şimşeklere aşina kulaklarımız
sakalları kanlı beyaz çakallara
inanıyorlar bu kasırgada…
kuzu kılığında kurtlar
koyun leşlerinin kanlarını taşıyor bıyıklarında…
sevdiğim sen yoksun bense,
inanıyorum tüm yırtıcılara…
harikalar diyarında  değilim,
sevdiğim buranın adı dünya…
ve seni unutmak mümkün mü
sevdiğim üç bir taraf maviyken,
seni unutmak mümkün mü sevdiğim
dünya pervasızca bu kadar maviyken…
ve kara kartallar,
kuzu kılığında kurtlar
ve beyaz çakallar
ne kadar kanlı olurlarsa olsunlar
her mavi gibi,
mavi gözleriyle bana seni haykırıyorlar…
inemiyorum sahile
gidemiyorum bir yeşile
her mavide sen
her “s”te biraz sen…
unutmak mümkün mü sevdiğim
seni unutmak mümkün mü
sevdiğim…
urgan olmuş cesaretlerimiz
unutamamayı boğsun
tüm mekanlar zamansızlığa doysun
ve sevdiğim artık ne sen incin,
ne de ben incinmişliğimi şiirlere dökeyim…
guraba gibi sessiz çığlıklarımız,
“s”lerde boğulsun…
mümkün olmayan tüm unutuşlar son bulsun
ve artık mümkün olsun…
unutmak mümkün mü
sevdiğim demeyeyim
sen unut, bende unutayım
ne sen hatırla, ne ben
ve ben sevdiğimin sen olduğunu bile unutayım
bu mümkün mü sevdiğim?
üç bir taraf maviyken,
seni unutmak mümkün mü sevdiğim
dünya pervasızca bu kadar maviyken?
Mavi iskele-dmy

Sağır Bülbül – Solmuş Gül

Ahsenul-kasas değildi hikayemiz, bilinen kıssalardan da değildi kısa ve hazin bir hikayemiz vardı.
Bülbülüm içimdeki his bebelerine masal okuyamadım hiç çünkü, o kadar yorgun olurlardı ki bir hikaye bile dinleyemezlerdi. Ben onlar uyurken anlatırdım kısa ve hazin hikayemizi. Kısa ve zamansız kıssamız uykularından zaman çalardı bu yüzden his bebelerim bir deliksiz uyku uyumamışlardır. Hep hazin hikayemizden bir hicran bulaşırdı ağlamalarına ve kör gecede bağıra bağıra ağlarlardı… Ne de olsa sesleri duyulmuyor, kimse kulak asmıyor bir sağır bülbül, bir solmuş gül ve dikenli uzun bahçe aşinadır haykırışlarına ve ağlamalarına ama duymazlar, duymazlar… Bülbül sağırdır, sağır olmayı seçmiştir ve ötemez, ötmemektedir gülse, solmuştur bülbülsüz-şarkısız bir gün batımında… Dikenli uzun bahçeyi terketmiştir bahar ve solan gül, diğer güllerin soluşuna zemin hazırlamıştır. Çalılar sarmıştır heryeri, heryeri dikenli çalılar kaplamıştır ve yaralanmamak için kimse uğramaz bu terkedilmiş dikenli uzun bahçeye…
Bülbülüm işte bizim hikayemiz bu, kısa ve öz kıssamız iç burkan hicranımızdır bu…
Bülbülüm oysa sen sağırlığı seçmek istemezdin şakımak varken ömrünün baharında. Sen sûkutlara gömülmek istemezdin, bende solmayı hiç istememiştim bu efkarlı gün batımında… İsterdim ki, senin bir şarkınla kapatayım gözlerimi, senin bir namenle bükeyim boynumu ve yapraklarım sesini getiren rüzgarla düşsün yere… İşte böyle olsun isterdim, ecelime karışan sesin yapraklarımı okşasın isterdim. Ve de bir gonca olsun bir dalımda sana emanet edeyim isterdim… Olmadı, olmadı bülbülüm sen sağır olmayı seçtin, şakımayı bıraktın sesimi duymadığın gibi sûkutlara gömüldün zamansız tabutlarda…
Bülbülüm sen susmasaydın, sağırlığı seçmeseydin uzun bahçenin adı dikenli olmayacaktı ve bahar terketmeyecekti bahçemizi. Bense solmayacaktım ve sebeb olmayacaktım dikenli çalıların bahçemizi sarmasına sadece, narin küçük dikenlerim tırnaklarına batacaktı çok acımayacaktı canın. Bunu göze almadın bülbülüm, almadın… Bende göz yumdum çalıların sarmasına ve senin batmasını göze almadığın küçük dikenlerim çalıların altında kurudu-çürüdü…
Kimse uğramasın diye mezarım olan bahçeme, kaplayan çalıları budatmadım ama yine misafirlerim vardı, hep olacaktı… Yaralanmayı göze alan kararlı misafirler…
Fakat ben senden sonrasını anlatmadım his bebelerine bu yüzden bilmezler kimin geldiğini, kimin yaralanmayı göze aldığını. Çünkü artık gerek yok bilmelerine, zaten anlatsamda duyamazlar artık. Nedeni ne biliyor musun bülbülüm? His bebelerimi toprağa vereli tam sekseniki gün olmuş… Mezarlarına küçük kulaklar yerleştirdiğimde duyacaklarını bilsem, onlara öldükleri için çok üzülmediğimi söylerdim. Ve suçlunun ben olmadığımı bir kez daha kısa hikayemizle anlatırdım. Bülbüllerin seslerini kaybetmesi kendi ellerinde değildir diye eklerdim ama, isteseler son güçleriyle bir şarkı daha söylerlerdi derdim…
İşte kısa-öz kıssamız bülbülüm…
Sen yeni bir bahçe bulana dek, zamansız tabutunda gömüldüğün sûkutlardan çıkma, bende gelecek olan baharla yeniden açmayı ve beni duyan bir bülbüle aşık olmayı bekleyeceğim…

Sağır Bülbül – Solmuş Gül

Sen Vurdunda Ben Ölmedimmi seslişiir okuyun ve dinleyiniz

SEN VURDUN DA BEN ÖLMEDİM Mİ?

Ahmet Selçuk İlkan SEN VURDUN DA BEN ÖLMEDİM Mİ? şiiri şiirler siirleri güzel sozler

Yokluğunda ne ateşleri hasretinle yaktım da
Bir seni yakamadım,beni yaktığın gibi
Çölde su,mahpusta gün,oruçta
Ekmek gibi bekledim seni.
Sense araya korkular koydun
Yasaklar koydun
Şimdi neredesin diye sorma!
Sen çağırdın da ben gelmedim mi?
Sen varken darılmazdım çiçeksiz baharlara,
Yağmurlu havalara,kasvetli akşamlara
Sen varken,
Bakıp iç çekmezdim tren istasyonlarına,
Otobüs duraklarına
Sen varken ayrılanlara ağlamazdım.
Yıkılmazdım biten sevdaların ardından
Gidenlere küsmezdim,kalanlara acımazdım
Sen varken böyle üşümezdim,titremezdim.
Masumdum,çocuklar gibi
Böyle delirmezdim,küfretmezdim
Hele ölmeyi hiç düşünmezdim
Şimdi soruyorum sana
Adı sevmekse bu cehennemin,
Sen yaktın da ben yanmadım mı?
Biliyorsun,
Bütün acılarına “yeşil ışık” yaktım olmadı,
Bütün korkularına “arka çıktım” olmadı,
Dağlara merdiven dayadım, olmadı.
Haziran´da
Kar oldum yağdım avuçlarına,olmadı.
Sevdim olmadı,yandım olmadı,taptım olmadı
Artık benden pes!
Bu aşkın biletini istediğin gibi kes!
Nasılsa gidiyorsun
Biliyorum,git!
Ama ardında,
Ağlayan bir çift göz,
Paramparça bir yürek,
Ve yıkılmış bir dağ görmek istemiyorsan;
Çek silahını daya sırtıma!
Titrersem namerdim

Ahmet Selçuk İlkan

BEN AYRILIKLARIN ŞAİRİ

BEN AYRILIKLARIN ŞAİRİ
Ben ayrılıkların şairi,
Yalnızların ozanıyım.
Sen, sen masallar okurken daha,
Ben acıların yazarıyım.

Haklısın, aramızda dağlar, denizler var,
Haklısın, aramızda uçurumlar.
Senin sevdaların,üç günlük masal,
Benim sevdalarım,Allah’ına kadar.

Elma şekeri mi sandın aşkı,
Ne şiirin şiir, ne şarkın şarkı.
Hele bir kırılsın,hele bir kırılsın feleğin çarkı,
İşte ben o zaman görürüm seni.

Halâ tahta masalara yazıyorsam adını,
Aşk kitaplarında arıyorsam tarifini aşkın,
Kahır mektuplarında yeniden buluyorsam seni,
Islak mendillere siliyorsam gözyaşlarımı,
Eyvahlar çekiyorsam her biten aşkın ardından,
Bana sor yalnızlığı,
Ayrılığı bana sor diye haykırıyorsam,
Ve sabahçı kahvelerinde
bir çay gibi demliyorsam hasretini,
Ve inadına özlüyorsam, o çay karası gözlerini,
Bil ki, bu seni erkekçe sevdiğimdendir.

Bu benim ilk aldanışım değil,
Bu benim son yıkılışım değil,
Bırak bu sahte gözyaşlarını,
Bırak bu masum bakışlarını.
Üzülme, benim için üzülme,
Üzülme bu son için üzülme,
Ben, ben, ben yeterim kendime

Varsın da bir dağ gibi büyüsün hasretin içimde,
Varsın da her gece
Bir kemanın tellerinde ezilsin kalbim,
Varsın da bir daha değmesin ellerim ellerine,
Asla pişman degilim.

Hatırla, bir adam diyordun hatırla,
Ömür boyu sevsin beni ömür boyu,
İşte o deli, işte o çılgın, işte o adam benim.
Çünkü ben,
Çünkü ben aşkı ölümsüz bilenlerdenim.

A. Selçuk İlkan

BİR ÖNCEKİ SAYFANIN DEVAMI..11..HADİSLER

Tıp,İlâç Ve Hastalıkların Sevabı

1- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Sıtma cehennemin hararetindendir, onu su ile söndürünüz.” Ahmet ve Buharî bu hadisi İbn-i Abbâs’tan rivayet etmişlerdir.[1316]
2- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Sıtma, cehennemden bir körüktür. Mü’min sıtmaya yakalanırsa bu sıtma onun cehennem ateşinden payı olur (artık cehennem ateşi ona değmez).”[1317]
3- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Sıtma, cehennem körüklerinden bir körüktür, onu soğuk su ile kendinizden uzaklaştırınız.”[1318]
4- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Sıtma, ağacın yapraklarını dökmesi gibi hataları döker.”[1319]
5- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“En iyi tedavi vasıtanız hacamat ve topalaktır.” Hadisin tamamı şöyledir: “Boğak (anjin) hastalığından parmak bastırmak usulüyle çocukla­rınızı incitmeyiniz.”[1320]
6- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Böğür sancısı, böbrek damarındandır; kımıldadığı zaman sahibi­ni incitir. Onu kaynamış su ile tedavi ediniz.”[1321]
7- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Kabak, beyni geliştirir ve zekâyı artırır.”[1322]
8- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Dünya ve âhirette katıkların efendisi ettir. Dünya ve âhırette içeceklerin efendisi sudur. Dünya ve âhırette güzel kokuların efendisi de kınaçiçeğidir.”[1323]
9- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Çörekotu sâm’dan başka her derde devadır; sâm da ölümdür.”[1324]
10- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Sürmeden şaşmayınız; kirpikleri besler, çapağı giderir ve gözü keskinleştirir.”[1325]
11- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Ense üstündeki yumruda hacamattan şaşmayınız. Çünkü bu ha­camat yetmiş iki derde ve beş hastalığa devadır: Akıl hastalığına, cüzama, alaca hastalığına ve diş ağrılarına.”[1326]
Hadisin râvisî, beş hastalıktan birini düşürmüştür.[1327]
12- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Kuru üzümden şaşmayınız. Çünkü o, safrayı açar, balgama gide­rir, sinirleri kuvvetlendirir, zafiyeti önler, deriyi güzelleştirir, gönlü ferah­latır ve tasayı giderir.”[1328]
13- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Her derdin başı oburluktur.”[1329]
14- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Çörek otunda, ölümden başka her derda şifa vardır.”[1330]
15- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Sineğin iki kanadından birinde hastalık ve diğerinde şifa var­dır. Kabın içine düştüğü zaman onu dilbe çöktürünüz. Bu durumda onun ta­şıdığı şifa getirdiği hastalığı önler.”[1331]
16- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Sabahın erken saatinde aç karnına yiyilen El-Âliye hurmasında her büyüye veya her zehire karşı şifa vardır.”[1332]
17- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Zeytinyağını yiyiniz ve sürününüz. Çün’kü o, mübarek bir ağa­cın ürünüdür.”[1333]
18- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Zeytinyağını yiyiniz ve sürünüz. Çünkü zeytin yağında yetmiş derde karşı şifa vardır ve bunlardan biri de cüzam (miskin hastalığı) dır.”
19- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Yiyiniz, içiniz, sadaka veriniz ve giyininiz; ancak israf etmeksi­zin ve çalım satmaksızın.”[1334]
20- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Kem’e (ak mantar), kudret helvasındandır ve kudret helvası da cennettendir ve bu mantarın suyu göze şifadır.”[1335]
21- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Başından ve omuzları arasından hacamat olur ve şöyle buyurur­du: Her kim bu hacamat kanlarını akıtırsa başka tedavi görmese de olur.”[1336]
22- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Faydalı sevimsizden şaşmayınız: Sütlü bulamaç. Benliğime ha­kim olan Zat’a yemin ederim ki, bu aş, tıpkı kirin su ile yıkanması gibi her­hangi birinizin karnını yıkar.”[1337]
23- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Sena (müshil otu) ve senût (kimyon) dan şaşmayınız! sâm’dan başka her derde karşı şifa vardır ve sâm, ölümdür.”[1338]
24- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Misvak kullanınız ve misvak ne güzel şeydir! Dişin pasını gide­rir, balgamı söker, gözü keskinleştirir, diş etlerini kuvvetlendirir, ağız ko­kusunu önler, mideyi onarır, cennetin derecelerini artırır, meleklerin övgü­sünü kazanır, Rabb’in rızasını elde eder ve Şeytan’ı kızdırır.”[1339]
25- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Şu dilcik iltihabı yüzünden ne diye çocuklarınızın boğazına par­mak sokuyorsunuz? Şu öd ağacından şaşmayınız. Çünkü bundan, yedi has­talığa karşı yedi şifa elde edilir. Zatülcenp bunlardan biridir. Anjin (boğak) hastalığına karşı bundan buruna çekilir ve zatülcenp hastalığına karşı ondan ağızdan verilir.”[1340]
26- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Herhangi biriniz, neden bir (din) kardeşini (göz değdirerek) öldürüyor? İçinizden biri, kardeşinden hoşuna giden bir şey gördüğü zaman ona, mübarek olsun duasında bulunsun.”[1341]
27- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“İlâçlarınızın herhangi birinde fayda varsa mutlaka hacamat şi­şesinde, bal şerbetinde ve hastalığa uygun düşen dağlamada vardır; ancak ben dağlanmayı sevmem.”[1342]
28- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Soğan, pırasa ve sarmısak yemeyi menetti.”[1343]
29- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Kişinin ayakta içmesini menetti.”[1344]
30- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Güneş ile gölge arasında oturmayı menetti ve şöyle buyurdu: Bu, Şeytan’ın oturuşudur!.”[1345]
31- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Hastalarınızı yemeye ve içmeye zorlamayınız! Allah, onları ye­dirir ve içirir.”[1346]
32- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“İçinde hurma bulunmayan evin halkı aç sayılır.”[1347]
33- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Sütlü bulamaç, hastanın içine rahatlık verir ve tasanın bir kısmını kaldırır.”[1348]
34- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Üç şey vardır ki bunlarda, ölümdün başkasına karşı şifa vardır: Sena (müshil otu) ve kimyon…”[1349]
Üçüncüsü, hadisin râvisi tarafından düşürülmüştür.[1350]
35- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Ayın onyedisine rastlayan Salı gününde hacamat, bir senelik derde devadır.”[1351]

36- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:

“Ailesi sıtmaya yakalandığı zaman kaynatılmış arpa suyu getiril­mesini emreder, bu hazırlanır ve sonra onlara bu arpa suyunu içmelerini emrederek şöyle buyururdu: O, üzüntülü kişinin gönlünü ferahlatır ve hasta kişinin içini temizler. Tıpkı siz kadınlardan birinizin su ile yüzünden kiri te­mizlemesi gibi.”[1352]
37- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“İki en acı bitki olan Sarısabır ve hardal’da ne var?”[1353]
38- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Her gün, yedi olgun hurma ile sabahlayan kişiye, o gün zarfın­da ne zehir, ne de büyü tesir eder.”[1354]
39- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Her ayın üç sabahında bal yalayan kişiye büyük bir belâ (has­talık) isabet etmez.”[1355]
40- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Sirke, ne iyi katıktır!”[1356]
Bu hadisin sebebi şöyle anlatılmaktadır. Rasûl-i Ekrem Efendimiz, ailesinden katık istemişlerdi. Kendilerine, “yanımızda sirkeden başka bir şey yok!” denildi. Rasûl-i Ekrem Efendimiz, sirkenin getirilmesini emir buyurdular, ondan yemeye başladılar ve bu esnada bu hadisi buyurdular.[1357]
41- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Boğak yüzünden parmak bastırmakla çocuklarınızı incitmeyiniz ve topalaktan şaşmayınız.”[1358]
42- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“İki şifa (kaynağın) dan şaşmayınız: Bal ve Kur’an.”[1359]
43- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Kabaktan şaşmayınız. Çünkü o, zekâyı artırır ve beyni geliştirir.”[1360]
44- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Merzengûş (mercanköşk) den şaşmayınız ve onu koklayınız; çünkü nezle için iyidir.”[1361]
45- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Deve ve inek sütlerinden şaşmayınız! Bu hayvanlar bütün bitkilerden yerler ve onların sütü her derde karşı devadır.”[1362]
46- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“İnek sütlerinden şaşmayınız, bunlar devadır ve inek yağlarından da şaşmayınız, bunlar da şifadır. Ancak inek etlerinden sakınınız; çünkü bunlar derttir.”[1363]
47- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Zeytinyağından şaşmayınız. Onu yiyiniz ve sürününüz; çünkü o, basur’a karşı faydalıdır.”[1364]
48- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Sırt etinden şaşmayınız; çünkü o, etin en iyi tarafıdır.”[1365]
49- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Yaş keme’n-in (mantarın) suyundan şaşmayınız. Çünkü kem’e kudret helvasmdandır ve onun suyu göze şifadır.”[1366]
50- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Hurma, Kudüs’teki taş ve ağaç cennettendir.”[1367]
51- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Hurma cennettendir ve onda zehire karşı şifa vardır.
Siyah Arağ koçu da siyatiğe karşı şifadır.
Eti yiyilir ve çorbası içilir.”[1368]
52- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Afyon içersem, nazarlık takarsam,
kendi nazmım olarak şiir söylersem artık yaptıklarıma aldırmam
(diğer yaptıklarımın hepsi bunların yanında hiç kalır).”[1369]
Tövbe İle İlgili Ayet Ve Hadisler Hikâyeler
Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Ey iman edenler!.. Gerek kendinizi, gerekse ailelerinizi öylesine bir ateşten koruyunuz ki, onun yakacağı insanlarla taşlardır. O cehennemi iri gövdeli sert tabiatlı bir takım (azap) melekleri memur edilmiştir ki, Onlar Allah’ın emirlerini yerine getirmekte (asla) kusur etmezler ve emredileni (noksansızca) tatbik ederler. (Cehennem’e giderken dünyada Allah’ın emirlerine yüz çeviren kimselere):
“Ey kâfirler, bu gün (boşuna yere) özür dileyip yakınmayın. Siz bugün sadece (dünyada iken) yapmış o olduklarınızın cezasını göreceksiniz.”
“Ey İman edenler!.. İşlediğiniz günahlardan hiç bir zaman bozmaya cağınız bir tövbe ederek Allah’a dönün. Olur ki Allah, günahlarınızı örterek altından ırmaklar akan Cennetlere kor. O gün Allah, Peygamberi ve O’nunla beraber olanları utandırmaz. Onların nurları, önlerinde ve sağ taraflarında koşar. Onlar; “ey Allah’ım” derler “nurumuzu tamamla ve günahlarımızı bağışla, şüphesiz sen her şeye kadirsin.”[63]
1- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Şüphesiz ki Ulu Allah kulunun, işlediği günahlara pişmanlı duyarak tevbe etmesine şimdi okuyacağınız hikâyedeki adamdan daha çok sevinir:
İçinizden biri üzerindeki yiyecek ve içeceği ile birlikte binek hayvanını kaybetmiştir. (Aklına gelen her tarafı aradıktan sonra) adam, hayvanını bulmaktan ümidini kesmiş bir halde bir ağacın gölgesine uzan mı dinlenirken bir de bakar ki (kaybolan binek hayvanı) yanı başına dikilmiştir.
Adam hemencecik yerinden doğrularak binek hayvanını yularından tutar ve ölçüsüz sevinci içinde ne söyleyeceğini şaşırarak (“Allah’ım!.. Sen benim Allah!ım, ben de senin kulunum” diyeceği yerde) dili sürçüp “Allahım! Sen benim kulumsun, ben de senin Rabbinim” der. (İşte kulu­nun öz yürekli tevbesi karşısında Allah bu kulunkinden daha derin bir sevinç duyar.)[64]
anında hiç kalır).”[1369]
Tövbenin Geciktirilmesinden Doğacak Olan Zararlar
Tövbenin geciktirilmesi korkunç tehlikeler arz eder. Günah ilk işlen­diği anlarda kalb kararır. Bir an önce tövbe edilerek kalb o manevi kirden arıtılmazsa -Allah korusun- sonu uçurumdur. İnsanı hızla bedbahtlı­ğa doğru sürükler.
Lânetlik şeytan ile Bel’am İbni Bâûrâ’nın durumlarını hatırlatalım. Bun­lar önce günaha daldılar, sonunda da îmandan çıkarak küfür ve inkârın ko­yu karanlığına saptılar, ebediyyen bedbaht oldular.
Ey mü’min, gaflet uykusundan uyan, durmadan Hak yolda ilerlemeğe çalış! Ola ki yüreğindeki o kalın isyan damarını koparıp atar da, boynunu ağır günah yükünün altında kopmaktan kurtarırsın. Her günah siyah bir lekedir, kalbi karartır. Bunu hiç hatırından çıkarma. Kendini iyice tart. ‘Bak bazı ermişler ne diyorlar:
“Günahlar gönülleri karartır. Kalbin kararmağa yüz tuttuğu da şun­dan anlaşılır: Eğer işlediğin günahların sana yükleyeceği ağır cezadan korkmuyorsan, ibadet etmeğe zaman ayıramıyorsan, daha başka bir deyiş­le doğru yola gelmiyorsan gönlün kararmış ve katılaşmış demektir.
Ey mü’min! Hiç bir günahı küçük görme. Sonra büyük günahlara dal­dığın halde kendini pak ve günahsız sanırsın. Kelmes İbni Hasan anlatıyor:
“Öyle bir günah işledim ki kırk yıldır affı için ağlıyorum.” Yanımda bulunanlar Kelmes’e
“Nedir o günah?” diye sorarlar, O da şu olayı anlatır:
“Günlerden bir gün bir din kardeşimiz ziyaretime gelmişti. Ona hu­susi bir balık alıp kızartarak ikram ettim. Afiyetle yedi. Yemek bittikten sonra komşunun duvarından bir parça çamur aldım. Misafirim bununla el­lerini yıkadı, işte bu bir günahtır!..
Ey mü’min!.. Nefsini hesaba çek, bir an önce tövbe etmeye bak. Çün­kü ecel saati meçhuldür, ne zaman çalacağı belli olmaz, her an kapını ça­labilir. Dünya renk renk nimetleri, çeşit çeşit güzellikleriyle geçici ve al­datıcıdır. Nefs ve Şeytan aman tanımaz baş düşmanlarındır. Etrafını- çepeçevre kuşatan bu hain düşmanlardan kurtulabilmek için Allah’a sığın, O’na dön, O’na yalvar yakar. Âdem babamızı düşün.. Ulu Allah onu nihayetsiz kudretiyle yaratmış, ona can vermiş, sonra da meleklerinin omuzlarında Cennetine koymuştu. Sonra ne oldu? Âdem babamız orada bir günah iş­ledi; Cennetten sürüldü. Bunun üzerine Ulu Allah Âdem’e şöyle hitap etti:
“Ey Âdem, ben sana nasıl komşuluk ettim, söyler misin?” Âdem de:
“İyi komşuluk ettin, ey Rabbim!” diye cevap verince Ulu Yaratan şu emri verdi:
“Ey Âdem, keramet tacımı bırak, benden uzaklaş. Bana isyan eden kimse, bana komşuluk edemez.
Rivayete göre Âdem babamız bu günahından ötürü eksiksiz iki yüz yıl iki gözü iki çeşme ağladı. Bunun üzerine Ulu Allah tövbesini kabul ede­rek onun günahını bağışladı.
İşte Âdem babamızın gerçek hikâyesi bu! Üstelik peygamber olan Hz. Âdem, bir günah yüzünden bu acı durumlara düşer ve dayanılmaz azarla­ra muhatap olursa, sayısız kötülükler işleyenlerin sonları ne olacaktır? Bir peygamber bunca yıl yalvarıp yakararak Allah’a tövbe ederse, Allah’a kar­şı isyan bayrağını çekmekte ayak direten zâlimler ne yapmalıdır?
Şair ne güzel söylüyor:
“Tövbe eden, tövbe ettiğine göre yine de içinde Allah’a karşı bir korku barındırıyor, demektir. Ya hiç tövbe etmeye yanaşmayan bedbahtla­rın hâli ne olacak?”
Eğer tövbe ettikten sonra tövbeni bozar da ikinci kere günah işler sen yine tövbe et. Ama bu kere “İnşaallah bir daha ölünceye kadar günah işlemeyeceğim!” diyerek kararlı ol. Eğer günah işlemeyi huy edinmişçesine üçüncü, dördüncü kere tekrarlarsan, peşinden yine tövbe et. Günah işlemekten nasıl bıkmıyorsan, tövbe etmekten de bıkma. Umutsuzluğa düşme. Tekrar tekrar günah işledim diye tövbe etmeyi elden bırakma- Lânetlik şeytan sakın seni aldatıp da tövbe etmene engel olmasın. Çünkü tövbe etmeye heveslenmen, bir gün doğru yola girebileceğine alâmettir. Allah resulü diyor ki:
“İçinizden en iyileriniz, günahı çok olduğu halde umutsuzluğa kapılmayıp da bol bol tövbe eden; Ulu Allah’a yönelerek O’na yalvarıp yakaranınızdır.”
Ey mü’min!.. Şu İbret dolu Allah kelâmını düşün:
“Kötülük işleyenler veya kendi kendilerine yazık edenler, bu har ketlerinden sonra Allah’a tövbe ederlerse, Allah’ın çok bağışlayıcı ve esirgeyici olduğunu görürler.” [61]
Ey mü’min!.. Bir daha asla günah işlemeyeceğine kalbinin bütün samimiyetiyle karar verip and iç. -Yalnız Allah’ın takdir ettiklerinden kurtuluş mümkün değildir.- İmkân ve şartlarının elverdiği nispette hak hukukunu çiğnediğin kimselerle helâlleşmeğe bak. Helâlliklerini alamadıklarından ötürü de affetmesi için Ulu Allah’a yalvar. Ola ki haksızlığa uğrattıklarını senden hoşnut eder.
Vaktinde yerine getiremediğin üzerine borç olan kalmış ibadetleri kaza et. Sonra tüm vücudunu temizle, ellerini yıka, abdest al, dört ret namaz kıl. Namaz bittikten sonra Allah’tan başka her hangi bir fani varlığın göremeyeceği bir yere git ve orada yüzünü toprağa sür. Sonra baş toprak serp. En değerli uzvun olan yüzünü toprağa öylesine sür ki, iki gözün iki çeşme ırmak ırmak yaş akıtsın, gönlün hüzün ve yalnızlık türküleri yaksın, hakir olan kısık sesin hıçkırıklara karışsın. İşlediğin günahla bir bir ortaya dök. İsyan bayrağını çeken nefsinin azgın başını ez. Ve şu sözleri söyleyerek tepelemeğe bak:
“Ey utanmaz nefs! Artık daha günah işlemeğe son vermenin zamanı gelmedi mi, daha günaha doymadın mı? Bunca günahtan sonra Allah’ın gazabı karşısında durabilecek ve ağır azabına dayanabilecek gücün kaldı mı?
Daha buna benzer birçok şeyleri hatırında canlandır. Bol bol gözyaş­ları dökerek gönül kirlerini pakla. Bunlardan sonra da iki elini göğe doğru kaldırarak Allah’ına şu yakıcı sözlerle yakar:
“Allah’ım, kaçak kulun yine kapma döndü. Âsi kulun barışmak is­tiyor. Günahkâr kulun özür diliyor. Ne olur beni-affet, özrümü kabul et. Ba­na rahmet nazarınla bak, bana merhamet et.
Allah’ım, geçmiş günahlarımı yargıla. Âhir ömrümde sana karşı isyan etmekten beni muhafaza et. Çünkü her şey senin kudret elinin altındadır. Sen biz âciz kullarına karşı çok esirgeyen ve bağışlayansın.”
Sonra şu duayı okursun:
“Ey büyük – küçük tüm işlerin en sonunda baş vuracağı son kapı; ey gamlıların son dayanağı; ey “Ol!” deyince olduran, “Öl!” deyince de öl­düren Ulu Allah!.. Her yanımızı, günahlar sardı. Ey sıkıntıları gideren Allah’ım, bizi bu günahların ağır sıkıntısından kurtar. Ben o günde yalnız sa­na güveniyorum. Tövbemi kabul et, ey gerçek tövbeleri kabul eden Allah’ım!.
Daha sonra da bol bol ağlayarak, feryad figân ederek şu sözleri hay­kır:
“Ey bir işi diğer işine sekte vurmayan; ey bir duyuşu, diğer duyu­şu, diğer duyuşuna engel olmayan; ey yığın yığın isteyicilerin isteklerinden usanmayan; ey merhametlilerin en merhametlisi olan Allah’ım.. Sen dile­diğin her şey yapmağa kaadirsin. Ne olur, bizi atfınla rızıklandır, bize rah­met ve mağfiretinin nihayetsiz tadını taddır.”
En sonunda da sevgili Peygamberimize salâvat getir, O’nun pak so­yundan gelenlere, yolundan gidenlere rahmet oku.
Ey mü’min!.. Ayrıca Allah’tan bütün mü’minleri affetmesini dile, O’nun aydınlık yolunda yürü. Artık sen hiç caymamak üzere gerçek bir tövbe et­tin Anadan yeni doğmuş bir çocuk gibi günahlardan arınmış bulunuyor­sun Allah’ın gözdesi ve sevgilisisin. Tarifsiz sevaplar, ölçüsüz rahmet ve hareketler sana! Sana emniyet ve kurtuluşun engin ufku açıldı. Allah’ın gazabına uğramaktan, günahların boğucu sıkıntısından ve tasasından kurtuldun. Allah’ın izniyle böylece de Tövbe geçidini geçtin.
Geniş lûtfu ve yaygın rahmet iyi e doğru yolu gösteren yalnız Ulu Al­lah’tır.[62]
Tövbenin Kabul Şartları:
Tövbenin kabul olması için yerine getirilmesi gereken dört şartı var­dır. Şimdi bu dört şartı bir bir inceliyelim:
1. Günah işlememeğe kesin karar vermek: Kul günahından tövbe etmeğe kalkıştığı zaman bir daha asla günah işlemeyeceğine (kalbiyle Al­lah’a karşı kesin söz vermelidir. Bir daha da aynı günahı işlemeye yanaşmamalıdır. Eğer, günahı terk ettiği halde içinde bazen işlemek arzusu kı­mıldanıyorsa, o kimse tövbe etmiş sayılmaz; o günaha karşı içinden ge­çen bütün en ufak arzu kırıntılarını bile söküp atmaya çalışmalı ve bunun kesin kararını vermeğe bakmalıdır.
2. İşlenmiş olan bir günahtan tövbe etmek: Kul daha önce işlemiş bulunduğu bir günah için tövbe etmeli, pişmanlık duymalıdır. Daha önce işlemediği bir günah ‘için tövbe etmemelidir. Çünkü o günahsızdır. Neye tövbe edecek? Meselâ sevgili Peygamberimiz (s.a.a.) hakkında:
“O, küfürden uzaktı.” diyebiliriz fakat:
“O, küfürden tövbe etti.” diyemeyiz. Dense bile çok yersiz ve ma­nasız bir söz olur. Çünkü Peygamberimiz hiç bir zaman küfür üzere olma­mıştır.
“Hz. Ömer küfürden döndü, tövbe etti.” diyebiliriz. Böyle bir söz gerçeği söylemekten başka bir şey değildir. Çünkü Halife Ömer daha ön­ce kâfir idi. İslâmiyete sonradan girdi.
3. Daha önce işlenilen günah, bundan sonra işlenmeye kesin karar verilen günah şiddet ve derecesinde olmalıdır. Kul günahından tövbe ederken işlemiş olduğu günahının, bir daha işlememek üzere karar verdiği günahın dengi olması gerekir. Ancak tövbesi o vakit kabul görür. Meselâ yaşlı bir kimse güçlü kuvvetli olduğu gençlik yıllarının heyecanı ile zina suçu işleyerek namusa göz dikmiş olabilir veya yine kanının kaynadığı o yıllarda yol keserek adam soyabilir. İhtiyarlayınca bir gün bu işlediği ağır suçlarından ötürü tövbe ve istiğfar getirebilir.
Bu ağır suçlardan ötürü tövbe eden ihtiyar adama tövbe kapıları açık­tır. Gerçekten tövbe etmişse kabul de görür. Yalnız şu farkla ki, bir daha zina suçu işlememeğe veya yol kesip insan soymamağa karar vermek şeklinde değildir. Çünkü artık zaten bunları işleyecek güç ve tâkattan düşmüştür; istese de yapacak durumu yoktur. Fakat bununla birlikte yalan söyleyebilir, bir başkasını çirkin iftiralarına kurban edebilir veya onu bunu çekiştirerek müslümanları birbirine düşürebilir. Bunlar ve bunlara benzer aynı derece ve şiddette suç ve günahlar işleyebilir. Ki bunlar da zina ve yol kesicilik derecesinde ağır ve çirkin birer günahtır. İşte bu yönden zi­nadan veya yol kesicilikten tövbe eden bir ihtiyarın tövbesi caizdir ve Al­lah katında da kabul görür.
Günahlar derece derecedir. Fakat aslında tüm günahlar bir nokta et­rafında toplanıyor. Derece bakımından bid’atın altında kalanlar veya küf­re sokanlar… Bid’at ise küfrün bir derece daha altında kalan günah çeşididir.
4. Tövbe sırf Allah için yapılmalıdır. Tövbenin kabul edilmesi için dördüncü şart da onu sadece Allah’a yapmaktır. Tövbe eden kimse, tövbe ederken daima Allah’ı düşünmeli, O’nun gazabını, acı azabını gözleri önü­ne getirmelidir. Yoksa dünyalık bir çıkar sağlamak niyetiyle, şehvet hırsıyla, makam ve mevki düşüncesiyle yapılan tövbeler Allah katında kabul görmeyecektir. Yoksulluktan kurtularak mal ve servete kavuşmak için töv­be etmek yahut işlemeğe gücü yetmediği bir fiilden veyahut da etrafın­daki insanlardan korktuğundan dolayı tövbe etmek kabul değildir. Böyle­sine bir harekete girişen kimse tövbe etmiş sayılmaz.
İşte (buraya kadar verdiğimiz izahlar tövbenin kabul olmasını temin eden başlıca şartlardır. Bu şartları eksiksiz olarak yerine getiren mü’min tam manasıyla bir tövbe etmiş ve gerçekten Allah’a yönelmiş demektir.
Bir mü’mîni tövbe, etmeye zorlayan bir takım sebepler vardır. Bu se­bepler başlıca üçe ayrılır. Şimdi de bunlar üzerinde biraz kalem gezdire­lim:
1- Günahların doğuracağı kötü sonuçları göz önüne getirmek,
2- Allah azabının güç yetmez, takat getirilmez derecede çetin ve ağır olduğunu düşünmek,
3- Sınırsız kudret sahibi olan Ulu Allah karşısında kendi zavallı varlığını hatırlamak.
Düşünün bir kere!.. Dünyada güneşin yakıcı sıcağına ve hafif bir kaç kırbaç darbesine bile dayanamayan insanoğlu, acaba cehennemin kavuru­cu ateşine ve zebanilerin ağır topuz darbelerine nasıl katlanacak?
Yine zararsız bir sineğin vurmasından bile incinen zavallı insan, öte dünyada ateşten yaratılmış koskocaman akreplerin, deveboynu kalınlığın­da azılı yılanların sokuşlarına nasıl dayanacak? Cenabı Hakk’ın gazabına uğramaktan ve cezasına çarpılmaktan yine kendisine sığınırız.
Bütün bunlar, onları bir film makinasının şeridi gibi, gece gündüz göz­leri önünden geçiren uyanık mü’mini tövbe etmeye ve sımsıkı Allah yo­luna sarılmaya iten başlıca sebeplerdir. Başarı Allah’tandır.
Soru: Sevgili Peygamberimiz, “Günahlar karşısında derinden piş­manlık duymak tövbe etmek demektir,” diye buyurdular. Bunun dışında başka bir şart koşmadılar. Buna ne dersiniz?
Cevap: Şunu iyi bilmek gerekir ki, pişmanlık duymak kulun iradesine bağlı değildir. Öyle bir an gelir ki kul, ansızın pişmanlık duyabilir. Ama bu tövbe etmek demek değildir. Daha açıkçası şunu demek istiyoruz. Töv­be kulun irade ve isteğine bağlı bir pişmanlık halidir. Hatta o tövbe etmekle emredilmiştir. İşlediği günahları ve kötülükleri yüzünden mal ve serve­tinden makam ve rütbesinden olanların pişmanlığı tövbe mi sayılacak? As­la! O halde Peygamberimiz ne demek istiyor?
Bizim anladığımız kadarıyla “Pişmanlık, tövbedir” diyen Peygamberi­mizin bu sözünde ilk bakışta anlaşılması güç olan bir husus var. O da şu­dur:
“Pişmanlık Ulu Allah’a hürmet ve saygı besleyen, O’nun azabının korkusunu taşıyan bir hareket olmalıdır. Böyle bir pişmanlık sahibini ger­çek tövbeye sevk eder. Tövbeye iten sebepleri düşünen kimse içten bir pişmanlık duyar ve bir daha günah işlemekten cayar. Bunun manası kulun bir daha işlememek üzere günahları terk etmesi ve bütün varlığıyla Al­lah’a yönelmesi demektir.
Soru: Tövbenin, bir daha işlememek üzere günahlara kesin bir son vermek demek olduğu iyice anlaşılmış bulunuyor. İnsanın küçük olsun, büyük olsun (hiç günah işlememesi mümkün mü? Kaldı ki Allah’ın en seç­kin kulları olan peygamberlerin bile günah işleyip işlemedikleri hususun­da ilim adamları arasında görüş ayrılığı vardır.
Cevap: İnsanın hiç günah işlememiş olması mümkündür; imkânsız bir şey değildir. Aslında günahsız, tertemiz olmak o kadar zor bir şey de sayılmamalıdır. Ulu Allah yaygın rahmeti ve nihayetsiz kudretiyle dilediği kullarını seçkin kılar, onlara tüm günahlarından arınmış lekesiz bir hayat sürdürür. Peygamberler bu sınıfa girerler.
Ayrıca insanoğlunun günaha girmesi için o suçu bilerek ve isteyerek işlemesi şarttır. Yanılarak işlenen günahlar yüce Allah tarafından affedi­lir.
Soru: Tövbe ettikten sonra tövbemi bozup yine günah işleyeceğim­den korkuyorum. İşte bu korku tövbe etmeme engel oluyor. Tövbesine bağ­lı kalamayacak olan bir kimsenin tövbe etmesi bir fayda sağlar mı?
Cevap: Lânetlik şeytanın oyalama ve aldatmacasından başka bir şey olmayan bu zehirli fikirleri sana kim aşılıyor? Ya tövbe ettikten sonra b daha hiç günah işlemeden ölüp gidiversen!.. İşte imanını kurtardın ve lekesiz kurtuluşa eriştin demektir.
Tekrar günah işlemekten korkmaya gelince, tövbeni içten gelen kesin bir (kararlılıkla ve bağlılıkla etmeli; bu konuda iradeni terbiye ederek çelik gibi sağlamlaştırmalısın. Eğer bu kesin kararlılık ve bağlılıkta ayak diretebilirsen, hedefine varmış olursun. Ya ayak diretemez de kesin kararlılık ve bağlılıktan ayrılırsan!. O vakit üzerinde sadece yeni işlediğin günahlar leke olarak kalır. Geçmiş günahlarından arınmış ve kurtulmuş olursun. İşte kul hesabına bu bile büyük bir kazançtır. Demek oluyor ki tekrar günah işlemekten korkmak tövbe etmeğe engel değildir. Ve geçmişteki tüm günahları silip süpürür.[58]

Tövbenin Önemi
Ey ibadet yolunun yolcusu!.. -Allah seni muvaffak etsin- İlim Geçidi’ni aştıktan sonra tövbe geçidine vardın demektir. Hak yolunda ilerliyebilmen için bu geçitten de geçmen, bu engeli de aşman gerekir. İki sebep yüzünden Ulu Allah’ın merhamet kapısına yüz sürüp günahlarına bir daha geri dönmemek üzere tövbe etmelisin. Şimdi bu iki sebebi tek tek açıklamaya koyulalım:
1. Başarısızlığa düşmemek: İşlediği günahlarına tövbe etmeyen mü’min, ibadet etmeye muvaffak olamaz. Çünkü günahlarının çöktürdüğü uğursuzluk sahibini manevî mahrumiyet ve perişanlığa sürükler, ibadet et­mesine engel teşkil eder. Günahlar öylesine birer ayak bağıdırlar ki mü’minin Allah’a itaat yolunda yürümesine, hizmetine koşmasına engel olur­lar. Allah’a yönelmesini frenlerler. Zaten aslında günahların ağır yükü al­tında ezilmekte olan mü’minin bunlardan tövbe ederek sıyrılıp hafiflemedikçe, iyilik yapması, içinden gelerek ibadet etmesi mümkün değildir.
Fakat insanın günah işlemekte ayak diretmesi ise başlı başına bir fe­lâkettir; gönlü karartır. Kararan gönlü de yoğun bir zulmet ve kasvetin bürüdüğü, inkâr kabul etmez bir gerçektir. Böylesine bir kalb samimiyet ve ihlâs, şefkat ve merhamet, saflık ve temizlik gibi üstün insanî duygulan içinden söküp atar. Hatta eğer Allah’ın rahmet ve mağfireti yetişmezse mü’mini küfre ve kötülüklerin içine iter. İçinde merhamet taşımayan ve kötü duygu ve düşüncelerle dolup taşan bir kalb nasıl Allah’a ibadet ede­bilir? Bir yandan günah işlemeğe, ötekine berikine halksızlık etmeğe devam eden bir kimse, ben Allah’a ibadet ediyorum, iddiasında nasıl bulunabi­lir? Üzerine pislikler sıvaşmış birisi Allah’a yalvarıp yakarmak için hiç nu­runa çıkabilir mi? Sevgili Peygamberimiz diyor ki:
“İnsan yalan söylediği vakit, ağzından etrafa öylesine manevî ma­nada pis kokular yayılır ki, iki yazıcı melek bile ağır ve pis koku yüzünden hemen oradan uzaklaşırlar.”
Böyle kötü bir dil Allah’ın ulu adını anmağa lâyık mıdır? Hemen ce­vap vererek söyleyelim ki günah işlemekte ayak direterek her an Allah’a isyan eden kul aydınlık yolu bulamaz, Allah’a karşı olan ibadet vazifesini yapamaz, yapsa da bu ibadet onda hiç bir zaman köklü insanî duygular meydana getirmez. Bütün bunlar kulun başına benliğine saran ağır ve çir­kin günahlar yüzünden ve bunlara karşı bir daha dönmemek üzere tövbe etmemesinden ileri gelmektedir.
Şu sözleri söyleyen, gerçeği ne güzel dile getirmiştir: -Ey insanoğlu, eğer içinden gündüzleri oruç tutmak, geceleri de na­maz kılmak gelmiyorsa, bil ki günahların seni sımsıkı bağlamış, bir yere kıpırdatmam aktadır.
2. Düzen ve kararlılığa kavuşmak: Mü’min tüm geçmiş günahları­na, bir daha işlememek üzere kesin olarak karar vermek ve bu kararlılık içinde Allah’tan günahlarının affını dilemek zorundadır. Bu hareket şekli onun hayatına düzen ve kararlılık getirecek, ona mutluluk ve kurtuluş su­nacaktır. Yoksa günahlarından kesin bir tövbe ile arınmayan kulun işleye­ceği ibadetler Allah katında kabul ve itibar görmeyecektir.
Ayrıca kulun günahlarına kesin olarak tövbe ederken, üzerinde kul hakkı varsa gidip davacıların gönül rızasını alması şarttır. Kulun günahla­rından tövbe etmesi nasıl farz derecesinde üzerine borç ise, aynı şekilde hakkını yediği kimseye de varıp gönül rızasıyla hakkını helâl ettirmesi boy­nuna borçtur. Günahlarına tövbe etmeyen kul Ulu Allah’a karşı borçlu durumundadır. Böylesine bir durumda da yapılan çoğu ibadetler nafile, he­diye mânasını taşımaktadır. Bu durum tıpkı şuna benzer: Borcunu ödeme­mekte ayak direten bir kimse düşününüz. Bu kimse alacaklıya götüreceği ufak-tefek hediyelerle borcunu ödemiş olabilir mi? Olamaz. Hatta borcu­nu ödemediği için, alacaklı kimse, getirdiği hediyeleri geri çevirir.
Ey insan, bir yandan günah işlemeğe ve haram yemeğe devam eder­ken diğer yandan da helâl ve mubahı terk ederek ne kazanıyorsun? Han­gi yüz ve suratla Allah’a yalvarıp yakarıyor, O’nu medh-i sena ediyorsun? Oysak Rabbin sana dargın ve kırgındır, öfkelidir, kızgındır. İşte günah üstüne günah işleyenlerin durumu bundan ibarettir.
Ulu Allah’tan bize yardım elini uzatmasını dileriz.
Soru: Tövbe ne demektir? Tüm günahlarından arınmak İsteyen kimse ne yapmalıdır?
Cevap: Tövbe kalb ile ilgili bir konudur. Ve kalbi günahlardan arıta­rak orada Allah sevgisinden başka herhangi bir fanî varlığın sevgisinin kök salmasına müsade etmemek demektir.
Dîn ulularımız tövbeyi şöyle tarif ediyorlar:
“Sadece Ulu Allah’a hürmet ve saygı gayesi taşımak suretiyle O’nun gazabından korkarak daha önce işlenen bir günahı ikinci bir kere daha işlememeğe karar ve
Yemeğin Adabı (Kuralları)
1- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Şeytan, sizden birinizin her bir işi esnasında yanına gelir; hatta yemeği esnasında da yanına gelir. Birinizin elinden lokma düşünce ona bulaşan tozu kaldırarak lokmayı yesin ve onu şeytana bırakmasın. Yemeği bitirdiği zaman da parmaklarını yalasın. Çünkü bereketin, yemeğinin hangi kısmında olduğunu bilemez.”[1105]
2- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Her derdin esası oburluktur.”[1106]
3- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Cafer’in ailesi için yemek yapınız! Çünkü başlarına, kendilerini meşgul edecek bir durum geldi.”[1107]
Cafer, Rasûl-i Ekrem Efendimizin amcazadesi ve Hz. Ali’nin karde­şidir. Cenâb-ı Peygamber bu sözü, onun vefatında söylemişlerdir. Bir ailede cenaze olduğu zaman yakınlarının onlara yemek hazırlayıp getirmeleri çok yerinde bir hareket olur. Çünkü kendileri, ölüleriyle meşgul bulunurlar.[1108]
4- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Yemeğinizi dindar kişilere yediriniz ve iyiliklerinizi mü’minlere yapınız!.”[1109]
5- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Her günde bir yemekten fazlası israftır.”[1110]
6- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Bereket, yemeğin ortasına iner; siz yemeğin kenarlarından yiyiniz, ortasından yemeyiniz.”[1111]
7- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Yarayı dağlamayı ve sıcak yemeği sevmezdi ve şöyle buyurur­du: Soğuk yiyiniz, soğuk yemek bereketlidir. Dikkat ediniz, sıcak yemekte bereket yoktur!.”[1112]
8- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Yiyecek ve içeceği üflemezdi ve kab ağzında iken nefes al­mazdı.”[1113]
9- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Hurmayı yer ve çekirdeği tabağa atardı.”[1114]
10- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Biriniz yemek yediği zaman, “Allahım! “Bu yemeği ‘bizim için faydalı kıl ve onun yerine bize daha iyisini ver!” desin. Süt içtiği zaman da “Allahım! Bu sütü bizim için faydalı kıl ve bize ondan daha ver!” diye dua etsin. Çünkü yiyecek ve içeceğin yerini sütten başka hiç bir şey tut­maz.”[1115]
11- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Herhangi biriniz yemek yediği zaman parmaklarını yalasın; çün­kü yemeğinin hangi bölümünde bereketin olduğunu bilemez.”[1116]
12- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Sizden biriniz yemek yediği zaman sağ eliyle yesin, sağ eliyle içsin, sağiyle alsın ve sağıyle versin. Çünkü şeytan sol eliyle yer, sol eliy­le içer, soluyle alır ve soluyle verir.”[1117]
13- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Sizden biriniz yemek yerken elinden lokması düşerse lokmadan şüphelendiği tarafı attıktan sonra yesin ve onu şeytana bırakmasın.”[1118]
14- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Yemeğe oturacağınız zaman ayakkabılarınızı çıkarınız; çünkü bu, ayaklarınız için daha rahatlıktır.”[1119]
15- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Herhangi biriniz bir yemeğe çağrıldığı zaman gitsin. Eğer oruçsuz ise yesin ve şayet oruçlu, ise bereket duasında bulunsun bereketli ol­sun, desin.”[1120]
16- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Oruçlu olduğu zaman içecekle başlar (orucunu içecekle açar) idi. İçeceği bir nefeste içmez, iki defada veya üç defada içerdi.”[1121]
17- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Yiyeceğe, içeceğe ve hurmaya üflemeyi menetti.”[1122]
18- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Bu kabakla yemeğimizi çoğaltırız.”[1123]
Bu hadisin söyleniş sebebini, hadisin râvisi olan Câbir, babası Ta­rık’tan şöyle anlatmaktadır:
“Peygamber (s.a.v.) in evine girdi. Yanında bir kabak vardı. Bu nedir? Diye sordum. Rasûl-i Ekrem:
“Bu kabaktır, onunla yemeklerimizi çoğaltırız,” buyurdu.[1124]
19- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Tek parmakla yiyiş şeytanın yiyişi, iki parmakla yiyiş zorbaların yiyişi ve üç parmakla yiyiş peygamberlerin yiyişidir.”[1125]
20- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Koundan yedi şeyi (parçayı) sevmezdi: Öt kesesi, mesane, di­şilik uzvu, erkeklik uzvu, yumurtalar, gudde ve kan. Koyunun en çok sev­diği tarafı göğüs etiydi.”[1126]
21- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Böbrekleri, sidikle olan münasebeti yüzünden sevmezdi.”[1127]
Bilindiği üzer eböbrekler, karın boşluğunda omurganın yanıbaşin-da yer alan sağlı sollu iki organdan ibarettir. Bu organların görevi, sidiği ayırmak ve kanı temizlemektir.[1128]
22- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Kendisine yemek verildiği zaman “’Bismillah” der ve yemeği bi­tirdiği zaman şöyle dua ederdi: Allahım! Sen yedirdin, Sen içirdin, ihtiyaç­ları Sen giderirsin, biriktirileni sen verdin, doğru yolu sen gösterdin ve seç­kin kişilerden sen kıldın. Allah’ım! Verdiklerine karşılık sana hamd olsun.”[1129]
23- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Allah’ın ismi anılmadan (besmele çekilmeden) yiyilen her ye­mek ancak bir derttir ve o yemekte bereket yoktur. Bunun keffâreti ise, şa­yet sofra hâlâ kurulu bulunuyorsa besmele çekerek elini tekrar uzatmaklığın ve eğer kaldmlmışsa (yine) besmele çekerek parmaklarını yalamaklığındır.”[1130]
24- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Sofrası kaldırıldığı zaman şöyle dua ederdi: Sayısız, güzel ve mübarek (devamlı artan) şekilde Allah’a hamd olsun. Kimseye ihtiyacı ol­mayan, nimetine nankörlük edilmeyen, bırakılmayan ve kendinden asla ge­çilmeyen Rabbimiz olarak ihtiyaçlarımıza yeten ve bizi barındıran Allah’a hamd olsun.”[1131]
İmanlı kişi, Cenâb-ı Allah’ın kendisine ihsan buyurduğu güzel nimetler için şükür vazifesini yerine getirir. Bu yüzden kıyamette herhangi bir güçlükle karşılaşmayacaktır. Ancak kâfir, dünyada sahip olduğu nimetlerin hesabını kıyamette acı bir şekilde verecektir. Buradaki kâfir kelimesinden, lügat manâsının kasdedilmiş olması da muhtemeldir. Bu durumda güzel gü­zel nimetleri yiyip ve tüketip de bu nimetlerin şükrünü eda etmeyenler, küfran-i nimette bulunanlar kıyamet gününde bunun hesabını vereceklerdir. Bu takdirde kâfir kelimesinin manâsı, nimeti örten, nankörlük eden kişi de­mektir.[1132]
25- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Dünyada payına düşen (yiyip tükettiği veya giyip eskittiği) şey için mü’min kişinin ıbaşına kakılmaz, ancak kâfirin başına kakılır.”[1133]
26- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“İçerken üç kere nefes alır ve şöyle buyururdu: Bu (suyun üç ne­feste içilmesi) daha rahat, daha sağlıklı ve daha kandırıcıdır.”[1134]
27- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Yemeğini bitirdiği zaman şöyle dua ederdi: Bizi yediren, bizi içiren ve bizi müslüman kılan Allah’a hamd olsun.”[1135]
28- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Kavunu hurma ile beraber yerdi.”[1136]
29- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Üç parmağı ile yer ve dördüncüsünden yararlanırdı.”
30- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Üç parmağıyle yer ve elini silmeden evvel parmaklarını yalardı.”[1137]
31- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Hasta ziyaretlerini gün aşırı veya dört günde bir yapınız.”[1138]
rmek ve tam manasiyle Allah’a yönelmektir.”[57]

BİR ÖNCEKİ SAYFANIN DEVAMI..10..HADİSLER

Tevazu Ve Kibir
1- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Kibirli kişi, hakkı tanımayan ve halkı hor gören kimsedir.”[704]
2- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“İnsanlar, Adem’in çocuklarıdır ve Adem de topraktan (yaratılmış)dır.”[705]
Bütün ırklar, bir anne ve babadan türemişlerdir. O halde aralarında nesap bakımından bir üstünlük yoktur. Üstünlük, ancak takva ve amel-i salihledir. Kimin ameli daha iyiyse, Allah katında daha makbul olan odur. Nitekim Resulüllah efendimizin amcası olduğu halde, Ebu Leheb’i alçaltan ve ebedi bedbahtlığa mahkum eden, onun kendi ameli olduğu gibi, bir İran­lı olduğu halde Selman’ı ehl-i beyt dercesine yükselten de onun amelidir.[706]
3- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Bana, başkalarına karşı övünmemeniz ve hiç kimsenin hakkına tecavüz etmemeniz konusunda mütevazi olmanız bildirildi.”[707]
Allah’ın salih kullarından biri şöyle diyor:
“İnsanlar arasında kendisinden daha kötü bir kimsenin bulunabileceğine ihtimal veren kişide kibir vardır.”[708]
4- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Her kim Allalh için alçak gönüllülük yaparsa, Yüce Allah onun de­recesini yükseltir.”[709]
5- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Her kim böbürlenerek giysisinin eteklerini yerden çekerse, Cenâb-i Hâk, kıyamet günü ona rahmet nazarıyla bakmaz.”[710]
6- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Herkim (parmağıyla sildiği) tabağını ve parmaklarını yalarsa, Hz. Allalh o kimseyi hem dünya da hem de ahirette doyurur.”[711]
7- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Terazi, Rahman (olan Allah)’ın elindedir. Kimi milletleri yüceltir, kimilerini ise alçaltır.”[712]
7- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“O öylesine sonsuz bir kudret sahibidir ki; dilediğine izzet, şeref, devlet ve yüksek mevki verir. Dilediğini de hor ve hakir kılar. Mülk ancak O’nundur. Gücünü O’ndan almayanlar, güçlü görünseler bile, sonunda taru­mar olacaklardır.”[713]
8- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Bana ulaşmak istiyorsan dünyada bir atlının azığı kadar bir şey sana yeter. Zenginlerle oturup kalkmaktan sakın. Elbiseni eskimiş diye at­ma. Onu yamalar!”[714]
Bu hadisde sevgili peygamber efendimizin muhatabı Hz. Ayşe dolayısıyle kadın veya erkek samimi olan her müslümandır. Cennette Rasulüllah efendimiz ile beraber olmak isteyenler hadisde olduğu gibi davran­malıdırlar. Dünyada ki azıkları, bir yolcunun azığı kadar olmalı, ihtiyaçların­dan artanı almamalıdırlar. Zenginlerle oturup kalmamalıdırlar. Çünkü onlar­ın görkemli yaşantıları gönlünün çekebilir ve kendisini yanlış yollara sürük­leyebilir. Elbiseyi yırtıldı veya yıprandı diyerekten atmamalı, yamalanıp gi­yilmesi gerekir. Bu şekilde tasarruf edilen para, Allah yolunda harcanan muhtaçlara dağıtılmalıdır.[715]
9- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Eğer Allah’ın kulu, isen izarını (belden aşağıya mahsus giysini) yerden kaldır!”[716]
Elbisenin eteklerini yerden çekmek, kibirlilik alemetidir. Bu yüz­den belden aşağıya mahsus giysilerin veya kaftan gibi uzun üstlüklerin etek­lerinin yere düşürülmemesi tavsiye edilmiştir.[717]
10- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Geçmiş milletlerden bir adam, içinde kurularak yürüdüğü bir elbise ile dışarı çıkmıştı. Yüce Allah’ın emri üzerine toprak onu içine aldı ve o, kıyamete kadar sürecek bir azap içinde toprağın içinde tepinip durmak­tadır.”[718]
11- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Ben ancak bir kulum; kulun yediği gibi yer, içtiği gibi içerim.”[719]
12- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Küfrün başı, Meşrik yönündedir. Övünmek ve çalım satmak, at­çılık ve devecilik yapanlarda; acaz avaz bağırmak, göçebelerde; vakar ise koyun sahiplerindedir.”[720]
Meşrik’ten, İran ülkesi kastedilmektedir.[721]
13- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Cenâb-i Allah güzeldir. Bu yüzden güzelliği sever.”[722]
Hadisin sebebi: İbn-i Mesur’un peygamberimizden rivayetine göre, Resulüllah (s.a.s.) efendimiz şöyle buyurmuşlardır: “Kalbinde zerre kadar kibir bulunan kimse, cennete giremez.” Bunun üzerine bir adam:
“İnsan, el­bise ve ayakkabısının güzel olmasını arzu eder.” dedi. Resulülülah efendi­miz de:
“Allah güzeldir ve güzelliği sever.” diye yukarıdaki hadîsi buyur­dular. Hz. Allah, zat ve sıfatlar bakımından güzeldir. Bu yüzden kullarının da kılık ve kıyafetlerinin güzel olmasından hoşlanır. Kılık ve kıyafetin ye­rinde olması, kibirlilik değildir.[723]
14- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Allah için tevazu göstermenin çeşitlerinden biri de, meclislerdeki şerefin aşağı mertebesine razı olmaktır.”[724]
15- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Hepiniz Adem’in çocuklarısınız ve Adem de topraktan yaratıl­mıştır, Atalariyle övünen kişiler, (bu hareketlerinden) hemen vaz geçmeli­dirler; aksi takdirde Allah katında mayıs böceğinden daha değersiz olacaklardır.”[725]
16- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Firavun’un söylediği iki söz: “Sizin için kendim daha başka bir tan­rı bilmiyorum.” sözü ile “ben sizin en yüce tanrınızım,” sözü arasında fark vardı. Cenâb-i Hak, ilk ve son sözünün cezası olarak onu helak etti.”[726]
Firavun’un söylemiş olduğu sözler Kur’an-ı Kerimde de geçer.[727]
17- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Bir kişinin din ve dünya hususunda parmakla gösterilmesi, kötü­lük bakımından kendisine kafidir. Ancak Allah-ü Taâlâ’nın koruduğu kişi baş­kadır.”[728]
 Kıskançlık Ve Kindarlık
1- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Geçmiş ümmetlerin hastalıklarından olan haset (kıskançlık) ve kincilik size de geçti. Bu iki afet kökden kazır. Tabi ki sacı değil, dini kö­künden kazır. Benliğime hakim olan o yüce zat (Allah)’a yemin derim ki, mü­min olmayınca cennete giremez, birbirinizi sevmeyince de mümin olamaz­sınız. Dikkat ediniz!. Size uyguladığınız takdirde birbirinizi seveceğiniz bir şey söyleyeyim mi? O da; Aranızda selamlaşmayı yaymanızda.”[729]
Bu hadisde şöhretin bir afet olduğu belirtilmektedir. Mal, makam, ilim ve takvada parmakla gösterilecek duruma gelenlerden birçokları mağ­rur olarak kendilerini ebedî bedbahtlığa maruz bıraktıkları halde, bir kısmı da Cenab-ı Allah’ın himaye ve muhafazası sayesinde değişmemiş ve ruhla­rındaki safiyeti kaybetmemişlerdir. İstisnalar kaideyi bozmaz fetvasınca, şöhret her insan için afet olma niteliğini korumaktadır.[730]
Umrâ Ve Rukbâ
1- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Umrâ, ehli için caiz ve rukbâ, ehli için caizdir.”[1232]
Umrâ: Bir kimseye, ömrü boyunca, bir şeyin yararını mülk olarak vermektir. Hayatı boyunca bu şeyden yararlanır ve Ölümünden sonra o şey sahibine veya onun vârislerine döner.
Rukbâ: Bir kimsenin, “bu malı hayatın boyunca sana hibe ettim. Eğer benden evvel ölürsen bana döner ve eğer ben senden önce ölürsem sana kalsın.” diyerek bir şeyi bağışlamasrdır. Bu bağış doğrudur. Şart hü­kümsüz kabul edilerek mal hibe edilen kişinin olur.[1233]
Yetimi Korumak
1- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Bir veya iki yetimi evine alarak yediren içiren ve onun meşakkatlarına sabır eden kimseyle cennette işaret ve orta parmak gibi bir arada olacağız.”[614]
2- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Ben, yetime bakan kimseyle cennette iki parmak gibi oluruz.”[615]
Zulüm Ve İhanet
1- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Ey Ebe! Velid! Allah’dan kork. Çünkü sen, ihanet ederek milletden aldığın deve, sığır ve koyunları kıyamet günü, bağrıştıkları halde yüklenip haşır meydanına geleceksin.”[432]
2- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Mazlumun bedduasından sakınınız. Çünkü o, kendisinden zulmen alınan hakkını Allah’dan istemekte ve Hz. Allah’da hak sahibinin hakkını mutlaka verir.”[433]
3- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Zulüm yapmaktan kaçınınız. Zira zulümler, kıyamet gönü yapanın bir daha çıkamayacağı bir karanlığa girmesine sebeb olur.”
Cimrilikten sakınınız. Sizden önceki ümmetleri helak etmiş ve böylece birbirlerinin kanlarını dökmesine, haram olan şeyleri de helâl saymalarına cimrilik neden olmuştur.[434]
4- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Saltanatını Allah’a karşı gelmekle sağlamlaştırmaya çalışan kimseyi Hz. Allah kıyamet günü bütün hilelerini hiçe sayarak cezalandı­rır.”[435]
Günümüzün devlet adamları gibi, birçok kimse, kendi saltanat­larını sürdürmek ve garantilemek için, haram olan nedenlere başvurur. İn­an öldürmek, İslâm kanunu çiğnemek ya da değiştirmek, yolunu sapıt­mış hakimleri bir araya getirip kendi davasının çözümü için mahkeme kur­mak gibi dinle ilgisi olmayan şeyleri yapan kimseler, yarın kıyamet günü Allah’ın huzurunda kurulacak mahkemeye geldiklerinde herhangi bir hile gösterip kendisini Allah’ın kuvvet ve kudret elinden kurtaramayacaklardır-Dünyada birtakım dolaplar çevirmek kolay olabilir belki, ama kıyamet gününde böyle bir şeyin olması düşünülemez dahi.[436]
5- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Mazlumun bedduasından sakınınız. Çünkü onun bedduası bu­lutların üzerine çıkarak Allah’ın huzuruna varır. (Bedduasını dinleyen) Hz. Allah söyle der: “İzzet ve azametim üzerine yemin ederim ki, geç de olsa sana yardım ederim.”[437]
6- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Allah’dan başka yardımcı bulamayan çaresiz kimselere zulüm edenlere karış Allah’ın gazabı daha şiddetlidir.”[438]
7- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“İnsanlara eziyeti en çok olan kimsenin kıyamet günü, azabı insanlar arasında en şiddetli olan kişidir.”[439]
8- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Şüphesiz Hz. Allah sizin (erkek kız ayırımı yapmadan) çocuklarınız arasında yanaklarından öpmeye varıncaya kadar adaletli davranmanızı sever.”[440]
10- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Verdiği sözü bozan her hain, kıyamet günü boynuna sancakla tanıtılıp rezil edilir.”[441]
Hain olan her insanın kıyamet, günü, eline “bu falanca kimseye aittir” yazılı bir sancak verilir. Yaptığı hainliği simgeleyen sancakla bir­likte tüm insanlara teşhir edilip rezil ve rüsva kılınır.[442]
11- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Kim (iyi veya kötü) bir kabileye yardım edip onları destekler­se, onlardan olur. Bir zorbayı memnun etmek için, bir müslümanı tehdit ederek kötülük yapan bir kimse, kıyamet günü zorbayla birlikte cezalandı­rılacaktır.”[443]
12- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Hak sahibi bir kimsenin gösterdiği delilleri bozup hakkını elinden alan zalime yardım eden kişi, Allah’ın rahmetinden ve Peygamberin şefaatından mahrum kalır.”[444]
Cami, medrese, köprü gibi amme yararına işler yapan kimse­ler ne kadar sevap kazanırsa, bunların yapımında çalışıp yardımcı olanlar da o kadar sevap kazanırlar. Oysa gerek din, gerekse amme1 zararına olan meyhane, pavyon ve içki imal eden fabrikaların yapımında çalışıp yardım­cı olan kimseler yapan veya yaptıran kimsenin kazandığı günah kadar gü­nah kazanmakta.
Yine mahkemelerde davacı veya davalı hak sahibi bir kimsenin aley­hine yalancı şahitlik yapmakla zalime yardım eden bir kimse de dehşet­li o kıyamet gününde herkesin muhtaç olacağı Allah’ın rahmetinden, peygamberinse şefaatından mahrum kalacaktır. Gerçek dışı kararlar veren hakimler için de hüküm aynıdır.[445]
13- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Açılan bir dava için (yalancı şahitlik yapmak gibi) zalime yardım eden bir kimse, o işten vazgeçinceye kadar Allah’ın gazabı altında­dır.”[446]
14- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Başkasına ait bir toprağın bir karışına zulmen tecavüz eden herhangi bir kimsenin, Hz. Allah toprağın yedi tabakasına varıncaya kadar kazdırıp çıkardığı topraktan yapılan bir halka boynuna geçirilir ve o kimse insanlar arasında davalar bitinceye kadar teşhir edilip bekletilir.”[447]
15- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Ey insanlar! Allah’ın gazabından (korkunuz. Allah’ın birliğine yemin ederim ki, Hz. Allah mümine zulüm eden bir kimseden kıyamet gü­nü müminin intikamını muhakkak alacaktır.”[448]
16- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Her biriniz koltuğuna oturup dayandığı halde Hz. Allah’ın, Kur’anın içinde bulunan haram şeylerden daha başka şeyleri de haram kılmadığını mı zannediyorsunuz. Böyle düşünmeyiniz. Çünkü muhakkak ki ben, hadislerle bazı şeyleri emir eder, bazı şeyleri vaaz ve nasihatlarla bildirir, bazı şeyleri de yasaklarım. Bunlar, Kur’anda bulunanlar kadar, belki daha da çoklar. Şüphesiz Hz. Allah (memleketinizde bulunan yahudi ve hıristiyan gibi) kitap ehlilerinin evlerine “izinleriyle ‘girmenizin dışında gitmenizi haram kılmıştır- Yine Hz. Allah onların ailelerine vurmanızı ve mallarından yemenizi de haram kılmıştır.”[449]
Hz. Allah, bütün dinlerin arasından seçtiği İslâm dininin hü­kümlerinden bir kısmını Kur’an yoluyla, diğer bir kısmını da Hz. Muhammed’in aracılığıyla (hadislerle) insanlara bildirmiştir. Hadislerle insanlara bildirilen kısım, Kur’andaki hükümlerden daha çoktur.
Kitap ehlinin evine izinsiz girmenin, kadınlarına hakaret veya zina et­menin, ya da mallarından yemenin haram olduğu hadislerle bildirilen, fa­kat Kur’an’da yer almayan hükümlerdendir. Devletimize vergi dedikleri, iha­nette bulunmadıkları müddetçe bunlara hakaret etmek haramdır. İhanet ettiklerinde ise, bizimle savaş yapmış gibi olurlar ki, bizimle savaşanla­rın malları ganimet olduğundan bize helâldir.
Kör Yılanla Ona Hurma Taşıyan Kuş
Sonradan iyi amel ve temiz ahlâkı ile kendisini tanıyan müslümanların kanaatına göre veliler mertebesine yükselmiş olan bir zat doğru yo­la girmeden önceki halini bize şu ibret dolu sözlerle anlatıyor:
“Ben eskiden bir eşkıya idim. Dağ başında gelip geçenlerin yolunu ke­ser; silâh ucu ile zorla aldığım yolcu malları ile geçimimi temin ederdim. Bir çete arkadaşımla Dicle nehri’nin kenarından geçerken iki hurma ağa­cı gördüm. Ağaçlardan biri meyveli öbürü de kupkuru idi. Ağaçlara ya­kından dikkatle bakarken iki ağaç arasında gidip gelen bir kuş gözüme ilişti.
Kuş, önce meyveleri salkım salkım sarkan yaş hurma ağacına varı­yor; gagasına bir iki hurma takarak kuru hurma ağacına varıyor. Kuru dal­lar arasında bir müddet kaldıktan sonra, tekrar dönüp meyveli hurma ağa­cına geliyor ve arkasından yaş ve olgun hurmaları gagasına aldıktan son­ra yine kuru ağacın dalları arasında bir yere uçuyordu.
Kuşun ağaçtan ağaca durmadan uçması ve meyveli ağaçtan aldığı hurmaları kuru ağacın dalları arasına taşıması merakımı çekti. Acaba bu işin sebebi ne olabilir diye düşünerek kuru hurma ağacına tırmandım. Ağa­ca çıkınca gördüm ki kuru ağacın dalları arasında kör bir yılan yatmakta­dır. Ağaçtan ağaca uçan kuş da, ona meyveli hurma ağacından hurma ta­şımakta ve kuru ağacın çıplak dalları arasında kör ve çaresiz yılanın gı­dasını temin etmektedir.
Bunun üzerine içimden şöyle düşündüm. Bu kuru dallar arasında ya­tan canlı varlık kör bir yılandır. İnsanlara zararlı olduğu için Peygamberimizin görüldüğü yerde öldürülmesine müsaade etmiş, izin vermiştir. Böy­le iken Ulu Allah onun bile rızkını vermiş. Ağaçtan ağaca durmadan uçan kuşun yardımı ile meyveli ağacın hurmalarını yanı başına getirmiştir. Ben ise şükürler olsun, Allah’ın ortaksız varlığına samimi yürekle inanan bir kimseyim. Buna rağmen varlığı zararlı kör bir yılana bile kuru dallar ara­sında rızık veren esirgeyici bir Allah’ın kulu olduğumu unutmuş gibi ken­dimi kötü yollara kaptırarak geçimimi haram ve haksız yerlerden temin ediyorum. Ne kadar yanlış yola kapılmışım. Şu andan itibaren bütün yaptığım günahlara kırk bin kere tevbeler olsun, artık ben eşkiyalığı bıraka­rak geçimimi helâl yollardan kazanacağım.
“Ey Rahmeti bol esirgeyici Allah’ım! Yığın yığın geçmiş günahları­mı bana lütfederek sen bağışla! Senin dosdoğru yolunu gönlüme sindirip sana lâyık bir kul olmamı nasip eyle” diyerek yalvararak, eşkıyalığı bırakmaya kesinlikle karar verdim. Çete arkadaşlarım hafif sesle bir şeyler söylediğimi işitmiş; yanıma sokulmuşlar. Neler söylediğimi soruyorlardı.
Kuru ağacın dallan arasında gördüğüm çaresiz kör yılanı ve ona hurma taşıyan kuşu onlara bir bir anlattım ve gördüklerim karşısında eşkiya­lığı tamamen bırakıp helâl yollardan rızkımı kazanmaya karar verdiğimi arkadaşlara bildirdim. Anlattıklarımın tesiri ile onlar da gözyaşlarını tu­tamamışlardı. Hepsi de bana uyarak eşkiyalıktan ayrılmaya karar verdiler. Böylece çete arkadaşlarımla birlikte yol kesiciliği bırakmış; Allah’ın serbest kıldığı yollardan geçimimizi tayin etmek üzere vedalaşarak yıllardan beri uğramadığımız evlerimize döndük.
Allah hepimizi yaptığı günahlara karşı tevbe ederek doğru yola giren kullarından eylesin. Amin…[65]
Tevbesinde Durmayan Kulun Allah’a Seslenişi
Hz. Musa zamanında bir adam vardı; bu adam sık sık günahlarına piş­man olur, kesin ifadeli tevbeler eder; fakat aradan çok geçmeden sözünden cayarak eski günahlarını tekrar işlemeye dönerdi.
Bir gün her zamanki bin bir cümlelilik konuşmasını yaptıktan sonra Ulu Allah Hz. Musa’ya ettiği tövbeleri tutmayan kulu hatırlatarak şöyle buyur­du. “O’na benim tarafımdan de ki; yaptığı tövbeleri böyle sık sık bozmasın. Bana el kaldırarak gözyaşları dökerek verdiği sözleri aklı ermez bir bebek gevşekliği ile çiğnemesin. Sonra tütün tevbelerini kabul etmemi de yaptığı bütün eski yeni günahlar üzerinde kalır ve huzuruma yüklü günahlarının altında ezile ezile çıkar.”
Hz. Musa (a.s.) bin bir cümlelik konuşmasından döner dönmez o ku­lu çağırarak, Ulu Allah’ın buyurduklarını ona anlatır. Adam sonuncu defa niyetiyle kesin bir tevbe daha yaparak huy edindiği günahlara son verir, Fakat söz verirken gönülden pişmanlık duyduğu halde iradesi zayıf olduğu için bir kaç gün sonra yine eski günahları işlemeye döner
Hz. Musa (a.s.) tekrar bin bir cümlelik konuşmasına çıktığı zaman Allah Musa’ya yine o kulu hatırlatarak şöyle buyurdu.
“O kuluma benden yana de ki, ona artık iyice küstüm. Vermiş olduğu son sözü de çiğnedi. Artık benden rahmet ve mağfiret dilemesin.”
Hz. Musa (a.s.) dönünce o kulu çağırarak Allah’ın buyurduklarını ona bir bir tekrar eder. Yüce Allah’ın Musa vasıtası ile yolladığı bu haberi du­yan kul hemen bir dağa çıkar ve Allah’a şöyle seslenir. “Yüce Allah’ım; bana Hz. Musa ile göndermiş olduğun haber nedir? -O kuluma bildir; be­ni küstürdü; artık duasını dinlemem- buyuruyorsun. Yüce Allah’ım; senin ulu rahmet ve mağfiret hazinen mi tükenmiştir? Yoksa benim gibi zayıf bir kulun günahı senin affediciliğine üstün gelebilir ki artık o kulumu af­fetmem buyuruyorsun?
Şerrin kapından boş çevrilince benim ulu kapından başkaca hangi kapım vardır? -Haşa- senden başka benim yalvaran sesime cevap verecek bir Allah mı vardır? Senden başka hiç bir Allahın var olabileceğine asla inanmamış olan bir mü’minin senin esirgeyiciliğinden ümit kesince hali nice olur? Cömertlik ve esirgeyiciliğinden ümit kesince halim nice olur? Cö­mertlik ve esirgeyicilik senin sayılmaz sıfatlarından değil midir? Bu sıfat­ların üstünlük ve zenginliği karşısında sinek kadar varlığımla benim işle­diğim günahlar ne manâ ifade edebilir?
Eğer senin ululuğuna ve tükenmezliğine gönülden inanıp güvendiğim rahmetin tükendi ise beni azabına çarptır. Senden geleceği için ben aza­bına da razıyım. Benim için senin azabın da rahmetin gibi hoştur. Değil mi ki sayısız varlıkların arasında beni hususi olarak hatırlayıp bana haber gönderdin. İnanmış, varlığını bir ve ortaksız bildiği Allah’a adamış bir kul olarak bu benim için her şeyin üstünde değer taşıyan bir lütuftur.”
Tevbelerini tutmayan kulun bu samimi seslenişleri üzerine günahlı günahsız bütün kullarını sevgisi ile bürüyen Allah, Musa’ya şöyle seslen­miş.
“O, kuluma de ki benim için mühim olan kulumun her adımda beni gereken şekilde bilmesi ve üstünlüğümü tanımasıdır. Dağ başındaki gönül­den seslenişleri ile bana olan gevşemez bağlılığını yeterince isbat etmiş­tir. Ona git ve benden yana müjdele ki böylesine sarsılmaz bir imanın sa­hibi oldukça, günahları yer ile göğün arasını bile doldurup taşırsa ben onu yine affederim. Çünkü kulumun dediği gibi ben sonsuz esirgeyici ve ba­ğışlayıcı mutlak Bir’im.”[66]

BİR ÖNCEKİ SAYFANIN DEVAMI..9..HADİSLER

Öfkenin Tedavisi
1- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Bir kimse, tenfiz etmeye (uygulamaya) gücü yettiği halde öfkesini tutarsa Allah o kişinin kalbini güven ve imanla doldurur.”[770]
2- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Her kim öfkesini yenerse Allah da onun aybını örter.”[771]
3- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Kızma.” [772]Ahmet ve birçokları bu hadisi Ebû Hüreyre’den rivayet etmişlerdir.
4- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Üç şey vardır iki, bunlar her kime verilirse ona, Davud ailesine verilenlerin bir eşi verilmiş olur: Öfke ve memnunluk anında adalet, fakirlik ve zenginlikte iktisat, gizli ve açıkta Allah korkusu.”[773]
5- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“En güçlü olanınızı size göstereyim mi? Öfke anında kendine en çok malik olandır.”[774]
6- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Herhangi biriniz öfkelendiği zaman ayakta ise hemen otursun Eğer öfke kendisinden giderse (ne âlâ!) aksi takdirde sırt üstü uzansın!”[775]
7- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Bir kimse kızdığı zaman, mel’un Şeytan’ın şerrinden Allaha sığınırım, derse öfkesini diner.”[776]
8- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Öfke Şeytan’dandır ve Şeytan da ateşten yaratılmıştır. Ateşi ancak su söndürür. Herhangi biriniz öfkelendiği zaman hemen abdest alsın.”[777]
9- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Öfke Şeytandandır ve Şeytan da ateşten yaratılmıştır. Su ise ateşi söndürür. Herhangi biriniz öfkelendiği zaman- hemen yıkansın.”[778]
10- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Güçlü, hasmını yere seren ikisi değildir. Ancak güçlü, öfke anır da kendine malik olan (öfkesini yenmesini bilen) kişidir.”[779]
11- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Kızdırıldığı halde yumuşaklık gösteren kişiye Allah’ın muhabbeti vacip olur.”[780]
Kendisini kızdırmak için çeşitli hareketler yapıldığı ve türlü vesi­lelere başvurulduğu halde genişliğini ve yumuşaklığını kaybetmeyen kişi, Cenâb-ı Allah’ın sevgisine hak kazanmıştır.[781]
Ölümden Sonra Devam Eden Ameller
1- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“İnsanoğlu ölünce ameli kesilir (amel defteri kapanır), ancak üç şeyden kesilmez: Faydası devamlı olan hayır, kendisinden istifade edilen ve ruhu için dua eden iyi evlât.”[782]
2- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Vefatından sonra mü’min kişiye amelinden ve iyiliğinden ula­şacak olan şeylerden bazıları şunlardır: Neşrettiği ilim, sali’h (iyi) evlât, miras olarak bıraktığı Kur’an, yaptırdığı cami, inşa ettiği kervansaray, aç­tığı su kanalı, sağlığında ve hayatında imalından çıkardığı sadaka (vasiyet) vefatından sonra ona ulaşır.”[783]
Rüyalar
1- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Biriniz sevdiği bir şeyi rüyasında görürse, o rüya Allah’dan geldiğinden hemen Allah’a hamd ve şükür etsin. Rüyasını da başkalarına da anlatsın. Sevmediği bir şeyi rüyasında görürse, o şeytandan geldiğin­den (uyandığı anda euzu besmele çekip) Allah’a sığınsın ve bu rüyayı da başkalarına anlatmasın.”[414]
2- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Şüphesiz rüya tabir edildiği gibi olur. Bu, kişinin kaldırdığı bir ayağını beklettiği -müddetçe öylece kalması indirdiği zaman ise yere düş­mesi gibidir ki, görülen rüyada havada kalır, tabir edildiği anda ise düşüp vuku bulur. Öyleyse biriniz gördüğü rüyasını ancak rüya tabir eden ve na­sihat eden bir kimseye anlatsın.”[415]
3- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Peygamberliğini bildirecek sebeblerden, ancak doğru rüyalar kalmıştır.”[416]
Sevgili peygamberimiz (s.a.s) diğer bir hadisde ise: “bana ve­rilen peygamberlik süresi 23 sene olmuştur. Bu müddetin 6 ayı doğru rü­yalarla geçmiştir. Demek ki, 23 senenin altı ayı rüyalarla, geriye kalan yıl­lar ise vahiylerle geçmiştir.”[417]
Sadaka (Yardım)
1- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Biliniz ki, içinizde, vârisinin malı kendisine kendi malından daha kıymetli olmayan bir kimse yoktur. Harcadığı senin malındır, geri bıraktığın ise vârisin malıdır.”[1268]
2- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Amellerin en faziletlisi, bir müslüman kardeşinin gönlüne sevin sokmaklığın veya onun bir borcunu ödemekliğin veya ona ekmek yedirmeliğindir.”[1269]
3- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Sadakanın en faziletlisi, yaşama ümidi içinde sağlıklı ve ihtiraslı olduğun ve yoksulluktan korkduğun halde verdiğin sadakadır. Erteleyip de can boğaza geldiği vakit, falana şu kadar, iflana şu kadar deme! Dikkat et artık o falanın (varislerin)dir!”
4- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Sadakanın en faziletlisi, varlıksızı kişinin çabasıdır ve sen ge­çindirdiğin kişilerden başla.”[1270]
Kendisinin ve ailesinin geçimini güçlükle temin eden kişinin, ihtiyaç­larından artanı sadaka olarak vermesi, sadakaların en faziletlisi olarak de­ğerlendirilmektedir.[1271]
5- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Sadakanın en faziletlisi su içirmektir.”[1272]
6- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Sadakanın en faziletlisi, müslüman kişinin bir ilim öğrenmesi ve sonra onu müslüman kardeşine öğretmesidir.”[1273]
Burada en faziletli sadaka, ilim öğrenmek ve öğretmek olarak gös­terilmiştir. Görülüyor ki, en faziletli sadaka, yerine göre değişmektedir. Ay­nı zamanda en faziletli sadaka tabirinden, bütün sadakaların en üstünü ol­mak değil, en faziletli sadakalardan biri olmak manâsı kasdedilmektedir.[1274]
7- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Sadaka veriniz! Üzerinize öyle bir zaman gelecek ki, kişi sada­kası elinde dolaşacak ve kendisine sadaka getirdiği kişi, “bunu dün getir­miş olsaydın, kabul ederdim; ama şimdi ona ihtiyacım yok!” diyecek ve sa­dakayı kabul eden kimse bulamayacaktır.”[1275]
8- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Sadaka veriniz; çünkü sadaka, cehennemden sizin kurtuluş akçenizdir.”[1276]
9- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Bir hurma tanesiyle bile olsa sadaka veriniz! Çünkü hurma ta­nesi mideyi tutar ve suyun ateşi söndürmesi gibi hatayı söndürür.”[1277]
10- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Sadakanın en faziletlisi, kindar hısıma yapılan sadakadır.”[1278]
Fakir hısım, zengin akrabasına karşı hasetten ileri gelen bir kırgın­lık ve düşmanlık duyabilir. Biz ekseriya bu çeşit durumlara, arayı büsbütün kesmek, selâmı sabahı kaldırmakla mukabele ederiz. Oysa bu derdin ilâcı, Rasûl-i Kibriya Efendimizin bu hadis-i şerifinde belirtilmektedir.[1279]
11- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Allalh, sadakayı kabul kabul eder ve onu sağıyle alarak herhangi biriniz için (büyütür; tıpkı sizden birinizin, tayını büyütmesi gibi ve sonunda bir lokma, Uhud dağı kadar olur.”[1280]
12- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Sadaka, Muhammed’in ailesine yakışmaz; çünkü o temizlenen, insanların kirleri (gibi) dir.”[1281]
13- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Sadaka, sahiplerinin kabirlerinin hararetini söndürür. Mü’min kişi, kıyamet gününde ancak sadakasının gölgesinde gölgelenir.”[1282]
14- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Sadaka ile Allah’ın rızası talep edilir. Hediye ile Peygamber rızası ve bir işin görülmesi aranır.”[1283] Et-Taberânî hadisi Abdurrahman bin Akame’den rivayet etmiştir.
15- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Gizli verilen sadaka Rabb’in gazabını söndürür. Hısım akraba ile ilgilenmek ömrü artırır. Yapılan iyilikler, kötü ölümlerden korur. Lâ ilâhe illellah sözü, en aşağısı sıkıntı olmak üzere doksandokuz belâyı sahibinde defeder.”[1284]
16- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Bir şeyin ödünç verilmesi sadakadan daha hayırlıdır.”[1285]
17- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“İffetli olarak (Allah rızası için) iki kere ödünç, kadan daha hayırlıdır.”[1286]
18- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Kul, sadakanın verilişini güzel yaparsa Allah da, gerde bıraktığı malı üzerinde halefliği güzel yapar.”[1287]
19- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Herhangi bir kişi belalından para kazanır, kendini ve Allah’ın mahlukatından eli altında bulunanları yedirir ve giydirirse bu harcama, kendisi için zekât (sadaka) sayılır. Bir müslüman kişinin sadaka verecek durumu yoksa duasında şöyle desin: Allah’ım! Kulun ve Peygamber’in Muhammed’e salât (rahmet) et; mü’min erkek ve mü’mine kadınlara, müslüman erkek ve müslüman kadınlara rahmet et! Bu dua, kendisi için sadaka sayılır.”[1288]
20- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Bir müslüman, çıplak olan bir müslümana bir elbise giydirirse Allah Teâlâ ona cannetin yeşil giysilerinden giydirir. Bir müslüman, aç olan bir müslüman yedirirse Allah Teâlâ kıyamet gününde ona cennet meyvelerinden yedirir. Bir müslüman, susayan bir müslümanı içirirse Allah Teâlâ kıyamet gününde ona cennetin mühürlü şaraplarından içirir.”[1289]
21- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Zekâtla mallarınızı kale gibi sağlamlaştırınız. Hastalarınızı sa­daka ile tedavi ediniz. Belâya karşı katlanma hususunda dua ve yakarış ile yardım isteyiniz.”[1290]
22- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Sadakanın hayırlısı zenginliği müteakip olan sadakadır ve sen geçindirdiğin kimselerden başla.”[1291]
23- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Sadakanın hayırlısı, geride zenginlik bırakandır. Yüksek (veren) el, alçak (alan) elden daha hayırlıdır ve sen (vermeye) geçindirdiğin kişi­lerden başla.”[1292]
24- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Sadakanın hayırlısı, ödünç verilen süt hayvanıdır; ecirle gider ve ecirle gelir.”
25- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Cennette igrdim ve kapısının üzerinde sadakanın karşılığının on, borcunun karşılığının onsekiz olduğunu gördüm. Bunun üzerine “Ya Cebrail dedim, “nasıl sadakanın karşılığı on, borcun karşılığı onsekiz oluyor?” Şöy­le dedi:
“Çünkü sadaka, zenginin de, fakirin de eline düşebilir. Borç ise an­cak ona muhtaç olan kişinin eline düşer.”[1293]
26- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“İbn-i Dahdâha’nın cennette el altında olan nice hurma salkımla­rı var!”[1294]
İbn-i Dahdaha, Ensar’dan bir zattır. İçinde 600 hurma ağacı bulunan bir bostanı sadaka olarak vermişti. Bunun üzerine Rasûl-i Ekrem Efendimiz bu hadisi buyurdular.[1295]
27- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Hısımın hısıma sadakası, sadaka ve aynı zamanda sıla (hısım­lık hakkı) dır.”[1296]
28- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Gizli (yapılan hayır), aşikâr (açıkta yapılan hayır)dan daha üs­tündür. Ancak aşikâr, kendisine uyulmasını isteyen kişi için daha fazilet­lidir.”[1297]
29- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Yanık çatal tırnakda olsa yoksulun eline koy!.”[1298]
30- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Her evin halkı, her Receb’de bir koyun ve her Kurban­da bir koyun kesmelidir.”[1299]
31- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Her müslüman sadaka vermelidir. Şayet sadaka verecek bir şey bulamazsa bir iş yaparak kendisine yarar temin eder ye sadaka da verir. Eğer gücü yetmezse kaygılı ıbir ihtiyaç sahibine yardımcı olur. Eğer yap­mazsa iyiliği emreder. Eğer yapmazsa kötülükten el çeker. Bu, kendisi için sadakadır.”[1300]
32- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Üç kişi vardı ve bunlardan biri on Dinar’a sahipti, bu Dinarlar­dan birini sadaka olarak verdi; diğerinin on ukıyyesi (dörtyüz Dirhemi) var­dı ve bu ukıyyelerden birini sadaka olarak verdi ve ötekinin de yüz ukıyye­si vardı ve bu ukryyelerden onunu sadaka olarak verdi. Bunlar sevap bakı­mından eşittirler. Çünkü her biri, malının onda birini sadaka olarak ver­miştir.”[1301]
33- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“İnsanlar arasında hesap görülünceye kadar herkes (kıyamet gününde) sadakasının gölgesindedir.”[1302]
34- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Bolluktan veren kişinin sevabı, muhtaç olduğu için alan kişinin sevabından daha çok değildir.”[1303]
35- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Allah’ın bu maldan sana istemeden ve ardına düşmeden verdi­ğini al ve onu sermaye edin veya sadaka olarak ver. Böyle olmazsa ona te­nezzül etme.”[1304]
Bu hadisin sebebi şöyle anlatılıyor: Ashâb-ı Kirâm’dan birine bir miktar mal verilmiş ve o, bu malı kabul etmeyerek “benden daha muhtaç olana ver!” demişti. Rasûl-i Ekrem Efendimiz bu hadisi şerifi buyurdular.[1305]
36- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Komşusu yanı başında aç olduğu ve kendisi de bunu bildiği hal de geceyi tok olarak geçiren kişi bana iman etmiş sayılmaz.”[1306]
37- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Sadaka malı asla eksiltmez. Allah, bağışlayan kulun ancak şere­fini artırır. Her kim Allah için tevazu gösterirse Cenâb-i Allah ‘mutlaka onu yüceltir.”[1307]
38- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Hiç bir kimse, bir miktar sadakayı, yetmiş şeytanın iki çenesini ondan sökmedikçe çıkaramaz.”[1308]
Hayır yapmak isteyen kişiyi bu hayırdan caydırmak için yetmiş Şeytan’ın çenesi durmadan çalışır ve o kişi, ancak bu çeneleri susturmaya mu­vaffak olduktan sonra hayrını yapabilir.[1309]
39- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Her ikim ödünç olarak gümüş veya sütlü hayvan verirse veya yol gösterirse bu, bir köle azadı gibidir.”[1310]
40- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Ey Fâtıme! Ailemden (bana kavuşacak olanların ilki sensin, zev­celerimden bana kavuşacak olanların ilki de Zeynep’tir ve o, en cömert olanınızdır.”[1311]
41- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Cimri ile sadaka veren kişinin misali, emciklerinden köprücük­lerine kadar üzerlerinde demirden giysi bulunan iki kişiye benzer. Sadaka veren kişi, bir şey vereceği zaman demir giysi onun parmak uçlarını örte­cek ve eserini kaybedecek derecede onun derisi üzerinde genişler ve açılır. Fakat cimri, bir şey vermek istediği zaman demir giysinin her halkası ye­rine yapışır ve kendisi onu genişletmek ister, ancak genişlemez.”[1312]
42- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Her kim Allah yolunda bir harcama yaparsa kendisi için bu har­cama yediyüz kat olarak yazılır.”[1313]
43- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Sabahları verilen sadakalar kırıcı hastalıkları önler.”[1314]
44- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Sadaka verenlerden biri de müslüman ve emin bir hazinedir ki kendisine emredileni tam, eksiksiz ve gönlü hoş olarak verir ve onu ve­rilmesi emredilen kişiye teslim eder”.[1315]
Sahipsiz Toprakların Onarımı
1- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Sahipsiz topraklar Allah’ın, Peygamberi’nin ve dolayisıyle sizin (milletin) dir. Her kim sahipsiz topraklardan bir şey onarırsa o yerin mülki­yeti kendisine aittir.”[1231]
Selam
1- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Yahudi ve Hıristiyanlara önce siz selâm vermeyiniz ve bir yolda onlardan biriyle karşılaştığınız zaman onu yolun en dar yerinden (kenarın­dan) geçmeye mecbur ediniz.”[1149]
Yolun ortasını kâfire bırakıp da kenara çekilmek müslümana yakış­maz. Yani yol daracık ise ve geçebilmek için ikisinden birinin kenara çekil­mesi gerekiyorsa müslüman çekilmemeli ve kâfiri kenara çekilmeye mec­bur bırakmalıdır.[1150]
2- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Kitap ehli (Yahudi veya Hıristiyanlar) size selâm verdikleri za­man “ve aleyküm”[1151]
“Ve sana da olsun!”. Bunun sebebi, Yahudilerin, selâm yerine ölüm demek olan “sâm” kelimesini kullandıkları görülmüştü. “Ve sana da olsun!” şeklindeki mukabelede misilleme vardır. Eğer “sâm” demişse ona da eğer selâm demişse ona da selâm çevrilmiş olur.[1152]
3- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Selâm, konuşmadan öncedir. Bir kişiyi (yemek esnasında geldiği zaman) selâm vermedikçe sofraya davet etmeyiniz.”[1153]
Onun selâmını melekler alırlar.[1154]
4- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Selâm, ümmetimizin esenlemesi ve zimmetimizin güvencesi­dir.”[1155]
5- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Selâm, Allah Teâlâ’nın yeryüzüne indirdiği isimlerinden bir isim­dir ve onu aranızda yayınız. Müslüman kişi bir topluluğa uğrar, onlara selam verir ve onlar da onun selâmını alırlarsa Selâm’ı onlara hatırlatmış ol­ması nedeniyle onlardan biri derece üstünlüğe sahiptir. Şayet onun selâ­mını almazlarsa onlardan daha hayırlı ve daha iyi olan onun selâmını alır.”[1156]
6- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Selâm, Allah’ın isimlerinden büyük bir isimdir; yaratıkları ara­sında onu zimmet kılmıştır. Bir müslüman bir müslümana selâm verdiği za­man artrk onu hayırdan başka bir şeyle anması kendisine haramdır.”[1157]
7- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Selâm’ı başlatan dargınlık (günahın) dan kurtulmuştur.”[1158]
Selâm, dargınlığı sona erdirmek, iki müslüman arasında üç günden fazla devam etmemesi gereken küskünlüğü kaldırmak için yeterli kabul edilmekte ve önce selâm verenin daha üstün olduğuna işaret edilmektedir.[1159]
8- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Selâmı önce veren kibirden kurtulmuştur.”[1160]
Çünkü kibirli insanlar, başkalarının önce kendilerine selâm verme­lerini beklerler.[1161]
9- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Hayvana binen yürüyene selâm versin, yürüyen oturana selâm versin ve azlık çokluğa selâm versin! Kim selâma karşılık verirse selâm onadır ve her kim karşılık vermezse ona bir şey yoktur.”[1162]
Şüf’a Ve Satışlar
1- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Haraç satılmış şeyden sağlanan yarar, garanti mukabilidir.”[1234]
Bu hadisin sebebi şöyle anlatılmaktadır: Adamın biri bir köle satır almıştı. Yanında bir müddet kaldıktan sonra kölede (eski) bir kusur bula rak iade etti. Satıcı:
“yâ Rasûlellah!” dedi, “benim kölemi hizmetinde kullandı.” Bunun üzerine Rasûl-i Ekrem bu hadisi buyurdular.[1235]
2- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Bir ortak, sakb’ine, değeri her ne ise daha müstehaktır: Hadisin tamamı şöyledir:
“Sakb nedir?” diye soruldu. Rasûl-i Ekrem
“civardır!” buyurdular.[1236]
3- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Ortak, şüf a hakkına sahiptir ve şüf’a her şeyde vardır.”
Şüf’a hakkı: Satılık mala ortak veya komşu olanın, aynı para ile sa tın almak üzere başkalarına tercih olunması hakkı.
Hadis, menkul ve gayrimenkul her malde şüf’a olduğuna delâlet et mektedir. İmam Ahmet, menkul mallardan yalnız hayvanda şüf’a olduğuna kail olmuştur. [1237]
4- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Arazi, konut ve bostandaki her ortaklıkta şüfa vardır. Alsın ve­ya almasın, ortağına teklif etmeden satması doğru olmaz. Eğer teklif et­mek istemezse, (başkasına satması için) kendisine müsaade etmedikçe or­tağı, satılık mala daha müstahaktır (şüf’a hakkıyle onu alır).”[1238]
5- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Şüf’a, sınır düşmeyen yerlerdedir. Sınır düştüğü (ifrazı yapıldı­ğı) takdirde şüf’a yoktur.”[1239]
6- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Mükâteb, mükâteblik bedelinden üzerinde bir Dirhem kaldığı müddetçe köledir.
Mükâteb: Tamamlandığı zaman azat edilmek üzere bedele bağlanan köle.”[1240]
7- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Velâ, gümüş parayı (Dirhem’i) veren ve azadetme nimetinin ve­lisi olana aittir.”[1241]
Velâ: Efendisi ile kölesi arasında azat neticesi olarak meydana ge­len bir yakınlıktan, bir yardımlaşmadan ibarettir ki, azadedilen bir suç iş­lediği takdirde diyetini efendisi verir ve vefat edip de derecesi mukaddem vâris bırakmadığı takdirde mirası efendisine kalır. (Devellioğlu)[1242]
8- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Evin’komşusu, komşunun evine daha müstahaktır.”[1243]

BİR ÖNCEKİ SAYFANIN DEVAMI..8..HADİSLER

Müminin Belâları
1- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Hz. Allah sevdiği kullarının feryat ve inlemelerini dinlemek için, kendisine belâ verir.”[67]
2- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Sahabiyeler (savaşların)dan bahsedildiğinde, durup tenkidden kaçınınız. Yıldızların etkilerinden bahsedildiğinde ise inanmayınız. Gene kader yazısından bahsedildiği zaman, şüphe etmekten kaçınıp bunun ger­çek olduğuna inanınız.”[68]
3- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Bir müminin hastalığından dolayı yakınıp sabırsızlık gösterme­sine şaşarım doğrusu. Hasta olan mümin, hastalığından ötürü kendisine verilecek olan mükâfatları bilmiş olsaydı, muhakkak ki, ölünceye dek has­ta kalmak isterdi.”[69]
4- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Bu ümmetin başına gelecek en büyük belâ birbirlerine düşüp savaşmalarıdır.”[70]
“Hz. Muhammed bu hadisde, müslümanlar arasında baş gösterecek bir savaşa işaret etmekte. Bu savaş müsümanların bel kemiğini kırıp birbirlerine düşürüp ayırdıktan sonra batının boyunduruğu altına sokacaktır.”[71]
5- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Hz. Allah’ın, iki gözünü aldığı mümin kulunu cehenneme koyması adaletine aykırı düşer.”[72]
6- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“İki meleğin yaptıklarına hayret ederim. Semadan, yere inerek araştırıp namaz kıldığı yerde mümin kulu bulamadıklarında;”
Allah’ın huzuruna gelip şöyle seslenirler:
“Ya Rab! Şu ana kadar her gün ve gece falanca kuluna yazdığımız se­vabı, bu gün aramamıza rağmen ibadetgâhında bulamadık. Onu hastalık ipiyle evinde bağlayıp hapsettiğinizden bir sevap yazamadık. Buna karşı Hz. Allah şöyle buyurdu:
“Ey meleklerim (iki meleğim) falanca kuluma sağlığında bir gün ve gece içinde işlediği sevapların aynını hiç bir nok­sanlık yapmaksızın yazınız. Hastalıkla hapsetmeme karşılık ona verece­ğim sevapla birlikte, bu arada işleyeceği iyiliklerin sevabını da alacaktır.”[73]
7- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“(Mümin kuluma) verilecek mükâfatın büyüklüğü, kendisine ve­rilen belânın büyüklüğü nisbetindedir.”[74] 8- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Sıtma gibi herhangi bir hastalığa tutulan bir mümin, ateşe so­kulup üzerindeki tüm kir ve paslardan arınan bir demire benzer.”[75]
Hadisde geçen bazı kelimeler:
Va’ku: Şiddetli sıtma,
Elhumma: Sıtma
Hadid: Demir,
Habeş: Pas ve leke,[76]
9- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Bir atlının bineğine sarılması gibi, fakirliğe hazırlanıp sarıl. Çünkü fakirlik, beni seven kimseye, gideceği yere varmak için hızla akan bir sudan daha hızlı koşup varır.”[77]
Ticfahen: Savaş anında kılıç ve mızrak darbelerine karşı ata giy­dirilen bir zırh örtüşüdür, fakat biz burada, atlının bineğine sarılması an­lamında kullandık. Hadisde de kast edilen mâna budur.[78]
10- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Mümin kul, üç şey sayesinde dünya ve ahiret de iyi olan tüm şeylere nail olur.”
a) Kendisine verilen1 belâ ve musibetlere karşı sabırlı olması,
b) Allah’dan gelen kaza ve belâlara rıza göstermesi,
c) Refah ve servet içinde olduğu zaman, Allah’ı unutmayıp duada bulunması,”[79]
11- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Allah’ın en iyi şekilde bana gönderdiği Cebrail şöyle de­di:
“Ey Muhammed şüphesiz Hz. Allah sana selâm eder ve şöyle buyur­makta:
“Ben, ölüm nedeniyle bana gelmeyi sevmeleri için, dünyaya şöyle emrettim: Ey Dünya! Sen dostlarıma karşı şiddetli belâ ve kederli ol. Çün­kü seni dostlarım için zindan, düşmanlarım için de cennet olarak yarat­tım.”[80]
12- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Müminin başına bir belânın gelmesi, günahları için bir kefa­rettir.”[81]
13- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Zarara uğramayan servette ve hastalık görmeyen insanda hayır yoktur.”[82]
14- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Ölüp Allah’ın huzuruna gelinceye kadar, gelecek olan her se­ne geçirdiğiniz seneden daha kötü olacaktır.”[83]
“Gelecek olan her sene, bir öncekinden daha kötüdür. Çünkü daha evvel geçmiş olan seneler, sevgili peygamberimizin zamanına ve İslâmiyetin devrine daha yakındır. İslâm güneşi doğmadan evvel iki cahiliyet devri ve dinsizlik, Hz. Muhammed’in devri uzaklaştıkça insanlar ara­sına yerleşir, ahlâksızlık rüzgârları ve fırtınaları tüm İslâm ülkelerine ye­niden dönüş yapar, İslâm rejimlerini hor görüp daha üstün gördükleri ba­tının mülevves ve kötü ahlâk rejimlerini beğenerek küfürbazlığına oturur­lar. Bunun içindir ki, geçmiş olan her sene, gelecek olan her seneden da­ha hayırlıdır.”[84]
15- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Muhakkak ki, kaza ve belâyı, insana, aziz ve şerefli olması için veririz.”[85]
16- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Hz. Allah bir hadisi kutside şöyle buyurmakta:
“Kendisine verdiğim belâya karşı bana hamd edip sabreden mümin kulum, anasından doğduğu gün gibi günahdan arınmış olarak yatağından kalkar.” Hz. Allah onun omuzundaki koruyucu meleklere şöyle emreder: “Şüphesiz ben, ku­lumu hastalıkla, iyilik yapmasına engel oldum. Öyleyse kendisine hasta olmadığı anlarda işlediği sevabların aynısını yazınız.”[86]
17- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Mümin kul, kertenkele yuvasına bile girse, Hz. Allah ona ezi­yet verecek bir şey musallat ederdi.”[87]
18- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Mümin kul, denizde bir tahta üzerinde bile tutunsa, Hz. Al­lah ona eziyet eden birini musallat ederdi.”[88]
19- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Rahip olan Cüreyce bir din bilgini olsaydı, muhakkak ki ana­sının çağırışına cevap vermenin, içinde bulunduğu nafile namazına devam etmekten daha üstün olduğunu bilirdi. (Namazını bozup anasının çağrısı­na icabet ederdi.)”[89]
“Müminin anasının çağırışına cevap vermesi, içinde bulundu­ğu ibadete devam etmesinden daha üstündür” manâsını taşıyan hadisi şe­rifin iki nedeni vardır.”
a) Çocuğun ateşe düşmesi veya amanın kuyuya düşme tehlikesinin olması gibi önemli sebebler teşkil eden vakalarda namaz kılmakta bulu­nan kişinin anasının çağırışına icabet etmesi gerekir.
b) Sevgili peygamberimizin buyurmuş oldukları bu hadisi şerif, o devrin hak dinine mensup İnsanlara ait olmasındandır.[90]
20- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Karşılaştığı belâyı nimet, bolluğu da musibet olarak kabul etmeyen, kâmil bir mümin değildir.”[91]
21- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“(Ömrü) belâ ve hastalıkla geçen kişilerin kıyamet günü ala­cakları sevapdan ötürü, (Dünya hayatı refah ve huzur içinde geçen) sıh­hatli kişiler, dünyada iken derilerinin makasla koparılmasını niyaz eder­ler.”[92]
“Dünyada iken hayati refah ve afiyet içinde geçen, vücuduna hastalık, malına zarar, namusuna leke, çocuğuna belâ gibi herhangi bîr musibet görmeyen kimseler, görenlerin kıyamet aleminde alacakları mü­kâfatları görünce, “Dünyada iken küçük değil, büyük belâlara maruz kal­saydık hatta derilerimiz düşmanlar tarafından makasla kesilip koparılsaydı” diye niyaz ederler.”[93]
22- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Hz. Allah için gördüğüm eziyetleri kimse görmemiştir.”[94]
23- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Hoşlanmadığınız halde yaptığınız güçlükler için, kıyamet günü karşılığını alacaksınız. Hayır ve sevap, sahibi için ahiret gününe ertelen­miştir.[95]
24- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Hastalık gören her damarı için, mümin kişinin bir günahı in­dirilip bir sevap yazılır, bir makamı da yükseltilir.”[96]
25- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Bir dikenin isabet edip de eziyet verdiği bir müslümanın günahlarından bir günah, ağacın yapraklarını dökmesi gibi dökülür.”[97]
26- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Dikene varıncaya kadar müminin eziyet gördüğü her belâ, günahlarına kefarettir.”[98]
27- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Mümin cılız bir ekine benzer. O ekin rüzgârın her esişinde yı­kılır, rüzgârın durması halinde ise doğrulup eski halini alır.
Kâfir, çam ağacına benzer. Normal durumu (esen rüzgârlar karşısın­da) değişmez. Ancak Hz. Allah dilediği zaman, büyük bir afetle onu yık­tırır.”[99]
28- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Yeryüzünde Hz. Allah’ın dilediği kulları için, hastalık (gibi belâlar) bir terbiye aletidir.”[100]
29- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Yaprakların ağaçtan dökülmesi gibi, hasta olan kişinin günah­ı dökülür.”[101]
30- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Üzüntü ve belâlar (ahiret aleminde müminler için) bir mükâfat vesilesidir.”[102]
31- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Herkesin yüzünün kapkara kesildiği o günde (kıyamet) belâ ve musibetler, sahibinin yüzünü ak çıkarır.”[103]
“Yağmur altında paslanmış demirin cila ile temizlenmesi gibi, çeşitli günah işleyen kulun günah kirlerinden arınması ancak belâ ve mu­sibetler sayesinde gerçeklenir. Günah kirlerinden arınmamış bir kimsenin işlediği günahlar, kalbindeki iman aynasına karşı, güneşin önüne geçen bulutlar gibi geçip hakikati göstermesine engel olurlar.”[104]
32- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Sıtma hastalığına tutulan kimseye ayak ve damarları titrediği müddetçe sevap yazılır.”[105]
33- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Mümin kişi için (en büyük) hediye, ölümdür. (Çünkü onu, dün­yanın belâ ve musibetlerinden kurtarıp Allah’ın rahmetine kavuşturur.)”[106]
34- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“İnsanların belâsı en çok olan kimseler, peygamberler, ondan sonra da (iman ve ahlâk bakımından) peygamberlere yakın olan kimseler­dir. Çünkü kişiye dininin sağlamlığı kadar belâ verilir. Mümin, dininde sağlam bir imana sahipse belâsı çok şiddetli olur. Dini zayıf olan kimse­ye ise o oranda belâ verilir. Kısacası belâlar, yeryüzünde günahlarından arınmış olarak yürümeyinceye kadar yakasına yapıştığı mümin kulu rahat bırakmaz.”[107]
35- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“İnsanlar arasında belâsı en çok şiddetli olan kimseler, öncelikle peygamberler sonra da salih (iyi amel işleyen) kimselerdir.”
And olsun ki, geçmiş ümmetlerin bazıları öylesine fakru zaruret için­de yaşarlardı ki, bir gömlek gibi kafalarına geçirdikleri abadan başka bir giyecekleri yoktu.
Yine, değiştirilecek elbise, yıkayacakları sabun gibi temizleme araç­ları bulunmadığından dolayı, kendilerini öldürecek çoklukta bitlerle mu­sallat olunurlardı. Onlar (sağlam bir iman halkasına yapıştıklarından ötü­rü) sizin mal ve servete olan sevginizden ziyade belâlardan hoşlanırlar­dı.”[108]
36- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Hz. Allah, inlemelerini işitmek için, sevdiği kuluna belâlar verir.”[109]
“Anne ve baba, çok sevdiği evlâtlarının ağır bir hastalık altın da inlediğini görüp işittikleri zaman, acıyıp kendilerine karşı öncede yaptığı isyanlarını af edip bağışlarlar. İşte haz. Allah da sağlam bir imana sahip olan sevdiği kulunun işlediği yığınlarca günahına rağmen hastı (andığında onun inlemelerini dinleyip günahlarını affeder.”[110]
37- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“(Bir müminin gözlerinin) kör olması veya kulaklarının sağı olması günahları için bir kefarettir. Kısacası müminin vücudundan noksan olan uzvuna göre günahları affedilir.”[111]
38- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Hastalıkla geçen zaman, günahlarla geçen zamanı telâfi eder.”[112]
39- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Dünyada iken, müminin eziyetlerle geçirdiği anlar, ahireti (hak edeceği) eziyetli anlarını karşılar.”[113]
40- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Ey İslâm ehli! (benden sonra) siz ordunuzla birlikte Şama kadar dayanacaksınız. Muhakkak ki, Şam size feth olunacaktır. (Şama girdikten sonra) bazılarınızda Taun, sivilce gibi hastalıklar ince yerlerinde görünmeye başlar, Onun yüzünden ölüm şerbetini içerler. Hz. Allah onları şehitler mertebesine yükseltip günahlarını temizler.[114]”
“Sevgili peygamberimiz bu hadisiyle tekriben kendisinden 3 sene sonra Şam beldesinin alınacağını, fakat askerlerden bazılarının Taun hastalığına yakalanacağına dair bir mucize haberi vermiştir. Peygamberimiz (s.a.s) kendisine peygamberlik rütbesi verildiği andan kıyamete değin yeryüzüne gelecek her hadiseyi sanki huzurunda olmuşcasına ilâhi bir aletle görüp haber vermiştir.
İşte peygamberimiz bu hadisle vermiş olduğu olay, otuz yıl sonra aynen vuku bulmuştur.”[115]
41- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Biz peygamberlere belâlar kat kat verilir.”[116]
42- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Şüphe yok ki, Hz. Allah gerçekten mümin kulunu dünya mal ve servetine kapılmaktan, sizin hastanıza zarar vermesinden korktuğunuz yiyecek ve içeceklerden korumanız gibi korur.”[117]
43- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Muhakkak ki, Hz. Allah mümin kuluna işlediği günahlara ke­faret olsun diye çeşitli hastalık belâları verir.”[118]
44- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Muhakkak ki, Hz. Allah kulunu verdiği nimetlerle imtihan eder. Buna karşı kul, kendisine düşen Allah’ın nimetlerine razı olup şük­rederse, o mal bereketli kılınıp çoğaltılır- Fakat kul razı olmayıp şükür et­mezse, kendisine verilen mal bereketli kılınmadığı gibi çoğaltılmaz da.”[119]
45- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Şüphe yok ki, Hz. Allah şöyle buyurmuştur: “Dünyada iki gö­zünü aldığım mümin kulum için, mükâfat olarak ancak cennet vardır”[120]
46- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Muhakkak ki, Hz. Allah kıyamet günü şöyle buyuracaktır:
“Ey kulum! Hastalığımda neden beni ziyaret etmedin?” Mümin kul:
“Ey Rabbim! Sen ki, bütün varlıkların sahibisin. Ben nasıl seni zi­yaret edebilirim?”
Hz. Allah:
“Ey kulum! Bilmez misin? Falanca mümin kulum hastalandı. Onu ziyaret etmedin. Ziyaret etseydin, beni (rahmetimi) orada bulurdun. (Do­layısıyla onu ziyaret etseydin beni etmiş olurdun.)” Hz. Allah:
“Ey kulum! Senden yemek istedim. Neden vermedin?” Mümin kul:
“Ya Rab sen ki, tüm varlıkların sahibisin. Sana nasıl yemek vere­bilirim?” Hz. Allah:
“Ey kulum bilmez misin? Aç olan falanca kulum senden yemek is­tediğinde onu neden doyurmadın? Onu doyursaydın, beni orda bulurdun.” Hz. Allah:
“Ey kulum! Senden su istediğimde bana neden vermedin?”
“Ya Rab! Sen ki, bütün varlıkların sahibisin. Sana nasıl su verebilirim?” Hz. Allah:
“Ey kulum! Bilmez misin? Susuz olan kulum senden su istediğinde sen ona neden vermedin. Onun susuzluğumu dindirseydin, beni orda bu­lurdun.”[121]
47- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Şüphe yok ki, Hz. Allah mümin kuluna, hastalığı devam ettiği müddetçe işleyemediği iyilikleri için, sağlığında iken işlediği iyiliklerin sevabından daha çok sevab yazar.”[122]
48- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Şüphesiz, salih kimselere şiddetli belâlar verilir. Yine bir di­kenin isabet ettiği mümin kimse için, bir günah indirilip bir makam yük­seltilir.”[123]
49- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Şüphesiz, müminlerin belâları şiddetli olur. Çünkü bir diken veya daha büyük bir şeyin veyahut bir hastalığın isabet ettiği mümin kim­se için, bir makam derecesi yükseltilip bir günahı da silinir.”[124]
50- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Muhakkak ki, Allah’ın en kötü kulu, malına ve çocuklarına be­lâ gelmeyen kimselerdir.”[125]
51- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Şüphesiz, (kıyamet günü verilecek büyük mükâfatlar (dünya da iken kendisine verilmiş) büyük belâlar nisbetinde olur.”
52- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Şüphesiz Hz. Allah, belâyı ancak sevdiği kullarına verir. Buna karşı kul, kendisine verilen belâlara rıza gösterirse, Allah’ın rızasını kazanmış, öfke
Müslümanlar Arasında Tefrikacılık
1- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Yahudi milleti 71 fırkaya, Hıristiyan m’illeti 72 fırkaya, benim ümmetim ise 73 fırkaya ayrılmış olacaktır. (Bu yetmiş üç fırkanın yalnız bir fırkası kurtulacak ki, bunlar da ehlisünnet ve cemaattandır. Diğerle­rinin hepsi cehennemliktir.)”[498]
2- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Siz (başlarına gelen iyilikleri Allah’a, kötülükleri ise insanlara isnad etmek inancına sahip olan) kadercilerle beraber oturmayın. Ve da­valarınızda onların hakemliklerini kabul etmeyiniz.”[499]
3- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Şüphesiz Hz. Allah, benim ümmetimi gerçek dışı batıl şeyler üzerinde toplanıp karar vermekten korumuştur. (Batıl olan bir şey üze­rinde toplanıp karar vermezler.)”[500]
lenirse gazabını hak etmiş olur.”[126]
Müslümanların Birbirlerine Karşı Hakları
1- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Din kardeşini seven müslüman bir kimse, Allah’ın emirlerini yerine getirmiş olur.”[563]
2- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Kölelerin (ve işçilerin) evinin iş ve ihtiyaçlarını yerine getirmek konusunda sana yeterlidir. O halde onlar beş vakit namaz kılarlarsa senin kardeşindir. Onlara çocuklarına yaptığın iyilikleri yapıp yediklerinizden yedirin.”[564]
3- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Yanında bir din kardeşine hakaret edilen bir kimse, yardım etmeğe gücü yettiği halde ona yardım etmeyip hakaretten kurtarmazsa, Hz. Allah kıyamet günü onu mahşer meydanında insanların huzurunda rezil eder.”[565]
(*) İyi bir müslüman elbetteki Allah’ın emirlerine hayatinin her anı da uyan ve Peygamberimizin çizdiği yoldan ayrılmayan kimsedir. Fak; şurası da muhakkaktır ki insanlar, eksiksiz ve samimi bir mümini, insanlara karşı olan hareketlerinin dürüstlüğü, doğruluğu ve sevimliliği ile ölçülebilirler.
Gerçi kimin iyi mü’min olduğunu, kimin Cehennemlik ruhlu olduğunu herkesin iç yüzünü en ince noktalarına kadar gören Ulu Allah bilir. Ancak herkes hakkında kulların bildiği ve onlara dayanarak iyiliğine veya kötülüğüne hüküm verdiği hususlar vardır. İnsanlara iyi davranmayan, eline düşen her fırsatta karşısındakine zarar ve sıkıntı veren, yardım elini uzatacağı yerde insanların rahatına, huzuruna ve menfaatine engel olmaya çalışan, kendi rahat ve menfaatini, vicdanı sızlamadan ellerin ıstırap ve hu­zursuzluğunda arayan, hattâ insanların dert ve kaderlerine ortak çıkmayıp üzüntülerine gönülden katılmayan kimsenin iyi bir mü’mîn olduğunu, Al­lah’ın ve Peygamber’in hoşnutluğunu hakkeden bir müslüman olduğunu kim öne sürebilir?.. Çünkü iyi bir mü’mîn demek günde beş vakit namaz kılan, hatta bu beş vakte beş vakit daha nafile katan, farz demeyrp sık sık oruç tutan, zekât verip Kabe’yi ziyaret edere kimse değildir. Bu saydıkla­rımız gerçi İslâm dininin ana temelini teşkil ederler, ama İslâmiyet hiç bir zaman bunlarla bitmez. İslâmiyet gönül temizliği ve herkesi hoşnut eden örnek insan olma davasıdır. Bilelim ki insanların kendisinden zarar gördü­ğü, tiksindiği ve nefret ettiği bir kimsenin, Allah tarafından sevilip beğe­nilmesine kat’iyyen imkân yoktur. İyi bir müslüman önce akraba ve yakın­larını, sonra yakın uzak bütün komşularını ve daha sonra da karşılaştığı ve münasebet kurduğu herkesi memnun ve razı eden kimsedir. Arkasından herkesin yaka silktiği, “Allah belâsını versin,” diye lanetler edilen kimse­nin istediği kadar bol bol ibadeti olsun gerçek mü’minlik defterinde yeri olacağı şüphelidir. Bu konudaki sözlerimizi, her mü’mînin kulağına küpe olmasını dilediğimiz Peygamber’imizin şu sözü ile bitirelim: Mü’min kar­deşinin sıkıntısını kendi sıkıntısı saymayan kişi, gerçek mü’min değildir.[566]
4- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Din kardeşine karşı kalbinde sevgi bulunan bir kimse, sevdiği­ne dair din kardeşine haber vermezse, ona ihanet etmiş olur. (Haber ver­mesi aralarındaki bağlılığı daha da kuvvetlendirir.)”[567]
5- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Hz. Allah, kocası yanında olmayan bir kadının yatağına oturan kimseye kıyamet günü ısıracak zehirli bir yılanı musallat eder.”[568]
Kocası yanında bulunmadığı bir zamanda kadının yanında otur­mak, en büyük bir günahdır. Çünkü aralarına şeytan girebilir ve kadını ko­casına karşı ihanete tahrik edebilir. Böylece kadın, ihanet edenlerden olup, cezayı hak eder.[569]
6- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Borcunu vermek isteyen bir kimseye Hz. Allah tarafından bir yardımcı bulundurulur.”[570]
7- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Adaletten ayrılmayıp adil kararlar veren bir hakim, günah sevabı olmadığı halde Allah’a varmayı hak etmiş olur.”[571]
“İki kişinin arasına girerek hakemlik yapmak veya üzerine aldı­ğı bir davada karar vermek büyük bir vebaldir. Çünkü her an için, adalet­ten kayma ihtimali vardır. Ancak adil bir hüküm verirse, vebaldan kurtu­labilir. Bunun sonucunda Allah’ın yanına günah ve sevabı olmaksızın va­rır da onun için büyük bir kazanç sayılır.[572]
8- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Hile yapan kimseler, bizden değildir. Çünkü hilekârlık aldatmacılık, sahibini cehenneme götürür.”[573]
9- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Kim, bir din kardeşini işlediği günah ile ayıplayıp alay ederse, o kimse aynı günahı işlemeden ölmeyecektir.”[574]
10- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Müslüman, müslümanın din kardeşidir.”[575]
11- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Bir müslümanın din kardeşiyle dargın olup ilgisini kesmesi, onu öldürmesi kadar ağır bir günahdır.”[576]
12- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
a) Zannettiğin bir şey hakkında kesin hüküm verme. (Çünkü zannettiğinin aksi de çıkabilir.)
b) Kıskandığın bir kimseye, kıskançlığının nedenini gerçekleyip zu­lümde bulunma.
c) Kuşlarla fal çekip uğursuzluğa yormak istediğin zaman, buna inanmayıp hemen vazgeç. (Çünkü kuşlarla fal çekip uğursuzluğa yormak, Al­lah’a şirk koşmak demektir.)[577]
13- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Müslümanın din kardeşi üzerinde beş hakkı vardır:
a) Karşılaştığında selâm vennek veya sefam almak,
b) Hastayı ziyaret etmek. Hastanın kimsesi yoksa ziyaret etmek vacip, kimsesi varsa, ziyaret etmek sünnet olur.)
c) Cenaze namazını kılmak ve defnini yapmak. (Bu ise, farz-ı kifayedir.)
ç) Ziyafet davetini kabul etmek- (Bu da vacipdir.)
d) Aksıran kimsenin “elhamdülillah” demesine karşılık yerhamukümüllafı” (Allah sana rahmet eylesin” diye karşılık vermek.
Karşılaştığında selâm vermek ve tatlı konuşmaktır.”[578]
Bir müslümanın diğer bir müslümanda olan diğer bir hakkı da hastalandığı zaman ziyaretine gitmektir. Kanaatimizce bu en önemli ve hiç bir zaman ihmal edilmemesi gereken bir haktır. Hiç şüphesiz ki, insan herzaman sıhhatini korumak için gerekli olan ihtimamı göstermeyebilir. Gerek bu yüzden ve gerekse Allah’ın bizi imtihan etmesi için zaman za­man hepimiz hastalanabilir ve bir derse tutulabiliriz.
Bu gibi zamanlarda insanın bir köşeye atılması, bütün dostları ve ah­bapları tarafından unutulması ne kadar acı ve üzücüdür!…
İnsanların dosta ve teselliye ençek ihtiyaç duydukları anlar, işte bu zamanlardır. Bunun için dinimiz bu konuya büyük bir önem vermiş ve Pey­gamberimiz başka bir hadisi şerifinde “Herhangi bir müslümân sabahleyin hasta bir mü’min kardeşini ziyaret ederse, yetmiş bin melek ona akşama adar rahmet okurlar. Eğer akşamleyin ziyaret ederse, yetmiş bin melek sabaha kadar ona istiğfar ederler. Aynı zamanda o kimse için cennette toplanmış meyvalar vardır.” diye buyurmuştur.[579]
14- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Müslümanın din kardeşi üzerinde altı hakkı vardır:
a) Din kardeşinle karşılaştığında selâm ver,
b) Ziyafete çağrıldığında davete icabet et,
c) Senden herhangi bir şey hakkında istenilen bilgiye güzel nasihat­le karşılık ver,
ç) Aksırıp Allah’a hamd eden din kardeşine “yerhamukümüllah” diye karşılık ver.
d) Hastalarvdığı zaman ziyaret et.
e) Öldüğü zaman cenazesine katıl,”[580]
15- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Allah’ın affını gerektiren şeylerden birisi de; din kardeşini üzmen değil, sevindirmendir.”[581]
16- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Allah’ın affını gerektiren şeylerden birisi de; din kardeşinle kar[582]
17- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Karşılıklı birbirini sevmek, yardımlaşarak yekdiğerlerini ka­yırmak hususunda müminler, azalarından biri ihastalandığı zaman, diğer kısımları uykusuz kalarak ve ateşler içinde yanarak hasta azanın derdine katılan bir vücuda benzer.”[583]
Diyebiliriz ki insanlığın gönlünü Allah’ın birliği ile şenlendiren ilâhî nur’un Hira dağında parladığı andan günümüze kadar İslâm yokluğun­dan şiddetli zararlar gördüğü ve durmadan hasretini çektiği ve buna rağ­men bir türlü kavuşamadığı en önemli prensip, birlik ve müslümanlar ara­sı tutkunluk olmuştur.
Halbuki dinimiz bütün müslümanları kardeş saymış, İslâm cemiyetini de tuğları birbirini destekleyen sarsılmaz bir bina şeklinde tarif etmiştir. Birlik ve beraberliğe dinimizce verilen ve bunca öneme rağmen şu bin-dörtyüz yıllık tarihimiz ayrılıkların, kardeş kavgalarının, mezhep çatışma­larının, sözün kısası birleşip düşman dünyayı yok edeceğimize karşı kar­şıya gelip birbirimizi yemenin kanlı ve acıklı sayfalan ile doludur.
Günümüzde de bütün fikirler ve inançlar aralarındaki derin ayrılıkla­rı uzlaştırıp birliğe doğru gitmeye çalışırken yedi yüz milyonluk İslâm dün­yası hiç yoktan sebepler icad ederek küçük pürüzler yüzünden birbirleriy­le uğraşmakta, bir araya gelmeye bir türlü yanaşamamaktadırlar. İşte bu parçalanmışlığın acı ve ibretli sonucudur ki günümüzün bütün müsiümân memleketleri batının maddeci” büyük zengin devletleri ile Allahsız komü­nist devletlerin pazarlık ederek bölüştükleri ve köle diye kulandıkları mil­letler olmuşlardır.
Bu acı durumun vebalini sadece dünyanın her yanındaki ve hatta içi­mize de sinmiş olan, Allah düşmanlarına yüklemek kanaatımızca eksik ve kısır bir görüştür. Çünkü sebeplerin başı ve davaların kökü, müslümanların Allah’a ve O’nun resulüne bağlanıp her mü’mini ana – baba bir kardeş diye görecek bir iman temizliğine ulaşamamış olmamasıdır.[584]
18- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Çocuğunu, kocasını veya yakınını kaybeden bir kadına baş sağlığı dileyen- kimseye, cennet elbiselerinden bir kürk giydirilir.”[585]
19- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Gerçek müslüman, diğer müslümanlarm dilinden, elinden se­lâmette olduğu, mümin ise, insanların kan ve mal konusunda kendisinden güvenlikte kimsedir.”[586]
20- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Gerçek müslüman, diğer müslümanların dilinden ve elinden selâmette olduğu kimsedir. Gerçek muhacir, (yurdunu terkeden değil) Al­lah’ın haram kıldıklarını terkeden kimsedir.”[587]
21- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Müslümanların ortak oldukları üç şey vardır:
a) Sahipsiz ibir yerde biten bitkiler,
b) Sahipsiz sular,
c) Sahipsiz yakacak maddeler.[588]
22- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“İşçinin hakkını, teri kurumadan önce veriniz.”[589]
23- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Şüphesiz Hz. Allah, ümmetimin fikirlerini sapık inanç üzerin­de birleştiremez, Hz. Allah’ın kuvvet ve himaye eli, topluluk üzerindedir. (Doğru yolda bulunan bir toplumdan ayrıan kimse, cehenneme yalnız olarak girecektir.)”[590]
Müslümanların önderliğini yapan bilginleri hiç bir zaman ger­çek dışı olan batıl bir inanç ve düşünceyi kabul etmek konusunda birleşmez. Çünkü kalblerindeki iman lâmbası, karşılarındaki meselelerin iç yü­zünü gösterip onları batıl düşüncelerin etrafında toplanmaktan alıkor.[591]
24- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Şüphesiz Hz. Allah, dünyada insanlara eziyet veren kimsele­ri kıyamet günü cezalandıracaktır.”[592]
25- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Evinde misafir edip besleyen ilk insan, İbrahim peygamber olmuştur.”[593]
26- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Hz. Allah, zalimlerinden zayıf kimselerin hakları alınmayan bir milleti, işledikleri günahların azabından nasıl korusun.”[594]
27- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Kişi, bineğinin sırtına binmeye, kendi yatağında yatmasıve evinde imamlık yapmaya daha hak sahibidir.”[595]
28- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Bir kimse, tuttuğu yerde oturmakla daha hak sahibidir. Böy­le bir (kimsenin bir ihtiyacını görmek için, yerinden kalktıktan sonra gelip tekrar yerine oturması, yine hakkıdır.”[596]
29- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Her insan, gerek zalim, gerek mazlum olsun din kardeşine yardım etsin. Yardım ettiği kişi zalimse eğer, onu zulmünden vazgeçirme­si kendisi için büyük bir yardımdır. Eğer yardım ettiği kimse mazlumlardansa, ona uğradığı haksızlıktan kurtarmakla yardım etsin.”[597]
30- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Muhakkak ki, kıyamet günü boynuzlu hayvandan boynuzsuza varıncaya kadar her hak, sahibine verilmeyecektir.”[598]
31- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Birinizin çeşitli yerlerde yamalı bir elbise giymesi, sonradan ödeyecek parası olmadığı halde veresiye olarak yeni bir elbise alıp giy­mesinden daha hayırlıdır.”[599]
32- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Bir kimse, iyilik gördüğü bir kimseyi anıp ondan bahsederse, ona karış şükran borcunu yerine getirmiş, iyiliğini gizleyip ondan bahsetmezse, ondan gördüğü iyiliği inkâr etmiş olur.”[600]
33- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Adamın biri, din kardeşini ziyaret için birköye gider. Bunun üzerine Hz. Allah, o adamın yoluna bir melek gönderip onu oturtur. Melek, yanına varan adama, nereye gittiğini sorar.”
Adam:
“… köyüne bir ahbabımın ziyaretine gidiyorum.” Melek:
“Adamın sana karşı bir iyiliği veya alacağı mı var?” Adam:
“Hayır. Herhangi bir borcu yok bana. Ancak, Allah rızası için (Al­lah’ın dostu olduğu için) onu seviyor ve bunun için de ziyaretine gidiyo­rum.” Melek:
“Muhakkak ki, ben bunu sana bildirmek için Allah tarafından gönderilmiş bir elçiyim. Sen, dostunu Allah için sevdiğin gibi, Allah da seni seviyor.” [601]
34- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“(Her zaman değil, fakat) ara sıra ziyaret et ki, sevgin artsın.”[602]
35- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Din kardeşini ziyaret eden kimsenin sevabı, ziyaret ettiği kimsenin sevabından daha büyükdür.”[603]
36- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Dîn kardeşini ziyaret edip evinde yemeğini yiyen bir kimse­nin derecesi, ziyaret edilip yemeğini yediren kimsenin derecesinden da­ha üstündür.”[604]
37- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Allah için ziyaret et. Çünkü Allah için ziyafet eden kimseye, yetmiş bin melek (dua ve istiğfar ile) ikramda bulunurlar.”(605)
Müslümanların İhtiyaçlarının Görülmesi
1- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“İhtiyacı hususunda bir mü’min (kardeşime yardım etmekliğim, Mescid-i Haram’da (Kâ’be’de) bir ay oruç tutmak ve itikâf yapmaktan benin için daha değerlidir.”[1250]
Mescide kapanıp ibadetle vakit geçirmek,[1251]
2- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Bir mü’minî sevindirmek, amellerin en faziletlilerindendir. Bir borcunu ödersin veya bir ihtiyacını görürsün veya bir sıkıntısını giderirsin.”[1252]
3- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Bir müslüman kardeşinin bir ihtiyacını gören kimseye, haccedip umre yapan kişi gibi sevap vardır.”[1253]
Umre: Muayyen bir vakti olmayan ve Arafat’da vakfeyi gerektirin yen hacc.
Burada nafile olan hacc ve umren’in kasdedildiği belirtilmiştir.[1254]
4- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Bir ımüslüman kardeşinin bir ihtiyacını gören kimse, ömrü boyun­ca Allah’a hizmet eden kişi gibidir.”[1255]
Bir müslümanın bir ihtiyacını karşılamak, ömür boyu yapılan nafile ibadetlerden daha üstün sayılmaktadır. Bu hadis, iyiliği teşvik eden en yü­ce manayı dile getirmiştir.[1256]
5- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“İhtiyacını kendisi bana ulaştıramayan kişininin ihtiyacını bana ulaştırınız. Her kim, ihtiyacını ulaştıramayan kişinin ihtiyacını devlet yet­kilisine ulaştırırsa Cenâb-i Allah, kıyamet gününde onun ayaklarını sırat üzerinden kaydırmaz.”[1257]
6- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Aracılık ediniz, sevap kazanırsınız ve Cenab-ı Allah Peygamberi’nin dilinden dilediği hükmü verir.”[1258]
Bu hadisin sebebi: Rasûi-i Ekrem Efendimize ihtiyaçlı bir kimse gel­diği zaman yanındakilere döner ve kendilerinden bu ihtiyacın karşılanması için aracılık yapmalarını tavsiye ederdi. Buradaki aracılığın manasa, adamın durumu belirtilerek ihtiyacının en iyi şekilde karşılanmasını sağlamaktır.[1259]
7- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Cenâb-i Allah, iyilik için kullarından ileri gelen kişiler yaratmış, onlara iyiliği sevdirmiş ve iyilik yapmayı kendilerine kolaylaştırmıştır. Tıp­kı kurak bölgeyi sulamak ve halkına hayat vermek için yağmuru oraya müyesser kılması gibi. Cenâb-i Allah, kullarından iyiliğe düşman olan kişilerde yaratmış, onlara iyiliği sevdirmemiş ve onları iyilik yapmaktan tiksindirmiştir. Tıpkı kurak bölgeyi öldürmek ve bölge ile birlikte halkını kırmak için yağmurun önlenmesi gibi. Allah’ın bağışladıkları ise daha çoktur.”[1260]
8- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Allah’ın birtakım kulları vardır ki onları insanların ihtiyaçları için ayırmıştır, insanlar ihtiyaçları için onlara başvururlar. Allah’ın azabın­dan emniyette olanlar işte onlardır.”[1261]
9- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Allah’ın bazı grupları vardır ki, kulların istifadesi için onları ni­mete ayırmış (servet sahibi kılmış) tır ve bol bol verdikleri müddetçe bu ni­meti kendilerinde bırakır. Şayet nimeti tutarlarsa o zaman kendilerinden çe­kip alarak başkalarına verir.”[1262]
10- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“İnsanlardan birtakım kişiler vardır ki onlar bayrın anahtarı vı şerrin kilitidirler. İnsanlardan birtakım kişiler de vardır ki onlar şerrin anahtarı ve hayrın kilitidirler. Allah’ın, hayrın anahtarlarını eline verdiği kişiyi yazıklar olsun!.”[1263]
11- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Her kim duasının kabul olunması ve sıkıntısının kalkmasını isterse güçlük içinde olan kişiyi ferahlandırsın.”[1264]
12- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Kendisine nimet (varlık) verilen kişi Allah’a hamdetsin! Rızkı; geciktiğini sanan kişi Allah’dan mağfiret (bağışlanma) dillesin! Her ikim bi işten daralırsa “lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah” desin!.[1265]
“Lahavle ve lâ kuvvete illâ billah” = güç ve kuvvet ancak Allah iledir.[1266]
13- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Her kim, müslüman kardeşinin bir işi için koşar ve onun o iş görülürse kendisine bir hacc ve bir umre olur, şayet görülmezse bir umre yazılır.”[1267]

BİR ÖNCEKİ SAYFANIN DEVAMI..7..HADİSLERKaza Ve Kader

Kaza Ve Kader
1- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Bütün hastalıklar geçici değildir. Kuşu uğurlu veya uğursuz saymak, guguk kuşunun öldürülmüş bir kimsenin ruhunu taşıdığına ve maktulun intikamını alacağına, seefr ayının haram olduğuna, cinlerin ge­celeri insan şeklinde görünüp başkalarını korkutacağına inanmak dinimiz­de yoktur.”[210]
Hadisde geçen bazı kelimeler:
Avde: Hastalığın geçmesi.
Hadisde geçen “La adve” kelimesinden iki manâ kast edilmiştir:
a) Bütün hastalıklar geçici değildir. Yani bazı hastalıklar vardır ki, bir insandan diğerine geçmez. Bu hayvanlar içinde geçerlidir.
b) Hiç bir hastalık Allah’ın takdiri olmazsa, kendiliğinden geçmez.
Tirete: Kuşu uğurlu veya uğursuz saymak,
Hamete: Zulmen öldürülen kişinin ruhunun guguk kuşuna gireceğine ve bu kuşun yüksek yerlere konup maktulün intikamını alıncaya kadar bed­dua edeceğine inanmak.
Sefer: Bir ayın ismidir. Bu ayda savaşın yapılmasının haram olduğu­na inanılır.
Uğule: Bazı cinlerin İnsan şekline girip dere kenarlarında ve kaya­ların arkasında bekleyerek gelip geçenleri korkuttuğuna inanmak.
Sevgili peygamberimiz, bu hadisi şerifde tüm saydıklarımızın gerçek­le ilgisi olmayıp sadece birer uydurulmuş efsane olduklarını buyurmuş­lardır. [211]
2- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Hz. Allah bir hadisi kutside buyuruyorlar ki: Kader yazısına ve kaderin meyvesi olan kaza hükümlerime inanmayan bir kimse, benden başka ikinci bir ilâh arasın.”[212]
3- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Bana gelen tüm musibetler, Adem peygamber çamur olup he­nüz yaratılmamışken hakkımdaki yazılmış kaderimin bir sonucudur.”[213]
Sevgili peygamberimizin huzuruna gelen Ümmü Seleme şöyle der:
“Ya Resûlullah! Her sene zehir konulan yemek yüzünden sana bir hastalık isabet ediyor.” Bunun üzerine peygamberimiz (s.a.s.) şöyle bu­yururlar:
Zehirli yemek yemekten bana hiç bir şey olmaz. Ancak Allah’ın ezeli kalemiyle yazılan olur.” Hadiscilerden birisi şöyle diyor:
“Peygambe­rimiz (s.a.s.) yediği onca zehirli yemeklerden hiç bir zaman zarar görme­di”[214]
4- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Hz, Allah, kimi, doğruluk veya sapıklık içinde yaratıyorsa, onun için muvaffak kılıp, yolunu kolaylaştırır.”[215]
5- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Kim, nazar boncuğuna benzer bir şeyi (kendisine veya sahip olduğu şeylere) takarsa, Allah’a şerik koşmuş olur.”[216]
6- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Sedef veya nazar boncuğu gibi şeyler takan kimseyi, Hz. Al­lah korumasın işlerinde de kolaylık göstermesin.”[217]
7- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Fazla önemseyip bir şeyin üzerine düşme. Çünkü senin için, yazılmış olan mutlaka olur. Yine senin için, yazılan rızkında muhakkak ki, seni bulur.”[218]
8- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Siz ikiniz, hayatta bulunduğunuz müddetçe (mutlaka rızkınız verilecektir. Öyleyse) rızkınız konusunda umutsuzluğa düşmeyin. Çünkü anneler çocuklarını doğururken, elbisesiz ve kırmızı tenli olarak doğurur­lar. Sonra Hz. Allah çocuğa elbise rızkını verir ve giydirir.”[219]
9- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Şüphesiz Hz. Allah bir kulunun aleyhindeki hükmün infazını istediğinde kulunun aklını başından aldıktan sonra o hükmünü infaz ettirir.”[220]
10- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Şüphesiz, Hz. Allah bir kulunun aleyhinde vermiş olduğu hükmün infazına hiç bir kuvvet karşı duramaz.”[221]
“Muhakkak ki, bütün kâinatı yoktan var eden Hz. Allah’ın, yerine getirmek istediği hükmüne kim karşı çıkabilir. Karşı çıkmak ancak acizliğin bir delilidir. Oysa Hz. Allah aciz değil, her şeye gücü yetendir.”[222]
11- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Her birinizin yaratılış tohumu, anasının rahminde kırk gün bekletilir. Kırk gün sonra meni tohumluğundan bir damla kana dönüştürülmesi için bir kırk gün daha geçer. Bu müddet sonunda o kan bir parça et haline getirtilir. (Böylece aradan toplam 120 gün geçer.) Bundan sonra Hz. Allah göndereceği meleğe ana rahminde bulunan yavruya şu dört cümlenin yazılmasını emreder:
a) Yapacağı iyi veya kötü işler.
b) Helâl veya haram yoldan kazanacağı rızıkları
c) Uzun veya kısa olan ömrü.
d) Doğru veya sapık bir insan olması. Böylece ana rahminde bulunan çocuğa ruh verilir.
Bu yüzden, bazı kimseler vardır ki, cennetliklerin yaptıklarını yapar. Öyle ki, onlarla cennet arasında yarım metrelik bir mesafe kalır. Fakat kalemi ezeli ile sapık bir insan olduğu yazılı ve işlediği iyiliklerinde de samimi olmadığından, hemen dönüş yapıp cehennemliklerin yaptıkları kötülükleri yaparak cehenneme girmeyi hak etmiş olur.
Yine, muhakkak (ki, bazı insanlar vardır ki, cehennemliklerin yaptıkları kötülükleri işler. Öyle ki, onlarla cehennem arasında yarım metrelik b mesafe kalır. Fakat yaptığı kötülüklerinden içten duyduğu pişmanlığında ve hakkında doğru, imanlı bir insan olacağına dair kader yazısı bulunduğundan hemen dönüş yapıp, cennetliklerin işledikleri iyilikleri yapara cennete girmeyi hak eder.”[223]
12- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Rızık, kulu ecelinden daha çabuk arayıp bulur.”[224]
13- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Hz. Cebrail bana gelerek kalbime şöyle seslendi:
“Muhakkak ki, her insan eceli gelmeden ve rızkını tamamiyle almadan ölmeyecektir. Öyleyse Allah’dan korkunuz ve rızkını aramakta acele etmeyiniz. Rızkı­nızın geç gelmesi sizi haram olan yollara saptırmasın. Sizin için, saklı bu­lunan helâl rızka, ancak Allah’ın emirlerine itaat etmekle nail olabilirsi­niz.”[225]
Yaşama müddeti bitmeden ve yeryüzünden rızkı tükenmeden hiç bir varlık ölmeyecektir. Çünkü bir kimsenin, rızkı tükenmeden ölmesi, geriye kalan rızkının başkasına verilmesi demektir ki, bu da zulümdür. Zulüm ise Allah’ın adaletine1 aykırı düşer. Yine bir kimsenin peşinden koş­tuğu malın eline geçmemesinin sebebi, Allah’ın kudret kalemiyle yazıla­rak gösterilen zamanın gelmemesindendir. O halde acele edip helâl olma­yan birçok çarelere baş urup onu elde etmeye çalışmak doğru bir hareket değildir. En iyisi acele etmeden çalışıp tayin edilen zamanı beklemektir. Çünkü acele etmek şeytandan, teenni etmek ise, Allah’tandır.[226]
14- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Uğursuzluk (kuş gibi herhangi bir şeyin getirdiği değil) ancak kader yazısının bir sonucudur.”[227]
15- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Uğursuzluğun (kuş, yıldız veya herhangi bir şeyden geldiğine inanmak) Allah’a şerik koşmaktır.”[228]
16- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Hz. Allah bir çocuğun dünyaya geleceği konusunda hüküm verirse, mutlaka dünyaya gelir. Meninin dışarıya akıtılması dahi buna ma­ni olamaz.”[229]
17- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Muhakkak ki, Hz. Allah’ın senin için, takdir etmediği bir rızık, seni sevenin dilemesiyle sana verilmez. Yine Hz. Allah’ın sana veril­mesini takdir ettiği rızık, seni sevmeyenin istememesi buna engel ola­maz.”[230]
Kıskançlık Ve Kindarlık
1- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Geçmiş ümmetlerin hastalıklarından olan haset (kıskançlık) ve kincilik size de geçti. Bu iki afet kökden kazır. Tabi ki sacı değil, dini kö­künden kazır. Benliğime hakim olan o yüce zat (Allah)’a yemin derim ki, mü­min olmayınca cennete giremez, birbirinizi sevmeyince de mümin olamaz­sınız. Dikkat ediniz!. Size uyguladığınız takdirde birbirinizi seveceğiniz bir şey söyleyeyim mi? O da; Aranızda selamlaşmayı yaymanızda.”[729]
Bu hadisde şöhretin bir afet olduğu belirtilmektedir. Mal, makam, ilim ve takvada parmakla gösterilecek duruma gelenlerden birçokları mağ­rur olarak kendilerini ebedî bedbahtlığa maruz bıraktıkları halde, bir kısmı da Cenab-ı Allah’ın himaye ve muhafazası sayesinde değişmemiş ve ruhla­rındaki safiyeti kaybetmemişlerdir. İstisnalar kaideyi bozmaz fetvasınca, şöhret her insan için afet olma niteliğini korumaktadır.[730]
Kıyamet Günü Zararlı Çıkacak Zenginler
1- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Muhakkak ki, dünya malından (sadece ona önem verip) çok ka­zananların kıyamet günü nasibleri çok az olacakdır. Ancak Hz. Allah’ın kendisine verdiği hayırlı bir mal bunun dışındadır ki, onlar da bu malın içinden vacip gibi olan kısmını çıkarıp sağ sol ve arkasında bulunan fakir­lere dağıtırlar.”[252]
2- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Dünyada (sadece midesine önem verip) tok olanlar, yarın kı­yamet gününde muhakkak ki, aç olacaklardır.”[253]
3- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Muhacirler (Mekke’den Medine’ye hicret eden sahabiler)’in fa­kirleri zenginlerinden 500 yıl önce cennete gireceklerdir”[254]
4- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Cennet kapısına dikilip cennetin manzarasını seyrederken cen­nete girecek olan kişilerin çoğunluğunun fakirler olduğunu zenginlerin de orada bekletildiklerini gördüm. Ancak zenginlerden cehennemlik olanlar gelen bir emirle cehennemin içini boyluyorlardı. Bu sefer kapısında bekleyip cehennem manzarasını seyrettim. Oraya girecek olanların çoğunluğunun ise kadınlar olduğunu gördüm.”[255]
Bu hadisi şerifde peygamberimiz (s.a.s) yaşadığı andan 1400 küsur sene sonra kadınların şeytanlara canbazlık yapıp İslâmiyete büyük bir felâket olacağını haber vererek büyük bir mucize ortaya koymuştur. Bir felâket olacağını haber vererek büyük bir mucize ortaya koymuştur. Bugünkü genellikle kadın milleti, Allah’dan, dinden uzaklaşarak insanlara sırt çevirmiş, maymun misâli maskaralaşmış adeta kendisiyle oynanan bir oyuncak haline gelmiştir. Şeref, haysiyet, iffet ve namusunu kaybede­rek ‘değerini düşürmüştür.[256]
5- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Kıyamet günü en sefil kimseler, sadece dünyaya önem verip malını çoğaltan zenginler olacaktır.”[257]
6- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Yalnız dünya malı için yaşayıp çoğaltan kimselerin vay haline. Ancak kazandığı helâl maldan (zekât gibi) hakkını çıkarıp muhtaç olanlara veren zenginler müstesnadır.”[258]
Helâl haram gözetmeden çok mal kazanan zenginleri muhakklal ki, çok büyük felâketler beklemekte. Çünkü kazandıkları malı helâl yoldan kazanamadıkları için, birçok kimsenin hakkına tecavüz ederek mallarını ellerinden meşru olmayan sebeblerle alır. Allah’ın ve İslâm dininin haram kıldığı kadınlı, içkili bar ve pavyon gibi yerlerde harcarlar. Bunun içindir ki, hadisi şerifdeki Veyl kelimesi, birçok acı, azap dolu felâketler anlamına gelmekte ve böyle zenginlerin başına nasıl felâketlerin geleceğini haber vermekte.[259]
7- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Allah’dan korkan kimseler için zenginliğin zararı olmaz. Fakat vücud sağlığı zenginlikten, içtenlikle yapılan cömertlik ise cennetten çok daha hayırlıdır.”[260]
Komşuluk Hakları
1- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Ben iki kötü komşunun arasındayım. Biri Ebu Leheb, diğeri de Ukbe binu Ebu Muayd. Bu kötü iki komşu pisliklerini getirip kapımın önü­ne atarlardı. Hatta (etraftan topladıkları) pislikleri dahi getirip evimin önü­ne yığarlardı.”[606]
2- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Komşu hakları şunlardır:”
a) Hastalandığında, akraba veya yabancı gözetmeksizin ziyaret et­mek,
b) Öldüğünde, (fakirse malınla, zenginse) bedeninle cenaze nama­zına katılman,
c) Muhtaç bir komşun senden borç istediğinde, ona borç olarak di­lediğin şeyi vermen,
d) Çıplak olana elbise giydirmen,
e) Başına bir musibet geldiğinde ona başsağlığı dUemen,
f) Evini onun evinden yüksek yapma ki, esen rüzgâra engel olsun.
g) Yemeğin kokusuyla onu rahatsız etme. Ancak pişirdiğin yemekten vermen, günah olan bu hükmün dışındadır.”[607]
Komşunun, hasta olan komşusunun ziyaretine giderken, sevin­dirici hediyeler götürmesi, yanindayken ölümden bahsetmesi, teselli ede­cek tatii ve güzel şeyler anlatması, yapması gereken haklardandır. Öldü­ğü zaman cenazesine gitmesi, de bir hakdır.[608]
3- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Hz. Cebrail, komşuluk hakkında bana öylesine tavsiyelerde bulundu ki, hatta komşu komşunun varisi olacağını zannettim. Yine, Hz. Cebrail köleler hakkında bana öylesine tavsiyelerde bulundu ki, hatta kö­leye bir müddet tayin edileceğini, bu müddet sonunda azat edileceğini zannettim.”[609]
Selâm vermek, fazla lâfa tutmamak ve iğneden ipliğe hâlini in­celememek komşu haklarındandır. Ayrıca hastalandığında ziyaret, bir fe­lâkete uğradığında taziye, sevinçli günlerinde tebrik etmek ve kendi se­vincini göstermek, kusurlarını bağışlamak, kapı ve pencereden gizli hâl­lerini araştırmamak, evinin önünü daraltmamak, evine getirdiğine göz dikmemek, kusurlarını gizlemek, felâkete uğradığında yardımına koşmak, ayrıldığı zaman evini korumak, konuştuklarını dinlememek, mahrem yer­lerine bakmamak, hizmetçilerine kötü gözle bakmamak, çocuğu ile güzel konuşmak, din ve dünyasında bilmediklerini ona öğretmek de, komşu hak­larındandır.
Adamın biri, farelerin evini istilâ etmesinden şikâyet etmiş. Bir ke­di almasını tavsiye edenlere:
“Bunu yapmam; çünkü kedinin sesini duyan farelerin, evimi terkedip komşunun evine gitmesinden ve bu suretle ken­dim için sevmediğimi komşum için sevmiş olacağımdan korkarım” diye cevâb vermiştir.[610]
4- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“(Köy ya da şehirde) devamlı oturan kötü komşularınızın şer­rinden Allah’a sığınınız. Oysa obadaki kötü komşunun şerrinden, günün birinde sizden ayrılıp gideceğinden kurtulabilirsiniz.”[611]
5- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Kıyamet günü ilk bakılacak dava, geçimsiz iki komşunun davası olacaktır.”[612]
6- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Allah’a ve kıyamet gününe gerçekten iman eden kimse, komşu­suna iyilik yapsın. Yine Allah’a ve kıyamet gününe iman eden kimse, mi­safirlerine ikramda bulunsun, dene Allah’a ve kıyamet gününe iman eden kimse, faydalı ve öz ikonuşsurr, ya da sükût etsin”[613]
Kötü Günahların Akibeti
1- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Şüphesiz, Hz. Allah bir millete karşı gazaba geldiğinde, bir deprem veya kötü bir şekle sokmak gibi azablarla cezalandırmadığı tak­dirde, onları yiyecek maddelerini azaltmak, yağmuru kesmek ve en kötü­lerini başlarına amir olarak yetinip musallat etmekle cezalandırır.”[301]
2- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Şüphesiz Hz. Allah bir millete rahmet etmek istediğinde, o mil­let ölmeden peygamberinin ruhunu alıp geride kalan milleti için öncü kılar. (Ve O peygamber, peşinden gelecek olan milleti için hayırlı dualarda bulunup niyaz eder.)”
Yine Hz. Allah bir milletin yok olmasını istediğinde o milleti, pey­gamberleri henüz sağ iken ta’zip edip yok eder. O peygamber de bakıp kendisine yaptıkları tekzip ve isyanlarından dolayı gördüğü kötülüğün in­tikamı alındığından sevinir.”[302]
3- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Cehennemin yedi kapısı vardır. Bu kapılardan biri, ümmetime hakaret edip kılıç çekenler için olacaktır.”[303]
Cehennemin yedi kapısı vardır. Bunların en kötüsü, müslümanlara karşı gelip İslâmiyeti yok etmek, yerine başka bir rejimi getirmek için çalışan zalimler içindir.[304]
4- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“İncil’de “dünyada iken işlediğin iyilik ve kötülüklerin ne ise onun karşılığını alırsın. İşlediğin iyilik ve kötülükleri hangi ölçekle işlediysen, karşılığını da aynı ölçekle alırsın” cümlesi yazılıdır.”[305]
Hz. Allah kıyamet günü, mükâfat veya cezayı kişinin işlediği iyilik ve kötülüğüne göre verir. İyilik işleyenler mükâfat, kötülük işleyen­ler ise hiç şüphesiz azap göreceklerdir.[306]
5- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“İlâhi mühür, Arş-ı Âlânın altında asılıdır. Hz. Allah o mührü, (İslâmiyete karşı) hürmet ve saygısızlıkta bulunup çeşitli günah işleyerek kendisine karşı gelen bir kimsenin kalbi üzerine basar ve o kimse ne ya­pacağını bilemez hale gelir.”[307]
6- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Ben, evden kadir gecesinin Ramazanın hangi gecesi olduğunu tayin etmek için dışarıya çıktığımda, kavga eden iki kişiyle karşılaşmam ne yazık ki, bana kadir gecesinin hangi güne isabet ettiğini unutturdu. Fakat Kadir gecesini, Ramazanın son on gününde özellikle 27. 29. ve 25. günlerinde arayınız.”[308]
7- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“(Servet, mal ve rütbe gibi şeylere karşı) kıskanmak, kişinin iyiliklerini, ateşin odunu yakıp kül etmesi gibi yok eder.”[309]
8- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Şarkı ve türkü söyleyen kadınlar ve çalgılar ortaya çıktığı, iç­ki açıkça içildiği zaman, (azab olarak) ümmetimin arasında deprem, şekil değişmeler ve (göklerden) yağmur misali taşların yağması gibi afetler baş gösterir.”[310]
9- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Kötülükler, yapmayanlar İçin de bir felâkettir. Çünkü onu yok etmeye çalışan belâ ile karşılaşır. İşleyene gıybet ederse günahkâr, rıza gösterdiği takdirde de ortağı olur.”[311]
İslâmiyetin haram kıldığı kötülükler geçici bir hastalığa benzer. Bu hastalık, milletin arasına girip yerleşmeden önüne geçmek gerekir. Yayılıp yerleştikten sonra adeta bir alışkanlık haline gelir ki, bu da yapanlar için, büyük bir felâket olduğu gibi, yapmayanlar için de bir felâkettir. Çünkü kötülük işlemeyen bir kimse, kötülük işleyenlerin önüne geçip vazgeçirmeye çalışırsa zarar, vazgeçirmeyip aleyhinde dedikodu ederse gıybet, rıza gösterirse günahına ortaklık etmiş olur. Fakat İslâm dini cihadı geldiği ve gene cihatla geri döneceği için, cihat etmek en iyisidir.[312]
10- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Öylesine beş çeşit kötülük vardır ki, bunların karşılığında beş çeşit azab vardır:
a) Hz. AUalh İslâm devletine yapılan antlaşmayı bozanlara düşman­larını musallat eder.
b) Allah’ın indirdiği İslâm nizamını bırakıp başka hukukları hüküm olarak kabul edenlerin arasında fakirlik salgın halini alır.
c) Fuhuşun yaygınlaştığı bir milletin arasında ölümü gerektiren bil çok sebebler baş gösterir.
ç) Ölçek ve tartıda noksanlık yapanlar, ekin ve bitkileri azaltılarak kıtlıkla cezalandırılır.
d) Zekâtını vermeyenler için yağmur kesilir.”[313]
11- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Son zamanlarda çalgı çalındığı, türkü söyleyen kadınlar haya­sızca ortaya çıktığı ve içki içilmesi mubah sayıldığı zaman, depremler, yağmur misali taşların yağması ve şekil değiştirmeler baş gösterir.”[314]
12- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Uğursuzluğu kötü ahlâk doğurur.”[315]
13- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Ümmetimin- arasında deprem ve şekil değiştirmeler, kader yazısına inanmayanlar yüzünden olacaktır.”[316]
14- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Davut peygamber şöyle buyurur:
“Ey kötülük tohumu saçan­lar! Bu dikenli ekinin hasadını sizler çekeceksiniz.”[317]
15- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Bir malın karada veya denizde telef olmasının nedeni, zekâ­tın verilmemesindendir.”
Bu hadisin diğer bir rivayetinde şu fazlalık vardır: “Malınızı zekâtla koruyunuz. Hastalarınızı sadaka ile tedavi ediniz. Belâ yollarını ise dua ile kapatınız.”[318]
Zenginlerin mallarını muhafaza eden en sağlam kale ve koru­yucu en büyük neden, zekâtın verilmesidir. Zekâtı verilmeyen bir mal, ça­lınmak, yanmak gibi tehlikelere daima maruzdur. Belâ ve musibet kapıla­rının en muhkem kilidi, verilen zekâttır. Gelmekte olan felâketlerin yolu­nu kapatan en dayanıklı kapı muhakkak ki zekâttır.[319]
16- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Allah için birbirini seven bir kişi, birbirlerinden ancak (ikisinden) birinin işlediği günahdan ötürü ayrılabilir.”[320]
17- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Neyseniz, başınızdaki amirleriniz de öyle olacaktır.”[321]
Şüphe yok ki, Hz. Allah insanların başına hak ettiği şekilde amirler seçip getirecektir. Bunların idaresi altına girecek olanlar, eğer iyi kimseler ise, başlarındaki amirler iyi, kötü kimselerse başlarındaki amirler de kötü olacaktır.[322]
18- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Zekâtını vermeyen bir millete karşı yağmur kesilir. Eğer hayvanlar olmasaydı, zekât vermeyenler için tek bir yağmur damlası dahi yağdırılmazdı.”[323]
19- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“İnsanlar, işlediği günahları hak etmedikçe helâk olmazlar.”[324]
20- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Eğer İsrailoğulları olmasaydı yemekler ekişimez, etler kokmazdı. Hz. Havva olmasaydı, onun kızları kocalarına ihânet etmezlerdi.”[325]
Yahudiler kestikleri hayvanların etlerini nehy olunmalarına rağmen ihanet ederek saklayıp karaborsacılığı icat ettiler. Bunun için Yahudilere Hz. Allah, kesilen etlerine bir müddet sonra kokmalarını ceza olarak verdi.
Hz. Havva, Adem peygamber ile birlikte kendilerine cennette yaşama yetkisi verilmiş iken, o bu yetkiyi yasak olunan meyveyi yemekle kötüye kullandı. Bu yüzden Hz. Havva’nın kızları kocalarına ihanet ederler.[326]
21- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Eğer, Allah’ın kullarından belleri kamburlaşmış olan ihtiyar­lar, süt emen çocuklar ve otlayan hayvanlar olmasaydı, (Ey insanoğlu iş­lediğiniz kötülüklerden ötürü) mutlaka azablar üzerinize dökülür ve kalır­dı.”[327]
22- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“(İnsanın başına gelen) damarları titreten sıtma ve göz ağrı­larının sebebi, kişinin işlediği günahlar yüzündendir- Hz. Allah’ın insan­oğlunun işlediği günahlarından affettikleri, affetmediklerinden daha fazla olduğundan, verdiği cezalar da vermediği cezalardan daha azdır.”[328]
23- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Faizin baş gösterdiği bir millet kıtlıkla, rüşvetin baş gösterdiği bir millet ise korkuyla cezalandırılır.”[329]
Faiz büyük günahlardan biridir. Çünkü faiz, zenginlerin boynu­na azgınlık halkasını geçiren ve fakirleri de fakirlik uçurumuna iten en büyük felâketlerden biridir. Rüşvet de büyük günahlardan biridir. Hatta felâket bakımından faizden daha da kötüdür. Çünkü rüşvet, hakimi adalet­sizlik çamuruna kaydıran, haklıyı ve onun sulbünden olan herkesi hakkın­dan mahrum ettirerek haksızlık kürsüsüne oturtup haksızı ve haksız olan herkesi de haklının malına oturtup haram yemelerini sağlayan en büyük günahlardandır.[330]
24- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“(Kıyamet günü) sahabiyelerimden birçoğunun havuza inip su içmek istediklerinde (melekler tarafından) yakalanıp uzaklaştırıldıkları­nı görünce hemen “Ya Rab! Bunlar benim sahabiyelerimdir. Onları affeyle” diye yalvarıp yakardım. Bunun üzerine bana: (bunların ‘kurtulması İçin yalvarıp yakarma. Çünkü) senden sonra İslâm dinine karşı neler yaptık­larını bilmezsin.” denilince bende öyleyse kahrolsunlar” derim.”[331]
25- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Öylesine beş büyük günah vardır ki, o günahları af ettirecek tek bir kefaret sebebi olamayacaktır.”
a) (Kâinatı yaratmakla veya ‘kendine ibadet edilmekte) Allah’a ortak yapmak,
b) Hak etmediği halde insan öldürmek,
c) Temiz ve masum bir mümine iftira etmek,
d) Düşman cephesinde İslâm ordusunu bırakıp kaçmak,
e) (Hakimin- huzurunda) hakkı olmayan bir malı yeminle kendisine mal etmek.”[332]
26- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Hz, Allah’ın işleyenin cezasını (ahirete bırakmayıp) dünyada iken acele olarak verdiği beş türlü günah vardır:
a) (Bir kimsenin malına gasp etmek, canına kıymak, dinine hakaret­te bulunmak gibi) zulüm etmek,
b) Aldatmak,
c) Müslüman ana-babaya hakarette bulunmak,
d) Akrabalarından akrabalık bağlarını koparmak,
e) Yapılan iyiliklerin boşa gitmesi (iyilik yaptığı kişiden şükür gibi herhan­gi bir karşılık görmemek.)”[333]
27- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Fûzai kabilesinden Amr Bini Amir’in barsaklarını cehennem içinde sürüklediğini gördüm. Çünkü develeri putlara adayan ve gene de­veleri kulaklarına damga vurarak puthanelere adayan ilk kişi o olmuştur.”[334]
Hadisde geçen bazı kelimeler:
Kusbe: Bağırsak,
Seyebe: Adamak,
Essevaibe: Erkek develer ki, bunlar putlara adanan, sütünden yarar­lanılmayan ve üzerine yük vurulmayan develerdir.
Behere: Adamak.
Elbehire: Kulakları damgalı develerdir, Bunların sütleri ancak puthaneye hizmet gören kimseler verilir.
Hayvanları bu şekilde adamak veya başkalarına tazimen kesmek haramdır. Hayvan, (kurbanlık olanları) ancak tazimen Allah’a kesilir. Ondan başkasına adamak, Allah’ın emrine karşı gelmektir.[335]
28- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Altı şey haramdır:
a) Devlet adamlarına rüşvet vermek,
b) Satılan köpekten alman para,
c) Erkek hayvanın tohumunun- satılması,
ç) Zina karşılığında kadına verilen para,
d) Kan aldırmayı meslek edinmek,
e) Kahinlere para vermek,”[336]
Hadisde geçen kelimeler:
Essubtu: Haram Olan Şeyler.
Asbu: Tohum.
Fahil: Erkek Hayvan.
Elhaccum: Kan Aldırmak,
Elkahin: Gaibten Haber Veren,
Mehiri Ücret,
Beği: Zina Eden,
Kesb: Meslek Edinmek”[337]
Konu: Her Zorluktan Sonra Kolaylığın Olması
1- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“(Mümin bir kimsenin içinde bulunduğu) zorluğu, kertenkele yuvasından dahi çıkaracak bir kolaylık vardır.”[338]
2- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Çok istiğfar eden bir kimse için, Hz. Allah her düşünce ve üzüntüsüne karşılık huzur ve rahatlık, her sıkıntısına karşılık da bir kur­tuluş yolu, zannetmediği yoldan ise rızkını verir.”[339]
Kötülük Yapanı Bağışlama
1- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Bir kimseye bir din kardeşi gelerek suçsuz olduğunu iddia eder­se, gerçekçi olsun veya yalancı olsun, din kardeşimin bu iddiasını kabul etsin! Eğer kabul etmezse havuzdan içmeye gelemez.”[784]
Şeriat dilinde “sadaka-i câriye” tabir olunan hayır müessesesinin önemli faaliyetleri müteakip hadisde belirtilmektedir. Biz bu terimi, “fay­dası devamlı olan hayır” diye tercüme ettik. Şöyle ki kurulan bir köprünün, akıtılan bir suyun, açılan bir yolun veya benzeri faaliyetlerin faydası devam ettikçe bunlara sebep olan kişinin amel defteri kapanmaz. Kendisine de­vamlı olarak sevap yazılır.[785]
2- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Üç şey vardır ki, bunlar üzerine yemin edebilirim: Kulun malı sadaka (hayır yapmak) dan eksilmez. Kul, kendisine yapılan haksızlığa tahammül gösterirse Cenâb-ı Allah behemehal onun şerefini artırır. Kul, dilenme (ondan bundan isteme) kapısını açarsa Cenâb-ı Allah da mutlak ona yoksulluk kapısını açar. Size bir hadis (söz) söyleyeceğim, onu hafızanızda tutunuz: Dünya ancak dört kişinindir: Allah’ın mal ve ilim verdiği kul ki malı ve ilminde Allah’dan korkar, hısım akrabasiyle ilgilenir ve Cenâb-ı Allah’ın ondaki hakkını ihmal etmez. İşte bu kimse, derecelerin e üstünündedir. Allah’ın ilim verip mal vermediği kul ki, kendisi doğru niyetlidir ve “benim de param olsaydı falanın yaptığını yapardım!” der. Bu kimse niyetine göre karşılık görecektir ve her ikisinin de sevabı eşittir. Allah’ın mal verip İlim vermediği kul ki, malında, bilgisizliği yüzünden yanlış hareket eder, malı hakkında Allah’dan korkmaz, malıyla hısım akrabasını kayırmaz ve Cenâb-ı Hakk’ın ondaki hakkını ihmal eder. İşte bu ada derecelerin en kötüsündedir. Allah’ın mal da vermediği, ilim de vermediği kul ki, bu kimse, “benim de param olsaydı bu para ile falanın yaptığı yapardım.” der. Bu kişi niyetine göre karşılık görecektir ve her ikisinin (kendisi ile niyet ettiği kişinin) tartısı birdir.”[786]
3- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Üç şey vardır ki bunların mutlak surette hak olduklarını biliyorum: Kendisine karşı yapılan haksızlığı affeden kişinin, Cenâb-ı Allah ancak şerefini artırır. Varlığını artırmak isteyerek kendisine dilenme kapısını açan kişinin, Cenâb-ı Allah mutlaka yoksulluğunu artırır. Allah’ın rızasını kastederek kendisine sadaka (hayır işleri) kapısını açan kişinin Cenâb-ı Allah behemehal servetini artırır.”[787]
4- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Her kim güçlü iken affederse Cenâb-ı Allah da güçlük gününde affeder.”[788]
5- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Her kim bir kanı bağışlarsa bunun sevabı ancak cennettir.”[789]
Burada zikredilen kandan diyetin veya kısasın veya her ikisi kastedilmiş olması muhtemeldir. Zira İslâm hukukuna göre katil hakkındaki hüküm maktulün velisine bağlıdır. Maktulün velisi, kısas talep etmeyip diyet isteyebilir veya kısası da, diyeti de bağışlayabilir.[790]
6- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Ölümüne sebebiyet vereni affeder işi cennete girecektir.”[791]
Ölümünden önce katilini bağışlayan kişinin cennetlik olduğu belir­tilmektedir. Ancak bu bağışlama, maktulünün velilerinin katilden kısas ta­lep etme veya diyet isteme haklarının düşürmez. Sadece âhsrete taallûk eden hakkı iskat eder.[792]
Mirasçılık
1- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“(Ölünün bıraktığı malından) hisse sahiplerine verilen hissedeni arta kalanı ölünün en yakın erkek varislerine verilir.”[261]
2- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Şüphe yok iki, Hz. Allah (ölünün ardında bıraktığı malından her hak sahibine hakkının verilmesini farz kılmıştır. Öyleyse varisler için vasiyet etmek hakkı yoktur.”[262]
3- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“(Anne, baba, oğul gibi yakın akrabalarını) öldürenler için miras hakkı yoktur.”[263]
4- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Daha evvel malının bir kısmını kendisine vasiyet edeni) öldüren kimsenin vasiyet de hakkı yoktur.”[264]
5- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Ailesiyle yaptığı lânetleşme sonunda erkeğin “benden değil­dir” dediği çocuk, babasının değil ancak annesinin varisi olur.”[265]
6- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Diğer mirasçılar kabul etmedikleri takdirde, bunlardan birine edilen vasiyet makbul değildir”[266]
7- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Kâfir akrabası olduğu müslümanın mirasçısı olamayacağı gibi, müslüman da o kâfirin mirasçısı olamaz.”[267]
8- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Ölünün borcu malından, yaptığı vasiyetimden önce verilir.” (Bırakılan malda hissesi olan) varise, ölünün vasiyeti verilmez.”[268]
9- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Ölünün yaptığı vasiyet nedeniyle (malının üçte birinden fazla­sını herhangi birine veya bir kısmını varislerinin bazılarına vasiyet etmek­le) mirasçıları zarara sokman en büyük günahtır.”[269]
10- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Hayat belirtisi olmadan ölü olarak düşen çocuğun cenaze na­mazı kılınmaz, başkasının varisi olmaz, başkası da onun varisi olamaz.”[270]
11- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Dayı, varisi olmayan yeğeninin varisi olur.”[271]
Bağırmak, çağırmak gibi herhangi bir hayat belirtisi olmadan ölü ola­rak doğan çocuğun hadisde belirtildiği gibi cenaze namazı kılınmaz, yıkan­maz ve herhangi bir yere bir çaut içine serili olarak gömülür. Fakat kımıl­damak, bağırıp çağırmak gibi hayat belirtileri görülen bir çocuk tıpkı bü­yük bir insan gibi kabul edilir. Cenaze namazının kılınması, yıkanması ve mezarlığa gömülmesi, kendisinden önce ölen babasının bıraktığı malına varis olması ve anne amca, dayı gibi yakınlarının da kendisine varis ol­ması gibi.[272]
12- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Teyze (Şefkat ve merhamet bakımından) annenin yerini tu­tar.”[273]
13- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Babası ve çocukları olmayan bir kimsenin ölümü halinde, va­risleri kardeş veya amca gibi yakın akrabaları olur.”[274]

BİR ÖNCEKİ SAYFANIN DEVAMI..6..HADİSLER

İnsanların En Kötüsü
1- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“İnsanların en kötüsü, Allah’ı vasıta kıldığı halde istediği şeyi alamayan dilencilerdir.”[275]
2- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Kıyamet günü derece bakımından insanların en kötüsü dilinden ve belâsından korkulan kimselerdir.”[276]
3- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Kişinin en kötü tarafları (kendisinden istenilen bir malı verirken) üzdüren cimrilik ve kalbini titreten korkaklıktır.”[277]
4- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“İnsanların en kötüsü, dünya malı ve mülkü için çalışan iki grubun arasında (taraf tutması nedeniyle) öldürülen kişidir”[278]
Dünya malı için karşı karşıya gelip çarpışan iki kabile arasına girerek belli kişilerin menfaati uğruna ölen bir kimse insanların en kötü­sü dür. Fakat İslâm uğruna, İslâm dinini müdafaa etmek, yaymak için canını bile vermekten kaçınmayan kimseler bu hükmün dışındadır. Din uğruna çarpışmak, ölmek ancak bir cihaddır.[279]
1- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Muhakkak ki resimlerin bulunduğu eve rahmet melekleri girmez.”[280]
2- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Muhakkak ki, resim ve heykelin bulunduğu eve rahmet melek­leri girmez.”[281]
3- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Şüphesiz, köpek resimlerinin bulunduğu eve melekler girmez.”[282]
4- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Hz. Allah bir hadisi kutside şöyle buyuruyor: “Yarattığım ya­ratıklara benzeterek resim yapmaya çalışanlardan daha zalim kimse yok­tur. Böyle (yaratıcılık süsünü vererek yarattıklarımdan herhangi birinin benzerini resimle yapmaya çalışan kimsenin kuvveti varsa) bir buğday, bir arpa tanesini veya ufak bir toz zerresini yaratsın öyleyse.”[283]
5- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“(Dinimizce haram sayılan) resim, bütünüyle olan resimdir. Ba­şın koparılıp atılması halinde haram sayılmaktan çıkar.”[284]
Resimlerin haram sayılması bir takım şartlar gerektirir:
a) Ev, dükkân veya bir daireye konulan resimlerin canlılara ait ol­ması,
b) Tapılmak veya lâyık olmadığı halde haddinden fazla sevmek, ta’zim etmek için bulundurması,
c) Şehveti tahrik niteliğini taşıması,
Vesikalık gibi günümüzde gerekli olan fotoğrafların çekilmesi bu hük­mün dışında kalır. Vesikalık resimler saydıklarımızdaki hiç bir niteliği ta­şımadığından çekilmesi de dinimizce yasak değildir.
Haram olmasının nedeni: Sevgili peygamberimiz 1400 küsur önce gü­nümüzdeki kötü resimlerin İslâm aleminde büyük bir rol oynayacağına re­zalet, dinsizlik ve ahlâksızlığın baş müsebbibi olduğunu bunun içinde ha­ram olduğunu kesinlikle söylemişlerdir.[285]
6- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Şüphesiz, canlı varlıkların resimlerini yapanlara kıyamet günü “yaptığınız resimleri diriltin” denilecek, fakat (bu teklif karşısında aciz kalıp) çeşitli cezalara çarptırılacaklar.”[286]
 İyi Kimselerin Az Olması
1- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“İnsanlar, sayısı 100′ü bulan bir deve topluluğuna benzer ki, uzun yolculuğa dayanan bu yüz deve içinde ancak bir teki
 İyiyi Emir – Kötüyü Nehy Etmek
1- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Hz. Allah’ın tek bir kişiyi senin elinle hidayete erdirmesi, senin için, üzerinde güneşin doğduğu ve battığı her, servetten hayırlıdır.)[455]
Başkasına tatlı bir dille nasihat ederek onu hidayete erdirmekte daha büyük bir sevap yoktur. Canlı olarak ateşin ortasına düşen bir kimseyi oradan kurtarmak ne kadar büyük bir sevapsa, küfür yoluna sapmış bir kimseyi de ordan kurtarmak da o kadar hatta ondan çok daha büyük bir sevaptır. Çünkü öbürünün ateşi muvakkat, diğerinin ateşi ise müebbeddir.[456]
2- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Allah’ın güzel gördüğü şeyleri emir edin, çirkin gördüğü şeyleri de yasaklayınız. Yoksa Hz. Allah en kötü olanlarınızı başınıza getirir musallat eder. İyilerinizin duaları bile kabul olunmaz.”[457]
3- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Sizden evvel dünyaya gelmiş hıristiyanların (kötü) adet ve ananelerine karış karış, dirsek dirsek (adım, adım) uyacaksınız. O kadar ki, eğer onlar kertenkele deliğine girecek olsalar, sizde (mutlaka bir hikmeti vardır düşüncesiyle) arkalarından (kertenkele yuvasına) gireceksiniz. Yine, onlardan biri yol ortasında hayasızca hanımına yanaşıp cinsi münasebette bulunursa bunda da bir hikmet vardır diyecek ve bunu da yapacaksınız.”[458]
Peygamberimiz (s.a.s)’ın bundan takriben bin dört yüz yıl ka­dar önce haber verdiği bu büyük tehlike, bugün İslâm dünyasında yıllar­dır salgın bir hastalık gibi kol gezmekte ve iman cemiyetinin ana temel­lerini sarsmaktadır. İslâm prensiplerini ihmal ettikleri için, geri kalan müslümanlar, kusuru kendi tembellik ve gevşekiklerinde bulup dinin öz kaynağına dönecekleri yerde, yıllardır Avrupa hiristiyanlığı ile yahudilik dünyasını maymunlar gibi taklit etmekte, onlardan öğrendikleri adet ve fikirleri İslâm dünyasına ithal ederek dinin ruhunu zedelemektedirler.[459]
4- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“İyi hurmaların çürük hurmalar arasından seçilmesi gibi, iyileriniz de seçilip ölür gider, kötüleriniz kalır geriye. Öyleyse gücünüz yetiyorsa ölüm şerbetini tadın.”[460]
5- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Kişinin diliyle ikrar edip ortaya çıkardığı bir hak, (başkası ta­rafından) işlenirse, o hakikin sevabı, ortaya çıkaran için yazılır ve Hz. Allah onun mükâfatını tam olarak verir.”[461]
6- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Kötülükleri işleyenlerden, hem sayıca, hem de kuvvetçe daha üstün olan bir millet, bu kötülükleri önüne geçip yok etmezlerse, Hz. Al­lah kötülük yapanlara ve bunlara engel olmayan o millete umumi bir be­lâ verir.”[462]
7- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Marif (Allah, peygamber ye dinin faydalı gördüğü şeyler)’i baş­kalarına emir ediniz. Münker (Allah’ın, peygamberin ve dinin kötü gördü­ğü şeyleri yapmak isteyenler)’i kabul olunmayacak dualara baş vurmadan önce vazgeçirmeye çalışın.”[463]
8- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Herhangi bir yerde dine aykırı toto hareket yapıldığı zaman, kö­tülüğün yapıldığım yakından görüp de bundan hoşlanmayan, kimseler, onu görmemiş gibidirler. (Hiç bir mesuliyet payları yoktur.) Bunun yanında kötülük yapılırken görmemelerine rağmen bu hareketi gönülden tasvip edip hoşlanan kimseler ise, hareketin yapılışına yakından tanık olmuş gi­bidirler. (Günahına ortaktırlar.)[464]
9- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Dine aykırı feir hareket ya da tutum gören kimse, buna eli ile engel olmaya çalışsın. Gücü yetmezse dili ile (o hareket veya tutumun dine aykırı olduğunu herkese karşı haykırarak) engel olmaya çalışsın. Bu da elinden gelmiyorsa, o kötülüğe karşı içinden kin ve nefret beslesin. Bu sonuncu mücadele şekli ise, imanın en zayıf derecelisidir.”[465]
10- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Benim ümmetimden öylesine değerli, kimseler vardır ki, sa­habelerime verilen sevabın aynısını alacaklardır. Onlar, dine aykırı hare­ketleri ortadan kaldırmak için çalışırlar.”[466]
11- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Hz. Allah, İslâm dini için bir numune buyurmuştur. Doğru bir yol ve bu yolun her iki tarafında da birer set vardır. O iki sed de birçok açık kapılar vardır ve bu kapılar da perdelerle örtülüdür. Yolun ağzında bir çağrısı ‘“Ey insanlar! Hepiniz toplu olarak bu yola giriniz. Ve sakın bu yoldan sapmayınız” Diye insanlara seslenir”. Yolun üst tarafında başka bir çağırıcı ise insanlar perde ile örtülü kapıdan girmek istediklerinde “Al­lah aşkı için şu kapıları açmayınız, açarsanız içeri girersiniz” diye sesle­nir.”
(Hadisin bu kısmına kadar geçen örnek kelimeleri peygamberimiz şöyle açıklamışdır:) Doğru yol İslâmdır. İki sed, Allah’ın İslâmiyette sınır­larını belirttiği hükümlerdir. Açık kapılar ise, Alab’ın haram kıldığı şey­lerdir. Yolun ağzında bekleyen çağrıcı Allah’ın kitabı olan Kur’an-ı Kerim, yolun üst tarafında bekleyen çağrıcı da her müslümanm kalbindeki rah­met melekleridir.[467]
Hz. Allah İslâm dinini doğru bir yola benzetmiştir. Çünkü is-İâmda insanların mutluluğunu sağlayan Allah’ın emir ve yasakları yer al­mıştır. Aynı zamanda bu yolun her iki yanında bulunan sedlerden gaye, Allah’ın cezaları ve1 bu cezalarını men eden kanunlarıdır. Bu sedlerden içeriye doğru açılan kapılar da; adam öldürmek, zina, içki gibi Allah’ın ha­ram kıldığı şeyler demekdir. Bu yolun yani İslâm yolunun ağzında bütün insanları bu yola çağırıp buradan dışarı çıkmamaları için seslenen bir ça­ğırıcı vardır. Gene bu yolun üst tarafında bulunan bir başka çağrıcı daha vardır ki, bu da harama açılan kapıları açmamaları için, insanlara sesle­nir, O kapı açıldığı zaman ise, Allah’ın gazabı ve öfkesi açanlar üzerine olur.[468]
12- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“(Dine aykırı işler yapan) yarı akıllı sefillerin ellerinden tu­tup onlara engel olmaya çalışın.”[469]
13- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Gerçekten insanlar haram olan işleri yapan zalimleri gördük­lerinde ellerinden tutup yaptıkları işlerinden onları vazgeçirmezlerse, Hz. Allah her iki grubu da umumi bir belâ ile cezalandırır.”[470]
14- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Her biriniz, din kardeşinin aynasıdır. Öyeyse din kardeşinde bir ayıp gördüğün zaman, (ona bir ayna gibi gösterip) çıkarmaya çalışsın.”[471]
Mümin, müminin aynasıdır. Bir ayna, karşısında tutulduğu her varlığı aynen gösterdiği gibi, mümin de karşısında bulunduğu diğer bir müminin ayıplarını vaaz ve nasihat aynasıyla birlikte gösterip, ayıplarını yok etmeye çalışmalıdır. Bir mümin, bir din kardeşinin ateşte yandığını gördüğünde acıyıp onu kurtardığı gibi, cehennem ateşine girmesini gerek­tiren bir kötülüğünü gördüğü zaman, acıyıp temizlemeye çalışmalıdır,[472]
15- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Gerek yabancılarınız gerekse akrabalarınız olsun, hak ettikle­ri cezalarını veriniz. Bu cezayı iyi görmeyip tenkid edenlerin kötü görüş­leri sizi bundan vazgeçirmesin,”[473]
16- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Şüphesiz wHz. Allah, gayretli (kötülüklere karşı), hiddetli ve gazapkârdır. Hz. Allah gayretli olanları sever. Şüphesiz Hz. Ömer, gayret­lilerdendir.”[474]
17- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Hz. Allah’ın birini sevdiği, diğerinden ise nefret ettiği iki türlü gayretlik vardır. Yine Allah’ın binini sevdiği, diğerini ise sevmediği iki türlü zan vardır. (Bu dört kısım sırasıyla şöyledir:)
a) Allah’ın sevdiği gayretlilik: Kişinin şüpheli gördüğü kötülüklere karşı hiddete gelmesi.
b) Allah’ın sevmediği gayretlik: Kişinin hiç bir sebeb yokken öfke­lenip hiddetlenmesi.
c) Allah’ın sevdiği zan: Kişinin sadaka verdiği ve iyilik yaptığı za­man, sevinip kendisini iyi görmesi.
d) Allah’ın sevmediği zan: Kişinin bir sevap işlediğinde kendini iyi görerek gururlanıp başkalarını hakir görmesi.”[475]
18- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Allah’a and olsun ki, imarrın ve iyi ahlâkın sebebiyle bir kişinin hidayet yoluna girmesi, senin Arapların geçim kaynağı olan tüm kır­mızı develerden daha hayırlıdır.”[476]
19- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“İmanın en sağlam halkası:
a) Allah için sevmek: Allah’ın emirlerine itaat ve yasaklarından sa­kınanları sevmek,
b) Allah için düşman olmak: Kötülük işleyen kimseleri sevmemek,
c) Allah için sevmek: Allah’dan ve İslâm dinince buyrulan her şeyi sevmek,
d) Allah için buğuz etmek: Allah’dan gelmeyen ve İslâm dinüne aykı­rı düşen bütün şeylere düşman olmak.”[477]
20- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Şüphesiz Hz. Allah, dünyada yaptıkları tüm hareketlerinden do­layı kullarını hesaba çeker. Hatta (ev veya sokanda yapılan) kötülükleri ne­den nehy etmedin diye sorar. (Rahmeti bol olan Hz. Allah, sevip dilediği) bir kuluna mazeret delilini telkin ettiği zaman, kul şöyle der:
“Yarab!… Kusurluyum. Vazifemi yerine getiremedim. Fakat rahmetini umduğum ve kötü insanların şerrinden kurtulmak istediğim için bu kusuru işledim.[478]
21- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Bundan epey sonra İslâm ülkelerinde öylesine amir ve hakim­ler gelecektir ki, İslama aykırı ne kadar kötülük varsa söyledikleri gibi emıir eder ve yaparlarsa, kimse bunlara engel olamayacaktır. Bu yüzden ardı ardına avare kelebekler gibi, cehenneme dökülecektirler.”[479]
Sevgili peygamberimiz (s.a.s) bu hadisi şerifi söylediği za­mandan 1400 sene sonra Avrupa’nın taklitçiliğini yapıp İslâm dinine sırt çevirecek bir çok amir ve hakimler gibi devlet adamlarının İslâm ülkele­rinde türeyip çoğalacaklarını görmüş ve bu acı olayı hadisi şerif ile dile getirmiştir. Yüzyıllar önce peygamberimizin haber verdiği bu tehlike gü­nümüzde bütün korkunçluğuyla baş göstermiştir.[480]
22- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“İslâm ülkelerinde öylesine fitne ve kargaşalıklar baş göstecektir ki, orada yaşayan müslümanların ne eller-ne de dilleriyleonları yok etmeye gücü yetmeyecektir.”[481]
ne rastlanır.”[231]
Kabirde Sorgu Melekleri
1- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Muhakkak ki, kabre konulan kişi, (kendisine akıl ve ruh verildiğinde) akraba ve yakınlarının yanından donup giderken çıkardıkları ayak seslerinin şakırtısını dahi duyar. Bu arada başucuna gelen iki melek onu oturtup sorguya çekerler: “Sen dünyada iken Hz. Muhammed hakkında ne düşünüyordun.” bu sorunun cevabını verecek olan kimseler iki gruba ayrılır:
a) Mümin olan kul, iki meleğin Hz. Muhammed’in hakkındaki ken­disine sordukları soruyu şöyle cevaplandırır: “Ben Hz. Muhammed’in Al­lah’ın kulu ve resulü olduğuna şehadet ve ikrar ederim.” Bunun üzerine kendisine şöyle denilir:
“Cehennemdeki yerine bak ki, Hz. Allah imanın sayesinde onu senin için, cennete ki bir makamla değiştirdi.”
Bundan sonra kul, cennetteki makamını görüp, kabri otuz beş metre kadar genişletilir, içi yeşil bir bahçe gibi olur. Bu durum ise, kıyamete kadar devam eder.
b) Kâfir veya münafık olan kul, iki meleğin “dünyada iken Hz. Mu­hammed’in hakkındaki inancın ne idi?” sorusuna şöyle cevap verirler:
“Ben, bu konuda hiç bir şey bilmiyorum. Ancak başkalarının düşündükleri gibi düşünüyorum.” Melekler:
“Bu konuda ne bir bilgin ne de okumuşlu­ğun var” diyerek demirden yapılmış bir balyozu iki kulakları arasına öy­lesine indirirler ki, bu şiddetli darbeden dolayı kâfirin çıkaracağı sesi, in­san ve cinlerin dışında tüm canlı varlıklar işitirler.
Bundan sonra kabri, kaburgaları birbirine geçecek kadar dalaştırılır.”[127]
2- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Şüphe yok ki, kabir, ahiret alemine uzayıp giden yolun ilk merhalesidir. Kabir merhalesinden kolaylıkla kurtulacak olan kişiler, diğer merhaleleri daha da kolay geçeceklerdir. Bundan kolaylıkla geçemeyenler ise, gelecek olan diğer merhaleleri çok daha zor geçeceklerdir.”[128]
“Her yolculuğun birçok durakları vardır. Yolcu bu durakları te­ker teker varıp geçmek zorundadır. Bunlardan bazıları bu durakları kolay­lıkla geçerken, bazıları ise zorlukla geçerler. Ahiret yolculuğu da her ne kadar buna benzerse de ilk durağı olan kabir çok zor bir durak olduğun­dan, herkesin kolaylıkla geçmesi imkânsızdır. Bu duraktan geçmeyi başa­ran mümin kişi için, diğer duraklar kolaylaşır, zorlukla geçen kimseler için ise, diğer duraklar daha da zorlaşır.”[129]
3- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Şüphesiz kabrin sıkıştırması vardır. Müminlerden birisinin kur­tulması mümkünse, bundan kurtulacak olan (sahabiyelerden) Muaz oğlu Sait olacaktır.”[130]
4- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Ölülerinizi defin etmeyi terk etmenizden korkmasaydım, muhakkak ki, kabir azabının balyoz seslerini size işittirmesi için Allah’a dua ederdim.”[131]
5- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Gördüğüm en korkunç manzara kabir manzarasıdır.”[132]
6- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Kabrin sıkıştırması, müminin işlediği günahlarından af edilmeyen kısmın kefareti olacakdır.”[133]
Kanaat, Zühüt (Ahiret İşlerini Dünya İşlerine Tercih Etmek)
1- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Dünya için ilgi duymak bana ne gerek. Çünkü ben dünyada bir ağacın gölgesinde biraz oturduktan sonra giden bir yolcu gibiyim.”[135]
Bu hadisi işiten validemiz Hz. Ayşe, sevgili peygamberimiz Hz. Muhammed’e şöyle dedi:
“Ey Allah’ın resûlu! hadisde sözü geçen “Allah’ın rahmetine kavuşmak” dan gaye ölüm müdür? Ölümse, muhakkak ki, hepimiz ondan nefret ederiz. Bunun üzerine peygamberimiz şöyle cevap verdi:
“Ey Aişe! Mümin bir kul, Allah’ın rahmetine kavuşmayı ister, Allah onu ister. Çünkü Allah’ın rahmeti ve cennetiyle müjdelenmiştir. Kafir ise, Allah’ın azab ve gazabı kendisine haber verildiğinden, Allah’ın gazabını kavuşmaktan nefret eder, Allah’da ondan nefret eder.”
Peygamber efendimiz (s.a.s.)’ın validemiz Hz. Ayşe’ye buyurdukları gibi, Allah’ın rahmetine kavuşmakdaki gaye ölüm değildir.[136]
2- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Haris, helâl olmayan maldan kazanmak isteyen kimselerdir.”[137]
3- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Hz. Allah mümin kulunu, dünyalığa karşı zahit olmaktan, mi­desini haram olan lokmadan, tenasül uzvunu fuhuşdan korumaktan daha güzel süslemez.”[138]
4- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Muhakkak ki, dünya malı yeşil, cazibeli ve tatlıdır. Kim onu helâl yoldan kazanırsa, bereketli olur. Haram yoldan kazanan kimse ise cehennemi hak etmiş olur. Birçok kimseler vardır ki, Allah’ın, peygam­berin haram kıldığı malları, nefsinin arzularına dalarak kazanır. Böyle ‘kim­seler için kıyamet günü cehennem azabından başka hiç bir şey olmaya­caktır.”[139]
5- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Muhakkak ki, dünya malı yeşil, cazibeli ve tatildir. Onu hırsla helâl yoldan kazanırsa bereketli olur. Kim onu, nefsinin arzularına uya­rak haram yoldan kazanırsa bereketli olmaz. Böyle kimseler yiyip doymaz kişilere benzer. Üstteki (veren) el, alttaki (alan) elden daha hayırlıdır.”[140]
Hadisin sebebi: Hakim adındaki kişi, peygamberimizin huzuruna gelerek bir şeyler istedi. Peygamberimiz de kerelerce istediği şeyleri ver­dikten sonra kendisine yukarıdaki hadisi nasihat olarak verdiler. Bunun üzerine Hakim, “Ya Resûlullah! Bundan sonra kimseden bir şey istemem ve elimi Arapların elleri altında bulundurmam.” dedi.[141]
6- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Sen illâ dilencilik yapmak istiyorsan, salih kimselerden iste.”[142]
Hadisin sebebi: Feras adında fakir bir sahabiye, peygamberimi­zin huzuruna gelerek:
“Ya Resûlullah! Çok fakir ve perişan bir haldeyim. Dilencilik yapayım mı? Peygamberimiz buna şöyle cevap verdiler:
“Dilen­cilik yapma. Çünkü o iyi bir şey değildir.” Bundan sonra aynı kişi tekrar tekrar peygamberimizin yanına gelerek izin istedi. Bunun üzerine pey­gamberimiz:
“Sana dilenciliğin iyi bir şey olmadığını söyledim. Fakat illâ yapmak istiyorsan, imanlı salih kimselerden iste.” buyurdular.[143]
7- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Ey Ademoğlu! Yeterince malın olduğu halde seni azdıracak ka­dar çok mal istiyorsun. Az mala kanaat etmez, çok mala ise doymazsın.”
Ey Ademoğlu! Bedenin sağlıklı, milletin arasında güvenlikte ve o gü­nün sana yetecek kadar yiyecek, içeceğin olduğu halde sabahlıyorsun. Dünya malına karşı haris değil, iffetli olman gerek o halde.”[144]
8- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Hz. Cebrail bana gelerek şöyle dedi:
“Ey Muhammed! Diledi­ğin kadar yaşa. Fakat muhakkak ki, sonu gene ölüm olacaktır. İstediğin şeyleri sev. Sonu gene ondan ayrılık olacaktır. Dilediğin işleri yap. Yap­tığın işlerin karşılığını mutlaka alırsın. Amelin iyiyse karşılığı mükâfat, kötüyse, azabdır.
Ey İnsanoğlu! Bil ki, müminin şerefi, geceleyin kalkıp, vaktini ibadet­le ihya etmesidir. Müminin aziz olması ise, başkalarına muhtaç olmamakdır.”[145]
Bir insan bin sene yaşasa bile, gene boşunadır. Çünkü yaşadığı dakika, saat, günler, aylar ve yılları unutur. Zaman ona sanki yeni doğmuş gibi gelir. 950 sene yaşayan Nûh peygambere:
“neler hatırlıyorsun diye soruldu. Bu soruya hiç bir cevap bulamayan Nuh peygamber ancak şöyle diyebildi:
“Ben, sanki dünyaya yeni gelmiş gibiyim.”[146]
9- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Ey imanlılar! Dünya malını isterken, hırsla değil, yumuşaklıkla isteyin. Çünkü her insan, kendisine (kalemi ezeli ile) ne eksik ne fazla yazılan dünya nimetine er geç kavuşacaktır.”[147]
10- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Dünyaya kapılmayınız. Çünkü dünya, yeşil cazibeli ve tatlıdır (Kendini ona kaptıran bir kimsenin ondan kurtulması çok zordur.)”[148]
11- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Bir kaptaki iki katık (bal ile süt)’ü yemediğim gibi haram da kılmam”[149]
“Birbirine karışmış bal ile süt mideye ağır geldiğinden dolayı peygamberimiz, bunun yenmesini haram değil, fakat çirkin görmüştür.”[150]
12- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Hz. Allah sevdiği kulunu dünyaya kapılmaktan, sizin hastanızı su içmesinden koruduğunuz gibi korur.”[151]
13- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Kendisine az konuşmak ve zahitlik verilen bir kimse gördü­ğünüz zaman, ona yaklaşınız. Çünkü ona, hikmetli bilgi ve düşünceler ve­rilmiştir.”[152]
“Geveze olmayan (az konuşan) ve dünya malına karşı zahit (fazla düşkün olmayan) bir kimseye hikmetlerle dolu bilgi ve düşünceler verilmiştir. Bu yüzden bu gibi kimselerle arkadaşlık kurup sohbet etmek, zarar değil, bilâkis fayda verir.”[153]
14- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Adamın birisi (Sevgili peygamberimizin huzuruna gelerek) şöyle dedi:
“Ey Allah’ın resulü! Bana öylesine bir iş göster ki, ben onu yaptığın zaman hem Allah, hem de insanlar beni sevsin. Peygamberimiz buna karşı şöyle cevap verdi:
“Dünyalığa karşı zahid ol ki, başkalarının elindeki mala karşı zahid ol (göz dikip kendilerinden isteme) ki, insanlar seni sevsin.”[154]
15- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Sizi ayıp ve haram sayılan mallara, hakir ve tuhaf olan şey­lere sürükleyecek cimrilikten Allah’a sığınınız.”[155]
Hadisde geçen bazı kelimeler:
Tama’: Cimrilik,
Tebâ: Ayıp olan şeyler,
Metme’: Hakir olan şeyler,
La metme’; Yenilmeyecek kadar çok hakir olan şeyler,[156]
16- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Allah’ın yeterli gördüğü zenginlikle kendinizi zengin sayınız. Bu da sabah ile akşam yemeğidir.”[157]
17- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Misvak gidi basit bir şey için dahi, başkasından bir şey iste­me.”[158]
18- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Er geç ihtiyarlayacak olan ademoğlunda yalnız iki şey genç kalır:”[159]
a) Hırs: Dünya mal, makam ve rütbe gibi şeylere aşırı düşkün olmak,
b) Uzun emel: Dünya mal ve servetine, rütbe ve makamına karşı sonsuz emel beslemek.”[160]
19- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Ey insanoğlu, Allah’dan korkunuz. Dünya malını istemekte yumuşak davranınız. Çünkü (ilâhi kalemle kendisine yazılmış olan) nasibini (gecikse bile) almadan hiç kimse ölmez. Öyleyse Allah’dan korkup dünya talebinde aceleci olma. Size helâl olanı alınız, haram olanı ise terk ediniz.”[161]
20- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Muhakkak ki, dünya malı, yeşil, cazibeli ve tatlıdır. Helâl yoldan kazanılırsa bereketli olunur- Kim nefsinin arzularına uyarak haram yoldan kazanırsa, bereketli olunmaz. Böyle kimseler ise, yiyip doymaz kimselere benzer. Üstteki (veren) el, alttaki (alan) elden daha hayırlıdır!”[162]
21- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Gerçekten zenginlik, başkasının elindekine göz dikmeyip ondan umut kesmektir. Cimrilikten kaç. Çünkü cimrilik, hazır bir fakirliktir!”[163]
“Başkasının elindekine göz dikmek, onu elde etmek için koş­mak, huzursuzluktan başka bir şey değildir. Fakir olan bir insan, fakirliğin­den dolayı arzu ettiklerine ulaşamayarak yoksulluk içinde bocalayıp dur­duğu gibi, zengin olduğu halde cimri olan bir insan da mal ve servetin­den faydalanamayacağı için, fakirlik içinde bocalayıp durur.”[164]
22- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Gerçekten zenginlik, başkasının malından umudunu kesmektir. Cimriliğe doğru yürüyen bir kimse, acele değil, yavaş yürüsün. (İllâ cimrilik yapmak -istiyorsa, çok değil, hiç olmazsa az yapsın. Çünkü faz­la cimrilik kişiyi tehlikelere sürükler.)”[165]
23- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“İslâmiyeti kabul etmiş, malı yeterli ve Allah’ın kendisine ver­diği rızka kanaatkar olan bir kimse, saadete kavuşmuştur.”[166]
24- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Ölüm, dünya malına az rağbet ettirmek ve ahiret işlerini teş­vik etmek bakımından herkes için yeterlidir.”[167]
25- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Bir ev, ekmek ve erkek ile kadının avret yerlerini örtecek el­biseden fazla olan malda sahibinin hakkı yoktur. (Saydıklarımızdan fazla kalan mallar, olmayanların hakkıdır.)”[168]
“Bir müslümanın oturacağı bir evi, yiyecek, içecek ve giyecek­lerinden fazla arta kalan malı, kendisinin değil, fakirlerin hakkıdır. Çünkü zengin olan bir insan her gün bir kaç çeşit yemeği sofrasında bulundurur­ken, fakir olan bir insan sofrasında ancak bir türlü yemek bulundurur ya da bulunduramaz. Onun için yokluk içindeki ızdırabından fakiri kurtarıp refa­ha kavuşturmak muhakkak ki, zenginin hakkıdır.”[169]
26- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Gerçek zenginlik, malın çokluğu değil, kalbin kanaatidir.”[170]
27- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Dünyada birer misafir gibi olup, camileri kendilerinize mes­ken edininiz. Az gülüp çok düşününüz ve ağlayınız. Şehevi arzular ve şah­si görüşler aranızda ihtilâf ve tefrikacılık yaratmasın. Çünkü siz, içinde oturulmayacak kadar yüksek binalar yapıyor, yenmeyecek mallar topluyor, kavuşamayacağınız şeyler hakkında uzun emeller besliyorsunuz”[171]
“Dünyada konakladığı yerden bir müddet sonra ayrılacak misa­firler gibi olunuz” anlamını taşıyan bu hadisi şerif, bizlerin dünyada az bir müddet kalıp ondan sonra ahiret alemine intikal edeceğimize işaret et­mektedir. Allah’ın zatı sıfatına delâlet eden dünyadaki dağlar, denizler gi­bi tarihi eserlerin hakiki mimarı olan canlı ve cansız varlıkların yaratanı hakkında düşünüp O’nun varlığını kabul ediniz. Avrupa gibi küfür diyarla­rından gelmekte olan kirli ve zararlı küfür düşüncelerine kapılıp aranızda ihtilâfa düşmeyiniz. Tefrikacılık yaratarak birbirinize düşman olmayınız.”
28- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Her biriniz dünya malını, yolcunun yolluğu gibi azaltmaya ça­lışsın.”[172]
“Yolcunun yanında götüreceği azığın az olması gerekir. Çok azık, yolcunun varmak istediği hedefe engel olur. Dünya yolculuğuna çık­mış olan bizler, fani olan dünya malını fazla çoğaltmamız, bizim ahiret aleminde saadete kavuşmamıza engel olur.[173]
29- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Katıkların arasında, yalnız sirkenin bulunduğu ev ne evdir.”[174]
“Sevgili peygamberimiz (s.a.s.) bir gün, Ümmühan adındaki hanımın evine uğradığında şöyle buyurdular: “Evinde yiyecek bir şey var mı?” Bunun üzerine Ümmühan:
“Hayır, efendim, kuru ekmek ve sirkeden başka bir şey yok” deyince peygamberimiz (s.a.s.) yukarıdaki hadisi şeri­fi buyurdular.[175]
30- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Dünyayı fazla seven bir kimse, ahiretine zarar verir. Âhiret işlerini dünyasından daha üstün tutan kimse ise, dünyasına zarar verir. Öyleyse sizin için ebedi olarak kalacak ahiret hayatını dünya hayatına ter­cih ediniz.”[176]
31- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Allah’a yemin ederim ki, dünyanın bakiliği ahirete nazaran, batırdığınız parmağınızı sudan çıkarırken aldığı suyun denize karşı olan azlığı kadardır.”[177]
32- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Her türlü zevke son verdiren ölümden çokça bahsediniz.”[178]
33- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Her çeşit zevk ve eğlencelere nihayet verdiren ölümü anınız. Çünkü zor bir hayat içinde yaşayan fakirin ölümden bahsetmesi hayatını kolaylaştırır. Bolluk içinde bulunan bir kimsenin ölümü anması ise, ona karşı günah yollarını kapatır.”[179]
34- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Allah’ım! Gerçek hayat, ancak ahiret hayatıdır.”[180]
35- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Allah’ım Muhammed ehlinin dünyadaki rızkını yetecek kadar ver.”[181]
36- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Şüphe yok ki, kulun gaye ve hedefi ahiret olduğu takdirde, Hz. Allah o kişinin işlerini toparlar, zenginliği kalbine koyar. Bu yüzden böyle bir kimse kanaatkar bir zengin olarak sabahlar ve akşamlar. Fakat kulun ana hedefi, sadece dünyalık olursa, Hz. Allah onun işlerini dağıtıp fakirliği iki gözü arasına yerleştirir. Böyle kimseler, kendilerini sabah ve akşam hep fakir olarak görür.”[182]
37- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Ademoğlunun oturacak bir evi, giyecek elbisesi, yiyecek ek­meği, içecek meşrubatından başka arta kalan bir servet, ancak bunlara sahip olmayanların hakkıdır.”[183]
“Zenginin malının zekâtını vermesi farz, fazla kalanını vermesi ise sünnettir. Hadisin ifade ettiği manâda budur.”[184]
38- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Dünyası tatlı olan bir kimsenin ahireti acı, dünyası acı olan kimsenin ahireti tatlı olur.”[185]
“Dünya için tatlı olan kadınlı içkili hayat ve şehevi arzular ahiret için çok ama pek çok adidir. Ömrünü, hayatını bunlarla geçiren kim­selerin ahiret aleminde alacakları karşılık bilinmelidir ki, pek acı olacak­tır. Dünyada ibadet ve taatlar her ne kadar yapanlara zor gelirse de, ahi­ret aleminde o kadar tatlı gelecektir. Çünkü ömrünü ibadetlerle geçiren mümin kimseleri ahiret aleminde tatlı bir hayat ve büyük mükâfatlar bek­leyecektir. O halde kendini boş bir hayat uğruna ateşe atmak niye? Akıllı ve şuurlu bir kimsenin kendini ateşe atması delilik değil midir? Bil­mezler mi ki, yapılan bütün gayri meşru hareketlerin karşılığı çok acı ve cehennem azabı olacaktır.”[186]
39- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Dünya, tatlı ve bir yeşilliktir. Dünya malını helâl yoldan kazanan bir kimse için, o mal bereketli kılınır. Birçok kimseler vardır ki, ahiret işlerini bırakarak sadece şehevi arzular peşinde koşarlar. Kıyamet günü onların cehennemden başka hiç bir nasibleri olmayacaktır.”[187]
40- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Dünya, bütünüyle bir servettir. Bu servetin en güzeli, dindar bir hanımdır. Dünya, tatlı ve bir yeşilliktir. Helâl yoldan kazandığı malı meşru yerlerde harcayan kimseyi, Hz. Allah mükâfatlandırıp cennetine ko­yacaktır. Kim, helâl olmayan yollardan mal kazanırsa, Hz. Allah onu rezil edip cehenneme koyar.”[188]
41- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Allah’ın ve peygamberin malı olan ganimete dalıp ihanet eden kimse için, ancak cehennem ateşi vardır.”[189]
42- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Dünya, içindekileriyle birlikte mel’un (Allah’ın nazarında değersiz ve düşük) dür. Ancak Allah’ı anmak (ilim öğrenmek ve öğretmek) Allah’ın anılmasına vesile olan ibadetler ile alim ve öğrenciler bu hükmün dışındadır.”[190]
43- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Dünya, içindekilerle birlikte mel’undur. Ancak Allah’ın rızasının kazanılmasına vesile olan mal, bu hükmün dışındadır.”[191]
44- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Dünya, müminin zindangâhı, kâfirin ise cennetidir.”[192]
“Allah’ın emir ve yasaklarına bağlı olan mümin için dünya, bir zindan gibidir. Kâfir, inanmadığından dolayı, helâl ve haramı gözetmeden hiç bir şeye bağlı olmayıp dilediğince tıpkı bir domuz gibi yaşadığından dünya onun için bir cennettir.”[193]
45- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Dünya, mümin için sefa ve eğlence diyarı değildir. Nasıl ola bilir? Çünkü dünya, mümün için bir zindan ve belâ diyarıdır.”[194]
46- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Namazın içindeyken evde bulunan bir külçe altını hatırladım. (Beni namaz içindeyken tekrar meşgul etmemesi için eve kadar gidip onun fakirlere dağıtılmasını emrettim.”[195]
47- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“İki dirhem paraya sahip olan kimsenin hesabı, bir dirhem sahip olanın hesabından daha zordur. Yine iki dinarı olan bir kimseni hesabı, bir dinarı olan kimsenin hesabından daha zordur.”[196]
48- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Altından daha ziyade (seni doğru yoldan saptıracak) birçok şey görüyorum. Çünkü dünya serveti, (semadan yağmur sularının düşme si gibi) üzerinize dökülecektir.”
Ümmetim (öylesine servete sahip olacak ki,) o sırada en büyük arzum, altından yapılacak elbiseleri giymemeleridir.”[197]
“İnsanların hak yoldan sapmasına yalnız altın gibi değerli şeyler sebeb değildir. Çoğunlukla insanin doğru yoldan ayrılmasına kadın, çocuk, mal ve şeytanın birer yuvası olan ahlâk bozucu flim gösteren sinemalar, sahneye konulan piyes ve oyunlar, pavyon, bar gibi her türlü fu huş ve kötülüğün işlendiği gece kulübleri ile kumarhaneler İslâm hayatını bozmuş, bir çok müslümanın dinden, imandan çıkmasına, ve nihayet küfür batağına saplanmasına sebeb olmuşlardır.”[198]
49- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Malların en hayırlısı, gün be gün yeterli olan rızıkdır.”[199]
50- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“En hayırlı rızık, bir gün için yeterli rızıkdır.[200]”
51- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Zahidlik, helâl olanı haram kılmak ve mal ziyan etmek değil­dir. Zahittik, elindeki malın, Allah’ın yanında senin için saklı bulunan mal­dan daha güvenilir olmamasıdır. Zahittik, sana isabet eden bir hastalığın devamının, iyi olup devam etmemesinden daha çok istenmesidir. (Devam eden hastalığın sevabı çok olduğundan, kıyamete iman etmiş bir kimse, sevab gerektiren bir hastalığın devamını elbetteki çok ister.)”[201]
52- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Dünyada zahitlik, (ahiret işlerini dünya işlerinden üstün tu­tup az mala kanaat etmek) kalbi ve bedeni rahatlatır. Dünyaya fazla rağ­bet etmek düşünceyi ve üzüntüyü çoğaltır. Tembellik ise kalbi katılaştırır. (Dolayısıyla iman nurunu azaltıp sönmeye mahkûm eder.)”[202]
53- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Dünyanın servet kapısı size karşı öylesine açılır ki kabe de­ğerli sergilerle döşendiği gibi evlerinizi döşersiniz. Ey ümmetim, bugün siz, o günde yaşayacak olanlardan daha hayırlısınız.”[203]
54- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Ölümün, peşinden ardı sıra koştuğu kimselerin dünyayı çok istemelerine şaşarım doğrusu. (Allah tarafından) unutulmayan bir kimse­nin gaflet içinde bulunmasına şaşarım. Ve yüksek sesle gülenlere şaşa­rım. Böyle kimseler Allah’ın rızasını mı yoksa gazabını mı hak ettiklerini bilmiyorlar ki.”[204]
55- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“(Caminin sergisi) Musa peygamberin sergisi gibi olsun.”[205]
Caminin donatılması konusunda Sevgili peygamber efendimi­ze teklifler yapıldı. Bunun üzerine peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurur­lar:
“Hayır. Biz caminin fazla süslenmesini istemiyoruz. Camideki sergile­rin Musa peygamberin sergisi gibi olsun isteriz ki, onun sergisi hasırdandı.”[206]
56- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Rabbim, Mekke’nin çakıl ve kumlarını altına dönüştürüp bana vereceğini söylediğinde, ben “Ey Rabbim! İsteyemem” dedim. Bir gün tok olup aç kalmak benim için daha faydalıdır. Çünkü aç olduğum zaman yakarıp seni anarım. Tok olduğum zaman ise, (daha evvel aç olduğu hatır­layıp) sana hamd ve şükür ederim.”[207]
57- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“(Ben muhteşem bir ev değil, ancak) Musa peygamberinki gi­bi ot ve tahtayla örtülü bir ev isterim. (Çünkü benim için) dünya hayatı, böyle bir evden daha kısadır.”[208]
58- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Dünyasını ahireti için, ahiretini de dünyası için terk eden bir kimse, iyileriniz değildir. Sizin en iyiniz, her ikisinden de nasibini alandır. Çünkü (helâl yoldan kazanılan) dünya malı, mümini ahirete ulaştırır. Öyle ise başka insanlara yük olmayın.”[209

PKK’ nın BEBEKLERİN ÖLDÜRÜLDÜĞÜ KATLİAMA ÖVGÜ

Bebek öldürüp…

  • yeni haber
  • Giriş Saati : 21.02.2012 10:15
    Güncelleme : 21.02.2012 11:12
Kandil’in resmî gazetesi “Serxwebûn Dergisi” ’nın yapıp,
devlete yıktığı katliamlarla dolu!
bugüne kadar yüzlerce kanlı eyleme imza attı.

Köy yaktı, bebekler öldürdü, yaşlı genç ayırt etmeden binlerce Kürt öldürdü. Ancak her seferinde tepkilerden dolayı inkar edip katliamları başkalarına mal etti. Fakat şimdi tam anlamıyla suçüstü yakalandı.

Hem de kendi yayın organları aracılığıyla.
Türkiye Gazetesi’nin haberine göre; yıllardır yayımlanan ve örgütün resmi yayın organı niteliği taşıyan Serxwebun Dergisinde PKK’nın katliam belgeleri çıktı. 1982′den 2011 yılına kadar aylık olarak yayımlanan Serxwebun’un arşivi yakın zamanda pdf olarak sanal ortamda paylaşıma açıldı.
Buradaki sayılarda örgütün geçmişte hangi eylemleri nasıl yaptığı ve bunlar aracılığıyla hangi propagandaları devreye soktukları tek tek anlatılıyor.

İTİRAF NİTELİĞİNDE

Serxwebun, kelime olarak ‘bağımsızlık, istiklal’ anlamlarına geliyor. İlk genel yayın yönetmeni örgütün sembol isimlerinden olan ve öldükten sonra adı PKK’nın eğitim kampına verilen Mazlum Doğan’dı. Derginin ortaya çıkan arşivinde 1987 – 88 yıllarına ait sayılarında,

 PKK çevrelerinin yıllardır ‘devlet yaptı’ diyerek propaganda malzemesi olarak kullandığı Pınarcık, Milan, Çiftekavak gibi onlarca büyük katliamın örgüt tarafından gerçekleştirildiği anlatılıyor.
Örgüt yüzlerce insanı ajan diye damgalayarak katlederken, öğretmen infazları, okul ve köy yakma, sabotajlar, seçim sandıklarına saldırıda bulunma gibi pek çok eylemi büyük başarı olarak yansıtmış.
BEBEĞİ ÖLDÜRMEK ZAFER!

Örgütün ilk eylemini yaptığı 15 Ağustos’un 4. yıldönümünde yayımladığı özel sayıda 18 Ağustos 1987 tarihinde Siirt Eruh’a bağlı Kılıçkaya köyü Milan Mezrasına düzenlenen ve 25 kişinin hayatını kaybettiği katliam şu ifadelerle yer alıyor:
 “Eruh’a bağlı Kılıçkaya köyü Milan mezrasına düzenlenen baskında çete ve yakınlarından 25 kişi öldürülürken, 34 kişi ise ağır yaralandı. Eylemde çok sayıda silah ve mühimmat kamulaştırıldı.”

Örgütün büyük başarı olarak anlattığı bu katliamda ölenler arasında biri 3 günlük, biri 6 günlük olmak üzere iki bebek ile 10 çocuk bulunuyordu. Bir diğer kanlı eylemi olan Pınarcık katliamı ise derginin Haziran 1987 tarihli sayısında yer alıyor.
20 Haziran 1987′de Mardin’in Ömerli ilçesine bağlı Pınarcık köyüne düzenlenen baskında 16′sı çocuk, 8′i kadın 30 kişi öldürüldü. PKK ‘soylu eylem’ diye nitelendirdiği bu katliamı Haziran 1987′de yayımlanan 66. sayısında şu ifadelerle anlatıyor:
“Pınarcık eylemi kimsenin çarpıtamayacağı gerçekleri ortaya sermiştir.
80 Kişiden oluşan donanımlı bir ARGK birliği (PKK’nın silahlı birliği, şimdiki adı HPG) Ömerli’nin birkaç km yakınında çetelerin bulunduğu köyü sarmış ve çeteleri imha etmişlerdir.” PKK’nın büyük bir kahramanlık örneği olarak yansıttığı bu katliamda ölenlerin çoğu bebek, çocuk, kadın ve yaşlı insanlardı.
PKK çevreleri eski özel harekat polisi Ayhan Çarkın’ın açıklamalarına dayanarak bu katliamı daha geçen yıl bile devlete mal etmişti.
Özgür Gündem gazetesi
 “Katliam Silsilesi ve Bebek Katilleri” başlığı ile yazı dizisi yapmıştı. Derginin sanal dijital ortamdaki arşivinde onlarca kanlı eyleme ait bilgiler yer alıyor.
Şırnak’a bağlı Güneyce Köyü Çiftekavak mezrasına düzenlenen baskında 11 kişinin katledilmesi, 6 kişinin öldürüldüğü Şırnak Kayageçit köyü baskını,

10 kişinin öldüğü Hakkari Çukurca Cevizli köyü baskını, 13 kişinin öldüğü Şırnak Meselci Köyü Çobandere Mezrası katliamı, Şırnak’ta Üçkardeşler mezrasında 11 kişinin katledilmesi gibi pek çok kanlı eylemin örgüt tarafından işlendiği bütün
BEKLERİN ÖLDÜRÜLDÜĞÜ KATLİAMA ÖVGÜ
Serxwebun dergisinin Haziran 1987 tarihli sayısında PKK’nın en kanlı eylemlerinden Pınarcık katliamından övgüyle söz ediliyor.

20 Haziran 1987′de Mardin’in Ömerli ilçesine bağlı Pınarcık köyüne düzenlenen baskında aralarında bebeklerin de bulunduğu 16′sı çocuk, 8′i kadın 30 kişi öldürülmüştü.

Gündem gazetesi, 23 Ekim 2011 sayısında Pınarcık katliamını devletin yaptığını iddia etmişti.Köyleri yakanlar da PKK’lılarmış

PKK ve BDP çevreleri yıllardır devleti köy yaktığı iddiasıyla suçluyor. Ancak, örgütün arşivlerinden birçok köyü PKK’nın yaktığı ortaya çıkıyor.

 Örgüt Ekim 1987′de Kars’ın Aralık ilçesi Çamurlu köyünü basarak 10 evi yaktığını itiraf ediyor.

PKK’nın eylem raporlarında basılan şantiyeler, yakılan araçlar gibi sabotaj eylemine ait veriler yer alıyor. Geçtiğimiz yıl Hakkari’de imam öldüren örgütün bu eylem biçiminin de yeni olmadığı anlaşılıyor.

1987′de Mardin’de bir imamı katleden örgüt bunu da başarı hanesine yazmış. Arşivlerde pek çok öğretmen infazına ilişkin kayıt da yer alıyor.

12 Mart 1988′de Batman’ın Gercüş İlçesi Aydınca ilkokulu ile 25 Mart 1988′de Mardin Midyat’a bağlı Başgözü ilkokulu öğretmenlerinin katledilmesi onlardan ikisi sadece.

BİR ÖNCEKİ SAYFANIN DEVAMI..5..HADİSLER

Genel Yasaklar
1- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Üç mescidden başkasına yola çıkılmaz: Mescld-i Haram (Ka’be) benim şu mescidim ve Mescid-i Aksa.”
2- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Kurbağaları öldürmeyiniz; çünkü onların sesleri tesbihtir.”[1163]
3- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Mekke’nin fethinden sonra hicret yoktur.”[1164]
Mekke’nin fethini müteakip Mekke’den Medine’ye hicret kalkmıştır. Ancak bir müslümanın dinî vecibelerini yerine getiremediği bir yerden hicret etmesi kıyamete kadar bakidir.[1165]
4- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Üç günden sonra (dargınlık sebebiyle) ayrılık yoktur.”[1166]
5- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Rüzgâra sövüp saymayınız; çünkü rüzgâr, Allah’ın emir ve fer­manıdır, rahmet de getirir, azap da getirir, fakat Cenâb-i Allah’dan rüzgâ­rın hayrını isteyiniz ve onun şerrinden Allah’a sığınınız.”[1167]
6- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Karılarınızın kapılarını geceleyin çalmayınız.”[1168]
Seyahatte bulunan kimse, evine dönüşünü geceye rastlatmamalıdır. Fakat geceleyin dönmüş olursa o geceyi dışarda geçirmesi ve evinin ka­pısını gündüz gözüyle çalması buyurulmaktadır.[1169]
7- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Nimet içinde yüzmekten sakın; çünkü Allah’ın (kâmil) kulları, nimet içinde yüzen değillerdir.”[1170]
8- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Rızkı yavaş bulmayınız; çünkü hiç bir kul, kendisine rızkının sonu ulaşmadan ölmeyecektir. Allah’dan korkunuz ve rızık talebinde dürüst hareket ediniz: Helâlin alınması ve haramın bırakılması.”[1171]
Rızık talebinde dürüst hareketin, halâlın alınması ve haramın terk-edilmesi olduğu bizzat hadis-i şerifin kendisinde belirtilmiştir.[1172]
9- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Dört hayvanı öldürmeyi menetti: Karınca, arı, hüdhüd (ibibik) ve göçeğen kuşu.”[1173]
Karınca, zararlı olduğu takdirde öldürülür. Arı faydalı bir hayvan ol­duğundan, hüdhüd de Hz. Süleyman’ın k