HAZRET-İ ALLAH’I ŞİKAYET EDEN KIPKIZIL KÜFRÜNÜ İLÂN EDENLERİN İÇYÜZÜ

HAZRET-İ ALLAH’I ŞİKAYET EDEN KIPKIZIL KÜFRÜNÜ İLÂN EDENLERİN İÇYÜZÜ

İÇİNDEKİLER

Her Din Kuran Sapıtıcı İmamlar Ve Onların Türemeleri Din-i İslâm’ın Düşmanıdır. Her Hakiki Müslüman Da Din-i İslâm’ı Parçalamak İsteyen, Bu Din Kurucu Bölücülerin Düşmanıdır
• Din-i İslâm’ı İfsat Etmek İsteyen Münafıkların İç Durumu

KAZIM MİRŞAN 15.000 YILLIK TÜRK TARİHİ

KAZIM MİRŞAN 15.000 YILLIK TÜRK TARİHİ 

Dünyada masonlar yahudiler ve misyonerler ve gizli teşkilatlar herzaman herşeyi bilen herşeyi kontrol edenler olarak yazıldı çizildi konuşuldu 
fakat bunlar sadece ahmakları aldattı. 
Şu bilinmelidir ki dünyada hiçbir global hareket Türkleri hesaba katmadan gerçekleşmemiştir, gerçekleşemezde… 
Dünyanın tam göbeğinde bulunan Türkiye dünyanın dört bir yanına dağılmış bilimadamları öğrencileri askerleri öğrencileri işçileri istihbaratçıları ve herşeyi ile dünyanın efendisidir yurt dışına çıkmış olanlar bilir ki dünyanın en huzurlu ve yaşanabilir ülkesi Türkiyedir hemde açlık ya da yoksulluk sınırını aşan milyonlarına rağmen… 
Türkiye üzerinde uygulanan binlerce planı göğüsler ve cevabını en iyi şekilde verir 
Türk insanını kendi insanları gibi sananlar beyinlerini yıkayalım derken bizi eğitmiş herşeyi öğretmiştir… 
Kim ne derse desin yine yurt dışına çıkmış olanlar bilir en bilinçli halk TÜRK halkıdır 
Türk istihbaratının ve ordusunun dünyadaki her dümenden haberi vardır çoğu olaya kendisi yön verir 
Ayrıca ülkemiz 80 yıllık olup dev Osmanlıdan sonra hemen cihan devleti misyonluğu beklenemez bir ülke düşünün ki, 
-her 20 kişiden biri istihbaratta aktif ya da pasif rol alsın 
-1000 i aşkın askeri tesisinin ve şubesinin özel yapılmış olup her biri cephanelik olsun 
-güneydoğuda toprağının altında buğday tanesi gibi nükleer başlık olsun 
-uzaya giden roket parçalarının tümünü Türk taksan firması yapsın 
-yeraltında en çok tesis kurmuş devlet olsun 
-dünyanın en iyi doktorlarını, mühendislerini, askerlerini yetiştirsin 
Sevgili TÜRK vatandaşlarına sesleniyorum 
Türkiye Cumhuriyeti sahipsiz değildir 
Beyin yıkama operasyonuna aldanmayın 
En güçlü biziz dünyada savaş açılamayacak tek devletiz!! 
herşeyden haberimiz var durum kontrol altında 
Dünyada sakın olaki herhangi bişi düşünmeyin içinde Türk geçmesin 
bu 15000 yıllık devlet 15000 yıllık tarihin %95 inde dünyaya hükmetti ve bunu hiçbirşey değiştiremedi 
şunu bilin ki en değerli madenler, su, petrol bizde … 
ayrıca %20 si sular altında kalacak olan dünyanın en güvenilir yeri TÜrk topraklarıdır 
Bütün EN ler bizim en güçlü biziz 
umutsuzluğa kapılmayın 
Gelecek biziz dünya avucumuzun içinde ahiret kalbimizde 
Türkiye doğru zamanı beklemekte dallarımız herkese girmiş can çekişmekteler
Oğuz Hanın Dediği gibi 
GüNeŞ KaNDiL GöK KuBBE, FeTHeDiN TüM DüNYaYı!!!

HER ŞEY SENİN ELİNDE

HER ŞEY SENİN ELİNDE
 Bundan yirmi yıl sonra yaptıkların değil yapamadıkların için üzüleceksin.
Dolayısıyla halatları çöz. Güvenli limandan uzaklara yelken aç. Rüzgarı yakala, araştır, düşle, keşfet.

* Karşılığını veremeyecek birine bir iyilik yapmadıkça, mükemmel bir gün yaşamış sayılmazsınız.

* Hayat oyununda seyirci koltuklarında oturmaya heves etme, sahneye çıkmaya çalış.

Hayat bir oyuna benzer, uzunluğu değil iyi oynanıp oynanmadığı önemlidir.

* Mağlubiyet son derece motive edicidir. Dibe vurduğunuzda en tepeden başka gidecek yeriniz kalmaz.

* Prensipler söz konusu olduğunda kaya gibi durun, zevkler söz konusu olduğunda, akıntıya kapılıp yüzün.

* Hiç kimse sizin izniniz olmadan, size kendinizi değersiz hissettiremez , Sen istemeden kimse seni üzemez.

* Kötümser yalnız tüneli görür, iyimser tünelin sonundaki ışığı.

Gerçekçi kişi ise hem tünel ile birlikte ışığı hem de gelecek treni görür.

* Başarı istediğini elde etmektir; mutluluk ise, elde ettiğini sevmektir.

Neyin hakkından gelinmez, kafa istekle birleşir birleşmez.

* Yatarak başarıya ulaşan tek yaratık tavuktur !

* Başarı, sevdiğiniz işleri ne kadar severek yaptığınıza değil,

sevmediğiniz işleri nasıl bir bilinçle yaptığınıza bağlıdır.

 Zorluklar, zamanında yapmamız gerekip de yapmadığımız kolay şeylerin birikmesiyle oluşur.

Gelecek; güçsüzler için ulaşılmazlık, korkaklar için bilinmezlik, cesurlar için şanstır.

Dünyadadüzeltebileceğiniz,daha iyi yapmayı başarabileceğiniz ilk ve son önemli kimse kendinizsiniz.

İnanç, göremediklerimize inanmaktır; bu inancın ödülü ise inandıklarımızı görmektir.

1. Cömertlik ve yardım etmede akarsu gibi ol.

2. Şefkat ve merhamette güneş gibi ol.

3. Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol.

4. Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol.

5. Tevazu ve alçak gönüllülükte toprak gibi ol.

6. Hoşgörülülükte deniz gibi ol.

7. YA OLDUĞUN GİBİ GÖRÜN, YA GÖRÜNDÜĞÜN GİBİ OL.

SEN BENİ BOŞ ANLARINA SAKLARDIN

Sen beni boş anlarına saklardın,
 ben seni en güzel anılarıma koyardım. 
Sen bilmezdin seni ne kadar çok sevdiğimi, 
bilmezdin seninle olduğumun sevinçlerini 

Biriktirdiğim sevgimden habersizdin. 

Benden habersizdin, belki de herkesten. 
Bu benim umurumda değildi. 
Sen aldatırken aşklarını
 –vardılar bir yerde, 
hem de tek değil, zaten aşk değildiler- 

ortak oluyordum günahlarına. 
Onlardan biri değildim. 
Aldatılmadığımdı beni ayakta tutan. 
Ben de seni aşkla sevmiyordum. 
Çağırdığında beni sana getiren,
 benim -harcanmış- sevda zamanlarımdan biriydi. 
Defalarca olsa da acımıyordu yüreğim. 
Hani yapamam sanardım bir 
zaman, 

dost kalamam derdi dilim, ellerim titreyecek sanardım. 
Hiçbir şey sandığım gibi değildi. 
Sen şimdi beni -dostça- ihtiyaçla seviyordun; kendince. 
Sende de kalmışlar vardı. 
Bendekiler kadar olmasa da, vardı içimizde birkaç kelebek. 
Ne kadar sürerdi nereye giderdik böyle bilmiyorum ama ellerim de titremiyor, 
yüreğim ısınmıyor artık. 
 Sensizlikte daha çok acıydı çektiğim, daha çoktu titrediğim. Üşüdüğüm .. 
Pişman değilim, seninle olmak, beni özlemeni getiren sevinçlerim, 
 anladım ki -aşkla kalmaktan- daha kolaydı böyle yaşamak. 
Dostça; birbirimizden aşk sakladık. 
Ne sen bulursun artık, 
ne ben isterim 
artık sendeki aşk .. 
 Böyle daha güzeldi seninle olmak. 
Bitmiş bir aşk değildin, devam eden özlem dolu saatlerdin artık. 
Seni böyle düşünmek daha güzel. 
Saklı tutalım aşk, sevdayı. 
Gülen gözlerini görmek güzel, bilmek güzel; ağladığın saatleri. 
Özlenmek güzel. Bunu duymak güzel. 
Geç kalınmış saatlerde sende kalanları bulmak güzel. 
Seni böyle de sevmek. 
Acımıyor kalbim. Üşümüyor yüreğim. 
Kahveme bir hüzün damladı, birazdan geçer …

ANLAMSIZ HAYAT

ANLAMSIZ HAYAT
Her şey o kadar boş geliyor ki sensiz 
Zifiri karanlıklar içinde. 
Bakışlarım dondu, yüreğim donunca. 
Nasil da manasız bakiyorum etrafa. 
Görmesin istiyorum hiç kimse gözlerimi, 
görmesin hiç kimse hüzün tanelerimi. 
Susuyorum artık derin derin. 
Nasıl da konuşmak istiyorum oysa. 
Saatlerce susmadan konuşmak istiyorum seni anlatmak istiyorum. 
Tüm biriktirdiklerimi en başından başlayıp sonuna kadar.
 Anlatmak yetmez biliyorum, anlaşılmak da istiyorum. 
Seni istiyorum yanımda ellerin dokunsun istiyorum ellerime tüm bedenimden alsın yanlızlığımı. 
Saçlarıma dokunsun istiyorum, 
 Anlamsız bakan gözlerimin içini görsün, 
gözlerimdeki seni tanısın istiyorum,
çıkarsın tüm umutlarımı, 
anlasın sana olan sonsuz aşkımı. 
Başımı yaslayıp uzun uzun hayellere dalmak istiyorum omuzlarında. 
Özlemlemlerimi anlatırken tutamıyacağım gözyaşlarımı akıtmak istiyorum 
özlemlerime isyan edercesine. 
Onca biriktirdiğim hüzün taneleri. 
Sana yaslanınca her şeyi unutmak istiyorum,
 sessizce kalp atışlarını dinlemek. 
İçimi huzur kaplasın hiç konuşmadan anlaşılabilmek istiyorum. 

Sessiz gecelerin kör karanlığında yapayanlız olmak istemiyorum: 

 Anlaşılmak istiyorum benim seni anladığım kadar. 
Anlaşılmazlığın boşluğundan kurtulmak, 
özgürce bizi yaşamak istiyorum kalbimdeki bizi, 
anlaşılmaktan öte anlıyamamak daha başka daha çok üzüyor, 
 Çok üzülüyordum biliyormusun anlatmıyordun dertlerini, 
En çok da neye yanıyordum biliyormusun? ne istediğini bilmiyordun.
 ewet ewet ağladığımı görsen sende çok üzülürsün biliyorum. 
Yüreğin sıkışır seninde. 
Her şey o kadar boş o kadar anlamsız geliyorki sensiz. 
Yıldızım ağlıyor bana eşlik edercesine, sen yoksun, ben de sonsuz bir hiçlik. 
Susuyorum artık derin derin.
Her yok oluşun seni doğuruyor. 
Sen yeniden başladıkça, ben bitiyor, ben bittikçe sen başlıyorsun! 

İSLAMİYETTEN ÖNCE TÜRK DEVLETLERİ



İSLAMİYETTEN ÖNCE TÜRK DEVLETLERİ

TÜRKLERİN ANAYURDU: 
Türklerin tarih sahnesine çıkışları Orta Asya’dır. Orta Asya’nın sınırları; Doğuda Kingan Dağları, Batıda Hazar Denizi, Güneyde Himalaya Dağları, Kuzeyde Sibirya’dır.

GÖÇLERİN SEBEPLERİ:
1)- Nüfus artışı ve toprakların yetersiz kalışı,
2)- Olumsuz iklim şartları(Kuraklık, şiddetli kışlar)
3)- Kendi aralarında ve diğer kavimlerle olan mücadeleler
4)- Salgın hastalıklar
5)- Türklerin Cihan hakimiyeti düşüncesi(Güneşin doğduğu yerden, battığı yere kadar her yeri fethetme arzusu)
Göç Yolları


GÖÇ YÖNLERİ: 
Kuzeye Gidenler; Sibirya’ya Doğuya Gidenler; Çin ve Uzakdoğu ülkelerine Güneye Gidenler; Hindistan, Afganistan ve Çin’e Batıya Gidenler; İki yol izlememişlerdir. Bir kısmı Hazar Denizinin kuzeyinden Karadeniz’in kuzeyine ve Avrupa’ya; Diğer kısmı ise Hazar Denizinin güneyinden İran, Irak, Suriye, Mısır ve Anadolu’ya göç etmişlerdir.


GÖÇLERİN SONUÇLARI: 

1)- Orta Asya kültür ve Medeniyeti dünyanın değişik bölgelerine taşınmıştır. 

2)- Göç etmeyip, Orta Asya’da kalan Türkler, ilk Türk Devleti olan “Asya Hun Devleti” ni kurmuşlardır. 
3)- Göç eden Türk boyları gittikleri yerlerde yeni Türk Devletleri kurarlarken, oralardaki bazı devletleri de yıktılar.

TÜRK ADININ ANLAMI VE KÖKENİ: 

1)- Ziya Gökalp’e göre; Töre kelimesinden gelir. Buna göre Türk demek “Türeli=Nizamlı,geleneklerine bağlı” demektir. 

2)- Danimarkalı Bilgin WAMBERY’e göre Türemekten(Türük) gelir. Buna göre Türk demek TÜREMİŞ,ÇOĞALMIŞ demektir. 
3)- Kaşgarlı Mahmut’un “Divan-ı Lügatıt Türk” adlı eserinde Türk demek “OLGUNLUK ÇAĞI” demektir. 
4)- Genel olarak Türk demek, GÜÇLÜ,KUVVETLİ manasında kabul edilir.


ASYA HUN DEVLETİ (BÜYÜK HUN DEVLETİ) (MÖ. 220-MS.300)
* Kurulduğu tarih kesin olarak bilinmemektedir. Tarihte bilinen İLK TÜRK DEVLETİ’dir.
* Bilinen ilk hükümdarı TUMAN(Teoman)’dır. Teoman’dan sonra yerine oğlu METE HAN geçmiştir.
* Asya Hun devleti METE HAN zamanında en geniş sınırlarına ulaşmıştır.
* Çinliler Türk akınlarına karşı koymak için ÇİN SEDDİ’ni yaptılar.
* Büyük Hun Devleti VERASET SİSTEMİ ve ÇİN SİYASETİ nedeniyle Doğu ve Batı Hun Devleti diye ikiye ayrıldı. Batı Hunları ARAL GÖLÜ civarına göç etmek zorunda kaldılar. Doğu Hunları ise Kuzey ve Güney olarak ikiye ayrıldı. Ve daha sonra Çinliler tarafından ortadan kaldırıldı.
Asya Hun Devleti

TÜRKLERDE VERASET SİSTEMİ NASILDI?
Türklerde devlet hükümdar ailesinin ortak malı sayılırdı. Ve ülke hükümdarın sağlığında oğulları arasında paylaştırılırdı. Her prensin(TEKİN) hükümdar olma hakkı vardı.

TÜRKLERE KARŞI ÇİN SİYASETİ(POLİTİKASI) NASILDI?
Çin bozkır göçebe hayatı yaşayan ve savaşçılıkları gelişmiş olan Türk Ordusu karşısında çaresiz kalıyordu. Hatta Türk Akınlarını durdurmak için ÇİN SEDDİ’ni yaptırmıştı. Buna rağmen Türkleri durduramamıştı. Bu durum karşısında çaresiz kalan Çin şu siyaseti takip etti: 

1- Çin prenslerini Hun Hakanlarıyla evlendirerek, prensesin yanında Hun sarayına çok sayıda hizmetkar gönderdiler. Bu hizmetkarlar casusluk faaliyetinde bulunarak,Türkler hakkında bilgi topladılar. 

2- Türk Beylerine hediyeler göndererek, onları kendilerine bağlamaya ve ekonomik olarak Çin’e bağımlı yaşamaya alıştırdılar. 
3- Hediyeleri ve ekonomik yardımları birden keserek, Türkleri itaat altına almaya çalıştılar. 
4- Türk Beylerini birbirlerine karşı kışkırtarak, Türk devletinin parçalanmasını sağladılar. 
ÖRNEK: Bu konuda en iyi örneklerden biri, Asya Hun Devleti’nin Batı ve Doğu Hun Devleti diye ikiye ayrılması olayıdır. Bu dönemde Hun Devletinin başına geçen HUANYEH, Çin’in ekonomik yardımları kesmesi üzerine, kurultayı toplayarak, Çin’e bağlanmayı teklif etti. Ancak kardeşi ÇİÇİ “Bağımsızlığımız herşeyden önce gelir.” diyerek, Huanyeh’e karşı çıktı. Böylece Hunlar ikiye ayrıldı. Çin ile birleşen Huanyeh, kardeşi Batı Hun Hakanı Çiçi üzerine giderek, Batı Hun Devletini ortadan kaldırdı. Batı Hun Halkı Aral gölü çevresine göç etmek zorunda kaldı.


AVRUPA(BATI) HUNLARI VE KAVİMLER GÖÇÜ

KAVİMLER GÖÇÜ(375):
Çiçi’ye bağlı Batı Hunları Çin’in ve Doğu Hunları’nın baskısıyla Aral Gölü civarına göç etmişlerdi. Burada 200 sene hayatlarını sürdüren Batı Hunlarının nüfusları arttı. Toprakları yetersiz kalmaya başladı. Ve başka Türk Boylarının katılmasıyla güçlendiler. MS. 374 yılında VOLGA (İTİL) nehrini aşarak Batı’ya (Avrupa’ya) doğru ilerlemeye başladılar. Türklerin bu ilerlemeleri karşısında önlerinde bulunan Vizigot, Ostrogot, Vandal, Sakson, Frank, Germen gibi bir çok kavim hareketlenerek Türklerden kaçmaya başladılar. Böylece Batı Hun Türklerinin, sebep olduğu bu olaya tarihte KAVİMLER GÖÇÜ adı verilir.(375)

KAVİMLER GÖÇÜNÜN SONUÇLARI: 

1)- Roma İmparatorluğu; Doğu ve Batı Roma İmparatorluğu olmak üzere ikiye ayrıldı.(395). Batı Roma İmparatorluğu 476 yılında bu Germen kavimleri tarafından yıkıldı. 

2)- Avrupa’nın ETNİK yapısı değişti. (Germen kavimlerinin Avrupa’daki yerli kavimlerle karışması sonucu yeni milletler ortaya çıktı.)

3)- Türkler Avrupa’da BATI HUN DEVLETİ’ni(AVRUPA HUN) kurdular. 
4)- İngiltere, Fransa gibi Avrupa devletlerinin temeli atıldı. 
5)- Avrupa’da FEODALİTE (DEREBEYLİK) rejimi ortaya çıktı. 
6)- İlk çağ kapandı, Ortaçağ başladı.


AVRUPA HUN (BATI HUN) DEVLETİ
Kavimler göçünü başlatan Batı Hunları tarafından kurulmuştur. İlk hükümdarları BALAMİR, en önemli hükümdarları ATTİLA’dır.

ULDIZ’IN ROMA SİYASETİ: 
 Balamirden sonra Batı Hunlarının başına geçen Uldız, Roma İmparatorluğuna karşı akılcı bir siyaset izlemiştir. Hunların düşmanları Germen Kavimleri ile savaştığından, Batı Roma İmparatorluğu ile iyi geçinmiş, Doğu Roma’yı(Bizans) ise baskı altına almaya çalışmıştır.

ATTİLA DÖNEMİ
Attila başlangıçta ULDIZ’ın siyasetini takip etmiş ve Bizans’ı baskı altına almak üzere Balkan seferleri düzenlemiştir. Bizans’ı MARGUS ve ANATOLYUS antlaşmaları ile ağır ve vergilere bağlamıştır. Bizans’ı dize getiren Atilla daha sonra Batı Roma üzerine yönelmiştir.


ATTİLLA’NIN BATI ROMA SEFERLERİ:
1)- Galya Seferi: Batı Roma Ordusuyla KATALON savaşını yaptı. Kesin sonuç alınamadı.(451)
2)- İtalya Seferi: Bir yıl sonra 452′de Attila ikinci sefere çıktı. Bu defa Roma ordusu Attila’nın karşısına çıkmaya cesaret edemedi. Romalılar Papayı Attila’ya elçi olarak gönderdiler. Papayla görüşen Attila Roma’ya girmekten vazgeçerek geri döndü. Attila’nın ölümünden sonra Avrupa Hun Devleti eski gücünü koruyamayarak dağıldı.


I. GÖKTÜRK DEVLETİ
552 yılında BUMİN KAĞAN tarafından Orta Asya’daki AVAR hakimiyetine son verilerek kuruldu. Başkenti ÖTÜGEN’dir. Bumin KAĞAN kardeşi İSTEMİ YABGU’yu
 ülkenin batı topraklarına gönderdi.
İSTEMİ YABGU’NUN BATI SİYASETİ:
İstemi Yabgu İpek yolunu kontrol etmek amacıyla AKHUNLARA karşı İran’daki SASANİ devletiyle işbirliği yaptı. Bu işbirliği sonucu Akhun Devletinin toprakları Sasaniler ve Göktürkler tarafından paylaşıldı.
İstemi Yabgu; bu defa Sasanilere karşı BİZANS ile işbirliği yaparak, Sasani devletinin zayıflamasını sağladı.
Göktürk Devleti

NOT: Göktürk- Bizans işbirliğinin Sasanileri zayıflatması, Hz. Ömer Devrinde İslam Ordularının Sasanileri yenmesini kolaylaştırmıştır.

GÖKTÜRK DEVLETİ’NİN İKİYE AYRILMASI VE YIKILMASI: 

Bumin Kağan’dan sonra yerine sırasıyla oğlu Ko-Lo, Mukan(En parlak devir), Tapo ve İşbara geçti. Bu süre içinde Batı Yabgusu İstemi Yabgu daima doğudaki hakana bağlı kaldı. Ancak İstemi Yabgu’nun ölümünden sonra yerine geçen oğlu TARDU aynı itaati göstermedi. Çin’in kışkırması ile I. Göktürk Devleti Batı ve Doğu Göktürk Devleti olarak ikiye ayrıldı. Her ikisine de daha sonra Çinliler son verdi.

II. GÖKTÜRK DEVLETİ(KUTLUK DEVLETİ) (682-744)

I. Göktürk devletinin parçalanıp yıkılmasıyla, Çinin egemenliğinde yaşayan Türkler, 50 yıl süren bir esaret dönemi yaşadılar. Bu süre içinde defalarca Çine karşı ayaklandılar. Ancak başarılı olamadılar. 682 Yılında KUTLUK KAĞAN’ın başlattığı ayaklanma başarılı oldu. Türkler Çinlileri topraklarından atarak yeniden bağımsızlıklarına kavuştular.(682). II. Göktürk Devleti’ne kurucusundan dolayı KUTLUK DEVLETİ de denir.

II. Göktürk Devleti en parlak devrini BİLGE KAĞAN zamanında yaşamıştır. Bilge Kağan ülkeyi kardeşi KÜLTİGİN ve veziri TONYUKUK ile yönetmiştir. Bilge Kağan’dan sonra zayıflayan Devlet; Karluk, Basmil ve UYGUR Türkleri tarafından 744 yılında yıkılmıştır.

GÖKTÜRK DEVLETİ’NİN TÜRK TARİHİNDEKİ ÖNEMİ: 

1)- Tarihte ilk defa Türk adıyla kurulan devlet, Göktürk Devleti’dir. 

2)- Orhun Anıtlarını dikerek (II.Göktürk zamanında) Türk tarihi ve Türk edebiyatının ilk yazılı kaynaklarını oluşturmuşlardır. 
3)- Milliyetçilik duygusu, Fransız ihtilalinden 1000 yıl önce Göktürkler döneminde en yüksek seviyede yaşanmıştır. 
4)- Asya Hun Devleti’nden sonra Türkleri tarihte ikinci defa tek bayrak altında toplamayı başarmışlardır.


UYGUR DEVLETİ
 (Orhun uygur devleti) | | Turfan(Doğu Türkistan) Kansu(Sarı Uygur) Devleti Uygur Devleti

ORHUN UYGUR DEVLETİ: 
Karluk ve Basmiller’le birleşerek II. Göktürk Devletini yıkan UYGURLAR Orhun bölgesinde UYGUR DEVLETİ’ni kurdular.(745) Kurucuları KUTLUK BİLGE KÜL KAĞAN, merkezleri Ordubalık (Karabalsagun)’dur. 


NOT: Kutluk Bilge Kül Kağan Türklerin şehir kuran ilk hükümdarıdır. İlk Türk şehri Ordubalıkdır. Bilge Kül Kağan’dan sonra MOYENÇUR başa geçmiş, onun döneminde Müslüman Araplar(Abbasiler) ile Çinliler arasında Talas Savaşı yaşandığından, Abbasilere yenilen Çinliler güç kaybına uğramışlardı. Bu durumdan yararlanan Uygurlar Çinin TARIM havzasını ele geçirdiler.Moyençur’dan sonra başa BÖGÜ KAĞAN geçti.

BÖGÜ KAĞAN DEVRİ: 
Bu devirde Uygur Türkleri ile çin arasında iyi ilişkiler kuruldu, ticaret gelişti. Bögü Kağan Çine yardım amacıyla “Tibet Seferine” çıktı. Tibet Seferi ve Sonuçları: Bögü Kağan tibet seferi sırasında iki MANİ(MANİHEİZM) rahibini yanına alarak ülkesine geri döndü. Bu rahipler Uygur Türkleri arasında Mani dininin yayılmasına sebep oldular. Ayrıca Türkler arasında Budizm’de yayılmaya başladı. 

Mani Dininin Özelliği: Avlanmayı, et yemeyi ve savaşmayı yasaklayan bir dindir. 

Mani Dininin Uygurlar üzerindeki Etkileri: 

1- Uygurlar Savaşçılıklarını kaybettiler. 
2- Yerleşik hayata geçtiler. (Türklerde ilk defa yerleşik hayata Uygurlar geçmiştir.) 3- Yerleşik hayata geçmeleriyle Uygurlar ticaret,bilim, sanat ve edebiyat gibi bir çok alanda geliştiler.

UYGUR DEVLETİ’NİN (ORHUN BÖLGESİ) YIKILIŞI: 
840 yılında bir başka Türk kavmi olan KIRGIZLAR Uygur Devletine son verdiler. Kırgızlar’ın Orhun Bölgesinden kovmalarıyla Uygurlar, Kansu ve Turfan bölgelerine göç etmek zorunda kaldılar. 

NOT: Kırgızlar; Orhun Bölgesinden Uygurları kovarak, buradaki Türk nüfusunun azalmasına sebep olmuşlardır. Bu yüzden bu en eski Türk Yurdu, daha sonra Kırgızları yenen Moğolların eline geçerek kolayca Moğollaşmış, MOĞOLİSTAN olarak anılmıştır.


TURFAN( DOĞU TÜRKİSTAN) UYGUR DEVLETİ: 
Kırgızlar tarafından kovulan Uygurların bir kısmı Turfan Bölgesi’ne gelerek, burada yeni bir devlet kurdular. Bu devletleri de Moğollar tarafından 1207′de yıkıldı. Uygurlar günümüzde Doğu Türkistan diye anılan bu bölgede Çin’e bağlı özerk bir devlet olarak yaşamaktadır.

KANSU(SARI UYGUR) DEVLETİ: 
Kırgızlardan kaçarak Kansu Bölgesi’ne gelen Uygurlar tarafından kurulan bu devlete Sarı Uygur Devleti de denilmektedir. 1209′da Moğolların hakimiyetine girmiştir.

UYGURLARLA İLGİLİ DİĞER ÖNEMLİ HUSUSLAR: 

* 18 harfli Uygur Alfabesini hazırladılar. 

* Cengiz Han’ın egemenliğine girmelerine rağmen medeniyette geliştiklerinden Moğollar’ı devlet teşkilatı, ticaret, bilim, sanat, alfabe gibi konularda etkilediler. 
* Moğolların Türkleşmesinde önemli bir rol oynadılar. (Özbek ve Çağatay Türkleri) 
* İlk Müslüman Türk Devleti Karahanlılar’la savaştılar. (Sebep Uygurların Budizmi, Karahanlıların İslamiyeti yaymak istemeleri.) 
* Tahta harflerden MATBAA’yı oluşturdular, pamuktan KAĞIT yaptılar. 
* Uygurlar Yerleşik hayata geçen ilk Türk topluluğudur.


DİĞER TÜRK DEVLETLERİ VE TOPLULUKLARI

1)- İSKİTLER(SAKALAR):
MÖ. VII. yüzyılda batıya doğru göç ederek Karadeniz’in kuzeyinden Tuna nehrine kadar uzanan topraklara yerleştiler. Batı kaynakları bu topluluğa İskitler, İranlılar ise Sakalar adını vermişlerdir. Medler, Persler, Asurlular ve Urartularla savaşmışlardır. Anadolu, Suriye ve Mısır’a kadar akınlarda bulunmuşlardır. İskitlerin yönetici kesimi Türklerden meydana geliyordu. Yaşayış ve inanışları Türklerle aynıydı. En önemli edebiyat eserleri ALPER TUNGA DESTANI’dır. 
2)- AKHUNLAR (EFTALİT) DEVLETİ: 
Hun soyundan gelmektedirler. Afganistan’ın batısında MS.350 yıllarında kurulan bu Türk Devleti HEFTAL isimli hükümdarından dolayı EFTALİT DEVLETİ diye de anılır. 

* Akhunlar Sasani Devletinde başlayan MAZDEK İSYANI’nı bastırmakta etkili oldular. 

MAZDEK: Sasani Devletinde yaşayan Mazdek,kadın ve servetin ortak olması durumunda her türlü huzursuzluğun ortadan kalkacağını savunan bir kişiydi. 

* Göktürk Devleti’nin Batı Bölgelerini idare eden İSTEMİ YABGU ipek yoluna egemen olmak için, Sasanilerle ortak hareket ederek Akhun Devleti’nin yıkılmasını sağladı. Akhun Devleti’nin toprakları Sasani ve Göktürk devleti arasında paylaşıldı. 

3)- BAŞKIRTLAR(BAŞKURTLAR):
X. yüzyılda İtil(Volga) nehri civarında oturmakta idiler. Moğol istilası sırasında Moğol egemenliğine girdiler. 

4)- SABARLAR (SİBİRLER=SABİRLER): 
Önceleri Hun devletinin egemenliğinde yaşayan Sibirler, VI. yüzyıl başlarında Avarların baskısıyla batıya göç ederek Ural dağlarının güney doğusuna yerleştiler. 

* Sasanilerle anlaşarak, Bizans’a karşı savaştılar. Anadolu’ya akınlar yaptılar. 
NOT: Anadolu’ya ilk Türk akınları Avrupa Hunları tarafından, ikinci akın Sibirler tarafından yapılmıştır. 
* Bugünkü SİBİRYA adı Sibir Türklerinden gelir. 
* Avarlara yenilince Hazar Türklerine karıştılar. Hazar Devletinin asıl kitlesini oluşturdular. 

5)- TÜRGEŞ DEVLETİ: 
I. Göktürk Devletine bağlı olan Türgişler 630 yılında Göktürk devletinin yıkılmasıyla serbest kaldılar. BAGA TARKAN Türgiş Devleti’ni kurdu. Kendi adına para bastı. II. Göktürk devletinin kurulmasıyla yeniden Göktürk egemenliğine girdiler. II. Göktürklerin son dönemlerinde yeniden serbest kalan Türgişlerin başına SU-LU KAĞAN geçti. Su-lu Kağan Emevilere karşı mücadele etti. 

NOT: Türgişler Emevi ordularını durdurarak, Orta Asyanın Araplaşmasını önlediler. 766 yılında Türgiş Devletine Karluklar son verdi. 

6)- KARLUKLAR: II. 
Göktürk Devletinin yıkılmasında Basmil ve Uygurlar’la birleşerek rol oynadılar. 

* Talas savaşında Çin’e karşı Arapları destekleyerek Orta Asyanın Çinlileşmesini ve İslamiyetin yayılmasını kolaylaştırdılar. 
* İslamiyeti kabul eden ilk Türk boylarındandırlar. (İlk boy Kıpçaklar’dır.) 
* İlk Müslüman Türk Devleti olan KARAHANLILAR’ın kurulmasında etkili oldular. 

7)- KIRGIZLAR: 

* 840 Yılında Ötügen’i alarak Uygur Devletine son verdiler. 
NOT: Kırgızlar; Orhun Bölgesinden Uygurları kovarak, buradaki Türk nüfusunun azalmasına sebep olmuşlardır. Bu yüzden bu en eski Türk Yurdu, daha sonra Kırgızları yenen Moğolların eline geçerek kolayca Moğollaşacak ve MOĞOLİSTAN olarak anılacaktır. 
* 1207 yılında Cengiz Han tarafından yıkılmıştır. 
NOT: Kırgızlar, Cengiz Han’a bağlanan ilk Türk Kavmidir. 
* Daha sonra Rusların egemenliğine girmişlerdir. 
* 1916′da Ruslara karşı MİLLİ İSYAN adı verilen bir ayaklanma başlatmışlar, ancak Rus Çarı tarafından ağır bir şekilde cezalandırılmışlardır. 
* 1936′da Sovyetler birliğinin 15 Cumhuriyetinden biri olmuşlar, 1991′de Sovyet Rusya’nın dağılmasıyla Bağımsız KIRGIZISTAN DEVLETİ kurulmuştur. Başkenti BİŞKEK’dir. 

8)- KİMEKLER: 
Batı Göktürk topluluklarındandır. İrtiş ırmağı civarında yaşıyorlardı. XI. yüzyıla doğru diğer Türk topluluklarıyla kaynaşarak, yok oldular.


KARADENİZ’İN KUZEYİNDE KURULAN 
VE AVRUPA’YA YÜRÜYEN TÜRK TOPLULUK VE DEVLETLERİ
Bunlar Avrupa Hunları, Sabirler, Avarlar, Bulgarlar, Hazarlar, Macarlar, Peçenekler, Kumanlar(Kıpçaklar) ve Oğuzlar(Uzlar)’dır.

1)- AVARLAR:
552 yılında Orta Asya’daki Avar İmparatorluğuna Göktürkler son verince, batıya doğru ilerleyerek Romanya’ya giren AVARLAR merkezi MACARİSTAN olan yeni devletlerini kurdular. 

* Çin kaynakları Avarlara JUAN- JUAN demektedir. 

* 619 yılında tek başına, 629 yılında da Sasanilerle ortaklaşa İstanbul’u kuşattılar. 
NOT: İlk defa İstanbulu kuşatan Türkler, Avarlardır. 
* Slav topluluklarının göç etmesine neden olarak, bunların doğu Avrupa ve Balkanlara inmesini sağladılar. Böylece Balkanların Slavlaşmasında etkili oldular. 
* 805 yılında Franklar tarafından yıkıldılar.

2)- BULGARLAR: 
Batı Hunları ve Ogur Türklerinin karışmasıyla ortaya çıkan Türk topluluğuna BULGAR denir. (Bulgar kelimesi karışmak anlamındadır.) BÜYÜK BULGARYA DEVLETİ | | Tuna Bulgar Kama(Volga=İtil) Devleti Bulgar Devleti 

* Karadeniz’in kuzeyinde Göktürk Devletinin yıkılmasıyla “Büyük Bulgarya Devleti” kuruldu. Ancak kurucusu KUBRAT’ın ölümüyle Hazarlar tarafından yıkıldı. Bulgarların bir kısmı Tuna nehri, bir kısmı da Volga nehri kıyılarına göç etmek zorunda kaldı. 

Tuna Bulgar Devleti: Büyük Bulgarya Devleti’nin yıkılmasından sonra Tuna boylarına (Bugünkü Bulgaristan) göç eden Bulgar Türkleri burada Tuna Bulgar Devletini kurdular. 

* KURUM HAN zamanında Bizans’ı kuşattılar. (Avarlardan sonra Bizans’ı kuşatan 2. türk kavmidir.) 
* Bu bölgedeki halkın çoğu Slav olduğu için Türkler zamanla Slavlaşmaya başladılar. Boris Han zamanında Hırıstiyanlığı kabul ettiler. 
* Daha sonra ortaya çıkan bugünkü Bulgaristan Devleti Türk değil Slav devletidir. 
* Bugünkü Bulgaristan’da yaşayan Türkler, Osmanlılar zamanında balkanlara yerleştirilen Türklerdir. 

Kama Bulgar Devleti: Büyük Bulgarya Devletinin yıkılmasından sonra Volga=İtil kıyılarına giden Bulgarlar burada Kama Bulgar Devletini kurdular. 

* Hükümdarları Almış Han zamanında(X. yüzyıl) müslüman oldular. 
* 1236′da Moğolların egemenliğine girdiler. Altınorda Devletinin parçalanmasıyla kurulan KAZAN HANLIĞInın esas kitlesini oluşturdular. (Kama Bulgarlarına bugün KAZAN TÜRKLERİ denilir.) 
NOT: İtil(Kama) ulgarları benliklerini bugün de koruyarak varlıklarını sürdürmüşlerdir. Ancak Tuna Bulgarları Slavlar arasında yok olup gitmişlerdir. Bunda İtil Bulgarlarının İslamiyeti, Tuna Bulgarlarının ise hırıstiyanlığı kabul etmesinin payı büyüktür.

3)- HAZARLAR: 
Kuzey Karadeniz ve Kafkaslar arasındaki bölgede Göktürk Devletinin yıkılmasıyla HAZAR KAĞANLIĞI kuruldu. 

* Ticarette geliştiler. 

* Hazar yöneticileri Museviliği benimsediler. Halk arasında Hırıstiyanlık ve müslümanlık yayılmıştı. 
* Hazarlar ülkelerinde farklı dinleri içinde bulundurduklarından yüksek bir HOŞGÖRÜ vardı.

4)- MACARLAR: 

* Fin Ugor kavmi ile OGUR Türklerinin karışmasıyla MACAR kavmi ortaya çıkmıştır. 

* 896 yılında kendi adlarını verdikleri MACARİSTAN’a gelerek devletlerini kurdular. 
* X. yüzyılda Hırıstiyanlığın Katolik mezhebini benimsediler. (Bundan sonra Türklük özelliklerini kaybetmeye başladılar.) 
* Almanların (Germenlerin) doğuya doğru yayılmasını engelleyerek, Balkan topluluklarının(Slavların) Germenleşmesini önlediler.

5)- PEÇENEKLER: 

* Karadeniz’in kuzeyinde Don ve Dinyesper nehirleri arasındaki bölgeye yerleştiler. 

* Kiev Prensliğini yenerek, Rusların Karadeniz’e inmelerini engellediler. 
* 1071 Malazgirt Savaşına Bizans ordusu içinde ücretli asker olarak katıldılar. Ancak Selçukluların kendileri gibi Türk olduklarını anlayınca Selçuklu ordusu saflarına katıldılar. * Edirne ve Trakya’nın Marmara kıyılarına kadar olan toprakları Bizans’tan aldılar. 
* İzmir Beyi ÇAKA BEY Peçeneklerle temas kurdu. Buna göre Çaka Bey Peçeneklerle birlik olarak Anadolu ve Rumeli’den İstanbul’u kuşatmak istiyordu. Ancak Bizans kurnaz bir politikayla, yine bir Türk topluluğu olan KUMANLAR’ı Peçenekler üzerine saldırtarak, Peçeneklerin dağılmasına sebep olmuştur.

6)- KUMANLAR (KIPÇAKLAR): 

* Volga’yı aşarak Avrupa’ya ve Balkanlara girmişlerdir. 

* Kıpçakların Karadeniz’in kuzeyinde hakim oldukları topraklara “KIPÇAK BOZKIRLARI” denilmektedir. 
* Macaristan’a giden Kıpçaklar ROMEN devletinin kurulmasında etkili olmuşlardır. 
* Kıpçakların Oğuz Türkleriyle yaptığı mücadeleler DEDE KORKUT HİKAYELERİ’nin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. 
* CODEX CUMANİCUS(Kodeks Kumanikus); Kıpçak Türk şivesi ile yazılan Latin, Fars ve Kuman dilleri üzerine yazılmış bir sözlüktür.

7)- UZLAR (OĞUZLAR): 

* Tarihte türk Milletinin siyasi, kültür ve medeniyet alanında en büyük rolü oynayan koludur. 

* Oğuzlara; Bizanslılar UZ, Ruslar TORKİ veya TORK, Araplar GUZ demişlerdir. 
* 24 Oğuz Boyu vardır. 
* Hazar denizinin kuzeyinden bir kolu “UZ” adı ile Avrupa ve Balkanlara göç etti. 
* Balkanlara gelen UZLAR Bizans ordusunu ve Bulgarları yendi. Ancak Peçenek akınları, soğuklar, salgın hastalıklar yüzünden dağılıp yok oldular. 
* Uzların bir kısmı Malazgirt Savaşı sırasında Bizans Ordusu saflarından, Selçuklu Ordusuna geçtiler.

KARADENİZ’İN KUZEYİNDEN AVRUPAYA YAPILAN 
TÜRK GÖÇLERİNİN SONUÇLARI:
Avrupa Hunları, Bulgar, Avar, Macar, Peçenek, Kuman ve Uz Türklerinin Avrupa’ya yaptığı göçler olumlu sonuçlar getirmedi. Bu Türkler Avrupa’daki diğer halklar arasında silinip gittiler. 

SEBEPLER: 

1)- Hırıstiyanlık dinine girmeleri, onları Türklük özelliklerinden ayırdı. 
2)- Anayurttan gelen göçlerle beslenemediler, bu yüzden kalabalık Slav toplulukları içinde milli benliklerini kaybederek eridiler. 
NOT:Türklerin Avrupa’da kurduğu yukarda saydığımız devletler, Avrupa’da sonradan meydana gelen bir çok olayı sebep ve sonuçlarıyla etkilemişlerdir. Bugünkü Avrupa’nın siyasi ve etnik yapısını büyük ölçüde bu Türk Devletleri etkilemişlerdir.


İLK TÜRK DEVLETLERİNDE KÜLTÜR VE MEDENİYET
1)- DEVLET YÖNETİMİ
A) DEVLET: 
İslamiyetten önce Türkler devlete İL veya EL demişlerdir. Hükümdarların Ünvanları: Türkler Hükümdarlarına Şanyü,Tanhu, Hakan, Han, Yabgu, İlteber, İdi-kut, Erkin gibi ünvanlar vermişledir.

Türk Hükümdarlarının Tahta Çıkışı Tarih Boyunca Kaç Değişik Şekilde Meydana Gelmiştir? 

1- Hanedan üyeleri arasında siyasi ve askeri mücadeleyi kazanan hükümdar olarak tahta çıkıyordu. (En sık rastlanan durum) 

2- Hükümdarın rakipsiz aday olması(Bu durumda taht kavgası olmadan başa geçiyordu.) 
3- Seçim Usulü (Kengeş, toy veya kurultay denilen devletin ileri gelenlerinden oluşan meclisin toplanarak hanedan üyelerinden birini tahta geçirmesi. 
4)-Ekber ve Erşed(En yaşlı ve Olgun) olanın başa geçmesi. (Bu yöntem III. Ahmet zamanından itibaren sadece Osmanlı Devletinde uygulanmıştır. Kimler Türk Devletlerinde Hükümdar Olabilirdi? 

Hanedandan olan bütün erkeklerin hükümdar olma hakları vardı. (Kardeşler, kardeş çocukları, amca, amca çocukları ve diğer hanedan üyeleri.) 

Kut Anlayışı Nedir? 

Türkler devleti yönetme yetkisinin TANRI tarafından verildiğine inanıyorlardı. Tanrı tarafından verilen bu yönetme hakkına KUT diyorlardı.KUT’un kan yoluyla hükümdarın tüm erkek çocuklarına geçtiğine inanıyorlardı. 

Kut Anlayışı Türk Devletlerini Nasıl Etkilemiştir? 

Bütün hanedan üyelerinde KUT olduğundan kendine siyasi ve askeri bakımdan güvenen kişi TAHT KAVGASINA girebiliyordu. Bu durum Türk devletlerini ya iç savaş sonucu istkrarsızlığa, yada bölünmeye götürüyordu. 
NOT: Türk töresinde ana-babaya itaat esas olmasına rağmen, hükümdar bunun dışında tutulmuştur. Devletin devamı için baba-oğul veya kardeşlerin birbirleriyle mücadelesi normal karşılanmıştır. Çünkü bu sayede en güçlü ve en yetenekli kişi devletin başına geçecektir. 

İkili Yönetim (Çifte Krallık) Nedir? 

Türk Devletlerinde hükümdar yönetimi kolaylaştırmak için ülkeyi SOL(Doğu) ve SAĞ(Batı) olmak üzere ikiye ayırırdı. Ortada (Merkezde) ise asıl hükümdar bulunurdu. Sağ ve Solda ise Hanedan üyelerinden YABGU’lar bulunurdu.

B) MECLİS VE HÜKÜMET: 
Türk Meclislerine TOY, KURULTAY veya KENGEŞ denilirdi. Kurultay’da devletin ana meseleleri görüşülür, hükümdarın ölümü, savaş veya milli felaketlerde kurultay toplanırdı. AYGUCI : Hükümet başkanı(başbakan)

BUYRUK : Bakan 

TAMGACI: Dış siyaset işlerini yürüten görevliler 

Eski Türk Devletlerinde diğer devlet görevlileri şunlardı: 
TİGİN: Hükümdar çocukları (Tekin) 
ŞAD : Diğer Hanedan mensupları Bunların dışında İnal, inanç, tarkan, bağa, tudun, çor, külüğ, apa, ataman gibi devlet görevlileri de vardı.


2)- TOPLUM TAPISI:

Türk toplumu; Oguş : Aile 

Urug :Soy=Aileler birliği 

Bod(Boy) :Kabileler 
Budun : Millet denilen birimlerden oluşuyordu. Boyların başında bulunan BEY’ler, töreye göre boyu idare ederlerdi. Boyların bir araya gelmesiyle Devlet(İL) kurulurdu. 

Türk Toplumunun Özellikleri: Halk hürdü. Herkes aynı işi yaptığından(hayvancılık) aralarında kesin olarak SINIF’ların ortaya çıkması imkansızdı. Yaşam biçimleri GÖÇEBE olduğundan savaşta elde ettikleri esirleri çalıştırmaya elverişli değildi. Bu yüzden Türk toplumunda KÖLE sınıfı yoktu. Din adamları diğer toplumlarda olduğu gibi imtiyazlı değillerdi.

3)- ORDU: 
Türk Ordusunun başlıca özellikleri şunlardı: 

a)- Türk ordusu ücretli değildi. 

b)- Türk Ordusu daimiydi. (Kadın-erkek her an savaşa hazırdı.) 
c)- Türk Ordusunun temeli ATLI askerlerden meydana geliyordu. 
NOT: Türk ordu teşkilatını ilk kuran METE HAN olmuştur. Mete Orduyu 10′luk sisteme göre teşkilatlandırmıştı. Onluk sistem daha sonra tüm Türk devletlerinde kullanılmıştır. (Türk ordusu; Çin, Roma,Bizans, Rus ve Moğol Ordu teşkilatı üzerinde etkili olmuştur.) 

Türk Ordusunu Silahları: Ok, yay, kement, kılıç, kargı, süngü, kalkan vb…

4)- HUKUK: 
Türklerde yazılı olmamakla beraber, gelişmiş bir hukuk anlayışı vardı. Bu hukuk kurallarına TÖRE(Türe) denilirdi. Hükümdarın başkanlık ettiği ve siyasi suçlara bakan yüksek mahkemeye YARGU adı verilirdi. YARGANLAR(Yargucu) idaresindeki mahkemeler ise adi suçlara bakarlardı.

5)- DİN VE İNANIŞ: 
İslam öncesi Türklerin din ve inanışlarını şu 4 grupta toplayabiliriz: 

1- Tabiat Kuvvetlerine İnanma: Dağ,ağaç, göl, kaya gibi varlıkların gizi güçlere sahip olduklarına inanırlardı. 

2- Atalar Kültü: Ölmüş büyüklere ve atalara ait hatıralar kutsal sayılır ve saygı gösterilirdi. 
3- Şamanizm: Kam veya Şaman adı verilen kişilerin, kötü veya iyi ruhlarla temas sağladıklarını inanılarak, bunların büyücülük ve sihir özelliklerine başvururlardı. Şaman inançları Anadolu’da hala varlığını sürdürmektedir. Örneğin; Gelinlerin üzerine buğday veya para atmak, Eşikten atlamanın uğursuz kabul edilmesi, kurşun dökmek gibi… 
4- Göktanrı Dini: Türklerin İslamiyetten önceki dini Göktanrı diniydi. Bu dine göre Türkler; 
* Tek bir Tanrının evreni yarattığına ve gökte oturduğuna inanıyorlardı. 
* Öldükten sonra dirileceklerine inandıklarından, ölülerini atı,eşyaları ve silahıyla birlikte gömüyorlardı. 
* Cennet’e UÇMAĞ, cehenneme ise TAMU diyorlardı. 
* Mezarlara ölünün,sağlığında öldürdüğü düşman sayısı kadar BALBAL adı verilen küçük heykeller dikerlerdi. İnanışa göre, yeniden dirilecek kişi atıyla cennete gidecek, ve öldürdüğü düşmanlar sonraki yaşamında ona hizmet edeceklerdir. 
* Ölüleri içöin YOĞ adı verilen cenaze törenleri yapar, ve ardından yas tutarlardı. Türkler arasında ayrıca Maniheizm(Mani dini), Budizm, Musevilik, Hırıstiyanlık gibi dinlerde yayılmıştı.

6)- EKONOMİK HAYAT:
Göçebe bir hayat yaşayan Türkler belirli iki merkez arasında (yaylak-kışlak) hayatlarını sürdürürlerdi. 

* Hayvancılık temel geçim kaynağıydı. Koyun, keçi, at en çok beslenen hayvanlardı. Bunun dışında sığır, katır ve deve de yetiştirilirdi. Beslenme ve giyimde hayvan ürünlerinden yararlanır ve bunları satarak geçimlerini sağlarlardı. 

* Tarım da gelişmişti. Arpa, buğday, darı gibi tahılları yetiştiriyorlardı. 
* Savaşlarda elde edilen ganimetler ve devletlerden alınan vergiler gelir kaynaklarıydı. 
* Ticaret önemli bir gelir kaynağıydı. Türk ülkeleri İPEK YOLU üzerindeydi. 
NOT: Çin-Türk mücadelesinin temel nedeni İpek Yoluna hakim olmaktı. 
* Ayrıca Hazar ve Bulgar ülkelerinden başlayıp, Ural, Sibirya ve Altaylar üzerinden Çin’e giden yola KÜRK YOLU deniliyordu. Türkler bu yolun üzerinde de olduklarından sanar, samur, kunduz, vaşak gibi av hayvanlarının kürklerinin ticaretini yapıyorlardı.

7)- YAZI, DİL VE EDEBİYAT: 
 Türkler tarih boyunca Göktürk, Uygur, Soğd, Brahmi, Süryani, Arap, Kiril ve Latin alfabelerini kullanmışlardır. 

Göktürk (Orhun) Alfabesi: 38 harften meydana gelir. Göktürk yazısına ilk defa Orhun Nehri kıyısındaki kitabelerde rastlandığı için ORHUN ALFABESİ de denir. 

Uygur Alfabesi: 18 harften meydana gelir. Uygurlar bu alfabeyi Soğd alfabesinden yararlanarak hazırlamışlardır. 

Başlıca Türk Destanları: 
Hunların(Oğuzların)–> Oğuz Kağan Destanı 
İskitlerin (Saka)——> Alper Tunga Destanı 
Göktürklerin———-> Ergenekon Destanı 
Uygurların————> Göç ve Türeyiş Destanları 
Kırgızların————-> Manas Destanı

Orhun Yazıtları (Göktürk Kitabeleri): Türklerin en eski kitabeleri VI. yüzyıla ait YENİSEY kitabeleri ile, VIII. yüzyıla ait ORHUN KİTABELERİ’dir. Yenisey kitabeleri Kırgızlar’ın mezar taşlarına yazdıkları yazılardı. Orhun Kitabeleri II. Göktürk Devleti zamanında Bilge Kağan, Kültigin ve vezir Tonyukuk adlarına dikilmişlerdir. YOLLUĞ TİGİN isimli bir Türk prensi tarafından yazılmışlardır. Bu yazılar 1893 yılında Danimarkalı Bilgin THOMSEN tarafından okunmuştur.

Orhun Yazıtlarının Önemi: 

a)- Türk Tarihinin ve Türk Edebiyatının ilk yazılı belgeleri olmaları bakımından önemlidir. 

b)- Bu kitabelerden Türklerin o günkü yaşayışlarını, inançlarını öğreniyoruz. Ayrıca kitabeler gelecekteki Türk Milleti içinde çarpıcı öğütler vermesi bakımından önemlidirler.

8)- BİLİM VE SANAT: 

* Türkler 1 yılı 365 gün 6 saat olarak hesaplayarak, 12 hayvanlı Türk Takvimini oluşturmuşlardır. 

* Uygurlar tahta harflerden matbaayı ve pamuktan kağıdı yapmışlardır. 
* Madencilikte özellikle de demircilikte ileri gitmişlerdir. (Kazakistan’ın başkenti Alma Ata yakınlarında bir kurgandan çıkarılan “Altın Adam Heykeli” Türk maden sanatının ne kadar geliştiğini gösterir.) 
* Eşya ve binalarda HAYVAN USLUBÜ denilen, hayvan figürlerini kullanmışlardır. 
* HALI Türklerin Dünya medeniyetine bir katkısıdır. (Altaylarda Pazırık Kurganı’nda bulunan halı dünyanın en eski halısıdır.)


TÜRK KÜLTÜRÜNÜN ÇEVRE KÜLTÜRLERLE MÜNASEBETLERİ:
1)- Türklerin Çin Kültürüne Katkıları:

a)- Askerlik alanında 

b)- Devlet Teşkilatında 
c)- At kültüründe(Atı evcilleştirmede) 
d)- Gök Tanrı inancıyla… Çinlileri etkilemişlerdir.

2)- Çinlilerin Türkleri Etkilediği Alanlar:

a)- Tarım ve yerleşik kültür 

b)- Felsefe( Taoizm, Konfiçyüs ve Budizm) 
c)- Giyim … konularında Çinliler Türkleri etkilemişlerdir.


3)- Türklerin Moğol Kültürüne Katkıları: 
Askerlik alanında, Devlet teşkilatında , Dil ve Alfabede (Uygurca ve Uygur Alfabesini kullandılar.), Kımız yapmayı öğrettiler, Türk Töresi ve geleneklerinden, Göktanrı dininden…. etkilendiler.

ANADOLU MEDENİYETLERİ



ANADOLU MEDENİYETLERİ

ANADOLU: (Küçük Asya) Tarih boyunca bir çok göç ve istilaya uğramıştır. Neden?: 

1- Üç tarafının denizlerle çevrili oluşu, Avrupa ve Afrika arasında deniz ve karadan kolayca bağlantı kurulması 
2- Olumlu iklim şartları, verimli toprakları bol su kaynaklarına sahip olması



ANADOLU’DA UYGARLIK NEDEN GELİŞMİŞTİR?

1- Göçler ve istila amacıyla gelen topluluklar sahip oldukları kültür ve medeniyeti Anadolu’ya taşıdılar. 

2- Anadolu’nun Mısır, Ege ve Yunan Medeniyetlerine yakın bir konumda olması bu medeniyetlerden etkilenmesini sağlamıştır.



ANADOLU MEDENİYETLERİ:
Anadolu’da kurulan uygarlıklar sırasıyla şunlardır:

1) Hititler, Frigler,Lidyalılar, İyonlar, Urartular (MÖ 2.bin-Mö.600 yılları arasında) 

2) Persler (M.Ö 543-333) 
3) İskender İmparatorluğu 
4) Roma İmparatorluğu 
5) Bizanslılar (395-1071) 
6) Türkler (1071-….)



1)-MÖ.2.BİN- MÖ.600 YILLARI ARASINDA ANADOLU MEDENİYETLERİ


A)-HİTİTLER:

Hititler


* Anadolu’ya Kafkaslar’dan geldikleri tahmin edilmektedir. 
* Kızılırmak çevresinde kurulmuştur. Başşehirleri HATTUŞAŞ (Boğazköy)’dır. 
* Hititler Suriye toprakları için Mısır ile yaptıkları savaş sonucunda KADEŞ ANTLAŞMASINI imzaladılar. Kadeş Antlaşması tarihte bilinen ilk antlaşmadır. 
* Hititler’de asillerden oluşan PANKUŞ denilen bir meclis vardı. Bu meclis kralın yetkilerini kısıtlıyordu. 
* Hititlerde kraldan sonra en yetkili kişi TAVANANNA denilen kraliçeydi. 
* Hititler krallarının hayatlarını anlatan ANAL adını verdikleri yıllıkları hazırlayarak, tarafsız TARİH YAZICILIĞI’nı başlatmışlardır. 
* Hititler kayaları düzleştirerek, tanrı kabartmaları yapmışlardır.( İvriz ve Yazılıkaya Kabartmaları Hititlere aittir.) 
* Hititler Asurlular tarafından yıkıldılar.

B)-FRİGYALILAR(FRİGLER):

Frigler

* Orta Anadolu’da(Sakarya nehri çevresinde) MÖ. 800 yıllarında devlet kurdular. Başşehirleri GORDİON’du.
* Kimmerler tarafından yıkıldı.
* Friglerin en büyük Tanrıları KİBELE ‘dir.
* Frigler dokumacılıkta ileri gitmişlerdir. Frigyalılar TAPETES adı verilen halı ve kilimleri ile ünlüdürler.

C)-LİDYALILAR: 

* Bugünkü Gediz ve Menderes ırmakları arasındaki bölgeye eski çağlarda LİDYA deniliyordu. 
* Başkentleri SARDES(Sard)’dır. 
* Lidyalılar ticarette geliştiler. Tarihte PARA’yı ilk kez kullanan Lidyalılar’dır. 
* Lidyalılar Efes’ten başlayıp, Mezopotamya’daki Ninova’ya kadar uzanan KRAL YOLU’nun açılmasında etkili oldular. 
* Lidyalılara Persler son vermiştir. 
* Lidyalıların kısa zamanda yıkılmasının sebebi, ordularının çeşitli kavimlerden toplanan ücretli askerlerden oluşmasıdır.(Düzenli ve sürekli milli ordusunu oluşturamamıştır.)


D)-İYONYALILAR(İYONLAR):

Efes

* İzmir Körfezinden, Güllük Körfezine kadar olan bölgeye İYONYA denilirdi.
* Yunanistan’dan gelen AKALAR buradaki yerli halkla karışarak, şehir devletleri halinde yaşadılar.
Başlıca İyon şehirleri şunlardır: Efes, Milet, İzmir, Foça, Bodrum.
* Efeste’ki ARTEMİS tapınağı İyonlara aittir.
* İyonlar deniz ticaretinde gelişmişlerdi.
* İyon Edebiyatının en önemli eseri Homeros’un “İlyada ve Odesa destanı” dır.
* İyonlar bilim ve sanatta gelişmişlerdir. Matematikte Tales ve Pisagor, Tarihte Heredot, Tıpta Hipokrat, Felsefede Diojen)

 

E)- URARTULAR: 

* Van Gölü ve çevresinde devlet kurmuşlardır. Başşehirleri TUŞBA(Van)’dır. 
* Urartular’da kral ülkeyi savaş tanrısı HALDİ adına yönetirdi. 
* Urartular madencilik ve maden işletmeciliğinde ileri gitmişlerdi. 
* Urartular kaleler ve su kanalları ile ünlüdür. (Toprakkale, Çavuştepe, Patnos ve Kayalıdere kaleleri)



KÜLTÜR VE MEDENİYET DEVLET YÖNETİMİ:

1)- Anadolu’da kurulan bu devletler genellikle krallıkla yönetilmiştir. Kral hem başkomutan, hem baş yargıç, hem de baş rahipti. 

NOT: Bu durum kralın siyasi, askeri ve dini gücü elinde bulundurduğunu gösterir. Ayrıca kralın başrahip oluşu laik olmayan bir anlayışı yansıtmaktadır. 

2)- Hititlerde asillerden oluşan PANKUŞ denilen bir meclis vardı. Bu meclis kralın yetkilerini kısıtlıyordu. 
3)- Hititlerde kraldan sonra en yetkili kişi TAVANANNA denilen kraliçeydi. 
4)- İyonyalılar merkezi krallık yerine SİTE denilen şehir devletleri halinde yaşamışlardır.



DİN VE İNANIŞ:

1)- Anadolu’da çok tanrılı inanış mevcuttu. 

2)- Hititler kendi tanrılarından başka Ön Asya tanrılarına, Lidyalılar da Yunan tanrılarına tapınmışlardı. 

NOT: Bu durum Anadolu’da dini etkileşimi yansıtmaktadır.

3)- Urartular ölümden sonra hayata inanmışlardı. Bu yüzden mezarlarını ev ve oda biçiminde yapıp içine çeşitli eşyalar koyuyorlardı. 
4)- Friglerin en büyük Tanrıları KİBELE ‘dir. 
5) Efeste’ki ARTEMİS tapınağı İyonlara aittir. 
6) Urartular’da kral ülkeyi savaş tanrısı HALDİ adına yönetirdi.



SOSYAL VE EKONOMİK HAYAT:

1)- Halk genellikle Asiller, Rahipler, Hürler ve Köleler olarak sınıflara ayrılmıştı. 

2)- Anadolu’da ekonomik hayatın temelini tarım, ticaret ve hayvancılık oluşturuyordu. 
3)- Urartular madencilik ve maden işletmeciliğinde ileri gitmişlerdi. 
4)- Lidyalılar ticarette geliştiler. Tarihte PARA’yı ilk kez kullanan Lidyalılar’dır. 
5)- İyonlar deniz ticaretinde gelişmişlerdi. 
6)- Lidyalılar Efes’ten başlayıp, Mezopotamya’daki Ninova’ya kadar uzanan KRAL YOLU’nun açılmasında etkili oldular.



YAZI, DİL VE EDEBİYAT:

1)- Anadolu’ya yazı Asurlular tarafından getirilmiştir. Hititler ve Urartular Asurlulardan aldıkları ÇİVİ yazısını ve kendi buluşları olan HİYEROGLİF(resim yazısı) yazısını kullandılar. 

2)- İyonlar ve Lidyalılar Fenike yazısını kullandılar. Fenike yazısını batıya aktaran İYONLAR olmuştur. 
3)- Hititler krallarının hayatlarını anlatan ANAL adını verdikleri yıllıkları hazırlayarak, tarafsız TARİH YAZICILIĞI’nı başlatmışlardır. 
4)- Hititler, Mısırlılarla tarihte bilinen ilk antlaşmayı (KADEŞ ANTLAŞMASI) imzaladılar.(MÖ.1280) 
5)- İyon Edebiyatının en önemli eseri Homeros’un “İlyada ve Odesa destanı” dır.



HUKUK:
Anadolu’da kanunlar Mezopotamyadaki gibi kısasa kısas değildi.

BİLİM VE SANAT:

1)- Hititler kayaları düzleştirerek, tanrı kabartmaları yapmışlardır. (İvriz ve Yazılıkaya Kabartmaları Hititlere aittir.) 

2)- Urartular kaleler ve su kanalları ile ünlüdür. (Toprakkale, Çavuştepe, Patnos ve Kayalıdere kaleleri) 
3)- İyonlar bilim ve sanatta gelişmişlerdir. Matematikte Tales ve Pisagor, Tarihte Heredot, Tıpta Hipokrat, Felsefede Diojen) 
4)- Hititler ve Frigler dokumacılıkta ileri gitmişler- dir. Frigyalılar TAPETES adı verilen halı ve kilimleri ile ünlüdürler.



ANADOLU’YA HAKİM OLAN DEVLETLER

1)- PERS İMPARATORLUĞU: Anadolu M.Ö 543-333 yılları arasında İran’da kurulan PERS İMPARATORLUĞUNUN hakimiyetinde kaldı. 

2)- İSKENDER İMPARATORLUĞU: Makedonya kralı II. Filip’in ölümüyle yerine geçen oğlu BÜYÜK İSKENDER Asya seferine çıkarak büyük bir imparatorluk oluşturmuştur. 
ASYA SEFERİ: Büyük İskender bu seferle Anadolu, Suriye, Mısır ve Hindistan’ın bir bölümünü ele geçirdi. Pers İmparotorluğuna son verdi. Bu sefer dönüşünde yolda öldü. 
HELENİSTİK MEDENİYET: Büyük İskender’in Asya seferi sırasında Yunan Medeniyeti ile Doğu Medeniyetleri birbirlerinden etkilendiler. Böylece doğu ve batı medeniyetlerinin karışımından HELLENİZM MEDENİYETİ ortaya çıktı. İskender’in ölümünden sonra Anadolu’da küçük krallıklar kuruldu. Bunların başlıcaları; 
a) BİTİNYA KRALLIĞI: Kuzeybatı Anadolu’da 
b) PONTUS KRALLIĞI : Karadeniz’de 
c) BERGAMA KRALLIĞI: Batı Anadolu’da kurulmuştur.
Bergama


Bergama kralları bilim, edebiyat ve sanata önem verdiler. Koyun ve keçi derisinden PARŞÜMEN kağıdını icat ettiler. Bu sayede pek çok kitap günümüze geldi. Yine Bergama Krallığı Döneminde yapılan ZEUS tapınağı meşhurdur.
* İtalya’da kurulan bu devlet kısa zamanda Avrupa, Asya ve Afrika topraklarına yayılmıştır. 395 yılında Batı ve doğu Roma imparatorluğu olarak ikiye ayrılmıştır. Batı Roma 476 yılında, Doğu Roma (Bizans) ise 1453′te yıkılmıştır. 3)- ROMA İMPARATORLUĞU:

* Bozdoğan Kemeri(istanbul), Çemberlitaş(istanbul), Ogüst Mabedi ve Roma Hamamı (Ankara), Aspendos tiyatrosu (Antalya) Romalılardan kalan ünlü eserlerlerdir. 
* Romalılar Mısırlılardan aldıkları Güneş takvimini JÜLYEN TAKVİMİ adıyla geliştirdiler. 
* Fenikelilerin bulduğu harf yazısı(alfabe), İyonlar yoluyla Yunanlılara ve onlardan da Romalılar’a geçmiş, Romalılar bunu geliştirerek LATİN ALFABESİNİ oluşturmuşlardır. 
* Roma’da ilk yazılı kanunlar 12 Levha Kanunlarıdır. Roma kanunları günümüz Avrupa hukukunun temelini oluşturur.


4)- BİZANS İMPARATORLUĞU(DOĞU ROMA İMP.):

* Merkezi İstanbul olan bu devlet 1453′te Fatih Sultan Mehmet tarafından yıkılmıştır. 

* Ayasofya, Aya İrini, Hora, Sergios ve Baküs kiliseleri ile Yerebatan ve Binbirdirek Sarnıçları en ünlü eserleridir.



TÜRKİYENİN ÇEVRESİNDEKİ KÜLTÜR VE MEDENİYETLER
MEZOPOTAMYA MEDENİYETİ: Mezopotamya: Güneydoğu Anadolu’dan başlayarak, Basra Körfezine kadar uzanan, Dicle ve Fırat nehirleri arasındaki bölgeye Mezopotamya denir. Mezopotamya Verimli topraklara sahip olması, iklim şartlarının uygun olması gibi nedenlerden dolayı sık sık istila ve göçlere sahne olmuş, insanlar arasındaki kültür etkileşimi fazla olduğundan medeniyet bu bölgede gelişmiştir.


BAŞLICA MEZOPOTAMYA KAVİMLERİ: 

1- Sümerler 
2- Akkadlar 
3- Elamlılar 
4- Babilliler 
5-Asurlular


1)- SÜMERLER: 

* Birbirinden bağımsız SİTE denilen şehir devletleri halinde yaşadılar. En önemli şehirleri; Ur, Uruk, Lagaş’tır. Bu şehir devletleri ENSİ veya PATESİ denilen Rahip-krallar tarafından yönetiliyordu. 
* Çok tanrılı inanca sahip Sümerlerin tapınaklarına ZİGGURAT denirdi. 
* Mezopotamya’da evler ve tapınaklar taş az olduğundan kerpiç ve tuğladan yapılmıştır. 

NOT: Hem bu özelliğinden hem de sık sık istilalara uğradığından bu yapılar günümüze kadar ulaşmamıştır

* Günümüz Uygarlığının temeli olan yazıyı (ÇİVİ YAZISI) ilk kez Sümerler bulmuştur.(MÖ. 3500) 
* Tarihte İlk yazılı hukuk kuralları Sümerler tarafından oluşturulmuştur. Bu özellikleri ile Sümerlere dünyadaki ilk Hukuk devleti diyebiliriz. 

NOT: Lagaş Kralı URUKAGİNE tarafından oluşturulan ilk yazılı kanunlar “fidye ve bedel” sistemine dayanıyordu.

* Sümerlerin en önemli edebiyat eserleri; Gılgamış Destanı, Yaradılış Destanı ve Tufan Hikayesi’dir. 
* Sümerler Matematik ve Geometrinin temellerini atnışlardır. (Dört işlemi bulmuşlar, dairenin alanını hesaplamışlar, çarpma ve bölme cetvelleri hazırlamışlardır.) 
* Sümerler astronomide de gelişmişlerdir. (Burçları bulmuşlar, bir ayı 30, bir yılı 360 gün olarak hesaplamışlardır. 

NOT: Dünyada ilk kez AY YILI hesabına dayanan takvimi Sümerler bulmuşlardır. 

* Son araştırmalara göre örf, adet,geleneklerine ve dil yapılarına, kullandıkları aletlere bakılarak Sümerlerin Mezopotamya’ya Orta Asya’dan geldikleri Türk olabilecekleri tahmin edilmektedir. 
* Akkadlar tarafından yıkılmışlardır.


2)- AKKADLAR: 

* Arap Yarımadasından Mezopotamya’ya gelen Sami kökenli bir kavimdir. 
* İlk sürekli ve düzenli orduları kurmuşlardır. (Bu sayede kısa zamanda Mezopotamya’nın tamamına sahip olmuşlardır.) 
* Tarihte bilinen ilk büyük imparatorluğu kurdular. 
* Kurucuları SARGON, başkentleri AGADE’dir. (Tapınaklarına da AGADE denilirdi.) 
* En önemli mimari eserleri ZAFER ANITI’dır.


3)- ELAMLILAR: 

* Elam güneydoğu Mezopotamya’ya verilen addır. 
* Başkentleri SUS’dur. 
* Bilim ve teknikte ileri olmamalarına rağmen, güzel sanatlar ve süsleme alanında gelişmişlerdir.


4)- BABİLLİLER: 

* İlk “Mutlak Krallık” anlayışı Babil’de ortaya çıkmıştır. 
* Ünlü kralları HAMMURABİ, ilk ANAYASA olarak bilinen “Hammurabi Kanunlarını” oluşturdu. (Bu kanunlar Sami geleneklerinden ve Urukagine kanunlarından yararlanılarak hazırlanmıştır.) 
* “Babil Kulesi” ve “Babil’in Asma bahçeleri” en önemli eserleridir.


5)- ASURLULAR: 

* Yukarı Mezopotamya’da(Güneydoğu Anadolu) kurulmuşlar, Toroslar ve Kapadokya’ya kadar yayılmışlardır. 
* Anadolu’da ticaret kolonileri kurdular. (KÜLTEPE’de) 
* Çivi yazısını Anadolu’ya öğreterek, Anadolu’da tarih devirlerini başlattılar. 
* Tüm çivi yazılı eserleri başkentleri NİNOVA’da toplayarak, ilk KÜTÜPHANECİLİK ve ARŞİVCİLİK faaliyetini başlattılar.


MISIR MEDENİYETİ 

* Kuzey Afrika’da NİL NEHRİ ve etrafında kurulmuş olan bir medeniyettir. 
* Etrafının çöl ve denizlerle kaplı olması, diğer medeniyetlerle etkileşiminin daha az olmasına sebep olmuştur. Bu yüzden Mısır Medeniyeti KENDİNE ÖZGÜ bir medeniyettir. 
* Önceleri NOM adı verilen şehir devletleri varken, MÖ.IV. binden itibaren Kral MENES’ten itibaren merkezi krallık haline gelmiştir. Kral Menes’le FİRAVUNLAR DEVRİ başlar. 
* Mısır krallarına FİRAVUN denirdi. Firavunlar dini ve siyasi otoriteyi kendilerinde toplamışlardı. Kendilerini Tanrı olarak ilan etmişlerdi. 

NOT: Mısır’daki TANRI KRAL anlayışı, Mezopotamya’da ise RAHİP KRAL anlayışının egemen oluşu hem Mısır hem de Mezopotamya’da LAİK olmayan yönetim anlayışını yansıtmaktadır.

* Dinleri çok tanrılıdır. tanrılarını insan veya hayvan şeklinde tasavvur etmişlerdir. Firavunlar için PİRAMİT’ler yapmışlar, ölülerini mumyalamışlardır. Bu durum öldükten sonra dirilme inancının olduğunu göstermektedir. Halk mezarlarına ise LABİRENT denilirdi. 
* MÖ. 525′te Persler, MÖ.333′te de Büyük İskender tarafından işgal edilmiştir. 

NOT: Büyük İskender’in istilası ile Yunan ve Mısır medeniyetleri birbirini etkilemişlerdir. 

* MÖ.1280′de Hititlerle KADEŞ ANTLAŞMASINI imzaladılar. 
* Kendilerine özgü HİYEROGLİF (Kutsal resim yazısı) yazısını kullanmışlardır. 
* Yazılarını PAPİRÜS adı verilen bitki yapraklarına yazmışlardır. 
* Eczacılık, kimya ve tıpta gelişmişlerdir.(Mumyacılık) 
* Matematikte Pi sayısını buldular. Astronomide gelişmişlerdi. Rasathaneler kurmuşlar ve Nil nehrinin taşma sürelerini hesaplamışlardı. 

NOT: Dünyada GÜNEŞ YILI esasına dayalı ilk takvimi Mısırlılar yapmışlardır. Romalılar Mısırdan aldıkları bu takvimi geliştirerek bugün kullandığımız Milat takvimini oluşturdular. 

* Mısır ekonomisi tarım, ticaret ve madenciliğe dayanıyordu.



EGE VE YUNAN MEDENİYETLERİ 
Girit Adası, Yunanistan, Makedonya, Trakya, Batı Anadolu ve Ege Adalarında yaşayan toplulukların meydana getirdiği medeniyettir.

A)- GİRİT MEDENİYETİ:
ege ve Yunan Medeniyetinin ilk ortaya çıktığı yer GİRİT ADASI’dır. Bu medeniyet buradan diğer adalara, Mora ve Yunanistan’a yayılmıştır. En önemli eserleri KNOSSOS SARAYI’dır.


B)- MİKEN MEDENİYETİ (AKALAR): 
Anadolu’dan MÖ. II. binde Yunanistan’a gelen AKALAR tarafından kurulmuştur. 

* Şehir devletleri halinde yaşadılar. En önemli şehirleri MİKEN’dir. (Bu yüzden Miken Medeniyeti diye anılır.) 
* Akaların siyasi tarihinin en önemli olayı TRUVA SAVAŞLARI’dır. (Boğazların egemenliği için Mikenlilerle Truvalılar arasında yapılmıştır. Truva Savaşları tarihte ilk defa “Boğazlar Sorununu ortaya çıkarmıştır. Homeros’un İLYADA adlı eserinde bu savaşlar anlatılır. 
* Önemli Mimari eserleri Miken ve Tirins Şatoları’dır. 
* Miken Uygarlığı DORLAR tarafından yıkılmıştır.


C)- YUNAN MEDENİYETİ: 
 Akalara son veren DORLAR tarafından kurulan bir medeniyettir. Yunan Medeniyeti kendinden sonraki Hellen ve Roma Medeniyetleri üzerinde etkili olmuştur. 

* POLİS adı verilen şehir devletleri kurdular. Önemli şehir devletleri Atina, Sparta ve Korint’dir. 
* Yunan şehir devletleri güç olarak birbirlerine denk olduklarından, birbirlerine karşı üstünlük sağlayamamışlardır. Bu nedenle Yunanistan’da ilk çağda milli bütünlük sağlanamamıştır. 

NOT: Sadece ülkelerini ele geçirmeye çalışan Persler’e karşı birlik sağlamışlar ve PELEPONNES savaşlarında Persler’i yenilgiye uğratmışlardır. 

* Yunanistan’da Halk; Soylular, tüccarlar, köylüler ve köleler olmak üzere sınıflara ayrılmıştı. Bu sınıf farkları sınıflar arası çekişme ve mücadeleyi doğurmuştur.


FENİKE MEDENİYETİ 
Lübnan dağları ile Akdeniz sahili arasındaki bölgede yaşamışlar gemicilik ve ticarette gelişmiş bir medeniyettir. 

* Doğu Akdeniz ve batı Afrika sahillerinde ticaret kolonileri kurdular. Doğu ve Batı medeniyetlerinin kaynaşmasında TAŞIYICI bir rol oynadılar. 
* Mezopotamya Çivi yazısından ve Mısır Hiyeroglifinden etkilenerek HARF YAZISI’nı (alfabe) buldular. 

NOT: Fenikeliler’in 22 harften oluşan yazıları, Yunanlılara, onlardan da Romalılara geçerek bugünkü LATİN alfabesini oluşturmuştur. 

* CAM’ı icat etmişler, Fildişi işlemeciliğinde ileri gitmişlerdir.


İBRANİ MEDENİYETİ 
MÖ. 1500′lerde Filistin ve Lübnan dolaylarında yaşayan İbraniler Sami ırkındandırlar. 

* Hz. MUSA zamanında birlik haline geldiler, devlet haline gelmeleri Hz. DAVUD zamanında oldu. En güçlü dönemler Hz. SÜLEYMAN zamanıdır. 
* Hz. Süleymandan sonra İbrani Devleti İsrail ve Yahudi devleti olmak üzere ikiye ayrılmıştır. İsrail devletine Asurlular, Yahudi(Yuda) devletine ise Babilliler son vermişlerdir. 
* Dinleri Tek tanrılıdır. (Yahudilik=Musevilik). İlk çağın tek tanrılı dine inanan ilk kavmidir. Kutsal kitapları TEVRAT ‘dır. 

NOT: İbraniler Museviliği Milli bir din olarak kabul ettiklerinden bu din diğer kavimler arasında fazla yayılmamıştır. 

NOT: Dinlerinin etrafında milli bir birlik oluşturduk larından dünyanın dört bir yanına dağılmış olmalarına rağmen birbirleriyle dayanışma içinde olmuşlardır. 

* II. Dünya Savaşı sonunda İngiltere ve Amerika’nın yardımıyla bugünkü Filistin’de İsrail devletini kurmuşlardır. 
* En önemli eserleri Kudüs’teki MESCİD-İ AKSA (Süleyman Mabedi)’ dir.

TARİH BİLİMİ


TARİH BİLİMİNE GİRİŞ

TARİHİN TANIMI: Tarih geçmiş zamanlarda yaşayan insan topluluklarının her türlü faaliyetlerini YER VE ZAMAN bildirerek, SEBEP-SONUÇ ilişkisi içinde anlatan bilim dalıdır.


TARİHİN KONUSU NEDİR? : Geçmiş zamanda yaşayan insan topluluklarının her türlü faaliyetidir.


TARİH ANLATIMINDA  YER VE ZAMANIN ÖNEMİ NEDİR?

 1)- Yer ve zamanın belirtilmesiyle olayın GERÇEK olup olmadığını anlarız.
 2)- Olayın geçtiği yer ile olayın meydana geldiği zaman dilimi o olayın sebep ve sonuçlarını belirlememizde gereklidir. Çünkü o yerin iklimi, yaşam şartları, madenleri, o zaman içindeki nüfusu, o zaman içindeki toplumsal değerler olayın meydana geliş sebeplerini oluşturabilirler.

SEBEP-SONUÇ İLİŞKİSİNİN ÖNEMİ NEDİR?

 Bütün olaylar bir zincirin halkalari gibi birbirine bağlidir. her olay kendisinden önceki olayın SONUCU, kendisinden sonraki olayın SEBEBİ’dir. Önceki olayı bilmezsek, sonraki olayı kavrayamayız.

OLAY NEDİR? OLGU NEDİR?

 OLAY:  İnsanları ilgilendiren sosyal, ekonomik, kültürel, dini ve benzeri  alanlarda meydana gelen oluşumlardır.

 OLGU:  Oluşum süreci içinde ya da başka bir şeyin belirtisi olarak gözlemlenmiş olaylardan ibarettir. Örnek: Anadolu’nun Türkler tarafından fethi OLAY’dır.  Anadolu’nun Türkleşmesi  OLGU’dur. 

TARİH FELSEFESİ NEDİR?: Tarihi tecrübeleri günümüz meselelerinin çözümü için yeniden yorumlamaya Tarih Felsefesi denir.

TARİHİN TASNİFİ(SINIFLANDIRILMASI)

  1)- Zamana Göre Sınıflandırma: (Örnek: Ortaçağ tarihi,15.  yüzyıl tarihi gibi…)
  2)- Mekana(Yer) Göre sınıflandırma: (Örnek:Türkiye Tarihi,Avrupa tarihi gibi…)
  3)- Konuya Göre Sınıflandırma: (Örnek: Tıp Tarihi, Sanat tarihi gibi…)

TARİHİ NEDEN SINIFLANDIRIYORUZ?

   Tarihi Zamana, Mekana ve Konuya göre sınıflandırmamızın nedeni öğrenmeyi,öğretmeyi,araştırmayı kolaylaştırmakdır.

TARİHİN YÖNTEMİ: Tarihi olayları araştıran bir tarihçi sırasıyla aşağıdaki yöntemleri uygular.

  1)-KAYNAK ARAMA: Önce olayla ilgili kaynaklar aranır.

     Kaynaklar 2′ye ayrılır:
        1- Ana Kaynaklar(Birinci el kaynaklar): Olayın geçtiği döneme ait kaynaklardır.
        2- İkinci El Kaynaklar: Ana kaynaklardan yararlanılarak hazırlanan kaynaklardır. Ayrıca kaynakları YAZILI ve YAZISIZ kaynaklar diye de ikiye ayırabiliriz:
        1- Yazılı Kaynaklar: Kitabeler, fermanlar, kanunlar, mahkeme kayıtları, noterlik yazıları, gazeteler, dergiler vb…
        2- Yazısız(Sözlü) Kaynaklar: Evler, kaleler, tapınaklar, heykeller, silah, eşyalar, destanlar, efsaneler, fıkralar, atasözleri örf ve adetler vb…
  2)- VERİLERİ TASNİF, TAHLİL VE TENKİT ETME:

        a)- Tasnif(Sınıflandırma): Elde edilen bilgiler zamana, mekana ve konuya göre tasnif edilir.
        b)- Tahlil(Analiz=İnceleme) : Kaynaklardan elde ettiğimiz bilgiler güvenilir mi? Karşılaştırma yapılarak bilgiler bu yönde incelenir.
        c)- Tenkit(Eleştiri): Elde edilen bilgilerin işe yarayıp yaramadığı, hangi bilgilerin kullanılacağı belirlenir.
  3)- SENTEZ(BİRLEŞTİRME): Kaynaklardan elde edilen bilgiler düzenlenerek yazılması safhasıdır.

TARİHE YARDIMCI OLAN BİLİMLER:

  1)- COĞRAFYA: Tarih olayın geçtiği YER’in fiziki ve beşeri özelliklerini coğrafyadan öğrenir.

  2)- ARKEOLOJİ (Kazı Bilimi): Toprağın ve suyun altında kalmış olan tarihi eserleri ortaya çıkarır.

   3)- KRONOLOJİ (Takvim Bilgisi): Tarihi olayların zamanlarını belirleyerek, meydana geliş sıralarını

      düzenler.
  4)- PALEOGRAFYA: Eski yazıların okunmasını sağlayan bilim dalıdır.

  5)- EPİGRAFYA (Kitabeler Bilimi): Taş, mermer gibi sert cisimler üzerine yazılan yazıları inceler.

  6)- SOSYOLOJİ (Toplum Bilimi): Sosyal olayları inceler.

  7)- ANTROPOLOJİ: Toplumların ırk yapılarını inceler.

   8)- FİLOLOJİ (Dil Bilimi): Dilleri ve diller arasındaki bağları inceler.

   9)- ETNOGRAFYA: Örf,adet, gelenek ve görenekleri inceler.

 10)- DİPLOMATİK: Günümüze kadar gelmiş olan resmi belgeleri, fermanları vb. inceler.

 11)- HERALDİK (Mühür bilimi): Resmi belgelerdeki mühür, arma ve özel işaretleri inceler.

 12)- NÜMİZMATİK(Paralar bilimi): Eski Paraları inceler.

   Bunlardan başka tarihe yardımcı bilimler arasına felsefe, istatistik, psikoloji, astronomi, Tıp, kimya gibi bir çok bilimi katabiliriz.
                    ZAMAN VE TAKVİM

 TAKVİM NEDİR?: Takvim zamanı günlere, aylara, yıllara bölme metodudur.

   NOT: İnsanlar zamanı ölçerken ölçü aracı olarak Güneşi ve Ay’ı kullanmışlardır.
   AÇIKLAMA: Güneşi kullananlar dünyanın güneş etrafında bir tam dönüşünü esas almışlardır. (365 gün 6 saat) Bu şekilde oluşturulan takvimlere GÜNEŞ TAKVİMİ diyoruz. Ay’ı kullananlar ise Ayın Dünya etrafında 12 kez dönmesini (12 x 29.5 =354) esas almışlardır. Bu şekilde oluşturulan takvimlere AY TAKVİMİ diyoruz.

      NOT: Tarihte ilk GÜNEŞ TAKVİMİ’ni MISIRLILAR, ilk AY TAKVİMİ’ni SÜMERLER oluşturmuşlardır.

    AÇIKLAMA:  Her toplum kendi takvimini oluştururken kendileri için önemli saydıkları bir günü BAŞLANGIÇ olarak kullanmışlardır. Örnek: Romalılar Roma’nın kuruluşunu, Müslümanlar Hicreti, Hırıstiyanlar Hz.İsa’nın doğumunu gibi…

 TÜRKLERİN KULLANDIKLARI TAKVİMLER:

  1)- 12 HAYVANLI TÜRK TAKVİMİ: Türklerin kullandığı en eski takvimdir. Güneş yılını esas alır. Bu takvimde her yıl bir hayvan adıyla anılıyordu.
  2)- CELALİ TAKVİM: Büyük Selçuklular zamanında Melikşah tarafından hazırlatılan bu takvim güneş yılına göre hazırlanmıştı.
  3)- HİCRİ(HİCRET) TAKVİMİ: Ay yılını esas alır. Başlangıç olarak Hz. Muhammed’in Mekkeden Medine’ye hicret ettiği 622 yılını alır. Bugün Ramazan, mevlidler gibi dini günlerde bu takvimi kullanmaktayız.
  4)- RUMİ TAKVİM: Osmanlı devletinde resmi ve mali işlerde kullanılmak üzere 19. yüzyıl başlarından itibaren yürürlüğe giren takvimdir. Güneş Yılını esas alır.
  5)- MİLADİ(MİLAT) TAKVİMİ: 1926′ dan itibaren kullandığımız takvimdir. Güneş yılını esas alır. Temeli Mısırlılar’a dayanır. İyon ve Yunanlılar kanalıyla Batıta aktarılmıştır. Romalılar Sezar zamanında JULYEN takvimi olarak düzenlemiş ve kullanmışlardır. Yeniçağda Papa XII.Gregor tarafından yeniden yapılan düzenlemelerle GREGORYAN TAKVİMİ olarak anılmıştır. Günümüzde ise Milat takvimi denilmektedir. Milat takvimi Hz. İsa’nın doğuşunu(sıfır) kronolojinin başlangıcı olarak kabul eder.

HİCRİ TAKVİMLE MİLADİ TAKVİM ARASINDAKİ FARKLAR NELERDİR?

     1)- Hicri Takvim AY yılını, Miladi Takvim GÜNEŞ yılını esas alır. Bu yüzden ikisi arasında 11 gün fark vardır.
     2)- Başlangıç tarihleri farklıdır. Hicri Takvimde başlangıç tarihi Hazreti Muhammed’in Mekke’den Medine’ye hicret ettiği tarih olan 622 yılıdır. Miladi Takvimde ise başlangıç Hz. İsa’nın doğum tarihi 0 yılıdır.

HİCRİ TAKVİMDEN MİLADİ TAKVİME ÇEVİRME İŞLEMİ

    SORU: Hicri 1340 yılını Miladiye çeviriniz.
              Hicri=1340     Miladi=?
          1340 ÷  32 =  40,6 (Yaklaşık 41)
          1340 – 41 =  1299
           1299 + 622=  1921

MİLADİ TAKVİMDEN HİCRİ TAKVİME ÇEVİRME İŞLEMİ

   SORU: Miladi 1998 yılını Hicri takvime çeviriniz.
          Miladi=1998    Hicri=?
               1998 – 622 = 1376       1376 ÷ 33  = 41,7 (yaklaşık 42)    1376 +42   = 1418

RUMİ TAKVİMDEN MİLADİ TAKVİME ÇEVİRME İŞLEMİ:

  SORU: Rumi 31 Mart 1325 , Miladi=?
      31 Mart 1325
   +  13       584          İki takvim arasında 13 gün
   ______________      584 yıl fark vardır.
      13 Nisan 1909

MİLADİ TAKVİMDEN RUMİ TAKVİME ÇEVİRME İŞLEMİ

   Miladi 29 Ekim 1923 , Rumi=?
      29 Ekim 1923
   -  13       584
_______________
      16 Ekim 1339

TARİH İLE YAZI ARASINDAKİ İLİŞKİ

   Tarih YAZI ile başlar. yazıdan önceki devirler hakkında sağlıklı bilgi edinmek  zor olduğundan, bu dönemlere “Tarih Öncesi Devirler=Prehistorik Devirler” veya “Karanlık Çağlar” denir.

YAZI İLE İLGİLİ ÖNEMLİ BİLGİLER

  *   Toplumlar ilk olarak resim yazısı kullanmışlardır.
  *   İlk yazıyı Sümerler bulmuştur.(Çivi Yazısı)
  *   Bugün kullandığımız alfabeyi, ilk olarak Fenikeliler kullanmış, onlardan Yunanlılar ve Romalılar alarak geliştirmişler ve böylelikle LATİN alfabesi ortaya çıkmıştır.
  *   Yazı, Anadolu’ya ilk olarak ASURLULAR tarafından TUNÇ devrinde getirilmiştir.
  *   Türk Tarihinin ilk yazılı eserleri GÖKTÜRK(ORHUN) KİTABELERİDİR.

 ÇAĞLARIN BAŞLANGIÇ VE BİTİŞ TARİHLERİ NEYE GÖRE TESBİT EDİLMİŞTİR?

  Tarihin zamana göre tasnifinde en önemli ayrım “çağlara ayırarak” incelemedir. Çağların başlangıç ve bitim tarihleri belirlenirken toplumların geniş çapta etkilendiği tarihi olaylar esas alınmıştır.
     İLKÇAĞ  = Yazının bulunmasıyla(MÖ.3500) başlar, 375 yılındaki Kavimler göçüne kadar sürer.

     ORTAÇAĞ = 375 Yılındaki Kavimler Göçüyle başlar, 1453 yılında  İstanbul’un Fethine kadar sürer.

      YENİÇAĞ = 1453′teki İstanbul’un fethiyle başlar, 1789′daki Fransız İhtilaline kadar sürer.

      YAKINÇAĞ = 1789′daki Fransız ihtilaliyle başlar, günümüze kadar sürer.

 AÇIKLAMA: Zamanı çağlara bölmek yapay bir bölme işlemidir.

   Mesela:  İstanbul’un fethi, Avrupa ve Asyayı etkileyen önemli bir tarihi olaydır. Ancak bu olay o sırada Amerika ve Afrika kıtasında yaşayan insanları doğrudan etkilememiştir.  Yine Mısır ve Mezopatamya’daki insanlar yazıyı kullanırlarken, dünyanın diğer bölgelerindeki insanlar ancak yüzlerce yıl sonra yazıyı kullanmışlardır.

 TARİH ÖNCESİ DEVİRLER (PREHİSTORİK DEVİRLER)

   İnsanların varoluşundan yazının icadına kadar olan döneme denir.  Tarih öncesi devirlerin birbirinden ayrılmasında kullanılan araç ve gereçlerin niteliğine bakılmıştır. Buna göre Tarih öncesi devirler şöyle ayrılır:
    1)-TAŞDEVRİ                            2)- KALKOLİTİK(TAŞ-BAKIR) DEVRİ        3)- TUNÇ DEVRİ
     a)- Eskitaş (Kabataş) Devri
     b)- Ortataş (Yontmataş) Devri
     c)- Yenitaş (Cilalı Taş) Devri

 1)-TAŞDEVRİ:

   a)  EskiTaş (Kabataş) Devri: Bu devri yaşayan insan toplulukları ilkel bir göçebe hayat sürmüşlerdir.  Ağaç kovuklarında, mağaralarda ve nehir yataklarında yaşayan insanlar tabiatta hazır bulduklarıyla, avcılık ve balıkçılıkla geçinmişlerdir (Avcı ve toplayıcı).

      Türkiye’de Eski Taş Devri(MÖ.600.000-MÖ.10.000): Antalya’da Karain,Beldibi ve Belbaşı Mağaraları Anadolu’da bu döneme ait önemli merkezlerdir.
    b)  Ortataş (Yontmataş) Devri: İnsanlığın toplayıcılık ve avcılıktan üretime geçiş yaptığı dönemdir. Hayvanlar evcilleştirilmiştir.

      Türkiye’de Ortataş Devri(MÖ.10.000-8000): Antalya’da Beldibi mağarası, Göller yöresinde Bardiz, Samsun’da Tekkeköy bu devre ait önemli merkezlerdir.
   c)  Yenitaş (Cilalı Taş) Devri : Tarım hayatı başlamış,köyler kurularak yerleşik hayata geçilmiştir.

       Türkiye’de Yenitaş Devri(MÖ.8000- MÖ.5500): Diyarbakır’da Çayönü, Gaziantep’de Sakçagözü, Konya’da Çatalhöyük önemli merkezlerdir.
    NOT: İnsanlık tarihinin ilk yerleşim yeri olarak Konya Çatalhöyük kabul edilmektedir.  İlk üretim yeri de Çayönü (Diyarbakır) kabul edilir.

 2)- KALKOLİTİK(TAŞ-BAKIR) DEVRİ: Taş devrinin sonlarına doğru maden keşfedilmiştir. İlk kullanılan maden bakırdır.

      Türkiye’de Kalkolitik Devir(MÖ.5500-MÖ.2500): Çanakkale’de Truva, Burdur’da Hacılar, Yozgat’ta Alişar, Çorum’da Alacahöyük’dür.

 3)- TUNÇ DEVRİ:  Bu dönemde site denilen ilk yönetim örgütleri(devlet) oluşturulmuştur.

      Türkiye’de Tunç Devri(MÖ.2500- MÖ.1200):
        Anadolu’da  üretim artmasına paralel olarak ticaret gelişmiş, toplumsal ilişkiler hızlanmıştır.
       Yazı Asurlu tüccarlar tarafından Türkiye’ye getirildi.
    NOT: Anadolu’da ilk yazılı belgeler Kayseri yakınlarındaki KÜLTEPE’de bulundu. Böylece Anadolu’da tarih çağları başladı.(MÖ.2000)

AFORİZMALAR-BÖLÜM 4


AFORİZMALAR-BÖLÜM 4


1-başkalarının okur-yazar olmayışıda yazmayı zorlaştırır.

2-susmanın yankısını işitmemek elde mi?


3-insan tanrısını degiştirmeden inancını degiştirebilir.


4-belkide tanrının kendisi beni dinsiz yaptı.


5-öteki dünya bu dünyada çıkarılmış yasalarla yönetilir.


6-yamyamlıgın çöküşünü müjdeliyorum; artık insan insandan tiksiniyor.


7-yurttaş ne kadar küçükse,imparatorluk o kadar büyüktür.


8-yurttaşlar salt titrese bile devletin temel duvarlarında çatlaklar oluşur.


9-kölelerin rüyası,efendisini kendisinin satın alabilecegi bir pazardır.


10-tarih nasıl çarpıtıldıgını ögretir.


11-bir dizi sıfırdan kolayca bir zincir yapılır.


12-adaletin yolundan çekil; çünkü kördür o.



14-insanların düşünmeye zorlamayan düşüncelerden hoşlandıklarını görüyorum.


15-düşünceler gümrüge tabi degillerdir,sınırları geçmedikçe.


16-düşüncelerini törpüle,bu belki kurtuluşun bir biçimidir.


17-cücelerle konuşmak insanın belini büker.


18-heykelleri yıktıgınızda kaideleri koruyun,onlar yeniden kullanılabilir.


19-cahillerle anlaşabilecegimiz bir alfabeyi kim bulacak?


20-ah,keşeke bir tanrı da “bana iman edin” degil de “bana inanın” deseydi.


21-dinsizliginde herhangi birinin kutsallıgı olabilecegini unutmayın,onunla alay etmeyin.


22-hüzünlü zamanlarda çiçek açar espiriler.


23-dogru hedefe de egri yollardan ulaşılır.


24-temiz elleri olan insanlarında kirli düşünceleri vardır.


25-bir yalancının iyi bir bellegi olamalı.


26-sözde kısa, düşüncede geniş ol.


27-kötü bir düşünce yüregi kirletir.


28-şair içindeki akıntıda avlanır.


29-dogada hiçbir şey yok olmaz; gerçekleşmiş umutların dışında.


30-acaba diyalektik ölüm içinde geçerlimidir.


31-düşmanlarını affet, hiçbir şey onları bu kadar öfkelendirmez.


32-kimbilir Colomb daha neler keşfederdi,eger Amerika karşına çıkmasaydı.

AFORİZMALAR-BÖLÜM 3





AFORİZMALAR-BÖLÜM 3

1-bazen sesini duyurman için susman gerekir.

2-gerçek düşman seni asla terketmez.


3-kaptan gemiyi en son terkeder;amirallerin fırtına anında huzurlu uyumaları bundandır.


4-beni “x” insan hakkında toplum düzenine aykırıdır diye uyardılar,onu tanıdım,çok insancıl bir insan.


5-dostlarımın çogu bana düşman oldu,çogu düşmanımda dostlugumu kazandı,yanlızca kayıtsızlar bana sadık kaldılar.


6-bir avcının deneyimi; büyük hedeflerin isabet alması,küçüklerden daha zordur.


7-ölümsüz bir yazar taklitçileriyle ölür.


8-öyle büyük boş laflar vardır ki,içinde tüm bir ulus tutsak edilebilir.


9-yanlış bir adım atmaya gör hemen başkalarının menziline girersin.


10-yolları birlikte yürümeye devam ettiler;tutuklu ve gardiyan.


11-tutsakların özgürlügü,zincirlerinin uzunlugu ile ölçülür.


12-kelepçeli eller alkış tutamaz.


13-kime karşı mı düşünüyorum? onu bana yasaklayanlara karşı.


14-zihinsel bakımdan kendine yetenler yanlız dehalar ve aptallardır.


15-dar kafalılık hep genişlemekte.


16-evet=hayır ayrım sorudadır.


17-insanların hapishanelerde kendilerini güvende hissetmedigi ülkelerde,insan kendisini dışarıdada güvencede hissetmez.


18-aydınları degil,aklı kışkırtmalı.


19-en güzel buluşlarımız gerçeklik tarafından çalınır.


20-yarı aydınla bir diyalog,çeyrek aydının monologuna eşittir.


21-iyimserim,kötümserligin kurtarıcı etkisine inanıyorum.


22-gülmenin yasaklandıgı yerde genellikle aglamakta serbest degildir.


23-araba temsilcileri,araba; sigorta temsilcileri sigorta satar,ya halk temsilcileri?


24-tenceren boşsa ateşi niye karıştırıyorsun.


25-bir halk umutsuzlugun sınırında yaşıyorsa,eyvahlar olsun komşularına!


26-sabrı ögrenmek büyük bir sabır ister.


27-özgürlügün şarkısını şiddetin çalgısıyla çalamayız.


28-gerçekler her zaman çıplaktır,son moda giyinselerde.


29-gerçek ne kadar yumuşaksa tavır o kadar katıdır.


30-hayvan da düşünür,insanın içinde.

AFORİZMALAR BÖLÜM -2


AFORİZMALAR
BÖLÜM -2

1-başını dik tut dedi cellat ve yaglı ipi boynuna geçirdi.


2-kendi cahilligini okuyabilmek öyle sanıldıgı gibi kolay degildir.


3-her seyirci tiyatroya kendi akustigi ile gelir.


4-temel ilke;kekeme olan bir oyuncu kekemeyi oynamamalı.


5-kendine iyi bak,çünkü devletin malısın.


6-politik masallar hayvanları sözkonusu etmeye başladıgında,inanın zamanda hayvanidir.


7-dikkat;seyirciler esnerse,bilin ki diş biliyorlar.


8-hiçbir şey kendiliginden olmaz,hatta aptallık bile.


9-kolay unutan hayat sınavında daha başarılı olur.


10-bana kimle yattıgını söyle sana kimi düşledigini söyliyeyim.


11-en sıg insan bile ne yazik ki üç boyutludur.


12-her yaylım ateşi devrimi müjdelemez.


13-buna nedersin fizik? insan sürtüşmeleri sogukluk yaratır.


14-Fransız devriminin ögretisi;başını yitiren yitip gider.


15-diktatör olmadıgına ınan diktatörlerin vay haline.

——————-

1-kadınlar sadisttir,onlara yüklüyecegimiz acılarla bizlere eziyet ederler.


2-çogu şey yanlzca adını koyamadıgımızdan yapılamadı.


3-ulaşım araçlarının hızlanmasına ragmen hedeflerimize daha yavaş varıyoruz.


4-ufku en geniş olanın önünde,en çirkini açılır manzaraların.


5-barakaya baglı bir köpek ona gerçekten baglımıdır?


6-cüceler iyice egilmek zorundadır.


7-yaşam tehlikelidir;yaşayan ölür.


8-incelmiş bir duyguyu kabul ettirmek için zorba olmak gerekir.


9-zirvede oturanın bahanesi hazırdır;”daha ötesi yok”.


10-çogu suçun izleri gelecege taşınır.


11-insanın bildigi bir gerçegi kendisine söylemesi zordur.


12-ölüm ilanın sonu;o ölmedi,hayat tarzını degiştirdi.


13-bir düşünceye ulaşmak için çok düşünceye ihtiyaç vardır.


14-polis köpegi kuyrugunu salladıgında nasıl davranılır?


15-dikkat;iz peşindeyken,iz bırakırsın arkanda.

—————

1-tüm sözcükler tükendiginde insan insanı anlamaya başlar.


2-kurgular,kurgusal biter.


3-bir düşüncenin tarihi bizzat kendi içindedir.


4-gerçekçi ol;dogruyu söyleme.


5-halkın yarısının polis,yarısınında hapishanede oldugu bir ülkede nasıl bir refah düzeyi olurdu.


6-düşünceler kafa degiştirir ve onların biçimini alır.


7-bakterilerinde bizi mikroskobun öteki yüzünden izledigini unutmayalım.


8-dünya hiç de kaçık degil,sadece normallere göre degil,aksine normalleştirilmiş insanlara çok uygun.


9-gözlerinin sürekli açık olması tavanın ne işine yarar.


10-yeryüzünde organik yaşamların bir sonu olduguna inanıyorum,ama organize olmuş yaşamların asla.


11-ahlakı yükseltmek için talepleri düşürmek gerekir.


12-nerede hep bir agızdan türkü söylenirse,orada metin anlamsızdır.


13-insanın kendi kendini onaylaması için sık sık “hayır” demesi gerekir.


14-bir köpegin kimin yanında kuyrugunu salladıgına zamanında dikkat et.


15-bir insanın imgelemi ne kadar zenginse,kendilik duygusu o kadar azdır.

AFORİZMALAR-BÖLÜM 1



tam adı: stanislaw jerzy lec olan polonyalı şair ve yazar… 
( 1909 – 1966 ) ilk aforizmalar ını 1957′de yayımlamış ve uluslarası üne kavuşmuştur. eleştirmen Karl Dedeius’a göre, aforizmalarıyla
 “inadın, hoşgörünü şiirin ve mantığın birleştiği en kısa ve keskin terminolojiyi yarattı” 
ve bilimsel kitapların yapamadığını yaparak 
“ikiyüzlü gökyüzünün ve süslü püslü cehennemlerin maskesini düşürdü.”


Aforizmalar-1


1-kaynagına ulaşmak için,akıntıya karşı yüzmek gerekir.

2-çıkmaz sokaktan ne yazık ki güvenli bir dönüş yoktur.


3-apaçık fikirler sevilmez.


4-dil,elden uzundur.


5-bazı düşünceler yazılamaz,sadece düşünülür.


6-başkentte,köpekler bile daha merkezi havlar.


7-özgürlük için savaşan tiranlar gördüm.”baskı özgürlügü için”


8-bazen şeytan beni tanrıya inanmam için baştan çıkarıyor.


9-ip cambazının korkusu;acaba kimin agına düşecegim.


10-gelecek çaglar için bu çagın aptallıkları,bilgelikleri kadar önemlidir.


11-mutluluk adalarına,yanlızca sıradanlıgın denizinden varılır.


12-iyimserler,bir girişimde bulunmanın gereksiz oldugunu düşünenlerdir.onlara göre her şey zamanla daha iyi olacaktır.


13-geç kalınmış eylemler,genellikle korkunç eksikliklere neden olur.


14-insanı çalışmayı sürdürmesini,başarıları kadar engelleyen başka hiçbir şey yoktur.başarılar sürekli onaylanmayı ve aşılmayı gerektirirler.


15-bize de batıda dogulu,doguda batılı derler.


16-insanın kendine benzedigi anlar enderdir.


17-optige dair;uzaktan herşey büyük gözükür.


18-başkasına inan inancından olur.


19-insan ne zaman kendinden kuşkulanmaya başlasa,onu coşturan aptalca bir iş gelir aklına.


20-agız kapansada,soru açık kalır.

——————

1-zoraki tasarruftan ancak ucuz iyimserlik olur.


2-her çagda aynı sözler,başka kafalar yokedilir.


3-kişi kendi mutluluguna katlanabilmek için bir başkasının acısını taşıyabilmeli.


4-insanın tanrılaştırılması,tanrının insanlaştırılmasına yol açtı.


5-madem Descartes’ten söz açıldı;”nasıl düşünüyorsam öyle varım”


6-kazlar,tilkinin güzelligini görür mü acaba ?


7-en ince ayrıntısına kadar düşünmek,yaratıcı özgürlügün kısıtlanması demektir.


8-kolay anlaşılır eserler -tamda bu yüzden- çogunlukla yanlış anlaşılır.


9-sanatı tanımlamakta bir sanatttır.


10-kahramanlık,çogu kez basiretsizligin ürünüdür.

——————-

1-isteyeni arttıkça özgürlügün bedeli düşer.


2-gerçek olan herşey dogru degildir.örnegin yalan.


3-ölümün ilk işareti dogumdur.


4-kendi başına sıfır eksi degildir henüz.


5-her sorunun ardından yanıtı gelmez,ama sorumlulugu her zaman gelir.


6-neden mi çok düşünüyorum? çogu şeyi düşünmemek için.


7-keşke cesur düşünce,cesur eylemden öne geçse.


8-susmanın konuları tükenmez.


9-çekim gücünü güçsüz kılan nedir? alışkanlık.


10-köprü yıkılsada,kıyı kalır.

—————

1-yokluk,herşeye zorunlu olarak tokluktur.


2-resmi görev dili,en iyi agız tıkacıdır.


3-sanatta gerçekçilerden çok,yalan söyleyenler boldur.


4-gölgem,duruşuma baglıdır.


5-öyle insanlar var ki meclislerinde aklıma hiçbir şey gelmiyor.


6-kitlelerde yanlızlıga düşebilir.


7-dünya batarken,iyimser edebiyata ne olur.


8-zirvenin zemini uçurumdur.


9-bana bir halkın neye güldügünü söyle;sana onun ne için kanını akıtmaya hazır oldugunu söyliyeyim.


10-gerçek bir taşlama yaralamaz,öldürür.

NARCILARIN DURUMU


HAKİKAT YAYINCILIK


Narcıların Durumu:

Allah-u Teâlâ’nın Hükümleri | Narcıların Beyan ve İcraatları
1. Allah-u Teâlâ din-i İslâm’ında setri, örtünmeyi kesin şart koymuş, farz kılmıştır.

Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmuştur:

“Resulüm! Mümin kadınlara söyle gözlerini harama bakmaktan sakınsınlar, ırzlarını namuslarını korusunlar. Ziynet yerlerini açıp göstermesinler. Ancak bunlardan görünmesi zaruri olan (yüz ve eller) müstesnadır. Başörtülerini (göğüs ve boyunları görünmeyecek şekilde) yakalarının üstüne koyup örtsünler.” (Nur:31)

1. O ise “Tesettür teferruattır.” diyerek kendi dinlerine göre beyanat vermiştir.


2. Allah-u Teâlâ yahudi ve hıristiyanlarla dost olmayı yasaklamış, Âyet-i kerime’sinde:
“Ey inananlar! Yahudi ve hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirinin dostudurlar, sizden kim onları dost edinirse, o onlardandır.” buyurmuştur. (Maide:51)


2. “Keşke her köşeye bir hoşgörü vakfı kursak da herkes hoşgörü soluklasa” diyerek yahudi hahamları ve hıristiyan papazları ile hoşgörü toplantıları yapmıştır.


3. Allah-u Teâlâ din-i İslâm’ında şöyle hüküm buyuruyor:
“Ey Peygamber! Kafirlerle ve münafıklarla cihat et, onlara karşı sert davran. Onların varacağı yer cehennemdir. O gidilecek yer ne kötüdür.” (Tevbe: 73)


3. “Kimse kimseye inancından dolayı ithamda bulunmayacak, kimse kimseye dininden ya da dinsizliğinden dolayı taanda bulunmayacak.” diyor.


4. Allah-u Teâlâ Kelâm-ı kadim’inde:
“İşte onlar Allah’ın hizbi (partisi)’dir. İyi bilin ki kurtuluşa ulaşacak olanlar Allah’ın hizbi (partisi)’dir.” buyuruyor. (Mücadele: 22)


4. O ise Cebrail Aleyhisselâm için “Gökyüzünden inse, parti kursa, kusura bakma ben senin partine girmem desteklemem derim.” demiştir.


5. Allah-u Teâlâ Kelam-ı kadim’inde:
“İyi bilin ki Allah’ın veli kulları için hiçbir korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklardır.” buyuruyor. (Yunus:62)
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-Efendimiz ise Hadis-i şerif’lerinde:
“Her asırda benim ümmetimden sabikun önde gelenler vardır ki bunlara budela ve sıddıkun itlak olunur. Hakkında inayet ve merhamet-i ilâhî o kadar boldur ki, sizler o sayede yer içersiniz. Yeryüzünün halkı için vukuu tasavvur olunan belâ ve musibetler onlarla kaldırılır.” buyurmaktadır. (Tirmizi)


5. Başka bir beyanında ise:“Tarikatlar bir dönemdeki misyonunu eda etmişlerdir. Zaman böyle fert zamanı değil, cemiyet zamanıdır.” diyerek necip tarikatlara karşı gelmiştir.


6. Kur’an-ı kerim’de:
“Peygamber size neyi verdiyse onu alın, neyi yasak ettiyse ondan sakının.” buyuruluyor. (Haşr: 7)
Binaenaleyh Resulullah (s.a.v.) Efendimiz:
“Mukadderatını bir kadının eline veren millet felah bulmaz.” buyuruyor. (Buhari, Tirmizi)


6. O ise:“Kadından idareci olmasının hiçbir sakıncası yoktur.” diyerek Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-e ve Hazret-i Allah’a karşı gelmiştir.


7. Allah-u Teâlâ Yâsin sûre-i şerif’inin 21. Âyet-i kerime’sinde:
“Sizden hiçbir ücret istemeyenlere uyun, onlar doğru yoldadırlar.” (Yasin:21) buyurarak doğru yolda olanların para toplamayanlar olduğunu beyan etmiştir.


7. O ise gerek himmet geceleri, gerek iftar ziyafetleri ile trilyonlarca lira para toplayıp Hazret-i Allah’ın emrine karşı geliyor.


8. Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:
“Amma ne var ki insanlar din hususunda kendi aralarında parçalara bölündüler, çeşitli kitaplara ayrıldılar. Her bölük, her parti kendi tuttuğu yoldan memnundur, yanında bulunan din veya kitapla sevinmektedir.” (Mü’minun:53) buyurarak inananları bir tek ümmet kabul ediyor ve teklikten ayrılanlar huduttan ayrılmış oluyor.


8. Onların ise dini ayrıdır, kitabı ayrıdır, bütün beyanatları icraatları kurdukları narcılık dinine göredir.

KÜFRÜN İÇYÜZÜ



KÜFRÜN İÇYÜZÜ

Hıristiyanlık Dini Ve Hıristiyanlar:
Fethullah Gülen’in Hıristiyan Ortodosklar’ın lideri konumunda bulunan Patrik Bartholomeos’a kucak açıp küfrü hoş görmesiyle küfrün müdafileri şöyle demeye başladılar: “Onlar da Hazret-i Allah’a iman ediyorlar.” Amma… amması var. Çünkü müşrik olarak yaşıyorlar.
Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Onların çoğu Allah’a iman etmişler, fakat müşrik olarak yaşarlar.” (Yusuf: 106)
Bunun da sebebi İsâ Aleyhisselâm’ı Rabb ve Allah’ın oğlu ittihaz etmeleridir.
Allah-u Teâlâ hıristiyanların Allah’ı bırakıp İsâ Aleyhisselâm’a tapacak kadar onun hakkında aşırı tazimde bulunmak suretiyle düştükleri sapıklıkları anlatarak şöyle buyurur:
“Ey Ehl-i kitap! Dininizde taşkınlık etmeyin.” (Nisâ: 171)
İsâ Aleyhisselâm’ın ilâh olduğunu iddia etmek suretiyle onu küçültmeyin, itidalden ayrılmayın.
“Allah hakkında ancak gerçeği söyleyin.” (Nisâ: 171)
Onu ancak yüksek sıfatlarıyla, güzel isimleri ile nitelendirin. O’na bir eş ve bir çocuk veya buna benzer zâtına yakışmayan şeyleri nisbet etmeyin.
“Meryem oğlu İsâ Mesih Allah’ın peygamberidir.” (Nisâ: 171)
O sadece Allah-u Teâlâ’nın peygamberlerinden bir peygamberdir, sizin iddia ettiğiniz gibi Allah’ın oğlu değildir.
“Meryem’e ulaştırdığı kelimesidir.” (Nisâ: 171)
Onun taraf-ı izzetinden tecelli eden bir emirdir. “Ol!” emr-i şerifiyle var olmuştur.
“Ve O’ndan bir ruhtur.” (Nisâ: 171)
Kendisinin yaratmasıyla meydana gelen bir ruhtur. Onun “Kün” emri ile bir mucize olarak vücuda getirdiği için kendisine bir şeref olmak üzere “Kelimetullah” denilmiştir. Bu ruhun Allah-u Teâlâ’ya izafe edilmesi şerefini yükseltmek içindir. Allah-u Teâlâ onunla birçok ölü kalplere hayat vermiştir.
Şu halde;
“Allah’a ve O’nun peygamberlerine inanın.” (Nisâ: 171)
Allah’ı Allah, Peygamber’i Peygamber tanıyın. Ne inkâr ederek tefrite düşün, ne de uluhiyet derecesine yükselterek ifrata varın.
“(Allah) üçtür demeyin.” (Nisâ: 171)
Ne “İlâhlar üçtür: Allah, Mesih, Meryem’dir.” diye açık bir şirk ile, ne de “Allah üçtür: Baba, oğlu, Ruhü-l kuds üç esas, üç şahıs olarak tek esastır.” gibi yorumlu şirk ile “Üç İlâh” anlayışına sapmayınız.
“Sizin için hayırlı olmak üzere bundan vazgeçin.” (Nisâ: 171)
Teslis’i bırakın, böyle yanlış bir düşünceden vazgeçin, bu sizin yararınıza olacaktır.
“Allah ancak bir tek ilâhtır.” (Nisâ: 171)
Hiçbir şekilde ortaklığı kabul etmez, zatında her türlü çoğalmadan uzak ve ilâhlıkta tektir. Sizin iddia ettiğiniz gibi üçün üçüncüsü değildir.
“O, çocuk sahibi olmaktan münezzehtir.” (Nisâ: 171)
Çocuk sahibi olmaktan tenzih edilir.
“Göklerde ve yerde olanların hepsi O’nundur.” (Nisâ: 171)
Halk O’nun, mülk O’nun, hükümranlık ve tasarruf O’nundur. O’nun mülkü nasıl O’ndan bir parça olabilir!
“Vekil olarak Allah yeter.” (Nisâ: 171)
Bütün bunları yaratmak ve düzenlemekte hiçbir kimseyi vekil tutmaya ihtiyacı yoktur. Yarattıklarının işlerini onların faydaları için en güzel düzenleyen O’dur. O herşeyin yerini tutar, hiçbir şey O’nun yerini tutamaz ve O’na istinat etmeden duramaz.
Hıristiyanlar “Mesih nasıl kul olur?” derler.
Halbuki:
“Mesih de, Allah’a yaklaştırılmış mukarreb melekler de, Allah’a kul olmaktan asla çekinmezler.” (Nisâ: 172)
Bunu kendileri için büyük bir şeref telakki ederler.
“Kim O’na kulluktan çekinir ve büyüklük taslarsa, bilsin ki O, hepsini huzuruna toplayacaktır.” (Nisâ: 172)
Allah-u Teâlâ’ya ibadetten geri durdukları ve O’na karşı büyüklendikleri için onları cezalandıracaktır.
Diğer taraftan Allah-u Teâlâ İsâ Aleyhisselâm’ın gerçek kişiliğini Âyet-i kerime’sinde beyan buyurmaktadır:
“Meryem oğlu İsâ’ya açık mucizeler verdik ve kudsi ruh ile destekledik.” (Bakara: 253)
Allah-u Teâlâ İsâ Aleyhisselâm’ın peygamberliğini ve faziletini ortaya koyan açık delilleri, İncil’i, İncil’deki öğütleri ve etkileyici ikazları ifade eden âyetleri; ayrıca beşikte iken konuşma, ölüleri diriltme, anadan doğma gözü kör olanları iyileştirme ve gaybtan haber verme gibi engin mucizeler vermişti.
İsâ Aleyhisselâm annesine nisbet edilerek ismi açıktan söyleniyor. Ki bunlarda ‘İlâh’ ve ‘Allah’ın oğlu’ diyen Hıristiyanların iftiralarına açık bir ret vardır.
Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“İsâ apaçık delilleri getirdiği zaman demişti ki:
Ben size hikmet getirdim. Bir de ayrılığa düştüğünüz şeylerin bir kısmını size açıklamak için geldim. Allah’tan korkun ve bana itaat edin.
Şüphesiz ki Allah benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. O’na kulluk edin, doğru yol budur.” (Zuhruf: 63-64)
O halde İsâ Aleyhisselâm diğer peygamberlerin tebliğ ettiği dinin dışında herhangi bir din getirmemişti. Buna rağmen onun tebliğ ettiği ve tevhid dininin bir devamı olan hıristiyanlık onun göğe yükseltilmesinden sonra teslis akidesini içine almıştır.
Küfre Rıza Küfürdür:
Allah-u Teâlâ ehl-i kitabın tümüne İslâm dinine girmelerini tavsiye edip, bu davete uyanlara vaadini açıkladıktan sonra, hıristiyanların bâtıl inanışlarını beyan etmek üzere şöyle buyurmaktadır:
“Allah Meryem oğlu Mesih’tir diyenler, andolsun ki kâfir olmuşlardır.” (Mâide: 17)
Fethullah Gülen ise Hazret-i Allah’ın kâfir diye nitelendirdiği insanlara hoşgörü adı altında kucak açmıştır.
Bundan daha büyük bir inkâr düşünülebilir mi?
Halbuki Hakk Celle ve Alâ Hazretleri Kelâm-ı kadim’inde müminlerle kâfirleri ayırmıştır:
“Birbirine hasım iki zümre.” (Hacc: 19)
Nitekim diğer bir Âyet-i kerime’de:
“Müminler kardeştirler.” (Hucurat: 10) buyuruyor.
İlâhi hüküm bu. Hal böyle olunca bir müminin kâfirleri ve münafıkları dost edinmesi yasaklanmıştır.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:
“Ey inananlar! Müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmeyin! Allah’ın aleyhinize apaçık bir ferman vermesini mi istersiniz?” (Nisâ: 144)
Allah-u Teâlâ müminlere kâfirleri dost edinmemelerini muhakkak emrettikten sonra, bu emr-i şerife uymayanların ise Allah’ın dostluğunu kaybetmekle cezalandırılacağını bildirmektedir:
“Müminler, müminleri bırakıp kâfirleri dost edinmesinler. Kim bunu yaparsa, Allah ile bir dostluğu kalmaz.” (Âl-i imran: 28)
İşte narcıların durumu budur.
Hazret-i İsâ Aleyhisselâm’ın Şahsiyeti:
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde İsâ Aleyhisselâm’ın yaratılmış bir insan olduğunu, diğer varlıklar gibi geçici bir hayata sahip bulunduğunu beyan buyurmaktadır:
“De ki: Eğer Allah Meryem oğlu Mesih’i, anasını ve yeryüzünde bulunan insanların hepsini yok etmeyi dilerse, Allah’a kim bir şey yapabilecektir.” (Mâide: 17)
Çünkü her şey O’nun kahrının ve saltanatının altında bulunmaktadır. O halde O’nun kudretine ve dilemesine kim engel olabilir?
Nitekim Hazret-i Meryem’i dünya hayatından mahrum bırakmıştır. Hazret-i Mesih de bir insandır, o da Allah-u Teâlâ’nın koruması olmasa bir dakika bile yaşayamaz.
“Göklerin, yerin ve ikisinin arasında ne varsa hepsinin hükümranlığı Allah’ındır.” (Mâide: 17)
Bütün varlıklar üzerinde varetme, ve yoketme, yaşatma ve öldürme hakkı Allah-u Teâlâ’nındır. Dilediğini hayatta bırakır, dilediğini yok eder. Şüphe yok ki Hazret-i Mesih de bunların içinde ve Allah-u Teâlâ’nın hükmü altındadır. Bunun böyle olduğunu hıristiyanların da bilmesi gerekir.
“Dilediğini yaratır.” (Mâide: 17)
Dilerse bir erkekten dişi yaratmak sureti ile çeşitlendirir, nitekim Âdem Aleyhisselâm’dan Hazret-i Havva’yı böyle yaratmıştır. Dilerse İsâ Aleyhisselâm’ı yarattığı gibi bir dişiden erkek yaratmak suretiyle çeşitlendirir. Dilerse hem erkek, hem dişiden yaratır ki diğer insanları da böyle yaratmış ve yaratmaktadır. Aynı halde dilerse diride ölüm yaratır, dilerse ölüde hayat yaratır. Dilerse çok yaratır, dilerse nadir ve benzersiz yaratır. Dilerse hiçbir mahluk hizmetinde kullanmadan yaratır, dilerse diğer bir mahluku aracı yaparak yaratır ki, işte İsâ Aleyhisselâm’ın eliyle kuş yaratması, ölüleri diriltmesi de bu kabildendir.
İsâ Aleyhisselâm bunları yaparken Allah’a karşı gelmiş, ve kendi ilâhlığını göstermiş değil ancak Allah’ın iradesini yerine getirmiş ve ancak O’nun ilâhlığını ispat etmiştir. Yoksa Allah-u Teâlâ dilemeseydi İsâ Aleyhisselâm bunların hiçbirini yapamazdı. İşte Allah-u Teâlâ bu şekilde her dilediğini dilediği gibi yaratır.
“Allah’ın kudreti herşeye yeter.” (Mâide: 17)
O’nun kudreti hiçbir şekilde kayıda ve sınırlamaya bağlı değildir.
Şu halde “Allah Meryem oğlu Mesih’tir” diyenlerin kâfir olduklarında şüphe yoktur.
Bunlarla dostluk kuran narcıların da durumlarını siz düşünün, vicdanınıza danışıp karar verin.
İsâ Aleyhisselâm Hıristiyanlara karşı delil olması için kendisinin de Allah’ın bir kulu olduğunu ifade etmiş ve bu konuda kendileriyle onlar arasında herhangi bir ayırım gözetmemiştir.
Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Ey İsrailoğulları, benim de Rabbim sizin de Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin.
Kim Allah’a ortak koşarsa, muhakkak ki Allah ona cenneti haram kılar. Varacağı yer ateştir, zâlimlerin yardımcıları yoktur.” (Mâide: 72)
Kim Allah’tan başkasının ilâh olduğuna inanırsa o asla cennete giremez. Çünkü cennet bir olan Allah’a inananların yurdudur.
Âyet-i kerime’de şöyle buyurulmaktadır:
“Andolsun ki: ‘Allah üç ilâhtan üçüncüsüdür.’ diyenler de kâfir olmuşlardır. Oysa tek bir ilâhtan başka ilâh yoktur. Eğer bu dediklerinden vazgeçmezlerse elbette onlardan inkâr edenlere çok acıklı bir azap dokunacaktır.” (Mâide: 73)
“Allah üç ilâhtan üçüncüsüdür.” demek, hem “Üç” kelimesi, hem de “Üçüncü” kelimesi itibariyle olmak üzere iki yönden küfürdür, katıksız şirktir. Bir ilâhtan başka ilâh olmadığı halde üç ilâh farzetmek, bir olan Allah’ın hakkını inkârdır, zulümdür. “Allah üç” demek, gibi bir çelişkidir.
Hıristiyanlar kendi dinlerini İsâ Aleyhisselâm’ın getirmiş olduğu ve ondan önceki bütün peygamberlerin getirdiği tevhid inancından çıkararak, Allah-u Teâlâ’nın dini ile hiçbir alakası bulunmayan sapıklıklara düşmüşlerdir.
Âyet-i kerime’lerde şöyle buyurulmaktadır:
“Allah’ın, peygamberleri toplayıp da ‘Size ne cevap verildi?’ dediği gün onlar ‘Bizim hiçbir bilgimiz yok, şüphesiz ki gizlilikleri hakkıyla bilen ancak sensin!’ diyecekler.” (Mâide: 109)
Biz neyi biliyorsak, sen onu bizden daha iyi bilirsin. Ümmetlerimizin içlerinde gizlediklerini, arkamızda neler yaptıklarını sen bizden daha iyi bilirsin. Her türlü eksiklikten münezzeh olan ancak sensin.
“Allah o zaman şöyle diyecek:
Ey Meryem oğlu İsâ! Sana ve annene olan nimetimi hatırla! Seni kudsi ruh ile desteklemiştim.” (Mâide: 110)
Sana bu vasıta ile, lazım gelen şeyleri öğretmiş, dinin hakikatlerini telkin etmiş, seni her yönden takviye etmiştim.
“Beşikte iken de, yetişkin iken de insanlarla konuşuyordun.” (Mâide: 110)
Çocuk iken mucize olmak üzere;
“Ben Allah’ın kuluyum, bana kitap verdi ve beni peygamber yaptı.” diyordun. (Meryem: 30)
Yetişkin iken de insanlara Allah’ın dinini tebliğ etmek için onlarla konuşuyordun.
“Sana Kitab’ı, hikmeti, Tevrat’ı ve İncil’i öğretmiştim.” (Mâide: 110)
Sana Tevrat ve İncil ile beraber, yazmayı ve faydalı ilim olan hikmeti öğrettim.
“Benim iznimle çamurdan kuş şeklinde bir şey yapıyor ve ona üflüyordun, benim iznimle hemen kuş oluyordu.” (Mâide: 110)
Bütün bunlar benim iznimle ve takdirimle meydana geliyordu.
“Anadan doğma körü ve alacalıyı benim iznimle iyileştiriyordun.” (Mâide: 110)
Görmeyen körlere, şifa bulmaz alacalılara benim emrim ve dilemem ile şifa veriyordun.
“Ölüleri benim iznim ile hayata çıkarıyordun.” (Mâide: 110)
Benim emrim ve dilemem ile ölüleri diriltiyordun.
Allah-u Teâlâ İsâ Aleyhisselâm’a uluhiyet isnad edenleri reddetmekte, bu harikulade hallerin Zat-ı Akdes’i tarafından olduğunu ve mucize olarak onları kulu ve peygamberi İsâ Aleyhisselâm’ın eliyle gösterdiğini açıklamaktadır.
“İsrailoğullarına apaçık delillerle geldiğin zaman onlardan inkâr edenler ‘Bu apaçık bir büyüdür’ demişlerdi de ben onların sana zarar vermelerini önlemiştim.” (Mâide: 110)
Böylelikle onlar mucizeyi büyü olarak değerlendirmiş, Peygamber’i de büyücülükle nitelendirmişlerdi. Fakat onlar maksatlarına eremediler.
Yahudi Tıyneti:
İsrailoğulları Romalıların esareti altında zillet içinde yaşıyorlardı. İsâ Aleyhisselâm elinden o kadar parlak mucizeleri gördükleri halde, davetine icabet etmediler. Çünkü kurtarıcı bir Mesih bekliyorlardı. Bu Mesih’in çok mücadeleci bir kişi olacağına ve diğer milletlerin esaretinden kurtararak Yahudileri dünyaya hakim kılacağına inanıyorlardı. İsâ Aleyhisselâm’ı çok yumuşak ve merhametli gördükleri için, onun Mesih olduğuna inanmadıkları gibi, davetine kulak vermekten insanları alıkoymaya çalıştılar. Fakat başvurdukları her teşebbüs neticesiz kaldı. İman etmek şöyle dursun, Yahya Aleyhisselâm gibi İsâ Aleyhisselâm’ı da öldürmeye karar verdiler.
İçlerinden birini inanmış gibi göstererek havarilerin arasına soktular. Toplandıkları yeri ve zamanı öğrenip baskın yapacaklardı.
Fakat Allah-u Teâlâ:
“Kötü tuzak, ancak sahibine dolanır.” (Fâtır: 43)
Âyet-i kerime’si mucibince, kendi kurdukları tuzağa kendilerini düşürdü, planlarını boşa çıkardı.
Daha sonra Allah-u Teâlâ İsâ Aleyhisselâm’ı öldürmek için tuzak kuranlar hakkında bilgi vererek şöyle buyurdu:
“(Yahudiler gizlice) tuzak kurdular. Allah da onların tuzaklarına karşılık verdi. Allah tuzak kuranlara karşılık vermekte en güçlü olandır.” (Âl-i imran: 54)
Onlardan daha sağlam tuzak kurar, onları kendi kazdıkları kuyuya düşürür. Cezaya çarpılanın nereden geldiğini bilemeyeceği bir şekilde ceza vermeye en çok muktedir olandır.
Allah-u Teâlâ kulu ve Resul’ü İsâ Aleyhisselâm’a vahiyle durumu haber verdi, tuzak hazırlayanların bu tuzaklarını nasıl başarısızlığa uğrattığını açıkladı.
“O vakit Allah şöyle buyurdu: Ey İsâ! Ben seni eceline yetireceğim ve seni nezdime yükselteceğim.” (Âl-i imran: 55)
Allah-u Teâlâ bu beyanı ile İsâ Aleyhisselâm’ı Yahudiler’in elinden kurtaracağını ve kendisine hiçbir eziyet edilmeden, sağ salim göklere kaldıracağını müjdelemektedir.
“Seni inkâr edenlerden tertemiz ayıracağım.” (Âl-i imran: 55)
Artık onlarla bir ilgin kalmayacak, onlar sana bulaşamayacaklar.
“Sana tâbi olanları kıyamet gününe kadar inkâr edenlerin üstünde tutacağım.” (Âl-i imran: 55)
Bu müjde müslümanlara aittir. Çünkü İsâ Aleyhisselâm’a hem de diğer bütün peygamberlere gerçek mânâda tâbi olanlar Muhammed Aleyhisselâm’ın ümmetidir.
“Sonra da dönüşünüz bana olacak.” (Âl-i imran: 55)
İnananların da inkâr edenlerin de gidecekleri yer kıyamet gününde Allah-u Teâlâ’nın mahkeme-i kübrasıdır.
“İşte o zaman ayrılığa düştüğünüz şeyler hakkında aranızda ben hükmedeceğim.” (Âl-i imran: 55)
İhtilaflarda kimlerin haklı, kimlerin haksız olduğu o gün apaçık tecelli edecek. Mümin ve muvahhid olanlar ebedi olarak mükafata erecekler, münkir ve müşrik olanlar da ebedi azaplarla cezalanacaklar.
“İnkâr edip kâfir olanları, dünyada da âhirette de şiddetli bir azaba çarptıracağım. Onların hiç yardımcıları da olmayacak.” (Âl-i imran: 56)
Onlardan herhangi birini ilâhi azaptan kurtaracak bir fert de bulunmayacak.
Semâya Yükseliş:
Allah-u Teâlâ İsâ Aleyhisselâm’ı, İdris Aleyhisselâm gibi göğe kaldırdı, onlara ruhsat vermedi. Casus olarak gönderdikleri münafığı İsâ Aleyhisselâm zannederek yakaladılar ve astılar.
Göklerdeki ve yerdeki gizlilikleri bilen, olanları ve olacakları bilen Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’lerinde kesin bir ifade ile şöyle buyuruyor:
“Bir de inkâr etmelerinden, Meryem’in üzerine büyük bir iftira atmalarından ve ‘Allah’ın Resul’ü Meryem oğlu İsâ Mesih’i öldürdük!’ demelerinden ötürü…” (Nisâ 156-157)
Allah-u Teâlâ âlemlerdeki bütün kadınlara üstün kıldığı halde Hazret-i Meryem’i fahişelikle suçlamaları sebebiyle büyük bir iftirada bulundukları için kalpleri mühürlendi. Ayrıca İsâ Aleyhisselâm’ı öldürdüklerini iddiâ ettikleri için aşırı şekilde yüzsüzlük ettiler.
Allah-u Teâlâ İsâ Aleyhisselâm’ın öldürülmesini ya da asılmasını şu Âyet-i kerime’si ile reddetmiştir:
“Halbuki onu öldürmediler ve asmadılar. Fakat onlara, benzer gösterildi.” (Nisâ: 157)
Ona benzeyen birisini öldürdüler ve astılar.
“Onun hakkında anlaşmazlığa düştüler.” (Nisâ: 157)
Bir kısmı öldürülen şahsın İsâ olduğunu, bir kısmı da onun İsâ değil bir başkası olduğunu iddia ettiler. “Bu öldürülen İsâ ise, arkadaşımız nerede? Eğer bu arkadaşımız ise İsâ nerede?” dediler. Bir kişinin öldürüldüğünde ittifak ettiler, fakat öldürülenin kim olduğu hususunda ihtilafa düştüler.
“Bu hususta bir bilgileri yoktur, sadece zanna uyuyorlar.” (Nisâ: 157)
Bu mesele hakkında bir çok farklı inanca sahip olmaları, onların bu hususta kesin bir bilgiye sahip olmadıklarını gösterir.
“Kesin olarak onu öldürmediler.” (Nisâ: 157)
Şu halde öldürme cinayeti ile övünmeleri de yalandır.
“Bilakis Allah onu kendi katına yükseltti.” (Nisâ: 158)
İsâ Aleyhisselâm’ı onların şerrinden kurtardı, cesedi ve ruhu ile birlikte diri olarak göğe kaldırdı.
“Allah güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Nisâ: 158)
İsâ Aleyhisselâm’ın Beyanlarındaki Gerçek:
Kıyamet gününde Allah-u Teâlâ ile İsâ Aleyhisselâm arasında geçecek olan muhavere Kur’an-ı kerim’de beyan buyurulmaktadır:
“Allah ‘Ey Meryem oğlu İsâ! Sen mi insanlara ‘Beni ve anamı Allah’tan başka iki ilâh edinin’ dedin?’ demişti.” (Mâide: 116)
Şüphe yok ki bu kınamanın asıl hedefi İsâ Aleyhisselâm değil, onu ilâh edinen teslis inanışı sahipleridir.
Allah-u Teâlâ İsâ Aleyhisselâm’ın böyle bir şey söylemediğini bildiği halde bu soruyu sorması hıristiyanlara hakikatı bildirmek içindir.
“O şöyle dedi: Hâşâ! Seni tenzih ederim. Hak olmayan sözü söylemek bana yakışmaz.” (Mâide: 116)
Ben bir mahluk olduğum halde nasıl uluhiyet iddiasında bulunabilirim? Söylemeye hakkım olmayan sözü söylemek bana yakışmaz.
“Eğer demiş olsam, şüphesiz sen onu bilirsin.” (Mâide: 116)
Çünkü sana hiçbir şey gizli kalmaz.
“Sen benim içimdekini de bilirsin halbuki ben senin zatında olanı bilmem.” (Mâide: 116)
Senin ilmin olmuşları ve olacakları kuşatır. Sen benim bildiğimi de kendi zatına ait bilgiyi de bilirsin.
“Gaybları bilen ancak sensin.” (Mâide: 116)
Hiçbir kimse senin bildirmediğin şeyleri bilip idrak edemez.
“Ben onlara sadece ‘Benim ve sizin Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin!’ diye bana emrettiğini söyledim.” (Mâide: 117)
Bana ne emrettiysen onlara sadece onu söyledim. Onları tevhide ve kulluğa davet ettim.
“Aralarında bulunduğum müddetçe onlara şahid idim. Beni aralarından aldığında, artık onlar üzerinde gözetleyici yalnız sen oldun. Sen her şeye şahidsin.” (Mâide: 117)
Aralarında bulunduğum sürece durumlarına bakar, kendilerine ilâhi emirleri bildirir, emirlerine muhalefetten sakındırmaya çalışırdım. Beni semaya kaldırarak kendine çekince yaptıklarının gözetleyicisi sen oldun. Senden hiçbir şey gizli kalmaz.
“Eğer onlara azab edersen, şüphe yok ki onlar senin kullarındır. Eğer onları bağışlarsan, şüphesiz ki sen izzet ve hikmet sahibisin.” (Mâide: 118)
Şu halde ne azab etmende bir haksızlık, ne bağışlamanda bir isabetsizlik düşünülemez. Ne istersen yaparsın. Ne hükmüne karışılabilir, ne de hikmetine itiraz edilebilir. Her korkunun kaynağı sen, her ümidin mercii yine sensin.
Hıristiyanlara Uyarılar:
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde Hıristiyanları vicdanları ile başbaşa bırakarak, hakikatı araştırmakla aydınlatılmaları için şöyle buyurmaktadır:
“Meryem oğlu Mesih ancak bir peygamberdir.” (Mâide: 75)
İlâh değildir. Ancak Allah-u Teâlâ’nın delil ve fermanı ile gönderdiği bir elçi, bir tebliğci, bir peygamberdir.
Allah-u Teâlâ özel olarak bazı peygamberlere mucizeler verdiği gibi, ona da doğruluğunu göstermek için apaçık bazı mucizeler vermiştir. Eğer Allah-u Teâlâ İsâ Aleyhisselâm vasıtası ile ölüleri diriltti ise, şüphesiz ki Musa Aleyhisselâm vasıtasıyla asaya can verdi ve asa sürünen bir yılan oldu. Bu ötekinden daha hayret vericidir. Eğer İsâ babasız yaraltıldıysa, şüphesiz Âdem Âleyhisselâm hem anasız hem babasız yaratılmıştır. Bu daha şaşırtıcıdır. Bunların hepsi Allah katındandır. Musa ve İsâ Aleyhisselâm’lar ancak Allah-u Teâlâ’nın yaratıcı kudretinin tecelli yerleri ve vasıtalarıdır.
İsâ Aleyhisselâm ilk olarak gelmiş bir peygamber de değildir:
“Ondan önce de nice peygamberler gelip geçmiştir.” (Mâide: 75)
O da diğer peygamberler gibi bir insandır.
“Annesi de sıddîka bir kadındı.” (Mâide: 75)
Doğruluk ve sadakatten ayrılmayan, Allah’ı ve peygamberlerini tasdik eden ve onlara inanan, özünde sözünde, işinde son derece doğru bir hanımdır.
“Her ikisi de yemek yerlerdi.” (Mâide: 75)
Böylelikle onların kendilerine yakıştırılan uluhiyet niteliklerinden uzak oldukları ifade edilmektedir. Çünkü yemek yiyerek gıdalanma ihtiyacını duyan bir varlığın ilâh olduğu nasıl düşünülür! Herhangi bir ihtiyaç ile muhtaç olanlara ilâh demek “muhtaç değil” demektir, bu ise çelişkidir.
“Bak! Onlara delilleri nasıl açıklıyoruz?” (Mâide: 75)
İsâ Aleyhisselâm’ın da, annesinin de birer beşer olduğunu belirten delilleri nasıl gösteriyoruz?
“Sonra da bak ki, nasıl yüz çeviriyorlar?” (Mâide: 75)
Bu gerçek gündüzün ortasındaki güneşten daha açık olmasına rağmen görmek istemiyorlar.
Allah-u Teâlâ diğer bir Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmaktadır:
“İnkâr edip kâfir olanları, dünyada da ahirette de şiddetli bir azaba çarptıracağım. Onların hiç yardımcıları da olmayacak.” (Âl-i imran: 56)
Onlardan herhangi birini ilâhi azaptan kurtaracak bir fert de bulunmayacak.
Daha sonra Allah-u Teâlâ yahudi ve hıristiyanların iftiralarını anlatarak Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurur:
“Yahudi ve Hıristiyanlar ‘Biz Allah’ın oğulları ve sevgilileriyiz.’ dediler.” (Mâide: 18)
Kendilerinin başka insanlara benzemediklerini, diğer insanlara karşı Allah katında böyle bir seçkinlikleri olduğunu iddia ettiler ve gurur ile Allah-u Teâlâ’dan korkmaz oldular.
“De ki: O halde neden Allah günahlarınız sebebiyle size azab ediyor?” (Mâide: 18)
Halbuki Allah-u Teâlâ onları dünyada bile zaman zaman azaplara uğratıyor. Nice öldürülmelere ve esaretlere maruz kalıyorlar. İddia ettikleri gibi Allah’ın oğulları ve dostları iseler inkâr ve iftiralarına karşılık onlara niçin cehennem ateşini hazırladı?
Ebu Said-i Hudrî -radiyallahu anh- den rivayet edildiğine göre Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmuşlardır:
“Kıyamet günü bir nidâcı ‘Her ümmet dünyada neye tapmışsa onun arkasına takılsın.’ diye ilân edecek. Bunun üzerine Allah-u Teâlâ’dan başka şeylere, putlara ve heykellere tapmış olanlardan hiçbiri kalmayacak, hepsi cehenneme düşecekler.
Nihayet yalnız Allah’a tapan iyi ve kötülerle ehl-i kitab’ın bakiyyeleri kalacak ve evvelâ yahudiler çağırılarak kendilerine ‘Siz dünyada neye ibadet ederdiniz?’ diye sorulacak. ‘Biz Allah’ın oğlu Üzeyr’e tapardık.’ diyecekler.
Kendilerine:
‘Yalan söylediniz! Allah’ın hiç bir zevcesi ve çocuğu yoktur. Şimdi siz ne istiyorsunuz?’ denilecek.
Yahudiler ‘Susadık Yâ Rabbi, bize su ver!’ diyecekler. Bunun üzerine kendilerine işaretle ‘Suya buyurmaz mısınız?’ denilecek ve yahudiler cehenneme o serap gibi (alev dalgaları) birbirini târumar eden ateşe haşrolunarak oraya düşecekler.
Sonra Hıristiyanlar çağrılarak kendilerine ‘Siz dünyada neye ibadet ederdiniz?’ diye sorulacak. ‘Biz Allah’ın oğlu Mesih’e tapardık.’ diyecekler.
Onlara da:
‘Yalan söylediniz! Allah hiçbir zevce ve çocuk edinmemiştir. Şimdi siz ne istiyorsunuz?’ denilecek.
Hıristiyanlar da ‘Susadık Yâ Rabbi, bize su ver!’ diyecekler. Bunun üzerine kendilerine işaretle ‘Suya buyurmaz mısınız?’ denilecek ve hıristiyanlar ateşe haşrolunarak oraya düşecekler.” (Müslim: 183)
Âyet-i kerime’nin devamında şöyle buyuruluyor:
“Hayır! Siz de O’nun yarattıklarından bir beşersiniz.” (Mâide: 18)
Allah-u Teâlâ’nın yarattığı ve O’nun iradesine mahkum bulunmak bakımından diğerlerinden hiçbir farkınız yoktur. Bütün kulları hakkında hüküm verecek olan Allah-u Teâlâ’dır.
“O dilediğini bağışlar, dilediğine azab eder.” (Mâide: 18)
Tevbe edenlerin günahlarını örttüğü gibi, Allah-u Teâlâ’ya ortak koşan, yaratılanı Yaratan yerine koyanlar için de bu azab muhakkaktır.
“Göklerin, yerin ve ikisinin arasında ne varsa hepsinin hükümranlığı Allah’ındır.” (Mâide: 18)
Varlıklardan hiçbirinin Allah-u Teâlâ’ya kulluktan başka bir şekilde bağlılık iddia etmeye hakkı yoktur. Hepsi O’nun mülkü ve melekutu, kudret ve azameti altında bulunmaktadır.
“Dönüş de O’nadır.” (Mâide: 18)
Ahirette yalnız O’nun huzuruna gidilecektir. İnananlara bol sevaplar ve mükafatlar verecektir, dilediği günahkârları da layık oldukları cezalara kavuşturacaktır.
İslâm’a Dâvet:
Allah-u Teâlâ bundan sonra son peygamber Muhammed Aleyhisselâm’a iman etmeye davet ederek Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmaktadır:
“Ey Ehl-i kitap! Peygamberlerin ardı arkası kesildiği sırada size peygamberimiz gelmiştir. Gerçekleri size açıklıyor.” (Mâide: 19)
Beşeriyet âleminde yeniden bir risalet nuru tecelli etmeye başladı. Gizlediğiniz, hakkında ihtilafa düştüğünüz şeyleri size açıklıyor.
Bütün bunlar uzun bir süre peygamberler ve vahiy kesildikten sonra gönderilen Muhammed Aleyhisselâm tarafından açıklanıyor ki;
“Bize bir müjdeleyeci ve uyarıcı gelmedi demeyesiniz.” (Mâide: 19)
Hayır, artık siz mazur değilsiniz. Böyle bir delil ileri sürmenize imkan kalmamıştır.
“İşte müjdeleyici ve uyarıcı geldi.” (Mâide: 19)
O Peygamber ki inananları müjdeleyici, inkâr edenleri de uyarıcı olarak gelmiştir.
“Allah’ın her şeye gücü yeter.” (Mâide: 19)
Nitekim kudretinin, kemalinin bir nümunesi de Muhammed Aleyhisselâm’ı peygamber olarak göndermesidir.
Ey yahudi ve hıristiyanlar!
Siz bugün de Allah’ın huzurunda bulunduğunuzu düşününüz. Elinizi vicdanınıza koyup bir düşünürseniz “O peygamber henüz bize gelmedi.” diyemezsiniz. Fetret devrinde kalanlar gibi bir mazeret göstermeye de kalkışamazsınız.
Size bütün hakikatları açıklayan bir peygamber gönderdim. Siz bunu duydunuz ve bildiniz. Şimdi ne yüzle itiraz ediyorsunuz? Siz ilâhî hükmü arkaya attınız, nefsinizin arzusunu ilâh edindiniz. Kendi azabınızı kendi eliniz ve kendi isteğinizle bile bile hazırlamış oldunuz.
Bu Âyet-i kerime mucibince Resulullah Aleyhisselâm geldiği halde inanmayan hiçbir ehl-i kitabın kurtulması mümkün değildir.
Hakk Celle ve Alâ Hazretleri onu peygamberlerin arkasının kesildiği bir dönemde; dinlerin değiştirildiği, Hakk ve hakikatten uzaklaşıldığı, yolların çıkmaza girdiği, putperestlerin çoğaldığı bir devirde gönderdi.
Onun gönderilişindeki nimet, nimetlerin en büyüğüdür.
Bir Hadis-i şerif’te şöyle buyuruluyor:
“Varlığım kudret elinde bulunan Allah’a yemin ederim ki; bu ümmetten yahudi olsun hıristiyan olsun, kim benim peygamberliğimi duyar da benim getirdiğime iman etmeden ölürse mutlaka cehennemliklerden olur.” (Müslim)
Bunların hepsi onu duyduğu halde inkâr etti, itiraz etti. Bunların hepsinin cehennemlik olduğunu bu Hadis-i şerif beyan eder.
Bir de “Onların da dini hak.” diyenler var. Hayır! Aslâ doğru değildir!
“Allah katında din İslâm’dır.” (Âl-i imran: 19)
Bir kimse Hazret-i Allah’a ve Muhammed Aleyhisselâm’a iman etmedikçe cennete giremez. Bu Âyet-i kerime ve bu Hadis-i şerif’e dikkat ederseniz, muhakkak ki onların hepsinin cehennemde olduğunu görürsünüz.
Hıristiyanlar Kur’an-ı kerim’e inanmazlar, peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâm’a iman etmezler. Oysa Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurur:
“Gerçekten size Allah’tan bir nûr ve apaçık bir kitap geldi.” (Mâide: 15)
“Nûr” Muhammed Aleyhisselâm’dır. Zira ancak onun vasıtası ile hidayete erişilir.
Allah-u Teâlâ Muhammed Aleyhisselâm’a itaatı kendisine yapılacak itaatla birlikte emretti. Ona yapılan itaatı kendisine yapılan itaat gibi saydı:
“Peygamber’e itaat eden muhakkak ki Allah’a itaat etmiş olur.” (Nisâ: 80)
“Resulullah size ne verdiyse onu alın, neyi yasak ettiyse ondan sakının.” (Haşr: 7)
Hadis-i şerif’te ise:
“Sünnet-i seniyye’me tâbi olmayan benden değildir.” (Münâvi)
Hıristiyanlar ise itaat etmek, tâbi olmak şöyle dursun, son peygamber Hazret-i Muhammed Aleyhisselâm’a iman dahi etmemektedirler.
“Kitap” ise Kur’an-ı kerim’dir. Şimdiye kadar gizli kalmış nice hakikatleri beyan buyurup durmaktadır.
Âyet-i kerime’lerde şöyle buyuruluyor:
“Bu Kur’an insanlara açık bir tebliğdir. Bununla hem uyarılsınlar, hem Allah’ın bir ilâh olduğunu bilsinler hem de akıl sahipleri öğüt alsınlar.” (İbrahim: 52)
“İndirdiğimiz bu Kur’an feyz kaynağı, mübarek bir kitaptır. Ona uyun, emirlerine bağlanın ve Allah’tan korkun. Tâ ki merhamet olunasınız.” (En’am: 155)
Kitabımız Kur’an-ı kerim’in o zamandan bu zamana kadar hiç bir kelimesi, hiç bir harfi, hiç bir noktası bile değişmemiştir. Cenâb-ı Hakk onu muhafaza edeceğini ferman buyurmaktadır:
“Bir zikir olan Kur’an’ı biz indirdik ve onun koruyucusu da elbette biziz.” (Hicr: 9)
Muharref İncil:
Hıristiyanlar İsâ Aleyhisselâm’a indirilen İncil’i tahrif etmişlerdir.
Hıristiyanlar’ın ellerinde beyanları birbiriyle çelişen tutarsızlıklar olan, farklı farklı dört tane İncilleri vardır. Bu dört İncil’in beyanları ayrı ayrı olduğuna göre bunların hepsi yalandır. Yani hiçbiri, İsâ Aleyhisselâm’a indirilen İncil’in aslı değildir. Madem ki bunlar ayrı ayrıdır, aralarında pek çok çelişki vardır, hangisine iman edilecek? Rahipler, papazlar kendi arzularına hevâ ve heveslerine göre yazmışlardır. Hıristiyanlar da bunlara uymuş ve bunları ilâh edinmişlerdir.
Narcıların durumunun da rahiplerini ilâh edinen hıristiyanlarınki gibi olduğunda hiç şüphe yoktur.
İsâ Aleyhisselâm’a “Allah’ın oğlu” demekle yetinmeyip, daha da ileri giden “Meryem oğlu Mesih rabdir.” diye tutturan, hahamlarını, rahiplerini rabler edinen ehl-i kitabın bu durumları Âyet-i kerime ile ortaya konulmaktadır:
“Onlar Allah’ı bırakıp hahamlarını, rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i rableri olarak kabul ettiler. Oysa kendilerine, bir olan Allah’a ibadet etmeleri emredilmişti.
Allah’tan başka hiç bir ilâh yoktur. O, onların ortak koştukları şeylerden münezzehtir.” (Tevbe: 31)
Bu emri dinlemediler, azdılar ve saptılar, şirke düştüler.
Halbuki İsâ Aleyhisselâm’ın dili ile kendilerine şöyle seslenilmişti:
“Ey İsrailoğulları! Benim de Rabbim sizin de Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin.
Kim Allah’a ortak koşarsa, muhakkak ki Allah ona cenneti haram kılar. Varacağı yer ateştir, zâlimlerin yardımcıları yoktur.” (Mâide: 72)
Tevbe sûre-i şerif’inin 31. Âyet-i kerime’sinin mânâsını bizzat Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz kendisi açıklamıştır.
Şöyle ki:
Daha önceleri hıristiyan olan Adiy bin Hâtim, boynunda gümüşten bir haç olduğu halde, İslâm hakkında bilgi edinmek niyetiyle Medine’ye gelmişti. Şüphelerini gidermek için Resulullah Aleyhisselâm’a bazı sorular sordu. “Bu âyet bizi âlimlerimizi, rahiplerimizi rabler edinmekle suçluyor. Halbuki biz onları kendimize rabler edinmeyiz. Bunun mânâsı nedir?” dedi.
Resulullah Aleyhisselâm; “Onlar helâli haram kıldılar, haramı helâl kıldılar. Siz bunu öylece kabul etmiyor muydunuz?” diye sorunca Adiy “Evet böyledir.” diye tasdik etti. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
“İşte bu sizin onları rabler edinmenizdir.” (İbn-i Kesir)
Dolayısı ile bu Hadis-i şerif, Allah-u Teâlâ’nın Kitab’ını kenara iterek, haramı helâl, helâli haram yapanların nefislerini ilâh ve rab ittihaz ettiklerini, onlara uyup peşinden gidenlerin de onları rabler edindiklerini göstermiş olmaktadır. Allah’a inandık deseler bile, bu iddiâlarının inandırıcı olmadığı ortadadır.
Bu ilâhlara tapmayın; çünkü Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz ilâh diye tabir ediyor. Helâli helâl, haramı haram bilin. Yoksa yoldan çıkarsınız.
İslâm’ın İzzeti:
İslâm dini kıyamete kadar payidar olacaktır, Allah-u Teâlâ dinine yardımını değişik tezahürlerle sürdürecektir:
“Onlar Allah’ın nûrunu ağızlarıyla söndürmek isterler. Halbuki kâfirler istemese de, Allah nûrunu tamamlayacaktır.” (Saf: 8)
O zaman tamamladığı gibi bu gün de nûrunu tamamlayacak ve onu kıyamete kadar muhafaza edecektir.
“Dinini bütün dinlere üstün kılmak için Peygamber’ini hidayet ve hak din ile gönderen Allah’tır. İsterse müşrikler hoşlanmasınlar.” (Tevbe: 33)
Yahudiler ve hıristiyanlar bu gelecek peygamberin kendi içlerinden gelmesini ve arzu ettikleri biçim ve şekilde olmasını istemişlerdi. Fakat bu istekleri Allah-u Teâlâ’nın katında hükümsüzdür. Ancak Allah-u Teâlâ hükmünü yürütür. Peygamber’ini hidayet ve hak ile gönderen Hazret-i Allah’tır. Binaenaleyh her türlü bâtıl fikir hükümsüzdür.
İslâm dininin diğer dinlerden üstün olması sadece Asr-ı saâdet’e mahsus olmayıp, kıyamete kadar bu hüküm bâkidir.
Hâlen de hak dini bütün dinlere üstündür ve bütün dinlere hâkimdir.
İslâm dini nazil olduğu zaman nasıl taptaze idiyse, kıyamete kadar da bu tazeliğini ve ciddiliğini muhafaza edecektir. O Allah’ın dinidir ve dimdik ayakta kalacaktır. Kur’an-ı kerim’in bir harfi bile değişmez, bir tek Âyet-i kerime’si inkâr edilmez.
Bir tek Âyet-i kerime’sini inkâr eden veya değiştirmek isteyen kim olursa olsun alenen kâfir olur. Onun kâfir olduğunu buradan tanırsınız. Zira ilâhi hükmü değiştirmek ve bozmak istediği için bu hale düşmüş ve kâfir olmuştur.
Bu gibilerin bütün gayesi İslâm’ın, Kur’an’ın aslını bozmak, halkı sapıtıp, şaşırtmaktır.
Kardeşlik Dini, İslâm:
İslâm dini kardeşlik dinidir. Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:
“Müminler kardeştirler.” buyuruyor. (Hucurat: 10)
Bu birlik ve kardeşlik nerede tahakkuk eder?
Diğer bir Âyet-i kerime’sinde ise:
“İyilik ve takvâ üzerine yardımlaşınız. Kötülük ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayınız.” buyuruyor. (Mâide: 2)
Bu yardımlaşma, bu birlik ve takvâ emrolunduğuna göre, bu nerede tahakkuk eder? “Âmentü” de tahakkuk eder, imanda, İslâm’da tahakkuk eder.
Müslüman olmanın ilk şartı iman etmektir. İman etmek için de önce Kelime-i şehâdet getirmelidir:
“Şüphesiz şehâdet ederim ki Allah’tan başka ilâh yoktur, yine şehâdet ederim ki Muhammed Aleyhisselâm Allah’ın kulu ve peygamberidir.”
İşte İslâm dinine göre iman; şehâdet kelimesinde ifade edilen, Hazret-i Allah’a ve Resul’ü Muhammed Aleyhisselâm’a iman etmekle başlar, imanın altı esası olan;
1- Allah’a
2- Meleklerine
3- Kitaplarına
4- Peygamberlerine
5- Ahiret gününe
6- Kaza ve kadere kesin olarak inanmakla tam ifadesini bulur.
Bu esasların içinde olanlar “Müminler kardeştirler.” Âyet-i kerime’si mucibince kardeştirler. İyilikte birleşmişlerdir, yardımlaşma va takvâ üzerindedirler.
Şâyet bu şartlardan birisi dahi inkâr edilse “Amentü” nün şartları inkâr edilmiş olur. “Amentü” yü inkâr eden kimse, dinden de İslâm kardeşliği hudutlarından da çıkmış olur. Onun imanla İslâm’la hiç bir ilgisi yoktur, küfre kaymıştır.
Kelime-i şehâdet’i kalp ile tasdik edip dil ile de söyleyen bir kimse, bu kapıdan müslümanlık dairesine girmiş olur.
Müslüman olan bir kimsenin “Namaz, oruç, zekât, hacc” gibi İslâm’ın esaslarına uyması lâzımdır. Bunlar ilâhî birer emirdir. Bunlara riayet etmekle Hazret-i Allah’a kul, Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- ine ümmetlik etmiş olur. Yapmazsa âsi olur, fâsık olur, İslâm dâiresinden çıkmaz.
Bir de şu var ki “Amentü”ye inanmakla beraber bu ilâhi emirlerden birisini bile inkâr etse veya itiraz etse yine dinden çıkmış olur. Ancak, inkâr veya itiraz etmediği takdirde İslâm’ın geniş hudutları dahilinde bulunur.
Allah-u Teâlâ bizi hudutlarla çevirmiştir. Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:
“Allah’a tevbe edenler, ibadet edenler, hamdedenler, oruç tutanlar, rüku ve secde edenler, iyiliği teşvik edip kötülükten vazgeçirmeye çalışanlar ve Allah’ın hududunu koruyanlar… İşte bu müminleri müjdele!” (Tevbe: 112)
Nasıl ki her memleketin bir sınırı, her kanunun bir hududu varsa, bu da Allah-u Teâlâ’nın çizdiği bir huduttur. Bu huduttan çıkıp inkâr eden İslâm dâiresinden çıkmış olur.
Onların dediği olsaydı Allah-u Teâlâ’nın; melekler ve peygamberler göndermesine, kitaplar salmasına lüzum kalmazdı.
İman ve İslâm:
Hıristiyanlar namaz kılmaz, hacca gitmez, her türlü haramı irtikab eder. Hiçbir emr-i ilâhiyi yapmazlar, nehyettiklerinden kaçınmazlar.
Oysa Allah-u Teâlâ İslâm dininde kimlerin kardeş olduklarını beyan buyuruyor ve iman edenlere duyuruyor:
“Eğer tevbe ederler, namazı kılarlar ve zekâtı verirlerse dinde sizin kardeşinizdir. Bilen kimseler için âyetleri böyle uzun uzadıya açıklıyoruz.” (Tevbe: 11)
Bir Hadis-i şerif’te ise Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyuruyorlar:
“Sünnet-i seniyye’me tâbi olmayan benden değildir.” (Münâvi)
Diğer taraftan Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:
“İman iki kısımdır. Yarısı sabırda yarısı şükürdedir.” (C. Sağir)
Buradaki sabır, Hazret-i Allah’ın nehyettiği şeylerden içtinab etmek; şükür ise ne ki emrettiyse seve seve yapmaktır. Yapmak başka, seve seve yapmak başka. Meselâ zekât, seve seve veriliyorsa kabulüne delâlettir. Bir vazifedir, mecburiyettir diye veriliyorsa, sadece farz yerine gelir. Namaz da diğer ibadetler de böyledir. O aşk yoksa asıl ruha inilmemiş olur. Hakiki sabır ve şükür buradan başlıyor. Diyelim ki hem sabrettik hem şükrettik, böylece iman husule geldi. İmanın husule gelmesi bu kadar ince bir konu iken hıristiyanları “Onlar da Allah’a iman ediyorlar.” diye kucaklamak ne büyük dalâlettir.
Bu sefer önümüze ikinci bir Hadis-i şerif çıkıyor:
“İman üryândır, libâsı takvâ, ziyneti hayâ, semeresi ilimdir.” buyuruyorlar. (Beyhakî)
İman meydanda yanan bir kandil gibidir, bir rüzgâr gelir onu söndürür, karanlıkta kalırız. Bir fanus geçirilirse söndürülemez. Bu şişe takvâdır. Haram-helâl üzerinde durmamız, imanı zedeleyici her türlü şüpheli noktalardan kaçınmamız bizi takvâ şişesinin içine atar.
Takvâyı da hayâ muhafaza eder.
Bir Hadis-i şerif’te buyuruluyor ki:
“Hayâ ile iman mütelâzımdır, birbirinden ayrılmaz. Yâni biri gidince öteki de kalmaz.” (C. Sağir)
Bir başka Hadis-i şerif’te de:
“Hayânın azlığı küfür alâmetidir.” buyuruluyor. (Münavi)
Demek ki biz hayâdan yoksun olmakla küfre kaydığımızı da bilmiyoruz. Çünkü hayâ ile iman yekdiğerinden ayrılmıyor, biri giderse öteki de kalmıyor. Bunu bilmediğimizden imanımızı da tehlikeye düşürüyoruz. O halde bu cehâlete düşmemek ve bunların hakikatını bilebilmek için ilme de ihtiyaç var.
Cenâb-ı Fahr-i Kâinat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
“Her şeyin bir yolu vardır, cennetin yolu ise ilimdir.” buyuruyor. (C. Sağir)
İlim olmasaydı, hayâyı gidermekle imanı da giderdiğimizi bilemezdik. İlim takvâyı da hayâyı da bize bildiriyor ve onun usulüyle hakikata varmış oluyoruz. Şu halde biz ilimle hakikatı çözeceğiz, zanla değil. Zanla amel eden dalâlettedir.
Şüküre gelince;
Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Şüphesiz ki Allah insanlara karşı lütufkârdır. Fakat insanların çoğu şükretmezler.” (Mümin: 61)
Bir düşün! Hayatın boyunca bu hususlara bir defacık tefekkür edip şükrettin mi?
Beyan buyurulduğu üzere iman mevzuu bu kadar hassas iken hıristiyanlar tüm hükm-ü ilâhiyi yapmazlar.
Hıristiyanlar fâiz de alırlar. Oysa ki fâiz İslâm dininde şiddetle yasaklanmıştır:
“Eğer fâizden vazgeçmezseniz bunun Allah ve Resulü’ne açılmış bir savaş olduğunu bilin.” (Bakara: 279)
İslâm fâizi yasaklarken, hıristiyanlar fâizin önderliğini yapmaktadırlar. Üstelik bütün emr-i ilâhiye de karşıdırlar. Ve fakat narcılar hâlâ bunları dost kabul etmekte ve “Onlar da Allah’a iman ediyorlar.” sözleriyle de halkı kandırmaya çalışmaktadırlar. Halbuki hıristiyanlar İslâm dini’ne tamamen karşı ve İslâm’ın en büyük düşmanlarındandırlar.
Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Sen onların dinine uymadıkça ne yahudiler ne de hıristiyanlar senden asla hoşnut olmazlar.” (Bakara: 120)
Ağır Bir Misak:
Kur’an-ı Azîmüşan’da beyan buyurulduğuna göre, her peygamber kendisinden önceki peygamberi tasdik etmekle mükellef olduğu gibi; en son gelecek olan Hâtem-ül enbiyâ Muhammed Aleyhisselâm’ı da haber vermek ve tasdik etmekle mükellef tutulmuşlardı.
Allah-u Teâlâ gönderdiği bütün peygamberlerine Muhammed Aleyhisselâm’dan bahsetmiş ve onun sıfatlarını anlatmıştır. Eğer onun zaman-ı saâdetine erişirlerse, mutlaka ona iman edip dinine yardım edeceklerine dair kesin söz aldı. Onlar da Muhammed Aleyhisselâm’ın geleceğini idrak ederlerse hemen iman edip dinine yardım etmelerine dair onlardan söz aldılar.
Âyet-i kerime:
“Allah vaktiyle peygamberlerden kesin söz almıştı. ‘Celâlim hakkı için, size kitap ve hikmet verdim. Sizde olan o kitap ve hikmeti tasdik edip doğrulayan bir peygamber gelecek. Ona mutlaka iman edeceksiniz ve mutlaka ona yardımda bulunacaksınız. Bunu kabul ettiniz mi? Ve bu ağır ahdimi üzerinize aldınız mı?’ demişti. Onlar da ‘Kabul ettik.’ demişlerdi. Allah da ‘O halde şahid olun, ben de sizinle beraber şahid olanlardanım.’ buyurmuştu.” (Âl-i imran: 81)
Allah-u Teâlâ Muhammed Aleyhisselâm’ı yalnız İsâ Aleyhisselâm’a değil, göndereceği bütün peygamberlere tanıtmıştı.
Âyet-i kerime’de geçen yardımdan maksat; bütün peygamberlerin ümmetlerine onu tavsiye etmesi, o peygamberin Allah-u Teâlâ’nın Habib’i ve Halil’i olduğunu anlatmalarıdır, fazilet ve meziyetini duyurmalarıdır.
Bu beyân-ı ilâhîden görülüyor ki, Allah-u Teâlâ böyle emrediyor.
Hıristiyanlar İsâ Aleyhisselâm’a inandıklarını iddia ettikleri halde ona dahi itaat etmiyorlar, karşı geliyorlar.
İsâ Aleyhisselâm’ın Müjdesi:
Hazret-i İsâ Aleyhisselâm göğe yükselmeden önce bütün insanlara en büyük müjdeyi vererek kendisinden sonra Ahmed isminde bir peygamber geleceğini ve ona uymalarını emretmişti:
“Ey İsrailoğulları! Doğrusu ben, benden önce gelmiş Tevrat’ı tasdik edip doğrulayan, benden sonra gelecek ve ismi Ahmed olacak bir Peygamber’i müjdeleyen Allah’ın size gönderilmiş bir peygamberiyim.” (Saf: 6)
İsrailoğulları peygamberlerinin sonuncusu olan İsâ Aleyhisselâm; kendi zamanına kadar gelen dini hayatı tazelemiş, kendisinden sonra gelecek olan Ahmed-i muhtar’ı açıkça ismiyle duyurmuş, fikir ve kanaatları son peygamber Muhammed Aleyhisselâm’a meylettirmiştir.
İsâ Aleyhisselâm’ın Tevrat’ı tasdik etmesi, haber verme itibariyledir. Zira Tevrat’ta hem İsâ Aleyhisselâm’a hem de son peygamber Muhammed Aleyhisselâm’a dair haberler vardı. Bu sebepledir ki İsâ Aleyhisselâm, Ahmed Aleyhisselâm’ın gelmesinin yakın olduğunu müjdelemek suretiyle bu husustaki haberlerin doğru olduğunu ispatlamıştır.
Ahmed; Allah-u Teâlâ’nın en çok methini yapan kişi mânâsına geldiği gibi, en çok methedilen veya kullar arasından en çok övülen kişi mânâsına da gelir.
Tevrat’ta İsâ Aleyhisselâm’ın gönderilmesine dair verilen müjde, onun gelişiyle gerçekleşmiş oldu. Muhammed Aleyhisselâm’ın geleceğine dair Tevrat’ın verdiği müjdeyi İsâ Aleyhisselâm tasdik ederek onun geleceğini müjdelemiş ve onun öncüsü olduğunu belirtmişti. Bu İsâ Aleyhisselâm’ın peygamberlik vazifelerinden birisi idi.
Bir taraftan ümmetinden iman edenlere ilâhî hükümleri tebliğ ederken, diğer taraftan da böyle bir peygamberin geleceğini tembih ve tebşir etmekti.
Hıristiyanlar ise biz İsâ Aleyhisselâm’a iman ettik diye oyalandılar. Oysa İsâ Aleyhisselâm, ahirzaman peygamberine uymalarını emretmişti. Fakat onu da inkâr ettiler. Biz İsâ Aleyhisselâm’a iman ettik iddialarına rağmen ona itaat dahi etmiyorlar.
Allah-u Teâlâ diğer bir Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmaktadır:
“Ehl-i kitaptan her biri, ölümünden önce İsâ’ya muhakkak iman edecektir.
Kıyamet gününde de o onlara şahit olacaktır.” (Nisâ: 159)
Her hıristiyan İsâ Aleyhisselâm’a iman ederek ölecek. İman edecekler amma, imanları makbul olmayacak. Çünkü zamanın peygamberi o değil. Ancak Resulullah Aleyhisselâm’a yapılan iman makbuldür.
İsâ Aleyhisselâm’ın onların aleyhine şahitlik yapması:
“Ben size Muhammed Aleyhisselâm’ın geleceğini, onun fazilet ve meziyetini bildirmedim mi? Ona iman etmenizi size işaret etmedim mi?” şeklindedir.
Ebu Hüreyre -radiyallahu anh- den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmuşlardır:
“Muhammedin nefsi yed-i kudretinde olan Allah’a yemin ederim ki, eğer bu ümmetten bir yahudi veya hıristiyan beni işitir de sonra benimle gönderilene iman etmeden ölürse, mutlaka cehennemlik olur.” (Müslim: 153)
Çünkü Allah-u Teâlâ’nın emrine itaat etmek gerekiyordu. İsâ Aleyhisselâm’ın da emrine itaat etmek gerekiyordu. Fakat onlar Allah-u Teâlâ’nın emrine ve hükmüne razı olmadılar, bunun için de küfre düşmüş oldular.
Bu Hadis-i şerif, Resulullah Aleyhisselâm’ın gönderilmesiyle bütün dinlerin neshedildiğine delildir. Hadis-i şerif’in hükmü yalnız Resulullah Aleyhisselâm’ın zamanında yaşayanlar için geçerli olmayıp, kıyamete kadar her devir insanlarına şamildir. Çünkü ikinci bir peygamber gelmeyecek, başka bir kitap inmeyecek.
İslâm Bütün Peygamberlerin Dinidir:
Gerek Musa Aleyhisselâm’ın ve gerekse İsâ Aleyhisselâm’ın getirdiği din aslında İslâm dini idi. Nitekim Kur’an-ı kerim’in bildirdiğine göre Musa Aleyhisselâm kavmine:
“Ey kavmim! Eğer siz gerçekten Allah’a inanıyorsanız ve O’na teslim olmuş Müslümanlar iseniz, O’na güvenin.” buyurmuştu. (Yunus: 84)
Havarilerin de İsâ Aleyhisselâm’a şöyle dedikleri Kur’an-ı kerim’de ifade edilmiştir:
“Biziz Allah’ın yardımcıları, Allah’a inandık. Sen de Ey İsâ! Şahid ol ki biz müslümanlarız.” (Âl-i imran: 52)
Gerek İsâ Aleyhisselâm gerek Havariler İslâm’ı kabul etmiş iken, size ne oluyor ki küfürde inat ediyorsunuz, kendi arzunuzla cehenneme gidiyorsunuz?
Ehl-i kitaptan iman edenler hakkında nazil olan bir Âyet-i kerime’de ise şöyle buyurulmaktadır:
“Kur’an onlara okunduğu zaman ‘Ona iman ettik, doğrusu o Rabbimizden gelen hakikattır. Esasen biz bundan önce de müslümanlığı kabul etmiş kimselerdik.’ dediler.” (Kasas: 53)
İşte gerçek inananlar böyle inandılar, iman ettiler ve kurtuldular. Fakat siz bu dalâletten nasıl kurtulacaksınız?
Allah katında ne hıristiyanlık ne de yahudilik makbul değildir. Ancak İslâm dini makbuldur.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde ulul-azm peygamberlerden İbrahim Aleyhisselâm’ın ne hıristiyan ne yahudi olduğunu, Allah’ı bir tanıyan bir müslüman olduğunu haber veriyor:
“İbrahim ne yahudi ne de hıristiyandı. Fakat o Allah’ı bir tanıyan dosdoğru bir müslümandı. Müşriklerden değildi.” (Âl-i imran: 67)
Çünkü yahudilik Musa Aleyhisselâm’ın şeriatından tahrif edilmiş bir dindir. Hıristiyanlık da İsâ Aleyhisselâm’ın şeriatından tahrif edilmiş bir dindir. Fakat o bütün bâtıl dinlerden uzak, hak dine mensup dosdoğru bir müslümandı. Allah-u Teâlâ İbrahim Aleyhisselâm’ın müşrik olmadığını beyan etmekle; yahudilerin ve hıristiyanların müşrik olduklarına işaret buyurmaktadır.
Ben de sizi Allah-u Teâlâ’nın kelamı ile davet ediyorum. İman eden kurtulur, etmeyenin kendi aleyhinedir.
İslâm dini ilk insan ve ilk peygamber Hazret-i Âdem Aleyhisselâm ile başlamış, zamanın akışı içerisinde ve her peygamber gelişinde en mükemmele doğru daima bir gelişme kaydetmiştir. Hazret-i Musâ Aleyhisselâm’a indirilen İslâm, Hazret-i Nuh Aleyhisselâm’a indirilen İslâm’dan daha geniş ve daha mükemmeldi. Hazret-i İsâ Aleyhisselâm’a gönderilen İslâm, Hazret-i Musa Aleyhisselâm’a indirilen İslâm’dan daha şümullü ve daha mükemmeldi. Muhammed Aleyhisselâm’a gelince de kemâlini buldu ve son şeklini aldı.
Artık İslâm’dan başka kıyamete kadar yeni bir din ve peygamber gelmeyecektir.
Allah-u Teâlâ son dini ve son peygamberini İslâm’ı tamamlayıcı olarak göndermiş, dinini tamamlamış;
“Allah katında din İslâm’dır.” (Âl-i imran: 19)
Fermanı ile mühürlemiştir.
Diğer bir Âyet-i kerime’sinde:
“Yaratmak da emretmek de O’na mahsustur.” buyuruyor. (A’raf: 54)
O’nun hükmü karşısında mahlukun hiç hükmü yoktur. Binaenaleyh narcılar her nekadar din kursalar da hükümsüzdür. Şüphesiz bu da Hazret-i Allah ve Resulullah’a iman edenler içindir.

Narcılar işe nasıl başladı? Temiz, nezih ve saf müslümanları ne şekilde soydular?
İlk evvelâ topladıkları talebelerine namaz kıldırıyorlardı, teheccüd namazına kaldırıyorlardı, ilk çıkışları böyle idi. Lâkin bu çok sürmedi. İslâm’ın ön safında görünerek halkı avladılar. Sonra lüzumlu olan maddeyi elde edince ve etraflarında kalabalıkları görünce, kendilerinde bir güç gördüler ve dinlerini ilân ettiler, ilâh kesildiler.
Halkı yemeğe dâvet ederlerdi. Yemekli toplantılar düzenlerlerdi. Balığı tutmak için olta attıkları gibi, gelenleri oltaya takarlardı. Cazgırlar: “Şu kadar şu verdi, şu kadar şu verdi!” diyerek oradaki halkı utandırırlar, paralarını alırlardı. Halkı mahçup etmek suretiyle senet imzalatırlardı ve bu senetleri ödemeyenleri icrâ ile tahsil ederlerdi, halka bu kadar zulmederlerdi.
Bu yolmalar, soymalar sofra eşkiyalığı değil midir?
Yanında parası olmayana senet imzalattırırlar, bu senetleri günü gelince ödeyemeyenler icraya verilir, evini, arabasını ve arsasını dahi elinden alırlardı. Hiçbir şeyini bırakmazlardı. Yani halkı kaz yerine koyarlardı. Bütün bunların hepsi dünyaya âlet etmek suretiyle oluyordu. Bütün bu sapıtıcı imamlar bu şekilde yapıyordu.
Oysa Allah-u Teâlâ:
“Sizden hiç bir ücret istemeyenlere uyun, onlar doğru yoldadırlar.” (Yâsin: 21)
Âyet-i kerime’si ile onların doğru olmadığını bildirdiği halde, halk onların doğru yolda olmadığını bilemedi. Onları müslüman zannetti ve yardım etti.
Haram lokma midelerine girince, hemen refahtan daha çok para toplamak yoluna girdiler. Refah’tan görerek onlar da sürekli para toplamaya başladılar, para toplamada onu da çok geçtiler ve bu husustaki Âyet-i kerime’leri tamamen inkâr ettiler. O kadar para topladılar ki, nihayet arzu ettikleri noktaya gelince paralarını muhafaza edemez oldular ve koyacak yer bulamadılar. Allah-u Teâlâ’nın en çok buğzettiği haramlardan birisi fâiz olduğu halde onlar banka kurdular.
“Ey iman edenler! Allah’tan sakınınız. Eğer imanınızda gerçek iseniz, fâizden arta kalanı bırakın almayın. Yok eğer fâizi terketmezseniz, bunun Allah’a ve Peygamber’ine açılmış bir savaş olduğunu bilin.” (Bakara: 278-279)
Âyet-i kerime’lerinde haber verildiği üzere, doğrudan doğruya Hazret-i Allah’a ve Resulullah Aleyhisselâm’a harp ilân ettiler.
Bu nur çıkınca, iç yüzlerini açığa vurunca bunların soygunları bitti. Bu para toplama hırsı onları İslâm dininden rahatça çıkardı. Böylece kendilerine tâbi olanları, o masum yavruların hepsini küfrün kucağına attılar.
Bu da yetmiyormuş gibi imanlı talebeleri yavaş yavaş küfre meylettirdiler. Papazlarla anlaştılar, papazları resmen hazret olarak kabul ettiler. “Küfrü hoş görün!” diye milyonlarca müslümanı küfre kaydırdılar. Nitekim papaya yazdığı mektup ve muhtevası gazetelerde neşredildi.
Alenen Hazret-i Allah’a karşı geldi ve küfrü hoş gördü, hoşgürüyü ilân etti ve bütün müslümanları kâfir olmaya dâvet etti.
Ona tâbi olanlar ona uydular, papazlarını hazret olarak kabul ettiler ve onlara tâbi oldular, böylece hepsi birden küfre kaydılar.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:
“Ey iman edenler! Müminleri bırakıp kâfirleri dost edinmeyin. Allah’ın aleyhinize apaçık bir ferman vermesini mi istersiniz?” (Nisâ: 144)
Bunların vasıfları daha önce “Nurcu” iken, bu hallerinden ötürü “Nurcu” isimlerini “Narcı” olarak vasıflandırdık. Bu ismi onlara biz verdik ve artık “Narcı” olarak tanınıyorlar. Nurculuk Said-i Nursî Hazretlerinde ve onun yolunda olanlarda kaldı.
Çünkü bunlar papazlarını hazret kabul ettikleri için, bunlara nurcu demek, İslâm’a büyük bir zillet getirir.
Allah-u Teâlâ mümine izzet, kâfire ise zillet vermiştir. Bu zillete düşenlere izzet vermek, İslâm’ın izzetini yok etmek demektir.
Nitekim Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:
“Sizden kim onları dost edinirse, o onlardandır.” buyuruyor. (Mâide: 51)
Küfrü hoş görmeyi, her yerde küfrün soluklanmasını ilân edince, hepsi de kabul ettiler. Onu ilâh olarak kabul edenler böylece küfre kaymış oldu ve küfür içinde donup kaldılar.
Şimdi soruyorum! Hanginiz küfrü reddetti, çirkin gördü, kabul etmediğini ilân etti? Duydunuz mu hiç?
Müslümanların küfrü çirkin ve iğrenç görüp ikrah ettiklerini ve kabul etmediklerini görünce; din-i İslâm’ı yıkmak ve müslümanlara zarar vermek ve küfre kaydırmak için solcularla birleştiler, onlarla bir oldular. Öyle olmadı mı?
Bütün insanlara küfrü hoş göstermeye çalıştılar. Böylece ilk çığırı bunlar açmış oldu.
Öyle ki;
Küfre dâvet ettiler. Küfre girmeyenlere zulmetmek için solcularla birleştiler, solcuların tarafına geçtiler ve müslümanlara çok büyük eziyet ettiler. Amma en büyük zararı yine kendileri gördüler. Çünkü Fethullah Gülen ve diğerleri hiçbir zaman bu solcuların zamanına kadar düşmemişti ve rezil olmamıştı.
Oysa Allah-u Teâlâ Vâkıa Sûre-i şerif’inde şöyle buyurmaktadır:
“Sağın adamları, ne uğurludur onlar!”
Solun adamları ne uğursuzdur onlar!
Hayır yarışlarında tâ öne geçip kazananlar, işte onlar (Allah’a en çok) yaklaştırılmış olanlardır.” (Vakıa: 8-11)
Bunlar bunu bilerek sola kaydılar ve Allah-u Teâlâ’ya hasım kesildiler.
Biz demiyor muyduk? Dikkatli olun, bu sapıtıcı imamlar deccalden daha tehlikelidir.
Her fırsatta sizi ikaz ediyorduk. Fakat siz onları müslüman zannediyordunuz, bütün gücünüzle onları destekliyordunuz ve yardım ediyordunuz. Din-i İslâm’ı yıksınlar diye mi bunu yapıyordunuz?
“Fâsıka ikram eden kimse İslâmiyetin yıkılmasına yardım etmiş olur.” (Münâvî)
Hadis-i şerif’ini kaç defa önünüze koymuştuk.
Allah-u Teâlâ’nın kendi yolundan çıkanları belirttiği:
“Sizden hiçbir ücret istemeyenlere uyun, onlar doğru yoldadırlar.” (Yâsin: 21)
Âyet-i kerime’sini kaç defa önünüze sunmuştuk. Doğrularla eğrileri bu Âyet-i kerime ayırmıyor muydu?
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:
“SİZİN İÇİN DECCAL’DEN DAHA ÇOK DECCAL OLMAYANLARDAN KORKARIM.
- Onlar kimlerdir?
SAPTIRICI İMAMLARDIR.” (Ahmed bin Hanbel)
Deccalden niçin daha beter?
Şöyleki; Deccal doğrudan doğruya Allah’lık dâvâsı ile çıkacak. İman-ı kâmil olanlar hiçbir zaman onun tuzağına düşmez. Ve fakat bunlar öyle bir sûrete büründülerki İslâm gibi görünüp sûret-i Hakk’tan göründüler.
İşte deccal bunu yapamaz. Deccalden beter oluşları, sûret-i haktan görünüşlerinden oldu. Böylece bir çok müslümanları hem imanlarından soydular aldılar, hem dünyalarını hem âhiretlerini yok ettiler.
Nitekim onların sapıtması ile yoldan sapanlar âhirette cehenneme düştükleri zaman bu sapıtıcılara şöyle söyleyecekleri Âyet-i kerime’de haber verilmektedir:
“Siz bize sağdan gelir, sûret-i haktan görünürdünüz.” (Saffat: 28)
Firavun, âhirette avanesinin önünde cehenneme gittiği gibi, bu sapıtıcı imamlar da küfre kaydırdığı kimselerin hepsinin cehennemde öncüleridir.
Bunların bu azgınlığı Allah-u Teâlâ’nın gazabına vesile oldu. Onlara en büyük darbeyi solculardan verdi. Gördünüz mü? Daha dünyada iken onlarla birleşmenin cezasını gördüler. Âhirette de onlarla beraber olacaklarını Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde beyan buyurmuyor mu?
“İnsan sınıflarından her birini biz o gün imamlarıyla beraber çağıracağız.” (İsrâ: 71)
Resulullah Efendimiz muhabbetle bir topluluğun arasına iltihak eden kişinin onlardan sayılacağını, mahşerde de onlarla haşrolacağını Hadis-i şerif’lerinde arzetmiyor mu?
“Kişi sevdiği ile haşrolunur.” (K. Hafâ)
“Kim bir topluluğun arasına girerse onlardan olur.” (Ebu Dâvud)
İşte onlarla beraber olmanın mükâfatı! Onlar bunu daha dünyada iken tattılar.
Nitekim bunlar hakkında Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmuşlardır:
“Âhir zamanda öyle kimseler türeyecektir ki, bunlar dinlerini dünyalığa âlet edeceklerdir. İnsanlara karşı koyun postuna bürünmüş gibi yumuşak ve güzel huylu görünürler. Dilleri şekerden bile tatlıdır, amma kalpleri kurt gönlü gibidir.
Aziz ve Celil olan Allah-u Teâlâ (bu gibi kimseler için) şöyle buyurur:
‘Bunlar acaba benim sonsuz affediciliğime mi güveniyorlar, yoksa bana karşı meydan mı okuyorlar? Ululuğum hakkı için, onlara öyle ağır bir musibet vereceğim ki, aralarında bulunan yumuşak başlılar şaşakalacaklardır.’” (Tirmizî)

KİMLER DESTEKLİYOR?



KİMLER DESTEKLİYOR?

Küfrün müdafileri yurt dışında bilhassa Türk Cumhuriyetlerinde okullar açmaktalar. Halkımız da bunların koyun postuna bürünmüş olduklarını bilmedikleri için, okulların İslâmi eğitim verdiğini, dini bilgiler öğrettiğini, Hazret-i Allah’a ve Resulullah’a bağlı gençler yetiştirdiğini zannetmektedir.
Bu okullarda nasıl eğitim verildiği hakkında güzel bir misal verelim; böylece bunların içyüzü daha da iyi anlaşılsın.
Narcılar’ın Türkmenistan’daki okullarından sorumlu bulunan Muammer Türkyılmaz -aynı zamanda Bilim Bakan Yardımcısı- Türkmenistan’ın Özbekistan’a göre daha liberal olduğunu, Dinler Tarihi dersi verilmesine izin verdiğini, ancak buna rağmen dikkatli davrandıklarını söylüyor. Hatta, öğretmenlerine özenip oruç tutan öğrencilerin oruçlarını bizzat kendisi bozdurmuş.
Halk da bunlar İslâm’ı orada temsil ediyor zannediyor. Oysa bunların İslâm’la uzaktan yakından alakası yok. Din eğitimi vermeyen, oruç tutan çocuklara oruç bozduran, nurcuların Türk Cumhuriyetlerinde İslâm’a zararı çok fazladır.
Yine Özbek-Türk Özel Liseleri Genel Müdürü Mahmut Bey şöyle diyor:
“Biz şöyle düşünüyoruz! Ne yaparsak burada kalıcı oluruz? Burada verdiğimiz hizmeti dünya ve Türkiye nasıl karşılar? Türkiye’deki gibi laik ve demokratik bir eğitim verirsek ancak kalıcı olabiliriz…”
“Dünya ve Türkiye nasıl karşılar” diyor, hiç “Allah-u Teâlâ beğenir mi, hoşnut olur mu?” demiyor. Bunlar İslâm’la alakalarını keseli çok olmuş.
Yaptıkları bu kadarla da kalmıyor. Adı geçen Muammer Türkyılmaz 1993 yılında bir toplantıda, Alarko şirketinin ortaklarından Yahudi Üzeyir Garih’ten faaliyetleri için maddi yardım istemiş, para dilenmiştir, bakın hem de bir Yahudiden.
Onlar için önemli olan gösteriş için açtıkları okulları. Hazret-i Allah’ın hükmüne imanları olsaydı böyle yapmazlardı. Yahudiden para dileniyorlar. Ne kadar da zavallılaşmışlar!
Yahudi Üzeyir Garih de şöyle açıklamalarda bulunmuş: “Bu okullar gördüğüm kadarıyla tamamen laik…” Bunu Yahudi söylüyor, okullardan memnun. Oysa onlar müslüman olsalar Hazret-i Allah’ı memnun etmeye çalışmaları gerekmez miydi?
Şöyle devam ediyor: “Ben o okulları görmeden şüphe içerisindeydim. Bu okullar yarının bir İslâm birliği amaçlı, dini esaslara dayanan birer misyoner okulu mudur diye. Fakat böyle olmadığını gözlerimle gördüm.”
Nasıl oldu da bu Yahudinin gözüne girmişler. Zaten bunların dostu ya papaz ya yahudi. Bunlar müslümanlarla dostluğu keseli çok oldu. Artık ya hıristiyanı kucaklarlar ya da yahudiden para dilenirler.
Allah-u Teâlâ Resulullah Aleyhisselâm’ın şahsında Kelâm-ı kadim’inde şöyle buyuruyor:
“Ben sizin taptıklarınıza tapmam, benim taptığıma da siz tapmazsınız. Ben de sizin taptığınıza asla tapacak değilim. Benim taptığıma da sizler tapmıyorsunuz. Sizin dininiz size, benim dinim banadır.” (Kafirun: 2-6)
Üzeyir Garih narcıların okullarına yardım yaptığını ve bunun artarak devam edeceğini söylüyor. Ayrıca şunları ekliyor: “Biz maddi mânevî yardımda bulunuyoruz… İslâm tolerans dinidir… Hocaefendi bu konuda ilerici bir düşünceye sahip.”
Yahudinin bunlara yardım etmesi, hem de maddi ve manevî, onlardan memnun olduğunun açık ve kat’i delilidir. Narcıların başarılı olmaya devam etmelerini istiyor. Bir yahudi bir müslümandan nasıl hoşnut olabilir?
Bunun cevabı Âyet-i kerime’de Allah-u Teâlâ tarafından beyan edilmektedir:
“Sen onların dinine uymadıkça ne yahudiler ne de hıristiyanlar senden asla hoşnut olmazlar.” (Bakara: 120)
Ve bütün bu yapılanlara basın sahip çıkıyor. Fethullah Gülen’i ve okullarını övüyorlar. Halbuki bu medya değil mi İslâm’a, şeriata ve müslümanlara, tesettürlü hanımlarımıza hakaret yağdıran ve savaş açan! Aynı medya Fethullah’ı destekliyor. Bunun sebebi nedir? Çünkü Fethullah İslâm dini ve İslâmiyet için çalışmıyor. Niçin çalıştığını onlar biliyorlar. Yoksa onların işine gelmezdi. O İslâm’dan uzaklaştıkça bunlar da onu destekliyor, onun Ahkâm-ı ilâhi ile alakası olmadığını gördükçe ön plana çıkartıyorlar.
Düşünün Bediüzzaman Hazretleri’ni kötüleyen basın-yayın organları, Fethullah’ı övüyorlar. Bediüzzaman Hazretleri’nin izini takip etseydi bu kadar destekçisi olmazdı. Hani Bediüzzaman Hazretleri’nin izini takip ediyorlardı? Biri Allah ve Resulü’nü, müslümanları dost seçti, diğeri yahudi ve hıristiyanları.
Âyet-i kerime’lerde şöyle buyurulmaktadır:
“Onları ateşe çağıran imamlar kıldık. Kıyamet günü onlar yardım da görmeyeceklerdir.
Bu dünya hayatında biz onların peşine bir lânet taktık. (Daima lânetle anılacaklardır.) Kıyamet gününde ise onlar çirkinleştirilip iğrenç kimselerden olacaklardır.” (Kasas: 41-42)

KÜFRÜ HOŞGÖRENLERİN İKİYÜZÜ


KÜFRÜ HOŞGÖRENLERİN İKİYÜZÜ

Narcılar her şeyi yapmışlar bir tek tükürüklerini yalamadıkları kalmıştı. Fakat onu da kendi dinleri uğruna yaptılar. Bundan bir sene evvel Patrik Bartholomeos’u hain ilân eden nurcular, şimdi onu alkışlıyorlar. Delilini mi istiyorsunuz:

Patrik Bartholomeos’un kötü niyetlerini öğrenmek isteyenler bunu en iyi onlardan öğrenebilirler. Kendi çıkardıkları dergi olan Aksiyon’dan alıntılarla Patrik ve Patrikhane’yi tanıyalım:
Fethullah Gülen ve bağlılarının çıkardığı haftalık AKSİYON dergisi 1-7 Temmuz 1995 tarihli 30. sayısında kapak konusu olarak Fener Rum Patriğini ve Patrikhane’yi işlemişti. Kullandıkları başlık şu idi: “Patrik ‘çizme’yi aştı.”
“…Patrik’in Fener Patrikhanesi’ni tüzel kişiliği olmayan, sıradan bir Türk kurumu olmaktan kurtarma girişimleri tabii ki bundan ibaret kalmayacaktı. Yıllardır planladıklarını gerçekleştirmek için, hızlı temposuna sonraki yıllarda da devam etti…”
“…Kısacası patrik ‘leyleği havada gören’ insan misali, 3.5 yılda tam 23 ayrı ülkeye üzerinde ‘çift başlı Bizans kartalı’ yerleştiren Yunan Olympus Havayolları’na ait bir uçakla dünya turu gerçekleştirdi. Yaptığı ziyaretler ve temaslarla Osmanlı döneminde hitap ettikleri alandan daha geniş bir coğrafya’da bütün Ortodoksları Fener Patrikhanesi altında toplamaya çalıştı. Bütün yurtdışı gezilerini de “ekümen-cihan patriği” sıfatıyla gerçekleştirdi. Böylece fiili olarak, Türk resmi makamlarının tepkisizliğinden de faydalanarak gayri-resmi bu sıfatına “hükmî şahsiyet” kazandırmaya çalıştı…”
Burada Patrik’in “cihan patriği” olma sevdası yeriliyor. Türk resmi makamlarının Patrik’in siyasetine ilgisizliği eleştiriliyor. Yani diyorlar ki “Bu patrik’i durdurun, Türkiye’ye zarar veriyor.” Ancak bir sene sonra yani şimdi bu tükürdüklerini yalıyorlar. Madem Türkiye’ye zarar veriyor, niye bir hıristiyanı sahipleniyorsunuz? Neden hem müslümanız deyip, hem de hıristiyanı dost ediniyorsunuz?
O zaman diyorlardı ki; papaz çizmeyi aştı, ama şimdi onun küfrü papazı aştı.
Yine aynı dergide şunları söylüyorlar:
“…Patrikhane, bütün Ordodoks dünyasının tek merkezi olma sevdasını, ısrarla reddetse bile Vatikan benzeri bir konumla sürdürmek istiyor. Bu amaçla Lozan’a göre genişletilmesi söz konusu olamayacak Patrikhane’nin çevresindeki toprakları artırmaya çalışarak daha geniş bir merkez elde etmeyi amaçlıyorlar…”
“…Bütün yurtdışı gezilerini Yunanistan’ın Olympus Havayolları ile yapan ‘özel olarak yetiştirilmiş ve korunmuş’ olan Patrik’e, ‘Değirmenin suyu nereden geliyor?’ diye sorulamıyorsa da, son 3.5 yıldır girişimleriyle nereye koştuğunu sormak artık kaçınılmaz hale geliyor…”
Acaba neden Fethullah Gülen bu soruyu sormadı?
Şöyle düşünmüş olmalı: “Boşver, vatanımızı ve dinimizi bölüversin, hoşgörelim!” Herşeyi hoşgörüyor ya, bunu da hoşgördü herhalde. Küfrü hoşgörenlerden ancak bu beklenir!
“… devletlerüstü uluslararası bir dini kurum statüsü elde etmek istiyor. ‘Devlet içinde devlet’ anlamına gelecek bu girişim, Türk dış ve iç politikası adına büyük riskler taşıyor. Ancak, bu konuda idarecilerimizin ‘siyasi irade gösterememiş olmaları Bartholemeos’un Patrikhane ve kendine ‘hükmi şahsiyet kazandırma girişimlerine de hız kazandırıyor…”
Patrik’in girişimlerinin vatanımız ve milletimiz için büyük tehlike teşkil ettiği vurgulanıyor. Yetkililerin siyasi irade gösteremediklerinden bahsediliyor, Bartholomeos’u sorgulamak için. Devletin patrik karşısında görevini yapamadığı eleştiriliyor. Peki ya Fethullah Gülen hangi sebeple Patriğin küfrünü hoş gördü? Bunu narcılar kendilerine soruyorlar mı? Yoksa körü körüne onu takip etmeye devam mı edecekler?
Yine yayın organları Aksiyon dergisinden alıntıya devam edelim:
“…PATRİK GÖREVDEN ALINSIN
Patrik “cihan patrikliği”ni resmen ilan edene kadar Türkiye’nin bağımsız bir devlet olarak, eli kolu bağlı bekleyeceğini düşünmek tabii yanlış olur. Patriği bu makama atayan Türkiye’dir. Lozan’a göre bir ihanetle karşı karşıya kaldığında onu görevden alma yetkisi de Türkiye’dedir. Hiçbir tüzel kişiliği olmayan Patrikhane’ye kazandırılmaya çalışılan “ekümenlik” sıfatı, Patrik’in dini yetkilerini aşarak kendine siyasi güç sağlama girişimleri, Türkiye’nin yeni bir “Patras Vakası” ile karşı karşıya bulunduğunun göstergesi. Patrik’in Lozan’ı aşan bütün bu girişimleri, Türkiye’nin kendisini görevden alma hakkını da tahakkuk ettirmektedir. Türkiye daha önce de, vatan hainliği yapan Sen Sinod Meclisi üyeleri Patrik Athenagoras’ın vekili Emilyanos ve Metropolit Canovalis’i 1964 yılında sınırdışı ederek, Yakovas’a 1958 yılında yurda girme yasağı koyarak bunu yapabileceğini göstermiştir.

Yıllardır perde arkasından ortodoks dünyasının birliğini sağlaması için yetiştirilen 270. Patrik I. Bartholomeos’u, Türkiye atadığı gibi görevden almalıdır. Bu, Patrikhane’ye Lozan’da belirlenen statünün dışında, güç ve sıfat kazandırmaya çalışanların heveslerini kursaklarında bırakacağı gibi, bundan sonra patriklik makamına gelecek ruhbanların da, Türkiye içinde uluslararası bir statü taşıyan “cihan patriği-ekümenlik” ilân etme hülyalarına kapılmalarını engelleyecektir. Patrikhane, 60 milyonluk Türkiye’de, 3 bin Ortodoks’un artık “Bizans Devleti”nin başşehrini diriltemeyeceklerini öğrenmelidir…”

İşte Aksiyon dergisi’nde Patrik’in görevden alınmasını isteyenler, şimdi patrikle dost olup küfrü hoş görüyorlar. Bu derece tenakuz içerisinde olmalarının sebebi nedir?
Şimdi derginin devamındaki satırları da dikkat nazarlarınıza sunuyoruz:
“… Bütün bu siyasi sebeplerin ötesinde, Patrikhane’ye karşı, Türk toplumunda bir güven bunalımı yaşanmakta. Bu güven bunalımı 1821 yılındaki “Patras Vakası” ile başladı. Mora’da Ortodoks Rumlar tarafından o tarihte çıkarılan bir isyanda, onbin kadar Müslüman katledilmiş, bu isyanın da Patrik tarafından organize edildiği ortaya çıkmıştı. Patrik Gregoryas, Patrikhane’nin halen kapalı olan orta kapısının önünde, kendisini atayan sultanın fermanıyla olaylara karışan üç metropolit de idam ediliyordu. Bu hadiseden sonra, Osmanlı Rumlar’ı arasında Osmanlı düşmanlığının uyarılması için yapılan çalışmaların Patrikhane’nin de gayretleriyle arttığı gözlenmektedir.

Fener’de oturan ruhbanların Kurtuluş Savaşı’nda da Türkler’e unutulmayacak ihanetleri vardır. Etniki Eteryacı Mavri Mira, Pontus Rum Cemiyeti gibi Osmanlı’yı bölmeyi hedefleyen derneklerin organizasyonunda Ortodoks kiliselerin rolü bilinmekte. Yunan işgalini alkışlamak için Rum okullarının üç gün kapatılması, Ayasofya’ya dikilmek için çanlar ve çift başlı bayraklar hazırlanması da bunlar arasında. Patrikhane, Yunan işgaliyle birlikte Megola İdea’nın gerçekleşmesi için o kadar iyi çalışmıştır ki, Yunan Dışişleri Bakanlığı, yaptığı hizmetlerden dolayı 5 Mart 1921’de bir teşekkür mesajı yayınlamıştır.
Geçmişte yaşanan bütün bu olumsuzluklar, Türkiye’de “evlat”, Patrikhane’de de “kuyruk” acısı sürdüğü müddetçe güvenin bir daha tazelenmesinin oldukça zor olduğunu gösteriyor. Bartholomeos’un Vatikan’dan Çin’e kadar uzanan bölgede yaptığı yeni faaliyetleri de buna eklenince…”

İşte bunların çıkardığı Aksiyon dergisi Patrik ve Patrikhane’yi böyle kötülüyor. Aynı adama Fethullah Gülen ise “Hazret” diyor.
Fethullah Gülen ve bağlılarının çıkardığı Zaman gazetesinde ise 28 Haziran 1995 Tarihli Orhan Öztürk’ün haberi şöyle:
“Patrik’ten Tahrik:
Fener Patriği I. Bartholomeos Türk hükümetinin, kendilerini yok etme politikaları güttüğünü iddia ederek, ülkemizi ABD ve diğer Batı ülkelerine şikayet edeceği tehdidini savurdu… İstanbul’un Ortodoksluğun ruhani başkenti olduğunu ve bu şehri terketmeleri yönünde gelen baskılara sonuna kadar dayanacaklarını söyledi. ‘Yüzlerce İmam Hatip okulu varken bizim Heybeliada’daki Ortodoks Teoloji Okulumuz zorla kapatıldı’ diyen Patrik, İmam-Hatip liselerinden duyduğu rahatsızlığı dile getirdi. Patrik; ‘Yaklaşık olarak 250 adet İmam-Hatip okulunun yeniden açılması gündemde. Türkiye diğer Müslüman ülkeler gibi hızla İslâmi çizgiye doğru kayıyor. Bunun neticesi olarak bize hayat hakkı tanınmıyor.’ dedi.

Türkiye’yi Batılılara şikayet edeceğini söylüyor ve İmam-Hatip liselerini diline doluyordu. Tabii Zaman gazetesi de bunu eleştiriyor, haber yapıyordu.
1 Temmuz 1995 tarihli Zaman gazetesi ise şöyle manşet atmıştı: “Bartholomeos Papa statüsü peşinde.” Yazının devamında Bartholomeos’un Yunan Megalo İdea’sını gerçekleştirme peşinde koştuğu yazılmıştı.

Aynı haberde şöyle bir bölüm var:

“…Katolik ve Ortodoks dünyasının dini liderlerinin biraraya gelmesi ve Fener Rum Patriği I. Bartholomeos’un sürdürdüğü faaliyetlerin arkasında Bizans İmparatorluğu’nun yeniden canlandırılması hayalinin yattığı…”

O zaman patrik bu kadar kötü idi de şimdi iyi mi oldu? O zaman vatan haini idi de şimdi “Hazret” mi oldu?
ŞİMDİ NE DEĞİŞTİ?
Aynı Aksiyon dergisinin 13-19 Nisan 1996 tarihli 71. sayısında kapak başlığı “Diyaloğa Doğru”. Konu Fethullah Gülen’le Patrik’in görüşmesi. Orada ise şöyle yazıyorlar:
“… Fethullah Gülen ile Fener Rum Patriği Bartholomeos görüşmesinin Türkiye’nin menfaatleri için oldukça yararlı bir görüşme olarak nitelendirdiler. Görüşmenin son derece yapıcı geçtiğini belirten diplomatik kaynaklar, bu tip yakınlaşmaların Türkiye’nin dünyadaki prestijini de artıracağını savundular. Aynı kaynaklar Bartholomeos’un dünya çapında ve Hıristiyan dünyasında oldukça tanınan ve sevilen bir dini lider olduğu hatırlatılarak, Rum Patriği’nin kendisi ile azılı Türk düşmanı Yakovas arasına ciddi bir mesafe koyduğunu ve hatta Yunanistan hükümeti ile de ilişkilerinin iyi olmadığını iddia ettiler. 2004 İstanbul Olimpiyatları için çabalayan Türkiye’nin daha rasyonel davranıp Bartholomeos’un popülaritesinden faydalanarak Olimpiyatlar için daha tutarlı kulis yapabileceğini savundular…”
İnsafla düşünün; daha dün bu kadar hakkında yazı yazılan patrik şimdi oldukça sevilen bir dini lider konumuna getirilmiş.
2 Ekim 1996 tarihli Zaman gazetesinin başlığı ise şöyle:
“Medeniyetlerarası diyalog için ilk adım.

Konferansta alkışlarla karşılanan bir konuşma yapan Fener Rum Patriği Bartholomeos’un Fethullah Gülen hakkındaki sözleri bir takım acı olaylar yaşanmadan da uzlaşılabileceğinin somut bir göstergesi olarak kabul edildi…”

Yine bunların çıkardığı Zaman gatetesinde hoşgörü konferansı hakkında şöyle yazılmış:
“ÇOK RENKLİ MOZAYİK
Vatikan İstanbul Temsilcisi Georges Morovitch, Katolik Cemaati Ruhani Lideri Kati Pelatre, Türkiye Protestan Prespiteryan Cemaati Sözcüsü İsa Karataş ve Yunanistan Başkonsolosu Fotis Ksidas’ın da katıldığı konferans çok renkli bir mozayik meydana getirirken konuşmacıların hoşgörü yüklü sözleri büyük takdir topladı. Üzeyir Garih’in “Şu anda burada insanların birbirlerini sevmeleri ve birbirleriyle ilişki kurmaları için adeta eğitim yapılıyor.”, Patrik Bartholomeos’un “Fethullah Gülen Hoca’mızla birbirimizi çok seviyoruz. O hepimiz için barışın, hoşgörünün ve insanlık için muteber olan değerlerin bir timsalidir.” ve Fethullah Gülen Hocaefendi’nin “Birbirimizi kendi içimizde kabul edemedik o yüzden de kendi cennetimizi kaybettik.” sözleri buluşma noktasını işaret ediyordu.”
Acaba ne değişti de eskiden kötüledikleri, yerden yere vurdukları Patrik’i ve Patrikhane’yi sahipleniyorlar? Hatta Fethullah Gülen Bartholomeos’a “Patrik Hazretleri” diye hitap ediyor. Bunun sebebi nedir?
1 Ekim 1996 tarihinde ise yine aynı gazete de şöyle haber vardı:
“HEP BÖYLE, EL ELE!
Dünya Hoşgörüye Muhtaç

Hoşgörünün Timsali:
Adı adeta hoşgörü kavramı ile bütünleşen Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı, üçüncü yaş gününü, ününe layık bir gece ile Lütfi Kırdar Kongre Merkezi’nde kutladı. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin, rahatsızlığına rağmen son anda katıldığı muhteşem törende, toplumumuzun her kesiminden aydınlar, “Mutlu yarınlar için el ele” vermenin kaçınılmazlığını vurguladılar. Hiçbir din, dil, ırk ve sosyal statü ayırımı gözetmeksizin bir araya gelen davetliler, ülkemizin ihtiyacı olan toplumsal uzlaşma ve hoşgörünün görülmeye değer tablosunu oluşturdular.
Bartholomeos da Katıldı:

Toplantıya iştirakiyle çok manidar bir misyon ifa eden ve önemli bir konuşma yapan Fener Rum Patriği Bartholomeos, barışın, savaştan daha zor olduğunu ifade ettikten sonra vakfın yerine getirmeye çalıştığı görevin anlam ve önemine dikkat çekti. Patrik Bartholomeos, sözlerini şöyle noktaladı: “Biraz da, Fethullah Gülen hocamızdan bahsetmek ve şunu söylemek istiyorum. Sayın Fethullah Gülen hakikaten hepimiz için, barış ve hoşgörü için, bütün ülke liderleri ve bütün insanlık için muteber olan değerlerin bir timsalidir. Bu yönüyle kendilerini hepimiz hem seviyoruz, hem sayıyoruz.”
Bundan bir sene evvel Patrik hakkında suçlayıcı haberler yazan, “Sınırdışı edelim” diyen bunlar, şimdi “El ele verelim mutlu yarınları beraber kuralım.” diyorlar. El ele verelim demeleri bile hıristiyanları dost edindiklerinin delili değil midir? Gazetenin başlığına dikkat edin, “Hep böyle!” Hep böyle kalalım, beraber, dost olarak diyorlar, kendi dinlerine göre icraat yapıyorlar. Hıristiyanlarla el ele verip beraberce nereye gideceklerini iyi düşünsünler!
Halk bu değişikliğin sebebini merak ediyor. Neden tükürüklerini yaladıklarını soruyor.
“Eğer onlar Allah’a, Peygamber’e ve ona indirilen Kur’an’a inanmış olsalardı, onları dost edinmezlerdi. Fakat onların çoğu yoldan çıkmışlardır.” (Mâide: 81)

“EY İNANANLAR! MÜMİNLERİ BIRAKIP DA KÂFİRLERİ DOST EDİNMEYİN!”


“EY İNANANLAR!

MÜMİNLERİ BIRAKIP DA KÂFİRLERİ DOST EDİNMEYİN!”

(NİSÂ: 144)

Küfrü hoş gören narcılar Allah-u Teâlâ’nın koyduğu hudutları inkâr edip kaldırdılar. Onlara tâbi olanların hepsini küfür içine daldırdılar. Hepsi küfre düştüler. Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde: “Onlarla dost olan onlardandır.” Beyan-ı ilâhîsini ferman buyurmuştur. “Ey inananlar! Yahudi ve hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostudurlar. Sizden her kim onları dost edinirse, o onlardandır.” (Mâide: 51) İşte bu Âyet-i kerime onlara kâfidir. Bu Âyet-i kerime onların işini bitirir. Bu uzun uzun beyanlarımıza gelince halka hakikatı duyurmak içindir. Bu Âyet-i kerime bu hareketleri reddediyor ve “Kim ki kâfirlere uyarsa o onlardandır” buyuruyor. Emr-i ilâhi böyle olduğu halde bu küfrü hoş gören narcılar bu hoşgörüyü narcılık dinine göre mi yoksa İslâm dini namına mı yapıyor?


Küfrü Hoş Görenler:
Küfrü hoş gören narcılar Allah-u Teâlâ’nın koyduğu hudutları inkâr edip kaldırdılar. Kendilerine tâbi olanların hepsini küfür içine daldırdılar. Hepsi küfre düştüler.
Allah-u Teâlâ Mâide sûre-i şerif’inin 51. Âyet-i kerime’sinde:
“Onlarla dost olan onlardandır.”
Beyan-ı ilâhîsini ferman buyurmuştur.
Allah-u Teâlâ yahudi ve hıristiyanlarla dost olmayı, onlarla aynı safta bulunmayı, onlarla müminler gibi haşır-neşir olmayı yasaklamış, onlara gösterilecek bir dostluğun kötü neticesini Âyet-i kerime’sinde ihtar buyurmuştur:
“Ey inananlar! Yahudi ve hıristiyanları dost edinmeyin!” (Mâide: 51)
Bu ilâhî hitab, İslâmiyet’in ilk yıllarından itibaren kıyamete kadar gelip geçecek olan bütün müslümanlaradır.
Onlar İslâm’ın ve müslümanların düşmanıdırlar, müslümanların başına daima bir gaile çıkarmaktan ve kötülük etmekten başka bir şey düşünmezler. Dinini terkedip kendilerine tâbi olmadıkça, hiç bir müslümandan memnun olmazlar.
Müslümanlarla savaşmak hususunda tarih boyunca daima dinsizlerden yana olmuşlardır. İki yüz yıl boyunca haçlı seferleriyle İslâm beldelerine saldıranlar onlardır.
İslâm’a ve müslümanlara karşı küfrün tek millet olduğuna delil:
“Onlar birbirinin dostudurlar.” (Mâide: 51)
Onlar hiç bir yerde, hiç bir tarihte müslümanlara dost olmamışlardır. Müslümanlarla savaşmakta her zaman için birbirine dost olmuşlardır. İnkâr ve sapıklıkta birleştikleri için, müslümanlara karşı bir el gibidirler.
“Sizden kim onları dost edinirse, o onlardandır.” (Mâide: 51)
Onlara benzemiş, onlardan bir kimse gibi olmuştur. Onların hükmü ne ise, onların da hükmü o olur. O artık İslâm’a değil, onlara ve isteklerine hizmet eder. Netice itibariyle onlardan sayılır, ahirette onlarla beraber haşrolur. Onlardan olandan başkası onlarla dost olmaz.
İşte bu Âyet-i kerime onlara kâfidir. Bu Âyet-i kerime bu hareketleri reddediyor ve “Kim ki kâfirlere uyarsa o onlardandır” buyuruyor. Emr-i ilâhi böyle olduğu halde bu küfrü hoş gören narcılar bu hoşgörüyü narcılık dinine göre mi yoksa İslâm dini namına mı yapıyor?
Bu sert ve şiddetli hüküm, müslümanların onlardan uzak durmalarını ve sakınmalarını ihtar içindir.
“Şüphesiz ki Allah, zâlimler güruhunu hidayete erdirmez.” (Mâide: 51)
İradelerini dalâlete sarfettikleri için, hidayete müstehak değildirler.
Bu halleriyle İslâm’ın izzetini ayaklar altına almış, hem Allah-u Teâlâ’nın dinine, hem kendilerine, hem de müslümanlara zulmetmiş oldular.
İmanın alâmetlerinden birisi de hiç şüphesiz ki Allah-u Teâlâ’nın düşmanlarından nefret duymaktır.

İman ve Küfür Berzahı:
Merakla sorulan bir soru:
“Fethullah bunlarla dostluğu yani küfrü hoş görmeyi Narcılık dininin namına mı yapıyor, yoksa kendisini müslümanmış gibi mi göstermeye çalışıyor?”
Böyle bir sapıtmayı İslâm dini reddeder. “O onlardandır” der. O halde bunun açığa çıkması lâzımdır. Narcılık dini namına yaptığını belirtmesi ve ilân etmesi gerekiyor.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde babalar ve oğullar dahi olsa, küfrü imana tercih ettiklerinde, onlarla dostluktan menederek şöyle buyurmuştur:
“Ey iman edenler! Küfrü imana tercih ediyorlarsa, babalarınızı ve kardeşlerinizi dost edinmeyin.

Sizden kim onları dost edinirse, işte onlar zâlimlerdir.” (Tevbe: 23)
Yani, başkaları şöyle dursun öz babalarınızı, öz kardeşlerinizi bile, kâfirliği müminliğe tercih ettikleri takdirde dost edinmeyin, küfre yardımcı olmayın.
Allah-u Teâlâ bu gibi kimseleri Âyet-i kerime’sinde “Müminler yerine kâfirleri dost edinmek” sıfatı ile vasıflandırmıştır:
“Onlar müminleri bırakıp kâfirleri dost edinirler. Onların tarafında bir şeref ve kudret mi arıyorlar? Bilsinler ki şeref ve kudret tamamen Allah’a aittir.” (Nisâ: 139)
Allah-u Teâlâ böyle buyurduğu halde şu duruma bir bakın!
Bu Âyet-i kerime onların iç durumlarını ne kadar güzel beyan ediyor!
Allah-u Teâlâ’nın izzet vermediği kimseler hiç bir şekilde şerefli olamazlar. O müminleri şerefli kılmıştır. Şu halde kâfirlerin dostluğundan şeref beklemek ne kadar terstir!
Allah-u Teâlâ değil onlarla dost olmayı, onlarla oturup kalkmayı bile yasaklamaktadır:
“O size kitap’ta şunu indirdi:

Allah’ın âyetlerine küfredildiğini ve alaya alındığını işittiğinizde, onlar başka bir söze geçmedikçe yanlarında oturmayın. Yoksa siz de onlar gibi olursunuz.

Doğrusu Allah münafıkların ve kâfirlerin hepsini cehennemde toplayacaktır.” (Nisâ: 140)
Onlarla aralarında hiç bir fark kalmayacaktır. Çünkü kişi sevdiği ile beraberdir. Dünyada hemhal oldukları gibi cehennemde de beraber bulunacaklardır.
Allah-u Teâlâ Kur’an-ı kerim’inde yahudi ve hıristiyanların, aralarında hüküm vermek üzere Allah’ın kitab’ına çağrıldıkları zaman yüz çevirip geri döndüklerini beyan buyurmaktadır. Bu yüz çevirip geri dönüşlerinin sebebi, onların Allah-u Teâlâ’nın aziz edici, zelil edici, mülkün sahibi, her şeye kâdir olduğunu kabul etmeyişleridir.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde şöyle duâ etmemizi emir buyurmaktadır:
“De ki: Ey mülkün gerçek sahibi Allah’ım! Sen mülkü kime dilersen ona verirsin, kimden dilersen ondan alırsın. Kime dilersen ona izzet verirsin, yükseltirsin. Kime dilersen ona zillet verirsin, alçaltırsın. Hayır senin elindedir. Sen her şeye kadirsin.” (Âl-i imran: 26)
Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Kâfirlere ve münafıklara itaat etme!” (Ahzab: 48)
Bu Âyet-i kerime hakkında Elmalılı Hamdi Yazır Efendi tefsirinde şöyle söylemektedir:
“Dâvet görevini yerine getirirken onlara dost gibi görünmek, alçaktan almak, tebliğde yumuşak davranmak yasaklanıyor. Yasaklama ve uzlaştırma, abartı ile onları heyecana getirmek için mânâ ‘İtaat etme!’ biçiminde olumsuz ifade edilmiş ve Allah’ın emirlerini tebliğde bir nebze hoşgörü, kâfirlere ve münâfıklara itaat etmek mânâsında olduğu anlatılmıştır.”

Müminle Kâfirin Berzahı:
Küfürde olduklarını anlamanız için kâfi olan Âyet-i kerimeler:
Allah-u Teâlâ:
“Birbirine hasım iki zümre.” (Hacc: 19)
Âyet-i kerime’si ile inananlarla inanmayanları ayırmıştır. Hal böyle olunca bir müminin kâfirleri ve münafıkları dost edinmesi yasaklanmıştır.
Allah-u Teâlâ böyle buyuruyor. Bu, Âyet-i kerime’yi inkâr ediyor. Bütün müslümanları küfrü hoş görmeye çağırıyor. Çünkü ona göre her Âyet-i kerime teferruattan ibaret.
Aslında bu Âyet-i kerime mü’min ile kâfiri, imanla küfrü ayırması bakımından kâfidir.
Biz halkın zannına göre hareket edenlerden değiliz. İlâhî hükme bakarız ve ona dayanarak iş ve icraat yaparız.
Diğer bir Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Müminler, müminleri bırakıp kâfirleri dost edinmesinler. Kim bunu yaparsa, Allah ile hiç bir dostluğu kalmaz.” (Âl-i imran: 28)
Bu Âyet-i kerime dahi kâfidir. Bu Âyet-i kerime onların işini bitirir. Bu Âyet-i kerime hakkında ise Elmalılı Hamdi Yazır Efendi, tefsirinde şöyle söylemektedir:
“Müminler iman hasletine küfür hasletini karıştıracak, müminlere şimdiki zamanda veya gelecekte zararı dokunacak, İslâm’a zarar verecek ve ters düşecek bir surette kâfirlerle dostluk ilişkilerine girmesin.”
Bir diğer Âyet-i kerime’de ise:
“Eğer onlara uyarsanız siz de müşrik olursunuz.” buyuruluyor. (En’am: 121)
Burada da apaşikâr görülüyor ki onlara meyledenlerin onlardan olduğunu Allah-u Teâlâ buyuruyor ve iman edenlere duyuruyor.
Küfürde olduklarını anlamanız için bu Âyet-i kerime dahi kâfidir. Bu Âyet-i kerime dahi onların işini bitirir.
Amellerin en üstünü Allah için sevmek, Allah için buğzetmek değil midir?
“Eğer onlar Allah’a, Peygamber’e ve ona indirilen Kur’an’a inanmış olsalardı, onları dost edinmezlerdi. Fakat onların çoğu yoldan çıkmışlardır.” (Mâide: 81)
Onlar küfür ve nifaklarını devam ettiren kimselerdir.
Bu Âyet-i kerime dahi onları tanımanız için kâfi değil midir?
“Kim Allah’ı, Peygamber’ini ve inananları dost edinirse bilsin ki, Allah’tan yana olanlar şüphesiz üstün gelirler.” (Mâide: 56)
Diğerlerinin üstünlüğü görünüştedir veya geçicidir.
Bu Âyet-i kerime dahi kâfi değil midir?
“Onlardan bir çoğunun, kâfirleri dost edindiklerini görürsün.

Nefislerinin kendi önlerine sürdüğü şey ne kötüdür! Allah onlara gazap etmiştir ve azapta ebedi kalıcıdırlar.” (Mâide: 80)
Bu Âyet-i kerime dahi onları tanımanız için yeterlidir. Bu Âyet-i kerime onların işini bitirir.
Küfür içinde olduklarını anlamanız için aslında bir tanesi kâfi idi. Fakat size bunları ayrı ayrı hatırlatıyoruz.
İşte bu Âyet-i kerime’lere bakarak hüküm veriyoruz. Çünkü yaratmak da emretmek de ancak Hazret-i Allah’a mahsustur.
Bütün bu sözlerimiz, bilmeyerek dalâlet çukuruna düşürülür endişesi ile açık olarak söylenmiştir. Yoksa dalâlet ehlini ikna için değildir. Zira onlar Allah ve Resul’ünün emrini dinlemeyip hiçe sayıyorlar, bizi mi dinleyecekler?
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:
“Müminler o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman kalpleri titrer, kendilerine Allah’ın âyetleri okunduğu zaman onların imanlarını artırır ve yalnız Rabblerine tevekkül ederler.” buyuruyor. (Enfâl: 2)
Bunların kalpleri titremek şöyle dursun, kılları kıpırdamıyor. Ruhları öldüğü için. Artık onlar duymazlar.
Hazret-i Allah Âyet-i kerime’sinde:
“Faydalı olacaksa öğüt ver. Allah’tan korkan öğüt alacak, bedbaht olan ise ondan kaçınacaktır.” buyuruyor. (A’lâ: 9-10-11)
Din nasihatla kaim olduğu için, az bile olsa muhakkak ki faydası olur.
Nitekim diğer bir Âyet-i kerime’de:
“Öğüt ver, hatırlat. Çünkü öğüt ve nasihat müminlere fayda verir.” (Zâriyat: 55)
İman etmiş olanların unutmamasına, gaflete düşmemesine, imanlarının kemalleşmesine, kalplerinin itminan olmasına, bilmediklerinin öğrenilmesine sebep olur.
Bu Âyet-i kerimeler bunların durumunu açıkça beyan buyuruyor.
Bunların müslüman olup olmadığını bilmeniz için Hazret-i Allah’a ve Kelâmullah’a iman edip inanan için aslında bir tek Âyet-i kerime kâfidir. Sizin önünüze bunca ilâhi emir ve hükümleri sermekteki gayemiz, bunlara kaçacağı ve yalan uyduracağı yer bırakmamaktır. Artık huzur-u kalb ile rahatça kararınızı verdiniz değil mi?
Zira bütün iğrenç sahne önünüze serildi. Şeref, izzet, azamet Hazret-i Allah’a mahsustur. O’nun gönderdiği Peygamberler’ine, indirdiği Kitab’ına ve içindeki hükümlerine gerçekten iman edip, taat ve takvâsı ile imanını kemalleştirmeye gayret edenlere mahsustur.
Âyet-i kerime’de:
“Ey inananlar! Müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmeyin! Allah’ın aleyhinize apaçık bir ferman vermesini mi istersiniz?” buyuruluyor. (Nisâ: 144)
Allah-u Teâlâ müminlere, dost ve düşmanlarını ayırdetmesini muhakkak emrediyor.
Bu Âyetler doğru ise -ki doğru olduğunda hiç bir şüphe yoktur- kabul etmeleri lâzımdır.
Âyet-i kerime’de;
“Fitneden eser kalmayıp ve din de tamamen Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse şüphesiz ki Allah onların yaptıklarını görendir.” diye emredilmektedir. (Enfâl: 39)
Allah-u Teâlâ’nın kullarını kişilere mahkum tutan bâtıl dinler, Hak din karşısında yıkılıp yokolup gitsin, Hak hâkim olsun, fitne kalksın.
Mümin kardeşlerime hürmet, saygı ve sevgiden başka hiç bir sözümüz yoktur.
Sözümüz sadece İslâm birliğini ve güzel vatanımızı bölmek isteyen bölücülerle, hakikatı aslından çıkarıp dalâlet yollarına saptırmak isteyenleredir.
Bu hareketim bu Âyet-i kerime’ye göredir. Bir diğer Âyet-i kerime’de ise Allah-u Teâlâ cihadı emretmektedir:
“Ey Peygamber! Kâfirlerle ve münafıklarla cihad et! Onlara karşı sert davran. Onların varacağı yer cehennemdir. O gidilecek yer ne kötüdür!” (Tahrim: 9)
Benim bu tutumlarım bu Âyet-i kerime’lere göredir. Hareketim zanna dayanmıyor. Bunun için de bize cevap vermeye kalkışan bir kimse, ancak koyduğum Âyet-i kerime’lere cevap vermek mecburiyetindedir.
Şu Âyet-i kerimeler de onların içyüzünü tarif eder:
“Hayır! Zulmedenler körü körüne heveslerine uymuşlardır. Allah’ın saptırdığı kimseleri kim doğru yola eriştirebilir? Onların yardımcıları da yoktur.” (Rum: 29)
Hevâ ve heveslerinin ardından koştuklarından dolayı şirke saptılar.
“Hakk’a yönelerek kendini Allah’ın insanlara yaratılıştan verdiği dine ver. Zira Allah’ın yaratışında değişme yoktur. Bu, dimdik ayakta duran bir dindir. Fakat insanların çoğu bilmezler.” (Rum: 30)
Bâtıl yollara, bâtıl dinlere uyar dururlar.
Allah-u Teâlâ kâfirlerle münafıkları aynı seviyede tutmakta ve onlarla nasıl mücadele edilmesi gerektiğini emir buyurmaktadır:
“Ey Peygamber! Kâfirlerle ve münâfıklarla cihad et, onlara karşı sert davran. Onların varacağı yer cehennemdir. O gidilecek yer ne kötüdür.” (Tevbe: 73)
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:
“İşte bu benim dosdoğru yolumdur. Siz ona uyun. Başkaca yollara gidip de onlar sizi Allah’ın yolundan ayırmasın.” buyuruyor. (En’am: 153)
Ona sımsıkı sarılın, o başkaca yollar sizi parçalar ve doğru yoldan uzaklaştırır.
Fethullah Gülen Allah-u Teâlâ’nın İslâm ile küfür arasındaki berzahını kaldırdı. Küfrü hoş gören narcıları küfrün içine koydu.
“Bu hükümler Allah’ın hudutlarıdır. Kim Allah’ın hudutlarını aşarsa kendine yazık etmiş olur.” (Talâk: 1)

Küfre İltifat:
Konuşmasında: “Patrik Hazretleri bu centilmenliği yapmışlardır.” demiştir.
Allah-u Teâlâ’nın en büyük düşmanlarından birine Hazret dediği zaman içi titreyip hiç Hazret-i Allah’tan korkmadı mı?
İmanın hiç mi eseri kalmadı, tamamen mi sukut etmiş? Siz bu ani dönüşün sebebini sorun ve araştırın. Bu sözü söylerken narcılık dini namına mı söyledi, yoksa kendisini müslüman imiş gibi mi gösterdi?
Oysa İslâm dini böyle bir dalâleti kesinlikle reddeder.
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerifler’inde:
“Münafık adamlara ‘Efendi’ diye hitap etmeyin. Zira o, efendi denilerek büyütülecek olursa, Allah’ın sevmediğini tâzim ettiğinizden dolayı, Aziz ve Celil olan Rabbinizin gadabını celbetmiş olursunuz.” buyurmuştur. (Ebu Dâvud)
O ise bu emr-i nebevîyi hafife almış, göz göre göre Allah düşmanına Hazret demek küstahlığında bulunmuştur.
Biz de diyoruz ki, biz Hazret-i Allah ile övünüyoruz. Hazretimiz Allah’tır. O ise papaza Hazret diyor. Bizim Mevlâmız Allah, onun mevlâsı ise papaz. Biz varlığımızdan utanıyoruz, Var ile övünüyoruz. O ise varlığı ile, kalabalığı ile övünüyor.
Uhud savaşının son safhaları idi. Yetmiş kadar şehid verilmiş, bir çok mücahid ağır yaralar almış, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz ise takatsiz kalmıştı. Uhud dağındaki kayalığa çıkıp orada dinlenmek istiyordu. Fakat çok yorgun ve bitkin bir halde olduğu için yürümeye takati yoktu.
Talha bin Ubeydullah -radiyallahu anh- hemen yere çöktü, sırtına alarak kayalığa kadar çıkardı.
Ashab-ı kiram Resulullah Aleyhisselâm’ı görünce sevindiler, etrafında toplanınca üzüntüleri dinmişti.
Müslümanların Uhud kayalığına çıktığını gören Ebu Süfyan da bir takım müşriklerle başka bir yoldan üst tarafa çıkıp ansızın üzerlerine hücum etmek istedi. Müslümanlar üzerlerine taş atarak müşriklerin dağa çıkmasına mani oldular.
Ebu Süfyan Resulullah Aleyhisselâm’ın sağ olup olmadığı hakkındaki şüphesini gidermek için müslümanlara karşı üç kere “İçinizde Muhammed var mı, sağ mı?” diye bağırdı. Resulullah Aleyhisselâm cevap verilmemesini söyledi. Ebu Süfyan “Ebu Bekir sağ mı, Ömer sağ mı?” diye üç kere tekrarladı. Karşılık verilmeyince, ordusuna dönerek “Hepsi ölmüş!” dedi. Sevindiler.
Hazret-i Ömer -radiyallahu anh- dayanamayıp “Ey Allah’ın düşmanı! Vallahi yalan söylüyorsun!” dedi. Ashab da bunu tekrarladı. Ebu Süfyan “Bizim Uzzâ putumuz var, sizin yok!” diye seslendi. Resulullah Aleyhisselâm ashabına “Buna cevap vermeyecek misiniz?” buyurdu. “Ne diyelim?” dediler. “Allah bizim sahibimizdir. Sizin sahibiniz ve Mevlânız yoktur deyiniz.” buyurdu. Onlar da bunu aynen söylediler.
Bizim mevlamız var, biz Hazret-i Allah ile övünüyoruz.
Sizinle bizim aramızda Hakk ile bâtıl berzahı var. Biz Hakk’a uyarız ve Hakk’ı tarif ederiz. Hazret-i Allah ve Resulullah ile övünürüz. Siz ise; bâtıla uyarsınız. Hazretiniz olan papazı tarif etmeye, halka sevdirmeye, bütün müslümanlara küfrü hoş göstermeye çalışırsınız. Hazret-i Allah’ın düşmanını taltif eder, karşısında eğilir büzülürsünüz. Aynaya bakarsanız kendinizi görürsünüz. Zira bu fotoğraflar içinizi dışarıya aksettiriyor. Siz hâlâ müslümanmış gibi görünmeye mi çalışıyorsunuz? Bu perde altında müslümanları soyup yolmuyor musunuz? Bilmeyenler sizin hâlâ müslüman yetiştirdiğinizi zannediyor. Oysa sizin kendi kurduğunuz dininiz için çalıştığınızı çok az kişi biliyor. Siz küfre hizmet etmiyor musunuz? Dininizi kurmuşsunuz, narcı yetiştirmiyor musunuz? Körpe dimağları zehirlemek ve küfre sokabilmek için yurtlar açıp, pansiyonlar kurmadınız mı? Bu vesile ile bir taraftan küfre kaydırıyor, diğer taraftan da bu çalışmaları büyük bir hizmet gibi göstererek, halkın paralarını rahat rahat yemiyor musunuz?
Daha evvel, gazeteleri Zaman’da ve dergileri Aksiyon’da “Papaz çizmeyi aştı” diyorlardı.
Şimdi küfrü hoş görünce hemen koştu, kendisine hazret seçtiğini kucakladı. Yani bu papaz onun hazreti oldu. Küfrünü de, asasını da, haçını da her şeyini hoş gördü ve kabul etti.
Bu hareketi din-i İslâm’a ve güzel vatanımıza en büyük darbe değil midir? Bu dinimize ve vatanımıza ihanet değil midir?
Hadis-i şerif’te: “Dinden çıkıp bir daha dine dönmeyecekler.” diye tarif edilenler, işte bu bölücüler değil midir?
Adam resmen “Küfrü hoş görme” ilânı yapıyor. Buradan da mı bunları tanımayacaksınız?
Ey narcılar! Size sesleniyorum. Önünüze sunduğum bu Âyet-i kerime’lere, Hadis-i şerif’lere, bu iki nûr ışığı altında ifade ettiğimiz beyanlarımıza ya bir bir cevap vereceksiniz, yahut da narcılık dininizi ilân edeceksiniz. İlân edin ki, gerçek yüzünüzü halk bilsin, müslüman olmadığınız bilinsin, hakikat öğrenilsin, size yolunmasınlar.

Hoşgörü Vakfı (!):
“Keşke her köşeye bir hoşgörü vakfı kursak da herkes hoşgörü soluklasa.” diyor.
Bunun öz mânâsını size açıklayayım. “Hoş gören narcılar bana uydular ve onları küfür içine koydum, küfre kaydırdım. Ah keşke bütün müslümanları da küfre kaydırabilsem!” demek istiyor.
Ey müslüman! Gafletten uyan artık!

Tesettürü İnkâr:
Allah-u Teâlâ’nın tesettürü farz kılan Âyet-i kerimeler’ini inkâr ediyor ve “Teferruattır.” diyor. Bunların hiçbirisi yokmuş gibi kendisini haklı göstermeye çalışıyor. Bir taraftan açıktan açığa küfrediyor, bir taraftan İslâm’dan bahsediyor.
Allah-u Teâlâ kesin hükmünü bildiren Âyet-i kerime’sinde bu hususta şöyle buyurmaktadır:
“Resulüm! Mümin kadınlara da söyle. Gözlerini harama bakmaktan sakınsınlar, ırzlarını namuslarını korusunlar. Ziynet yerlerini açıp göstermesinler. Ancak bunlardan görünmesi zaruri olan (yüz ve eller) müstesnâdır. Başörtülerini (göğüs ve boyunları görünmeyecek şekilde) yakalarının üstüne koyup örtsünler.” (Nûr: 31)
Allah-u Teâlâ bu beyan-ı ilâhi’si ile kadınlara başlarını örtmelerini ve örtüsünün fazlasını da boyun ve yakayı kapamak üzere aşağıya indirmelerini emir buyuruyor.
Diğer bir Âyet-i kerime’sinde ise şöyle buyuruyor:
“Resulüm! Zevcelerine, kızlarına ve müminlerin hanımlarına söyle. Zaruri bir ihtiyaçları olup dışarı çıkmak istedikleri zaman, dış elbiselerini üzerlerine giysinler. Bu onların ahlâksız kadınlardan olmadıklarının bilinmesi ve incitilmemesi için daha elverişlidir.” (Ahzâb: 59)
Tesettürü emreden hicab Âyet-i kerime’leri inmeden önce müslüman kadınlar başörtülerini omuzları arasından salıverirlerdi. Bu yüzden saçlarının bir kısmı, kulakları, boyun ve gerdanları açık kalırdı.
Tesettür emri geldiğinde, hiç bir kadın kalmayıp başlarından aşağı hemen örtündüler. Bu emr-i şerif zaten fıtratlarına da uygundu.
Hazret-i Âişe -radiyallahu anhâ- vâlidemiz buyururlar ki:
“Allah-u Teâlâ Mekke’den Medine’ye hicret eden muhacir kadınların iyiliğini versin. ‘Başörtülerini yakalarının üstüne koyup örtsünler.’ Âyet-i kerime’si indiği zaman, entarilerinin eteklerini keserek başlarını örttüler.” (Buhari)
Bu, İslâm dinine göredir. Kurdukları narcılık dinine göre değil! Tesettür kesin olarak uyulması gereken bir emirdir ve iman meselesidir.
Allah-u Teâlâ emir ve hükümlerini koymuş, onu yasaklarıyla sınırlamıştır.
Âyet-i kerime’sinde:
“Bu hükümler Allah’ın hudutlarıdır. Kim Allah’ın hudutlarını aşarsa kendisine yazık etmiş olur.” (Talâk: 1)
Buyururken, “Tesettür teferruattır!” ya da “İman meselesi değildir.” demek açıkça bu hudutları aşmak demektir. Bu Âyet-i kerime’leri inkâr etmek demektir.
O, kendi kurduğu dinine kendi zan kitabına göre böyle söylüyor.
Nitekim bir Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Doğrusu birçokları bilmeden heva ve heveslerine uyarak halkı şaşırtıyorlar.” (En’am: 119)
Allah-u Teâlâ’nın hükmünü aramayarak, kendi keyfini ölçü kabul ederek halkı şaşırtıp saptırıyorlar.
Âyet-i kerime’lere ve Allah-u Teâlâ’nın hükümlerine ters konuştuğu için nefis arzusunu ilâh edinmiş şirke düşmüştür.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:
“Resulüm! Gördün mü o nefis arzusunu ilâh edineni? Artık ona sen mi vekil olacaksın? (Onu şirkten sen mi koruyacaksın.)” buyuruyor. (Furkan: 43)
İşte ilâhi hüküm budur, onların icraatı da budur.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz hiç bir zaman sizin gibi şöhret ziyafetlerinde, kısa etekli, kadınlı toplantılarda, iftar yemeklerinde bulunmamıştır.
Bir Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmuşlardır:
“En şerli yemek, sadece zenginlerin çağırılıp, fakirlerin çağırılmadığı yemektir.” (Müslim: 1432)
Bu beyanı ile kendisinden sonraki asırlarda davet yemeklerine zenginlerin çağrılacağını, zenginlere itibar edileceğini, fakirlerin davet edilmeyeceklerini haber vermiş olmaktadır.
Diğer bir Hadis-i şerif’lerinde ise:
“Bir kimse salih bir zengine malı için tevazu gösterirse, dininin üçte ikisi gider.” buyurmuşlardır.
Hiç bir zaman bir futbol takımının başarısı için gözyaşı dökmemiştir.
Bunların hepsi İslâm dinine göre haramdır. Bu yaptıklarının hiç birini Resulullah Aleyhisselâm yapmamıştır. İslâm dininde hiç böyle bir şey görülmüş müdür?

Âyet-i Kerime ve Hadis-i Şerif’lerin Nûr Işığı Altında Cevaplar:
Bölücüler hakkında, hususiyetle narcılar hakkında ortaya koyduğumuz beyanlar üzerine Zaman gazetesinin 4 ve 5 Aralık 1996 tarihlerinde Ali Ünal imzası ile bir yazı neşredilmiştir.
Bu yazıya cevap vermekle, bu vesile ile sırası gelmişken halka hakikatı olduğu gibi göstermeyi, hakikatları açmayı lüzumlu gördüm. Her mevzuya bir bir cevap vereceğim.
Küfrü hoş gören narcılar, Âyet-i kerime’ler kendilerini küfürle damgalayınca, küfrü hoş görmediler. Oysa onlar hoşgörü tellallığı yapmamışlar mıydı?
Ortaya koyduğumuz Âyet-i kerime’lerin hiç birisine değinilmediği gibi, yazısına hiç bir Âyet-i kerime almamış. İki Âyet-i kerime ise, ileride geleceği üzere, yahudi ve hıristiyanları dost edinmeye, halkı infaka zorlamaya delil teşkil etmiyor.
Bu kadar Âyet-i kerime’ler sanki onlara hiç hitap etmiyormuş gibi, gözü yumuk bakmış, işi hep teferruatla bitirmeye çalışıyor. Bunlar daha önce de setir Âyet-i kerime’sini inkâr edip “Tesettür teferruattır.” demediler mi? Bu yazıda da “Kur’an âyetlerini ve hadisleri delil diye altalta sıralayanlar…” diyerek, önlerine çıkan her Âyet-i kerime’yi hep teferruat kabul ettiklerini göstermiş oluyorlar.
Oysa bir tek Âyet-i kerime’yi inkâr eden kâfirin tâ kendisidir. Hüküm budur.
Müslümanım Elhamdülillah! Önlerine sürdüğüm her Âyet-i kerime’nin cevabını bekliyorum. Ve bütün teferruatına kadar bir bir cevap veriyorum.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:
“Ey inananlar! Yahudi ve hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostudurlar.

Sizden her kim onları dost edinirse, o onlardandır.” buyuruyor. (Mâide: 51)
Hazret-i Allah; “Onlara muhabbet eden onlardandır.” buyuruyor. Bu Âyet-i kerime onların işini bitirir.

İnfak:
İnfak hakkında birçok Âyet-i kerime vardır. İnfak; İslâm ordusunu techiz için, İslâm dininin kalkınması için, müslümanlara yardım için teşvik edilmiştir. Yalnız “Sen şunu ver!” denmemiştir.
Dikkat ederseniz infak âyetleri hiç ağızlarından düşmüyor. Dini dünyaya âlet ediyorlar ve müslümanları soymuyorlar mı? Nereye harcadıklarına bir bak! Hep ahkama muğayir yerde harcıyorlar. Bir taraftan emanete hıyanet ediyorlar, diğer taraftan israf ediyorlar. Buradan da mı tanımıyorsun bunları?
Bütün bölücüler böyle. Koyun postuna kurtlar bürünüyor, yoluyor ve soyuyorlar. Bu böyle değil midir? Ve birbirine destek oluyorlar. Bunların hepsi Ahkâm-ı ilâhi’ye karşıdırlar. Nûrun yayılmasını istemezler. Harcadıkları yerlere baktığınız zaman hep İslâm’ın yasak ettiği yerlere israf ve haram yollardan harcadıklarını görürsünüz.
İnfak meselesini tetkik ettiğimiz zaman ne göreceğiz? Asr-ı saâdette müslümanlar yalnız Kelâmullah’ın yükselmesi için, dini İslâm’ın yayılması için çalışmışlar, ancak en yakınlarından bile hiçbir şey istememişlerdir. Sadece faydalarını mükâfatını belirtmişlerdir.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz;
“Bu orduyu techiz edene Cennet vardır.” şeklinde beyanlarda bulunmuşlar;
“Kim ki bu kuyuyu açarsa Cennet vardır.” şeklinde infaka teşvik etmişler ve fakat katî surette avuç açmamışlardır.
Bu teşvikler daha çok savaş zamanlarında yapılmıştır. İnfak Âyet-i kerime’leri pek çoktur ve Allah-u Teâlâ infakı teşvik etmiştir. Müslümanların soyulmadan yolunmadan, gönül rızası ile verdikleri şeyler, İslâm’ın inkişafı uğruna kullanılmıştır.
İlk zamanlarda müslümanlar zayıf idiler. İslâm henüz yeni teşekkül ediyordu. Müslümanlar değil mallarını, canlarını dahi Allah uğrunda fedâ etmekten çekinmiyorlardı. Günlerce aç kalan, boğazına bir parça lokma koymayanlar vardı. Resulullah Aleyhisselâm’ın dahi açlıktan karnına taş bağladığı olmuştur.
Zaman geldi, müslümanlar kuvvet buldu. Halkın yardımları, orduları harekete getiriyordu. Bu yardımlarla savaşlar cihadlar yapıldı, müslümanlık kısa zamanda bütün Arabistan’a yayıldı.
Fetihlerden sonra İslâm devleti zenginledi. Beşte bir ganimet malları ve zekât gelirleri ile hazine doldu. Fakirlerin, düşkünlerin, esirin, aç kalanın, yolda kalanın her türlü ihtiyacı Beytülmal’den karşılandı.
Bunlar ise topladıklarını nerelerde kullanıyorlar bir bak! Lüks içinde yaşayışlarına, bir de İslâm’ım diye söz edişlerine bak! Bunların hangisi İslâm’a uyuyor? Her biri nefsi için, şöhreti için hareket ediyor.
Halkı icrâya vererek arabasını evini sattırdılar, kendi malları imiş gibi aldılar. İslâm’ı zayıf düşürüp küfre hizmet etmek için mi bunu yaptılar?
Resulullah Aleyhisselâm’ın hiç kimseden bir şey istediği vâki değildir. Söylenen sadece “Verene Allah-u Teâlâ’nın şöyle bir vaad-i sübhânîsi var.” şeklinde idi. Yolmak mı? Aslâ!
“Sizden hiç bir ücret istemeyenlere uyun, onlar doğru yoldadırlar.” (Yâsin: 21)
Âyet-i kerime’si varken, Resulullah Aleyhisselâm’ın istemesi düşünülebilir mi?
Bunlar ise adamın altındaki arabasını, oturduğu evini bile elinden aldılar. Bunların yaptığı hangi iş Resulullah Aleyhisselâm’ın sünnetine uyuyor?
Bu bir gasb değil midir?
Sizin dininiz narcılık, imanınız para, has huyunuz gasb. Bu böyle değil midir?
Süleymancılar dileniyor, siz ise gasb etmiyor musunuz? Sizin iç yüzünüz budur.
Kur’an-ı kerim takvâdan çok bahseder, bunlar da ihlâsı ve takvâyı hiç dillerinden düşürmezler. Halbuki bütün iş ve icraatları takvâya muhaliftir. Hiç bir hareketleri de takvâya uymaz.
Bizim gayemiz dalâlete düşen bu fırkaları kurtarmak, düşmek üzere olanları tutmaktır. Her vesile ile arzettiğimiz beyanlarımızdan, iş ve icraatlarımızdan bu gayemiz açıkca anlaşılacaktır.
Bunların iş ve icraatı, şöhretleri, hangisi tevazuya uyuyor? Bediüzzaman Hazretleri ile kıyaslandığı zaman hangisi o çizgiye uyuyor?
Şimdi siz göz göre göre dinini dünyaya âlet edenleri müslüman mı zannedersiniz? Hâlâ bunlara aldanıp, kaz gibi yolunup soyulacak mısınız? Bunların yaptığını bir solcu dahi yapmaz. Ve dikkat ederseniz, “Ben solcuyum.” diyor, bu gasbı yapmıyor.
Ashab-ı kiram’dan Hakîm bin Hizam -radiyallahu anh- Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’den mal istemişti, ona istediği malı verdi, yine istedi yine verdi.
Sonra da buyurdu ki:
“Yâ Hakîm! Bu mal câzip ve tatlıdır. Bir kimse malı gönül hoşnudluğu ile alırsa, o mal ona mübarek olur, onda kendisine bereket verilir. Eğer göz dikerek ihtirasla alırsa, o malın bereketi olmaz. Böyle bir kimse, yediği halde doymayan kimse gibidir.

Veren el, alan elden hayırlıdır.”

Hakîm -radiyallahu anh- kimseden bir şey almayacağına dair söz verdi ve Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizden sonra ölünceye kadar hiç kimseden bir şey almadı. (Buhari – Müslim)
Ebu Hüreyre -radiyallahu anh- den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmuşlardır:
“Malını çoğaltmak için halktan mallarını isteyen bir kimse şüphesiz cehennemin tutuşmuş ateş parçalarını istemiş olur.

Artık bunu azaltsın veya çoğaltsın.” (İbn-i Mâce: 1838)
Hazret-i Muaviye -radiyallahu anh- den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmuşlardır:
“İstemekte ısrar etmeyiniz. Vallahi sizden biriniz benden bir şey ister de, onun istemesi benim hoşuma gitmediği halde benden bir şey koparırsa, o şeyin ona bereketi bulunmaz.” (Müslim: 1038)
Abdullah bin Ömer -radiyallahu anhümâ- dan rivayet edildiğine göre Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmuşlardır:
“İstemek herhangi birinizi o dereceye getirir ki, yüzünde bir et parçası bulunmadığı halde Allah-u Teâlâ’ya kavuşur.” (Müslim: 1040)
Bu şekilde bir azap ona verilecek cezanın ameli cinsinden olması içindir. Çünkü o âleme el açmakla dünyada yüzünü zelil ve rezil etmişti.
Bir Hadis-i şerif’te şöyle buyuruluyor:
“Halktan istemek berelenmektir. İnsan onunla kendi yüzünü berelemiş olur.” (Tirmizi)
Hazret-i Ömer -radiyallahu anh- der ki:
“Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- bazen bana Beytülmal’den bir şeyler verir, ben de “Bunu benden daha fakirine ver!” derdim. Hatta bir defasında bana bir mal vermişti de “Onu benden fakir birine ver!” dedim. Bunun üzerine Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:
“Sen bunu al! Bu kabilden göz dikmediğin ve istemediğin halde sana gelen malı da al. Böyle olmayan bir malı ise canın çekmesin.” (Müslim: 1045)
Diğer Hadis-i şerif’lerinde ise şöyle buyuruluyor:
“Kimseden bir şey istemeyin.” (Müslim)
Bu Hadis-i şerif’e nasıl gözü yumuk bakarlar?
“Kim halktan bir şey istemekten sakınırsa, Allah onu iffetli kılar, korur. Kim kendini (halkın yardımından) müstağni bulursa, Allah o kimseyi zengin kılar.” (Buhari – Müslim)
Bu Hadis-i şerif’i görmüyorlar mı?
“Kim başkasına el açmayacağı hususunda bana kesin söz verirse yerinin cennet olacağına kefil olurum.” (Ebu Dâvud)
Bunlar ise infak Âyet-i kerimeler’ini dünyaya âlet ederek her fırsatta müslümanları kaz gibi yolmuyorlar mı? Utanmadan halkın içinde senetleri imzalatıyorlar, ödenmeyen senetleri icraya veriyorlar, evini elinden alıyorlar, arabasını altından çekiyorlar, her fırsatta yolmayı kendi narcılık dinine göre yapıyorlar. Bunların hiç biri İslâm dininde yok.
Âyet-i kerime’de:
“Sizden hiç bir ücret istemeyenlere uyun, yalnız onlar doğru yoldadırlar.” buyuruluyor. (Yâsin: 21)
Bu Âyet-i kerime de doğruyu ve eğriyi gösterir ve bunların işini bitirir.
Onlar topladıkları parayı daha evvel de arz ettiğimiz gibi süse, lükse, nama, şöhrete harcıyorlar. Oysa emanete hıyanetlik münafıklık alametidir.
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- emanete hıyanetlik edenleri münafık olarak nitelendirmiş ve şöyle buyurmuşlardır:
“Münafıklık alameti üçtür. Söylediği zaman yalan söyler, vâdederse sözünü yerine getirmez, kendisine bir şey emanet edildiği zaman ona hıyanet eder.” (Buhari-Müslim)
Diğer bir Hadis-i şerif’te; emanetin ganimet bilineceğini haber veriyorlar:
“Emanet yitirildiği zaman kıyameti bekle! İşler ehil olmayanlara verilince kıyameti bekle!” (Buhari. Tecrdi-i Sârih: 54)
Hazret-i Allah’ın nehyettiği işleri yaptıkları için Allah ve Resul’ünün hükümlerine karşı geliyorlar. Hazret-i Allah’ın hükmünü bozmaya ve değiştirmeye çalışıyorlar. Çünkü bu yaptıkları israftır. İsraf ise haramdır.
Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Yiyin, için, fakat israf etmeyin. Çünkü Allah israf edenleri sevmez.” (A’raf: 31)
Bütün bölücüler zekâtta bu gaspı yapıyorlar ve fakirin lokmasını ağızından alıyorlar ve bunu rahatça yapıyorlar. Bu İslâm dini ile hiç bağdaşır mı? Bu ancak din kurucularının dinine göredir.

Bir Tek Din Bir Tek Ümmet:
Hazret-i Allah Âyet-i kerime’lerinde şöyle buyurmaktadır:
“Şüphesiz sizin bu ümmetiniz bir tek ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim. O halde benden korkun.” (Mü’minun: 52)
Bu Allah kelâmıdır, Ahmet’in Mehmet’in beyanı değil.
Cenâb-ı Hakk inananları tek ümmet kabul ediyor ve bu teklikten ayrılanlar huduttan ayrılmış oluyor. Onlar bu emr-i ilâhiyi dinlemediler ve korkmadılar. Yetmişüç fırkadan yetmişikisi huduttan böyle çıktı. Allah-u Teâlâ’nın emrine uymadıklarından ve ters düştüklerinden, dinden çıktılar.
“Amma ne var ki insanlar din hususunda kendi aralarında parçalara bölündüler, çeşitli kitaplara ayrıldılar. Her bölük, her parti kendi tuttuğu yoldan memnundur, yanında bulunan (din veya kitapla) sevinmektedir.” (Mü’minun: 53)
Dinden murad isimleri, kitaptan murad ise zan ve tüzükleridir.
İslâm’dan çıktıktan sonra her bir bölücü birer isim yaptı. Bu isimler birer dindir. Oysa İslâm’da bir tek ümmet bir tek din vardır.
“Allah katında din İslâm’dır.” (Âl-i imran: 19)
Allah-u Teâlâ’nın yanında makbul olan din yalnız budur.
Kitaba gelince; İslâm dininin kitabı birdir, o kitap Hazret-i Kur’an’dır. Onların kitapları ise kendi zanlarına göre uydurdukları hüküm ve tüzükleridir. Allah-u Teâlâ burada açık olarak işaret ediyor. Murad-ı ilâhî budur, bunu böyle bilmemiz lâzımdır.
Onların dini ayrıdır, kitapları ayrıdır. Her bölük kendi dinine göre kendi kitabına göre hareket ediyor. Böylece dinden çıkıyorlar ve bundan pek memnundurlar, aralarında bununla seviniyorlar. Hepsine sor, hepsi de kendi tuttukları yoldan memnundur. Bu yoldan onları alıkoymak da mümkün değil.

Şöhret Ziyafetleri:
İşte bu din kurucuları, nam ve şöhret ziyafetlerine “İftar” ismini vermişler. Aslında onlar hep böyle yaparlar. Dini dünyaya âlet ederler. Ramazanda iftar, sair vakitlerde himmet gecelerinde bu işleri yapıyorlar.
Bunlar para topladıkları gecelere himmet gecesi ismini vermişler. Oysa talebelerden de gayet yüksek para alıyorlar.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’lerinde şöyle buyuruyor:
“Onlar, kendi canları çektiği halde; yemeği yoksula, yetime ve esire yedirirler.

Biz sizi sadece Allah rızâsı için yediriyoruz, sizlerden ne bir karşılık ne de bir teşekkür beklemiyoruz. Biz sert ve belâlı bir günde Rabbimizden korkarız.

Allah da onları bu yüzden o günün fenâlığından korur, onların yüzüne parlaklık ve sevinç verir.” (İnsan: 8-9-10-11)
Bu fazilet ve meziyet İslâm inancına ve ahlâkına göredir.
Biz bu Âyet-i kerime’lere bakarak çalışırız. Dilenmeyiz.
Koyun postuna bürünen kurtların şerrinden Allah’ıma sığınırım.
Buradaki gayemiz; bu sapmışları, halka bildirmektir. Bunlara soyulmayın, yolunmayın.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bu kimseleri bize çok güzel tanıtıyor:
“Ahir zamanda öyle kimseler türeyecektir ki, bunlar dinlerini dünyalığa âlet edeceklerdir. İnsanlara karşı koyun postuna bürünmüş gibi yumuşak ve güzel huylu görünürler. Dilleri şekerden bile tatlıdır, amma kalpleri kurt gönlü gibidir.

Aziz ve Celil olan Allah-u Teâlâ (bu gibi kimseler için) şöyle buyuruyor:

Bunlar acaba benim sonsuz affediciliğime mi güveniyorlar, yoksa bana karşı meydan mı okuyorlar? Ululuğum hakkı için, onlara öyle ağır bir musibet vereceğim ki aralarında bulunan yumuşak başlılar şaşakalacaklardır.” (Tirmizî)
Dinden çıkmış, bir daha da dine giremeyecek olan bu kimseleri Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’ler ile size tanıtmaya çalışıyorum.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:
“İnsanlar içinde öyleleri vardır ki, Allah’tan gayrısını O’na emsal tutarlar ve onları Allah’ı sever gibi severler.” (Bakara: 165)
İşte bu bölücüler var ya, iman ettikleri imama öylesine sarılmışlar ki, Allah-u Teâlâ’nın hükmü açık açık karşılarında okunduğu halde, hiç bir tanesi mütenebbi olup “Allah-u Teâlâ’nın emrine uyalım!” demiyor. Çünkü iman ettiği imama bağlanmış ve orada kalmış.
Amma Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’nin devamında buyuruyor ki:
“İman edenlerin Allah’a sevgileri ise her şeyden sağlamdır.”

Zekât Âyet-i Kerime’si:
Narcı yazar, Tevbe sûre-i şerif’inin 103. Âyet-i kerime’si ile Allah-u Teâlâ’nın Resulullah Aleyhisselâm’a, müminlere infak etmelerine dair emir verdiğini söylemektedir.
Bu husus hiç de onun dediği gibi değildir.
Tevbe sûre-i şerif’inin 103. Âyet-i kerime’sinde Allah-u Teâlâ:
“Onların mallarından sadaka al ki, bununla kendilerini temizlemiş, bereketlendirmiş olasın.” buyuruyor.
Arap kabileleri arasında zekât vermeyen bazıları, zekâtın İslâm devlet başkanına verilmeyeceğini iddiâ etmiş, bunun sadece Resulullah Aleyhisselâm’a âit bir durum olduğunu söylemişlerdi. Onların bu Âyet-i kerime’yi delil getirmelerini, bu şekildeki yanlış anlayışlarını Halife Ebu Bekir -radiyallahu anh- ve diğer Ashab-ı kiram reddetmiş, Resulullah Aleyhisselâm’a ödedikleri gibi, onun halifesine de zekât verilinceye kadar onlarla savaşmışlardı.
Hatta Ebu Bekir -radiyallahu anh- Hazretleri bu hususta “Hayvanı verse, yularını bile vermese, namazla zekât arasında fark gözeten herkesle harbederim.” buyurdu.
İbn-i Abbas -radiyallahu anh- bu Âyet-i kerime’deki sadakadan maksadın, farz olan zekât olduğunu söylemiştir.
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde:
“Fakirlerinize verilmek üzere, zenginlerinizden sadaka almakla emrolundum.” buyurmuştur. (Ahmed bin Hanbel)
Binaenaleyh Âyet-i kerime’deki “Al!” emri, farz olan zekâtların alınıp kabul edilmesine delâlet etmektedir.
Hiç Kur’an-ı kerim okumayan, Âyet-i kerime’lere itibar etmeyen, kendi zan kitaplarına göre konuşan ve hareket eden narcılar, “Para toplama” adı altında halkı soymalarına, paralarını gasbetmelerine bu Âyet-i kerime’yi delil göstermişler, sapıtmışlıklarını bir kere daha ortaya koymuşlardır.
Evet, Kur’an-ı kerim yüzlerce Âyet-i kerime’sinde, Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz çeşitli vesilelerle infaka teşvik etmiş, infak edenleri övmüş, fakat bunların yaptığı gibi, hiç bir şekilde gasbçılığı, saf müslümanları kandırmayı tasvip etmemiştir.
Ve size ne oluyor ki böyle hüküm veriyorsunuz?

“Herkesin Anlayabileceği Bir Ayırım Noktası:”
Şimdi Allah-u Teâlâ’nın hükmünü arzedeceğiz:
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:
“Sizden hiç bir ücret istemeyenlere uyun. Onlar doğru yoldadırlar.” (Yâsin: 21)
Bu nokta çok mühim. Binaenaleyh bu açık ferman-ı ilâhi var iken, bu para toplayanlar var ya, bu Âyet-i kerime’ye iman etmiş değillerdir, bunu katiyetle bilin.
İman edenlere bu Âyet-i kerime kâfidir. Bu Allah kelâmıdır, cemaat kelâmı değil. Şimdi onun cemaat dediği kimseler bu Âyet-i kerime’ye uyuyor mu? Uymuyorlar. Çünkü hepsi eğri yoldalar ve hepsi soyuyorlar, yoluyorlar, ne ev ne araba bırakıyorlar. Bu İslâm’da var mıdır?
Biz Allah-u Teâlâ’ya iman ettiğimiz için hep Kelâmullah ile konuşuyoruz. Siz de müslüman iseniz, Kelâmullah ile cevap verin.
Allah-u Teâlâ Yâsin sûre-i şerif’i 21. Âyet-i kerimesi ile para istemeyi yasakladığı gibi, aynı zamanda bu paralar nereye harcanıyor? Hem istiyorlar, hem de zekât ve fitre diye toplanan paralar fakire ulaştırılmıyor. Oysa talebelerden de para alınıyor. Hem de kendilerini müslüman imiş gibi göstermek isterler.
Biz şöyle deriz;
“Çek elini ey dil-i siyah,
Püf demekle hiç söner mi meşale-i nûr-i ilâh.”
Yemek vereceğiz diye dâvet ederler. Gelenler de “Yiyen ağız utanır.” kabilinden, vermeye mecbur kalır. Oltayı takarlar, soyup yolarak karşıdakini kaz yerine koymuyorlar mı? Senet imzalatır, elinde ne varsa almaya çalışır. Senedi ödemeyince icraya verir, altındaki evi, arabayı da icra vasıtası ile alır. Himmet gecesi adı altında, talebe okutuyoruz gayesi ile bu parayı alırlar, ayrıca her talebeden de para alırlar.
İşte dinden çıkan bu sapıtmışlar İslâm’a ısınacak kimseleri dahi soğuttular. “İslâm bu mudur?” dedirttiler. Bu bölücülerin yaptığını hiç bir solcu dahi yapmamıştır.
Hadis-i şerif’te şöyle buyuruluyor:
“Fâsığa ikram eden kimse İslâmiyet’in yıkılmasına yardım etmiş olur.” (Münâvi)
Bunlara para verenler her verdiğinden sual sorulacağını ve azap göreceğini de bilsinler. Çünkü onun verdiği para İslâm’ın yıkılmasına vesile oluyor.
Bunun delilini mi istiyorsunuz? Size Âyet-i kerime ile arz edeceğim.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:
“Ey iman edenler! Şu bir gerçektir ki, hahamların ve rahiplerin çoğu insanların mallarını haksızlıkla yerler ve onları Allah’ın yolundan alıkoyarlar.” (Tevbe: 34)
Dini dünyalığa âlet ederek, din adına bir takım haksız sebeplerle insanların mallarını yemek ve kendinde toplayıp biriktirmek kesinlikle haramdır.
Allah-u Teâlâ din adına haksız yollara ve haksız kazançlara başvuran yahudi hahamlarını ve hıristiyan papazlarını kınamakta, dini dünyalıklarına âlet ederek çok kötü bir misal olduklarını açıklamaktadır.
Dinin aslından uzaklaşan ehl-i kitabın düştüğü bu korkunç uçuruma müslüman din âlimlerinin de düşmemesi için uyarıda bulunuyor.
Konyalı Mehmet Vehbi Efendi, tefsirinde şöyle söylüyor:
“Zamanımızda âlim ve şeyh kisvesinde görülen bazı sahtekârları görünce bu Âyet-i kerime onların hallerini tasvir ediyor zannedilir.”
Bunun içindir ki Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde şöyle buyuruyor:
“Yeryüzünde bulunanların çoğuna uyacak olursan, seni Allah’ın yolundan saptırırlar. Onlar sadece zanna uyarlar.” (En’am: 116)
İşte bu “Âlimdir, imamdır.” zannettiğiniz kimseler gerçekten saptırıcıdırlar. Allah-u Teâlâ bunları tarif ettiği halde bu ilâhi hükmü umursamıyorsunuz. Bilin ki siz de bu cehenneme dâvet edenlerle berabersiniz.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:
“İnsanların çoğu gerçekten fâsıktırlar.” (Mâide: 49)
Bunun içindir ki her ne kadar onlara Allah-u Teâlâ’nın kelâmını, Resulullah Aleyhisselâm’ın Hadis-i şerif’i ile beyanını arz etsen de, Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:
“Sen ne kadar yürekten istesen de insanların çoğu inanmazlar.” (Yusuf: 103)
Bunlara fitre, zekât veyahut kurban veren iyiden iyiye bilsin ki Allah-u Teâlâ’nın rızası bunlarda yoktur. Yeniden vermedikçe vermiş sayılmayacağını katiyetle haber veriyorum. Bunlar Allah-u Teâlâ’nın gadap ettiği düşmanlarıdır. Bunlar hakkındaki açık Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’leri önünüze seriyorum ve emirlerini duyuruyorum.

Kelime-i Tevhid:
Yazısında kalpten bahsediyor, onun kalbi “Lâ ilâhe illâllah” demiş olsa “Lâ” da kalmazdı. Ancak ilâhi hüküm ve hudutlara bağlı kalırdı. İslâm dinini âlet edip İslâm’a muğayir hareket etmezdi. İşte bunlar İslâm değildir.
Dikkatle baktığınız zaman tarih boyunca ancak münafıklar küffarla, yahudi ile gizli veyahut aşikâr dostluk kurmuşlardır. Müslüman; kâfire karşı durmak için, dinini, imanını, vatanını müdafaa etmek için, ancak din kardeşi olan müslüman ile dostluk kurar. Kâfirlerin dostlarına gelince, o da onlardandır.
İmâm-ı Rabbanî -kuddise sırruh- Hazretleri Mektubat’ın 163. mektubunda kâfirlere iltifat eden, hoşgörü ile bakan hatta “Hazret” diyenlere çok ağır cevap veriyor.
Teberrüken buraya alıyoruz:
“…

İslâm ve küfür birbirinin zıddıdır, bir arada olamazlar. Ta kıyamete kadar, hatta kıyamette dahi. Bunlardan birini isbat etmek, diğerini kaldırmaktır. Birini ağırlamak, diğerini küçük düşürmektir.
Noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah, Peygamber’ine hitaben şöyle buyurdu:
“Ey Peygamber! Kâfirlerle ve münâfıklarla cihad et, onlara karşı sert davran. Onların varacağı yer cehennemdir. O gidilecek yer ne kötüdür!” (Tevbe: 73)
Sübhan Allah, en güzel huyla sıfatlanan Resul’üne “Küffarla cihad et ve onlara sert davran.” emrini verdiğine göre, bundan bilinir ki; onlara sert çıkmak en güzel huylar arasındadır.
İslâm dininin izzet bulması küfrün ve küfür ehlinin zelil düşmesindedir. Buna göre bir kimse, küfür ehlini ağırlarsa İslâm ehlini zelil düşürmüş olur.
Kâfirleri ağırlamak yalnız onlara tazim edip baş köşeye oturtmak değildir. Onları meclislere almak, onlarla sohbet etmek, onların dili ile konuşmak gibi hareketler dahi onları ağırlamaktır. Asıl uygun olanı; köpekleri uzaklaştırır gibi onları uzaklaştırmaktır.
Eğer onlarla alâka peyda etmek, dünya işlerine ait zaruretler icabı ise… başka türlü de olmuyorsa… o zaman uygun olan, ancak zaruret mikdarı onlarla olmaktır. Bu arada onları bir şey yerine koymamaya ve kendilerine lüzumsuz yere iltifatta bulunmamaya riayet etmelidir.
Ama İslâm’ın kemali, böyle bir garazı dahi tamamen terk edip onlara iltifat etmemek ve onlarla karışıp durmamaktır. Zira noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah, onları (yani küfür ehlini), Kelâm-ı Mecid’inde zâtının ve Resulü’nün düşmanı olarak tanıttı:
“Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin. Oysa onlar size gelen hakkı inkâr etmişlerdir.” (Mümtehine: 1)
“Kim Allah’a, meleklerine, peygamberlerine, Cebrail’e ve Mikâil’e düşman olursa bilsin ki Allah da inkârcı kâfirlerin düşmanıdır.” (Bakara: 98)
Allah’ın ve Allah’ın Resulünün düşmanı olan kimselerle karışık durmak, cinayetlerin en büyüklerindendir.
Bu düşmanlarla karışık durmanın, onlarla arkadaşlık etmenin en azından zararı; Şer’i hükümlerin icrasındaki kuvvette zaaf ve gevşeklik hâsıl olmasıdır. Bundan başka, onlarla olan arkadaşlığı dolayısıyle küfre sebep olacak şeylerden kaçınmaya utanır. Böyle bir zarar, cidden büyüktür. Kaldı ki, Allah’ın düşmanlığını, Resul’ünün düşmanlığını çeker.
Böyle bir uygunsuz insan sanır ki, kendisi müslümanlardandır; Allah’a ve Resulüne imanı vardır. ama bilmez ki, bu gibi kötü ameller kendisinden İslâm devletini giderir.
Nefislerimizin ve kötü amellerimizin şerrinden Allah’a sığınırız.
Bir şiir:

‘Kendini hem âlim, hem din adamı sanır,
Dinle bütün ilgisi böyle sanmasıdır.’

Bu din düşmanı mel’unların işi İslâm’ı istihzaya ve müslümanları maskaralığa almaktır. Aynı zamanda onlar, eğer bir fırsatını bulsalar bizi İslâm dininden çıkaracaklar ve hepimizi öldüreceklerdir.
Müslümanlara yakışan utanıp hamiyet sahibi olmaktır. Zira Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurdu:
‘Hayâ imandandır.’
Hamiyet-i İslâmiye zaruridir. Baştaki emir sahiplerine düşer ki; daima bu hizlana düşen kimselerin baş kaldırmalarına fırsat vermeyeler.
…..

İslâm devletinin husülünün alâmeti: Küfür ehline buğzedip onları kerih görmektir.
Allah-u Teâlâ Kelâm-ı Mecid’inde onları “Necis” diye isimlendirdi:
“Ey iman edenler! Müşrikler ancak bir necis (pislik)tir.” (Tevbe: 28)
Bir başka Âyet-i kerime’de ise onlara “Murdar” ismini verdi.
“Artık onlardan yüz çevirin. Çünkü onlar murdardır.” (Tevbe: 95)
Eğer o kâfirleri böyle görmüş olsalardı, hiç şüphe yok ki, onlarla arkadaşlık etmekten kaçınır ve onlarla oturmayı kerih görürlerdi.

Herhangi bir şeyde bu düşmanlara müracaat etmek, onların reyi ve hükmü ile iş tutmak, kendilerini tam mânâsıyla ağırlamaktır. Bunlardan himmet taleb edip onları bir vesile bilenin hali n’olur ki?”

Gördüğünüz gibi İmam-ı Rabbani -kuddise sırruh- Hazretleri bunların içyüzünü ne güzel tarif buyuruyorlar.
Her fırsatta diyoruz ki elhamdülillah ben müslümanım. Bütün beyanlarım Âyet-i kerime’ye ve Hadis-i şerif’e dayanır. Ancak onları muteber tutarım ve itibar ederim. Bunun için bize cevap vermeye yeltenenler Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’ler ile cevap vermek mecburiyetindedirler. Bizim lâfa ve teferruata kıymet vermediğimizi hâlâ bilmediler mi?
Âyet-i kerime’lere hiç değinmemiş, çünkü Âyet-i kerime’ler onlardan bahsediyor. Bir tek Âyet-i kerime onların işini bitirir.
Bu Âyet-i kerime’leri arzetmek ve açıklamaktaki gayem, halk da bilsin ve bunların içyüzünü öğrensin içindir. Ancak onlar hiç bir zaman cevap veremezler. Bütün işleri Ahkâm-ı ilâhi’ye muğayirdir. İslâm’mış gibi görünerek kendilerini göstermeye çalışmaları saf müslümanları yolmak, müslümanları küfürle hoşgörüye kaydırmak ve kandırmak içindir. Zira bunlar kâfirlerle içiçe olmuş ve anlaşmış görünüyorlar.

Fatih Sultan Mehmet Han ve Zimmîler:
İstanbul’un fethinde Fatih Sultan Hazretleri’nin hıristiyanlara geniş haklar verdiğinden, patrikhanenin İstanbul’da kalmasına müsaade ettiğinden bahsediyor.
Fatih Sultan Mehmet Hazretleri azameti ile küffara boyun eğdirdi. Sen ise küffara boyun eğdin. Mü’min ile münafık bir olur mu? Eğer küffar ilinde çalışsaydın, tahribatın daha az olurdu. İslâm dini’ne bu kadar tahribatı yapmazdın. Zira bunca müslümanı münafık yaptın ve onlara hoşgörü ile küfrü hoş gösterdin. Dinimize ve vatanımıza bir kâfirin yapamayacağı tahribatı yaptın. Siz bölücüler dinimizi ve vatanımızı paramparça ettiniz.
“Aramızdaki beyinsizlerin yaptıklarından ötürü bizi de helâk eder misin Allah’ım!” (A’raf: 155)
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’de şöyle buyuruyor:
“Onlar müminleri bırakıp kâfirleri dost edinirler. Onların tarafından bir şeref ve kudret mi arıyorlar. Bilsinler ki şeref ve kudret tamamen Allah’a âittir.” (Nisâ: 139)
Allah-u Teâlâ müminlere izzet, kâfir ve münafıklara zillet verdiğini buyuruyor. Fatih Sultan Hazretleri İslâm’ın azametini şecaat ve şevketini küffara göstermek için, Allah için fütuhat yaptı. Ama sen kâfire peşkeş çekiyorsun. Kucak kucağa giriyorsun, elinden gelse bütün müslümanlara küfrü hoş göstermeye çalışıyorsun. Müslümanla münafık bir olur mu?
Fatih Sultan Hazretleri himayesine sığınmış oldukları için onlara Ahkâm-ı ilâhi’nin verdiği ruhsatı vermiştir. Allah-u Teâlâ Âyet-i kerimesinde şöyle buyuruyor:
“Dinde zorlama yoktur.” (Bakara: 256)
Bu delil gereğince, İslâm yurdunda zorlama yasaklanmıştır. Hiç bir kimseye İslâm dinine girmek için zorlanılmaz. Herkes dininde serbest ve seçme hakkına sahiptir.
Fatih Sultan Hazretleri İslâm’ın kâfire verdiği ruhsatı kabul etmiş, bu ruhsat dairesinde geniş haklar vermişti.
İslâm ülkesinde oturan ve İslâm hükümetinin vatandaşlığını kabul eden gayr-ı müslimlere “Ehl-i zimmet” adı verilir. Zimmet altına giren erkeğe Zimmî, kadına ise Zimmiye denir. Zimmet anlaşması yapmakla bunlar müslümanların zimmetine girmiş, bir takım haklara sahip olmuş olurlar. Zimmet akdinin hükmü kısaca; malın, canın ve namusun korunmasından ibarettir.
Zimmet, devamlı bir eman olduğu için, bunu kabul eden bir gayr-i müslim, aksine hareket etmedikçe, devamlı olarak müslümanların ahid ve emanında bulunur.
Zimmet ehlinden birini öldüren şahıs, müslüman öldüren şahsa tatbik edilen cezaya çarptırılır.
Abdullah bin Amr -radiyallahu anhümâ- dan rivayet edilen bir Hadis-i şerif’lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:
“Kendileri ile andlaşma yapılmış olan bir zimmîyi öldüren bir kişi, kokusu kırk yıllık mesafeden duyulan cennetin kokusunu duyamayacaktır.” (Buhari. Tecrid-i Sârih: 1309)
Bu hususta bir çok Hadis-i şerif’ler mevcuttur. Diğer bir Hadis-i şerif’te ise şöyle buyuruluyor:
“Dikkat edin! Kim, andlaşma yapılan (gayr-i müslime) zulmeder veya gücünün üstünde bir şeyle yükümlü tutarsa, veyahut hakkını tam vermezse, veyahut da gönül rızası olmaksızın ondan bir şey alırsa, kıyamet gününde ben onun hasmıyım.” (Ebu Dâvud. İmaret: 33)
Bunların inanç hürriyetleri ve dini vecibeleri yerine getirebilmeleri tam mânâsıyla korunma ve garanti altındadır. Öyle ki ibadethanelerine karışılmaz, ancak yeni ibadethâne yapmalarına müsaade edilmez. Bu da İslâm’ın dinde zor kullanmayı kabul etmeyişinin bir ifadesidir. Bir zimmî kendisine baskı yapılmaksızın İslâmiyet’i kabul ederse, bu takdirde müslümanların hukukuna tabî olur.
Zimmîler ahidlerini bozarlarsa kendilerine harbî muamelesi yapılır ve harbedilir.
İslâm’ın zimmîlere olan bu şekildeki müsamahası ile onları dost edinmek tamamen ayrı şeylerdir. Bunlar ise Allah-u Teâlâ’nın ehl-i kitap hakkındaki Kur’an-ı kerim’inde koymuş olduğu esaslardan habersiz; Allah’tan, Resul’ünden ve müslümanlardan başka hiç kimseye gösterilmemesi gereken dostluğu onlara göstermişlerdir. İslâm dâvetinin özünde olan müsamaha çağrısını, Kur’an-ı kerim’in ısrarla sakındırmaya çalıştığı dostluk mânâsına geldiğini zannediyorlar.
Zimmîlere güzel muâmele ve nikâhın cevazı, onlarla dostluk kurma mânâsına gelmez.
Hazret-i Ömer -radiyallahu anh- in hilâfeti yıllarında Basra vâlisi Ebu Musa el-Eş’arî -radiyallahu anh- bazı mühim hususları görüşmek üzere Medine-i münevvere’ye gelmişti. Bir ara kayıtların nasıl tutulduğu, işlerin nasıl düzenlendiği mevzu edilirken dedi ki:
“Yâ Emirel-müminin! Hıristiyan bir kâtibim var, işlerimi kolaylaştırıyor, kayıtları düzenli bir biçimde tutuyor.”
O anda halifenin rengi birden değişiverdi. Şöyle konuştular:

- Allah cezanı versin! Hakk’a yönelen bir müslüman kâtip edinseydin ya! Allah’ın şu buyruğunu işitmedin mi? “Ey inananlar! Yahudileri ve hıristiyanları dost edinmeyin!” (Mâide: 51)
- Onun dini ona, kâtipliği bana.

- Allah’ın aşağıladığına ikram etme, Allah’ın hor gördüğünü aziz ve şerefli kılma, Allah’ın uzaklaştırdığını yaklaştırma.
- Ne yapalım! Basra’nın yazı işleri ancak onunla yoluna giriyor.

- Farzedelim ki hıristiyan kâtip öldü, o zaman ne yapacaksın?” (Mefâtihül-gayb)

Mümtehine: 8 Âyet-i Kerime’si:

Allah-u Teâlâ, kâfirlerden kendilerine iyilik yapılması ve haklarında adaletin gözetilmesi câiz olanları mevzubahis etmekte ve durumu sınırlandırarak şöyle buyurmaktadır:
“Allah din uğrunda sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere iyilik yapmanızı ve adil davranmanızı yasak kılmaz. Şüphesiz ki Allah adaletli olanları sever.” (Mümtehine: 8)
Bu Âyet-i kerime zimmîleri içine almaktadır. “Hangi milletten ve dinden olurlarsa olsunlar, size dininiz hakkında sataşmayanlara iyilik ve adaletle muâmele etmekten nehyedilmiş değilsiniz.” demektir.
Çünkü o artık sana sığınmış, senin zimmetin altına girmiş, kendi dinini yaşıyor, bırak yaşasın.
Fatih Sultan Hazretleri ahkâm çerçevesinde onlara haklar tanıdı. Amma o aslâ senin gibi küfrü hoş görenlerden değildi. Küffarla Allah için İ’lây-ı kelimetullah’ın yücelmesi için savaştı ve bu toprakları İslâm’a ve müslümanlara hediye etti. Sen ise en büyük din ve vatan düşmanımızla büyük bir dostluk kurdun, dinimizi ve vatanımızı parçalamak ve yıkmak için.
Hâlâ kendinizi müslüman olarak kabul ettirmeye mi çalışıyorsunuz? Müslümanlık perdesi altında rahatça müslümanları soyuyorsunuz.
Meğer şimdiye kadar aslınızı gizlemişsiniz!..

İslâm ve Münafıklar:
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz zamanında da münafıklar vardı. Ve gizliden gizliye büyük rol oynarlardı.
Ve bunların başında Abdullah bin Ubeyy bin Selül vardı, iman etmiş gibi göründü, münafık olduğunu gizledi. Ümmet-i Muhammed arasında fitne çıkarmak için fırsat bekledi.
Hazreç kabilesinin ileri gelenlerinden olan Abdullah bin Ubeyy bin Selül, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in Medine-i Münevvere’ye hicretinden önce Hazreç kabilesine reis olacaktı. Taraftarları ona süslü bir taç bile hazırlamışlardı. Müslümanlığın Medine-i münevvere’de yayılması, Resulullah Aleyhisselâm’ın hicret etmesi reisliğine mâni oldu. Bu sebeple kendisi de taraftarları da İslâm’a düşman oldular. Fakat bozgunculuklarını daha etkili yapabilmek için de Bedir savaşından hemen sonra İslâm’a girdiler, iman etmedikleri halde müslüman göründüler. Böylece münâfıklar zümresi türemiş oldu.
Hicretten bir kaç gün sonra Kureyş müşriklerinin ileri gelenleri, Abdullah’a bir mektup göndererek himayelerine aldıkları Peygamber’i öldürmelerini veya Medine’den çıkarmalarını istemişler, aksi takdirde bütün güçleriyle üzerlerine yürüyeceklerini bildirmişlerdi.
Abdullah’ın mevzuyu taraftarları ile görüşmekte olduğu haberi Resulullah Aleyhisselâm’a ulaşmış, o da Abdullah’ı ziyaret ederek Kureyş’in isteklerine uydukları takdirde kendilerinin zararlı çıkacaklarını ona hatırlatmıştır. O sırada Medine’nin çoğunluğu müslüman olduğu için Abdullah, Peygamber’e karşı hareket etmeye cesaret edememişti.
Abdullah bin Ubeyy Medine’li yahudilerle de işbirliği yapıyordu. Hazreç kabilesi öteden beri Nadiroğulları yahudileri ile müttefik olduğu için Abdullah onların İslâm aleyhindeki faaliyetlerine kolayca katılabiliyordu. Müslümanların Bedir zaferini bir türlü hazmedemeyen ve bunda kendi âkibetlerinin işaretini gören Kaynukaoğulları yahudileri bazı taşkınlıklarda bulunmuşlardı. Onbeş gün süren kuşatma sonucunda yahudiler Resulullah Aleyhisselâm’ın hükmüne râzı olarak teslim oldukları bir sırada Abdullah onların imdadına koşmuş ve Resulullah Aleyhisselâm’a Hazreç kabilesinin yahudilerle anlaşma yapmış olduğunu ileri sürmüştür.
Bu hadiseden sonra müslümanların yahudilerle ve hıristiyanlarla dostluk kurmalarını yasaklayan Âyet-i kerime nazil olmuştur.
Hemen akabinde nazil olan Âyet-i kerime’de de Abdullah bin Ubey ve taraftarları kastedilerek şöyle buyurulmaktadır:
“Kalplerinde hastalık bulunanların ‘Devir onların lehine döner de bize bir musibet erişir diye korkuyoruz.’ diyerek onların arasına koşuştuklarını görürsün.

Umulur ki Allah bir fetih ya da kendi katından bir emir getirir de böylece onlar içlerinde gizledikleri şeyden (nifaktan) dolayı pişman olurlar.” (Mâide: 52)

Uhud savaşında Resulullah Aleyhisselâm, müşrikleri Medine’de karşılamak düşüncesindeyken, bazı genç sahabilerin ısrarı üzerine yediyüz kişilik bir kuvvetle Uhud’a doğru yola çıkmıştı. Abdullah da Medine’den dışarı çıkılmasına taraftar değilken Resulullah Aleyhisselâm’ın çıktığını görünce üçyüz kişilik bir kuvvetle katılmış, ancak yolda Medine’den ayrılmamak hususundaki görüşüne itibar edilmediğini ileri sürerek savaşa katılmaktan vazgeçmiş, taraftarlarıyla Medine’ye geri dönmüştü.
Resulullah Aleyhisselâm’ın Nadiroğulları yahudilerinin Medine’yi terketmelerini istemesi üzerine, Abdullah bin Ubeyy yahudilere haber göndererek yerlerinden ayrılmamalarını ve Resulullah Aleyhisselâm’a karşı gelmelerini istemişti. Onlar da buna güvenerek kalelerine kapanmışlar ve mukavemete teşebbüs etmişlerse de vaad edilen yardım gelmeyince müslümanların şartlarını kabul etmek zorunda kalmışlardı. Kur’an-ı kerim bu hadiseye işaret ederek Haşr sûre-i şerif’inin 11. Âyet-i kerime’sinde münâfıkların yalancılığını bir kere daha ortaya koymuştur.
Abdullah bin Ubeyy, Mustalıkoğulları savaşından dönerken de eskiden beri sürdürdüğü bozgunculuğuna devam ederek muhacirler aleyhine çirkin sözler söylemiş, fakat öldürülmesine yol açacak muhtemel sert tepkilere bizzat Resulullah Aleyhisselâm mâni olmuştur.
Yine bu sırada Hazret-i Aişe -radiyallahu anhâ- Validemiz hakkında uydurulan iftiranın baş tertipçisi ve yayıcısı da o olmuştur.
Âyet-i kerime’de Abdullah bin Ubeyy kastedilerek:
“Onlardan o (yalan)ın en büyüğüne elebaşılık yapana da büyük bir azap vardır.” buyurulmuştur. (Nûr: 11)
Resulullah Aleyhisselâm kendisini çok üzen bu hadiseden dolayı Abdullah’ı cezalandırmamış ve ona karşı daima müsamahalı davranılmasını istemiştir.
Abdullah bin Ubeyy hicretin dokuzuncu yılında yirmi gün süren bir hastalıktan sonra öldü. Oğlu Abdullah babasını kefenlemek için Resulullah Aleyhisselâm’dan gömleğini istedi, cenaze namazını kıldırmasını da rica etti. Resulullah Aleyhisselâm gömleğini verdi, fakat namazını kıldırmak için harekete geçtiği sırada Hazret-i Ömer -radiyallahu anh- in Tevbe sûre-i şerif’inin 80. Âyet-i kerime’sine dayanarak münâfıkların affı için duâ edilmeyeceğini ileri sürmesi ve ısrarlı itirazı ile karşılaştı. Nihayet aynı sûrenin 84. Âyet-i kerime’si Hazret-i Ömer -radiyallahu anh-i tasdik eder mahiyette, münâfıklara duâ etmeyi ve kabirlerini ziyaret etmeyi kesinlikle yasakladı.
Münâfıkların durumunu şu Âyet-i kerime beyan eder:
“Münâfıklar cehennemin en alt tabakasındadırlar.” (Nisâ: 145)
Abdullah İbni Ubeyy bin Selül fitnesinden ötürü kendisinin ve etrafının ebedi cehenneme girmesine vesile oldu.
Hülasâ-i kelâm; Fethullah Gülen büyük bir hünerle etrafını hoşgörü ismi altında rahatça küfre sokarak, şeytanı dahi hayrete düşürmüş olmadı mı?
Amma unutmayın ki şeytanlarla beraber tepetaklak cehenneme atılacağınızı bu Âyet-i kerime beyan eder.
“Onlar ve azgınlar tepetakla oraya atılırlar. İblis’in bütün askerleri de.” (Şuarâ: 94-95)
Şu kadar var ki kâfirler cehennemde, münafıklar ise “esfel-i safilin” dedirler. Zira münafıkın İslâm dinine yaptığı tahribat kâfirin tahribat ve zararından daha beterdir.
Âyet-i kerime’lerde şöyle buyurulmaktadır:
“Münafıklar sana geldikleri zaman: ‘Senin Allah’ın elçisi olduğuna şahitlik ederiz.’ derler. Allah, senin gerçekten O’nun elçisi olduğunu çok iyi bilir. Ve Allah, o münafıkların yalancı olduklarına da şahitlik ediyor.” (Münâfikun: 1)

“Yeminlerini kendilerine bir kalkan yaptılar. Allah’ın yoluna engel oldular. Gerçekten onlar çok kötü bir şey yapıyorlar.” (Münâfikun: 2)

Çünkü onlar, imana girdiler, sonra kâfir oldular. Bunun üzerine Allah, onların kalblerini mühürledi de onlar anlamaz bir toplum oldular.” (Münâfikun: 3)
Allah-u Teâlâ; münafıkların yalancı olduklarını, yeminlerini kalkan yapıp insanları Allah yolundan saptırdıklarını, yaptıklarının çok kötü olduğunu, önce iman edip sonra inkâr ettiklerini, bu yüzden de kalplerinin mühürlendiğini inananlara duyurmaktadır.
“Sen o münafıkları gördüğün zaman, kalıpları hoşuna gider ve söylerlerse dediklerine kulak verirsin. Sanki onlar direk olmuş keresteler gibidirler. Ve her gürültüyü, korkularından aleyhlerinde sanırlar. Onlar düşmandırlar, onun için (kendilerine emniyet etme) onlardan sakın. Allah kahretsin onları. Hakk’tan nasıl çevriliyorlar.” (Münâfikun: 4)

Kâfir ve Münafıklara Karşı Alınması Gereken Tavır:
Allah-u Teâlâ kâfir ve münâfıklara olan tavrı açık bir şekilde beyan ediyor.
“Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin.” (Mümtehine: 1)
Çünkü imanın alâmetlerinden birisi de, Allah düşmanlarına karşı dostluk ve sevgi göstermek değil, onlardan nefret etmektir.
Kendilerine düşmanlık yapılmak ve onlarla savaşmak meşru kılınmıştır.
“Onlar size gelen gerçeği inkâr etmişken, onlara sevgi gösteriyorsunuz.” (Mümtehine: 1)
Onlar Allah-u Teâlâ’yı da, O’nun peygamberini de ve o Peygamber’e indirilen kitabı da inkâr ederek küfür içinde yaşamaktadırlar.
Onlar size karşı en çetin düşmanlığı yaptıkları halde onlara sevgi ve muhabbet gösteriyor ve dost oluyorsunuz.
“Oysa onlar Rabbiniz olan Allah’a inandığınızdan dolayı Peygamber’i ve sizi yurdunuzdan çıkarıyorlar.” (Mümtehine: 1)
Onlar küfürleriyle ne Allah-u Teâlâ’nın ne de kullarının haklarını tanımıyor, onlardan tiksindiklerinden dolayı aralarından çıkarıyorlardı. Böylece inananları Mekke’den Medine’ye hicret etmeye mecbur ettiler.
“Eğer sizler benim yolumda savaşmak ve hoşnudluğumu kazanmak için çıkmışsanız, onlara nasıl sevgi gösterirsiniz?” (Mümtehine: 1)
Şayet sizler benim sizden râzı olmamın yollarını arayarak, benim yolumda cihad eden kimseler olarak çıktı iseniz, onları asla dost edinmeyiniz. Üstelik onlar sizleri, size olan kin ve nefretlerinden, dininize karşı olan öfkeden dolayı yurtlarınızdan çıkartmış, mallarınızdan mülklerinizden etmişlerdi.
“Ben sizin gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da bilirim.” (Mümtehine: 1)
Ben gizlilikleri, kalplerde olanları, açığa çıkarılanları bildiğim halde, sizin gizlediklerinize Resul’ümü muttali kıldığım halde sizler böyle mi yapıyorsunuz?
“İçinizden kim bunu yaparsa doğru yoldan sapmış olur.” (Mümtehine: 1)
İnanmış olarak Allah yolunda giderken, şeytan yoluna sapmış, böylece cezayı hak etmiş ve kendisini felâkete atmış olur.
Bundan sonra Allah-u Teâlâ müslümanlara karşı kâfirlerin kalplerinde bulunan şiddetli düşmanlığı onlara haber vermek üzere şöyle buyurdu:
“Şayet onlar sizi ele geçirirlerse, size düşman kesilirler.” (Mümtehine: 2)
Size karşı üstünlük sağlarlar da sizi hakimiyetleri altına alırlarsa, sizin onlara yaptığınız gibi dostluk etmezler, katıksız bir şekilde size düşmanca davranırlar. Kalplerinde size karşı olan o şiddetli düşmanlığı açığa vururlar.
“Size ellerini ve dillerini kötülükle uzatırlar.” (Mümtehine: 2)
Esir almak, işkence yapmak ve öldürmek suretiyle size elleriyle; sövmek saymak, hakaret etmek suretiyle de dilleriyle kötülükler yaparlar. Size eziyet verecek hiç bir işi yapmaktan geri kalmazlar.
“Zaten kâfir olmanızı istemektedirler.” (Mümtehine: 2)
Düşman için en önemli şey, düşmanının en değerli olan şeyine saldırmaktır.
Ebedi hayatın anahtarı olan iman nimetini kaybetmek kadar büyük musibet tasavvur edilemez. Kâfirlere mahkum olanların ise, eninde sonunda musibete düşme tehlikesi her zaman için mevcuttur.
Durum böyle olduğuna göre bu gibi kimselere sevgi ve dostluk göstermek büyük bir hatadır.
Hâtıb -radiyallahu anh- in dediği gibi, içlerinde bulunan bazı akraba ve çocukları sebebiyle o düşmanlara sır verenlere gelince, bu husus şöyle ifade edilmektedir:
“Kıyamet günü yakınlarınız ve çocuklarınız size fayda vermezler.” (Mümtehine: 3)
Onları korumak kastı ile düşmanlarına yakınlaştığınız akrabalarınızın ve çocuklarınızın size faydası olmayacaktır. Onlar sizi yaptığınız günahın cezasından kurtaramazlar.
“O gün Allah onlarla aranızı ayırır.” (Mümtehine: 3)
Orada birbirinizden uzak düşmüş olacaksınız.
“Allah yaptıklarınızı görendir.” (Mümtehine: 3)
Ona göre mükâfât veya ceza verir, yoksa akrabalarınıza veya çocuklarınıza göre değil.
Artık bunu düşünerek kâfirlere temayülden ictinab ediniz.
Allah-u Teâlâ’nın bu beyanını görmüyor mu? Hazret-i Allah “Onlara nasıl sevgi gösterirsiniz?” buyuruyor.
Allah-u Teâlâ bir Âyet-i kerime’sinde şöyle buyuruyor:
“Allah’a ve ahiret gününe inanan bir milletin; babaları, oğulları, kardeşleri veya akrabaları da olsa, Allah’a ve Peygamberine muhalefet eden kimselere sevgi beslediklerini göremezsin.” (Mücâdele: 22)
Bu gibi kimselere sevgi göstermek, Allah’a ve ahirete imanın gerekleriyle taban tabana zıddır. Zira onlarla dostluk kurmak, küfre sevgi göstermektir. Küfre muhabbet ise iman ile bir arada bulunmaz.
Gerçek iman budur. Bu İslâm dinine göredir.
“Ey iman edenler! Küfrü imana tercih ediyorlarsa, babalarınızı ve kardeşlerinizi dost edinmeyin.

Sizden kim onları dost edinirse, işte onlar zâlimlerdir.” (Tevbe: 23)
İslâm bu imanı gerektirir. Bu Âyet-i kerime’ler kimlerin dost ve kardeş olacağını anlatıyor. O ise kendi dinine göre hareket ediyor. Kendi zan hükümlerini ortaya koyuyor.
Söylediği sözler, verdiği beyanatlar ve icraatlar hep İslâm’a terstir. Âyet-i kerime’lere ve Hadis-i şerif’lere tezattır.
Allah-u Teâlâ Kelâm-ı kadim’inde münafıklar hakkında bir çok beyanlarda bulunmuş, müminlere onlardan sakınmalarını emir buyurmuş ve onların iç yüzlerini beşeriyete ilân etmiştir:
“Ne onlarla olurlar, ne de bunlarla olurlar. İkisinin arasında bocalayıp dururlar.” (Nisâ: 143)
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz ise Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmuşlardır:
“Münafığın misali iki sürü arasında hayretle kalan koyun gibidir. Kimi o sürüye gider, kimi bu sürüye.” (Müslim: 2784)
İçlerindeki inkâr ve nifakı atmadıkları ve tevbe etmedikleri sürece, münafıkların İslâm’da yeri ve itibarı yoktur.

Dünyada ve Ukbâda Elele:
Münafıklar içten kâfir oldukları, dıştan da müslüman görünmeye çalıştıkları için Allah-u Teâlâ onları yahudilerle sapık, müşriklerle kardeş diye vasıflandırmaktadır:
“Resulüm! Münafıkların ehl-i kitaptan küfre sapan kardeşlerine ‘Eğer siz yurdunuzdan çıkarılırsanız biz de sizinle beraber çıkarız. Sizin aleyhinizde kimseye asla uymayız. Eğer savaşa tutuşursanız mutlaka size yardım ederiz.’ dediklerini görmedin mi?

Allah onların yalancı olduklarına şahitlik eder.” (Haşr: 11)
“Kendilerine kitap verilmiş olanları görmedin mi? Tağuta ve bâtıl ilâhlara inanıyorlar. Sonra da kâfirler için ‘Bunlar inananlardan daha doğru yoldadırlar.’ diyorlar.” (Nisâ: 51)
Münafıklar kâfirlerin en murdarı, en habisi oldukları için ebedî ikâmetgahları da cehennemin en dibidir.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmaktadır:
“Münafıklar cehennemin en alt tabakasındadırlar. Artık onlar için hiç bir yardımcı bulamazsın.” (Nisâ: 145)
Şüphesiz ki onlar bunu hak etmişlerdir. Çünkü onlar İslâmiyeti karıştırmışlar, ihanet etmişler, nankör olmuşlardır.
Cennet derece derece olduğu gibi cehennem de derece derecedir. Âyet-i kerime’de geçen “Derk-i esfel” cehennem derekelerinin en derininde bulunan en alt tabakadır. Onların azabı kâfirlerin azaplarından daha şiddetlidir.
Allah-u Teâlâ imansızların akibetini haber verirken münâfıkları kâfirlerden önce anmış, akibetlerini haber vermiştir:
“Allah münafık erkeklere, münafık kadınlara ve kâfirlere içinde ebedi kalacakları cehennem ateşini hazırlamıştır.

Bu onlara yeter. Allah onlara lânet etmiş, rahmetinden uzaklaştırmıştır. Onlar için sürekli bir azap vardır.” (Tevbe: 68)
Cehennemde her çeşit azap mevcut olduğu gibi, orada ebedi kalmaktan daha kötü bir azap tasavvur edilemez.
Binaenaleyh bazı kişiler hakikat ile dalâleti fark edemediğinden onları hâlâ müslümandır zannıyla aldanır, küfür batağına düşer ve dinden imandan soyulur. Cehenneme düşünce ayılır. Nedamet çok, faydası hiç yok. Artık orada hep beraberdirler.
Âyet-i kerime’de:
“Hidayet kendisine apaçık belli olduktan sonra, Peygamber’e muhalefet edip inananların yolundan başkasına uyan kimseyi döndüğü o yolda bırakırız. Ahirette de kendisini cehenneme sokarız. Ne kötü bir dönüş yeridir orası!” buyurulmaktadır. (Nisâ: 115)
Dünyada kimi dost edindiyse, onu o dostu ile beraber haşreder.
Diğer Âyet-i kerime’lerinde ise şöyle buyuruyor:
“Sen onlar hakkında acele etme. Biz onların günlerini saydıkça sayıyoruz.” (Meryem: 84)
“İnkâr edenler sanmasınlar ki, kendilerine mühlet vermemiz onlar için daha hayırlıdır. Onlara ancak, günahlarını artırmak için fırsat veriyoruz. Onlar için alçaltıcı bir azap vardır.” (Âl-i imran: 178)

Hidayetten Dalâlete:
Büyük bir lütfa ererek hidayete ermesine rağmen dünya menfaatlarına yönelen kimseleri Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde daimi bir şekilde dilini çıkartıp soluyan köpeğe benzeterek şöyle buyurmuştur:
“Onlara o kimsenin haberini anlat ki, kendisine âyetlerimizden vermiştik. Fakat o bunlardan sıyrılıp çıkmıştı. Derken şeytan onu arkasına takmış, nihayet azgınlardan olmuştu.

Dileseydik elbette onu âyetlerle yükseltirdik. Fakat o, yere saplandı ve hevesinin peşine düştü.
Onun durumu tıpkı köpeğin durumuna benzer. Üstüne varsan da dilini çıkarıp solur, kendi haline bıraksan da dilini çıkarıp solur.

İşte âyetlerimizi yalanlayan kimselerin hali böyledir. Sen onlara bu kıssayı anlat. Belki üzerinde düşünüp ibret alırlar.” (A’raf: 175-176)
İlmiyle amil olmayıp dünyaya meyleden âlim için bu Âyet-i kerime’de büyük bir tehdit vardır.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:
“Zulmedenler nasıl bir yıkılışla yıkılacaklarını, hangi deliğe tıkılacaklarını yakında göreceklerdir.” buyuruyor. (Şuarâ: 227)
Hem kendilerine hem de beşeriyete zulüm etmekle çok büyük bir azaba düçar olacaklarını Allah-u Teâlâ haber veriyor.
“Rableri olan Allah ve peygamberlerin emrine karşı gelen nice şehirler vardır ki onları şiddetli bir hesaptan geçirdik ve korkunç bir azap ile onları azaplandırdık.

İşte onlar, yaptıklarının cezasını tattılar. Ve yaptıklarının sonu tam bir hüsran oldu.

Allah, onlar için, (ahirette) şiddetli bir azap hazırlamıştır. İşte ey inanmış olan akıl sahipleri! Allah’tan korkun. Çünkü Allah, size uyarıcı bir kitap ve zikir indirmiştir.” (Talâk: 8-9-10)

İstidraç:
Hazret-i Allah Kur’an-ı kerim’de dünya hayatının gelip-geçici olduğunu, ahiret hayatının ise ebedi olduğunu haber vermiş, müminleri dünya hayatına bağlanarak ebedi hayatlarını mahvetmekten sakındırmış ve:
“Sakın sizi dünya hayatı aldatmasın.” buyurmuştur. (Fatır: 5)
Allah-u Teâlâ bir diğer Âyet-i kerime’sinde dünyayı ve içindekileri tarif ediyor:
“Sakın kendilerini denemek için dünya hayatının süsü olarak bol bol geçimlikler verdiğimiz kimselere gözlerini dikme! Rabbinin rızkı hem daha hayırlı hem de daha süreklidir.” (Tâhâ: 131)
Ukbayı bırakıp dünyaya meyletmek, Hakk’ı bırakıp bâtıla sarılmak demektir. Hakk ve hakikatı unutup dünya lezzetlerine dalanlar büyük bir belaya ve huzursuzluğa uğramışlardır.
İnanmayanlar da bu dünyada rızıklanırlar. Allah-u Teâlâ onlara mühlet verir. Bu da haklarındaki ilâhî azabın artmasına sebep olacaktır.
Âyet-i kerime’lerde şöyle buyuruluyor:
“Eğer bütün insanlar (küfre meyledip) tek bir ümmet olma durumuna gelmeyecek olsaydı, Rahman olan Allah’ı inkâr edenlerin evlerinin tavanlarını, çıkacakları merdivenleri, evlerinin kapılarını, üzerine yaslanacakları koltukları gümüşten yapar ve onları altın ziynetlere boğardık.

Bütün bunların hepsi sadece dünya hayatının geçimliğidir. Ahiret ise Rabbinin katında, O’nun azabından sakınıp rahmetine sığınanlara mahsustur.” (Zuhruf: 33-34-35)
Allah katında dünya malının hiç bir değeri yoktur. Altın ve gümüşün kıymet olarak bilinmesi insanlara göredir.

Münafıklar Hakkında Nâzil Olan Âyet-i Kerimeler:
Uhud Harbi için ikindiden sonra bin kişilik bir kuvvetle yola çıkıldı. İçlerinde üçyüz kadar münafık vardı. Reisleri Abdullah bin Ubeyy “Ben meydan savaşına taraftar değilim, Medine’den çıkılmamasını istedim. Muhammed çoluk çocuğun sözüne uydu, bizim sözümüzü dinlemedi.” diyerek kavminden ve münafıklardan üçyüzünü alıp geri döndü. Böylece İslâm ordusunun sayısı yediyüze inmiş oldu.
Onların dönüp gitmesi Evs’ten Hârise oğulları ile Hazreç’ten Seleme oğullarını tereddüte düşürdü. Bir ara onlar da ayrılmayı düşündüler, dönecek gibi oldular. Fakat Allah-u Teâlâ’nın hidayeti erişti, onları şeytanın vesvesesinden kurtardı.
Bu hususla ilgili olarak Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“O zaman içinizden iki taife bozulmaya yüz tutmuştu. Oysa Allah onların yardımcısı idi. Müminler yalnız Allah’a güvensinler.” (Âl-i imran: 122)
Kalplere kuvvet veren O’dur, zayıflık veren de yine O’dur.
Ashab-ı kiram’dan bazıları yahudilerle aralarında yardımlaşma sözleşmesi bulunduğu için onlardan yardım istemeyi teklif ettiler. Resulullah Aleyhisselâm:
“Bir şirk ehlinden birine karşı, diğer şirk ehlinden yardım isteyemeyiz.” buyurdu.
Münafıkların Uhud’da İslâm ordusundan ayrılıp Medine’ye geri dönmeleri üzerine nâzil olan Âyet-i kerime’de Allah-u Teâlâ şöyle buyurdu:
“Onlara ‘Gelin! Allah yolunda çarpışın, veya savunun!’ denildiği zaman ‘Savaş olacağını bilsek, elbette arkanızdan gelirdik.’ dediler.” (Âl-i imran: 167)
Onların bu sözleri tam bir nifak alâmeti idi. Zira onlar müşriklerle asla savaşmak istemiyorlardı. Asıl istedikleri de müslümanların müşrikler karşısında yenik düşmeleri ve bir daha bellerini doğrultamamaları idi. Müslümanlara hoş gelecek sözler söyleyerek onlarla alay ediyorlardı.
Nitekim:
“Onlar o gün imandan daha çok kâfirliğe yakın idiler.” (Âl-i imran: 167)
Bu hadiseden önce onlar dışa karşı mümin görünüyorlardı, küfürlerini belli edecek herhangi bir belirtileri yoktu. O gün İslâm ordusundan ayrılınca ve o sözleri de söyleyince, sahip oldukları zannedilen imandan uzaklaşmış ve küfre yakınlaşmış oldular.
Zira geriye çekilmekle müminlerin kalabalığının azalmasına sebep teşkil etmek, müşrikleri güçlendirmek demekti. Allah yolunda cihaddan geri duran, İslâm yurdunu müdâfaadan kaçınan kimselere “Mümin” vasfı lâyık olamaz.
Davranışlarıyla küfre imandan daha yakın olan bu münafıklar:
“Ağızları ile, kalplerinde olmayanı söylüyorlardı.” (Âl-i imran: 167)
Bu onların her zamanki halleridir. Söyledikleri kalplerinden gelmez. İçlerinde gizlediklerinden başkasını açığa vururlar.
Aslında savaş olacağını biliyorlardı. Çünkü müşrikler Mekke’den kalkıp Uhud’a kadar gelmişler, Bedir’de şereflilerinin öldürülmesi sebebiyle savaşmayı arzuluyorlardı. Resulullah Aleyhisselâm da ashabıyla birlikte Medine’den çıkmış Uhud yolunu tutmuştu. Binaenaleyh savaşın olmaması için hiç bir sebep yoktu. Buna rağmen “Savaş olacağını bilsek, elbette arkanızdan gelirdik!” demişler ve başka hiç bir sebebe dayanmadan İslâm ordusundan ayrılmışlardı. Fakat onlar ne düşünürlerse düşünsünler, kalplerinde ne gizlerlerse gizlesinler, Allah-u Teâlâ onların gizlediklerini elbette bilmektedir.
“Onların gizlediği şeyi Allah en iyi bilendir.” (Âl-i imran: 167)
Ne küfürleri ne de nifakları kendilerine asla fayda vermeyecek, yaptıklarının cezasını dünyada da ahirette de mutlaka çekeceklerdir.

Münafıklar Hakkında Fikir Ayrılığı:
Yarı yoldan geri dönerek, böyle kritik bir zamanda müslümanları yalnız bırakan ve orduda moral bozukluğu husule getiren münafıklar hakkında Ashab-ı kiram iki gruba ayrılmıştı.
Bazıları “Bunları öldürelim Yâ Resulellah! Zira bunlar münafıklardır!” dediler. Diğer bazıları ise “Affet Yâ Resulellah! Zira bunlar kelime-i İslâm’ı söylediler.” dediler.
Bunun üzerine nazil olan Âyet-i kerime’de Allah-u Teâlâ müminleri ikaz ederek şöyle buyurdu:
“Size ne oluyor ki, münafıklar hakkında (küfür üzere olduklarına ittifak etmeyip) iki fırkaya ayrılıyorsunuz?” (Nisâ: 88)
Zâhiren münafıklık eden bir topluluk hakkında ne diye farklı görüşlere sahip oluyorsunuz ve iki gruba ayrılıyorsunuz? Niçin onların kâfirlikleri hakkında kesin hükmünüzü vermiyorsunuz?
Bu gibi kimseler hakkındaki hüküm ölümdür. Bu husustaki merci de Resulullah Aleyhisselâm’dır. Dilerse öldürür, dilerse zâhirlerine göre muamelede bulunarak onları öldürmez. Durum böyle olduğuna göre müminlerin onlar hakkında fırkalara ayrılmamaları gerekirdi.
Nifak ve isyanları sebebiyle Allah-u Teâlâ’nın küfre döndürdüğü kimseleri hidayete çevirmenin imkânı yoktur.
“Halbuki Allah onları kendi ettiklerinden dolayı başaşağı etmiştir. Allah’ın saptırdığını doğru yola getirmek mi istiyorsunuz? Allah’ın saptırdığı kimseye sen asla yol bulamazsın!” (Nisâ: 88)
Artık onları kimse kurtaramaz.
Onların tam münafık oldukları açıkça ortaya çıktıktan sonra, onlara karşı yumuşak ve hoşgörülü davranmak isteyenlerin tutumu reddedilmektedir.

Karun Kıssası:
Allah-u Teâlâ Kasas Sûre-i şerif’inin 76-82. Âyet-i kerime’lerinde Musa Aleyhisselâm zamanında yaşayan Karun adındaki bir zenginin; zenginliği sebebiyle şımarmasından, diğer insanlara karşı böbürlenmesinden, neticede ağır bir cezaya müstehak olduğundan, halkın da ona verilen zenginlik sebebiyle imtihan geçirmesinden bahisle, beşeriyete bir ibret nümunesi olarak hikayesini takdim buyurmaktadır:
“Karun Musa’nın kavminden biriydi. Onlara karşı azgınlık etti.

Biz ona anahtarlarını güçlü bir topluluğun zor taşıdığı hazineler vermiştik.” (Kasas: 76)
Karun, İsrailoğulları arasında pek zengin bir kimse idi, onlarla beraber yaşadı, çok büyük çapta bir servet elde etti. Menkul ve gayr-i menkul o kadar çok malı vardı ki, o malların sayı ve miktarını, ancak bilgili ve güçlü bir topluluk yapabilirdi. Âyet-i kerime onun bu durumunu tasvir etmektedir.
Musa ve Harun peygamberlerin risalet ve nübüvvetine haset ediyor, onların İsrailoğulları arasındaki riyasetini kıskanıp duruyordu. Nihayet kinini ortaya koydu. Allah düşmanı Sâmiri’nin nifaka düştüğü gibi o da münafık olmuş, Musa Aleyhisselâm’ın gösterdiği mucizeleri sihir sanarak, o mübarek peygambere gönül endişesi yapmaktan çekinmemişti.
Kavminin salih kişileri, içinde bulunduğu durum hakkında ona nasihatta bulunmuş; servetine ve ilmine güvenerek, hazinelerine dayanarak, gücü ve kuvvetine aldanarak gururlanmaması için öğüt vermişlerdi.
Âyet-i kerime’lerde şöyle buyuruluyor:
“Kavmi ona şöyle demişti:

‘Gururlanıp şımarma, şüphesiz ki Allah şımarıkları sevmez.
Allah’ın sana verdiği mal ile ahiret yurdunu gözet. Dünyadan da nasibini unutma.
Allah’ın sana ihsan ettiği gibi sen de ihsanda bulun.

Yeryüzünde bozgunculuk isteme. Doğrusu Allah bozguncuları sevmez.’” (Kasas: 76-77)
Allah-u Teâlâ’nın kendisine bu hazineleri ihsan ettiği gibi, bu nimetin şükrünü yerine getirmesi için, onun da Allah’ın kullarına ikram ve ihsan etmesi, sarfederken de meşru yollarda harcaması gerekiyordu.
Dünya ebedi hayat için bir tarla mesabesindedir. Burada hayır eken, ahirette hayır biçer. Allah-u Teâlâ’nın kendisine verdiği dünya malı ile ahiret yurdunu isteyen kimse, ahirette bol mükâfata kavuşur.
Kavmi ona öğüt verince hiddetlenmiş, o inci gibi sözleri bir tek cümle ile reddetmiş ve şöyle demişti:
“Bu bana ancak bende olan bilgiden ötürü verilmiştir.” (Kasas: 78)
Bu sözü ile bu mala müstehak ve lâyık olduğunu Allah-u Teâlâ’nın bildiği ve sevdiği için kendisine verdiğini, kazanç yollarını iyi bilmesi ve çalışması sayesinde bu malı kazandığını ifade etmek istiyordu.
Nitekim bu gibi kimseler hakkında diğer bir Âyet-i kerime’de ise şöyle buyuruluyor:
“İnsana bir zarar dokunduğu zaman bize yalvarır. Sonra kendisine tarafımızdan bir nimet verdiğimiz zaman ‘Bu bana ancak bilgimden dolayı verilmiştir.’ der.

Hayır! O bir imtihandır, fakat çokları bilmezler.” (Zümer: 49) (Bakınız. Fussilet: 50)
Karun’dan önce mal itibariyle ondan daha çok zengin nice kimseler vardı. Allah-u Teâlâ onları küfürleri ve nimetlere şükretmemeleri sebebiyle helâk etmişti.
Onun bu azgın ve mağrur sözlerine cevap mahiyetinde Allah-u Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
“Bilmez mi ki Allah, önceleri ondan daha güçlü ve topladığı şeyler daha fazla olan nice nesilleri yok etmiştir.

Suçluların suçları kendilerinden sorulmaz.” (Kasas: 78)
Verilecek ceza kendi ifadelerine dayanılarak verilmez, yaptıkları zaten Cenâb-ı Hakk’a malumdur, amel defterlerinde de yazılıdır.
Karun bir gün büyük bir ziynet içinde, göz kamaştıran elbiseler giymiş bir halde, maiyeti ve hizmetçileri ile binitlere binmiş olarak dışarı çıkmıştı. Varlığını göstermek için büyük bir ihtişam içinde dolaşmaya başladı.
Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Debdebe ve ihtişam içinde kavminin karşısına çıktı.

Dünya hayatını isteyenler dediler ki:

‘Keşke Karun’a verilenin benzeri bizim de olsaydı! Doğrusu o çok büyük nasip sahibidir.’” (Kasas: 79)
Bunlar dünyanın geçici güzelliğine aldanmış, debdebesine meyletmiş, imanı zayıf kimselerdi. Karun’un büyük bir saltanata ve şerefe sahip olduğunu sanıyorlardı.
Doğru yolda bulunan ilim ve anlayış sahibi, akıllı kimseler ise, bütün bu debdebeye imanla karşı çıkmış; Allah-u Teâlâ’nın vereceği mükâfatın çok daha hayırlı olduğunu, O’nun nezdinde bulunanların, Karun’un elindekilerden çok daha üstün olduğunu belirtmişlerdir.
Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Kendilerine ilim verilmiş kimseler ise dediler ki:

‘Yazıklar olsun size! Allah’ın mükâfâtı, iman edip salih amel işleyenler için daha hayırlıdır. Ona da ancak sabredenler kavuşabilir.’” (Kasas: 80)
Ahirette bu mevki ve makam, sadece Allah-u Teâlâ’nın emir ve nehiyleri karşısında sabreden müminlere verilecektir.
Karun öyle bir belâ ile karşılaştı ki; Allah-u Teâlâ evi ile, malı ile ve adamları ile birlikte onu yere batırdı.
Âyet-i kerime’sinde şöyle buyuruyor:
“Nihayet Karun’u da sarayını da yerin dibine geçirdik. Allah’a karşı kendisine yardım edebilecek kimsesi de yoktu. Kendini kurtarabilecek kimselerden de değildi.” (Kasas: 81)
Böylece herkes şerrinden kurtulmuş oldu. Hiç bir izi ve eseri kalmadı. Onun bu müthiş akibeti kıyamete kadar bir darb-ı mesel olarak kaldı.
Karun’un mevkisini arzulamakla düştükleri hatanın farkına varan bazı kimseler, serveti ile birlikte yere gömüldüğünü gözleri ile gördüklerinde dediklerine son derece pişman oldular.
Âyet-i kerime’de şöyle buyurulmaktadır:
“Daha dün onun yerinde olmayı isteyenler ‘Vay! Demek ki Allah kullarından dilediğinin rızkını genişletip bir ölçüye göre veriyor. Eğer Allah bize lütfetmemiş olsaydı, bizi de yerin dibine geçirirdi. Vay! Demek ki inkârcılar aslâ iflâh olmazmış!’ demeye başladılar.” (Kasas: 82)
Akılları öyle başlarına geldi ki, Karun gibi kendilerine servet verilmemiş olmasından dolayı Allah-u Teâlâ’ya hamdetmeye, şükranlarını arzetmeye yöneldiler.
Bu kıssada iman ve amel-i sâlihin yanında dünyanın geçici servetinin değersizliğini; bilgi ve mala güvenerek Allah’ın verdiği nimetleri nefse mâletmenin, azmanın ve şımarmanın nasıl bir felâketle sonuçlanacağı; dünya nimetlerinden itidal üzere faydalanmanın gerektiği gözler önüne serilmektedir.
İslâm dini kişinin ferdi mülkiyetini kabul eder. Şu kadar var ki, onu kazanırken şart koştuğu gibi, harcarken de belirli şartlar ortaya koyar.
Allah-u Teâlâ Karun kıssasının hemen ardından Âyet-i kerime’lerde şöyle buyurmaktadır:
“İşte ahiret yurdu! Biz onu yeryüzünde böbürlenmeyen ve bozgunculuğu istemeyenlere veririz.

En güzel âkibet muttakilerindir.” (Kasas: 83)
Övülen âkibet; Allah’tan korkan, rızâsını isteyen, azâbından sakınan kimseler içindir.
“Kim bir iyilik getirirse, ona bundan daha üstün karşılık vardır.

Kim bir kötülük getirirse, ancak yaptıkları kadar ceza görürler.” (Kasas: 84)
Kötülüğün cezâsı onun gibi kötülük olur, güzellik olmaz.

İmandan Sonra İnkâr:
Allah-u Teâlâ bu gibi kimseleri gafillikle nitelendirmektedir.
“Kahrolsun o koyu yalancılar! Onlar koyu bir cehâlet içinde kalmış gâfillerdir.” (Zâriyat: 10-11)
Ahirette ise çetin bir azab olduğu Âyet-i kerime’de haber veriliyor:
“Andolsun ki kâfirlere çetin bir azab tattıracağız, işledikleri en kötü işlere karşılık onların cezasını vereceğiz.” (Fussilet: 27)
Allah-u Teâlâ Kelâm-ı kadim’inde iman ile küfrü, mü’min ile kâfiri ayırmış, insanı ise dilediğini yapmakta serbest bırakmıştır.
“Âyetlerimiz hakkında doğruluktan ayrılıp sapıklığa düşenler bizden gizli kalmazlar. O halde ateşin içine atılan mı daha hayırlıdır, yoksa kıyamet gününde emin olarak gelen mi daha hayırlıdır?

Dilediğinizi yapın! Doğrusu O, yaptıklarınızı görmektedir.” (Fussilet: 40)
Allah-u Teâlâ kalbini küfre açanları, küfürle işbirliği yapanları büyük bir azap ile tehdit ediyor. Tevbekâr olanlara bağışlaması büyük olmakla birlikte, düşmanlarına vereceği cezâ çok elem vericidir.
“Gönlü imanla mutmain olduğu halde, zorlanan kimse hariç, kim iman ettikten sonra Allah’ı inkâr eder ve gönlünü küfre açarsa; onların üzerine Allah’tan bir gazap iner ve onlar için büyük bir azap vardır.” (Nahl: 106)
Dinden dönenlerin cezâsı bu kadar ağır olmaktadır.
Kendilerine öğüt verildiği halde Hazret-i Allah’ın âyetlerinden yüz çeviriyorlar.
Fakat Allah-u Teâlâ bunlar hakkında:
“Kendisine Rabbinin âyetleri hatırlatılarak öğüt verildikten sonra onlardan yüz çeviren kimseden daha zâlim kim olabilir?

Muhakkak ki biz zâlimlerden öç alacağız.” buyuruyor. (Secde: 22)
Bir diğer Âyet-i kerime’de ise şöyle buyruluyor:
“İnsanların bir takımları vardır ki inanmadıkları halde ‘Allah’a ve ahiret gününe inandık.’ derler. Bunlar güya Allah’ı ve müminleri aldatmaya çalışırlar, oysa onlar sadece kendilerini aldatırlar da bunun farkında değillerdir.” (Bakara: 8-9)
Allah-u Teâlâ onların iddiâlarını reddetmektedir. Her ne kadar müslümanları aldatmaya çalışıyorlarsa da, aslında aldanan bizzat kendileridir, en büyük zararı yine kendileri görürler, yaptıklarının vebali kendilerine döner.
Hazret-i Allah inandıktan sonra yoldan çıkanları Kelâm-ı kadim’inde şöyle haber veriyor:
“İnandıktan sonra yoldan çıkmış olmak ne kötü bir addır. Kim de tevbe etmezse, işte onlar zâlimlerdir.” (Hucurat: 11)
İmandan sonra fısk adını takınarak ve kendini azaba lâyık kılıp nefsine yazık etmiş kimselerdir.
“O gün zâlimlere mazeretleri fayda vermez. Onlar için lânet ve yurtların en kötüsü vardır.” (Mümin: 52)

Kıyafet Mevzusu:

Bizim önem verdiğimiz bâtında Hakk ile olmaktır. Kalbi selim, taat ve takvâ, istikamet ve mahviyete önem veririz. Ve Hakk ile kaldığım zaman her kıyafetim ona göre olur.
Zaman seyyiat zamanıdır. Riyâdan, gösterişten, nam ve menfaaten tiksindiğim için iltifatım mahviyet ve istikamettir. Bunun için her fırsatta hükümsüz ve değersiz olduğumu söylerim. Hüküm ve değer yalnız ve yalnız Hazret-i Allah’a ve Resulullah’a mahsustur. Amma münafıklara asla değer vermem.

İlimle Öğünmek:

Yazılarında ilimlerinin çokluğundan bahsediyorlar.
Cehaletini öğrenmesi için “Gerçek Mürşid Hazret-i Allah’tır.” kitabını okuması gerekir.
Kitabın ilk mevzusu “Var ile övünüyorum varlığımdan utanıyorum.” Biz Hazret-i Allah ile övünüyoruz. Onlar ise papaza hazret diyorlar. Bu kitabı okusunlar da öğrensinler ilim ne imiş? Bu kitap cahillerin aynasıdır.
Biz de deriz ki, cehaletinizi öğrenmeniz için şu hakikat aynasına bakın. “Gerçek Mürşid Hazret-i Allah’tır” kitabını okuyun. Zira o kitap Hakk’ı hakikatı uzun uzun tarif eder, hakikatı arayanın bulması için. Bir rehber, bir nûrdur o. Öyle ki bu kitabı okusanız dahi siz hiçbir şey anlayamazsınız. Zira sizin ilminiz zandan ibarettir. Bu ilme ise marifetullah ilmi denir. Sizin kalbiniz dönmüş, mühürlenmiş:
“Onların kalbleri vardır, fakat anlamazlar. Gözleri vardır, fakat görmezler. Kulakları vardır, fakat işitmezler.” (A’raf: 179)
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:
“İnsanların çoğu gerçekten fasıktırlar.” (Mâide: 49)
Bunun içindir ki her ne kadar onlara Allah-u Teâlâ’nın kelâmını, Resulullah Aleyhisselâm’ın Hadis-i şerif’i ile beyanını arz etsen de, Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:
“Sen ne kadar yürekten istesen de insanların çoğu inanmazlar.” (Yusuf: 103)
Bunlar hakkında Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde şöyle buyuruyor:
“Resulüm! Gördün mü o nefis arzusunu ilâh edineni? Artık ona sen mi vekil olacaksın? (Onu şirkten sen mi koruyacaksın?)” (Furkan: 43)
Allah-u Teâlâ ona doğru yolu gösterdiği halde, o bu yola düşmedi, kendisini Hakk’tan müstağni gördü, kibirlendikçe kibirlendi, nefsine mağrur oldu, gözlerinin önünde parıl parıl parlayan hidayet nûrlarını görmek istemedi, verilen öğütlere ve uyarılara kulak tıkadı.
Allah-u Teâlâ cevap olarak şöyle buyuracak:
“Evet!.. Sana âyetlerim gelmişti de sen onları yalanlamış, büyüklük taslayıp kâfirlerden olmuştun.” (Zümer: 59)
Ve bu küfrün cezası da hiç şüphesiz ki çok ağır olacak. Kalplerinin karanlığı yüzlerine vuracak, simâları simsiyah ve iğrenç bir hale bürünecek.
Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Kıyamet gününde Allah’a karşı yalan uyduranları görürsün ki, yüzleri simsiyah kesilmiştir.

Kibirlenenler için cehennemde bir yer yok mudur?” (Zümer: 60)
İşte bunların durumu budur.
İmanlarında sadık, amellerinde muhlis olan müminlere gelince; onlar için hiç bir korku ve üzüntü yoktur, Rableri onları korumuş ve kurtarmıştır.
Âyet-i kerime’sinde şöyle buyuruyor:
“Allah takvâ sahiplerini imanları sebebiyle kurtuluşa erdirir. Onlara hiç bir kötülük dokunmaz, onlar mahzun da olmazlar.” (Zümer: 61)
Çünkü onlar kâfirler için hazırlanan cehennemden kendilerini korumak için, dünyada iken gerekli tedbirleri almışlardı. Şirk ve isyandan, küfür ve tuğyandan kaçınarak İslâm şerefiyle müşerref, iman nûru ile münevver olmuşlardı.
Diğer bir Âyet-i kerime’sinde ise şöyle buyuruyor:
“Kendilerini Allah’a vermiş olanları hiç suçlular gibi bir tutar mıyız?” (Kalem: 35)
İşte Allah-u Teâlâ bu gibiler hakkında Âyet-i kerime’sinde şöyle buyuruyor:

“Kibirlenenlerin yeri ne kötüdür!” (Zümer: 72)
Bunlar cennet-i âlâ’yı sol cebine koymuş, talip olanlara yüksek para ile satarlar.
Aldıklarını da sağ cebe atarlar. Bunlar dünyayı ahirete tercih edenlerdir, ahirette hiç nasipleri yoktur.
Âyet-i kerime’lerde şöyle buyuruluyor:
“Onlar ahiret karşılığında dünya hayatını satın alan kimselerdir.” (Bakara: 86)
Dünya hayatı ile âhireti değiştirenlerdir.
Allah-u Teâlâ onlara azarlayıcı bir üslupla şöyle hitap edecektir:
“Âyetlerim size okunurken, onları yalanlayan siz değil miydiniz?” (Müminun: 105)
Böyle bir sual karşısında kendilerine konuşma izni verildiğini sanırlar. Suçlarını itiraf ederlerse belki affa uğrayabileceklerini düşünürler.
“Derler ki:

Ey Rabbimiz! Bedbahtlığımız bizi yenmişti, sapık bir topluluk olmuştuk.” (Müminun: 106)
“Ey Rabbimiz! Bizi buradan çıkar! Eğer bir daha günaha dönersek, doğrusu zulmetmiş oluruz.” (Müminun: 107)
Şehvetlerinin, hevâ ve heveslerinin, liderlerinin kendilerini dalâlete sürüklediğini itiraf ederler. Yalvarıp yakararak cehennemden kurtulmalarını niyaz ederler.
Allah-u Teâlâ onların bu isteklerini kati bir ifade ile reddederek şöyle buyurur:
“Yıkılıp gidin içerisine!.. Benimle konuşmayın!..” (Müminun: 108)
Bu cevap üzerine bütün ümitlerini keserler. Hıçkırmaya, dövünüp, yırtınmaya başlarlar. Göğüslerinin hırıltısından ve azabın şiddetinden dolayı yapacakları feryatlardan başka sesleri çıkmaz.
Onlar gerçekten de böyle bir azaba müstehak olmuşlardı.
Allah-u Teâlâ şöyle buyurur:
“Kullarımdan bir zümre ‘Ey Rabbimiz! İman ettik, bizi bağışla, bize merhamet et! Sen merhamet edenlerin en hayırlısısın.’ diyorlardı.” (Müminun: 109)
“Siz ise onları alaya alıyordunuz. Bu yaptıklarınız size benim zikrimi, beni anmayı unutturuyordu.

Ve hep gülüyordunuz onlara!” (Müminun: 110)
Bu hal üzerinde iken ecel gelip çatmış, netice itibarı ile de cehenneme yuvarlanmışlardı.
Hülasâ-i kelâm:
Resul-i Ekrem ve Nebiyy-i Muhterem -sallallahu aleyhi ve sellem- buyuruyor ve iman edenlere duyuruyor:
“Fasıka ikram eden İslâmiyet’in yıkılmasına yardım etmiş olur.” (Münâvi)
Onlara yardım eden çok iyi bilsin ki İslâm dininin yıkılmasına çalışmış olur.
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde: “Koyun postuna bürünmüş kurtlar.” diye vasıflandırmış, din-i İslâm’dan çıkıp bir daha din-i İslâm’a dönemeyeceklerini de beyan buyurmuştur:
“Âhir zamanda öyle kimseler türeyecektir ki, bunlar dinlerini dünyalığa âlet edeceklerdir. İnsanlara karşı koyun postuna bürünmüş gibi yumuşak ve güzel huylu görünürler. Dilleri şekerden bile tatlıdır, amma kalpleri kurt gönlü gibidir.

Aziz ve Celil olan Allah-u Teâlâ (bu gibi kimseler için) şöyle buyuruyor:

Bunlar acaba benim sonsuz affediciliğime mi güveniyorlar, yoksa bana karşı meydan mı okuyorlar? Ululuğum hakkı için, onlara öyle ağır bir musibet vereceğim ki aralarında bulunan yumuşak başlılar şaşakalacaklardır.” (Tirmizî)
Kim ki bunlara yardımda bulunursa onlardandır. O da küfrü hoş gören narcılardandır. Doğrusu, Allah-u Teâlâ’nın kelâmı, Resulullah Aleyhisselâm’ın beyanıdır. Eğrisi de halkın zannıdır. Elhamdülillah müslümanım. Bunun içindir ki bizce makbul olan Hakk’ın kelâmıdır. Cevap vermek isteyenler, önlerine serdiğim bu Âyet-i kerime’lere cevap versinler. Lâf katiyyen kabul edilmez.
Sakın ha! Önünüze sürdüğüm bu Âyet-i kerime’ler Allah kelâmıdır. “Bize münafık veyahut kâfir diyor.” demeyin, bana uluhiyet isnad etmeyin. Ben Hakk Teâlâ’nın aciz, hükümsüz değersiz bir mahlukuyum. Hazret-i Allah’ın dostu ile dostum, düşmanı ile düşmanım. İmanın en sağlam kulpu budur.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:
“Amellerin en üstünü Allah için sevmek, Allah için buğzetmektir.” (Ebu Dâvud)
Gayem iman ile küfrü ayırt etmek, Allah-u Teâlâ’nın koyduğu hudutları muhafaza etmek, münafıklara ve kâfirlere fırsat vermemektir.
“Allah’a tevbe edenler, ibadet edenler, hamdedenler, oruç tutanlar, rüku ve secde edenler, iyiliği teşvik edip kötülükten vazgeçirmeye çalışanlar ve Allah’ın hududunu koruyanlar… İşte bu müminleri müjdele!” (Tevbe: 112)
İnfak Âyet-i kerime’lerini âlet ederek, dini dünyaya tahvil ederek küfre hizmet ettirmek istemem. Zira siz kurduğunuz narcılık dini için çalışıyorsunuz. Ve o dine asker yetiştiriyorsunuz. O fertlerle İslâm dinini yıkmak mı istiyorsunuz? Yıkılması için mi çalıştırıyorsunuz?
Daha evvel de arzettiğimiz gibi dinimizin ve vatanımızın en büyük düşmanlarıyla dostluk kurmasını bütün vatanımızın nazar-ı dikkate alması gerekiyor. Umarım ki ordu bunu tesbit etmiş ki bunları ayıklıyor. Uyan be kardeş! Dininin, vatanının düşmanları ile dost olma.
İşte size yardımda bulunanlar bu kadar büyük günaha ve vebale düşüyor, vebalde bırakıyorsunuz, bir narcılık dini kurabilmek için. Amma adil-i mutlak olan Hazret-i Allah kâfirleri cehenneme münafıkları ise esfel-i safilin’e atacağını beyan buyuruyor. Zira münafıklar içten içe tahribe çalıştıkları için, İslâm dinini içten yıkmaya uğraştıkları için tahribatları daha büyüktür.
Mesela gerçek bir müslüman hiçbir zaman din ve vatan düşmanlarına yardım etmez. Ve fakat müslüman gibi görünen münafıklara aldanıyor, hem soyuluyor, diğer taraftan din ve vatanın düşmanlarına yardımda bulunuyor. Dini ve vatanı yıkılsın diye.
Uyan ey kardeş!
Bunca Âyet-i kerimeleri önüne serdiğim halde halen bu gafletle uyuyacak mısın?
Hadis-i şerif’te:
“İnsanlar uykudadır, öldükleri zaman uyanırlar.” buyuruluyor. (K. Hafâ)
Dinini ve vatanını müdafaya çalış, düşmanına fırsat verme. Zira biz hep Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’lerin nûr ışığı altında bunların iç durumlarını görüyor ve göre göre Hazret-i Allah’ın beyanlarını söylüyoruz. Asla kendimden hiçbir şey söylemiyorum. Onun içindir ki cevap vermeye yeltenenler hep önlerine sürdüğüm Âyet-i kerime’lere ve Hadis-i şerif’lere birbir cevap vermek zorundadırlar. Bu laf işi değildir. Elhamdülillah müslümanım, Kelâmullah ile konuşuyorum.
Dikkat ederseniz elli sene evvel bu doğru yoldan sapmışlar yoktu. Sonra sağcı solculuk başladı. Akabinde dini dünyaya âlet eden koyun postuna bürünenler husule geldi. Ama halkı nasıl da yoluyorlar, nasıl da soyuyorlar? Vah size yardım edenlerin haline! Çünkü “Niçin bunlara yardım ettin?” diye her kuruştan hesap sorulacak ve azabı da görülecek.
Hülasâ-i kelâm;
“Sizden hiç bir ücret istemeyenlere uyun, onlar doğru yoldadırlar.” (Yâsin: 21)
Âyet-i kerime’si mucibince kim ki para topluyorsa, doğru yolda olmadığını bu Âyet-i kerime beyan eder. Zira yaratmak da emretmek de Allah’a mahsustur.
Allah-u Teâlâ’nın emri ve hükmü budur.
Bir Âyet-i kerime’de de şöyle buyuruluyor:
“Onlar size sıkıntı verecek şeyleri isteyip dururlar, öfkeleri ağızlarından taşmaktadır. Kalplerinin gizledikleri ise daha büyüktür.” (Âl-i imran: 118)
Her isimle bir din kurdular ve İslâm dini’ni parça parça ettiler, bunun için de gadab-ı ilâhî’ye vesile oldular. Bununla kalmadılar küfrü hoş gördüler.
Diyeceksiniz ki “Onlar da namaz kılıyor, oruç tutuyor, ibadet ediyor.” Şimdi sen kendi zannını bırak, Hazret-i Allah’ın ve Resulullah Aleyhisselâm’ın beyânına bak!
“Sizin aranızda öyle zümreler türeyecektir ki; siz onların namazlarının yanında kendi namazlarınızı, oruçlarının yanında kendi oruçlarınızı, iyi işleri yanında kendi iyi işlerinizi küçük göreceksiniz. (Yani onların yaptıkları işler dıştan sizinkinden üstün gibi görünecektir.)

Onlar Kuran da okuyacaklar fakat Kuran(ın feyzi) onların boğazlarından öteye geçmeyecektir. (Yalnız dilde kalacaktır.) Nitekim onlar okun yaydan çıktığı gibi dinden çıkacaklar. Okun sahibi (avı delip geçen) okunun demirine bakar, (kana benzer) bir şey göremez. Sonra ağaç kısmına bakar bir şey göremez, yelesine bakar orada da bir kan izi göremez. Daha sonra (acaba ava dokunmadı mı) şüphesiyle, kirişe gelen ve fok denilen çatal yerine bakar, orada da bir iz göremez.” (Buharî, Tecrid-i sarih: 1783)
Bu kadar ibadet ve taatine rağmen ok yaydan çıktığı gibi dinden çıkışı nedendir?
Öyle ki dinden çıktığına dair hiç bir iz de yok gibi görünüyor.
Amma aslında her şey apaçıktır, dinden çıktığına dair.
Zira Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’lerinde buyurur ki:
“Fırka fırka olup dinlerini parça parça edenlerle senin hiç bir ilgin yoktur. Onların işi Allah’a kalmıştır. Sonra O yaptıklarını kendilerine haber verecektir.” (En’am: 159)
Dinlerini bölük pörçük yapıp her biri bir parçasına yapışan ve kendine ayrı bir lider seçen bölücülerin bu yaptıklarından ötürü sen sorumlu değilsin.
“Amma ne var ki, insanlar din hususunda kendi aralarında parçalara bölündüler, çeşitli kitaplara ayrıldılar. Her bölük, her parti kendi tuttuğu yoldan memnundur, yanında bulunan (din veya kitapla) sevinmektedir.” (Mü’minun: 53)
Dinden murad isimleri, kitaptan murad ise zan ve tüzükleridir.
İslâm’dan çıktıktan sonra her bir bölücü birer isim yaptı. Bu isimler birer dindir. Oysa İslâm’da bir tek ümmet bir tek din vardır.
“Allah katında din İslâmdır” (Âl-i imran: 19)
Allah-u Teâlâ’nın yanında makbul olan din yalnız budur.
Kitaba gelince; İslâm dini’nin kitabı birdir, o kitap Hazret-i Kuran’dır. Onların kitapları ise kendi zan ve kendi hüküm ve tüzüklerine göredir. Murad-ı İlâhî budur. Ve bu dalâletten ötürü de çok memnun olduklarını ve sevindiklerini Allah-u Teâlâ buyuruyor:
“Şimdi sen onları bir süreye kadar kendi sapıklıkları ile başbaşa bırak.” (Müminun: 54)
Şimdi Allah-u Teâlâ bunları bize tanıtıyor. Dinlerini, kitaplarını, bölüklerini, partilerini bize bir bir beyan ediyor:
“Kendilerine verdiğimiz servet ve oğullar ile, onların iyiliklerine koştuğumuzu mu zannediyorlar. Hayır onlar işin farkında değiller.” (Müminun: 55-56)
Buradaki murad-ı ilâhî; Allah-u Teâlâ bunlara o kadar gazaba gelmiş ki; bunlara bolluk verme ile dalâlet batağında daha rahat yüzmelerini, bol günah işlemelerini sağlamaktadır. Amma bu yoldan sapmış gafillerin farkında da olmadıklarını bize buyuruyor ve duyuruyor.
Allah-u Teâlâ’nın bu Âyet-i kerime’lerini de hiçe saydıklarından ötürü bunca ibadet ve taatına rağmen bölücülük batağına batmışlar, dinden çıkmışlar ve cehennemi boylamışlardır.
Bunca Âyet-i kerime’leri önlerine serdiğimiz halde bunlara iman etmeyişlerinden ötürü Allah-u Teâlâ onlar hakkında şöyle buyuruyor:
“Kendisine Rabbinin Âyetleri hatırlatılarak öğüt verildikten sonra, onlardan yüz çeviren kimseden daha zalim kim olabilir? Muhakkak ki biz zâlimlerden öç alacağız.” (Secde: 22)
Bu yazılardan, bu beyanlarımızdan maksat iman kurtarmaktır, bu hak yoldan çıkmışların peşine düşmemeniz içindir. Zira onların peşinden giden de imandan soyulur.
“Bunlara ne oluyor ki hiç bir sözü anlamaya yanaşmıyorlar!” (Nisa: 78)
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:
“Âhir zamanda öyle kimseler türeyecektir ki, bunlar dinlerini dünyalığa âlet edeceklerdir. İnsanlara karşı koyun postuna bürünmüş gibi yumuşak ve güzel huylu görünürler. Dilleri şekerden bile tatlıdır, amma kalpleri kurt gönlü gibidir.

Aziz ve Celil olan Allah-u Teâlâ (bu gibi kimseler için) şöyle buyuruyor:

Bunlar acaba benim sonsuz affediciliğime mi güveniyorlar, yoksa bana karşı meydan mı okuyorlar? Ululuğum hakkı için, onlara öyle ağır bir musibet vereceğim ki aralarında bulunan yumuşak başlılar şaşakalacaklardır.” (Tirmizî)
Bu Hadis-i şerif’i bir inceleyin, bir de bu bölücülerin icraatlarına bakın! İsterken koyun postuna bürünüyorlar, aldıktan sonra da kurt kesiliyorlar. Hepsi milyarder oldu.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:
“Ümmetim için saptırıcı imamlardan korkarım.” (Müslim)
Diğer taraftan:
“Sizden hiç bir ücret istemeyenlere uyun. Onlar doğru yoldadırlar.” (Yâsin: 21)
Âyet-i kerime’si de onların doğru yolda olmadığını ispat eder.
Allah-u Teâlâ’nın emr-i şerif’i böyle iken, Âyet-i kerime’yi inkâr eder, “Bırak Allah-u Teâlâ’nın kelâmını, bak bizim beyanımıza, cebini doldurmaya bak!” der.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:
“Onların çoğu Allah’a iman etmişler, fakat müşrik olarak yaşarlar.” buyuruyor. (Yusuf: 106)
Bu Âyet-i kerime’de Allah-u Teâlâ onları müşrik olarak bize tanıtıyor. Kendi dinlerini, kendi yollarını göstermemek için bu Âyet-i kerime’yi inkâr ediyorlar ve kendilerini müşrik olmayıp müslüman olarak göstermeye çalışıyorlar.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:
“Onların kalpleri iman etmedi.” buyuruyor. (Mâide: 41)
İşte cidden bu beyinsizlerin bu kadar ileri gidişinden Allah-u Teâlâ’nın gadabına uğrayabiliriz. Çünkü o kadar ileri gittiler ki, bindörtyüz senedir bir harfi değişmemiş olan Hazret-i Kur’an’ı beğenmiyorlar ve kendi zanlarına göre hüküm değiştirmeye çalışıyorlar.
Oysa Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:
“Aramızdaki beyinsizler yüzünden bizi de helâk eder misin Allah’ım!” buyuruyor. (A’raf: 155)
Bunlar din-i mübini parçalamaya ve yok etmeğe çalışıyorlar. Bunlar hangi dine göre, kime hizmet ediyorlar?
Hadis-i şerif’te şöyle buyuruluyor:
“Nefsim kudret elinde bulunan Zât-ı Ecell-ü A’lâ’ya yemin ederim ki; ya iyilikle emreder kötülükten men edersiniz, yahut çok sürmez Allah kendi katından üzerinize bir azap gönderir. Sonra O’na duâ edersiniz de duânız kabul olunmaz.” (Tirmizî: 2170)
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bu beyanları ile bir taraftan kötü âlimlere hitap ediyor, bir taraftan da bunları hoş gören halka hitap ediyor.
Yani siz onların hatalarını görmüyorsunuz, onlara söylemiyorsunuz ve fakat Hazret-i Allah’ın azabında müştereksiniz. Bu da çok sürmez başınıza gelir.
Çünkü bu bir zulümdür, Allah-u Teâlâ zâlimi sevmez.
Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmaktadır:
“Hiç özür beyan etmeyin! Çünkü siz inandıktan sonra inkâr ettiniz. İçinizden bir kısmını affetsek bile, suçlu olduklarından dolayı bir kısmına da azap edeceğiz.” (Tevbe: 66)
Bu ihtar-ı ilâhî umumadır. Çünkü siz hakikata göz yumup baktınız. Bunların kötü söz ve davranışlarını hoş gördünüz. “Mümin midir?”, “Kâfir midir?” diye tetkik edip araştırmadınız. Ehline de sormadınız.
Bunun içindir ki nifaktan sonra halisane tevbe edenleri bağışlasa da tevbe etmeyip küfür ve nifakta, isyan ve tuğyanda ısrar edileceğini açık olarak bize buyuruyor ve duyuruyor.
“Kör oldular, sağır kesildiler!” (Mâide: 71)
“Biz onların kalplerini mühürleriz de, artık hiç işitmezler.” (A’raf: 100)
“Onların kalpleri vardır, fakat anlamazlar. Gözleri vardır, fakat görmezler. Kulakları vardır, fakat işitmezler.” (A’raf: 179)
İyi ve kötüyü ayırdetmek için Allah-u Teâlâ’nın en büyük nimetlerinden birisi de akıl ve ilimdir. Aklı vermiştir ve fakat sen aklını kullanmadın, ilâhi ahkâma bakmadın, kendi zannına uydun, bu da senin helâkine vesile oldu.
Nedamet çok, fakat hiç de faydası yok…
Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“İnsan o gün hatırlar, fakat artık hatırlamanın kendisine ne faydası var?” (Fecr: 23)
Çünkü iş işten geçmiş, geri dönüp de bir iş yapmak ihtimali kalmamış.
Allah-u Teâlâ diğer bir Âyet-i kerime’sinde:
“İnsanlar içinde ne bilgisi, ne rehberi, ne de aydınlatıcı bir kitabı yokken Allah hakkında tartışan kimseler vardır.” buyurmuştur. (Lokman: 20)
Bölücüler ise böylece dinlerini kuvvetlendirmek için bir taraftan Allah-u Teâlâ’nın Âyet-i kerime’lerini çürütmeye çalışırlar, diğer taraftan da saptıkları yol üzerinde yürümeye çalışırlar.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’lerinde buyurur ki:
“Biz o bölücülere (azap) indirmişizdir. Onlar Kuran’ı parça parça edenlerdir. Rabbin hakkı için onlara mutlaka yaptıklarından soracağız. Resulüm! Sen emrolunduğun şeyi açıkça söyle ve müşriklerden yüz çevir.” (Hicr: 90-94)
Burada Resulullah Aleyhisselâm’a “Söyle!” emri var. Kur’an-ı kerim her asra hitap ettiğine göre, bu hüküm kıyamete kadar şâmildir.
Hakikat ile dalâleti ayırmak için, hakikatı söylerken hiç kimseden çekinmemek lâzımdır.
Onlar hakkında Allah-u Teâlâ:
“Hiç bir kınayıcının kınamasından korkmazlar.” buyurmaktadır. (Mâide: 54)

Cemaatler, Fırkalar:
Hepsinin bir bir kitapları yazılmış, Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’lerle bezenmiştir.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:
“Doğrusu kitaplılar kendi dinlerinde yetmişiki fırkaya ayrıldılar. Bu ümmet ise yetmişüç fırkaya bölünecektir. Biri hariç diğerleri cehennemliktir.” (Ahmed bin Hanbel)
Yahudiler, hıristiyanlar ve müslümanların nasıl ilâhi hükmü bıraktıklarına dair Allah-u Teâlâ bize Âyet-i kerime’lerle açık açık buyuruyor ve iman edenlere duyuruyor.
Yahudiler, hıristiyanlar ve müslümanlar nasıl çıktılar ve başkalarını nasıl çıkardılar? Kendilerini ilâh olarak halka kabul ettirdiler. Bunun içindir ki Allah-u Teâlâ bazısını köpeğe benzetiyor, bazısını eşeğe benzetiyor.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz kendi ümmeti için buyururlar ki:
“Şüphesiz ki benden sonra ümmetimden bir zümre gelecektir. Onlar Kur’an okuyacaklar, fakat Kur’an’ın feyzi onların boğazlarından öteye geçmeyecektir. (Yalnız dilde kalacaktır.) Nitekim onlar okun avı delip geçtiği gibi dinden çıkacaklar, bir daha da ona dönemeyeceklerdir. İşte bütün insanların ve hayvanların en kötüsü bunlardır.” (Müslim: 1067)
Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’e iman ederek takip ederseniz çok şeyler öğrenmiş olacaksınız.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:
“İyi bilin ki yaratmak da emretmek de O’na mahsustur.” (A’raf: 54)
Yaratmak da emretmek de Allah-u Teâlâ’ya âittir, mahlukun hiç hükmü yoktur, kim olursa olsun.
Böyle olduğu halde emr-i ilâhîyî kenara itip bırakan, kendi arzu ve reyini ortaya koyan, kendi nefsini ilâh olarak ilân etti demektir. Bu gibi kimselerin sözüne doğrudur diyenler de onu ilâh edinmiştir.
Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Resulüm! Gördün mü o nefis arzusunu ilâh edineni? Artık ona sen mi vekil olacaksın? (Onu şirkten sen mi koruyacaksın?)” (Furkan: 43)
Nefis putuna dayanmış olduğundan, bunlara uyan ve tâbi olan kimse, bunları ilâh olarak kabul etmiştir.
İşte bunun için helâk oldular, bunun için hüsrana uğradılar.
Ve fakat bütün bölücülere bakın, hak yoldan çıkmış imamlara nasıl sarılmışlar. Sanki bu ilâhi hükümler kendilerine hitap etmiyormuş gibi kulak vermek bile istemezler.
Oysa Allah-u Teâlâ kendi yolunu açık açık tarif ediyor.
Âyet-i kerime’sinde:
“İşte bu benim dosdoğru yolumdur, siz ona uyun. Başkaca yollara gidip de onlar sizi Allah’ın yolundan ayırmasın.” (En’am: 153)
Buyurmasına rağmen bunu hükümsüz bilen, bu Âyet-i kerime’yi inkâr edip, kendi reyini ahkâm yerine koyan kimse gizli şirk koşmuştur, onun için de müşrik olmuştur.

Rabbânî Önderler, Şeytânî Önderler:
İmam; insanlara öncülük eden, beraberinde de kendi yolunca giden ve peşinden gelen bir topluluk meydana getiren lider, önder demektir.
Bu bakımdan Allah yoluna dâvet eden, birliğe beraberliğe gayret eden imamlar olduğu gibi, cehenneme dâvet eden imamlar da vardır.
Ve bunlar size bir bir Âyet-i kerime’lerle izah edilecek.
Allah yoluna dâvet edenlere gelince, onlar;
“Yarattıklarımızdan öyle bir topluluk da vardır ki, onlar Hakk’a iletirler ve Hakk ile hüküm verirler.” (A’raf: 181)
Âyet-i kerime’si mucibince halkı Hakk’a götürenlerdir.
Bir Hadis-i şerif’te şöyle buyuruluyor:
“Allah-u Teâlâ bu ümmete, her yüzyıl başında dinini yenileyecek bir müceddid gönderir.” (Ebu Dâvud)
Âyet-i kerime’de ise şöyle buyuruluyor:
“Bir insanı dirilten bütün insanlığı diriltmiş gibidir.” (Mâide: 32)
Bunlar ölü olan ruhları Allah-u Teâlâ’nın izniyle diriltenlerdir.
Bir de öyle imamlar vardır ki halkı cehenneme götürürler.
Arkasına taktığı topluluğu ateşe sürükleyen imamlar ve kötülük üzerinde birleşmiş ümmetler de vardır.
Hadis-i şerif’te şöyle buyuruluyor:
“Ümmetimden yalancılar deccaller vücuda gelir.” (Münavî)
Âyet-i kerime’lere gelince, Allah-u Teâlâ onları da bize şöyle tanıtıyor:
“Onları ateşe çağıran imamlar kıldık. Kıyamet günü onlar yardım görmeyeceklerdir.” (Kasas: 41)
Kendilerine teveccüh eden azabı hiç bir kimse onların üzerinden kaldıramayacak. Ahiret azabının yanısıra dünya rüsvaylığına çarptırılacaklar.
“Sen o münâfıkları gördüğün zaman, kalıpları hoşuna gider ve söylerlerse dediklerine kulak verirsin. Sanki onlar direk olmuş keresteler gibidirler. Ve her gürültüyü, korkularından aleyhlerinde sanırlar. Onlar düşmandırlar, onun için (kendilerine emniyet etme) onlardan sakın. Allah kahretsin onları. Hakk’tan nasıl çevriliyorlar.” (Münâfikun: 4)
Nûrdan karanlığa nasıl da döndürülüyorlar.
Hakk tarafından gönderilen imamlar nasıl bilinir? Alâmetleri nedir?
Onların her işi liveçhillahtır, yalnız Allah içindir.
“Sizden hiç bir ücret istemeyenlere uyun, onlar doğru yoldadırlar.” (Yâsin: 21)
Âyet-i kerime’sine uyarlar. Kimseden ücret istemezler. Şöhret, nam beklemezler. Gösteriş istemezler, her iş ve icraatları ilâhi hükme uygundur. Mükâfatlarını da yalnız Allah-u Teâlâ’dan beklerler.
Onlar derler ki:
“Biz Allah içiniz ve yine O’na döneceğiz.” (Bakara: 156)
Bunlar Allah için olanlar, diğerleri ise dünya için olanlar, paraya tapanlar.
Hak yoldan sapmış imamların alâmetleri nedir?
Onları halk seçer, kendilerini seçen halkı da cehenneme götürürler. Bütün iş ve icraatlarının hepsi ahkama ters düşer. Para toplarlar. Nam, şöhret peşinde koşarlar. Bunların ahirette hiç bir nasipleri olmaz.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’lerinde şöyle buyurmaktadır:
“Eğer onlara uyarsanız siz de müşrik olursunuz.” (En’am: 121)
“Hainlerden taraf olma!” (Nisâ: 105)
“Kendisine Rabbinin âyetleri hatırlatılarak öğüt verildikten sonra onlardan yüz çeviren kimseden daha zâlim kim olabilir?

Muhakkak ki biz zâlimlerden öç alacağız.” (Secde: 22)
“Her yalancı, günah yüklü kimseye veyl!” (Câsiye: 7)
Görülüyor ki Allah-u Teâlâ “Bu hâinlere uyma!” diye emrediyor. Bunlara iltihak edip karıştığın anda, bu güruh ile senin de cehennemin en alt tabakasına gideceğin muhakkaktır. Amma kim dinliyor? Herkes kendi dinine göre amel ediyor.
Onlar fakirin haklarını gasp ederler. Zekâtı fakirin boğazından kesip kendileri yerler. Bu yüzden Allah-u Teâlâ yeryüzünden rahmeti keser. Bunu her bölücü yapıyor. Ve fakirin hakkını yiyor.
Nurcular yemek vereceğiz bahanesi ile oltayı atıyor. Ne ev, ne de araba bırakıyor. Rahatça paralarını ve mallarını gasp etmiyorlar mı?
Süleymancılar da bütün bu soygunları yaptıktan sonra Allah-u Teâlâ’nın evlerini dahi gasp ediyorlar. Camileri, Kur’an kurslarını ve ellerine geçirebildikleri malları.
Allah-u Teâlâ bu sapmışlar hakkında buyuruyor ki:
“Her biri kendi tuttuğu yoldan memnundur. Yanında bulunan din ve kitapla sevinmektedir.” (Mü’minun: 53)
İşte bu kimseler hakkında Allah-u Teâlâ’nın hükmü:
“Suçlular, cehennem azabında ebedi kalacaklardır. Kendilerinden (azab) hafifletilmeyecektir. Onlar azab içinde ümitsizdirler.

Biz onlara zulmetmedik; fakat onlar kendileri zâlim idiler.” (Zuhruf: 74-75-76)

Zekât’ın Verileceği Yerler:
Eski refahçılardan bir zât dedi ki:
“Erbakan diyor ki: ‘Zekâtı bize vermezseniz kabul olmaz.’ Bu söz doğru mudur?”
Aslında her bölücü bunu böyle söylüyor.
Bu onun dinine göredir. İslâm dinine göre ters düşer. İslâm dininden çıkmış, bir isimle din kurmuş bölücüye zekât veren bir kimse din-i İslâm yıkılsın diye yardım ettiği için zekâtını vermediğini kesinlikle bilsin.
Zira Allah-u Teâlâ zekâtın kimlere verileceğini Âyet-i kerime’sinde belirtmiştir.
Tevbe sûresi 60. Âyet-i kerime’de şöyle buyurulmaktadır:
“Zekâtlar: Allah’tan bir farz olarak yoksullara, düşkünlere, onu toplayan memurlara, kalbleri müslümanlığa ısındırılacaklara verilir; kölelerin, borçluların, Allah yolunda olanların ve yolda kalanların uğrunda sarfedilir. Allah bilendir, hakîmdir.”
Her şeyi ve herkesin durumunu, derecesini, neye hakkı olup neye olmadığını bilir. Her şeyi yerli yerine koyar.
Zekât verilmeye hak kazanan sekiz sınıf:
1. Fakirler: Sahip olduğu malı ve elindeki parası nisap miktarını doldurmayan muhtaç kimselerdir. Bu gibi kimselere, meskenleri de olsa iş ve güçleri de olsa zekât verilebilir.
Nice fakirler vardır ki zengin görünümündedirler, muhtaç durumda olduklarını gizlerler.
Nitekim bir Âyet-i kerime’de şöyle buyurulmaktadır:
“Onlar yüzsuyu dökmediklerinden, durumlarını bilmeyen onları zengin sanır. Onları simâlarından tanırsın. Yüzsüzlük ederek insanlardan istemezler.” (Bakara: 273)
Bunları tanımak müminlerin ferasetine bırakılmıştır.
2. Düşkünler: Günlük yiyecekleri olmayacak kadar aşırı derecede düşkün kimseler.
Bir Âyet-i kerime’de onlar için:
“Yere serilmiş miskin.” (Beled: 16)
İfadesinin kullanılması, bu gibi kimselerin son derece yoksulluk ve sıkıntı içinde bulunduklarına işaret etmektedir.
Miskinlik, fakirlikten daha aşağı bir durumda olmak mânâsına gelir. Dışarıdan bakıldığı zaman da belli olan kişi demektir.
Hasılı, zekât herşeyden önce fakirler ve düşkünler içindir.
3. Zekât memurları: Bunlar zekâtları toplamak için görevlendirilen memurlardır. Tahsildarların, kâtiplerin, koruyucuların, hâsılı bütün bu işlerde görevli olarak çalışanların hizmetleri karşılığı olarak bu zekâtlardan ücretleri verilir. Onların yaptıkları bu gibi hizmetler, sonucu itibariyle fakirlerin ihtiyaçları yönünde yapılmaktadır.
Günümüzde ise zekât memuru yoktur.
4. Kâlpleri İslâm’a ısındırılmak istenenler: Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Mekke’nin fethinde yeni İslâm’a girmiş bazı kimselere zekâttan pay vermiştir. Bunların içinde henüz İslâm’a girmeyenler de vardı.
Bunlardan bazıları Hazret-i Ebu Bekir -radiyallahu anh- in hilâfeti zamanında yine zekâttan hisse almak için geldiklerinde Hazret-i Ömer -radiyallahu anh- “Bu, Resulullah Aleyhisselâm’ın sizi İslâm’a ısındırmak için verdiği bir şeydi. Bu gün ise Allah dini, size ihtiyaç olmayacak derecede yükseltti.” buyurdu. Başta Hazret-i Ebu Bekir -radiyallahu anh- olmak üzere bütün Ashab-ı kiram buna muvafakat ettiler.
5. Köleyi kölelikten kurtarmak için harcama yapılması: Gerek kölenin bizzat kendisine, gerekse köleyi satın alıp azad edecek kimseye verilebilir.
Fakat günümüzde bu sınıf fiilen bulunmamaktadır.
6. Borçlarını ödeyemeyecek durumda olan borçlular: Borcu yüzünden darda bulunan kimseye zekât vermek, borçsuz fakire vermekten daha faziletlidir.
Şu kadar var ki, Allah-u Teâlâ’nın nehyettiği fâiz, içki, kumar gibi haramları işleyerek borçlu düşenlere asla zekât verilmez.
7. Allah yolunda savaşa katılmak isteyenler: Allah-u Teâlâ’ya itaat ve hayır yolunda bulunan herkes, ihtiyaç sahibi ise bu sınıfa girer. Böylece Allah yolunda cihad eden ve hayır işlerine koşturan kimseler desteklenmiş olur.
Allah için ilim öğrenen kimseler de bu sınıfa girerler.
8. Yolda parası bitip, memleketine gidemeyecek duruma düşmüş olan yolcular: Kendi memleketlerinde zengin de olsalar, yolculuk sırasında muhtaç duruma düşenlere, gideceği yere ulaştıracak kadar zekât verilebilir. Ancak böyle bir yolcunun, mümkünse zekât yerine borç alması daha hayırlıdır.
Bir kimse zekâtını bu belirtilen sınıflardan herhangi birine verebileceği gibi, ikisine üçüne veya hepsine dağıtabilir.
Zekât yakınlık sırasıyla önce yakın akrabaya, erkek kardeşlere, kız kardeşlere ve bunların çocuklarına, amca-hala ve bunların çocuklarına dayı ile teyzeye ve bunların çocuklarına, sonra diğer yakın akrabalara, komşulara, meslektaşlara, bulunduğu mahalle, kasaba ve şehir fukarasına, sonra diğer şehirlerdeki müslümanlara verilmesi daha sevablıdır.
Aynı zamanda aldığı parayı isyân ve israf yolunda sarfedecek olan kimselere vermemek, fukaranın işine yarayacak surette vermek, borçlu olanları borçlu olmayanlara tercih etmek efdâldir.
Daha evvel de arz etmiştik: Partiye-pırtıya, binaya-zinaya zekât verilmez.

Her İsim Bir Dindir:
Âhir zaman ulemâsına gelince:
“İşte onlar Allah’ın hizbi (partisi)dir. İyi bilin ki kurtuluşa ulaşacak olanlar Allah’ın hizbi (partisi)dir.” (Mücâdele: 22)
Bu beyanı Allah-u Teâlâ buyurduğu halde; çok iyi zannettiğin, âlimdir dediğin kimsenin yanına sokul ve de ki “Hocaefendi hangi partidensin?” O sana bunu iftiharla söyleyecek.
Onun bu sözünü Mücâdele sûre-i şerif’inin 22. Âyet-i kerime’si ile, Müminun sûre-i şerif’inin 53 ve 54. Âyet-i kerime’leri ile karşılaştırdığın zaman, Allah-u Teâlâ’nın partisinden çıktığını, din kurucularının içine girdiğini, İslâm ile hiç bir ilgisi olmadığını görmüş olacaksın. Bu da Allah-u Teâlâ’nın kelâmına iman edenlere mahsustur.
Allah-u Teâlâ’nın ve Resulullah Aleyhisselâm’ın partisinden çıktılar, her biri birer imam ve parti seçtiler ve halkı da kendilerine çektiler. Böylece “Küllühüm finnar”, hepsi de cehenneme gittiler.
“Azabı gördükleri zaman kimin yolunun sapık olduğunu bilecekler.” (Furkan: 42)
Görünüşte bunların çoğu iman etmişlerdir. Fakat müşrik olarak yaşadıkları için azaba düçar oldular.
Âyet-i kerime’de:
“Onların çoğu iman etmişler, fakat müşrik olarak yaşarlar.” buyuruluyor. (Yusuf: 106)
Diğer bir Âyet-i kerime’de Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:
“İman edenlerin Allah’a sevgileri ise her şeyden sağlamdır.” (Bakara: 165)
Zira bunlar Hazret-i Allah’ın kuludur, Resulullah Aleyhisselâm’ın ümmetidir.
Her isim bir dindir. Binaenaleyh kendine has isim verenlerin hepsinin dini ayrıdır. “Süleymancı”sı olsun, “Refahçı”sı olsun, “Kaplancı”sı olsun, “Nurcu”su olsun, “Işıkçı”sı olsun ve buna mümasil olanlar… Bunlar hep dindir.
“Süleymancı”
Süleymancıların lideri durumundaki Kemal Kacar “Fâiz alınabilir” diyerek Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’leri inkâr etmiştir. Fâize helâl dediği için küfre düşmüştür.
Zira Hakk Celle ve Alâ Hazretleri Âyet-i kerime’lerinde fâizi şiddetle yasaklamıştır:
“Ey iman edenler! Kat kat artırılmış olarak fâizi yemeyiniz, Allah’tan korkun ki kurtuluşa eresiniz.” (Âl-i imran: 130)
Fâizin kat kat artırılması, bir borca geçmişi eklene eklene fâizin ana para kadar veya daha çok miktarı bulması demektir. Sonuç olarak fâizin azı da çoğu da haramdır.
“Ey iman edenler! Allah’tan sakınınız. Eğer imanınızda gerçek iseniz, fâizden arta kalanı bırakın almayın. Yok eğer fâizi terketmezseniz, bunun Allah’a ve peygamberine açılmış bir savaş olduğunu bilin. Eğer fâiz almaktan tevbe ederseniz, ana paranız yine sizindir. Böylece ne kimseye haksızlık etmiş ne de haksızlığa uğramış olursunuz.” (Bakara: 278-279)
Hazret-i Allah’a ve Resul’üne harp ilân etmiş olan bu gibi kimseler en şiddetli bir dil ile lânetlenmişlerdir.
Cenâb-ı Fahr-i Kâinat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz ise fâizin her çeşidinin günahını otuzaltı zinâya eşit saymıştır.
Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyuruyor:
“Allah fâizi yiyeni, yedireni, şahitlerini ve kâtibini lânetlemiştir.” (Tirmizi)
“Fâiz yiyenlerle zekât vermeyenleri cehennem ateşi ile müjdele.” (Münavî)
Kemal Kacar, fâiz hakkındaki bunca Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’leri inkâr etti, fâize helâl dedi. Bu küfürdür. Bu doğrudan doğruya kendi dinini ilândır. Buna inanan ve uyanlar da küfre düşmüştür.
“Refahçı”
Erbakan Bolu’da yaptığı konuşmada “Burada bir veli varmış! Refah’a hizmet mi etti de veli oldu?” demiştir.
Bu kelimenin altında iki gizli şey yatıyor. Birisi ulûhiyet dâvâsı, bir diğeri de Refah dinini ilân ettiğine dair açık bir fermandır. Allah-u Teâlâ’nın kendi veli kulları hakkında, şöyle bir ferman-ı ilâhiyesi var:
“İyi bilin ki, Allah’ın veli kulları için hiç bir korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklar.

Onlar iman edip takvâya ermiş olanlardır. Dünyâ hayatında da âhirette de onlar için müjdeler vardır. Allah’ın verdiği sözlerde aslâ değişme yoktur. Bu en büyük saâdetin tâ kendisidir.” (Yunus: 62-63-64)
Hadis-i kudsî’de ise şöyle buyuruluyor:
“Her kim benim veli kullarıma düşmanlık ederse, ben ona harp açarım.” (Buhârî)
Hadis-i şerif’te de şöyle buyuruluyor:
“Öyle ilimler vardır ki, gizlenmiş mücevher gibidir. Onu ancak Ârif billah olanlar bilirler. Bu ilimden konuştukları vakit, Allah’tan gafil olan kimseler anlamazlar.

Binaenaleyh Allah-u Teâlâ’nın kendi fazlından ilim ihsan ettiği âlimleri sakın tahkir edip küçük görmeyin. Çünkü Allah Azze ve Celle onlara o ilmi verirken tahkir etmemişti.” (Erbâin)
Bir diğer Hadis-i kudsi’de ise:
“Kubbelerimin altındaki velilerimi benden başka kimse bilemez.” buyuruluyor.
Bu Hazret-i Allah’a ve Resul’üne iman edenlere aittir. Erbakan’a iman edenlere değil. Erbakan’ın onlara nasıl bir vaadi var? Zira ulûhiyetini apaçık ilan etmiş oluyor. Refah Partisinden başka dinleri patates dinine benzetiyor, “Refah Partisi’nden başka İslâm yoktur” diyor. Bu ise resmen Refah dinini ilân ettiğine delâlet eder. Zaten küfrünü ilân edenlere “Kardeşimdir” demekle, onlara resmen kucak açtığını söylemiştir. Bu sözler küfürdür. Buna inanan ve uyanlar da küfre düşmüştür.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’lerinde şöyle buyurmaktadır:
“Kim İslâm’dan başka bir din ararsa, onunki asla kabul edilmeyecektir. Ahirette de ziyan edenlerden olacaktır.” (Âl-i imran: 85)
Bunlar hem kendilerini hem de amellerini kaybetmiş kimselerdir.
“İman ettikten, Peygamber’in hak olduğuna şehadet ettikten ve kendilerine apaçık deliller geldikten sonra inkâr eden bir topluluğu Allah nasıl hidayete eriştirir? Allah zâlimler topluluğunu hidayete eriştirmez.” (Âl-i imran: 86)
Bunlar İslâm dairesine girmiş iken, onun kadrini bilmeyerek onun haricine çıkmış ve irtidat etmiş kimselerdir. Küfür üzerine kalmaya ısrar edenlere hidayet vermemek Allah-u Teâlâ’nın şânındandır.
“İşte bunların cezası: Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların lâneti onların üzerinedir.” (Âl-i imran: 87)
Mürted olanlar, dünyada da ahirette de lânete mâruzdurlar. Bunların suç ve cezası diğer kâfirlerden daha ziyadedir. Çünkü bunlar İslâm’ın şerefini ayaklar altına almışlar, küfrü İslâm’a tercih etmişlerdir.
“Bu lânete ebediyyen gömülüp gidecekler. Onların azabları hafifletilmez, yüzlerine de bakılmaz.” (Âl-i imran: 88)
İslâm’dan çıkmanın, başkalarını da çıkarmanın bir cezâsı olarak daima şiddetli azaba maruz kalacaklardır.
“Ancak bunun ardından tevbe edip kendini düzeltenler başka. Çünkü Allah çok bağışlayıcı, çok merhametlidir.” (Âl-i imran: 89)
Yeter ki bu tevbe ve pişmanlıkları hâlisane olsun, “Ben refah dinini bıraktım ve müslüman oldum.” desinler.
“İman ettikten sonra kâfir olup ve küfürde daha da ileri gidenlerin tevbeleri kabul edilmeyecektir. İşte onlar sapıkların tâ kendileridir.” (Âl-i imran: 90)
İmanı reddetmekle kalmadılar, daha da ileri giderek insanları Allah yolundan alıkoymak için ellerinden geleni yaptılar.
“Kaplancı”
Bir de Almanlar tarafından satın alınan hain bölücü Cemalettin Kaplan, Dinimize ve vatanımıza -güya iyiymiş gibi görünerek- en büyük darbeyi vurmak ister. Her türlü hile ve entrikalar çevirmeye çalışır.
Almanya kendi televizyonuna çıkarıp, Türk bayrağı ve Türkiye aleyhinde en büyük propagandayı yaptırıyor. Bu suretle küfrünü de ilân etmiş oluyor.
Türk bayrağı hakkında paçavra diyen bir adama, siz müslümandır diye nasıl bakabilirsiniz?
Dinini de ilân eder. Görünüşte ise güya İslâm’dır.
İslâm Dini 1400 sene evvel kurulmuştur. Bu meyanda bir çok yalancı peygamberler ve dinlerini ilân eden çeşitli sahtekâr kimseler çıkmıştır. Bunları ve bu gibileri Allah-u Teâlâ şu Âyet-i kerime’ler mucibince dininden çıkarmıştır:
“Fırka fırka olup dinlerini parça parça edenlerle, senin hiç bir ilgin yoktur. Onların işi Allah’a kalmıştır. Sonra O, yaptıklarını kendilerine haber verecektir.” buyuruyor. (En’am: 159)
Bu hitap Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e ise de, onun şahsında bütün müminler de bu hitabın muhatabıdırlar.
Sen onların tuttukları yola tâbi olmayıp, ısrarla onlara dinin hükümlerini tebliğ etmiş, onları bizzat irşada çalışmış olduğun için, onların bu yaptıklarından mesul değilsin.
“Resulüm! Gördün mü o nefis arzusunu ilâh edineni? Artık ona sen mi vekil olacaksın? (Onu şirkten sen mi koruyacaksın?)” (Furkan: 43)
Kendi nefsinin arzusuna göre neyi güzel görmüşse, o şey o kimsenin dini olmuştur.
Bunlar delil, şahid, hak ve hakikat tanımazlar.
“Onların çoğunu hakikaten söz dinlerler, yahut akıllanırlar mı sanıyorsun? Gerçekten onlar hayvanlar gibidirler, hatta onlar daha şaşkın haldedirler.” (Furkan: 44)
Çünkü onlar hak ve hakikatı işitmek için kulak vermiyorlar, düşünmek için akıllarını kullanmıyorlar.
Dikkat ederseniz, işgal altındaki müslümanların tek ümidi Türkiye’dir. En çok buraya gönül bağlarlar. Ümitleri ve gönülleri bu vatandadır. Fakat müslüman gibi görünenler, gerek dinimize, gerek vatanımıza, içten saldırdıkları için dış düşmandan çok daha tehlikelidirler.
Cemalettin Kaplan bölücülüğü yasaklayan bunca Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’lere karşı geldi. Bu doğrudan kendi dinini ilândır. Buna inanan ve uyanlar da küfre düşmüştür.
Bu yüzkarasının ölümünden sonra körükörüne peşlerinden gidenler yerine oğlu Metin Kaplan’ı seçmişler, böylece halktan din adına yoldukları milyarlar oğluna intikal etmiştir.
Bu adam da babasının sapık yolunda icraatına devam etmektedir.
“Işıkçı”
Nakilci âlimlerden olan Hüseyin Hilmi Işık “Se’âdet-i Ebediyye” adlı kitabının “Son sözü” bölümünün bir paragrafında:
“Nûrların saçıldığı kaynak, evliyânın kalpleridir. Evliyânın kalpleri, ondördüncü ay gibidir. Ay güneşten aldığı ışıkları saçıyor. Velilerin kalbi de, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- in güneş gibi enerji saçan mübarek kalbinden aldıkları nûrları cihana saçmaktadır.”
Dediği halde, hemen devamında şöyle söylemektedir:
“Evliya öldü. Bugün bulunanın da nerede olduğu bilinmiyor.”
Bu sözü ile 1400 yıldan beri tevatüren gelen ve bir evliya mektebi olan tasavvuf yoluna darbe vurmak istemiş, etrafına topladığı binlerce müslümanın yollarını kesmiş, nûr kaynağı olan evliyâullahın kalplerinden saçılan nûrlardan mahrum etmiştir.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:
“İyi bilin ki, Allah’ın veli kulları için hiç bir korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklardır.” buyuruyor. (Yunus: 62)
Kur’an-ı kerim her asra hitap ettiğine göre, kıyamete kadar hiç bir asırda hiç bir zaman yeryüzünden veli eksik olmayacaktır. Her zaman için 124 bin veli mevcuttur.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmaktadır:
“Her asırda benim ümmetimden sabikûn (önde gelenler) vardır ki, bunlara büdelâ ve sıddikûn ıtlak olunur (söylenir). Haklarındaki inayet ve merhamet-i ilâhiye o kadar boldur ki, sizler de o sayede yer ve içersiniz. Yeryüzü halkı için vukuu tasavvur olunan belâ ve musibetler onlarla kaldırılır.” (Nevâdir-ül Usül)
Bir başka paragrafında “Sâdıklarla beraber olmayı” emir buyuran Tevbe sûre-i şerif’inin 119. Âyet-i kerime’sini beyan ettikten sonra “Dinimiz evliyâ ile beraber bulunmayı, onları severek bağlanarak Râbıta yapmayı, böylece kalplerinden feyz almayı istemektedir.”
Dediği halde, yukarıdaki sözlerin hemen arkasından:
“Bugün yeryüzünde bir veli bir mürşid görülmüyor.” demektedir.
Dinimiz evliyâ ile beraber olmayı emir buyurduğuna göre, Allah-u Teâlâ her zaman için veli kullarını bulundurmasını temin etmiş demekir. Çünkü kullarına takat getiremeyecekleri emirleri yüklemez.
Gerek gazetelerinde gerekse diğer yayın organlarında, halka hakikatı gösterecekleri yerde, evliyâ menkıbeleri ile oyalamaktadırlar.
Bu gibi yol saptırıcılar hakkında Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde şöyle buyuruyor ve iman edenlere duyuruyor:
“Ve her yolun başına oturup da tehdit ederek inananları yolundan alıkoymaya ve o Allah yolunu eğriltmeye çalışmayın.” (A’raf: 86)
Kitabının adı geçen bölümünün bir diğer paragrafında ise:
“Hicri ondördüncü yüzyılın yarısından sonra dünyanın hiç bir yerinde mürşid-i kâmil görülmediğine göre…” demektedir.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:
“Size ne oluyor, ne biçim hüküm veriyorsunuz? Yoksa size âit bir kitap var da ondan mı okuyorsunuz?” (Kalem: 36-37)
Hüseyin Hilmi Işık, Tarikat-ı Nakşibendi’ye meşayıhından Seyyid Abdülhakim -kuddise sırruh- Hazretleri’ne bağlı idi. O zât 1943’de vefat etti, yerine kimseyi bırakmadı, o yol orada kesildi. O ise yazdığı kitaplarla zahiren o yolu devam ettirmeye çalışıyor. Kıyamete kadar devam edecek olan ana caddeden nasipdar olanların nasiplerinden mahrum etmiş, mânevî hayatlarını da katletmiş oluyor.
Yol var adama muhtaç, yol var adam o yola muhtaç.
Işıkçılar din-i İslâm’ı bıraktılar, dünyayı tercih ettiler ve dünyaya daldılar. Bütün iş ve icraatlarını dünyanın çıkarına yönelttiler. Allah-u Teâlâ’nın kesinlikle haram kıldığı fâizi hoş gördüler ve içine daldılar. Allah-u Teâlâ’nın bütün hükümlerine ve yasaklarına göz yumdular. Resulullah Aleyhisselâm’ın Hadis-i şerif’lerine aldırmaz oldular. Böylece din-i İslâm’dan ayrılarak, onlar da böyle bir isim altında türediler. Bir isimle ayrı bir din kurdular. Dinimizi ve vatanımızı parçaladılar.
Yalnız ötekilerden farklı tarafları şu:
Bunlar dilenmiyor, kimsenin malını gasbetmiyor, sofra eşkiyalığı yapmıyor, halkı soymuyorlar. Fakirin hakkı olan zekâtı yemiyorlar, fitre ve kurban almıyorlar.
Ve fakat dinden ayrıldılar. Dinden ayrılınca onlarda din aşkı da kalmadı.
Bunun da sebebi şu Hadis-i şerif’tir:
“Dünyaya muhabbet, büyük günahların en büyüğüdür.” (Deylemi)
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmaktadır:
“Resulüm! Şüphesiz ki biz bu Kur’an’ı insanlar için sana hak olarak indirdik.

Artık kim doğru yolu seçerse kendi yararınadır. Kim de saparsa kendi zararına sapmış olur.

Sen onların üzerine vekil değilsin.” (Zümer: 41)
Hülasâ-i Kelâm;
Bunca Âyet-i kerime’leri ve Hadis-i şerif’leri arzetmekteki gayemiz, iman ile küfrü ayırmak içindir.
Zira imanlı kalpten iman fışkırır, kâfirin kalbinden küfür fışkırır. Kişinin ne olduğu buradan bilinir.

“NURCULAR”IN İSMİ DEĞİŞTİ, “KÜFRÜ HOŞ GÖRENLER” OLDU



“NURCULAR”IN İSMİ DEĞİŞTİ,
“KÜFRÜ HOŞ GÖRENLER” OLDU

 kaynak.Hakikat Yayıncılık
Küfre Hoşgörü:
Fethullah Gülen’in Fener Rum Patrikhanesi Başpiskoposu Patrik Bartholomeos ile birlikte hoşgörü toplantıları yapması, konuşmalarında; “Toplumumuz, diyaloğa, hoşgörüye açıkmış… Keşke her köşeye bir hoşgörü vakfı kursak da herkes hoşgörü soluklasa!” şeklinde beyanatlar vermesi üzerine bu yazının yazılması zaruri olmuştur.
Öyle ki toplantıya bütün hıristiyan temsilcilerini davet etmiş, Vatikan İstanbul temsilcisi Georges Morovitch, Katolik Cemaati Ruhani Lideri Kati Pelatre ve Türkiye Bağımsız Protestan Kiliseleri Sözcüsü İsa Karataş da katılmıştır.
Gülen, dostu patrikle kucaklaşıp kendisine ayrılan yere değil de, Patrik’in yanına oturuverince; Patrik Bartholomeos, “Sayın Hoca’mızla birbirimizi çok seviyoruz. Eminim ki burada hazır bulunanlardan kimse bunu kıskanmıyor.” demiş, Fethullah Gülen’e bir de hediye vermiştir.
Nurcular alenen küfrü hoş gördüler. Bu açık ilân ve beyan karşısında halk merakla şu suali soruyor:
“Nurcular müslüman mıdır?”
Halk merak edip bu işin içyüzünü öğrenmek istiyor, “Nurcular”ın müslüman olup olmadığını merak ediyor.
Biz iç yüzünü anlatalım, kararı siz verin.
Birgün oturuyordum. “Allah’ım! Nurcuların bayrağı nedir?” dedim. O anda papazın asasını gösterdiler. “Bunların bayrağı budur.” dediler. Bildirdiği için gördüm, bildim ve ilân ettim.
Hakk Celle ve Alâ Hazretleri Kelâm-ı kadim’inde:
“Birbirine hasım iki zümre.” (Hacc: 19)
Âyet-i kerime’si ile inananlarla inanmayanları ayırmıştır. Hal böyle olunca bir müminin kâfirleri ve münafıkları dost edinmesi yasaklanmıştır.
Allah-u Teâlâ’nın koyduğu hüküm ve hudut budur. Bunu inkâr ediyorlar, bu hududu kaldırıyorlar, küfre kayıyorlar.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:
“Ey inananlar! Müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmeyin! Allah’ın aleyhinize apaçık bir ferman vermesini mi istersiniz?” buyuruyor. (Nisâ: 144)
Allah-u Teâlâ’nın emri ve hükmü budur. Bu hükmü kaldırıyorlar. Bu Âyet-i kerime’yi inkâr ediyorlar. Allah-u Teâlâ’nın haklarındaki hükmü ise küfürdür.
Allah-u Teâlâ müminlere kâfirleri dost edinmemelerini muhakkak emrettikten sonra, bu emr-i şerif’e uymayanların ise Allah’ın dostluğunu kaybetmekle cezalandırılacağını bildirmektedir:
“Müminler, müminleri bırakıp kâfirleri dost edinmesinler. Kim bunu yaparsa, Allah ile hiç bir dostluğu kalmaz.” (Âl-i imran: 28)
Allah için sevgi Allah için buğz imanın en sağlam kulpudur. İmanın tekamülünde en büyük amildir.
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:
“Amellerin en üstünü Allah için sevmek, Allah için buğzetmektir.” (Ebu Dâvud)
İnsan bunu ayırdedemezse, ne kadar ibadet ederse etsin dalâlettedir. Allah-u Teâlâ ile arasında çok büyük bir uzaklık meydana gelir, rahmet-i ilâhi’den kovulur.
Kitabullah’ın hükmüne rıza göstermeyenleri dost edinmenin insanı İslâm hudutları haricine çıkaracağı kesinlikle bilinmelidir. Bir müminin her şeyden önce dininde ve imanında samimi olması gerekir. Küfre rıza göstermek de küfürdür.
Ama Allah-u Teâlâ onlar hakkında:
“Sen onların dinine uymadıkça ne yahudiler ne de hıristiyanlar senden asla hoşnut olmazlar.” buyuruyor. (Bakara: 120)
İnsanların birbirlerine tabiatlarının sirayeti, bazı hastalıkların sirayeti gibidir. Bilhassa küfür ve nifak hastalıkları derhal sirayet eder, çünkü insanın tabiatı daima isyana meyillidir.
Âyet-i kerime’lerde şöyle buyuruyor:
“Ey iman edenler! Allah’ın kendilerine gazap ettiği bir topluluğu dost edinmeyin.” (Mümtehine: 13)
Allah-u Teâlâ’nın emri ve hükmü budur; “Dost edinmeyin” dir.
“Eğer onlar Allah’a, Peygamber’e ve ona indirilen Kur’an’a inanmış olsalardı, onları dost edinmezlerdi. Fakat onların çoğu yoldan çıkmışlardır.” (Mâide: 81)
Bu Âyet-i kerime’de Allah-u Teâlâ inananların onları dost edinemeyeceklerini ferman buyuruyor.
“Eğer onlara uyarsanız siz de müşrik olursunuz.” (En’am: 121)
Burada da apaşikâr görülüyor ki onlara meyleden onlardandır. Allah-u Teâlâ onları hidayetten mahrum ettiğini beyan buyuruyor ve iman edenlere duyuruyor.
Allah-u Teâlâ bu Âyet-i kerime’lerinde İslâm ile küfrü ayırmış, ayrı ayrı iki zümre olduğunu beyan buyurmuştur. (Hacc: 19)
Müminlerin dostlarını ise Âyet-i kerime’sinde beyan buyurmuştur:
“Kim Allah’ı, Peygamberini ve inananları dost edinirse bilsin ki şüphesiz Allah’tan yana olanlar üstün gelirler.” (Mâide: 56)
Bunların hoşgörüsü ne demektir? Öz mânâda “Küfrü hoş gör.” demektir. Yani “İslâm ile küfrü ayırmayın” demek istiyorlar.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmaktadır:
“Ey inananlar! Yahudi ve hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostudurlar.
Sizden her kim onları dost edinirse, o onlardandır.” (Mâide: 51)
Bu Allah-u Teâlâ’nın emri ve hükmüdür. Allah-u Teâlâ; “Dost edinmeyin” diye emrediyor. O ise hıristiyan papazını dost ittihaz ediyor.
Âyet-i kerime’de ise bu gibi kimseler hakkında:
“Onlardan bir çoğunun, kâfirleri dost edindiklerini görürsün.” buyuruluyor. (Mâide: 80)
Allah-u Teâlâ ümmet-i Muhammed’i uyarıyor, iman edenlere duyuruyor.
“Eğer onlar Allah’a, Peygamber’e ve ona indirilen Kur’an’a inanmış olsalardı, onları dost edinmezlerdi. Fakat onların çoğu yoldan çıkmışlardır.” (Mâide: 81)
Burada da apaşikâr görülüyor ki, onlara meyledenlerin onlardan olduğunu Allah-u Teâlâ beyan buyuruyor ve iman edenlere duyuruyor.
Ey müslüman uyan!
Bunlar küfrü hoş görüyorsa da siz görmeyin. Çünkü Âyet-i kerime’lere dikkat ettiğinizde görürsünüz ki, Allah-u Teâlâ İslâm ile küfrü ayırmıştır.

Küfür Aynı Küfür:
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’lerinde Mekke müşriklerine hitap ederek, kıyamete kadar gelecek bu tıynetteki kişileri uyarmaktadır:
“Ne oluyor size? Nasıl hükmediyor-sunuz?” (Kalem: 36)
Sizi bu pek yanlış fikir ve kanaatlere sevk eden nedir? Nasıl oluyor da kâfirleri hoş gören bir hüküm veriyorsunuz?
“YOKSA SİZE MAHSUS BİR KİTAP VAR DA ONDAN MI OKUYORSUNUZ?” (Kalem: 37)
Size âit olmak üzere böyle ders veren bir kitap mı var? Var da ondaki emirlere dayanarak mı böyle hükmediyorsunuz?
Her şeyin nefsinizin hevâ ve hevesine, süfli arzusuna göre olacağını o kitaptan mı okuyup inceliyorsunuz?
“O kitapta ‘Beğendiğiniz her şey sizindir.’ diye mi yazılı?” (Kalem: 38)
“Her yaptığınız yanınıza kâr kalır, sizin her yaptığınız icraat, her söylediğiniz söz doğrudur.” diye yalnız size ait bir delil mi var?
“Yoksa ‘Ne hükmederseniz mutlaka sizindir.’ diye sizin lehinize olarak tarafımızdan verilmiş, kıyamet gününe kadar geçerli kesin sözler mi var?” (Kalem: 39)
Halbuki ellerinde hiç bir delil, hiç bir istinat yok. Heva ve heveslerine göre konuşuyorlar. Kendi kendilerine hüküm ve hakikatı değiştirmeye kalkıyorlar.
“Sor bakalım onlara, hangisi bunu üzerine alıyor?” (Kalem: 40)
İçlerinden hangisi böyle bir şeyi garanti edebilir?
“Yoksa onların ortakları mı var? Sözlerinde doğru iseler, hadi ortaklarını da getirsinler!” (Kalem: 41)
Bütün insanlar ve cinler bir araya gelseler, Allah-u Teâlâ’nın bir hükmünü değiştiremezler. Hepsi de Hakk’ın karşısında kahrolmaya mahkumdurlar.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmaktadır:
“Onlar müminleri bırakıp kâfirleri dost edinirler. Onların tarafında bir şeref ve kudret mi arıyorlar? Bilsinler ki şeref ve kudret tamamen Allah’a aittir.” (Nisâ: 139)
Allah-u Teâlâ’nın hükmü budur. Müminleri bırakıp kâfirleri dost edinenin durumu beyan ediliyor.
Bir Âyet-i kerime’sinde ise:
“Fitneden eser kalmayıp ve din de tamamen Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın.” (Enfâl: 39)
Buyurarak, İslâm dininin haricinde olanlarla mücadele etmeyi emretmektedir.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde böyle buyuruyor, o ise Âyet-i kerime’yi inkâr ediyor, bir patrikle dost olup hoşgörü toplantıları yapıyor. İslâm’ın emrini hafife alıyor.
“Eğer vazgeçerlerse şüphesiz ki Allah onların yaptıklarını görendir.” (Enfâl: 39)
Allah-u Teâlâ onlarla mücadeleyi emrediyor. O ise hoşgörüden bahsediyor.
Bu patrik İslâm’ın en büyük düşmanıdır. Bu güne kadar bu vatana en büyük ihaneti etmiş, gittiği ülkelere Türkiye’yi şikayet etmiştir. Vatikan devleti gibi Fener’i Vatikan’a benzetmek, ayrı bir devlet kurmak istiyor. Heybeliada ruhban okulunun açılması için kendisinden yardım istemiştir.
“Ey Peygamber! Kâfirlerle ve münâfıklarla cihad et! Onlara karşı sert davran. Onların varacağı yer cehennemdir. O gidilecek yer ne kötüdür!” (Tahrim: 9)
Allah-u Teâlâ cihadı emretmekte, o ise “Hoş görelim.” demekle bu Âyet-i kerime’leri inkâr etmektedir.
Hıristiyan Yunan Batı Trakya’da, Hıristiyan Rus Kafkasya’da, Hıristiyan Sırbistan Bosna’da, Kosova’da ve Hıristiyan Bulgar, müslümanlara dinlerini değiştirmeleri için baskı ve mezalim yapmıyorlar mı? Bunların mânevi lideri olan patriği hoşgöreceksin ki; onlar katliamlarına devam etsinler.
Yahudiler ise Filistin’de Hindular da Keşmir’de müslümanları katlediyorlar. Bunların hepsini hoş görelim olsun bitsin, öyle mi?
Fakat cihadı bırakanlar için Hazret-i Allah’ın fermanı çok kesindir:
“Allah’ın Resul’üne muhalefet etmek için (savaştan) geri kalanlar, oturup kalmalarına sevindiler. Mallarıyla canlarıyla Allah yolunda cihad etmeyi çirkin gördüler ve (savaşa çıkmak isteyenlere de) ‘Bu sıcakta sefere çıkmayın!’ dediler. De ki: Cehennem ateşi daha sıcaktır, keşke bilseler!” (Tevbe: 81)
Bunca Âyet-i kerime’ler bunların, İslâm’ın emir ve hükümlerinin dışında hareket ettiklerini göstermesi bakımından yeterlidir.
Çünkü Allah-u Teâlâ İslâm dininde kimlerin kardeş olduklarını beyan buyuruyor ve iman edenlere duyuruyor:
“Eğer tevbe ederler, namazı kılarlar ve zekâtı verirlerse dinde sizin KARDEŞİNİZDİR. Bilen kimseler için âyetleri böyle uzun uzadıya açıklıyoruz.” (Tevbe: 11)
Bunlar hangi dine ve hangi kitaba göre hüküm veriyorlar? Bunu açıklamak mecburiyetindedirler. Açıklamadıkları takdirde, artık onların kim olduklarını tanımış olursunuz.
Şu Âyet-i kerime’de ise iman dostluğunun mahiyeti ve hakikatı beşeriyete ilân edilmektedir:
“Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin velileri (dostları ve yardımcılarıdırlar.) Onlar iyiliği emreder, kötülükten menederler. Namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler. Allah’a ve Peygamber’ine itaat ederler.
İşte Allah onlara rahmet edecektir. Şüphesiz ki Allah Aziz’dir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Tevbe: 71)
Allah-u Teâlâ bir Âyet-i kerime’sinde de, müminlerin kimleri sevip kimlerle dost olacaklarını beyan buyurmaktadır:
“Sizin yegâne dostunuz Allah’tır, O’nun Peygamber’idir ve Allah’ın emirlerine boyun eğerek namaz kılan, zekât veren müminlerdir.” (Mâide: 55)
Allah-u Teâlâ müminlerin vasıflarını beyan ederken:
“İnkârcılara karşı çok çetin, birbirlerine karşı çok merhametlidirler.” buyuruyor. (Fetih: 29)
Allah-u Teâlâ müslümanların birbirlerine karşı hoşgörülü olacağını beyan ediyor, inkârcılara karşı değil. Emir ve hüküm budur.
Gerçekten İslâm dinini tahrif ve tahrip etmekle din-i İslâm’a karşı geldiler.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmaktadır:
“Eğer sana cevap veremezlerse bil, ki onlar sırf heveslerine uymaktadırlar. Halbuki Allah’tan bir yol göstericisi olmaksızın kendi heveslerine uyandan daha sapık kim vardır?
Allah zâlimler güruhunu hidayete erdirmez.” (Kasas: 50)
Çünkü Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyuruyor ki:
“Resulüm! De ki: Size âmelce en çok ziyana uğrayanı bildireyim mi? Dünya hayatında çalışmaları boşa gitmiştir. Oysa onlar iyi yaptıklarını sanıyorlardı. İşte onlar Rabbinin âyetlerini ve O’na kavuşmayı inkâr edenlerdir. Bu yüzden âmelleri boşa gitmiştir. Kıyamet günü biz onlar için terazi kurmayız ve onlara hiç değer vermeyiz.” (Kehf: 103-104-105)

Ancak Müminler Kardeştirler:
İslâm dini kardeşlik dinidir. Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:
“Müminler kardeştirler.” buyuruyor. (Hucurat: 10)
Bu birlik ve kardeşlik nerede tahakkuk eder?
Diğer bir Âyet-i kerime’sinde ise:
“İyilik ve takvâ üzerine yardımlaşınız. Kötülük ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayınız.” buyuruyor. (Mâide: 2)
Bu yardımlaşma, bu birlik ve takvâ emrolunduğuna göre, bu birlik “Âmentü” de tahakkuk eder, imanda İslâm’da tahakkuk eder.
Müslüman olmanın ilk şartı iman etmektir. İman etmek için de önce Kelime-i şehâdet getirmelidir:
“Şüphesiz şehâdet ederim ki Allah’tan başka ilâh yoktur, yine şehâdet ederim ki Muhammed Aleyhisselâm Allah’ın kulu ve peygamberidir.”
İşte İslâm dinine göre iman; şehâdet kelimesinde ifade edilen, Hazret-i Allah’a ve Resul’ü Muhammed Aleyhisselâm’a iman etmekle başlar, imanın altı esası olan;
1- Allah’a
2- Meleklerine
3- Kitaplarına
4- Peygamberlerine
5- Ahiret gününe
6- Kaza ve kadere kesin olarak inanmakla tam ifadesini bulur.
Bu esasların içinde olanlar “Müminler kardeştirler.” Âyet-i kerime’si mûcibince kardeştirler. İyilikte birleşmişlerdir, yardımlaşma ve takvâ üzerindedirler.
Bu imanî bir noktadır. Müslüman kimseler birbirlerine karşı hoşgörülü, kâfirlere karşı ise çetindirler. Bu İslâm’ın temel prensibidir.
Şâyet bu şartlardan birisi dahi inkâr edilse “Amentü” nün şartları inkâr edilmiş olur. “Amentü” yü inkâr eden kimse, dinden de İslâm kardeşliği hudutlarından da çıkmış olur. Onun imanla İslâm’la hiç bir ilgisi yoktur, küfre kaymıştır.
Kelime-i şehâdet’i kâlp ile tasdik edip dil ile de söyleyen bir kimse, bu kapıdan müslümanlık dairesine girmiş olur.
Müslüman olan bir kimsenin “Namaz, oruç, zekât, hacc” gibi İslâm’ın esaslarına uyması lâzımdır. Bunlar ilâhî birer emirdir. Bunlara riayet etmekle Hazret-i Allah’a kul, Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- ine ümmetlik etmiş olur. Yapmazsa âsi olur, fâsık olur, İslâm dâiresinden çıkmaz.
Bir de şu var ki “Amentü” ye inanmakla beraber bu ilâhî emirlerden birisini bile inkâr etse veya itiraz etse yine dinden çıkmış olur. Ancak, inkâr veya itiraz etmediği takdirde İslâm’ın geniş hudutları dahilinde bulunur.
Allah-u Teâlâ bizi hudutlarla çevirmiştir. Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:
“Allah’a tevbe edenler, ibadet edenler, hamdedenler, oruç tutanlar, rüku ve secde edenler, iyiliği teşvik edip kötülükten vazgeçirmeye çalışanlar ve Allah’ın hududunu koruyanlar… İşte bu müminleri müjdele!” (Tevbe: 112)
Nasıl ki her memleketin bir sınırı, her kanunun bir hududu varsa, bu da Allah-u Teâlâ’nın çizdiği bir huduttur. Bu huduttan çıkıp inkâr eden İslâm dâiresinden çıkmış olur.
İslâm’dan taviz vererek, İslâm adına hıristiyana yakınlık kurarak hoşgörü olmaz. O ise hoşgörü adı altında İslâm’ı küçük düşürerek küfre hoş görünmeye çalışıyor, böylece hudutları çiğniyor.
Resulullah Aleyhisselâm gayr-i müslimlere ancak onları tebliğ etmek için gitmişlerdir. Bu maksatla gitmeyip birtakım çevrelerin ve kendi menfaatleri için gidiliyorsa o zaman maksat aramak, niyeti sorgulamak gerekir. Bu Âyet-i kerime’ler mucibince bir müslüman, hareketlerini Kur’an-ı kerim ve Sünnet-i seniyye çerçevesinde düzenlemelidir.
Halbuki patrik Kur’an ve İslâm düşmanlığı yapıyor, vatanı bölmek için çalışıyor. Bu papaz çok büyük bir tehlikedir. Fethullah Gülen de onun İslâm aleyhtarı icraatlarının başarılı olması için duâ ediyor.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’lerinde şöyle buyurmaktadır:
“Hayır! Zulmedenler körü körüne heveslerine uymuşlardır. Allah’ın saptırdığı kimseleri kim doğru yola eriştirebilir? Onların yardımcıları da yoktur.” (Rum: 29)
“Hakk’a yönelerek kendini Allah’ın insanlara yaratılıştan verdiği dine ver. Zira Allah’ın yaratışında değişme yoktur. Bu, dimdik ayakta duran bir dindir. Fakat insanların çoğu bilmezler.” (Rum: 30)

Bediüzzaman Said-i Nursî -Kuddise Sırruh-:
Fethullah Gülen senelerdir Bediüzzaman Hazretleri’nin yolunda olduğunu söylüyor.
Halbuki Bediüzzaman Hazretleri’nin imanına bir bakın, bir de küfrü hoş gören bunların durumuna…:
Bediüzzaman Hazretleri kimdir?
O öyle bir zât-ı âlidir ki, Hazret-i Allah zâhiri ilimle, tarikat ilmiyle, mârifetullah ilmiyle mücehhez kılmıştı. O Allah-u Teâlâ’nın sevdiği, seçtiği veli kullarındandı. Bediüzzaman Hazretleri bir iman abidesi idi. Nûr saçan kandildi. Hayatı boyunca Allah-u Teâlâ’nın ve Resulullah Aleyhisselâm’ın emir ve hükümlerine candan bağlı idi. Her cefaya katlandı. Ve fakat bu cefalar onun imanını arttırmaktan, azmini çoğaltmaktan başka bir şeye yaramadı.
Ona tâbi olanlar, onun ahlâkını alanlar da yine aynı öyledir. Onlar hapishaneden hapishaneye giderdi, fakat her çıkan iman ile gürlerdi. Onları hiçbir şey yıldırmadı. Canını verdi, fakat imanını vermedi.
Hiçbir zaman haksızlığa boyun eğmedi. Canını hiçe saydı. Dinde, imanda asla en küçük taviz vermedi. Dünyaya asla meyil etmedi. Dünyaya hiçbir zaman iltifat etmedi. Allah-u Teâlâ’nın iman ile küfür arasındaki berzahına daima dikkat ederdi. Koyduğu hudutları muhafaza ederdi. Bunu en büyük ve en mühim vazife sayardı. Hakk ve hakikatı bildirmek için, bütün ömrünü bu yolda ve bu uğurda geçirdi. İman edenler için güzel bir nümune idi.
Ömrünü bu nûrlu yolda geçirdiği gibi, iman edenler için de güzel bir iz bıraktı. Öylesine güzel bir iz ki, Resulullah Aleyhisselâm’ın izinde idi. Nûr kaynağı ancak Resulullah Aleyhisselâm’dır.
Her işte o “Sirâcen münîrâ = Nûr saçan kandil” (Ahzab: 46) Âyet-i kerime’sinden nasibi kadar nûr alırdı. Ve o nûru saçardı. Bütün gayesi imanı kurtarmak idi. Allah-u Teâlâ’nın dostlarına, velilerine nasıl tazim edilmesi gerektiğinin izahını yapardı.
Bunlar ise “Devir tarikat devri değil, tarikatlar misyonunu yitirmiştir.” diyorlar. Bunlara en güzel cevabı Bediüzzaman Hazretleri bizzat kendisi vermektedir. Bu sözleri ile dahi onun yolundan ayrılmışlardır.
Bediüzzaman Hazretleri’nin tarikat hakkında Mektubat adlı eserinin 29. Mektubundaki 3. Telvih’te şu beyanları ne kadar arza şayandır… Bunun hakikatını öğrenmek için bu mektubu tetkik etmek lâzımdır:
“Madem Adalet-i İlâhiyye böyle hükmeder ve hakikat dahi bunu hak görür, tarikat, yani Sünnet-i seniyye dairesinde tarikatın hasenatı seyyiatına kat’iyyen müreccah olduğuna delil: Ehl-i tarikat, ehl-i dalâletin hücumu zamanında imanlarını muhafaza etmesidir. Adi bir samimi ehl-i tarikat, sûrî, zahiri bir mutefenninden daha ziyade kendini muhafaza eder. O zevk-i tarikat vasıtasıyla ve o muhabbet-i evliya cihetiyle imanını kurtarır. Kebairle fasık olur, faat kâfir olmaz; kolaylıkla zındıkaya sokulmaz. Şedit bir muhabbet ve metin bir itikad ile aktab kabul ettiği bir silsile-i meşayihi, onun nazarında hiç bir kuvvet çürütemez. Çürütemediği için, onlardan itimadını kesemez. Onlardan itimadı kesilmezse, zındıkaya giremez. Tarikatta hissesi olmayan ve kalbi harekete gelmeyen, bir muhakkik âlim zât da olsa, şimdiki zındıkların desiselerine karşı kendini tam muhafaza etmesi müşkülleşmiştir.
Bir şey daha var ki; Daire-i takvâdan hariç, belki daire-i İslâmiyetten hariç bir suret almış bazı meşreblerin ve tarikat namını haksız olarak kendine takanların seyyiatiyle, tarikat mahkum olamaz. Tarikatın, dini ve uhrevi ve ruhani çok mühim ve ulvi neticelerinden sarf-ı nazar, yalnız Âlem-i İslâm içindeki kudsi bir rabıta olan uhuvvetin inkişafına ve inbisatına en birinci, te’sirli ve hararetli vasıta tarikatlar olduğu gibi, âlem-i küfrün ve siyaset-i hıristiyaniyyenin, Nûr-u İslâmiyeti söndürmek için müdhiş hücumlarına karşı dahi, üç mühim ve sarsılmaz kal’a-i İslâmiyyeden bir kal’asıdır.
Merkez-i Hilafet olan İstanbul’u, beşyüz elli sene bütün âlem-i hıristiyaniyyenin karşısında muhafaza ettiren, İstanbul’da beşyüz yerde fışkıran envâr-ı Tevhid ve o Merkez-i İslâmiyedeki ehl-i imanın mühim bir nokta-i istinadı, o büyük camilerin arkalarındaki tekkelerde “ALLAH, ALLAH!” diyenlerin kuvvet-i imaniyeleri ve Mârifet-i ilâhiyyeden gelen bir muhabbet-i ruhani ile cuş u huruşlarıdır.
İşte ey akılsız hakimiyet-füruşlar ve sahtekâr milliyet-perverler! Tarikatın, hayat-ı içtimaiyenizde bu hasenesini çürütecek hangi seyiatlardır, söyleyiniz?..” (29. Mektup)
Buradan da anlaşılıyor ki; imanı kurtarmak ancak şeriat, tarikat ve hakikatla kaim olduğunu bu zât beyan etmiştir.
Ve yoldan çıkan bu gibi kimseleri de çok güzel belirtiyor.
Asla kimseden para dilenmezdi. Her lokmasının helâl olmasına dikkat ederdi. Çünkü Allah-u Teâlâ’nın emirlerine, hükümlerine sımsıkı bağlı idi.
Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri II. Mektubunda; para toplayan nurculara da şöyle sesleniyor:
“O mezkûr ve malûm talebesinin hediyesine karşı cevaptan bir parçadır.
Bana bir hediye gönderdin, gayet ehemmiyetli bir kaidemi bozmak istersin. Ben demiyorum ki: “Kardeşim ve biraderzadem olan Abdülmecid ve Abdurrahman’dan kabul etmediğim gibi senden de kabul etmem.” Çünkü sen onlardan daha ileri ve ruhuma daha yakın olduğundan, herkesin hediyesi reddedilse, seninki bir defaya mahsus olmak üzere reddedilmez. Fakat bu münasebetle o kaidemin sırrını söyleyeceğim.
Şöyle ki:
Eski Said minnet almazdı. Minnetin altına girmektense ölümü tercih ederdi. Çok zahmet ve meşakkat çektiği halde kaidesini bozmadı. Eski Said’in, senin bu biçare kardeşine irsiyet kalan şu hasleti ise, tezehhüd ve sun’i bir istiğna değil, belki dört beş ciddi esbaba istinat eder.
Birincisi; Ehl-i dalâlet, ehl-i ilmi, ilmi vasıta-ı cer etmekle itham ediyorlar, “İlmi ve dini kendilerine medar-ı maişet yapıyorlar” deyip insafsızcasına onlara hücum ediyorlar. Bunları fiilen tekzip lazımdır.
İkincisi; Neşr-i hak için enbiyaya ittiba etmekle mükellefiz. Kur’an-ı Hakim’de, Hakkı neşredenler “Benim mükafatım âlemlerin Rabbine aittir.” (Yunus: 72, Hud: 29, Sebe: 47) diyerek insanlardan istiğna göstermişler. Sûre-i Yasin’de “Sizden hiçbir ücret istemeyenlere uyun, ancak onlar doğru yoldadırlar.” (Yasin: 21) cümlesi, meselemiz hakkında çok manidardır.
Üçüncüsü; Birinci sözde beyan edildiği gibi, Allah namına vermek, Allah namına almak lazımdır. Halbuki, ekseriya ya veren gafildir, kendi namına verir, zımnî bir minnet eder. Ya alan gafildir; Mün’im-i Hakkiye ait şükrü, senâyı zâhîrî esbaba verir, hatta eder.
Döndüncüsü; Tevekkül kanaat ve iktisat öyle bir hazine ve bir servettir ki, hiçbir şeyle değişilmez. İnsanlardan ahz-ı mal edip o tükenmez hazine ve defineleri kapatmak istemem. Rezzak-ı Zülcelale yüz binler şükrediyorum ki küçüklüğümden beri beni minnet ve zillet altına girmeye mecbur etmemiş. Onun keremine istinaden, bakiye-i ömrümü de o kaideyle geçirmesini rahmetinden niyaz ediyorum.
Beşincisi; Bir iki senedir çok emâreler ve tecrübelerle kat’i kanaatım oldu ki, halkların malını hususan zenginlerin ve memurların hediyelerini almaya mezun değilim. Bazıları bana dokunuyor, belki dokunduruluyor, yedirilmiyor, bazen bana zararlı bir surete çevriliyor. Demek gayrın malını almamaya mânen bir emirdir ve almaktan bir nehiydir.
Hem bende bir tevahhuş var. Herkesi her vakit kabul edemiyorum. Halkın hediyesini kabul etmek, onların hatırını sayıp istemediğim vakitte onları kabul etmek lazım geliyor. O da hoşuma gitmiyor. Hem tasannu ve temellükten beni kurtaran bir parça kuru ekmek yemek ve yüz yamalı bir libas giymek, bana daha hoş geliyor. Gayrın en âlâ baklavasını yemek, en murassâ libasını giymek ve onların hatırını saymaya mecbur olmak bana nâhoş geliyor.
Altıncısı; Ve istiğna sebebinin en mühimi, mezhebimizce en muteber olan İbn-i Hâcer diyor ki: “Salâhat niyetiyle sana verilen birşey sâlih olmazsan kabul etmek haramdır.”
İşte, şu zamanın insanları, hırs ve tama yüzünden küçük bir hediyesini pek pahalı satıyorlar. Benim gibi günahkâr bir biçareyi, sâlih veya veli tasavvur ederek, sonra bir ekmek veriyorlar. Eğer -hâşâ- ben kendimi salih bilsem, o alâmet-i gururdur, salâhatin ademine delildir. Eğer kendimi sâlih bilmezsem, o malı kabul etmek caiz değildir. Hem ahirete müteveccih a’mâle mukabil sadaka ve hediyeyi almak, âhiretin bâki meyvelerini dünyada fâni bir surette yemek demektir.”
Bu mübarek zât bunları ne kadar güzel görmüş ve söylemiş. İşte bu beyanında dinini dünyaya değiştiren bu gibi kimseleri tarif ediyor. Fakat o nûrlu yolunu, nûrlu izini takip edenlere hiç bir sözümüz yok.
Daha evvel beyan ettiğimiz gibi;
Bunlar Bediüzzaman’ın yolundan ayrılmışlar, bırakın hediye kabul etmemeyi halkın parasını topluyorlar.
Nurcular birçok yerde yemek vereceğiz bahanesiyle halkı toplayıp paralarını almıyorlar mı? Bu davetler ve yenen yemeklerin hepsi haramdır. Hele bu sefer yaptıkları iftarlar…
Sofralarda toplanan paralar, himmet geceleri her zaman devam ediyor. Müslümanın soyulması ve yolunması İslâm’da yoktur. Halk onları hâlâ İslâm zannediyor ve sesini çıkaramıyor.
Bunun misallerini her yerde görebilirsiniz. Bu hareketleri ile Bediüzzaman Hazretleri’nin beyanlarını kıyas edin. (Hakikat Dergisi 19. Sayı)
Devlet ittifaktan doğar, devletsizlik ise nifaktan. Bunca isyan cezasız kalmaz. Bunca nifak, bu nifak da cezasız kalmaz.
Allah’ım! Bu güzel dinimizi ve vatanımızı parçalamak isteyenleri sen kahret. Zira büyük felaketlerle karşı karşıya geldik. Bu kadar ihsan-ı ilâhiye karşı yapılan bu isyan çok pahalıya mal olabilir. Yaptığınız bu isyan ve nifak yanınıza kalmayacak.
Ordunun nurcuları neden ihraç ettiğini şimdi anlıyoruz. Zira en büyük din ve vatan düşmanlarıyla görüşmeler yapıyor. Allah-u Teâlâ’nın müminlerle kâfirler arasında koyduğu hudutları kaldırdılar, küfrü imana tercih ettiler. Hem din-i İslâm’a, hem vatanımıza zarar verdiler. Oysa kendilerini müslüman imiş gibi gösteriyorlardı ve para topluyorlardı. Ne ev, ne araba hiçbir şey bırakmıyorlardı. Bu narcılar, nurculuk ismi altında bunları rahatça yapıyorlardı.
İşte bu perdeyi kaldırıyoruz, isimlerini de değiştiriyoruz. İsimleri Narcıdır. Yani Nurcuların isimleri değişti, Narcı oldu.
Küfrü hoş gören Narcılardan birisi musalla taşına geldiğinde “Bunu nasıl tanırsınız?” diye sorduklarında nasıl cevap verirsiniz? Bunu biz de size soralım. Ne dersiniz? “Bunlar küfrü hoş görenlerdir.” diye mi cevap vereceksiniz? Yoksa “Ben de onlardanım.” mı diyeceksiniz? Bu tercih size kalmış. Bu papazla hoşgörü yapmak demek, Yunanistan’ı arkalarına alıp icraatlarını serbestce yapmak demektir. Oysa bunlar dinimizin ve vatanımızın en büyük düşmanları değil miydi?
Eskiden ecnebiler, İslâm düşmanları dinimizi ifsat ve vatanımızı yıkmak için çalışırlardı. Şimdi bu vazifeyi içimizdekilere mi verdiler? Bunlar Allah-u Teâlâ’nın koyduğu hudutları kaldırıyorlar. Kâfirlerin arzularını yerine getirmek için küffara hizmet mi ediyorlar?
Hülasâ-i kelâm; Nurcuların ismi değişti, küfrü hoş görenler oldu.
Daha evvel de:
“Kimse kimseye inancından dolayı ithamda bulunmayacak. Kimse kimseye dininden ya da dinsizliğinden dolayı taanda bulunmayacak.” demişti.
Bu sözleri kendi dinine göredir. İslâm dini ile ilgisi yoktur. İslâm’da ise hüküm şöyledir:
Âyet-i kerime’de:
“Ey Peygamber! Kâfirlerle ve münâfıklarla cihad et, onlara karşı sert davran.
Onların varacağı yer cehennemdir. O gidilecek yer ne kötüdür.” buyuruluyor. (Tevbe: 73)

İki Hasım Zümre:
Allah-u Teâlâ kâfir ve münafıklara olan tavrı açık bir şekilde beyan ediyor:
“Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin.” (Mümtehine: 1)
Çünkü imanın alâmetlerinden birisi de, Allah düşmanlarına karşı dostluk ve sevgi göstermek değil, onlardan nefret etmektir.
Kendilerine düşmanlık yapılmak ve onlarla cihad meşru kılınmıştır.
“Onlar size gelen gerçeği inkâr etmişken, onlara sevgi gösteriyorsunuz.” (Mümtehine: 1)
Onlar Allah-u Teâlâ’yı da, O’nun Peygamber’ini de ve o Peygamber’e indirilen kitabı da inkâr ederek küfür içinde yaşamaktadırlar.
Onlar size karşı en çetin düşmanlığı yaptıkları halde onlara sevgi ve muhabbet gösteriyor ve dost oluyorsunuz.
“Oysa onlar Rabbiniz olan Allah’a inandığınızdan dolayı Peygamber’i ve sizi yurdunuzdan çıkarıyorlar.” (Mümtehine: 1)
Onlar küfürleriyle ne Allah-u Teâlâ’nın ne de kullarının haklarını tanımıyor, onlardan tiksindiklerinden dolayı aralarından çıkarıyorlardı. Böylece inananları Mekke’den Medine’ye hicret etmeye mecbur ettiler.
“Eğer sizler benim yolumda savaşmak ve hoşnudluğumu kazanmak için çıkmışsanız, onlara nasıl sevgi gösterirsiniz?” (Mümtehine: 1)
Şayet sizler benim sizden râzı olmamın yollarını arayarak, benim yolumda cihad eden kimseler olarak çıktı iseniz, onları asla dost edinmeyiniz. Üstelik onlar sizleri, size olan kin ve nefretlerinden, dininize karşı olan öfkeden dolayı yurtlarınızdan çıkartmış, mallarınızdan mülklerinizden etmişlerdi.
“Ben sizin gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da bilirim.” (Mümtehine: 1)
Ben gizlilikleri, kalplerde olanları, açığa çıkarılanları bildiğim halde, sizin gizlediklerinize Resul’ümü muttali kıldığım halde sizler böyle mi yapıyorsunuz?
“İçinizden kim bunu yaparsa doğru yoldan sapmış olur.” (Mümtehine: 1)
İnanmış olarak Allah yolunda giderken, şeytan yoluna sapmış, böylece cezayı hak etmiş ve kendisini felâkete atmış olur.
Bundan sonra Allah-u Teâlâ müslümanlara karşı kâfirlerin kalplerinde bulunan şiddetli düşmanlığı onlara haber vermek üzere şöyle buyurdu:
“Şayet onlar sizi ele geçirirlerse, size düşman kesilirler.” (Mümtehine: 2)
Size karşı üstünlük sağlarlar da sizi hakimiyetleri altına alırlarsa, sizin onlara yaptığınız gibi dostluk etmezler, katıksız bir şekilde size düşmanca davranırlar. Kalplerinde size karşı olan o şiddetli düşmanlığı açığa vururlar.
“Size ellerini ve dillerini kötülükle uzatırlar.” (Mümtehine: 2)
Esir almak, işkence yapmak ve öldürmek suretiyle size elleriyle; sövmek saymak, hakaret etmek suretiyle de dilleriyle kötülükler yaparlar. Size eziyet verecek hiç bir işi yapmaktan geri kalmazlar.
“Zaten kâfir olmanızı istemektedirler.” (Mümtehine: 2)
Düşman için en önemli şey, düşmanının en değerli olan şeyine saldırmaktır.
Ebedi hayatın anahtarı olan iman nimetini kaybetmek kadar büyük musibet tasavvur edilemez. Kâfirlere mahkum olanların ise, eninde sonunda bu musibete düşme tehlikesi her zaman için mevcuttur.
Durum böyle olduğuna göre bu gibi kimselere sevgi ve dostluk göstermek büyük bir hatadır.
Hâtıb -radiyallahu anh- in dediği gibi, içlerinde bulunan bazı akraba ve çocukları sebebiyle o düşmanlara sır verenlere gelince, bu husus şöyle ifade edilmektedir:
“Kıyamet günü yakınlarınız ve çocuklarınız size fayda vermezler.” (Mümtehine: 3)
Onları korumak kastı ile düşmanlarına yakınlaştığınız akrabalarınızın ve çocuklarınızın size faydası olmayacaktır. Onlar sizi yaptığınız günahın cezasından kurtaramazlar.
“O gün Allah onlarla aranızı ayırır.” (Mümtehine: 3)
Orada birbirinizden uzak düşmüş olacaksınız.
“Allah yaptıklarınızı görendir.” (Mümtehine: 3)
Ona göre mükâfât veya ceza verir, yoksa akrabalarınıza veya çocuklarınıza göre değil.
Artık bunu düşünerek kâfirlere temayülden ictinab ediniz.
Diğer Âyet-i kerime’lerde şöyle buyuruluyor:
“Allah’a ve ahiret gününe inanan bir milletin; babaları, oğulları, kardeşleri veya akrabaları da olsa, Allah’a ve Peygamberine muhalefet eden kimselere sevgi beslediklerini göremezsin.” (Mücâdele: 22)
Gerçek iman budur. Bu İslâm dinine göredir.
“Ey iman edenler! Küfrü imana tercih ediyorlarsa, babalarınızı ve kardeşlerinizi dost edinmeyin.
Sizden kim onları dost edinirse, işte onlar zâlimlerdir.” (Tevbe: 23)
İslâm bu imanı gerektirir. Bu Âyet-i kerime’ler kimlerin dost ve kardeş olacağını anlatıyor. O ise kendi dinine göre hareket ediyor. Kendi zan hükümlerini ortaya koyuyor.
Söylediği sözler verdiği beyanatlar ve icraatlar hep İslâm’a terstir. Âyet-i kerime’lere ve Hadis-i şerif’lere tezattır.

Allah-u Teâlâ’nın Partisi:
Fethullah Gülen bir konuşmasında Cebrâil Aleyhisselâm için “Gökyüzünden inse, parti kursa, kusura bakma ben senin partine girmem, desteklemem derim.” demiştir.
Bu sözün mânâsını da izah edelim.
Allah-u Teâlâ kelâm-ı kadiminde:
“İşte onlar Allah’ın hizbi (partisi)dir. İyi bilin ki kurtuluşa ulaşacak olanlar Allah’ın hizbi (partisi)dir.” buyuruluyor. (Mücâdele: 22)
Dikkat ederseniz Allah-u Teâlâ’nın emri ile Cebrâil Aleyhisselâm bu hükm-ü ilâhi’yi getirdi. Allah-u Teâlâ Vetekaddes Hazretleri “Ülâike hizbullah = Bu benim ve Resul’ümün partisidir.” diye ilân etti. İşte girmem dediği parti budur.
Burada açıktan açığa İslâm dairesinden çıktığını ilân ediyor.
“Bunlar güya Allah’ı ve müminleri aldatmaya çalışırlar. Oysa onlar sadece kendilerini aldatırlar da bunun farkında değillerdir.” (Bakara: 9)
Allah-u Teâlâ onların iddiâlarını reddetmektedir. Her ne kadar müslümanları aldatmaya çalışıyorlarsa da, aslında aldanan bizzat kendileridir, en büyük zararı yine kendileri görürler, yaptıklarının vebali kendilerine döner. Allah-u Teâlâ’nın en çok buğzettiği kimseler bunlardır.
Onların kalpleri nifak ve şüphe ile doludur.
Âyet-i kerime’de buyurulduğu üzere:
“Onların kalplerinde hastalık vardır.” (Bakara: 10)
“Allah da onların hastalıklarını arttırmıştır.” (Bakara: 10)
“Söylemekte oldukları yalanlar sebebiyle onlara elem verici azap vardır.” (Bakara: 10)
Onlar Kitabullah’a itibar etmeyince, Allah-u Teâlâ da bu hastalığı taşıyanların hastalığını daha da artırmıştır. Bu yüzdendir ki Allah-u Teâlâ’nın kahrına müstehak olmuşlardır.
Kendilerinin nasıl bir cehalet ve dalâlet çukuruna düşmüş olduklarının hiç farkında değildirler.
Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Kendilerine ‘Yeryüzünde fesad çıkarmayın!’ denildiği zaman ‘Biz ancak ıslah edicileriz.’ derler.” (Bakara: 11)
Allah-u Teâlâ onların bu cevaplarını şiddetli bir şekilde reddederek Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurur:
“İyi bilin ki asıl ortalığı ifsad edenler kendileridir. Lâkin anlamazlar.” (Bakara: 12)
Kalplerinden iman nûru silindiği için bunun böyle olduğunu hissedip anlamazlar.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Hazret-i Ali -radiyallahu anh- Efendimizden rivayet edilen bir Hadis-i şerif’lerinde âhir zamanda gökkubbe altında en şerli insanların kötü âlimler olacağını haber vermiştir:
“İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecektir ki, İslâm’ın yalnız ismi, Kuran’ın ise resmi kalacak. Mescidler dış görünüşleri ile mamur, fakat içleri hidayetten mahrum olacak.
Onların âlimleri gökkubbe altındakilerin en şerlileridir. Fitne onlardan çıktı, yine onlara dönecektir.” (Beyhâkî)
Âhirzaman uleması gök kubbe altında niçin en şerli insanlardır?
Bir hıristiyan, dininin icabını yapar, bir kâfir küfrünün icabını yapar.
Gerçek müslüman küfrü sevmediği gibi, küfürde olan da hiç bir zaman iman edeni sevmez, bu tabiidir. Ve fakat bunların tahribatı sınırlıdır, çünkü hedefleri vardır.
İçtekinin tahribatı ise çok büyüktür. Aslında küfrünü icra ediyor, fakat gizliyor. Başka isim taktığı için, bu başka isim sebebiyle saf müslümanlar onu hakikaten müslüman zanneder ve bazı faaliyetlerini görerek yardımda da bulunur. Ancak bütün yapılan bu yardımlar, İslâm dininin yıkılmasına vesile olur.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde;
“Fâsıka ikram eden kimse İslâmiyet’in yıkılmasına yardım etmiş olur.” buyuruyorlar. (Münâvi)
Ve o da o kuvvetle rahat rahat İslâm dinini içten yıkmaya çalışmış olmuyor mu? Etrafı da var.
Bunların yapacağı tahribatı hiç bir papaz, hiç bir kâfir yapabilir mi?
Ey narcılar! Kimi desteklediğinizi şimdi artık iyi gördünüz mü?
Oysa Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:
“İnsan sınıflarından herbirini biz o gün imamlarıyla beraber çağıracağız.” buyuruyor. (İsrâ: 71)
Siz de bu küfre kaymış olan, küfrü hoş gören imamınızla beraber çıkacağınızı hiç unutmayın!
Âyet-i kerime’lerde şöyle buyurulmaktadır:
“Onlar ve azgınlar tepetakla oraya atılırlar. İblis’in bütün askerleri de.” (Şuarâ: 94-95)
Müslüman kimliği altında, İslâm adına, küffarın yapamayacağını yapmıyorlar mı?
Papaz, papazım diye yapacak. O ise müslümanım diye yapacak. Onun peşinden giden ve onun arzusuna uyan herkes, papazın vereceği zarar kadar dini ve memleketi tahrip etmeye çalışmıyorlar mı?
“Allah ‘Sizden önce geçmiş cin ve insan toplulukları ile beraber ateşe girin!’ der. Her Ümmet (topluluk) girdikçe kardeşine (kendini saptıran yoldaşına) lânet eder. Hepsi birbiri ardından cehennemde toplanınca, sonrakiler öncekiler için ‘Ey Rabbimiz! Bizi saptıranlar işte bunlardır. Bunlara ateşten bir kat daha fazla azab ver!’ derler. Zaten hepsinin azabı kat kattır, fakat siz bilmezsiniz!” (A’raf: 38)
Eskiden para topluyorlardı, şimdi işi ticarete döktüler.

İlmi İle Dünyalık Elde Edenler:
Hakiki âlimler ise bütün hal ve ahvallerini dine uydururlar, Resulullah Aleyhisselâm’ın izinde bulunurlar.
Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Allah’ın âyetlerini az ve önemsiz bir pahaya değiştirmezler. Onların mükâfâtı da Rabbleri katındadır.” (Âl-i imran: 199)
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz ise Hadis-i şerif’lerinde:
“Âlimler peygamberlerin vârisleridir.” buyurmuşlardır. (Buharî)
Nübüvvetin üstünde hiç bir rütbe olmayacağına göre, bu rütbeye vâris olmaktan daha büyük bir şeref tasavvur edilemez.
Allah-u Teâlâ kötü âlimleri “İlmi ile dünyalık elde edenler” diye vasıflandırarak şöyle buyuruyor:
“Onlar ise bunu arkalarına attılar ve az bir dünyalığa değiştiler. Yaptıkları alışveriş ne kötü!” (Âl-i imran: 187)
Zira onlar hem kendileri yoldan çıkmış, hem de başkalarını yoldan çıkarmışlardır. Onların zararları yalnız kendilerine değil, başkalarının küfürlerine sebep oldukları için, zararları umuma sirayet etmektedir.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:
“Müminler kardeştirler” buyuruyor. (Hucurat: 10)
Diğer bir Âyet-i kerime’sinde:
“Kâfirleri dost edinmeyin.” (Nisâ: 144)
Buyurduğu halde, bu emr-i ilâhiyi dinlemeyip, alenen küfrünü ilân eden bir kimseye müslümandır demek; onun küfrünü kabullendiğinden, İslâm dairesine sokmaya çalıştığından, bu ise ilâhî hükmü kaldırmak olacağından, küfre kaymasına sebep olur.
Âyet-i kerime’lerde şöyle buyurulmaktadır:
“Resulüm! Sana indirilen Kuran’a ve senden önce indirilen kitaplara inandıklarını ileri sürerek boş iddialarda bulunanları görmüyor musun? Tağutun önünde muhakeme edilmelerini isterler. Oysa onu tanımamakla emrolunmuşlardı. Şeytan da onları büsbütün saptırmak istiyor.
Onlara ‘Allah’ın indirdiği Kuran’a ve Peygamber’e gelin!’ de nildiği zaman münafıkların senden büsbütün uzaklaştıklarını görürsün.” (Nisâ: 60-61)

İmamlarını İlâh Edinenler:
Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Onlar Allah’ı bırakıp hahamlarını, rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i rableri olarak kabul ettiler. Oysa kendilerine, bir olan Allah’a ibadet etmeleri emredilmişti.” (Tevbe: 31)
Bu Âyet-i kerime’nin mânâsını bizzat Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz kendisi açıklamıştır.
Şöyle ki:
Daha önceleri hıristiyan olan Adiy bin Hâtim boynunda gümüşten bir haç olduğu halde, İslâm hakkında bilgi edinmek niyetiyle Medine’ye gelmişti. Şüphelerini gidermek için Resulullah Aleyhisselâm’a bazı sorular sordu. “Bu âyet bizi âlimlerimizi, rahiplerimizi rabler edinmekle suçluyor. Halbuki biz onları kendimize rabler edinmeyiz. Bunun mânâsı nedir.”dedi.
Resulullah Aleyhisselâm “Onlar helâli haram kıldılar, haramı helâl kıldılar. Siz bunu öylece kabul etmiyor muydunuz?” diye sorunca Adiy “Evet böyledir.” diye tasdik etti. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
“İşte bu sizin onları rabler edinmenizdir.” buyurdu. (İbn-i Kesir)
Çünkü Allah-u Teâlâ’nın açık hükmü varken, sen bu açık hükmü dinlemiyorsun, onları dinliyorsun, onu hâşâ ilâh olarak kabul ediyorsun.
Bu Hadis-i şerif, Allah’ın Kitab’ını kenara iterek, haramı helâl, helâli haram yapanların nefislerini ilâh ve rab ittihaz ettiklerini, onlara uyup peşinden gidenlerin de onları rabler edindiklerini göstermiş olmaktadır. Dolayısıyle müşrik olmuş oluyorlar. Allah’a inandık deseler bile, bu iddialarının inandırıcı olmadığı ortadadır.
İmamlara iman eden, Allah-u Teâlâ’ya iman etmemiştir. Binaenaleyh bu imamlar size hep Allah-u Teâlâ’nın yasak ettiği şeyleri mübah gösteriyor, helâl olarak kabul ettiriyorlar. Ve siz de onlara uymakla İslâm’ı bıraktığınızdan ötürü, onlara inanıyorsunuz. Allah-u Teâlâ’nın hükmünü arkaya atıyorsunuz ve böylece dinden imandan ayrılmış oluyorsunuz.
Mühim bir hususu daha arzedelim:
Recep Gökçe’nin yeğeni İzzet Gökçe’nin Şubat 1995’de gördüğü rüyası şöyledir:
“Elimde çok kıymetli bir şey var. O sırada kadın mı, adam mı olduğunu pek seçemediğim birisi hızla gelip elimdekileri kapıp kaçıyor. O kişi, üzeri düzlük olan bir tepeye çıkıyor. Tepedeki düzlükte bulunan büyük bir kalabalığa katılıyor. Fethullah Gülen bu kalabalığa konuşma yapıyor ve onlara “Ben sizin neyiniz oluyorum?” diye hitap ediyor. Kalabalık hep beraber “Sen bizim Allah’ımız oluyorsun!” diyorlar. Bunun üzerine hepsi birlikte taş heykellere dönüşüyorlar. O sırada insan boyunda yeşil dev çekirgeler gelip onları yakalıyorlar ve hep birlikte taş kesilmiş halde dağdan aşağı yuvarlanıyorlar.”
Şimdi daha iyi anlayabildiniz mi?

Kur’an-ı Kerim’den Öğütler:
İlâhi dâvete icabet edenlerle etmeyenlerin, inananlarla inanmayanların, aklını kullananlarla akıllı geçinenlerin akibetlerini beyan etmek üzere Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’lerinde şöyle buyurur:
“Rabblerinin dâvetine uyanlara en güzel karşılık vardır.
O’nun dâvetine uymayanlara gelince, eğer yeryüzünde bulunan her şey ve bir o kadarı daha onların olsa, azaptan kurtulmak için hepsini feda ederlerdi.” (Ra’d: 18)
Allah-u Teâlâ’nın azabı o kadar çetindir.
“Eğer yeryüzünde bulunanların hepsi ve bir o kadarı daha o zalimlerin olsaydı, kıyamet günü o kötü azaptan kurtulmak için hepsini feda ederlerdi.” (Zümer: 47)
Fakat ne mümkün? Hangi sebebe sarılsalar elleri boş çıkacak, azabı başlarından savamayacaklar. Zira teklif dönemi bitmiş, çare arama zamanı geçmiş, hesap görme dönemi başlamıştır. Artık ne tevbenin, ne pişmanlığın, ne de teslimiyet göstermenin bir mânâsı vardır. Onların zamanı ve mekânı dünya idi, ahiret değil.
Diğer bir Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“O inkâr edenler var ya, eğer yeryüzünde bulunan her şey ve bunların bir o kadarı daha onların olsa da, kıyamet gününün azabından kurtulmak için feda etseler yine kendilerinden kabul edilmez.
Onlar için pek acıklı bir azap vardır.” (Mâide: 36)
Seve seve vermek isterler, feda etmekten çekinmezler, lakin ricaları kabul edilmez, arzularına kavuşamazlar, azaptan kurtulamazlar.
Bir insan her şeyden önce kendi canını düşünür, en kıymetli olarak onu görür. Nice insanlar vardır, sağlığına kavuşabilmek için bütün servetini harcamak ister. Ahirette de bu böyle olacak, herkes kendini kurtarmanın yollarını arayacak. Buradan şu anlaşılıyor ki, bütün dünya ve içindekilerle beraber bir misli dahi, ahiret azabının bir zerresine bile denk olamaz.
Bu son derece şiddetli bir tehdittir.
Onlar doğru yolda olduklarına, yaptıklarının iyi olduğuna inanırken; yollarının ne kadar batıl olduğunu, doğru bildikleri şeylerin ne kadar yanlış olduğunu anlayacaklardır.
Âyet-i kerime’de:
“O gün Allah tarafından, hiç hesaba katmadıkları şeyler karşılarına çıkacaktır.” buyuruluyor. (Zümer: 47)
Ve bu yüzden çeşit çeşit azaplara maruz kalırlar. Kendilerinin doğru yolda olduklarını zannettikleri için Allah-u Teâlâ’dan taltif beklerken, azapla karşılaşmaları üzüntülerini daha çok arttırır.
Âyet-i kerime’lerde şöyle buyuruluyor:
“Gönlü imanla mutmain olduğu halde, zorlanan kimse hariç, kim iman ettikten sonra Allah’ı inkâr eder ve gönlünü küfre açarsa; onların üzerine Allah’tan bir gazap iner ve onlar için büyük bir azap vardır.” (Nahl: 106)
“Yaptıkları işlerin kötülükleri o gün karşılarına çıkacak ve alaya aldıkları azap onları kuşatacaktır.” (Zümer: 48)
“Onların varacakları yer cehennemdir. Ne kötü bir yataktır.” (Ra’d: 18)
Büyük, küçük, gizli ve aşikâr her ne işlemişse hepsinden birer birer mesul olacaklar ve onların mekanları cehennemdir.
“O bütün varını fidye olarak verse, yine de ondan alınmaz. Onlar kendi kazandıkları yüzünden helâke sürüklenmiş kimselerdir.” (En’am: 70)
Allah-u Teâlâ diğer Âyet-i kerime’lerinde buyurur ki:
“Âyetlerim size okunurken, onları yalanlayan siz değil miydiniz?” (Müminun: 105)
“Yıkılıp gidin içerisine!.. Benimle konuşmayın!..” (Müminun: 108)
Şehvetlerinin, hevâ ve heveslerinin, liderlerinin kendilerini dalâlete sürüklediğini itiraf ederler.
Nedâmet çok fakat faydası yok.
Bu size beyan ettiklerimiz hep Hazret-i Allah’ın kelâmı ve Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-in beyanıdır.
Bu beyanlardan sonra “Nurcular müslüman mıdır?”, tefrikini size bırakıyoruz.

FETHULLAH GÜLEN “NURCULUK” DİNİNİ İLÂN ETTİ


FETHULLAH GÜLEN

“NURCULUK” DİNİNİ İLÂN ETTİ

(Bu mevzu Mart-1995 tarihli Hakikat Aylık İslâm Dergisi’nin 18. Sayısında yayınlanmıştır.)

Fethullah Gülen, basın yayın organlarıyla yaptığı röportajlar ve verdiği beyanlarla (Fetullah Gülen İslâm dini’ne aykırı bu beyanatları 23-28 Ocak 1995 tarihleri arasında Hürriyet Gazetesi’nde ve 23-30 Ocak 1995 tarihleri arasında Sabah Gazetesi’nde yayınlanan röportajlarında vermiştir.), kendi dinini ilân etmiş, İslâm dininin hükümlerine karşı gelmiştir.
Şöyle ki;

Tesettür:
“Kadınların başlarını örtmesi iman meselesi ölçüsünde önem arzetmez. Allah’a karşı kulluk, umumi manada kulluk ölçüsünde önem arzetmez bunlar. Teferruata ait meseledir. Nitekim, Allah’a iman meselesi Mekke’de Efendimize tebliğ edilmiş, namaz meselesi orada bize farz kılınmış, daha sonra da zekât bize farz kılınmış. Ama tesettür meselesine gelince biraz farklı. Zannediyorum Peygamberliğin 16. ve 17. senesinde müslüman kadınların başları açıktır. Temel meseleler varken, teferruatla uğraşılmamalı.”
Bu sözleri ve beyanları nurculuk dinine göredir.
İslâm dininde tesettür kesinlikle farzdır.
Allah-u Teâlâ Nûr sûresi 31. ve Ahzâb sûresi 59. Âyet-i kerime’lerinde tesettürün farz olduğunu beyan buyuruyor.
“Resulüm! Mümin kadınlara da söyle. Gözlerini harama bakmaktan sakınsınlar, ırzlarını namuslarını korusunlar. Ziynet yerlerini açıp göstermesinler. Ancak bunlardan görünmesi zaruri olan (yüz ve eller) müstesnâdır. Başörtülerini (göğüs ve boyunları görünmeyecek şekilde) yakalarının üstüne koyup örtsünler.” (Nûr: 31)
“Resulüm! Zevcelerine, kızlarına ve müminlerin hanımlarına söyle. Zaruri bir ihtiyaçları olup dışarı çıkmak istedikleri zaman, dış elbiselerini üzerlerine giysinler. Bu onların ahlâksız kadınlardan olmadıklarının bilinmesi ve incitilmemesi için daha elverişlidir.” (Ahzâb: 59)
Bu, İslâm dinine göredir. Nurculuk dinine göre değil! Tesettür kesin olarak uyulması gereken bir emirdir ve iman meselesidir.
Allah-u Teâlâ emir ve hükümlerini koymuş onu yasaklarıyla sınırlamıştır.
“Bu hükümler Allah’ın hudutlarıdır. Kim Allah’ın hudutlarını aşarsa kendisine yazık etmiş olur.” (Talâk: 1)
Allah-u Teâlâ, “Kim bu hudutları aşarsa kendisine yazık etmiş olur.” buyuruyorken, “Tesettür teferruattır!” ya da “İman meselesi değildir.” demek açıkca bu hudutları aşmak demektir. Bu Âyet-i kerime’leri inkâr etmek demektir.
O, kendi kurduğu dinine kendi zan kitabına göre böyle söylüyor.
“Doğrusu bir çokları bilmeden heva ve heveslerine uyarak halkı şaşırtıyorlar.” (En’am: 119)
Âyet-i kerime’lere ve Allah-u Teâlâ’nın hükümlerine ters konuştuğu için nefis arzusunu ilâh edinmiş şirke düşmüştür.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:
“Resulüm! Gördün mü o nefis arzusunu ilâh edineni? Artık ona sen mi vekil olacaksın? Onu şirkten sen mi koruyacaksın.” buyuruyor. (Furkan: 43)
“Tesettür meselesine gelince biraz farklı. Zannediyorum peygamberliğin 16 ve 17. senesinde müslüman kadınların başları açıktır. Temel meseleler varken teferruatla uğraşılmamalı.” diyor.
Yani Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e tesettür Âyetleri ilk yıllarda gelmediğini bunun için önem arzetmediğini; teferruat olduğunu söylemek istiyor.
Bütün insanlar ve cinler Hazret-i Kur’an’ın bir hükmünü, bir harfini dahi inkâr etseler, hafife alsalar, hepsi kâfir olur. İsterse emir ya da hüküm Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in son nefesinde inmiş olsun. Artık o kesin hükümdür, emirdir. Biz iman ederiz. İslâm dininin hükümleri zamanla ilgili değildir. Hüküm geldikten sonra ona imandan başkası düşünülemez. “16. senede gelmiş, 17. senede gelmiş, 18. senede gelmiş” diye hüküm basite alınamaz, bu açık bir küfürdür.
Âyet-i kerime’de:
“İşte böyle, çünkü onlar Allah’ın indirdiğinden tiksinip hoşlanmamışlardır.” buyuruluyor. (Muhammed: 9)
Oysa inananlar için tesettür kesinlikle uyulması gerekli bir farzdır.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz zamanında savaş sebebi dahi sayılmıştır.
Asr-ı saâdet yıllarında Beni Kaynuka yahudilerinden bir kuyumcunun mümin bir kadının tesettürüne, başörtüsüne el uzatması savaş sebebi sayılmış ve savaşılarak yahudi erkekleri öldürülmüştür. (Hişam: c. 3, sh: 66)
Allah’ın hükmü bu kadar önemli bir meseledir.

Kadın İdareci:
Başka bir beyanında ise:
“Kadınlardan idareci olmasının hiçbir sakıncası yoktur.” demiş.
Bu beyanları ile Allah ve Resulü’nün hükümlerine karşı gelmiştir.
Zira Âyet-i kerime’de:
“Peygamber size neyi verdiyse onu alın, neden nehyettiyse ondan sakının.” buyuruluyor. (Haşr: 7)
“Eğer Allah’ı seviyorsanız bana tâbi olun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.” buyuruluyor. (Âl-i imran: 31)
Hadis-i şerif’te:
“Sizden hiç birinizin arzuları benim tebliğ ettiğim esasa uymadıkça gerçek mânâda iman etmiş olmaz.” (En-nevevi, Erbâin: 41) buyuruluyorken ve kadın idareci hakkında,
“Mukadderatını bir kadının eline veren millet felah bulmaz.” buyuruluyor. (Buhari 1660, Megazi 82, Fiten 18, Tirmizi fiten 75, Nesai Kada: 8, Ahmed bin Hanbel 5743, 51, 38, 47)
Bu İslâm dinine göre böyledir. Eğer Allah’a iman ediyorsak, Resul’üne tâbi isek, onların beyanı Âyet-i kerimeler ve Hadis-i şerif’lerde böyle buyurulmaktadır. Bunun tersini söylemek ve savunmak Allah ve Resul’üne karşı gelmek demektir. Bu da açık bir küfürdür. O kendi kurduğu nurculuk dinine göre kendi nefis putuna dayanarak zanla konuşuyor, Allah ve Resul’ünün hükümlerine karşı geliyor.
“Kadınlardan idareci olur.” demek, bunca Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’i inkâr etmektir. O yalnız zannını konuşturuyor heva ve hevesine uyuyor. Eğer doğru sözlü ise bir Âyet-i kerime ya da Hadis-i şerif getirebilir mi?
Âlimim diye geçinen müfsidler, halkı ifsad ediyor.
Âyet-i kerime’de:
“Doğrusu bir çokları bilmeden heva ve heveslerine uyarak halkı şaşırtıyor.” buyuruluyor. (En’am: 119)
Allah-u Teâlâ ve Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- onları bize şöyle bildiriyor ve tanıtıyor;
“Onları ateşe çağıran imamlar kıldık. Kıyamet günü onlar yardım görmeyeceklerdir.” (Kasas: 41)
İşte bunlar halkı yanlış bilgilendirerek saptıran imamlardır. Bunlar insanları cehenneme çağırıyorlar.
Âyet-i kerime’de:
“Yoksa onların, dinden Allah’ın izin vermediği şeyleri dini kaide kılan ortakları mı vardır.” buyuruluyor. (Şûrâ: 21)
İslâm’da olmayan mesnetsiz ve asılsız yalanlarını İslâm dininin kaidesi gibi gösteriyorlar. Bu ise İslâm’ın hükümlerine karşı gelmektir.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmaktadır:
“Onların çoğu Allah’a iman etmişlerdir, fakat müşrik olarak yaşarlar” (Yusuf: 106)
Allah-u Teâlâ’nın kesin olarak buyurduğu, emir ve nehyettiği şeyleri hükümsüz bırakmak için, kendi arzularına göre söz söylüyorlar.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz ise onlar hakkında,
“Şüphesiz ki benden sonra ümmetimden bir zümre gelecektir. Onlar Kur’an okuyacaklar, fakat Kur’an’ın (feyzi) onların boğazlarından öteye geçmeyecektir. (Yalnız dilde kalacaktır.) Nitekim onlar okun avı delip geçtiği gibi dinden çıkacaklar, bir daha da dönmeyeceklerdir. İşte bütün insanların ve hayvanların en kötüsü bunlardır.” buyuruluyor. (Müslim: 1067)
Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz onları “Bütün insanların ve hayvanların en kötüsü” olarak ifade ediyor. Okun avı delip geçtiği gibi dinden hemen çıkıyorlar.
Diğer bir Hadis-i şerif’lerinde:
“Allah-u Teâlâ ilmi size ihsan buyurduktan sonra (hafızanızdan) zorla çekip almaz. Lâkin âlimleri ilimleri ile beraber cemiyetin içinden alır, ruhlarını kabzeder, artık kara cahil bir zümre kalır. Halk bunlardan dini ihtiyaçlarını sorarlar. Onlar da (âyet, hadis) gözetmeden kendi düşünce ve arzularına göre fetvâ verip hem kendileri saparlar, hem de başkalarını saptırırlar.” buyuruluyor. (Buhari. Tecrid-i Sârih: 2174)
Ümmet-i Muhammedi ifsad ediyorlar, mesnetsiz asılsız fetvâlarla Din-i mübine zarar veriyorlar.
“İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki, İslâm’ın yalnız ismi, Kur’an’ın ise resmi kalacak. Mescidler dış görünüşü ile mamur, fakat içleri hidayetten mahrum olacak. Onların âlimleri gökkubbe altındakilerin en şerlileridir. Fitne onlardan çıktı, yine onlara dönecektir.” buyuruluyor. (Beyhaki)
Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
“Sizin için deccalden daha çok deccal olmayanlardan korkarım.
-Onlar kimlerdir?
Saptırıcı imamlardır.” buyurdular. (Ahmed bin Hanbel)
Kendilerine tâbi olanları yoldan çıkartıp saptırırlar.
Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
“Ahir zamanda öyle kimseler türeyecektir ki, bunlar dinlerini dünyalığa alet edeceklerdir. İnsanlara karşı koyun postuna bürünmüş gibi yumuşak ve güzel huylu görünürler. Dilleri şekerden daha tatlıdır; amma kalpleri kurt gönlü gibidir. Aziz ve Celil olan Allah-u Teâlâ bu gibi kimseler için şöyle buyuruyor:
Bunlar acaba benim sonsuz affediciliğime mi güveniyorlar, yoksa bana karşı meydan mı okuyorlar? Ululuğum hakkı için onlara öyle bir ağır musibet vereceğim ki, aralarında bulunan yumuşak başlılar da şaşakalacaklardır.” buyuruluyor. (Tirmizî)

Tarikatlar:
Başka bir beyanında ise “Tarikatlar bir dönemdeki misyonunu eda etmişlerdir, zaman böyle fert zamanı değil, cemaat zamanıdır.” diyerek necip tarikatlara karşı geliyor.
Bu konuda, İman abidesi, büyük mücahid, hakikat güneşi, Bediüzzaman Hazretleri’nin 29. mektubu mevcuttur. Şöyle der:
“Tarikatın dini ve uhrevî ve ruhânî çok mühim ve ulvî neticelerinden sarf-ı nazar, yalnız Âlem-i İslâm içindeki kudsî bir râbıta olan uhuvvetin inkişafına ve inbisatına en birinci, te’sirli ve hararetli vasıta tarikatlar olduğu gibi; âlem-i küfrün ve siyaset-i hıristiyaniyyenin, Nûr-u İslâmiyeti söndürmek için müdhiş hücumlarına karşı dahi, üç mühim ve sarsılmaz kal’a-i İslâmiyyeden bir kal’asıdır.
Merkez-i Hilafet olan İstanbul’u, beşyüz elli sene bütün âlem-i hıristiyaniyyenin karşısında muhafaza ettiren, İstanbul’da beşyüz yerde fışkıran envâr-ı Tevhid; ve o Merkez-i İslâmiyedeki ehl-i imanın mühim bir nokta-i istinadı, o büyük camilerin arkalarındaki tekkelerde ‘ALLAH, ALLAH!’ diyenlerin kuvvet-i imaniyeleri ve Mârifet-i İlâhiyyeden gelen bir muhabbet-i ruhanî ile cuş-u huruşlarıdır.
İşte ey akılsız hakimiyet-füruşlar ve sahtekâr milliyet-perverler! Tarikatın hayat-ı içtimaiyenizde bu hanesini çürütecek hangi seyyiatlardır, söyleyiniz?.”
İşte o zât tarikatı böyle ifade ediyor. İman abidesi, büyük mücahid, Bediüzzaman Hazretlerinin izini takip edenler İslâm’da hizmet edenlerdir. Bunlar ise nurculuk dinini kuranlardır.
Tarikata takındığı tavır ve sözleriyle Evliyaullah hazeratına da karşı gelmiş ve her zaman mevcut bulunan bu topluluğu yok saymıştır.
Âyet-i kerime’de:
“İyi bilin ki Allah’ın veli kulları için hiç bir korku yoktur. Onlar mahzun da olmayacaklardır.” buyuruluyor. (Yunus: 62)
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde:
“Her kim benim veli kuluma düşmanlık ederse ben ona harp açarım.” buyuruyorlar. (Buhari)
Bir Hadis-i kudsi’de ise:
“Kubbelerimin altındaki velilerimi benden mâdâ kimse bilemez.” buyuruluyor.
Âyet-i kerime’de:
“Yarattıklarımdan öyle bir topluluk da vardır ki onlar Hakk’a iletirler ve Hakk ile hüküm verirler.” buyuruluyor. (A’raf: 181)
Hadis-i şerif’te:
“Her asırda benim ümmetimden sabikun önde gelenler vardır ki bunlara budela ve sıddıkun itlak olunur. Hakkında inayet ve merhameti o kadar boldur ki, sizler o sayede yer içersiniz. Yeryüzünün halkı için vukuu tasavvur olunan belâ ve musibetler onlarla kaldırılır.” (Nevadirül Usul, Tirmizî)
Hadis-i şerif’te:
“Bâtın ilmi Allah-u Teâlâ’nın sırlarından bir sır hikmetlerinden bir hikmettir. Onu ancak dilediği kulun kalbine atar.” buyuruluyor. (Buhari)
Bu Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’ler velilere ve mârifetullah ehline aittir. Zâhiri âlimler bu ilimden mahrumdur.
İmâm-ı Gazali Hazretleri İhya-u Ulumid’din adlı eserinde ise o topluluğu şöyle ifade ediyor:
“Sakın anlamıyorum diye bu ilmi inkâra kalkışma, aklî ilimleri kavradığını zannederek çizmeden yukarı çıkan âlimlerin helâk noktası burasıdır. Allah dostlarının bu hallerini inkâr eden bir ilimden cehalet çok daha iyidir. Kaynak bir olduğu için velileri ve kerametlerini inkâr ise tamamen dinden çıkmaktır.”
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz buyururlar ki:
“İlim ikidir birisi dilde olup (ki bu zahirî ilimdir.) Allah-u Teâlâ’nın kulları üzerine hüccetidir. Bir de kalpte olan mârifet ilmi vardır. Asıl gayeye ulaşmak için faydalı olan da budur.” (Tirmizî)
İşte bu gayeye ulaşanlar bunlardır. Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:
“Allah kime dilerse ona kat kat verir.” buyuruyor. (Bakara: 261)
İşte ihsanı ve ikramı bol olan Allah-u Teâlâ tasavvura sığmayan ihsanlarını kat kat lûtfetmiştir. Yalnız, mârifetullah ehli olan veli kullarına bahşetmiştir. Başkasına şâmil değildir.
İmâm-ı Âzam -rahmetullahi aleyh- Efendimiz o kadar büyük bir âlimdir ki, İbrahim Ethem -kuddise sırruh- Hazretleri’nin Hakk ile olduğunu gördü, bildi ve söyledi.
Bunu biraz açalım, ağzı mühürlü iki teneke var, birisinin içi mücevher dolu, diğerinin ise taş.
Bunu dışarıdan görebilmek için kalp gözünün açık olması lâzım. O ise gördü ve seçti, tazim etti.
İbrahim Ethem -kuddise sırruh- Hazretleri için “Seyyidünâ” yani “Efendimiz” buyurdu. Talebesi ona niçin böyle dediğini sorunca “Biz ilmimizle nefsimizi düşünürüz, onlar ise kendilerini unutup hikmetle yalnız Allah’ı düşünürler.” cevabını verdi.
Bilen ve görebilen için zahirî ilimle, bâtınî ilimler arasında bu kadar açık farklar vardır. Onların içinde Hakk var. O ise bir maskeden ibaret, vücudu ise elbiseden ibaret. İmâm-ı Âzam Hazretleri ona bunun için tazim etti. Niçin tazim etti? Hakk’a vasıl olduğu için, Hakk ile olduğu için tazim etti. Vaktaki bu tecelliyata mazhar oldu:
“Eğer şu iki senem olmasaydı, Numan helâk olurdu.” buyurdu ve anlayanlara duyurdu. Bu da bir sırdı, bunu da açmış oluyoruz.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:
“Sizin her birinize bir şeriat ve bir yol tayin ettik.” buyuruyor. (Mâide: 48)
Fahreddin Razi ve diğer bazı müfessirler bu Âyet-i kerime’ye “Ey kullarım! Sizin her birinize iki şeyi vacip ettim. Evvela şeriat sonra tarikat.” mânâsını vermişlerdir. Çünkü “Minhac” lügat mânâsı itibarıyla “Münevver bir yol” demektir. Diğer bir Âyet-i kerime’sinde:
“Ey iman edenler! Allah’ı çok çok zikredin.” buyuruyor. (Ahzâb: 41)
Ashab-ı Kiram’dan Şeddat bin Evs -radiyallahu anh- ile Ubâde bin Sâmit -radiyallahu anh- buyururlar ki;
“Resulullah -sallallahu aleyhi ve selem- Efendimiz ile beraber bulunuyorduk. “Aranızda garip yani ehl-i kitap var mı?” diye sordu. “Hayır.” dedik. Bunun üzerine kapıların kapatılmasını emretti ve “Lâ ilâhe illâllah deyiniz.” buyurdu. Bir saat kadar birlikte “Lâ ilâhe illâllah” dedik. Resulullah Aleyhisselâm sonra da:
“Allah’a hamdolsun. Sen beni Kelime-i Tevhid’le gönderdin ve beni bununla memur kıldın. Cenneti de bana bunun üzerine vaad ettin, şüphesiz ki sen vâdinden dönmezsin.” diyerek duâ etti ve buyurdu ki:
“Müjdeler olsun! Allah Azze ve Celle sizi mağfiret etti.” (Ahmed bin Hanbel)
Hadis-i şerif’te:
“Allah-u Teâlâ’yı çok zikretmekle o derece mest olunuz ki, münâfıklar sizi mecnun zannetsinler.” buyuruluyor. (C. Sağir)
Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- böyle buyuruyor.
Hakk Celle ve Alâ Hazretleri ise bir Âyet-i kerime’sinde:
“Size peygamber neyi verdiyse onu alınız, neden nehyetti ise ondan kaçınınız.” buyurmuştur. (Haşr: 7)
Hazret-i Allah’ın bir kulunu sevmesi, muhakkak ki o kulun zikrullahı sevmesi ve iştigâl etmesi ile kaimdir. Etmeyenlerin ise cezalandırılacakları vaad ve vaîdinin bir neticesidir.
“Allah-u Teâlâ’ya muhabbetin alâmeti zikrullahı sevmek, buğzunun alâmeti zikrullahı sevmemektir.” (C. Sağir)
Hadis-i şerif’i ile Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz zikrullahı sevmeyenleri Allah-u Teâlâ’nın sevmediğini ve buğzettiğini beyan buyuruyor.
Cenâb-ı Hakk Hazretleri ise Kur’an-ı kerim’inde:
“Allah’ı unuttuklarından dolayı Allah’ın da kendilerini kendilerine unutturduğu kimseler gibi olmayın, onlar fâsıkların tâ kendileridir.” (Haşr: 19)
Âyet-i kerime’si mucibince, zikir ve fikirden gafil olan müminleri “Fâsık” kelimesi ile tabir buyuruyor.
Bunca açık Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif var iken, bir lâf ile gerçeği ortadan kaldırmak istiyorlar. Hiç şüphesiz ki bu da cehaletlerinin bir semeresidir.
Bunlara deriz ki; eğer doğru sözlü iseniz siz de bir Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif getiriniz.
Biz bunları adil şahitlerle beyan ederken, Allah-u Teâlâ’nın buğzettiği kimselerin lâfı nazar-ı itibara alınmaz. Çünkü esas olan Hazret-i Allah ve Resul’ünün hükmüdür. Mahlukun hükmü yoktur.
Devletin başındakilere her zaman saygı duyulması gerektiğini, kendisinin son derece saygı duyduğunu söyleyen Fethullah Gülen, Kenan Evren için “Biri Evren’in aleyhinde konuşsa ağzını kırarım.” diyor. “Demokrasiden geriye dönüş mümkün olmayacaktır.” Devletin başındakilerin, devlet anlayışından dolayı kutsal olduğunu benimsiyor.
Bu beyanları İslâm’a ters düşen sözlerdir.
Zira Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:
“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, peygambere de itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de, eğer herhangi bir şey hakkında çekişirseniz onu Allah’a ve Resulü’ne döndürün. Eğer Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız o daha hayırlı hem de sonuç itibariyle daha güzeldir.” buyuruyor. (Nisa: 59)
Bu Âyet-i kerime’de itaat edin emri verilirken, Allah ve Resulü hakkında “İtaat edin” anlamına gelen “Atîu” emri tekrarlanmıştır. ‘Emir Sahipleri’ hakkında ise bu kelime tekrarlanmamıştır. Bunun sebebi şudur; Allah’a ve Resulü’ne itaat kayıtsız şartsızdır, bu bakımdan onlar hakkında bu emir yani “İtaat edin” emri tekrarlanırken emir sahipleri bahsinde tekrarlanmamıştır. Çünkü ulül-emr’e itaat şeriatın çerçevesinde Allah’ın hudutları içindedir. Zira anlaşmazlık konusu Allah ve Resulüne arzedilecektir. Münkerde itaat yoktur.
Emir sahiplerinde geçen ikinci hüküm ise “Minkum” sizden kaydının olmasıdır. Çünkü Âyet-i kerime’nin devamında “…eğer herhangi bir konuda anlaşmazlığa düşülürse, onu Allah’a ve Resulü’ne döndürün.” ifadesi vardır. Bunu sağlayacak olan da Allah’ın kitabı ve Resulü’nün sünnetidir, onu bilendir ve uygulayandır.
“Sizden olan ulü-l emre itaat edin.” buyuruluyor. Bu İslâm dinine göredir. Onun beyanları kendi kurdukları dine göredir. Bu sözleri ile bu Âyet-i kerime’lere karşı gelmiştir.
Asıl hürriyet İslâm’da dır. İslâmı yaşadıkça onun fevkinde hürriyet olamaz. Kadına da hürriyeti İslâm vermiştir. İslâm ahkamı insanları ve cemiyeti korumak için herşeyi ölçüyle belirlemiştir. Belirli sınırlar ve ölçüler koymuştur.
Âyet-i kerime’lerde:
“Şüphesiz Resullerimizi apaçık delillerle gönderdik ve onlarla birlikte KİTAP ve MİZAN indirdik, insanlar dosdoğru davransınlar diye.” (Hadid: 25)
“Allah HERŞEY için bir ölçü tayin etmiştir.” buyuruluyor. (Tâlâk: 3)
Bu İslâm dinine göredir. O ise kendi dinine göre bunları söylüyor. Bu beyanları İslâm dinine ters düşmektedir.
Bir futbol takımının başarısı için “Gözlerim dolar.” diyor ve futbol takımlarına şöyle sesleniyor “İnsan ne yaparsa yapsın Kur’an’dan aldığı disipline göre, yapacağı her şeyi Allah’ın teftişine sunuyor gibi mükemmel yapmalı.”
Bu sözleri kendi kurduğu dinine göredir. Zira futbol haramdır. Çünkü erkeğin tesettür mahali diz kapağından aşağıdır. Futbol da ise diz kapağından yukarıdadır. Futbolun neresi Allah-u Teâlâ’nın teftişine sunulacak. Futbol İslâm’ın neresine uygun? Bu kadar pislik, bu kadar kumar, bu kadar küfür, bu kadar gayr-i İslâmiliğe rağmen Allah’ın teftişine sunmak ne demek?
Bu Âyet-i kerime’ler benim değil. Hazret-i Allah’ın kelâmıdır, Resulullah Aleyhisselâm’ın beyanıdır. Benim bu beyanlar karşısında bir sözüm yok. Ben size Allah-u Teâlâ’nın kelâmı ile Resulullah Aleyhisselâm’ın Hadis-i şerif’ini okuyorum.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz ahir zamanda dinlerini dünyalığa alet eden türemelerden haber veriyor. Bakınız ne kadar güzel açıklıyor.
“Ahir zamanda öyle kimseler türeyecektir ki, bunlar dinlerini dünyalığa alet edeceklerdir. İnsanlara karşı koyun postuna bürünmüş gibi yumuşak ve güzel huylu görünürler. Dilleri şekerden bile tatlıdır, amma kalpleri kurt gönlü gibidir.
Aziz ve Celil olan Allah-u Teâlâ (bu gibi kimseler için) şöyle buyuruyor:
Bunlar acaba benim sonsuz affediciliğime mi güveniyorlar, yoksa bana karşı meydan mı okuyorlar? Ululuğum hakkı için, onlara öyle ağır bir musibet vereceğim ki aralarında bulunan yumuşak başlılar şaşakalacaklardır.” (Tirmizî)
Görülüyor ki Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bunların bütün iç yüzlerini biliyor ve iman edenlere bildiriyor.
Elli sene evvel bunlar yoktu. Ağzındaki lokmayı, altındaki bir tek arabayı, çoluk-çocuğunun oturacağı bir tek evi dahi olsa alabileceklerini üç temsil vererek arz edeceğiz.
Bu temsilleri arzederken sakın Bediüzzaman Hazretleri sanmayın.
Ben size önce onu anlatayım. O öyle bir zât-ı âlidir ki, Hazret-i Allah zahiri ilimle, tarikat ilmiyle, mârifetullah ilmiyle mücehhez kılmıştı. Allah-u Teâlâ’nın veli kuludur, bir iman abidesidir. Ona tâbi olanlar, onun ahlâkını alanlar da yine aynı öyledir. Onlar hapishaneden hapishaneye giderdi, fakat her çıkan iman ile gürlerdi. Onları hiçbir şey yıldırmadı. Canını verdi, fakat imanını vermedi.
Ve fakat ondan sonra gelenler için üç örnek vereceğim.
Bu yaz Manisa dağı’nda bulunuyordum. Ertan Bey kardeşimiz anlattı.
Birgün tanıdığım iki kişi geldi ve dediler ki: “Ertan bey! Bu arabayı al, kaça alırsan al.” Sebebini sordum, niçin satıyorsunuz?
Beni bir yemeğe dâvet ettiler. Simsarlar “Benden şu kadar… Benden şu kadar!” derken, benim yanıma geldiler. “Sen ne kadar vereceksin?” dediler. Ben de utandım. “Benden de şu kadar” dedim. Hemen tahsildarlar geldi. “İmzala!” dediler, benden senet aldılar. Gün geldi, fakat param yok. “Neyin var?” diye sordular. “Arabam var.” dedim. “Sat arabayı ver parayı!” dediler.
Ben de dedim ki “Kardeşim! Niçin satıyorsun? Yok, veremem de geç.” yanındaki hemen dedi ki “Hayır! İmza etti verecek.”
Artık postu attı dişlerini gösterdi. Az evvel koyun postunda idi.
Adam ar etti, kaça sattıysa sattı, parayı verdi.
Kadir efendi dedi ki, ben daha acısını söyleyeceğim.
Bir adamı kurtlar yine bu şekilde yemeğe dâvet ediyorlar. Oltayı takıyorlar ve simsarlar başlıyor, “Benden şu kadar… Benden şu kadar..” Sonra ona geliyorlar, gaye onu tuzağa düşürmek. “Senden ne kadar?” Adam utanıyor, çünkü “Benden bir milyar… benden beşyüz milyon…” Utanıyor, az birşey de vâdedemiyor, sözde kalacağını zannediyor. “Benden de şu kadar” diyor, hemen makbuzlar geliyor, imzayı atıyor. Gün geliyor, parayı istiyorlar, para yok diyor. Neyin var. Bir tek evim var, çoluk çocuğum oturuyor. “Sat evi, ver” diyorlar.
Bu yakışır mı İslâm’a kardeşim? Bu imana yakışır mı kardeşim? Ben bunların küfre kaydığını söylüyorum da inanmıyorsunuz!
Üçüncü temsil: Yolda gidiyoruz. Şu Ömer ağa var ya dedi. Akşam onu nurcular dâvet etmişler. Amma o soyulacak takımından değil. “Ben giderim amma abuk-sabuk konuşmazsanız!” Konuşmayız diyorlar. Gidiyor. Orada birisi çıkıyor. “Bir nurcu on müslümandan efdaldir.” deyince “Tamam, tamam…” diyor, hemen çıkıp gidiyor. Kardeşim bu ne haldir? Bu İslâm dinine yakışır mı? Oysa: “Allah katında din İslâm’dır.” (Âl-i imran: 19)
Müslümanmış gibi görünerek, bunları İslâm dini adına yapıyorlar. Hazret-i Allah ile alay eden bu din kurucularını Hazret-i Allah size tarif ettiği halde hâlâ duymuyorsunuz, inanmıyorsunuz ve onlara tâbi oluyorsunuz.
Ne buyurmuştu Cenâb-ı Hakk:
“Sizden hiçbir ücret istemeyenlere uyun, onlar doğru yoldadırlar.” (Yâsin: 21)
O böyle emrettiği halde, sen oraya sürüklendin ve bu hale düştün.
Allah-u Teâlâ bir taraftan “Sizden hiçbir ücret istemeyenlere uyun” diye emrediyor. Yalnız onların doğru yolda olduğunu, diğerlerinin yoldan sapmış olduğunu bildirdiği halde, siz ise bu ilâhi hükmü hükümsüz bırakıp onların peşine gittiğiniz zaman, artık sizin Hazret-i Allah ile hiçbir ilginiz kalmaz.
“Medine-i Münevvere’ye gittiğini ve orada ümmetinin imamlığına tayin edildiğini” ifade ediyor.
Cemalettin Kaplan, Erbakan ilân ettiği gibi bu da kendi dininin halifeliğini ilân ediyor. Bu kendi dininin, nurculuk dininin görevidir, kendi dinine göredir. Fakat İslâmla hiç bir ilgisi yoktur.
Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz İslâm dininin Peygamberidir. Nurculuk dinin peygamberi değildir. O Allah tarafından gönderilmiş, İslâm dininin peygamberidir.
“Kimse kimseye inancından dolayı ithamda bulunmayacak. Kimse kimseye dininden ya da dinsizliğinden dolayı taanda bulunmayacak.” diyor.
Bu sözleri de kendi dinine göredir. İslâm dini ile ilgisi yoktur. İslâm’da ise şöyledir;
Âyet-i kerime’de:
“Ey Peygamber kâfirlerle ve münafıklarla savaş, onlara karşı sert davran. Onların varacağı yer cehennemdir. O gidilecek yer ne kötüdür.” buyuruluyor. (Tahrim: 9)
“Onlar müminleri bırakıp kâfirleri dost edinirler. Onların tarafında bir şeref ve kudret mi arıyorlar? Bilsinler ki, şeref ve kudret tamamen Allah’a aittir.” (Nisa: 139)
“Ey iman edenler! Müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmeyin. Allah’ın aleyhinize apaçık bir ferman vermesini mi istersiniz?” buyuruluyor. (Nisa: 144)
“Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin. Onlar size gelen gerçeği inkâr etmişken, onlara sevgi gösteriyorsunuz. Oysa onlar Rabbiniz olan Allah’a inandığınızdan dolayı Peygamber’i ve sizi yurdunuzdan çıkarıyorlar. Eğer sizler benim yolumda savaşmak ve hoşnudluğumu kazanmak için çıkmışsanız, onlara nasıl sevgi gösterirsiniz? Ben sizin gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da bilirim. İçinizden kim bunu yaparsa doğru yoldan sapmış olur.” buyurulmaktadır. (Mümtehine: 1)
“Allah’a ve ahiret gününe inanan bir milletin; babaları, oğulları, kardeşleri veya akrabaları da olsa, Allah’a ve Peygamberine muhalefet eden kimselere sevgi beslediklerini göremezsin.” (Mücâdele: 22)
Gerçek iman budur. Bu İslâm dinine göredir.
“Ey iman edenler! Küfrü imana tercih ediyorlarsa, babalarınızı ve kardeşlerinizi dost edinmeyin.
Sizden kim onları dost edinirse, işte onlar zâlimlerdir.” (Tevbe: 23)
İslâm bu imanı gerektirir. Bu Âyet-i kerime’ler kimlerin dost ve kardeş olacağını anlatıyor. O ise kendi dinine göre konuşuyor. Kendi zan hükümlerini ortaya koyuyor.
Söylediği sözler ve verdiği beyanatlar hep İslâm’a terstir. Âyet-i kerime’lere ve Hadis-i şerif’lere tezattır. Artık sözleriyle kendi dinini açıklamış ve maskesi düşmüştür. Suret-i asliyesi meydana çıkmıştır.
Allah-u Teâlâ’nın kelâmını size açıklıyorum. Mesul olmamam için siz de hükm-ü ilâhiyi duymadık dememeniz için.
Allah-u Teâlâ’nın beyanını bana isnat etmeyin.
Ben hükümsüz ve değersiz bir mahlukum; hüküm ve değer Allah-u Teâlâ’ya mahsustur.

“Allah’ım nurun ile bu fitne ateşini söndür. İmansız imamları kahret ve öldür.”



“Allah’ım nurun ile bu fitne ateşini söndür.
İmansız imamları kahret ve öldür.”


HİDAYETE NAİL OLMANIZ İÇİN İMANA DÂVET


Hakk Celle ve Alâ Hazretleri Mâide sûre-i şerif’inin 44. 45. ve 47. Âyet-i kerime’lerinde Allah’ın hükümleriyle hüküm vermeyenlerin kâfirler, zalim ve fasıklar olduğunu beyan buyurmaktadır.
Bunları arzu ile yapmak, küfür basamağına adım atmak demektir.
Bir kimseye dinden çıkması için pek çok para teklif edilse çıkmaz da, bilmediğinden ötürü Hazret-i Allah’ın hükmüne rıza göstermemekle küfre girdiğinin farkında olmaz.
Allah-u Teâlâ Mâide suresi’nin 44. Âyet-i kerime’sinde hükümleri ile hükmetmeyenlerin kâfir olduklarını haber veriyor:
“Kim Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmezse, işte onlar kâfirlerdir.” (Mâide: 44)
Bu ilâhi hükmü bırakıp kendisinin veya başkalarının verdiği hüküm ile hükmeden bir kimse kâfir olur. Çünkü Hazret-i Allah’ın indirdiğini reddetmekle küfür suçu işlemiştir.
Allah-u Teâlâ Mâide sûre-i şerif’inin 45. Âyet-i kerime’sinde Ahkâm-ı ilâhi ile hareket etmeyenlerin zâlim olduğunu haber vermektedir:
“Kim Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmezse, işte onlar zâlimlerdir.” (Mâide: 45)
Allah-u Teâlâ’nın dininden sözedebilmek için O’nun indirdiği ile, emir ve hükümleriyle hükmetmek gerekir. Çünkü O’nun hükümranlığının tecellisi budur.
Bu ilâhi emir ve hükümleri bırakıp kendi arzu ve istekleriyle bu hükümlere uymayanlar veya başkalarının hükümleri ile hükmedenler zâlim olurlar. Çünkü Hazret-i Allah’ın indirdiği fermân-ı ilâhi’yi, emir ve hükümleri çiğnemekle kişi zulüm suçunu işlemiş olur. Böylece zâlim olur.
Allah-u Teâlâ Mâide sûre-i şerif’inin 47. Âyet-i kerime’sinde Nezd-i ilâhi’sinden indirdiği hükümlerle hükmetmeyenin fâsık olduğunu haber veriyor:
“Kim Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmezse, işte onlar fâsıklardır.” (Mâide: 47)

Binaenaleyh Hazret-i Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler, O’nun hükümlerinden saptıkları ve saptırdıkları için fâsık olurlar. İlâhi hükümleri bırakıp kendisinin veya tâbi olduğu imamın hükümlerini kabul ettiğinden hem kâfir, hem zâlim, hem fâsık olurlar.

Din Kuran ve Dinini Ayakta Tutmak İsteyenlere Gelince:

Allah-u Teâlâ Mü’minun Sûre-i şerif’inde şöyle buyurmaktadır:
“Şüphesiz sizin bu ümmetiniz bir tek ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim. O halde benden korkun.” (Mü’minun: 52)
Cenâb-ı Hakk, inananları tek ümmet kabul ediyor ve bu teklikten ayrılanlar huduttan ayrılmış oluyor. Onlar bu emr-i ilâhi’yi dinlemediler ve korkmadılar. Yetmişüç fırkadan yetmişikisi huduttan böyle çıktı. Allah-u Teâlâ’nın emrine uymadıklarından ve ters düştüklerinden, dinden çıktılar.
Ve Allah-u Teâlâ: “Benden korkun!” emr-i şerif’ini buyurduğu halde: “Hayır, biz senden korkmuyoruz.” dediler. “Bizim imamlarımız var, papazlarımız var, masonlarımız var. Biz senden korkmuyoruz” dediler. Allah-u Teâlâ’ya meydan okudular.
Allah-u Teâlâ da cevaben buyuruyor ki:
“Amma ne var ki insanlar din hususunda kendi aralarında parçalara bölündüler, çeşitli kitaplara ayrıldılar. Her bölük, her parti kendi tuttuğu yoldan memnundur, yanında bulunan (din veya kitapla) sevinmektedir.” (Mü’minun: 53)
Dinden murad isimleri, kitaptan murad ise zan ve tüzükleridir.
Bu Âyet-i kerime her sapana ve sapıtıcıya hitap eder, yaptığı icraat ahkâm-ı ilâhi’ye ters düşüyorsa bu Âyet-i kerime’ye bakarak hükmedin ki ilâhi hükme ve din-i İslâm’a ters düştüğü için küfre kaymıştır.
Bu böyledir. Çünkü bu gibi hareketler küfür kapsamına girer.
Allah-u Teâlâ bölücülerin hepsi için “Tuttuğu yoldan memnundur.” diyor. Dikkat edin! Hepsi memnun değil mi? Memnun oldukları için bu Âyet-i kerime’nin kapsamı içine giriyorlar. Binaenaleyh Mü’minun sûre-i şerif’inin 53. Âyet-i kerime’si bir berzahtır.
İslâm’dan çıktıktan sonra her bir bölücü birer isim yaptı. Bu isimler birer dindir. Oysa İslâm’da bir tek ümmet, bir tek din vardır.
“Allah katında din İslâm’dır.” (Âl-i imran: 19)
Allah-u Teâlâ’nın yanında makbul olan din yalnız budur.
Kitaba gelince; İslâm dininin kitabı birdir, o kitap Hazret-i Kur’an’dır. Onların kitapları ise kendi zanlarına göre uydurdukları hüküm ve tüzükleridir. Allah-u Teâlâ burada açık olarak işaret ediyor. Murad-ı ilâhî budur, bunu böyle bilmemiz lâzımdır.
Onların dini ayrıdır, kitapları ayrıdır. Her bölük kendi dinine göre, kendi kitabına göre hareket ediyor. Böylece dinden çıkıyorlar ve bundan pek memnundurlar, aralarında bununla seviniyorlar. Hepsine sor, hepsi de kendi tuttukları yoldan memnundur. Bu yoldan onları alıkoymak da mümkün değil.
Bu Âyet-i kerime’lere bak, bir de bunların icraatlarına bak. Kararını kendin ver.

İslâm Dininin En Ön Safında Gözükenlerin İç Durumu:

Yâsin Sûre-i şerif’inin 21. Âyet-i kerime’sinde şöyle buyuruluyor:
“Sizden hiçbir ücret istemeyenlere uyun. Onlar doğru yoldadırlar.” (Yâsin: 21)
Bu Âyet-i kerime mucibince para toplayanların doğru yolda olmadığını Cenâb-ı Hakk bildirdiği halde, ya doğru yolda imiş gibi göstermek isteyenlerin durumu ne olacak?
Bu Âyet-i kerime bir berzahtır. Binaenaleyh kim ki para topluyorsa doğru yolda olmadığını bu Âyet-i kerime beyan eder.
Bu para toplayanlar, bu Âyet-i kerime’ye iman etmiş değillerdir. İman edenlere ise bu Âyet-i kerime kâfidir. Çünkü hepsi eğri yoldalar, hepsi soyuyor, yoluyorlar.
Diğer bir Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Resulüm! Onlara de ki: ‘Ben sizden bir ücret istersem eğer, o ücret sizin olsun. Benim ücretim Allah’a âittir. O herşeye şâhiddir.” (Sebe: 47)
Ve fakat, dini dünyaya âlet edenler, sofrada yemek için dâvet ederler ve orada halkı kaz gibi yolarlar, soyarlar. Bunu, her bölücü yapıyor.
Cemiyet içinde utandırarak evini, arabasını, parasını, elindeki avucundakini alırlar. Senet imza ettirirler. Oturduğu evi, bindiği arabasını, icra yolu ile alırlar. Hepsi faizle iştigal ederler.
Kimisi banka kurar, küfrünü açık ilân eder. Kimisi vaaz vereceğiz diye, gelenleri soyarlar.
Resulullah Aleyhisselâm, din-i İslâm’ı tebliğ ederdi. Onlar da kendi dinlerini, partilerini tebliğ ediyorlar. Çarşıda, pazarda, Arafat’ta, Kâbe’de, Medine-i münevvere’de evden eve gezerler, her çadıra girerler. Kendi din ve partilerini bahis edip, para toplarlar. Allah-u Teâlâ para istemeyi yasakladığı gibi, aynı zamanda bu paralar nereye harcanıyor? Hem istiyorlar, hem de zekât ve fitre diye toplanan paralar fakire ulaştırılmıyor. Oysa talebelerden de para alınıyor. Hem de kendilerini müslüman imiş gibi göstermek isterler.
Kim ki bunların toplantısına dahil olursa, bunlara para verirse;
“Fasığa ikram eden İslâmiyet’in yıkılmasına yardım etmiş olur.” (Münâvi)
Hadis-i şerif’i mucibince İslâm dininin yıkılmasına yardım etmiş sayılır.
Hadis-i şerif’te:
“Onların dinleri para olacak.” buyuruluyor. (Münâvi)
O ise koyun postuna bürünüp dini dünyaya alet ediyorlar. Oysa din-i İslâm ile hiçbir ilgilerinin olmadığını yukarıdaki Âyet-i kerime’ler ile açıkladık.
“Ahir zamanda öyle kimseler türeyecektir ki, bunlar dinlerini dünyalığa âlet edeceklerdir. İnsanlara karşı koyun postuna bürünmüş gibi yumuşak ve güzel huylu görünürler. Dilleri şekerden bile tatlıdır, amma kalpleri kurt gönlü gibidir.
Aziz ve Celil olan Allah-u Teâlâ (bu gibi kimseler için) şöyle buyuruyor:
‘Bunlar acaba benim sonsuz affediciliğime mi güveniyorlar, yoksa bana karşı meydan mı okuyorlar? Ululuğum hakkı için, onlara öyle ağır bir musibet vereceğim ki aralarında bulunan yumuşak başlılar şaşakalacaklardır.” (Tirmizî)
Koyun postuna bürünüp halkı soyanlara sen müslüman der misin? Sen de onlardan mısın?
Bunlar mümin midir? Kâfir midir? Kararını kendin ver. Bu Âyet-i kerime’lere bak. Bunların icraatlarına bak, kararını kendin ver.

Deccal’den Daha Beter Olanı Sapıtıcı İmamlardır:

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde şöyle buyuruyor:
“Fırka fırka olup dinlerini parça parça edenlerle, senin hiçbir ilgin yoktur. Onların işi Allah’a kalmıştır. Sonra O, yaptıklarını kendilerine haber verecektir.” (En’am: 159)
Bu ilâhi hükümlere bir bakın. Eğer ahkâm gözü ve ölçüsü ile bakarsanız, sapıtıcı imamların deccalden daha beter olduğunu görmüş olacaksınız.
İşte bu Âyet-i kerime, bir bölücü ile bir mümin arasında bir berzahtır. Bütün bölücülerin İslâm dairesinden atıldıklarına dair hudut çizmektedir.
Allah-u Teâlâ onları kulluğundan tardetmiş, dininden atmış, Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-ine de tardetmesi için emir buyurmuştur. “Benim onlarla ilgim yok, senin de olmasın.”
Resulullah Aleyhisselâm’a emrettiği gibi, gerçek müminlere de şamildir.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:
“Sizin için Deccal’den daha çok Deccal olmayanlardan korkarım.”
“Onlar kimlerdir?”
“Saptırıcı imamlardır.” (Ahmed bin Hanbel)
Eğer Allah-u Teâlâ’nın bu emr-i ilâhiye’sine uyarsan gerçek müslümansın. Onlardan ilgiyi kesersen imanını kurtarmış olursun. Çünkü: “Senin onlarla hiçbir ilgin yoktur.” buyuruluyor.

Hüküm Yalnız Allah’ındır:

Allah-u Teâlâ Kelâm-ı kadim’inde:
“Yaratmak da emretmek de Allah’a mahsustur.” buyuruyor. (A’raf: 54)
Hazret-i Allah’ın hükmü esastır, mahlukun hükmü yoktur. Emir ve yasak koyma hakkı yalnız O’na âittir. Mülk O’nundur, O’ndan başka hiç kimsenin hiçbir şeye müdahale etmesine hakkı ve salâhiyeti yoktur. Yalnız emir, yasak, tedbir, irade, tam tasarruf O’na âittir. Hükmünü hiç kimse değiştiremez.
Zira:
“Hüküm yücelerin yücesi Allah’ındır.” (Mümin: 12)
Çünkü O mülkünde yücedir, dilediğini yapar, dilediği hükmü verir. O’nun verdiği hükümler belirli bir asır ve zaman ile sınırlı değildir, kıyamete kadar geçerlidir.
“Rabbinin sözü doğruluk bakımından da adalet bakımından da tamamlanmıştır, tam kemalindedir. O’nun sözlerini değiştire-bilecek hiç kimse yoktur.” (En’am: 115)
Tatbikini emir buyurduğu bütün hükümler kemâle ermiş, tamamlanmıştır. Hiç birisinde noksanlık ve eksiklik tasavvur edilemez, hükmünde yanılması düşünülemez. O’nun haber verdiği her şey gerçeğin ta kendisidir. O’nun emrettiği her şey adaletlidir, O’nun dışında hiçbir şey adaletli değildir. O’nun yasakladığı her şey bâtıldır. Hiç kimse O’ndan daha doğru söz söyleyemez, hiç kimse O’ndan daha adil hüküm koyamaz. Hükmünde hikmet sahibidir, her şeyi hikmetle yapar.
O’nun sözlerini değiştirebilecek, temyiz edecek, tashih yapacak hiçbir kimse olamaz.
Söz O’nun sözü, hüküm O’nun hükmü, kitap O’nun kitabıdır.
Binaenaleyh bütün insanlar ve cinler birleşerek bir araya gelseler, kasten bir Âyet-i kerime’yi inkâr etseler hepsi kâfir olurlar. Çünkü mahlukun hükmü yoktur, O’nun hükmü esastır.
O’nun hükmünü kim bozabilir? O’nun hükmünden kim kurtulabilir?
“Hüküm veren Allah’tır, O’nun hükmünü bozacak kimse yoktur.” (Ra’d: 41)
O’nun verdiği hükmü değiştirecek, engelleyip ortadan kaldıracak hiçbir kuvvet, hiçbir devlet, hiçbir makam ve merci yoktur.

Din kuran ve dinini ayakta tutmak isteyenlere gelince:

Onlar bu Âyet-i kerime’yi inkâr ettiler. Hazret-i Allah’ın hükmüne karşı geldiler, Âyet-i kerime’lerin hükmünü ortadan kaldırmaya çalıştılar. Fâize helâl diyenler, küfrü hoş görenler, ilâhlığını ilân edenler, tesettürü inkâr edenler, sahte halifeliğini ilân edenler ve daha nice sahte ve türemeler Allah-u Teâlâ’nın hükümlerini ortadan kaldırdılar.
Emr-i ilâhi’yi kenara itip bırakan, kendi arzu ve reyini ortaya koyan, kendi nefsini ilâh olarak ilân etti demektir. Bu gibi kimselerin sözü doğrudur diyenler de onu ilâh edinmiştir.
Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Resulüm! Gördün mü o nefis arzusunu ilâh edineni? Artık ona sen mi vekil olacaksın? (Onu şirkten sen mi koruyacaksın?)” (Furkan: 43)
Nefis putuna dayanmış olduğundan, bunlara uyan ve tâbi olan kimse bunları ilâh olarak kabul etmiştir.
Bu Âyet-i kerime, her yoldan sapana ve sapıtıcıya hitap eder. Yaptığı icraat ahkâm-ı ilâhi’ye ters düşüyorsa bu Âyet-i kerime’ye bakarak hükmedin ki onlar nefsini ilâh edinmiş, şirke düşmüşlerdir.
Öyle ki; Allah-u Teâlâ nefsinin hevâ ve hevesini ilâh edinenin kulağını ve kalbini mühürler, gözünün üstüne perde çeker.
“Nefsinin hevâ ve hevesini kendine ilâh edinen, Allah’ın da dalâleti hak ettiğini bilerek saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği ve gözüne perde çektiği kimseyi gördün mü? Onu Allah’tan başka kim doğru yola eriştirebilir? Hâlâ ibret almayacak mısınız?” (Câsiye: 23)
Ve fakat bütün bölücülere bakın, imamlarına nasıl sarılmışlar. Sanki bu ilâhi hükümler kendilerine hitap etmiyormuş gibi kulak vermek bile istemezler.
Allah-u Teâlâ’ya karşı gelenlere gelince:
“İnsan bizim kendisini kerih bir nutfeden yarattığımızı görmez mi ki, şimdi o apaçık bir hasım kesilmektedir.” (Yâsin: 77)
Bu ilâhi bir emirdir ve hükümdür. İnsan; Hazret-i Allah’ın kendisini kerih bir nutfeden yarattığını görmedi, şeytana uydu ve apaçık hasım kesildi.
Buna rağmen insanoğlu; bir damla kerih sudan yaratıldığı halde Yaratan’a hasım kesiliyor, ihsan ve ikram sahibi olan Allah-u Teâlâ’ya isyan ediyor.
Günümüzde ortalığı ifsat ateşine veren kimseler, Hazret-i Allah’ın Din-i mübin’i olan İslâm’ı; menfaatlerine, gaye ve maksatlarına âlet ederek, İslâm’ın ulvî hükümlerini kendi çıkarları doğrultusunda bozmaya, değiştirmeye, yozlaştırmaya çalışarak Hazret-i Allah’a hasım kesilmektedirler.
Bu ise akl-ı selim sahibi olanların kabul etmeyeceği, hafsalanın almayacağı bir durumdur. Halbuki yaratıldığı aslî maddesini düşünseydi nankörlük etmez, hasım kesilmezdi.
Hiç şüphesiz ki iman nûruyla münevver, İslâm şerefiyle müşerref olmayan kişiler yaratılış icaplarını yerine getirmezler, Yaratan’a hasım kesildikleri gibi; dinini alaya alırlar, içten yıkmaya çalışırlar.
Allah-u Teâlâ en belirgin noktaları hatırlatarak başlangıcını ve sonunu düşündürmek üzere Âyet-i kerime’lerinde şöyle buyuruyor:
“Kahrolası insan! Ne kadar da nankör! Onu yaratan hangi şeyden yarattı? Onu nutfeden yaratıp merhalelerden geçirerek şekil verdi. Sonra ona tutacağı yolu kolaylaştırdı. Sonra onu öldürür ve kabre koyar. Daha sonra dilediği zaman onu tekrar diriltir.” (Abese: 17-22)
Onu mahşere sevkeder, muhasebesini görür, ameline göre cezasını verir.
Bunca ihsan ve ikram sahibi olan Hazret-i Allah’a isyan eden münafıklar, bu ilâhî cezaya müstehak olmuşlardır.
Şeytan onları şaşırtmış, çıkmaza sokmuş. Onlar da ona kanmışlar, bu büyük hakikatı, Allah-u Teâlâ’nın yaratıcı gücünü göremez olmuşlar. İlk yaratılış apaçık önlerinde iken görmemezlikten gelmişler.
O bize ihsan ve ikram ederken hiçbir karşılık da talep etmedi. Sadece kendisini tanımamızı ve kulluk yapmamızı istedi.
Hazret-i Allah’a isyan eden münafıklara ise Âyet-i kerime’lerde şöyle buyuruluyor:
“Çünkü insan çok zâlim ve câhildir.” (Ahzab: 72)
İddiâ ettiği gibi âlim değil, aksine çok câhildir. Çünkü her sözünde ve her icraatında cehaletini sergilemektedir.
“Gerçekten insan Rabbine karşı çok nankördür ve kendisi de buna şahittir.” (Âdiyat: 6-7)
O kadar ilâhî nimetlere nâil olduğu halde hiç birisinin şükrünü yerine getirmez. Mazhar olduğu bolca iyilikleri hiç hesaba katmaz. Rabbini unutur da, kulluk vazifelerini yapmaz. Maruz kaldığı musibetleri ve zorlukları dile getirerek itiraz eder durur.
Rabbine karşı çok nankör olduğuna insanın kendisi de şahittir. Bu durumu kendi vicdanı da kabul eder ve dile getirir.
Diğer bir Âyet-i kerime’de:
“Kahrolası insan! Ne kadar da nankör!” buyuruluyor. (Abese: 17)
Başka bir delile ihtiyaç yoktur. Çünkü yaptıkları ayan-beyan ortadadır.
Bu Âyet-i kerime’lere iman ve İslâm ile nazar ederseniz bunlar mümin midir? Kâfir midir? Kararını kendin ver. İmanın varsa bunlardan nefret et ve imanını kurtar.

“Allah’ım nurun ile bu fitne ateşini söndür.
İmansız imamları kahret ve öldür.”

ŞU HALE BİR BAKIN


Şu hale bir bakın!
En büyük din ve vatan düşmanımızla iç içe. 
Papazın elinde âsâsı, boynunda haçı olduğu halde; kendi ocağında. 
Sapıtıcı imamlar papazın kucağında. 
Bu Deccal’den daha beter bir durumdur. 
Zerre kadar imanı olan bundan ibret almalıdır. 
Bunu müslüman yapar mı hiç?

TAKDİM

Allah-u Teâlâ iman ile küfür, mümin ile kâfir, hakikat ile dalâlet arasına berzahlar koymuştur. Berzah ise “İki şey arasındaki engel” mânâsına gelmektedir.
Nitekim bir Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmaktadır:

“Birinin suyu tatlı ve susuzluğu giderici, diğerinin ki tuzlu ve acı olan iki denizi salıverip, aralarına da karışmalarına engel olan bir berzah (perde) koyan Allah’tır.” (Furkan: 53)
Asıl perde Allah-u Teâlâ’nın emri ve hükmüdür. O’nun emri ve hükmü yürüyünce, hakikat ile dalâlet birbirine karışmıyor.
Diğer bir Âyet-i kerime’sinde ise şöyle buyuruyor:

“İman ile küfür birbirinden kesin olarak ayrılmıştır.” (Bakara: 256)
Bu kadar açık deliller gözler önüne serildikten sonra “İman”ın kurtuluş ve saâdet sebebi, “küfür”ün ise azap ve felâket sebebi olduğu kesin olarak ortaya çıkmış; hak bâtıldan, hayır şerden ayrılmıştır. Bunun içindir ki “Hak ehli” Hakk’ı bulacak, hakikata erecek “Dalâlet ehli” ise küfürde kalacak, ceza ve azap görecek.
Allah-u Teâlâ müminlere kâfirleri dost edinmemelerini muhakkak emretmektedir. Bu emr-i şerife uymayanların ise Allah’ın dostluğunu kaybetmekle cezalandırılacağını bildirmektedir.
Fethullah Gülen ise en büyük din ve vatan düşmanlarıyla görüşmeler yapmış, Allah-u Teâlâ’nın müminlerle kâfirler arasında koyduğu hudutları kaldırmıştır. Allah-u Teâlâ İslâm ile küfrü ayırıyor, o ise küfrü hoş görüyor.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:

“Ey inananlar! Müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmeyin! Allah’ın aleyhinize apaçık bir ferman vermesini mi istersiniz?” buyuruyor. (Nisâ: 144)
Allah-u Teâlâ’nın emri ve hükmü budur. Bu hükmü kaldırıyorlar. Bu Âyet-i kerime’yi inkâr ediyorlar.
Küfrü hoş gören narcılar, Âyet-i kerime’ler kendilerini küfürle damgalayınca küfrü hoş görmediler. Oysa onlar hoşgörü tellallığı yapmamışlar mıydı?
Küfrü hoş gören narcılar Allah-u Teâlâ’nın koyduğu hudutları inkâr edip kaldırdılar. Onlara tâbi olanların hepsini küfür içine daldırdılar. Hepsi küfre düştüler.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde: “Onlarla dost olan onlardandır.”

Beyân-ı ilâhîsini ferman buyurmuştur.

“Ey inananlar! Yahudi ve hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostudurlar. Sizden her kim onları dost edinirse, o onlardandır.” (Mâide: 51)
İşte bu Âyet-i kerime onlara kâfidir. Bu Âyet-i kerime onların işini bitirir.
Bu uzun uzun beyanlarımıza gelince halka hakikatı duyurmak içindir.

“Selâm olsun onun beğenip seçtiği kullarına.” (Necm: 59)

“Selâm olsun hidayete tâbi olanlara.” (Tâhâ: 47)

İMAMLARINA İMAN EDEN SAPIKLAR


ALLAH-U TEÂLÂ’NIN
EMİR VE HÜKÜMLERİNİ BIRAKIP
İMAMLARINA İMAN EDEN SAPIKLAR
NASIL DİNDEN ÇIKTILAR?

Her bölücü Din-i mübin’i parçalamak için birer imam tayin etmişler. Bu imansız imamların her biri birer isimle ortaya çıkmışlar, ayrı birer din kurmuşlardır.

Bunlar nefislerini ilâh edinenlerdir. Bunlara uyanlar da bunlara tapmış olur.
İşte delil ve ispatı:
Yahudi ve hıristiyan ulemâsı bir delile isnad etmeksizin birçok mesele ihdas ederek; dinlerinde haram olan şeye helâl, helâl olan şeye haram demişler, avam tabakası da bunları kabul etmişlerdir.
Âyet-i kerime’de şöyle buyurulmaktadır:
“Onlar Allah’ı bırakıp hahamlarını, rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i rableri olarak kabul ettiler. Oysa kendilerine, bir olan Allah’a ibadet etmeleri emredilmişti.” (Tevbe: 31)
Bu Âyet-i kerime’nin manasını bizzat Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz kendisi açıklamıştır.
Şöyle ki:
Daha önceleri hıristiyan olan Adiy bin Hâtim, boynunda gümüşten bir haç olduğu halde, İslâm hakkında bilgi edinmek niyetiyle Medine’ye gelmişti. Şüphelerini gidermek için Resulullah Aleyhisselâm’a bazı sorular sordu. “Bu âyet bizi âlimlerimizi, râhiplerimizi rabler edinmekle suçluyor. Halbuki biz onları kendimize rabler edinmeyiz. Bunun mânâsı nedir?” dedi.
Resulullah Aleyhisselâm “Onlar helâli haram kıldılar, haramı helâl kıldılar. Siz bunu öylece kabul etmiyor muydunuz?” diye sorunca Adiy “Evet böyledir.” diye tasdik etti. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
“İşte bu sizin onları rabler edinmenizdir.” buyurdu. (İbn-i kesir)
Nasıl ki onlar Allah-u Teâlâ’nın emirlerini bırakıp rahiplerini, hahamlarını, İsâ Aleyhisselâm’ı ilâh edindilerse;
Şimdiki bölücüler de Allah-u Teâlâ’nın kitabını kenara ittiler, hükmünü bırakıp geri attılar, saptırıcı imamlarına uydular. O imamlar ise kendi dinine ve kendi kitabına göre hüküm veriyorlar. Onlara tabi olup peşlerinden gidenler de, onlara uyduklarından, onları Rab olarak kabul etmiş oluyorlar. Dolayısıyla müşrik olmuş oluyorlar. Allah’a inandık deseler bile, bu iddiâlarının inandırıcı olmadığı ortadadır.
İşte Âyet-i kerime, işte Hadis-i şerif!
Allah-u Teâlâ diğer bir Âyet-i kerime’sinde bu sapıkların zalim olduklarını, cehaletin koyu karanlıklarına daldıklarını, hidayetten uzaklaştıklarını haber vermektedir:
“Hayır!.. O zulmedenler bilgisizce keyiflerine uydular. Allah’ın saptırdığını kim hidayete getirebilir? Onların hiçbir yardımcıları yoktur.” (Rum: 29)
Abdullah İbn-i Ömer -radiyallahu anhüma-dan rivayet edildiğine göre, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:
“İleride genç bir grup ortaya çıkacak. Bunlar Kur’an’ı okuyacaklar, ancak okudukları gırtlaklarından aşağıya geçmeyecek.
Onlardan bir grup çıktıkça kökleri kazınacaktır. Nihayet onların bu sürdürdüğü hile ve aldatma esnasında deccal çıkacaktır.”
Abdullah İbn-i Ömer -radiyallahu anhüma- der ki:
“Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-in ‘Onlardan bir grup çıktıkça kökleri kazınacaktır.’ ibaresini yirmi kereden fazla işittim.” (Kütüb-ü Sitte Muhtasarı Tercümesi, Cilt: 16 sh: 530)
Yani türemeler türeyecek, kökü kesilecek, yine türeyecek yine kökü kesilecek. Bu o kadar devam edecek ki, deccal çıkıncaya kadar bu türeme devri devam edecek. Deccal çıkınca artık İslâm’ı yaşamak isteyenlere büsbütün büyük güçlükler gelecek. Daha evvel arz ettiğim gibi devr-i deccalde yaşıyoruz ve bu devir otuz deccale kadar devam edecek. Otuzuncusu çok büyük fitne ve fücurla gelecek. Hazret-i Allah İsa Aleyhisselâm’ı gönderecek, gerek bu deccalı, gerek bu fitne fücur’u kaldıracak.
Bunun için ey kardeşler! Önümüzde bu kadar tehlikeli devirler var. Hazret-i Allah ve Resul’üne sığının. Kitapları daima okuyun ve böylece bu devirleri aşmaya bakın.
İslâm’dan çıktıktan sonra her bir bölücü birer isim yaptı. Bu isimler birer dindir. Oysa Allah katında bir tek din vardır, o da İslâm’dır.
“Allah katında din İslâm’dır.” (Âl-i imran: 19)
Allah-u Teâlâ’nın yanında beğenip seçtiği, makbul kıldığı din yalnız budur.
Diğer bir Âyet-i kerime’sinde kullarına bu dine uymalarını bizzat emir buyurmaktadır:
“Hakk’a yönelerek kendini Allah’ın insanlara yaratılıştan verdiği dine ver. Zira Allah’ın yaratışında asla değişme yoktur.
Bu dimdik ayakta duran bir dindir. Fakat insanların çoğu bilmezler.” (Rum: 30)
Allah katında bir tek din olduğu gibi bir tek de ümmet vardır. O da Muhammed Aleyhisselâm’ın ümmetidir.
Allah-u Teâlâ Müminun sure-i şerif’inin 52. Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:
“Şüphesiz ki sizin bu ümmetiniz bir tek ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim. O halde benden korkun.”
Allah-u Teâlâ inananları bir tek ümmet kabul ediyor, bu teklikten ayrılanlar huduttan ayrılmış oluyor. Onlar Allah-u Teâlâ’nın emrine uymadıkları için dinden çıktılar.
Enbiyâ Sure-i şerif’inin 92. Âyet-i kerime’sinde aynı şekilde, inananların bir tek ümmet olduğunu açıkladıktan sonra akabinde “O halde bana kulluk edin.” buyuruyor.
Allah-u Teâlâ Rum sure-i şerif’inin 31. Âyet-i kerime’sinde:
“Hepiniz O’na yönelin ve O’ndan korkun, namaz kılın, müşriklerden olmayın.” buyurarak, kullarının kendisine yönelmelerini, kendisinden korkmalarını, nefislerini ilâh edinmemelerini emir buyuruyor. Zira bu bir şirktir, yapan müşriktir. Bu Emr-i ilâhi’yi dinlemeyenlerin İslâm dini ile hiçbir ilgileri kalmaz.
Bu sapıklar “Biz din kurmadık.” diyorlar.
Bu bölücüler, bu türemeler bunu bilerek mi söylüyorlar, yoksa cehaletlerinden mi söylüyorlar?
Zira Allah-u Teâlâ Müminun Sure-i şerif’inin 53. Âyet-i kerime’sinde onların dinlerinin ayrı olduğunu, kitaplarının ayrı olduğunu, her bölücünün kendi dinine kendi kitabına göre hareket ettiğini, böylece dinden çıktıklarını açık açık beyan buyuruyor:
“Amma ne var ki insanlar din hususunda kendi aralarında parçalara bölündüler, çeşitli kitaplara ayrıldılar. Her bölük her parti kendi tuttuğu yoldan memnundur, yanında bulunan (din veya kitapla) sevinmektedir.”
Her isim bir dindir. Siz bu Âyet-i kerime’leri görmüyor musunuz? Yoksa bunu gizlemek için mi ilâhî fermanı gözardı etmek istiyorsunuz?
Âyet-i kerime’lere bir bir bak ve incele ki durumunu gör, nasıl küfre kaydığını bil!
“Biz bölücü değiliz.” diyorsunuz. Allah-u Teâlâ Müminun Sure-i şerif’inin 53. Âyet-i kerime’sinde dininizin kitabınızın ayrı olduğunu, bölücü olduğunuzu beyandan sonra, 54. Âyet-i kerime’sinde ise sapık olduğunuzu beyan buyuruyor ve iman edenlere duyuruyor:
“Şimdi sen onları bir süreye kadar kendi sapıklıkları ile başbaşa bırak.”
Siz bu Âyet-i kerime’lere itiraz mı ediyorsunuz, inkâr mı ediyorsunuz?
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz de Hadis-i şerif’lerinde size “Türeme” ismini koymuş. Yani sizin isminiz ve aslınız budur.
Ayrı bir din kurduğunuza dair açık açık Âyet-i kerime’leri önünüze seriyoruz. Bir bir bak ve incele de durumunu gör, nasıl küfre kaydığını bil. Oysa kendinizi İslâm’ın ön safındaymış gibi göstermek istiyorsunuz ve çalışıyorsunuz.
Allah-u Teâlâ bunlara karşı ne kadar gazaba gelmiş ki, Âyet-i kerime’lerinde şöyle buyuruyor:
“Biz o bölücülere (azap) indirmişizdir. Onlar Kur’an’ı parça parça edenlerdir.
Rabbin hakkı için onlara mutlaka yaptıklarından soracağız. Resulüm! Sen emrolunduğun şeyi açıkça söyle ve müşriklerden yüz çevir.” (Hicr: 90-94)
“Onları ateşe çağıran imamlar kıldık. Kıyamet günü onlar yardım görmeyeceklerdir.
Bu dünya hayatında biz onların peşine bir lânet taktık (daima lânetle anılacaklardır.) Kıyamet gününde ise onlar çirkinleştirilip iğrenç kimselerden olacaklardır.” (Kasas: 41-42)
İşte Âyet-i kerime’leri bir bir önünüze koyuyoruz. Kendinize bakın, durumunuzu bu aynada görün.
Allah-u Teâlâ Rum sure-i şerif’inin 32. Âyet-i kerime’sinde:
“Onlar ki dinlerinde ayrılığa düşüp fırka fırka oldular.” buyuruyor.
Her birinin ayrı bir isimle ortaya çıkmaları, ayrı bir din kurduklarını göstermektedir. Bu bakımdan bunlar İslâm dininin tahripçileri ve yıkıcılarıdırlar.
Allah-u Teâlâ Müminun Sure-i şerif’inin 55 ve 56. Âyet-i kerime’lerinde ise onlara bir çok bolluklar verdiğini, fakat bu verdiklerini daha büyük azapla yakalamak için kahrından verdiğini beyan buyuruyor:
“Kendilerine verdiğimiz servet ve oğullar ile, onların iyiliklerine koştuğumuzu mu zannediyorlar?
Hayır, onlar işin farkında değiller!”
Allah-u Teâlâ içyüzünü apaçık meydana çıkardığı halde, dininizi halktan saklamak için, bütün bunları görmemezlikten geliyorsunuz. Çünkü siz gerçekten Huzur-u ilâhiye çıkacağınıza inanmıyorsunuz!
Allah-u Teâlâ Enbiya Sure-i şerif’inin 93. Âyet-i kerime’sinde:
“Halbuki hepsi bize dönecekler.” buyuruyor.
Böylece onlar kıyamet gününde hem kendi günahlarını tam olarak yüklenirler, hem de bilgisizce saptırdıkları kimselerin günahlarının bir kısmını yüklenirler.
Dikkat edin! Yüklendikleri yük ne kötüdür.” (Nahl: 25)
Yani onlar her ne kadar başkalarının günahlarını yüklenemeyeceklerse de, iki katı bir azab yüklenmekten kurtulamayacaklardır. Birincisi kendi sapıklıklarının vebali, ikincisi de önderlik edip sıptırdıkları kimselerin yükü.
Sapanla saptıran azapta ortaktırlar. Birisi öbürünü saptırmış, öbürü de onun saptırmasına boyun eğmiştir. Böylece günahı ikisi beraberce yüklenceklerdir. Bu da tek başına iyi niyetin yetersiliğini göstermektedir.
Bütün bu Âyet-i kerime’ler bölücülerin iç durumlarını ortaya koyuyor. Kaçacak yerleri yok. Bunun böyle olduğunu çok iyi bilin.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in Hadis-i şerif’lerinde “Küllühüm finnâr” buyurarak hepsinin cehennemlik olduğunu şimdiden haber veriyor.
Ey sapık bölücüler! Ey türemeler!
Allah-u Teâlâ’nın fermanlarını önünüze seriyoruz. Âyet-i kerime’leri bir bir açıklıyoruz. Hadis-i şerif’leri de hatırlatıyoruz. Hâlâ tevbe edip Hazret-i Allah’a kul, Habib-i Ekrem’ine ümmet olmayacak mısınız? Yoksa ilâh edindiğiniz imamların tarafında kalmak mı niyetindesiniz? Kararınızı açıklayın, âlem de sizi bilsin!
İslâm dininde haram ve helâl ahkâmını beyan etmek ancak Allah-u Teâlâ’ya ve O’nun gönderdiği Peygamber’e mahsustur.
Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmaktadır:
“Yoksa onların, dinden Allah’ın izin vermediği şeyleri dini kaide kılan ortakları mı var?
Eğer azabı erteleme sözü olmasaydı, derhal aralarında hüküm verilirdi. Şüphesiz ki zâlimlere can yakıcı bir azap vardır.” (Şûrâ: 21)
Bu bölücüler haram olan şeyleri helâl olarak gösteriyorlar. Kendileri o haramları rahat rahat işledikleri gibi etraflarına da yaptırıyorlar. Onlar da bu işten gayet memnunlar. Bu suretle de onları ilâh edinmiş oluyorlar. Onların yaptıklarını tâbileri de yapıyorlar.
Diğer Âyet-i kerime’lerde şöyle buyuruluyor:
“Dillerinizin yalan yere vasfettiği şeyler hakkında ‘Bu helaldir, bu haramdır’ demeyin. Çünkü Allah’a karşı yalan uydurmuş olursunuz. Allah’a karşı yalan uyduranlar ise iflâh olmazlar.” (Nahl: 116)
“Onlar kendi yüklerini, kendi yükleriyle beraber daha nice yükleri taşıyacaklar ve uydurdukları şeylerden kıyamet günü mutlaka sorguya çekileceklerdir.” (Ankebut: 13)
Bunların bir kısmını size arzedelim, diğerlerini bu ölçüye göre siz görün.
Allah-u Teâlâ Yasin Sure-i şerif’inin 21. Âyet-i kerime’sinde “Sizden hiçbir ücret istemeyenlere uyun, onlar doğru yoldadırlar.” diye buyururken, onlar dileniyorlar, din-i mübini dahi âlet ederek, ücretlerini peşin peşin alıyorlar. Din-i İslâm’ı küçük düşürüyorlar, müslümanlığa ısınacak kimseleri uzaklaştırıyorlar.
Allah-u Teâlâ Tevbe Sure-i şerif’inin 60. Âyet-i kerime’sinde zekat verilecek yerleri apaçık belirttiği halde onlar gayesi dışında menfaatleri için zekat topluyorlar. Fakirin lokmasını ağzından alıp binaya harcıyorlar.
Allah-u Teâlâ Âl-i imran Sure-i şerif’inin 130. Âyet-i kerime’sinde “Faizi yemeyiniz!” buyurduğu halde; Bakara Sure-i şerif’inin 275-276. Âyet-i kerime’leri ile 278-279. Âyet-i kerime’lerinde faizin katiyetle haram olduğunu, hususiyetle “Allah’a ve peygamber’e açılmış bir harp” olduğunu açık açık beyan buyurduğu halde; bu din kurucuları ve onların dinine tâbi olan sapık ve türemeler, fâizin helâl olduğunu savunuyorlar, hem yiyorlar, hem de yediriyorlar.
Allah-u Teâlâ Âraf Sure-i şerif’inin 31. Âyet-i kerime’sinde “Yiyin için, fakat israf etmeyin. Çünkü Allah israf edenleri sevmez.” buyururken, onlar topladıkları emanet paraları kendi arzuları doğrultusunda lüks ve israf içinde harcıyorlar.
Talebeleri alet ederek kurban derisi topluyorlar, ceplerine indiriyorlar.
Ramazan-ı şerif’i âlet ederek, iftarlara davet ettikleri kimseleri soyuyorlar. Kendi elemanlarını halkın içine sokarak “Benden şu kadar, benden bu kadar!…” dedirtmek suretiyle yalan söylüyorlar, gelenleri yolmak için kandırıyorlar.
Halbuki Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde:
“Bizi aldatan bizden değildir.” buyurmaktadır. (Münavi)
Ayrıca hile ve aldatmacalarla gasplar yapılıyor.
Biz bunların bir kısmını size arzettik.
Bir Âyet-i kerime’yi inkâr eden, hepsini inkar etti demektir. Birine uymayan hepsine uymadı demektir.
Bunları yapanlar bilin ki Allah-u Teâlâ’nın hükmünü kaldırmaya çalışmış, kendi zan hükümlerini onun yerine koymaya çalışıyorlar.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:
“Sizden hiçbir ücret istemeyenlere uyun. Onlar doğru yoldadırlar.” buyuruyor. (Yâsin: 21)
Dikkat ederseniz hiç kimseden hiçbir şey istemiyoruz, hiç kimseden en küçücük bir menfaat beklemiyoruz. Nahoş gelirleri kabul etmiyoruz. Temiz gelirleri de Hakk yolunda Rızâ-i bâri için sarfederiz. Bize emanet olarak verilen zekatları da ehlini aramak suretiyle dağıtırız. Soframız herkese açıktır, tefrik edilmez. Her gelen yemeğini gönül hoşluğu ile yer, kendi evine girer gibi rahatlıkla ve huzurla girer çıkar. Bu bir kişi de olur, toplantı günlerinde bin kişi de olur. Gelenlerden en küçük bir menfaat talebinde bulunulmaz. Burası Allah kapısıdır, kimse soyulmaz.
Bir çok defa karşılaştığımız hususlardan bir tanesini size temsil olarak arzedelim:
Nuri isminde Kayseri’den bir kardeş Vakfa vermek üzere bir gün 5 bin Mark getirdi. “Bu parayı niçin veriyorsunuz?” diye sorduk. Yeni emekli olduğunu, getirdiği bu parada faiz bulaşıklığı olabileceğinden şüphelendiği için vakfa vermek istediğini söyledi.
Sen ki şüphe ediyorsun, mesuliyetinden kurtulmak istiyorsun. Biz temiz olanları bile süzüyoruz, hele şüpheli olanları sureti katiyede almayız. Zira buraya her gelen, uzak yerlerden kalkıp geliyor. Yediği yemeği helal olarak huzurla yiyor. Zira burası Hakk kapısı demişizdir, bölücülerin yapısı değil.
Parayı almadığımıza bu zat çok hayret etti ve gitti.
Dikkat ederseniz yazdığımız kitapların hiçbirinden para almayız. Bunca kitap satılıyor, cebimize bir lirası bile girmez. Değil kuruşundan, kokusundan bile Allah’ımıza sığınırız. Hediye verdiğimiz kitapların parasını bile kendimizden karşılarız. Zâtına kul Habib’ine ümmet olabilmek için Allah-u Teâlâ’nın her emrine, Resulullah Aleyhisselâm’ın Sünnet-i seniye’sine uymak zorundayız.
Yâsin Sure-i şerif’inin 21. Âyet-i kerime’sinde hiçbir ücret istemeyenlerin doğru yolda olduğu beyan buyuruluyor.
Bütün Peygamber Aleyhimüsselâm Efendilerimiz Hakk’ı tebliğ ettikleri topluluklara:
“Sizden buna karşılık hiçbir ücret istemiyorum. Benim mükâfatım âlemlerin Rabbine âittir.” demişlerdi. (Şuarâ: 109)
Ne para toplarız, ne de talebelerden ücret alırız. Bütün yaptığımız iş ve icraatlarımız kendi çalışmamız ve gayretimizledir. Çalışanlar yalnız Rızâ-i bâri için çalışır. Çalışıyoruz ve fakat dilenmiyoruz.
Dikkat ederseniz bütün bu hususlara yalnız vakfımız riâyet ediyor.
Allah-u Teâlâ’nın nehyettiği şeyleri yapmakla, maddeye tapmakla, cebini doldurmakla; makam ve mevki, maksat ve menfaat için, nam için İslâm dâvâsında bulunmak ne derece İslâm’a uygun olur?
Cep cihadcıları, bölücüler iyi bilin ki İslâm’ı esaslarından çıkartmak için çalışırlar, ve ayrı bir din kurarlar. Allah-u Teâlâ’nın Kelâm-ı ilâhisine karşı kapılarını kaparlar, kulaklarını da tıkarlar. Çünkü Allah-u Teâlâ’nın nuru onların din kurucusu olduğunu, İslâm dininin yıkıcıları olduğunu gösterdiğinden ötürü Kelâmullah’ı katiyetle kabul etmezler. Bu bölücüler saymakla bitmez. Bunlar bir taraftan dinimizi bölüyorlar, bir taraftan da vatanımızı parçalıyorlar. “Devlet ittifaktan doğar, devletsizlik ise nifaktan.”
Hadd-i zatında bütün bölücüler birbirlerini sevmezler. Ve fakat bu Nur-i ilâhî yayılmasın, sahtekârlıkları bilinmesin, din kurucusu oldukları görülmesin diye hepsi yekvücud hâlinde hemen birleşirler, kitaplarımızın dağılmamasına çalışırlar.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:
“Onlar Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek isterler. Halbuki kâfirler istemese de Allah nurunu tamamlayacaktır.” buyuruyor. (Saf: 8)
Bu kitabı okurken bu gözlükle okuyun ki bu sapıtıcıları, bu bölücüleri, bu sahtekârları İslâm dininin yıkıcılarını, bu din kurucularını iyi tanıyın.
Her isim yapan, kim olursa olsun, din kurucusudur. Zira Allah-u Teâlâ’nın kelâmını arkaya atıyor, kendi hükmünü ileriye sürüyor, kendi zan ve tüzüğüne dayanmaktadır.
Bu hakikatları duymamak için bölücülerin kapılarını kapattığı, kulaklarını tıkadığı gibi, siz de mi kapatıyorsunuz?
Gözünü aç be kardeşim! Bu sahtekârları, bu imandan yoksun din hırsızlarını iyi tanı!
Şayet bunlara yardım edersen:
“Fasıka ikram eden kimse İslâmiyetin yıkılmasına yardım etmiş olur.” (Münâvi)
Hadis-i şerif’ine göre İslâm dininin yıkılmasına yardım etmiş olacaksın.
Bütün bölücüler birliğin ancak kendi kurduğu din üzerinde olmasını isterler. Allah ve Resul’ünde birleşmeye yanaşmazlar. Rıza-i İlâhi için çalışmak, onların işine gelmez, onlar yalancıdırlar ve halkı sapıttırıyorlar.
Biz ancak Allah-u Teâlâ’nın ahkâmını tebliğe memuruz Allah ve Resul’ünde birleşmeye davet ediyoruz. “İlâhi Görüş Birliğine Dâvet” kitabımızı da bu maksatla yazmışızdır.
Onlar halkı uyutmak için “Birleşmemiz lâzım.” derler. Onlara “Peki nerede birleşelim?” dediğiniz zaman “İşte yolum!” derler. Bu şekilde her bölücü imam, cemaatın kendisinde birleşmesini arzu eder. Bunu bu imansız imamlar yapıyor.
Dikkat et kardeşim! Sen de gör ve bu gaflet sarhoşluğundan ayıl artık!
Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:
“İşte onlar Allah’ın hizbi (partisi)dir. İyi bil ki kurtuluşa ulaşacak olanlar Allah’ın hizbi (partisi)dir.” (Mücadele: 22)
Ancak birleşme Allah’ın emir ve partisinde birleşmekle olur. Kurtuluş da ancak burada olur. Fakat bölücü imamların etrafında birleşmekle İslâm dinini yıkmaktan başka hiçbir şey yapmamış olursunuz.
Allah-u Teâlâ’nın bu apaçık fermanlarını görmüyor musunuz? Görmek mi istemiyorsunuz.
Hadi kulaklarınız mühürlendi, gözleriniz de mi mühürlendi?
Ben Hazret-i Allah’ı ve Resulullah Aleyhisselâm’ı seçtim onlara iman ettim. İmansız imamlara iman edenlerden değilim.
Hazret-i Allah’ın Kur’an-ı kerim’ini, Resulullah Aleyhisselâm’ın Sünnet-i seniyye’sini seçtim ve rehber edindim. İmansız imamların kitabını değil.
Hazret-i Allah’ın ve Resulullah Aleyhisselâm’ın dinini seçtim ve iman ettim. Din kuruculardan değilim.
Hazret-i Allah’ın ve Resulullah Aleyhisselâm partisini seçtim. “Ülâike hizbullah” Ancak felah buradadır. Particilerin peşinden gidenlerden değilim.

ALLAH-U TEÂLÂ’NIN KELÂMI İLE MAHLÛKUN KELÂMINI AYIRT EDEMEYEN BÖLÜCÜLERE CEVAP




ALLAH-U TEÂLÂ’NIN KELÂMI İLE
MAHLÛKUN KELÂMINI AYIRT EDEMEYEN 
BÖLÜCÜLERE CEVAP


“Allah’ın âyetlerini az ve önemsiz bir pahaya değiştirmezler. Onların mükâfâtı da Rabbleri katındadır.”
(Âl-i imran Sûresi, 119. Âyet-i kerime)
Kur’an-ı kerim’de Müslümanların birleşmelerini emreden, tefrikayı bölücülüğü şiddetle yasaklayan pek çok Âyet-i kerime mevcuttur.
E z c ü m l e :
Hucurat Sûresi: 10.
Mâide Sûresi: 2.
Âl-i imran Sûresi: 103. ve 105.
Rum Sûresi: 32.
Enfâl Sûresi: 46.
Yunus Sûresi: 19.
En’am Sûresi: 153. ve 159.
Şûrâ Sûresi: 13. 14. ve 15.
Zuhruf Sûresi: 65.
Enbiyâ Sûresi: 92. 93. ve 94.
Müminun Sûresi: 52-56. Âyet-i kerime’leri; dinde ayrılık yapmanın mesuliyetinin, suç ve cezasının ne kadar ağır olduğunu beyan buyurmaktadır.
İlâhi hükümleri hiçe sayan bu bölücüler bu Âyet-i kerime’leri görmüyorlar mı? Yoksa görmek işlerine gelmiyor da mı bize isnad ediyorlar?
Allah-u Teâlâ onları En’am Sûresi 159. Âyet-i kerime’si ile kulluğuna kabul etmiyor, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz de ümmetliğine.
Bu apaçık Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’lere rağmen “Niçin bize küfür isnad ediyorsunuz?” diyorlar.
Bunu bize söyleyeceklerine Hazret-i Kur’an’a karşı çıksınlar. Zira biz Kur’an-ı azîmüşan’daki Âyet-i kerime’leri önlerine koyuyoruz ve Allah-u Teâlâ’nın, haklarındaki hükmünü onlara bildiriyoruz. Tevbe edip bölücülükten vazgeçsinler diye.
Bu Âyet-i kerime’ler Allah-u Teâlâ’nın kelâmı mı, yoksa bizim beyanımız mıdır?
Elcevap Allah kelâmıdır. Şu halde niçin bana isnad ediyorsunuz? Allah-u Teâlâ’nın sizin hakkınızda verdiği küfür hükmünü niye bize atfediyorsunuz?
Ya Âyet-i kerime’lere iman edip müslüman olacaksınız, veyahut dalâlet batağında olduğunuzu kabul edeceksiniz! Amma “Bize kâfir diyor!” demeye hakkınız yoktur. Âyet-i kerime’lere bakın da hakkınızda verilen hükm-ü ilâhi’yi görün.
İslâm dinini âlet ederek cep cihadcılığı yapacağınıza, İslâm dinine uyun da dalâlet ehliyle cihad edin!
Hakikat ile dalâletin ayrılık noktası:
Hâlık’ın kelâmı ile mahlûkun kelâmını cehalet ve küfr-i inâdî sebebiyle ayırt etmek istemiyorlar. Onların kitapları ayrı olduğu için kendi kitaplarına göre iş ve icraat yapıyorlar. Dinleri ayrı olduğu için kendi dinlerine göre hareket ediyorlar. Partileri ayrı olduğu için kendi tüzüklerine göre hareket ediyorlar.
Bütün bölücüler yalancıdır. Kitaplarına ve sözlerine hiç itibarımız yoktur.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’lerinde buyuruyor:
“Şüphesiz sizin bu ümmetiniz bir tek ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim. O halde benden korkun.
Amma ne var ki, insanlar din hususunda kendi aralarında parçalara bölündüler, çeşitli kitaplara ayrıldılar. Her bölük, her parti kendi tuttuğu yoldan memnundur, yanında bulunan (din veya kitapla) sevinmektedir.
Şimdi sen onları bir süreye kadar kendi sapıklıkları ile başbaşa bırak!
Kendilerine verdiğimiz servet ve oğullar ile, onların iyiliklerine koştuğumuzu mu zannediyorlar? Hayır, onlar işin farkında değiller.” (Müminun: 52-56)
İşte bakın Âyet-i kerime’lere! Hazret-i Allah sizin hakkınızdaki hükmünü vermiş. Kitabınızın ayrı olduğunu, dininizin ayrı olduğunu, partinizin ayrı olduğunu beyan etmiş. Ne diye bana isnad ediyorsunuz? İşte bak da gör!
Doğru sözlü iseniz Âyet-i kerime’lere cevap verin. Bu Âyet-i kerime’ler sizin iç yüzünüzü bize öğretiyor, biz de çok rahat konuşuyoruz.
Sizin kitabınızda bu Âyet-i kerime’ler yok ki! Bunun için daima susmak mecburiyetindesiniz. Âyet-i kerime’lere cevap veremezsiniz.
Onlar bu Âyet-i kerime’leri bölücülere hitap etmiyormuş gibi, işi çevirip kendi kitaplarına göre yorum yapıyorlar. Böyle yapmakla Allah-u Teâlâ’nın emirlerini çevirmek ve değiştirmek istedikleri için de, dalâlet ve küfür batağına düşmüşlerdir.
Bunca Âyet-i kerime’ler önlerine seriliyor. İmanları olsaydı yürekleri titrerdi. Onların ise kılları titremiyor, çünkü ruhları ölmüş.
Müslüman oluncaya kadar onlarla mücadele etmeye azimliyiz. Zira bütün insanlar, cinler ve melekler dahi bir Âyet-i kerime’yi inkâr etseler, hepsi kâfir olurlar.
Bölücüler ise önlerine serdiğimiz bunca Âyet-i kerime’leri, sanki onlara hitap etmiyormuş gibi, duymamazlıktan ve görmemezlikten geliyorlar, bu suretle de inkâr etmiş oluyorlar. Kendi mesnetsiz iddiâlarını -ahkâm yerine koymak istemekle- öne sürmeye çalışıyorlar. Halbuki her bölücü yalancıdır, sözüne de fetvâsına da itibâr edilmez.
Âyet-i kerime’de buyuruluyor:
“Onlara de ki: Yanınızda bize karşı çıkarabileceğiniz bir bilginiz var mı? Siz sadece zanna uyuyorsunuz ve siz sadece yalan söylüyorsunuz!” (En’am: 148)
Onlar bunca Âyet-i kerime’leri hiçe saydıkları halde, bu bölücülerin hâlâ müslüman olduğu, doğru yolda bulunduğu zannındasınız.
“Sizden hiçbir ücret istemeyenlere uyun. Onlar doğru yoldadırlar.” (Yâsin: 21)
Âyet-i kerime’sine bak! Bak da onların durumlarını açık açık gör!
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde de buyururlar ki:
“Fakir ve ihtiyaç olmaksızın tese’ül eden kimsenin ahz ve tenavül ettiği (eline aldığı) şey ateştir.” (Ahmed bin Hanbel)
“Üç günlük kut’a (azığa) malik olan kimse için dilenmek helâl olmaz.” (Münavî)
Allah-u Teâlâ âhiret âlimleri hakkında şöyle buyurmaktadır:
“Allah’ın âyetlerini az ve önemsiz bir pahaya değiştirmezler. Onların mükâfâtı da Rabb’leri katındadır.” (Âl-i imran: 199)
Kötü âlimleri ise “ilmi ile dünyalık elde edenler” diye vasıflandırarak şöyle buyurur:
“Onlar ise bunu arkalarına attılar ve az bir dünyâlığa değiştiler. Yaptıkları alış-veriş ne kötü!” (Âl-i imran: 187)
Kürsüye çıkar, çın çın öter, yani davulunu çalar parti toplamak için.
İlâhi hükme bir bakın, bir de bunların icraatlarına bakın.
“Âyet-i kerime’ye Âyet-i kerime ile cevap verilmez” diyorlar. Bu Âyet-i kerime’ler sizin iç yüzünüzü ortaya koyuyor ve açıyor, küfrünüzü ilân ediyor. Bu Allah kelâmıdır, bu Âyet-i kerime’lere tabii ki cevap veremezsiniz. Çünkü sizin kitabınızda bu Âyet-i kerime’ler yok.
Hakk Celle ve A’lâ Hazretleri Kelâm-ı kadim’inde şöyle buyuruyor:
“Şüphesiz sizin bu ümmetiniz bir tek ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim. O halde bana kulluk edin.
Amma ne var ki insanlar din hususunda kendi aralarında parçalara bölündüler. Halbuki hepsi bize dönecekler.
İnanmış olarak salih amel işleyenlerin ameli inkâr edilmeyecektir. Biz onu yazmaktayız.” (Enbiyâ: 92-93-94)
Âyet-i kerime’lere bakın. Ya tevbe edip bölücülükten vazgeçip müslüman olun veya küfürde sabit kalın. Bize Allah-u Teâlâ’nın kelâmını isnad etmeyin, bizi söylüyor gibi göstermeyin.
Hâlik-ı Azîmüşşân’ın apaçık beyanlarını hiçe sayan bölücülere sorun: Hangi Âyet-i kerime’yi inkâr ediyorlar, hangisine itiraz ediyorlar, hangisini yersiz buldular da itiraza kalkıştılar? Onlara Âyet-i kerime’leri gösterin. İlâhi beyanlar onlara cevap versin. Âyet-i kerime’ler onların iç yüzünü ortaya koyuyor. Bu ilâhi beyanlarla onları öğrenmiş oluyoruz ve beşeriyete iç durumlarını ilân etmiş oluyoruz.
Âyet-i kerime’de buyuruluyor:
“İnandıktan sonra yoldan çıkmış olmak ne kötü bir addır. Kim de tevbe etmezse, işte onlar zâlimlerdir.” (Hucurat: 11)
Onlara sorun: Hazret-i Allah ve Resulü’ne mi inanıp iman ediyorlar, yoksa liderlerine veyahut önderlerine mi inanıp iman ediyorlar?
Eğer derlerse ki Hazret-i Allah’a iman ettik, o halde bu önünüze sürülen Hazret-i Allah’ın Âyet-i kerime’leridir. Ya bunlara inanıp iman edeceksiniz veyahut küfrünüzü ilân edeceksiniz. Üçüncü bir tevil yolu yok! Varsa siz söyleyin.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’lerinde buyurur ki:
“Allah ‘Sizden önce geçmiş cin ve insan ümmetleriyle beraber ateşe girin!’ der. Her ümmet girdikçe kendini sapıtan yoldaşına lânet eder. Hepsi birbiri ardından cehenneme toplanınca, sonrakiler öncekiler için ‘Rabbimiz! Bizi sapıtanlar işte bunlardır, onlara ateş azabını kat kat ver’ derler. Allah ‘Hepsinin kat kattır, amma bilmezsiniz’ der.
Öncekiler sonrakilere ‘Sizin bizden üstünlüğünüz yoktu kazandığınıza karşılık azâbı tadın’ derler.
Âyetlerimizi ve onlara iman etmeyi kibirlerine yediremeyenlere göğün kapıları açılmaz, deve iğnenin deliğinden geçmedikçe de cennete giremezler. Suçluları işte biz böyle cezalandırırız.
Onlar için cehennemden bir yatak ve üstlerine de örtüler vardır. Biz zâlimleri işte böyle cezalandırırız.” (A’raf: 38-41)
Dikkat edin! Onların lâf kitabına inanmayın, itibar etmeyin. Siz onlarla muhatap değilsiniz. Daima kitaptan konuşun, lâfa boğulmayın ve onlarla sohbet etmeyin. Sizin elinizde Hazret-i Kur’an var iken onlarla savaş yapabilirsiniz. Tâ ki iman edip bu Âyet-i kerime’lere boyun eğinceye kadar savaşınızı yürütün.
Hadis-i Şerif:
“Ümmetimin âlimleri hak olmayan bir şeyde ittifak etmezler.” (Münâvî)
İrancılar İran’a hayran, Saddam’cılar Irak’a hayran, dinsizler komünistliğe hayran… Hayran oldukları yerlere gidiversinler.
Bu, dinimiz ve vatanımız için büyük bir ihanet ve nankörlüktür. Amma bunların şu güzel vatanımızda bölücülük ve bozgunculuk yapmaya hakları yoktur.
Bunun içindir ki bu yetmişiki fırka dini ve vatanı paramparça ettiklerinden, dış düşmandan çok daha tehlikelidirler. Çünkü dış düşmandan daha çok tahrip ve tahrif yapabilirler, bunun için cehennemliktirler.

İLÂHÎ GÖRÜŞ BİRLİĞİNE DAVET



İLÂHÎ GÖRÜŞ BİRLİĞİNE DAVET

“Ayrılığa düştüğünüz herhangi bir şeyde hüküm vermek Allah’a mahsustur. İşte benim Rabbim olan Allah budur. Ben ancak O’na güvenirim ve yalnız O’na sığınırım.”
(Şûrâ Sûresi, 10. Âyet-i kerime)
Kardeşlik Dini İslâm:
İslâm dini kardeşlik dinidir. Bize Hakk’tan bir nur gelmiştir. Bu nur Kur’an-ı kerim’dir. Bize kardeşliği, tesanüdü emreder:
“Müminler ancak kardeştirler.” (Hucurat: 10)
“İyilik ve takvâ üzerine yardımlaşınız, kötülük ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayınız.” (Mâide: 2)
Müslümanlar ana-baba bir kardeş gibidirler. Aralarındaki kardeşlik ebedî olup, âhirette de devam eder. Şu halde kardeşlik icraatını yapmamız lâzımdır. Mümin kardeşlerini Allah için seven, onların dertleri ile dertlenen kimselerden Allah râzı olur. Onlara akla-hayale gelmeyen dereceler verir.
Buna rağmen aynı kıbleye teveccüh eden, aynı kitaba sahip olan müslümanlar arasında ayrı ayrı yollara sapmalar husule geliyor. Din düşmanlarının yapamadığını “Dindarım, muvahhidim” diyen yapmış oluyor.
Müslümanların fırkalara ayrılması, senlik-benlik yüzünden ihtilâf ve tefrikaya düşmeleri, İslâm’ın özüne ve izzetine, şevket ve satvetine halel getirdiği, kardeşlik bağlarını kopardığı, güçlerini parçalayıp zayıf düşürdüğü için şiddetle yasaklanmıştır:
“Allah ve Resul’üne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin. Sonra korku ile zaafa düşersiniz ve kuvvetiniz elden gider.” (Enfal: 46)
Bu apaçık emirler karşısında bir müslümanın, bölücülükten şiddetle kaçınması lâzımdır. Tefrikanın, bölücülüğün İslâm’da yeri yoktur.
Âyet-i kerime’de:
“Dine bağlı kalın ve dinde ayrılığa düşmeyin.” buyuruluyor. (Şûrâ: 13)
Allah-u Teâlâ bir Âyet-i kerime’sinde de ayrılık yapmanın cezasının çok ağır olduğunu beyan buyurmaktadır:
“Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın. Onlar için kıyamet günü büyük bir azap vardır.” (Âl-i İmran: 105)
Bu ayrılıklar nefsimizin hamlığından, tekâmül edemeyişimizden, ihlâsa varamadığımızdan ileri geliyor. Bu sebeple ne kadar kayıplara uğradığımızın hiç farkında değiliz.
Âyet-i kerime’de:
“Hepiniz topluca, sımsıkı Allah’ın ipine sarılın, parçalanıp ayrılmayın.” buyuruluyor. (Âl-i İmran: 103)
Emr-i İlâhi çiğnendiği için, dinde ayrılık yapmanın mesuliyeti, suç ve cezası o kadar ağırdır ki; Allah-u Teâlâ azapların tehirini âhirete bırakmamış olsa idi, bölücülük yapanların, tefrikaya sapanların cezalarını dünyada vererek onları hemen yok ederdi.
Âyet-i kerime’lerde şöyle buyuruluyor:
“Onlar ki, dinlerinde ayrılığa düşüp gruplara ayrıldılar.” (Rum: 32)
“Onlar kendilerine ilim geldikten sonra, birbirlerini çekememezlik yüzünden ayrılığa düştüler.
Eğer belirli bir süre için Rabbinin verilmiş bir sözü olmasaydı, aralarında hemen hükmedilerek iş bitirilmiş olurdu.” (Şûrâ: 14)
Görülüyor ki Hazret-i Allah birleşmeyi emrediyor, bölücülüğü de şiddetle yasak ediyor. İslâm’da hizmet gerek, bölücülük değil.
Bölünmeler ve Bölücüler:
Din adına yapılan her bölünme İslâm dininde bir ihanettir, bir zulümdür. Bu bölücüler rücû etmedikleri takdirde, çok şiddetli bir azapla kendilerine yazık etmiş olurlar.
Âyet-i kerime’de:
“Aralarında çıkan gruplar birbirleriyle ayrılığa düştüler. Acıklı bir günün azabı karşısında vay o zulmedenlerin haline!” buyuruluyor. (Zuhruf: 65)
Allah-u Teâlâ’nın beyanı bu. Bölücülerin hareketleri ise Hazret-i Kur’an’a hep ters, biz onların yalancı olduklarını söylüyoruz.
Müminûn Sûresi 52-56. Âyet-i kerime’lerini dikkatlice inceleyin, bunların yalancı olduklarını göreceksiniz:
“Şüphesiz sizin bu ümmetiniz bir tek ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim. O halde benden korkun.
Amma ne var ki, insanlar din hususunda kendi aralarında parçalara bölündüler, çeşitli kitaplara ayrıldılar. Her bölük, her parti kendi tuttuğu yoldan memnundur, yanında bulunan (din veya kitapla) sevinmektedir.
Şimdi sen onları bir süreye kadar kendi sapıklıkları ile başbaşa bırak!
Kendilerine verdiğimiz servet ve oğullar ile, onların iyiliklerine koştuğumuzu mu zannediyorlar? Hayır, onlar işin farkında değiller.” (Müminun: 52-56)
Bu Âyet-i kerime’lere göre iyi bilin ki, bunların kitapları ayrıdır, Hazret-i Kur’an’a uymazlar. Bunların dinleri ayrıdır, İslâm dinine uymazlar. İslâm gibi görünürler, fakat İslâm dininin esasına tabi olmazlar. Partileri ayrıdır, İlâhî partiye tâbi olmazlar. Allah-u Teâlâ onların dalâlet batağında olduklarını da beyan buyuruyor.
Bütün bu ayrılıklar dinlerinin, kitaplarının ve partilerinin ayrı olduğundan ileri geliyor. Allah-u Teâlâ’nın kitabına göre değil, kendi dinlerine ve zan kitaplarına göre hüküm veriyorlar. Kitapları ayrı olduğu için bu Âyet-i kerime’ler onların kitaplarında bulunmaz.
Haklarında bunca Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’leri önlerine serdiğimiz halde, bu bölücülere “Müslümanlardır.” zan gözü ile bakmak, bu Âyet-i kerime’leri inkâr etmek veyahut hafife almak demektir. Bunu ise ancak ruhu ölen bir kimse yapabilir. İman sahibi asla yapamaz. Eğer bundan sonra da bölücülere destek verirseniz, bu Âyet-i kerime’lere karşı geldiğinizi çok iyi bilin. Çünkü bizim beyanımız Allah ve Resul’ünün beyanıdır, şahsî içtihadımızı kullanmıyoruz.
Şimdi biz çekilelim aradan. Bölücüleri Hazret-i Allah ve Resul’ü ile başbaşa bırakalım. Onlarla muhatap değiliz.
Gerçek Hazret-i Allah’a ve O’nun sevgili Peygamberine uymakla olur. Onun içindir ki, sizi bölücülerden kurtarıp “İlâhî Görüş Birliği”ne dâvet ediyoruz. Bize düşen hakikatı tebliğdir.
Allah-u Teâlâ Şûrâ Sûresi 15. Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmaktadır:
“İşte bundan ötürü sen onları tevhide, birliğe dâvet et ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Onların heveslerine uyma.
Ve de ki: Allah’ın indirdiği kitaba inandım, aranızda adalet yapmakla emrolundum.
Allah bizim de Rabbimiz sizin de Rabbinizdir. Bizim işlediklerimiz bize sizin işledikleriniz size aittir. Bizimle sizin aranızda tartışılacak bir şey yoktur. Allah hepimizi bir araya toplar. Dönüş de ancak O’nadır.”
Cenab-ı Fahr-i Kâinat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:
“Ümmetim benden sonra yetmişüç fırkaya ayrılacak, bir fırka müstesnâ, diğerleri hep ateştedir.
-’Onlar kimlerdir yâ Resulellah?’

Benim ve ashabımın yolunda olanlardır.” (Ebu Dâvud)
Ey kardeşler!
Sizi kurtuluşa, yani o bir fırkaya dâvet ediyorum. Bu, İLÂHÎ GÖRÜŞ BİRLİĞİNE DÂVET’tir.
Kitabımız birdir; o halde Allah ve Resulünde birleşmemiz gerekiyor. Bu da hiçbir zaman madde, menfaat, önderlik, liderlik istememek şartıyla gerçekleşir.
Bugün herkes haklı olduğunu iddiâ ediyor, başkalarının dalâlette olduğunu söylüyor. Halbuki o bir fırka ehlince mâlumdur.
Diyeceksiniz ki “Ehlince mâlum olan bu fırka nasıl ayırdedilir?”

Bu fırka, Fırka-i nâciye’dir. Hakk Celle ve Alâ Hazretleri Âyet-i kerime’sinde şöyle buyuruyor:
“İyi bilin ki, Allah’ın veli kulları için hiçbir korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklar.
Onlar iman edip takvâya ermiş olanlardır. Dünyâ hayatında da âhirette de onlar için müjdeler vardır. Allah’ın verdiği sözlerde asla değişme yoktur. Bu en büyük saadetin tâ kendisidir.” (Yunus: 62-63-64)
Bu fırka bunlardır.
Bu fırkanın alâmeti ise; Onlar Allah ve Resul’üne davet ederler. Gönüllere Allah ve Resul’ünün muhabbetini sokmaya gayret ederler. İnsanları arındırıp rızâ yolunda birleştirmeye çalışırlar. Bu kimseler gerçekten Hakk’ın hizmetçisidirler ve ancak Allah’a hizmet ederler.
Âyet-i kerime’de:
“Yarattıklarımızdan öyle bir topluluk da vardır ki, onlar Hakk’a iletirler ve Hakk ile hüküm verirler.” buyuruluyor. (A’raf: 181)
Diğerleri ise, şeytanın hizmetindedirler. “Cihad, cihad…” derler. Onların cihadı dinardır. Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bunlar hakkında “Dînuhum dinâruhum = Onların dinleri para olacak.” buyuruyorlar. Bunlar cihadı gerçekte mevki ve maddeye açmışlardır. Her biri kendi dalâlet yollarına davet ederler.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir gün yere bir çizgi çizerek “Bu Allah yoludur.” buyurdular. Yine bu çizginin sağına ve soluna başka çizgiler daha çizdikten sonra “Bunlar da yollardır, bu yolların her birisinde insanları o yola çağıran birer şeytan bulunur.” buyurdular ve:
“İşte bu benim dosdoğru yolumdur, siz ona uyun. Başkaca yollara gidip de onlar sizi Allah’ın yolundan ayırmasın.” (En’am: 153) Âyet-i kerime’sini okudular. (Dârimî-Sünen)
Allah-u Teâlâ diğer bir Âyet-i kerime’de:
“Ve her yolun başına oturup da tehdit ederek inananları yolundan alıkoymaya ve o Allah yolunu eğriltmeye çalışmayın.’ buyuruyor. (A’raf: 86)
Zan ilmi hiçbir zaman hakikata erişemez.
Bize soruyorlar:
“Sizin grubunuzun adı nedir?”

Elhamdülillahi Rabbil-âlemin. Dinimiz İslâm, kitabımız Kur’an, Peygamberimiz Hazret-i Muhammed Aleyhisselâm’dır.
“Hangi partidensiniz?”

Hazret-i Allah ve Resul’ünün partisindeniz.
Âyet-i kerime’de:
“İşte onlar Allah’ın hizbi (partisi)dir. İyi bilin ki kurtuluşa ulaşacak olanlar Allah’ın hizbi (partisi)dir.” buyuruluyor. (Mücadele: 22)
Bu Âyet-i kerime mucibince biz “Hakk parti”liyiz, “Halk parti”lilerle ilgimiz yoktur. Biz bunu resmen beyan etmişiz ve bizim partimiz 1400 küsür sene evvel kurulmuştur.
Her grubun ve partinin adı var. Allah-u Teâlâ onlar hakkında hükmünü vermiş, âkıbetlerini açık olarak beyan etmiştir.
Bölücü ve particilerin dinden kaydıklarına dair bunca Âyet-i kerime var iken; Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde ümmetinin yetmişüç fırkaya ayrılacağını, yetmişikisinin dalâlette ve cehennemde olacağını, ancak Resulullah Aleyhisselâm’ın ve ashabının yolunda olanların cennete gireceğini resmen beyan ederken; diyeceksiniz ki bunlar Âyet-i kerime’leri ve Hadis-i şerif’leri görmüyorlar mı?
Evet, görmek istemiyorlar. Nefsâni ve dünyevî arzularına uyarak bu Âyet-i kerime’lerin apaçık mânâlarını görmemezlikten ve bilmemezlikten gelip, bâtıl ve mesnetsiz fikir ve iddiâlarını Hakk ve hakikat gibi göstermek isteyen bu gibi kimseler dalâlet batağına kaymışlardır, onlar bir şey görmezler. Her bölücü kendi yolu ve partisi ile öğündüğü için yalnız kendilerinin müslüman olduklarını, doğru yolda bulunduklarını zannederler.
Halbuki Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’lerinde şöyle beyan buyurur:
“Her kim Rahman olan Allah’ın zikrinden göz yumarsa, biz ona şeytanı musallat ederiz. Artık o onun ayrılmaz bir arkadaşıdır. Hiç şüphesiz ki şeytanlar o insanları yoldan çıkarırlar. Onlar da kendilerinin hidayete erdirilmiş olduklarını zannederler.
Nihayet o bize geldiği zaman der ki ‘Ey şeytan! Keşke benimle senin aranda gün doğusu ile batısı kadar uzaklık olsaydı. Ne kötü arkadaşmışsın sen.” (Zuhruf: 36-37-38)
Aziz ve muhterem kardeşlerim!
“Hakikat Vakfı” bu vakfın ismidir. Sakın ha, bunu yolumuza atfederek bölücülüğe sapmayın. Sakın sizde bir isimle bir bölücü daha türemesin.
Gayemiz “İSLÂM”dır, isim değil.
Muradımız “HAZRET-İ ALLAH VE RESUL’Ü”dür, bölücülerden herhangi biri değil.
Biz kendimizi Hazret-i Allah ve Resulü’ne boyun bükenlerin hizmetçisi olarak ilân etmişizdir, efendisiyiz dememişizdir. Rızâ-i ilâhîden başka hiçbir gayemiz yoktur. İslâm’dan daha büyük şeref olamaz.
Bizim yolumuzun diğer yollardan asıl ayrılış noktası şudur.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:
“Sizden hiçbir ücret istemeyenlere uyun, onlar doğru yoldadırlar.” buyuruyor. (Yâsin: 21)
Ne para toplarız, ne de talebelerden ücret alırız. Bütün yaptığımız iş ve icraatlar kendi gayretlerimizledir. Çalışanlar yalnız rızâ-i ilâhî için çalışırlar.
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde:
“Sizden bir kimse rızkından firar etse bile, rızık ölüm gibi kendisini bulur.” buyuruyorlar. (Münâvî)
Vakfın şartlarından birisi olarak da “Kimseden bir şey istemeyin, geleni reddetmeyin.” diye ilân etmişizdir. Onlar ise avuç açmakla geçiniyorlar. İsteyip de topluyorlar. Bu doğru değildir.
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz diğer Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyuruyorlar:
“Cenâb-ı Allah haris (aç gözlü) ve çekiştirilen (tenkit edilen) isteyicilere buğzeder.” (C. Sağir)
“El açıp isteyenler, o el açıp istemelerindeki zül ve hakareti bilselerdi dünyâda hiçbir zaman dilencilikte bulunmazlardı.” (C. Sağir)
“Haberiniz olsun ki, dünyâ mel’undur. İçindekiler de mel’undur. Ancak Allah-u Teâlâ’yı zikretmek ve O’nun rızâsına uygun şeylerle, bilen ve öğreten kimse müstesnâdır.”(Tirmizî, Zühd, 14)
Biz hiç kimseye bağlı değiliz, kimseden de bir şey beklemiyoruz. Biz ancak Hazret-i Allah ve Resul’üne -sallallahu aleyhi ve sellem- sığınırız. Onun içindir ki cesaretle konuşuyoruz. Kimseden de korkumuz yok.
Biz “İLÂHÎ GÖRÜŞ BİRLİĞİNE DAVET” ederiz. Gelenlerin gönüllerine Hazret-i Allah ve Resul’ünün -sallallahu aleyhi ve sellem- muhabbetini ve emirlerini koymaya, her türlü bölücülükten arındırmakla yalnız Hazret-i Allah ve Resul’ünde -sallallahu aleyhi ve sellem- birleştirmeye, aralarında gerçek bir kardeşliğin tesisine gayret ederiz.
Devlet ittifaktan doğar, devletsizlik ise nifaktan.
Müslümanların birbirine yaklaşmaları, birleşmeleri, aralarında bir dayanışma husule gelmesi en büyük arzumuzdur.
Hakk Celle ve Alâ Hazretlerimiz’den niyaz ederim ki fakirin bu arzularını basiret sahibi din kardeşlerimin ibret kulaklarına ulaştırsın, feyiz ve bereketini de ihsan buyursun.
Muhakkak iç ve dış din ve vatan düşmanlarına karşı yekvücud olmamız lâzım.
Size iki numune veriyorum: Birisi Bediüzzaman Hazretleri, diğeri Hacı Süleyman Efendi. Bu zatların icraatlarına dikkat ederseniz; ne maddeye tapmış, ne de siyaset batağına batmış görürsünüz.
Amma bugün “nurcuyuz, süleymancıyız” diyenler onların izinden ayrılmışlardır.
Birer madde abidesi olmuşlar. Ve diğerleri de böyledir.
Şayet siz de menfaate tapar, siyasete dalarsanız; iyi bilin ki mânâyı bırakmış, dalâlet batağına batmış olursunuz.
Şu Âyet-i kerime size bu hususta yeter;
“Allah hiç kimsenin göğsünde iki kalp yaratmamıştır.” (Ahzab: 4)
Ki, birini muhabbet-i Mevlâ’ya, diğerini muhabbet-i mâsivâ’ya hasretsin, bir kalpte iki sevgi yaşamaz.
Bunların icraatlarına bakıyorum. Bilhassa Ramazan-ı şerif’te dükkan dükkan dolaşıyorlar. Birer madde âbidesi olmuşlar, dilenciliği meslek haline getirmişler. Bunlar huzur-u ilâhiye nasıl çıkacaklar, bunun hesabını nasıl verecekler? Gerçekten bu İslâm dini için büyük bir lekedir. Bu hareketleri ile hem gayr-i müslimlere karşı İslâm’ı küçük düşürüyorlar, hem de yeni İslâm’a ısınanları soğutuyorlar.
Halbuki rızâ yolunda çalışırsak; Allah-u Teâlâ da dilerse lütfuyla tecelli eder, bir nur âbidesi yapar. Fakat rızâyı bırakıp madde peşinde koşarsak madde âbîdesi oluruz.
“Helâl lokma, vücutta ibadetle nur olur. Nurdan da hikmet husule gelir. Harama gelince; iç âlemi tahrip eder, kötülüğe tahrik eder.”
Hadis-i şerif’lerinde Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz buyururlar ki:
“Fakir ve ihtiyacı olmaksızın el açıp isteyerek yediğin şey ateştir.” (C. Sağir)
“Üç günlük kuvvete malik olan kimse için dilenmek helâl olmaz.” (Münâvî)
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurur:
“Sen o münafıkları gördüğün zaman, kalıpları hoşuna gider ve söylerlerse, dediklerine kulak verirsin. Sanki onlar direk olmuş keresteler gibidirler. Her gürültüyü, korkularından kendi aleyhlerinde sanırlar. Onlar düşmandırlar; onun için (kendilerine emniyet etme) onlardan sakın. Allah kahretsin onları!.. Hakdan nasıl çevriliyorlar?”(Münafikun: 4)
Bölücüler ve Fâiz:
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’lerinde fâizi şiddetle yasaklamıştır:
“Fâizi yemeyiniz.” (Âl-i imran: 130)
Süleymancılar ise fâizin alınabileceğini söylemekle (Kemal Kacar, Tercüman Gazetesi 7/12/1989 ) emr-i ilâhîye ters düşüyorlar.
Diğer taraftan:
“Ümmetimden bir taife olur ki, şarap içerler ve şarabın ismini değiştirip istedikleri bir isim ona takarlar.” (C. Sağir)
Hadis-i şerif’inde beyan buyurulduğu üzere, süleymancılar da fâize başka isim takmak suretiyle kendi kitaplarına göre fâizi helâl kabul ediyorlar ve yiyorlar. Çünkü onların kitapları ayrıdır, kendi kitaplarına göre hüküm veriyorlar. Dinleri ayrıdır, kendi dinlerine göre amel ediyorlar. Partileri ayrıdır, kendi partilerine göre hareket ediyorlar.
Fâizciler hakkında buyurulan hem lafzî hem de mânevî tehditler, hemen hemen hiçbir tahrim âyetinde bu kadar şiddetli yer almış değildir:
“Fâiz yiyenler -fâiz ticaret gibidir- dedikleri için kıyamet günü kabirlerinden şeytan çarpmış gibi ihtiyaçlar içinde kalkacaklardır.
Oysa Allah alış-verişi helâl, fâizi haram kılmıştır. Bundan böyle kime Rabbinden bir öğüt gelir ve fâizcilikten vazgeçerse, geçmiş günahları kendisine ve hakkındaki hüküm de Allah’a âittir.
Kim de tekrar fâize dönerse onlar cehennemliktirler. Orada ebedî olarak kalacaklardır. Allah fâizle kazanılanı eksiltir, bereketini tamamen giderir. Sadakası verilen malları ise artırır. Allah küfrân-ı nimette bulunan günahkâr hiç kimseyi sevmez.” (Bakara: 275-276)
“Ey iman edenler! Allah’tan sakınınız. Eğer imanınızda gerçek iseniz, fâizden arta kalanı bırakın almayın. Yok eğer fâizi terketmezseniz, bunun Allah’a ve Peygamber’ine açılmış bir savaş olduğunu bilin. Eğer fâiz almaktan tevbe ederseniz, ana paranız yine sizindir. Böylece ne kimseye haksızlık etmiş ne de haksızlığa uğramış olursunuz.”(Bakara: 278-279)
Hazret-i Allah’a ve Resul’üne -sallallahu aleyhi ve sellem- harp ilan etmiş olan bu kimseler, en şiddetli bir dil ile lânetlenmişlerdir.
Süleymancıların bu gibi yanlış fikirleri kendi kitaplarına göredir. Bunlar Ahkâm-ı ilâhî’yi hükümsüz hâle getirip kendi hükümlerini ahkâm yerine koyuyorlar. Buna rağmen hiç kimseden tepki yok. Ve bunlara hâlâ müslüman gözüyle bakıyorsunuz. Bunun içindir ki, cidden büyük bir gadab-ı ilâhî’ye uğramaktan korkuyoruz.
Kurtuluşu arayanlar Hazret-i Allah ve Resul’ünün emirlerine riayet etsinler.
Cenâb-ı Fahr-i Kâinat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz ise Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyuruyor:
“Faiz yetmiş çeşit günahtır. Bunların en hafifi erkeğin kendi anası ile zinâ etmesi günahı kadardır.” (İbn Mace-Ticaret-58)
“Allah faizi yiyeni, yedireni, şahitlerini ve kâtibini lânetlemiştir.” (Tirmizî)
“Faiz yiyenlerle zekât vermeyenleri cehennem ateşi ile müjdele.” (Münâvî)
Hazret-i Allah’ın hükmü bu. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in emri de bu. İşte onların kitabı başka.
Kemal Kacar bu Âyet-i kerime’leri inkâr ettiği için otomatikman küfre kaymıştır. Kendisi küfre kaydığı gibi, ona tâbi olanlar da küfür batağına kaymıştır.
Diğer taraftan topladıklarını zevk ve sefâ yolunda, süse ve lükse harcarlar. İsraf ise haramdır.
Âyet-i kerime’de:
“Yeyin, için, fakat israf etmeyin. Çünkü Allah israf edenleri sevmez.” buyuruluyor. (A’raf: 31)
Talebeleri âlet ederek topladıklarını kendi arzuları istikametinde harcadıkları için, emanete hıyanet etmiş oluyorlar. Bu ise münafıklık alâmetidir.
Biz de iftarlar tertip ediyoruz. Yüzlerce kişi geliyor. Ve fakat hiç kimse soyulmuyor, hiç kimseden bir lira bile istenmiyor. Herkes kendi evine gelir gibi gelir ve gider…
Cuma Namazı ve Bölücüler:
“Cuma namazı kılınmaz.” diyenlere gelince;
Eğer bu Din-i mübin bir avuç bölücülerin zanları gibi olsaydı, şimdiye kadar ne dinde bir esas kalırdı, ne de Cuma’nın esamesi kalırdı. Yahudilerin Tevrat’ı, Hıristiyanların İncil’i bozdukları gibi olurdu.
Cuma namazı farz-ı ayındır. Cuma günü ise müslümanların bayramıdır. Kur’an-ı kerim’de hususiyetle bir Cuma Sûresi mevcuttur. Hazret-i Allah bu Sûre-i şerif’in 9 ve 10’uncu Âyet-i kerime’lerinde kesin olarak şöyle emir buyurmaktadır:
“Ey iman edenler! Cuma günü namaz için ezan okunduğu zaman hemen Allah’ı zikretmeye koşun. Alış-verişi, işi-gücü bırakın. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.
Namaz kıldıktan sonra yeryüzüne dağılın, Allah’ın fazlından nasibinizi arayın. Allah’ı çok zikredin ki kurtuluşa eresiniz.”
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:
“Her kim Cuma namazını üç kere zaruretsiz terkederse Allah-u Teâlâ onun kalbini mühürler.” (Tirmizî)
“Bir takım kimseler ya Cuma namazlarını terketmekten vazgeçerler veya Allah-u Teâlâ onların kalplerini muhakkak ki mühürleyecektir. Sonra da onlar gafillerden olurlar.”(Müslim)
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in beyanı bu. Onlar ise, bu Hadis-i şerif’leri dinlemeyip, hiçe sayıyorlar. Bunun için bunların kitapları ayrıdır. Kendi kitaplarına göre hüküm veriyorlar. Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif esastır. Lâfa lüzum yok. Doğru sözlü iseler, Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’lerle dâvâlarını isbat etsinler. Aksi halde yalancı olduklarını siz de bilin, onlar da bilsinler.
Diğer Hadis-i şerif’lerde ise şöyle buyururlar:
“Ey insanlar! Şunu da muhakkak bilin ki, Allah-u Teâlâ Cuma’yı içinde bulunduğunuz şu yılımın şu ayında, şu gününde ve makamımda kıyamet gününe kadar farz kılmıştır. Binaenaleyh her kim benim hayatımda veya benden sonra adil veya zalim bir imamı olduğu halde, Cuma namazını hafife alarak veya farziyetini inkâr ederek terk ederse, Allah onun dağınık işlerini toplatmasın, iki yakasını bir yere getirmesin ve işinde bereket vermesin. Haberiniz olsun ki o kimsenin namazı yoktur. İyi biliniz ki o kimsenin zekâtı da yoktur. Haccı ve orucu da yoktur. İyi biliniz ki onun iyiliği de yoktur. Nihayet tevbe edinceye kadar. Her kim tevbe ederse Allah-u Teâlâ da onun tevbesini kabul eder.” (İbn-i Mâce)
Ey yalancı bölücü! Seni bu fetva makamına kim tayin etti? Yalan söylemediğini ispat için bu Hadis-i şerif’e cevap ver. Ama siz yalancısınız, Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’e cevap veremezsiniz. Ancak kendi kitaplarınıza göre süsleyip, püsleyip halkın önüne sunarsınız. Çünkü şeytan da bunu size süslü gösterdi.
Bir Hadis-i şerif’te de:
“Üç Cuma’yı zaruretsiz terkedenler münâfıklardan sayılır.” buyuruluyor. (Taberâni)
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz böyle buyurduğu halde, onlar Hadis-i şerif’lerin hükümlerine rıza göstermiyorlar. Ve müslümanları münafıklığa sevkediyorlar.
Bir Hadis-i şerif’te şöyle buyuruluyor:
“Her zamanın hükümdarına itaat et, her imamın arkasında namaz kıl. Ashabımdan hiç birisine sövüp-sayma.” (C. Sağir)
Bir Âyet-i kerime’de ise:
“Size peygamber neyi verdiyse onu alınız. Neden nehyetti ise ondan kaçınınız.” buyuruluyor. (Haşr: 7)
Hazret-i Allah’ın ve Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in emri bu.
Allah-u Teâlâ bölücülük yapanları:
“Fırka fırka olup dinlerini parça parça edenlerle senin hiçbir ilgin yoktur. Onların işi Allah’a kalmıştır. Sonra O, yaptıklarını kendilerine haber verecektir.” (En’am: 159)
Âyet-i kerime’siyle kulluğuna kabul etmiyor.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz ise:
“Ayrılık yapan bizden değildir.” (Münâvi)
Hadis-i şerif’iyle ümmetliğe kabul etmiyor.
Onlar ise emr-i ilâhî ile emr-i peygamberîyi hiçe sayarak tayin edilmiş imamı kabul etmiyorlar. Sizi kim tayin etti?
Bunun için bu yetmişiki fırka dış düşmandan daha büyük, daha çok İslâm’ı tahrip ve tahrif yapıyor. Bu din, babanızın dini mi ki arzunuzla hareket ediyorsunuz? Hüküm vermek yalnız Allah’a mahsustur.
Âyet-i kerime’de:
“Yaratmak da emretmek de O’na mahsustur.” buyuruluyor. (A’raf: 54)
Hadi bu Âyet-i kerime’ye cevap ver! Siz kendi kitabınıza göre konuşuyorsunuz. Biz ise Hazret-i Allah’ın kitabına göre konuşuyoruz. Doğru sözlü iseniz Âyet-i kerime ile cevap verin, aslâ lâf kabul etmiyoruz.
Herkesin zannı kabul edilseydi, yetmişiki fırka değil, binlerce fırkaya ayrılırdı.
Dâr-ül Harp – Dâr-ül İslâm:
Sual:

“Memleketimizin dâr-ül harp olduğunu söylüyorlar. Doğru mudur?”

Cevap:
Hayır. Burası İslâm diyarı olduğu için dâr-ül harp olamaz. Helâli helâl, haramı da haram bilmek gerekir. Kimse helâli haram, haramı helâl yapamaz.
Dâr-ül harp demekle Kur’an-ı kerim’in hükmünü kaldırmak istiyorlar. Mâdem ki dâr-ül harp diyorlar, neden harp açmıyorlar? İslâm diyârıdır. Çünkü devlet erkânının ve milletin çoğunluğu, elhamdülillah yüzde doksandokuzu müslümandır. O halde nasıl dâr-ül harptir diyebiliriz? Temsil olarak Almanya’yı ele alalım. Bu kadar müslüman Türk işçisi çalıştığı halde İslâm diyârı mıdır, küfür diyârı mıdır?
Elbette küfür diyarıdır. Niçin? Bütün devlet erkânı ve milletin ekserisi gayr-i müslim olduğu için. Burada haramı haram, helâli helâl bilmek gerekir. Allah-u Teâlâ’nın haram kıldığı haramdır. Harama helâl demek küfürdür. Üstelik dâr-ül harptir diyenler, bütün hükümet erkânına ve millete küfür damgasını vuruyorlar da, şu Hadis-i şerif’in kapsamına girdiklerinin farkında bile değiller.
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde :
“Bir kimse müslüman kardeşine fısk ve küfür isnad etmesin. Zira o kimsede bu haller yoksa, sözler sahibine döner.” buyuruyorlar. (Tirmizî, iman, 16)
Onlar yalnız kendilerini müslüman zannediyorlar. Ve her bölücü bunu bahane ederek halkı kendilerine çekip çevirmeye çalışıyor. Bu suretle din kardeşliğini, İslâm birliğini, güzel vatanımızı paramparça yapmak istiyorlar. Parçalamak isteyenleri, değil suçlamak, elimizden gelse elini ve dilini uzatanları hemen men ederiz.
Biz bunu daha evvel de izah etmiştik. “Ben, hükümet Hazret-i Allah’ın bütün emirlerine uyuyor demiyorum. Maaş da almıyorum. Sadece fitne ve bölücülük edenleri nifaktan ittifaka davet ediyorum.”

Zira Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde:
“Sizden bir kimse çirkin bir iş görürse onu eliyle derhal değiştirsin. Eğer buna gücü yetmezse dil ile değiştirsin. Buna da gücü yetmezse bâri kâlbiyle buğzetsin. Bu ise imanın en zayıf derecesidir.” buyurmuşlardır. (Müslim, iman, 78)
Gerçek mânâda bütün bu sözlerimiz bilmeyerek bir bölücü grubun içine girip hakikat zannıyla çalışan temiz ve nezih kardeşlerimize izah ve iknâ maksadıyla söylenmiştir.
Yarın huzur-u ilâhî’ye çıktıklarında büyük vebal altında kalıp şiddetli azab göreceklerinden, vicdanımızdan kopup gelen hislerimizi beyan ediyoruz.
Sual:

“O halde memleketimiz dâr-ül İslâm mıdır?”

Cevap:
Dâr-ül İslâm’dır denilebilmesi için, ilâhî hükümlerle hükmetmek şarttır. Bir hükümet erkânı bu hükümleri değiştirmeye ve azınlıkta olan küfürü savunanları kaldırmaya güç yetiremezse Dâr-ül İslâm denilemez. O hâlde nedir? Dâr-ül harptir denilemediği gibi Dâr-ül İslâm’dır da denilemez.
O hâlde ne yapmamız lâzım? Bunu bizzat Allah ve Resul’ünden öğrenelim:
“Ben Allah’ım. Benden başka ilâh yoktur. Sizi idare edenlerin sahibi ve meliklerin melikiyim. Onların kalbleri benim kudret elimdedir.
Eğer kullar bana itaat ederlerse, ben de onları onlara rahmet kılarım, merhamet ve şefkatle muamele ederler. Yok eğer kullar bana isyan ederlerse, ben de onları onlara belâ ederim. Kalblerini kin ve gazapla onlara çeviririm. En kötü azap ile azap ederler.
Binaenaleyh sizi idare edenlere karşı sövmekle, beddua etmekle meşgul olmayınız. Fakat nefislerinizi beni zikretmekle, bana dua ve tazarru ile meşgul ediniz. Böylece ben de onların hakkından gelirim, sizi onların şerrinden korurum.” (Mişkât-ül Mesabih: 3721)
Bugün müslümanların eziyet altında oluşu, sefâhat ve kabahat içinde oluşlarından ileri geliyor. Eğer biz samimi olarak Hazret-i Allah’a sığınsak, Hazret-i Allah onlara bu fırsatı vermez. Sefâhat içinde yaşadığımız için başımıza bu haller geliyor. Bu hâle suçumuzdan ötürü düşmüş oluyoruz. Bu felâketleri kendi elimizle hazırlamışızdır.
Bir insanın kendini beğenmesi veya hased etmesi ilâhî emirleri dinlememek olacağından helâkine vesile olur.
Halbuki Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:
“İyilik ve takvâ üzerine yardımlaşınız, kötülük ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayınız.” buyurmuştur. (Mâide: 2)
O halde Allah-u Teâlâ muhakkak iyilikte birleşmeyi emir buyururken; bizim Allah ve Resul’ünde birleşmemiz mi daha hayırlıdır, yoksa her bölücüye ayrı ayrı tâbi olup, paramparça olmamız mı? “Elbette birliktir.” diyeceksiniz.
O hâlde sizi Allah ve Resul’üne davet ediyoruz. İç ve dış düşmanlarımıza karşı koyabilmemiz için.
Zira devlet ittifaktan, devletsizlik ise nifaktan doğar.
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde:
“Bir mü’min diğer mü’min kardeşi için birbirine kenetlenen tuğlalar gibidir. Birbirinden kuvvet alır.” buyuruyorlar. (Münavî)
Esasen; faiz alan, kumar oynayan, içki içen bir kimse ve tesettüre riayet etmeyen bir kadın, bunlar haramdır diyemez. Niçin? Kendisi yaptığı için.
Asla kimseye garaz ve düşmanlığımız yoktur. Sorulan sualleri Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’lerle cevaplandırmak zorundayız.
Biz onlara cevap vermiyoruz. Hazret-i Allah ve Resul’ünden kim daha güzel cevap verebilir?
Beşeriyeti uyandırmak için Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’lerle hep hakikati neşrediyoruz.
Bu ikazlarımızdan dolayı Hazret-i Allah’a şükür ve bize teşekkür etmeleri gerekmez mi?
Daha evvel de söylediğimiz gibi, biz Hazret-i Allah ve Resul’ünden mâdâ kimseden çekinmeyiz. Hüküm Hazret-i Allah ve Resul’ünündür. Mahlûkun hiçbir hükmü yoktur, sözleri de muteber değildir.
Ey kardeş!
Bu hakikatları ne zaman görüp ne zaman uyanacaksın!
Ebû Said-el Hudrî -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif’te Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:
“Sizin aranızda öyle zümreler türeyecektir ki; siz onların namazlarının yanında kendi namazlarınızı, oruçlarının yanında kendi oruçlarınızı, iyi işleri yanında kendi iyi işlerinizi küçük göreceksiniz. (Yani onların yaptığı işler dıştan sizinkinden üstün gibi görünecektir.)
Onlar Kur’an da okuyacaklar. Fakat Kur’an (ın) feyzi onların boğazlarından öteye geçmeyecektir. (Yalnız dilde kalacaktır.) Nitekim onlar, okun yaydan çıktığı gibi dinden çıkacaklar. Okun sahibi (avı delip geçen) okun demirine bakar (kana benzer) bir şey göremez. Sonra ağaç kısmına bakar, bir şey göremez, yelesine bakar, orada da kan izi göremez. Daha sonra (acaba ava dokunmadı mı?) şüphesiyle, kirişe gelen ve fok denilen çatal yerine bakar, orada da bir iz göremez.” (Buharî. Tecrid-i sarih: 1783)
Zan, nam, makam ve menfaate taptıkları için dinden kaymışlardır. İşte bu Hadis-i şerif’ler “âlimim” diye “fâkihim” diye geçinen fâsıklar hakkındadır.
Siz bölücülerin âlim olduklarını zannediyorsunuz, cahil olduklarını görmüyorsunuz.
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde:
“Şüphesiz bu ilim (Tefsir ve hadis gibi mühim ilimler üzerine kurulmuş fer’î ve Şer’î hükümler) dininizdir. Böyle mühim bir emri alacağınız kimselere dikkat edin.” buyuruyorlar. (C.Sağir)
Âlimlerin en faziletlisi bu âlemin en faziletlisi olduğu gibi, insanların en şerlisi de kötü âlimlerdir.
Bir Hadis-i şerif’te şöyle buyuruluyor:
“Şerlilerin en şerlisi kötü âlimlerdir, iyilerin en iyisi de iyi âlimlerdir.” (Dârimî)
Hazret-i Ali -radiyallahu anh- Efendimiz buyururlar ki:
“Ben size Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-den bir şey haber verdiğimde onu hakikat olarak kabul ediniz. O’nun dilinden yalan uydurmaktansa gökten düşerek ölmem bana daha hoş ve sevimli gelir. Ancak harp gibi hayırlı bir hile olursa, onun için söyleyeceğim sözler müstesna. Çünkü harp hiledir. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- den kulağımla duydum şöyle buyurdular:

“Âhir zamanda yaşları küçük, tecrübeleri kıt, aklını kötüye kullanan bir zümre yetişecektir. Onlar, iyiler gibi peygamberin tebligâtından Âyet ve Hadis’ten bahsedeceklerdir. Fakat onlar, tıpkı okun hedefini delip geçtiği gibi İslâm’dan hemen çıkıvereceklerdir. İmanları boğazlarından ileri geçmez.
Siz onlara nerede rastgelirseniz hemen öldürünüz. Zira bunları öldürene kıyamet gününde sevap vardır.” (Buharî – Tecrid-i Sarih: 1472)
Hazret-i Ali -radiyallahu anh- Efendimiz’den rivayet edilen bir başka Hadis-i şerif’lerinde Cenâb-ı Fahr-i Kâinat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyururlar:
“İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecektir ki, İslâm’ın yalnız ismi, Kur’an’ın ise resmi kalacak. Mescidler dış görünüşleri ile mâmur, fakat içleri hidayetten mahrum olacak.
Onların âlimleri gök kubbe altındakilerin en şerlileridir. Fitne onlardan çıktı ve yine onlara dönecektir.” (Beyhakî)
Onlar, dini kendilerine uydurmaya çalışırlar. Madde ve maksat, mevki ve şöhret uğruna dinden çıktıkları gibi, başkalarını da çıkarmaya çalışırlar.
“Onlar âhiret karşılığında dünyâ hayatını satın alan kimselerdir.” (Bakara: 86)
Âyet-i kerime’sinde beyan buyurulduğu üzere bunlar dünyâyı âhirete tercih eden din hırsızlarıdır. Bir de bu haller ile kendilerini halkın en faziletlisi gibi göstermeye çalışırlar.
Hadi bu Âyet-i kerime’ye Âyet-i kerime ile cevap ver!
Önderdir zannediyorsun, fakat İslâm dininde bir bozguncu olduğunu görmüyorsun.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:
”SİZİN İÇİN DECCAL’DEN DAHA ÇOK DECCAL OLMAYANLARDAN KORKARIM.
- Onlar kimlerdir?

SAPTIRICI İMAMLARDIR.” (Ahmed b. Hanbel)
Dünyâda iken kendilerine tâbi olanları yoldan çıkarıp saptıran liderler; kendilerine uymalarından gurur duydukları kimselerle beraber o gün cehenneme atılırlar.
Âyet-i kerime’lerde şöyle buyuruluyor:
“O zaman küfür öncüleri azabı görünce, kendilerine uyanlardan hızla uzaklaşıp giderler ve aralarındaki bütün bağlar kopar. Onlara uyup arkalarından gidenler ‘Ah ne olurdu, bir daha dünyâya gitmemiz mümkün olsaydı da, şimdi onların bizden uzaklaştıkları gibi biz de onlardan uzaklaşmış olsaydık!’ derler.
Böylece Allah onlara bütün yaptıklarını hasretler ve pişmanlıklar halinde gösterecektir. Onlar cehennemden çıkmayacaklardır.” (Bakara: 166-167)
“Onlar birbirlerini suçlayıp çekişirler. İleri gelenlere ‘Siz bize sağdan gelir, suret-i haktan görünürdünüz.’ derler. Onlar da ‘Hayır, zaten siz inanan kimseler değildiniz. Bizim sizi zorlayacak gücümüz yoktu, siz kendiniz azgın bir topluluk idiniz. Artık Rabbimizin sözü bize hak oldu. Azabımızı muhakkak tadacağız. Evet sizi biz kışkırttık, çünkü kendimiz azgındık.’
O halde o gün hepsi azapta müşterektirler.” (Saffat: 27-32)
“Tat bakalım! Hani sen kendince çok üstün, çok şerefli bir kimse idin.” (Duhan: 49)
Bir taraftan yahudiler, bir taraftan hıristiyanlar, bir taraftan komünistler dinimize saldırıp dururken, bir taraftan da bunlardan daha tehlikeli olan bu yetmişiki fırka İslâm dinine en büyük darbeyi vuruyorlar. Bu gibi kimseler güyâ din-i mübin’i onlar temsil ediyorlarmış gibi görünerek, şeytana itaat etmekle, Ümmet-i Muhammed’i bölmeye çalışıyorlar. Üstelik bunu İslâm namına yapıyorlar ve kendilerini müslümanların ön safında zannediyorlar. Menfaat, mevkii, nam için İslâm dini’ni âlet ediyorlar. Gayeleri bozgunculuk ve bölücülüktür. Bu gibilerin tahripleri dış düşmandan daha büyük ve daha tesirlidir.
Kimisi çıkar “Memleketimiz Dâr-ül harptir, Cuma ve Bayram namazları kılınmaz, faiz alınabilir.” der.
Diğeri “Zekâtı bize verin” diyerek fakirin kapısını kapatır.
Öteki “Bugün Hacc emiri olmadığı için yapılan Hacc sahih değildir.” der.
Bir başkası kumar oynar, kumarın câiz olduğunu söyler.
Bir diğeri “İçki hakkında kesin âyet yoktur.” der.
Kimi de “Tesettürün Kur’an-ı kerim’de olmadığını” iddia eder.
Kimisi “Refah’tan başka İslâm yok.”der.
Kimisi “En büyük benim.” der, büyüklük taslar.
Ve buna mümasil Hazret-i Kur’an’ın birçok ahkâmını esasından çıkarmaya, içten içe yıkmaya çalışırlar.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:
“İnsanlar kabul edip girdikten sonra Allah’ın dini hakkında tartışmaya girişenlerin iddiâ ve delilleri Rabb’leri katında hükümsüzdür. Onlara bir gazab vardır ve çok çetin bir azab da onlar içindir.” buyuruyor. (Şurâ: 16)
Allah-u Teâlâ’nın emr-i ilâhî’si olduğu bir şeyde, mahlûkun hükmü yoktur. Bu noktada akıl yürütmek yersizdir.
Âyet-i kerime’lerde şöyle buyurulmaktadır:
“O’nun sözlerini değiştirebilecek kimse yoktur.”
“Hüküm yücelerin yücesi Allah’ındır.” (Mümin: 12)
“Rabbinizden size indirilene uyun.” (A’raf: 3)
Kişi dine uymak zorundadır, din ona uymaz. Ya inanacak müslüman olacak, veya inkâr edecek kâfir olacak. Başka bir tevil yolu yoktur.
Âyet-i kerime’de buyuruluyor:
“Ayrılığa düştüğünüz herhangi bir şeyde hüküm vermek Allah’a mahsustur. İşte benim Rabbim olan Allah budur. Ben ancak O’na güvenirim ve yalnız O’na sığınırım.” (Şûrâ: 10)
Bütün insanlar, cinler ve melekler dahi bir Âyet-i kerime’ye karşı çıksalar hepsi kâfir olurlar. Onlar ise bunca Âyet-i kerime’ye karşı çıkıyorlar da ilâhî hükümleri hiçe sayan bu sapıklara hâlâ dindardır zannıyla bakıyorsunuz, oysa koyu bir bölücü olduğunu görmüyor musunuz?
Asıl gayemiz, Nûr-i Muhammedî’nin yayılması, müslüman kardeşlerimizin Allah ve Resul’ünde birleşmesidir.
Tefrikaya düşüren bölücü ve tahripçilere emniyet ve iktidâ etmeyiniz. Zira onlar “Cumayı kıldırmamak”la müslümanları münafıklığa, “Fâiz almak helâldir.” diyerek küfre itiyorlar.
Kur’an-ı kerim’de zekât verilecek yerler apaçık belirtildiği halde, gayesi dışında menfaatleri için zekât topluyorlar.
Bu hareketleri ile hem İslâm’ı aslından uzaklaştırıyorlar, hem Ümmet-i Muhammed’in bölünmesine, hem de güzel vatanımızın parçalanmasına sebep oluyorlar.
Gerçekten Allah ve Resul’ünde birleşelim ki, iç ve dış düşmanlara karşı mücadele edelim.
Bu Âyet-i kerime’lerle, bu gerçeklerle, kendi tuttukları yolun vicdanlarında bir muhasebesini yapıp kararlarını versinler. Ya Âyet-i kerime’lere inanacaklar, bölücülükten vazgeçecekler; ya da inkâr edecekler, yoldan çıktıklarını kabul edecekler.
Vay bölücülerin haline!
Herhangi bir bölücü bu beyanlarımıza cevap vermek istediği zaman, her Âyet-i kerime ve her Hadis-i şerif’e, Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’le cevap vermek mecburiyetindedir. Nasıl ki biz onların durumunu Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’le beyan ediyorsak!…
Onlar lâfla ancak birbirlerini kandırırlar. Bizim için mühim olan hükm-ü ilâhiyedir. Âlim ilmiyle cevap verir. Münafık da küfürle cevap verir. İçindeki küfrünü dışarıya çıkarır.
En üstün meziyet, İslâm’da emrolunduğu gibi hizmet, müslümanım demek en büyük şereftir.
“İnsanları Allah’a çağıran, kendisi de salih amel işleyen ve doğrusu ben müslümanlardanım diyen kimseden daha güzel sözlü kim olabilir.” (Fussilet: 33)
Bize diyorlar ki “Siz bu beyanları ne cesaretle yaptınız, korkmuyor musunuz?”

Evet, Allah’tan korktuğum için yapıyorum. Bu âciz kulunu dilerse alır, dilerse bırakır. Bu bizim için farksızdır.
Hiç kimseye aslâ garaz ve düşmanlığımız yoktur. Fakat hiç kimsenin küfrüne rıza gösterenlerden de değilim.
Mühim olan “Ey kulum! Müslümanları kendilerine çekip fitne çıkaran, Ümmet-i Muhammed’i paramparça yapan bölücüleri görmedin mi? Onlara karşı ne gibi bir müdahalen oldu?” suâline karşı “Yâ Rabbelâlemin! Bu hâdim-i dervişân, Ümmet-i Muhammed’e yönelen fitne ateşini elimden geldiği kadar söndürmeye çalıştım. Kullarını Allah ve Resul’ünde toplamak ve birleştirmek için tâkatim nisbetinde gayret ettim. Rızândan gayrı kimseden bir şey beklemedim ve korkmadım.” diyebileyim.
Hakikat yolunu arayana yolunu tarif etmeye çalışıyoruz.
Uyan ey kardeş!
Allah-u Teâlâ’nın fermân-ı ilâhisi ile bölücülerin, bozguncuların sözünü bir tutuyorsun. Onlara kulak veriyorsun, ilâhi emirleri nazar-ı itibâra almıyorsun. Yetmişüç fırkanın yetmişikisinin dalâlette olduğunu, ateşte olduğunu hesap etmiyorsun. Hakk’ın emriyle halkın sözünü ne zaman ayırdedeceksin? Sana hakikatı hep Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’lerle açıklıyoruz. Bu sapıklıklardan kurtul artık. Onların koyu müslüman olduklarını zannediyorsun, halbuki koyu zındık olduklarını, dalâlet ehli olduklarını bilmiyorsun.
Ey halk!
Siz susuyorsunuz. Amma küfre rıza gösterdiğinizin farkında bile değilsiniz. Acaba bu vebalin altından nasıl kalkacaksınız?
Bölücülerin küfre kaydıklarını bu Âyet-i kerime’lere bakarak haklarında rahat hüküm verebiliyorum.
Bizim verdiğimiz gibi, siz de Hazret-i Allah ve Resul’üne inanıyorsanız Âyet-i kerime’lere dikkat edin ve onların hakkında rahat hüküm verin. Biz size Allah-u Teâlâ’nın onlar hakkındaki beyanlarını bildiriyoruz ve açıklıyoruz, kendi içtihadım değil.

İSLAM DİNİNDE BÖLÜCÜLERE ARKA ÇIKANLAR




BÖLÜCÜLERE ARKA ÇIKANLAR

“Size ne oluyor ki, münafıklar hakkında (küfür üzere olduklarına ittifak etmeyip) iki fırkaya ayrılıyorsunuz?
Halbuki Allah onları kendi ettiklerinden dolayı başaşağı etmiştir. Allah’ın saptırdığını doğru yola getirmek mi istiyorsunuz? Allah’ın saptırdığı kimseye sen aslâ yol bulamazsın!”
(Nisâ Sûresi, 88. Âyet-i kerime)
İmanı ve İslâm’ı kabul etmeyen kimse apaçık kâfirdir. Artık onu İslâm kardeşliğinin içerisine dahil etmek, müslüman demek, Allah-u Teâlâ’nın Âyet-i kerime’lerini inkâr etmek demektir.
“Bir kimse müslüman kardeşine fısk ve küfür isnad etmesin. Zira o kimsede bu haller yoksa, sözler sahibine döner.” (Buhari)
Hadis-i şerif’i mucibince inanan bir müslümana küfür isnad etmek insanı küfre götürdüğü gibi, iman dairesinde olmayan bir kâfiri iman hudutları içine koymak da insanı küfre götürür. Neden küfre götürür? Karşıdaki alenen küfrettiği halde İslâm dairesine sokmak istediği için, bile bile söylediği için, Allah-u Teâlâ’nın koyduğu hudutları kaldırdığı için kâfir olur.
Onların dediği olsaydı, Allah-u Teâlâ’nın melekler ve peygamberler göndermesine, kitaplar salmasına lüzum kalmazdı.
Bunların inişi, iman ile küfrün ayrılmasıdır. Onlar ise iman ile küfrü birleştirmeye çalıştıkları için otomatik olarak küfre giriyorlar.
Bunun içindir ki, küfrünü alenen ilân eden ve küfrü ile iftihar eden bir kimseye bile bile ‘Bu müslümandır.’ demek küfürdür.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’lerinde buyurur ki:
“Resulüm! De ki: Size amelce en çok ziyana uğrayanları bildirelim mi? Dünya hayatında çalışmaları boşa gitmiştir. Oysa onlar iyi yaptıklarını sanıyorlardı.
İşte onlar, Rablerinin âyetlerini ve O’na kavuşmayı inkâr edenlerdir. Bu yüzden amelleri boşa gitmiştir. Kıyamet günü biz onlar için bir terazi kurmayız. (Onlara hiç değer vermeyiz.)” (Kehf: 103-104-105)
İslâm dini ilk insan ve ilk peygamber Hazret-i Âdem Aleyhisselâm ile başlamış, Hazret-i Muhammed Aleyhisselâm’a gelince de kemalini bulmuş ve son şeklini almıştır.
Âyet-i kerime’lerde şöyle buyurulmaktadır:
“Hakk’a yönelerek kendini Allah’ın insanlara yaratılıştan verdiği dine ver. Zira Allah’ın yaratışında değişme yoktur. Bu, dimdik ayakta duran bir dindir. Fakat insanların çoğu bilmezler.” (Rum: 30)
“Kim İslâm’dan başka bir din ararsa, onunki katiyyen kabul edilmeyecek ve o ahirette kaybedenlerden olacaktır.” (Âl-i imran: 85)
Kitabımız Kur’an-ı kerim’in o zamandan bu zamana kadar hiçbir kelimesi, hiçbir harfi, hiçbir noktası bile değişmemiştir. Cenâb-ı Hakk onu muhafaza edeceğini ferman buyurmaktadır:
“Bir zikir olan Kur’an’ı biz indirdik ve onun koruyucusu da elbette biziz.” (Hicr: 9)
İslâm dini kıyamete kadar payidar olacaktır, Allah-u Teâlâ dinine yardımını değişik tezahürlerle sürdürecektir:
“Onlar Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek isterler. Halbuki kâfirler istemese de, Allah nurunu tamamlayacaktır.” (Saf: 8)
İslâm’a girdikten sonra küfrü gerektiren söz ve hareketlerde bulunan kişiler hakkında, rücu etmedikleri takdirde tartışma yapmak gereksizdir.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:
“Size ne oluyor ki, münafıklar hakkında (küfür üzere olduklarına ittifak etmeyip) iki fırkaya ayrılıyorsunuz?
Halbuki Allah onları kendi ettiklerinden dolayı başaşağı etmiştir. Allah’ın saptırdığını doğru yola getirmek mi istiyorsunuz? Allah’ın saptırdığı kimseye sen aslâ yol bulamazsın!”(Nisâ: 88)
Ey bu bölücülere arka çıkanlar! Allah-u Teâlâ’nın bu kadar apaçık emir ve beyanları karşısında siz hâlâ bunlara müslüman gözü ile mi bakacaksınız? Onlara arka çıkmakla yukarıdaki Âyet-i kerime’nin muhatabı olduğunuzun farkında mısınız? Bu cehennemlikleri İslâm’a dahil etmeye çalışmanız, sizin dalâlette olduğunuzu gösterir. Âyet-i kerime’leri bilmiyorsunuz, gerçekte iman etmiyorsunuz.
Allah-u Teâlâ Kur’an-ı kerim’inde:
“Fırka fırka olup dinlerini parça parça edenlerle senin hiçbir ilgin yoktur. Onların işi Allah’a kalmıştır. Sonra O, yaptıklarını kendilerine haber verecektir.” (En’am: 159)
Âyet-i kerime’si ile onları dinden çıkarıp attığını beyan ediyor. Siz ise bu Âyet-i kerime’leri inkâr edip “Onlar dindedir.” diyorsunuz, bölücüleri Din-i İslâm’a sokmaya çalışıyorsunuz, İslâm’mış gibi göstermeye gayret ediyorsunuz.
Allah-u Teâlâ Müminun Sure-i şerif’i 52-56. Âyet-i kerime’lerinde onların dinlerinin, kitaplarının ayrı olduğunu, onların sapık olduğunu beyan ediyor. Siz ise bu Âyet-i kerime’leri inkâr edip “Onların dinleri, kitapları tamamdır, sağlamdır.” diyorsunuz. Siz Allah-u Teâlâ’dan daha iyi mi biliyorsunuz? Yoksa bu sözünüzle küfrünüzü mü ilan ediyorsunuz?
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:
“Onların çoğu Allah’a iman etmişler, fakat müşrik olarak yaşarlar.” buyuruyor. (Yusuf: 106)
Siz ise bu Âyet-i kerime’leri inkâr edip “Hayır, onlar müşrik değil, müslümandır.” diyorsunuz.
Halbuki Âyet-i kerime’de:
“Eğer onlara uyarsanız, siz de müşrik olursunuz.” buyuruluyor. (En’am: 121)
Allah-u Teâlâ:
“Hepiniz topluca, sımsıkı Allah’ın ipine sarılın, parçalanıp ayrılmayın.” (Âl-i imran: 103)
Âyet-i kerime’si ile parçalanmamayı emir buyurur. Halbuki bu bölücüler dinimizi ve vatanımızı bölmeye çalışıyorlar. Siz ise Allah-u Teâlâ’nın bu emr-i şerif’ine itiraz ediyorsunuz, dolayısı ile inkâr etmiş oluyorsunuz. Onları müslüman gibi göstermeye çalışmakla bu bölücülere arka çıkıyorsunuz, parçalanmaya yol veriyorsunuz. Acaba bu vebalin altından nasıl kurtulacaksınız?
Diğer bir Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra, parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın. Onlar için kıyamet günü büyük bir azap vardır.” (Âl-i imran: 105)
Siz ise bu Âyet-i kerime’leri inkâr edip dinlerini parçalayan bu bölücüleri İslâm’mış gibi kabul ediyorsunuz, bir nevi Allah-u Teâlâ’ya karşı geliyorsunuz.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:
“Allah’a ve Resul’üne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin. Sonra korku ile zaafa düşersiniz ve kuvvetiniz elden gider.” buyuruyor. (Enfâl: 46)
Siz bu Âyet-i kerime’yi inkâr edip parçalanmayı mı tasvip ediyorsunuz?
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:
“Hepiniz O’na yönelin ve O’ndan korkun, namaz kılın, müşriklerden olmayın. Onlar ki dinlerinde ayrılığa düşüp fırka fırka oldular. Her bölük her parti kendi tuttuğu yoldan memnundur, yanında bulunan (din veya kitapla) sevinmektedir.” buyuruyor. (Rum: 31-32)
Allah-u Teâlâ “Siz onlar gibi olmayın!” diye emrettiği halde, siz bunlara müslümandır diyorsunuz ve bunlarla oluyorsunuz. Bu Âyet-i kerime’leri inkâr ediyorsunuz.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:
“İnsanlar ilk önce bir tek ümmet idiler. Sonradan ayrılığa düştüler.
Eğer Rabbinden ezelde bir takdir geçmemiş olsaydı, ihtilâfa düştükleri şeyler hakkında hüküm çoktan verilmiş olurdu.” buyuruyor. (Yunus: 19)
Buradan anlaşılıyor ki, Allah-u Teâlâ bölücülere ne kadar gadaplanmış! Siz bu Âyet-i kerime’yi inkâr edip onlara hoş nazarıyla bakıyorsunuz.
Hazret-i Allah ve Resulullah Aleyhisselâm’ın müsamaha ile karşılamadığı dini hükümlerde müsamahalı davranmak küstahlıktır, ancak dinden çıkan bir kimsenin yapabileceği bir cürettir.
Allah-u Teâlâ’nın bunca emirlerine rağmen, bunlara aldırmayıp hoşgörülü olanların bu hali gafletlerinden mi, cehaletlerinden mi, imanlarından mı geliyor?
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:
“İşte bu benim dosdoğru yolumdur. Siz ona uyun. Başkaca yollara gidip de onlar sizi Allah’ın yolundan ayırmasın.” buyuruyor. (En’am: 153)
Bunlar ise Allah-u Teâlâ’nın dinini bıraktılar. Kendi uydurdukları sapık yollara saptılar. Siz bu yoldan sapanları, dünyaya tapanları müslüman olarak göstermeye çalışıyorsunuz. Bu hareketiniz Hazret-i Allah’ın bu Âyet-i kerime’lerine ters düşmüyor mu?
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:
“Aralarında çıkan gruplar, birbirleriyle ayrılığa düştüler. Acıklı bir günün azabı karşısında vay o zulmedenlerin haline!” buyuruyor. (Zuhruf: 65)
Allah-u Teâlâ’nın bölücüler hakkındaki beyanı ve azabı budur. Onlara nasıl gadaplandığını, nasıl cezalandıracağını da beyan buyuruyor. Siz ise bunları savunmaya kalkışıyorsunuz. Bunları hâlâ müslüman görüyorsunuz. Allah-u Teâlâ’nın Âyet-i kerime’lerini hiçe sayarak, kendi zannınıza dayanarak hüküm verdiğinizden, siz de onlarla beraber olursunuz. Azapta müşterek olduğunuzun farkında bile değilsiniz.
Çünkü siz Allah-u Teâlâ’nın açık açık emir ve fermanlarına itiraz ediyorsunuz. İtiraz ise inkârdır. İnkâr ise küfürdür, küfrün cezası ise cehennemdir.
Büyük bir imtihan karşısındasınız. Ya Hazret-i Allah’a ve Kelâmullah’a iman edeceksiniz, veyahut ki bölücülere inanacaksınız.
Allah-u Teâlâ İslâm dininde kimlerin kardeş olduklarını beyan buyuruyor ve iman edenlere duyuruyor:
“Küfürden vazgeçip tevbe eder, namazı kılar, zekâtı verirlerse artık onlar din kardeşinizdir. Biz bilen bir kavme, âyetlerimizi böyle açıklıyoruz.” (Tevbe: 11)
“Hazret-i Allah’a ve Resul’üne inandım, bölücülükten vazgeçtim.” dedikleri zaman o müslüman olur. Aksi halde, Hazret-i Allah kulluğuna, Resulullah Aleyhisselâm da ümmetliğine kabul etmediğine göre, o istediği kadar müslümanım desin hükümsüzdür.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:
“Fırka fırka olup dinlerini parça parça edenlerle senin hiçbir ilgin yoktur.” (En’am: 159)
Bu ilâhi bir hükümdür, bir emirdir.
“Semi’nâ ve etâ’nâ” Ben bu emri işittim ve itaat ettim, hiçbir bölücü ile ilgim yoktur.
Biz Hazret-i Allah’ın emirlerine uyarız ve itaat ederiz. Biz halka bağlı değiliz. Hepsi gelmiş, hepsi gitmiş bizi ilgilendirmez.
Biz sadece bize emrolunanı işlemekle mükellefiz. Allah-u Teâlâ hidayeti dilediğine verir.
Gayemiz bütün müslümanların Hazret-i Allah ve Resul’ünde birleşmelerine gayret etmek ve bölücülükten kurtarmaktır.

ALLAH-U TEÂLÂ’NIN MÜMİNLERİN BİRLEŞMELERİNİ EMİR BUYURDUĞU HALDE AYRILIK YAPANLARIN HAKKINDA VERDİĞİ HÜKÜM VE CEZALAR




ALLAH-U TEÂLÂ’NIN MÜMİNLERİN BİRLEŞMELERİNİ EMİR BUYURDUĞU HALDE 
AYRILIK YAPANLARIN HAKKINDA VERDİĞİ HÜKÜM VE CEZALAR


“Allah’ın emrine aykırı davrananlar, başlarına bir belânın gelmesinden veya kendilerine çok elemli bir azap isabet etmesinden sakınsınlar.”
(Nûr Sûresi, 63. Âyet-i kerime)
EN’AM SÛRESİ. ÂYET: 159
“Fırka fırka olup dinlerini parça parça edenlerle senin hiçbir ilgin yoktur. Onların işi Allah’a kalmıştır. Sonra O, yaptıklarını kendilerine haber verecektir.”
Bu Âyet-i kerime bütün bölücülerin İslâm dâiresinden atıldıklarına dair hudut çizmektedir.
Allah-u Teâlâ onları kulluğundan tardetmiş, dininden atmış, Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-ine de tardetmesi için emir buyurmuştur. “Benim onlarla ilgim yok, senin de olmasın.”
Bu emr-i ilâhî kıyamete kadar şamildir. Çünkü Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-in vekilleri kıyamete kadar devam edecek.
Bir Hadis-i şerif’lerinde:
“Allah-u Teâlâ bu ümmete her yüzyıl başında dinini yenileyecek bir müceddid gönderir.” buyuruyorlar. (Ebû Davud)
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz de onları:
“Ayrılık yapan bizden değildir.” (Münavî)
Hadis-i şerif’i ile ümmetliğe kabul etmiyor.
Bu şuna benzer; bir baba çocuğunu evlatlıktan reddetmiş, nüfusundan da sildirmiş. Artık o evlat her ne kadar “Ben filan kişinin oğluyum.” dese bile mirastan mahrum edilmiştir.
Bunlar da imandan ve İslâm’dan mahrum edilmişlerdir.
Allah-u Teâlâ rahmet kapılarını onların üzerine kapamış, bölücüler hakkında hükmünü vermiş, âkibetlerini açık olarak beyan etmiştir.
Ebû Hüreyre -radiyallahu anh- Hazretleri bu Âyet-i kerime’nin ümmet-i Muhammed hakkında nazil olduğunu söylemiştir.
Müfessir Elmalı’lı Hamdi Yazır Efendi’nin bu Âyet-i kerime hakkındaki beyanları şöyledir:
“Dinin bazı ahkâmını tanıyıp bazısını tanımayarak parçalayan; veya dinlerini tevhid-i Hakk’ta toplamayıp muhtelif emeller, mâbudlar, metbûlar (liderler) ve türlü türlü yollarla çatallandıran, hak dinden ayrılmaya kalkışanlar, içtihadlarını tevhid için değil tefrik için sarfedenler, her biri ayrı bir lidere ve nefislerinin arzularına taraftarlık ederek fırka fırka olup yahudi ve hırıstiyanlar gibi tefrikaya düştüler.
Ne teessüf ki müslümanlar da bu hallere düşmüşlerdir.
Nitekim Aleyhisselâtü Vesselâm Efendimiz buyurmuştur ki:
“Yahudiler yetmişbir fırkaya ayrıldı, birinden başka hepsi cehennemdedir. Hıristiyanlar yetmişiki fırkaya ayrıldı, birinden başka hepsi cehennemdedir. Ümmetim de yetmişüç fırkaya ayrılacaktır, birinden başka hepsi cehennemdedir. O bir fırka-i nâciye ise benim ve ümmetimin üzerinde gittiğimiz yolda gidenlerdir.”
Bundan şu anlaşılır ki yahudilerden bir, hıristiyanlardan bir, müslümanlardan bir olmak üzere üç fırka-i nâciye yoktur. Her zaman için bir fırka-i nâciye vardır ki, o da Peygamber Aleyhisselâm’ın ve ashabının yürüdükleri tarik-ı hak ve sırat-ı müstakim olan tevhid (birlik) yolunda yürüyenlerdir.
Diğerlerine gelince, sen onlardan hiçbir şeyle âlâkalı değilsin. Dinlerini tefrik edenlerden ve fırka fırka olanların fırkalarından, hallerinden ve felâketlerinden ne mesulsün, ne haklarında Allah’tan bir şey sorup istemeye salâhiyetin vardır, ne onların sana tutunmaya ve gittikleri yolu sana isnad etmeye hakları vardır, ne de senin onlara şefaat etmeye salahiyetin vardır.
Onlara yapılacak iş, tatbik olunacak emir yalnız Allah’a aittir. Ne yapacağını ancak O bilir. Sonra zamanı gelince onlara ne yaptıklarını haber verecektir.” (Hak dini Kur’an dili. Cilt: 3 Sh. 2110-2111)
Bu bölücüler İslâm için değil, isim için çalıştıklarından, Allah-u Teâlâ onları reddetmiştir. Biz İslâm için çalışırız, onlar isim için çalışırlar.
İyi bilin ki bizim onlarla hiçbir ilgimiz yoktur. Onlarla muhatap değiliz, onları Hazret-i Allah ile muhatap bırakıyoruz. Ya inanacak iman edecek, saâdet-i ebediyeye kavuşacak ve sonra da bize teşekkür edecek. Veyahut inanmayıp küfür batağına batacak. Bu vebal kendisine aittir.
Allah-u Teâlâ’nın emir ve hükümlerini yerleştirmek istiyorum ve Allah-u Teâlâ’nın Âyet-i kerime’lerine iman etmeye davet ediyorum. Eden eder, kalan kalır. Sadece tebliğe memurum.

MÜMİNUN SÛRESİ. ÂYET:  52-53-54-55-56
“Şüphesiz sizin bu ümmetiniz bir tek ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim. O halde benden korkun.
Amma ne var ki insanlar din hususunda kendi aralarında parçalara bölündüler, çeşitli kitaplara ayrıldılar. Her bölük, her parti kendi tuttuğu yoldan memnundur, yanında bulunan (din veya kitapla) sevinmektedir.
Şimdi sen onları bir süreye kadar kendi sapıklıklarıyla başbaşa bırak!
Kendilerine verdiğimiz servet ve oğullar ile onların iyiliklerine koştuğumuzu mu zannediyorlar? Hayır, onlar işin farkında değiller.”
Bu Âyet-i kerime’leri daha önceleri sık sık arzetmiştik. Fakat dimağınıza iyice yerleştirmek için, Allah-u Teâlâ’nın çizdiği hudutları çiğneyerek dinden çıkan bu bölücülerin durumlarını şimdi size izah edeceğiz.
52. Âyet-i kerime:
“Şüphesiz sizin bu ümmetiniz bir tek ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim. O halde benden korkun.”
Bu Allah kelâmıdır, Ahmet’in Mehmet’in beyanı değil.
Cenâb-ı Hakk inananları tek ümmet kabul ediyor ve bu teklikten ayrılanlar huduttan ayrılmış oluyor. Onlar bu emr-i ilâhiyi dinlemediler ve korkmadılar. Yetmişüç fırkadan yetmişikisi huduttan böyle çıktı. Allah-u Teâlâ’nın emrine uymadıklarından ve ters düştüklerinden, dinden çıktılar.
53. Âyet-i kerime:
“Amma ne var ki insanlar din hususunda kendi aralarında parçalara bölündüler, çeşitli kitaplara ayrıldılar. Her bölük her parti kendi tuttuğu yoldan memnundur, yanında bulunan (din veya kitapla) sevinmektedir.”
Dinden murad isimleri, kitaptan murad ise zan ve tüzükleridir.
İslâm’dan çıktıktan sonra her bir bölücü birer isim yaptı. Bu isimler birer dindir. Oysa İslâm’da bir tek ümmet bir tek din vardır.
“Allah katında din İslâm’dır.” (Âl-i imran: 19)
Allah-u Teâlâ’nın yanında makbul olan din yalnız budur.
Kitaba gelince; İslâm dininin kitabı birdir, o kitap Hazret-i Kur’an’dır. Onların kitapları ise kendi zanlarına göre uydurdukları hüküm ve tüzükleridir. Allah-u Teâlâ burada açık olarak işaret ediyor. Murad-ı ilâhî budur, bunu böyle bilmemiz lâzımdır.
Onların dini ayrıdır, kitapları ayrıdır. Her bölük kendi dinine göre kendi kitabına göre hareket ediyor. Böylece dinden çıkıyorlar ve bundan pek memnundurlar, aralarında bununla seviniyorlar. Hepsine sor, hepsi de kendi tuttukları yoldan memnundur. Bu yoldan onları alıkoymak da mümkün değil.
54. Âyet-i kerime:
“Şimdi sen onları bir süreye kadar kendi sapıklıklarıyla başbaşa bırak.”
Allah-u Teâlâ burada bölücülerin ne kadar sapık olduğunu ve dalâlet batağında yüzdüğünü bir bir beyan buyuruyor ve iman edenlere duyuruyor.
55-56. Âyet-i kerime:
“Kendilerine verdiğimiz servet ve oğullar ile onların iyiliklerine koştuğumuzu mu zannediyorlar? Hayır, onlar işin farkında değiller!”
Buradaki murad-ı ilâhî, Allah-u Teâlâ bunlara karşı o kadar gazaba gelmiş ki, bunlara bolluk verme ile dalâlet batağında daha rahat yüzmelerini, daha büyük azapla yakalamak için bol günah işlemelerini sağlamaktadır. Çünkü dünya Allah-u Teâlâ’nın yanında sevimsizdir. Amma bu sapıkların, bu gafillerin farkında da olmadıklarını buyuruyor, iman edenlere duyuruyor.
Diğer Âyet-i kerime’lerde şöyle buyuruluyor:
“Âyetlerimizi çekişmeye dalanları gördüğünde onlardan yüz çevir.” (En’am: 68)
“Bırak onları, yesinler, zevk alsınlar, arzu onları oyalayadursun. Yakında bilecekler!” (Hicr: 3)
Nitekim dinini dünyaya satan, kendilerine mahsus din kuran, işleri güçleri halkı soymak ve yolmak olan bu bölücüler zevk ve sefâ ile yaşarlar ve bu hayatın hiçbir zaman ellerinden gitmesini istemezler. Allah-u Teâlâ’nın dini yıkılsın, kendi dinleri ayakta kalsın isterler. Çünkü Allah-u Teâlâ’nın kelâmı, onların dalâlette olduklarını göstermektedir. Bunun içindir ki Allah-u Teâlâ’ya şirk koşmuşlardır ve bunlar apaçık birer müşriktir.
Ve bunlara meyil dahi eden bunlardandır.
“Onların malları da çocukları da seni imrendirmesin. Çünkü Allah bunlarla dünya hayatında onların azaplarını artırmayı ve canlarının kâfirler olarak güçlükle çıkmasını istiyor.” (Tevbe: 55)
Bu Âyet-i kerime’de de görüldüğü gibi, Allah-u Teâlâ gerçekten bunlara o kadar gazaba gelmiş ki; onları büyük bir azapla yakalamak için, nefislerinin arzularını yerine getirmekte ve bol günah işlemelerine imkan vermektedir. Deccal’e vereceği gibi.
Bir Âyet-i kerime’de de şöyle buyuruluyor:
“Allah’ın emrine aykırı davrananlar, başlarına bir belânın gelmesinden veya kendilerine çok elemli bir azap isabet etmesinden sakınsınlar.” (Nûr: 63)
Bu Âyet-i kerime’lerle, bu gerçeklerle, kendi tuttukları yolun vicdanlarında bir muhasebesini yapıp kararlarını versinler. Ya Âyet-i kerime’lere inanacaklar, bölücülükten vazgeçecekler; ya da inkâr edecekler, yoldan çıktıklarını kabul edecekler. Açık olarak küfrü kabul etmiş olacaklar.
Vay bölücülerin haline!
Cenâb-ı Fahr-i Kâinat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde:
“Doğrusu kitaplılar kendi dinlerinde yetmişiki fırkaya ayrıldılar. Bu ümmet ise yetmişüç fırkaya bölünecektir. Biri hariç diğerleri cehennemliktir.” buyururlar. (Ahmed bin Hanbel)
Fakat bu bölücüler yahudileri de hırıstiyanları da geçtiler, yetmişüç fırkaya ayrıldılar.
Bölücüler Müminun Sûre-i şerif’inin 52-56. Âyet-i kerime’lerini çürütüp hükümsüz hale getirmek ve kendi dinlerini ayakta tutmak için, çeşitli yollara başvuruyorlar.
Ezcümle bu Âyet-i kerime’lerin güya yahudiler hakkında nâzil olduğunu iddia etmeleri bunun bir ifadesidir.
Halbuki gerek Âyet-i kerime’lere gerekse Hadis-i şerif’lere bakıldığında, müfessirin-i izâm hazeratının beyanlarına dikkat edildiğinde, Ümmet-i Muhammed’e âit olduğu görülür.
Diğer taraftan “Sebebin hususiyeti hükmün umumiyetine mâni değildir.” kaidesi unutulmamalıdır. Çünkü Kur’an-ı kerim’de mevcut olan her hüküm, kim hakkında nâzil olursa olsun, Ümmet-i Muhammed’e de şâmildir.
Kelâmullah sanki asırların ve devirlerin kitabı değilmiş gibi “Sebeb-i nüzul!.. Sebeb-i nüzul!..” diye diye bu ilâhî fermanı ondört asır öncesi hadiselere hasretmek, Kur’an-ı kerim’i ifsad etmek için ancak bölücülerin başvurdukları bir âdettir.
“Halbuki Kurân-ı Azîmüşan kendisini bütün insanlığa duyurmak ve anlatmak için nazil olmuş ve duyurmuştur. Ancak, onun mânâları ihata olunup bitirilemez. Bir mânâsı inkişaf ederken arkasından bir mânâ daha, arkasından bir mânâ daha yüz gösterir. Nurunun aydınlığı içinde gizlilik zuhur eder.
Mümine hitap ederken kâfire bir inzar fırlatır. Kâfiri inzar ederken mümine bir tebşir nüktesi uzatır. Avama hitap ederken havassı düşündürür. Âlime söylerken câhile dinletir, câhile söylerken âlime dokundurur. Geçmişten bahsederken geleceği gösterir. Bugünü tasvir ederken yarını anlatır. En sade müşahedelerden en yüksek hakikatlere götürür. Müminlere gaybı anlatırken, kâfirleri halden bizar eder. Ve bütün bunları hâle, makama, mekâna, zamana, mevzua göre en uygun en lâtif kelimelerle ifade eder.” (Hak dini Kur’an dili)
Müminun Sûre-i şerif’inin 52-56. Âyet-i kerime’lerinin iniş sebebi hakkında muhtelif tefsirlerin beyanları:
Kâdî Beydâvî Tefsiri:
“Dinlerini parçalayıp muhtelif dinler hâline koydular. Her hizip her cemaat, kendine din edindiği inanç tarzını beğenip rahatlığını duyar ve ‘Hak üzere biziz’ diye itikat eder. Onları ölünceye kadar battıkları bu cehaletlerinde terket. Onlara verip imkanlar sağladığımız mal ve evlâdı, zannediyorlar mı ki kendileri hayırlar sağlasınlar diyedir. Hayır! Onlar bunun istidraç olduğunu anlayacak şuur ve fetanette değildirler.”
İbn-i Kesir Tefsiri:
“Onlar içinde bulundukları sapıklığı hidayet bilerek sevinirler. Dalâlet batağında helâk olacakları zamana kadar onları bırak, üzülme.
Bu mağrurlar sanıyorlar mı ki onlar servet ve oğulları bizim nezdimizde şerefli ve izzetli oldukları için vermekteyiz? Asla! Zanları yanlış, bekleyişleri boştur. Böyle yapışımız, ancak onlara mühlet verme ve küfürlerini derece derece artırmadır. Malları ve evlâtları hiçbir fayda vermeyecektir.”
Ruh-ul beyan Tefsiri:
“Bütün resullerin ve ümmetlerin dini İslâm dini iken, dinlerini muhtelif parçalara ayırdılar. Bu bölünenlerden her cemaat, seçtikleri dini beğenir, hak din budur diye inanır.” (İsmail Hakkı Bursevi)
Müminun Sûre-i şerif’inin ilgili Âyet-i kerime’lerinin yahudiler hakkında nâzil olduğunu söylemeleri, Allah-u Teâlâ’nın Âyet-i kerime’lerinin hükmünü çürütmektir. Çünkü bu Âyet-i kerime’ler kendi kurdukları dinlerinin içyüzlerini gösteriyor. Kendi dinlerini kuvvetlendirmeye, Allah-u Teâlâ’nın dinini yıkmaya ve kelâmını çürütmeye çalışıyorlar.
Biz de bu hükümleri üzerlerinden kaldırmak isteyen bu bölücülerin önüne, aynı hükmü taşıyan; Hicr: 90-94, Enbiyâ: 92-94 ve Rum: 30-31. Âyet-i kerime’leri sırayla koyuyoruz. Bu müşrikler bu hükümlere ne ad takacaklar?
Bu Âyet-i kerime’lere iman mı edecekler, yoksa küfürde mi kalacaklar diye denemek için bu Âyet-i kerime’leri önlerine sürüyorum.

HİCR SÛRESİ. ÂYET: 90-91-92-93-94
“Biz o bölücülere (azap) indirmişizdir. Onlar Kur’an’ı parça parça edenlerdir. Rabbin hakkı için onlara mutlaka yaptıklarından soracağız. Resulüm! Sen emrolunduğun şeyi açıkça söyle ve müşriklerden yüz çevir.”
Burada Resulullah Aleyhisselâm’a “Söyle!” emri var. Kur’an-ı kerim her asra hitap ettiğine göre, bu hüküm kıyamete kadar şamildir.
Hakikat ile dalâleti ayırmak için, hakikatı söylerken hiç kimseden çekinmemek lâzım.
Bir Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Hiçbir kınayıcının kınamasından korkmazlar.” (Mâide: 54)
Âyet-i kerime’lerden açık olarak anlaşılıyor ki bunlar müşriktirler. Çünkü dış düşmanın cephesi var. Amma bunlar müslüman gibi göründükleri için tahribatları dış düşmandan daha büyüktür.
Allah-u Teâlâ diğer bir Âyet-i kerime’sinde şöyle buyuruyor:
“Onların çoğu Allah’a iman etmişler, fakat müşrik olarak yaşarlar.” (Yusuf: 106)
Görünüşte iman etmiş, fakat müşrik olarak yaşıyorlar.
Bu da bölücü olduklarından ötürüdür. Kendi dinlerini kendi yollarını göstermemek için bu Âyet-i kerime’yi inkâr ediyorlar ve kendilerinin müşrik olmayıp müslüman olarak göstermeye çalışıyorlar.
Ebû Said-i Hudrî -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif’te Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:
“Sizin aranızda öyle zümreler türeyecektir ki; siz onların namazlarının yanında kendi namazlarınızı, oruçlarının yanında kendi oruçlarınızı, iyi işleri yanında kendi iyi işlerinizi küçük göreceksiniz. (Yani onların yaptığı işler dıştan sizinkinden üstün gibi görünecektir.)
Onlar Kur’an da okuyacaklar. Fakat Kur’an’ın feyzi onların boğazlarından öteye geçmeyecektir. (Yalnız dilde kalacaktır.) Nitekim onlar, okun yaydan çıktığı gibi dinden çıkacaklar. Okun sahibi (avı delip geçen) okun demirine bakar (kana benzer) bir şey göremez. Sonra ağaç kısmına bakar, bir şey göremez, yelesine bakar, orada da bir kan izi göremez. Daha sonra (acaba ava dokunmadı mı?) şüphesiyle, kirişe gelen ve fok denilen çatal yerine bakar, orada da bir iz göremez.” (Buharî, Tecrid-i sarih: 1783)
Hadis-i şerif’ten anlaşılıyor ki, bu kadar ibadet ve taatlarına, Kur’an-ı kerim de okumalarına rağmen ok yaydan çıktığı gibi dinden çıkmışlardır. Neden dinden çıktıklarına dair hiçbir iz de yok gibi görünüyor? Fakat Âyet-i kerime’ler incelendiği zaman göreceksiniz ki, sırf bölücü olmalarından dolayı Allah-u Teâlâ onları dinden çıkarıp atmıştır. Artık zanlarının hükmü yoktur.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz gelecekle ilgili hadiseler hakkında bilgi verirken bir noktasında şöyle buyuruyorlar:
“Bir kimse hakkında ne kadar kahraman zattır, ne kadar zarif kişidir, o ne kadar akıllı kimsedir diye övülür. Halbuki onun kalbinde hardal tanesi kadar iman yoktur.” (Müslim, Fiten)
Bu Hadis-i şerif’i burada arzetmekteki gayemiz, siz bunları dıştan dinde kahraman gibi görürsünüz. Oysa ki bunlar sahte kahramandır. Allah-u Teâlâ bunlara hidayet vermemiştir. İmansız olarak yaşarlar, bütün iş ve icraatları gösterişten ibarettir.

ENBİYÂ SÛRESİ. ÂYET: 92-93-94
“Şüphesiz sizin bu ümmetiniz bir tek ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim. O halde bana kulluk edin.
Amma ne var ki insanlar din hususunda kendi aralarında parçalara bölündüler. Halbuki hepsi bize dönecekler.
İnanmış olarak salih amel işleyenlerin ameli inkar edilmeyecektir. Biz onu yazmaktayız.”
Âyet-i kerime’lerin izahı:
“Şüphesiz sizin bu ümmetiniz bir tek ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim. O halde bana kulluk edin.” (Âyet: 92)
Allah-u Teâlâ müslümanları bir tek ümmet kıldığını beyan ediyor ve emrine itaat edilmesini, samimi bir kulluk yapılmasını emir buyuruyor ve bekliyor.
Ve fakat O’nun bu hükmünü ve emrini tanımayanlara, yoldan sapanlara, şeytana tapanlara gelince; onlar artık şeytanın arkadaşıdırlar, Hazret-i Allah ile hiçbir ilgileri kalmamıştır. Cehennemde de hiç şüphe yok ki şeytanla beraber olacaklardır.
“Amma ne var ki insanlar din hususunda kendi aralarında parçalara bölündüler. Halbuki hepsi bize dönecekler.” (Âyet: 93)
Allah-u Teâlâ’nın emirlerini dinlemediler, hükmüne karşı geldiler, fırkalara ayrılıp paramparça oldular. Bu bölücüler bu itaatsızlıklarının cezasını kendileri düşünsünler.
Çünkü:
“Biz Allah içiniz ve yine O’na döneceğiz.” (Bakara: 156)
Kaçacak bir yer var mı?
“İnanmış olarak salih amel işleyenlerin ameli inkâr edilmeyecektir. Biz onu yazmaktayız.” (Âyet: 94)
Allah-u Teâlâ kendisine yönelmiş, ibadet ve taatına devam etmiş olan ihlaslı kullarının her sevabını yazmakla, derecelerini artırmaktadır. Onlara katından büyük mükâfatlar vermeye vaad-i Sübhânisi vardır.
Âyet-i kerime’lerinde şöyle buyurmaktadır:
“Onlar Allah’ın ahdini yerine getirirler, verdikleri sözü bozmazlar. Onlar Allah’ın birleştirilmesini emrettiği şeyi birleştirirler. Rabblerinden korkarlar ve en kötü hesaptan ürkerler.” (Ra’d: 20-21)
Küfrü imana, dünyâyı âhirete, dalâleti hidâyete tercih eden bedbahtlar hakkında ise şöyle buyurulmaktadır:
“Allah’a verdikleri sözü kuvvetle pekiştirdikten sonra bozanlar ve Allah’ın birleştirilmesini emrettiği şeyi ayıranlar ve yeryüzünde fesat çıkaranlar… İşte lânet onlar içindir ve kötü yurt cehennem de onlarındır.” (Ra’d: 25)

RÛM SÛRESİ. ÂYET: 31-32
“Hepiniz O’na yönelin ve O’ndan korkun, namaz kılın, müşriklerden olmayın.
Onlar ki dinlerinde ayrılığa düşüp fırka fırka oldular. Her bölük her parti kendi tuttuğu yoldan memnundur, yanında bulunan (din veya kitapla) sevinmektedir.”
Allah-u Teâlâ kullarının kendisine yönelmelerini, yalnız kendisinden korkmalarını ve kulluk yapmalarını, nefislerini ilâh edinmemelerini emir buyuruyor. Zira bu bir şirktir, yapan müşriktir. Kim ki bu emr-i ilâhiyi dinlemezse, onun Hazret-i Allah ile ve İslâm dini ile ne ilgisi kalır?
Bu Âyet-i kerime’de de Allah-u Teâlâ, dinlerinde ayrılığa düşüp fırka fırka olan bölücülerin müşrik olduğunu ve tuttukları yoldan memnun olduklarını beyan buyuruyor.
Kendi yanında bulunan dinden murad, yaptıkları isimdir. Kitapları ise kendi zanlarına göre uydurdukları hüküm ve tüzükleridir. Bunun böyle olduğunu çok iyi bilin.
Bir Âyet-i kerime’de şöyle buyurulmaktadır:
“Sizin O’nu bırakıp da taptığınız, kendinizin ve atalarınızın adlandırdığı uydurma bir takım isimlerden başka bir şey değildir. Allah bunlara dair hiçbir delil indirmemiştir. Hüküm koyma yetkisi ancak Allah’ındır. O da kendisinden başkasına ibadet etmemenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.” (Yusuf: 40)
Âyet-i kerime’de açık olarak görülüyor ki, her birinin ayrı bir isimle ortaya çıkmaları; ayrı bir din kurduklarını göstermektedir. Bu bakımdan bunlar İslâm dininin tahripçileri ve yıkıcılarıdır. Kâfir dediğin kimse bu tahribi yapamaz ve fakat müslüman zannettiğin bu kâfirler İslâm dinine en büyük düşmanlığı yapıyorlar.
Siz ise hâlâ bunlara müslüman gözüyle bakıyorsunuz.
Sana da yuh olsun!
Onlara meylettiğiniz veyahut müslüman zannını verdiğiniz anda onlardan olursunuz. Çünkü onlar Allah-u Teâlâ’nın kelâmını çürütmek ve hükm-ü ilâhiyi hükümsüz hale getirmek için yarış halindeler.
“Âyetlerimizi hükümsüz bırakmak için yarışırcasına uğraşanlar için de iğrenç ve acıklı bir azap vardır.” (Sebe: 5)
İşte âkibetleri de budur.

Elmalılı Hamdi Yazır Efendi Âyet-i kerime’lerin tefsirinde şöyle buyurmaktadır:
“Onlar ki dinlerini ayırdılar, öbek öbek oldular. Her biri kendi hususiyetine, kendi çıkarına, dar kafası ile kendi kuruntusuna göre bir hevâ ile dinini ayırıp ayrı bir başbuğ arkasına düşerek fırka fırka olmuşlar, her bölük kendilerindekine güvenmektedirler.” (Hak dini Kur’an Dili, Cilt;5 sh.3826)

Görülüyor ki;
Müminun Sûre-i şerif’i 52-56. Âyet-i kerime’leri,
Hicr Sûre-i şerif’i 90-94. Âyet-i kerime’leri,
Enbiyâ Sûre-i şerif’i 92-94. Âyet-i kerime’leri,
Rum Sûre-i şerif’i 30-31. Âyet-i kerime’leri aynı noktayı işaret ettikleri halde ayrı ayrı nazil olmuşlardır. Bölücülerin içi durumlarını ortaya koyuyor. Kaçacak hiç yerleri yok. Hangi birini inkâr edecekler?

ÂL-İ İMRAN SÛRESİ: 19-20
“Allah katında din İslâm’dır. Ancak kendilerine kitap verilenler, kendilerine ilim geldikten sonra birbirlerini çekememezlik yüzünden ayrılığa düştüler. Kim Allah’ın âyetlerini inkâr ederse, bilsin ki Allah hesabı çok çabuk görendir.
Eğer seninle tartışmaya girişirlerse de ki: ‘Bana uyanlarla birlikte ben kendimi Allah’a teslim ettim.’
Kendilerine kitap verilenlere ve kitapsız ümmilere de de ki: ‘Siz de İslâm oldunuz mu?’
Eğer İslâm olurlarsa doğru yolu bulurlar. Yok eğer yüz çevirirlerse sana düşen yalnızca duyurmaktır. Allah kullarını görür.”
Allah-u Teâlâ önceki ümmetlerden kendilerine kitap verilenlerin, kendilerine peygamber gönderilip kitaplar inzâl edilmek suretiyle aleyhlerinde hüccetler, deliller olmasından sonra ayrılığa düştüklerini haber vermektedir.
Burada anlaşılıyor ki, kim Allah’ın kitabında beyan etmiş olduğu hükümleri inkâr ederse, Allah-u Teâlâ onu hesaba çekecek ve bu yalanlamasından dolayı onu şiddetli azaba çarptıracaktır.
Diğer bir Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“De ki: İşte benim yolum budur. Ben Allah’a davet ediyorum. Ben ve bana tâbi olanlar basiret üzerindeyiz. Allah’ı noksan sıfatlardan tenzih ederim. Ben müşriklerden değilim.” (Yusuf: 108)

YUNUS SÛRESİ. ÂYET: 19
“İnsanlar ilk önce bir tek ümmet idiler, sonradan ayrılığa düştüler. Eğer Rabbinden ezelde bir takdir geçmemiş olsaydı, ihtilâfa düştükleri şeyler hakkında hüküm çoktan verilmiş olurdu.”
Allah-u Teâlâ bunlara karşı ne kadar gazaba gelmiş ki, yaratıkları sayılı bir ecele kadar geciktirmemiş olsaydı, gadab-ı ilâhî hemen üzerlerine inecekti.
Ezelden onlara tanınmış bir sürenin dolmasını murad ettiğinden, hemen helâk etmediğini ve fakat bunları er-geç helak edeceğini beyan buyuruyor ve şiddetli bir azap ile azap edeceğini haber veriyor.
Allah-u Teâlâ zâlime mühlet verir, o verilen mühlet sırasında günah işledikçe azabını artırır. O ise bu mühleti kendisi için rahmet zanneder.
Bir Âyet-i kerime’de de şöyle buyuruluyor:
“Bilmiyorum, belki de bu (azabın ertelenmesi) sizi denemek ve bir süreye kadar sizi yaşatıp barındırmak içindir.” (Enbiyâ: 111)
Yani bu bölücülerin yaptıkları yanlarına kâr kalacak sanılmasın. Cezanın gecikmesi, azaplarının artmasına vesiledir.

ŞÛRÂ SÛRESİ. ÂYET:14
“Onlar kendilerine ilim geldikten sonra birbirlerini çekememezlik yüzünden ayrılığa düştüler.
Eğer belirli bir süre için Rabbinin verilmiş bir sözü olmasaydı aralarında hemen hükmedilerek iş bitirilmiş olurdu.”
Buradan anlaşılıyor ki Allah-u Teâlâ onlara karşı ne kadar gazaba gelmiş!
Bir taraftan kulluğundan tardetmiş, diğer taraftan da en şiddetli bir azabı onlara hazırladığını beyan buyurmuş.
Bunlar da bölücülükte sevinedursunlar. Bunlara uyanlar da ibret alsınlar. Çünkü aynı azabı onlar da tadacaklar. Uymak şöyle dursun, onlara meyletmek dahi helâk olmaya kâfidir.
Bir Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Azabı gördükleri zaman kimin yolunun sapık olduğunu bilecekler.” (Furkan: 42)
Amma kaçıp kurtulmak ne mümkün?
Âyet-i kerime’lerde şöyle buyurulmaktadır:
“Fırkalar kendi aralarında ayrılığa düştüler. O büyük güne şahid olunduğu zamanda vay o kâfirlerin haline!
Bizim huzurumuza çıkacakları zaman ne iyi duyarlar ve ne iyi görürler! Fakat o zalimler bugün apaçık bir sapıklık içindedirler.
Resulüm! Hâlâ gaflet içinde bulunanları ve hâlâ inanmayanları, işin bitmiş olacağı o hasret günü ile uyar.
Şüphesiz ki biz bütün yeryüzüne ve üzerinde bulunanlara vâris olacağız. Onlar bize döndürülecekler.” (Meryem: 37-40)

BAKARA SÛRESİ. ÂYET: 213
“İnsanlar bir tek ümmet idi. Bu durumda iken Allah (doğru yolda olanları) müjdelemek, (yoldan sapanları da) uyarmak üzere peygamberler gönderdi.
Ayrılığa düştükleri hususlarda insanlar arasında hüküm vermeleri için, onlarla beraber içinde gerçekleri taşıyan kitap da indirdi.
Oysa kendilerine kitap verilmiş olanlar, kendilerine apaçık deliller geldikten sonra, sırf birbirlerini çekememezlik yüzünden ayrılığa düştüler. Bunun üzerine Allah, kendi izniyle ayrılığa düştükleri şeyleri inananlara gösterdi.
Şüphesiz ki Allah dilediğine doğru yolu gösterir.”
Allah-u Teâlâ İsrailoğullarına nimet olarak peygamberler ve ilahî kitaplar göndermişti. Fakat onlar ayrılığa düştüler, dünyevî arzulara daldılar, bu büyük nimetten kendi kendilerini mahrum bıraktılar.
Bu Âyet-i kerime ile müslümanlara bu hususta özellikle İsrailoğullarının durumuna bakıp ibret almaları ve uyanık olmaları tavsiye edilmektedir. Bunlar bu tavsiyeye uymak şöyle dursun, daha büyük bir sapıklığa, daha büyük bir azgınlığa ve daha büyük bir kâfirliğe daldılar.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in dualarından birisi de şöyle idi:
“Ey Allah’ım! Ayrılık yapmaktan, münafıklıktan ve kötü ahlâktan sana sığınırım.” (Ebû Davud)
İşte bu bölücüler ibret almadılar, bunlardan daha ileri giderek yetmişüç fırka oldular.
Vah bunların haline! Çünkü bunlar Hazret-i Allah’a meydan okumaya çalışıyorlar.
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:
“Âhir zamanda öyle kimseler türeyecektir ki, bunlar dinlerini dünyalığa âlet edeceklerdir. İnsanlara karşı koyun postuna bürünmüş gibi yumuşak ve güzel huylu görünürler. Dilleri şekerden bile tatlıdır, amma kalpleri kurt gönlü gibidir. Aziz ve Celil olan Allah-u Teâlâ bu gibi kimseler için şöyle buyuruyor:
Bunlar acaba benim sonsuz affediciliğime mi güveniyorlar, yoksa bana karşı meydan mı okuyorlar? Ululuğum hakkı için, onlara öyle ağır bir musibet vereceğim ki aralarında bulunan yumuşak başlılar şaşa kalacaklar.” (Tirmizî)
Bu Hadis-i şerif’i bir inceleyin, bir de bu bölücülerin icraatlarına bakın! İsterken koyun postuna bürünüyorlar, aldıktan sonra da kurt kesiliyorlar. Hepsi milyarder oldu.
Ve Ümmet-i Muhammed’e en büyük düşman kesilerek İslâm dininin çürümesine, yok olmasına gayret ediyorlar.

ZUHRUF SÛRESİ. ÂYET: 65
“Aralarında çıkan gruplar, birbirleri ile ayrılığa düştüler. Acıklı bir günün azabı karşısında vay o zulmedenlerin hâline!”
Bunca Âyet-i kerime’ler onlara hitap ettiği halde hiç birine aldırış etmiyorlar. Üstelik bu bölücülüğü İslâm namına yapıyorlar ve kendilerini müslümanların ön safında gibi göstermeye çalışıyorlar. Gayeleri bozgunculuk ve bölücülük. Bütün bölücüler böyledir.
İyi bilin ki onlar cehenneme girenlerin öncüsüdürler. Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’lere iman ediyorsanız bunu göreceksiniz.
Allah-u Teâlâ bunları nasıl acıklı bir azaba müstehak edeceğini ve acıklı bir azapla karşılaştıracağını açıkça beyan buyuruyor:
“İşte böyle… Çünkü onlar Allah’ın indirdiğinden tiksinip hoşlanmamışlardır. Bunun için Allah onların amellerini boşa çıkarmıştır.” (Muhammed: 9)
Hazret-i Allah da onlardan hoşlanmamıştır.
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:
“Allah-u Teâlâ’ya muhabbetin alâmeti zikrullahı sevmek, buğzunun alâmeti zikrullahı sevmemektir.” (C.sağir)
Bu Hadis-i şerif de Allah-u Teâlâ’nın onlara buğzettiğine dâir açık bir delildir. Çünkü onlar Hazret-i Allah’ın zikrinden göz yummuşlardır. Küfürlerini yaymaya çalışmaktadırlar.

ŞÛRÂ SÛRESİ. ÂYET: 16
“İnsanlar kabul edip girdikten sonra Allah’ın dini hakkında tartışmaya girişenlerin iddia ve delilleri Rableri katında hükümsüzdür. Onlara bir gazap vardır ve çok çetin bir azap da onlar içindir.”
Bütün insanlar, cinler ve melekler dahi Allah-u Teâlâ’nın bir tek Âyet-i kerime’sine karşı çıksalar hükümsüzdür. Çünkü hüküm vermek yalnız Allah-u Teâlâ’ya aittir, mahlukun hükmü yoktur.
Âyet-i kerime’sinde:
“Yaratmak da emretmek de O’na mahsustur.” buyuruyor. (A’raf: 54)
Binaenaleyh bir tek Âyet-i kerime’yi hükümsüz saydıkları zaman, iyi bilin ki İslâm dini ile hiçbir ilgileri kalmaz.
Bunca Âyet-i kerime’leri önlerine serdiğimiz halde; kalpleri mühürlenmiş, gözlerine perde çekilmiş, kulakları sağır edilmiş kimseler, hiçbir set tanımıyor. İşte bunlar cehennemliktir.
En büyük gadab-ı ilâhîye maruz kaldıkları husus, Allah-u Teâlâ’nın kesinlikle yasak etmiş olduğu şeylere “Allah-u Teâlâ böyle emrediyor.” diye kendi zanlarını ortaya koymaya çalışmalarıdır.
Allah-u Teâlâ bir Hadis-i kudsî’de şöyle buyurur:
“Yasak ettiğim şeylerin dışında, kullarıma ihsan ettiğim her şey onlar için helâldir. Binaenaleyh hiçbir kimse Allah’ın helâl kıldığını haram kılamaz. Ben bütün kullarımı hakkı kabule müsait olarak yarattım. Fakat şeytan bunlardan bazılarına geldi de, onları hak olan dinlerinden bâtıla ve onları helâl kıldığım şeyleri haram kılmaya teşvike ve benim emrettiğim şeyleri bana şerik koşmalarını emretti.” (Müslim)

ŞÛRÂ SÛRESİ. ÂYET: 10
“Ayrılığa düştüğünüz herhangi bir şeyde hüküm vermek Allah’a mahsustur. İşte benim Rabbim olan Allah budur. Ben ancak O’na tevekkül eder ve yalnızca O’na yönelirim.”
Ayrılığa düşülen hususlarda hüküm vermek Allah-u Teâlâ’ya mahsus olduğu gibi, O’nun hükmüne uyup uymamak da kişiyi mümin veya kâfir kılacağı ortaya çıkar. Hükmüne rıza gösterenleri rızâsına ulaştırır, bâtıla uyanları da helâk eder.
Diğer bir Âyet-i kerime’sinde:
“Ayrılığa düştüğünüz şeyler hakkında aranızda ben hükmedeceğim.” buyuruyor. (Âl-i imran: 55)
Bu bir aynadır. Kendini aynada gör. Hazret-i Allah’ın âyetlerine iman edip bölücülükten vazgeçenlerden misin? Yoksa inat edip küfürde kalanlardan mısın?
İyi bil ki hükmünü verdin! Ya müminsin ya da kâfir. Çünkü bu dünya bir imtihan sahnesidir, bu da bir imtihandır.

BAKARA SÛRESİ. ÂYET: 11-12-13-14-15-16
“Kendilerine ‘Yeryüzünde fesad çıkarmayın!’ denildiği zaman ‘Biz ancak ıslah edicileriz’ derler. İyi bilin ki asıl ortalığı ifsad edenler kendileridir, lâkin anlamazlar.” (Bakara: 11-12)
Bölücüler de din kurucuları da hem fesad çıkarıyorlar, hem de fesadçı olmadıklarını söylüyorlar. Âyet-i kerime’leri çürütüp halkın nazarında kendilerini gizlemek istiyorlar. Zira bunların Hakk ile hiçbir ilgileri yoktur. Olsa zaten bunu yapmazlar.
Bu Âyet-i kerime’ler onların hareketlerini açık olarak belirtiyor.
“Onlara ‘Müslümanların inandığı gibi siz de inanın!’ denildiği zaman ‘Beyinsizlerin inandığı gibi mi inanalım?’ derler. İyi bilin ki asıl beyinsizler kendileridir, fakat bunu bilmezler.” (Bakara: 13)
Allah-u Teâlâ onları ikaz ediyor, imana, İslâm’a davet ediyor. Ve fakat bu bölücü beyinsizler madde, nam ve menfaatlarının kesileceğini bildikleri için, kendi dinlerini bırakıp hakikata yanaşmıyorlar. Hakk’ın emirlerini kabul etmeyip küfürde kalıyorlar.
“Biz Âyetleri inkâr etmiyoruz” diyorlar. İman etseydiler böyle yapar mıydılar?
“Müminlerle karşılaştıkları zaman ‘İnandık’ derler, elebaşları ile başbaşa kaldıklarında ise ‘Biz şüphesiz sizinleyiz, onlarla sadece alay etmekteyiz!’ derler.” (Bakara: 14)
İşte sözlerimizi bu Âyet-i kerime tasdik ediyor. Bölücülerin durumu bundan ibarettir.
“Allah da kendileriyle alay eder, azgınlıklarında onlara mühlet verir, bu yüzden onlar bir müddet başıboş dolaşırlar.” (Bakara: 15)
Bu, onların yaptıklarına karşı, Allah-u Teâlâ’nın verdiği hükümdür.
“İşte onlar hidayet karşılığında sapıklığı satın almışlardır. Bu alış-veriş kendilerine kâr sağlamamıştır, doğru yolu da bulamamışlardır.” (Bakara: 16)
Allah-u Teâlâ onları böyle vasıflandırıyor. Onların apaçık sapık olduklarını buyuruyor ve iman edenlere de duyuruyor.
Ahiretteki durumları hakkında da bir Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Münafıklar müminlere ‘Biz sizinle beraber değil miydik?’ diye seslenirler. Müminler de derler ki ‘Evet amma, siz kendinizi aldattınız, bize pusu kurdunuz, şüpheye düştünüz, kuruntu sizi aldattı. O çok aldatıcı (şeytan) sizi Allah hakkında bile aldattı. Nihayet Allah’ın emri gelip çattı.” (Hadid: 14)
Hadi şimdi kurtul!
Nedamet çok, faydası hiç yok. Çünkü siz şeytan fırkasındansınız. İmamlarınıza uydunuz, onlara iman ettiniz. Hazret-i Allah ve Resul’ünün hükmünü inkâr ettiniz. İşte yaptıklarınızın karşılığı budur.

ENFÂL SÛRESİ. ÂYET: 73
“Kâfir olanlar bile birbirlerinin dostlarıdırlar. Eğer siz bunu yapmazsanız yeryüzünde fitne ve büyük bir fesad (kargaşalık) olur.”
Bugün olduğu gibi.
Allah-u Teâlâ müminlerin birbirlerinin dostu olduğunu zikrettikten sonra, onlarla kâfirler arasındaki dostluğu da kesmiştir.
Müminler birleşip birbirlerine destek vermezlerse, birbirlerinin dostu olan kâfirler fitne ve fesad çıkarmaktan geri kalmazlar.
Bugün bütün bölücülerin, İslâm’dan ayrılarak kendi başlarına din kuranların birbirlerine dost olduklarını görüyoruz. Allah-u Teâlâ’nın emir ve hükümleri yüzlerine karşı okunduğu zaman yekvücud oluyorlar.
İşte Allah-u Teâlâ onlara karşı birliği, beraberliği ve onlara karşı mücadeleyi emrediyor. Şayet bu yapılmazsa, fitneye müdahale edilmezse, fitne ve fesad alır başını yürür. Umumun helâkına da vesile olur.
Bunun içindir ki bu Din-i mübin’i parçalamak isteyenlere müdahale etmemiz, bu türeme imamlara ve onlara tâbi olanlara yol vermememiz, ifsadlarına set olmamız gerekiyor. Aksi halde Allah-u Teâlâ’nın azabı bize de dokunur.
Diğer bir Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Öyle bir fitneden sakının ki, aranızdan sadece zulmedenlere erişmekle kalmaz. (Hepinize sirayet eder.) Bilin ki Allah’ın azabı şiddetlidir.” (Enfal: 25)
Allah-u Teâlâ fitne çıkınca herkese isabet edeceğini beyan ediyor. Ya bu fitneyi bastırmamız lâzım, veya bu fitneden gelen azaba bizim de uğrayacağımızı unutmamamız lâzım.
Nitekim görülüyor ki Allah-u Teâlâ’nın Âyet-i kerime’leri birleşmemizi emrederken, bu bölünmeler başımıza büyük felâketler getirebilir.
Ümmü Seleme -radiyallahu anhâ- vâlidemizden rivayet edildiğine göre Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmuşlardır:
“Ümmetim içinde açıktan kötülükler işlenirse, o zaman Allah-u Teâlâ katından hepsine birden azap eder.
–Yâ Resulellah! Onların içinde sâlih insanlar yok mudur?
–Evet vardır.
–O halde onlara bunu nasıl yapar?
–İnsanların başına gelen onların da başına gelir. Sonra Allah’tan bir bağışlanma ve hoşnudluğa ulaşırlar.” (Ahmed bin Hanbel)
Bir Hadis-i şerif’te ise şöyle buyuruluyor:
“Allah bir topluluğa azap indirdiği zaman, o topluluğun içinde bulunan herkese isabet eder. Sonra (kıyamet gününde) herkes niyetlerine göre diriltilirler.” (Buharî)
Bir Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Aramızdaki beyinsizlerin yaptıklarından ötürü bizi helâk eder misin Allah’ım!” (A’raf: 155)
Bu bir nevi Hazret-i Allah’a sığınmak ve yalvarmaktır.
Ya Rabbi! Biz onlardan değiliz. Biz senin hasımlarına düşman kesildik. Yardım ve desteğinle hiç kimseden çekinmeyerek mücadelemize ve mücahedemize devam ediyoruz. Zâtına iman ettik ve sığındık. Allah’ım bu beyinsizlerin yüzünden bizi helâk etme!

ÂL-İ İMRAN SÛRESİ. ÂYET: 122
“İçinizden iki bölük bozulmaya yüz tutmuştu. Oysa Allah onların yardımcısı idi. Müminler yalnız Alah’a güvensinler.”
Bu çok büyük fitneler karşısında müminlerin tek bir fert de olsa Hazret-i Allah’a dayanıp güvenerek mücadele ve mücahedesini yapması lâzımdır.
Eğer gerçekten mümin ise Allah-u Teâlâ’nın onu destekleyeceğine dair vaad-i Sübhânisi var.
Diğer Âyet-i kerime’lerinde şöyle buyuruyor:
“Allah sana kâfidir. O ki, seni ve müminleri yardımıyla destekleyendir.” (Enfal: 62)
“Müminlere yardım etmek üzerimize hak olmuştur.” (Rum: 47)

NİSÂ SÛRESİ. ÂYET: 144
“Ey iman edenler! Müminleri bırakıp kâfirleri dost edinmeyin. Allah’ın aleyhinize apaçık bir ferman vermesini mi istersiniz?”
Burada şiddetli bir tehdit ve azap ifadesi vardır.
Allah-u Teâlâ müminlere, kâfirleri dost edinmemelerini muhakkak emrettikten sonra, bu emr-i ilâhiye uymayanların ise Allah-u Teâlâ’nın dostluğunu kaybetmekle cezalandırılacağını bildirmektedir:
“Müminler, müminleri bırakıp kâfirleri dost edinmesinler, kim bunu yaparsa Allah ile hiçbir dostluğu kalmaz.” (Âl-i imran: 28)
Bölücülere en küçük bir meyille meyleden onlardan olur ve Allah-u Teâlâ’nın dostluğunu kaybeder.
Münafıklar hakkında ise şöyle buyurulmaktadır:
“Onlar müminleri bırakıp kâfirleri dost edinirler. Onların tarafında bir şeref ve kudret mi arıyorlar? Bilsinler ki şeref ve kudret tamamen Allah’a aittir.” (Nisâ: 139)
Görülüyor ki küfrünü alenen ilan edenlere “Bu benim kardeşimdir.” diyenler küfürde yarış ediyorlar. Küfürde müşterektirler. Tevbe edip müslüman olmadıkları taktirde küfürde olduklarını iyi bilin. Bu Âyet-i kerime’ler onların iç durumlarını ne kadar güzel beyan ediyor.
Allah için sevgi Allah için buğz, imanın en sağlam kulpudur. İnsan ne kadar ibadet ederse etsin, bunu ayırt edemezse dalâlettedir, ibâdetlerinden fayda göremez, çok ince bir noktadır.
Allah-u Teâlâ bir Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurur:
“Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin. Onlar size gelen gerçeği inkâr etmişken, onlara sevgi gösteriyorsunuz. Oysa onlar Rabbiniz olan Allah’a inandığınızdan dolayı Peygamber’i ve sizi yurdunuzdan çıkarıyorlar. Eğer sizler benim yolumda savaşmak ve hoşnudluğumu kazanmak için çıkmışsanız, onlara nasıl sevgi gösterirsiniz? Ben sizin gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da bilirim. İçinizden kim bunu yaparsa doğru yoldan sapmış olur.” (Mümtehine: 1)
Allah-u Teâlâ müminlerin kâfirleri sevmelerini, onları dost edinmelerini, sevgi ve dostluk hisleri beslemelerini, onlara karşı ihlâslı davranmalarını yasaklamaktadır.
Sen ise bu yasaklamayı nazar-ı itibara almayıp “Bunlar da bizdendir.” demekle, gerçekte sen de oldun onlardan.
Diğer bir Âyet-i kerime’de ise şöyle buyuruluyor:
“Eğer onlar Allah’a, Peygamber’e ve ona indirilen Kur’an’a inanmış olsalardı, onları dost edinmezlerdi. Fakat onların çoğu yoldan çıkmışlardır.” (Mâide: 81)
Burada da apaşikâr görülüyor ki, onlara meyledenlerin onlardan olduğunu, Hazret-i Allah’a inanmadığını, Hazret-i Allah’ın bunları hidayetten mahrum ettiğini buyuruyor ve iman edenlere duyuruyor.
Bölücülere meyletmenin cezasını şimdi siz de gördünüz mü?

BAKARA SÛRESİ. ÂYET: 145
“Andolsun ki sen kendilerine kitap verilmiş olanlara her türlü âyeti getirsen, yine de sana uyup kıblene dönmezler. Sen de onların kıblesine dönecek değilsin. Onlar birbirinin kıblesine de dönmezler.
Sana gelen ilimden sonra eğer sen onların heveslerine uyacak olursan, işte o zaman sen de zulmedenlerden olursun.”
İşte bölücülerin durumu budur. Bunca Âyet-i kerime getiriyorsunuz, iman etmemek için Âyet-i kerime’yi çürütmeye çalışıyor. Zira o Âyet-i kerime’ler onun dinini tarif ediyor. Siz de bundan ibret alın. Onların iç durumlarını görün.
“Küfre varıp âyetlerimizi yalanlayanlar ise, cehennem ehlidirler. Onlar o ateşte ebedî olarak kalıcıdırlar.” (Bakara: 39)
Sen de onlara uyarsan, onları ve yaptıklarını benimsersen, bil ki onların dinindensin. İslâm dininin yıkıcılarındansın. Çünkü Allah-u Teâlâ’nın düşmanına destek veriyorsun.

A’RAF SÛRESİ. ÂYET: 146
“Yeryüzünde haksız yere böbürlenip büyüklük taslayanları âyetlerimi idrakten çevireceğim, anlamaktan mahrum edeceğim.”
Allah-u Teâlâ âhirzaman ulemâsına ve bölücülere niçin gazap ediyor?
Ki Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz, âhirzamanda gökkubbe altında en şerli insanların âhirzaman ulemâsı olacağını haber veriyor. Bölücüler hakkında Allah-u Teâlâ’nın bu kadar beyanları var.
Çünkü onlar Allah-u Teâlâ’nın koyduğu hudutları kaldırmak istiyorlar.
Bu din çok nezih bir dindir, münevver bir yoldur. Onların iş ve icraatlarını açık açık ortaya koyar, yapmak istediklerinin önüne set koyar. O’nun koyduğu hudutlar onların dinlerine mânidir.
Onlar güya müslüman gibi görünürler. Kendi ayıpları meydana çıkmaması için, kendi arzularını yürütmek ve kendi dinlerini kuvvetlendirmek için, İslâm’ı gizliden gizliye hükümsüz hâle getirmek isterler.
Bunu bir kâfir, bir müşrik yapamaz. Kâfirin cephesi var, ben kâfirim diyor. Bunların kâfirlerden de daha aşağı oluşlarının sırrı buradan geliyor.
Herkeste ilim yok ki, bunu tefrik edebilsin, onların maskelerini görsün. Binaenaleyh saf müslümanları avladıklarından ötürü kâfirden çok çok daha büyük tehlike kesbetmektedirler. İhlâslı Ümmet-i Muhammed’i vurarak ebedi hayatlarını katlediyorlar.

CÂSİYE SÛRESİ. ÂYET: 18-19-20
“Resulüm! Seni de din hususunda bir şeriat sahibi kıldık. Sen ona uy, bilmeyenlerin heveslerine uyma.
Çünkü onlar Allah’a karşı sana hiçbir fayda veremezler. Zâlimler birbirlerinin dostlarıdırlar.
Bu Kur’an insanların kalp gözlerini açacak bir nur, kesin olarak inanan bir toplum için hidayet ve rahmettir.”
Bu heveslerine uyanlar din kuranlardır, kendi dinlerini ayakta tutmak için Allah-u Teâlâ’nın dinini yok etmek isteyenlerdir.
Ey Arkadaş! Allah-u Teâlâ’nın bu açık beyanlarını inkâr edip bu bölücüleri müslüman mı zannedersin? Bu zannınla kendini bu kâfirlerden ayrı mı sanacaksın? Çünkü sen ferman-ı ilâhiye göz yumup, bölücülerin lâflarına ağzını açtın, bu azaba düçar oldun.
Eğer Hazret-i Allah’a imanın olsaydı, elbette bölücülere iman etmezdin.
Görmez misin ki Hazret-i Allah ve Resul’ünün emir ve ahkâmını hor görüp nasıl saklıyorlar? Bu perde altında saklanıp gaye ve menfaatlerini temine çalışıyorlar. Bu böyle olmuyor mu, bir düşün!

HAŞR SÛRESİ. ÂYET: 16
“Münafıkların durumu şeytanın durumu gibidir. Çünkü şeytan insana ‘İnkâr et!’ der. İnsan inkâr edince de ‘Ben senden uzağım, ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım.’ der.”
İşte bu bölücüler, bu saptırıcılar var ya! Hakk Celle ve Alâ Hazretleri tarif ederken, onların şeytandan daha kötü olduğunu ve tehlikelerinin daha fazla olduğunu beyan buyurur ve iman edenlere duyurur.
İşte size Âyet-i kerime’yi açıklıyorum. Bu şeytandan da daha kötü olanlara hâlâ İslâm gözüyle mi bakacaksınız?

SECDE SÛRESİ. ÂYET: 3
“Yoksa ‘Onu peygamber kendisi uydurdu.’ mu diyorlar?
Hayır!… O, senden önce peygamber gönderilmemiş bir kavmi uyarman için sana Rabbinden gelen bir gerçektir. Umulur ki doğru yolu bulurlar.”
Nitekim bölücülere Allah-u Teâlâ’nın kelâmı, Resulullah Aleyhisselâm’ın Hadis-i şerif’leri beyan edilirken, ilâhi hükmü hiçe sayarak onu çürütmek için “Bunu sen mi uydurdun?” diyorlar.
Oysa Allah-u Teâlâ’nın açık fermanı onlara arzedildikten sonra, bunu hükümsüz sayanlardan daha zâlim kim var?
Allah-u Teâlâ diğer bir Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurur:
“Kendisine Rabbinin âyetleri hatırlatılarak öğüt verildikten sonra, onlardan yüz çeviren kimseden daha zâlim kim olabilir?
Muhakkak ki biz zâlimlerden öç alacağız.” (Secde: 22)

LOKMAN SÛRESİ. ÂYET: 6
“İnsanlar arasında öyleleri var ki, bir bilgisi olmadığı halde Allah yolundan saptırmak ve onunla alay etmek için boş lafı satın alır. İşte onlara alçaltıcı bir azab vardır.”
Nitekim bugün görülüyor ki Âyet ve Hadis bilmezler, bilseler de arzetmezler. Zira ilâhi hüküm onların dinlerini belirtir. İş ve icraatlarının yalan ve yanlış olduğunu ortaya koyar.
Bunlar boş sözlerle, yalanla dolanla güya İslâm dinini temsil ettiklerini söylerler. Oysa bunlar yalancı ve fâsıkların tâ kendileridir.
Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Anlamaz bir güruh oldukları için, Allah onların kalplerini imandan çevirmiştir.” (Tevbe: 127)

LOKMAN SÛRESİ. ÂYET: 20
“İnsanlar içinde ne bilgisi, ne rehberi, ne de aydınlatıcı bir kitabı yokken Allah hakkında tartışan kimseler vardır.”
Bölücüler ise böylece dinlerini kuvvetlendirmek için bir taraftan Allah-u Teâlâ’nın Âyet-i kerime’lerini çürütmeye çalışırlar, diğer taraftan da sapık yol üzerinde yürümeye çalışırlar.

LOKMAN SÛRESİ. ÂYET: 21
“Onlara Allah’ın indirdiğine uyun!’ denildiğinde ‘Hayır! Biz babalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız.’ derler.
Ya şeytan babalarını alevli ateşin azabına çağırıyor idiyse!”
Allah-u Teâlâ’nın dini olan İslâm’ına onlara emir verip çağırdığında, onlar “Hayır, biz kendi dinimize uyarız.” derler.
Nitekim bunca Âyet-i kerime’ler önlerine sürülüyor da hangi birini kabul edip İslâm oluyorlar? Kendi dinlerinde direniyorlar. İslâm dininin çökmesini istiyorlar. Hem de güya kendilerini müslüman olarak tanıtmaya çalışıyorlar. Bu böyle değil midir? Bunun hangisine itiraz edebilirler?
Ve onlara “Dinlerinizi bırakın, Hazret-i Allah’ın dinine gelin.” dendiği zaman bunu kaç kişi kabul ediyor?
İşte bunlar şeytan fırkasındandırlar.
Diğer bir Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Âyetlerimizi yalanlayan ve onlara iman etmeyi kibirlerine yediremeyenlere göğün kapıları açılmaz, deve iğnenin deliğinden geçmedikçe cennete de giremezler. Suçluları biz böyle cezalandırırız.” (A’raf: 40)

MÂİDE SÛRESİ. ÂYET: 71
“Onlar (yapageldiklerinden dolayı) bir fitne kopmayacağını sandılar, kör oldular sağır kesildiler. Sonra Allah tevbelerini kabul etti. Sonra yine de içlerinden bir çoğu kör oldular, sağır kesildiler.
Allah onların yaptıklarını görmektedir.”
Hakikattan mahrum oldukları için Allah-u Teâlâ onları kör ve sağır olarak vasıflandırıyor. Durumları budur, hakikatlar karşısında kör ve sağırdırlar. Hakkı işitip duymazlar ve Hakk yolunda yürümezler.
Kimin hidayeti hak ettiğini, kimin dalâlete müstehak olduğunu en iyi bilen Allah’tır.
Bir Âyet-i kerime’de de şöyle buyuruluyor:
“İşte bunlar, Allah’ın kendilerini lânetlediği, sağır yaptığı ve gözlerini kör ettiği kimselerdir.” (Muhammed: 23)
Artık bunlara kim hidayet verebilir?

TEVBE SÛRESİ. ÂYET: 126
“Onlar yılda bir veya iki defa belâya uğratılıp imtihana çekildiklerini görmüyorlar mı? Böyleyken yine tevbe etmiyorlar, ibret de almıyorlar.”
Nitekim daha önce geçen kavimleri de Allah-u Teâlâ bir çok ibtilâlara, belâlara uğratmıştır. Fakat onlar ibret alıp iman etmemişlerdir.
Sonra onlara bolluk vermiş, o bolluk içinde zevk ve sefa sürerlerken yok edivermiş. Hûd Sûre-i şerif’inde bunlar hakkında mufassal bilgiler vardır.
İşte şimdiki bölücülere de dikkat ederseniz, hepsi de cep cihadcılığına girişmişler, lüks ve refah içinde yaşamak arzusu üzerinde duruyorlar. İlâhi hükümler onların dalâlette olduklarını bildirdiği için dünyalık kazancımız elden çıkmasın, menfaatlerimiz kesilmesin, halkı yolmaya devam edelim diye her türlü ilâhi hükme itiraz ediyorlar, çeşitli vesilelerle çürütmeye çalışıyorlar, dolayısı ile inkar ediyorlar.

TEVBE SÛRESİ. ÂYET: 47-48-49
“Eğer içinizde onlar da (sefere) çıkmış olsalardı, size bozgunculuktan başka bir katkıları olmazdı ve mutlaka fitne çıkarmak isteyerek aranıza sokulurlardı.
İçinizde de onlara iyice kulak verenler var. Allah zâlimleri gayet iyi bilir.” (Âyet: 47)
Âyet-i kerime’den anlaşılıyor ki, kim ki bunlara meylederse, muhakkak ki zulmetmiş olur. Zulmedenleri ise Allah-u Teâlâ sevmez.
“Andolsun ki daha önce de fitne koparmak istemişler ve sana nice işler çevirmişlerdi.
Nihayet hak geldi ve onlar istemedikleri halde Allah’ın emri galip geldi.” (Âyet: 48)
“İçlerinden öylesi de var ki ‘Bana izin ver, beni fitneye düşürme!’ der.
İyi bilin ki onlar zaten fitneye düşmüşlerdir. Cehennem kâfirleri kuşatacaktır.” (Âyet: 49)
İşte Allah-u Teâlâ’nın hükmü!
Güya kendileri doğru yol üzerinde bulunuyorlarmış gibi, üzerlerine gitmekle fitne olacağını kabul ediyorlar. Oysa fitnelerini yürütmek istiyorlar, bunu da bu sözle kapatmaya çalışıyorlar. Onların kuru zannı hiçbir şey ifade etmez. Allah her şeyi en iyi bilendir.
Bakınız Allah-u Teâlâ onların durumunu nasıl ortaya koyuyor?
Diğer bir Âyet-i kerime’de ise şöyle buyuruluyor:
“Bunlar güya Allah’ı ve müminleri aldatmaya çalışırlar. Oysa onlar sadece kendilerini aldatırlar da bunun farkında değildirler.” (Bakara: 9)

EN’ÂM SÛRESİ. ÂYET: 23
“Sonra onların aldanması ancak ‘Rabbimiz Allah hakkı için biz müşriklerden değildik.’ demeleridir.”
Bu bölücüler din kurmakla ve İslâm’dan çıkmakla büyük bir fitne ve fesad çıkarıyorlar.
Allah-u Teâlâ onların bütün içyüzlerini gösteriyor ve onlara hiç kaçacak yer bırakmıyor. O azaba müşterek olmamak için, onlardan çok sakınmak gerekmektedir.
24. Âyet-i kerime’de Allah-u Teâlâ onların ahiretteki âkibetinden haber vermektedir:
“Bak da gör ki, kendi aleyhlerinde nasıl yalan söylediler ve uydurdukları şeyler kendilerinden nasıl kaybolup gitti!”
Bütün bölücüler yalancıdır ve şeytanın destek verdiği kimselerdir.
Âyet-i kerime’lerde şöyle buyuruluyor:
“Onlar hakikaten kendilerinin bir şey üzerinde bulunduklarını sanırlar. İyi bilin ki onlar yalancıdırlar. Şeytan onları istilâ etmiş, onlara Allah’ı anmayı bile unutturmuştur. Onlar şeytan taraftarı olanlardır.” (Mücadele: 18-19)

MÜMİN SÛRESİ. ÂYET: 35
“Onlar kendilerine gelmiş hiçbir delil olmadığı halde, Allah’ın âyetleri hakkında tartışırlar. Gerek Allah katında gerek iman edenlerin yanında bu davranışa karşı kızgınlık ve öfke büyümüştür.
Allah, büyüklük taslayan her zorbanın kalbini işte böyle mühürler.”
Biz size dememiş miydik;
Alenen küfrünü ilan edenler için, “Bunlar bizim kardeşimiz” diyenlere, bölücü imamlara inananlara, yoldan sapanlara ve saptırmak isteyenlere muhakkak ki Allah-u Teâlâ gadap eder, bu durum gerçek inananları kızdırır ve büyük kanların dökülmesine vesile olur.
Bunun içindir ki Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde emir buyurur:
“Onları yakalayın, bulduğunuz yerde öldürün. İşte öylelerine karşı size apaçık yetki verdik.” (Nisâ: 91)
Ki bu fitneler artmasın, işler büyümesin.

TEVBE SÛRESİ. ÂYET: 123
“Ey iman edenler! Yakınınızda bulunan kafirlerle savaşın. Onlar sizde büyük bir azim ve sertlik görsünler.
Bilin ki Allah takvâ sahipleriyle beraberdir.”
Burada görülüyor ki Allah-u Teâlâ emr-i ilâhî’yi hükümsüz saymaya çalışanlara, kendi dinlerini kuvvetlendirmek için İslâm dinini yok etmek isteyenlere karşı baban da olsa, kardeşin de olsa hiç tereddütsüz savaşmayı emrediyor.
Nitekim Ashab-ı Kiram -radiyallahu anhüm- Hazerâtı böyle yapmadı mı? Eğer sen de onların yolunda olmak, onlara benzemek istiyorsan, hiç tereddüt etmeden en yakının da olsa onlarla savaşın. Ta ki fitne sönünceye kadar.

NİSÂ SÛRESİ. ÂYET: 91
“Hem sizden hem de kendi topluluklarından emin olmak isteyen başkalarını da bulacaksınız.
Bunlar her ne zaman fitneye götürülseler, fitnenin içine başaşağı atılırlar. Eğer onlar sizden uzak durmazlar, sulh işini size bırakıp ellerini çekmezlerse, onları yakalayın, bulduğunuz yerde öldürün. İşte öylelerine karşı size apaçık yetki verdik.”
Burada Allah-u Teâlâ’nın açıkça ferman-ı ilâhîsi var. Bu fitne ateşinin söndürülmesi ve bastırılması için, Allah-u Teâlâ bölücüler olsun, din kurucular olsun, gerektiğinde öldürülmelerini emrediyor. Bu bir ferman-ı ilâhîyedir.
Bilhassa müslüman idarecilerin bu Âyet-i kerime’ye dikkat edip, dinimizi ve vatanımızı yıkmak isteyenlere bu açık emr-i ilâhiyi tatbik etmeleri gerekir. Hiçbir vebali ve mesuliyeti yoktur.
Diğer bir Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Onları yakaladığınız yerde öldürün. Sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Fitne çıkarmak, adam öldürmekten daha kötüdür.” (Bakara: 191)
Allah-u Teâlâ bu fitnecilerin öldürülmesini emir buyuruyor.
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz ise Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:
“Şerler ve fesatlar olacak. Kim birlik içinde olan bu ümmetin içinde tefrika çıkarmak isterse, kim olursa olsun kılıçla boynunu vurun.” (Müslim)
Erbakan Bolu’da yaptığı konuşmada “Burada bir veli varmış! Refah’a hizmet mi etti de veli oldu.” demiştir.
Bu kelimenin altında iki gizli şey yatıyor. Birisi uluhiyet davası, bir diğeri de Refah dinini ilan ettiğine dair açık bir fermandır. Allah-u Teâlâ’nın kendi veli kulları hakkında, şöyle bir ferman-ı ilâhiyesi var:
“İyi bilin ki, Allah’ın veli kulları için hiçbir korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklar.
Onlar iman edip takvâya ermiş olanlardır. Dünyâ hayatında da âhirette de onlar için müjdeler vardır. Allah’ın verdiği sözlerde aslâ değişme yoktur. Bu en büyük saâdetin ta kendisidir.” (Yunus: 62-63-64)
Hadis-i kudsî’de ise şöyle buyuruluyor:
“Her kim benim veli kullarıma düşmanlık ederse, ben ona harp açarım.” (Buhârî)
Hadis-i şerif’lerde de şöyle buyuruluyor:
“Her asırda benim ümmetimden sâbıkûn = öncüler vardır.” (Nevâdir-ül usûl)
“Allah’ın öyle velî kulları vardır ki, onların gönülleri ilâhî râhmet deryâlarıdır.”
“Öyle ilimler vardır ki, gizlenmiş mücevher gibidir. Onu ancak Arifbillah olanlar bilirler. Bu ilimden konuştukları vakit, Allah’tan gafil olan kimseler anlamazlar.
Binaenaleyh Allah-u Teâlâ’nın kendi fazlından ilim ihsan ettiği âlimleri sakın tahkir edip küçük görmeyin. Çünkü Allah Azze ve Celle onlara o ilmi verirken tahkir etmemişti.”(Erbain)
Bir diğer Hadis-i kudsi’de ise:
“Kubbelerimin altındaki velilerimi benden başka kimse bilemez.” buyuruluyor.
Bu, Hazret-i Allah’a ve Resul’üne iman edenlere aittir. Erbakan’a iman edenlere değil. Erbakan’ın onlara nasıl bir vaadi var? Zira uluhiyetini apaçık ilan etmiş oluyor. Refah Partisinden başka dinleri patates dinine benzetiyor. Bu ise resmen Refah dinini ilan ettiğine delâlet eder. Refah Partisi’nden başka İslâm yoktur demekle, resmen küfrünü ilan etmiştir. Bu ise İslâm dinine göre küfürdür. Zaten küfrünü ilan edenlere kardeşimdir demekle, onlara resmen kucak açtığını söylemiştir.
Ey Refah dini mensupları!
Bunun hangi birisini yalanlayabilirsiniz? Doğru olduğunuza dair, hangi Âyet-i kerime’yi delil getirebilirsiniz? Onun için siz sadece yalan söyleyip, İslâm gibi görünerek temiz insanları dininden ve imanından ediyorsunuz.
“Ve her yolun başına oturup da tehdit ederek inananları yolundan alıkoymaya ve o Allah yolunu eğriltmeye çalışmayın.’ (A’raf: 86)

ALLAH-U TEÂLÂ VE TEKADDES HAZRETLERİ’NİN MÜMİNLERİN BİRLEŞMELERİNİ EMİR BUYURDUĞUNA DAİR ÂYET-İ KERİME’LER




ALLAH-U TEÂLÂ VE TEKADDES HAZRETLERİ’NİN 
MÜMİNLERİN BİRLEŞMELERİNİ EMİR BUYURDUĞUNA DAİR 
ÂYET-İ KERİME’LER


“Kendisine apaçık deliller geldikten sonra, 
parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın. 
Onlar için kıyamet günü büyük bir azap vardır.”
(Âl-i İmran Sûresi, 105. Âyet-i kerime)

ÂL-İ İMRAN SÛRESİ. ÂYET: 102-103

“Ey iman edenler! Allah’tan nasıl korkmak lâzımsa öylece korkun. Sakın siz müslüman olmaktan başka bir sıfatla can vermeyin.
Hepiniz topluca sımsıkı Allah’ın ipine sarılın, parçalanıp ayrılmayın. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın.
Hani siz birbirinize düşman idiniz. Allah gönüllerinizi birleştirmiş ve O’nun nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz.
Siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken, oradan da sizi O kurtarmıştı.
İşte Allah, doğru yolu bulasınız diye size âyetlerini böyle açıklıyor.”
Bu Âyet-i kerime’ler Ashab-ı kiram’ın cahiliye devrindeki durumları ile, iman şerefiyle müşerref olduktan sonra kazanmış oldukları saâdeti beyan buyurmaktadır. Bu büyük nimet kıyamete kadar, kendisini Allah’ın dinine teslim eden her müslüman için de aynıdır.
Allah-u Teâlâ ilâhî bir gaye uğrunda birleşen bu bahtiyar kullarını Kur’an-ı kerim’inde meth-ü senâ etmektedir:
“Onların gönüllerini birleştiren Allah’tır. Eğer sen yeryüzünde bulunan her şeyi verseydin, yine onların gönüllerini birleştiremezdin. Fakat Allah onların aralarını bulup kaynaştırdı. Çünkü O Aziz’dir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Enfal: 63)
Hazret-i Ömer -radiyallahu anh- Efendimiz, Kudüs halkına verdiği emannamenin hutbesinde sözlerine şöyle başlamıştır:
“Hamd olsun O Allah’a ki bizi İslâm dini ile aziz etti. İman ile şereflendirdi. Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem- hürmetine bizi rahmetine nâil kıldı. Dalâletten kurtardı. Dağınık iken onun sayesinde bir araya getirdi. Kalplerimizi birbirine ısındırdı. Düşmanlarımıza karşı muzaffer kıldı. Memleketler ihsan etti. Bizi sevişen kardeşler haline getirdi.
Ey Allah’ın kulları! Bu nimetlerden dolayı Allah’a hamd ve senâ ediniz.”
İşte bu ilâhi lütfu idrak edenler böyle söylemiştir ve bununla öğünmüşlerdir. Bu bir şükürdür.
Kalp ve ruh birliğinden, iman nurundan mahrum ve matrud olan nasipsizlerden Kur’an-ı kerim şöyle bahsetmektedir:
“Sen onları derli-toplu sanırsın, halbuki kalpleri darmadağınıktır.” (Haşr: 14)
Bu gibi kimselerin ahiretteki akibetleri hakkında da Âyet-i kerime’de şöyle buyurulmaktadır:
“O gün bazı yüzler ağarır, bazı yüzler kararır. Yüzleri kararanlara ‘İnanmanızdan sonra kâfir mi oldunuz? Öyle ise inkâr etmenizden dolayı tadın azabı!’ denilecektir.” (Âl-i İmran: 106)
Müminlerin ahiretteki durumları hakkında ise şöyle buyurulmaktadır:
“Yüzleri ağaranlara gelince, onlar Allah’ın rahmeti içindedirler. Orada ebedi kalacaklardır.” (Âl-i imran: 107)

ÂL-İ İMRAN SÛRESİ. ÂYET: 110
“Siz beşeriyet için meydana çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten vazgeçirmeye çalışırsınız ve Allah’a inanırsınız.”
Bu şerefe nâil olmak mı hayırlıdır, yoksa dini dünyaya satıp ebedi hüsrana uğramak mı hayırlıdır?
İşte biz bu Âyet-i kerime’ye inandık, iman ettik ve bu yolda bulunmaya gayret ediyoruz.
Diğer bir Âyet-i kerime’sinde ise şöyle buyurur:
“İçinizden, insanları hayra çağıracak, iyiliği emredecek, kötülükten alıkoyacak bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Âl-i İmran: 104)
Allah-u Teâlâ bunlardan razı olmuştur. Ebedî saâdetine nâil ve dahil ettiği kimseler de yalnız bunlar olduğunu bize bildiriyor.
Böyle bir saâdet-i ilâhîye nail olmak mı daha hayırlıdır, yoksa esfel-i sâfilinde bulunmak mı daha hayırlıdır?

ÂL-İ İMRAN SÛRESİ. ÂYET: 105
“Kendisine apaçık deliller geldikten sonra, parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın. Onlar için kıyamet günü büyük azap vardır.”
Bu Âyet-i kerime’de yetmişüç fırkadan o bir fırkaya işaret ediliyor. Yani “Siz de o kayanlar gibi olmayın, onlar için pek acıklı bir azap hazırladım, siz de kayarsanız bu felâkete uğrarsınız.” diye o bir fırkayı ikaz ediyor Hazret-i Allah.
Diğer bir Âyet-i kerime’sinde ise:
“İnandıktan sonra yoldan çıkmış olmak ne kötü bir addır. Kim de tevbe etmezse işte onlar zâlimlerdir.” buyuruyor. (Hucurat: 11)
Zâlimler güruhundan olmamamız için Hazret-i Allah’ta birleşmemiz, yekvücud hâlinde olmamız icabediyor.
Her kim ki bu emr-i ilâhiyi dinlemeyip yoldan saparsa, imamına taparsa, artık onun Hazret-i Allah ve Resul’ü ile ne ilgisi olur? Hiçbir ilgisi kalmaz.
Bir Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“İşte böyle. İnkâra sapanlar bâtıla uydular, iman edenler ise Rabblerinden gelen Hakk’a uydular.” (Muhammed: 3)

HUCURAT SÛRESİ. ÂYET: 10
“Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’tan korkun ki, size merhamet edilsin.”
Âyet-i kerime’sinden anlaşılıyor ki insanlar fâni hayatlarının sebebi olan bir babaya bağlı oldukları gibi, müminler de ebedi hayatlarını temin eden imana mensupturlar. Bütün müslümanlar bir âilenin fertleri gibidirler.
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:
“Ruhum kudret elinde bulunan Allah’a yemin ederim ki, iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de hakkıyla iman etmiş olamazsınız.” (Müslim)
Allah-u Teâlâ müminler arasındaki birliği temin edecek olan âmillerden bahsederken Âyet-i kerime’sinde ihtilafa düşmemelerini emir ve tavsiye etmektedir:
“Siz gerçekten inanıyorsanız Allah’tan korkun, aranızı düzeltin, Allah’a ve peygamberine itaat edin.” (Enfal: 1)
Müminlerin birleşmeleri, her hususta yardımlaşmaları farz-ı ayın hükmündedir.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:
“Kendisinin adını öne sürerek birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah’tan korkun ve akrabalık bağlarını kesmekten sakının.” buyuruyor. (Nisâ: 1)
Fâni olan kan kardeşliğinden ibaret olan akrabalık alâkasının kesilmesi bu kadar şiddetle yasaklanırsa, artık ebedî ve sermedî olan din kardeşliği bağlarının koparılmasının ne derece günah olduğu kendiliğinden anlaşılmış olur. Zira geçici dünya hayatına mahsus olan akrabalığa nisbetle ebedî olan ahirete ait din kardeşliği pek tabiidir ki daha mühim ve daha kıymetlidir.
Bir müslüman vefat ettiği zaman, kâfir olan kardeşinden başka kimsesi yoksa, mirası müslümanlara kalır.
Nuh Aleyhisselâm’ın oğlu inanmayanlarla beraber suda boğulmuştu. “Ya Rabbi! Oğlum benim ehlimdendir, sen benim ehlimi kurtarmayı vâdetmiştin!” diye münacaatta bulunduğu zaman Allah-u Teâlâ:
“Ey Nuh! O senin ehlinden değildir. Çünkü o kötü bir iş işlemişti.” buyurdu. (Hud: 46)
İnsana kendi evladından daha yakın hiç kimse olmadığına göre, Âyet-i kerime’den anlaşılıyor ki, hakiki yakınlık iman yakınlığıdır.
Bu hakikat şu Âyet-i kerime’de daha şümullü olarak beyan buyurulmaktadır:
“Allah’a ve ahiret gününe inanan bir milletin; babaları, oğulları, kardeşleri veya akrabaları da olsa, Allah’a ve Peygamber’ine muhalefet eden kimselere sevgi beslediklerini göremezsin.” (Mücadele: 22)
Gerçek iman budur.
Görülüyor ki Âyet-i kerime, iman yakınlığı olmayan akrabalıkları kökünden yıkmış oluyor.
Diğer bir Âyet-i kerime’de ise şöyle buyuruluyor:
“Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa, babalarınızı ve kardeşlerinizi dost edinmeyin. Sizden kim onları dost edinirse, işte onlar zâlimlerdir.” (Tevbe: 23)
İşte bugünkü bu bölücülerin durumları da aynen böyledir. Kim ki onlarla herhangi bir dostluk kurarsa o onlardandır.
Allah-u Teâlâ İslâm dininde kimlerin kardeş olduklarını beyan buyuruyor ve iman edenlere duyuruyor:
“Eğer tevbe ederler, namazı kılarlar ve zekâtı verirlerse artık onlar dinde sizin kardeşlerinizdir. Bilen bir kavme biz âyetlerimizi böyle uzun uzadıya açıklıyoruz.” (Tevbe: 11)
Kupkuru bir zanla “Bunlar da dinde kardeşimizdir.” diyen, Allah-u Teâlâ imanla küfrü kesinlikle ayırdettiği halde bu emirleri kaldırmaya kalkan, iman ile küfrü karıştırmaya gayret eden kimse, Allah-u Teâlâ’nın hükmünü hükümsüz hale getirmeye çalıştığı için küfre kaymıştır.
Allah-u Teâlâ bir Âyet-i kerime’sinde, müminlerin kimleri sevip kimlerle dost olacaklarını beyan buyurmaktadır:
“Sizin yegâne dostunuz Allah’tır, O’nun Peygamber’idir ve Allah’ın emirlerine boyun eğerek namaz kılan, zekât veren müminlerdir.” (Mâide: 55)
Şu Âyet-i kerime’de ise iman dostluğunun mahiyeti ve hakikatı beşeriyete ilân edilmektedir:
“Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin velileri (dostları ve yardımcılarıdırlar.) Onlar iyiliği emreder, kötülükten menederler. Namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler. Allah’a ve Peygamber’ine itaat ederler.
İşte Allah onlara rahmet edecektir. Şüphesiz ki Allah Aziz’dir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Tevbe: 71)
İslâm kardeşliği ebedidir, ahirette de devam eder.
Âyet-i kerime’de:
“Dostlar o gün birbirine düşmandır, takvâ sahipleri müstesnâ.” buyuruluyor. (Zuhruf: 67)

EN’AM SÛRESİ. ÂYET: 153
“Cenâb-ı Fahr-i Kâinat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir gün yere bir çizgi çizerek “Bu Allah yoludur.” buyurdular. Yine bu çizginin sağına ve soluna başka çizgiler çizdikten sonra“Bunlar da yollardır, bu yolların her birisinde insanları o yola çağıran birer şeytan bulunur.” buyurdular ve:
“İşte bu benim dosdoğru yolumdur, siz ona uyunuz. Başkaca yollara gidip de onlar sizi Allah’ın yolundan ayırmasın.”
Âyet-i kerime’sini okudular.” (Dârimî-Sünen)
İbn-i Abbas -radiyallahu anh- buyurur ki:
“Allah-u Teâlâ bu Âyet-i kerime ile müminlerin tek bir cemaat olmasını emrediyor, ayrılıkları, gruplaşmaları yasaklıyor ve geçmiş milletlerin bir çoğunun bölünüp parçalanma yüzünden yıkılıp yok olduklarını haber veriyor.”
Devlet ittifaktan doğar, devletsizlik ise nifaktan.
Allah-u Teâlâ bu Âyet-i kerime’sinde kendi yolunu tek olarak zikretmiştir. Zira hak birdir. Şeytanın davet ettiği yolların ise çok olduğunu beyan buyurmuştur.
Nitekim diğer bir Âyet-i kerime’sinde şöyle buyuruyor:
“Allah iman edenlerin dostudur. Onları ‘KARANLIKLAR’ dan kurtarıp ‘NUR’ a çıkarır.
İnkâr edip kâfir olanların dostları ise Tâğut’tur. Onları ‘NUR’dan alıp ‘KARANLIKLAR’a götürür. İşte onlar cehennemliklerdir, orada ebedî kalacaklardır.” (Bakara: 257)
Kim ki Allah-u Teâlâ’nın “Benim dosdoğru yolum” buyurduğu yolundan çıkarsa, ahirette de kaçınılmaz olarak cehenneme gidecektir. Çünkü O’nun yolunun haricindeki bütün “Başkaca yollar” cehenneme çıkar. Bu da yetmişiki fırkanın cehennemlik olduğunu gösterir.
Bir Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurur:
“Artık bundan sonra sizden kim inkâr yolunu tutarsa, gerçekten o dosdoğru yoldan sapmış olur.” (Mâide: 12)
Âyet-i kerime’de geçen “Dosdoğru yoldan sapmış” olmanın mânâsı “Önce doğru yolu bulmuşken, sonra o bir yolu bırakmış ve helâk yollarına girmiştir.” demektir.
Bir Âyet-i kerime’de de şöyle buyuruluyor:
“Şüphesiz ki inkâr edip insanları Allah yolundan çevirenler, Hakk’tan çok uzak bir sapıklıkla saptılar.” (Nisâ: 167)
İşte gerçekten Ümmet-i Muhammed’i sapıklığa ve şaşkınlığa uğratmaya çalışanlar da bu sapıklardır. Çünkü İslâm gibi görünüyorlar ve fakat kendi çıkarları uğruna İslâm’ı âlet ediyorlar. İslâm’ı bilmeyenler, Kur’an-ı kerim’in emir ve beyanlarından haberi olmayanlar bunları İslâm zannediyor ve Din-i İslâm’ı yıksınlar diye onlara yardım ediyorlar.
Cenâb-ı Fahr-i Kâinat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyurur ki:
“Fasıka ikram eden kimse İslâmiyet’in yıkılmasına yardım etmiş olur.” (Münâvî)
Fasıka yardım eden de fasıklardan olur.

MÂİDE SÛRESİ. ÂYET: 2
“İyilik ve takva üzerine yardımlaşınız, kötülük ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayınız.”
Bu emr-i ilâhî karşısında bütün müslümanların birleşmesi ve Hazret-i Allah’ın ipine sımsıkı sarılması gerekir.
Kim ki bunu yapmazsa Allah-u Teâlâ’nın apaçık emr-i şerifine itaat etmemiş olur. Din-i İslâm’ı parçaladığı için şeytan fırkasından olmuş ve kendisini cehenneme hazırlamıştır.

ENFÂL SÛRESİ. ÂYET: 46
“Allah’a ve Resul’üne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin, sonra korku ile zaafa düşersiniz ve kuvvetiniz elden gider. Bir de sabırlı olun, çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.”
Hazret-i Allah’ın emri budur. Hazret-i Allah’ın kitabı budur, Hazret-i Allah’ın dini budur.
Allah-u Teâlâ muhakkak birleşmeyi emir buyururken bizim Allah ve Resul’ünde birleşmemiz mi daha hayırlıdır, yoksa her bir bölücüye ayrı ayrı tabi olup paramparça olmamız mı? “Elbette birliktir” diyeceksiniz. O halde Allah ve Resul’de birleşelim.
Bir Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Size açık açık deliller geldikten sonra yine kayarsanız, bilin ki Allah Aziz’dir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Bakara: 209)

BEYYİNE SURESİ. AYET: 4-5
“Kendilerine kitap verilenler, onlara apaçık delil geldikten sonra ayrılığa düştüler.
Oysa kendilerine, dini yalnız Allah’a has kılıp O’nu birleyerek Allah’a kulluk etmeleri, namaz kılmaları, zekât vermeleri emredilmişti. İşte dosdoğru olan din de budur.”
Allah-u Teâlâ’nın bu emr-i şerif’lerine itaat eden, namaz kılan, zekât veren kimse Allah-u Teâlâ’ya ve Resul’üne iman etmiş olur.
Din budur ve Allah-u Teâlâ’nın vaad-i Sübhânisine nâil olanlar işte bunlardır.
Cenâb-ı Fahr-i Kâinat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:
“Kim Allah’a ve Resul’üne inanır, beş vakit namazını kılar, Ramazan orucunu tutarsa, Hakk yolunda cihad etse de veya doğduğu yerde otursa da, Allah onu cennetine koymayı vâdetmiştir.”
–Yâ Resulellah! İnsanlara bunu müjdeleyeyim mi?
“Elbet Cennette yüz derece vardır. Allah onu Hakk yolunda cihad edenlere hazırlamıştır. İki derece arasındaki mesafe gökle yer arasındaki mesafe gibidir. Allah’tan istediğiniz zaman Firdevs’i isteyiniz. Çünkü o, cennetin ortası ve yücesidir. Üzerinde Allah’ın arşı vardır, ondan cennetin ırmakları akar.” (Buhari. Tecrid-i sarih: 1179)

ŞÛRA SÛRESİ. ÂYET: 13
“Dine bağlı kalın ve dinde ayrılığa düşmeyin.”
Bu Allah-u Teâlâ’nın apaçık emridir. İşte bölücüler Allah-u Teâlâ’nın bu kadar açık emirlerini hiçe saydıkları için dinden atılmış oluyorlar.
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in mahrem-i esrârı olan Huzeyfe -radiyallahu anh- Hazretleri buyururlar ki:
“Münafıklık Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- devrinde vardı. Şimdi ise imandan sonra küfür vardır.” (Buhârî. Fiten 21)
Huzeyfe -radiyallahu anh- Hazretleri’nin bu sözü ile ne demek istediğine dair bazı alimler şöyle söylemişlerdir:
“Cemaate tefrika sokmak Allah-u Teâlâ’nın “Velâ teferrekû=Tefrikaya düşmeyin.” emrine aykırıdır. Bütün bunlar artık gizli-kapaklı değildir. Öyleyse bu, imandan sonra küfür gibidir.”
Bölücülerin bütün gayeleri ilâhi hükmü silmek, dinlerini ayakta tutmaktır. Biz de onlara deriz ki “Küfürde kalmayı hoş görmüyorsanız bölücülüğü terk edin. Hazret-i Allah ve Resul’üne teslim olup, emir ve nehiylerinde birleşelim. Yetmişüç fırkadan çıkın, o bir fırkada toplanalım.”
“Ümmetim benden sonra yetmişüç fırkaya ayrılacak, bir fırka müstesna diğerleri hep ateştedir.”
–Onlar kimlerdir ya Resulellah!
“Benim ve ashabımın yolunda olanlardır.” (Ebû Davud)
Hadis-i şerif’ine ittiba edin ki, böylece müşrik olarak yaşamamış ve cehennemlik olmamış olursunuz.
Dikkat edilirse Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz “Benim ümmetim” buyuruyor, ben-i israil buyurmuyor.
Bu Âyet-i kerime’leri hatırlattığımızdan dolayı bize teşekkür etmeniz gerekmez mi?
Bir Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Kendisine Rabbinin Âyetleri hatırlatılarak öğüt verildikten sonra, onlardan yüz çeviren kimseden daha zâlim kim olabilir?
Muhakkak ki biz suçlulardan öç alacağız!” (Secde: 22)
Bu sözü Allah-u Teâlâ beyan buyuruyor. Çünkü müslümanların birleşmelerini emreden, tefrikayı, bölücülüğü şiddetle yasaklayan bunca Âyet-i kerime’ler yüzlerine karşı okunuyor da yüz çeviriyorlar.
Bir Âyet-i kerime’sinde ise şöyle buyuruyor:
“Bunlara ne oluyor ki hiçbir sözü anlamaya yanaşmıyorlar.” (Nisâ: 78)

HUD SÛRESİ. ÂYET: 112
“Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!”
İman etmenin en mühim şartlarından birisi de teslimiyettir. Bir müslüman Allah-u Teâlâ’nın bütün emir ve nehiylerine uymak zorundadır.
Hüküm koyucu tek makam O’dur, hükmünde asla kimseyi ortak kabul etmez.
Âyet-i kerime’sinde:
“Yaratmak da emretmek de O’na mahsustur.” buyuruyor. (A’raf: 54)
Bunu bir kere insan evvelâ kendi nefsine duyuracak. Bu duyulmuyor.
Mâdem ki yaratmak da emretmek de O’na mahsustur, artık sen yüzünü O’na çevireceksin. Ne emrediyor, neyi nehyediyor diye bakacaksın. Aklını, gözünü, kulağını bu hedefe yönelteceksin.
Emrettiği herhangi bir şeyi umursamayarak, O’nun kesin beyanlarını dinlemeyerek, O’nun düşmanlarına hoşgörü ile bakmak, kişiyi otomatik olarak onlara kaydırır. O’nun emrini ve hükmünü nazar-ı itibara almayıp onlara meylettiği için, onların arasına dahil eder, hiç ruhu bile duymaz. Allah-u Teâlâ hükmünü koydu. O onlardandır artık. Allah-u Teâlâ’nın onu onlarla haşredeceğini kesin olarak bilir.
Bir Âyet-i kerime’de de şöyle buyuruluyor:
“Yoksa onların, Allah’ın izin vermediği bir dini ortaya koyan ortakları mı var? Eğer erteleme sözü olmasaydı, derhal aralarında hüküm verilirdi.
Şüphesiz ki kâfirlere can yakıcı bir azap vardır.” (Şûrâ: 21)
Allah-u Teâlâ dinini ve dini hükümleri ancak kendisinin koyacağını, hükmünde asla kimseyi ortak kabul etmediğini ferman buyurduğu gibi, Zât’ından başka din koyanlara uymalarının sebebini sual etmekte ve onlara uymanın kötü âkıbetini haber vermektedir.

ŞÛRÂ SÛRESİ. ÂYET: 39
“Bir zulüm ve saldırıya uğradıkları zaman birbirine yardım ederler.”
Bunu ancak müslümanlar yapar, hiçbir bölücü bunu yapmaz. Neden? Çünkü o kendi dininin kuvvetlenmesini düşünür, İslâm’ı düşünmez.
Nitekim durumlar meydanda.
Paramparça etmişler ve küffara zemin hazırlamışlar.

HUCURAT SÛRESİ. ÂYET: 11
“Ey iman edenler! Bir topluluk diğer bir topluluğu alaya almasın. Alay edilenler belki de Allah katında kendilerinden daha hayırlıdırlar.”
Allah-u Teâlâ bu Âyet-i kerime ile müminlerin ne kadar yüksek bir terbiye seviyesine yükselmelerini emir buyurmaktadır.
Çünkü bir mümini hakir görüp beğenmemek kendini beğenmekten ileri gelir ki, bu da şeytanın sıfatıdır. Şeytan kendisini Âdem Aleyhisselâm’dan üstün görmesi sebebi ile dergâh-ı izzet’ten tardedildi ve ebedî hüsrana mahkum oldu.
Âyet-i kerime’nin nihayetinde:
“Kendi kendinizi ayıplamayınız.” buyuruluyor. (Hucurat: 11)
Allah-u Teâlâ burada müminleri bir tek can gibi olduklarını beyan buyurmaktadır. Çünkü bütün müminler bir tek bedenden ibarettirler. Her mümin o bedene bağlı bir uzuvdur.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmaktadır:
“Bir mümin diğer bir mümin için birbirine kenetlenen tuğlalar gibidir. Birbirinden kuvvet alır.” (Münâvî)
Tevhid inancı altında bir araya gelen müminler, kardeşlik bağlarıyla bir bütünlük arzederler. Kardeşini ayıplayan dolayısı ile kendisini ayıplamış olur.
Şu Âyet-i kerime ne kadar ince ve derin bir noktaya işaret ediyor:
“Gözlerinizin hor ve hâkir gördüğü mümin kimseler için, Allah onlara hiçbir hayır vermeyecektir diyemem. Özlerinde olanı daha iyi bilen Allah’tır.
Bunu söylediğim takdirde mutlaka ben de zâlimlerden olurum.” (Hud: 31)
Müminleri özle ve sözle değil gözle bile hakir görmenin en büyük zulüm olduğu ortadadır.
Bir Hadis-i şerif’te şöyle buyuruluyor:
“Bir kimseye şer olarak bir müslüman kardeşine hakaret etmesi kâfidir.” (Müslim)
Ola ki Allah-u Teâlâ’nın bir veli kulunu hor görmüş olursun. Bu da senin helâk olmana vesile olur.

A’RAF SÛRESİ. ÂYET: 181
“Yarattıklarımızdan öyle bir topluluk da vardır ki, onlar Hakk’a iletirler ve Hakk ile hüküm verirler.”
Hakk Celle ve Alâ Hazretleri kendi has kullarını tarif ediyor ve buyuruyor ki:
Onlar yalnız benim hoşnutluğumu kazanmak için çalışırlar. Hiç kimsenin hiçbir şeyine iltifat etmezler. Hazret-i Allah’ın dininin kaim olmasını isterler. Çünkü onlar Allah-u Teâlâ’ya iman etmişler ve Allah-u Teâlâ’nın düşmanlarına hasım kesilmişlerdir.
Bir Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Kâfirlere karşı çok çetin, birbirlerine karşı çok merhametlidirler.” (Fetih: 29)

YÂSİN SÛRESİ. ÂYET: 21
“Sizden hiçbir ücret istemeyenlere uyun. Onlar doğru yoldadırlar.”
Bu Âyet-i kerime’sinde Allah-u Teâlâ yalnız Rızâ-i Bârî’si için çalışanları tarif ediyor.
Onlar rızâdan başka hiçbir şeye eğilmezler, hiçbir maddi menfaata değinmezler. Ancak onların doğru yolda olduğunu açık olarak ifade ediyor. Ve fakat cep cihadçılarından da hiç şüphesiz ki nefret ediyor. Çünkü bunlar bu cep cihadçılığı ile din-i İslâm’ı küçük düşürüyorlar, halkı yoluyorlar. Her topladıkları haramdır.
Bütün Peygamber Aleyhimüsselâm Efendilerimiz, Hakk’ı tebliğ ettikleri, hakikata çağırdıkları topluluklara:
“Sizden buna karşılık hiçbir ücret istemiyorum. Benim mükâfâtım âlemlerin Rabbine âittir.” demişlerdi. (Şuarâ: 109)

ÂL-İ İMRAN SÛRESİ. ÂYET: 114
“Onlar Allah’a ve Âhiret gününe inanırlar. İyiliği emreder kötülükten men ederler. Hayırlı işlere koşuşurlar. İşte bunlar salih insanlardandırlar.”
Allah-u Teâlâ iyiliği emredip kötülükten nehyederek, hayır işlerinde yarışmamızı bize öğütlüyor.
İşte gerçek müminler bunlardır.
Bunu yapmayanlar hakkında ise bir Âyet-i Kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Onlar işledikleri kötülükten birbirini vazgeçirmeye çalışmazlardı. Andolsun ki yaptıkları ne kötüdür.” (Mâide: 79)

SAF SÛRESİ. ÂYET: 4
“Allah, kendi yolunda kenetlenmiş bir duvar gibi saf bağlayarak savaşanları sever.”
Buradan anlaşılıyor ki Allah-u Teâlâ gerek iç düşman olan bölücülerle, gerek harp meydanında dış düşmanlarla, kâfirlerle cihad etmek için rızasında birleşenleri, İ’lây-ı kelimetullah için çalışanları sever, onlardan hoşnud olur.
Nitekim bir Âyet-i kerime’sinde de şöyle buyuruyor:
“Müminler içinde öyle erler vardır ki, Allah’a vermiş oldukları ahde sadakat gösterirler. Onlardan kimi bu uğurda canını feda etti, kimi de bu şerefi beklemektedir. Ahidlerini hiç değiştirmemişlerdir.” (Ahzab: 23)
Allah-u Teâlâ’nın bu has kulları her zaman için mevcuttur. Kimisi canını bu uğurda fedâ ederek ebedi saadete nâil olmuş; kimisi de ebedî saadetin şerefine nâil olmak için canını ve malını hiçe saymış, Rızâ-i Bâri yolunda gayret sarfetmektedir.
Zira bir Âyet-i kerime’de şöyle buyurulmaktadır:
“Hiç şüphesiz Allah yolunda savaşıp düşmanları öldüren ve öldürülen müminlerin canlarını ve mallarını Allah, cennet kendilerinin olmak karşılığında satın almıştır. Onlara vaad olunan cennet haktır ki, Tevrat’ta da İncil’de de ve Kur’an’da da sabittir. Allah’tan ziyade ahdine vefa gösteren kimdir? O halde yaptığınız bu hayırlı alışverişten dolayı sevinin. İşte bu çok büyük bir saâdettir.” (Tevbe: 111)
Hazret-i Allah Hâlik iken mahlûkunu alış-verişe davet ediyor. Hâlik ile alış-veriş yapabilmek şerefine nâil olmak ne büyük saadettir.
Allah-u Teâlâ diğer bir Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:
“Ey iman edenler! Elem verici can yakıcı bir azaptan sizi kurtaracak bir ticaret yolunu göstereyim mi size? Allah’a ve Resul’üne imanda sebat eder, Allah yolunda mallarınızla canlarınızla cihad edersiniz. Eğer bilirseniz, bu sizin için çok daha hayırlıdır.
Böyle yaparsanız Allah günahlarınızı size bağışlar, sizi altlarından ırmaklar akan cennetlere, Adn cennetlerinde hoş yerlere koyar. İşte en büyük kurtuluş budur.” (Saf: 10-11-12)
Bu alış-verişi bırakıp şeytan ile alış-verişe girişenlerin durumu ne olur?
Âyet-i kerime’lerde şöyle buyurulmaktadır:
“Onlar âhiret karşılığında dünyâ hayatını satın alan kimselerdir. Bu yüzden azapları hafifletilmez, onlar yardım da görmezler.” (Bakara: 86)
“Onlar hidayet yerine dalâleti, mağfiret yerine azabı satın almış kimselerdir. Onlar ateşe ne kadar da dayanıklıdırlar!
O azabın sebebi, Allah’ın Kitab’ı hak olarak indirmesidir. (Buna rağmen) Kitap’da ayrılığa düşenler, derin bir anlaşmazlık içindedirler.” (Bakara: 175-176)

ŞÛRÂ SÛRESİ. ÂYET: 15
“İşte bundan ötürü sen onları tevhide, birliğe davet et ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Onların heveslerine uyma.
Ve de ki:
Allah’ın indirdiği kitaba inandım, aranızda adalet yapmakla emrolundum. Allah bizim de Rabbimiz sizin de Rabbinizdir.
Bizim işlediklerimiz bize sizin işledikleriniz size aittir. Bizimle sizin aranızda tartışılacak bir şey yoktur. Allah hepimizi bir araya toplar. Dönüş de ancak O’nadır.”
Âyet-i kerime’ye dikkat edilirse, hakikat apaçık öğrenilmiş olur.
Allah-u Teâlâ bu gerçeği gözler önüne sermiş, tartışılacak hiçbir şey bırakmamış.
Binaenaleyh bir kimse çıkıp da bunları bizim beyan ettiğimizi iddia ederse, iyi bilsin ki Hazret-i Allah’ın emirlerini yok etmeye, bu emr-i ilâhiyi mahlûka bağlamaya çalışmaktadır. Halbuki biz her fırsatta deriz ki “Hükümsüz ve değersiz bir mahlûkum, hüküm ve değer sahibime aittir.”
Bunu bize isnad etmeleri ilâhi hükmü çürütmeye çalışmalarından ileri gelir.
Diğer Âyet-i kerime’lerde ise şöyle buyuruluyor:
“Seni yalanlarlarsa de ki:
Benim yaptığım bana, sizin yaptığınız sizedir. Siz benim yaptığımdan uzaksınız, ben de sizin yaptığınızdan uzağım.” (Yunus: 41)
“De ki: Allah bizim de Rabbimiz sizin de Rabbiniz iken, O’nun hakkında bizimle tartışıyor musunuz? Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız size âittir. Biz O’na gönülden bağlananlarız.” (Bakara: 139)
Binaenaleyh ben Hazret-i Allah’a inanmışım, iman etmişim, ilâhi hükümleri size tebliğ etmekle vazifeliyim. Hakikatı söylemek mecburiyetindeyim. İster kabul edin ister etmeyin. Bizimkisi bizim olsun sizinkisi sizin olsun.
Dikkat ederseniz kendimden konuşmuyorum. Ancak Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’leri esas tutarım, hep Âyet-i kerime’leri konuştururum ve karşımdakini de durduttururum. Niçin durduttururum? Çünkü Allah-u Teâlâ Ayet-i kerime’sinde:
“Onlara de ki: Yanınızda bize karşı çıkarabileceğiniz bir bilginiz var mı? Siz sadece zanna uyuyorsunuz ve siz sadece yalan söylüyorsunuz.” buyuruyor. (En’am: 148)
Hazret-i Allah’ın beyanı varken ben niye konuşayım?
Hazret-i Allah’ın kitabında olan sizin kitabınızda yok. Onun için susmak mecburiyetindesiniz.

MÜCÂDELE SÛRESİ. ÂYET: 22
“İşte onlar Allah’ın hizbi (partisi)dir. İyi bilin ki kurtuluşa ulaşacak olanlar Allah’ın hizbi (partisi)dir.”
Benim partim budur, “Ülâike hizbullah”tır. Yani yalnız Hazret-i Allah ve Resul’ünün partisindenim. Başka hiçbir parti ile ve hiçbir din kurucu ile de ilgim ve işbirliğim yoktur.
Zira Cenâb-ı Hakk Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:
“Fırka fırka olup dinlerini parça parça edenlerle senin hiçbir ilgin yoktur. Onların işi Allah’a kalmıştır. Sonra O, yaptıklarını kendilerine haber verecektir.” (En’am: 159)
“Semi’nâ ve eta’nâ” Bu Âyet-i kerime’yi işittim ve itaat ettim. Hiçbir parti ile hiçbir bölücü ile ilgim yoktur.
Zira her din kuran bölücü, İslâm dinini yıkmak için, kendi dinini ayakta tutmaya çalışır. Binaenaleyh bunlar Hazret-i Allah’ı ve Resul’ünü âlet ederler. Gaye ve maksatları, cemaatı kendilerine çevirmek ve kurdukları dini kuvvetlendirmek içindir.
Bunlar dinlerini kurmuşlar, böylece dinden çıkmışlardır. Bunun içindir ki en büyük İslâm düşmanıdırlar.
Bugünkü partilere gelince;
Beş parmağın hepsi de bir değildir. Bunların içinde iyiler de var, kötüler de var. Gerçekten Allah için çalışanı göremedim. Hepsi de, bu çiftlikte benim de bir koltuğum olsun istiyor ve “Cebim dolsun” diyor, “Borum ötsün, filmim de çekilsin.” diyor. Fakat aslında dünya bir sinemadır. Herkes denenmek için gönderilmiştir.
Âyet-i kerime’de:
“O hanginizin daha güzel amel işleyeceğinizi imtihan etmek için ölümü ve hayatı yaratandır.” buyuruluyor. (Mülk: 2)
Hiçbir din kurucularından değilim. Onların bütün faaliyetleri kurdukları dini kuvvetlendirmek içindir. Allah-u Teâlâ’nın dinini yıkmak için çalışırlar ve ceplerini doldururlar. Şöhretim çok olsun isterler.
Bu mülkün sahibi olan Hazret-i Allah iki kişi gönderecek. Birisi Nurullah, diğeri Hidayetullah. Bu haşeratı temizleyecekler.

RÜZGARLA YAĞMURUN HİKAYESİ


RÜZGARLA YAĞMURUN HİKAYESİ

Dillere destanmış Kaf Dağının ardında rüzgarla yağmurun aşkı.

Rüzgar deli gibi esermiş bulutlar biraz üşüsün ve yağmur gelsin bana diye.

Yağmurun gözlerine vurgunmuş, masumiyetine ve saflığına vurgunmuş.

Yağmur her sabah dua edermiş.
“Tanrım lütfen rüzgar essin bugün, ruhunu kalbimde hissedeyim, ellerini gözlerimde.
Tutkunlarmış birbirlerine ama ne rüzgar yağmura dokunabilirmiş ne de yağmur rüzgara.
Ne zaman rüzgar ile yağmur biraraya gelseler sevdanın ateşi fırtınalar estirmiş onlara ve fırtınanın sonunda birbirlerine hiç dokunamayacaklarını düşünüp üzülürmüş yağmur, ağlarmış.
İşte o zaman aşıkların yağmuru yağarmış ve sevdalılar el ele dolaşırmış yağmurun kalbinden gelen damlacıkların altında.

Yağmurun hüzünlendiğini gören rüzgar kendini dalların arasında gizlemeye çalışırmış üzüntüsünü haykırmak için…

Ne zaman hafif hafif damlacıklar gökyüzünden düşmeye başlarsa, rüzgarın ellerini hissetmek isteyen yağmur gözyaşlarını akıtır yeryüzüne ve damlaların altında el ele dolaşan sevgilileri izler, kendini ve rüzgarı hayal eder …onlara bakarak.

Ne zaman ağaçların arasında ıslık çalarak esmeye başlasa rüzgar, yağmurun üzüntüsüne kahrolur ve dalların arasında gizlenip çığlıklar atar.

O çığlıkları duyan sevgililer daha da sıkı sarılırlar birbirlerine ve sarmaş dolaş olurlar.

Rüzgar sevgilileri izler buruk bir halde …

kendini ve yağmuru hayal eder …onlara bakarak.

İşte böyle dillere destan yağmur ve rüzgarın aşkı.

Ne zaman yağmur yağsa, ne zaman rüzgar esse, kalpleri birbirleri ile kavuşur yağmur ile rüzgarın.
Kendileri gibi tüm bir arada olamayan sevdalılar için…

TASAVVUF’UN ASLI -FERD-İ KAMİL

24. Bölüm

FERD-İ KÂMİL


Kutb-u Evtad:
İmam-ı Rabbânî -kuddise sırruh- Hazretleri Hakk’a vusulün cezbe ile olanının “Efrad” adı verilen seçilmişlere mahsus olduğuna dair “Mektubat” adlı eserinin 285. Mektub’unda şöyle buyurmuşlardır:

“Sona kavuşanlardan birçokları da vardır ki, “Seyr-i ilâllah” yolculuğunu katettikten ve “Bekâbillâh” makamına kavuştuktan sonra, bunlara kuvvetli bir cezbe ihsan ederler. Bu şekilde cezbe zinciri ile, kanca takıp çeker gibi çekip alırlar. Orada soğukluk bulaşmaz, gevşeklik gelmez.
Bunlar yükselmek için şaşılacak garip işlere ihtiyaç hissetmezler. Bunların dar olan halvetine semâ ve nağmenin giriş yolu yoktur. Vecd ve tevâcüd (kendinden geçme) bunlara göre makbul birşey değildir. Bilâkis bu cezbeli yükselme ile ulaşılabilecek en son mertebeye çekilir, ulaştırılırlar.
O Server-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-e uymak sayesinde, ona mahsus olan makamdan nasipler elde ederler.
Vusulün bu çeşidi, ancak “Efrad” denilen seçilmişlere mahsustur. “Kutup”lara bu makamdan nasip yoktur.
Allah-u Teâlâ’nın ihsanı ile, sonun sonuna kavuşan bir seçilmişi, bu âleme geri çevirirlerse ve istidatlı kimselerin terbiyesi ona havale edilirse, bu sırf Allah-u Teâlâ’nın fazlıyladır. Nefsini kulluk makamına indirirler. Ruhu, nefisten ayrı olarak Allah-u Teâlâ’ya müteveccih olur.
Anlatılan zat “Ferdiyet” kemâllerine sahiptir. “Kutup”ları yetiştirme yetkisine sahiptir. Burada “Kutup”la “Kutb-u irşad”ı kastediyoruz, “Kutb-u evtad”ı değil.
Zılliyet (gölge) makamlarının ilimleri, marifet derecelerinin asliyeti kendisine verilmiştir.
Daha doğrusu onun bulunduğu makamda ne zıl (gölge) vardır, ne de asıl vardır. Zira bu zat zılli de aslı da aşmış ve geçmiştir.
Cidden böyle bir kâmil ve mükemmil bir zatın varlığı bulunmaz bir şeydir. O kadar ki, uzun asırlardan, uzun zamanlar geçtikten sonra onun zuhuru olsa dahi bir ganimettir.
Âlem onunla nurlanır. Onun bir bakışı kalp hastalıklarını giderir. Bir teveccühü beğenilmeyen kötü huyları silip süpürür.
O öyle bir zattır ki, Uruc (yükselme) makamlarını tamamlamış, hepsinden daha yükselmiş, Kulluk makamına inmiş, ibadetle mutmain olmuş, huzura ermiştir.
Bu tâifenin içinde, velâyet makamlarının en üstünü olan “Abdiyet” makamına yerleşen seçilmişler de vardır. Mahbubiyet makamına kabiliyet de buna verilir. Bu ise, velâyet mertebelerinin bütün kemâllerini taşımakta ve “Dâvet” derecesi makamlarının hepsini içine almaktadır.
Nübüvvet makamlarına has olan “Velâyet-i hassa”dan pay almaktadır.
Hülâsa, onun şanı şu mısrada bildirilmektedir:

“Bütün güzellerde bulunan, yalnız sende var!” (285. Mektup)

Kulluk Makamı:
Kul olabilmek ne demek biliyor musunuz? Allah’ta hiç olabilmek demektir.
“Allah’ta hiç olabilmek” noktası çok gizlidir.
O Allah-u Teâlâ’yı gördüğü zaman, O’na ulaştığı zaman; ateşte yanıp giden küçük bir kâğıt gibi hükümsüzdür, üflesen gider. Gerçek hüküm Hazret-i Allah’tadır.
Çünkü o artık Hakk’a varmıştır. Bu noktayı açmak mümkün değildir, sırrın da sırrıdır, hâl noktasıdır.
İmam-ı Gazâlî -kuddise sırruh- Hazretleri:
“O Allah-u Teâlâ ile karşılaşmanın, O’nun cemâl-i bâkemâline bakmanın ve O’na mânen yaklaşmanın ne demek olduğunu da anlar.” buyuruyor. (İhyâ-u ulûm’id-din)
Yaratan’ı gördükten sonra, yaratılanlar çimenlikte biten ot mesabesinde olur. Toprak olmasa çimen olmaz, Hazret-i Allah olmasa mükevvenat olmaz. Kâinat “Ol!” demekle oluyor, “Öl!” demekle ölüyor. Toprağın yanında çimenin ne kıymeti varsa, Hazret-i Allah’ın yanında yaratılmışların o kadar kıymeti vardır.
Herkes yeşilliği görüyor, toprağı görmüyor; herkes yaratılmışları görüyor da Hazret-i Allah’ı görmüyor.
Hep O… Fakat hep O olduğunu yalnız o kişi görür, yaratılmışları Yaratan’dan görür. Başka kimse görmez; her şeyi görür, O’nu görmez.
“Hakk’a vardı” sözünün sırrı, marifetullah’ın özü işte budur.
Hakk’a varmıştır, Hakk’ı görüyor, Hakk’tan görüyor.
Nitekim Abdülkâdir Geylânî -kuddise sırruh- Hazretleri de “Feth’ür-Rabbânî” adlı eserinde şöyle buyurmuştur:
“O öyle bir kuldur ki, Hakk’a vâsıl olmuş, O’nu görmüş ve mâsivâ denen Hakk’ın zâtından gayri şeyleri bilmiştir.” (60.Meclis)
Onlar bu hususu görerek ve bilerek konuşuyorlar. Allah-u Teâlâ’yı gören, gösterdiği kadar bilir, başkasına şâmil değildir.
Hakîm-i Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri ise onun Allah-u Teâlâ’nın hususi himayesinde olacağını, O’nu göreceğini ve O’nunla konuşacağını açıklamıştır.
“O, Allah-u Teâlâ’nın kabzasında (hususi himayesinde) hareket eder. O’nunla konuşur, O’nunla görür, O’nunla tutar, O’nunla anlar.” (Nevâdir’ül Usûl)
Kendisinin de orada bir balık pulu kadar, bir kâğıt parçası kadar hükmü yoktur. Çünkü o, asıl hüküm sahibini gördü. Bu nokta ferdiyet makamıdır.

Ferd-i Kâmil:
O hale gelenlerin durumu şudur: O hep Hakk ile olmak, yani O’nunla olmak ister.
Şimdi sizin anlayacağınız bir tabir kullanacağız.
Hazret-i Âişe -radiyallahu anhâ- vâlidemizden rivayet edildiğine göre Seyyid-i Kâinat Sebeb-i Mevcudat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz son hastalığında ruhunu teslim ederken şöyle duâ etmişti:
“Ey Allah’ım! Beni bağışla, bana acı, en yüce arkadaşa kavuştur.” (Buhârî, Tecrid-i sarîh: 1665)
En mühim sır. O doğrudan doğruya Allah-u Teâlâ ile arkadaş olur.
Gerçekten Resulullah Aleyhisselâm’ın vekâletini Allah-u Teâlâ ona ihsan eder, bu vekâleti yalnız onlar taşır. Bunlara “Ferd-i kâmil” denir.
Hiçbir evliyâullah bu sırrı vermemiştir. Evliyâullah’ın ulaşamayıp tarif ettiği nokta budur işte.

Ferdiyet Mülkü
Hususiyetle Hâtem-i veli’yi bildirmek ve tanıtmakla vazifeli kılınan ve bu hususta “Hatmü’l-evliyâ” adı ile bir kitap dahi yazmış olan Hakîm-i Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri, Hâtem-i veli’nin terakkiyât ve tecelliyâtını, ilmini vâsıtasız olarak Hakk’tan aldığını ve diğer velilere nisbetle ayrı bir ferdî üstünlük taşıdığını beyan etmek üzere şöyle buyurmuşlardır:
“Öyle veli vardır ki; makâmını aşar, ikinci mülkten üçüncü, oradan da dördüncü mülke erişir; bütün bunları aşarak, bu ismin verildiği mülke ulaşır. Hatta bütün bunları da aşıp, vahdâniyet (birlik) ve ferdiyet (teklik) mülkünde O’na ulaşan, isimlerden hazlarını alan kişi olur. Hazlarını Rabb’inden alan odur.

İşte o, velilerin seyyidi (efendisi)dir. Rabb’inden verilen ‘Hâtemü’l-velâye’ onundur.” (Hatmü’l-evliyâ, sh: 334-335)
En gizli sır budur. Ferdiyet makamı, kulluk makamı burada olur. Hakk’a yakınlık makamı, Resulullah Aleyhisselâm’a komşuluk makamı da burada olur. Gizlinin gizlisi bir sırdır bu. Bu yolun en gizli kısmı budur. Mahlûka âit değildir, ancak Allah-u Teâlâ’nın dilemesiyle olur.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimize tam vâris işte bu “Ferd-i kâmil”dir.

Adalet Kırbacı:
Hakîm-i Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri “Sîret-ül evliyâ” isimli eserinde ise, Hâtem-i veli’nin vazifesini, yapacağı cihadın mâhiyetini ve hakikat ile dalâlet arasında bir berzah olarak gönderileceğini ifşâ ederek şöyle buyurmaktadır:

“İşte o evliyânın seyyididir. Arz ehlinin emniyeti, gök ehlinin nazar yeri, Allah’ın has kulu, O’nun nazargâhı ve halk içindeki adâlet kırbacıdır. Onları O’nun kırbacı ile terbiye eder. Reddeden halkı O’nun nâmına O’nun yoluna dâvet eder. Allah’ı birleyenlerin kalplerindeki gizli satırları okur, Hakk ile bâtılın arasını ayırt eder.” (Kitâb-u Sîret’il-evliyâ, sh: 94)
Allah-u Teâlâ bu zât-ı muhtereme neler bildirmiş!

TASAVVUFUN ASLI-EN BÜYÜK AYET-L KERİME AYET-ÜL KÜRSİ

23. Bölüm

EN BÜYÜK ÂYET-İ KERİME
ÂYET-ÜL KÜRSÎ

Niçin En Büyük Âyet-i Kerime?:

Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde en büyük Âyet-i kerime’nin Bakara sûre-i şerif’inde olduğunu haber vermiştir.

Çünkü bu Âyet-i kerime Allah-u Teâlâ’nın sıfat-ı ilâhî’sini, hakimiyet-i sübhâniyesini, azamet ve kibriyâsını en beliğ ve en güzel bir şekilde telkin ve tavsif etmektedir.
Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmuşlardır:
“Her şeyin bir şerefesi yani üst noktası vardır. Kur’an’ın üst noktası da Bakara sûresi’dir. Bu sûrede bir âyet vardır ki, o Kur’an âyetlerinin efendisidir. O Âyet-ül kürsî’dir.” (Tirmizi: 2881)
Übey bin Kâb -radiyallahu anh- der ki:
“Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bana:
“Ey Ebu Münzir! Allah’ın kitabından ezberinde bulunan hangi âyetin daha büyük olduğunu biliyor musun?” diye sordu.

Ben “Allah ve Peygamberi daha iyi bilir.” dedim.
Tekrar sordu:

“Ey Ebu Münzir! Allah’ın kitabından ezberinde bulunan hangi âyetin daha büyük olduğunu biliyor musun?”

Cevap olarak:

“‘Allahu lâ ilâhe illâ hüvel-hayyül-kayyum’ âyetidir.” dedim.
Bunun üzerine Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz eliyle göğsüme vurdu ve:

“Vallahi ilim sana mübarek olsun ey Ebu Münzir!” buyurdu.” (Müslim: 810)
Tamamı on cümleden ibaret olan Âyet-ül kürsî’de; Allah-u Teâlâ’nın vahdaniyeti, O’nun Hayy ve Kayyum olduğu, uyuklama ve dalgınlık gibi beşerî sıfatlardan münezzeh olup kâinatı kendi tasarrufunda bulundurduğu, O’nun izni olmadan kimsenin şefaat edemeyeceği, hayat sırrı, ilim sırrı, ilminin geçmişi ve geleceği kuşattığı, hâkimiyet sırrı, kudretinin gökleri ve yeri kapladığı ve zâtının çok yüce olduğu bildirilerek Tevhid inancının esasları açık bir şekilde ifade edilmiştir.

Hayy ve Kayyûm:
Hazret-i Kur’an’ın en büyük Âyet-i kerime’sinin sırrını açacağız ve izahını yapacağız. Bu sırları açmakla, birçok hususlarda ne demek istediğimizi bir nebze olsun anlamış ve kavramış olacaksınız.
Allah-u Teâlâ buyurur ki:
“Allah o Allah’tır ki, kendisinden başka hiçbir ilâh yoktur.” (Bakara: 255)
Âyet-i kerime’de geçen “Hû” maskedir, yarattığı bütün mevcûdat bir maskeden ibarettir. İnsan da böyledir, kâinat da böyledir. Bu maske bütün mevcûdâtı içine alıyor. Var olan O’dur. Herkes maskeyi görüyor, O’nu görmüyor.
“Lâ ilâhe”; O’ndan başka ilâh yoktur, ilâh ancak O’dur. Bu yarattıkları Allah değildir, hepsi de “Lâ”dan ibarettir. Çünkü “Lâ” dediğin zaman “Onlar Allah değil” diyorsun. Bu maske de “Lâ”dan ve “Ol!” emrinden ibarettir. Her yarattığı şeye sadece “Ol!” diyor, o da dilediği şekilde oluveriyor. Ne dilemişse o oluyor. Her zerrede ulûhiyet sırları mevcuttur. Herşey O değil, fakat hiçbir şey de O’ndan ayrı değil.

Ulûhiyet ve ubûdiyet yalnız O’na mahsustur. Her cihetten tektir. Varlığının başlangıcı yoktur. Varlığı daimîdir, nihayete ermez.
Varlığına şahit yine kendi varlığıdır. Her varlık O’nun kudretinin eseridir. Var olan ne ki varsa O’nunla var olmuştur.
“O Hayy ve Kayyûm’dur.” (Bakara: 255)

Hayy: Ezelî ve ebedî hayat ile berhayattır. Ezelden ebediyete kadar bütün hayat ve ebedîlik O’nun zâtı ile kâimdir.
Kayyûm: Zât ve kemâl sıfatları ile her şeye hâkim olup, bütün varlıklar O’nunla kâimdir.
Allah-u Teâlâ kendi zâtı ile hayattadır, yaratıkları ise O’nun hayat vermesi ile, O’nun kudreti ile yaşamaktadırlar. Her şeye belirli bir zamana kadar ayakta durmak için sebepler ihsan buyurmuştur. Hayy ve Kayyum ancak O’dur. Ancak O var, O yaratıyor, her şey O’nunla kâimdir. İnsanların akılları ve ilimleri bu noktayı kavrayamadığı için yeri görür, göğü görür, amma Hakk’ı göremez. Görmesi de mümkün değildir. Tutulanlar görülüyor da, tutan görülmüyor.
Allah-u Teâlâ bir Hadis-i kudsî’de:
“Açlığa devam et beni görürsün. İnsanlardan uzaklaş bana kavuşursun.” buyuruyor.
Demek ki görülüyormuş.
Sıddık-ı Ekber -radiyallahu anh- Hazretleri:
“Ben Allah’ımı gördüm, başka bir şey görmedim.” buyurmuştur. Yani “O’ndan başka bir şey yok ki onu göreyim.”
Demek oluyor ki Allah-u Teâlâ dilediği kimseye esrârını bildiriyor.
O’ndan başka varlık yok zaten, hepsi de “Lâ”dan ibarettir. Bu gördüğünüz kâinat ve içindekiler nur malzemelerinden yapılmıştır ve “Ol!” demekle olmuştur.
Maskeyi kaldıran Zât-ı kibriyâ kendi varlığını ortaya koyuyor ve: “Var olan her şeyi ben yaratıyorum, benim kudretimle ayakta duruyor, her şey benimle kâimdir.” diyor.
Görebilen bunu da görebiliyor.
Meselâ bir insan, elinde bulunan şeyi bilir. Allah-u Teâlâ âlemleri öyle tutuyor ve öyle biliyor. Bütün yaratıklarını muhafaza etmesi, tutması, gözetmesi, yaşatması yalnız O’na mahsustur. O tuttuğu için O her şeye hâkimdir, her zerre O’nun varlığı ile kâimdir. O’nun varlığı her şeyi kuşatmıştır, hükmünde hikmet sahibidir.
Dikkat ederseniz bir damla kerih suyu kan pıhtısından cenin haline getiriyor. Fakat o cenin ölüdür. O yaratıyor amma o cenin başlangıçta cansızdır. Sonra ona ruh veriyor ve cenin canlanıyor. Ne oldu şimdi? Hayy ve Kayyum olan Allah onu yarattı, o O’nunla kâim oldu. Bir et parçası idi, cansız ve hareketsizdi. Ona “Ol!” dediği zaman O’nunla hayat buldu, canlandı, mukadderâtı da o anda yazıldı. Âdem Aleyhisselâm da bu şekilde “Ol!” demekle canlanmadı mı? İnsan da böyledir, kâinat da böyledir.
Her zerreyi yaratan, kürreyi de donatan O’dur. O hem yaratıyor, hem de yönetiyor. Zira O Ehad’dır. Yarattıkları hem O’nunla kâimdir, hem de O’na muhtaçtır.
Allah-u Teâlâ hem yaratıyor, hem donatıyor, hem de tutuyor. Bu yaratmayı ve donatmayı yaratıkları yapabilir mi? Hayır yapamaz. O halde vücud O, mevcud O…
Maskenin altındakini gören maskeye itibar etmez. Onlar “Lâ”dan ibarettir, maske ilâh değildir.
Meselâ sen zannediyorsun ki sen sensin. Hayır! Sen “Ol!” emrinden ibaretsin.
Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Resulüm! Sana ruhtan sorarlar. Onlara de ki: Ruh Rabbimin emrindendir.” (İsrâ: 85)
Her şey seni yaratan Rabbinin emrinden ibarettir. Amma sen bilmedin, bilemedin.
Ne güzel yarattı, âzâlarıyla donattı, en güzel bir biçim verdi. Öyle ki bu durum karşısında sen de kendini müstakil zannettin.
Ve fakat ruhunu çekince, verdiğini alınca, hani sen sendin?
Sen de O’nunla kâimsin, bütün yarattıkları da O’nunla kâimdir, amma O görülmüyor. Sen yarattıklarını görüyorsun ve orada kalıyorsun, kendi kendini de aldatmış oluyorsun.
Ve fakat O’nu gören, yani Allah-u Teâlâ’yı gören, O’nun gösterdiği kadar her şeyin hakikatını görür. Bir perdeden, bir kabuktan, bir örtüden ibaret olduğunu görür. Meğer O’nu örten hep bir örtü imiş.
Allah-u Teâlâ bir kulunun kalp kilidini açtığı ve içeride O’nun olduğunu gördüğü zaman; işte o zaman o kul da görür ki gerek kendisi ve gerekse yarattığı bütün âlemler hep O imiş. Her şey bir perdeden, bir kabuktan ibaret imiş, hepsi de “Ol!” emrinden husule gelmiş.
Hazret-i Kur’an’ın en ince noktası Âyet-ül kürsî ile İhlâs-ı şerif’tir. Bu sırrı bilebilmek için Allah-u Teâlâ’yı görmek şarttır. O’nu görmeyen kimse ne bilir, ne de hafsalası alır. Duysa da yine bilmez. Ne ilmi yeter, ne de aklı yeter. Çünkü aklın da ilmin de “Ulül-elbâb”ına dayanan bir husustur. “Ulül-elbâb” Allah-u Teâlâ’nın duyurması ve göstermesi ile husule gelen akıldır. Bu noktaya gelen kimsenin aklı da ilmi de durur. Bu sahaya hiçbir ilim giremez.
Şu kadar var ki Evliyâullah’tan bazı zevât-ı kiram bu hususa işaret etmişlerdir.
Nitekim Abdülkâdir Geylânî -kuddise sırruh- Hazretleri “Feth’ür-Rabbânî” adlı eserinde şöyle buyurmuştur:
“O öyle bir kuldur ki, Hakk’a vâsıl olmuş, O’nu görmüş ve mâsivâ denen Hakk’ın zâtından gayrı şeyleri bilmiştir.” (60.Meclis)
Onlar bu hususu görerek ve bilerek konuşuyorlar. Allah-u Teâlâ’yı gören, gösterdiği kadar bilir, başkasına şâmil değildir.
Hakîm-i Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri Hâtem-i veli hakkında bin küsur sene önce “Hatm’ül-Evliyâ” ismiyle müstakil bir eser yazmış ve onun Allah-u Teâlâ’nın hususi himayesinde olacağını, O’nu göreceğini ve O’nunla konuşacağını açıklamıştır.
Eserin yirmibirinci bölümünde şöyle buyurmaktadır:

“Sonra başka bir mertebeye yükselir, o da Heybet ve Üns’tür. Heybet O’nun celâlindendir, Üns ise O’nun cemâlindendir. O’nun celâline baktığında korkar ve toplanır. Şayet onu bu şekilde bırakırsa bütün işlerinde âciz olur, atılmış bir elbise gibi olur veya ruhsuz bir vücut olur. O’nun cemâline baktığında bütün damarları sevinçten dolup taşar. Şayet onu bu şekilde bırakırsa nefsi coşar ve sınırı aşar. Heybet onun şiârı, Üns ise onun elbisesi olur. Böylece kalbi dosdoğru olur ve nefsi sevinir. Sonra onu başka bir mertebeye yükseltir. O mertebe ‘İnfirad billâh’ yani ‘Allah ile kalma’dır.”

Hakîm-i Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri “Nevâdirü’l-Usûl” adlı eserinde ise velâyet mertebelerinin en üst derecesine vâris olan Hâtem-i veli’nin vasıflarını bir bir beyan ederek şöyle buyurmaktadır:
“Ehlullah’ın bir kısmı en yüksek velâyet derecesine sahip olur. Bu kimse, Allah-u Teâlâ’nın, kendisini velâyeti için seçip kullandığı bir kuldur.

O Allah-u Teâlâ’nın kabzasında (hususi himayesinde) hareket eder, O’nunla konuşur, O’nunla görür, O’nunla tutar, O’nunla anlar.” (Nevâdirül-Usûl, cilt:1, sh: 339)
İlmin sonu Hazret-i Allah’a dayanır. Bu ilme “İlm-i billâh” denildiği gibi, “Ledünî ilim” de denilir.
Bu ilme mazhar olan Hakk’ı görür, Hakk’tan görür. Ve fakat Allah-u Teâlâ’nın tecelliyâtının sonu yoktur.
“Eğer yeryüzündeki bütün ağaçlar kalem, denizler de mürekkep olsa ve hatta buna yedi deniz daha eklense, yine de Allah’ın kelimeleri tükenmez.

Şüphe yok ki Allah Azîz’dir, hikmet sahibidir.” (Lokman: 27)
Kelimât-ı ilâhiye’nin sonu yoktur. Çünkü O’nun ilmine ve hikmetine sınır konulamaz, iradesini dilediği şekilde kullanır. Kayıt ve hudut tanımaksızın hükmünü icrâ etmektedir.
Hakk’ı gören ise Cenâb-ı Vâcib’ül-vücud Hazretlerinden başka hiçbir şey görmez. Yani Allah-u Teâlâ’yı gören, O’ndan başka bir şey görmez ve görmek de istemez. Zira her şey “Lâ”dan ibarettir. “Lâ mevcûde illâllâh” tevhidinin sırrına vâkıf ettirdiği kimseler hem görür, hem söyler, hem de o hâl ile yaşarlar. Her hâl ve kâllerinde hikmet-i ilâhî mevcuttur. Birer numunedirler, birer Hakk adamı, Hakk dostudurlar. Onlar O’nun himayesinde, tasarruf-u ilâhiyesindedirler. O’nun gözetimi altında iş ve icraat yaparlar.
İmam-ı Gazâlî -kuddise sırruh- Hazretleri buyururlar ki:

“Ayrıca Allah-u Teâlâ ile karşılaşmanın, O’nun cemâl-i bâkemâline bakmanın ve O’na mânen yakınlaşmanın ne demek olduğunu da anlar.” (İhyâ-u ulûmid-din)

Çok iyi anlar. Çünkü Allah-u Teâlâ öyle buyuruyor. Öyle tecelli ediyor, öyle husule getiriyor ki, oradan anlıyor. Bu, mahlûkun Hâlik’ına yaklaşması değildir. Hakk’ın mahlûkuna tecelliyatıdır. Hâlik tecelli edecek ki, o vâkıf olacak. Mahlûkun yeri değil orası. Oysa O’na her şey kolay.

Vâhidiyet ve Samediyet:
Allah-u Teâlâ İhlâs sûre-i şerif’inde şöyle buyurmaktadır:
“De ki: Allah bir tektir.” (İhlâs: 1)
Allah-u Teâlâ müstakil bir vücuttur. O’ndan başka hiçbir mevcut yoktur.
Fakir “Kul hüvallahu ehad” dediğim zaman O’nu zikrediyorum, ismini zikretmiyorum. Ehad dediğim zaman Ehad’ı görmem lâzım.
“Allah Samed’dir.” (İhlâs: 2)
Ehad O, yarattığı her şey O’nunla kâim olduğu için her şey O’na muhtaçtır. Var olan yalnız O’dur, Ehad yalnız O’dur, başka Ehad yok. Bütün varlıklara “Ol!” demekle bir sûret, bir şekil vermiş, var etmiştir. Yer görülüyor, gök görülüyor, insan görülüyor. Murad ettiği gibi tecelli etmiş, bir sûretle görülüyor. Amma O’ndan başka Ehad yok.
Olanlar da O’nunla var olmuştur. Biz Hazret-i Allah’ı görürüz, yaratılanları öyle görürüz. O’ndan başka hiçbir şey yok.
İnsan Allah-u Teâlâ ile kâim olduğu halde bunu bilmiyor. O varlığını çektiği zaman leş oluyor. Hani sen vardın? Sen de böylesin, bütün varlıklar da böyledir.
“Doğurmamış, doğurulmamıştır.” (İhlâs: 3)

Zira doğma ve doğurma yarattıklarına âittir. O Allah ki vardır, müstakil var olan O’dur, varlıkları yaratan O’dur. O’ndan başka müstakil ne vücud var, ne de mevcud. O, her şeyi çepeçevre kuşatmıştır.
“Hiçbir şey O’nun dengi ve benzeri değildir.” (İhlâs: 4)
Hiçbir dengi ve benzeri olmamak yalnızca O’na mahsustur.
Hülâsa olarak; Her şey O’nunla kâim, sen de O’nunla kâimsin, zerre de, kürre de, her şey O’nunla kâimdir, O’nunla ayakta duruyor.
Kişi Âyet-ül kürsî’yi okuyor amma, kendinin O’nunla kâim olduğunu ve kâinatın da O’nunla kâim olduğunu bilmiyor.
Bu sebepledir ki, en büyük Âyet-i kerime budur.
Müfessirler bu Âyet-i kerime’yi açıklarken: “Her şey O’nunla kâimdir.” demişler, fakat: “Sen de onunla kâimsin.” dememişlerdir. Çünkü mânevî, bâtınî noktaların da zâhirinde kalmışlardır.
Mârifetullah ehli Allah-u Teâlâ’nın öğrettiğini bilir. O öğrettiği için ve herkese ayrı ayrı tecelli ettiği için o bilgi kimsede bulunmaz.
Her şeyi O’nun yarattığını ve her şeyin O’nunla kâim olduğunu ancak hakikat ehli bilir ve görür. Amma sizin bildiğiniz göz ile değil de, O’nun gösterdiği göz ile hem görülür, hem bilinir. Yoksa bir beşer gözü ile değildir.
İnsan Allah-u Teâlâ’nın yarattığı ve donattığı bütün âlemlerin “Lâ”dan ibaret olduğunu görmedikçe hiçbir zaman “İlâh”ı, yani Allah-u Teâlâ’yı göremez ve lâyık-ı veçhile bilemez. Bilgileri zandan ibarettir, bu böyledir.
Âyet-i kerime’sinde:
“İçinizde… Görmüyor musunuz?” buyuruyor. (Zâriyat: 21)
Bu bir Allah kelâmı değil midir?
Sen bu hakikatı anlamıyorsun diye bu Âyet-i kerime’yi beyan etmeyelim mi? Senin gözün körse güneşin suçu nedir? Hakikat budur, ilâhî hüküm böyledir.
Bu hitâb-ı ilâhî yalnız insana değil, zerreden kürreye kadar yarattığı ve donattığı bütün âlemlere O’nun hitâb-ı ilâhî’sidir.
Gerçek Mürşid-i kâmil O’nu gördüğü zaman, kâinatın bir maske olduğunu görür. Maskeyi de görür, maskeyi kaldıranı da görür.
Nitekim Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyururlar:

“Muhammed’in nefsi kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, eğer siz süflî arza bir ip sarkıtmış olsanız Allah’ın üzerine düşerdi.” (Tirmizi)
Demek ki Allah-u Teâlâ kime gösterirse o görüyor.
O’ndan başka hiçbir şey yok ki düşsün! Ötekiler “Ol!” ve “Öl!”, işte bundan ibarettir. Düşen O’nun üzerine düşer.
O her şeyin takdirini dürmüş, şeklini şemâlini vermiştir, ondan sonra “Böyle ol!” demiştir, o da dilediği şekilde oluvermiştir. O görünenleri öyle murad ettiği için öyle göstermiş. Demek ki O var, O’ndan başka birşey yok, O’nun hükmünden başka birşey yok.
Her şeyi O tutuyor, O yaratıyor, O öldürüyor. Fakat insan tutulanı görüyor da tutanı görmüyor. Yani yaratılmışları görüyor da Yaratan’ı görmüyor.
Fakir der ki: “Siz Allah-u Teâlâ’nın tuttuğu şeyi görürsünüz, Elhamdülillâh biz tutanı görürüz. Yaratan’ı gördüğüm için, bu yaratılanların bir perdeden ibaret olduğunu görüyorum.”
Bu beyanlar duyanlar içindir, işitenler için değil. Kime ne duyurdu ise o anlar. İyi bilin ki, bunların hepsi Allah-u Teâlâ’nın göstermesiyle, bildirmesiyle, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizin nur ışığı ile görerek ve bilerek söyleniyor.
Sakın bu ilme dalmayın. İlminiz ve aklınız yetmez. Yetmediğine göre inkâr yollarına kalkışmayın. Evliyâullah’ın beyanlarını inceleyin, onlara itimat edin ve kurtulun. Bütün delilleri önünüze sürüyorum, oku ve geç, anlamaya kalkışma.
Bu sırlar niçin anlaşılmıyor?
Bu hususta bir Âyet-i kerime arzedelim:

“Yedi kat göğü ve yerden bir o kadarını yaratan Allah’tır. Allah’ın fermanı bunların arasından iner ki, böylece Allah’ın her şeye kâdir olduğunu ve her şeyi ilmiyle kuşattığını bilesiniz.” (Talâk: 12)
Abdullah bin Abbas -radiyallahu anhüma- Hazretleri buyururlar ki:

“Eğer bu Âyet-i kerime’nin size tefsirini yapacak olsam, beni mutlaka taş yağmuruna tutarsınız.”

Size bu anlatılanlar sanmayın ki bilinmiyor. Allah-u Teâlâ fakire öyle bir üslup vermiş ki, İbn-i Abbas -radiyallahu anh- Hazretlerinin buyurduğu mevzuları açıyoruz da kimse farkında değil. Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’leri yerleştirdiğimiz için, o söylediğimiz söz kayboluyor. Kişi Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’i görüyor, o mevzuyu unutuyor. Sizin anlayacağınız şekilde açıldığı için şaşkınlık yapmıyor. Yoksa kapalı tuttuğumuz yerler çok azdır.
Zerreden kürreye kadar her şey her şeyi kuşatmıştır. Kimini zar ile kuşatmış, kimini deri ile, kimini kabuk ile…
Yani Allah-u Teâlâ her zerreyi bir şey ile çevirmiştir. Yer de böyledir, gök de böyledir. Arşırahman ile de her şeyi kuşattırmıştır. Allah-u Teâlâ ise her şeyi kuşatmıştır, bütün âlemleri çepeçevre çevirmiştir.
İşte bunun ispatı:

“Allah her şeyi çepeçevre kuşatandır.” (Nisâ: 126)
Çünkü Allah-u Teâlâ her şeyi çepeçevre kuşattığından nereye baksan yalnız O’nu göreceksin.
Herkes O’nu bu mülkün içinde, mekânların içinde arıyor. Halbuki bütün mekânlar O’nda mekândır, O’nun mekânı yoktur.
İyi bil ki O’nu gören, O’ndan gören, bütün âlemlerin bir kabuk, bir perde, bir maskeden ibaret olduğunu görür ve bilir.

“Yüzünüzü hangi cihete çevirirseniz çevirin, vech-i ilâhî oradadır.” (Bakara: 115)
Çünkü:

“Allah göklerin ve yerin nurudur.” (Nur: 35)
O’ndan başka ne vücud var, ne de mevcud var. Gösterdikleri bunu görüyor, böyle olduğunu da biliyor. Amma sen “Lâ”da kaldın, yeri göğü gördün, orada kaldın. O’nun nuru olduğunu göremedin ve bilemedin. Aslı O’dur, perdede başkası görülür. Mevcûdat O’nun nurundan birer nurdur.
Gösterdikleri bunu görüyor, böyle olduğunu da biliyor. Hem görüyor, hem biliyor. Amma sen hem görmüyorsun, hem bilmiyorsun.
Bunu neden kavrayamıyorsunuz?
İlminiz ilmel-yakîn, aklınız da akl-ı meaş olduğu için kavrayamıyorsunuz.
Bu Âyet-i kerime’nin tecelliyâtına nerede mazhar olunur?
Kişi Allah-u Teâlâ’nın içinde olduğunu gördüğü zaman,
Kendisinin bir maskeden, bir paçavradan ibaret olduğunu anladığı zaman,
Mükevvenâtı kendi nurundan yarattığını ve donattığını gördüğü zaman, bu Âyet-i kerime’nin sırrına ve tecelliyâtına mazhar olur.
Çünkü nurundan “Nur”unu yarattı, o “Nur” ile mükevvenâtı donattı. Bütün bu sır bunun içindedir. Hep nur… Yer de nur, gök de nur, taş da nur, toprak da nur.
Ancak bu tecelliyata kimi mazhar ederse, O’nu hem görür, hem de bilir. Çünkü o kendisini görmüyor, Hakk’ı görüyor, Hakk’tan görüyor.
O’nun göstermesiyle, O’nun bildirmesiyle bu mümkün olur. Zan ilmi kati surette buraya erişemez. Birçok velilere dahi bu tecelliyat verilmemiştir.
Eğer bu noktayı bir kavrayabilirsen, göklerin ve yerin nur olduğunu gözünle göremesen de, inanmakla kurtulmuş olursun.
Vaktaki içinde O olduğunu gördüğün zaman, kendinin bir maskeden, bir örtüden, bir paçavradan ibaret olduğunu gördüğün zaman; bir de bakarsın ki, meğer nurundan “Nur”unu yaratmış, o “Nur” ile mükevvenâtı donatmış.
Yani bu mükevvenâtın malzemesi nur.
Nitekim Âyet-i kerime’sinde:

“Resulüm! Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik.” buyuruyor. (Enbiyâ: 107)
Bu “Nur”un sayesinde âlemlere rahmet ve hayat veriyor. Âlemlerin hayat bulması o nur sayesindedir. Çünkü onu âlemlere rahmet için yaratmıştır. O bir hayat kaynağıdır, hayatı ondan fışkırttı. Hem “Rahmeten Lil-âlemîn”dir, hem de “Ebul-ervah”tır.
O Rahmeten Lil-âlemîn olduğu için âlemdeki her zerre nasibini ondan alıyor. Ay da, güneş de, yer de, gök de, her şey o nurdan alıyor. Nereye baksan o nur. Ona verildiğinden ötürü kâinat ona muhtaçtır.
Görebilenin onu bu çizgide görmesi lâzımdır, fakat bu çizgide kaç kişi görebiliyor?

O Tutuyor, O Yaşatıyor:
Zerreden kürreye kadar yarattığı her şeyi tuttuğuna en belirgin bir misal olmak üzere Âyet-i kerime’de şöyle buyurulmaktadır:
“Üzerlerinde kanat çırpıp duran kuşları görmüyorlar mı? Onları havada tutan Rahman’dan başkası değildir.

O her şeyi görmektedir.” (Mülk: 19)
Uçarken kolaylık için kanatlarını açıp örtmeyi ilham eden, uçan her kuşu havada tutan, onları iri cüsselerine rağmen yere düşmekten koruyan, rahmeti bütün kâinatı kaplamış olan yaratıcı Rahman’dan başkası değildir.
Sadece kuşlar değil; insanları da, her şeyi tutan O’dur. Kâinattaki her şey O’nun murakabası altındadır. Kudret elini çektiği zaman düşer kalırlar.
Bu muhteşem kâinat Allah-u Teâlâ’nın izniyle ayakta durmaktadır. Gökleri ve yeri tutup zevalden koruyan, ortaksız olarak takdir ve tedbir eyleyen O’dur.
Âyet-i kerime’lerinde şöyle buyurmaktadır:
“Şüphesiz ki Allah gökleri ve yeri, nizamları bozulmasın diye tutuyor.” (Fâtır: 41)

Onların belirli vakitlerden önce yok olmalarını istemediği için muhafaza buyuruyor da henüz yıkılmıyorlar.

“Andolsun ki eğer nizamları bir bozulacak olursa, onları kendinden başka kim tutabilir?” (Fâtır: 41)
Göklerin ve yerin, oldukları şekilde devamlarını sağlamaya O’ndan başka kimsenin gücü yetmez
“Göğü de, kendi izni olmadıkça yerin üzerine düşmemesi için O tutar.” (Hacc: 65)
Mevcut düzen ilâhî kudretin tezahürüyle kurulduğu gibi, yine o ilâhî kudretin tecellisi ile bozulacaktır.

Hakk’ı Gören Kendini Görmez, Kendini Gören Hakk’ı Göremez:
Var olan Allah-u Teâlâ’dır. Herkes maskeyi görüyor, O’nu görmüyor. Her görünen şey maskedir, O’na perdedir. İnsan da böyledir, kâinat da böyledir.
Âyet-i kerime’de şöyle buyurulmaktadır:
“Hiçbir göz O’na erişemez, ihata ve idrak edemez. Fakat O bütün gözleri ihata eder.” (En’am: 103)
Baş gözü Allah-u Teâlâ’yı göremez. Fakat O, kalp gözünü açtığı zaman, kişi O’nu da görür, O’nun gösterdiklerini de görür.
Allah-u Teâlâ bu ilâhî beyanı ile insanın da kâinatın da bir maske olduğunu açklıyor.
İnsan bir maske takarsa maskeyi görürsün. Fakat o bir kâğıt parçasıdır, çıkardığın zaman aslını görürsün. Bu da böyledir. Eğer Hakk’ı görürsen, kâinatın bir maske olduğunu görürsün, maskeye hiç değer vermezsin. Maskeyi çıkardığın zaman hiçbirinin hükmü kalmaz.
İşte Hazret-i Allah budur.
Gerçek Mürşid-i kâmil O’nu gördüğü zaman, kâinatın bir maske olduğunu görür. Maskeyi de görür, maskeyi kaldırdığını da görür.
Diğer bir Âyet-i kerime’sinde şöyle buyuruyor:
“Biz ona iki göz vermedik mi?” (Beled: 8)
Allah-u Teâlâ insana bir baş gözü bir de kalp gözü vermiştir.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz ise bir Hadis-i şerif’lerinde:
“Her insanın kalbinin iki gözü vardır. O gözlerle gaybı kavrayabilir. Allah bir kuluna hayır murad ederse, gözünün göremediği şeyi görebilmesi için kalbinin gözlerini açar.” buyurmuşlardır.
Siz perdeyi ve perdenin üstündekileri görüp O’nu görmüyorsunuz. Fakat içinde olanı gören ve bilen var. İçinde olanı gören ve bilen, yalnız O’nu görür. Kâinatın da, kendisinin de, perdenin de hükümsüz olduğunu bilir. Fakir bunu bir cümle ile ifade ederiz:
“Allah-u Teâlâ’yı gören kendini görmez, kendini gören Allah-u Teâlâ’yı göremez.” Bütün esrar işte bu noktadadır.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurur:
“Size Rabbinizden basiret (kalp gözü) gelmiştir. Kim görürse kendi lehine ve kim körlük ederse kendi aleyhinedir.” (En’am: 104)
Göze göre “Görme” ne ise, kalbe göre “Basiret” de odur.
Gözlerin görmesine sebep olan görme nuruna göz denildiği gibi, kalbin görmesine sebep olan kalp gözüne de basiret denilir.
Basiret; Allah-u Teâlâ’nın subûtî sıfatlarından biri olan “Basar”ın kullarındaki tecellisidir. Bu tecelliden nasibi olanların gözlerinden perde kalkar. İnsanın dış âlemi gören bedendeki iki gözüne karşılık, kalbin de iç âlemi gören gözü vardır ve buna “Mârifet gözü” ve “Kalp gözü” gibi isimler verilmiştir.
Allah-u Teâlâ Haşr sûre-i şerif’inin 2. Âyet-i kerime’sinde bu basiret sahiplerini “Ulül-ebsar” olarak vasıflandırmaktadır.
Basiret Allah-u Teâlâ’nın mümin kulunun kalbine attığı öyle bir nurdur ki, bu nur sayesinde hakikatı kavrar.
İnsanların hakikatı görmelerine ışık tuttuğu için Kur’an-ı kerim âyetlerine “Basiretler” mânâsına gelen “Besâir” denilmiştir. (A’raf: 203 ve Kasas: 43)
Kalp gözü körleşmiş ve basireti bağlanmış kimseler hakkında da “Körler” gibi tabirler kullanılmaktadır. (Bakara: 18)
Bir Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Yalnız gözler kör olmaz, sinelerde olan kalpler de körleşir.” (Hacc: 46)
Asıl körlük göz körlüğü değil kalp körlüğüdür. Bu körlükteki zararın sınırı ve sonu yoktur.
Allah-u Teâlâ “Hakikat”ı apaçık ortaya koyar, duyurmak istediklerinin basiretlerini açar, duyurmak istediğini duyurur, göstermek istediğini gösterir. Diğer taraftan da lâyık olmayan gözlere göstermez, basiretlerini bağlar, körlük ve karanlık içinde bırakır.
Gerçek mürşidin Hazret-i Allah olduğunu O’nun bana ilham ettiği üslupla âcizâne o kadar sade bir şekilde anlatıyorum ki, anlamamanız mümkün değildir. Fakat anlamıyorsunuz, çünkü aklınız orada değil, nefsiniz o mertebede değil.
Basiret sahiplerine gelince, Allah-u Teâlâ onların gözlerini açmış, hakikatı göstermiştir.
Hülâsa olarak arzetmek istediğimiz şu ki; zâhirî ilmi halk öğretir, bâtınî ilmi Hakk öğretir. Zâhirî ilim tahsil edildikçe insanın bilgisi artar, Allah-u Teâlâ öğrettikçe insanın hakikat bilgisi artar.

UYUKLAMA VE UYKU

O öyle bir Hayy ve Kayyum’dur ki, Zât-ı Akdes’ine hiçbir eksiklik ve gaflet ulaşmaz, mahlûkatından aslâ gafil kalmaz. Mükevvenatın her haline dâima vâkıftır.
“O’nu uyuklama da uyku da tutmaz.” (Bakara: 255)
Yarattığı bütün âlemleri tuttuğu için, âlemlerin varlığı O’nunla kâim olduğu için O’nda ne bir uyuklama, ne de uyku aslâ düşünülemez.
Şoför direksiyonda uyursa ne olur? Bütün âlemleri yaratan, yaşatan, ayakta tutan Allah-u Teâlâ uyuklamaz, O’nu uyku da tutmaz. Bir an için uyuklamış olduğu farzedilse, böyle bir durum bütün kâinatın yok olmasına vesile olur.

O’NUN VE O’NDANDIR

Mülk Allah-u Teâlâ’nındır. Mülkünün hem sahibi, hem hükümdarıdır. Mülkünde dilediği gibi tasarruf eder. Hâkimiyetinde, mülkünde hiç kimse O’na ortak değildir.
“Göklerde ve yerde olanların hepsi O’nundur.” (Bakara: 255)
O, göklerde ve yerde, ikisi arasında olan her şeyin sahibidir. Melekler, insanlar, cinler, ne varsa hepsi O’nun mülküdür, yarattığı ve yönettiği varlıklardır. Her birisinde yegâne mutasarrıf O’dur. Hepsi O’nun idaresi, gücü ve hâkimiyeti altındadır. Dilediğini var eder, dilediğini yok eder. Ululuğu ile göktekileri yere indirir, inâyet nuru ile yerdekileri göklere çıkarır.
O’nun mülkünde ancak O’nun emirleri ve kudreti hüküm sürer. Takdirine ve tedbirine hiç kimse karşı gelemez. Bu muazzam ve muhteşem nizamın binlerce seneden beri hiç şaşmadan devam edegelmesi, ancak ezelî ve ebedî bir yaratıcının hikmeti mucibince mümkün olmaktadır.

Yaratmak Allah-u Teâlâ’ya Mahsustur:
Yaratmak; olmayanı, bilinmeyeni ortaya koymak, hiç yoktan var etmektir. Bu da yalnız Allah-u Teâlâ’ya mahsustur.
Her şeyi nizam ve intizam içinde yoktan var eden, her yarattığını birbirine uygun, yeni bir icat ile numunesiz olarak yaratan O’dur.
Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmaktadır:
“Allah her şeyin yaratıcısıdır.” (Zümer: 62)
Her şeye ihtimamla bir şekil ve hususiyet verir, düzenler ve en güzel bir biçimde terkip eder. Yarattığı şeylerde güzelliğinin kemâlini gösterir.
Bir şeyi yaratmak istediğinde; onu düşünüp tasarlamaya, zamana, mekâna ve numuneye muhtaç değildir. Kâinatı ve içindeki her şeyi misilsiz, benzersiz yaratmıştır. Her şeyin en güzelini, en güzel hikmetlerle yaratan O’dur. İnsanların yaptığı, sadece O’nun verdiği akıl sayesinde yaratılanların sırlarını keşfetmekten ibarettir.
Bütün insanlar bir araya gelseler, ilimlerini fenlerini ortaya koysalar bir tek incir çekirdeğini, bir buğday tanesini yapabilirler mi? Veyahut bir sivrisineği, bir tek kılı yoktan var edip onlara can verebilirler mi?
Allah-u Teâlâ bir Hadis-i kudsî’de şöyle ferman buyuruyor:
“Benim yarattığım gibi birşey yaratmaya kalkışandan daha zâlim kim olabilir? Bir karınca veya bir arpa tanesi yaratsınlar!” (Müslim. Libas, 101)
Bir tek yaprak karşısında bütün yarattıkları âciz kalır. O ise o yaprağın ne zaman yaratılacağını, o yaprağın vazifesini, yapacağı zikrini, ömrünü bilmektedir. O’nun izni olmadan o yaprak düşmez.
Âyet-i kerime’sinde:
“O’nun ilmi dışında bir yaprak dahi düşmez.” buyuruyor. (En’am: 59)
Ezelî ilmi her şeye şâmildir. Her nerede ve her ne zaman bir ağaçtan bir yaprak düşerse, Allah-u Teâlâ onun yerini de zamanını da en ince teferruâtı ile bilir.
En küçük misal olan “Yaprak düşmesi” misali ile bütün hal ve ahvale işaret edilmiştir.
Büyük ve küçük, gizli ve açık, görünmeyen ve görünen, düşünülen ve hissedilen, hayat ve ölüm, olmuş ve olacak her şey bütün genişliği ve inceliğiyle Allah-u Teâlâ’nın ilmindedir.
İşte Allah böyle bir Allah’tır, yaratıcı yalnız O’dur.
Allah-u Teâlâ’nın beni yaratış şeklini gözünüze getiriyorum. Ben kendimi orada bir resim, bir robot olarak görüyorum. Beni yaratıyor, yaratış şeklini görüyorum. Âzâ nimetleriyle donatıyor, onu görür gibiyim. Sonra o uzuvları bir bir yerine koyuyor, onu görüyorum. Sonra sıfatı ile beraber beni gösteriyor.
Ve derim ki:
“Allah’ım! Sen beni yarattın, nimetlerle donattın, âzâ nimetlerini dilediğin şekilde teşekkül ettirdin. Varlığından, birliğinden, azametinden, kudretinden, mülkünden haberdar eyledin. Sana sonsuz şükürler olsun.

Bana bir suret verdin, suretiyle beraber çıkardın.
Yarattığın için varlığını biliyorum, birliğini biliyorum, azametini görüyorum, mülkünde de bulunuyorum.”

Bütün bunları bu şekilde gözden geçiririm. Ben orada robot oldum, O yaratıcı oldu.
Yine derim ki:

“Allah’ım! Râzı olup olmadığın şeyleri bildirmek için ve Zât’ına ulaşacak yolu göstermek ve buldurmak için kitaplar indirdin, peygamberler gönderdin.
Allah’ım! Lütfunla ulaştırdığın kullarından eyle!
Mülkünde bulunduruyorsun, cennet-i âlâ’da yaşatır gibi nimetlerle rızıklandırıyorsun. Sen bana dünyayı cennet hâline getirdin.
Beni şükredici, zikredici, tefekkür edici ve sabredicilerden et, amma nankörlerden etme.”

Asıl şükür Allah ile Allah’a yapılan şükürdür. Hakiki namaz da, hakiki zikir de böyledir, övünmek de böyledir. O’nunla ibadet edilirse, ibadetin özüne inilmiş olur. Bir insan Allah ile övünürse, övünmelerin en güzelini yapmış olur.
Her gün bu şekilde bu işin içinde yoğurulurum. Söylüyorum değil yoğuruluyorum. O zaman O Hazret-i Allah oluyor, ben ise kurulmuş bir robot oluyorum. O bana ruh verdiği için o robot konuşuyor. Ben bir robottan ibaretim. O’nun idare ettiği bir robot. Robotu O yapıyor, düzenliyor, insan şekline koyuyor. Ben de görüyorum, bir robot! Robotla onun arası ne ise, Hâlık ile mahlûkun arası da budur. Birisi halkın robotu, birisi Hakk’ın robotu.
İşte Hazret-i Allah budur! Yaratan, yaşatan, nimetlerle merzuk eden hep O. Mülk de O’nun. O Hazret-i Allah, sen yaratılmış bir mahlûk. Kâinatı da bununla ölçerim. Ben ne isem kâinat da budur. Tabi ki bu noktada söyleyemediğim çok sırlar var.
Hazret-i Allah’ı gördüğüm zaman kâinatı resim olarak görürüm. Yalnız O var, ötekiler resimden ibaret.
İnsan Allah-u Teâlâ ile kendisini ayıramıyor, müstakil bir varlık zannediyor. Ayırması da mümkün değildir. Ancak murad ettiği kuluna âit bir bilgidir. Bütün kâinat bu şekildedir. Perdeyi kaldırdığın zaman O var. Sana bu elbiseyi geçiren, kâinata da aynı elbiseyi geçiriyor. Halbuki içinde O var.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:
“İçinizde… Görmüyor musunuz?” buyuruyor. (Zâriyat: 21)
O, içinde O’nun olduğunu biliyor, onunla irtibat kuruyor, O’nunla nefes alıyor.
Bu ilâhî hitap insana olduğu gibi, bütün âlemlere de şâmildir. Allah-u Teâlâ’nın göstermesiyle, fakir, âlemlerde O’ndan başka bir şey görmüyorum.
Tabii ki bir noktaya kadar açabiliyorum. Eğer Allah-u Teâlâ size bu noktayı ayn’el-yakin kavratırsa; yaratılanları görmüş, Yaratan’ı da bilmiş olursunuz. Zaten yaratılanların bir kısmı görülüyor, amma Yaratan görülmüyor. Biz âlemleri gördüğümüz zaman bir kabuk olarak görüyoruz. Fakir onu görür de söyler. Yani görmediğim şeyi söylemiyorum. Fakat anlatmam mümkün değildir. Öz Hakk’ı bilmek ve bulmaktır, öz budur.
Onun içindir ki İmam-ı Rabbânî -kuddise sırruh- Hazretleri:
“Onların ilimleri bu ilimlere nisbetle kabuk kalır.” buyurmuşlardır. (317. Mektup)
İşte bu sırlar bunlardır.
Allah-u Teâlâ zâtına çektiği kimseleri kendi odasına almıştır. O, O’nun verdiği ilimle ilimlenmiş, has odanın esrarını oradan almıştır. Ondan başka hiçbir ferdin aklı ve ilmi yetmez. Doğrudan doğruya O’nun ihsanıdır, O’nun ikramıdır, O’nun vergisidir, O’nun bildirmesidir, O’nun göstermesidir. Çünkü robot robottur, hükümsüzdür.
Bu anlattığımız sırlar esrar odasının sırlarının sırlarından, hakikat incilerindendir.

ŞEFAAT İZNİ

Şefaat bir kimsenin suçunu affettirmek, kendisinden cezayı gidermek için hakkında yapılan bir iltimas ve istirhamdan ibarettir.
Günahı sevabından çok olduğu için cehenneme girmeyi hak eden günahkâr müminlere; Allah-u Teâlâ’nın izni ile peygamberler, sıddıklar, âlimler, şehidler şefaat edeceklerdir.
O kime şefaat yetkisi verirse, ancak o şefaat edebilir. Bu yetki O’na âittir.
“O’nun izni olmadan, katında kim şefaat edebilir?” (Bakara: 255)

Buna kim cesaret edebilir? Şefaat izni verilenler de hep O’nun rızâsı ve izni doğrultusunda âile efrâdına, yakınlarına ve dostlarına şefaat ederler. O’nun izin vermediği hiç kimse şefaat edemez.
Şefaat ancak şefaata ehil olanlara fayda sağlar. Ehil olmayanlara o gün hiçbir şefaatçının şefaatı fayda vermez.
Allah-u Teâlâ’nın engin merhametini ortaya koyan bu ilâhî hitap bütün âlemlere şâmildir. Bu sır bize yeni tecelli etti. Bütün âlemlerin ve içindekilerin, O’nun izni olmadan hiçbir şeyi yapamayacakları ve yapmadıkları ifadesi çıkıyor.
Zâhirî mânâsı; O’nun izni olmadıkça kimse kimseye şefaat edemez.
Bâtınî mânâsı ise Hakk’ı görenlere âit bir husustur. Bütün âlemlere şâmil olduğunu hem bilir, hem görür. Bütün âlemler yapılacak her işi, ancak O’nun izniyle ve emriyle yaparlar. O izin vermedikçe, O hükmetmedikçe, hiç kimsenin hiç kimseye aslâ yardımı olamaz. Âlemlerde O’ndan başka birşey yok ki, kim kime yardım edebilir, kim kime şefaat edebilir? Çünkü bütün âlemleri O halketmiş, O’nunla ayakta duruyor. Fakat bu hususun zâhirî ilimle bilinmesi mümkün değildir. O Allah-u Teâlâ’yı bilmiyor ki yaratılanları bilsin. O’nu yarattığı cisimlerde arıyor.
Abdullah bin Ebi’l-Ced’a -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre şöyle söylemiştir:
“Ben Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-i şöyle buyururken işittim:
“Andolsun ki ümmetimden bir kimsenin şefaatiyle Temimoğullarından daha çok kimse cennete girecektir.”
Ashâb-ı kiram:
“Senden başka bir kimsenin mi yâ Resulellah?” dediler.
“Benden başka bir kimse!” buyurdu.” (Tirmizi – İbn-i Mâce: 1443, 1444)

ALLAH-U TEÂLÂ’NIN EZELÎ VE EBEDÎ İLMİ

Ezelî ve ebedî ilmi ile olmuş ve olacak her şeyi en iyi bilen O’dur. O’nun sonsuz ve sınırsız ilminden gizli hiçbir şey yoktur.
“O, kullarının işlediklerini ve işleyeceklerini bilir.” (Bakara: 255)

Allah-u Teâlâ daha ruh verilmeden önce, cenin halinde iken kişinin bütün mukadderatını biliyordu. Çünkü O yazdırıyor, nasıl bilmesin?
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:

“Sizin her birinizin yaratılışı ana rahminde nutfe olarak kırk gün derlenir toplanır. Sonra o kadar zamanda pıhtılaşmış kan aleka olur. Sonra yine kırk günde et parçası mudğa olur.

Daha sonra Allah-u Teâlâ bir melek gönderir ve o ceninin neler yapacağını, rızkını, ecelini, şâki mi sâid mi olacağını yazması o meleğe emrolunur. Bundan sonra cenine ruh üfürülür. (Buhâri, Tecrîd-i sârih: 1324)

Allah öyle bir Allah’tır ki, kişiye daha ruh verilmeden önce, cenin halindeyken bütün mukadderatını biliyordu.

Şehirlerin girişlerinde “Filân şehirdir.” diye levhalar bulunur. Çıkışta da aynı levha vardır, çıkış olduğunu bildirmek için kırmızı bir çizgi çizilmiştir. Halbuki o levhalar aynı zamanda yazıldı. Girerken şehrin ismini, çıkarken bitimini görüyoruz. Bunun gibi, Allah-u Teâlâ daha biz dünyaya gelmezden evvel girişimizi de çıkışımızı da takdir etmişti. Ne yapacağımızı hep biliyordu. Bu bilgisi üzerine takdir etmiştir. Biz bir mahlûk iken o tabelâları yazıyoruz, oraya oraya dikiyoruz. O Hâlik’tır, O’nun ilmi her şeyi kuşatmıştır.
Bir insanın yüz sene ömrü olsa, en son nefesinde söyleyeceği sözden, yapacağı işten, son lokmasına kadar yiyeceğinden, içecek suyundan haberi vardır. Yalnız insan değil, yarattığı bütün mevcûdat zerreden kürreye kadar böyledir. Bu hükmü O tayin ve takdir ettiği için her şeyi biliyor. Bu bilgi O’na mahsustur.
O’nun sonsuz ve sınırsız ilminden gizli kalan hiçbir şey yoktur.

İLMULLAH
Seçkinler:

İnsanların bilgisi sınırlıdır. Ancak Allah-u Teâlâ’nın dilediği kadar kavrayabilirler. İnsana bilmediğini öğreten O’dur.
“O’nun dilediğinden başka, insanlar O’nun ilminden hiçbir şeyi kavrayamazlar.” (Bakara: 255)
İlâhî sırları kime duyurursa onun bilebileceğini, başka kimsenin bilemeyeceğini beyan buyuruyor. Bu gibi kimseler Allah-u Teâlâ’nın duyurduğu kadar, gösterdiği ve bildirdiği kadar hepsini bilir. Bu Âyet-i kerime mucibince dilediğine dilediği kadar bildirir.
Meselâ Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:
“Rabbim bana sual sordu. Ben ona cevap veremedim. Keyfiyetsiz bir tarzda elini her iki omzumun arasına koydu, ben o elin serinliğini kalbimde hissettim. Böylece, beni geçmiş ve geleceklerin ilmine vâris kıldı.” (El-mevâhib’ül-Ledüniyye)
Allah-u Teâlâ dilediğini seçer, dilediğini zâtına çeker, Kudsî ruh ile destekler. Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-inin nurunu da ona takar ve ihsan eder, dilediğini dilediğine vâris eder.
Nitekim bir Âyet-i kerime’sinde:
“Allah dilediği kulunu zâtına seçer.” buyuruyor. (Şûrâ: 13)
Bunlar Allah-u Teâlâ’nın sırf kendi zâtı için yarattığı has kullardır. Onları ne dünya için ne ahiret için yaratmamıştır. Onlarda varlığın zerresi bulunmaz, var olan Allah-u Teâlâ’dan başkası aranmaz.
Enes bin Mâlik -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

“Şüphesiz ki insanlardan Allah’a yakın olanlar vardır.” buyurmuştu.
Ashâb-ı kiram:
“Yâ Resulellah! Bunlar kimlerdir?” diye sordu.
Buyurdular ki:

“Onlar Kur’an ehli, Allah ehli ve Allah’ın has kullarıdır.” (İbn-i Mâce: 215)
Onlar, Kur’an ehli olmaları sebebiyle Allah-u Teâlâ’nın ilâhî hükmü mucibince hareket ederler.
Onlar Hakk ehlidir, halk ehli değil. Allah-u Teâlâ’nın hıfz-u himayesinde, tasarruf-u ilâhîdedirler. İrade ve arzuları olmaz, çıkacak hükm-i ilâhî’ye tâbidirler.
Kendisi için yarattığı bu has kullar Hakk’tan gayrısını düşünmezler, Cenâb-ı Hakk da onların başka şeyle meşgul olmalarını istemez.
Bütün bu lütuflar hep O’nun ihsanı ve ikramı ile mümkündür. Hiç şüphesiz ki bu lütuflara mahlûkun aklı hem ermez, hem almaz.
Nitekim Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:
“Rahman olan Allah’ın cezbelerinden bir cezbe, insanların ve cinlerin ameline denktir.” (K. Hafâ)
Allah-u Teâlâ kimi sevdiyse, kimi kendisine çektiyse bu ilâhî lütfa nâil olur. O seni bir anda çekiverir. Milyarlarca sene yürüsen bu lütfa nâil olamazsın.

Allah-u Teâlâ ile Mülâkat:
İlim içinde ilimler mevcuttur. “Zâhirî, Bâtınî, Ledünî ilimler” olduğu gibi, “İlm’el-yakîn, Ayn’el-yakîn ve Hakk’al-yakîn ilimler” de vardır.
Bütün Peygamber Aleyhimüsselâm Efendilerimiz Hakk’al-yakîn mertebesindedirler.
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde:
“Ümmetimin âlimleri benî İsrail’in peygamberleri gibidir.” buyurdu. (K. Hafâ)
Allah-u Teâlâ onları Hakk’al-yakîn’e erdirdiği gibi, bunları da Hakk’al yakîn’e erdirdiği için seviyeleri aynıdır.
Allah-u Teâlâ bir insanla üç şekilde konuştuğunu Şûrâ sûre-i şerif’inin 51. Âyet-i kerime’sinde şu şekilde beyan buyurmaktadır:
“Allah’ın bir insanla konuşması mümkün değildir. Ancak;

Vahiy yoluyla,
Veya perde arkasından konuşur.
Yahut bir elçi gönderip, izniyle ona dilediğini vahyeder.

O, yücedir, hikmet sahibidir.” (Şûrâ: 51)
Âyet-i kerime’de geçen birinci ve üçüncü şekil malumdur. Vahiy Peygamber Aleyhimüsselâm Efendilerimize verilen ilâhî kelimelerdir. Allah-u Teâlâ emir ve nehiylerini muhtelif şekillerde onlara duyurur. Onlar da aldıkları vahiyleri muhataplarına “Allah-u Teâlâ böyle vahyetti.” şeklinde duyururlar. Vahyin de ayrıca muhtelif şekilleri vardır.
“Perde arkasından konuşma”ya gelince;
Âyet-i kerime’de beyan buyurulduğu üzere, bunlar perde arkasından Allah-u Teâlâ ile konuşanlardır ve Allah-u Teâlâ’nın huzurunda bulunurlar.
Huzurunda olacak ki konuşacak. Onları huzuruna almış, mülâkatla dilediğini bildiriyor ve gösteriyor.
Bunun mümkün olduğuna itiraz etmemeniz için Hakîm-i Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretlerinin bu noktada bir ifşaatlarını arzedelim:
“O, Allah-u Teâlâ’nın kabzasında (hususi himayesinde) hareket eder, O’nunla konuşur.” buyurmuşlardır. (Nevâdirül-usûl)
Âyet-i kerime’de beyan buyurulan bu perde nedir?
Bu perde senin varlığındır, vücudundur. O senden sana yakın, seninle O’nun arasında senin varlığın var, perden var. Perdeni ne kadar inceltirsen, o kadar O’na yakınsın. Perdeyi kaldırabilirsen, O’nunla başbaşa kalırsın. Artık sen yoksun O var. Perde kalktı çünkü.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmaktadır:
“Biz insana şah damarından daha yakınız.” (Kaf: 16)
Senden sana yakın olan, sana duyuruyor, buyuruyor. Buyurduklarını sana duyuruyor. Sen bir perdesin, O dilediği şekilde mahlûku ile konuşur.
O içeride, senden de sana yakın. Amma sen perdesin, O’nu görmüyorsun.
“Onlar sıdk makamında, kudret ve kuvvet sahibi hükümdarın huzurundadırlar.” (Kamer: 55)
Âyet-i kerime’sinde beyan buyurulduğu üzere; bu lütuflar ancak Allah-u Teâlâ’nın kendisi için seçtiği ve çektiği kullarına mahsustur, umuma şâmil değildir. Onu kendisi için yaratmıştır, öyle murad ettiği için yaratmıştır, yaratılış sebebi odur. Sevdiği için de huzuruna almıştır.
Demek oluyor ki Allah-u Teâlâ dilediği zaman o kulunu huzuruna alıyor ve onunla konuşuyor, dilediğini ona duyuruyor, bütün hakikatleri bildiriyor. Dilediğine harfsiz hurufatsız ilham ediyor.
Nasıl konuşur? O zaten sana senden yakındır, senin varlığın bir perdeden ibarettir. O lâtif perdenin arkasında sana hitap ediyor. Huzuruna alıyor ve hitap ediyor. O anda arada hiçbir vasıta yoktur.
Meselâ Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bu hususta Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:
“Benim Allah ile öyle vaktim olur ki, oraya ne yakın bir melek sızabilir, ne nebi ne de resul sokulabilir.” (K. Hafâ)
Ne melek girebilir, ne de şeytan girebilir, hiçbir şey giremez.
En son derecesini şöyle izah edelim:
Seyyid-i Kâinat Sebeb-i Mevcûdat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz buyururlar ki:

“Ey Allah’ım! Beni bağışla, bana acı, en yüce arkadaşa kavuştur.” (Buhârî, Tecrid-i sarîh: 1665)
Onun arkadaşı O idi ve ahirete giderken de son kelâmı bu idi. Hayat boyunca Allah-u Teâlâ ile arkadaşlık yaptı ve en çok sevdiği arkadaşına kavuştu. Bir kişi o kişiyi görecek ki arkadaş olsun. Görülmeyen bir kişi arkadaş olamaz. O kişiyi görünce O’nunla olacak.
Bu hâle ermenin şartları nedir?
Kalp üzerinde yedi perde vardır. Bu yedi perdenin kalkması; sıfat-ı hayvaniyeden arınması, ahlâk-ı zemimeden sıyrılması ile kâimdir. Bu ise nefis sâfiyeye çıktıktan sonra husule gelir ve bu hâller tecelli etmeye başlar. Onun artık Allah-u Teâlâ’dan gayrı hiçbir arzusu olmaz, ne dünya ne de ahiret.
Bu lütuf hass’ül-has olanlara âittir.
Hass’ül-has kimdir? Varlığından, benliğinden zerre dahi kalmayınca hass’ül-has olur. Toz kadar varlık bile bir varlık sayılır. Farz-ı muhal ki bütün dünya senin vücudun. Bu vücut zerre zerre parçalansa, bir tek zerre Var’a mânidir.
Muhyiddin-i İbn’ül-Arabî -kuddise sırruh- Hazretleri şöyle buyururlar:

“O öyle bir kaynaktan alır ki, Peygamber Aleyhisselâm’a vahiy getiren melek de aynı kaynaktan alır.” (Fusûs’ül-Hikem)
Diyeceksiniz ki; Allah-u Teâlâ ile mülâkat mümkün müdür? Evet, murad-ı ilâhî olduğu zaman mümkündür.
Bu mülâkat; dilediği esrarını öğretmek, bildirmek ve göstermek için, Allah-u Teâlâ’nın kendisi için seçtiği ve çektiği hass’ül-has kullarına mahsustur.
Bu mülâkat bazen perde arkasındandır. Kabuktan ibaret olan cesedi attığın zaman, kabuksuz olarak da tecelli eder.
Bir temsil verelim. Denize düştüğün zaman, canını kurtarmak için en sevdiğin elbiseni üzerinden çıkarıp atmak istersin.
Oysa Allah-u Teâlâ’nın lütuf deryasına düştüğün zaman, imanını kurtarıp sevdiğine kavuşmak için sevdiğin vücut elbisesini atmak istersin.
Burası insanın kendini inkâr etme noktasıdır.
Zira bütün günahlar bu vücut elbisesi ile işleniyor. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz nur idi. Onun elbiseyi çıkarmasına lüzum yok idi. Mirac-ı şerif buna delildir.
Hakîm-i Tirmizî -kuddise sırruh Hazretleri “Hatmü’l-evliya” adlı eserinin yirmibirinci bölümünde buyurur ki:
“Allah-u Teâlâ onu kendi nefsi için canlı kılar. Bu kul O’nunla konuşur, onunla düşünür ve O’nunla bilir.”
Şu kadar var ki Rabbül-âlemin, dilediği kulunu huzuruna alır, mülâkat eder. Zira vücud O, mevcud O… Kabuğun, vücudun yanında ne hükmü var? Kabuktan çıkarsan, Cânân’a kavuşursun.
Farz-ı muhal ki bir dükkan var, dükkanın vitrini var, içinde mallar malzemeler var, kepengi var, bir de dükkanın sahibi var.
Yarattığı bütün mükevvenat O’nun dükkanıdır. İnsan da bir dükkandır, kâinat da bir dükkandır. Allah-u Teâlâ öyle bir dükkan, öyle bir vitrin yapmış ki; dışı görülüyor, içi görülmüyor.
İnsanlar bu hususta kısım kısımdır. Kepengi herkes görür. Kimisi vitrinde kalır, kimisi içine bakar, ne olup olmadığını görür, kimisi de dükkan sahibini görür. Bu ise Hakk’al yakîn bir ilimdir.
Onlar:
“İçinizde… Görmüyor musunuz? (Zâriyat: 21)
Âyet-i kerimesi’nin tecelliyatına mazhar oldukları için içindekini görürler.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmuşlardır:
“Müminin ferasetinden korkunuz, çünkü o, Azîz ve Celîl olan Allah’ın nuru ile bakar.” (Münavî)
Dükkan kapalı amma, onlar dükkanın içinde ne olduğunu biliyorlar, yalnız onlar biliyorlar. Fakat mühim olan dükkan değil, dükkanın içindekiler değil, dükkan sahibini görebilmektir. O’nu bilebilmektir.
İçinde olduğunu hissetmek başka, bulmak başka, içindekini bizzat görmek başka. Görmek, bulmaktan çok daha mühimdir. Arasında çok fark vardır. Allah-u Teâlâ tecelli ederse O görülür. O ise en sondur.
Bulanlar tecelli ettiğini görür, amma O’nu görmez.
Allah-u Teâlâ bir Hadis-i kudsî’de:
“Yere göğe sığmadım, mümin kulumun kalbine sığdım.” buyuruyor. (K. Hafâ: 2256)
Demek ki sığabiliyormuş.
İbrahim Hakkı -kuddise sırruh- Hazretleri:
“Kul olan neylesin mal ile câhı,

Yetmez mi bulduk da senin gibi şâhı?” buyuruyorlar.
Bütün zevât-ı kiram “Bulmak”tan bahsetmiş, “Görmek” ise dilediğine mahsustur.
Bunun içindir ki İmâm-ı Rabbânî -kuddise sırruh- Hazretleri:
“Bu marifet ve ilimler, ulemânın ilimleri, evliyânın da marifeti ötesindedir. Hatta onların ilimleri, bu ilimlere nisbetle kabuk kalır.” buyurmuşlardır. (317. Mektup)
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmaktadır:

“Allah’tan korkar takvâ sahibi olursanız mualliminiz Allah olur.” (Bakara: 282)
Hem bildirir, hem gösterir. Kişinin varlığı bir perdeden ibarettir, içinde O var. İşte gören ve bilen yalnız bunlardır, sır ve tecelliyat-ı ilâhî’ye yalnız bunlar mazhardırlar.
Bunlar Fenâfillâh’a erenlerdir, bu lütuf Allah-u Teâlâ’nın bir ihsanıdır, vehbî ilimdir.
Bütün bu fazilet ve meziyet Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in vekâletini taşıdığı için, onun nurunu taşıdıklarından ötürüdür. Allah-u Teâlâ o nuru kime takarsa, her şey o nurdadır. İnsanda hiçbir şey yoktur.
Has ilim neye benzer? Çeşmeden su akar, fakat o su çeşmeye âit değildir. Allah-u Teâlâ ne akıtıyorsa, ne kadar akıtıyorsa o kadar akar. Ne bildirirse Marifetullah ehli onu bilir, ne gösterirse onu görür. Dilediğine kendisini bildirir, dilediğine de kendisini gösterir.
Allah-u Teâlâ aradaki perdeleri kaldırarak, irâde buyurduğu bahtiyar kullarını o nura erdirir.
Sevdiği ve seçtiği kulunu kendisine çeker, yüzüne yüzü ile tecellî eder, dilediğini lütfeder.
Bir Hadis-i kudsî’de şöyle buyurmaktadır:
“Sonra ben yüzümle onlara yönelirim. Yüzümle yöneldiğim bir kimseye neyi vermek istediğimi, herhangi bir kimsenin bileceğini mi sanırsınız?”

(Allah-u Teâlâ devamla şöyle buyurdu.)
“Onlara ilk vereceğim şey, nuru kalplerine akıtmaktır. İşte o zaman ben onlardan haber verdiğim gibi, onlar da benden haber verirler.” (Hâkim)
Bu lütuf Allah-u Teâlâ’nın sevdiği ve seçtiği kullara mahsustur, başkasına şâmil değildir.
Hadis-i kudsî’de geçen: “Ben yüzümle onlara yönelirim.” ifadesi, onları huzuruna alacak ki, yüzü ile yönelmiş olsun ve onda tecelli etsin.
Burada görülüyor ki verilene böyle veriliyor. Allah-u Teâlâ ancak dilediği kulunun kalbine bu nuru ve bu ilmi koyuyor. Bu hal O’nun has kullarına mahsustur. Onlar ilâhî sırların esrar odalarıdırlar. Yalnız ve yalnız onlar hakikatlere vâkıftırlar. Hakk’ın bütün duyurduklarını bilirler, bazısını ifşâ etseler de hepsini etmezler.
Allah-u Teâlâ veli kullarını bize tarif ediyor ve diğer bir Hadis-i kudsî’de şöyle buyuruyor:
“Kulun benimle meşgul olması, en fazla önem verdiği şey olursa, onun arzu ve lezzetini zikrimde kılarım. Arzu ve lezzetini zikrimde kılarsam da o bana âşık olur, ben de ona âşık olurum.

O bana, ben ona âşık olunca da, onunla aramdaki perdeyi kaldırırım.
Bu hâli onun umumî hâli kılarım. İnsanlar yanıldığı zaman o yanılmaz.
Böylelerinin sözleri peygamberlerin sözleri gibidir.
Gerçek kahramanlar onlardır.

Onlar öyle kimselerdir ki yer ehline bir cezâ ve azap vermek istediğim zaman onları hatırlarım da azaptan vazgeçerim.” (Ebû Nuaym, Hilye)
Bunlar Hakk ehlidir. Hakk’ın öğretmesiyle “Has ilim”e mazhardırlar ve fakat halk ehli bu hakikatleri anlamaz. Allah-u Teâlâ vermediği için bu gerçeklerden haberi olmaz.
“Sana gelmeyen bir ilim gerçekten bana gelmiştir.” (Meryem: 43)
Âyet-i kerime’sinde bu mânâ vardır.
Zira birinin muallimi Allah-u Teâlâ’dır, diğerinin muallimi benî beşerdir. Birisine Hakk öğretir, dilediği kadar hakikate mazhar kılar. Diğerinin ilmi satır ilmidir, nasibini satırdan almıştır.
Bu ilim Allah-u Teâlâ’nın bir lütfudur. Kime Resulullah Aleyhisselâm’ın nurunu takarsa, Kudsî ruh’la desteklerse ancak onlarda tecellî eder. Yani kişi bunu kendisinde aramasın, zan ilmiyle bu noktaya erişmek mümkün değildir.
Nitekim Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmaktadır:
“Onlar o kimselerdir ki, Allah imanı kalplerine yazmış ve onları kendinden bir ruh ile desteklemiştir.” (Mücâdele: 22)
Herkeste bir ruh var, onlarda iki ruh var.
Bu Kudsî ruh Allah-u Teâlâ’nın bizzat desteğidir. Bu Kudsî ruh ile, Resulullah Aleyhisselâm’ın nuru ile bu esrarlar ancak bilinir ve çözülür, başkasına şâmil değildir.
Bu ilmi kâğıda dökmemizdeki gayemiz, böyle bir ilmin oluşunu, ehlinin de mevcut olduğunu belirtmektir.
Allah-u Teâlâ zâhirî ilimlerin öğrenilmesi için yeryüzünden âlimleri eksik etmediği gibi, bâtınî ilimlerin öğrenilmesi için de bâtınî ulemayı, mârifetullah ehlini eksik etmemiştir.
Ve fakat bu gibi kimseler yok denecek kadar azdır.
Bu ilim marifetullah ehline, Has ve Hass’ül-has olanlara verilen ilimlerdir. Onların ilimleri dahi derece derecedir. Marifetullah ehlinin ilmi ayrıdır, Has olanın ilmi ayrıdır, Hass’ül-has olanın ilmi yine ayrıdır. Onun içindir ki sakın ileriye gidip çizmeden yukarıya çıkma, anlayayım deme. Bu ilim size ait değildir, ilâhi bir lütuftur.
Allah-u Teâlâ’nın sevip seçtiği, kendisine çektiği, esrârını duyurduğu kimseden başka bu sırrı bilen olmaz. Gören yalnız bunlardır.

İlmullah’ın Hülâsası:

Gerek sen ve gerekse âlemler Hakk ile kâinat arasındaki berzahtır.
Şöyle ki:
O içinde, sen perde. Sen aslında içerde nefes alıp veriyorsun. Amma Hakk’ı görmediğin için sen kendini müstakil zannediyorsun.
Ve fakat varlığını çekince nefes alabilir mi? Hayır!
Sen de böylesin, yarattığı bütün âlemler de böyle. Hepsi de Allah-u Teâlâ’ya muhtaç olduğu gibi, aslında hepsi perdeden ibarettir.
Vücud O, mevcud O…
O’nu gören böyle olduğunu görür. Yaratılanlar ise hepsi de “Ol!” emr-i şerif’inden ibarettir, o kadar.
Perdeyi kaldırabilirsen O var. Amma sen perdede kaldın. Vücud elbiseni çıkar O var. Kâinat da böyledir. Çıkaramadığın için sen kendini gördün, orada kaldın. Oysa Allah-u Teâlâ ayrıdır, perde ayrıdır. Hakk’ı gören perdeyi de görür. Perdede Nakkaş’ın âsârını da görür. O her şeyi çepeçevre çevirmiştir. “Kün!” demesi ile her şey olmuştur. O Ehad’dır, her şey O’na muhtaçtır.
Nitekim Muhyiddin-i İbn’ül-Arabî -kuddise sırruh- Hazretleri bu ilmin ineceğini ve bu ilmin “İlm-i billâh”ın hülâsası olduğunu beyan etmiştir.
Onun bizzat kendi beyanını olduğu gibi naklediyorum:
“Bu ilim ilm-i billâhın âlâsıdır. Bu ilim, ancak peygamberlerin ve velilerin sonuncusuna verilmiştir. Bu ilmi, Nebî ve Resûller’den görebilenler ancak Hâtem-i nübüvvet olan Muhammed Aleyhisselâm’ın mişkâtından görürler.

Velilerden görebilenler de ancak onun mirasçısı olan hâtem-i velinin mişkâtından (kandilinden) görürler, hatta peygamberler, o ilmi ne zaman müşahade etseler ancak Hâtem-i velâyet kandilinin ışığıyla görürler.” (Fusûsu’l-Hikem. Çeviren N. Gençosman. Sh: 43-44)
İmâm-ı Rabbânî -kuddise sırruh- Hazretleri “Mektubat” adlı eserinin “317. Mektub”unda Allah-u Teâlâ’nın ona nasıl bir ilim bahşedeceğini, diğer velilere verilen ilmin bu ilmin yanında kabuktan ibaret kalacağını, ona ise ilmin özünü ihsan edeceğini açıklamıştır.
“Bu ilim ve marifet; haller, vecdler, tecelliyat ve zuhurat libasına girmiştir. Bu dikkat sonunda, elbette bileceklerdir ki, bu marifet ve ilimler, ulemânın ilimleri, evliyanın da marifeti ötesindedir. Hatta, onların ilimleri, bu ilimlere nisbetle kabuk kalır. Bu marifet dahi, o kabuğun özüdür.”

İşte o ilim bu ilimdir.
Âyet-i kerime’de Hızır Aleyhisselâm hakkında:

“Tarafımızdan has bir ilim öğrettik.” (Kehf: 65)
Buyurulan ilimdir. Marifetullah ehli “Ulül-elbâb” olmasına rağmen, bu onun özüdür.
1652-1728 yılları arasında yaşayan İsmail Hakkı Bursevî -kuddise sırruh- Hazretleri “Kenz-i Mahfi” adlı eserinin “10. Bahis”inde Hâtem-i veli’nin ilmi hususunda mühim ifşaatlarda bulunmuş; bu zâtın diğer velilerden üstün oluşuna delil olarak neşredeceği kitapları göstermiştir.
Müellif, eserinin 123. ve 162. sayfalarında, kendisinden ikiyüz sene sonra gelecek olan zâttan ve eserlerinden şöyle bahsetmiştir:
“Vâris-i nebi olanlar arasında, kendilerine ilim nasip edilen, bir de bu ilim üzerine eser yazabilen, elbette ki yazamayandan daha kuvvetlidir.”

“Hâtem’ül-velî -kuddise sırruh- ise, bütün velîlerden üstündür. Çünkü, en kâmil varis odur. Buna delil ise, tasnif ettiği eserlerinin pek çok olacağıdır. Ki bu, ehline gizli değildir.” (Kenz-i Mahfî)
Muhyiddin-i İbn’ü-Arabî -kuddise sırruh- Hazretleri bu husustaki tasdikini Fusûs’ul-Hikem adlı eserinde:
“O, zâhirde tâbi olduğu hükmü, bâtında Allah’tan alır.” sözü ile ifade etmiştir. (Sh: 45)
İsmail Hakkı Bursevî -kuddise sırruh- Hazretleri: “Bu bir kitaptır ki, ilâhî kitapların hepsi de bunda dercedilmiştir.” buyuruyor. Bütün ilâhî kitapların hülâsası Kur’an-ı kerim’dir. Beşbinbeşyüzküsur Âyet-i kerime girdiğine göre kütüb-i semâvî bu kitaplara yayılmış demektir. Bunu da Allah-u Teâlâ başka kimseye nasip etmemiştir.
Bu zevât-ı kiram’ın ifşaatları “Nûr-î Muhammedî” ve “Sözler ve Notlar-10” adlı kitaplarımızda mevcuttur.

Has İlim:

Mevzunun daha iyi anlaşılabilmesi için Kur’an-ı kerim’de ve Hadis-i şerif’lerde beyan edilen, Allah-u Teâlâ’nın Musa Aleyhisselâm’ı “Has ilim”e mazhar olan Hızır Aleyhisselâm’a göndermesini arzedeceğiz.
Musa Aleyhisselâm bir gün halkı topladı ve onlara etkili bir hitabede bulundu. Kalpler yumuşadı, gözlerden yaşlar aktı. Bunun üzerine cemaatin içinden birisi: “İnsanların en âlimi kimdir?” diye sordu. O ise: “En âlim benim!” dedi. “Allah bilir” diyerek en iyi bilmeyi O’na nisbet etmediği için, Allah-u Teâlâ bu sözünü hoş görmedi.
Bunun üzerine kendisine:
“İki denizin birleştiği yerde bulunan bir kulum, senden daha âlimdir.” diye vahyetti. (Buhari, Tecrid-i Sarih: 102)
Musa Aleyhisselâm:
“Yâ Rabbi! Ben o âlim zâtı nasıl bulabilirim?” diye sordu. Ona denildi ki:
“Bir zembilin içine bir balık koy, onu sırtına al. O balığı nerede kaybedersen o âlim kulum oradadır.”
Musa Aleyhisselâm bunun üzerine genç arkadaşı Yûşâ bin Nûn ile birlikte zembile tuzlu bir balık koyarak yola çıktı ve balığı kaybedince kendisine bildirmesini söyledi.
Yûşâ bin Nûn, Musa Aleyhisselâm’ın ashâbının büyüklerindendir ve ölünceye kadar ondan hiç ayrılmamıştır.
O iki denizin birleştiği yer, Allah-u Teâlâ’nın Musa Aleyhisselâm’ı Hazret-i Hızır’la buluşturmaya söz verdiği yerdir. Musa Aleyhisselâm bu yeri bulabilmek için uzun zaman gideceğini söylemiş, bu has ilmi elde edebilmek için her türlü sıkıntıya katlanmaya râzı olmuştur.
Yürüye yürüye nihayet bir kayanın yanına vardılar, orada her ikisi de uyuyakaldılar.
Onlar uyurken balık harekete geçti. Zembilden ayrılarak denizin içine doğru kayıp gitti. Allah-u Teâlâ ondan suyun akıntısını kesti, öyle ki su kemer gibi oldu. Balık için bir kanal meydana gelmişti. Her ikisi de bu manzaraya şaşırdılar. Zira buluşma yerine gelmişlerdi, lâkin farkında değillerdi.
Günlerinin geri kalan kısmı ile o gece boyu da yürüdüler. Aradıklarını bulmak için alâmet olacak olan balığın ne halde olduğuna dikkat etmek hatırlarına gelmedi.
Sabah olunca Musa Aleyhisselâm genç arkadaşına:
“Yemeğimizi getir, şu yolculukta yorulduk.” dedi. Halbuki emrolunan yere gelinceye kadar yorgunluk duymamıştı.
Yemek istesin diye, kendisine açlık ve yorgunluk verilmişti.
Yûşâ bin Nûn, kayaya sığındıkları sırada balığı unuttuğunu, balığın canlanarak, denizde şaşılacak bir şekilde yolunu bulup gittiğini gördüğünü söyledi. Bunun içindir ki varacakları yere vardıklarının farkına varamayarak geçtiler gittiler. Musa Alayhisselâm: “İşte aradığımız o idi.” dedi. İzlerinin üzerine hemen geri döndüler.
Geldikleri zaman yolda bıraktıkları izleri araştırarak onları takip ettiler. Çünkü balığın kaybolması, aradıkları zât ile kavuşmanın bir belirtisi olacaktı. Nihayet balığın canlanıp denize atladığı kayaya kadar geldiler.

“Derken kendisine nezdimizden bir rahmet verdiğimiz, tarafımızdan has bir ilim öğrettiğimiz bir kulumuzu (Hızır’ı) buldular.” (Kehf: 65)
Bu kul elbisesine bürünmüştü. Musa Aleyhisselâm ona selâm verdi ve konuştular:
- Burada selâm ne gezer?

- Ben Musa’yım!
- Benî İsrail’in Musa’sı mı?
- Evet! Benî İsrail’in Musa’sı!

Âyet-i kerime’lerde şöyle buyuruluyor:

“Musa ona: ‘Sana doğru yol olarak öğretilen ilimden bana da tâlim etmen için sana tâbi olayım mı?’ dedi.” (Kehf: 66)
Musa Aleyhisselâm Hızır Aleyhisselâm’la karşılaştıktan sonra, kendisine bazı gizli bilgileri öğretmesi için arkadaşlık teklifinde bulundu. Onun öğrenmek için böyle söylemesi, tâbi olmanın değeri ve yüceliği hususunda en bâriz delildir. O ulül-azm bir peygamber olduğu halde Hızır Aleyhisselâm’a tâbi olmakla bunu göstermiş oldu.
Allah-u Teâlâ Hızır Aleyhisselâm’a kendi katından bir fazilet ve salâhiyet vermiş ve yine onu vasıtasız bir şekilde bir takım ilimlerle mücehhez kılmıştı. Ona öğretilen ilim, Musa Aleyhisselâm’ın ilminden bambaşka bir ilim, hususi ve has bir ilim idi. “İlm-i Ledün” ve “İlm-i Bâtın” gibi değişik isimlerle ifade edilen, geçmiş ve geleceğe şâmil bir ilimdir. Bu ilim, ilm-i zâhir ehlince meçhuldür. Bu ilim kesble elde edilmez, mevhibe-i ilâhî’dir. Allah-u Teâlâ’nın, kendisine yakınlık tahsis ettiği kimselere verdiği lütfudur.
Eğer bir kimse ilimle yetinecek olsaydı, Musa Aleyhisselâm yetinirdi. Fakat o yetinmedi, Hızır Aleyhisselâm’a uymak istedi.
Bu izin istemeye cevap olarak dedi ki:
“Hakikatini kavrayamadığın bir bilgiye nasıl sabredebilirsin?” (Kehf: 68)
Benimle beraber olduğun zaman bir takım şeyler göreceksin ki, sır ve hikmetinden haberin olmayacak, dış görünüşe göre şeriata muhalif görünecek. Sen bir şeriat sahibi olman itibariyle, onları dış görünüşlerine göre uygun görmeyip itiraz etme gereği duyacaksın.
Hızır Aleyhisselâm Musa Aleyhisselâm’a şöyle söyledi:

“Ben Allah’ın bana kendi ilminden verdiği bir ilim üzere yürüyorum ki sen onu bilmezsin. Allah’ın sana öğrettiği ilmi de ben bilmem.” (Buhârî)
Musa Aleyhisselâm Ulül-azm bir peygamberdi, Allah-u Teâlâ ile konuşmuş ve “Kelîmullah” lakabıyla müşerref olmuştu. Fakat Allah-u Teâlâ onu bu has ilme erdirmemişti. Bu sırra vâkıf değildi.
Musa Aleyhisselâm’ın anlamadığı ilmi sen mi anlayacaksın?
Allah-u Teâlâ dilediğini dilediğine verir. Bu ilim verilmedir, kişide hiçbir şey yoktur.
Hızır Aleyhisselâm’ın bu beyanı şâyân-ı hayrettir. Allah-u Teâlâ dilediğini dilediğine verir. Bu böyledir. Musa Aleyhisselâm’ın, Hızır Aleyhisselâm’ın ilmine ihtiyacı vardı. Çünkü onun ilmi “Ledün ilmi” idi. Fakat Hızır Aleyhisselâm Musa Aleyhisselâm’a muhtaç değildi. Muhtaç olmadığı için gizli hakikatları ona açtı. Musa Aleyhisselâm o zaman gerçeği anladı.
Hızır Aleyhisselâm ilim öğrenmesi şartıyla ona tâbi olmasına izin verdi. Fakat kendisiyle arkadaşlık yapması esnasında uyması gereken bazı şartları da istedi.
“O kul dedi ki: O halde eğer bana tâbi olacaksan, ben sana anlatmadıkça, herhangi birşey hakkında bana soru sorma!” (Kehf: 70)
Musa Aleyhisselâm, takınılması gereken edebe riayet etmek için onun bu şartını kabul etti. Bunun üzerine kalkıp yola koyuldular.
Her ikisi de gemiye bininceye kadar deniz sahilinde yürüdüler. Nihayet yanlarından bir gemi geçti. İçindekiler Hızır Aleyhisselâm’ı tanıdıkları için ücretsiz olarak gemiye aldılar.
Nihayet bir gemiye bindiler. Hızır Aleyhisselâm gemiyi deliverdi. Musa Aleyhisselâm: “İçindekileri boğmak için mi gemiyi deldin? Doğrusu çok kötü bir iş yaptın.” dedi.
Bu gemi her ikisiyle beraber birçok kimseleri taşıyordu. Zâhiren bakıldığı takdirde bu yapılan hareket hem gemiyi hem de yolcuları boğulma tehlikesiyle yüz yüze getirebilirdi. Musa Aleyhisselâm bu durum karşısında, verdiği sözün ne olduğunu hatırlamamıştı.
O bu sözleri söyleyince, Hızır Aleyhisselâm da daha önce geçen şartı nazik bir şekilde hatırlattı: “Ben sana: ‘Benimle beraber olmaya sabredemezsin!’ demedim mi?’ dedi.”