HZ.ŞİT.(A.S.)


H Z . Ş İ T (A.S.)
Adem aleyhisselamın oğullarından Kabil’in Habil’i şehid etmesinden 5 veya 30 sene sonra dünyaya gelen Şit aleyhisselamın alnına son peygamber Muhammed (S.A.V.)’in nuru intikal etti ve onun alnında parladı. Hz. Adem bu oğlunu diğer çocuklarından çok severdi. Bütün evladı üzerine onu reis yaptığı gibi, vefat edeceği zaman bütün yeryüzünün halifeliği için onu tayin etti. Şit aleyhisselam babası Hz. Adem ile veya kardeşleriyle beraber Kabe’yi balçık çamuru kullanarak taştan yaptı. Adem alehisselamın vefatından sonra, Şit aleyhisselama peygamber olduğu bildirilip vahiy geldi. Allahü Teala Şit aleyhisselama 50 suhuf (sayfa) kitap gönderdi.

Hz. Şit’e nazil olan suhuf’da; hikmet ve riyaziye (matematik) ilimleri, kimya, simya ilmi ve çeşitli sanatlar, ayrıca daha bir çok şeyler bildirildi. Şit aleyhisselam dininin esasları, Adem aleyhisselam’ın bildirdiği dinin esaslarına uygun idi. Şit aleyhisselam 1000 şehir kurup sınırlarını tespit etti. Her şehrin kapısında : « La ilahe illallah, Adem Safvetullah, Muhammed Habibullah » yazılı idi. Şit aleyhisselamın çocukları ve torunları kurdukları şehirlerde huzurlu ve mesut yaşadılar. Şam’dan Yemen’e de giden Şit aleyhisselam, Habil’i şehit ettikten sonra Yemen’e gidip azgınlaşan Kabil’in çocuklarına ve torunlarına Allah’ın yasaklarını ve emirlerini anlattı. Bu kavim Hz. Şit’in davetini kabul etmeyip azgınlık gösterdiler. Hz. Şit onlar ile cihat etti. Bu savaşta kılıç kullandı. Şit aleyhisselam vefat etmeden önce yerine oğlu Enus’u halife tayin etti. Şit aleyhisselam vefat ettikten sonra kuvvetli rivayete göre Mina’daki mescidin minaresi dibinde medfün olan Adem aleyhisselam’ın yanına defn edildi. Adem aleyhisselam vefat edeceği zaman oğlu Şit aleyhisselama: “Yavrum ! Bu alnında parlayan nur, son peygamber olan MUHAMMED (S.A.V.)’in nurudur. Bu nuru mü’min, temiz ve iffetli hanımlara teslim et ve oğluna da böyle vasiyette bulun” buyurdu. Ebu Zer Gifari radiyallahu anh şöyle rivayet etti: “Resulullah sallallahü aleyhi ve sellem’e: «Ya Resulallah ! Allahü Teala kaç kitap gönderdi ? » diye sordum. « 104 kitap gönderdi. Şit’e 50 sahife indirdi…» buyurdu.” Şit aleyhisselam hakkında bilgimiz azdır, Çünkü hakkında herhangi bir ayet inmemiştir

Hz. ADEM


Hz. ADEM

Hz. Adem , yeryüzünde ilk insan ve ilk peygamber, bütün insanların babası’dır.
Çeşitli memleketlerden getirilen toprakları melekler su ile çamur yapıp, insan şekline koydular. Mekke ile Taif arasında 40 yıl yatıp salsal oldu. Yani pişmiş gibi kurudu. Önce Muhammed aleyhisselamın nuru alnına kondu. Sonra Muharrem’in onuncu Cuma günü ruh verildi. Her şeyin ismi ve faydası kendisine bildirildi. Boyu ve yaşı kesin olarak bildirilmedi. Allahü tealanın emri ile bütün melekler, Adem’e secde etti, ama İblis (şeytan) kibirlenip, bu emre karşı geldi ve secde etmedi : « Hani biz meleklere (ve cinlere): Adem’e secde edin , demiştik. İblis hariç hepsi secde ettiler. O yüz çevirdi ve büyüklük tasladı, böylece kafirlerden oldu »(Bakara, 34) . Hz. Adem 40 yaşında Firdevs adındaki Cennet’e götürüldü. Cennet’de yahut daha önce Mekke dışında uyurken, sol kaburga kemiğinden Hz. Havva yaratıldı. Allahü teala onları birbirine nikah etti. Yasak edilen ağaçtan unutarak ve İblis’in oyununa gelerek önce Havva, sonra Adem aleyhisselam yedikleri için Cennetten çıkarıldılar. Adem aleyhisselam Hindistan’da Seylan (Ceylon) adasına, Havva ise Cidde’ye indirildi. 200 sene ağlayıp yalvardıktan sonra , tövbe ve duaları kabul olup, hacca gitmesi emr olundu: «Sonra Rabbi onu seçkin kıldı; tevbesini kabul etti ve doğru yola yöneltti »(Ta’ha, 122) . Arafat ovasında Havva ile buluştu. Kabe’yi inşa etti.
Hz. Adem her sene hac yapardı. Arafat meydanında veya başka meydanda , kıyamete kadar gelecek çocukları belinden zerreler halinde çıkarıldı. «Ben sizin Rabbiniz değil miyim ?» diye soruldu. Hepsi «Evet » dedi. Sonra hepsi zerreler haline gelip, beline girdiler. Yahut belinden yalnız kendi çocukları çıktı. Sonra Şam’a geldiler. Burada çocukları oldu. Neslinden 40.000 kişiyi gördü. 1500 yaşında iken çocuklarına peygamber oldu. Çocukları çeşitli dillerde konuştu. Cebrail aleyhisselam 12 kere geldi. Oruç, her gün bir vakit namaz ve gusül abdesti emredildi. Kendisine kitap verilip, fizik, kimya, tıp, eczacılık, matematik bilgileri öğretildi. Süryani, İbrani ve Arabi diller ile kerpiç üstüne çok kitap yazıldı. Bir rivayete göre 2000 yaşında iken Cuma günü vefat etti. Hz. Havva 40 sene sonra vefat etti. Kabirlerinin Kudüs’de veya Mina da Mescid-i Hif’de veya Arafat’da olduğu rivayetleri vardır.

Habil ile Kabil
Habil ile Kabil Hz. Adem’in oğullarından ikisidir. Habil’in Allah’a yaptığı kurban’ın kabul edildiği ve kendi kurbanın Allah tarafından kabul edilmediği için Kabil, Habil’i öldürür ve böylece dünyada ilk kâtil olma makamına mazhar olur. Sonra bir kargadan görüp Habil’i yerin altına gömdü. Allahü teala Kur’an-ı Kerimde mealen buyuruyor ki : « Allah nezdinde İsa’nın durumu, Adem’in durumu gibidir. Allah onu topraktan yarattı. Sonra ona «OL !» dedi ve oluverdi »(Al-i İmran, 59) . Burada değinilen durum, Hz.İsa’nın ve Hz. Adem’in babasız dünyaya gelmeleridir (M.K.). Peygamberimiz Muhammed (S.A.V.) Hz. Adem hakkında : « Allahü teala Adem’i (aleyhisselam) yeryüzünün her tarafından aldırdığı topraktan yarattı. Bu sebeple zürriyetinden siyah, beyaz, esmer, kırmızı renkte olanlar olduğu gibi, bazıları da bu renklerin arasındadır. Bazısı yumuşak, bazısı sert, bazısı halis ve temiz oldu » (Hadis-i şerif, Müsned-i Ahmed bin Hanbel) buyurmuştur.

Hz. Adem 5 şeyi ile bahtiyar olmuştur:
1) Hatasını itiraf etmek
2) Pişmanlık duymak
3) Nefsini kötülemek
4) Tevbeye devam etmek
5) Rahmetten ümidini kesmemek

İblis de 5 şeyden bedbaht olmuştur:
1) Günahını ikrar (saklamadan söylemek) etmemek
2) Pişmanlık duymamak
3) Kendini kötülememek
4) Kendini kötülemeyip azgınlığını Allahü Teala’ya nisbet etmek
5) Rahmetten ümidini kesmek

RUHUMUN SESSİZ YOLCULUĞU

RUHUMUN SESSİZ YOLCULUĞU
Çok çileler çeken ömrümün yaşam yolculuğunda 
Galübeladan beri var olan RUH’um aydınlık günleride gördü çok mutsuz ve umutsuz olduğu karanlık günleride gördü
Ama benim Yapayalnız olan RUHUM, yalan dünyada var olupta insanları cezbeden faniliğin geçici güzelliklerinin büyüsüne kapılmadan ve ona teslim olmadan, 
özünde görmek istediğini göremeden ve hissedemeden çok çileler çekerek yaşamını idame ettirmenin umutsuzluluğunu yaşadı…
Her ruh dünya ve ahiret yaşamında hayatının seyrüseferini yaparken 
Sonsuzluğun güzellikleri içerisinde sorunsuz hayatın özlemiyle yanıp tutuşur.
Önünde engel teşkil eden kovulmuş şeytanın tuzaklarına boyun eğmeden Yüce RABB’ine sığınarak ondan yardım ve korunma isteyip acizlik içinde yaşar.
 Sarp kayaların üzerindeki engellerin  ve kurt kapanı tuzaklarla dolu yolculuğunun bu serüveninde…
Yaradanına sığınarak yaşamını sürdüren RUHUM “O”‘na  boyun eğip,
 sonsuz  şükürlerini hizmetine sunup 
zorluklara göğüs gererek yaşarken,
  kovulmuş şeytanın hilelerine kanıp onun kötülüklerine kapılmadan
 Ve hiç şüpheye ve yeise kapılmadan Yüce RABB’ine teslimiyet gösterir
ve büyük bir teslimiyetle başına glecek her türlü kaza ve belalara inatla karşı koyarak onun himayesine mazhar olur ve sonsuz olan bu zorlu yolculuğuna devam eder.. 
Bu boyun eğmek ve  yanmak öyle bir yanmaktır ki parça,parça olmuş ruhunun varlığını yönlendiremeden İLAHİ sevgilisine hasretle kavuşma arzusu içinde nelerini feda ettiğinin bile farkında olamaz,
Çünkü çağlayarak coşan ve ağlayan sesinin feryadını kimse duyamaz ve göremez
Ruhunun özünde virane olmuş dünyasının kendi ekseni etrafında inleyerek,
Ağlayarak  fasit bir daire içerisinde döndüğünün bile farkına varamaz
Yüce ALLAH’ım zatının merhametine sığındım
Hikmetinin kudretine sığınarak bilerek veya bilmeyerek işlediğim günahlarımın affını ve mağfiretini senden istiyorum,
Af ve Mağfiret Yüce RABB’im senin yüce kudretindedir
Yüce RABB’im senden tekrar ve tekrar yalvararak istiyorum 
ÇÜNKÜ SEN KUDRETLİ BİR MELİKSİN
Ey Allah’ım Yaşanmış,Yaşanacak ve farkında olmadan işleyeceğimiz 
bütün günahlarımızın hepsini 
AFFEDERSİN İNŞALLAH AMİN
Ahmet ŞANAL

BÜTÜN MÜSLÜMAN ALEMİNİN BERAT KANDİLİ KUTLU OLSUN

Berat Kandili Resmi - Berat Gecesi






BERAT KANDİLİ..
Bu gelen gece olan Leyle-i Berat, bütün senede bir kudsî çekirdek hükmünde ve mukadderat-ı beşeriyenin proğramı nev’inden olması cihetiyle Leyle-i Kadr’in kudsiyetindedir. Herbir hasenenin Leyle-i Kadir’de otuzbin olduğu gibi, bu Leyle-i Berat’ta herbir amel-i sâlihin ve herbir harf-i Kur’anın sevabı yirmibine çıkar. Sair vakitte on ise, şuhur-u selâsede yüze ve bine çıkar. Ve bu kudsî leyali-i meşhurede onbinler, yirmibin veya otuzbinlere çıkar. Bu geceler, elli senelik bir ibadet hükmüne geçebilir. Onun için elden geldiği kadar Kur’anla ve istiğfar ve salavatla meşgul olmak büyük bir kârdır. ( Said Nursî Şualar: 505) Açıklaması .
Hadislerle Berat Kandili Konu Bilgisi :
- Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem efendimiz şöyle buyurmuşlardı:
“Recep, Allah’ın ayıdır. Şaban, benim ayımdır. Ramazan, ümmetimin ayıdır”. Mübarek Recep ayının ardından gelen Şaban ayı Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in ayıdır. Bu mübarek ayın değerini bilerek, ibadetlerimizi yapmalı, alemlerin Rabbinden af dilemeliyiz.
Şaban ayının önemli özelliklerinden biri Beraat gecesi gibi müstesna bir gecenin bu ayın içinde bulunmasıdır.
Ebu Hüreyre Radıyallahu And’dan rivayet edildiğine göre: Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem efendimiz şöyle buyurmuştur:
-“Şaban ayının on beşinci gecesinin ilk vaktinde Cebrail (a.s) bana geldi; şöyle dedi:
-“Ya Muhammed, başını semaya kaldır. Sordum.
-“Bu gece nasıl bir gecedir? Şöyle anlattı:
-“Bu gece, Allah-u Teala, rahmet kapılarından üç yüz tanesini açar. Kendisine şirk koşmayanların hemen herkesi bağışlar. Meğer ki, bağışlayacağı kimseler büyücü, kahin, devamlı şarap içen, faizciliğe ve zinaya devam eden kimselerden olsun. Bu kimseler tövbe edinceye kadar, Allah-u Teala onları bağışlamaz.
Gecenin dörtte biri geçtikten sonra, Cebrail yine geldi ve şöyle dedi: “Ya Muhammed başını kaldır. Bir de baktım ki, cennet kapıları açılmış.
Cennetin birinci kapısında dahi bir melek durmuş şöyle sesleniyor: “Ne mutlu bu gece rüku edenlere.
İkinci kapıdan dahi bir melek durmuş şöyle sesleniyordu: “Bu gece secde edenlere ne mutlu”.
Üçüncü kapıda duran melek dahi, şöyle sesleniyordu: “Bu gece dua edenlere ne mutlu.” Dördüncü kapıda duran melek dahi şöyle sesleniyordu: -“Bu gece, Allah’ı zikredenlere ne mutlu”.
Beşinci kapıda duran melek dahi, şöyle sesleniyordu: “Bu gece Allah korkusundan ağlayan kimselere ne mutlu.”
Altıncı kapıda duran melek dahi, şöyle sesleniyordu: “Bu gece Müslümanlara ne mutlu.” Yedinci kapıda da bir melek durmuş şöyle sesleniyordu: “Günahının bağışlanmasını dileyen yok mu ki, günahları bağışlansın.
Bunları gördükten sonra, Cebrail’e sordum: “Bu kapılar ne zamana kadar açık kalacak?
Şöyle dedi: “Ya Muhammed, Allah-u Teala, bu gece, Kelp kabilesinin koyunlarının tüyleri sayısı kadar kimseyi cehennemden azat eder.”
- Hz. Ayşe Radıyallahu Anha anlatıyor: “Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem buyurdular ki: “Allah Teala Hazretleri, Nıfs-u Şa’ban gecesinde dünya semasına iner ve Kelb kabilesinin koyunlarının tüyünün adedinden daha çok sayıda günahı affeder.”
Berat Gecesinin Mahiyeti ve Önemi Hakkında Bilgi :
Yıllık bir program çerçevesinde yürütülen ticari faaliyetler yıl sonunda o program esaslarına göre kontrol) ve teftiş edilir. Kâr zarar hesapları yapılır. Kesin hesabın tespitinden sonra da gelecek yılın programı hazırlanarak şeklini alır.

Her yıl tekrar edilen bu kontrol ve tespit işlemleri sayesinde ekonomik hayatta istikrarlı ve sağlam bir ilerlemenin temini mümkün olur.
Bu misalin ışığında manevi hayatımıza ve faaliyetlerimize bakalım. Dünya, âhiret hayatının kazanılması için yaratılmış bir manevi ticaret yeri olduğuna göre, o ticaretle ilgili faaliyetlerin de yıllık muhasebeye tabi olması gayet tabiidir.
Bu muhasebenin vakti üç ayların içindedir. Berat Kandili ile başlayıp Kadir Gecesiyle biten devreye rastlar.
Duhan Sûresinin 2., 3. ve 4. âyetlerinin Berat Gecesinden bahsettiği bildirilmektedir. Âyetlerin meali şöyle:
“O apaçık kitaba and olsun ki, biz onu gerçekten mübarek bir gecede indirdik. Çünkü biz onunla insanları uyarmaktayız. Bütün hikmetli işler o gecede tefrik olunur.”
Bu âyetler hakkında iki görüş vardır. Çoğu tefsir bilginlerinin görüşüne göre, bu mübarek gece Kadir Gecesidir. İkrime bin Ebi Cehil’in de dahil olduğu bir grup alim ise; bu gecenin Berat Gecesi olduğunu söylemişlerdir. Her iki tefsiri birleştiren diğer bir görüşe göre de, hikmetli işlerin ayırımının yapılmasına Berat Gecesinde başlanmakta ve bu işlem Kadir Gecesine kadar devam etmektedir. Bu hikmetli işler nelerdir ve âyetin mânası nedir?
Yıllık kader programı
İbni Abbas’tan rivayet edildiğine göre, hikmetli işlerin birbirinden ayırd edilmesi şu şekilde cereyan etmektedir:
Bu seneden gelecek seneye kadar meydana gelecek olayların hepsi ayrı ayrı melekler tarafından defterlere yazılır. Rızıklar, eceller, zenginlik, fakirlik, ölümler, doğumlar hep bu esnada kaydedilir. O yılki hacıların sayısı bile bu devrede takdir olunur. Herkesin ve her-şeyin o sene içindeki mukadderatı kaydedilir.
Rızıkla alakalı defterler Mikail Aleyhisselâma verilir.
Savaşlarla ilgili defterler Cebrail Aleyhissalama verilir.
Ameller nüshası dünya semasında görevli melek olan İsrafil’e verilir ki bu büyük bir melektir.
Ölüm ve musibetlerle ilgili defter de Azrail Aleyhisselâma teslim edilir.
Fahreddin er-Râzî”nin açıklamasına göre bu defterlerin düzenlenmesi Berat Gecesinde başlar, Kadir Gecesinde tamamlanarak her defter sahibine teslim edilir.1
Berat Kandilinin “bütün senede bir kudsi çekirdek hükmünde ve beşer mukadderatının programı nev’inden olması cihetiyle Leyle-i Kadrin kudsiyetinde” olması bu manalara dayanmaktadır.2
Kur’ân’ın bu gecede indirilmesi meselesine ise şöyle bir açıklama getirilmektedir:
Berat gecesi, Kuran-ı Kerimin Levh-i Mahfuzdan dünya semasına toptan indirildiği gecedir. Buna inzal denir. Kadir gecesinde ise Peygamberimize ilk kez ve parça parça indirilmeye başlanmıştır. Buna da tenzil denir.
Berat Gecesinin özellikleri Nelerdir Hakkında Bilgi ;

Tefsirlerde bu gece ile ilgili olarak şu şekilde izahlar yer almaktadır: Vergi ödendiği zaman nasıl ki vergi borçlusuna borcundan kurtulduğunu gösteren bir belge veriliyorsa, Allah Azze ve Celle de Berat Gecesinde mü’min kullarına berat yazar. Zaten bu gecenin dört adı vardır: “Mübarek Gece”, “Berae Gecesi”, “Sakk Gecesi. Belge ve senet. (Allah Teala bu gece mü’min kullarına beraet yazar)”, “Rahmet Gecesi.”
“Berat, beraet” kelimesi “el-berâe” kelimesinin Türkçedeki kullanılış şeklidir. Beri olmak, aklanmak, temiz ve suçsuz çıkmak demektir.
“Berâet” iki şey arasında ilişki olmaması, kişinin bir yükümlülükten kurtulması veya yükümlülüğünün bulunmaması anlamına gelmektedir. Mü’minlerin bu gece günah yüklerinden kurtulup İlâhî bağışa ermeleri umulduğu için de Berat Gecesi denmiştir.
Bir kısım âlimlerin, kıblenin Kudüs’teki Mescid-i Aksâ’dan Mekke’deki Kabe istikametine çevrilmesinin Hicretin ikinci yılında Berat Gecesinde gerçekleştiğini kabul etmeleri de geceye ayrı bir önem kazandırmaktadır.3
Berat Gecesinin beş ayrı özelliği vardır.
1. Bütün hikmetli işlerin ayırımına başlanması.
2. Bu gecede yapılacak ibadetlerin diğer vakitlere nispetle kat kat sevaplı olması.
3. İlâhi rahmetin bütün âlemi kuşatması.
4. Allah’ın af ve bağışlamasının coşması.
5. Peygamberimize tam bir şefaat yetkisinin verilmiş olması.
Bir rivayette bildirildiğine göre Resulullah Aleyhissalâtü Vesselam Şâban’ın onüçüncü gecesi ümmeti hakkında şefaat niyaz etti, üçte biri verildi. Ondördüncü gecesi niyaz etti üçte ikisi verildi. Onbeşinci gecesi niyaz etti, hepsi verildi. Ancak Allah’tan devenin kaçması gibi kaçanlar başka…
Zemzem kuyusunun bu gecede açık bir şekilde coşup çoğalması da bu manaları kuvvetlendiren kutsal bir işaret olarak yorumlanmaktadır.4

Peygamber Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde Berat Gecesinin feyiz ve bereketini çeşitli şekillerde nazara vermektedir.
“Şâban’ın 15. gecesi geldiğinde geceyi uyanık ibadetle, gündüzü de oruçlu olarak geçirin. O gece güneş battıktan sonra Allah rahmetiyle dünya semasına tecelli eder ve şöyle seslenir:
“İstiğfar eden yok mu, affedeyim ve bağışlayayım. “Rızık isteyen yok mu, hemen rızık vereyim.
“Başına bir musibet gelen yok mu, hemen sağlık ve afiyet vereyim.
“Böylece tan yerinin ağarmasına kadar bu şekilde devam eder.”s
Çünkü o gece İlâhi rahmet coşmuştur. Berat Gecesi beşer mukadderatının programı çizilirken insanlara verilen eşsiz bir fırsattır. Bu fırsatı değerlendirip günahlarını affettirebilen, gönlünden geçirdiklerini bütün samimiyetiyle Cenab-ı Hakka iletip isteklerini Ondan talep eden ve belalardan Ona sığınan bir insan ne kadar bahtiyardır. Buna karşılık, her tarafı kuşatan rahmet tecellisinden istifade edemeyen bir insan ne kadar bedbahttır.
Bu gece af dışı kalanlar
Peygamber Efendimiz bu gecede af dışı kalanları şu hadisleri ile bildirmektedir:
“Muhakkak ki, Allah Azze ve Celle Şâban’ın onbeşinci gecesinde rahmetiyle yetişip herşeyi kuşatır. Bütün mahlukatına mağfiret eder. Yalnızca müşrikler ve kalbleri düşmanlık hissiyle dolu olup insanlarla zıtlaşmaktan başka bir şey düşünmeyenler müstesna.”6 “Yüce Allah bu gece bütün Müslümanlara mağfiret buyurur, ancak kâhin, sihirbaz yahut müşahin (çok kin güden) veya içkiye düşkün olan veya ana babasını inciten yahut zinaya ısrarla devam eden müstesna.”7
“Allah Teâlâ Şâban’ın onbeşinci gecesi tecelli eder ve ana-babasına asi olanlarla Allah’a ortak koşanlar dışında kalan bütün kullarını bağışlar.”8
Üç aylara ayrı bir ruh ve mâna içinde giren Peygamber Efendimiz özellikle Şaban ayına özel bir özen gösterir, başka zamanlarda görülmemiş bir derecede ibadete ve âhiret işlerine yönelirdi. Bu ayın çoğu günlerini oruçlu geçirirken, geceleri de diğer gecelerden çok farklı bir şekilde ihya ederdi
Bir Berat Gecesinde uyanıp da Resulullah Aleyhissalâtü Vesselamı yanında bulamayan Hz. Âişe kalkarak Efendimizi aramaya başladı. Sonunda Peygamberimizi Cennetü’1-Bakî mezarlığında başını semaya kaldırmış halde buldu.
Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam mübarek hanımına Berat Gecesinin faziletini şöyle anlattı:
“Muhakkak ki, Allah Teâlâ Şâban’ın onbeşinci gecesinde dünya semasına rahmetiyle tecelli eder ve Benî Kelb Kabilesinin koyunlarının kılları sayısınca insanları mağfiret eder.”5
Bütün mahlukatına mağfiret eder. Yalnızca müşrikler ve kalbleri düşmanlık hissiyle dolu olup insanlarla zıtlaşmaktan başka bir şey düşünmeyenler müstesna.”6 “Yüce Allah bu gece bütün Müslümanlara mağfiret buyurur, ancak kâhin, sihirbaz yahut müşahin (çok kin güden) veya içkiye düşkün olan veya ana babasını inciten yahut zinaya ısrarla devam eden müstesna.”7
“Allah Teâlâ Şâban’ın onbeşinci gecesi tecelli eder ve ana-babasına asi olanlarla Allah’a ortak koşanlar dışında kalan bütün kullarını bağışlar.”8
Üç aylara ayrı bir ruh ve mâna içinde giren Peygamber Efendimiz özellikle Şaban ayına özel bir özen gösterir, başka zamanlarda görülmemiş bir derecede ibadete ve âhiret işlerine yönelirdi. Bu ayın çoğu günlerini oruçlu geçirirken, geceleri de diğer gecelerden çok farklı bir şekilde ihya ederdi
Bir Berat Gecesinde uyanıp da Resulullah Aleyhis-salâtü Vesselamı yanında bulamayan Hz. Âişe kalkarak Efendimizi aramaya başladı. Sonunda Peygamberimizi Cennetü’1-Bakî mezarlığında başını semaya kaldırmış halde buldu.
Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam mübarek hanımına Berat Gecesinin faziletini şöyle anlattı:
“Muhakkak ki, Allah Teâlâ Şâban’ın onbeşinci gecesinde dünya semasına rahmetiyle tecelli eder ve Benî Kelb Kabilesinin koyunlarının kılları sayısınca insanları mağfiret eder.”9
İşlenen sevaplı amellerin değeri başka zamanlarda on ise, Berat Kandilinde yirmi bindir. Meselâ başka zamanlarda okuduğumuz bir tek Kur’ân harfine on sevap veriliyorsa, bu gecede her bir harfine yirmi bin sevap verilmektedir.
Bu bakımdan tam bir ihlâsla çalışıp ihyasına gayret gösterebildiğimiz takdirde Berat Kandili elli bin senelik bir ibadet hayatının sevabını bir gece içinde bize kazandırabilir.
“Onun için elden geldiği kadar Kur’ân ve istiğfar ve salavatla meşgul olmak büyük bir kârdır.”10
Tek kişinin çalışma ve kazanma gücü maddi hayatta olduğu gibi manevi hayatta da sınırlıdır diyorsak, bunun çaresi vardır. Aynı gayeyi paylaşan ve dünyada aynı maksatla yaşayan mü’min kardeşlerimizle birlikte teşkil ettiğimiz manevi şirket; bize hesabından âciz kalacağımız sonsuz bir manevi serveti kazandırabilir. Üstelik maddi kazançlarda kâr, ortaklar arasında bölünerek küçüldüğü halde mânevi kârda böyle bir şey kesinlikle söz konusu değildir. Çünkü manevi faaliyetler nurludur. Nur ise maddi eşya gibi küçülmez ve bölünmez.
Berat Gecesi ibadeti
Gecenin manevi değeri dolayısıyla namaz, Kur’ân tilaveti, zikir, teşbih ve istiğfarla geçirilmesi, bu gece vesilesiyle muhtaçlara yardım ve benzeri hayırlı amellere özel bir önem verilmesi müstehaptır.
İşlenen sevaplı amellerin değeri başka zamanlarda on ise, Berat Kandilinde yirmi bindir. Meselâ başka zamanlarda okuduğumuz bir tek Kur’ân harfine on sevap veriliyorsa, bu gecede her bir harfine yirmi bin sevap verilmektedir
Bu bakımdan tam bir ihlâsla çalışıp ihyasına gayret gösterebildiğimiz takdirde Berat Kandili elli bin senelik bir ibadet hayatının sevabını bir gece içinde bize kazandırabilir.
“Onun için elden geldiği kadar Kur’ân ve istiğfar ve salavatla meşgul olmak büyük bir kârdır.”10
Tek kişinin çalışma ve kazanma gücü maddi hayatta olduğu gibi manevi hayatta da sınırlıdır diyorsak, bunun çaresi vardır. Aynı gayeyi paylaşan ve dünyada aynı maksatla yaşayan mü’min kardeşlerimizle birlikte teşkil ettiğimiz manevi şirket; bize hesabından âciz kalacağımız sonsuz bir manevi serveti kazandırabilir. Üstelik maddi kazançlarda kâr, ortaklar arasında bölünerek küçüldüğü halde mânevi kârda böyle bir şey kesinlikle söz konusu değildir. Çünkü manevi faaliyetler nurludur. Nur ise maddi eşya gibi küçülmez ve bölünmez.
İmam-ı Gazali Hazretleri el-İhyâ’da, Berat Gecesinde yüz rekât namaz kılınması hakkında bir rivayete yer verse de, hadis âlimleri bu namazın sünnette yerinin olmadığını, böyle bir namazın Hicretten 400 sene sonra Kudüs’te kılınmış olduğu tesbitinde bulunurlar. Hatta İmam Nevevi böyle bir namazın sünnette bulunmadığı için bid’at bile olduğunu ifade eder.
Bunun yerine kaza namazının kılınması daha isabetli olacaktır. Bununla beraber kılındığı takdirde de sevabının olmadığı anlamına gelmez.
Çünkü ibadet alışkanlıklarının iyice azaldığı zamanımızda insanların bu vesileyle namaza yönelmelerini hoşgörü ile karşılamak faydalı olacaktır.
Berat Kandili Duası :
Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselam bu gece Rabbine şöyle dua etmiştir:
“Allahım, azabından affına, gazabından rızana sığınırım, Senden yine Sana iltica ederim. Sana gereği gibi hamd etmekten âcizim. Sen Kendini sena ettiğin gibi yücesin.”11
Berat Duası
Bazı mâna büyüklerinin de şöyle bir duası vardır:
“Allahım, şayet ismimi saîdler defterine yazdıysan, orada sabit kıl. Şayet ismimi şakiler defterine yazdıysan oradan sil. Çünkü Sen buyurdun ki, ‘Allah dilediğini
siler yok eder, dilediğini de sabit bırakır, Levh-i Mahfuz Onun katındadır.”12
Bu idrak ve şuur içinde ihya edeceğimiz Berat Gecesinin hepimiz için hayırlara vesile olmasını Cenab-ı Haktan niyaz edelim.
Berat Gecesi Namazı -I
Şaban ayının on beşinci gecesi kılınacak olan namaz ; yüz rekattır. Bu namazın her rekatında, Fatihadan sonra on kere ihlas süresi okunur. Yüz rekat kılan kişi bin defa ihlas süresini okumuş olur.
Bu namaza hayır namazı da denmiştir. Geçmiş büyükler bu namazı toplu halde cemaatle de kılmışlardır. Bu namazın çok fazileti olduğu gibi, hesaplanama-yacak kadarda çok sevabı vardır.
Hasan-ı Basri Rahmetullahı Aleyh’den gelen rivayete göre:
“Otuz sahabeden dinledim, bu namaz için şöyle dediler: “Her kim bu namazı, berat gecesi kılar ise. Allah-u Teala’nın yetmiş rahmet nazarı ona ulaşır. Her nazarda, kendisinin yetmiş ihtiyacı yerine gelir. Bunların en küçüğü, Allah-u Teala’nın mağfiretidir.

Berat Gecesi Namazı -II
Berat gecesi kılınan namazlardan biride iki rekat olarak kılınır.
Birinci rekatta Fatiha okunduktan sonra kısa bir sure okunarak rükuya gidilir. Rükudan doğrulur ve secdeye gidilir. Secdede uzun sure kalınır, bu konuda belli bir tahdit yoktur, ne kadar dayanabilirsen.
İkinci rekatta da aynı şekilde Fatihadan sonra kısa bir sure okunur. İlk rekatta olduğu gibi secdeye gidildiğinde yine uzun sure secdede kalınır. Gücünüzün yettiği kadar. Secdeden kalkılır tahiyatta okunacaklar okunur ve selam verilir. Selam ile birlikte eller dua için alemlerin Rabbine kalkar…
Bu namaz hakkında Hz. Aişe Radıyallahu An-hum’a validemiz, Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğunu nakletmiştir.
-“Ya Aişe, bu gecenin nasıl bir gece olduğunu bilir misin? Bende
-“En iyisini, Allah ve Resulü bilir.” Dedim. Şöyle buyurdu:
-“Bu gece şaban ayının yarısıdır. Dünya işleri ve kulların işleri bu gece Yüce Hakka arz edilir. Bu gece cehennemden azat edilenlerin sayısı; kelb kabilesinin koyunları sayısı kadardır. Bu gece bana izin verir misin”?
-“Olur” dedim. Kalkıp namaza durdu. Ayakta durması hafif oldu. Fatiha suresini okudu; sonra da küçük bir sure okudu. Gecenin yarısına kadar secdede kaldı. Daha sonra ikinci rekata kaktı. Ayakta iken, birinci rekatta okuduğu kadar bir şey okudu. Sonra yine secdeye vardı. Bu secdede dahi, tan yeri ağarıncaya kadar kaldı. Secdede o kadar kaldı ki, bunun için Yüce Allah ruhunu aldı sandım. Bana gelmesi uzayınca, kendisine yaklaştım. Hatta ayaklarına elimi sürdüm. Hareket ettiğini görünce rahatladım. Secdesinde şöyle dediğini işittim:
“Azabından affına sığınırım. Dargınlığından rızana sığınırım. Senden sana sığınırım. Şanın yücedir. Sen kendi zatını övdüğün gibi, seni övemem…”
Sonra kendisine sordum: “Ya resulullah, bu gece secdende bir şeyler okuduğunu duydum. Bunları daha önce okuduğunu hiç duymamıştım. Böyle demem üzerine, bana sordu: “Sen onları öğrenebildin mi”? Bu sorusuna karşılık: “Evet” deyince, şöyle buyurdu:
“Onları hem sen öğren, hem de başkalarına öğret.”
Kaynaklar
1 Hülâsâtü’l-Beyân. 13:5251.
2 Şualar, s,426.
3 TDİ.”Berat” maddesi.
4 Hak Dini Kur an Dili, 5:4295
5 İbni Mâce, İkame, 191.
7 et-Tergîb ve’t-Terhib, 2:118.
8 İbni Mace, İkametü’s-Salât, 191; Tirmizî, Savm, 38.
9 Tirmizî, Savm:39.
10 Şualar, s.426.
11 et-Tergib ve’t-Terhîb, 2:.119, 120.
12 Ra’d Suresi, 39; Mecmuatü’l-Ahzab, 1:597.
Allah’ım bu gecede yaptıgımız duaları kabul eyle ve bizlere birdahaki mübarek kandil gecelerine kavuşmayı nasip et. Amin

RAHMET SAĞANAĞI ÜÇ AYLAR


Üç ayların eşiğindeyiz. Receb, şaban ve ramazan aylarının kendine has bir hazzı ve neşvesi vardır. Yüce Allah’ın müminlere ikram ettiği faziletli ve feyizli bir zaman dilimidir üç aylar. Yapılan duaların, isteklerin huzur-i ilahîye hemen ulaştığı, dökülen pişmanlık gözyaşlarının günahları silip yok ettiği kandiller geçididir.
Üç ayların müminler için değeri çok büyüktür. Nitekim Efendimiz s.a.v. receb-i şerif girdiğinde şöyle dua etmiştir:
“Allahım, receb ve şabanı hakkımızda hayırlı ve mübarek kıl, bizi ramazana ulaştır” (Ahmed b. Hanbel)
Üç ayların gelişi bizlere, mukaddes bir zaman dilimine girişimizi hatırlattığı gibi ömür yapraklarının da bir bir döküldüğünün habercisidir. Evet, hayat su gibi akıp gidiyor. Dün, hatası ve sevabı ile geçmiştir. Gelecek günleri yaşayacağımıza dair bir garantimiz de yok. İmam Gazâlî rh.a.’in buyurduğu gibi, “Ömür dediğin üç gündür. Dün geçmiştir, yarın meçhuldür. O halde ömür dediğin bir gündür.” Bir günlük ömrün kıymetini bilmek, yaratılış gayemize uygun olarak sadece Allah’a itaat etmek ve O’nun rızasını kazanmakla mümkündür.

Kandillerle aydınlanan geceler

Mevlid-i Nebî hariç diğer kandillerin hepsi mübarek üç aylar içindedir: Regâib, berat, mirac ve kadir.
“Kuraklıktan çatlamış topraklar için su ne ise, amelsizlikten kurumuş kalpler için de kandil geceleri odur.” der büyükler. Kandiller gönül evlerimizi aydınlatan ışıklardır. Mübarek gecelere kandil isminin verilmesi, bugün artık kalmasa bile o gecelerde selâtîn camiler başta olmak üzere mescidlerin, tekkelerin, dergâhların sabaha kadar kandillerle aydınlatılmasından gelmekte…
Nasıl ki yakılan kandil etrafını, camiyi, mescidi aydınlatıyorsa, müminler de evrad ü ezkâr, ibadet, dua ve istiğfarla kendi ruhunu aydınlatmalıdır bu mübarek aylarda, mukaddes gecelerde. Kur’an-ı Kerim’deki benzetme ile Allah’ın nurunun bir kandil içinde yanması gibi (Nur Suresi, 35) kandil gecelerinde de ilahî nurlar ve feyzler mescidlerin, ibadet yerlerinin kubbelerinden, pencerelerinden içeri yağar, içinde yanar. Rasulullah s.a.v Efendimiz’in ifadeleriyle cemaatin üzerine ilahî bir sekine iner, Allah’ın rahmeti onları kuşatır, melekler kanatlarını onların altına serer ve Allah katındakilere onlardan bahseder. O gece Allah’ı ihlâsla ananlar, zikir meclislerinden affolunmuş olarak kalkarlar.
Üç aylara “çok sevaplı ibadet ayları” diyen Bediüzzaman Said-i Nursî k.s, onların kazandırdıkları sevap ve mükâfatlar bakımından, müminlerin önünde nasıl bir kademeli yükseliş vesilesi olduklarına şöyle işaret etmiştir: “Her bir hasenenin (iyiliğin ve ibadetin) sevabı başka vakitte on ise, receb-i şerifte yüzden geçer, şaban-ı muazzamada üç yüzden ziyade ve ramazan-ı mübarekte bine çıkar ve cuma gecelerinde binlere ve leyle-i kadirde (kadir gecesinde) otuz bine çıkar.” (Şualar, 114. Şua)
Mesela başka zamanlarda okunan her bir Kur’an harfi için on sevap yazılmaktadır. Receb ayında bu sevap yüz olarak yazılır, şabanda üç yüzü aşar, ramazanda bine çıkar. Cuma gecelerinde binleri bulur. Kadir gecesinde de otuz bine ulaştığını düşünürsek, üç aylardaki mübarek vakitlerin ahiret sermayesi bakımından ne kadar kıymetli bir fırsat olduğunu anlayabiliriz.

Bereketli zamanlar

Üç ayların başlangıcı olan receb ayı, ramazan-ı şerifin müjdeleyicisidir. Regâib ve mirac geceleri receb ayı içindedir.
Regaib, çok değerli hediye, bağış, içten gelerek ve yoğun bir şekilde arzu edilen şey anlamlarına gelir. Cenab-ı Hakk’ın, ilahî ihsan ve manevi hediyelerinin diğer zamanlardan daha çok tecelli etmesi ve samimi kalple Allah’a yönelenlerin affedilme ümitleri dolayısıyla, müminler tarafından heyecanla beklendiği ve gönülden arzulandığı için receb ayının ilk cuma gecesine “regâib kandili” denmiştir.
Receb ayındaki bir diğer mübarek gece de mirac kandilidir. Mirac, “yukarı çıkmak, yükselmek” anlamına gelir. Peygamber Efendimiz s.a.v.’in göğe yükselerek Cenab-ı Mevlâ’nın huzuruna kabul edildiği için bu geceye mirac gecesi denmiştir. Hz. Peygamber s.a.v. hicretten bir buçuk yıl kadar önce receb ayının yirmi yedinci gecesi, Cebrail a.s. vasıtasıyla Mekke’den alınmış, oradan Kudüs’deki Mescid-i Aksa’ya getirilmiş, burada peygamberlere imam olup namaz kıldırdıktan sonra Rabbü’l-Alemin’in huzuruna çıkarılmış ve pek çok ilahî ihsanla aynı gece geri dönmüştür.
Şaban ayı ise receb ile ramazan ayı arasında kalan, on bir ayın sultanının habercisi diğer mübarek bir aydır. Hayrın, iyiliklerin çokça görülmesi sebebiyle bu aya şaban denilmiştir. Şaban ayının on beşinci gecesi berat kandilidir. Bu geceye, bereketli ve feyizli bir gece olması sebebiyle “mübarek gece”, günahların affı ve temize çıkarılma sebebiyle “kurtuluş gecesi” ve kulların ihsana kavuşmaları nedeniyle de “rahmet gecesi” gibi adlar da verilmiştir.
Üç ayların sonuncusu ise mübarek ramazan ayıdır. Bu mübarek ay teravih namazlarıyla, iftar ve sahurlarıyla, mukabeleleriyle, sahur öncesi teheccüdlerle, kadir gecesiyle, hayır ve hasenatıyla, fitre ve zekâtıyla, bayramıyla sarar dünyamızı.
Alimlerimizin anlattığına göre Sahabe-i Kiram, altı ay boyunca Allah Tealâ’ya, kendilerini ramazan ayına ulaştırması için dua ederler, yılın diğer altı ayında ise oruçlarının kabul edilmesi için Cenab-ı Hakk’a yalvarırlardı.
Üç ayların son kandili de ramazan-ı şerif içindeki kadir gecesidir. Kur’an-ı Kerim’de, Allah Tealâ bu ayın bin aydan daha faziletli olduğunu bildirmiştir.

Yeni bir fırsat

Üç aylar ve bu aylarda yer alan bu mübarek geceler, duaların Allah’a arz edilmesi, pişmanlık gözyaşlarıyla günahların silinmesi, yapılan ibadetlere verilen sevabın katlanması bakımından büyük fırsattır.
Peki, bu büyük fırsatı nasıl değerlendirmeliyiz?
Öncelikle böyle zamanlarda kulluğumuzu gözden geçirerek, eksik ve hatalarımızı ele almalı ve bunları düzeltebilmenin yollarını aramalıyız. Yani hesaba çekilmeden önce burada kendimizi hesaba çekmeliyiz ki ahiretteki hesabımız kolay olsun.
Üç ayları günahlarımızın affı için bir fırsat bilmeli ve bol bol tövbe ve istiğfarda bulunmalıyız. Özellikle müslümanların içinde bulunduğu sıkıntıları düşünerek dua edip Allah’a yalvarmalıyız.
Eğer kaza namazlarımız varsa bunları kılmalı, kaza namazımız yoksa bile, çokça nafile namaz kılmaya çalışmalı ve özellikle geceleri iyi değerlendirmeliyiz.
İmkanımız nispetinde çokça Kur’an-ı Kerim okumalıyız.
Akrabalarla, komşu ve dostlarımızla olan yakınlığımızı bir kat daha arttırmalı ve yapacağımız ziyaretlerle onların gönlünü almalıyız.
Etrafımızdaki fakir fukaraya yardım etmeli, imkanımız ölçüsünde sadaka vermeliyiz. Çünkü bu zaman dilimlerinde vereceğimiz sadakalar veya zekât bize kat kat sevap getirecektir.
Üç aylar ve mübarek geceler, öncelikle Rabbimize, ailemize, akrabalarımıza ve ülkemize karşı görev ve sorumluluklarımızı hatırlatmalı, hatalarımızdan ve günahlarımızdan tövbe etmemize vesile olmalıdır. Nitekim yüce Allah, engin rahmetine sığınıp tövbe etmemizle ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:
“(Ey Muhammed!) De ki: Ey kendilerine kötülük edip aşırı giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin, doğrusu Allah günahların hepsini bağışlar. Çünkü O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” (Zümer, 39)

ANA BABA HAKKI

Hiç bir çocuk babasının hakkını layıkı ile ödeyemez, Meğer ki baba başkasının kölesi olup da onu satın alarak azad etmiş olsun
RiyazûS-Salihin, 1/273.



Bir adam yoktur ki anasının, 
babasının yüzüne merhamet nazarı ile baksında 
kendisine makbul ve mebrur bir hac sevabı yazılmasın.
Ravi: Hz. İbni Abbas (r.anhüma)

Bir kimse ana-babasını hoşnut ederse Allahı hoşnut etmiş olur ve
ana babasını kızdırırsa Allahı kızdırmış olur.
Ravi: Hz. Enes (r.a.)

Allah’a kul olun. O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın.
Ve ana-babaya, akrabaya, yetimlere, miskinlere,
yakın komşuya, uzak komşuya,
yanınızdaki arkadaşa (eşlere), yolda kalmışa ve
elinizin altında sahip olduklarınıza
(köleye, cariyeye, işçilere) ihsanla davranın.
Muhakkak ki Allah, kibirli olan ve övünen kimseleri sevmez.
Nisa Sûresi;36

ŞEYTANIN MUSALLAT OLMASI SOHBET

ŞEYTANIN MUSALLAT OLMASI SOHBET

Biz Ümmet-i Muhammed’in imanını kurtarmak için elimizden geleni yapıyoruz. 

İnsana en lazım olan şey imandır.
En mühim olan husus imandır ve insanın en mühim meselesi de sekeratta imanla gidebilmesidir. 
İnsan imanla gittikten sonra ahirette işi kolaydır.
Çünkü Cenab-ı Hakk’ın yüz merhameti vardır. 
Dünyaya bir rahmetini, ahirete doksan dokuzunu saklamıştır. 
Bu dünyadaki rahmetini tüm kullarına vermiştir. 
Mümin, fasık, kafir hatta onu inkar edene de vermiş ama doksan dokuz rahmetini mümin kullarına saklamıştır.
İnsan mümin olarak imanla göçerse orada işi kolaydır. 
Takva imanı korur ameli salih de onu kuvvetlendirir.
Sekerat zordur. 
Ölüm anında tülbent nasıl dikenler üzerinden alınmak istendiğinde nasıl onu gerer onu parçalarsa aynen öyle de ruh vücuttan çıkarken insana ızdırap verir acı çeker, sıkıntı duyar. 
Bu da yetmiyormuş gibi şeytan son nefeste o insana musallat olur. 
En sevdiğinin kılığında gelir. 
Vefat etmiş olan yakınlarından birinin suretiyle gelerek telkinde bulunur. 
Der ki;
-”Bak seni nasıl sevdiğimi biliyorsun .Ben senden önce gittim orada gördüm. 
Orada geçerli din yahudilik dinidir. 
Gel sen o dine geç perişan olma.” diyerek onu kandırmaya çalışır.
 İkna edemezse hıristiyanlığı teklif eder. 
Eğer yinede kandıramazsa elinde bir bardak su ile sekerattaki o acı çeken insana o suyu gösterir. O insan şeytandan “bana su ver” diye talep ettiğinde “veririm ama başınla bana bir secde et” diye onu imansız götürmeye çalışır.
Neuzibillah, bu sıkıntı ve şeytanın musallat olduğu esnada insan kalbinde iman hakikatleri ile ilgili bir nebze şüpheye düşse ,
tereddüte düşse ,inkara düşse bu hal üzere ölürse imansız gider.
Bütün hayatı boşa gider.
Bu tasavvuf, bu sadatı kiramın en büyük faydası son nefestedir. 
Sadatı kiramın ervahı Cenab-ı Hak’kın izniyle sekerat halindeki mevtanın başına gelir. 
Sadat’ın ervahı gelince şeytan orayı terkeder kaçar ve insan iman üzere ölür. 
 Cenabı hakkın huzuruna varır. 
Kim o sadatın elini tutarsa ,sekiz şartı yaparsa ilahi noterde bu zatlara vekalet vermiş oluyor. İlahi noterde o sadata vekaletname veriyor .
Son nefeste ölürken imanla ölme vekaletnamesi, 
şeytana karşı yardım vekaletnamasi,
 kabirde sual melekleri gelince yardım vekaletnamesi, 
 mahşerde şefaat vekaletnemesi, sırattan geçerken yardım vekaletnamesi…
O vekaletnameyle o zat gelir şeytan kaçar. 
Melekler “neden geldin” dediğinde de Allah(c.c);
-”Onun vekaleti var ,ben kabul ettim ona karışmayın” der.
O şekilde gerek son nefeste,gerek kabirde, gerek mahşerde,
 gerek sıratta o vekaletnameyle gelirler. 
Ümmet-i Muhammed’e yardım ederler.
-”Bunlar bir sürüdür. Bu sürünün sahibi Peygamberimiz dir. 
Biz de acizane bu sürünün çobanıyız. 
Biz de hiçbirinin zayi olmaması için elimizden geleni yapıyoruz. 
Yorulursak sırtımızda taşırız,
 o hasta olursa ilaç verir iyileştiririz. 
İlla ölecekse mundar gitmesin diye keseriz. 
Çok şükür bu posta oturduğumuzdan beri kimseyi kurda kaptırmadık. 
İmansız göndermedik.”

SEN YOKTUN SULTANIM SESLİ VİDEO

Sen yoktun sultanım,
Hazreti Adem’deydi nurun,
Önce cenneti,
Sonra yeryüzünü şereflendirdin,
Adem nuruna affedildi,
Arafat bu affa şahitti.
***
Sen yoktun,
Nuhun gemisindeydi nurun,
Dalgalar yeryüzünü boğarken,
Taprağın bağrındaki su,
Gökyüzüyle buluşurken,
Ve bu bir ilahi azap derken,
Allah nurunu taşıdı binbir sebeple,
Tufan nurunu selamladı edeple.
***
Sen yoktun,
Hazreti İsmail’in alnındaydı nurun,
İbrahimi bir dua yükseldi kimsesiz çöllerden,
“Rabbimiz” dedi,
Onlara kendi içlerinden,
Senin ayetlerini okuyacak,
Kitap ve hikmeti öğretecek onlara,
Onları temizleyecek bir elçi gönder,
Amin dedi on sekiz bin alem,
Nurunla aydınlanan minicik ellerini semaya kaldırarak,
Amin dedi İsmail,
Hira Nur dağı amin diyerek ayağa kalktı,
Medine’den adı Uhut olan bir amin yankılandı Sevr dağında.
***
Sen yoktun sultanım,
Hazreti İsa, Ahmed diye muştuladı seni,
Alemlerin efendisi diye sana seslendi,
Artık ben sizinle çok söyleşmem dedi havarilerine,
Çünkü bu alemin reisi geliyor,
Bekleyin Ahmed geliyor,
Kainata rahmet geliyor,
Havarilerin yüzünü okşayan,
Ölüleri dirilten bir nefes oldun,
Ama sen yoktun,
***
Sen yoktun,
Hazreti Abdullah’ın alnındaydı nurun,
Başı eğik gezerdi mazlum,
Kuteyle göklerden seni sorardı,
Varaka seni arardı semada,
Anneler kız çocuklarını hep ağlayarak sevdiler,
Ağlayarak süslediler ölüme,
Ağlayarak “hadi dayına gidiyorsun” dediler,
Sen yokken sultanım,
Canlı, canlı toprağa gömülmenin adıydı dayıya gitmek,
Anne yüreğinin çıldırtan çaresizliğiydi,
Ve yavrusunun ölüme gidişini seyretmesiydi,
En son çocuk atılırken çukura,
Annesinin suretinde bir melek tuttu onu,
Ve tebessüm ederek Hira Nur dağını gösterdi,
Melekler süslüyordu Hira’yı,
Efendisine hazırlanıyordu Cebel-i Nur,
Efendisine hazırlanıyordu Mekke,
Alem efendisine hazırlanıyordu,
Kainatın gözü Hazreti Amine’deydi,
Toprak yalvarıyordu Rabb’ine,
Gel diye ağlıyordu mazlumlar gözleri semada,
Ve bir gelişin vardı Ya Rasulallah !
Bir inişin vardı yer yüzüne !
Önünde cebrail !
Ardında yalın kılıç melekler !
Bir inişin vardı yer yüzüne,
Yetimler en huzurlu geceyi geçirdi belki de,
Öksüzler annelerine sarıldı doya, doya.
***
Sonra bir sessizlik kapladı seher vaktini,
Herşey sus pus olmuştu,
Hadi diyordu yıldızlar, hadi diyordu ay,
Kainat bir isim duymak istiyordu,
Ve bir ses yükseldi Amine’nin evinden;
Muhammed !
Karanlıklar aydınlığa bıraktı yerini,
Muhammed !
Melekler öptü o nurdan ellerini,
Muhammed !
Seni yaratan Allah’a kurbanız ey dürri yekta !
Sana o adı veren Rahman’a kurbanız,
Artık sen vardın,
Susuz topraklara rahmet indi seninle,
Annenden sonra, anne Halime sevindi seninle,
Yağmura mı ihtiyaç var ?
Kaldır şehadet parmağını,
Yağmurları salsın Allah.
Sonra tut ağacın yaprağını,
Köklerini çıkarttırıp yanında yürütsün Allah,
Yeterki sen iste,
Sen iste Ya Rasulallah,
Deki ben kimim ?
Dağlar, taşlar dile gelsin,
Dilsiz çocuklar ellerinden tutup,
Ente Rasulallah desin,
***
Sen vardın,
Bedir kardı,
Uhut dardı,
Hendek yardı,
Yiğitlerin vardı,
Ölmek için yarışan yiğitlerin,
Hele bir Enes’in vardı Ya Rasulallah !
Uhut’ta öldüğünü duyunca arkadaşlarına,
“Niye burada oturuyorsunuz ?” diye sormuştu,
Onlar da;
“Allah’ın Rasulü öldürülmüş” deyince,
“Peki o öldükten sonra yaşayıp da ne yapacaksınız ?”
“Kalkın ve onun gibi ölün!” demişti,
Ve savaşın en yoğun olduğu yerde şehit düşmüştü,
Hem de ne şehit ey nebi !
Vücudu yaralardan tanınmaz haldeydi.
Kızkardeşi ancak parmaklarından tanıdı onu,
Musab Bin Umeyr’in vardı senin,
Uhut’ta sancağını taşıyan,
Öyle bir aşkla sana bağlıydı ki,
Allah o gün melekleri Musab’ın suretinde indirdi,
Ebu Hureyren vardı,
Acıkınca mescidin önünde durur sana bakardı,
Sen anlardın,
“Ya Ebâhir gel !” derdin,
***
Ve sen gittin,
Bir gidişle gittin,
Ardında hüznün kaldı,
Hasretin kaldı göklerde,
Bilal ezan okuyamaz oldu,
Ne zaman teşebbüs etse,
Muhammed Rasulullah demeye,
Dizleri üstüne çöker kendinden geçerdi,
Sonra günler ay,
Aylar yıl oldu,
Ve asırlar oldu,
Sensizliğe açtık gözlerimizi,
Ama sen bırakmazsın bizi,
Sen varsın ey şehitlerin sultanı,
Sen varsın !
Bir şehit bile ölmezken,
Sana nasıl yok deriz,
Ebu Talip Şam’a giderken devesinin önüne geçip,
“Beni burda kime bırakıp gidiyorsun ?” demiştin,
“Ne anam var ne babam ?”
Ebu Talip bırakmamıştı bu yüzden,
Sensizliğin ızdırabıyla inleyen ümmetini kime bırakıp gidiyorsun Ya Rasûlallah ?
Bırakma bizi ki;
Allah;
Sen onların içindeyken onlara azab edecek değiliz buyuruyor,
Bırakma bizi !
Hayatı seninle öğretti Rahman,
Kulluğu seninle tanıdık,
Duayı senden öğrendik sevgili !
Hazreti Ömer Umre için senden izin isteyince,
“Kardeşcik” dedin ona,
“Kardeşcik duanda bana da yer ayırır mısın ?”
Bizler Ömer değiliz ama,
Bütün dualarımız senin için,
***
Ey Rabbimiz !
Rasulünü anışımızdan haberdar et !
Ona binler salat, binler selam !
Habibine Makam-ı Mahmut’u ver,
Ona vesileyi lutfet,
Onu refik-i Ala’ya yükselt,
Bizi de affet,
Onun hatrına affet,
Zatının hatrına affet.
Ne olur affet bizi,
Bizi affet.

SURİYE UÇAĞIMIZI NEDEN DÜŞÜRSÜN Kİ ..UYANDIRMA SERVİSİ

 SURİYE UÇAĞIMIZI NEDEN DÜŞÜRSÜN Kİ ..
UYANDIRMA SERVİSİ

Uçağımız neden düşürülmüş / Uyandırma Servisi 
Suriye savaş uçağımızı düşürünce, başta mutasyona uğratılmış medya olmak üzere ilgili çevreler, ‘hesabını soracağız’ moduna girdi.
Asalım, vuralım, Suriye’ye girelim naraları atanlar ve attıranlar yine neler saklıyor diye düşündünüz mü hiç?
Ama ben bir kez daha, “hadi ya, olmaz böyle şey” dedirtecek bilgiler paylaşayım.
Siz de belki yine paylaşım rekorları kıracak şekilde paylaşırsınız.
Düşürülen uçağımızın özelliği nedir?
Türk Hava Kuvvetleri’nin 2 Keşif Filo’sundan birinde …görevlidir.
Bomba taşımaz. Yani tamamen silahsızdır.
Ne yapar bu keşif uçağı?
Adı üstünde keşif ve buna bağlı fotoğraf çekimi, bilgi toplama vb işlemler.
Şimdi bir bilgiyi daha paylaşalım.
Hatay’ın Samandağ ilçesinin sınıra sıfır noktasında, Suriyeli silahlı muhaliflerin her gün botlara bindirilerek, eylem için Suriye’ye gönderildiğini, ardından yine buradan Türkiye’ye botlarla döndüklerini, ülkemizde kaç kişi biliyor?
İşte bu mevkide olup bitenler, Suriye ve aşağıda adını vereceğim bir güç tarafından uzun süredir izleniyordu.
Olup bitenleri gören bölgedeki Türk köyleri ise feryat ediyordu, ama duyan kim.
Bu bilgiyi CHP Hatay Milletvekili Dr Mehmet Ali Ediboğlu verdiğinde de hiçbir yalanlama gelmedi. Tam bir sus pus vaziyeti oldu.
Düşürülen uçağımız, Suriyelilerin ve bir başka gücün yakın takip altına aldığı işte bu bölgeden geçti, birkaç kilometre içeri girdi ve sonra da olan oldu.
Şimdi sıkı durun.
Uçağın düşürüldüğü bölgenin çok ama çok yakınında ne var?
Suriye’nin Lazkiye Limanı.
Bu limanda ne var?
Rus Donanması’nın en önemli 3 savaş gemisi
Bu gemiler ne zamandan beri burada?
Nisan ayından bu yana.
Amiral Çabanenko savaş gemisi, Smetlivıy savaş gemisi ve Yaroslav Mudri firkateyni.
Bunlardan Amiral Çabanenko savaş gemisinin özelliği ise dünyanın en gelişmiş hava savunma ve radar sistemini taşımasıdır
Sizin anlayacağınız, uçan sineği bile algılar, anında bilgileri verir.
Sonrası da malum.
Şimdi soruyorum size, dün geceden buyana ekranları kaplayan sivil, asker, akademisyen, diplomat, gazeteci uzmanların aklına bu anlattıklarım geldi mi?
Bunları dile getiren bir konuşmacı oldu mu?
Başta Sayın Başbakan olmak üzere yetkililerin suratı niye beş karış?
Rusya gerçeği, düşürülen uçağımızla kabak gibi ortaya çıktı da, ondan mı acaba?
Başta ABD olmak üzere Batılı güçlerin dolduruşa getirmeye çalıştığı ve maalesef dolduruşa gelen Türkiye, kendisinde olmayan demokrasi ve özgürlüğü Suriye’ye götürme havalarında, Ortadoğu’nun belalı bataklığına itiliyor.
Adım gibi eminim, kimse Rusya gerçeğinden, Rus savaş gemilerinin varlığından, uçağımızın düşürülmesindeki rolünden tek kelime ile bahsetmeyecek.
Yetkililer ise suratları bir karış, konuyu es geçecek.
NATO üyesiyiz falan diye bir şeyler söyleyip yardım umacaklar.
Son söz: Acaba Rusya, dolaylı yoldan, “Yok öyle üç köfte beş kuruşa” mesajı mı verdi?
Gürbüz Evren / Siyaset Bilimci
Not: Bütün televizyon kanalları fellik fellik konuyla ilgili görüş alacağı, röportaj yapacağı isimleri arıyor. Yurdum insanı da, “laf ola beri gele” türünden konuşanların ağızlarından çıkanlarla iyice serseme dönüyor. Bu yazıyı ne kadar çok paylaşırsanız, uyandırma servisi görevini yerine getirmiş oluruz.

HELALİME ANILARIMI ANLATMA HALİM

HELALİME ANILARIMI ANLATMA HALİM

Seni gördüğümde sokaklarda oyun oynayan küçük bir çocuktum,
Nereden geldin bilemiyorum karşımda duruyordu endamın,
Dünyanın ne olduğunu bilemeden bir ateş düştü yüreğime,
Dizlerimin bağı çözülmüş, dilim lal olmuş ve içimde bir titreme
Gözlerine baktığımda utangac bir gülümsemeyle hemen kaçtın,
Sana söyleyecek sözlerim vardı seslendim ama duymadın sesimi,
 Arkandan koşasım geldi ama ayaklarım sanki yere yapışmıştı
Arkana bakmadan kaçarak gittiğini göre, göre öylece bakakaldım
Masallarda bahsi geçip efsanelerde anlatılan peri kızı gibi gitmiştin
Ayaklarım yerden kesilmiş sana doğru koşmaya başlamıştım
 Ama nereye doğru koştuğumu neden koştuğunu bilemiyordum,
Çok üzülmüştüm ve ağlamaklı bir hal sarmıştı yüreğimi,
Artık akşam olmak üzere ve güneşte senin gibi kaçıyordu benden
O gece yatağıma uzanıp tavana baktığımda garip duygulardaydım.
Hiçbir zaman unutamıyacağım kara gözlerin geliyordu gözlerime,
İçimi bir sızı kapladı kalbim gümbür gümbür atmaya başlamıştı,
Öleceğimi sandım,korktum sanki kanatlanmış uçuyor gibiydim,
Bir ara dalmışım rüyamda bana doğru gülümsemeyle geliyordun
Gün ağarıyor heryer ışımaya başlamıştı çok sevinçliydim
Çünkü seni görebilme heyacanı alev alev yakıyordu yüreğimi
Gülümseyerek baktığın gözlerin hep gözlerimde canlanıyordu,
Ama bir daha seni hiç göremiyecekmiş gibi hüzünlendim,
Üzülmem ve hüzünlü halim kaybolmuştu artık mutluydum
Nihayet sen benim helalim ben senin helalin olmuştum
Yazan…Ahmet Şanal

UNUTMA


UNUTMA

Yaşamında hangi güzellikleri yaşarsan yaşa, 
mutluluğunun gölgesinde huzur verecek güzel günlerin geleceğini
her zaman mefhumunda  hayalini kurarak yaşayacaksın,
Ama hiç bilemediğin yalnızlıklarının karamsarlığını unutamadan 

hayatın sonsuzluğa doğru çılgınca akıp gittiğinin farkında bile olamıyacaksın
Aradığın huzuru ve ömrünün güneşini bulmak için kendini parçalasanda 
aradığın sevdanın sevgisini hiçbir zaman bulamıyacaksın
Daima huzursuz olacağın ve geleceğinden beklediğin şatafatlı hayatının

 bir mutsuz ve umutsuz yarınlarına muhakkak tutulacaksın
Çünkü çekilen cefalarda bilinmeyen kötülüğün çarçur olmuş ezilmişliğini 

ve unutulmayan izlerini daima ruhunda yaşayacaksın
Öyle çileli dertlere giriftar olup su burgaçları gibi sürecek ömrünün 

hortumlanan benliğinindeki ezikliğini herzaman anacaksın
Çilekeş günlerinde bağrına taşlar basıp gece gündüz ağlayarak 

sana çektirilen bu acıların çaresizliğini üzülerek içine sindireceksin
Ve sonsuz karanlığın içerisinde onun buğulu gözlerini hayal edip

karabasanlarla boğuşarak ona ulaşma arzusuyla yanacaksın,
Ama Ne sevdalar çekipte öz benliğinde ki derin yaraların acısını

 yudum yudum içmenin bile farkına varamadan yaşayacaksın ,
Parça parça olmuş kalbinin ve yıkılan dünyanın altında kalan ezikliğinin 

yok oluşunu kendine acıyarak ve üzülerek seyredeceksin,
Benliğinde alev alev yanan vicdanın sesini duyarak,

şarkı ve türkü sözlerinden bile kıskandığın 
o gözlerinin güzelliğini bir daha görmek istemiyeceksin
Bu kainat çok yalanlarla dolu olduğunu ve ondan esirgemediğin sevginin dahi 

uğrunda ölmek istediğini istemiyerekde olsa anarak yaşayacaksın ,
Hayal ettiğin dünya ufkunun derinliklerinde çok yobazlar göreceksin, 

o yobazında onlardan biri olduğunu hiç ama hiç unutamıyacaksın
Öyle yobazlar ki zehirini insanın iliklerine kadar enjekte ederek 

ve asalak parazitlerden farkı olmadığını yaşadığın anılarında hatırlayarak anacaksın,
Mutlu dünyanın yok oluşunu seyrederken kahkahalar atarak gülen sevgilinin

 sevgisinde çok çıngıraklı yılanlar olduğunu göreceksin
Mutluluğu bağrına basmak istediğini ama bunu ne kadar zor olduğunu 

ruhunun derinliklerinde çaresizlik içinde hep hissedeceksın.
Dalgalı denizlerin kıyıya çarparak aşkını ilan ettiği kıyılarda

 hıçkıra hıçkıra ağladığının bile farkına varamayacaksın,
Yanaklarından süzülerek akan gözyaşlarının isyanını

 kulağında uğuldayan sesini hiç ama hiç unutamayacaksın
Unutma her yaşamın fani olduğunu düşünerek vücudunu ateşler bastığında 

ve sevdanında bir fani olduğunu o zaman göreceksin.
 
Yazan : Ahmet Şanal

DECCAL’İN ORTAYA ÇIKMASI

Deccal Müftünün Ortaya Çıkması Çöküşün Büyük Alametlerindendir
Kıyamete yakın bir dönemde çıkıp İslâm dinini ve ümmetini ifsad edip kötülüklere sürükleyecek olan ve aynı zamanda kıyametin alametlerinden sayılan biri.

Deccâl, “decl”in mübâlağa siğası olup “çok yalancı, aldatıcı, hilekâr” manasına gelmektedir. O “Bu ümmetin âhir zamanında çıkacak Yahûdîlerden biri olup ilâhlık iddia edecektir.” Yalancı olduğundan kendisine bu isim verilmiştir. (İbn Manzûr, Lisânü’l-Arab, Beyrut 1389, I, 948).

Deccal, aldatıcı ve yalancı özelliği ile, çok eski batıl dinlerde de varlığı kabul edilmiş olup ilk olarak Zerdüşt dininde görülmüştür.

Kur’ân-ı Kerim’de Deccâl’den bahsedilmez. Ancak sahih hadis. kitaplarında Deccâl’le ilgili pek çok rivayet vardır. Hz. Peygamber (s.a.s.), bir hadislerinde: “Şüphesiz on alâmet zuhur etmedikçe kıyamet kopmayacaktır.” Doğuda, Batıda ve Arap yarımadasında birer yerin batması: Duman*; Deccâl; Dâbbetü’l-arz ; Ye’cûc ve Me’cuc*; güneşin battığı yerden doğması ve Aden toprağının sonundan (Yemen’den) bir ateş çıkarak insanları haşrolacakları yere sürmesi” buyurmuştur. (Müslim, Fiten, 39, 40, 128, 129; Ebû Dâvûd, Melâhim, 12; Tirmizî, Fiten, 21; İbn Mâce, Fiten, 25, 28).

Deccâl’in çıkması haktır. Deccâl, belli bir şahıs olup, Cenâb-ı Allah onunla, kullarını imtihan edecektir. Deccâl olsun, diğer kıyamet alâmetleri olsun bizim için gaybdır. Bunlar hakkında bilgi edinmemiz ancak nakil (Kur’ân ve hadis)le mümkün olur. Akılla verilebilecek bilgilerin isabet etmeme ihtimali büyüktür. Öteden beri kıyâmet alâmetleriyle ilgili olarak çok te’vîller yapılagelmiştir.
Herhangi bir dayanağı olmayan bu te’villerin geçerliliği de yoktur. Ayrıca bunlar, akılla ulaşılamayacak bilgiler olduğundan, yapılacak te’viller, halkı yanlış bilgilendirme vebâline sevk edecektir. Aynı yanılgı ve vebâl bunun için de söz konusudur. Bazıları Deccal’in komünizm olduğunu ileri sürerler. Ancak komünizm bir şahıs değil, bir sistemdir. Halbuki hadis-i şeriflerde Deccâl’in vasıfları sıralanırken, onun, her haliyle bir insan olduğu belirtiliyor. Ancak gözlerinin birinin kör olduğu bildiriliyor. Nitekim bir hadislerinde Hz. Peygamber (s.a.s.); “Hiç bir peygamber yoktur ki ümmetini tek gözlü yalancı (Deccâl)’den uyarmış olmasın. Dikkat edin ki onun bir gözü kördür. Rabbiniz ise tek gözlü değildir. Körün (Deccâl’in) iki gözünün arasında KFR (kâfir) yazılmış olacaktır” buyurdular. (Buhârî, Fiten, 26; Müslim, Fiten, 101; Tirmizî, Fiten, 56)

Hz. Peygamber (s.a.s.) bu hadisleriyle Deccâl’in bazı vasıflarını haber veriyor. Buna göre Deccâl, bir gözü kör olan bir insandır. Hz. Peygamber de ümmetini Deccâl’e karşı uyarmıştır. Zira Deccâl, bazı harikalar gösterecek ve tanrı olduğunu iddia edecektir. İmansızlarla, bazı zayıf imanlılar, ona kanacaktır. İmanı kuvvetli olanlar ise kanmayacaklardır.

Dünya, imtihan yeridir. İnsanlar bu dünyada imtihana tabi tutulmaktadırlar. Deccâl da bir imtihan vesilesidir. Allah’ın kendisine verdiği güçle birtakım hârikalar gösterecektir. Deccâl’in göstereceği hârikalara “istidrâc” denir. İstidrâc, “inançsız ve şerîr kimselerin arzularına uygun olarak gösterdikleri hârikalara” denir.

İlâhlık iddia eden Deccâl, istidrâc türünden hârikalar gösterecek ve neticede bazı zayıf inançlılar buna aldanacak, imanı kuvvetli olanlar ise kanmayacaklardır. Zira insanlar çok iyi bilirler ki, ilah doğmaz, yemez, içmez, acıkmaz, susamaz, dünyada insanlar tarafından görülmez. Halbuki Deccâl ise bir insandır, üstelik eksik yani kör bir insan ve hatta kendi gözünü iyileştirmekten aciz bir yaratıktır. İşte insanlar, akıllarıyla bunları bilebilecekleri için Deccâl ve benzerlerinin istidrâc göstermeleri mümkinattandır. Müseylemetü’l-kezzâb gibi peygamberlik iddia edenler ise “ihânet” türünden hârikalar gösterebilirler. Yani isteklerinin zıddı gerçekleşerek rezil olurlar. İstedikleri yönde harika gösterseler; yalancı peygamberle gerçeğini halk ayırt edemez. Ve bu, halkın sapmasına sebep olacağından caiz değildir. İnsandan peygamber olur ama ilah olamaz. Hz. Peygamber (s.a.s.), “Dikkat edin Deccâl’in sağ gözü kördür. Rabbiniz ise tek gözlü değildir” diye ümmetini bu konuda uyararak Deccâl’in harikalarına aldanmalarını önlemiştir. Hadislerde Deccâl’in iki gözü arasında KFR (kâfir) yazılacağı ve bunun herkes tarafından okunacağının bildirilmiş olduğunu ifade ettik. (Müslim, Fiten,102, 103,105). Deccâl, müminler için çok büyük bir fitne olduğundan, bütün peygamberler ümmetlerini Deccâl’e karşı uyarmışlardır. (Buhârî, Fiten, 26; Müslim, Fiten, 101).

Yine hadislerde bildirildiğine göre Deccâl, Medine’ye giremeyecektir. Zira, Deccâl çıktığı zaman Medine’nin yedi kapısı olacaktır ve her kapıda iki melek bekçilik yaparak Deccâl’i Medine’ye sokmayacaktır. (Buhârî, Fiten, 26; Müslim, Fiten, 112).

Deccâl, Medine’nin dışındaki bazı işlenmedik tarlalara kadar gelecek, o günün en hayırlı insanı çıkıp Deccâl’e, “Şehadet ederim ki sen, bize Rasûlullah’ın sözünü ettiği Deccâl’sin” diyecektir. Deccâl de yanındakilere, “Ne dersiniz, bu adamı öldürsem, sonra diriltsem şüphe eder misiniz?” diye soracak, oradakiler de “hayır” diyecekler. Bunun üzerine Deccâl onu öldürecek, sonra diriltecek. Dirilttiği adam o anda: “Vallâhi senin hakkında hiçbir zaman şimdikinden daha basiretli etli olmamışımdır” şeklinde cevap verecektir. Deccâl onu tekrar öldürmek isteyecek ama buna gücü yetmeyecektir. Bu şahsın Hızır (a.s.) olduğu söylenir. (Buhârî, Fiten, 27; Müslim, Fiten, 112)

Yine Hz. Peygamber, Deccâl’in aldatmacasına karşı da ümmetini şöyle uyarmıştır: “Ben, Deccâl’in beraberinde olan şeyleri pekala biliyorum: Onun beraberinde sudan bir nehir ve ateşten bir nehir olacaktır. Ama ateş gördüğünüz şey sudur. Su gördüğünüz şey ise ateştir. İmdi sizden kim buna erişir de su içmek isterse, ateş gördüğünden içsin. Çünkü onu su bulacaktır.” (Buhârî, Fiten, 26; Müslim, Fiten, 105-109).

Demek ki Deccâl, Allah’ın, insanları imtihan için kıyâmetten önce göndereceği bir sihirbazdır. Cennet’i Cehennem gibi; Cehennem’i Cennet gibi göstermeye çalışarak fitne ve fesada sebep olacaktır. Kehf sûresinin ilk ve son âyetlerini (Deccâl’e karşı) okuyan mümin onun fitnesinden korunmuş olur. (Müslim, Fiten, 110)

Deccâl, yeryüzünde kırk gün kalacaktır. Sıkıntıdan dolayı kırk günün birinci günü bir yıl gibi, ikinci günü bir ay gibi, üçüncü günü bir hafta gibi, diğer günleri normal günler gibi gelecektir. (Müslim, Fiten, 110). Deccal’in göstereceği harikalar; rüzgâr estirmek, yağmur yağdırmak, bitki bitirmek vb. birtakım harikalardır.

Sonra Cenâb-ı Allah, İsâ (a.s.)’ı Şam’ın doğusundaki Akminareye, iki meleğin kanatlarına elini koymuş olduğu halde indirecek ve İsâ (a.s.) Deccâl’i öldürecektir. (Müslim, Fiten, 110; Tirmizî, Fiten, 62).

Deccâl’le ilgili hadis kitaplarında pek çok rivayetler vardır. Bunların sahih, zayıf ve merdûdlarını ayırt eden bir araştırmanın yapılması faydalı olacaktır.
Allah, Deccâl’in fitne ve fesadından Ümmet-i Muhammedi korusun.

HAZRETİ İSA’NIN YERYÜZÜNE İNMESİ

Hz. İsa’nın Yeryüzüne İnmesi

Hz. İsa, Allah’ın seçkin kıldığı bir peygamberdir; dünya tarihinde hakkında en çok konuşulan elçilerden de birisidir. Allah’a şükürler olsun ki konuşulanlardan neyin doğru neyin yanlış olduğunu seçmemize yarayacak bir kaynak elimizde bulunmaktadır, o da Allah’ın koruması altında bulunan tek İlahi kitap olan Kuran’dır.

İsa Peygamber ile ilgili gerçek bilgilere ulaşmak için Kuran’a başvurduğumuzda şunları görürüz:

Hz. İsa Allah’ın elçisi ve kelimesidir. (Nisa Suresi, 171)

Allah kendisine “İsa Mesih” ismini vermiştir. (Al-i İmran Suresi, 45)

İnsanlığa bir ayet, bir işaret kılınmıştır. (Enbiya Suresi, 91)

Hz. İsa daha beşikteyken insanlarla konuşmuş (Al-i İmran Suresi, 46), birçok mucize göstermiştir. Bir başka mucizesi, yetişkinliğinde yeryüzüne geri dönmesi ve insanlarla konuşmasıdır. (Al-i İmran Suresi, 49; Maide Suresi, 110)

İsa Peygamber İncil’i tebliğ etmiştir. (Hadid Suresi, 27)

Onu tanrılaştıranlar doğru yoldan sapmış, küfre düşmüşlerdir. (Maide Suresi, 72)
İnkarcılar onu öldürmek için tuzak kurmuşlardır, ama Allah bu tuzağı bozmuştur. (Al-i İmran Suresi, 54)

Allah, inkarcıların Hz. İsa’yı öldürmelerine izin vermemiş, onu Kendi katına yükseltmiştir. Ve tekrar yeryüzüne döneceğini insanlara müjdelemiştir. Hz. İsa’nın yeryüzüne dönüşü ile ilgili olarak da Kuran’da şu haberler verilir:
İsa Peygamberi öldürmek için tuzak kuran inkarcıların onu kesinlikle öldüremediklerini Allah şöyle haber verir:
Ve : “Biz, Allah’ın Resulü Meryem oğlu Mesih İsa’yı gerçekten öldürdük” demeleri nedeniyle de (onlara böyle bir ceza verdik) Oysa onu öldürmediler ve onu asmadılar. Ama onlara (onun) benzeri gösterildi. Gerçekten onun hakkında anlaşmazlığa düşenler, kesin bir şüphe içindedirler. Onların bir zanna uymaktan başka buna ilişkin hiçbir bilgileri yoktur. Onu kesin olarak öldürmediler. (Nisa Suresi, 157)

Hz. İsa’nın ölmediği insanların yaşadığı boyuttan alınarak, Allah katına yükseltildiğini haber veren ayet şöyledir:
Hayır; Allah onu Kendine yükseltti. Allah üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir. (Nisa Suresi, 158)

Al-i İmran Suresi’nin 55. ayetinde, Hz. İsa’ya uyanların kıyamete kadar inkara sapanların üstüne geçirileceği haber verilmektedir. Günümüzden 2000 yıl kadar önce Hz. İsa’ya tabi olan havarilerin hiçbir siyasi güce sahip olmadıkları tarihi bir gerçektir. Bu dönem ile günümüz arasında yaşayan ve kendilerini Hıristiyan olarak adlandıranların ise başta teslis (üçleme) olmak üzere pek çok sapkın inancı savundukları, dolayısıyla gerçek anlamda İsevi olarak tabir edilemeyecekleri de açıktır. Çünkü Kuran’ın birçok ayetinde teslise inananların inkara saptıkları ifade edilir. O halde kıyamet saati öncesindeki bir dönemde, inkarcılara üstün gelecek gerçek İseviler ortaya çıkacak Al-i İmran Suresi’ndeki İlahi vaat de böylece tecelli edecektir. Kuşkusuz müjdelenmiş bu topluluk, Hz. İsa’nın yeryüzüne dönüşüyle kendini gösterecektir.

Kuran’da verilen bir diğer bilgi de Hz. İsa’nın Allah’ın katına alınmasından önce tüm Ehli Kitap’ın kendisine iman edeceği şeklindedir:
Andolsun, Kitap Ehlinden, ölmeden önce ona (Hz. İsa’ya) inanmayacak kimse yoktur. Kıyamet günü, o (Hz. İsa) da onların aleyhine şahit olacaktır. (Nisa Suresi, 159)

Bu ayetten açıkça anlaşılmaktadır ki, Hz. İsa ile ilgili olarak henüz gerçekleşmemiş olan üç İlahi vaat vardır. İlk olarak, İsa Peygamberin her insan gibi yaşadıktan sonra öleceği bildirilmektedir. İkinci vaat, tüm Ehli Kitap’ın onu cismani olarak göreceği ve ona yaşarken itaat edeceğidir. Şüphesiz söz konusu bu iki haber de Hz. İsa’nın kıyamet öncesindeki gelişinde gerçekleşecek olaylardır. Ayetteki üçüncü haber olan Hz. İsa’nın Ehli Kitap hakkındaki şahitliği de kıyamet gününde gerçekleşecektir.

Kuran’da Hz. İsa’nın Allah katına alınmasını açıklayan bir diğer ayet ise Meryem Suresi’nde geçmektedir.
“Selam üzerimedir; doğduğum gün, öleceğim gün ve diri olarak yeniden-kaldırılacağım gün de.” (Meryem Suresi, 33)

Bu ayet Al-i İmran Suresi’nin 55. ayetiyle birlikte incelendiğinde çok önemli bir gerçeğe işaret etmektedir. Al-i İmran Suresi’ndeki ayette Hz. İsa’nın Allah katına yükseltildiği ifade edilmektedir. Bu ayette ölme ya da öldürülme ile ilgili bir bilgi verilmemektedir. Ancak Meryem Suresi’nin 33. ayetinde Hz. İsa’nın öleceği günden bahsedilmektedir. Bu ikinci ölüm ise ancak Hz. İsa’nın ikinci kez dünyaya gelişi ve bir süre yaşadıktan sonra, vefat etmesiyle mümkün olabilir. (En doğrusunu Allah bilir)

Hz. İsa’nın yeryüzüne dönüşüne işaret eden bir diğer ayet şöyledir:
Ona (Hz. İsa’ya) kitabı, hikmeti, Tevrat’ı ve İncil’i öğretecek. (Al-i İmran Suresi, 48)

Bu ayette geçen “kitap” kelimesinin neyi ifade ettiğini anlamak için konuyla ilgili diğer Kuran ayetlerine baktığımızda şunu görürüz: Tevrat ve İncil ile birlikte aynı ayette kullanılması halinde kitap, Kuran anlamını ifade etmektedir; Al-i İmran Suresi’nin 3. ayeti buna bir örnek olarak verilebilir. Bu durumda, 48. ayetteki Hz. İsa’nın öğreneceği bildirilen kitap da ancak Kuran olabilir. İsa Peygamberin bundan yaklaşık 2000 sene önceki yaşamında, Tevrat ve İncil üzerine bilgi sahibi olduğu bilinmektedir. Kuran’ı öğrenmesinin ise yeryüzüne yeniden gelişinde gerçekleşeceği açıktır.

Al-i İmran Suresi’nin 59. ayetindeki “şüphesiz, Allah katında İsa’nın durumu, Adem’in durumu gibidir” ifadesi de oldukça dikkat çekicidir. Bu ayette iki peygamber arasındaki bazı benzerliklere dikkat çekilmiş olabilir. Bilindiği gibi, hem Hz. Adem hem de Hz. İsa babasızdır. Ayrıca yukarıdaki ayette, Hz. Adem’in cennetten yeryüzüne indirilmesi Hz. İsa’nın Ahir Zaman’da Allah katından yeryüzüne indirilmesine de benzetilmiş olabilir.

Kuran’da Hz. İsa ile ilgili şöyle bir bilgi de verilmektedir:
Şüphesiz o (Hz. İsa) kıyamet-saati için bir ilimdir. Öyleyse ondan (kıyametten) yana hiçbir kuşkuya kapılmayın ve bana uyun. Dosdoğru yol budur. (Zuhruf Suresi, 61)

Hz. İsa’nın Kuran’ın indirilişinden altı yüzyıl önce yaşadığını biliyoruz. O halde yukarıdaki ayette bildirilen, onun ilk hayatının değil Ahir Zaman’daki dönüşünün kıyamet için bir bilgi kaynağı olacağıdır. Hz. İsa’nın ikinci gelişi hem Hıristiyan hem de İslam dünyasında sabırsızlıkla beklenmektedir. Bu kutlu misafirin yeryüzünü şereflendirmesiyle de çok önemli bir kıyamet alameti daha tecelli etmiş olacaktır.

Hz. İsa’nın tekrar dünyaya geleceği ile ilgili bir başka delil ise Maide Suresi 110. ayette ve Al-i İmran Suresi 46. ayette geçen “kehlen” kelimesidir. Ayetlerde Allah şu şekilde buyurur:
Allah şöyle diyecek: “Ey Meryemoğlu İsa, sana ve annene olan nimetimi hatırla. Ben seni Ruhu’l-Kudüs ile destekledim, beşikte iken de, yetişkin (kehlen) iken de insanlarla konuşuyordun…” (Maide Suresi, 110)

“Beşikte de, yetişkinliğinde (kehlen) de insanlarla konuşacaktır. Ve O salihlerdendir.” (Al-i İmran Suresi, 46)

Bu kelime Kuran’da sadece yukarıdaki iki ayette ve sadece Hz. İsa için kullanılmaktadır. Hz. İsa’nın yetişkin halini ifade etmek için kullanılan “kehlen” kelimesinin anlamı “otuz ile elli yaşları arasında, gençlik devresini bitirip ihtiyarlığa ayak basan, yaşı kemale ermiş kimse” şeklindedir. Bu kelime İslam alimleri arasında ittifakla “35 yaş sonrası döneme işaret ediyor” şeklinde çevrilmektedir.

Hz. İsa’nın genç bir yaş olan otuz yaşının başlarında göğe yükseldiğini, yeryüzüne indikten sonra kırk yıl kalacağını ifade eden ve İbn Abbas’tan rivayet edilen hadise dayanan İslam alimleri, Hz. İsa’nın yaşlılık döneminin, tekrar dünyaya gelişinden sonra olacağını, dolayısıyla bu ayetin, Hz. İsa’nın nüzulüne (yeniden yeryüzüne gelişine) dair bir delil olduğunu söylemektedirler. (Faslu’l-Makal fi Ref’I İsa Hayyen ve Nüzulihi ve Katlihi’d-Deccal, s. 20)

Kuran ayetlerine bakıldığında bu ifadenin bir tek Hz. İsa için kullanıldığını görürüz. Tüm peygamberler insanlarla konuşup, onları dine davet etmişlerdir. Hepsi de yetişkin oldukları dönemde tebliğ görevini yerine getirmişlerdir. Ancak Kuran’da hiçbir peygamber için bu şekilde bir ifade kullanılmamıştır. Bu ifade sadece Hz. İsa için ve mucizevi bir durumu ifade etmek amacıyla kullanılmıştır. Çünkü ayetlerde birbiri ardından gelen “beşikte” ve “yetişkin iken” kelimeleri iki büyük mucizevi zamana dikkat çeker.

Hz. İsa’nın beşikteyken konuşması bir mucizedir. Bu görülmüş bir olay değildir ve ayetlerde bu mucizevi olay birçok kez anlatılmaktadır. Bu kelimenin hemen ardından gelen “yetişkin iken de insanlarla konuşması” şeklindeki ifadenin de bir mucize olduğu anlaşılmaktadır. Eğer “yetişkin iken” ifadesi, Hz. İsa’nın Allah katına alınmadan önceki hayatına işaret ediyor olsaydı, o zaman Hz. İsa’nın konuşuyor olması bir mucize olmayacaktı. Bir mucize olmadığı için de beşikteyken konuşmasının ardından ve bu mucizevi durumla eşdeğer bir anlamda kullanılmazdı. O zaman “beşikten yetişkin oluncaya kadar” şeklinde bir ifade kullanılırdı ki, bu da, Hz. İsa’nın beşikte konuşmaya başlamasından göğe yükseltilmesine kadar süren tebliğini anlatmış olurdu. Ancak ayette iki büyük mucizevi zamana dikkat çekilmektedir. Bunlardan birincisi beşikteyken konuşması, ikincisi ise yetişkin iken konuşmasıdır. Dolayısıyla mucizevi bir döneme işaret eden “yetişkin iken” ifadesi, Hz. İsa’nın mucizevi bir şekilde tekrar yeryüzüne döndükten sonraki dönemde, yetişkin iken insanlarla konuşmasıdır. (En doğrusunu Allah bilir)

Hz. İsa’nın yeryüzüne ikinci kez gelişi hakkındaki bilgiler Peygamber Efendimizin hadislerinde de mevcuttur. Peygamberimiz (sav)’in birçok hadisinde bu müjdenin yanı sıra Hz. İsa’nın dünyada yapacakları ile ilgili haberler de bulunmaktadır. 
Burada önemli bir konuyu daha hatırlatmakta yarar vardır: Hz. Muhammed (sav) Allah’ın insanlara gönderdiği son peygamberdir. Allah Peygamberimiz (sav)’e Kuran’ı vahyetmiş ve kıyamete kadar tüm insanları Kuran’a uymaktan sorumlu tutmuştur. Hz. İsa da Ahir Zaman’da bir mucize olarak dünyaya gelecek, ancak Peygamberimiz (sav)’in de bildirdiği gibi, yeni bir din getirmeyecektir. Peygamberimiz (sav) tarafından insanlığa öğretilen hak din Kuran’da bildirilen İslam dinidir ve Hz. İsa da yeryüzüne ikinci gelişinde Kuran’a tabi olacaktır.

MEHDİ’NİN ÇIKMASI VE ALTIN ÇAĞ

fitneler ve korku olacak. Açlı…
“Altınçağ”, hadislerden de anlaşılacağı üzere yarım yüzyıldan fazla sürecek “Asr-ı Saadet” benzeri bir devirdir. Peygamberimiz’in bu devri tasvir ederken cennet benzeri özelliklerle anlatması sebebiyle din alimleri bu devreye “Altınçağ” ismini vermişlerdir. Her çeşit ürün ve mal bolluğu, emniyet, güven ve adaletin temini, huzur ve saadet bu devrin belli başlı özellikleridir. Hadis-i şeriflerde “silahların susacağı”nın bildirilmesi, bu devirde yeryüzünün barışla dolacağını müjdelemektedir. Teknolojik gelişme, yine ahir zamanın bu devresinde doruğa ulaşacak, insanlar teknolojinin bütün nimetlerinden alabildiğine faydalanacaklardır. İnsanlar Altınçağ’da hayatlarından o kadar memnun olacaklardır ki; hadisin ifadesine göre zamanın nasıl geçtiğinin farkına varmayacaklar, bu güzelliklerden daha fazla yararlanmak için Allah’tan ömürlerinin uzatılmasını isteyeceklerdir.

 Mehdi’nin zamanında küçükler keşke ben büyük olsaydım, büyükler de keşke ben küçük olsaydım diye temenni ederler… Naim, Tavus’dan rivayet etti: “Ben Mehdi’ye yetişene kadar ölmeyeyim istedim. Zira onun döneminde iyi insanların iyiliği artar, kötülere karşı bile iyilik yapılır.” (Kitab-ul Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 17)


O Devirde Görülmemiş Bir Bolluk Olacaktır

Altın Çağ’da ürünlerde ve mallarda o zamana kadar görülmemiş bir bolluk olacağı pek çok hadis-i şerifte bildirilmektedir:

 O zaman ümmetim, iyisi kötüsü hepsi de mislini görmedikleri nimetlerle nimetlenir. Allah onlara, bol yağmur gönderir. Arz nebattan bir şey saklamaz. Mal hakir olur. Bir adam kalkar şöyle der: “Ey Mehdi bana ver.” O da “Al” der. (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mihdiyy-il Ahir Zaman, s. 16)

(Mehdi’nin zamanında) gökyüzü yağmurundan hiçbir şeyi esirgemeyecek ve cömertçe bol yağdıracak. Yeryüzü ve bitkilerinden hiçbirini eksik bırakmayacak ve muhakkak onları kemali ile bitirip ortaya çıkaracaktır. Hatta yaşayanlar (kendilerinde bulunan nimetleri görmeleri için) ölülerin de hayatta olmalarını temenni edeceklerdir. (Ölüm-Kıyamet-Ahiret ve Ahirzaman Alametleri, s. 437)

Onun devrinde, ümmetin gerek iyileri ve gerekse de kötüleri, misli asla görülmemiş şekilde, pek çok nimetlere sahip olacaktır. Çok yağmur yağmasına rağmen bir damlası bile boşa gitmeyecek, toprak bir tek tohum istemeden verimli ve bereketli olacaktır. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 23)

Onun zamanında yeryüzü içindeki hazineleri dışarıya fırlatacaktır. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 45)

Resulullah buyurdu ki: “Ümmetimin sonunda bir halife gelecek, malı adetle saymayacak, avuçla avuçlayacaktır.” (Sahih-i Müslim, 11/351)

Resulullah buyurdu ki: “Ümmetimde Mehdi vardır, “İnsan ona gelecek ve “Ey Mehdi! bana da ver, bana da ver!” diyecek; Mehdi de onun esvabını taşıyabildiği kadar dolduracaktır.” (Sünen-i Tirmizi, 4/93)

Peygamber buyurdu ki: Ümmetim içinde el-Mehdi olacaktır. Benim ümmetim o devirde öyle bir refah bulacak ki o güne dek onun mislini kesinlikle bulmamıştır. Yer yemişini (gıda ürünlerini) verecek ve insanlardan hiçbir şey saklamayacak (vermemezlik etmeyecek)tır. Mal da o gün çok birikmiş olacaktır. Adam kalkıp: Ya Mehdi! Bana (mal) ver, diyecek. Mehdi de: Al, diyecektir. (Sünen-i İbni Mace, 10-347/ Ramuz el Ahadis, s. 508/ İbni Mace-Tabaranai’nin Kebiri)

Ahir zamanda ümmetimden bir halife çıkacak, malı sayıp hesap etmeden bol bol insanlara verecektir. (Elkavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 26)

Bolluk Nasıl Sağlanabilir?

Altınçağ başlamadan önce olacak olan büyük doğal afetler savaşlar kıtlık ve salgın hastalıklar sonucu büyük kitlesel ölümler olacağından hayatta kalanların tüm dünya nimetlerine sahip olacaklarını tahmin etmek zor değil.Böylesine büyük bir bolluk ve barış çağının başka mantıklı bir açıklaması olamaz sanıyorum.

Hz Mehdi çıkmazdan evvel bir alamet; “Şevval ayında(30 agustos_27 eylül) kabileler arası çete savaşı, zilkade ayında(28 eylül_27ekim) şiddetli sıcak bir günde büyük kargaşalar yaşanacaktır.Zilhicce ayında(28 ekim_25 kasım) ise Mina’da hacılar yağmalanıp o kadar insan öldürülecektir ki, Cemre(şeytan taşlama yerin)de akan kanlar sel hâlini alacaktır..” melhamei kübra yani büyük savaş Antakyadaki Amik ovasında gercekleşecektir.

Bir hadis daha: “Rum(Romalılar),E’mak veya Dâbik’a(Halep ve Antakya yakinlarindaki Amik ovasına ya da mercidabık’a) inmedikçe kıyâmet kopmayacaktır.”

Günümüze işaret eden başka bir hadis ;

Mehdi çıkmadan önce Mağrip’te karışıklıklar, fitneler ve korku olacak. Açlık ve hayat pahalılığı alabildiğine yayılacak. (Ölüm -Kıyamet -Ahiret ve Ahirzaman Alametleri, s. 440)

Günümüzde Mağrip, dar manada Tunus, Cezayir, Fas ve Batı Sahra’yı içerir. Libya ve Moritanya’nın da bunlara eklenmesiyle “Geniş Mağrip” diye adlandırılabilecek bölge ortaya çıkar.Arap baharı dedikleri karışıklıklar tamda bu bölgelerde başlamıştı.Bu durumda Hz.Mehdi’nin ortaya çıkması için gereken şartlar oluşmaya başlamış demektir.


SON SAVAŞ ARMAGEDDON

Müstevrid el-Kureyşî, Amr b. As(ra)’ın yanında şöyle dedi: “Ben Rasulullah(sav)’i şöyle derken işittim: “Kıyamet, Rumlar insanların en çoğu olduğu zaman kopar.” Amr o’na: “Ne söylemekte olduğuna iyi bak” dedi. Müstevrid: “Ben Rasulullah(sav)’dan işittiğim şeyi söylüyorum”dedi.[1]

Avf b. Malik el-Eşcaî(ra)’dan gelen hadiste Rasulullah(sav) şöyle buyurmuştur: “Kıyametten önce altı şey olur……(onlardan biri:) Sizinle Rumlar arasında barış imzalanır ama düşmanlarınız anlaşmayı bozarak, her birlikte on iki bin asker olan seksen birlikle (yani bir milyon asker) üzerinize saldırırlar.”[2]

Cabir b. Semura, Nâfi b. Utbe’nin şöyle dediğini söylemiştir: “Biz Rasulullah(sav) ile birlikte idik…..Orada Rasulullah(sav)’den dört kelime ezberledim ve onları elimde dâima hazır tutuyorum. Dedi ki: “Siz arap yarımadasını fethetmek için savaş yaparsınız Allah orayı sizlere verir. Sonra İran’ı fethetmek için savaş yaparsınız Allah orayı sizlere verir. Sonra Rumlarla savaş yaparsınız Allah orayı da sizlere verir. Sonra Deccal ile savaşacaksınız Allah sizi galip çıkaracak.”
Nâfi: “Ya Cabir! Biz Rum diyarı fetholuncaya kadar Deccal’in çıkacağını zannetmiyoruz”dedi”[3]

Rumlarla müslümanlar arasındaki savaşın nasıl olacağına dair hadis gelmiştir. Yuseyr b. Cabir dedi ki: Kûfe’de kırmızı bir rüzgâr esmişti. Derken: Yâ Abdullah bin Mesud! Kıyamet saati geldi! Demekten başka bir konuşma ve hali olmayan bir adam çıka geldi. Abdullah b. Mesud dayanmakta iken bu söz üzerine hemen oturdu ve: “Miras taksim olunmadıkça ve ganimetle sevinilmedikçe kıyamet kopmaz” dedi. Sonra elini Şam tarafına kaldırarak işaret etti ve: “Pek çok düşman müslüman halk ile savaşmak için ordu ve silah toplarlar, müslümanlar da onlarla savaşmak için ordu ve silah toplarlar” dedi. Ravi: Ben Abdullah’a bu sözünle Rumlarımı kastediyorsun? diye sordum. Abdullah: “Evet” dedi. İşte bu savaş sırasında büyük bir saldırma ve ona karşı koyma olur. Şöyle ki: Müslümanlar, ölüm kalım savaşı yapacak ve ancak galip olarak dönecek olan bir fedâiler birliği gece oluncaya kadar düşmanla savaşırlar. Neticede düşman ordusu da, İslam ordusu da geri dönerler. İki ordudan hiç biri galip değildir. Halbuki iki tarafın öncü fedaileri yok olup gitmişlerdir. Sonra müslümanlar yine en önde ölüm kalım savaşı yapacak ve ancak galip olarak geri dönecek olan öncü fedâiler birliğini çıkarırlar. Gece oluncaya kadar hepsi savaşırlar. Gece olunca düşman ordusu da, İslâm ordusu da geri çekilirler. Her iki tarafın fedâi birlikleri yok olduğu halde iki ordudan hiç biri galip değildir. Sonra müslümanlar yine ölüm kalım savaşı yapacak ve ancak galip olarak geri dönebilecek olan bir öncü fedâiler birliği çıkarırlar. Ordular akşam oluncaya kadar savaşırlar. Akşam olunca düşman ordusu da müslüman ordusu da geri çekilir. Fedâiler birliği yok olduğu halde onlardan hiç biri galip değildir. Artık dördüncü gün olduğu zaman müslümanların tamamı onların üzerine hücuma geçer. Bunun sonucunda Allah düşmanı yenilgiye uğratır. Öyle büyük bir savaş olur ki ya böyle bir savaş olmamıştır veya olmaz denilir. Hatta bir kuş o çarpışan ordu fertlerinin yanlarından uçarda bir türlü onları geride bırakamaz, nihayet ölü olarak yere düşer. Öyle ki bir baba yüz tane olan oğullarının hepsini savaşa yollarda sonunda onlardan bir tek adamdan başka kimsenin kalmadığını görür. Artık sonunda hangi ganimetle sevinilir? Veya hangi miras aralarında bölüşülüp taksim edilir? Onlar bu hal üzere bulundukları bir sırada birden bire bir tellal onların yanına gelir ve: Deccal’in, onların aileleri ve vatanlarında kendilerinin yerine geçtiğini ilan eder. Bunun üzerine İslam orduları önlerindekileri olduğu gibi terk ederler ve kendi vatanlarına doğru yönelirler. On tane süvâriyi öncü olarak ordunun önünde yola çıkarırlar. Rasulullah(sav): “Ben öncü süvârilerin isimlerini, babalarının isimlerini ve atlarının renklerini de kesin olarak bilmekteyim. Onlar o zamandaki yeryüzü üzerinde bulunan süvârilerin en hayırlılarıdır – veya: O zamandaki yer üzerinde bulunan en hayırlı süvârilerdir.”buyurmuştur.”[4]
Hadislerde geçtiğine göre, bu savaş ahir zamanda Deccal çıkmadan önce Suriye’de olacak ve müslümanlar Rumları yenip İstanbul’un fethine hazırlanacaklardır.

Nitekim Ebu Hureyre(ra)’den gelen hadiste Rasulullah(sav) şöyle buyurmuştur: “Rumlar, A’mâk ya da Dâbık[5] gölgesine ininceye kadar kıyamet kopmaz. O vakit gelince Medine’den yeryüzü halkının en hayırlılarından olan bir ordu Rumlara karşı çıkar. Müslüman ordusu Rumlara karşı savaş şeklinde saf oldukları zaman Rumlar müslümanlara: “Bizimle, bizden esir olanlar arasını boşaltın da biz onlarla savaş edelim”derler. Bu teklif karşısında müslümanlar: “Hayır Vallahi biz, sizlerle o kardeşlerimizin arasından çekilmeyiz” derler ve Rumlarla savaşırlar. Savaşta müslümanların üçte biri yenilerek kaçar ki Allah onların tevbelerini asla kabul etmez. Müslüman ordusunun üçte biri öldürülür. Onlar, Allah katında şehitlerin en üstünleridir. Müslüman ordusunun üçte biri de savaşa devam eder. Bunlar asla kendi aralarında bir fitne ve ihtilafa düşmezler. İşte bunlar İstanbul’u fethederler. Fetihten sonra kılıçlarını zeytin ağaçlarına asmış oldukları halde aralarında ganimetleri taksim ederlerken, Şeytan onların içinde: “Deccal sizin ailelerinizi ele geçirmiştir” diye bağırır. Bu söz yalan ve batıl olduğu halde müslüman askerler yola çıkarlar. Şam’a geldikleri zaman savaş için hazırlık yapıp saflarını ayarlarken namaza ikâmet getirilir ve Meryem oğlu İsa(as) iner.”[6]
Ebu’d-Derda(ra)’dan Rasulullah(sav) şöyle demiştir: “Kıyametten önce olacak büyük savaşta müslümanlar Gota bölgesindeki Şam şehrinde toplanırlar. O Suriye’nin en iyi şehridir.”[7]



İbn Munîr[8] diyor ki: “Rum olayına gelince, şimdiye kadar böyle bir toplanma olmadı. Karada bu sayıda bir savaşın da olduğunu duymadık. Bu şimdiye kadar gerçekleşmeyen olaylardandır ve bunda müjde ve uyarılar vardır. Bu da onların askerlerinin çok olmasına rağmen müslümanların galip geleceğini gösterir. Yine o zaman ki müslüman ordusunun şimdikinin kat kat üstünde olacağını müjdeler.”[9]

[1] Müslim, Fiten (18/22-Nevevî Şerhi)
[2] Buharî, Cizye (6/277-Fethu’l-Bâri)
[3] Müslim, Fiten (18/26-Nevevî Şerhi)
[4] Müslim, Fiten (18/24-25-Nevevî Şerhi)
[5] A’mâk ve Dâbık: Antakya ile Haleb arasında iki yer ismi.
[6] Müslim, Fiten (18/21,22- Nevevî Şerhi)
[7] Ebu Davud, Melâhim (11/406-Avnu’l-Ma’bud) Hadis sahihtir. Bak: “Camiu’s-Sağir’in Sahihleri” (2/218 Hadis no: 2112)
[8] Zeynuddin Abdullatif b. Takıyuddin Muhammed b. Mûnir el-Halebî. Mısır’a yerleşmiştir. 804 h. yılında vefat etmiştir. Bak: “Şuzuratu’z-Zeheb” (7/44)
[9] “Fethu’l-Bâri” (6/278)


ABD ordusu tarafından hazırlanan bir savaş senaryosuna göre, İsrail’in İran’a yönelik saldırısı, ABD’yi de içine çekecek bir çatışmaya neden olacak ve yüzlerce Amerikan vatandaşı ölecek.

New York Times’ın yayımladığı senaryo; ABD ordusunun kesin stratejisi anlamına gelmiyor, fakat, olası bir savaşın muhtemel sonuçlarının öngörülmesi ve bu eksende bir strateji oluşturulması için gerçekleştirilen sanal bir tatbikat.

ABD’nin böylesi bir savaşa girerken, bu savaş oyununu göz önünde bulundurması gerekecek. Ayrıca, savaş kendini dayattığında, çatışmadan uzak durulması gerektiğini düşünen üst düzey yetkililerin elini güçlendirecek.

Senaryo, İsrail uçaklarının İran’ın nükleer tesislerini vurmasıyla başlıyor. İran’ın hava savunma sistemi bu saldırıyı püskürtmeye çalışırken, Basra Körfezi’ndeki ABD’ye ait savaş gemileri de hedef alınacak. Bir gemi savar füzenin Amerikan savaş gemisini vurmasıyla 200 asker yaşamını yitirecek ve böylece ABD savaşmaya zorlanacak.

ABD’li yetkililere göre; bir yıl gibi bir sürede İsrail İran’ı vurabilir ve bu saldırının yakın müttefiki tarafından engellenmemesi için Washington’a haber vermemeyi seçebilir.

Ancak Tahran yönetimi, İsrail’in Washington’ın onayı olmadan kesinlikle böyle bir hamle yapmayacağını düşünüyor ve bu yüzden de İran ordusunun ilk misillemelerinin hedefinde ABD savaş gemilerinin ve bölgedeki üstlerinin bulunması kuvvetle muhtemel.

Bazı uzmanlar ise; İran’ın ABD’ye doğrudan bir misilleme yapmak yerine, genel olarak bölgede, özel olarak ise Afganistan’da tansiyonu yükselterek, ABD’nin tüm gücünü bu savaşa vermesinin önüne geçebileceğini düşünüyor.

İsrail ve ABD arasında görüş ayrılığı olabilir mi?
İsrail ve ABD istihbaratı, İran’ın uranyum zenginleştirdiğinden emin ancak ABD, İran’ın nükleer silah yapmak istemesi durumunda bile en iyi ihtimalle iki yıla ihtiyacı olduğunu düşünüyor. Bu nedenle ABD, İran’ın nükleer silah üretmesinin dolaylı olarak engellenmesini ve bu esnada Tahran yönetimi ile diplomatik kanalların açık tutulmasından yana.

İsrailli yöneticiler için ise; tek çözüm, İran’ın nükleer tesislerinin vurulması.

New York Times’a göre; bazı ABD’li yetkililer de uzun menzilli füzelerin, havada yakıt ikmal sisteminin ve sığınak delici bombaların bu tür faaliyetlerden daha etkili bir çözüm olduğunu düşünüyor.

Savaş simülasyonuna katılan bazı yetkililer, ABD’nin Ortadoğu’daki kuvvetlerinin komutanı General James N. Mattis’in sonuçlardan kaygı duyduğunu belirtiyor.

İçsel Bakış adlı savaş oyunu iki yılda bir hazırlanıyor. Söz konusu simülasyonda ABD ordusunun ana karargahı ile bölgedeki kuvvetlerinin komutalarının, olası bir savaş durumlarına nasıl tepki vereceğine dair fikir yürütülüyor.

Soğuk Savaş döneminde, Sovyetler Birliği’nin İran’ın petrol sahasına inmesi durumunda, ABD ordusunun karşı saldırısını ve sonuçları öngörmek için kurgulanan oyun, 2002 Aralık ayında, birliklerin Irak işgaline ne kadar hazır olduğunu test etmek için kullanılmıştı.

Kuzey Kore ise ABD’yi ürkütüyor.
Dünyanın kapalı kapılar ardındaki ülkesi Kuzey Kore, kara, deniz ve hava kuvvetlerinin dahil olduğu tatbikatlara devam ediyor.

Rusya’da da hazırlık var.
Rus ajanslarının haberine göre Rusya Devlet Başkanı Dimitriy Medvedev; Rusya’nın 2017-2018’e kadar misilleme tedbirlerini almaya hazır olması gerektiğini söylüyor. NATO, İran’ın füze tehdidine karşı oluşturulan füze kalkanı projesinde Rusya ile işbirliği yapmak istediğini bildiriyor, ancak Rusya’nın kalkana ortak olma önerisini reddediyor. Rusya; ABD’den, herhangi bir füze savunma sisteminin Rusya’yı hedef almayacağının güvencesini istiyor.

Ya Türkiye ne yapıyor, ne yapacak dersiniz? Ülkeyi yöneten Deccal’in müridleri, ABD’ye endeksli dış politika yürüttükleri için ABD neye karar verirse onu uygulayacaklar.

Türkiye Armageddon savaşının odak ülkesidir. İstihbarat örgütlerinin leş kargalar gibi Türkiye’yi mesken tutması boşuna değil. İşbirlikçilerin maskesine dikkat edin.

Günün Sözü: Basiretsiz yöneticiler elinde devletin sarsılması kaçınılmazdır.

Haber Kaynağı: SİVİL HABER

KIYAMET NEDİR KIYAMET ALEMETLERİ

 “Kıyamet nedir? Alâmetleri nelerdir?”


Lügatte ayağa kalkmak, kıyama geçmek demek olan kıyamet, terim olarak kâinât düzeninin Allah’ın emriyle bozulması, her şeyin alt üst olması ve yine Allah’ın emriyle her şeyin yeniden yaratılması, ölenlerin diriltilerek ayağa kalkıp mahşere doğru, Allah’ın huzuruna doğru yönelmesi demektir. Bu durumda kıyamet hem genel bozuluşu, genel yıkılışı, hem de yıkılıştan sonra genel dirilişi ifade etmektedir. 

Kıyamet, insanlığın gündemine Kur’ân ile girmiş ve zihnine Kur’ân ile nakşolmuş bir gelecek olayıdır. Kur’ân’da kıyamet bir sûreye de ad olmanın yanında, bir çok âyette bahsi geçen bir konudur. Önceki peygamberler ve kitaplar, bir büyük olay olarak Son Peygamberin (asm) gelişini ana haber konusu yapmışlardı. Kur’ân ise kıyametin geleceğini ana haber konusu yapmıştır. 

Kur’ân’da kıyamet saati için, vâkıa (kesin meydana gelecek olay), saat (kesin gelecek saat), Et-Tâmmetü’l-Kübrâ (en büyük felâket), hâkka (gerçek olacak olay), gâşiye (şiddetiyle korku veren ve sarsan), Kâria (kapıyı çalacak gerçek) gibi isimler de kullanılmıştır. 

İşte Kıyamet Sûresinden birkaç âyet: 

“Yemin ederim kıyamet gününe. Yemin ederim kendini kınayan nefse. İnsan öldükten sonra kemiklerini toplayamayacağımızı mı sanıyor? Biz, parmak uçlarına varıncaya kadar onu derleyip toplamaya kâdiriz. Doğrusu insan, ömrünü günahla geçirmek ister. Kıyamet günü ne zamanmış diye sorar. Gözler kamaştığı, ay tutulduğu, güneş ve ay bir araya getirildiği zaman. İşte o gün insan, ‘Kaçacak yer neresidir?’ der. Hayır, sığınılacak hiçbir yer yoktur. O gün varılacak yer, ancak Rabbinin huzurudur. Yaptığı ve yapmayıp geri bıraktığı her şey o gün insana bildirilir.”

Kıyamet ile ilgili bir hadisi şerif:

Hz. Ebu Zerr (radıyallahu anh) anlatıyor: “Güneş battığı sırada “Kıyâmet alâmetlerinin ilki güneşin battığı yerden doğması ve kuşluk vaktinde insanlara Dabbetü’l-arzın çıkmasıdır. Bunlardan hangisi önce çıkarsa diğerinin çıkması buna yakındır” (Müslim, Fiten 118)

Büyük alâmetler

1- Mehdî gelecektir. Babası Abdullah, annesi Âmine’dir. Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki:
(Mehdî’nin başı hizâsında bir bulut olacak, buluttan bir melek “Bu Mehdîdir, sözünü dinleyin” diyecektir.) [Ebû Nuaym]
2- Deccâl gelecektir. Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki:
(Deccâl çıkınca, tanrı olduğunu söyler. Onun tanrı olduğuna inananın îmânı gider.) [İbni Ebî Şeybe]
3- Hz. Îsâ gökten inecektir. Kurân-ı kerîmde buyuruluyor ki:
(Allah’ın resûlü Meryem oğlu Îsâ’yı öldürdük dedikleri için yahûdîleri la’netledik. Onlar Îsâ’yı öldürmediler, asmadılar da. Öldürülen, kendilerine Îsâ gibi gösterildi.) [Nisâ 157]
Hz. Îsâ göğe kaldırılmıştır. (Nisâ 158)
(Elbette o [Hz. Îsâ'nın Kıyâmete yakın gökten inmesi], Kıyâmetin yaklaştığını gösteren bilgidir. Sakın bunda şüphe etmeyin.) [Zuhruf 61-Tibyân]
4- Dâbbet-ül-arz çıkacak. Bu hususta birçok hadîs-i şerîf vardır. Biri şöyle: (Dâbbet-ül-arz, mü’mine âsa ile dokunur, alnına “Bu Cennetlik” yazılır, yüzü nûrlanır. Kâfire vurunca, “Cehennemlik” diye yazılır, yüzü simsiyah olur.) [F. Fevâid]
Bu hayvandan Kur’ân-ı kerîmde de bahsedilmektedir. (Neml 82)
5- Ye’cüc ve me’cüc çıkacaktır. Ye’cüc-me’cüc seddi yıkıp çıkar. (Enbiyâ 96)
6- Duman çıkacaktır. Yeri göğü duman kaplar. (Duhan 10)
7- Güneş batıdan doğacaktır. Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki:
(Güneş batıdan doğmadıkça Kıyâmet kopmaz. O zaman herkes îmân ederse de fayda vermez.) [Müslim]
8- Ateş çıkacaktır. Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki:
(Hicâzdan çıkan ateş, Basra’daki develerin boyunlarını aydınlatır.) [Müslim]
9- Doğu, Batı ve Arabistan’da ay tutulacak ve yer batması olacak. (B.Arifin)
10- Kâ’be yıkılacaktır. (T.Kurtûbî)

Kıyâmetin küçük alâmetleri ile ilgili hadîs-i şerîflerden bazıları şöyle:

(Ticaret çoğalır, izinsiz ticâret yapılmaz.) [Müslim]
(Erkekler azalır, kadınlar çoğalır, zinâ artar.) [Buhârî]
(Çalgı her yere yayılır, zaptiye, gammaz ve gıybetçi çoğalır.) [Beyhekî]
(Câmiye giren iki rek’at namaz [tehiyyet-ül mescid] kılmaz.) [Taberânî]
(Sadece tanıdıklara selâm verilir. Yazarlar çoğalır.) [Hâkim]
(İlim kalkar, cehâlet, anarşi ve ölüm çoğalır.) [İbni Mâce]
(Zengine malı için ta’zim edilir. Esnaf, ölçü ve tartıda hîle yapar. Köpek beslemek, evlâd yetiştirmekten câzip gelir. Veled-i zinâ çoğalır.) [Taberânî]
(Fırat’ta bir altın define çıkar. Görenler ondan bir şey almasın!) [Buhârî]
(Ehli olmayana iş verilir.) [Buhârî]
(Ulema, halkın istediği yönde fetvâ verip, helâla haram, harama helâl derler, Kur’ânı ticârete âlet ederler.)[Deylemî]
(“Şu kabirdeki ben olsaydım” denmedikçe Kıyâmet kopmaz.) [Müslim]
(Kötü iyi, iyi kötü gösterilmedikçe, Kıyâmet kopmaz.) [Harâitî]
(Zelzele, fitne, katillik artmadıkça, Kıyâmet kopmaz.) [Buhârî]
(Lûtîlik mubah sayılıp, taş yağmadıkça Kıyâmet kopmaz.) [Deylemî]
(Kardeşler farklı dinden olmadıkça Kıyâmet kopmaz.) [Deylemî]
(Şerliler dünyaya hâkim olmadıkça Kıyâmet kopmaz.) [İbni Mâce]
(Müslümanlarla Yahudiler savaşmadıkça Kıyâmet kopmaz. Yahudilerin gizlendiği taş ve ağaç, “Yahudi arkamda gel öldür” diyecektir.) [Müslim]
(Yırtıcı hayvanlar, insanlarla konuşmadıkça Kıyâmet kopmaz.) [Tirmizî]
(Allah diyen müslüman kaldığı müddetçe Kıyâmet kopmaz.) [Müslim]
(Kıyâmet, yalnız kötüler üzerine kopar.) [Buhârî, Müslim]

Diğer alâmetler

Hadîs-i şerîfle bildirilen diğer alâmetlerden ba’zıları:

1- Emânete riâyet kalkar.
2- Kötüler söz sahibi olur.
3- İçki ve tefecilik âşikâr olur.
4- Zekât verilmez. 
5- Hanıma uyulur, anneye isyân edilir. 
6- Kur’ân-ı kerîm tegannî ile okunur. 
7- Zararından korunmak için herkese müdâra edilir. 
8- Gençler fâsık olur. 
9- Sonra gelenler, önceki âlimleri câhillikle suçlar. 
10- Bid’atler yayılır. 
11- Bilgin denilenlerde, zerre kadar îmân olmaz. 
12- İslâma uymak ayıp sayılır, hor görülür. 
13- Herkese iyilik edenler ahmak sayılır. 
14- İslâma uymak, ateşi elde tutmak gibi zor olur. 
15- Mescidlerde fâsıkların sesi yükselir. 
16- Emr-i ma’ruf ve nehy-i münker kalkar. 
17- Günâha teşvik artar. İyiliğe mâni olunur.
 
İbni Ömer hazretleri buyuruyor ki:
Kıyâmet alâmetleri zuhur edince dine daha çok sarılmalıdır! 
Bunlardan birkaçı şöyle: 
1- Âlimler ilmi, para karşılığı öğretir. 
2- Akrabalık münâsebetleri kopar. 
3- Ana-babaya isyân edilir. 
4- İyiler azalır. 
5- Dünya menfaati için din âlet edilir. 
6- Binalar yükselip heva-i nefse uyulur. 
7- İltimas, rüşvet çoğalır.


ASTROFİZİKÇİLERİN KIYAMET TEORİSİ

Astrofizikçilerin Kıyamet Teorisi

Astrofizikçilerin Kıyamet Teorisi

Onlarca yıldır Astronomlar, Samanyolu galaksisi ile komşu Andromeda spiral galaksisinin, çarpışmaya doğru gittiklerini biliyorlar. Şimdiye dek bilinemeyen şey ise; Bu arbede sırasında, Güneş ve Güneş sistemimizin akıbetinin ne olacağı sorusudur.

T. J. Cox ve Avi Loeb (Harvard-Smithsonian Astrofizik Merkezi) astrofizikçileri tarafından ortaya konan teoride ki yeni tahminler; ‘Güneş ve gezegenlerin, çarpışma sonrası birleşmiş olan galaksilerin dışına doğru sürükleneceği’ yönündedir. Bundan daha ilginç olan şey ise, ‘bu çarpışmanın Güneş’in yaşam süresi içerisinde ve Güneş, sönmüş bir beyaz cüce olmadan önce meydana geleceğidir.’

Cox bu konuyu anlayabileceğimiz şu sözlerle ifade ediyor:

“Şöyle diyebiliriz ki bizler, ülkemizde bir huzur evine gönderiliyoruz. Biz şu anda Samanyolu galaksisinin, kenar mahallelerinden birinde oturuyoruz, ancak kozmik çarpışma vuku bulduğunda, çok çok daha uzaklara gideceğiz.”

Cox ve Loeb’in bilgisayar simülasyonları, Samanyolu ve Andromeda galaksilerin, ilk yakın geçişleri denendiğinde, 2 milyar yıl içinde büyük değişmelerin olacağı gözüküyor. Dünya’dan geceleyin gökyüzüne bakan biri, artık yıldızları;

Samanyolu galaksisinin görünümü olan ‘yol veya şerit gibi dizilmiş’ göremeyecek. Aksine, Andromeda’nın güçlü çekim kuvveti nedeniyle, yörüngelerinden savrulup, fırladıkları için; yıdızları, gökyüzünde ‘dağınık ve karmakarışık bir halde’ görecektir.

Bu sırada Güneş, hala hidrojen yakan bir yıldız olup; ‘Dünya’daki okyanusları kaynatacak kadar ısınmış ve daha da parlamış olacak.’

İki galaksi, iki-üç kez birbiri etrafında dönecek ve bu dönme sırasında çekim kuvvetleri, iki galaksiyi birbirine yaklaştırarak, yıldızları, birbirine karıştıracak.
Zamanımızdan yaklaşık 5 milyar yıl sonra Andromeda ve Samanyolu, tamamıyla birleşmiş ve futbol topu şeklinde tek bir eliptik galaksiyi oluşturmuş olacak. Güneş, yaşamının sonunda, kırmızı dev haline dönüşmüş, yaşlı bir yıldız olacak. O zaman, Güneş ve Güneş sistemi, muhtemelen yeni galaksinin merkezinden 100 000 ışık yılı uzaklıkta; yani şu anki 25 000 ışık yılı uzaklığının 4 katı daha uzakta bulunmuş olacak.

KUR’AN-I KERİM’ DE KIYAMET

Kur-an'ı Kerim'de Kıyamet
KUR’AN-I KERİM’ DE KIYAMET

“Yerin o şiddetli depremle sarsıldığı, yerin ağırlıklarını dışarı atıp çıkardığı ve insan buna ‘Ne oluyor?’ dediği zaman, İşte o gün haberlerini anlatacaktır.” (Zilzal, 1-4)

“6- Kaynatılmış denize, (andolsun ki) 7- Rabbinin azabı mutlaka vuku bulacaktır.” (Tur Suresi)

“Denizler kaynatıldığı zaman” (Tekvir, 6)

Yukarıdaki ayetlerde anahtar noktayı temsil eden “ağırlıklar” kelimesinin sözlük karşılığı aşağıda görülmektedir. Arapçada “hafif” kelimesinin zıttıdır.

Yeryüzünün ağırlıkları olarak nitelenen Magma tabakasının yer yüzeyine göre çok daha yoğun, ağır ve sıcak olduğu, büyük bir depremde zincirleme kırılan faylar arasından fışkırıp tüm denizleri buharlaştırabilecek potansiyele sahip olduğu gibi bilimsel veriler çok yakın bir geçmişte elde edilebilmiştir.
“Dağlar göçüveren bir kum yığını haline gelecektir.” (Müzzemmil, 14)

“Yer dümdüz edildiğinde, içinde olanları dışa atıp boşaldığında” (İnşikak, 3-4)

Yeryüzünün içindeki ağırlıkları basınçla kusarak magma ve lavla kaplanmasının ardından, hayat son bulacak ve lavlar donarak üzerinde hiç yükselti olmayan dümdüz bir kayalığa dönüşecektir. Bu denli büyük bir lav patlamasının yeryüzünü dümdüz bir ova haline getireceğini vahiy almadan Peygamber Efendimizin bilmesine yine imkân yoktu.

“O gün, göğü kitabın sayfalarını katlar gibi düreriz. Ve onu yaratılışa ilk başladığımız duruma iade ederiz. Bu üzerimizdeki bir vaattir. Elbette gerçekleştireceğiz.” (Enbiya, 104)

Böyle büyük bir felaket yani kıyametin göğün yapısını değiştireceğini hatta ilk haline geri çevireceğini söylüyor ayetler. Peki, göğün ilk hali Kuran’da nasıl anlatılıyordu?

“Sonra duman halinde olan semaya yöneldi. Sonra da ona (semaya) ve arza: “İsteyerek veya istemeyerek gelin.” dedi. İkisi de: “İsteyerek geldik.” dediler.” (Fissulet, 11)

“Hadean” ismi verilen oluşum devresinde aşırı volkanik patlamalar ve gaz çıkışı nedeniyle tüm atmosfer duman kaplıydı. Ve bu zehirli sıcak gazlarla dolu yüksek basınçlı atmosferin zamanla kimyasal yapısı değişerek şimdiki berrak ve temiz atmosferimizin yerini almıştı. Ayetler mucizevî şekilde çok büyük bir depremin ve magmanın tüm dünyada fışkırmaya başlaması sonucunda atmosferin ilk yaratıldığı dönemlerdeki gibi zehirli duman ve gazlarla kaplanacağını, duman haline geleceğini haber vermektedir.

“Güneş dürüldüğü zaman” (Tekvir, 1)

“Gezegenler saçıldığı zaman” (İnfitar, 2)

Kıyamet, hesap verme dönemi, ahiret yaşamını anlatan tekvir suresinin bu ayetlerinde ilginç bir astronomik bilgi verilmektedir. Güneşin dürüleceği; yani büzüşüp küçüleceği bilgisini; Gerçekten de güneş gelecekte kızıl dev evresine geçerek dünyayı yutacak kadar büyüyecek ve ardından hızlı şekilde büzüşerek yani dürülerek beyaz bir cüceye dönüşecektir. Bu olay sonunda gezegenler yörüngelerinden çıkarak büyük felaketlerle karşılaşacaklardır.

“Yıldızlar ‘söndürüldüğü’ zaman!” (Mürselat, 8 )

Modern bilim gelecekte yıldızların ışığının da mutlaka soğuyup söneceğini ya da bir karadelik tarafından yutulup çökertilerek söndürüleceğini tespit etmiştir.

“Çöktüğü zaman yıldıza andolsun!” (Necm, 1)

Güneşin başına gelecek bu çökmenin, yıldızların başına da geleceğini yani güneşinde herhangi bir yıldız olduğunu ifade edercesine Yaratıcı büyük bir ilimle göğün sırlarını insanlara açıklıyordu. Yıldızların ve güneşin çökeceğini ve gezegenlerin yörüngelerinden çıkacağını kim bilebilirdi ki?

“(Allah), geceyi, gündüzü, Güneş’i ve Ay’ı sizin hizmetinize verdi. Yıldızları da, kendi emrine boyun eğdirdi. Muhakkak bunda, akıl edecek bir topluluk için deliller vardır.” (Nahl, 12)

İnsanoğlu tüm çağlar boyunca yıldızlara ulaşma hayalleri kurdu ve içten içe bir gün gidebileceğine inandı. Fakat Allah Yüce Kuran’da güneş, Ay’ı ve Dünya’yı insanlara istifade ve hizmet aracı kılacağını söylemiş fakat yıldızları bundan ayrı ifade etmiştir ki bu da insanoğlunun hiçbir zaman kıyametten önce yıldızlara erişip kendi hizmeti için istifade edemeyeceği anlamına gelmektedir. Bilimsel araştırmalar göstermiştir ki güneşten sonra en yakınımızdaki yıldız olan sönük kırmızı cüce Proxima Centauri yıldızı dahi bize yaklaşık 37,84 trilyon km. uzaklıktadır. En hızlı uzay araçları ile bile bu yolun yüz bin yıldan az sürede asla gidilemeyeceği tahmin edilmektedir. Bu durumda göstermektedir ki; diğer yıldızlar hatta en yakınımızdaki bile insanoğlunun asla fayda elde edemeyeceği durumda veya uzaklıktadır.

Toprak içine düşen her tohumu dirilterek çıkaran bir anne rahmi gibiydi. Ve bir tohum gibi toprağa düşen DNA yeniden dirilişin gizemini içinde barındırıyordu.

Çok uzun çağlar sonra Yaratıcı’nın egemenliği ile yüksek bilgi ve güce sahip bir topluluk ilahi emirle dirilişi ve adaleti gerçekleştirmek için Dünya’ya gelecekti. Eski metinlerde onlar için göklerden gelenler ya da Yaratıcı’nın güçlü orduları; Kutsal kitaplarda ise onlara “melekler” denmişti.

“Rabbin gelip melekler saf saf dizildiğinde, ki Cehennem de o gün getirilmiştir…” (Fecr, 22-23)

ESRARENGİZ IŞIK

 

Piramitten Yükselen Gizemli Işık  


Piramitten Yükselen Gizemli Işık Piramidin üstündeki esrarengiz ışık,  

bilim dünyasında tartışma yarattı.

Ailesiyle beraber 2009 yılında antik kent Chichen Itza’yı gezen Hector Siliezar, iPhone’yla Maya tanrısı Kukulkan adına inşa edilen El Castillo piramidinin üç fotoğrafını çekti. Yağmur bulutlarının gökyüzünü kaplamaya başladığı esnada çekilen fotoğraflarda, kutsal piramidin tepesinden gökyüzüne uzanan bir ışın demeti belirdi.
Siliezar’ın çektiği ilk iki fotoğrafta, kara bulutlar antik kentin üzerini kaplamaya başlarken görülüyor ve hiçbir olağandışı durum bulunmuyor. Ancak üçüncü fotoğrafta, piramidin zirvesinden göğe uzanan muntazam bir ışın görülürken, arka planda bir yıldırım çakıyor.
Çektiği fotoğrafları bilim insanlarıyla paylaşan Siliezar,  şu açıklamayı yaptı: “Piramidin tepesindeki ışın demetini ne ben, ne eşim, ne de çocuklarım gördü. Sadece kamerada belirdi… Ne turist rehberi ne de diğer turistler önceden böyle bir şeye rastlamadıkları söyledi” dedi.
Siliezar’ın fotoğrafları, 2012 kehanetlerine odaklanmış sitelere düşmekte gecikmedi. Bu sitelere göre, Mayaların Beşinci Güneş Döngüsü’nün sonuna işaret eden Haab takviminin son günü olan 21 Aralık 2012 öncesinde, Tanrılar bir uyarı ışığı gönderdi. Yoksa fotoğraf bir iPhone hatasından ibaret mi?
SÖZ BİLİM İNSANLARININ
Arizona State Ünivesitesi’nde akademisyen ve Mars Uzay Uçuş Tesisi araştırma teknisyeni olan Jonathon Hill, Siliezar’ın çektiği fotoğrafın bir iPhone hatası olduğuna neredeyse emin. Uydular ve Mars yüzeyindeki keşif robotları tarafından çekilen fotoğraflar üzerinde çalışan Hill, donanımlardan ve diğer şartlardan kaynaklanan hataları tespit etmek konusunda uzman.
Hill, Maya piramidinin (aynı zamanda tapınağı) üzerinde beliren “ışının”, iPhone kamerasının görüntüde beliren ışığı doğru algılayamamasından kaynaklandığını ifade etti.
Sadece yıldırım çaktığı esnada piramidin üzerinde ışın demeti oluştuğuna dikkat çeken Hill, “yıldırımın iPhone kamerasının ışığa duyarlı CCD algılayıcısını geçici olarak bozmuş olabileceğini” belirtti. Böylece, görüntüdeki kolonda yeralan piksellerin dengeleme değerleri bozuldu veya kameranın lensinde yaşanan bir yansıma yanlış algılamaya neden oldu.
Hill ayrıca, “yıldırım çarpmasının neden olduğu parlaklığın kolondaki piksellere eklenerek aşırı parlaklığa neden olma ihtimalini” savundu. Photoshop ve diğer yazılımlarla yapılan analizlerde, piramidin tepesindeki ışın demetinin muntazam bir dikeyliğe sahip olması da şüpheleri artırdı. Life’s Little Mysteries sitesine konuşan Hill, “fotoğrafı çeken kişinin piksel boyutuna kadar kamerayı ışın demetine mükemmel bir dikeylikte tutması oldukça düşük bir olasılık” dedi.
Kısaca, ışın demetinin CCD’deki bir piksel kolonunu temsil ettiği düşünülüyor. Bu da, aşırı parlaklık yüzünden birbirlerine elektronik olarak bağlı olan piksellerin, dikey bir ışın demeti olaral belirmesini öngörüyor.

SORUMSUZLUK,İHMAL,MAZERET,BAHANE,BENCİLLİK,SOYUTLANMA VE TÖVBE


SORUMSUZLUK,İHMAL,MAZERE,BAHAN,
BENCİLLİK,SOYUTLANMA VE TÖVBE
KA’B BİN MALİK
TEBÜK SEFERİ: “ZORLUK ORDUSU”, ÇOKTAN AŞIP GİTTİ ÇÖL YOLUNU
Ka’b bin Malik, ağırlıklı olarak, Tebük seferiyle birlikte anılan, bu savaştaki konumuyla ilgili olarak gündeme gelen bir sahabidir. Onun portresindeki ibretlik durumları anlamamız için bu sefere değinmek ve çıkarımlarımızı bu eksende yapmamız gerekmektedir. İhmal, gevşeklik, dışlanma, boykot, pişmanlık, azap, sabır, yakarma ve bağışlanma gibi kavram ve olguları çağrıştıran bir portredir bu.
Tebük Seferi’nin İslam tarihinde ayrı bir yeri, önemi vardır kuşkusuz.
Şam’da toplanan kırk bin kişilik Bizans ordusuna karşı, hicretin dokuzuncu yılında Hz. Peygamber tarafından düzenlenen en son ve en güçlü askerî hareket olma özelliği taşıyan bu sefere Kur’an ayetleriyle de işaret edilmiş ve İslam toplumundaki kimi sonuçları üzerinde durulmuştur.
Bu seferin arka planıyla ilgili olarak çeşitli kaynaklarda aktarılan bilgiler şu şekilde özetlenebilir: Hz. Muhammed’in öldüğünü, Müslümanların da kıtlık ve yokluk içinde perişan olduklarını iddia eden Suriyeli Hıristiyanlar Bizans imparatoru Heraklius’a bir mektup yazmış ve üzerlerine gidilirse Müslümanların hezimete uğratılacağını bildirmişlerdir. Heraklius, silahlandırdığı kırk bin kişilik bir orduyu Kubad’ın komutasında yola çıkarmıştır. Allah’ın elçisi durumdan haberdar olmuş; Gassan, Cüzam, Lahm ve Âmile kabilelerinin de Rumlarla birlikte hareket edecekleri bilgisine ulaşmıştır. Bunun üzerine Medine’de “genel seferberlik” ilan edilmiştir. Diğer gazvelerde seferin nereye düzenleneceği gizli tutulurken bu kez hedef açıkça belirtilmiştir. Zira gidilecek yer uzaktır. Müthiş bir sıcak ve kuraklık vardır. Düşman güçlüdür. Mekke’den ve diğer Arap kabilelerden asker toplamaları için ulaklar görevlendirilmiştir.
Sıcak, kuraklık, kıtlık, uzaklık ve güçlü düşman unsurları birlikte düşünüldüğü için bu sefere “zorlu bir sefer” denmiştir. Seferin rastladığı zamana Kur’an-ı Kerim’de “saatü’l usre / güçlük zamanı” denmiş, bu sefere de Kur’an dilinden alınarak “gazvetü’l usre / zorluk gazâsı” adı verilmiştir. Sefere katılan ordu da “zorluk ordusu” olarak anılmıştır.
Hz. Peygamber savaş için hazırlık yapılmasını emrettiği zaman mevsimin olumsuzlukları, hasat zamanı oluşu ve insanların yazın sıcağında ağaç gölgesinde oturmayı sevmeleri yüzünden, böyle sıkıntılı bir yolculuğa çıkma noktasında bir isteksizlik göze çarpmıştır. Tevbe suresindeki şu ayetlerin, bazı Müslümanların işi ağırdan almaları üzerine Allah Teala tarafından bir uyarı olarak indiği kabul edilmektedir:
“Ey iman edenler! Size ne oldu ki, Allah yolunda cihada çıkın dendiği zaman yerinizde ağırlaşıp kaldınız. Yoksa ahireti bırakıp sadece dünya hayatına razı mı oldunuz? Halbuki dünya hayatının yararı ahirettekine göre pek az ve değersizdir. Eğer kuşanıp savaşa çıkmazsanız, O sizi pek acı bir azapla azaplandıracak ve yerinize başka bir topluluğu getirecektir. Siz O’na hiçbir şeyle zarar veremezsiniz. Allah, her şeye güç yetirendir.” (9 / Tevbe: 38 – 39)
Devamındaki ayetlerde, İslam toplumunun topluca cihada çağrıldığı görülmektedir: “Güçlünüz zayıfınız hep birlikte savaşa koşun. Allah yolunda mallarınızla canlarınızla cihad edin. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.” (9 / Tevbe: 41)
Bu uyarılar ve Medine’deki kolektif çabalar etkili olmuş ve birçok Müslüman İslam ordusunun hazırlanması için malını mülkünü bağışlamış, etkileyici fedakârlık örneklikleri görünürlük kazanmıştır.
Durumu iyi olmayanlar bile küçük de olsa bir katkıda bulunabilmek için çırpınmışlardır. Kaynaklarda bu konuyla ilgili olarak aktarılan ayrıntılar, hem sefere verilen önemi göstermekte hem de imrenilecek bir iç dayanışmanın ve Müslüman imecesinin güzel tezahürlerini yansıtmaktadır. Hz. Peygamber “Kim bugün bir sadaka verirse sadakası kıyamet günü Allah katında onun lehine şahitlikte bulunacaktır.” buyurunca, bir adam başına sardığı sarığı vermiş, üstü başı dökülen bir yoksul da çok güzel bir deveyi bağışlayıp gitmiştir. Ebû Ukayl adlı bir Müslüman, iki ölçek hurma karşılığında sabaha kadar su çekmiş, bir ölçeğini ev ihtiyacı için ayırmış, bir ölçeğini de orduya bağışlamıştır. Başka bir yoksul Ulbe b. Zeyd ise malı, mülkü, biniti olmadığı için cihada hiçbir katkısı olamayışından ötürü çok üzülmüş ve kendini helâk edecek bir duruma gelmiştir. Gece namazından sonra Allah’a niyazda bulunmuş, imkânlarının olmayışından yakınmıştır. Ertesi gün sıkılarak, alay edilmeyi göze alarak çok az bir meta ile Hz. Peygamber’e gelmiş, bu da sadakalara eklenmiştir. Hz. Peygamber az bir sadaka veren bu yoksulu yanına çağırmış ve onun için dua etmiştir.
Kadınlar da ellerinden gelen yardımı yapmaktan geri durmamışlardır. Ümmü Sinan el-Eslemiyye’nin ağzından şunlar aktarılmaktadır: “Hz. Âişe’nin evinde Rasulullah’ın önüne serilmiş bir örtü gördüm ki üzerinde bilezikler, bazubentler, halhallar, yüzükler, küpeler, develerin ayaklarını bağlayacak birtakım kayışlarla kadınlar tarafından gönderilen ve savaşta işe yarayabileceği umulan başka eşyalar bulunuyordu.”
Bütün bunlar yapılırken münafıklar da boş durmamış, her zaman yaptıkları gibi bozgunculuğa devam etmişlerdir. Münafıkların başı olarak kabul edilen Abdullah b. Ubey b. Selül “Muhammed, Rum devletini oyuncak mı sanıyor? Onun ashabıyla birlikte yakalanıp esir olacaklarını gözümle görmüş gibi biliyorum.” diyerek halka korku ve ümitsizlik vermeye çalışmıştır. Özür beyan ederek savaşa katılmayacaklarını söyleyen münafıkların bu ve benzeri tutumlarına işaret eden ayetler, kınayıcı ve sert bir anlatıma sahiptir:
“Allah’ın elçisine muhalif olarak savaştan geri kalanlar oturup kalmalarına sevindiler ve Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad etmeyi çirkin görerek ‘Bu sıcakta savaşa çıkmayın!’ dediler. De ki: ‘Cehennem ateşinin sıcaklığı daha şiddetlidir.’ Keşke bilselerdi.” (9 / Tevbe: 81)
İhtiyaçlarını kendi olanaklarıyla gideremeyen mücahitler varlıklı sahabilerin yardımıyla techiz edilmiş; fakat sayı çok fazla olduğu için bu konuda sıkıntı çekilmiştir. İslâm tarihinde “ağlayanlar” diye anılan yedi kişi Rasulullah’a gelerek, bu gazveye katılmak istediklerini, fakat binit ve yiyeceklerinin bulunmadığını bildirmişlerdir. Hz. Peygamber’in kendilerine binit kalmadığını söylemesi üzerine bu yedi kahraman ağlayarak geri dönmüşlerdir. Çeşitli kaynaklarda onların kim oldukları da belirtilmektedir. Onların bu hali Kur’an-ı Kerim’de de şöyle haber verilmektedir:
“Cihada çıkabilmek amacıyla binek vermen için sana her gelişlerinde ‘Size verecek bir binit bulamıyorum.’ dediğin ve infak edecek bir şey bulamayıp üzüntülerinden dolayı gözlerinden yaşlar boşana boşana geri dönenlere de bir sorumluluk yoktur.” (9 / Tevbe: 92)
Hz. Peygamber, Tebük gazasına Medine’den hicretin 9. yılı Recep ayında perşembe günü çıkmıştı. Bu, Rasulullah’ın sonuncu gazası oldu.
Mümin oldukları halde ihmalleri yüzünden sefere katılamayanlar da olmuştur. Bunlar Mirâre b. Rabi, Hilâl b. Ümeyye ve Ka’b b. Malik idi.
KA’B ANLATIYOR
Hiçbir gazada Rasulullah’tan geri kalmamıştım. Bedir gazasından geri kaldım. Ama bu gazadan geri kalanların hiçbirini, Allah da Rasulü de yermemişti. Bu, Bedir gazasında Rasulullah’ın, Kureyş’in kervanını talep ederek hareket etmesindendi. Fakat Allah, aralarında önceden bir yer ve zaman tayini olmamışken onunla düşmanını bir araya getirdi.
Rasulullah ile birlikte Akabe’de bulundum ve İslâm üzere sözleştiğimiz anı müşahede ettim. İnsanlar arasında Bedir’den daha çok söz edilmesine rağmen, Bedir’de bulunma beni Akabe’de bulunmaktan fazla sevindirmez.
Tebük gazasının yapılacağından haberdar oluşuma ve o güne kadar elde edemediğim güç ve imkâna sahip olmama rağmen Rasulullah’la sefere çıkmamıştım. Vallahi, o zamana kadar bir araya getiremediğim iki binit devesine sahip idim.
Rasulullah bu gazaya kadar, bir yere gaza yapacağı zaman hedefini gizlerdi. Ancak bu sefer, aşırı sıcak bir havada gazaya çıkacaktı. Uzun bir sefere, büyük bir düşmana yönelecekti. İşte bu yüzden halka durumu açıklamıştı. Gerekli olan hazırlığın yapılması emrini insanlara ulaştırmıştı. Bu nedenle Rasulullah’a sefer için tabi olanlar pek çoktu. Onları kapsamlı bir kitap bile bir araya getiremez.
Pek az kişi, gazaya çıkmama hususunda Allah’tan bir vahiy gelmediği sürece kendisini Rasulullah’tan gizleyebileceğini sanıyordu. Rasulullah, meyvelerin olgunlaştığı, gölgelerden hoşlanıldığı ve insanların bunlara yöneldiği bir zamanda bu gazaya çıktı. Rasulullah ve beraberindeki Müslümanlar kuşanıp hazırlandılar. Sabahleyin onlarla birlikte hazırlanmak üzere kalkıyor fakat akşama hiçbir şey yapmadan geri dönüyordum. Kendi kendime; istediğim zaman buna güç yetirebilirim, diyordum. Bu hal, bende insanların ciddi ciddi kollarını sıvadıkları vakte değin sürdü. Rasulullah ve beraberindeki Müslümanlar yola çıktıkları halde, ben henüz hiçbir hazırlık yapmamıştım. Ve ondan sonra bir veya iki gün içinde hazırlanır, sonra da onlara katılırım, dedim. Onlar ayrıldıktan sonra hemen ertesi sabah hazırlanmaya giriştim; ama yine hiçbir şey yapmadan eve geri döndüm. Yine ertesi gün oldu ve ben yine hiçbir şey yapmadan eve geri döndüm. Bu hal bende, onların hazırlanıp uzaklaşmalarına ve gazayı kaçırmama dek sürdü. Yola çıkıp onlara yetişmeye gayret ettim. Keşke bunu yapsaydım! Bunu da yapmadım.
Rasulullah’ın çıkışından sonra halkın arasına girmek üzere sokaklara çıktım ve dolaştım. Yalnız, nifak üzere olduğu için yerilen bir adamdan ve zayıf olup Allah’ın özürlü kıldığı bir kişiden başka kimseleri göremeyişim beni üzdü.
Rasulullah, Tebük’e varana kadar benden söz etmemiş. Tebük’te etrafındakilerle oturmuşken “Ka’b bin Malik ne yaptı?” diye sormuş. Selime oğullarından biri “Ya Rasulullah! Onu, hurmalığı ve kendisine olan güveni alıkoydu.” demiş. Muaz bin Cebel “Ne çirkin konuştun! Vallahi, ey Allah’ın Rasulü, hakkında iyilikten başka bir şey bilmiyoruz.” demiş. Bunun üzerine Rasulullah susmuş.
Rasulullah’ın Tebük seferinden dönüş haberi bana ulaşınca beni bir üzüntü tuttu. Ardından yalan bahane bulmak için düşünmeye, yarın Rasulullah’ın bana olan hoşnutsuzluğundan nasıl kurtulurum, demeye başladım. Aile fertlerimden görüş sahiplerinin hepsinden yardım istedim. Rasulullah’ın gelmek üzere olduğu söylenince, benden bu kötü düşünce gitti. Ondan sadece doğruluk ile kurtulacağımı kavradım. Doğruyu söylemek üzere toparlandım.
Rasulullah sabahleyin Medine’ye geldi. Seferden döndüğünde mescide girer, iki rekat namaz kılar, sonra halkın arasına otururdu. Yine böyle yaptıktan sonra, geride kalanlar gelip yeminler ederek özür dilemeye başladılar. Bunlar seksen küsur kişi idi. Rasulullah da söylediklerini ve yeminlerini kabul edip onlar için bağışlanma diliyor ve gizli hallerini Allah’a havale ediyordu. Nihayet ben de gelip kendisine selam verdim. Kızmış adamın gülümseyişi ile gülümseyerek “Gel!” dedi. Hızlanarak gidip huzurunda oturdum. Bana “Neden geride kaldın? Kendine deve almamış mıydın?” diye sordu. Dedim ki: “Ey Allah’ın Rasulü! Vallahi eğer ben, senden başka dünya ehlinden herhangi biriyle otursaydım, bir özürle onun memnuniyetsizliğinden kurtulur ve ona bir delil de getirirdim. Evet, Allah’a yemin olsun ki eğer bugün sana yalan söz söylesem benden memnun kalacaksın; fakat hemen ardından Allah seni bana karşı gazaba getirecektir. Şayet ben içinde bulunduğum hal üzere doğruyu söylersem, Allah’tan sonumun hayır olacağını diliyorum. Hayır, vallahi hiçbir mazeretim yok. Vallahi senden geride kaldığım vakit, hiçbir zaman bu denli güçlü ve imkân sahibi olmamıştım.”
Rasulullah, “İşte bunu doğru söyledin. Kalk, Allah’ın hakkında hüküm vereceği anı bekle.” dedi. Ben de kalktım. Selime oğullarından birkaç adam da benimle beraber davrandılar. Ardıma düşüp şöyle dediler: “Vallahi senden hiçbir şey anlamadık. Bundan önce hiç günah işledin mi? Geride kalanların Rasulullah’tan özür dileyişleri gibi özür dilemekten âciz kaldın. Rasulullah’ın günahın için istiğfar etmesi sana yeterliydi.” O kadar söylendiler ki Rasulullah’a dönüp yalan söylemeyi bile istedim. Sonra onlara: “Benden başka kimse bu durumla karşılaştı mı?” diye sordum. “Evet, iki kişi daha senin dediğini söyledi. Onlara da sana söylenilenlere benzer şeyler söylendi.” dediler. “Onlar kim?” dedim. “Amr bin Avf oğullarından Mirara bin Rabi el-Amri ve Hilal bin Ebi Ümeyye el-Vakıfi.” dediler.
Ardından Rasulullah, seferden geri kalanlar arasından bu üç kişiyle konuşmaktan halkı nehyetti. Halk bizden uzak durmaya başladı. Bizden yüz çevirdiler. Öyle ki bana yeryüzü dar gelmeye ve içim sıkılmaya başladı. Bu yerler artık bildiğim yerler değildi.
Bunun üzerine elli gece bekledik. İki arkadaşım evlerinde oturup kaldılar. Ama ben onların en genci ve en dinç olanı idim. Çıkıyor, namazları müslümanlarla birlikte kılıyor, sokakları dolaşıyordum. Ne var ki kimse benimle konuşmuyordu. Rasulullah’a geliyor, namazdan sonra halk arasında oturmuşken onu selamlıyor, kendi kendime: “Acaba selamımı iade etmek için dudaklarını kıpırdattı mı kıpırdatmadı mı?” diyor, sonra ona yakın yerde namazımı kılıyor ve gizlice ona bakıyordum. Ben namazda iken bana bakıyor ve ona yöneldiğimi görünce hemen benden yüz çeviriyordu. Bu durum, müslümanların ezalarıyla birlikte uzun süre devam etti. Dayanamayıp amcam oğlu olan Ebu Katade’nin duvarına tırmandım. O, insanlar arasında en çok sevdiğim kişiydi. Ona selam verdim. Fakat vallahi selamıma cevap vermedi. Ona “Ebu Katade, Allah adına yeminle söyle. Allah ve Rasulünü sevdiğimi biliyorsun.” dedim. O sustu. Sözümü tekrarladım, ona yemin ettirdim. Bunun üzerine şöyle dedi: “Allah ve Rasulü daha iyi bilir.” İki gözümden yaşlar boşandı. Sıçrayıp duvarı aştım. Sonra çarşıya doğru gittim. Çarşıya doğru yürüdüğüm sırada baktım; Suriye Nebatilerinden Medine’ye satmak üzere buğday getirmiş olan bir adam beni soruyor ve “Ka’b bin Malik’i bana gösterecek kimse yok mu?” diyor. Halk ona beni işaret etmeye başladı. Sonunda bana gelerek Gassan melikinden bir mektup verdi. Melik bir ipek parçasına mektup yazmıştı. Girişten sonra şöyle diyordu: “Bize arkadaşının sana eziyet ettiğinin haberi ulaştı. Allah seni sıkıntı ve eziyet çekmen için yaratmadı. Bize gel, seni gözetiriz.” Bunu okuduğumda “Bu da bir başka bela. Uğradığım bu bela yetmiyormuşçasına bir müşrik bana ilgi gösteriyor.” dedim ve mektubu tandıra atıp yaktım.
Bu hal üzere elli gecenin henüz kırkı geçmişken Allah Rasulünün elçisi gelerek: “Rasulullah, hanımından uzak durmanı emrediyor.” dedi. “Onunla boşanalım mı yoksa?” diye sordum. “Hayır, uzak dur, ona yaklaşma!” dedi. İki arkadaşıma da aynı şekilde elçi gönderdi. Hanımıma: “Ailene git, Allah’ın bu konuda hükmünü vereceği vakte kadar orda kal.” dedim. Benim gibi cezalandırılan Hilal bin Ümeyye’nin hanımı Rasulullah’a vararak: “Ya Rasulullah, Hilal bin Ümeyye yaşlı, zayıf, hizmetçisiz biridir. Ona yardım etmekten beni men mi ediyorsun?” diye sormuş. O: “Hayır, fakat sana yaklaşmasın.” dedi. Kadın “Vallahi ya Rasulullah ondan, benden yana hiçbir hareket kalmamıştır. O günden bugüne hep ağlıyor. Gözlerini kaybetmesinden korkuyorum.” demiş.
Ailemden bazıları bana “Keşke sen de hanımın için Rasulullah’tan izin alsaydın. Bak Hilal bin Ümeyye hanımının kendisine bakması için izin aldı.” dediler. Onlara “Vallahi ben bu hususta ondan izin istemem. Ben genç bir adamken hanımım için ondan izin istersem Rasulullah bunun için bana ne der?” diye cevap verdim.
Bundan sonra on gece daha bekledik. Rasulullah’ın Müslümanları bizimle konuşmaktan men edişinden sonra elli gece geçti. Sonra evlerimizden birinin üstünde sabah namazını Allah’ın dilediği gibi kıldım. Genişliğine rağmen yer bize dar geldi. Nefesim daraldı. Dağda bir vadide bir çadır kurmuştum. Vadinin üzerinde bağıran kişinin sesini duyduğumda, ben buradaydım. En yüksek sedasıyla şöyle diyordu: “Ka’b bin Malik! Müjde!..” Hemen secdeye kapaklandım. Kurtuluşun geldiğini anladım.
Rasulullah, o gün sabah namazını kıldıktan sonra halka Allah’ın bizi bağışladığını bildirmiş.
 (DOĞRUSU ALLAH, ONUN TÖVBESİNİN KABUL EDİLEBİLİR DÜZEYDE OLDUĞUNU YİNE O KİŞİNİN SERGİLEDİĞİ DAVRANIŞLARLA(9/105) BİLİNEBİLECEĞİNİ BİLDİRMİŞTİR. BU İNSANLAR DA, HAYATA KÜSMEMİŞ, PES ETMEMİŞ, İNANDIKLARI DOĞRULARI YAŞAMAYA VE BU UĞURDA MÜCADELE VERMEYE DEVAM ETMİŞLERDİR. OLASIDIR Kİ SAVAŞA GİTME GİBİ PEK ÇOK RİSKLİ KONUDA ÜSTÜN PERFORMANS ORTAYA KOYMUŞLARDIR. ONLARIN TUTUM VE DAVRANIŞLARIYLA, ELDEKİ SONUÇLARLA ONLARIN GERÇEKTEN DE YÜREKTEN PİŞMAN OLDUKLARININ HEMEN HERKES FARKINA VARMIŞTIR. BÖYLELİKLE TEKRAR TÖVBE ETSİNLER DİYE ALLAH TÖVBELERİNİ KABUL EDEREK MÜSLÜMANLARA BENZER TUTUMLARDA KAPI ARALAMALARINA İZİN VERMİŞTİR.)
 Bunun ardından insanlar, hemen bizi müjdelemeye koşmuşlar. Müjdecim bana geldiğinde üzerimdeki iki parça elbisemi soyunup ona giydirdim. Vallahi o gün, iki parça elbise emanet alıp giyerek aşk ile Rasulullah’a koştum. Ben mescide girene değin halk, beni affedilişim ile müjdeleyerek karşılıyor ve “Allah’ın seni bağışlaması sana mübarek olsun!” diyorlardı. Rasulullah, oturuyordu. Talha bin Ubeydullah kalktı ve beni kutladı. Selam verdim. Rasulullah’ın yüzü sevinçten parlayarak: “Seni, ananın doğurduğu günden bu yana en hayırlı bir günle müjdeliyorum.” dedi. Yüzü ay parçası gibiydi. Ona dönüp konuştum: “Ey Allah’ın Rasulü! Tövbemin Allah tarafından kabulünden dolayı bütün malımı Allah ve Rasulü yoluna sadaka olarak vermek istiyorum.”
PEYGAMBER ŞAİRİ
Ka’b bin Malik, ailesinin tek oğlu olup hâli vakti yerinde bir insandı. Genç yaşından itibaren, Arabistan’ın ileri gelen şairlerinden biri olarak kabul edilmişti. İslâmiyet’in Medine’de hızla yayılmasından sonra yapılan ikinci Akabe biatına katılmış ve orada Müslüman olmuştu. Bunu kendisi şöyle anlatmaktadır:
“Kavmimizden müşrik olan bazı kimselerle beraber, Kâbe’yi ziyaret için Medine’den yola çıktık. Büyüğümüz ve yöneticimiz olan Berâ bin Ma’rûr da yanımızda idi. Mekke’ye gelince Berâ, bana dedi ki:
- Bizi Rasulullah’a götür.
Birlikte Rasulullah’ı arayıp sormaya başladık. Ebtâh denilen yerde Mekkeli bir adama onu sorduk. Adam bize:
- Mescid-i Harâm’a gidin! Aradığınız kişi şu an amcası Abbas ile birlikte orada oturuyor, dedi.
Biz, tüccar olduğu için Abbas’ı tanıyorduk. Mescid-i Harâm’a girdiğimizde Rasulullah’ı amcası Abbas ile oturuyor gördük. Selâm verdikten sonra biz de yanlarına oturduk. Rasulullah, Abbas’a sordu:
- Bu kişileri tanıyor musun?
- Evet, tanıyorum. Şu kavminin seyyidi Berâ bin Ma’rûr’dur. Diğeri de Ka’b bin Mâlik’tir.
- Şu şair olan Ka’b mı?
Abbas da “Evet.” dedi. Vallahi Rasulullah’ın bu sözünü hayatım boyunca unutmadım.”
Ka’b bin Mâlik ikinci Akabe biatının gerisini şöyle anlatmaktadır:
“Biz kararlaştırdığımız gibi vadide toplandık. Rasulullah’ı bekliyorduk. Sonra Rasulullah amcası Abbas ile birlikte geldi. Yapılan konuşmalardan sonra orada bulunan yetmiş kişi, Rasulullah’ı her türlü tehlikeye karşı koruyacağımıza ve İslâmiyet’i yayacağımıza söz verdik.”
Akabe biatinden sonra Medine’ye dönen Ka’b bin Mâlik’in, kabilesinin Müslüman olmasında büyük emeği geçtiği çeşitli kaynaklarda dile getirilmektedir.
“Peygamber şairi” olarak da nitelendirilen Ka’b bin Malik, hicretin 50. yılında, Muaviye zamanında 77 yaşındayken vefat etmiştir.
Tevbe suresi 118. ayette Ka’b bin Malik ve diğer iki arkadaşının konumu ibret verici bir şekilde gözler önüne serilmektedir. İhmal ve gevşeklik sonucu içine düştükleri duruma işaret eden bu ayetten günümüze değgin çıkarımlarda bulunmak da mümkündür. Söz konusu ayet-i kerime, içerdiği uyarıların yanı sıra “sabır” ve “tevbe”nin önemini de vurgulamaktadır:
“Savaştan geri kalan üç kişiyi de bağışladı. Öyle ki bütün genişliğine rağmen yeryüzü onlara dar gelmişti. Nefisleri de kendilerine dar gelmişti ve Allah’tan başka bir sığınakları olmadığını iyice anladılar. Sonra onların tevbesini kabul etti. Şüphesiz Allah, yalnızca O, tevbeleri kabul edendir, esirgeyendir.”

NİYET VE BAHANE(TUTARSIZ GEREKÇELER-MAZERETLER) ALDATMACASI VE ISLAH

NİYET VE BAHANE ALDATMACASI VE ISLAH
9 Tevbe suresi, 
115-“Allah, bir halkı hidayete erdirdikten sonra, nelerden sakınacaklarını(takvalı davranacakları) kendilerine iyice açıklamadıkça sapkınlığa düşürmez. 
Gerçek şu ki, Allah her şeyi bilir.”
57Hadid/14-“O gün (münafıklar) onlara: Biz sizinle beraber değil miydik? diye seslenirler. (Müminler) derler ki: Evet, ama siz kendinizi fitnelediniz (başınızı belaya soktunuz: ilahi buyrukları çiğnediniz; kural ihlali yaptınız); gözleyip beklediniz (her konuda beklemede kaldınız, ileri adım atmadınız); şüpheye düştünüz (sözlerin ve yapılanların doğruluğundan veya yanlışlığından emin olamadınız) ve kuruntular (bahaneleriniz, sizin anlaşılamadığınız, size haksızlık yapıldığı gibi duygular) sizi aldattı (oyaladı/ zaman kaybettirdi/ doğru olduğunuz vehmine kaptırdı). O aldatıcı, Allah (bazı konularda doğru işler yaptınız veya bazı konularda yanlış işler yapmadınız diye) ile sizi aldattı (oyaladı). Nihayet Allah’ın emri gelip çattı!”
4Nisa/119-“Onları mutlaka saptıracağım, mutlaka onları boş kuruntulara (hayallerin, niyetlerin, bahanelerin, kurtuluş yeterli olmayan gerekçelerin arkasına sığınmaya) sürükleyeceğim…”

Niyetler üzerinden hesaplaşmak ne kadar gerçekçi?

Kronik yanlış yapan ve doğru yapan kişinin niyetini açığa vurması olumlu karşılanabilir bir durum değildir. Yanlış yapan kişi niyetini dile getirmekle yaptığı işin üstünü örtmeyi, böylelikle muhatabını aklı sıra kandırmayı düşünmektedir. Doğru yapan kişi de niyetini dile getirmekle işi şova dönüştürmekte, kendini ön plana çıkarmaya çalışmaktadır. Allah ve kişi dışında kimsenin kesin olarak bilemeyeceği niyetin ne olduğunun, ne düşünüldüğünün, nelere inanıldığının anlatılmasına gerek var mı? Bazen de kendi düşüncelerinin yanı sıra bizim ne düşünmüş olabileceğimiz söylenmektedir. Kendi içinden neler geçtiğinin yanı sıra, bizim içimizden de şunların ve bunların geçtiğine inandığının kehanetinde bulunmaktadır. Kısaca o, insanın bildiği gözlem alanıyla değil görünmeyen gayp alanıyla ilgilenmektedir. Niyetler üzerinden hesaplaşmadır bu. Her kötülük yapanın kendisine sığınabileceği masum bir bahanesi, niyeti vardır. Bir Türk filminde İlyas Salman, nişanlısıyla hem de kendisine nöbet tutturarak aldatan Şener Şen’in üzerine hiddetle gidince, Şener Şen: “Evet, yaptım! Ama bir sor bakalım neden yaptım. Neden yaptığını sorunca, o ve nişanlısı, İlyas Salman’ı neredeyse ikna edecek güya masum bir gerekçe öne sürmüşlerdi.
Niyetler delil olarak kullanılır mı?
Niyeti dile getirmek kişiye güvenilmediğinin de bir göstergesidir. Bununla kendisine güvenilmesini istemektedir. Bu durumda niyet bir çeşit yemindir. 5/89 Çünkü buna karar verilmiş, kalp bunu kazanmıştır. Aksi takdirde içten geçirilen herhangi bir istektir, bunun gibi onlarca istek daha olabilir. Hangisinin daha güçlü istek olduğunun ölçümünü yapamadığımız gibi bununla kişi hakkında bir sonuca da varamayız.
Biz insanların niyetlerini kesin olarak hiçbir zaman bilemeyiz. Niyetlerini kendileri ve Allah bilir. Bizim hiçbir zaman bilemeyeceğimiz bir alanla karar vermemiz doğru olmaz. Diğer taraftan insanların niyetlerini yanlışlarına gerekçe olarak getirmeleri onlara güvenmemizi gerektirmez. Çünkü bu geçen süreç içinde konuyla ilgili kişi onlarca niyet ve karar sahibi olabilir. Diğer taraftan niyet, daha önceden açığa vurulmadı veya kayda geçirilmedi ise, zor durumda onu açığa vurulan niyetin gerçek niyet ve karar olduğundan emin olamayız. Niyetler bir çeşit kararlılık girişimleridir.
Yaptığı yanlışı göremeyen o yanlıştan nasıl kurtulur?
Yanlış yapma durumunda olması gereken mazeret getirmek değil yapılan yanlışı görmektir. Bu yanlışın, kendisine neleri kaybettirdiği veya kaybettirebileceği görülmelidir. Yanlış yaptığına inanan bundan rahatsızlık duyar. Bu konumdaki insan eğer doğru işler yapmış olsaydı neleri kazanabileceğini de düşünebilir. Hatta bu konuda kendisini değiştirmenin yanı sıra çevresindeki insanları bu tip sorunlar karşısında bilinçlendirmeye çalışmalı ve onlara karşı duyarlı ve sorumlu davranmalıdır.
Gerçekdışı gerekçeleri ve bahaneleri savunmak yerine onları yargılamak
Kişiyi içinde bulunduğu duruma sokan nedenlerin neler olduğunu tespit etmesi aynı yanlışı tekrarlamaması için önemlidir. Ancak bu tespit, getirdiği gerekçeleri savunmak için değil onları veya kendisini yargılamak için olmalıdır. Bu nedenleri bahane olarak kendisi tercih ettiğine göre bu anlamsız, tutarsız, saçma sapan gerekçelerin de savunulacak bir yönü olamaz. Mazeret getiren biri ise bunların hiçbirini yapmaz. Ondan daha sonra benzer veya daha büyük yanlışlar yapması beklenir. Sonuçta bu insan kuruntularla kendi oluşturduğu basit akvaryumunda yaşam sürer. Tüm dünyayı oradan ibaret sanır. Dış dünyayı gözlemediği gibi ona kulak da vermez. Bu yüzden kişi ortaya çıkacak yanlışlarla “dostunu kaybetme korkusu yaşamak yerine, onu nasıl kazanabilirim” ilkesini esas almalıdır. İstekler ve beklentiler açık olduğuna göre yaşanmış bir olayla ilgili savunma mekanizmaları geliştirmek yerine eksiklerini tamamlamanın, istek ve beklentileri karşılamanın yollarını aramalıdır.
Niyetin geçerli olabileceği alanlar sınırlıdır
Kazara yapılan bir hatada insanın niyetinin bir anlamı olabilir; ama bu durumda bile onu bütünüyle temize çıkaracak bir bağlayıcılığı olmaz. Yine mutlak yanlış veya doğru olarak nitelenemeyen eylemlerde de niyet bir anlam ifade edebilir. Bu durumda iyi insanlar hakkında olumlu bir zan beslenir. Hata yapan iyi insan hakkında da iyi duygular beslenir. Ancak onun hatası üzerinde durmak yerine niyet ve mazeret öne sürmesi, kendisi hakkında iyi duygular beslenilmesine gölge düşürür.
Niyetleri kimler delil olarak kullanır?
Kur’an’da; niyetleriyle yaptıkları yanlışlarının üstünü örtenlerin, temize çıkmaya çalışanların, yanlışlarını sürdürmek isteyen ikiyüzlülerin davranışıyla benzeştikleri dile getirilir. 2Bakara/204 4Nisa/62 9Tevbe/107 63Münafıkun/2
Peygamberler ve örnek insanlar, hatalı durumlarda nasıl bir tavır sergilemişlerdir?
Âdem ve eşi yanlış yapınca, Allah neden yaptıklarını sordu. Onlar ne niyet ne de bahaneler öne sürmediler. 7A’raf/19-23 2Bakara/37-38
Adem ile eşi: 7A’raf/23-“Dediler ki: Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz.”
Sebe kraliçesi: 27Neml/44-“De di ki: Rabbim! Ben gerçekten kendime yazık etmişim. Süleymanla beraber âlemlerin Rabbi olan Allah’a teslim oldum.”
Musa: 28Kasas/16-“Rabbim! Doğrusu kendime zulmettim (başıma iş açtım). Beni bağışla dedi, Allah da onu bağışladı. Çünkü, çok bağışlayıcı, çok esirgeyici olan ancak O’dur.”
Yunus: 21Yunus/87-“Zünnûn’u da (Yunus’u da zikret). O öfkeli bir halde geçip gitmişti; bizim kendisini asla sıkıştırmayacağımızı zannetmişti. Nihayet karanlıklar içinde: “Senden başka hiçbir tanrı yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zalimlerden oldum!” diye niyaz etti.”
Bahçe sahibi: 37Saffat/56-57-“Yemin ederim ki, sen az daha beni de helâk edecektin. Rabbimin nimeti olmasaydı, şimdi ben de (cehenneme) getirilenlerden olurdum» dedi.”
Musa: 7A’raf/143-“Musa tayin ettiğimiz vakitte (Tûr’a) gelip de Rabbi onunla konuşunca “Rabbim! Bana (kendini) göster; seni göreyim!” dedi. (Rabbi): “Sen beni asla göremezsin. Fakat şu dağa bak, eğer o yerinde durabilirse sen de beni göreceksin!” buyurdu. Rabbi o dağa tecelli edince onu paramparça etti, Musa da baygın düştü. Ayılınca dedi ki: Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim, sana tevbe ettim. Ben inananların ilkiyim.”
Niyet ve bahane ifadeleri
Şu niyetle, bu amaçla, bu gayeyle, şunu isteyerek, bu arzuyla, şunu düşünerek, buna inanarak, şunu tasarlayarak, şunun mantığıyla, bu sebeple, şu nedenle, şunun için, ötürü, bahanesiyle, mazeretiyle, gerekçesiyle, dürtüsüyle
Kronik olarak benzer yanlışları yapan kişiye: Ne ve niçin yaptın? İnan ki/gerçekten ben şu veya bu niyetle/amaçla/gayeyle/sebeple yapmadım. İnan ki ben şunu ve bunu yapmadım.
Aslında benim niyetim/gayem/amacım/isteğim şuydu. Bunu şu niyetle yaptım. Ben bunu, şunu ve şunu düşünerek /tasarlayarak/şuna ve şuna inanarak/şu sebeple/ gerekçeyle yaptım. Ben bunu şunun için yaptım.
Telefondaki kişi, “Aslında ben de seni aramayı düşünüyordum, ben de seni arayacaktım.” Oysa bu sözü çoğu insan inandırıcı bulmaz.
Ben aslında şunu yapacaktım, bunu edecektim, şunu yiyecektim/içecektim. Aslında ben onu yapmayacaktım, bunu etmeyecektim, şunu tasarlamıştım.
Konuyla ilgili bazı ayetler:
Bahane getirenler ikiyüzlülerle aynı kategoride değerlendirilmiştir. 7/164 9/66,90,94,94 30/57 40/52 66/7 75/15 77/36
 Bahane(mazeret) getirmek insanı kurtarmamaktadır-66/7 9/94
O gün mazeret yarar sağlamaz-30/57 40/52 66/7 75/5-15
Dalıp alay edenlerin özür dilemesi işe yaramayabilir-9/65-66
İzin isteyen bedevilerden mazeret getirenler yalan söyleyerek oturup kaldılar-9/90
Peygambere eziyet edenler var. Oysa o inananlara inanır. Bizi memnun etmek için yemin ederler. Oysa Allah ve Elçisi memnun edilmeye daha layıktır-9/61-62
 Döndüğünüzde size mazeret getirirler. De ki: “Mazeret getirmeyin, size inanmayacağız. Alah sizin haberlerinizi bize verdi. Allah ve Elçisi davranışınızı görecektir. Onlardan vazgeçesiniz diye döndüğünüzde yemin ederler. Onlar iğrençtir. Sen memnun(razı) olsan bile Allah onlardan memnun(razı) olmaz-9/94-97
 Bahanelere sığınarak tartışmak/ kanıtı varmış gibi tartışmak(muhacce) asla doğru değildir -2/76,139,258 3/20,61,65-66,66,73 6/80,80 42/16
Biz insanları ancak, Allah’ın bize gösterdiği onların eylem ve söylemleri, tutum ve davranışları, yüz ifadeleriyle tanırız. 4/105 Kur’an’da niyet beyanları: 2/204 4/62 9/107 63/2

İLETİŞİM ÇATIŞMASINA YOL AÇMAYAN ÖRNEKLER

İLETİŞİM ÇATIŞMASINA YOL AÇMAYAN ÖRNEKLER

1. Bir insan, üç günde cevap verilebilecek bir mesaja bir haftada, on beş günde veya bir ayda yanıt verebilir. Bir insan, bir ay, bir yıl, hatta birkaç yıl sonra görüşme olanağı bulabilir. Taraflar gecikme nedenini tartışabilir, durumu anlayabilir, durumu beğenmeyebilirler; ama bu durum, karşı tarafı iğnelemedikçe, suçlamadıkça çatışma nedeni olamaz.
2. Bir insan, bireysel görevlerini aksatabilir veya ihmal edebilir ya da tamamen terk edebilir. Dostlar bu durumu tartışabilir, durumu anlayabilir, durumu beğenmeyebilirler; ama bu durum, hiçbir şey yokmuş gibi davranılmadıkça, konu başka şeylerle telafi edilerek konunun kapandığı izlenimi verilmedikçe, sorumluluklar ve yükümlülükler yerine getirilmediği halde kendisine sorumlu ve yükümlü gibi davranma beklentisi içine girilmedikçe iletişimde çatışmaya neden olamaz.
3. Bir insan, yanlış yaptığı halde yanlışının bilincinde ise onun bu durumu iletişimde çatışmaya neden olamaz.
4. Bir insan, yanlış yaptığı halde bunun doğruluğunu savunmuyorsa, yanlışını bahanelerle olumlamıyorsa ve yaptığı bu yanlış başkalarına zarar vermiyorsa, bu durum iletişimde çatışmaya neden olamaz. Örneğin, içki veya sigara içmek.
5. Bir insan, karşısındakini uyarabilir, ondan rahatsız olduğu davranışlarını değiştirmesini isteyebilir. Kişi bu durumu, kendisini savunma, kendi hatalarının üstünü örtme aracı olarak kullanmadıkça ve karşısındakini uyarırken onun kişiliğine saldırmadıkça, sözlerini çarpıtmadıkça, ona yalan söylemedikçe, iletişimde çatışmaya neden olamaz.
6. Her dostun, kendi dostunu yanlışını gördüğü zaman her zaman uyarma hakkı vardır. Ancak bu uyarma hakkını, kendisinin uyarılmasının akabinde yapması, intikam duygusu uyandırır.
7. Sık sık uyarılanlardan olmak veya uyarılardan rahatsızlık duymak, durumumuzu ciddiyetle gözden geçirmemizi gerektirir. Böylesi durumlar, kişinin uçurumun eşiğinde olduğu anlamına gelir.
8. Dostunuz, kardeşiniz bir yanlış yapıyorsa, onu uyarırsınız. Eğer gerçek bir dost iseniz, uyarma amacınız, onun ileride karşılaşacağı olumsuz sonuçlardan dolayıdır. Çünkü siz dostunuzun ne bugün ne de ileride üzülmesini asla istemezsiniz. Bu durum sürerse, ya siz onu veya o sizi kaybedecektir. Özellikle siz, onu kaybetmek istemediğiniz için, daha bugünden olası sonuçları, -bir mod olarak değil- gerçekten içinizde yaşarsınız. Onu uyardığınız halde, hâlâ hatasında ısrar ediyorsa, bu durum, sizi daha da yıpratır. Onunla ilgili umutlarınız zayıflamaya başlar. Oysa o, bu sürece bir anda gelmediği için, içindeki durumu kabullenmiştir. Ona göre, ortada ciddi bir sorun yoktur. Kirliliğin kokusuna, rengine, bulanıklığına, gürültüsüne, karanlığına, çirkefliğine zaten alışmıştır. Duyarsız olan bu dostunuzun durumundan dolayı rahatsızlık duymakta elbette hakkınız vardır. Siz bu rahatsızlık içindeyken, arkadaşınız sizden iltifat beklemektedir. Demek ki ikiniz de birbirinizden kopmuş, ayrı ayrı dünyaların insanları olmuşsunuz. Birbirinize baktığınızda eski günleri yâd ederek, neden eskisi gibi değiliz diye bir özlem içindesiniz. Oysa aranıza yüksek rakımlı dağlar girmiştir. İki taraf da rahatsızdır. İki tarafın rahatsızlığın nedeni de, bir dostun kaybı üzerinedir. Birisine göre, kaybın nedeni, yapılan yanlışlara rağmen bunun gerçek anlamda bilincinde olmayan ve durumunu değiştirmeyen bir kişilik sorunudur. Diğerine göre ise, kaybın nedeni, karşı tarafın anlayışsızlığı, kusursuz insan arayışı, olayları büyütmesi, yakınlık, sıcaklık ve iltifat eksikliği, beklentileri karşılayamaması, vb.dir. Birinci tarafın rahatsız olması son derece ahlakî ve erdemli bir davranıştır. Ya ikinci tarafın durumu? Gelişmemiş, çocuksu, ilkel, karşı tarafa bir şey vermekten yoksun ve çıkarcıdır; oyalayıcı-geriletici bir tutum içinde olanlara yakınlık duyarken, geliştirici-ilerletici bir duruş içinde olanlardan rahatsızlık duymaktadır. Kimin kimi izlemesi gerektiği konusunda yapılan hatayı somutlaştırırsak, konunun yanıtı kendiliğinden ortaya çıkar. Örneğin, uyuşturucuya alışmış, yalancılığı bir davranış biçimine dönüştürmüş, haksızlığı doğal bir davranış olarak algılayan bir kişilikle ilgili yaşanan sorunlar. Gelişme ve geliştirmeye odaklanmış insanla, böyle bir insanı çizgi dışı görenlere özenti içinde olan bir insanın sıkı bir dostluk içinde yaşaması olanaklı mı? İşverenine sık sık problem olan bir hizmetliyle, erdemli yaşamanın mücadelesini veren bir insanın sıkı bir dostluk içinde yaşaması olanaklı mı? Arkadaş olur, arkadaşlıklarını, belki dostluklarını sürdürebilirler. Asla sıkı dost olamazlar. Oysa bu sorunların en ağırını yaşayan kişi bile, eğer isterse, ilkelerine bağlılıkta kararlı olursa, sıkı dost olmalarında ne engel olabilir ki!

İLETİŞİMİ GELİŞTİRMENİN YOLLARI

İLETİŞİMİ GELİŞTİRME YOLLARI

1- Açık olacaksın; söylemek istediğini, rahatsızlığını doğrudan net bir şekilde söyleyeceksin.
2- İçinden geldiği gibi, içinden geldiği kadar konuşacaksın.
3- Girişken olacaksın; söylemek istediğin doğru bir şeyi küçük düşerim korkusuyla söylemekten çekinmeyeceksin.
4- Karşındaki insanı fiziksel görünümüyle, mevki ve makamıyla, çevrenin ona bakışıyla değil dürüstlüğüyle, söylediklerinin içeriğiyle değerlendireceksin.
5- Karşındakini yargılamayacaksın. ‘Bunu (bana) nasıl yaparsın’ gibi kendine veya muhatabına insanüstü bir güç sahibiymiş gibi davranmayacaksın. Yanlışını görmesini sağlayacak, çözümler bulmasında yardım edeceksin.
6- İletişimde kendinle karşı tarafı eşit düzlemde göreceksin.
7- Vaktini ve fırsatları doğru ve verimli değerlendireceksin.
8- İletişimde idare edici değil, geliştirici ve ilerletici olacaksın.  Dostluk, gelişip geliştirmekten geçer.
9- İletişimde hem iyi bir alıcı hem de iyi bir verici olacaksın.
10 Empati kurmadığın birinden sempati, saygı göstermediğin birinden sevgi beklemeyeceksin.
11- Pedagojik olarak; farkına vardırma eğitimde en öncelikli iletişim biçimidir. Sergilenen davranışın kişiyi nereye taşıyacağı; geliştireceği mi, yoksa gerileteceği mi konusu işlenmelidir. Sonra iltifat ve eleştiri gelir. Gerçekten farkına vardırılan, uyandırılan kişinin, daha sonra olumlu davranışları iltifat, olumsuz davranışları yapıcı eleştiriyle karşılanır. İltifat bekliyorsan, eleştirileri dikkate alacaksın. Eleştiriye tahammül edemeyenler, hiçbir zaman iltifatı hak edemezler. Eleştiriler sonucu kendilerini geliştirenler, iltifatı hak eder ve yaşarlar. Sizi geliştirmeyi amaçlayan, size sahip çıkan her türlü eleştiri, yapıcı eleştirilerdir. Sizi geriletici, sizi dışlayıcı her türlü iltifat, birer uyuşturucudur. Hak edilmeyen her iltifat, birer uyuşturucu görevi görür. İltifat ve eleştiriyi, ödüllendirme ve bedel ödeme izler. Gerçekten de kendisini bu düzeyde geliştirmiş insan, ne elde ettiği ödülle, ne de ödediği bedelle sarhoş olur.

İLETİŞİMDE ÇATIŞMA NEDENLERİ

 İLETİŞİMDE ÇATIŞMA NEDENLERİ
1. İğnelemeyeceksin: Başarısızlığının, mutsuzluğunun ve içine düştüğün çıkmazların sorumlusu olarak başkasını görmeyeceksin; bu konuda başkalarını suçlamayacaksın.
2. İnanmadığını konuşmayacaksın; kandırmayacaksın: Başkasına kendini olumlu göstermek veya bazı çıkarlar edinmek için yaşamında yer almayan, emin olmadığın ve sence mutlak gerekli olmayan şeyleri kesin doğruymuş gibi lanse etmeyeceksin. Abartılı bir tutum ve davranış içinde olmayacaksın.
3. Yapmadığın veya yapılamayacak şeyi söylemeyeceksin (slogancılıkla gerçekçilikten uzaklaşmayacaksın):
4. Ortada sorun olduğu halde hak etmediğin bir beklenti içine girmeyeceksin.
5. Kuşku yaymayacaksın: Eğer insanların sahip olduğu inançları hakkında bir kuşkun veya bir iddian varsa, bunu sağlam kanıtlarla ortaya koyacaksın. Bu yöntemle toplumun temellerinin altını oymayacaksın.
6. Ciddi olarak yapılan işleri hafife almayacaksın: Başka insanların ciddi problemleri savsaklamaları veya görmezden gelmeleri gibi bir davranış içinde olmayacak ve sorunu ciddiye alanlara bunu empoze etmeye çalışmayacaksın.
7. Yanlış bir şeyin doğruluğunda veya doğru bir şeyin yanlışlığında ısrar etmeyeceksin.
8. Görevini yapmadığın zaman bahane getirmeyeceksin.
9. Ortada sorun varken sorunları geçerek yeni konu üzerinde dostluk kurmaya çalışmayacak ve ortada hiçbir şey yokmuş gibi davranmayacaksın.
10. Kendini olumlamak veya temize çıkarmak amacıyla karşındakini gereksiz ayrıntılara boğarak, ona çıkar sağlayarak, sıcak mesajlar vererek veya rüşvet vererek ya da vaktini çarçur ederek saygısız bir yol izleyerek sahte yöntemlere başvurmayacaksın.

İLETİŞİM NEDİR


Aşağıdaki yazıda, kusursuz insan arayışının değil,

 insanca ilişkilerin sürdürülebilir olması için, 

olmazsa olmaz koşulların ve ilkelerin üzerinde durulmuştur. 

Unutmayınız ki dürüst insanlar, doğru iletişim dili kullanırlar.

İLETİŞİM NEDİR

İletişim kavramının farklı alanlarda birbirinden farklı anlamlarda kullanılmasına ilişkin yapılan bir araştırmada, 15 ayrı anlamda kullanıldığı belirlenmekle birlikte iletişim sözünün konumuz bağlamında ilk çağrışımı, insanlar arasında duygu, düşünce ve bilgilerin her türlü yolla başkalarına bildirimi olmaktadır.Tüm yaşamı boyunca, psikolojik olarak insanın, varlığını bildirmek ve varlığının farkındalığının kendisine bildirilmesi ihtiyacı vardır.Bu ihtiyaç içindeki insan, sözlü veya sözsüz çeşitli iletişim yollarına kaçınılmaz olarak başvurur. Her türlü iletişim insanın psikolojik gereksinmelerinin sonucudur. Kendisini tanıması, tanıtması ve dönüt alarak kendini değerlendirmesinde bu iletişim süreçleri önemli rol oynar. Kişiler arası iletişimle ilgili olarak yapılan tanımların buluştuğu nokta bu iletişimin psikolojik nitelikli bir bilgi alışverişi olduğu yolundadır(Capelle 1987). Evrim merdiveninin en üst basamağını işgal eden, en evrimli hayvan olarak tanıdığımız insan jest ve mimikleri en iyi kullanan, gelişmiş refleks ve içgüdülerinin yanında dili de içine alan çok karmaşık öğrenilmiş davranışlarla iletişim yapan yegane varlıktır.Ancak düşünürken, konuşurken, yazarken, dinlerken sürekli olarak, sembollerden oluşan dili kullanmaktayız.
1.1. Sözel İletişim
İleti alışverişi canlı dünyasının ortak bir özelliği olmakla birlikte, yalnız insanlar arasında insanın simgeleştirme yetisi sayesinde simgeler aracılığıyla duygu, düşünce ve bilgi aktarımı söz konusudur.İnsan iletişiminin temeli dil, özellikle de konuşmadır.İnsan simge yaratabilme özelliği ile duygusal dilden önerme diline geçebilmiştir. Dili kullanarak gerçekleştirdiğimiz adlandırma, sınıflama, soyutlama ile yaşantımızı bir düzen içinde yürütürüz.Dil ve konuşma yalnızca bundan ibaret olmayıp, anlam yaratma ve onu paylaşma ile ilgili simgesel bir etkinliktir aynı zamanda. Kaynak, hedeflediği kişiye erişmek için, öncelikle iletişimin taşıyacağı duygu, düşünce ve bilgiyi dil dediğimiz simgesel sistem aracılığıyla kodlar.Özünü ve biçimini koruyacak doğru kodlama yapılmadığı zaman, duygu ya da bilgi yerine farklılaşarak ulaşacak ya da ulaşamayacaktır. İletinin kodlanması çok kısa, çarpıcı, dikkat çekici, kolay akılda kalıcı olmalıdır.Böyle olmayan iletiler hedef kitleye ulaşabilse bile, onun tarafından algılanmayacak; yarım yamalak algılanarak taşıdığı anlamsal içerik tam bir biçimde iletilmediğinde ise, bizim kodlarken amaçladığımız ileti çarpıtılarak algılanmış olacaktır. Sözlü iletişim“dil” ve “dil ötesi” olmak üzere iki alt sınıfa ayrılmaktadır.İnsanların karşılıklı konuşmalarını ve yazışmalarını dille iletişim kabul edebiliriz.Dille iletişimde kişiler ürettikleri bilgileri birbirlerine ileterek anlamlandırırlar. Dil ötesi iletişim sesin niteliği ile ilgilidir; ses tonu, sesin hızı, şiddeti, hangi kelimelerin vurgulandığı, duraklamalar ve benzeri özellikler, dil ötesi iletişim sayılır.Dille iletişimde kişilerin“ne söyledikleri”, dil ötesi iletişimde ise “nasıl söyledikleri” önemlidir. Bu ayrımı sözel ve sözsüz iletişim terimleriyle de adlandırabiliriz.Sözel iletişim daha çok düşüncelerin, sözsüz iletişim de duyguların aktarımında önemli işleve sahiptir. İnsanları diğer canlılardan üstün kılan düşünceleri söze dökülmediğinde, insanlara ulaşamadığında bir anlam ifade etmeyecektir.Akıl ve düşünce gücümüze işlerlik kazandıran, onu üretken hâle dönüştüren güçtür konuşma. Her türlü teknolojik gelişmeye karşın, yüzyıllardır bireysel ve toplumsal ilişkiler alanında vazgeçilmez yerini korumuştur.Sözlü iletişimin bu gücü çalışmamızın konusu olan ders ortamındaki iletişim çatışmalarında da; özellikle etkin dinlemenin yansıması olan tümcelerle, sen-ben dili aktaran tümceler bağlamında önem kazanmaktadır. Sözlü iletişimin bu gücüne karşılık insan iletişimi yalnız sözcüklerle sınırlı değildir. İletişimin bir de sözel olmayan boyutu vardır.Sözsüz iletişim beden dili ve ses, bütün ögeleri (tonlama, vurgu vb.) aracılığıyla gerçekleşir. Sözsüz iletişimin iki ana işlevinden birincisi doğrudan anlam -özellikle duygularla ilgili- iletmek; diğeri de sözlü iletişimin içeriğini belirlemek, onu desteklemektir.Aynı sözler farklıtonlarda ya da farklı jest ve mimiklerle farklı anlamlar kazanır.
1.2. İletişimin Etkinliği
İletişimin etkinliğinin ölçütü, bir iletişim sürecinde karşımızdakine ya da hedef kitleye yönelttiğimiz bildirinin karşılığında, amaçladığımız sonucun alınıp alınmamasıdır.Bu etkinin sağlanabilmesinin:
1. İletinin alıcının dikkatini çekecek biçimde kodlanması ve açık olması
2. İletiyi kodlayan simgeler konusunda alıcı ve vericinin ortak bilgisinin bulunması
3. İletinin alıcının gereksinmesine yanıt verecek nitelikte olması
4. Alıcının temel değerlerinin, tutumlarının tanınması
gibi bazı koşulları vardır.
Karşımızdaki insanla iyi ilişkiler içinde olduğumuz oranda onu etkileme, eğitme ve birlikte çalışma konusunda daha başarılı olma şansına sahip oluruz.Bu durumda, iletişimin taraflarından olan alıcılar zamanlarının çoğunu kendilerini korumak ve karşısındakini atlatmak için kullanmazken; kaynak durumundaki ögenin de rolden role geçmesine, sert davranmasına ve insan üstükişiliklere bürünmesine gerek kalmaz.İdeal bir öğretici rol yapmayı bırakıp olduğu gibi davranan, daha erişilebilir olandır.Okul ortamında öğretmen-öğrenci arasında etkin iletişimin kurulması bu iki kişi arasında özel bir ilişkinin, güvene dayalı sağlam bir bağın kurulmasına bağlıdır. Bu ilişki içinde her iki taraf birbirlerinin bireyselliğine, gereksinmelerine saygı gösterir; birbirlerinin yaratıcılığına ve gelişmesine fırsat tanır.
1.2.1. Sınıf İçi Etkin İletişim
Sınıf içi iletişim her şeyden önce öğretme-öğrenme ve bilgilendirmeyi temel alan amaçlı bir iletişimdir.Öğrenci her öğretim düzeyinde ve her zaman gönüllü taraf olmayabilir.Öğretim-öğrenim sürecini gönüllü, dolayısıyla verimli kılacak olan öğretici-öğrenci arasında kurulacak özel bağdır ki bu da öğretimin amacına ulaşmasında öğretim felsefesi ve yöntemleri kadar önemli bir diğer araç olan bazı temel iletişim becerilerinin bilinmesini ve uygulanmasını gerektirir. Bu becerilerin temeli de konuşmaya dayanmaktadır.Konuşma, yapıcı veya yıkıcı olma özellikleri ile öğretmen öğrenci ilişkilerinin niteliğine ve düzeyine önemli katkıda bulunur.
Sınıf ortamında çok yönlü bir iletişim söz konusudur. Bazen bir öğrenciye gönderilen mesaj bir başka öğrenci üzerinde daha etkili olabilir.Ayrıca öğrenci-öğrenci iletişimi de çok yoğundur ve bu aynı anda birçok duygu ve düşünceyi harekete geçirdiği için dersin akışını etkiler. Kuşkusuz her zaman mesajlar gönderildiği gibi anlaşılmaz.Sık sık yanlış anlamalar ortaya çıkabilir.Örneğin öğretmenin, görüşünü almak ya da konuşma fırsatı vermek için soru yönelttiği bir öğrenci, öğretmenin kendisini küçük düşürmek için soru sorduğunu düşünebilir.Bu durum kaynağın duygu ve düşüncelerini uygun iletişim biçimine çevirememesi, doğal davranmaması, alıcının gönderilen mesajı çözümleyememesi vb. nedenlerden kaynaklanıyor olabilir.Bu, tarafların etkili iletişim becerilerinden yoksun olması demektir.
Öğreticinin etkililiği insan psikolojisinin ve insan ilişkilerinin genel kuramı üzerine kurulabilir.Her öğretici ile her grup ve yaştan öğrenci her şeyden önce insandır. Benzer duyguları ve tepkileri vardır.Dinlenilme, anlaşılma, beğenilme, güvenilme, başarılı olma gibi bir çok duygu ve değerler paydasında buluşurlar.Ve bu duygu ve değerlerin oluşması, korunması sözel iletişimbağlamında ağırlıklı olarak “etkin dinleme” ve “ben iletisi becerisi”nde odaklanmaktadır.
2. Sınıf İçi Etkili Sözel İletişim
Öğrencilerin bazı derslere karşı geliştirdikleri tutumlarının dersin öğreticisi ile geliştirdikleri ilişkiyle ne kadar doğru orantılı olduğuna sıkça tanık oluruz.Öğretmen-öğrenci ilişkisinin niteliği, öğrenmeyi etkileyen temel etkendir.Bu olgu öğretici açısından ciddî bir sorumluluğu beraberinde getirmektedir.Öğrenme kolaylığı, öğrenmeyi eğlenceli hâle getirme ve azami verimi sağlama öğreticinin etkili iletişim becerilerine sahip olmasını gerektirmektedir.Ana babalar gibi çoğu öğreticiler de -eğitimli oldukları hâlde- çocukları ve gençleri istemeyerek de olsa nasıl incitebileceklerinin, onların özsaygılarına ve özgüvenlerine nasıl zarar verebileceklerinin, yaratıcılıklarını nasıl yok edebileceklerinin farkında olmak durumundadırlar.Oysa mevcut eğitim sistemi içerisinde bir çok öğretici öğrencilerine; sorumluluk alma, kendini yönetme ve yönlendirme; kendini tanıma, gerçekleştirme, denetleme ve değerlendirme yetilerini kazandıracak bilgi ve becerilerden yoksun görünmektedir.Ayrıca, etkili iletişim becerilerinden yoksun öğreticiler bu eksikliklerinden kendileri de olumsuz etkilenecek; gençlerin tutum ve davranışlarına biçim vermek, onların gelişimine katkıda bulunmak gibi yüce ve zevkli bir uğraşın ızdıraba dönüşmesine tanık olacaklar ve öğretme coşkusunu yitireceklerdir. Öğreticiyi zorlayan en önemli etken öğrencilerin kabul edilemez davranışlarından kaynaklanan disiplin sorunudur.Eğitim-öğretimle geçirmeyi plânladığı zamanın çoğunu, sınıf içinde düzeni sağlamaya ayırmak zorunda kalan öğretmenlerin, disiplini sağlamak içinsıkça başvurdukları yöntemler; yargılama, suçlama; alay etme, utandırma ve disiplin cezası veya not ile tehdit etme şeklindedir.Oysa baskıcı ve otoriteye dayanan yöntemler reddetmeyi, başkaldırmayı ve savunucu tutumu körükler. Öğretmenin bu konudaki yaklaşımı onun öğrenci davranışlarını kabul edilebilir görme konusundaki esneklik ve hoşgörü sınırıyla; yaşanacak sorunun boyutu da takındığı tutum ve sorun çözmede izleyeceği yöntemle; yani etkili sözel iletişim becerileriyle yakından ilgilidir.
2.1. Kabul Edilebilir/Edilemez Davranışlar
Öğrenci davranışlarıyla ilgili kabul edilebilirlik yelpazesi öğretmenlerin bilgisi, deneyimi, bakış açısı hatta o anki duygusal durumu ile bağlantılı olarak değişiklik gösterebilir.
2.2. Sorun Kimin?
Sorunun kime ait olduğunun belirlenmesi sorunun çözümünde ilk basamaktır.Kabul edilemez davranışlar alanı öğretmenin gereksinmelerine, onayına ters düşen alandır ve öğretmen için sorun oluşturur. Kabul çizgisinin altında bulunan bir davranışın anında çözülmesi ile ancak öğretim devam edebilecektir.Yani sorun öğretmene aittir.Sorunun kime ait olduğunu belirlemek için öğretmen“Bu davranışın benim üzerimde somut bir etkisi var mı?” sorusunu kendisine yöneltir.
2.2.1. Sorun Öğretmeninse
2.2.1.1. Yararsız İletiler(İletişim Engelleri)
Öğrencinin ders esnasında cep telefonunu açık bırakarak mesaj sesinin duyulmasına izin verdiğini varsayalım.Öğrenci öğretmenin ve diğer öğrencilerin dikkatini dağıtmış, öğrenmene sorun yaratmıştır. Böyle bir durumda öğretmenin göndereceği yararsız iletiler şunlardır:
1-Çözüm İletileri
a)Emir vermek, yönlendirmek:
“Telefonu derhal kapat ve çantana koy!”
b)Uyarmak, gözdağı vermek:
“Telefonunu kapatmazsan elinden alırım.”
c)Ahlâk dersi vermek:
“Bir üniversite öğrencisi derste ne yapılıp yapılmayacağını bilir.”
d)Öğretmek, mantık yürütmek:
“Telefon dikkat dağıtmak için icad edilmedi.”
e)Öğüt vermek, çözüm getirmek:
“Dersin düzenini bozmaya hakkın yok, yerinde olsam o telefonu kaldırırdım.”
Çözüm iletileri öğretmenin gereksinimlerini yansıtmadığı için öğrencide olumsuz etki bırakmaktan öte gidemez.“Sınıfta otorite benim, benim dediğim olur” iletisi içerir.
2-Bastırıcı İletileri
a)Yargılamak, eleştirmek, suçlamak:
“Her derste sorun yaratmasan olmaz sanki.”
b)Ad takmak, alay etmek:
“Sınıfın şarlatanı olmak zorunda mısın?”
c)Yorumlamak, tanı koymak:
“Dikkat çekmek için yapıyorsun.”
d)Övmek, olumlu değerlendirme yapmak:
“Bu yaptığın senin gibi akıllı bir öğrenciyle bağdaşmıyor.”
e)Güven vermek, desteklemek, duygularını paylaşmak:
“Anlıyorum alacağın mesaj şu an seni dersten daha çok ilgilendirdiğine göre önemli olmalı.”
f)Sınamak, sorguya çekmek:
“İlgini bütünüyle derse vermedikçe dersi nasıl anlayacaksın?”
Bastırıcı iletiler de çözüm iletileri gibi sorun hakkında bilgi iletmediği ve öğrencide utanma ve yetersizlik duyguları yaratacağı içinsorunu çözmeye katkıda ulunamaz.“Sorun öğretmenin kendisinde” iletisi içerir.
3.Dolaylı İletiler
Dolaylı iletiler alay etme, iğneleme ve utandırmayı amaçlar.Aynı örnek durumda: “Oyuncağınla evde oynarsın.”
Çözüm iletileri ve bastırıcı iletiler kadar doğrudan olmadığı için daha az incitici olduğu kanısıyla kullanılan bu iletiler öğretmenin sinsi ve güvenilmez olduğu iletisine neden olur.
Sorun öğretmenin olduğunda, “İletişimEngelleri” de denilen bu yararsız iletiler seçenek ne olmalıdır?
2.2.1.2. Sen Dili-Ben Dili
Kabul edilmezlik alanında yer alan bir sorun karşısında duygularımızı açıklamadan oluşturacağımız tümceler“sen” ikinci kişi adılıyla biçimlenen tümceler olacaktır.Örn:“Terbiyesizlik ediyorsun.” Duygularımızı dile getirerek oluşturacağımız tümceler ise birinci kişi adılı, yani ben’li tümceler olacaktır.
“Örn ; Dikkatim dağıldı, rahatsız oldum.”
Sen’li tümcelerde sorun, öğretmenin engelleme duygusunun sorumluluğunu almayıp, öğrenciyi suçlaması, yargılamasıdır.Bu tür tümceler kullanıldığında karşı tarafa genellikle olumsuz, savunmacı bir tutum oluşur.Yargılayıcı, denetleyici, üstünlük bildiren bu tutum karşısında öğrenci iç dünyasını kapatır.

Sen dili:
1. Suçlayıcıdır. 2. Davranıştan çok kişiliğe yöneliktir. 3. Kişiye anlaşılmadığını hissettirir. 4.Yeniden konuşma isteğini engelleyicidir. 5. Neye kızıldığının anlaşılmamasına neden olur. 6. Kişiyi incitir, kırar. 7. Kişinin direnmesine, yani savunucu iletişime neden olur. Savunucu iletişim ise iletişimin içerik düzeyinden ilişki düzeyine geçmesine, ilişkinin bir savaş, bir kazanma sorununa dönüşmesine neden olacağı için öğretimin asıl amacına ulaşmasını engelleyecektir.Örnekler:
“Yeterince açık konuşmuyorsun.”
“Derse hep geç giriyorsun.”
“Çok fazla gürültü ediyorsun.”
“Dikkatini derse vermiyorsun.”
“Arkadaşlarına haksızlık ediyorsun.”
Ben dili ise özellikle olumsuz duyguların yaşandığı durumlarda, sorun karşısında duygularımızı dile getiren iletilerdir.Etkili olabilmesi için sırayla:
1. Olumsuz duyguların yaşandığı kişiye davranış veya durum tanıtılmalı:
“Ben ders anlatırken sözüm kesilince ……”
Bu tür tümceler bizi kaygılandıran durumları içerir.
2. Birinci bölümde tanımı yapılan davranışın öğretmen üzerindeki somut etkisi belirtilmeli:
“Ben ders anlatırken sözüm kesilince tekrarlamak zorunda kalıyorum ……”
İnsanların davranışlarını değiştirmesi amacıyla davranışının somut etkileri olduğuna inandırılmasını sağlar.
3. Duygular dile getirilmelidir:
“Ben ders anlatırken sözüm kesilince tekrarlamak zorunda kalıyorum.Bu da benim canımı sıkıyor.”
Ben dili:
1.Savunmaya itmez. 2. Suçluluk hissettirmez.3.Duygunun nedeni anlaşıldığı için iletişim sağlıklı olur. 4. Ben iletisi alan kişi başkalarını düşünmeyi de öğrenir. 5.Yakınlaşmayı sağlar. 6. Anlaşmazlıkları azaltır. 7. Konuşan kişiyi rahatlatır.
Bir başka örnek:
1. Yüksek sesle konuştuğunuz zaman(davranışın yargılamadan tanımlanması) dikkatim dağılıyor (davranışın somut etkisi).Böyle olunca da gerginleşiyorum(duygunun ifadesi).
2.2.2. Sorun Öğrencininse
Yararsız iletiler bölümünde yer alan 12 ileti kabul edilmezlik iletileridir.Sorunlu olmanın sorun olduğunu ileten bu iletiler kişilere yardımda etkisiz, hatta olumsuz etkiye sahiptir. Bunun yerine karşımızdakini olduğu gibi kabul etmek ilişkileri kuvvetlendirir.Kabul edildiğini hissetmekse sevildiğini hissetmek demektir.
Sorunları olan bireylerle etkili iletişim kurmayı kolaylaştıran dört temel dinleme süreci vardır.
a)Edilgin sessizlik:
Kabul etmeyi gösteren sözsüz bir iletidir.Daha fazla duygu düşünce paylaşmayı sağlar.Karşıdakine konuşma ve kendini anlatma şansı tanır.
b)Kabul edildiğini gösteren tepkiler:
Dikkatle dinlediğini göstermek için kullanılan baş sallamak, gülümsemek, kaş kaldırmak gibi jest ve mimikler ile “hı hı” “evet” gibi kısa, sözlü belirtilerdir.
c)Kapı aralayıcılar ve konuşmaya çağrı:
Konuşmayı başlatmak, derinleştirmek ve daha çok konuşturmayı sağlamak için kullanılan tümcelerdir.
“Bu konuda konuşmak ister misin?”
“İlginç, devam etmek ister misin?”
“Yaa, anlıyorum, sonra?”
d)Etkin dinleme:
İlk üç temel dinleme sürecinde etkin olan konuşucudur.Konuşan dinlendiğini bilir ama anlaşılıp anlaşılmadığını bilmez.Etkin dinlemede etkileşim daha fazladır.Konuşucuya dinleyenin yalnız duyduğunu değil, aynı zamanda doğru olarak anladığını da gösterir.
Etkin dinleme savunmayı azaltan, öz güveni zedelemeyen bir iletişim tekniğidir.Aynı zamanda duygusal olarak gerilimi azaltır.Etkin dinleyici olmak; karşıdakinin duygularını anlayabilmek, tanımlayabilmek, onlara zamanında yanıt verebilmek ve onları kendi sözcükleriyle takrarlayarak konuşanın onayını almaktır. Duyguların yansıtılması kişinin duygularının açıklığa kavuşturulmasına, belirginleştirilmesine yardımcı olur. Etkili dinleyici olmak için özetle; dikkati vermek, önyargısız olmak, konuşmaktan çok dinlemek, ilgi ve sabır ile dinlemek, anlamak için dinlemek gerekir.

Örnek1: Konuşucu :Bu hoca bana gıcık gidiyor.Derste beni azarlamak için fırsat kolluyor.Ne yapsam suç.
EtkinDinleyici; Seni sevmediğini hissediyorsun, nasıl davranacağını bilemiyorsun.
Örnek 2: Konuşucu :Bu gün size korkarak geldim. Sizden önceki öğretmenim yaptığı bir çalışmada yazdıklarınız gizli kalacak dediği hâlde yazdıklarımızı ailelerimize anlattı.Bu nedenle ailemle ilişkilerim bozuldu.Şu an size açılmakta kararsızım.

EtkinDinleyici :Öğretmenin davranışından dolayı güvenin sarsıldı. Aynı şeylerin tekrar başına gelmesinden korkuyorsun.
Konuşucu :Evet korkuyorum.Ama şu anda da çok fazla sıkıntım var.Anlatma ihtiyacı içindeyim.
EtkinDinleyici :Kendini bunalmış hissediyorsun, güvenecek birine ihtiyaç duyuyorsun.
Etkin dinleme gerçekleştirirken, konuşan kişinin konuşmasında yer alan anahtar sözcüklerin tekrarlanmasıyla kişi konuşmaya sevk edilir. Sorulan sorular gelişigüzel olmamalıdır.İyi soru sormak da bir iletişim becerisidir.Yargılayıcı, hesap sorucu bir izlenim yarattığı için“neden” “niçin” soru sözcükleri yerine “ne” “nasıl” soru sözcükleri kullanılmalıdır.Ayrıca konuşmanın sürmesini sağlamak için soruların açık uçlu olması gerekir.
2.2.3. Kaybeden Yok Yöntemi
İletişimde birinin davranışları diğerinin ihtiyaçlarına ters düşüyor, onu engelliyor ya da değerleri birbirine uymuyorsa, bu kişiler arasında çıkan sürtüşmeye “çatışma” denir. Çatışma durumunda sorun her iki tarafa aittir.Çatışmaların çözümünde en ideal yol, her iki taraf için kabul edilebilecek ve hiç birinin kaybetmeden kazanacağı bir çözüm üretme yöntemi olan“kaybeden yok yöntemi”dir.
“Kaybeden Yok” yöntemi bir süreçtir.Taraflar olumlu sonuca ulaşıncaya kadar pek çok iletişim içine girerler.Çatışmalarda her iki taraf soruna çözüm getirebilmek için baş başa verip çeşitli çözümler üretir ve içlerinden her iki tarafın gereksinimine yanıt verecek biri seçilir.
3. Sonuç
Sonuç olarak öğretimin etkili olmasında iletişim başat rolü oynamaktadır. Bunun için öğretmenlerin etkili iletişim becerilerine sahip olması ve bunları öğrencilere da kazandırmaya çalışması gerekmektedir.
İnsan“EtkinDinleme” becerileriyle karşılarındaki kişilerin sorunlarını çözmelerine yardımcı olacak; “Ben Dili”ni kullanarak kendilerine yaratılan sorunu çözecek; “Kaybeden Yok” yöntemiyle de çatışmalara iyi bir çözüm bularak etkili bir iletişim kuracaklardır.

DÜRÜSTLÜK

DÜRÜSTLÜK
Dürüstlük ahlaktır; dinin özüdür. Eğer dürüstlük yok ise din; estetik şekiller, kalıplar ve seslerden öteye geçmez.
Dürüstlük; her yerde, her zaman ve her konuda, kendi aleyhimize de sevdiklerimizin aleyhine de olsa, sadece doğruların ve dürüstlerin yanında, yanlışların ve yanlış yapanların karşısında yer almaktır. 4Nisa/135
En yakının bile olsa adam kayırma, şahitliğini dürüstçe yap:
“Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutan, kendiniz, ana-babanız ve akrabanız aleyhinde de olsa Allah için şahitlik eden kimseler olun. (Haklarında şahitlik ettikleriniz) zengin olsunlar, fakir olsunlar Allah onlara (sizden) daha yakındır. Hislerinize uyup adaletten sapmayın, (şahitliği) eğer, büker (doğru şahitlik etmez), yahut şahitlik etmekten kaçınırsanız (biliniz ki) Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” Nisa suresi, 135
En düşmanın bile olsa, asla haksızlık yapma:
“Ey iman edenler! Allah için hakkı titizlikle ayakta tutan, adalet ile şahitlik eden kimseler olun. Bir topluma olan kininiz, sizi adaletsizliğe itmesin. Âdil olun. Bu, Allah’a karşı gelmekten sakınmaya daha yakındır. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” Maide suresi, 8
Allah, en dürüst, en ahlaklı ve en adil olandır:
“Allah’tır O, ilah yoktur O’ndan başka. Hakkında hiçbir kuşku bulunmayan kıyamet gününde, hepinizi muhakkak bir araya toplayacaktır. Hadis/söz bakımından, Allah’tan daha dürüst(sadık) kim olabilir?” 4Nisa suresi, 87
“Ama imana erip yararlı ve doğru işler yapanları içlerinden ırmaklar akan hasbahçelere koyacağız, orada sonsuza kadar kalacaklar. Bu, Allahın gerçek vaadidir. Söz söyleme bakımından Allah’tan daha dürüst(sadık) kim olabilir?” 4Nisa suresi, 122
“De ki: “Allah, daima dürüst olmuştur(doğru söylemiştir). Öyle ise hakka yönelen İbrahim’in dinine uyun. O, Allah’a ortak koşanlardan değildi.” 3Al-i İmran suresi, 95 (3Al-i İmran suresi, 152)
“Sonra onlara verdiğimiz söze sadık kaldık. Kendilerini ve uygun gördüğümüz kimseleri kurtardık. Haddi aşanları ise helâk ettik.” 21Enbiya suresi, 9
“Mü’minler, birlikleri görünce, “İşte bu, Allah’ın ve Resûlünün bize vaad ettiği şeydir. Allah ve Resûlü daima dürüst olmuşlardır(doğruyu söylemişlerdir)” dediler. Bu, onların ancak imanlarını ve teslimiyetlerini artırmıştır.” 33Ahzab suresi, 22
“Onlar şöyle derler: “Hamd, bize olan vaadine sadık kalan ve bizi cennetten dilediğimiz yere konmak üzere bu yurda varis kılan Allah’a mahsustur. Salih amel işleyenlerin mükâfatı ne güzelmiş!” 39Zümer suresi, 74
Dürüstlük ilkeseldir, inançla ilgilidir:
“De ki: “Ben de ancak sizin gibi bir insanım. Fakat bana ilâhınızın yalnızca bir tek ilâh olduğu vahyediliyor. Artık O’na yönelerek dürüst olun ve O’ndan bağışlanma dileyin. Allah’a ortak koşanların vay hâline!” 41Fussilet suresi, 6
İnsanların kurtuluşu dürüstlüğe bağlıdır:
“Allah dedi ki: “Bu, dürüst insanlara, dürüst olmalarının yarar sağladığı gündür. Onlar için, içinde ebedi kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler vardır. Allah onlardan razı oldu, onlar da O’ndan razı olmuşlardır. İşte büyük ‘kurtuluş ve mutluluk’ budur.” 5Maide suresi, 119
“Kendi içlerinden birine, “Bütün insanlığı uyar; imana erişenlere, her bakımdan içtenlikli ve dürüst olmakla Rablerinin katında öteki herkesten ileri geçtiklerini müjdele” diye vahyetmemiz insanların tuhafına mı gitti? (Yalnızca) hakkı inkar edenler, “Bakın, bu (adam) düpedüz bir büyücü!” derler.” 10Yunus suresi, 2
“Bunun böyle olması Allah’ın, dürüstleri, dürüstlükleri sebebiyle ödüllendirmesi, uygun görürse münafıklara azap etmesi yahut onların tövbesini kabul etmesi içindir. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” 33Ahzab suresi, 24
Dürüstlük, sorgulanır ve ancak denemelerle ortaya çıkar:
“Allah, seni affetsin! Gerçekten dürüst olanlar(sadıklar) sana iyice belli olup, yalancıları bilinceye kadar beklemeden niçin onlara izin verdin?” 9Tevbe suresi, 43
“Andolsun, biz onlardan öncekileri de imtihan etmiştik. Allah, gerçekten dürüst olanları(sadıklar) da mutlaka bilir, yalancıları da mutlaka bilir.” 29Ankebut suresi, 3
“O, dürüstlerin dürüstlüklerini sorgulasın diye. Ve O, hakikati inkar edenlerin tümü için acı bir azap hazırlamıştır!” 33Ahzab suresi, 8
Kur’an’ın özü dürüstlük ve adalettir:
“Rabbinin kelimesi (Kur’an) doğruluk(dürüstlük-sadakat) ve adalet bakımından tamdır. Onun kelimelerini değiştirebilecek yoktur. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.” 6En’am suresi, 115
“O, âlemler için, içinizden dürüst olmak(istikamet) isteyenler için, ancak bir öğüttür.” 81Tekvir suresi, 28
“Öyle ise emrolunduğun gibi dosdoğru ol(istikamet). Beraberindeki tövbe edenler de dosdoğru olsunlar. Hak ve adalet ölçülerini aşmayın. Şüphesiz O, yaptıklarınızı hakkıyla görür.” 11Hud suresi, 112
En güzel dua: Bir yere kabul edilme ve reddedilme gerekçesinin dürüstlük olmasıdır:
“De ki: “Rabbim! (Gireceğim yere) dürüstlük ve esenlik içinde girmemi sağla. (Çıkacağım yerden de) beni dürüstlük ve esenlik içinde çıkar. Katından bana yardımcı bir kuvvet ver.” 17İsra suresi, 80
“Allah da, “Her ikinizin de duası kabul edildi. Öyleyse dürüst olmakta devam edin(istikamet) ve sakın bilmeyenlerin yolunda gitmeyin” dedi.” 10Yunus suresi, 89
Gerçek takva(içdisiplin-özdenetim-otokontrol veya dindarlık), dürüstlükten geçer:
“Dürüstlüğü(doğruyu) getiren ve onu onaylayanlar var ya, gerçek takva sahipleri onlardır.” 39 Zümer suresi, 33
Dürüstlük, yalnızca lafla değil onu destekleyen eylemlerle gerçekleşir:
“Gerçekte erdemlilik, yüzünü doğuya veya batıya çevirmeniz ile ilgili değildir; ama gerçek erdem sahibi, Allah’a, Ahiret Günü’ne, melekler, vahye ve Peygamberlere inanan, servetini -kendisi için ne kadar kıymetli olsa da- akrabasına, yetimlere, ihtiyaç sahiplerine, yolculara, (yardım) isteyenlere ve insanları kölelikten kurtarmaya harcayan; namazında devamlı ve dikkatli olan ve arındırıcı (mali) yükümlülüğünü ifa eden kişidir; ve (gerçek erdem sahipleri) söz verdiklerinde sözünü tutan, felaket, zorluk ve sıkıntı anlarında sabredenlerdir. İşte onlardır dürüst olanlar(sadakatlerini gösterenler) ve işte onlardır Allah’a karşı sorumluluklarının bilincinde olanlar.” 2Bakara suresi, 177
“İman edenler ancak, Allah’a ve Peygamberine inanan, sonra şüpheye düşmeyen, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenlerdir. İşte onlar dürüst(sâdıklar) kimselerin ta kendileridir.” 49Hucurat suresi, 15
“(Böylece, bu ganimetlerin bir kısmı) zulüm ve kötülük diyarını terk etmiş olanlar arasındaki yoksullar(a verilecektir.) Yurtlarından ve mülklerinden sürülmüş, Allah’ın lütfunu ve rızasını arayan ve Allah’a ve Elçisi(nin davası)na yardım edenler, dürüstler(sâdıklar) işte onlardır!” 59Haşr suresi, 8
Dürüstlük, zor zamanlarda belli olur:
“İtaat ve güzel bir söz onlar için daha hayırlıdır. İş ciddileşince Allah’a verdikleri söze sadık kalsalardı(dürüst kalsalardı), elbette kendileri için daha iyi olurdu.” 47Muhammed suresi, 21
“Mü’minlerden öyle adamlar vardır ki, Allah’a verdikleri söze sâdık kaldılar(dürüst yaşadılar). İçlerinden bir kısmı verdikleri sözü yerine getirmiştir. Bir kısmı da beklemektedir. Verdikleri sözü asla değiştirmemişlerdir.” 33Ahzab suresi, 23
Dürüstlük bir yol ayrımıdır:
“Bundan dolayı sen çağrıya devam et ve emrolunduğun gibi dürüst/dosdoğru ol(istikamet). Onların hevâ ve heveslerine uyma ve şöyle de: “Ben, Allah’ın indirdiği her kitaba inandım ve aranızda adaleti gerçekleştirmekle emrolundum. Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim işlediklerimiz bize, sizin işledikleriniz sizedir. Bizimle sizin aranızda tartışılacak bir şey yoktur. Allah, hepimizi bir araya toplayacaktır. Dönüş de ancak O’nadır.” 42Şura suresi, 15
Gerçekten de dürüstlük, Kur’an merkezlilikten de Allah odaklılıktan da önce zaten olması gereken insanî ve ahlakî bir duruştur.
***
DÜRÜSTLÜK VE DOĞRULUK ADINA YAŞANANLAR
1.Dürüstlük güvenilirliktir.
2.Dürüstlük, daima hakkın ve haklının yanında, haksızlık ve haksızın karşısında yer almaktır. (hak: doğru, yararlı, güzel, iyi, geliştirici, ilerletici, mutluluk ve huzur verici)
3.Dürüstlük; yalanın, sahteliğin ve ikiyüzlülüğün her türünden uzak durmaktır.
4.Dürüstlük; erdemdir, erdemli yaşamdır.
5.Dürüstlük; doğruluktur, haktır, adalettir.
6.Dürüstlük, gerçekçi ve inandırıcı olmaktır.
7.Dürüstlük özü sözü bir olmaktır.
8.Dürüstlük, bulunduğun ortamlarda insanlık adına asıl söylenmesi gerekeni söylemen ve asıl yapılması gerekeni yapmandır.
9.Dürüstlük, doğru kimden gelirse gelsin onunla huzur bulmak, mutlu olmak ve ona sahip çıkmaktır.
10.Dürüstlük, sorumlu davranmaktır.
11.Dürüstlük, temizliktir, arınmışlıktır.
12.Dürüstlük, kazandıklarımızla uyumlu ve doyumlu olabilmektir.
13.Dürüstlük vefalı olmaktır; emeğe saygıdır, dostlarına, değerlerine bağlılıktır.
14.Dürüstlük açık sözlülüktür, açık yürekliliktir, ilkeliliktir, tutarlılıktır.
15.Dürüstlük yarını düşünmektir.
16.Dürüstlük tek kişilik değildir. Kişisel çıkara dayanmaz. Tüm insanlığı bir aile olarak görebilmektir.
17.Dürüstlük dostlarının acısını paylaşabilmek, dindirebilmektir.
18.Dürüstlük her türlü kompleksli ve kaprisli davranışlardan uzak durmaktır.
19.Dürüstlük, emanetlere(sahip olduğun her şeye) sahip çıkmaktır.
20.Dürüstlük insan olmaktır.
21.Dürüstlük doğallıktır. Vücudun ahengidir, tüm organlarıdır uyumudur. Sen gülerken tüm organlarının; gözlerinin de gülmesidir. Sen ağlarken tüm organlarının; gözlerinin de buna katılmasıdır.
22.Dürüstlük sağlam karakter ve güçlü kişilik ister.
23.Dürüstlük, hakka ve hakikate ve de söze bağlılıktır.
24.Dürüstlük doğallık ve içtenliktir.
25.Dürüstlük, her türlü abartıdan uzak durmaktır.
26.Dürüstlük saygıyı ve özsaygıyı getirir.
27.Dürüstlük özdenetim ve özeleştiri getirir.
28.Dürüstlük özveridir. Yalnızca kendini düşünmek değildir.
29.Dürüstlük, sabır ister, özdirenç ister.
30.Dürüstlük, ileri görüşlülüğü gerektirir.
31.Dürüstlük, değerlerimizden ödün vermezliktir.
32.Dürüstlük, uyanık bilince sahip olmaktır.
33.Dürüstlük, şahitlik gerektiren durumlarda gereğini yapmaktır.
34.Dürüstlük, olması gerekendir, aradığındır.
35.Dürüstlük, hak yememektir.
36.Dürüstlük, tükettiğimiz kadarını, hatta daha fazlasını üretmek gerektiğinin bilincine sahip olmaktır.
37.Dürüstlük, miş gibi yaşamamaktır.
38.Dürüstlük kandırmamaktır, aldatmamaktır, aldanmamaktır.
39.Dürüstlük, adam gibi yaşamaktır, yaşatmaktır.
40.Dürüstlük rol yapmak, maske takmak, sahte, yapay ve yapmacık davranmak değildir.
41.Dürüstlük haksızlık yapmamak ve haksızlığa izin vermemektir.
42.Dürüstlük, her türlü sömürüye karşı durmaktır.
43.Dürüstlük, doğruluk adına öğrendiklerimizi çiğnememek, terk etmemektir.
44.Dürüstlük, acılara sessiz kalmak değildir.
45.Dürüstlük, gerçekleri göz ardı etmemektir.
46.Dürüstlük, sorunlardan kaçmak veya onları görmezlikten gelmek değildir.
47.Dürüstlük, sahip olduğumuz birtakım özelliklerden dolayı kibirlenmek veya kendimizden utanç duymak değildir.
48.Dürüstlük, ırk, renk, sınıf ve cinsiyet ayrımı yapmamaktır.
49.Dürüstlük, kısa vadede sana kaybettirecek, uzun vadede ise kazandıracak devrimci ve reformist gayretlerdir.
50.Dürüstlük; tüm bunların toplamıdır ya da kişisel çıkar gütmeden aradığın her türlü davranışın ve duygunun adıdır. 
DÜRÜST OLMAK:
§ Doğrunun değil en doğrunun tarafı olmaktır.
§ Özü-sözü bir olmaktır.
§ Adaletli olmaktır.
§ Açık sözlü olmaktır.
§ Açık yürekli olmaktır.
§ Tutarlı olmaktır.
§ İlkeli olmaktır.
§ Gerçekçi olmaktır.
§ Empati kurmaktır.
§ Direkt olmaktır.
§ Samimi olmaktır.
§ Sorumlu olmaktır.
§ Değerbilir olmaktır.
§ Hak-bilir olmaktır.
§ Kararlı olmaktır.
§ Saygılı olmaktır.
§ Ölçülü olmaktır.
§ Özeleştiri yapabilmektir.
§ Abartılardan uzak durmaktır.
§ Otokontrol sahibi olmaktır.
YOKSA DÜRÜST OLMAK:
§ İğnelemek değildir.
§ Dokundurmak değildir.
§ Kem küm etmek değildir.
§ Lafı evelemek gevelemek değildir.
§ Dolaylı olmak değildir.
§ Kaçak güreşmek değildir.
§ Bahanelerin arkasına sığınmak değildir.
§ Kompleksli ve kaprisli hava estirmek değildir.
§ Mış gibi davranmak değildir.
§ Entrikalar çevirmek değildir.
§ Kişisel çıkarları öne çıkarmak değildir.
§ İlkel yöntemlerle iletişim kurmak değildir.
§ Kendi bütünlüğü içinde çelişkilerle iç içe olmak değildir.
§ Başkasından istediklerimizi kendimizden uzaklaştırmak değildir.
§ Bir taraftan baltalarken, tırpanlarken diğer taraftan orakla temizlik yapıyormuş görüntüsü vermek hiç değildir.
Ey iman edenler! Allah’a karşı sorumluluk bilincinden uzaklaşmayın ve özü-sözü bir (sâdıklar) kişilerle beraber olun.” Tevbe suresi/119
DÜRÜST İNSANLARIN ÖZELLİKLERİ
Düşüncede ve inançta, sözlerde, davranışlarda ve duygularda aşağıdaki ölçütlere(paradigma) sahiptirler:
1. Doğru(her yerde, her zaman, herkese karşı yararlı, güzel, iyi, geliştirici, ilerletici, mutluluk ve huzur verici düşünce sahibi, bu özellikteki kişilerin ve düşüncelerin yanında)
2. İlkeli(inandığı ilkelerden ödün vermez),
3. Özgüvenli(kendine güvenen, alkışlarla değil, yaptığı işle güç kazanan),
4. Güvenilir(özü sözü bir, her türlü sahtelikten uzak, yanında ve uzağında kendimizi güvende hissettiğimiz),
5. Kişilikli(kopya ve öykünme(taklit)lerle değil, kendi değerleriyle ayakta duran),
6. Samimi(içten ve candan)
7. Gerçekçi ve inandırıcı(ayakları yere basan, söylemleri uygulama olanağı bulan),
8. Komplekssiz(aşağılık karmaşası yaşamayan, kendisini küçük görmeyen)
9. Kaprissiz(üstünlük saplantısı olmayan, kendisini beğenmişlikten kurtulmuş),
10. Sahtelikten(maskeli, yapay, yapmacık, oynayıcı, rol yapıcı her türlü söz, davranış ve tutumdan) uzak,
11. Tutarlı(kişisel bütünlük sahibi/söyledikleriyle yaptıkları uyumlu),
12. Sağlam ve güçlü karakterli(düşünce ve inançları, söyledikleri ve yaptıkları bilinçlice, sağlam bir temele dayanan, söyledikleriyle yaptıklarının arkasında duran),
13. Açık sözlü(dobra: başkalarıyla ilgili konularda açık),
14. Açık yürekli(art niyetsiz/şeffaf ve içten: kendisiyle ilgili konularda açık)
15. Özdenetimli(yanlışlara ve kötülüklere karşı kendini frenleyebilen/otokontrol sahibi),
16. Doğal(abartısız),
17. Sözüne bağlı(sözüne ve kendini adadığı ilkelere bağlı),
18. Özeleştiri yapabilen(Kendi eksiklerini ve yanlışlarını görüp eleştirel yaklaşabilen)
19. Yalancılık karşıtı(açık ve örtülü her türlü yalana karşı),
20. Sorumluluk sahibi(sorumluluk alan ve sorumluluklarını yerine getiren),
21. Nitelikli(kaliteli: kendisini geliştirip ilerleten),
22. Saygılı ve özsaygılı(onurlu, ne ezen ne ezilen, ne sömüren ne de sömürülmeye izin veren, başkalarına saygılı ve kendisine saygısızlığa izin vermeyen/içbarış ve içhuzuru olan/Ne kendini ne de başkasını küçük gören/Herkesi insan olarak eşit gören),
23. İleri görüşlü(Öngörülü, her türlü olumlu ve olumsuzlukları sezip önlemini alan),
24. Özdirençli(baskılara ve zorluklara göğüs geren, sabırlı, kararlı ve azimli),
25. Adaletli(herkese hakkını veren; ama sadece dürüst insanlara hak veren/Haktanır),
26. Doğruları benimseyici ve sahiplenici(doğruları lafta değil, yürekten benimseyen),
27. Uyumlu(çatışma ve kavga yerine alternatif çözümler sunan, yozlaşmadan uzlaşabilen) ve doyumlu(elindeki olanaklarla idare etmesini bilen/Sürekli sızlanmacı ve şikâyetçi olma yerine, isteklerine kavuşmak için kendisini ve çevresini geliştirmeye kilitlenen),
28. Ödün vermez(temel ilkelerde taviz vermediği halde, ayrıntılarda esneklik gösterebilen),
29. Denetleyici(uyanık, farkına varıcı ve uyarıcı bir bilinç sahibi/Dalmayan, farkındalık sahibi) 
Dürüst olmayan bir insan, bizimle aynı düşüncede ve aynı inançta olduğunu söylüyorsa, ya biz dürüst değiliz, ya da onunla aynı düşünce ve inançta değiliz.
KUR’AN ‘DA İNSAN TİPLEMESİ: İDEAL İNSAN VE KALİTELİ YAŞAM
Her türlü dinsel istismarcıdan soyutlanmış tanrısal temel kaynak kitaplar(Kur’an, Tevrat ve İncîl); kaliteyi, en ideali ve erdemli yaşamı ilke edinir:
a)En ideali söyle:
17İsra/53-Tambağlanımlılarıma de:” En ideal olanı söylesinler.”
b)En ideal şeye uy:
39Zümer/18-Onlar, söylenilenleri tamdinlerler, sonuçta en idealine uyarlar. İşte onlar, Allah ‘ın doğru yola eriştirdiği kişilerdir. İşte onlar, gerçeğin özünü sahiplenenlerdir.
c)En kaliteliden yararlan:
18Kehf/19-… Bu arada şu paranızla, birinizi şehre gönderin de gözlemlesin. Hangisi en kaliteli yiyecekse, ondan size azık getirsin…”
d)En ideal üslubu kullan:
29Ankebut/46-Onlardan erdemsel değerlere ihanet etmiş kişiler hariç, temel kaynak kitap işbilirleriyle en ideal üsluptan başka türlü tartışmaya girmemelisiniz…”
e)Tanrı sözü, en ideal sözdür:
39Zümer/23-Allah, en ideal sözü temel kaynak bir kitap olarak indirip sundu…
39Zümer/18-Onlar, söylenilenleri tamdinlerler, sonuçta en idealine uyarlar…
(Turgut Çiftçi)
DÜRÜSTLÜK BİR YAŞAM BİÇİMİ
İnsan neden konuşur, neden yazar? Niçindir bu kadar uğraş? Git onunla uğraş, gel bununla. Git ona bir şey ver, gel buna. Biri kompleksli, diğeri kaprisli. Etrafta onlarca ‘mış gibi davranan’ insan var! Kayıtsızlar, kayıtlıymış ve kayıtsızmış gibi davrananlar… Anlık, günübirlik başarılarıyla, varlıklı oldukları sanısıyla kendilerini özel görenler, markalılar, maskeliler, bunlara özenenler… Dünya ölçeğinde düşünemeyenler… Sahip olduğunuz özelliklerle dünya listelerinde acaba kaça girerdiniz? Girseydiniz bile, hangi kaprisi hak ederdiniz ki! Kime ne verdiniz ki kimden ne istiyorsunuz!
Evet, bu da bir yaşam biçimi! Kendim için, kendi mutluluğum için, başkaları için. Eşimin, çocuğumun, annemin, babamın, kardeşlerimin, akrabalarımın, komşularımın, akrabalarımın akrabalarının mutluluğu için, ülkem insanının mutluluğu için, evet, içinde yaşadığım ülkenin, içinde yaşadığım dünyanın mutluluğu için ciddi bir uğraş… Konuşma, okuma ve yazın etkinliği.
İyi yetişmiş, bilinçli, dürüst, sorumluluk sahibi bir çevrede yaşamanın ne kadar harika olduğunu düşünebiliyor musunuz! Bilincini donattığınız insan, benim, senin ya da çevremizdeki insanların komşusu, yakını. Orada, her an karşımıza çıkan bakkal, manav, kasap, terzi, öğrenci, öğretmen, tamirci, çırak, garson, asker, doktor, mühendis, sanatçı veya başka bir meslek sahibi.
Ben, bilinci donatılmış bir çevrede yaşamak istiyorum. Çevresine çiçek diken çiçek, çöplüğe çeviren de çöplük buluyor. Her zaman kavga, gürültü ve savaşların olduğu bir dünya mı, yoksa barış ve dostluğun egemen olduğu bir dünyayı mı tercih ederdiniz?
İnsan bir şeyleri söylemekten değil, ancak doğru ifade edememek ve anlaşılamamaktan endişe etmeli!
Tüm çalışmalar komplekssiz ve kaprissiz bir yaşam için… Bugünümüzün mutlu ve huzurlu geçmesi umuduyla… Bugünlerimizi karanlığa gömerek, geleceğimizi aydınlatamayız. Bugünü dolu dolu yaşayan, dünü unutmayan, yarınını düşünüp planlayan bir toplum için.
Buradaki yazılar, okuyanı bilinçlendirdiği, varolan bilincini geliştirdiği, bilinç düzeyini yükselttiği, bilincini erdemsel değerlerle donattığı ölçüde anlamlı ve değerlidir. (02.02.03)

SAHİ GİTMEZSEN OLMAZMI SESLİ ŞİİR

Şimdi Sen Yoksun Öyle Mi ?
Bir Daha Olmayacak Mısın ?
Bir Daha Deymeyecek Mi Ellerime Ellerin ?
Gözlerin Bakmayacak Mı Gözlerime Eskisi Gibi ?
Seni Seviyorum Diyemeyecek Miyim Gözlerine Bakarak ?
Seni Seviyorum Demeyecek Misin Artık ?
Peki Nasıl Geçecek Günlerim Sensiz ?
Nasıl Bitecek Ömrüm ?
Sensiz Nasıl Yaşar Bu Yürek ?
Sensizlik Bir Uçurum Kim Tutar Ellerimden ?
Ağladığımda Kim Siler Göz Yaşlarımı ?

Şimdi Bütün Bu Sorular Kurcalarken Aklımı Yüreğimde ki Tek Acı Sensizlik…
Tüm Bu Sorulara Yanıt Bulsam Sensizlik Biter Mi ?
Bitmez Mi Sebebim ? Dönmez Misin Artık Geriye ?
İçimde Nedenini Bilmediğim Bir Umudum Var Hala.

Gel Be Sebebim, Sensizliğe Terkettiğin Şu Bedene Geri Gel Olmaz Mı ?
Sevsen Eskisi Gibi, Seni Seviyorum Desen
Sarılsan Sımsıkı Olmaz Mı ?

Sahi Gitmesen Olmaz Mı ?
Bitmesek Olmaz Mı ?

ALLAH’TAN BAŞKASINA İLAHİ NİTELİKLER YAKIŞTIRMAYIN!

1. Allah’tan başkasına kulluk etmemek, O’na hiçbir şeyi ortak koşmamak, birbirimizi rab olarak görmemektir-3Al-i İmran suresi, 64
2. Allah’a kulluk edin, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya, elinizin altındakilere iyilik edin-4Nisa suresi, 36
3. Allah, şirk koşulmasını asla bağışlamaz. Bunun dışında kalanları ise dilediği kimseler için bağışlar. Allah’a şirk koşan kimse, şüphesiz büyük bir günah işleyerek iftira etmiş olur-4Nisa suresi, 48,116
4. Allah, Meryem oğlu Mesih’tir” diyenler kesinlikle kâfir olur. Kim Allah’a ortak koşarsa, artık, Allah ona cenneti muhakkak haram kılmıştır-5Maide suresi, 72
5. Göklerin ve yerin yaratıcısı olan, beslediği hâlde beslenmeye ihtiyacı olmayan Allah’tan başkasını mı veli olarak göreyim?” Müslümanların ilki ol ve sakın şirk koşanlardan olma-6En’am suresi, 14
6. Allah hakkında yalan uydurmak veya O’nun ayetlerini yalanlamak en büyük zulüm olup şirktir. Bu duruma düşerek müşrik olanlar bu konumlarını kabullenmek istemezler-6En’am suresi, 21-22
7. Allah’tan başkasına dua etmek, Allah’tan başkasına umut bağlamak, kurtuluşu Allah’ı göz ardı ederek başkasına bağlamak şirktir-6En’am suresi, 40-41,63-64
8. Yıldıza, aya veya güneşe yarar sağlayıcı ve zarar savıcı olarak umut bağlamak, medet beklemek, dua etmek, rab olarak görmektir, putları ilahlar olarak görmektir, şirktir. Göklerin ve yerin egemenliğinin Allah’tan başkasına da ait olabileceğini iddiadır. Tam tersine Allah’a yönelmek, çoktanrıcılardan olmamak için gereklidir. Şirk koşanlar Allah’a şirk koşmaktan korkmadıkları halde, Allah’a yönelenler ne diye şirk koştuklarından endişe etsin ki (Dua ettikleri gök cisimleri veya başka timsaller). Müslümanlar imanlarına bu zulmü karıştırmamalıdırlar-6En’am suresi, 76-81 26Şuara suresi, 72-75 (6En’am suresi, 71,74 10Yunus suresi, 18,106 21Enbiya suresi, 66 22Hacc suresi, 12)
9. Rabbinden sana vahyedilene uy. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Çoktanrıcılardan yüz çevir. Allah zorlayıcı sistem oluştursaydı ortak koşamazlardı-6En’am suresi, 106-107
10. Dinlerini tefrika tefrika yaparak ayrışan kişiler, çoktanrıcılardan olmayan İbrahim’in dinine, Rabbimizin dosdoğru bir yola iletmedikleridir. İslam, ibadetlerin, dinî yöntemlerin, hayatın ve ölümün yalnızca Allah’ın rızasına uygun gerçekleşmesidir. Bu konularda Allah’a ait ilahî ortak düşünülemez. Aksi takdirde Allah’tan başka rab arayışı olur. Böyle durum ihtilafları getirir-6En’am suresi, 159-164
11. Şirkin öyküsü: İnsan Allah’tan bir şeyler ister, örneğin doğuma yakın sağlıklı çocuk için dua eder, Allah’a sözler verir. Allah insanın bu duasını gerçekleştirir, çok geçmeden sözler unutulur, çocuğun sağlıklı oluşu başka etkenlere (muskaya, türbe ziyaretine, okunmuş suya, kurşun dökmeye, gök cisimlerinin etkilemesine, asil soya, yapay kutsallara vd.) bağlanır. Allah’ın sağladığı bu güzelliklere O’na ait ilahi ortak güçler varmış gibi kabullenme başlanır ve Allah’a şirk koşulur. Yaratılan ve hiçbir yaratamayan Allah’a ortak koşulur mu? Oysa ilahi ortak güçler olarak görülenler, ne onlara yardıma güç yetirebilir, ne de kendilerine yardım edebilirler. Hidayet çağrısına cevap veremezler. Dua edilen kişilerin elleri ve ayakları(fiziksel gücü), gözleri ve kulakları (duyusal yetenekler) artık işlevsiz olduğu dile getirilerek geçmişte birer insan (ellezîne-ibâd) oldukları hatırlatılıyor. Gerçek velinin hatırlatılması isteniyor. Bu ilahi ortak güçler olarak görülenlerin(ellezîne) diğer varlıkların, ne onlara yardıma güç yetirebileceği, ne de kendilerine yardım edebileceği, hidayet çağrısına cevap veremedikleri gibi duyma ve görme özelliklerinin olmadığı yineleniyor-7A’raf suresi, 189-197
12. Şirk nedir: Allah’tan düşük seviyede de olsa dini ve toplumsal otoriteleri rab olarak görmek, tek ilahtan başkasına kulluk etmektir ve şirktir-9Tevbe suresi, 31 Resulün hidayet rehberi ve hak dinle görevlendirilme amacı, çoktanrıcılar beğenmeseler de tüm dinlere galebe çaldırmaktır-9Tevbe suresi, 33
13. Apaçık ayetlere rağmen Allah hakkında yalan uydurmak veya ayetleri yalanlamak, kendisine zarar veremeyecek ve fayda sağlayamayacak varlıklara Allah’tan düşük düzeyde de olsa kulluk(ibadet) etmektir; buna gerekçe şefaatçi beklentisidir, oysa bunlar şirktir-10Yunus suresi, 15-18
14. Göklerde ve yeryüzünde kim varsa Allah’a aittir; esasında onlar Allah’tan düşük seviyede dua ettikleri sözde ilahîortak güçlere değil zanna uymakta ve saçmalamaktadırlar-10Yunus suresi, 66 Allah’ın çocuk edindiğini iddia etmek, bu konuda hiçbir delil(sultan) olmaksızın Allah hakkında bilemeyeceğimiz şeyleri söylemektir.-10Yunus suresi, 68 Bu ise, Allah hakkında yalan uydurmaktır.”-10Yunus suresi, 69
15. Allah’ın dininden kuşku içinde olanlar bilmeliler ki Müslümanlar, onların Allah’tan düşük seviyede de olsa kulluk(ibadet) ettiklerine kulluk(ibadet) etmezler. Onlar yalnızca Allah’a kulluk(ibadet) ederler ve onlara müminlerden olmak bir tektanrıcı olarak yüzünü hak din adına ayakta tutmak ve çoktanrıcılardan olmamak emredilmiştir. Allah’tan düşük seviyede de olsa, bize fayda sağlayamayacak ve zarar veremeyecek şeylere dua edersek zalimlerden oluruz. Allah bize bir zarar dokundurursa onu O’ndan başka kaldırıcı olmaz. Bir hayır isterse O’nun lütfünü geri çevirici de olmaz. Onu da kullarından şartlarını oluşturana ulaştırır-10Yunus suresi, 104-107
16. Şirk nedir: Allah’a herhangi bir şeyi şirk koşmamız kabul edilemez. Bu Allah’ın bir lütfüdür. Ama insanların çoğu şükretmezler. Şirk, grup grup olmuş rabları kabul etmektir. Toplumun ve atalarının isimlendirdiği ve Allah’ın haklarında hiçbir yetki vermediği isimlere kulluktur(ibadet). Oysa hüküm yetkisi Allah’tan başkasına ait değildir ki yalnızca kulluk (ibadet) edilsin. İşte sağlam din budur. Ama insanların çoğunluğu bilmiyor-12Yusuf suresi, 38-40
17. Hak olan davet sadece O’na olandır. O’ndan düşük seviyede de olsa dua ettikleri onlar için hiçbir şeye olumlu karşılık veremezler. Göklerde ve yeryüzünde kim varsa zaten O’na boyun eğer. Göklerin ve yeryüzünün rabbi de elbette Allah’tır. O’ndan düşük seviyede de olsa evliya olarak gördükleri, onlar için ne fayda ne de zarar ellerinden gelmez. Bu gayet açıktır. Yoksa Allah’a sözde ilahîortak güçler mi nispet mi ettiler? Onlar da O’nun yaratışı gibi mi yarattılar da onlara göre yaratılış benzeşti? Oysa Allah her şeyi yaratandır ve tek kahhar olandır-13Ra’d suresi, 14-16
18. Kitap verilenler indirilenle memnun olurlar. Emredilen yalnızca Allah’a kulluk(ibadet) etmek ve O’na şirk koşmamak, O’na dua ve davet etmek ve O’na yönelmektir-13Ra’d suresi, 36
19. Allah’tan düşük seviyede de olsa dua ettikleri kişiler hiçbir şey yaratamazlar, kendileri de yaratılırlar, canlı değil ölüdürler, ne zaman dirileceklerini de bilmezler. Sizin ilahınız tek bir ilahtır, ahirete inanmayanların kalpleri kibirli olmalarından dolayı bu ilkeye yabancıdır. Kıyamet günü onları rezil eder ve haklarında ayrılığa düşülen sözde ilahîortak güçler nerde diye sorularak rezillik ve olumsuzluğun kafirlere olacağı söylenir-16Nahl suresi, 20-27
20. Şirk koşanların iddiasına göre Allah zorlayıcı bir sistem oluştursaydı O’ndan düşük seviyede de olsa ne kendileri ne de ataları hiçbir şeye kulluk(ibadet) etmezlerdi ve O’ndan düşük seviyede de olsa hiçbir şeyi haram kılmazlardı. Oysa öncekiler de böyle yapmıştı. Elçi, zaten yalnızca Allah’a kulluk(ibadet) ve şeytani güçlerden(tağut) uzak durun diye görevlendirilmiştir-16Nahl suresi, 35-36
21. İki ilah edinmeyin, çünkü O tek bir ilahtır. Yalnızca O’ndan çekinerek kötülüklerden sakınmak gerekmektedir. Göklerde ve yerde olanlar O’na ait, din de O’na aittir. Öyleyse O’ndan başkasına karşı mı takvalı olunur? İnsanlardaki her nimet Allah kaynaklıdır. Kötülük dokununca mızlar, kötülük kalkınca onlardan bir kısmı Rablerine şirk koşarlar-16Nahl suresi, 51-54
22. Kur’an okurken lanetlik şeytandan Allah’a sığınmak gerekir. Esasında onun iman eden ve rablerine güvenenlerin üzerinde hiçbir etkisi ve yetkisi yoktur. Onun etkisi ve yetkisi, onu dost görenlerin ve bunun sonucu çoktanrıcıların üzerindedir. Allah’ın indirdiği ayetlere inanmayanları elbette O doğru yola iletmez. Allah hakkında ancak, ayetlerine inanmayanlar yalan uydurur-16Nahl suresi, 99-105
23. Mağara arkadaşlarının kaldıkları süreyi Allah daha iyi bilir. Çünkü göklerin ve yerin gaybı O’na aittir. Çünkü en güzel gören ve duyan O’dur. O’ndan düşük seviyede de olsa hiçbir veli yoktur. Hükmüne de kimseyi ortak kılmaz-18Kehf suresi, 26
24. Malıyla ve taraftarıyla övünen, kendi benliği için bir zalim olarak servetinin telef olacağını asla sanmamaktadır. Son saatin de şu sıralarda gerçekleşeceğini sanmamaktadır. Rabbine döndürülse de, bundan daha hayırlısını bulacağını düşünmektedir. Böyle bir anlayış Rabbini reddetmektir. Oysa O, rab olan Allah’tır. Rabbimize hiç kimseyi şirk koşmamalıyız. Allah şartları oluşturmuş. Allah sayesi dışında güç-kuvvet olamaz. Yoksa Allah öyle bir afet gönderir de bir anda her şey bitiverir de “Keşke Rabbimize hiç kimseyi şirk koşmasaydık,” demek durumunda kalırız-18Kehf suresi, 34-40
25. Rabb’inin buyruğundan çıkan İblis’i ve soyunu Allah’tan düşük seviyede de olsa evliya olarak görülmemeli. Çünkü onlar insanlara düşmandırlar. Onlar ne göklerin ve yerin yaratılışına tanık tutuldular ne de yardımcı olmadılar. O gün iddia edilen sözde ilahîortak güçlere seslenilir, onlara yalvarırlar, ama olumlu bir karşılık veremezler, aralarında uçurum olur-18Kehf suresi, 50-52
26. Allah asla çocuk edinmemiştir. O’nunla beraber hiçbir ilah da olmamıştır. Böyle bir durumda her ilah kendi yarattığını kendi tarafına çekerdi ve sonuçta birbirlerine karşı üstün gelirlerdi. Oysa Allah onların bu nitelemelerinden uzaktır. Gizli ve açığı bilen onların şirk koşmalarından yücedir-23Müminun suresi, 91-92
27. Allah’a hamd, seçtiği kullara selam olsun! Allah mı hayırlıdır, yoksa şirk koştukları varlıklar mı? Gökleri ve yeri yarattı, gökten su indirdi, onunla türlü çeşit bitkiler bitirdi ki sizin bir ağacını bile bitiremezsiniz. Allah ile beraber bir ilah mı var? Yahut yeryüzünü istikrarlı kılan mı, içinde nehirler akıtan, onun için oturaklı dağlar yapan ve iki denizin arasına bir engel koyan mı? Allah ile beraber bir ilah mı var!? Hayır, onların çoğu bilmiyor! Yahut kendisine dua ettiği zaman zorda kalmışa cevap veren ve başa gelen kötülüğü kaldıran, sizi yeryüzünde sizi söz sahibi yapan. Allah ile beraber bir ilah mı var!? Ne kadar az düşünüyorsunuz! Yahut karanın ve denizin karanlıklarında size yol gösteren ve rahmetinin önünden rüzgârları bir müjdeci olarak gönderen. Allah ile beraber bir ilah mı var!? Allah, onların ortak koştuklarından yücedir. Yoksa, başlangıçta yaratmayı yapan, sonra onu tekrarlayan ve sizi gökten ve yerden rızıklandıran Allah ile beraber bir ilah mı var!? De ki, “Eğer doğru söyleyenler iseniz kesin delilinizi getirin.” Göktekiler ve yerdekiler gaybı bilemezler, ancak Allah bilir. Onlar öldükten sonra ne zaman diriltileceklerinin de farkında değildirler-27Neml suresi, 59-65
28. O gün Allah seslenir ki: İddia ettiğiniz sözde ilahîortak güçlerim nerede? Söz aleyhlerinde gerçekleşenler, “Kendimiz yoldan çıktığımız gibi bunları da yoldan çıkardık. Şimdi sana yöneldik. Esasında onlar bize kulluk(ibadet) etmiyorlardı.” Peki, o zaman sözde ilahîortak güçlerinizi çağırın, denilir. Onları çağırdılar, ama onlara olumlu karşılık veremediler; azabı gördüler. Keşke doğru yolda olsalardı. Peki, elçilere ne karşılık vermiştiniz, der. O gün onlara karşı bütün haberler kapanmıştır. Artık birbirlerine de soramazlar. Ama tövbe edip iman eden ve salih amel işleyen kimsenin kurtuluşa erenlerden olması umulur. ”Rabbin, dilediğini yaratır ve seçer. Onların ise seçim hakkı yoktur. Allah, onların ortak koştuklarından uzaktır ve yücedir. Rabbin, onların sinelerinin gizlediğini de açığa vurduklarını da bilir. O, Allah’tır. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Dünyada da ahirette de hamd O’nadır. Hüküm yalnızca O’nundur. Kesinlikle O’na döndürüleceksiniz. De ki: “Ne dersiniz? Allah, üzerinize geceyi kıyamete kadar sürekli kılsaydı, Allah’tan başka hangi ilâh size bir aydınlık getirir? Hâlâ duymayacak mısınız?” De ki: “Ne dersiniz? Allah, üzerinize gündüzü kıyamete kadar sürekli kılsaydı, Allah’tan başka hangi ilah size içinde dinleneceğiniz bir gece getirebilir? Hâlâ görmeyecek misiniz?” Allah, rahmetinden ötürü geceyi içinde dinlenesiniz; gündüzü de, lütfundan isteyesiniz ve şükredesiniz diye sizin için yarattı. ”Allah’ın, onlara seslenerek, “Hani benim, var olduğunu iddia ettiğiniz sözde ilahîortak güçlerim”? diyeceği günü hatırla. Her ümmetten bir şahit çıkarırız ve (kâfirlere), “Kesin delilinizi getirin” deriz. Onlar da gerçeğin Allah’a ait olduğunu bilirler ve uydurdukları(iftira) şeyler kendilerini yüzüstü bırakıp kaybolup gitmişlerdir-28Kasas suresi, 62-75
29. Sen Rabbinden bir rahmet olma dışında kendine kitap verileceğini ummuyordun. Sakın tanrıkarşıtlarına destek olma! Sakın seni Allah’ın ayetlerinden engellemesinler. Rabb’ine dua ve davet et, çoktanrıcılardan olma! Allah ile beraber başka bir ilaha dua ve davet etme! O’ndan başka ilah yoktur. O’nun yüzü dışında her şey yok olacaktır. Hüküm O’na aittir. Dönüş O’nadır-28Kasas suresi, 86-88
30. Gemiye bindikleri zaman dini Allah’a özgüleyerek yalnızca O’na dua ettiler, karaya kurtarınca hemen şirk koşmaya başlarlar. Böylelikle onlara verdiğimize karşı nankörlük ederler, faydalanırlar… Onlar batıla mı inanıyor ve Allah’ın nimetini red mi ediyorlar? Allah hakkında yalan uyduran veya kendisine gelen hakkı yalanlayandan daha zalim kim vardır? Cehennemde kafirlere bir konaklama yeri mi yok?-29Ankebut suresi, 65-68
31. Allah örnek verdi: Hizmetçilerinizden sahip olduklarınız konusunda hiç ortak güçler var mı? Oysa onda sizler eşit konumdasınız. Böyle bir durumdan endişeye kapılırsınız. Zulmedenler kesin bilgiye dayanmadan keyfi eğilimlerine uydular. Yüzünü tektanrıcı olarak din için dik tut. İnsanlara yaratılıştan kazandırdığı Allah’ın doğal yapısına… Allah’ın yaratmasında değiş(tir)me olmaz. İşte sağlam din budur, ama insanların çoğu bilmez. Sadece O’na yönelerek. Namazı kılın ve çoktanrıcılardan olmayın. Dinlerini kamplara bölenlerden. Her hizip yanındakiyle yetinmekte ve övünmektedir. İnsanlara bir kötülük dokununca Rablerine dua ettiler. Onlara bir rahmet tattırınca onlardan bir grup Rablerine şirk koşarlar. Böylelikle onlara verdiklerimizi reddederler. Yoksa onlara bir yetki mi indirdik de O’na şirk koşmalarını söylüyor-30Rum suresi, 28-35
32. Çocuğumuza verilecek en büyük öğüt şirk koşmamak olmalıdır. Çünkü şirk, gerçekten büyük bir zulümdür. Hakkında kesin bilgi sahibi olmadığın bir konuda Allah’a şirk koşmak için anne-baba bile mücadele verse itaat etmemek, Allah’a yönelenin yoluna uymak gerekir-31Lokman suresi, 13,15
33. O gün cezalandırılırken, “Keşke Allah’a ve resule itaat etseydik. Keşke efendilerimize ve büyüklerimize itaat etmeseydik. Onlara iki kat ceza ver” derler. Musa eziyet edenler gibi olmayın. Allah onu temize çıkarmıştı. Çünkü onun Allah’ın yanında yüzü vardı. Ey inananlar! Takvalı olun ve sözü sağlam söyleyin ki davranışlarınızı düzeltsin, bağışlasın. İnsanı sorumluluğu yüklenmiştir. Allah, ikiyüzlü ve çoktanrıcı erkek ve kadınları cezalandıracaktır. Mümin erkek ve kadınların tövbelerini kabul edecektir-33Ahzab suresi, 57-73
34. Geceyi gündüzü birbirinin içine geçiriyor, güneş ve ayı fiziksel yasalara bağlı kıldı. İşte Allah rabbinizdir. Mülk O’na aittir. O’ndan düşük seviyede de olsa dua ettiğiniz kişilerin ellerinden en küçük şey bile gelmez. Onlara dua etseniz duanızı duymazlar. Duymuş olsalar, olumlu bir karşılık veremezler. Kıyamet günü şirkinizi tanrıkarşıtlığı olarak görecekler. Sana her şeyden haberdar olan gibi kimse haber veremez-35Fatır suresi, 13-14
35. Allah’tan düşük seviyede de olsa dua ettiğiniz sözde ilahîortak güçlerinize bakın! Yerden ne yarattılar yahut göklerde onlara ait bir ortaklık(şirk) vardır, ya da onlara bir kitap mı verdik de ondan bir delile mi dayanmaktadırlar. Hayır o zalimler birbirlerine gururdan başka bir şey vaat etmiyorlar-35Fatır suresi, 40
36. De ki: “Ey cahiller! Siz bana Allah’tan başkasına kulluk(ibadet) etmemi mi emrediyorsunuz?” Öncekilere de elçiye de vahyolunan şey: Eğer şirk koşarsan yaptığın boşa gider ve kaybedenlerden olursun. Yalnızca Allah’a kulluk et ve şükredenlerden ol. Onlar Allah’ı hakkıyla takdir edemediler. Kıyamet günü yeryüzü bütünüyle O’nun elindedir. Gökler de O’nun gücüyle dürülmüştür. O, şirk koşmalarından uzak ve yücedir-39Zümer suresi, 64-67
37. Bir insan olduğunu, sizin ilahınızın tek bir ilah olduğunu söyle. Öyleyse dürüst olun ve O’ndan bağışlanma dileyin. Çoktanrıcıların vay haline! Onlar zekat vermez ve ahireti de reddedenlerdir-41Fussilet suresi, 6-7
38. Son saatin bilgisi O’na havale edilir. Hiçbir şey O’nun bilgisi dışında gerçekleşmez. Onlara, “Sözde ilahîortak güçlerim nerede?” diye seslenilir. Derler ki: “Bizden şahit olan yok diye bildiririz” Önceden dua ettikleri onları yüzüstü bıraktı. Kaçacak yer olmadığını anlarlar-41Fussilet suresi, 47-48
39. Allah’tan düşük seviyede de olsa dua ettiklerinize bir bakın! Yerden ne yarattılar yahut göklerde onlara ait bir ortaklık(şirk) vardır? Eğer doğru sözlüler ise bundan önceki kitabı veya bir bilgi kalıntısı getirin. Kıyamet gününe kadar kendisine olumlu tepki vermeyecek ve dualarından habersiz olan kimseye Allah’tan düşük seviyede de olsa dua eden kimseden daha sapmış kim vardır? İnsanlar toplandığı zaman onlara düşman olacaklar ve kulluklarını tanrıkarşıtlığı olarak görecekler-46Ahkaf suresi, 4-6
40. O; gaybı ve şahit olunanı bilen, Rahman ve Rahim olan O’ndan başka hiçbir ilâh olmayan Allah’tır. O; mülkün gerçek sahibi, kutsal, barış ve esenliğin kaynağı, güvenlik veren, gözetip koruyan, mutlak güç sahibi, düzeltip ıslah eden ve dilediğini yaptıran ve büyüklükte eşsiz olan O’ndan başka hiçbir ilâh bulunmayan Allah’tır. O, onların şirk koştuklarından uzaktır. O; yaratan, yoktan var eden, şekil veren Allah’tır. En güzel isimler O’nundur. Göklerdeki ve yerdeki her şey O’nu tesbih eder. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir-59Haşr suresi, 22-24
41. İslam’a davet edilirken Allah hakkında yalan uydurandan daha zalim biri var mı? Zalim halkı Allah’a yola iletmez. Allah’ın aydınlığını ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Tanrıkarşıtları hoşlanmasalar da aydınlığını tamamlayıcıdır. Çünkü O resulünü, çoktanrıcılar hoşlanmasalar da tüm dinlere egemen kılsın diye hidayet rehberi ve hak dinle göndermiştir-61Saff suresi, 7-9
42. Bizden Müslümanlar da var bölücüler de… Müslüman olanlar doğruyu araştıranlardır. Bölücüler cehennem için odundurlar. Eğer yolda dürüst olsalardı onları o konuda deneyelim diye bolca rızıklandırırdık. Rabbin zikrinden uzak duran zor bir yokuşa sürer. Mescitler Allah’a aittir. Sakın Allah’la beraber kimseye dua etmeyin! Allah’ın kulu dua ve davet etmeye harekete geçtiğinde ona karşı kampanya oluşturdular. De ki: “Ben yalnızca Rabbime davet ederim. O’na hiç kimseyi şirk koşmam.” De ki: “Ben sizin için zarar vermek ve mükemmel kılmak elimden gelmez. Allah’tan beni kimse koruyamaz. O’ndan düşük seviyede de sığınak bulamam.” 72Cinn suresi, 14-22

İŞLENEBİLECEK EN BÜYÜK KUL HAKKI ŞİRKTİR!!!!

İŞLENEBİLECEK EN BÜYÜK KUL HAKKI ŞİRKTİR!!!!
Çünkü şirk;
1-Allah dışında birilerini putlaştırmaktır. (10Yunus/18) Allah’ın dışında birilerine veya bir şeylere olağanüstü güçler ve nitelikler yakıştırarak hem onlara kul olmak hem de diğer insanların onlara kul olmasına zemin hazırlamaktır. Belki Allah’a yaklaşmak için onları aracılar görerek, belki onlardan medet bekleyerek ama sonuçta onların önünde alçalarak ve diğer insanların da büyük umutlarla onların önünde alçalmasına yol açarak en büyük suç işlenmektedir.
2-Allah dışında birilerini din belirleyici olarak görmektir. (9Tevbe/31) Allah adına, din adına, peygamberler adına ortaya konan uydurmalara ve hurafelere inanmak ve bunları insanlara yaymaktır. İnsanlara bir hurafeyi din olarak göstermekten daha büyük bir suç, daha büyük bir zulüm ve daha büyük bir kul hakkı olabilir mi? Allah’ın bildirdiklerine aykırı konularda bir şeyleri helal veya haram ilan etmek (16Nahl/116) hem onlara uyan insanların yaşamını mahveder hem de Allah’ın dini lekelenmeye çalışılmış olur.
Kula kul olmak ve insanları kula kul olmaya çağırmak, hurafelere inanmak ve insanları hurafelere inanmaya çağırmak kadar büyük bir suç olabilir mi? Bundan daha büyük kul hakkı olabilir mi?
Bir insana yapılabilecek en büyük kötülük, o insanın doğru yapıyorum zannederken yanlış yapmasına, Allah’ın istediğini yapıyorum zannederken fark etmeden şeytanın istediğini yapmasına neden olmak, böylece o kişinin hem dünya hayatını hem ahiret hayatını mahvetmektir. Allah’ın din koyma hak ve yetkisini, koruyup kurtarma gücünü başkalarına da vererek insanları kula kul etmektir. İşte şirk budur. Şirk Allah hakkında, resuller hakkında uydurmalar türetmek, hurafeler yaymak ve bunları ilahi dinmiş gibi göstermektir. Bu uydurmalara inanan insanlar gerçekte Allah’ın dinine değil uydurulmuş bir dine inanmakta ve Allah’ın dinini değil o uydurma dini yaşamaktadırlar. Buradaki sorun sadece insana zarar vermek değildir. Şirk aynı zamanda Allah’a iftiradır, Allah resullerine iftiradır. İftira ise yapılabilecek en kötü şeydir. Allah’a iftira, bütün insanları kuşatıcı bir beladır. Kulların özgürlük alanlarını yapay “haramlar” ve “günahlar” ile daraltmaktır veya diğer insanların özgürlüğü aleyhine birilerini başıboşluğa sürüklemektir. Konu kul hakkı gibi öyle yalnızca mağdur kişileri hakkını elinden alan dar kapsamlı bir konu değildir. “En büyük günah kul hakkıdır” diyen insanlar da, kul hakkı derken şirki kastetmemektedirler. Tam çerçeveyi onlar da bilmemektirler. Çünkü olaya Kuran penceresinden değil gelenek penceresinden bakmaktadırlar.
Esasında “kul hakkı” konusundaki rivayetler insanları yanlış anlayışlara sürüklemiştir. Kur’an doğrultusunda olaya bakmayınca iş iyice birbirine girmiş yumağa dönmüştür.
Buna göre; iyilik yapanların iyilikleri(hasenat), kötülük yapanların kötülükleri(seyyiat) karşılıksız kalmaz. Bir iyilik yapan bunun karşılığında on iyilik alırken, bir kötülük yapan dengiyle karşılık görür.
6En’am/160-Kim bir iyilikle gelirse, kendisine bunun on katı vardır, kim bir kötülükle gelirse, onun mislinden başkasıyla cezalandırılmaz ve onlar haksızlığa uğratılmazlar.
28Kasas/84-Kim bir iyilik getirirse, ona bundan daha hayırlısı vardır. Kim de bir kötülük getirirse, bilsin ki, kötülük işleyenler ancak yapmakta olduklarının cezasına çarptırılırlar.
27Neml/89-Kim bir iyilikle gelirse, artık kendisine daha hayırlısı vardır ve onlar, o günün korkusuna karşı güvenlik içindedirler.
İnsanlık suçu olan şirki işlemeyen biri, Allah katında kendi hanesindeki iyilikler ve kötülüklerle değerlendirilir:
2Bakara/271-Sadakaları açıktan verirseniz ne güzel! Fakat onları gizleyerek fakirlere verirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır ve günahlarınızdan bir kısmına da kefaret olur. Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.
4Nisa/31-Eğer size yasaklanan (günah)ların büyüklerinden kaçınırsanız, küçük günahlarınıza kefaret kılarız ve sizi güzel bir yere koyarız.
11Hud/114-Gündüzün iki tarafında ve gecenin gündüze yakın vakitlerinde namaz kıl. Çünkü iyilikler kötülükleri giderir. Bu, öğüt alanlar için bir öğüttür.
Bu kişinin kötülükleri fazla çıksa bile Allah bu kişinin konumuna göre onu affedebilir:
25Furkan/70-Ancak tövbe edip de inanan ve salih amel işleyenler başka. Allah işte onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
42Şura/25-O, kullarından tövbeyi kabul eden, kötülükleri affeder ve yaptıklarınızı bilir.
İyilik-kötülük hesap ölçümlerinde kimseye haksızlık yapılmaz
21Enbiya/47-Kıyamet günü için adalet terazileri kuracağız. Öyle ki hiçbir kimseye zerre kadar zulmedilmeyecek. (Yapılan iş) bir hardal tanesi ağırlığınca da olsa, onu getirip ortaya koyacağız. Hesap görücü olarak biz yeteriz.
7A’raf/9-Oysa, tartıda yükü hafif çekenler; işte, mesajlarımıza inatla karşı çıkmaları yüzünden kendilerini bedbahtlığa sürükleyecek olanlar da bunlardır.
23Müminun/102-Artık kimin tartıları ağır gelirse, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.
23Müminun/103-Kimlerin de tartıları hafif gelirse, işte onlar da kendilerini ziyana uğratanların ta kendileridir. Onlar cehennemde ebedî kalacaklardır.
101Karia/6-İşte o vakit, kimin tartıları ağır gelmişse,
101Karia/7-Artık o, hoşnut olacağı bir hayat içinde olacaktır.
101Karia/8-Ama kimin de tartıları hafif gelirse,
101Karia/9-Artık onun da anası (son durağı) “haviye”dir (uçurum).
Allah hiç kimseye en küçük haksızlık yapmaz!
4Nisa/40-Şüphesiz Allah (hiç kimseye) zerre kadar zulüm etmez. (Yapılan) çok küçük bir iyilik de olsa onun sevabını kat kat arttırır ve kendi katından büyük bir mükâfat verir.
99Zilzal/7-Artık kim zerre ağırlığınca bir hayır işlerse, onun mükâfatını görecektir. 99Zilzal/8-Kim de zerre ağırlığınca bir kötülük işlerse, onun cezasını görecektir.
İşte Allah’ın kitabı Kur’an bağışlanmaz günah veya suçun ne olduğunu açık biçimde ifade etmektedir: (4Nisa/48,116)
 
1)Allah şirki kesinlikle bağışlamaz.
2)Şirkten başkasını dilediğine bağışlar.
3)Allah ‘a şirk koşan, çok büyük günah iftira etmiştir.

Hadis kitapları da bunu teyit etmektedir. Allah Resulü adına rivayet edilen hadiste de 4Nisa/48 ayetinin nasıl anlaşıldığı ortaya konmuştur.
4670-”Resûlullah buyurdular ki:”Allah Teala diyor ki: “… Kim bana şirk koşmaksızın bir arz dolusu günahla gelse, ben de onu bir o kadar mağfiretle karşılarım.” [Buharî, Tevhid 15; 35; Müslim, Zikr 2, (26 75), Tevbe 1, (2675).]
4144-”Resûlullah buyurdular ki: “Allah Teâlâ diyor ki: “Ey âdemoğlu! Sen bana dua edip, (affımı) ümid ettikçe ben senden her ne sâdır olsa, aldırmam, ben seni affederim. Ey âdemoğlu! Senin günahın semanın bulutları kadar bile olsa, sonra bana dönüp istiğfar etsen, çok oluşuna bakmam, seni affederim. Ey Adem oğlu! Bana arz dolusu hata ile gelsen, sonunda hiç bir şirk koşmaksızın bana kavuşursan, seni arz dolusu mağfiretimle karşılarım.” [Tirmizî, Da'avât 106, (3534).]
Aşağıda rivayet edilen hadis, günümüzdeki yaygın “kul hakkı” anlayışı ciddi biçimde tırpanlamaktadır:
7-Hz. Peygamber buyurdular ki: “Bana Cebrâil gelerek “Ümmetinden kim Allah’a herhangi bir şeyi ortak kılmadan (şirk koşmadan) ölürse cennete girer” müjdesini verdi” dedi. Ben (hayretle) “zina” ve hırsızlık yapsa da mı?” diye sordum. “Hırsızlık da etse, zina da yapsa ” cevabını verdi. Ben tekrar: “Yani hırsızlık ve zina yapsa da ha!” dedim. “Evet, dedi, hırsızlık da etse, zina da yapsa!” Hz. Peygamber dördüncü keresinde ilâve etti: “Ebu Zerr patlasa da cennete girecektir“. Buhârî, Tevhid 33; Müslim, İman 153, (94); Tirmizî, İman 18, (2646).
8-Hz. Peygamber buyurdular ki: “İki şey vardır gerekli kılıcıdır!” Bir zat:- Ey Allah’ın Rasûlü! Gerekli kılan bu iki şeyden maksat nedir? diye sordu: Hz. Peygamber : “Kim Allah’a herhangi bir şeyi ortak kılmış olarak ölürse bu kimse ateşe girecektir. Kim de Allah’a hiçbir şeyi ortak kılmadan ölürse o da cennete girecektir” cevabını verdi” Müslim, İman 151, (93).
Birisinin malından veya hakkından bir pay alıyorsanız, onun bundan hoşnut(razı) olması gerekir. Bunun İslam’daki karşılığı “rıza”dır. Rıza yoksa kişinin hakkını araması doğal bir durumdur. ‘Helal’ İslami bir terim, ama ‘helalleşme’ sonradan çıkarılmış bir ifadedir. Kelimeler önemlidir. Kelimelerden önemlisi, manadır. Sağlıklı bir insan, doğru sözcükleri, doğru anlamda kullanır.
Helalleşmedeki helal sözcüğü, haramın karşıtı olan helal ile sözcüğü ile aynıdır. Ancak haram’ın karşıtı olarak kullanıldığında helal kesin bir durum belirttiği halde, helalleşme olayında bir kesinlik değil bir izafîlik, görecelilik söz konusudur. Helalleşmeden amaç, kişinin yapılan şeyden dolayı kendi hakkından vazgeçmesidir. Helalleşme ile haksızlık yapan kişi, mağdura veya mazluma yaptığı haksızlıktan doğan üzerindeki haktan kurtulmuş olur.
Kişinin hakkından vazgeçmesini, Kur’an’da anahtar bir ifade olan ‘helal kılmak’ anlamına gelebilecek ‘helalleşmek’ ile hakkının yenilmemesine izin vermemesini de ‘haram kılmak’ sözcüğü ile ifade etmek doğru bir kullanım değildir. Nitekim hakkı yenilenler, “Sana haram olsun, hakkımı helal etmiyorum, haram ediyorum” gibi ifadeleri kullanmaktadırlar. Hesap günü kişinin sevapları ve günahlarıyla yargılanması ve bir çeşit ödeşmenin yaşanması adil bir durumdur. Ancak bu hesaplaşma, kişinin tek ve mutlak söz sahibi olduğu, sonucu tek belirleyenin kendisi olduğunu iddia etmek, Allah’ın o gün tek söz sahibi (mâliki yavmu’d-dîn) olduğu gerçeğini gölgeler. Diğer taraftan Allah’ın şirk dışında kalan her şeyi bağışlama olasılığı vardır:
4671-”Resûlullah buyurdular ki:”Allah Teala demiştir ki: “Kim bir hayır işlerse ona sevabının on katı verilir veya arttırırım da. Kim bir günah işlerse bunun cezası, misli kadardır veya affederim. Kim bana bir karış yaklaşırsa ben ona bir zira yaklaşırım. Kim bana bir zira yaklaşırsa ben ona bir kulaç yaklaşırım. Kim bana yürüyerek gelirse ben ona koşarak giderim. Kim bana hiçbir şeyi şirk koşmaksızın arz dolusu hata ile kavuşursa ben de onu bir o kadar mağfiretle karşılarım.” [Müslim, Zikr 22, (2687).]
101. “Resûlullah, “Müflis kimdir,” biliyor musunuz diye sormuş. Oradakiler: ‘Bizde müflis, parası pulu, yiyip içeceği olmayan kimsedir, ey Allah’ın Resulü!’ cevabım vermişler. Resûlul­lah: ‘Ümmetimden müflis olan kimse, kıyamet günü, (şirk işlemediği halde) nama­zıyla, zekâtıyla ve orucuyla gelir. Bunun yanında falanın ırzına sövmüş, filana zina iftirasında bulunmuş, falanın malını yemiş, filana haksızlık edip dövmüştür. Bunlar da getirilir ve oturur. Bundan sonra bütün iyilikleri(hasenat), kötülüklerine(seyyiat) kısas olarak alınır. Eğer hataları tükenmeden iyilikleri biterse, haksızlık ettiği kimse­lerin suçları alınıp, ona yüklenir ve sonra cehenneme fırlatılıp atı­lır’ demiştir.” Müslim, el-Birru ve’s-sıla, 59; Tirmizî 2418, Beyhakî 6/97, Felhu’l-bârî 4/105 5/102
Kul hakkı, büyük günahlardan daha alt seviyede bir günahtır; ama mutlaka karşılığı(bedeli) olan bir günahtır:
1930-”Resûlullah buyurdular ki: “Allahu Teâla nazarında, bir kulun Allah tarafından yasaklanan kebîrelerden (büyük günahlardan) sonra, beraberinde getirebileceği en büyük günahlardan biri, kişinin ödenecek karşılık bırakmadan üzerinde borç olduğu halde ölmesidir.” [Ebû Dâvud, Büyû 9, (3342).]
Elbette ki kim olursa olsun yaptıkları hesaptan düşülür. Ancak şehitlerle ilgili hüküm Kur’an’da açıktır. Hadislerde şehidin kul hakkı borcundan sorguya çekileceği ve kara deniz şehidinin sorgulanma açısından farklı değerlendirmesi problemlidir. 4Nisa/169-170 ayetine uygun düşmez:
4Nisa/169-170-Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın. Bilakis onlar diridirler; Allah’ın, lütuf ve kereminden kendilerine verdikleri ile sevinçli bir halde Rableri yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar. Arkalarından gelecek ve henüz kendilerine katılmamış olan şehit kardeşlerine de hiçbir keder ve korku bulunmadığı müjdesinin sevincini duymaktadırlar.
Günümüzdeki insana mutlak bağışlama veya cezalandırma yetkisi veren “kul hakkı” anlayışına sürükleyen bazı rivayetler şunlardır:
890-”Kim Kul hüvallâhu ahad suresini günde iki yüz sefer okursa, üzerindeki kul borcu hariç, elli yıllık günah (amel defterinden) silinir.” [Tirmizî, Sevabu'l-Kur'ân 10, (2900).]
5064-”Resulullah buyurdular ki: “Kıyamet günü hak sahiplerine haklarını mutlaka eda edeceksiniz. Öyle ki boynuzsuz koyun için, boynuzlu koyundan kısas alınacak, taşa (niye bir başka) taş üzerine yüklenip kaldığından; adamın adamı niye yaraladığından sorulacak.” (Ebu Hureyre) der ki: “Biz şunu da işitirdik: “Kıyamet günü, kişiyi tanımadığı birisi yakalar ve der ki: “Sen beni hata ve kötülük işlerken görüyordun, fakat ondan men etmiyordun!” [Müslim, Birr 6, (2582); Tirmizî, Kıyamet 2, (2422).]
5065-”Resulullah: “Ahirette kimin hesabı münakaşa edilirse, azaba maruz kalacak demektir!” buyurmuşlardı. Ben: “Nasıl olur? Allah Teala: “O vakit kimin kitabı sağ eline verilirse; kolay bir hesabla muhasebe edilecek ve ehline sevinçli olarak dönecek” (İnşikak 7-9) buyurmadı mı, (bu hesap münakaşası değil mi)?” dedim. “Hayır! buyurdular, bu (münakaşa değil) arzdır. Kıyamet günü hesaba çekilen herkes mutlaka helak olmuş demektir!” [Buharî, İlim 35, Tefsir, İnşikak 1; Rikak 49; Müslim, Cennet 80, (2876); Ebu Davud, Cenaiz 3, (3093); Tirmizî, Kıyamet 6, (2428).]
5066- Hureys İbnu Kabîsa, “Medine’ ye geldim ve: “Ey Allahım! Bana salih bir arkadaş nasip et!” diye dua ettim. Derken Ebu Hureyre’nin yanına oturdum. Kendisine: “Ben, Allah’a bana salih bir arkadaş nasip etmesi için dua ettim. Bana, Resulullah’tan işittiğim bir hadis söyle! Olur ki Allah Teala ondan faydalanmamı nasip eder!” dedim. Bunun üzerine dedi ki: “Ben, Resulullah’ın şöyle söylediğini işittim: “Kıyamet günü, kişi amelleri arasında önce namazın hesabını verecek. Bu hesap güzel olursa kurtuluşa erdi demektir. Bu hesap bozuk olursa, hüsrana düştü demektir. Eğer farzında eksiklik çıkarsa Rab Teala hazretleri: “Bakın, kulumun (defterinde yazılmış) nafilesi var mı?” buyurur. Böylece, farzın eksikleri nafile (namazları) ile tamamlanır. Sonra, bu tarzda olmak üzere diğer amelleri hesaptan geçirilir.” [Tirmizî, Salat 305, (413); Nesâî, Salat 9, (1232).]
5067-”Bana ulaştığına göre, (kıyamet günü), kulun ilk bakılacak ameli namazdır. Eğer namazı kabul edilirse, geri kalan amellerine bakılır. Eğer namazı kabul edilmezse diğer amellerinin hiçbirine bakılmaz.” [Muvatta, Kasru's-Salat 89, (1, 173).]
5068-”Resulullah buyurdular ki: “Kıyamet günü, insanlar arasında hükmedilecek ilk şey kandır.” [Buhârî, Diyat 1, Rikak 48; Müslim, Kasame 28, (1678); Tirmizî, Diyat 8, (1396); Nesâî, Tahrim 2, (7, 83).]
5078-”Ey Allah’ın Resulü dendi, biz cahiliye devrinde yaptıklarımızdan hesaba çekilecek miyiz?” Şu cevabı verdiler: “Müslüman olduktan sonra iyi olana, cahiliye devrinde yaptıklarından sorulmayacaktır. Kötü amel işleyene, hem İslam’daki ameli hem de önceki ameli sebebiyle hesap sorulacaktır.” [Buhârî, İstitabe 1; Müslim, İman 189, (120).]
İşte problemli hadisler:
“Karada şehit olanın kul hakkı ve emanet hariç bütün günahları affedilir. Denizde şehit olanın ise kul hakkı ve emanet de dâhil bü­tün günahları affedilir.” Hadis Ansiklopedisi, Hadîs No: 4906 (Ziyadan ve Ibni Şahin’in Tergîb’inden)
“Şehidin, yere dökülen ilk kanıyla birlikte, kul hakkı dışındaki bü­tün günahları bağışlanır.” Hadîs No: 2829 Taberânî’nin Kebîri ve Hâkim’in Müstedrek’inden.
1013-”Bir adam sordu:”- Ey Allah’ın Resûlü, Allah yolunda öldürüldüğüm takdirde, bütün hatalarım örtülecek mi?” Resûlullah:”- Evet, sen sabreder, mükâfat bekler, geri kaçmadan ileri atılır vaziyette olduğun halde öldürülürsen!”diye cevap verdi. Ve adama sordu:”- Nasıl sormuştun?” Adam sorusunu aynen yeniledi. Bunun üzerine Efendimiz sözlerini şöyle tamamladı:”- Evet, (kul) borcu hariç, bütün günahların affedilecek. Zira Cebrâil bu hususu bana haber verdi!” [Müslim, İmâret 117, (1885); Muvatta, Cihad 31, (2, 461); Nesâî, Cihâd 32, (2, 33).]
1014-:”- Resûlullah şöyle buyurdular:”Şehidin -borç hariç- bütün günahları affedilir.” [Müslim, İmâret 118 Tirmizî, Fezâil; 13.]
Umulur ki insanlar, bireysel kul hakkını evrensel kul hakkının önüne geçirmez, onu gölgelemez. Kişiye vereceği zararın büyüklüğüne göre kul hakkının kötülüğü tartışılmaz bir gerçektir. Kişiye yapılan haksızlık ve zulüm kesinlikle karşılıksız kalmaz. Allah bedeli neyse onu ödetir. Ancak Allah’ın iradesine kimse ipotek koyamaz. Onun vaadi gerçektir ki o tövbe edilmediği zaman kesinlikle affedilmeyecek günahı şirk olarak belirlemiştir. Diğerlerini kendi inisiyatifine bırakmıştır. O asla vaadinden caymaz. Ancak tüm insanları kuşatıcı zararlar, insanları kula kulluğa götüren zararlar (evrensel kul hakkı) tartışmasız daha büyüktür.

KUR’AN-I KERİM DE AFFETMEK VE BAĞIŞLAMAK

Kur’an’da affetmek ve bağışlamak
42Şura/40: Bir kötülüğün cezası, ona denk bir kötülüktür. Kim affeder ve barışı sağlarsa, onun mükâfatı Allah’a aittir. Doğrusu O, zalimleri sevmez. (Affetmek: Kötülüğe denk olan kötülüğü yapmamak, cezasını vermemek)
2Bakara/109: Kitap Ehlinden çoğu, kendilerine hak apaçık belli olduktan sonra, nefislerini (kuşatan) kıskançlıktan dolayı, imanınızdan sonra sizi küfre döndürmek arzusunu duydular. Fakat Allah’ın emri gelinceye kadar onları affedin ve (onlara) ilişmeyin. Hiç şüphesiz Allah, her şeye güç yetirendir. (Affetmek: Umursamamak, savaş açmamak, ilişmemek)
5Maide/13: Sözlerini bozmaları sebebiyle onları lânetledik ve kalplerini katılaştırdık. Onlar kelimelerin yerlerini değiştirirler (kitaplarını tahrif ederler). Kendilerine öğretilen hükümlerin önemli bir bölümünü de unuttular. İçlerinden pek azı hariç, onlardan daima bir hainlik görürsün. Yine de sen onları affet ve aldırış etme. Şüphesiz Allah iyilik edenleri sever. (Affetmek: Kendi hallerine bırakmak, uğraşmamak, aldırış etmemek, ceza vermemek)
3Al-i İmran/135: Ve ‘çirkin bir hayâsızlık’ işledikleri ya da nefislerine zulmettikleri zaman, Allah’ı hatırlayıp hemen günahlarından dolayı bağışlanma isteyenlerdir. Allah’tan başka günahları(zenbler) bağışlayan kimdir? Bir de onlar yaptıkları (kötü şeylerde) bile bile ısrar etmeyenlerdir. (Mutlak bağışlama yetkisi, hem ahiret hem dünya için nihai bağışlama yetkisi yalnızca Allah’a aittir.)
45Casiye/14- İman edenlere söyle: Allah’ın (ceza) günlerinin geleceğini ummayanları bağışlasınlar. Çünkü Allah her toplumu, yaptığına göre cezalandıracaktır.
42Şura/37-(Bunlar,) Büyük günahlardan ve çirkin, utanmazlıklardan kaçınanlar ve gazaplandıkları zaman bağışlayanlar, (Çünkü gazaplanmak kendimiz kaynaklıdır.)
42Şura/42- Yol, ancak insanlara zulmeden ve yeryüzünde haksız yere ‘tecavüz ve haksızlıkta bulunanların’ aleyhinedir. İşte bunlara acıklı bir azab vardır. 42Şura/43- Kim olup bitenlere karşı göğüs gerer(sabreder) ve bağışlarsa, şüphesiz bu, azme değer işlerdendir. (Bu işten vazgeçen, azaptan kurtulacak eylemlere gidenler, onların bağışlanması, eski kinin sürdürülmesinden öte onların da eşit statüde kabul edilmeleri.)
64Teğabün/14: Ey iman edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar da vardır. Onlardan sakının. Ama affeder, hoşgörülü davranır ve bağışlarsanız, bilin ki, Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir. (Affetmek: Kusurlarını dışa vurmamak, başa kakmamak Aile bireyleriyle olan ilişkilerde son durumda bağışlama öneriliyor. )
Helallik istemeyi ve bağışlamayı, özür dilemek ve affetmekle karıştırmamak gerekir. Helallik isteme ve hakkın helal edilmesiyle kişinin bağışlanması, dünyadaki ilişkilerin düzelmesinden çok ahirette bağışlanmanın şartı olarak görülür. Özür dilemek ve affetmek ise daha çok dünyayla ilgilidir. Özür, karşımızdakinin pişmanlığımıza şahit olmasını, onun sonucunda affetme ise sosyal ilişkilerimizin sekteye uğramamasını sağlar. Zaten tövbe sadece lafla olan bir iş değildir. Bir konudaki pişmanlığımızın en önemli göstergesi; o konuda verdiğimiz zararları ne ölçüde telafi ettiğimiz, ne ölçüde o zararı kaldırmaya uğraştığımızdır. Allah’ın affetme olasılığı da buna bağlıdır. Peki, özrün amacı nedir? Eğer biz sadece ve sadece Allah’tan bağışlanma dileyeceksek niye karşımızdaki insandan özür dileriz ki? Özür bir bağışlanma talebi değildir. Özür, karşımızdaki insanın hatamızdan pişman olduğumuza şahit olmasını sağlar ve ileriki günlerde onunla olan sosyal ilişkimizin daha önceden olduğu gibi sağlıklı gitmesine ve sekteye uğramamasına katkıda bulunur. Yoksa bizim Allah tarafından bağışlanıp bağışlanmamamız bir insanın kararına bağlı değildir. Ki o insanın nasıl biri olduğu da belli değildir.
İki insan düşünün: İkisi de aynı suçu işlemiş olsun. Birinin karşısındaki insan iyi niyetli, Allah’ı önemseyen, sevgi dolu biri olsun. Diğerinin karşısındaki de art niyetli, Allah’ı dikkate almayan, öfke dolu biri olsun. İkisi de karşısındaki insanlardan helallik istiyor. Birinci kişi hakkını helal ediyor ancak ikincisi helal etmiyor. Şimdi Allah birincinin tövbesini kabul edecek, diğerininkini etmeyecek mi? Allah böyle bir haksızlık yapar mı? Allah art niyetli, Allah’ı dikkate almayan bir insanı böyle bir kayırmacılıkla ödüllendirir mi? Dolayısıyla bu “helallik isteme” davası, Allah’ın ilkeleriyle ve adaletiyle uyuşmayan bir davadır.
Diğer bir konu ise “kul hakkı” kavramının kendisidir. Kul hakkının kapsamı nedir? Kulların öldükten sonrayı da değiştirecek derecede mutlak hakları var mıdır? Kulların sahip olduğu haklar gerçekte kimin hakkıdır? İnsan sahip olduklarının daha bilincine varmadan ona bunu lütfeden Allah idi. Hani şu meşhur özdeyiş vardır:
“Mal sahibi, mülk sahibi,
Hani bunun ilk sahibi!”

KUL HAKKI VE ŞİRK

ŞİRK, BİR KUL HAKKI DEĞİL MİDİR?
BİREYSEL KUL HAKKI İLE EVRENSEL KUL HAKKINI AYIRT ETMEK GEREKMEZ Mİ?
BİREYSEL KUL HAKKI AFFEDİLMEYECEKSE NE AFFEDİLECEK?
KUL HAKKI VE ŞİRK
4Nisa/48,116-“ Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz. Bunun dışında kalan (günah)ları ise dilediği kimseler için bağışlar. Allah’a şirk koşan kimse, şüphesiz büyük bir günah işleyerek iftira etmiş olur.”
7-Hz. Peygamber buyurdular ki: “Bana Cebrâil gelerek “Ümmetinden kim Allah’a herhangi bir şeyi ortak kılmadan (şirk koşmadan) ölürse cennete gire(bili)r” müjdesini verdi” dedi. Ben (hayretle) “zina” ve hırsızlık yapsa da mı?” diye sordum. “Hırsızlık da etse, zina da yapsa” cevabını verdi. Ben tekrar: “Yani hırsızlık ve zina yapsa da ha!” dedim. “Evet, dedi, hırsızlık da etse, zina da yapsa!” Hz. Peygamber dördüncü keresinde ilâve etti: “Ebu Zerr patlasa da cennete girecektir“. Buhârî, Tevhid 33; Müslim, İman 153, (94); Tirmizî, İman 18, (2646).
KUL HAKKI İNSAN HAKKIDIR
İnsan hakları en fazla hangi ülkelerde çiğnenmektedir acaba?
Dini duyarlılığı olanlar, insan hakları konusunda ne ölçüde duyarlıdırlar acaba?
Yaşama, kendini geliştirme, kaynaklardan yararlanma, beslenme, eğitim, güvenlik, adalet, sağlık, seyahat etme, sosyal hayata katılma gibi haklardan Müslümanlar ne ölçüde yararlanmaktadırlar?
Doğruları savunan insanlara haksızlık edenler acaba kul hakkını çiğnemiş olmazlar mı?
Çevrelerinde yaşanan olumsuzluklara ve yanlışlara göz yumanların hatası acaba kul hakkına girmez mi?
Din adına insanlara bilerek veya bilmeyerek yalan-yanlış şeyler öğretenlerin bu yaptıkları kul hakkına girmez mi?
Eğitici ve öğreticilere kulak vermeyenler, onlara kulak tıkayanlar, onların söz söyletmeyenler bu yaptıklarıyla kul hakkının kapsamına girmezler mi?
Din adına kadına zulmedenler, acaba kadınları kuldan saymazlar mı?
İslam’a göre hayatta yapılabilecek en büyük günah, en büyük suç nedir diye sorsanız birçok kişi size “kul hakkı” diye cevap verir. Peki, kul hakkı nedir, kul nedir?
Kul denilen şey özünde insandır. Bedeni vardır, canı vardır, malı vardır, kişiliği vardır, aklı ve duyguları vardır, inancı vardır, yakın dostları vardır… Bunlara verilen zararlar da kulun hakkına verilen zararlar olarak kabul edilir. Bu tanıma göre bir insanı yaralamak, öldürmek, onun malını gasp etmek, parasını çalmak, cinsel istismara maruz bırakmak kul hakkı olduğu gibi, bir insana ters ters bakarak moralini bozmak, onu azarlamak, 50 gr eksik tartarak mal satmak, arabayla yoldan geçerken üzerine su sıçratmak da kul hakkı sınırları içine girer. Kısaca insana verilecek en küçük rahatsızlıktan onun ölümüne neden olmaya kadar her türlü kusur, kabahat ve suç bu kapsama girmektedir. Görüldüğü üzere kul hakkının çok geniş bir kapsamı vardır. Kul hakkına girmeyen kusur, kabahat ve suç neredeyse yok gibidir. Peki, tüm bunların telafisi var mıdır veya tövbesi nasıldır diye sorarsanız önünüze tek bir seçenek sunarlar: Hakkını yediğiniz kişiden gidip helallik isteyerek ve onun da sizin helalliğinizi kabul etmesiyle. Bunun dışında ne yaparsanız yapın hiçbir işe yaramaz, hayattaki en büyük günahı işlemiş olarak yaşayıp gidersiniz.
Bu iddialara sondan başlayarak cevap verecek olursak, yaygın inanca göre kul hakkıyla ilgili bir suç işlediğinizde bağışlanmanız için tek bir seçenek vardır. O da ilgili kulu yani ilgili insanı bulup ondan helallik istemek ve onun da bu helalliği kabul etmesidir. Dikkat ederseniz burada bağışlanma bir insanın tekeline bırakılmıştır. Bir insan hakkından feragat edebilir, “tamam benim için sorun değil, üzülme” diyebilir. Örneğin birinin evini soyan bir soyguncu, ev sahibi tarafından affedilebilir. Ancak kamu davasından kurtulamaz. Çünkü kamuyu (diğer tüm insanları) etkileyen bir suç işlemiştir. Birini yaralayan suçlu da yaralı kişi tarafından affedilse bile hakkında kamu davası açılır. İslam’da da suçlu, hak sahibi tarafından affedilse bile Allah’ın onu affedip etmediğini bilemeyiz.
Hak sahibinin suçluyu affetmesiyle, suçlunun Allah katında da mutlak olarak bağışlandığını iddia etmek Allah’ın hak(kamu hakkı) ve yetkisine müdahaledir. “Allah’ın affetme yetkisi, hak sahibinin affıyla sınırlıdır” anlamına gelebilecek bir anlayış, Allah’ın yetkilerini de sınırlandırır. “Benim bağışlamadığım birini Allah’ın da bağışlama hak ve yetkisi yoktur, ben bağışlamazsam Allah da bağışlamaz” sözü Allah’ın yetkisine müdahaledir, çok büyük bir cürettir. Böyle bir iddiada olan insan, adeta bir ilah gibidir; bir insanın Allah katında bağışlanmasını sağlayacak veya sağlamayacak; bir insanı cennete veya cehenneme gönderecek. Ne kadar büyük bir yetki ve ne kadar büyük bir hak!… Oysa mutlak anlamda bağışlama ve günahları affetme yetkisi sadece ve sadece Allah’a ait değil midir?
Birkaç örnek çerçevesinde düşünecek olursak konu daha iyi anlaşılır; farz edin ki birisi başka birinin evini yaktı, sonra bu kişi, evi yanan kişiyle helalleşti, evi yakan kundakçının kundaklama suçundan doğan günahı affedilmiş midir? Ya da aynı kişi, birine attığı iftira sonucu, onun eşinden boşanmasına neden oldu, daha sonra boşanan taraflar bu kişiyi affettiler. Boşanmadan doğan sorumluluktan bu kişinin kurtulduğunu söyleyebilir miyiz? Ya da bir kişi bir kadına tecavüz etti, daha sonra kadın tecavüzcüyü affetti, bu af, yapılan hatayı bütünüyle ortadan kaldırabilir mi? Elbette ki hayır. Ya da bir insana küçük bir haksızlık yapıldı; örneğin yanında sigara içildi ve o da dumandan rahatsız oldu; adamın gıcıklığı tuttu, bu hatayı affetmedi, yalvarma yakarmaya rağmen affetmedi. Şimdi ne olacak, mahşerde onun peşine mi düşülecek? Diyelim ki bu insan iyi bir insandı, ama bir kere yaptı böyle bir hatayı. Sırf o küçük hatadan dolayı, muhatabı affetmedi diye cennete giremeyecek mi? Ya da kul hakkı en büyük günah ise, hakkını helal etmediği zaman en büyük günahı işlemiş olarak yaşayıp en büyük günahı işlemiş olarak mı ölecek?
Görüldüğü gibi bu tezin sonucunda Allah bir çeşit edilgenleşmekte, insana dünyada da ahirette de ilahi bir nitelik olan mutlak bağışlama yetkisi verilmektedir. Bu teze göre Allah mahşerde sadece insanların ibadetle ilgili olaylarını yargılayacak, geri kalan kulların kişisel hiç bir sorununa karışamayacaktır. Bu nasıl ilahi yargılama ki Allah yalnızca namaz, oruç, zekat gibi birkaç konuda hüküm verecek diğer konularda ise insanları sadece ödeştirmeye çalışacaktır? Hani Allah, “maliki yevmu’d-din” idi? O, büyük duruşma gününde tek söz sahibi idi? (1Fatiha/4) Bu iddiaya göre herkes az çok din gününün sahibi olmuyor mu?
Başka bir örnek; diyelim ki siz kurşunlanarak yaralandınız. Bilindiği üzere iki mahkeme vardır; birincisi dünyada resmi kurum olan mahkemenin yaptığı yargılama, ikincisi ise ahirette Allah’ın yaptığı ilahi yargılama. Siz suçluyu ilahi yargılama için affettiniz, dünyadaki mahkeme için de şikâyetçi olmadınız. Şimdi yargı organları sırf siz şikâyetçi olmadınız diye suçluyu görmezlikten mi gelecek? Asla. Suçlu hakkında kamu davası açıp yargılayacak ve cezalandıracaktır. İnsanların yargı organlarına tanıdığı hak ve yetkiyi ilahi yargılama konusunda Allah’a vermemeleri bir paradoksu ortaya koymaz mı?
Kur’an’da, “can, mal, namus, inanç, akıl, kişilik, vs” gibi kişinin bireysel hakları güvence altına alınmıştır. Buna göre hiç kimse bir başkasına asla adaletsizlik yapmamalıdır, haksızlık etmemelidir, zarar vermemelidir, zorbalık etmemelidir. Eğer yaparsa hak sahibine hakkını ödemelidir. Bu ödeşme bile onu Allah katında onu sorumluluktan kurtarmayabilir. Öyle ya, eğer bu sorumluluk yoksa, mağduru ikna edebileceğine inanan herkes istediği suçu işleyebilir. Evet, mağduru ikna etseniz de Allah katındaki sorumluluktan kurtulamayabiliriz. Tövbe, bağışlanma ve yardımlaşma bunun için vardır. İlahi yargılama bunun için vardır. Dünyada insanlar haksızlıklara engel olmak için Allah’ın izin verdiği ölçüde mücadele edeceklerdir, haklarını arayacaklardır. Ancak ilahi bağışlama ise yalnızca Allah’ın tekelinde olacaktır.
“Bana kul hakkı ile gelmede nasıl gelirsen gel” sözünün sağlam bir dayanağı olmadığı gibi bu söz, insan için baştan bir kaybediştir. Bu sözle istisnasız bütün insanlar cehenneme gidecek demektir. Böyle bir durumda yetki, Allah’ın elinde değil, hak sahibinin elindedir. Hak sahibi ise dilerse affeder, dilerse affetmez. Peygamberleri düşünün, insana karşı küçük bir hata yaptılarsa, küçük bir hak yedilerse ve muhataplarından da helallik almadılarsa ne olacak? Olamaz mı? Musa, kazara da olsa bir insanın ölümüne neden olmamış mıydı? Bir insanın canından büyük bir kayıp olabilir mi? Bu durumda klasik kul hakkı teorisine göre Musa peygamber nasıl cennete gidebilir? Böyle iken kul hakkının da en büyük günah olduğunu savunmaya devam ederler. Bu bir çelişki değil midir? Adam öldüğü için Musa peygamberin ondan helallik alması mümkün değildir, ya adam mahşerde de helallik vermezse ne olacak?
Eğer helallik alma gibi bir tövbe şekli olsaydı, Kuran’da buna dair hükümler olurdu, değil mi? Bakın, Kuran’da kazara adam öldürmenin tövbe yolu nedir?
4Nisa/92: Yanlışlıkla olması dışında bir müminin bir mümini öldürmeye hakkı olamaz. Yanlışlıkla bir mümini öldüren kimsenin, özgürlüğü elinden alınmış bir mümini özgürlüğüne kavuşturması ve ölenin ailesine teslim edilecek bir diyet vermesi gereklidir. Eğer ölünün ailesi o diyeti bağışlamışlarsa(diyetten vazgeçmişlerse) başka. Eğer öldürülen mümin olduğu halde, size düşman olan bir toplumdan ise özgürlüğü elinden alınmış bir mümini özgürlüğüne kavuşturması gereklidir. Eğer kendileriyle aranızda antlaşma bulunan bir toplumdan ise ailesine teslim edilecek bir diyet ve özgürlüğü elinden alınmış bir mümini özgürlüğüne kavuşturması gereklidir. Bunları bulamayan kimsenin, Allah tarafından tövbesinin kabulü için iki ay peş peşe oruç tutması gereklidir. Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir.
Ayete göre, kişinin tövbesinin kabul edilebilmesi için öncelikle verdiği zararı telafi etmeye uğraşması gerekir; özgürlüğü elinden alınmış bir mümini özgürlüğüne kavuşturmasının yanı sıra ölen kişi artık öldüğüne ve dünyada bulunmadığına göre yakınlarını teselli edebilecek bir diyet ödemesi gerekli görülmüştür. Allah’ın hakkı olarak ölen kişi yerine bir başkasını özgürlüğe kavuşturarak bir çeşit diriltilmesi ve kişi hakkı yerine onun çevresinin öfkesinin dindirilmesi, huzur ve barış ortamını sağlamaya yöneliktir. Eğer yakınları bu diyetten vazgeçerlerse, diyetin ödenmesi gerekmez. Eğer kişinin buna gücü yetmiyorsa, Allah’ın tövbesini kabul edebilmesi için aralıksız 2 ay oruç tutması gereklidir. Dikkat edilirse burada bağışlanma öldürülen kişinin kendisine veya ailesine endekslenmemiştir. Ayette mahşerde helallik alma gibi bir şart da konmamıştır. Kişi hatasını telafi etmeye çalışır ancak bağışlanmayı Allah’tan ister. Amaç Allah’ın bağışlamasıdır.
Kul hakkı perspektifinden bakan biri için kazara ölümüne neden olarak kul hakkı yiyen kişinin bağışlanması, ölmüş olan kişinin mahşerde helallik vermesine ve ailesinin helallik vermesine bağlıdır. Oysa Allah zararı telafiye uğraşmanın dışında bağışlanmayı o kişiden ve aileden bağımsız tutmuştur. Düşünün ki bir kişi yanlışlıkla başka bir kişiyi öldürdü. Bir diyet ödemeye de çevresiyle birlikte bile gücü yetmiyor. Ancak öldürülen kişinin ailesi mutlaka diyet istiyor ve diyet olmadıkça kesinlikle hakkını helal etmiyor. Kul hakkı teorisine göre, aile hakkını helal etmediğine göre kişinin bağışlanması imkânsızdır. Oysa Allah’a göre diyete gücü yetmeyen birinin iki ay oruç tutması gereklidir.
Kuranda affetmek “afv” kavramı ile bağışlama ise “mağfiret” kavramı ile ifade edilir. Bu iki kavram, özne olarak, hem Allah için hem insanlar için kullanılır. “Af” kavramı daha çok “cezasız bırakmak, ceza vermekten vazgeçmek” anlamına gelirken, “mağfiret” kavramı ise daha çok “suçlu veya kabahatli görmekten vazgeçip önceki değeri vermek” gibi bir çeşit “iade-i itibar” anlamına gelmektedir. Allah hem dünyada hem ahirette ceza verebilir veya hem dünya için hem ahiret için ceza vermekten vazgeçebilir. Ama insanın ceza vermesi veya bağışlaması sadece dünya içindir. Bir insan kendi hakkını gasp etmiş diğer bir insanı affedebilir yani hakkından vazgeçer, cezalandırmaz, üstüne gitmez. Ya da bağışlayabilir; önceki ilişkisini sürdürmeye devam eder, kalpten duygusal olarak da bir olumsuzluk hissetmez, önceki değerini verir. 
KUL HAKKI nedir? İnsan hakkı ve insan hakları…
Örnekleyelim:
1. İnsanları kula kul etmek kul hakkıdır.
2. Haksız yere özgürlükleri kısıtlamak kul hakkıdır.
3. Haksız yere yargılamak kul hakkıdır.
4. Cana kıymak, insan yaralamak kul hakkıdır.
5. Haksızlık, baskı-şiddet, zulüm, kavga ve savaş kul hakkıdır.
6. Çalmak, hırsızlık yapmak, yetim hakkı yemek kul hakkıdır.
7. Kendini beğenmişlik, gösteriş yapmak, kıskançlık kul hakkıdır.
8. Masum insanların aleyhinde konuşmak veya iftira atmak kul hakkıdır.
9. İnsanların kişilik haklarına saldırmak; onlara saygısızlık etmek, onlarla alay etmek, onları küçümsemek, onlara hakaret etmek kul hakkıdır.
10. Sorumlu olduğu insanları gözetmemek ve onlara haklarını vermemek kul hakkıdır.
11. Irkçılık ve ayrımcılık kul hakkıdır.
12. Anlaşmalara, verilen söze ve dostluklara bağlı kalmamak kul hakkıdır.
13. Kötülüklere seyirci kalmak kul hakkıdır.
14. İnsanları rahatsız etmek ve onlara zarar vermek bir kul hakkıdır.
15. Dürüst olmamak kul hakkıdır.
16. Ölçüye ve tartıya özen göstermemek kul hakkıdır.
17. Cimrilik ve israf etmek kul hakkıdır.
18. Adaletli davranmamak kul hakkıdır.
19. Tahrik, taciz ve teşhir gibi her türlü cinsel istismar kul hakkıdır.
20. İnsanları üzmek kul hakkıdır.
21. Başkalarının malını sahiplerinden izinsiz kullanmak kul hakkıdır.
22. İnsanları kandırmak, aldatmak ve onlara yalan söylemek kul hakkıdır.
23. Sıra kuyruğunda birisinin sırasını gasp etmek kul hakkıdır.
24. Başkasının üzerine çamur sıçratmak kul hakkıdır.
25. Başkasının yanında sigara içmek kul hakkıdır.
26. Rahatsız edici biçimde yüksek sesle konuşmak veya müzik dinlemek kul hakkıdır.
27. Vergi kaçırmak, zamanında ödememek, başka kullara hizmeti geciktirdiği için kul hakkıdır.
28. Kamu malını kötüye kullanmak kul hakkıdır.
29. Kamu arazisine gecekondu yapmak kul hakkıdır.
30. İşe zamanında gitmemek, derslere zamanında girmemek kul hakkıdır.
31. Sokakları, havayı ve çevreyi kirletmek kul hakkıdır.
32. Kesin bilmediğimiz konuda konuşmak ve yazı yazmak kul hakkıdır.
33. Anne-babayı, yakınları ve insanları üzmek kul hakkıdır.
34. Sevimsiz lakaplar takmak kul hakkıdır.
35. Bir başkasına su-i zan beslemek kul hakkıdır.
36. Kamu malını kötüye kullanmak kul hakkıdır.
37. Bize ait olmayan arsaya gecekondu yapmak kul hakkıdır.
38. Gıybet ve dedikodu yapmak kul hakkıdır.
39. İnsanları eleştirmek kul hakkıdır.
40. Muhtaç insanlara yardım etmemek kul hakkıdır.
41. Komşuların sorunlarıyla ilgilenmemek kul hakkıdır.
42. İnsanlar arasında adaletle hükmetmemek kul hakkıdır.
43. Şahitliği doğru yapmamak kul hakkıdır.
44. Sözünde durmamak kul hakkıdır.
45. Emaneti gözetmemek kul hakkıdır.
46. Ödemeleri zamanında yapmamak kul hakkıdır.
47. Borcu zamanında ödememek kul hakkıdır.
Daha örneklere devam edelim mi? Bunları yapmayan veya yapıp da tek tek helallik alan kaç kişi vardır? Bu durumda Allah hiç kimseyi affetmeyecek, affedemez. KUL HAKKI yemeyen bir vatandaş tanıyan var mı? O zaman herkesin adresi belli, öyle değil mi?
Görüldüğü gibi “kul hakkı”nın kapsamı oldukça geniştir. Hemen her şey kul hakkına girmektedir. Yanınızdakini üzmekten tüm insanlara verilebilecek en büyük zarara kadar. Günahları affettirme yeri, dünyadır. Hiç kimse, Allah‘ın iradesinin önüne engel koyamaz. Kul hakkına girmeyenlere birkaç örnek:
1. Namaz kılmak
2. Oruç tutmak
3. Hacca gitmek
4. Dua etmek
Oysa geleneksel dini teoriye göre özellikle namaz, oruç gibi dinsel uygulamalar, dinin içinde yer almanın ön koşuludur. Bunları yerine getirenler büyük ölçüde cenneti hak etmektedirler.
Evet, kulun mutlak bir hakkı yoktur ancak sınırlı ve süreli hakları olabilir. Bu haklar bildiğimiz insan haklarıdır, önemlidir, hem de çok önemlidir. Barış, huzur ve mutluluk bunlara bağlıdır. Temel hakların dokunulmazlığı vardır, onları çiğnemek kabul edilemez. İnsanlar temel hakları korunduğu ölçüde özgürdür. Temel haklar kamu hakkıdır. Bundan dolayı muhatabı affetmekle suçlu sorumluluktan kurtulamaz.
İnsan kişisel hakkını isteyip arayabilir veya hakkından vazgeçebilir. Birisi sizin hakkınızı yediyse, gasp ettiyse, çiğnediyse, paranızı çaldı, sizi dolandırdıysa, bu hakkınızı istersiniz, adil yargılama gibi meşru zeminlerde yasal yollarla hakkınızı ararsınız. Hâlâ hakkınızı alamıyorsanız, gücünüzün ötesindeki durumlar için işi Allah’a havale edersiniz.
Gerçekte kula karşı işlenen bir suç da, doğaya karşı işlenen bir suç da, hayvanlara karşı işlenen bir suç da ve kişinin kendisine karşı işlediği bir suç da Allah’a karşı işlenmiş suçlardır. Bu suçların büyüklük dereceleri de Allah katında belirlidir. Herkese işlediği oranda günah yükü yüklenir ve kimseye bir zerre ağırlığınca bile haksızlık yapılmaz. Yüklenen günah yüklerinin miktarı da kesinlikle bir veya birkaç insanın inisiyatifine göre değişmez.
Bu konudaki büyük sorunlardan biri ise kul hakkının en büyük günah olduğu iddiasıdır. Gerçekten kul hakkı en büyük günah mıdır? Peki, hangi kul hakkı en büyük günahtır? Adam öldürmekten bir insanı üzecek basit hatalara kadar yukarıda örneklerini saydığımız farklı çeşitleri olan kul haklarının hepsi mi en büyük günahtır? Bu soruya kimsenin “evet” diyeceğini sanmıyorum. O zaman problem ne? Ya kul hakkı denilen şeyin ne olduğu bilinmiyor ya da İslam bilinmiyor. Doğrusu bu konuda her ikisi de bilinmiyor. Allah ayetlerde en üst perdeden çok açık bir biçimde, “Allah kendisine ortak(şirk) koşulmasını asla bağışlamaz, bundan alt seviyede olanları dilediğine bağışlar” derken en büyük günahın şirk olduğunu vurgulamıştır. Bundan sonra birileri kalkıp da, “En büyük günah, Allah’ın affetmeyeceği günah kul hakkıdır” diyebiliyorsa ya bu kişi hem İslam’ı hem de kul hakkının ne olduğunu bilmiyordur, ya da bir şeyler istismar etmek istiyordur.
4Nisa/48-Doğrusu Allah, kendisine şirk koşulmasını asla bağışlamaz. Bundan alt seviyede olanları dilediğine bağışlar. Kim Allah’a ortak koşarsa pek büyük bir günahı iftira atmıştır.
Kul hakkı derken, “İnsanlara verilecek zarar” biçiminde anlayacaksak bilmek gerekir ki en büyük kul hakkı ŞİRK’tir.

DOSTARKADAŞ İPLİĞİNİ KOPARMAYIN

Genç adam iyi bir terziymiş.Bir dikiş makinesi ve küçücük bir dükkanı varmış.Sabahlara kadar uğraşıp didinir ama pek az para kazanırmış.Çok soğuk bir kış gecesi dükkanı kapatırken elektrik sobasını açık unutmuş ve çıkan yangın onun felaketi olmuş.Artık ne bir işi varmış ne de parası.Günler boyu iş aramış ama bulamamış.Yük taşımış,bulaşıkçılık yapmış,yinede evinin kirasını ödeyecek kadar para kazanamamış.Sonunda ev sahibinin de sabrı taşınca,küçük bir bavula sığan eşyalarıyla sokakta bulmuş kendini.Mevsim kış,hava ayaz olsa da genç adamın köşedeki parktan başka gidecek yeri yokmuş.Bir sabah iş arayacak derman bulamamış bacaklarında açlıktan ve soğuktan bitkin bir şekilde bankta otururken,kocaman bir araba yanaşmış kaldırıma.Arka kapıyı açmaya çalışan şoförü kızgınlıkla yana itmiş arabadan inen yaşlı adam,”Yalnız bırakın beni,parkta dolaşırsam belki sinirim geçer” diye söylenmiş.Zengin bir iş adamı olduğu her halinden belli olan ihtiyar,birkaç adım attıktan sonra bankta titreyen terziyi görmüş.Terzi,adamın üzerindeki paltoya bakıyormuş dikkatle.Birden siniri geçen ihtiyar,”Zavallı adam kim bilir nasıl üşüyordur, ona nasıl yardım etsem acaba?” diye düşünmeye başlamış.Oysa terzinin düşlediği paltonun sıcaklığı değilmiş.O,çok kalın ve kaliteli bir kumaştan üretilen bu paltonun sahibine hiç de yakışmadığını ve onun vücuduna uygun şekilde dikilmediğini düşünüyormuş.Yaşlı işadamı terzinin yanına yaklaşıp,”Ne o evlat,bu ayazda parkta donmuşsun.İstersen paltomu sana verebilirim.” Diyince,”Hayır,teşekkür ederim.Ben sadece bu paltonun size göre olmadığını düşünüyordum.Kumaşı fazla kalın ve sizi olduğunuzdan şişman göstermiş.” Diye yanıt vermiş terzi.Yaşlı adam bu cevabı alınca hayli şaşırmış.Çünkü o da üzerindeki paltoya onca para ödediği halde kendisine bir türlü yakıştıramıyormuş.”Soğuktan titrerken nasıl böyle bir şeye dikkat edebiliyorsun?” diye soran yaşlı adam,”Ben terziyim” yanıtını alınca “Benimle gel,hayat hikayeni yolda anlatırsın” diyerek arabaya bindirmiş.Bizim terziyi.Bu karşılaşma,terzinin hayatındaki dönüm noktası olmuş.Böyle yetenekli bir insanın işsiz ve evsiz kalmasına çok üzülen iyilik sever yaşlı adam,terziye bir dükkan açmasına yetecek kadar para vermiş.Bunun karşılığında tek istediği kendi giysilerini bu genç adamın dikmesiymiş.Terzi yeniden bir işe hem de kendi işine başlamanın heyecanıyla deliler gibi çalışmaya başlamış.Bu arada yaşlı işadamı da desteğini esirgemiyor,onu kendi çevresinden zengin kişilerle tanıştırarak yeni siparişler almasını sağlıyormuş.Küçük dükkan önce kocaman bir modaevine dönmüş,sonra da pek çok ünlü marka için üretim yapmaya başlamış.Terzi artık “Ünlü işadamı” diye anılır olmuş.Bir gün ihtiyar adam onu ziyarete gitmiş.Terzi çok büyük bir iş bağlantısı yapmak üzere yurt dışına gidecekmiş ve uçağa yetişmesine az bir zaman varmış.Biraz sohbet ettikten sonra yaşlı adam birden fenalaşıp,kalp krizi geçiriyormuş.Hemen bir ambulans çağrılarak hastaneye kaldırılmış.Yeni işadamımız ise büyük bir işi kaçırmak istemediği için uçağa yetişmiş.Yaşlı adam krizi atlatmış ve uzun süre hastanede yatmış,bir yandan da sadece bir kez telefon ederek durumunu soran terziyi bekliyormuş.Fakat terzi daha çok para kazanmak için oradan oraya koşuştururken bir türlü yaşlı adamı ziyarete gidememiş.Aradan o kadar uzun bir süre geçmiş ki bu sefer de utancından yaşlı adamın kapısını çalmaz olmuş.Bir süre sonra terzinin işleri yolunda gitmemeye başlamış.Fabrikalarını kapatmak zorunda kalmış ve elinde kala kala yine küçücük bir dükkan kalmış.Utana sıkıla yaşlı adama koşmuş hemen nerede hata yaptığını sormak için.Son derece kırgın olan ihtiyar yine de onu kabul etmiş ama anlatacağı öyküyü dinledikten sonra hemen çıkıp gitmesini istemiş.Ve başlamış anlatmaya:”Bir zamanlar fakir bir oduncu varmış.Ormandaki bir kulübede yaşar ve odun keserek hayatını kazanırmış.Bir gün kulübesinde yangın çıkmış ve bu yangın bütün ormanı kül etmiş.O çevrede kimse ona güvenip iş vermeyince,çıkınını alan oduncu,eşeğine binip yola koyulmuş.Ağaçların arasında yürürken birinin kendisine seslendiğini duymuş.Başını kaldırınca konuşanın bir bülbül olduğunu görmüş.Bülbül ona “Senin haline çok üzüldüm,şimdi öyle bir büyü yapacağım ki eşeğin çok güzel şarkı söylemeye başlayacak,sen de onunla gösteriler yapıp çok para kazanacaksın.” Demiş.gerçekten de eşek birbirinden güzel şarkılar söylemeye başlamış.Oduncu o şehir senin bu kasaba benim dolaşıp eşeğine şarkı söyletiyor ve herkes onları izlemek için birbiriyle yarışıyormuş.Oduncu ve şarkı söyleyen eşeği bütün ülkede ünlenmişler.Bir gün yine bir gösteriye yetişmek için koştururlarken,bülbülün yardım isteyen sesini duymuş oduncu.Bir kedi bülbülü yakalamış ve yemek üzereymiş.Şöyle bir duraklamış ama gösteriye gitmemeyi,onca parayı kaçırmayı gözü yememiş,arkasına bakmadan kaçmış oradan.Gösteri başladığında ise eşeği her zamanki gibi güzel şarkılar yerine sadece bir eşeğin çıkarabileceği sesleri çıkarmış.Oduncu kendisini şarlatanlıkla suçlayan izleyicilerin elinden canını zor kurtarmış.İşte o zaman bülbül ölünce büyünün bozulduğunu anlamış.Bende senin bülbülündüm ve sen beni öldürdün,büyü de o yüzden bozuldu.”Keşke güzel giysiler dikerken dostluk ipliğini koparmasaydın.” Öyküyü dinleyince hemen çıkıp gitmiş terzi,çünkü söyleyecek bir sözü yokmuş. 

ONUN SÖYLEYECEK BİR ŞEYİ YOK AMA BEN SÖYLEMEK İSTERİM.DOSTLUK İPLERİNİZİ KOPARMAMANIZ DİLEĞİYLE. 

OLASILIK HESAPLARI "TESADÜFÜ" YALANLIYOR

O, göklerin ve yerin yaratıcısıdır…” (Şura Suresi, 11)


OLASILIK HESAPLARI “TESADÜFÜ” YALANLIYOR
Şu ana kadar incelediğimiz bilgiler, evrenin Big Bang’in hemen ardından belirlenen sayısal dengelerinin, insan yaşamı için olağanüstü derecede uygun olduğunu göstermektedir. Patlama hızı, dört temel kuvvetin değerleri ve tüm diğer değişkenler, içinde yaşanabilir bir evren oluşması için uygundur ve bu uygunluk, olağanüstü bir hassasiyetle belirlenmiştir.
Bu noktada materyalizmin “tesadüf” iddiasını ele alalım. Tesadüf matematiksel bir terimdir ve bir şeyin tesadüfen gerçekleşip gerçekleşemeyeceği olasılık hesapları ile anlaşılır. Biz de olasılık hesaplarına bakalım.
Acaba bize hayat imkanı veren bir evrenin tesadüfen oluşması, bütün fiziksel değişkenler bir arada düşünüldüğünde, kaçta kaç ihtimaldir? Milyar kere milyarda bir mi? Ya da trilyar kere trilyar kere trilyar ihtimalde bir mi? Ya da daha büyük bir sayı mı?
 
İÇİNDE YAŞAMIN VAR OLABİLECEĞİ BİR EVRENİN OLUŞMA İHTİMALİ
İngiliz matematikçi Roger Penrose’un hesaplamaları, yaşama izin verecek bir evrenin “tesadüfen” oluşma ihtimalinin 1010123‘de bir olduğunu ortaya koymuştur. Bu ihtimali tanımlamak için “imkansız” kelimesi bile yetersiz kalmaktadır.
1000000000000000000000000000000000000000000000000 0000000000000000000000000000000000000000000000000
0000000000000000000000000000000000000000000000000
0000000000000000000000000000000000000000000000000
0000000000000000000000000000000000000000000000000


Bu sayıyı ünlü İngiliz matematikçi ve Hawking’in yakın çalışma arkadaşı—Roger Penrose hesaplamıştır. Tüm fiziksel değişkenleri hesaba katmış, bunların kaç farklı biçimde dizilebileceğini dikkate almış ve içinde canlıların yaşayabileceği bir ortamın oluşmasının, Big Bang’in diğer muhtemel sonuçları içinde kaçta kaç ihtimale sahip olduğunu tespit etmiştir.
Penrose’un bulduğu ihtimal şudur:1010123de bir ihtimal!

Bu sayının ne anlama geldiğini düşünmek bile zordur. Matematikte 10123  şeklinde yazılan bir rakam, 1 sayısının yanına 123 tane sıfır gelmesiyle oluşur. (Bu evrendeki tüm atomların sayısının toplamından, yani 1078den bile büyük, astronomik bir sayıdır.) Ama Penrose’un bulduğu sayı, bunun çok çok daha üstündedir. Çünkü Penrose’un bulduğu sayı, 10123 tane sıfırın 1 rakamının yanına gelmesiyle oluşmaktadır.
Bu sayıyı birkaç örnekle de açıklayabiliriz: 103, 1000 sayısını ifade eder. 10103 ise, 1 rakamının yanına 1000 tane sıfır gelmesiyle oluşan sayı demektir. 1 rakamının  yanına 9 tane sıfır gelse, bu bir milyar yapar. 12 tane sıfır gelse, bu kez 1 trilyon olur. Ama burada 1 rakamının yanına, 10123 tane sıfır gelmektedir ki, bunun matematikte bile bir tanımı, adı yoktur.
Matematikte 1050‘de 1’den daha küçük olasılıklar, “sıfır ihtimal” sayılır. Ama sözünü ettiğimiz sayı, 1050‘de 1’in trilyar kere trilyar kere trilyar katından bile çok daha büyüktür. Kısacası bu sayı bizlere, evrenin tesadüfle açıklanmasının kesinlikle imkansız olduğunu göstermektedir. Roger Penrose (sağda), akıl sınırlarını çok aşan bu sayı hakkında şu yorumu yapar:

Bu sayı, yani 1010123‘de bir ihtimal, Yaratıcı’nın amacının ne kadar keskin ve belirgin olduğunu bize göstermektedir. Bu gerçekten olağanüstü bir sayıdır. Bir kimse bunu doğal sayılar şeklinde bile yazmayı başaramaz, çünkü 1 rakamının yanına 10123 tane sıfır koyması gerekecektir. Eğer evrendeki tüm protonların ve tüm nötronların üzerine birer tane sıfır yazsa bile, yine de bu sayıyı yazmaktan çok çok geride kalacaktır.(1)

Evrendeki denge ve tasarımı tanımlayan bu gibi rakamlar, bizim akıl sınırımızı aşarlar, ancak çok önemli bir işleve sahiptirler. Evrenin asla bir tesadüf ürünü olmadığını ispatlarlar ve Penrose’un ifade ettiği gibi, bize “Yaratıcı’nın amacının ne kadar keskin ve belirgin olduğunu” gösterirler. Aslında evrenin “tesadüf ürünü” olmadığını anlayabilmek için, buraya kadar anlattığımız ihtimal hesaplarının bilinmesine de gerek yoktur. Çünkü etrafına  şöyle bir göz atan her insan, evrende gördüğü apaçık yaratılışı kavrayabilir. Elbette tesadüfi bir patlamanın ardından, atomların kendiliğinden dizilimiyle böyle kusursuz bir evren, evren içindeki sistemler, Güneşler, Dünya, üzerindeki insanlar, evler, arabalar, ağaçlar, hayvanlar, çiçekler, böcekler ve diğerleri oluşamaz. Gözümüzü çevirdiğimiz her yerde gördüğümüz detaylar bilinçli bir yaratışın, yani Allah’ın varlığının ve üstün kudretinin delilleridir. Ancak bu delilleri düşünen insanlar kavrayabilir:

Şüphesiz, göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün art arda gelişinde, insanlara yararlı şeyler ile denizde yüzen gemilerde, Allah’ın yağdırdığı ve kendisiyle yeryüzünü ölümünden sonra dirilttiği suda, her canlıyı orada üretip-yaymasında, rüzgarları estirmesinde, gökle yer arasında boyun eğdirilmiş bulutları evirip çevirmesinde düşünen bir topluluk için gerçekten ayetler vardır. (Bakara Suresi, 164)

Açık Olanı Görmek

Buraya dek incelediğimiz gibi, 20. yüzyıl bilimi, evrenin Allah tarafından yaratıldığını ispatlayan açık deliller ortaya koymuş bulunmaktadır. Nitekim, bilim çevrelerinde kabul gören “İnsani İlke” (Anthropic Principle) kavramı, evrenin her detayının insan için ayarlandığını ve bu sistemde tesadüfe yer olmadığını göstermektedir. İşin ilginç yanı, söz konusu bulguları ortaya çıkaran ve “evren tesadüfle açıklanamaz” sonucuna varan bilimadamlarının çok büyük bölümünün, aslında bu sonuca varmayı pek de istemeyen, çünkü materyalist bakış açısına sahip olan bilim adamları oluşudur. Önceki sayfalarda sözlerini aktardığımız Paul Davies, Arno Penzias, Fred Hoyle, Roger Penrose gibi bilimadamlarının hiçbiri dindar bilimadamları değildir. Bilim yaparken Allah’ın varlığına delil aramak gibi bir niyetle hareket etmemişlerdir. Ama hepsi, belki de çoğu bunu hiç istemediği halde, evrenin ancak olağanüstü bir tasarımla açıklanabileceği sonucuna varmışlardır.

Amerikalı astronom George Greenstein, The Symbiotic Universe (Simbiyotik Evren) adlı kitabında bu gerçeği şöyle itiraf eder:
Bu, (fizik kanunlarının yaşam için özel olarak tasarlanmış oluşu) nasıl mümkün olabildi?… Kanıtları inceledikçe, ısrarla önemli bir gerçekle karşı karşıya geliyoruz; bir doğa üstü Akıl devreye girmiş olmalıdır. Yoksa acaba bir anda, hiç de o niyeti taşımamamıza rağmen, bir İlahi Varlık’ın var olduğuna dair bilimsel delillerle mi yüzyüze geliyoruz? (2)
Bir ateist olan Greenstein “acaba” diye başlayan sorusuyla, gördüğü apaçık gerçeği anlamazlıktan gelmeye çalışmaktadır. Ama konuya daha ön yargısız yaklaşan pek çok bilimadamı, evrenin Allah tarafından insanın yaşamı için özel olarak yaratıldığını kabul etmektedir. Amerikalı astrofizikçi Hugh Ross, “Dizayn ve İnsani İlke” başlıklı bir makalesini şöyle bitirir:

Akıllı ve üstün bir Yaratıcı evreni yoktan var etmiş olmalıdır. Akıllı ve üstün bir Yaratıcı evreni dizayn etmiş olmalıdır. Akıllı ve üstün bir Yaratıcı Dünya gezegenini dizayn etmiş olmalıdır. Ve yine akıllı ve üstün bir Yaratıcı hayatı tasarlamış olmalıdır.(3)

Bilim böylelikle yaratılışı ispatlamaktadır: Allah vardır ve etrafınızda gördüğünüz veya göremediğiniz bütün varlıkların Yaratıcısı’dır. O, göklerin ve yerin, evrendeki muazzam denge ve tasarımın tek Sahibi’dir. Materyalizm ise, artık bilimin sınırları dışına itilmiş batıl bir inanç olarak yaşamaktadır. Amerikalı genetikçi Robert Griffiths, bu gerçeği, “kendisiyle tartışmak için bir ateist aradığımda, (üniversitedeki) felsefe bölümüne gidiyorum. Ama fizik bölümünden pek öyle kimse çıkmıyor artık” diyerek esprili bir biçimde ifade etmektedir.(4) Özetle, evrendeki hangi fiziksel kural, hangi değişken incelense, bunların insan yaşamına izin verebilecek özel değerlere sahip olduğu görülmektedir. Paul Davies, bunun sonucunu The Cosmic Blueprint (Kozmik Plan) adlı kitabının son paragrafında “bir tasarım olduğu düşüncesi, ezici biçimde üstün gelmektedir” diye açıklar. (5) Elbette evrenin “tasarlanmış” olması, Allah tarafından yaratılıp düzenlenmiş olması demektir. Evrendeki hassas dengeler, canlı cansız tüm varlıklar       Allah’ın üstün yaratma sanatının apaçık delilleridir. Modern bilimin ulaştığı bu sonuç ise, Kuran’da bundan 14 yüzyıl önce haber verilmiş olan bir gerçeğin teyidinden başka bir şey değildir. O gerçek, Kuran’da şöyle ifade edilmektedir:

Gerçekten sizin Rabbiniz, altı günde gökleri ve yeri yaratan, sonra arşa istiva eden Allah’tır. Gündüzü, durmaksızın kendisini kovalayan geceyle örten, Güneş’e, aya ve yıldızlara kendi buyruğuyla baş eğdirendir. Haberiniz olsun, yaratmak da, emir de (yalnızca) O’nundur. Alemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir. (Araf Suresi, 54)
Dipnotlar
1(Roger Penrose, The Emperor’s New Mind, 1989; Michael Denton, Nature’s Destiny, The New York: The Free Press, 1998, s. 9)
2George Greenstein, The Symbiotic Universe, s. 27
3 Hugh Ross, “Design and the Anthropic Principle”, Reasons To Believe, CA, 1988
4Hugh Ross, The Creator and the Cosmos, s. 123
5Paul Davies, The Cosmic Blueprint, London: Penguin Books, 1987, s. 203

DÖRT KUVVET

O, göklerin ve yerin yaratıcısıdır…(Şura Suresi, 11)


DÖRT KUVVET
Aslında Big Bang’deki patlama hızı, evrenin ilk anında oluşan sayısal dengelerden yalnızca bir tanesidir. Big Bang’in ardından, şu an içinde yaşadığımız evrenin yapısını belirleyen “ölçüler” ortaya çıkmıştır ve bunlar tam olmaları gerektiği değerde belirlenmişlerdir.
Bu ölçüler, bugün modern fiziğin kabul ettiği “dört temel kuvvet”tir. Evrendeki tüm fiziksel hareketler ve yapılar, bu dört kuvvetin birbiri ile iletişimi ve dengesi sayesinde olur. Bunlar; yerçekimi kuvveti, elektromanyetik kuvvet, güçlü nükleer kuvvet ve zayıf nükleer kuvvettir. Güçlü ve zayıf nükleer kuvvetler sadece atomun yapısını belirlerler. Diğer iki kuvvet, yani yerçekimi ve elektromanyetizma ise, atomların arasındaki ilişkiyi ve dolayısıyla tüm maddesel objeler arasındaki dengeyi belirlerler. Bu dört temel kuvvet Big Bang’in sonrasında ortaya çıkmışlar ve evrene dağılan madde, bu dört temel kuvvete göre belirlenmiştir.
Ancak ilginç olan, bu kuvvetlerin birbirleri ile karşılaştırıldıklarında ortaya çıkan tablodur. Çünkü bu kuvvetler, birbirlerinden olağanüstü derecede farklı değerlere sahiptirler. Eğer tüm bu kuvvetlerin birbirlerine olan oranlarını ortak bir birim kullanarak ifade etmek istersek şöyle yazmamız gerekir:
Güçlü nükleer kuvvet  :  15
Zayıf nükleer kuvvet  :  7.03 x 10-3
Yerçekimi kuvveti  :  5.90 x 10-39
Elektromanyetik kuvvet  :  3.05 x 10-12
Dikkat edilirse, üstteki sayılar arasında çok büyük uçurumlar vardır. Örneğin güçlü nükleer kuvvetin değeri, yerçekimi kuvvetinin değerinden yaklaşık “milyar kere milyar kere milyar kere milyar kere milyar” kadar daha büyüktür. Peki acaba bu kadar farklı bir güç dağılımının amacı nedir?

Ünlü moleküler biyolog Michael Denton Doğanın Kaderi: Biyoloji Kanunları Evrendeki Amacı Nasıl Gösteriyor başlıklı kitabında önemli bir gerçeği açıklamaktadır: Evren , insan yaşamını amaçlayan özel bir tasarımla yaratılmıştır.
Ünlü moleküler biyolog Michael Denton, Nature’s Destiny: How the Laws of Biology Reveal Purpose in the Universe  (Doğanın Kaderi: Biyoloji Kanunları Evrendeki Amacı Nasıl Gösteriyor) adlı kitabında bu soruyu şöyle cevaplar: Eğer yerçekimi kuvveti bir trilyon kat daha güçlü olsaydı, o zaman evren çok daha küçük bir yer olurdu ve ömrü de çok daha kısa sürerdi. Ortalama bir yıldızın kütlesi, şu anki Güneşimiz’den bir trilyon kat daha küçük olurdu ve yaşama süresi de bir yıl kadar olabilirdi. Öte yandan, eğer yerçekimi kuvveti birazcık bile daha güçsüz olsaydı, hiçbir yıldız ya da galaksi asla oluşamazdı. Diğer kuvvetler arasındaki dengeler de son derece hassastır.
Eğer güçlü nükleer kuvvet birazcık bile daha zayıf olsaydı, o zaman evrendeki tek kararlı element hidrojen olurdu. Başka hiçbir atom olamazdı. Eğer güçlü nükleer kuvvet, elektromanyetik kuvvete göre birazcık bile daha güçlü olsaydı, o zaman da evrendeki tek kararlı element, çekirdeğinde iki proton bulunduran bir atom olurdu.(1)

Bu durumda evrende hiç hidrojen olmayacak ve yıldızlar ve galaksiler, eğer oluşsalar bile, şu anki yapılarından çok farklı olacaklardı. Açıkçası, eğer bu temel güçler ve değişkenler şu anda sahip oldukları değerlere tam tamına sahip olmasalar, hiçbir yıldız, süpernova, gezegen ve atom olmayacaktı. Hayat da olmayacaktı.


Paul Davies ise, evrendeki temel fizik yasalarının insan yaşamına en uygun biçimde belirlenmiş olduğu gerçeği karşısında şu yorumu yapar:
Eğer doğa biraz daha farklı sayısal değerler seçmiş olsaydı, evren çok daha farklı bir yer olacaktı. Ve büyük olasılıkla onu görmek için biz burada olamayacaktık… Ve insan kozmolojiyi araştırdıkça, inanılmazlık giderek daha belirgin hale gelir. Evrenin başlangıcı hakkındaki son bulgular, genişlemekte olan evrenin, hayranlık uyandırıcı bir hassasiyetle düzenlenmiş olduğunu ortaya koymaktadır.(2)
Big Bang’in büyük bir delili olan kozmik fon radyasyonunu ilk Robert Wilson ile birlikte gözlemleyen ve bu nedenle 1965’te Nobel ödülü kazanan Arno Penzias ise, evrendeki bu olağanüstü tasarım karşısında şu yorumu yapmaktadır:
Astronomi bizleri çok olağanüstü bir olaya götürmektedir; hiç yoktan yaratılmış bir evren. Hayatın oluşmasına izin verecek gerekli şartları tam olarak sağlayacak hassas bir denge ile kurulmuş, bu amaca yönelik bir plana sahip olan bir evren. (3)
Şu ana kadar kendilerinden alıntı yaptığımız bilimadamları önemli bir gerçeğin farkına varmışlardır. Evrendeki hayret verici dengeleri ve düzeni inceleyen her insanın karşısına çıkan bu gerçek son derece açıktır: Tüm evrende üstün bir tasarım, kusursuz bir düzen sergilenmektedir. Bu düzenin Sahibi elbette her şeyi kusursuzca var eden Allah’tır. Allah evrenin yaratılışındaki düzene, “belli bir ölçüyle” hesaplanmış dengelere bir ayetinde şöyle dikkat çekmiştir:

Göklerin ve yerin mülkü O’nundur; çocuk edinmemiştir. O’na mülkünde ortak yoktur, her şeyi yaratmış, ona bir düzen vermiş, belli bir ölçüyle takdir etmiştir. (Furkan Suresi, 2)

Dipnotlar
1 (Michael Denton, Nature’s Destiny: How the Laws of Biology Reveal Purpose in the Universe, The New York: The Free Press, 1998, s. 12-13)
2
( Paul Davies. The Accidental Universe, Cambridge: Cambirdge University Press, 1982, Önsöz.)
3
(Hugh Ross, The Creator and the Cosmos, s. 122-23)

PATLAMA HIZI

O, göklerin ve yerin yaratıcısıdır…(Şura Suresi, 11)

PATLAMA HIZI
Bu bölümde, söz konusu kusursuzluğu ve olağanüstülüğü birlikte inceleyeceğiz:

Big Bang kavramını duymuş olan ancak konuyu fazla incelemeyen kimseler, evreni başlatan bu patlamanın ardında olağanüstü bir hesaplama olduğunu pek düşünmezler. Çünkü “patlama” kavramı, adı üstünde, insana düzen, hesap, plan gibi kavramları çağrıştırmaz. Oysa Big Bang’de akıllara durgunluk verecek kadar hassas bir düzenleme vardır.

Bu düzenlemenin bir boyutu, patlamanın hızıdır. Big Bang’le birlikte var olan madde, elbette etrafa korkunç bir hızla yayılmaya başlamıştır. Ama burada bir noktaya dikkat etmek gerekir. Patlamanın bu ilk anında, bir de şiddetli bir çekim gücü vardır. Evrenin tümünü bir noktada toplayabilecek kadar büyük bir çekimdir bu.
Dolayısıyla Big Bang’in ilk anında birbirine zıt olan iki güçten söz etmek gerekir: Patlamanın gücü ve bu patlamaya direnen, maddeyi yeniden bir araya toplamaya çalışan çekim gücü. Bu iki güç arasında bir denge oluştuğu için evren ortaya çıktı. Eğer ilk anda çekim gücü patlama gücüne baskın çıksa, o zaman evren genişleyemeden tekrar içine çökecekti. Eğer bunun tersi gerçekleşse ve patlama gücü çok fazla olsa, bu kez de madde birbiriyle bir daha asla birleşmeyecek şekilde savrulacaktı.
Peki bu denge ne kadar hassastı? İki güç arasında ne kadarlık bir oranda farklılığa izin verilebilirdi?
Avustralya’daki Adelaide Üniversitesi’nden ünlü matematiksel fizik profesörü Paul Davies (solda), bu soruyu cevaplamak için uzun hesaplar yaptı ve inanılmaz bir sonuca ulaştı: Davies’e göre, Big Bang’in ardından gerçekleşen genişleme hızı eğer milyar kere milyarda bir oranda (10-18) bile farklı olsaydı, evren ortaya çıkamazdı. Davies bu sonucu şöyle anlatıyor:
Hesaplamalar, evrenin genişleme hızının çok kritik bir noktada seyrettiğini göstermektedir. Eğer evren biraz bile daha yavaş genişlese çekim gücü nedeniyle içine çökecek, biraz daha hızlı genişlese kozmik materyal tamamen dağılıp gidecekti. Bu iki felaket arasındaki dengenin ne kadar “iyi hesaplanmış” olduğu sorusunun cevabı çok ilginçtir. Eğer patlama hızının belirli hale geldiği zamanda, bu hız gerçek hızından sadece 10-18 kadar bile farklılaşsaydı, bu gerekli dengeyi yoketmeye yetecekti. Dolayısıyla evrenin patlama hızı inanılmayacak kadar hassas bir kesinlikle belirlenmiştir. Bu nedenle Big Bang herhangi bir patlama değil, her yönüyle çok iyi hesaplanmış ve düzenlenmiş bir oluşumdur.(2)
Evrenin başlangıcındaki bu muhteşem denge, ünlü Science dergisindeki bir makalede ise şöyle ifade edilir:

Eğer evren maddemizin yoğunluğu, bir parça daha fazla olsaydı, o zaman Einstein’ın genel görecelik kuramına göre evren, atomik parçacıkların birbirini çekme kuvvetleri dolayısıyla bir türlü genişleyemeyecek ve tekrar küçülerek bir noktacığa dönüşecekti. Eğer yoğunluk başlangıçta bir parça daha az olsaydı, o zaman evren son hızla genişleyecek, fakat bu takdirde atomik parçacıklar birbirini çekip yakalayamayacak ve yıldızlarla galaksiler hiçbir zaman oluşamayacaktı. Doğaldır ki bizde olmayacaktık! Yapılan hesaplara göre, evrenimizin başlangıçtaki gerçek yoğunluğu ile ötesinde oluşması imkanı bulunmayan kritik yoğunluğu arasındaki fark, yüzde birin bir kuvadrilyonundan azdır. Bu, bir kalemi sivri ucu üzerinde bir milyar yıl sonra da durabilecek biçimde yerleştirmeye benzer… Üstelik, evren genişledikçe, bu denge daha da hassaslaşmaktadır. (3)

Stephen Hawking de, her ne kadar evrenin kökenini rastlantılarla açıklamaya çalışsa da, Zamanın Kısa Tarihi isimli eserinde evrenin genişleme hızındaki bu olağanüstü dengeyi şöyle kabul eder:

Evrenin genişleme hızı o kadar kritik bir noktadadır ki, Big Bang’ten sonraki birinci saniyede bu oran eğer yüz bin milyon kere milyonda bir daha küçük olsaydı evren şimdiki durumuna gelmeden içine çökerdi.(4)
 

Biz göğü büyük bir kudretle bina ettik ve şüphesiz. Biz, (onu) genişleticiyiz. 
(Zariyat Suresi, 47)


Peki bu denli olağanüstü bir denge neyi göstermektedir? Elbette böyle hassas bir ayarlama tesadüfle açıklanamaz ve bilinçli bir tasarımı ispat eder. Paul Davies, gerçekte materyalist yaklaşımı benimseyen bir fizikçi olmasına karşın, bu gerçeği şöyle kabul etmektedir:

Çok küçük sayısal değişikliklere hassas olan evrenin şu andaki yapısının, çok dikkatli bir bilinç tarafından ortaya çıkarıldığına karşı çıkmak çok zordur… Doğanın en temel dengelerindeki hassas sayısal dengeler, kozmik bir tasarımın varlığını kabul etmek için oldukça güçlü bir delildir.  (5)

Dipnotlar
2 Paul Davies, Superforce: The Search for a Grand Unified Theory of Nature, 1984, s. 184
3.
(Hugh Ross, The Creator and the Cosmos, s. 122-23)
4Stephen Hawking, A Brief History Of Time, Bantam Press, London: 1988, s. 121-125
5Paul Davies. God and the New Physics. New York: Simon & Schuster, 1983, s. 189

PATLAMADAKİ DENGE

“O, göklerin ve yerin yaratıcısıdır…” (Şura Suresi, 11)


PATLAMADAKİ DENGE
Evrenin içinde yaklaşık 300 milyar galaksi vardır. Bu galaksilerin belirli şekilleri vardır, spiral galaksiler, eliptik galaksiler gibi. Bu galaksilerin her birinde bir o kadar da yıldız vardır. Bu yıldızlardan biri olan Güneş’in ise etrafında büyük bir uyum içinde dönmekte olan 9 gezegen vardır. Bunlardan üçüncüsünün üzerinde şu anda birlikte yaşıyoruz.
 Bu evren acaba size bir patlama sonucunda etrafa rastgele saçılmış bir madde yığını gibi geliyor mu? Rastgele saçılan madde nasıl düzenli galaksiler oluşturabilir? Neden madde belirli noktalarda sıkışıp toplanarak yıldızları meydana getirmiştir? Sadece Güneş Sistemi’nin hassas dengesi bile, korkunç bir patlama ile ortaya çıkmış olabilir mi? Bu sorular önemli sorulardır ve bizi Big Bang’in ardından evrenin nasıl şekillendiği sorusuna götürür.
Big Bang bir patlama olduğuna göre, beklenmesi gereken, bu patlamanın ardından maddenin uzay boşluğunda “rastgele” dağılması olacaktır. Bu rastgele dağılan maddenin evrenin belirli noktalarında birikip galaksiler, yıldızlar ve yıldız sistemleri oluşturması ise, bir buğday ambarına atılan bir el bombasının, buğdayları toplayıp, düzenli balyalara sarıp üst üste istiflemesi kadar “anormal” bir durumdur. Big Bang teorisine uzun yıllar karşı çıkmış olan Sir Fred Hoyle, bu durum karşısında duyduğu şaşkınlığı şöyle ifade eder:
Big Bang teorisi evrenin tek ve büyük bir patlama ile başladığını kabul eder. Ama bildiğimiz gibi patlamalar maddeyi dağıtır ve düzensizleştirirler. Oysa Big Bang çok gizemli bir biçimde bunun tam aksi bir etki meydana getirmiştir: Maddeyi birbiriyle birleşecek ve galaksileri oluşturacak hale getirmiştir.(1)

Gerçekten de Big Bang ile oluşan madde “olağanüstü” bir biçimde şekil ve düzen almıştır. Böyle bir düzenin oluşabilmesi ise bizi tek bir gerçeğe götürmektedir: Evrenin üstün kudret sahibi Allah tarafından kusursuzca yaratıldığı gerçeğine 

Dipnotlar
1 Fred Hoyle, The Intelligent Universe, London, 1984, s. 184-185

EVREN’İN YARATILIŞINDA KUR’AN-I KERİM’İN İŞARETLERİ

O, göklerin ve yerin yaratıcısıdır…(Şura Suresi, 11)


KURAN’IN İŞARETLERİ

Big Bang modeli, insanlığın evreni tanımasına yardımcı olurken, çok önemli bir işlev daha gerçekleştirmiştir. Önceki sayfalarda sözlerini aktardığımız ateist felsefeci Anthony Flew’un ifadesiyle, Big Bang ile birlikte “bilim, dini kaynaklar tarafından savunulan bir iddiayı ispat etmiştir.”

Dini kaynaklar tarafından savunulan bu gerçek, evrenin yoktan yaratıldığı gerçeğidir. Bu, bilimin keşfinden binlerce yıl önce, Allah’ın insanlara yol gösterici olarak indirdiği mukaddes kitaplarda bildirilmiştir. Tevrat, İncil ve Kuran gibi İlahi kitapların her birinde, evrenin ve tüm maddenin Allah tarafından yoktan yaratıldığı haber verilmiştir.
Bu İlahi kaynakların içinde tahrifata uğramamış yegane kitap olan Kuran’da ise, hem evrenin yoktan yaratılışı, hem de bu yaratılışın biçimi konusunda bilgiler verilmektedir. 14 asır önce vahyedilmiş olan bu bilgiler 20. yüzyıl biliminin bulgularına tamaman paraleldir.
Öncelikle evrenin “yok” iken “var” hale geldiği, Kuran’da şöyle haber verilir:

O (Allah) gökleri ve yeri bir örnek edinmeksizin yaratandır.
(Enam Suresi, 101)

Zamanımızdan tam 14 asır önce insanların evrenle ilgili bilgilerinin son derece kısıtlı olduğu zamanlarda yine Kuran’da bildirilen bir başka gerçek de, aynı Big Bang teorisinin ortaya koyduğu gibi, tüm evrenin, çok küçük bir hacimde bir arada iken ayrılıp genişlemesiyle ortaya çıkmış olduğudur:

O inkar edenler görmüyorlar mı ki (başlangıçta) göklerle yer birbiriyle bitişikken, biz onları ayırdık ve her canlı şeyi sudan yarattık. Yine de onlar inanmayacaklar mı? (Enbiya Suresi, 30)

Üstteki ayetin Arapça orjinalinde çok önemli bir kelime seçimi vardır. Ayetin “birbiriyle bitişik” olarak tercüme edilen kelimesi ratk, Arapça sözlüklerde “birbiriyle içiçe, ayrılmaz durumda, kaynaşmış” anlamlarına gelir. Yani tam bir bütün oluşturan iki madde için kullanılır. Ayetteki “ayırdık” ifadesi ise Arapça fatk fiilidir ki, bu fiil ratk  halindeki bir nesnenin yarıp, parçalayıp dışarı çıkması anlamına gelir. Örneğin tohumun filizlenerek topraktan dışarı çıkması bu fiille ifade edilir.

Bu bilgiyle ayete tekrar bakalım. Ayette göklerle yerin ratk durumunda olduğu bir durumdan bahsedilmektedir. Ardından bu ikisi fatk fiili ile ayrılmışlardır. Yani biri diğerini yararak dışarı çıkmıştır. Gerçekten de Big Bang’in ilk anını hatırladığımızda, kozmik yumurta denilen noktanın evrenin tüm maddesini içerdiğini görürüz. Yani her şey, bir başka deyişle tüm “gökler ve yer” bu noktanın içinde, ratk halindedirler. Ardından bu kozmik yumurta şiddetle patlamış, bu yolla maddeler fatk olmuş, yani dışarı çıkarak tüm evreni oluşturmuşlardır.
Kuran’da bildirilen bir başka gerçek ise, bilim tarafından ancak 1920’lerin sonunda fark edilen evrenin genişlemesi gerçeğidir. Hubble’ın, yıldızların ışık tayflarının kızıla kaymasını fark etmesiyle ilk kez ortaya çıkan bu gerçek, Kuran’da şöyle bildirilir:

Biz göğü ‘büyük bir kudretle’ bina ettik ve şüphesiz Biz, (onu) genişleticiyiz. (Zariyat Suresi, 47)

Kısacası modern bilimin bulguları bir yandan materyalist dogmayı geçersiz kılarken, öte yandan da Kuran ayetleri ile haber verilen gerçekleri bir kez daha ortaya koymaktadır. Çünkü evren materyalistlerin sandığının aksine, maddenin içindeki birtakım tesadüfler ile değil, Allah’ın yaratmasıyla var olmuştur ve Allah’tan gelen bilgi, kuşkusuz evrenin kökeni hakkındaki en doğru bilgidir.

EVREN’İ KİM YARATTI

“O, göklerin ve yerin yaratıcısıdır…” (Şura Suresi, 11)



EVRENİ YOKTAN KİM VAR ETTİ?
Big Bang‘in bu zaferi ile birlikte, materyalist dogmanın temeli olan “sonsuz evren” kavramı da tarihe karışmış oluyordu. Peki o zaman Big Bang‘den önce ne vardı ve “yok” olan evreni büyük bir  patlama ile “var” hale getiren güç neydi?
Elbette ki bu soru, Arthur Eddington gibi diğer materyalistlerin de hoşuna gitmeyen gerçeği, yani Yaratıcı’nın varlığını göstermektedir. Ünlü ateist felsefeci Anthony Flew, bu konuda şunları söyler:

İtiraflarda bulunmanın insan ruhuna iyi geldiğini söylerler. Ben de bir itirafta bulunacağım: Big Bang modeli, bir ateist açısından oldukça sıkıntı vericidir. Çünkü bilim, dini kaynaklar tarafından savunulan bir iddiayı ispat etmiştir: Evrenin bir başlangıcı olduğu iddiasını. Ben hala ateizme inanıyorum, ama bunu Big Bang karşısında savunmanın pek kolay ve rahat bir durum olmadığını itiraf etmeliyim.(1)

Kendisini ateist olmak için körü körüne şartlandırmayan pek çok bilimadamı ise, bugün evrenin yaratılışında sonsuz güç sahibi bir Yaratıcı’nın, yani   Allah’ın varlığını kabul etmiş durumdadır. Örneğin ünlü Amerikalı astrofizikçi Hugh Ross evrenin Yaratıcı’sının tüm boyutların üzerinde olduğunu şöyle açıklar:

Zaman, olayların meydana geldiği boyuttur. Eğer madde, patlamayla birlikte ortaya çıkmışsa, o zaman evreni meydana getiren nedenin evrendeki zaman ve mekandan tamamen bağımsız olması gerekir. Bu bize Yaratıcı’nın evrendeki tüm boyutların üzerinde olduğunu gösterir. Aynı zamanda Yaratıcı’nın bazılarının savunduğu gibi evrenin kendisi olmadığını ve evreni kapladığını, sadece evrenin içindeki bir güç olmadığını kanıtlar. (2)

Bu noktaya kadar incelediğimiz gibi, Big Bang‘in evrenin yoktan var edilişi anlamına geldiği, yani yaratılışı ispatladığı açıktır. Bu nedenle de materyalist felsefeyi benimsemiş olan astronom ve fizikçiler, bu gerçeğe karşı koyabilmek için bazı alternatif açıklamalar getirmeye çalışmışlardır. Bunlardan biri olan “sabit durum” teorisine önceki sayfalarda değinmiş ve bu teorinin aslında “evrenin yaratılması fikrinden felsefi olarak rahatsızlık duyan” birtakım bilim adamlarının umutsuz bir çabası olduğunu belirtmiştik.

Materyalistlerin getirmeye çalıştıkları diğer iki alternatif ise, Big Bang‘i kabul eden, ama Big Bang‘i yaratılış dışında yorumlamaya çalışan modellerdir. Bunların birincisi “açılır-kapanır evren modeli”, ikincisi ise “kuantum evren modeli”dir. Şimdi sırasıyla bu teorileri ve neden geçersiz olduklarını inceleyelim.
Açılır-kapanır evren modeli, Big Bang‘i evrenin başlangıcı olarak kabul etmeyi bir türlü hazmedemeyen astronomlar tarafından ortaya atılmıştır. Bu modelde, evrenin Big Bang‘den sonra tekrar kendi içine çökerek tek bir noktaya toplanacağı, sonra yeniden patlayıp açılacağı, tekrar kapanacağı ve bu döngünün sonsuza kadar devam edeceği öne sürülür. Yine bu modele göre Big Bang‘den önce de sonsuz kez evren patlayıp büzülmüştür. Yani iddiaya göre evren ve madde sonsuzdan beri vardır, ama belirli zaman aralıklarında patlamalar ve sonra içine çökmeler yaşanmaktadır. Şu an içinde yaşadığımız evren ise bu kısır döngünün içinde yer alan sonsuz sayıdaki evrenden bir tanesidir.
Bu modeli ortaya atanların yaptıkları şey, sadece oturup “Big Bang‘i nasıl sonsuz evren fikrine uyarlayabiliriz” şeklinde düşünmek ve bir senaryo yazmaktan başka bir şey değildir. Ama bu bilim dışı bir senaryodur, çünkü son 15-20 yılın araştırmaları, açılır-kapanır bir evren modelinin mümkün olmadığını ortaya koymuştur. Çünkü, evren kendi içine çökecek olsa bile, bilinen hiçbir fizik kanununun böyle bir Büyük Çökme’yi geri çevirmesi ve evreni yeni bir Büyük Patlama ile yeniden oluşturması mümkün değildir. (3)
Bu modeli geçersizliğe uğratan en önemli faktör ise, eğer gerçekten evren sürekli kapanıp-açılıyor olsa bile, bu çevrimin sonsuza kadar süremeyecek oluşudur. Çünkü hesaplamalar, çevrimsel evrenlerin birbirlerine entropi aktaracaklarını göstermektedir. Yani enerji her evrende biraz daha yararsız hale gelecek ve her yeni “açılan” evren biraz daha yavaş açılıp biraz daha geniş bir çapa sahip olacaktır. Bu ise zamanda geri gidildiğinde giderek daha küçük evrenler olmasını gerektirecek ve yine bir “ilk evren”de kilitlenecektir. Yani eğer sürekli kapanıp-açılan evrenler olsa bile, bunların ilk başta yine yokluktan var olmaları gerekecektir.
Kısacası “açılır-kapanır” sonsuz evren modeli, gerçekleşmesi fiziksel olarak imkansız bir fanteziden başka bir şey değildir.
Big Bang‘i yaratılış dışında açıklayabilmek için öne sürülmüş olan ikinci model ise, başta belirttiğimiz gibi “kuantum evren modeli”dir. Bu teoriyi savunanlar, kuantum (atom altı) fiziğinde yapılan bir gözleme dayanarak bir senaryo üretmişlerdir. Kuantum fiziğinde, atom altı parçacıkların, boşluk (vakum) içinde aniden oluştukları ve yok oldukları gözlemlenmektedir. Bu gözlemi, “madde kuantum düzeyinde yoktan var olabilmektedir, bu maddenin kendine ait bir özelliktir” diye yorumlayan bazı fizikçiler, evrenin yaratılışı sırasında maddenin yoktan var olmasını da “maddenin kendine ait bir özellik” olarak tanımlamaya ve doğa kanunlarının bir parçası gibi göstermeye çalışmaktadırlar. Bu kuantum modeli içinde, bizim yaşadığımız evren, çok daha dev bir evrenin bir atom altı parçacığı gibi yorumlanmaktadır.
Oysa kuantum fiziğine yapılan benzetme, kesinlikle ilgisizdir ve evrenin yaratılışını açıklamaktan uzaktır. Big Bang, Theism and Atheism (Büyük Patlama,  Tektanrıcılık ve Ateizm)  kitabının yazarı olan William Lane Craig, bu konuyu şöyle açıklar:
İçinde parçacıkların dalgalandığı (bir belirip bir yok olduğu) mekanik kuantum vakumu, aslında gerçek bir “vakum”, yani “yokluk” kavramından çok uzaktır. Bir kuantum modelinde sürekli olarak oluşup yok olan parçacıklar, var oldukları kısa süre için etraflarında bulunan enerjiden çalarlar. Bu “yokluk” değildir ve dolayısıyla madde parçacıkları da yoktan var hale gelmemektedirler.(4)

Yani kuantum fiziğinde de aslında madde “yoktan var” hale gelmemektedir. Sadece ortamda var olan enerji, ani bir biçimde maddeye dönüşmekte, sonra bu madde dağılarak tekrar enerji şeklini almaktadır. Kısaca, “kendiliğinden yoktan var olma” gibi bir durum söz konusu değildir.

Ancak, bütün bilim dallarında olduğu gibi fizik alanında da, ateist bilim adamları çeşitli kritik noktaları ve detayları gözardı ederek, gerçekleri materyalist bakış açısına göre saptırmaktan çekinmemektedirler. Çünkü onlar için materyalizmin, dolayısıyla ateizmin ayakta tutulması bilimsel gerçeklerin ortaya çıkartılmasından ve açıklanmasından çok daha hayati bir önem taşır.
Üstte anlattığımız gerçeğin anlaşılması, kuantum evren modelinin çoğu bilimadamı tarafından reddedilmesine yol açmıştır; ünlü fizikçi C. J. Isham’ın ifadesiyle “teorinin önüne çıkan ölümcül zorluklar nedeniyle, kuantum evren modeli yaygın kabul görmemiştir”. (5)
Öyle ki bu model, bugün onu ilk kez ortaya atan R. Brout ve Ph. Spindel gibi fizikçiler tarafından bile terk edilmiş durumdadır.

Stephen Hawking de, Big Bang’e yaratılış dışında bir açıklama getirmeye çabalayan diğer materyalist bilim adamları gibi, hayali birtakım kavramlara dayanmakta ve çelişkiler sergilemektedir.
Big Bang öncesinde zaman olmadığı gerçeği karşısında ise, “hayali zaman” gibi birtakım kavramlar türetmiştir. Hawking’e göre Big Bang‘in 10-43 saniyesine kadar sadece “hayali zaman” vardır ve gerçek zaman bu andan sonra ortaya çıkmıştır.
Hawking’in umudu, bu “hayali zaman” kavramı ile Big Bang‘den önce sadece “zamansızlık” olduğu gerçeğini reddedebilmektir. Kuantum modelinin son yıllarda ün kazanmış bir versiyonu ise, dünyaca ünlü fizikçi Stephen Hawking’den gelmektedir. Hawking, Zamanın Kısa Tarihi  adlı kitabıyla ilgi toplayan modelinde, Big Bang‘in “yokluktan var olma” anlamına gelmediğini iddia etmektedir.


Oysa “hayali zaman”, “bir odadaki hayali insanların sayısı” ya da “bir yoldaki hayali arabaların toplamı” gibi gerçekte sıfıra, yokluğa karşılık gelen bir kavramdır. Hawking bununla sadece bir kelime oyunu yapmaktadır. Hayali zamanla kurduğu matematiksel denklemlerin doğru olduğunu öne sürmektedir, ama bunun hiçbir manası yoktur. Gerçekte var olmayan şeylerin matematikte doğru gibi gösterilebilmesinin mümkün olduğunu, ünlü matematikçi Sir Herbet Dingle şöyle açıklar:

Matematiğin lisanı içinde, biz doğrular kadar yalanlar da söyleyebiliriz. Ve matematiğin sınırları içinde, bunların birini diğerinden ayırma şansı yoktur. Bu ayrımı ancak deneyle ya da matematik dışında kalan bir akıl yürütme ile yapabiliriz; matematiksel çözüm ile onun fiziksel karşılığı arasındaki muhtemel ilişkiyi inceleyerek (6)
Kısaca, matematikte soyut, teorik olarak varılan bir sonuç, bunun gerçek bir karşılığının olmasını gerektirmez. İşte Hawking matematiğin bu soyut özelliğini kullanmakta ve hiçbir gerçekliğe karşılık gelmeyen varsayımlar üretmektedir. Peki acaba bu çabasının nedeni ne olabilir? Cevabı kendi sözlerinde bulmak mümkündür. Hawking, Big Bang‘e alternatif olarak öne sürülen evren modellerinin çoğunlukla Big Bang‘in “İlahi yaratılışı çağrıştırması nedeniyle” ortaya atıldığını kabul etmektedir.(7)

Tüm bunlar göstermektedir ki, Big Bang‘e alternatif olarak öne sürülen; sabit durum teorisi, açılır-kapanır evren modeli, kuantum evren modelleri ve Hawking modeli gibi arayışlar, gerçekte sadece materyalistlerin felsefi ön yargılarından kaynaklanmaktadır. Bilimsel bulgular açıkça Big Bang‘in doğru olduğunu ve “yokluktan var olma” anlamına geldiğini göstermektedir. Ve evrenin yoktan var edilmiş olması, Allah tarafından yaratılmış olduğunun kesin göstergesidir, ancak materyalistler bunu kabul edemezler.

Big Bang‘e yönelik bu materyalist tepkinin bir örneği, materyalist bilim dergilerinin en ünlülerinden biri olan Nature’ın editörü John Maddox’un 1989 yılında yazdığı bir makalede ifade edilmiştir. Maddox, “Kahrolsun Big Bang” (Down with the Big Bang) başlığıyla yazdığı makalede “Big Bang‘in felsefi olarak kabul edilemez olduğunu” çünkü “Big Bang ile birlikte teologların yaratılış fikrine güçlü bir destek bulduklarını” belirtmiş ve “Big Bang önümüzdeki on yılı çıkaramayacak” kehanetinde bulunmuştur.(8)
Oysa Maddox’un bu ümit dolu beklentisine rağmen, Big Bang o günden bu yana geçen 10 yıl içinde çok daha güçlenmiş, evrenin yaratılışını ispatlayan daha pek çok bulgu elde edilmiştir.
Bazı materyalistler ise bu konuda biraz daha “sağduyulu” davranmaktadırlar. Örneğin İngiliz materyalist fizikçi H. P. Lipson, yaratılışın bilimsel bir gerçek olduğunu “istemeden de olsa” şöyle kabul eder:

Bence, bu noktadan daha da ileri gitmek ve tek kabul edilebilir açıklamanın yaratılış olduğunu onaylamak zorundayız. Bunun ben dahil çoğu fizikçi için son derece itici olduğunun farkındayım, ama eğer deneysel kanıtlar bir teoriyi destekliyorsa, bu teoriyi sırf hoşumuza gitmediği için reddetmemeliyiz(9)

Sonuçta modern bilimin ulaştığı gerçek şudur: Madde ve zaman, her ikisinden de bağımsız olan, sonsuz güç sahibi bir Yaratıcı tarafından var edilmiştir. İçinde yaşadığımız evreni var eden, sonsuz güç, bilgi ve akıl sahibi olan Allah’tır.
 
Dipnotlar
1 Henry Margenau, Roy Abraham Vargesse. Cosmos, Bios, Theos. La Salle IL: Open Court Publishing, 1992, s. 241
2 Hugh Ross, The Creator and the Cosmos: How Greatest Scientific Discoveries of The Century Reveal God, Colorado: NavPress,  revised edition, 1995, s. 76
3 William Lane Craig, Cosmos and Creator, Origins & Design, Spring 1996, vol. 17, s. 19
4 William Lane Craig, Cosmos and Creator, Origins & Design, Spring 1996, vol. 17, s. 19
5William Lane Craig, Cosmos and Creator, Origins & Design, Spring 1996, vol. 17, s. 19
6 Christopher Isham, “Space, Time and Quantum Cosmology”, paper presented at the conference “God,  Time and Modern Physics”, March 1990, Origins & Design, Spring 1996, vol. 17, s. 27
7. Herbert Dingle, Science at the Crossroads, London: Martin Brian & O’Keefe, 1972, s. 31-32
8. John Maddox, “Down with the Big Bang“, Nature, vol. 340, 1989, s. 378)
9. H. P. Lipson, “A Physicist Looks at Evolution”, Physics Bulletin, vol. 138, 1980, s. 138)

BİNG BANG’IN ZAFERİ

Big Bang teorisi, kendisini destekleyen delillerin gücü nedeniyle, kısa sürede bilim dünyasında kabul görmeye başladı. Ancak materyalist felsefeye ve bu felsefenin temelindeki “sonsuz evren” fikrine bağlı kalmaya kararlı olan astronomlar, Big Bang’e karşı direnmeye ve sonsuz evren fikrini ayakta tutmaya çalıştılar. Bu çabanın nedeni, önde gelen materyalist fizikçilerden Arthur Eddington’ın “felsefi olarak doğanın şu anki düzeninin birdenbire başlamış olduğu düşüncesi bana itici gelmektedir” sözünden anlaşılıyordu. (1)

Big Bang teorisinden rahatsız olanların başında dünyaca ünlü İngiliz astronom Sir Fred Hoyle geliyordu. Hoyle, bu yüzyılın ortalarında “steady-state” (sabit durum) adında, 19. yüzyıldaki sonsuz evren fikrinin bir devamı olan yeni bir evren modeli ortaya attı. Hoyle evrenin genişlediğini kabul etmekle birlikte, evrenin boyut ve zaman açısından sonsuz olduğunu iddia ediyordu. Bu modele göre, evren genişledikçe madde, gerektiği miktarda, birdenbire, kendi kendine var olmaya başlıyordu. Tek görünür amacı materyalist felsefenin temeli olan “sonsuzdan beri var olan madde” dogmasını desteklemek olan bu teori, evrenin başlangıcı olduğunu savunan Big Bang kuramıyla taban tabana zıttı.
Sabit durum teorisini savunanlar uzunca bir süre Big Bang’e karşı direndiler. Ama bilim aleyhlerine işliyordu.
1948 yılında George Gamov, Georges Lemaitre’in hesaplamalarını geliştirdi ve Big Bang’e bağlı olarak yeni bir tez ortaya sürdü. Buna göre evrenin büyük patlama ile oluşması durumunda, evrende bu patlamadan arta kalan belirli oranda bir radyasyonun olması gerekiyordu. Üstelik bu radyasyon evrenin her yanında eşit olmalıydı.
 
Ünlü astronom Sir Arthur Eddington, “evrenin birdenbire başladığı düşüncesi felsefi olarak itici” sözüyle, materyalislerin Big Bang’den duydukları rahatsızlığı ifade ediyordu. Penzias ve Wilson’ın keşfettiği Kozmik Fon Radyasyonu, Big Bang’in kesin bir delili olarak bilim tarihine geçti.


“Olması gereken” bu kanıt çok geçmeden bulundu. 1965 yılında Arno Penzias ve Robert Wilson adlı iki araştırmacı bu dalgaları bir rastlantı sonucunda  keşfettiler. “Kozmik Fon Radyasyonu” adı verilen bu radyasyon uzayın belli bir tarafından gelen radyasyondan farklıydı. Olağanüstü bir eşyönlülük sergiliyordu. Başka bir ifade ile yerel kökenli değildi, yani belirli bir kaynağı yoktu, evrenin tümüne dağılmış bir radyasyondu. Böylece uzun süredir evrenin her yerinden eşit ölçüde alınan ısı dalgasının, Big Bang’in ilk dönemlerinden kalma olduğu ortaya çıktı. Üstelik bu rakam bilimadamlarının önceden öngördükleri rakama çok yakındı. Penzias ve Wilson, Big Bang’in bu ispatını deneysel olarak ilk gösteren kişiler oldukları için Nobel Ödülü kazandılar.

1989 yılına gelindiğinde ise, George Smoot ve onun Nasa Ekibi, Kozmik Geriplan Işıma Kaşifi Uydusu’nu (COBE) uzaya gönderdiler. Bu gelişmiş uyduya yerleştirilen hassas tarayıcıların, Penzias ve Wilson’ın ölçümlerini doğrulaması yalnızca sekiz dakika sürdü. Sonuçlar, tarayıcıların kesinlikle evrenin başlangıcındaki büyük patlamanın sıcak, yoğun konumunun kalıntılarını gösterdiğini kanıtladı. Çoğu bilimadamı COBE’nin başarısını Big Bang’in olağanüstü bir şekilde onaylanması olarak yorumladı.
Big Bang’in bir diğer önemli delili ise, uzaydaki hidrojen ve helyum gazlarının miktarı oldu. Günümüzde yapılan ölçümlerde anlaşıldı ki, evrendeki hidrojen-helyum gazlarının oranı, Big Bang’den arta kalan hidrojen-helyum oranının teorik hesaplanmasıyla uyuşuyordu. Eğer evren, bir başlangıcı olmadan,  sonsuzdan geliyor olsaydı, evrendeki hidrojen tamamen yanarak helyuma dönüşmüş olurdu.
Tüm bunlarla birlikte Big Bang bilim dünyasında kesin bir kabul gördü. Scientific American dergisinin Ekim 1994 sayısındaki bir makaleye göre, evren sürekli, düzenli olarak genişliyordu ve Big Bang modeli yüzyılımızın kabul görmüş tek modeliydi.
Fred Hoyle ile birlikte uzun yıllar sabit durum teorisini savunan Dennis Sciama, ardı ardına gelen ve Big Bang’i ispatlayan tüm bu deliller karşısında içine düştükleri durumu şöyle anlatır:
Sabit durum teorisini savunanlarla onu test eden ve bence onu çürütmeyi uman gözlemciler arasında, bir dönem çok sert çekişme vardı. Bu dönem içinde ben de bir rol üstlenmiştim. Çünkü gerçekliğine inandığım için değil, gerçek olmasını istediğim için ‘sabit durum’ teorisini savunuyordum. Teorinin geçersizliğini savunan kanıtlar ortaya çıkmaya başladıkça Fred Hoyle bu kanıtları karşılamada lider rol üstlenmişti. Ben de yanında yer almış, bu düşmanca kanıtlara nasıl cevap verilebileceği konusunda fikir yürütüyordum. Ama kanıtlar biriktikçe artık oyunun bittiği ve sabit durum teorisinin bir kenara bırakılması gerçeği ortaya çıkıyordu.(2)
Dipnotlar
1.S. Jaki, Cosmos and Creator, Regnery Gateway, Chicago, 1980, s. 54
2
Stephen Hawking, Evreni Kucaklayan Karınca, Alkım Kitapçılık ve Yayıncılık, 1993, s. 62-63
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.