Dua





İnsanlığa rahmet olarak gönderilen bütün Peygamberler ve Hak dostları; darlıkta ve bollukta, ızdırapta ve sürurda, gönüllerini dâimâ Hak Teâlâ’ya döndür­müşler ve bir niyaz iklîminde yaşamışlardır. Onlar, her hâlükârda Rabb’e yakarış hâlinde olmanın lüzûmunu, hâl ve davranışlarıyla tâlim eden ebediyyet rehberleri­dir.

Allâh’a sığınmak, bir yaratılış kânunu ve kulluk muktezâsıdır. Yerde ve göklerde ne varsa, ilâhî takdîre râm olmuş bir hâlde, O sonsuz kudret sâhibini lisân-ı hâl ile zikretmekte ve O’na yalvarışta bulunmaktadır. Gerçek bir dînî terbiye de, duâ hâlini mü’minin rûhunda sürekli kılmayı hedefler. Zîrâ duâ, kalbde Allâh’a açılan en yüce kapının anahtarıdır.

Duâ tekrarlandıkça derûnî duyuşlar olarak mü’minin rûhuna nakşo­lur, şah­siyete karışıp onun bir husûsiyeti hâline gelir. Bu sebepledir ki yüksek rûhlar, devamlı duâ hâlinde yaşarlar. Zîrâ onların kalpleri, duâya sarılma­nın ehemmiye­tine dâir şu âyet-i kerîmedeki ilâhî îkâz ile ürperiş hâ­linde­dir:

Cenâb-ı Hak buyurur:

“(Rasûlüm!) De ki: Sizin kulluk, duâ ve yalvarmanız olmasa, Rabbim size ne diye değer versin!? (Ne kıymetiniz var!?)” (el-Furkan, 77)

İşte bir mü’minin rûhunda, Rabbe duâ ile yakarış duygularının dâimî hâle gelmesi, Allâh ile kul arasında mânevî bir bağ tesis eder. Vecd hâlindeki duâlar ise, gönlün ilâhî rahmetle kucaklaşma anlarıdır.

Duâda dilenilen, ilâhî rahmet ve merhamettir. Bu itibarla duâda yürekler­den ilâhî dergâha yükselecek ilk ifâde; âsîlik, günâhkârlık, zayıflık ve acziyetin îtirâfı olmalıdır. Duâ, sonsuz kudret sâhibi Cenâb-ı Hakk’a, acziyetimizi müdrik bir şekilde yönelerek, O’nun huzûrunda teslîmiyet ve sükûnetle boyun eğmemiz­dir. Gerçekten, duâlara acziyet ve kusûrunu îtiraf ile başlamak, merhamet-i ilâhiy­yeyi dâvette ve dolayısıyla duânın makbûl olmasında, büyük bir tesiri hâizdir. Nitekim Âdem ve Yûnus -aleyhimesselâm- âyet-i kerîmelerde bildirildiği üzere, duâlarında Cenâb-ı Hakk’a şöyle ilticâ etmişlerdir:

“(Âdem ile eşi) dediler ki: Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz.” (el-Araf, 23)

“Zünnûn’u da (Yunus’u da zikret). O öfkeli bir hâlde geçip gitmiş, bizim kendisini asla sıkıştırmayacağımızı zannetmişti. Nihayet karanlıklar içinde: Senden başka hiçbir ilâh yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zâlimlerden oldum!’ diye niyâz etti.” (el-Enbiyâ, 87)

Cihangir Sultan I. Murad Hân’ın Kosova önlerindeki şu duâsı, acziyeti­ni îtiraf ile yapılan duânın berekâtına ne muhteşem bir örnektir:

“Yâ İlâhî! Mülk de, bu kul da Sen’indir. Ben âciz bir kulum. Benim niye­timi ve sırlarımı en iyi Sen bilirsin ki, mal ve mülk maksadım değildir. Yalnız Sen’in rızânı isterim…

Yâ İlâhî! Bu mü’min askerleri küffâr elinde mağlûb edip helâk eyleme!.. Onlara öyle bir zafer lutfet ki, bütün müslümanlar bayram etsin! Dilersen o bayram gününde şu Murad kulun yolunda kurbân olsun!..”

Nitekim bu samîmî duânın ardından o âna kadar ortalığı birbirine katmakta olan fırtına dinmiş, iki üç kat daha kalabalık bir orduya karşı, sekiz saat süren kanlı bir savaşın ardından nihâyet zafer müyesser olmuştur.

Sultan Murad Han, harp sonrası gâzileri ziyâret edip ihtiyaçlarıyla ilgile­nirken, yaralı bir sırp askeri tarafından sinsice hançerlenerek şehâdet şerbetini içmiş, böylece duâsı kâmilen kabûl olmuştur.

* * * * *

Yüksek rûhların lisânı ve sözlerin en güzeli olan samîmî duâlar, nûrdan ve sevdâ­dan doğar. Ümitsize hayat verir, kırık kalbleri tesellî eder. İhlâs, samîmiyet ve gözyaşlarıyla yapılan duâlar, ilâhî rahmetin zuhûruna bir dâvettir. Duâda kalbe huzur bahşeden, Rabb’e teslîmiyet sırrı gizlidir.


Bizlere duâyı yaşayışıyla en güzel tâlim eden, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’dir. O, gözyaşları içinde ve ayakları şişinceye kadar kıldığı namazlara ilâveten yaptığı duâlarda sık sık:

“Allâh’ım! Sen’in gazabından rızâna, azâbından afvına ve Sen’den yine Sana sığınırım! Sen’i lâyık olduğun şekilde medh ü senâdan âcizim! Sen kendini nasıl medh ü senâ etmişsen öylesin!” (Müslim, Salât, 222) diyerek, acziyet duyguları içinde Cenâb-ı Hakk’a ilticâ ederdi. Ayrıca duânın ehemmiyeti­ni şöyle ifâde buyururlardı:

“Duâ, ibâdettir. İbâdetin iliği ve özüdür. Allâh katında O’na duâ etmekten daha kıymetli bir şey olamaz. Allâh, kendisinden bir şey istemeyeni (duâ etmeyi kendisine yediremeyeni) azâba uğratır. Sıkıntı ve darlık zamanında duâsının kabûl olmasını isteyen kimse, bolluk ve rahatlık zamanında da duâyı bol yapsın. Rabbiniz Hayy ü Kerîm’dir; bir kul elini açınca onu boş bırakmaz. Kime ki duâ kapıları açılmıştır, ona hikmet kapıları açılmış demektir. Duâ, rahmet kapılarının anahtarı, mü’minin silâhı, dînin direği, göklerin ve yeryüzünün nûrudur.” (Rûdânî, Cemu’l-Fevâid, 9219-20-21-22-25)

İnsanoğluna zulmeden, zayıfı hor görüp ezen ve gâfilâne bir hayat süren­lerden ziyâde; ümitsizlik içinde inleyen bir yetimin yüzünü güldürebilen ve dertli insanlara hu­zur bahşedenlerin ettiği duâların makbûl ol­duğu bir ger­çektir. Hakî­ka­ten, kendisini günahsız gören mütekebbirlerin duâları değil, gü­nah­larının afvı için göz­lerinden gönüllerine durmadan yaş akıtan Hak âşıklarının duâları, kabûle şâ­yândır.

Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh- da duânın kabûlünü temin sadedinde şöyle buyu­rur:

“Nedâmet ateşiyle dolu bir gönülle ve nemli gözlerle duâ ve tevbe et! Zîrâ çiçekler, güneşli ve ıslak yerlerde açar!”

Dolayısıyla duânın kabûlü için talebin sırf lafzen ifâde edilmesi kâfî gel­mez. Duâları, “havf ve recâ” yâni korku ile ümid arasında yapmaya gayret etmeli­dir. Kalb, duânın yüklendiği mânâya âid arzularla titremelidir. Aynı zamanda duâ bir günâhın afvedilmesi istikâmetinde ise, o günahın bir daha işlenmemesi husû­sunda kat’î bir azim ve kararlılıkla talep edilmelidir.


Rivâyet edilir ki Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-, düşkünlük içinde duâ eden bir adama rastladı ve onun zâhirî hâline bakarak duâsının kabûl olmasını gönülden arzu etti. O sırada Allâh Teâlâ’dan Mûsâ -aleyhisselâm-‘a şöyle bir vahiy geldi:

“Ben o kuluma senden daha çok merhametliyim. O, diliyle bana duâ ediyor; fakat kalbi, sâhip olduğu koyun sürüsündedir.”

Mûsâ -aleyhisselâm- bu durumu bildirince, adam derhal kendini toparladı ve hâlis bir gönülle Allâh Teâlâ’ya yöneldi.

Diğer taraftan bir din kardeşinin gıyâbında yapılan duâ da sür’atle müste­câb olur. Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“Bir mü’minin diğer bir mü’mine gıyâbında duâsından daha çabuk kabûl edilen hiçbir duâ yoktur.” (Tirmizî, Birr, 50) buyurmuştur.

İnsanlar duâsı kabûl olacağı zannını taşıdıkları kimselerden duâ talebinde bulunurlar. Halbuki duânın kabûlünü temin eden asıl sebep, ihlâs ve samîmiyettir. Bu de­mektir ki, bir günahkârın dahî, mü’min kardeşi için samîmî olarak yürekten yapa­cağı bir duâ, Allâh katındaki mevkii kendisinden üstün zannedilen bir başka­sının gönülsüz duâsından daha hayırlıdır.

Nitekim Hazret-i Mevlânâ’nın, bir şefkat ve merhamet okyanusu olan sînesinden yükselen şu feryad pek mânidardır:

“Ey Rabbim! Eğer Sen’in merhametini yalnız sâlihlerin ümîd etmesi gere­kiyorsa, mücrimler kime gidip sığınsınlar?..”

“Ey yüce Allâh’ım! Eğer sen, yalnız has kullarını kabûl ediyorsan, müc­rimler kime gidip yakarsınlar?..”

* * * * *

Gerçekten bir kul, günahkâr bile olsa, bu hâl, Cenâb-ı Hakk’ın onu terk etmiş olduğu mânâsına gelmez. Bu sebeple bir şahsın, kimin duâsı hürmetine mu­râdına nâil olacağını, yalnız Allâhu Teâlâ bilir. Bu sebeple, kim olursa olsun, Allâh’ın kulların­dan birinin kalbî duâlarını alabilmekteki değeri idrâk etmelidir.Birgün Mâruf-i Kerhî Hazretleri, çarşıda bir sakaya rastlar. Sa­ka:“-Allâh rızâsı için benim suyumdan içiniz.” diye seslenir.Mâruf-i Kerhî Hazretleri, “Allâh rızâsı için” diyen sakanın bu duasını almak niyetiyle nâfile oruçlu olduğu hâlde o sudan alır ve içer.Mâruf-i Kerhî vefât ettikten sonra evliyâdan bir zât, onu rüyâsında güzel bir mevkîde görür:


“-Cenâb-ı Hak hangi amelin sebebiyle sana bu ikramda bulundu?” diye so­rar. O da:

“-Sakanın Allâh rızâsını taleb ederek ettiği duâ ile.” der.

Mazlum ve gönlü kırık mü’min­lerin duâsını almak kadar, onların bed-duâ­larından sakınmak da aynı derecede mühim bir mes’eledir.

Nitekim Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubad, şehrin kalesini tamamladı­ğında, Hazret-i Mevlânâ’nın babası Bahâeddin Veled’den teberrüken kaleyi gör­mesini ve kale hakkındaki fikrini beyân etmesini ricâ eder. Bahâeddin Veled Haz­retleri, gidip yapılanları görür ve şöyle der:

“Kaleniz, sel felâketlerini, düşman akınlarını önlemek için fevkalâde güzel ve kuvvetli görünüyor. Lâkin sen, idâren altındaki mazlumların, ezilen insanların bed-duâ oklarına karşı hangi tedbiri aldın? Çünkü onların bed-duâ okları, yalnız senin kalen gibi bir kaleyi değil, yüzbinlerce kale burcunu deler geçer ve dünyayı harâbeye çevirir.

En iyisi sen, adalet ve iyilikten kale burçları yap ve sâlihlerden, hayırlı duâ askerleri teşkîl etmeye gayret et. Böylesi senin için surlardan daha emindir. Zira halkın ve dünyanın güven ve huzuru o duâ askerleriyle sağlanır.”

Hakîkaten, mü’minlerin her türlü nâiliyyet, muvaffakıyyet ve zaferleri, gösterilen gayret ve çabaların yanısıra, ihlâslı duâların da bir berekâtıdır.

Yaşayıp hissedebildiği­miz nispette bizler için ebedî saâdet rehberi olan Kur’­ân-ı Kerîm, duânın en büyük tâlimlerini ihtivâ eder. Yüce Rabbimiz duâ husûsundaki âyetlerden birkaçında şöyle buyurur:

“De ki: Ne dersiniz; size Allâh’ın azâbı gelse veya o kıyâmet gelip çatı­verse, Allâh’tan başkasına mı yalvarırsınız? Doğru sözlü iseniz (söyleyin ba­kalım)! Bilakis yalnız Allâh’a yalvarırsınız. O da (kaldırılması için) kendisi­ne yalvardığınız belâyı dilerse kaldırır ve siz ortak koştuğunuz şeyleri unu­tursunuz.” (el-En’am, 40-41)

“Rabbinize yalvara yakara ve gizlice duâ edin. Bilesiniz ki O, haddi aşanları sevmez.” (el-A’raf, 55)

Âhiretimizi kurtarabilmenin yegâne sermâyesi olan şu fânî dünyâ hayâtın­da hatırdan çıkarmamamız gereken en mühim duâlardan biri de hüsn-i hâtime ile ölebilmeyi dilemektir. Âyet-i kerîmede Rabbimiz:

“Ey îmân edenler! Allâh’tan, O’na lâyık bir takvâ ile korkun ve ancak müslüman olarak can verin!..” (Âl-i İmrân, 102) buyurmaktadır.

Her mü’minin, bir ömür boyunca gösterdiği gayretler, son nefesi güzelce verebilme saâdetine kavuşmak içindir. Zîrâ, peygamberlerin dışında kimse temi­nat altında değildir. Evliyâullâh bile dâimâ son nefes endişesi taşımışlardır. Nite­kim İmâm Süfyân-ı Sevrî, hocasının sû-i hâtime ile gidişini müşâhede etmiş ve hüznün­den genç yaşta beli bükülmüştür.

Her ne kadar kimin ne hâl üzere öleceği meçhûl ise de, umûmiyetle her insanın yaşadığı hâl üzere öldüğü bir gerçektir. Bu sebeple son nefesimizi îmân ile verebilmek için sırât-ı müstakîm üzere bulunup dâimâ Cenâb-ı Hakk’a duâ ve istiğfâr hâlinde yaşamamız îcâb eder. Âyet-i kerîmede bildirildiği üzere Yûsuf -aleyhisselâm- şöyle duâ ederdi:

“(Allâh’ım!) Canımı müslüman olarak al ve beni sâlih kullarının arası­na ilhâk eyle!..” (Yûsuf, 101)

Allâh Teâlâ’nın akl-ı selîm sâhipleri diye övdüğü sâlih kullarının duâsı ise yine Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle bildirilmektedir:

“Ey Rabbimiz! Artık bizim günahlarımızı bağışla! Rûhumuzu sâlih­lerle birlikte al!” (Âl-i İmrân, 193)

Mûsâ -aleyhisselâm-‘ın mûcizesi karşısında henüz yeni îmâna ermiş sihir­bazların Firavunun işkence ile ölüm tehditlerine aldırış etmeyip, Cenâb-ı Hakk’a o canhıraş niyazlarında, zulümden kurtulmayı değil de, bir îmân zaafına uğramadan müslüman olarak canlarını teslîm edebilmeyi dilemeleri, bizler için ne büyük bir îkaz ve ibrettir.

Nitekim bu yüksek îmân celâdeti, âyet-i kerîmelerde şöyle beyân buyurul­maktadır:

“Dediler ki: “Seni, bize gelen açık açık mûcizelere ve bizi yaratana tercih edemeyiz. Öyle ise yapacağını yap! Sen, ancak bu dünya hayatında hükmünü geçirebilirsin.” (Tâhâ, 72)

“Onlar: Biz zaten Rabbimize döneceğiz. Sen sadece Rabbimizin âyet­leri bize geldiğinde onlara inandığımız için bizden intikam alıyorsun. Ey Rabbimiz! Bize bol bol sabır ver ve müslüman olarak canımızı al dediler.” (el-Araf, 125-126)

Duâlarda ilâhî lutfa kavuşacak olan, sâdece gür sesle ve bir gösteri edâ­sıyla söylenen, riyâkârâne, yapmacık ve kalbin iştirâk etmediği parlak cümleler, ciğerleri yırtarcasına bağır­malar ve nümâyişli sözler değildir. Şâyet böyle olsaydı, bü­tün bunların zıddına, iniltiden öteye sesi çıkmayan, ciğerinden kan çekerek kan­lı gözyaşlarıyla yakaran muzdarip bir hastanın veya kendi nefesine sözü geçmeye­cek derecede zayıf gariplerin duâlarının kabul görmemesi gerekirdi. Böyle bir dü­şünceye sâhib olmaksa, gönül ve hâl lisânını bilmemek ve âdetâ yok farzetmek­tir.

Duâda bu gibi taşkınlıklarda bulunmak, aslında duânın özünü, rûhâniyetini ve kudsiyyetini zaafa uğratır. Hazret-i Peygamber -sallâl­lâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, böyle duâ edenler hakkında:

“Bir zümre gelip, duâlarda haddi aşacaklardır.” buyurarak bu hâle düş­mekten îkâz etmişlerdir.

Yine bir hadîs-i şerîfte şöyle buyurulur:

“Siz bir sağıra duâ etmiyorsunuz. İşitici ve size pek yakın bir Allâh’a niyâz ediyorsunuz.” (Buhârî, Cihad, 131)

Cenâb-ı Hak samîmî duâları reddetmez. Lâkin bütün samîmiyetine rağ­men, ka­der-i mutlaka muvâfık düşmeyen bâzı taleplere de icâbet buyurmaz. Bun­dan dolayı duâ eden, hiçbir zaman bezginlik göstermeyip duâya devâm etmelidir. Zîrâ böyle hâl­lerde duânın karşılığı âhiret âlemine havâle edilmiş demektir.

Duânın vecdine dalan bir kalb, en yüce kapıya ilticâ etmiş bulunduğunun idrâkinde olmalıdır. Duâ kapısın­da bir teveccüh ümîdiyle bekleyen gönüller, o rahmet eşiğinde bir ömür bile bek­lemekten usanmazlar. Zîrâ onların âleminde duâ ve gözyaşı ilâhî rahmetten neş’et ettiği için, mahzun gönüllere tesellî ve huzur bahşeden bir seâdet iksîri ve Hakk’ın sevdâsıyla yanık yüreklerin içtikçe ferah­ladığı tatlı bir kevser gibidir.

Unutmamalıyız ki, insan olmanın gerçek şeref ve haysiyetine günahları­mızdan afvolunarak ulaşabiliriz. Ölümle birlikte ebedî afvın sırrına ermek ve Hakk’ın son­suz lutuflarını tatmak isteyenler, öncelikle gönül bahçelerindeki gül­lerden vecd hâlindeki duâ ve niyazlar ile afv râyihası çıkarma gayreti içinde olmalıdırlar. Biz de niyaz ederiz ki sonsuz kudret ve merhamet sâhibi Rabbimiz bize acısın ve üzerimize afv lutuflarını yağdırsın.

Yâ Rabbî! Aşk, vecd ve samîmî gözyaşlarıyla ilâhî rahmet ve mağfire­tinden nasîb alabilmemizi lutfeyle! İlâhî rızâna nâiliyyet ümidiyle, yarattık­larına merhameti, gönüllerimizin tükenmez hazînesi eyle! İhlâslı kullarının feyizli duâları hürmetine, mübârek vatanımıza saâdet ve dirlik, milleti­mize hak ve hayırda birlik ihsân eyle! Âmîn!..

YA İLAHİ……………




Ya İlahi !…
En güzel sıfatlar bile seni nitelemeye yetmez..
Senin lütfunun nişanesidir bütün güzel sıfatlar…
En mükemmel vasıflar bile seni vasfetmeye yetmez…
Senin cemalinin gölgesidir bütün mükemmel vasıflar…
Sen her türlü tasavvurun ötesindesin…
Sen her türlü hayalin üzerindesin…
Sıfatlarına hayaller erişemez yüceliğine akıl sır ermez…
Senin lütfunla ulviyet kazanır âlemler…
Senin tenezzülünle mertebeler kazanır insan ….
Tüm Ümmeti Muhammed(sallallahu aleyhi ve sellem)’ e ;
Şeytanın eylemlerimizi süslemesine izin verme!
Şeytanın süslediği eylemlerimize izin verme!
Hz. Âdem’in tevbesini, Hz. Nuh’un direncini ver!
Hz. İbrahim’in imanını, Hz. İsmail’in teslimiyetini ver!
Hz Yakub’un dirayetini, Hz. Yusuf’un iffetini ver!
Hz. Musa’nın celadetini, Hz. Harun’un sadakatini ver!
Hz Davud’un sadasını, Hz. Süleyman’ın gayretini ver!
Hz. Zekeriyya’nın hizmetini, Hz. Yahya’nın şahadetini ver!
Hz. Meryem’in adanmışlığını, Hz. İsa’nın safiyetini ver!
Ve Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in muhabbetini ver Ya RAB!
Ey bizi yoktan var eden,cesedimize hayat üfleyen,bizi aşkına muhattap eyleyen,en sevgilisini bize elçi gönderen,bizi insanlıkla şereflendiren Ya İlahi !…
Şu ahir zamanda ümmet-i Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’e dirlik, beraberlik ver.
Ey Rabbim bizi nefsimizin ümidine bırakma. Ümmet-i Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’i nefsinin esiri olmaktan kurtar.
Senin yolunda hizmet eden herkese yardım et Allah’ım.
Bize imanla kabre girmeyi nasib eyle.
İslamiyet’in güzel günlerini bize göster Allah’ım. En azından bize İSLAM yolunda hizmet etmeyi nasib eyle Allah’ım.
Ashab-ı kiram’ın iman şuurunu kalplerimize ver Allah’ım.
Bize mü’min bir toplumda hayat verdiğin için sonsuz şükürler olsun Allah’ım.
Âmin diyen kullarının hayırlı dualarını kabul et Allah’ım.
Mülk, O’na âittir. Hamd, O’na mahsustur…
Ey Allah’ım!
Kabir azâbından, kalbin vesvesesinden, işlerin dağınıklığından sana sığınırız!
Ey Allah’ım!
Rüzgârların getirdiği âfetin şerrinden sana sığınırız!
Ey Allah’ım!
Gözümüzde bir nûr, kulağımızda bir nûr, kalbimizde bir nûr yarat!
Ey Allah’ım!
Yüreğimize genişlik ver, işimizi kolaylaştır!
Ey Allah’ım!
Kalbe vesvese veren şeytandan, işlerin karışıklığından, kabir fitnesinin şerrinden, gecenin getirdiği şeylerin şerrinden, gündüzün getirdiği şeylerin şerrinden, korkunç rüzgârların getirdiği âfetlerin şerrinden, zamanın nöbet nöbet gelen mihnet ve belâlarının şerrinden sana sığınırız!
Ey Allah’ım!
Sağlığın hastalığa çevrilmesinden, birden bire gelip çatacak azâbından ve bütün gazâbından sana sığınırız!
Ey Allah’ım!
Bizi hidâyetine ulaştır. Geçmişimizi ve geleceğimizi bağışla!
Ey başvurulacakların en hayırlısı!
Evvel-âhir bütün hamd ü senâlar, şükürler Âlemlerin Rabbi Cenâb-ı ALLAH’a, nihayetsiz salât ü selam da kâinatın medar-ı iftiharı (aleyhi efdalüssalevât ve ekmelüttahiyyât) Efendimiz in, ehl-i beytinin ve ashâb-ı güzîninin üzerine olsun!
Ya Rabbe l-âlemîn ve ya Ekrame l-ekramîn ve ya Erhamer r-râhimîn!
Affına sığınarak bir kez daha huzurunda içimizi dökmek, el açıp muradımızı dillendirmek istiyoruz:
ALLAH’ım!
Yüce nezdinden göndereceğin bürhanlarla bizi te yîd buyur..
Hakkı-hakîkati, selim ve sâlim aklı ve apaçık beyanı her zaman yol arkadaşlarımız eyle..
Ulu katındaki ulvî sırların perdesini bizim için de aralayıver..
Gözlerimizin nuru muhlis ve muhlas kullarına gösterdiğin güzellikleri bize de göster..
Rahmet hazinelerini bizim için de aç, aç ve bizi senden bırakma başkalarına muhtaç!
Ey bütün mülkün sahibi olan ve keremine hudut olmayan rahmeti engin Rabbimiz!
Yüce Zâtına yakınlıkla serfiraz kıldığın kulların için nezdinde tuttuğun lütuflarla biz aciz ve muhtaç kullarını da sevindir ve bizi mahrum ve ümitsizliğe yenilmiş bîçarelerden eyleme!
Ya Rab!
Mevhibe sağanaklarınla bizi de sırılsıklam hale getir..
Ulûhiyetinin ve rubûbiyetinin sırlarını bize de aç ve yüce katından göndereceğin inayet, sıyanet ve kilâetle bizi de teyyîd buyur…
Ne olur, ümitlerimizde bizi haybet ve hüsrana uğratma!
ALLAH´im…
Dertlere derman yalnız Sensin…
Derman ol derdimize…
Bize iki cihanda Sensizlik verme…
Mesken tut kalbimizi
Temizle Senden gayrisinden içimizi…
Marifetinle doldur gönüllerimizi…
Uyandır gaflet uykusundan bizi…
Yalnız dilimizi değil…
Kalbimizi de fikrimizi de Sende eyle…
Acı halimize, mağfiret eyle, affeyle…
Bak geldik kapına…
Yüzümüz olmasa da…
Halimiz perişan olsa da…
Geldik kapına…
Öyle bir Sultanın kapısı ki bu…
Gelen ne halde olsa da…
Geri çevrilmez asla…
Bizi Senin için eyle…
Sende eyle…
Ve Senin eyle ALLAH´im…
“Yâ Rabbî!
Bizim hâlimize bakarak muâmele etme. Kendi ikrâm ve ihsanına göre bize muamele eyle.
Yâ Rabbî!
Kerem ve lütfunla hidâyet ettiğin kalbi tekrar dalâlete, sapıklığa meylettirme.
Belaları bizden sarf eyle, çevir ve değiştir.
Ey affı çok olan, günahları örten Rabbim!
O günahlar dolayısı ile bizden intikam alma. Bize azab etme.
Yâ Rabbî!
Biz nefis ile şeytana köpek gibi tâbi olduksa da sen, azab arslanını bize saldırtma.
Ey Hayy, ebedî diri olan Rabbim!
Taleb ve duâ üzerine nasıl olur da kerem etmezsin. Sen kerem sâhibisin.
Ey mahlûkâtın, yaratıkların canlıların ihtiyâcını gideren Rabbim!
Sen varken hiç bir kimseyi hatırlamak ve ondan bir şey ummak lâyık değildir.
Yâ Rabbî!
Rûhumda bir ilim katresi var. İlâhî onu hevâ rüzgârıyla ten toprağından muhâfaza eyle.
Ey ihsânı çok olan Rabbim!
Cefa içinde geçip giden ömre merhamet et.
Ey affetmeyi seven Rabbim!
Bizi affeyle.
İsyân derdimize çâre eyle.
Ey yardım isteyenlerin yardımcısı!
Bizi hidâyete çıkar.
Yâ Rabbî!
Duâ ve yakarışlarımızda sana lâyık olmayan sözleri bilmeyerek söyleyip hatalarda bulunmuş isek, o kelimeleri sen
Islah et ve duamızı kabul buyur. Çünkü sözlerin hâkimi ve sultanı ancak sensin.
Ey âlemin yaratıcısı!
 Kasvetli, kararmış, katılaşmış adeta taş gibi olmuş olan kalbimizi mum gibi yumuşat, feryadımızı, ah u vahımızı, hoş
Eyle ki rahmetini celbetsin, çeksin.
Ya Rabbi !…
Tüm yakarışlarımızı katında makbul eyle….
Tüm Âmin diyenlerin kendilerini ve ailesini iki cihanda aziz ve bahtiyar eyle…
Yakarışlarımız sadece sanadır….
Bizleri katında affeyle Ya Erhamerrahimin !……
Ya Rabbenâ!
Münacâtımızın âhirinde peygamberler silsilesinin biricik kumandanı Hazreti Ahmed ü Mahmud u Muhammed Mustafa’ya, nezîh aile fertlerine, tertemiz, pırıl pırıl ashâb-ı güzînine bir kere daha salât ü selam ediyor, dualarımızı salih kullarının duaları gibi kabul etmeni diliyoruz!
Âmin! Âmin! Âmin!

MASALIN SONUNU DUYMADAN VAZGEÇMEYECEĞİM SENDEN….


MASALIN SONUNU DUYMADAN VAZGEÇMEYECEĞİM SENDEN….

Ne yazacağımı bilemeyerek başlıyorum yarım kalacak söze… kilit altında tuta tuta, artık çirkinleşmiş, yara bere içinde kalmış bir ruhla sesleniyorum sana hiç olmadığın yerden … yalnızlık kemiğime dayanıyor, canımı acıtıyor… Gözlerimi kapatıyorum… Ama görebildiğim sadece bir düş bahçesinin rengi kırmızıya çalan yemişleri… Olgun, dişlenmeye hazır ama kimsesizlikten çıldırmaya yüz tutmuş… Öylesine dolgunlar ki ve öylesine ağırlaşmış… Nefesimi tutmuş onları izliyorum. Çünkü nefes bile alsam düşecekler dallarından.. ve asla geriye dönülmeyecek bir yolculuk başlayacak içimde… Kaybettiklerimi kaybedeceklerimin bir işareti olarak görmekten vazgeçip saldıracağım dünyaya… Öylesine hızlı hareket edeceğim ki tüm geçmiş akıp gidecek parmak uçlarımdan. Bilinen tüm fizik kurallarına karşı duruş geliştirecek devrimim… Umursamadan, umursanmadan Uzakta; çok uzakta bir düşler ülkesinde yaşarmışsın. Sözcüklerle rengarenk ülkeler yaratırmışsın. Kimse göremezmiş seni. Sadece o duru sesini dinlerlermiş uzaktan. Kimseyi yanına yaklaştırmazmışsın. Ama hep anlatırmışsın. Kendi umutlarını düşsel tarlalarda çoğaltıp dağıtırmışsın umudu olmayanlara. Herkes severmiş seni ve minnet duyarmış. Sesini yastık altlarında saklayarak uykuya dalabilirlermiş ancak. Oysa uzakmışsın, hep daha uzak.. kendi iklimlerini sağaltamayacak kadar uzak… ve kimsesizliğin koynunda sessizlik biriktirirmişsin. Yanına yaklaşamazmış kimse… kimse… hiç kimse… ‘Uzun bir masal bu… Anlatırsam sayfalara sığmaz, saatlere, günlere, düşlere… kim nasıl tamamlamak isterse artık…Hangi mutluluk yakışır sonuna ya da hangi kalp kırıklığı? Henüz karar verebilmiş değilim… 
Henüz masalın sonunu dinlemiş değilim. Sana karıştığım zaman dinleyemezmişim masalın sonunu. 
Öyle dedi gece çiçekleri. Çünkü o zaman duyamazmışım onları. Kendimi bırakırsam göremezmiş onlar ışığımı. 

Gecede bulamazlarmış beni.. Çıldırmadan, sabretmesini bilerek sevmeliymişim seni. Yoksa ilk önce sen terk edermişsin beni. Ardından suskunlaşırmış gece çiçekleri… 
Masalın sonunu duymadan vazgeçmeyeceğim senden

DİLİYORUM Kİ ÇOK GEÇ OLMASIN


Diliyorum ki çok geç olmasın 
Kalbinin asudeliği ruhunla anlamlaşarak aksın 
Aşk için sorgulanmasın, mananın hakikatinde elbette anlamsın 
Lakin gönlün yalnızlık yaşamasın, hasretin hazanında yorgunluğa kanmasın 
 Ne korkunç gecelerin elindesin 
Hissiyatın prangalarındaki sancıların kederisin 
Dikilen gözlerin umudunda, tavan arasında, yastığın taş olunca 
Niçin yaratıldığını, aynalardan aksayan burukluğunu ve umudun huzurunu 
 Bir gün anlarsın hayal ufkunu 
Çare adına ötelediğin yutkunduğun bağnazlığını 
Sabrın baharını, zihnin hazanını, kelamın kanaatle anlamlaşanı 
Sevginin nasıl hasredildiğini, gözlerin perdelerinden boşlan katrelerin sesini 
 Her ne kadar içim elvermese de Kalbimde demlediğim elemin sergisini açacağım 
İbret adına ne varsa ruhuma anlatacağım, nefsimin tuğyanını 
Benliğimde ihsanla, dilimde ikramla, zihnimde anlamlaşan varlığımda haksın 
 Yar adına neyi zikretsem varsın 
Aşk yoksunuyum, sevmenin şerefindedir umudum 
Zamanın yolcusuyum, hamiyetin vurgunuyum hasreti yaşarım 
Salanın sesinde ürpertilere kanarım ne yastığımla ve ne de yatağımda kalırım 
 Sende bir gün meramımı anlarsın İçimin burukluğunu hissederek mısralarda yaşarsın 
Uzanan ellerim, fakirliğimde kalbim, fersizleşen gözlerim anar
 Lanet adına her ne varsa derinliğinde suskunluğunu yaşar ve hikmetiyle bakar 
 Seyir kalbimde perdeleri açıyor 
Temaşa ettiğim hazan vaktin felahından bahsediyor 
İşte o zaman sinemdeki hicran anlamıyla tuval üzerine yansıyor 
Hüzzam eserler hissiyatımda renkleniyor ve ruhum hilkatinden ibret sunuyor 
 An ve senin kalbinle anlamlaşan 
Aşkın hakikatindeki ikramı anlayarak ecirle yaşayan 
Korkma artık, vaat edilen ikramdan azade olma, sevdanı korla 
Vurgun zamana kalma, hissiyatın dalgalarında boğulma kalbinle aşkı unutma 
 Giden derdin tezgâhında acemi 
Arz edilen sanat adına her ne sergileniyorsa vehim mi 
Ölçüler değişti, kuvvetin dengesi sekilerleşti, hakikat ötelendi 
Mert ve haliyle namert varlık zehabında belirsizleşti, masumluk aşkla yüzleşti 
 Sen ancak kalbimle bir demsin 
Tevdi edilen nefesin eşiğinde zadesin ve böyle hürsün 
Ancak sevgiyle bir bütünsün ve feragatinle ihsanda sürursun
 Ati adına ülfetsin, naiflik babında fevkalade mertsin ve edebin dilinde sevgizin 
 Mustafa CİLASUN

SONSUZ SEVGİYLE………..



Sonsuz Sevgiyle..Seni ezberlemeye çalışıyorum..
Kendini bana bırak, senden alabileceğim hiç bir şeyyok, hele senin haberin olmadan asla..   Gözlerine dokunmak için ne kadar uzun zamandır bekliyorum, biliyor musun? Ya saçlarını koklamak için.Yasemin gibi kokuyorlar… Belki de daha güzel.“Böyle kokmayı nasıl başarıyorsun?” derdim hep, sen de bana, “Sen koklamayı biliyorsun derdin”.. Siyah saçların, yeşil çayırlarları anımsatan göz bebeklerinle buluşunca, ne kadar romantik duruyorlar..
Öyle ezberlemek istiyorum ki seni, unutmak denen şey bile kıskansın. 

Kirpiklerine baktıkça rimel olup bulaşmak geliyor içimden. 

Bir fırça kadar bile şanslı bulmuyorum kendimi. 

Ya da bir çorap kadar, bir ruj olmak bile düşmüyor payıma. 

Dudaklarına yaslanmak ne güzel olurdu.

Ne güzel olurdu onlara pervasızca dokunmak…

Seni ezberlemek istiyorum.

Ellerinde kimsede olmayan bir hüzün var, yüzünde yaşayan her

duygu ellerine de bulaşmış sanki, incinmekten hiç korkmazdın sen.. 

Ojelerin silinmiş, yarın onları yeniden süreceğim.

Kırçiçeklerini çok seversin, sana tazelerini toplamalıyım…

Daha çok şey var söylemek istediğim, ama dilime mühür vurdum sen konuş deyinceye kadar. 

Sadece yüreğimle konuşuyorum.

Sadece yüreğimle…

Bilmem ki kitap okumamı ister misin? En sevdiğin şey, boleroyu dinlerken kitap okumaktı…

Küpelerini çıkarmışlar, aradım ama komedin de değiller, yüzüğünde yok, yer yarıldı içine girdi sanki. 

Oysa ne kadar sevinmiştin sana evlenme teklif ettiğim o akşam, hiç çıkarmayacağına da söz vermiştin.

Sana sitem etmiyorum. 

Bırak hiç değilse kendimle konuşayım.. Sen beni yokmuş say..

Ne tuhaf, o kadar güzel görünüyorsun ki, sanki başka bir yerdeymişiz hissine kapılıyorum..

Beni azarlamak için neler vermezdin şimdi… Keşke azarlasan. 

Gözlerini çevire çevire bakıp “Gene mi alışverişi eksik yaptın” demeni ne kadar sevdiğimi bilmiyorsun.

Ya da ne zaman futbol seyretsem, yüzünde beliren kıskanç ifadeye ne kadar hayran olduğumu. 

Sana ait bir eşya gibi yanından hiç ayrılmasam ne kadar sevinirdin kim bilir. 

Çok tatlısın..çok…

İş çıkışı yine geleceğim.

Daha ne kadar idare ederler ki…Neyse sen bos ver bunları.

Keşke hiçbir sorumluluğum olmasaydı, her saniyeyi seninle geçirmek çok keyifli olurdu. 
Ama işteyken hep seni hayal edeceğim bunu bil.
Tatlı tatlı sarkı söyleyişini, yaramaz çocuklar gibi gizlice çaldığın ıslıkları, kızdığında söylediğim muzur sözleri…
Ayakların daha sıcak şimdi.Yastığını da düzelttik mi tamam… 
Burnundan öpmek istiyorum seni, ne kadar zarif bir duruşu var, hiç bu kadar düzgün olduğunu fark etmemiştim. 
Garip, şu son birkaç aydır, seninle ilgili neler kaçırdığımı daha iyi anlıyorum. 
Hemşire gelmek üzeredir canımın içi, birazdan annemler de gelecek, beni merak etme, ben seninim, hep senindim zaten. 
Sesimi duyduğunu düşünüyorum. 
Gözlerin kapalı olsa da gördüğünü…Ellerin ezberlediklerini anımsıyor olmalı…
Karanlıktan korkmana gerek yok. Işık hep yanık kalacak.
Doktorlar bu gün olmasa da, bir gün komadan çıkabileceğini söylüyor. 
Onlar seni tanımıyorlar ki..

Ne kadar inatçı olduğunu, birbirimizi ne kadar sevdiğimizi, bir ay sonra kutlayacağımız evlilik yıldönümünü bilmiyorlar. 

Onlara da hak vermeliyiz.

Burnundan öpüldün, dudaklarına değmeye kıyamadım yine…Eşi bitkisel hayata giren bir erkeğin mektubu

MEVSİMSİZ ZAMANLARDI

 

Sesin Uzun namlulu Bir silah gibi
Soğuk ve zalim 
Menzili yüreğim
Sesim 
Değmez sesine şimdi Şiirim
Adresini yitirmiş mektup 
Düşer kuytu sessizliklere…

Mevsimsiz zamanlardı Kalkıp sana gelmiştim,
Yitik zamanların ekspresiyle 
Bir masal başlangıcıydı…
Havada akasya, saçlarımda bahar vardı.

Yıldızları indirip gökyüzünden

Göğsüme takmıştım gözlerin diye…

Hiç bir şey almamıştım yanıma

Yüreğim senden başka her şeye dardı…

Sorsaydın hatırımı Yüreğini koyup sesine
Böyle koymazdı elbette suskunluğun

Bir fincan kahvenin hatırını 

Sarardım incinen ellerime.
Mevsimsiz zamanlardı Kalkıp sana gelmiştim
Çocuk yüreğimde küçük sevinçler vardı

İpek tüllerde gülüşler getirmiştim 
Oysa bilmezdim
Sesinde gizli hançerler taşıdığını 
Bilmezdim
Sözcüklerin böylesi kanatıldığını…


Sevseydin beni Bu şehrin gecelerine
Böyle yazmazdım seni,

Gözümü yatırıp lila rengi ufuklarıma…


Sevseydin beni 
Bu şehrin sokaklarına
Böyle düşürmezdin beni

Sesini saklayıp titreyen soluklarıma…

Mevsimsiz zamanlardı
Aşk diye tutuşan bir meşaleydi mehtap
Ben kalkıp sana gelmiştim

Ardımda bıraktığım sadece korkularımdı

Kemanlar uğulduyordu göğsümde

Çelik aynalarda yankılanan adındı 
Oysa bilmezdim
Dudağındaki ıslıkla gövdem kesik içinde kalırdı…

Bu sevda bu şehre sığmaz…Göğsüm hüznün yatağı artık
Kalkıp gidemem şimdi
Sevinçlerim satılık
Veda Uzun namlulu bir silah
Menzili yüreğim 
Mermisi ayrılık…


SEVGİNİ GERÇEK SEVEVENE VER

 

Sevgiymiş, sevdaymış hepsi hikâye
Gönülden seven bulunmaz ne çare
Yürekten seveni bulmak mı gayen?
Sevgini gerçek sevene ver dostum…

İnsanlık kalemde icraat yoktur
Herkes gerçeğim der yalan çoktur
Sevmek yürek ister ateşten oktur
Sevgini gerçek sevene ver dostum…

Kalpleri taştan mı nedir bilemem
Sevip sevmediklerini asla bilemem
İçlerinde ayna yok ki göremem
Sevgini gerçek sevene ver dostum…

Yüreğinle görsen baktığın yeri
Emeği vefayı alında teri
Yalansız olsun da gelsin içeri
Sevgini gerçek sevene ver dostum…

Baktığım yerde yürekli yok ki göreyim
Vefasızlık kol geziyor inan, çekemem
İki yüzlülere artık inanamam
Sevgini gerçek sevene ver dostum…

Zaman durmuyor ki boşa geçirme
Sen dürüst oldukça nazar değirme
Çıkarsa karşına yoldan çevirme 
Sevgini gerçek sevene ver dostum…

Zaman geçiyor bak ömür tükeniyor
İçten seveni bulamadım içim yanıyor
Yürekten sevene canına can olurum
Sevgini gerçek sevene ver dostum…

Geçtiği yollara sevgi ekiyor
Mevsim ayazsa da can ısınıyor
Yitik sevdaya hep yelken açıyor
Sevgini gerçek sevene ver dostum… 

Geçtiğim yollara sevgi ekerim
Hak edenleri mutlak severim
Gerekirse dağları delip geçerim
Sevgini gerçek sevene ver dostum…

Çıksan da yürekle sevgi yoluma
Onurla sevdiğim gir sen koluma
Baharı yaşarsın, sen ayazı soluma
Sevgini gerçek sevene ver dostum…

Ben hep çıkarım zaten sevgi yoluna
Onurla girerim ben senin koluna
Ayazla işim olmaz merak buyurma
Sevgini gerçek sevene ver dostum…

Yola çıkmak kolay devam etmek zor
Yüreğe almadan kimdir diye sor
Sözümüz ortaya sen hayra yor
Sevgini GERÇEK sevene ver dostum….

GERÇEK seveni bulmak inan zor
Gönülden seveni görmeyin hor
GERÇEK aşk ateşten bir kor
Sevgini GERÇEK sevene ver dostum…

GERÇEK’se sevgiler görünür gözle 
Göstermelik sanma söylenir özle
Bulduysan bırakma kalmasın sözle
Sevgini GERÇEK sevene ver dostum…

Karşıma çıkmadı ki öyle biri göreyim gözle
İnan sevgim içimde kalmaz söylerim özle
Gerçek olanı da bırakmam kalmayacak sözle
Sevgini GERÇEK sevene ver dostum…

Arasan bulursun sevgi her yerde
Dikkat et yüreğe batırma derde
Sanal oldu herşey mecnunlar nerde
Sevgini GERÇEK sevene ver dostum…

Aha buldum derken,karşına çıkıyor yılan
Sevgileri sahte, sözleri hep yalan ve dolan
Mecnun’um ne etsin,Leyla’lar yalan
Sevgini gerçek sevene ver DOSTUM…

Her SEVDİM diyenle yollara çıkma
Durda dinle tanı saltanat kurma
Her arkadaşlığı SEVDAya yorma
SEVGİNİ gerçek SEVENE ver dostum…

Kiminle yola çıkacağımı şaşırdım inan
Yalan mı gerçek mı, olmuyor ayan
Candan sevenlere aha bu can kurban
Sevgini gerçek sevene ver DOSTUM…

Zaman sürükler ki sevda yolunda
Önemliyse bulmak huyu huyunda
Bulmaksa sevdayı yolun sonunda
Sevgini gerçek SEVENE ver dostum…

Bir sevda uğruna düştük yollara
Çok selam verdik, olmadı daha
Aşktan yana şansım kapalı ama
Sevgini gerçek sevene ver DOSTUM…

Lafla SEVGİ olmaz sev sol yanından
SEVDA ya kapılıp çıkma yolundan
Aşk bulur SENİ de akar kanından
Sevgini gerçek SEVENE ver dostum…

Sol yanım sevgiyle çarpar her zaman
Seversem adam gibi severim, inan
Varsın akan AŞK olsun kanımdan
Sevgini gerçek sevene ver DOSTUM…

Yanıltır insanı sol yanda olsa
Ne adamlar gördük SEVMEK buysa
Yalansız olmalı sevda yoluysa 
Sevgini GERÇEK sevene ver dostum…

Sevgiyi,sevdayı hafife alan utansın
Seviyorum deyip,kalıp atan utansın
Sevgili ustam gerçek sevgiyi tanımlar mısın? 
Sevgini gerçek sevene ver DOSTUM…

İNSAN değişir ki çıkar uğrunda
Devir yine aynı SEVGİ adında
Aslolan YÜREK tir çırak tadında
SEVGİNİ gerçek SEVENE ver dostum…

Dostluğa menfaat bulaşırsa ne anlamı var
Sevgide riyakarlık olursa ne işe yarar
Sevgi yürekten gelmeyince bir AKŞ mı doğar?
Sevgini gerçek sevene ver DOSTUM…

Gülerken gözleri YÜZDE maskeyle
Sanalda reelde SAHTE sevgiyle
Herkes birbirinle AŞK lar övgüyle
Sevgini gerçek sevene ver DOSTUM…

Düşsün maskeler yüzler gülerken
Sanal ya da reel de sevgiler gerçek olsun
Aşklar gerçek olsun, gönüller coşsun
Sevgini gerçek sevene ver DOSTUM…

MASKE renk değişir yüz değiştikçe
Gerçekler olmuyor SAHTE sevdikçe
Kalem döner boşa DEVRAN geliştikçe
Sevgini GERÇEK sevene ver dostum….

Gerçek insanın yüzü hep sabit olmalı
Gerçek sevenin sevgisi içten olmalı
İnsan neyse sonsuza dek aynı olmalı
Sevgini gerçek sevene ver DOSTUM…

SEVGİ gerçek olsa engeli aşarda
YÜREKTEN sevince peşinden koşarda
İnsanız SONUÇTA beşer şaşarda
Sevgini gerçek sevene VER DOSTUM…

Sevgide sınır yok, engel tanımaz
Yürekten sevenden kurtuluş olmaz
Karşılıklı güven varsa,beşer şaşırmaz
Sevgini gerçek sevene ver DOSTU…

Elbette hesapsız sınırsız olmalı
Yürekten SEVGİLER derine dolmalı
GÜNDE DEĞİL çiçek AHİRDE solmalı
Sevgini gerçek sevene ver DOSTUM…

İnsanlardaki kararsızlık canıma yetti
Adam gibi seveni görmedim gitti
İnsan ya seviyorum der, ya da der bitti
Sevgini adam gibi sevene ver DOSTUM…

İnadına SEN SEV çıkar ki karşına
Bakmasını sen bil konar ki başına 
Yürekten sen bak sevgi AVUCUNDA
SEVGİ ni gerçek sevene ver dostum…

Sevda hedefim, sevgiyse sloganım
Kalpsizlere inat sevgiyi bulacağım
Sahte sevginin canına okuyacağım
Sevgini gerçek sevene ver DOSTUM…

Güvenmektesin sende hayatı ıskalama
İnanıyorsan savun boşuna karalama
İnat uğruna sevip yürekten yaralama
Sevgini GERÇEK sevene ver dostum…

Yaşamayı severim, sevgisiz yaşanılmaz
Sahte sevgilerle benim hiç işim olmaz
İnat da bir murattır, aşkta ikilik olmaz
Sevgini gerçek sevene ver DOSTUM…

Yaşamayı seviyorsun bulursun dengini
Sahteyle karşılaşma kaybedersin rengini
Sözümortaya alınma boşa verme cengini
Sevgini GERÇEK sevene ver dostum…

Herkes ben gerçeğim der de, nerdeler,
Uzaydalar,yer yarılıp içine mi girdiler,
Candan sevenlerin soyunu mu tükettiler?
Sevgini GERÇEK sevene ver DOSTUM…

Derdim yok herkesle aramadım ki hiç
EtraFta kalabalıklar sormadım ki hiç
İnandım ben sevene yormadım ki hiç
SEVGİni gerçek sevene ver dostum…

Benim hiç kimse ile derdim yoktur
Yürekten seven insanlar pek çoktur
Acı ama milyonlar içinde tek tuktur
Sevgini GERÇEK sevene ver DOSTUM…

Sevgiyi hiç aramayan kul yoktur
Sevgisizlik yüreğe saplanan oktur
Sevgiden anlamayana lafım yoktur
Sevgini GERÇEK sevene ver DOSTUM…

Türlü türlü canlar var şu dünyada
Karşılaştırsın rabbim doğru insanla
Yürekten sevene alınan nefes feda
Herkes istediği gibi yaşıyor bağrında

Ben hep varım diyeni çok görsekte dünyada
Son noktayı koyalım yinede sanalda
Ben susuyorum artık son söz aşagıda
SEVGİNİ GERÇEK SEVENE VER DOSTUM…

SEVGİ olunca konuşulacaklar çoktur
Ozanlarda söz bitmez, dilleri çok hoştur
Kendine güvenenlerde kaçmak yoktur
Sevgini GERÇEK sevene ver DOSTUM…

Sevgi varsa yürekte ne söylense boştur
Benim güvenim tam ama dinleyen yoktur
Ozanlıkta gözüm yok kalemim özden oktur
Konuya nokta ne haddime sen kalemini çoştur
SEVGİNİ GERÇEK SEVENE VER DOSTUM….

GERÇEK SEVGİ…?
Anladık, sevgi yürekte olur, geçelim öyle
Kuru kuruya sevmek olur mu, sen söyle
Gerçek sevgi nasıl olmalı, de haydı söyle
Sevgini GERÇEK sevene ver DOSTUM…

Anladıysan sorun yok ben es geçtim bile
Yeşerir sevgi bir an farketmezsin sen bile
Tek bir sözle göklerde tek bir sözle yerlerde
Buluyorsa seven sevgi adına isteyerek bile bile
Sevgini gerçek sevene ver dostum…

Gerçek sevgi, kendinden çok sevmektir
Yolunu gözlemektir, özlemini çekmektir
Düşünmektir, hayali ile kavrulmaktır
Sevgini GERÇEK sevene ver dostum…

Gerçek sevgiyi bilmeyen anlamaz
Karşıma çıkarak atıp tutamaz
Basit değil, herkes içten sevemez
Sevgini GERÇEK sevene ver dostum…

Sevgi yürekten olur ısmarlama yaşanmaz
Sevilmek yürek ister kalemle anlatılmaz
Yürekte var olduysa sevgi engel tanımaz
Sevgini gerçek sevene ver dostum…

Yürekte varsa sevgi dışa yansır
Sevginin sevgisi kaleme yansır
Sevgi saklanamaz, dile yansır
Sevgini gerçek sevene ver dostum…

Sevenim yanımdaysa kendimi unuturum
Bütün sevgimi ona verip gönlünü avuturum
Bütün dertlerimi unutup hep onu düşünürüm
Sevgini gerçek sevene ver dostum…

Sevgim büyük, candan severim hep dediler
Mangalda kul bırakmayıp dibine de vurdular
Üfürmekle olmaz, yalancılar su üstüne çıktılar
Sen gel de, sevgini gerçek sevene ver DOSTUM…

Gerçek sevenler nerde, hiç denk gelmedim
Gerçek sevgi yok dediler, ben hep var dedim
Gez,göz,arpacık hedef tam, on ikiden yedim
İki gözüm, sevgini gerçek sevene ver DOSTUM…

Herkesi bir sanma, aç gözlerini
Sevgi dolu yüreğini dağlama hemi?
Kalpsizler bezdirmiş, açıkça belli
Sevgini gerçek sevene ver dostum …

Herkes yaşar içinde sevgisini kendince
Küçümsemek olmaz laflarla kertince
Kaleme zaten düşer yürekten sevince
Sevgini gerçek sevene ver sen dostum…

Yüreğe düşerse sevgi alır götürür seni
Ismarlama yaşamam hissedersin beni
Tohumları ekmeden koklayamazsın ki bizi
Sevgini gerçek sevene ver sen dostum…

Sevgisi gerçek olanın yeri var her gönülde
İnsan çok mutlu olur sevenleri görünce
Seviyorsan eğer, göstereceksin gönlünce
Gel artık, sevgini gerçek sevene ver dostum…

Söylenmeyen sevgiden kimsenin ruhu duymaz
İçinde varsa eğer söyle, saklamak uygun olmaz
Sevip de söylemeyen, gerçek aşkı hiç bulmaz
Yeter artık, sevgini gerçek sevene ver dostum…

Sevgide pınar gibiyim coşarım
Sevdiğim gönlünde taht kurarım
Sevgi olan yerde ben hep varım
Sevgini gerçek sevene ver dostum…

Yağmur harikasın, her dem söylerim
Sevgine hayranım inan, seni severim
Sevgide yağmur gibisin, ıslatma giderim
Sen, sevgini gerçek sevene ver DOSTUM…

Hülyalara daldım,başım dumanlı
Gönüller sevgisizlik rıhtımı sanki
Kapris,yalan, dolan dizboyu inanki
Yine de, sevgini gerçek sevene ver dostum…

Sevgi düştü dillere yürekte kaleme
Göstermelikse sevgi dağıt tabi aleme
Sevgiye yakışan buysa çekerim sineme
Sen sevgini istediğine ver dostum…

Pehh, göstermelik sevginin yeri yok cebimde
Bedavadan dağıtacak sevgi yok asla bende
Gerçek sevene can feda, sevmeyene elveda 
Sevgini, adam gibi sevmesini bilene ver dostum…

Sevgiyi oyuncak bellediler, belki severim dediler
Bilmezlerki basit iş değil, herkes sevemez,gördüler
Kuru sevgi olmazmış,emek ister, rezil rusva ettiler
Sakın, sevgiden anlamayana sevgini verme dostum…

Sevgi oyuncak oldu bu devirde kimin eli kimin cebinde
Herkes sevdalı herkes aşık sevgi ağacının dibinde
Senin sevgine sözüm yok ki lafların kurşun gibi seninde
Sevgini istediğine ver herşey senin elinde dostum…

Sevgi, sevgiden anlayan için en güzel oyuncak
Altın,elmas,pırlantadır,içten olana açar kucak
Değerini bilmeyenlere bomba olur, kör bıçak
Aman ha! Hak etmeyene sevgini verme dostum…

Sevgi oyuncak değil, öyle sananlar utansın
Paha biçilmezdir, değerini bilmeyenler utansın
Sevgi zaman dinlemez, bulup kaçıranlar utansın
Sevgini, değerini bilmeyene verme dostum…


BİLİYORMUSUN


Biliyor musun
Senden ayrılalı aynaları unuttum
Zamanının akışına koyuverdim kendimi
Elbiselerim askıda değil artık
Kıyafetlerim ütülü değil
Ayakkabım boyalı değil
Öylesine değiştim ki
Görsen tanıyamazsın
Sabahları gün doğarken kalkıyorum
İlk işim bir sigara yakmak oluyor
Ve bir süre denizin hışırtısını dinliyorum
Sonra, apansız sen geliyorsun aklıma
Gözlerin, dudakların, ellerin geliyor 
Şimdi nerdesin kim bilir
Yatağında uyuyor olmalısın
Artık beni görme rüyalarında
Korkarsın.
Mevsim sonbahar malum ya
Serde de kör olası şairlik var
Boyuna hüzünlü şeyler düşünüyorum
Ağaçların yaprakları dökülmeğe başladı
Keskin poyrazlar esiyor kuzeyden
Kuşlar durmadan göç ediyor
Ara sıra düşenler oluyor yorgun ya da yaralı
Tutup okşuyorum tüylerini, gagalarından öpüyorum
Ve diyorum ki
Sana kavuşmak için bir göçmen kuş olmalı
İşte böyle 
Günler, haftalar geçip gidiveriyor
Saçım, hayatım birbirine karıştı
Yine de her geçen gün
Kendime biraz daha alışıyorum
Ve biliyor musun
Unutamayacağımı bile bile 
Seni unutmaya çalışıyorum...

Al Basması


 Al Basması

Kategori: Efsanevi Yaratıklar

Artvin Ansiklopedisi’nden…

Al basması (Albastı), bütün Türk boylarında ortak bir kötü ruh inancıdır. Yörelere ve tarihin akışına göre -birbirine benzer olmak üzere- şu sözcüklerle adlandırılmıştır: Abası, Al, Albas, Albastı, Albıs, Albız, Alkarası, Alkarısı, Almıs. Doğum sırasında ve sonrasında gerek ana için, gerek çocuk için çok büyük bir tehlike olan Albastı ve bu ruhla ilgili inançlar Türkler’in çok eski devirlerinden günümüze dek gelen, halâ Anadolu ve Anadolu dışı Türkler arasında yaşayan önemli bir mitolojik unsurdur.

Karakteristik bir Türk motifi olan Al, Albastı ruhu, Orta ve Batı Türklerinde Albastı, Alkarısı; Osmanlı metinlerinde Albız; Uranha-Tuba Türklerinde Albıs; Altay Türklerinde Almıs; Saha (Yakut) Türklerinde Abası olarak bilinir. Kumuk Türklerinde Al karısı’nın adı “bastırık”tır; al basmasına da “bastırık basa”
derler. Bu inanç, Dağıstan halklarından Avarlarda da vardır. Kam’lar (baksı, şaman), Albastı’yı genellikle keçi suretinde görürler. Bu inançla ilgili olarak yapılan törenlerde Albastı, ana ve çocuktan uzaklaştırılmaya çalışılır. Saptanmış böyle bir törende baksı, bir yandan ilahi/efsun okur, öte yandan bir koyun ciğerini loğusanın ciğeri yerine Albastı’ya verir. Çünkü Albastı, loğusanın ciğerini alıp kaçar ve suya atar. Ciğer suya düşerse loğusa ölür. Bir baksı ilahisi/efsunu şöyledir:
Ey şeytanlar, şeytanlar
Bu ciğeri alın
Buna kanaat edin
Bu kadını öldürmeyin
Zarar dokundurmayın

Koyun ciğeri size yetmez mi?
Bu koyun ciğerini ciğer saymıyor musunuz?
Öyle ise elime kılıç alırım
Hesapsız ruhlarımla
Size saldırırım.

Loğusa kadınlara musallat olan Albastı hakkındaki inançlar ve Albastı’nın musallat olma şekli Kırgız, Kazak ve Anadolu Türklerinde bütün ayrıntılarıyla aynı biçimdedir (loğusanın ciğerlerini alıp götürmesi ve suya atması, ocaklı adamlardan korkması, tüfek sesinden kaçması, demirden ürkmesi vb). Kazak ve Kırgız Türklerinde keçi biçminde görünen bu kötü ruhun Urenha-Tuba Türklerinde keçi sesi ile bağırması, Anadolu Türklerinde kötü sesle bağırması gibi ayrıntıları da özdeştir.

Bu ruh bütün Türklerde dişidir; hoppa, hilekar ve yalancıdır. Urenha Türklerinin kam (şaman) dualarında anılan ve kayalarda bulunan 6 sarı Albastı, Kazak, Kırgız ve Başkurt Türklerinde Sarı Kız biçiminde olan ruh ve Anadolu Türklerinin Sarı Kızlar efsanesi arasında özdeşlik ilişkisi vardır.

Türklerin Şamanlık zamanlarından kalma bir inanç olan Albastı (al karı, ağır basan) inancı Artvin’de de çok yaygın bir inanç olup albız’ın (al karısının) yeni doğan bebekleri boğan “kötü ruh” olduğuna inanılır.

Artvin halk inancına göre Al karı, al donlu (kırmızı renkli) atlara ve loğusalara musallat olup loğusaların ağrılar duymalarına, morarmalarına ve sayıklamalarına neden olur. Albastı, loğusalara kadın, öküz vs. gibi çeşitli suretlerde görünür. Atların yelelerini örerek onlara zahmet verir. Al karının musallat olduğu atlar kan-ter içinde kalırlar. Erzurum ve Erzincan halk inançlarında da Albastı, at yelesini örmekten zevk alır. Yenisey Türklerinin bir kolu olan Kalar Türklerinin inançlarında Kaya ve Dağ Ruhu’nun en sevdiği eğlence at yelesi örmektir.

Bebeğin ve loğusanın al basmasına uğramaması, loğusayı Albastı’dan korumak için çeşitli görenekler uygulanır:

1. Loğusanın çevresine kalın ipler gerilir.
2. Loğusaya al renkli elbise giydirilmez.
3. Loğusanın saçları ağzına verilir.
4. Al karı, al donlu atlara da musallat olduğundan kapı önüne kır donlu bir at bağlanır.
5. Loğusa gelin edilir, başına da bir kazan geçirilir, kazana bir çubukla davul çalar gibi vurulur, al karının gitmesi için de “Allah’ını seversen git” diye bağırılır.
6. Loğusanın çevresine siyah renkli kumaş parçaları asılır.[1]




AL KARISI – I RİVAYET



AL KARISI – I

Al karısı, loğusa kadınlara gider ve onların ciğerlerini çekermiş. Loğusa kadının yanında kimse olmadığı zamanlarda da evin bir yerinden çıkıp gelirmiş. Hele hastanın yeri karanlık oldu muydu, o muhakkak gelir ve kadının göğsüne oturarak elini kadının boğazına sokar, ciğerini koparır gidermiş. Bu esnada kadın, bir türlü kıpırdayamaz ve sesini çıkaramazmış. Çok ağır ve korkunçmuş. Yok eğer kadın, cesur çıkarsa da Al Karısının mücevher dolu olan beresini eline geçirirse, o artık kaçıp gidemezmiş. Erkek sesi, öksürüğü bile, Al Karısı’nı korkutmaya yetermiş. Ocak olan ailelere gitmediği gibi, o aileden birisine ait bir giyecek eşyası loğusa kadının yanında bulundurulursa yahut giydirilirse, oraya da gitmezmiş. Elazığ’da Al Karısı ile ilgili anlatılan hikâyelerden birini derleyicisinin kaleminden kitabımıza aldık.
Ninemin annesinin dayısı İsmail Hoca, bir bahar gecesi kırda tarla suluyormuş. Hava soğuk olduğu için üşümüş. Etrafına bakınca da ötelerde bir yerde yanan bir ateş kümesi görmüş. Isınmak için oraya doğru yürümüş.
Yaklaştığında bir de ne görsün Al Karısı, loğusa bir kadın ciğerini kebap edip, çocukları ile birlikte yiyorlarmış. Bir yerde gizlenerek başlamış onları gözetlemeye… Yemişler, yemişler, fakat çocukları doymamış olacak ki, ciğerleri bittiği zaman: ”Anne, daha yok mu?” demişler. Al Karısı da onlara: “Şimdi yatın” demiş. “Yarın sabah İsmail Hoca’nın gelini doğuracak. Kaynanası da sarma saracak. Bir sahan da gelinine verecek. İşte gelinin yiyeceği üçüncü sarmaya bir kıl olup yapışacağım. Gelin beni yutacak ve içerden ciğerini çekip, çıkaracağım. Getiririm, yersiniz.”diye onları uyutmuş.
İsmail Hoca bütün konuşulanları duymuş tabiî. Sahiden de gelini o sabah doğuracakmış. Kalkmış, oradan doğruca eve gelmiş … Kimseye de bir kelime söylememiş.
Sabah olduğunda gelin doğurmuş ve hakikaten karısı da öğlen yemeği için sarma sarmaya başlamış. İsmail Hoca, yine bir şey dememiş. Sadece ayran tuluğuna su koyup ıslatmalarını tembih etmiş.
Öğlen olmuş, sarma hazırlanmış; bakmış ki, karısı bir tabak da gelini için ayırmış. O zaman demiş ki: “Hanım, ben oğlumu evlendirirken ahdetmiştim ki, gelinim ilk doğurduğu zaman onun yiyeceği üç lokmayı ben kendi elimle vereyim. Şimdi ver o sarmayı bana, sen de tuluğu al, gel benimle.” demiş.
Gelinin odasına gitmişler. İsmail Hoca almış, tuluğu da yanına ve başlamış sarmaları geline yedirmeye. Birinci sarmayı vermiş, ikinci sarmayı vermiş, sıra üçüncüye gelince, onu tuluğun ağzını açarak, koymuş onun içine ve ağzını kendir ipiyle sıkı sıkı bağlamış.
Sonra ayran tulumu başlamış şişmeğe. Şişmiş, şişmiş…Nihayet “boommp” “filan işi çabuk yap”deyince Al Karısı, o işi çok ağır aheste yaparmış. Eğer “ağır yap” dedi mi, hem çabuk hem de çok güzel yaparmış. diye patlamış. Al Karısı, meydana çıkmış ve hemen İsmail Hoca onu yakalamış. Bir daha salmamış, evinde çalıştırmış. Tam on iki sene Al Karısı, İsmail Hoca’nın evinde hizmet etmiş. Evin adamı gibiymiş artık. Ama bir aksiliği varmış. Ona,
Fakat zamanla birgün Al Karısı, kendisini, salmalarını söylemiş. Tövbe ettiğini bildirmiş ve İsmail Hoca da bunu tutup salıvermiş.
Serbest bırakılınca da “Hay vah hay. Tam on iki sene hizmet ettim de genç ölümün çaresi nedir, diye sormadınız.” demiş. Yakalama çabaları sonuç vermemiş, kaçıp gitmiş.
Ertesi gün köyün yakınlarında bir gölde kanlar içerisinde boğulmuş hâlde bulmuşlar.[1]

Al Bastı ve Al Karısı Nedir?


Al Bastı ve Al Karısı Nedir?
Prof. Dr. Esma Şimşek
Fırat Üniversitesi, Türk Dili ve Edebiyatı

Lohusa hanımların korkulu rüyası olan alkarısı, Çin Seddinden Akdeniz kıyılarına; Buz denizinden Hind’e kadar yayılmış bir inanıştır Bütün Türk Boylarında bilinen alkarısı; al bastı, al albıs, albis, almış, almiş, gibi isimlerle anılır. Bu inanış sisteminin geçmişi, çok eskilere dayanmaktadır. Türklerin, İslamiyetten önceki dinleri olan Şamanizm’de, alkarısı ve al basması olarak nitelendirilen “kötü ruhla” ilgili birçok inanışlar vardır. Yakutlarda, Kırgızlarda, Kazaklarda, Özbeklerde, Kazanlarda, vs. lohusa hanımı, “al karısından korumak için değişik çarelere baş vurulur.

Al karısı, Kırgız – Kazak Türklerinin inanışına göre iki kısımdır:
Kara Albastı:Ciddi ve ağırbaşlı bir ruhtur.[1]
Sarı Albasıtı: Doğum yapan kadının ve çocuğun ciğerini söküp suya atar.
Hoca veya Baksı (Şaman)ların okumasıyla giderler. Sarışın bir kadın suretindedir. Bazen, keçi veya tilki suretlerine de girer. Baksı veya Ocaklı adamlar, “Albastı “yi yakaladıkları zaman :”Ey al bastı, zalim, Koy ciğerini yerine, Zavallının canın iade et. Sözümü tutmazsan, Bana hürmet etmezsen, Gözlerini çıkarırım” şeklindeki efsunu söylerler.Genel olarak al karısı, lohusa hanımlara ve atlara musallat olan korkunç bir yaratıktır. Uzun boylu, uzun parmaklı ve uzun tırnaklıdır. Çok çirkin ve iğrenç bir suratı vardır. Bedeni yağlı, uzun ve siyah saçlıdır. Saçları, aynı zamanda darma-dağınıktır ve kocaman bir başa sahiptir. Dişlere at dişi gibi iri ve seyrek, ayakları ise terstir. Bunlar lohusa kadınların ve yeni doğan çocukların ciğerlerini yiyerek beslenirler. Daha çok kırmızı elbise giyerler; su başında ve ağaçlık yerlerde yaşarlar.
Gagauzlarda ise, insanlara kötülük yapan fene ruhlar olarak “Rusaliler”,“Çarşamba karısı / Babası”, “Cuma karısı/Babası” ve “Devler” vardır. Devlerin fiziki yapıları anlatılırken,bunların tepelerinde bir tek gözlerinin olduğu söylenir.[2] Dede Korkut Hikayelerinde de, Oğuz Boyunun başına bela olan bir “Tepegöz” vardır. Bu vücuduna, hiç bir silahın tesir etmediği olağanüstü özelliklere sahip bir yaratıktır ve insanla perinin evliliğinden dünyaya gelmiştir. Tepegöz, her gün çok sayıda hayvan ve iki insan yer.[3] Biz biliyoruz ki, al karısı da, periler taifesindendir. O halde Tepegözün annesinin bir peri kızı olmasını ve Gagauzlar’da kötü ruhların temsilcisi olan devlerin tek gözlerinin olması sebebiyle aralarında, rahatlıkla bir bağ kurabiliriz. Bazı araştırıcılara göre, albastı, Türklere Cermenlerden geçmiştir. Eski Cermenlerin Alp Ruhu ile, albastı aynı kaynaktan gelmektedir. Yani, “al bastı” aslında “Alp**bastı”dır. Zamanla değişikliğe uğranarak, bu hale gelmiştir.[4] Cahit Öztelli ise, “al karısı” ile ateş arasında bir bağ kurar.[5]
Hiç şüphesiz, alkarısınm varlığına inanılan her yerde, aynı zamanda bundan korunmak için de değişik çarelere başvurulmuştur. Bunlardan bir kaçı şu şekildedir: Kars’ta; özellikle geceleri, lohusa hanımı yalnız bırakmazlar, geceleri ışığı sürekli yakarlar, hasta yalnız kaldığı zamanlarda ise, ağzına sakız vererek onun uyumasına engel olurlar.[6] Elazığ’da; Lohusanın başucuna su, süpürge ve Kur’an-ı Kerim koyulur, yakasına iğne türü bir şey takılır ve yanında sürekli bir erkek (eşi veya yakın akrabalarından bir erkek) bekler.[7] Elazığ’ın diğer bölgelerinde ise kadının başına soğan, demir çubuk ve Kur’an-ı Kerim konur.[8]
Andolu’nun bir çok bölgesinde; lohusanın başına beyaz yaşmak ve kırmızı tül bağlarlar. Kırmızı altın takarlar ve hastaya kırmızı şeker hediye ederler.[9][10] Çünkü, al karısı, kırmızı rengi hiç savmez. Manisa/Karacaoğlanlı köyünde ise, kapının ağzına kazma kürek konur. Bir şişin üzerine, elma, portakal, üzerlik, çörek otu ve mavi boncuk, kırmızı bir kordelayla bağlanıp, lohusanın başına bırakılır.
Çukurova bölgesinde de buna benzer tedbirler alınır. Çocuğun veya lohusanın yastığının altına soğan, ayna, tarak,ekmek, bıçak, hamayli koyarlar, yüzünü kırmızı bir örtü ile kapatıp, yatağına da bir iğne takarlar. Ayrıcı lohusanın bulunduğu yerdeki bütün suların ağzını kapatırlar. Çünkü, al karısı,bazen de kuş şeklinde gelip, suya boncuk atar ve o esnada çocuk ölür.[11] Bu tedbirler alınmadığı taktirde, alkarısı, lohusanın yanına gelerek, onu rahatsız eder. Bu durum bölgelere göre, hıbilik, kekoz, pispatik karakura, kuşboğması, vs. gibi isimlerle anılır.
Alkarısı, lohusanın yanına, değişik suretlerle gelir. Bazen, yakın bir akrabanın sıfatında, bazen çirkin bir kadın, bazen de kedi, köpek, keçi, kelle, vs. gibi şekillerde görünür, Alkarısı, daha kapıdan içeriye girer girmez, lohusanın üzerine bir ağırlık çöker. Hasta, o anda, aniden kalkıp dua okursa, alkarısı kaçar. Ama, hiç bir şey yapamaz, bağırmak istediği halde bağıramaz, al karısına yenik düşerse de, ya ölür, ya da büyük bir hastalığa maruz kalır.
Buraya kadar, hep, lohusa hanımlara musallat olan al karılarından bahsettik. Ancak, bunların dışında, erkeklere, genç kızlara ve atlara gelen alkarıları da vardır. Çukurova insanın inanışına göre, kim şalvarını veya siyah renkteki bir kıyafetini, yastığının altına koyup yatarsa onu al basar.[12] Elazığ’da, bu yaratığa Kekoz [**], Malatya’da ise Hıbilik [14] adları verilir. Ama bunlar, alkarısı şeklinde değildir, daha değişik varlıklardır. Çünkü, alkarısı, erkeklerden korkar. Ancak, Erzurum’da bir kaynak şahıstan aldığımız bilgiye göre, kendisini al basmıştır ve o al karısını görmüştür. Al karısı, çirkin, koca kafalı ve dağınık saçlı bir yaratıktır.[15] Genç kızlara musallat olan alkarısı ise “albıs” adı verilir. Bu, evlenmeyen bir kızdan türemiştir. Genç kızların yanına giderek, onların hastalanmasına sebep olur.[16] Al karısı aynı zamanda kısraklarında yanına gider. Ahıra giden al karısı, atı iyice yorduktan sonra, yelelerini de örerek kaybolur.
Buraya kadar olan kısımda, “alkarısını” folklorik açıdan inceleyerek, onu, bir inanış sistemi içerisinde ele aldık. Ancak, al karısının efsaneler içerisinde de ayrı bir yeri vardır. Konuları bakımından, değişik şekillerde tasnif edilen efsanelerin bir bölümü de, “olağanüstü varlıklar”la ilgilidir. İşte bu olağanüstü varlıklar arasında, alkarısı ile ilgili olarak da çok sayıda efsane anlatılır.Halkın inanışına göre, lohusanın veya bebeğin ciğerini yemeye gelen alkarısı, bir takım hilelerle yakalanıp, göğsüne bir iğne saplanırsa, tekrar eski yerine dönemez, o aileye hizmet edermiş. Konuyla ilgili olarak, Kars’ta [17], Erzurum’da[**], Erzincan’da [19], Gümüşhane’de [20], Diyarbakır’da[20], Bingöl’de [21], Elazığ’da [22] ve Malatya’da[23], birbirine yakın efsaneler anlatılmaktadır. Bu efsanelerin bir benzeri ise, Çukurova bölgesinde, şu şekildedir.
Hanımı yeni doğum olan bir adam, odaya giren al karısını görür. Al karısı, lohusanın ciğerini çıkartmak için uğraşırken, bir iğne bulup, bunun göğsüne saplar. İnsan şekline dönüşen al karısı, göğsündeki iğneyi çıkartması için adama yalvarır. Çünkü, kendisi iğneyi çıkaramaz ve çıkaramadığı için de, kendi taifesine dönemez. Al karısı, o ailenin işini yapmaya başlar. Bu, çok güzel hızlı bir iş yapar. Evin bereketi, gün geçtikçe artar. Birgün, ev sahipleri ile ekmek yapmaya başlayan al karısı, su getirmek için kuyu başına gider. Orada oynayan çocuklardan birine, göğsündeki iğneyi çıkarması için yalvarır. Çocuk iğneyi çıkarınca, kadın yedi yıl hizmet ettiği eve doğru; “Evinizde hiç su bulunmasın; paranızın sayısını hiç bilmeyesiniz ve yaz-kış, evinizden odun ekmeksiz olmasın” der, sonra da çocuklara; suya atlayacağını, eğer suyun üzeri kan olursa, yakınlarının kendisini öldürmüş olabileceğini söyler. Al karısı suya atlayınca, suyun üzeri kanla dolar. O günden sonra da, bu ailenin evine hiç su bulunmaz, paralarının sayısını bir türlü öğrenemezler ve yaz-kış odunları hiç eksik olmaz [24]
Bu efsanenin benzeri, al karısı inancının hakim olduğu, hemen hemen her bölgede anlatılmaktadır. Malatya’da Elazığ’da Erzincan’da, Kars ‘ta Diyarbakır’da, Bingöl’de, vs.hep aynı efsaneler biraz değiştirilerek, hikaye edilmektedir.Mesela, Elazığ’da anlatılan bir efsanede:[25] İsmail Ağa adında bir kişi, uzaktan gördüğü ateşe doğru ilerler.[26] Oraya vardığında, bir al karısını ciğer pişirerek çocuklarına yedirdiğini görür. Çocuklar, doymadıklarını belirtince, al karısı; “Yarın da, İsmail Ağa’nın gelini doğum yapacak, oraya gidip, o üçüncü lokmasını alırken, kıl şeklinde ağzına girip ciğerini alarak size getiririm” der. Gerçekten de, ertesi gün, İsmail Ağa’nın gelini doğum yapar. İsmail Ağa, bunun yanında bekleyip, yemek yerken, üçüncü lokmayı gelinin ağzına vermeyip, yanında getirdiği ayran tuluğunun içerisine atar. Tuluk şişmeye başlar. Sonra, tuluğun içerisindeki kıl, alkarısı şeklini alınca,bunun göğsüne iğne saplayıp, evlerinde çalıştırmaya başlarlar.[27] Al karısı 1-2 yıl bu aileye hizmek eder, ancak hep söylenenlerin tersini yapar.[28] Sonra, onların sülalesine dokunmayacağına söz vererek, kendi taifesine dönmek için bir suya atlar. Fakat, periler taifesi, bunu kabul etmeyerek öldürürler. Köylüler, daha sonra, bu al karısının kanlı cesedini, gölde bulurlar [29].
Al karısı, bazen de lohusanın yanına, bir kuş şekline girerek gelir. Buna, “Kuş boğması” adı verilir. Halkın inanışına göre, al; kocaman bir kuştur, buna “al kuşu” denir. Al kuşu, lohusanın yanındaki bebeğe basarak, onu öldürür. Bu, eve girerken, ağzı açık bir su kabı arar, bunun içerisine bir boncuk atar ve sırada etrafa bir ışık saçılır. Kuş, bu ışıktan faydalanarak bebeği öldürür. Suya atılan boncuğu, birisi görüp de eline alırsa, kuş kaçamaz ve oradakiler tarafından yakalanır [30] Bununla ilgili olarak, Çukurova bölgesinde, şöyle bir efsane anlatılmaktadır:[31]
Lohusanın bulunduğu odaya, al kuşu gelip de oradaki bir su kalıbına boncuk atınca, bunu, orada bulunan bir adam hemen alır.[32] Boncuk alınınca, al kuşu, bir kadın şeklinde göze görünür ve buna yalvarmaya başlar.[33] Adam, bir daha, ailesine ve sülalesine dokunmamak şartıyla boncuğu geri verir [34].
Bu efsanenin benzerine, diğer bölgelerde rastlayamadık, ancak, bazı bölgelerde, sebebi belirtilmeksizin, lohusanın yanında ağzı açık su kabının bulundurulmasının iyi olmayacağını belirtmişlerdir.
Al basması, erkeklerde daha farklıdır. Bunlar, daha çok gece uyurken, bir sesle uyanırlar. Gaipten gelen ses, bunları çok uzaklara, tehlikeli yerlere kadar götürerek orada bırakır. Bazen de, kedi, köpek, sırtlan, merkeb, gibi hayvan şekillerine girerler. Elazığ’da bu yaratığa, “Kapos”,Bingöl’de, “Harparik”, Malatya’da “Kıbilik veya Hıbilik”, Diyarbakır’da ise “Kepoz” adları verilir. Çukurova bölgesinde ise, bu durum “Kırk Basması” adı ile bilinmektedir ve umumiyetle, erkekler, yastıklarının altına şalvar koydukları vakit olur. Şu anda hayatta olan bir şahsımız, başından geçen “Kırkbasmasını” şuşekilde anlatmaktadır:
“Gece, üzerimde büyük bir ağırlık hissettim, gözlerimi açtığımda, yanımda kısa kısa boyları olan kırk adamla karşılaştım. Bunlar, beni götürmek için uğraşıyorlardı.Kimi kolumdan çekiliyor, kimi bacağımdan, kimisi üzerime çıkıp, beni boğmaya çalışıyordu. O sırada, bazı akrabalarımı da gördüm, ancak hiç birisi bana yardım etmedi. Bir ara, dua okuyarak, biraz kendime geldim, o sırada baktım ki, gerçekten yatağın dışına çıkmışım, sanki beni birisi tutup çekmiş.Gözlerimi kapadığımda yine aynı kişilerle karşılaştım, yatağımı değiştirip başka bir odaya gittim, ama kırk adam da arkadan geldi. Neticede, bu durum sabaha kadar devam etti. Olanları anneme anlattığımda, annem ; “Şalvarını yastığının altına koyduğun için seni kırk basmış” dedi. Ancak, bu adamlar beni çekerken, ayağımı da ters tarafa doğru büktükleri için, bir hafta aksalarak yürüdüm ve ağrıyı hissettim” [1]
Bazen, lohusa ve erkeklerin dışında, genç kızları da al bastığını, daha önce zikretmiştik. Bugün, bu inanış unutularak, çoğu bölgelerde anlatılmaz olmuştur. Ancak, Adana’nın Osmaniye ilçesinde ikamet etmekte olan bir kaynak şahsımız, kendisini sık sık al bastığını belirtmiştir. İstemediği halde, bir gençle nişanlanan kaynak şahsıg ece rüyasında al basar. Yanına gelen kişi ise sevmediği nişanlısıdır. Adam, bunun yanına yaklaşınca, buna bir ağırlıkçöker, bağırma istediği halde hiç sesi çıkmaz, ellerini tutmak ister, yine tutamaz. Adam, olduğundan daha iridir, öyle ki upuzun kolları vardır, her bir tırnağı, 25 – 30 cm. boyundadır. Adam, kızı parçalayarak öldürmek ister. Neticede, bu kız nişanlısından ayrılır, fakat, al basmasından bir türlü kurtulamaz. Bunu sık sık al basar ve :”Bizimle geleceksin” diye kızı zorla götürmek ister. Kız, uyandığında, kendisini çok yorgun ve halsiz hisseder [1]“F300. Perilerle irtibat kurma veya onlarla evlenme” şeklinde görülmektedir. [25] Halkın inanışına göre, periler de, bazen insanlara aşık olurmuş. İşte, o zaman, aşık oldukları kızın başkasıyla evlenmesine razı olmayıp, bunu yanlarına almak isterlermiş. O kıza da bir peri aşık olmuştur ve kendiyle gelmesi için, her gece zorlamaktadır. Bu durum, ünlü masal araştırıcısı Stith Thomsun’ın /Motif Indeks’inde de 
Netice olarak diyebiliriz ki :
a) Alkarısı ve albasması, insanlığın var oluşundan beri devam eden inanış sistemidir. Ayrıca bu, sadece bir halk inanışı olmayıp, aynı zamanda efsane tipidir. Değişik konuları ihtiva eden efsanelerin, “Olağanüstü Varlıklarla İlgili Olan Efsaneler” kısmında yer almaktadır.
b) Bu efsaneler, yurdumuzun hemen hemen her yöresinde, birbirlerine benzer şekillerde anlatılmaktadır.
c) Al basması, sadece lohusa hanımlarda değil, erkeklerde, genç kızlarda ve kısraklarda görülür.
ç) Efsanelerin dini ve inandırıcı bir özelliği vardır, aynı şeyler, al karısı içinde söylenebilir.[35] Bugüne kadar, birçok araştırıcı, al karısını veya al bastıyı bir inanış sistemi olarak değerlendirmiştir. Fakat biz, bu inanışların, zamanla nesilden nesile aktarılırken, inandırıcılık, kısa ve nesir şeklinde olma özellikleri ile efsaneleştiğini görüyoruz. Bunu da normal karışılamamız gerekir. Çünkü, hemen hemen her efsanelerin bir gerçeklik payıvardır.[36]
Bugüne kadar, Çukurova ve çevresindeki al karısı ile ilgili derlemeler, daha çok folklorik bir değer taşımakta olup, bu durumdan kurtulma çareleri üzerinde durulmuştur. Bizim birkaç yıllık yeni derlemelerimizde, erkekleri ve gençkızları da al basabileceğinin tespit edilmesi, derlemenin önemini göstermektedir.[37] 4-5 satırlık bir al karısı efsanesi veya inanışı, Anadolu ve bütün Türk boylarında bilinmektedir. Bu da bize, Türk Kültür birliğinin bir ispatıdır.[38]

YENİ BİR HAYAT SINIFINA NASIL GEÇİŞ YAPABİLİRSİNİZ !!!!…….








YENİ BİR HAYAT SINIFINA NASIL GEÇİŞ YAPABİLİRSİNİZ !!!!……. 

1. Açık olun. Her şeye açık olun. Her ne vukuu bulursa ona açık olun. 

2. Bir şeylere tutunmaya çalışmayın. Bırakın giden gitsin, gelen gelsin. 
3. Kalbinizde kalın. Her ne olursa olsun, gerçek hislerinize sadık kalın. 

4. Hayatımızdaki insanlar değişecek. Bunun olmasına izin verin ve sürece güvenin. Amaçlarına hizmet etmiş ve artık derinleşip gelişmeyen ilişkilere tutunmak zorunda değiliz. 

5. İşlerimiz de değişecek. Yapmakta olduğunuz, ya da eğitimini aldığınız işlere saplanıp kalmayın. Kendinize GERÇEKTEN ne yapmak istediğinizi sorun. 
Sizi hangi iş gerçekten mutlu ederdi? 

6. Hayatta sevinci arayın. Her ne pahasına olursa olsun sizi mutlu eden şeyi bulun ve onu yapın. Her gün. Her zaman.

7. Düzenli bir şekilde kendinize sessiz kalacağınız bir zaman ayırın ve DİNLEMEYİ öğrenin. Hislerinizi dinleyin, sizi neyin mutlu ettiğine kulak verin. Sezginizin size söylemeye çalıştığı şeyi dinleyin. 

8. SEVMEYE cüret edin. Her nerede bulunursanız bulunun, her ne yapıyor olursanız olun sevecen bir varlık olun. Kalbinizi açın ve onu açık tutun. 
Bu sahip olduğunuz en büyük korumadır. 
9. Mümkün olduğunca çok yükümlülüğünüzü tamamlayıp bitirin. Buna dünyevi, ailevi, mali, spirituel, yükümlülükler dahildir. 
Bitirdiğimiz her bir yükümlülük bizi özgürleştirir. 

10. Kişisel olarak artık ihtiyaç duymadığınız şeyi bırakın, ya da başkasına verin. Dolaplarınızı, kitaplarınızı, malınızı, mülkünüzü, ilişkilerinizi, taahhütlerinizi, sorumlulukları nızı gözden geçirin ve öz benliğiniz ile uyum içinde olmayan her şeyden kurtulun. 
Bunu ölçüp tartmanın bir yolu da bir şeyin size bir hafiflik ve sevinç mi, yoksa sıkıntılı bir ağırlık mı verdiğini hissetmektir. Bırakmak harika bir duygu verir ve yeninin yaşamınıza girebilmesi için bir boşluk yaratır. 

11. Dürüst olun. Kastettiğiniz şeyi söyleyin ve söylediğiniz şeyi kastedin. 
Bu dünyada artık daha fazla sahtekarlığa ve ince manipulasyonlara ihtiyacımız yok. 

12. Birbirinize saygı gösterin. 
Hepimiz muhteşem kozmik varlıklarız. Sadece bazılarımız muhteşem kozmik varlıklarımızı çok iyi tebdil-i kıyafetlerle gizliyoruz. Kendimize ve birbirimize dürüstlük, saygı ve sevgiyle davranalım. Bu yapabileceğimiz en kökten dönüşüm geçiren duygulardan biridir. 

**. Güçlü olmaktan korkmayın. Hepimiz güçlüyüz. Hepimiz müthiş yeteneklere sahip son derece muktedir varlıklarız. Hepimizin içinde derin sevgi ve iyilik hazneleri var. Açık, berrak, güçlü, doğru olmamız gerekiyor. Kendimize ve yeteneklerimize güvenmeliyiz. 

14. Bağışlama özgürlüğün anahtarıdır. Biraz zaman ayırıp hayatınızdan geçmiş herkesi bağışlayın. Kendinizi bağışlayın. Hepsini kendi benzersiz yolculuğunuzun, size tam da gelişmek, dönüşüm geçirmek ve özgürleşmek için ihtiyacınız olan şeyi veren bir parçası olarak görün. 

15. Her şey için şükran duyun. Kimseniz “O” olduğunuz için şükran duyun. Yaşamınızın tüm unsurları için şükran duyun. Tüm deneyimleriniz, ilişkileriniz, çevrenizdeki her türlü güzellik için şükran duyun. Karşılaştığınız her iyi davranış, yaşadığınız her sevgi an’ı, her türlü beslenişiniz için, doğanın verdiği ilham için şükran duyun. 
Her an, en karanlık anlarımızda bile şükran duyacak o kadar çok şeye sahibiz ki. 

16. Her nerede yapabiliyorsanı z, orada güzellik yaratın. Her sevgi ifadesi gibi, güzel olan her şey gezegenin rezonansını yükseltir. 

BİLMEK EN BÜYÜK HAZİNEDİR

BİLMEK EN BÜYÜK HAZİNEDİR


Büyük Selçuk Sultanlığı döneminde İran’ın ufak bir şehrinde tek oğlu olan dul bir kadın yaşıyormuş. Dünyadaki hayatının sonuna gelmiş olduğunu hissedince oğlunu çağırmış ve ona şöyle demiş: “Çok güçlük içinde yaşadık, çünkü fakiriz; ama sana büyük bir zenginlik emanet ediyorum. Onu bana güçlü bir büyücü hediye etmişti. İçinde muazzam bir defineye ulaşmak için bütün gereken işaretler mevcut. Benim bunu okuyacak ne takatim ne de zamanım var. Şimdi onu sana emanet ediyorum. Talimatları uygula, çok zengin olacaksın!” Annesini kaybetmenin verdiği derin üzüntü geçtikten sonra oğul, o eski ve değerli büyük kitabı okumak üzere almış. Kitabın baş kısmında şöyle yazıyormuş: “Hazineye ulaşmak için sayfa atlamadan okuyunuz. Eğer hemen netice kısmına aktarsanız, kitap bir sihirle kendiliğinden yok olacak ve hazineye erişemeyeceksiniz.” Bundan sonra ise uzak bir ülkede birikmiş olan zenginliğin miktarından bahsediliyormuş ve ayrıca, bu hazinenin bir mağarada çok iyi korunmakta olduğu da yazılıyormuş. İlk sayfalardaki Farsça metin bir yerde kesilmiş ve bundan sonrası Arapça devam ediyormuş. Kendini şimdiden zengin olarak görmekte olan genç, başkaları da bu sırrı öğrenip, üstelik de kendisine yanlış bilgi vererek hazineye sahip olmasınlar diye metni tercüme ettirmeye teşebbüs etmemiş. Onun yerine büyük bir ihtirasla Arapça öğrenmeye başlamış. Sonunda metni mükemmel şekilde okuyacak hale gelmiş. Fakat bir noktadan sonra kitap Çince devam ediyormuş. Sonra da başka lisanlar geliyormuş. Genç adam azimle ve sabırla bunların hepsini çalışmış. Bu arada yaşamak için gereken parayı da bu öğrenmiş olduğu lisanlardan temin etmeyi başarmış ve bir süre sonra da başkentin en iyi tercümanlarından biri olarak tanınmış. Böylece, bir zaman sonra hayatı toparlanmaya başlamış. Birçok lisanda yazılmış bir dolu sayfadan sonra kitapta bu hazinenin nasıl idare edilmesi gerektiğine dair talimatlar varmış. Buraya geldikten sonra genç adam istekli bir şekilde iktisat ve ticaret öğrenmiş; ayrıca hazineyi bir kere ele geçirdikten sonra aldatılmalara maruz kalmamak için kıymetli metallerin ve mücevherlerin, menkul eşyaların ve gayrimenkullerin değerlerini belirlemeyi de öğrenmiş. Bu arada daha iyi bir hayat sürdürebilmek için de, öğrendiklerini uyguluyormuş. Hatta onun çok lisan bilen ve maliyeden iyi anlayan biri olarak şöhreti saraya hatta krala kadar ulaşmış. Ona önceleri bazı ufak vazifeler tevdi eden kral, sonunda onu krallığın genel valisi olarak tayin etmiş. Bir çok önsözden sonra kitap sonuna doğru gereken daha teknik konular giriyor ve büyük kapı nasıl inşa edilir, vinç nasıl kurulur, mağaraya erişmek için bocurgat nasıl kurulur, büyük taş kapılar açılırken, büyük taş kütleler nasıl çıkartılır, yol yapımında yolları düzlemek için dolambaçlı yerler nasıl doldurulur ve buna benzer konuları anlatıyormuş. Bu sırrını asla hiç kimseyle paylaşmayı düşünmeyen ve dolayısıyla hiç kimseden yardım almayan o dul kadının oğlu, böylece bilgili ve sayılan bir kişi olmuş. Daha sonra mühendislik ve şehir planlamacılığı çalışmış. Nihayet, kültürü çok takdir eden kral, onu vekili ve sarayın mimarı atamış ve derken sonunda vezirliğe yükseltmiş. Gerçekten tüm krallıkta onun kadar ilme yatkın, bizim Hazine Kitabı’nı okuyacak kadar kabiliyetli bir kişi yokmuş. Artık son sayfaya gelmiş ve hatta bu son sayfayı okuyacağı aynı gün şahın kızı ile evlenecekmiş. En son yaprağı çevirip şu son cümleyi okumuş: 
“Bilmek en büyük hazinedir!” 


İSTEMİYORUM ARTIK SENİ





İstemiyorum Artık 
Seni 
Seven Bu Kalbi Çok Üzdün Sen


Yalan Sevgilerin Sahte Gülücüklerinle
Alay Edercesine Savurdun Bu Gönlü


Önce Peşine Dolayıp Sonrada Kopardın
Niye İhanet Ettin Yakışırmıydı Bunlar Sana


Nasıl Yapabildin Bana Seni Seven Canıma
Kuklamıydım Senin Elinde Hadi Anlatsana Bana 


Çokmu Zordu Tüm Sevginle Gelebilmek Yanıma 
Yaşanmamalıydı Asla Bu Aşk Harcanmamalıydı 


Seni Başkasıyla Görmek Keşke Rüya Kalsaydı
Sakın Gelme Birdaha Yanıma Tazeleme Acılarımı


Görmek İstemiyorum Artık Yapmacık Tavırlarını
Herkez Biliyor Senin Beni Nasıl Kandırdığını


Önce Sevgime Değer Verip Sonrada Aldattığını
Görüyorum Senin Sevgimdeki Hain Çıkarlarını


Kötülere Tapanların Peşinde Koşar Adım Attığını 
Bilki Senin Sayende Köreldi Tüm Sevgilerim


Sevmez Oldu Güvenemedi Kimselere Tebrik Ederim
Şimki Korkmuyorum Sevmekten Asla Yenilmekten


Sevgi Dolu Tertemiz Yüreğimle Geliyorum En İçten

BİR GÜN SENDE ANLAYACAKSIN

Sende Anlayacaksın

Bir Gün Anlayacaksın Seni Ne Kadar Çok Sevdiğimi
Beni Bırakıp Gittiğinde Arkanda Bıraktığın Özlemi
Hani Hep Derdin ya Hiçbir Zaman Ayrılmayalım
Şimdi Nerdesin O Zaman Neden Gittin Yanımdan

Tabi Sevgim Az Geldi Demi Söylesene Anlatsana Bana
Sen Gidince Tüm Sevgim Duygularım Bitti Anlamsızca
Beni Sensiz Bıraktığın Varlıkla Yaşamaya Mecbur Ettin ya 
Biliyorum Sende Yaşayacaksın Bu Acıları Bir Hiç Uğruna

KIRIK BİR AŞK HİKAYESİ BU

..….kırık bir aşk………….hikayesi bu…
..umutsuzluklarla……….ve hüzünle dolu…
güneşinden yoksun; umut, bulutlar ardında
gökyüzü kapkaranlık ve biz burada ışıksızız
yollar aşılamaz türden, ufuklar bizden uzak
.bugünler mutsuz ve yarınlar çok umutsuz
…amaçlar belirsiz ve araçlar çok yetersiz
…..görüşebilmek zor, görüşmemek zor.
………sevebilmek ve de sevilebilmek,
…………ne kadar mümkün sence?
……………ne kadar olası bu düş?
………………birleşebilir miyiz?
…………………..sen-ve-ben
…………………….bir gün!
………………………? ?


ANA KİN


ANA KİN 

kimse öç alamaz benim masumiyetimden dizelerdeki zehirle kaç hafıza gezer
dilimin altında bilinen yılan dağları iğne deliğinden geçirir
kimsenin zamanına uğramadan 
tenha kin uzak gölge hileli 
köklerde demlenen içimizde dinmeyen kuytu mevsim
vaktini bekleyen düğümlü sarmaşıklar gibi
kalbim öldürür herkesi 
ah kimseden sorulmaz ki 
hiçbirşey yapmamanın zehri 
gövdeye indirilmiş sözlük 
kullanırken azalan vahşiliğin likit beklentisi
içimizde çakallanan şimdi, burada ve hiçbir zaman
taze hikayelerle yamanır yaralı bellek tuzak yeni tehlikelerle gövdelenir
hiç kullanılmadıkları boşluklarda sanrısını tetikleyen kelimeler
tanıdık bir yabancılık kazanır başkalarına anlatıldıkça
çınlayan eşyanın teslim aldığı hayatların bilgisi sızamaz esrarımıza
her iklim kendi mutlağını ararken kilitli hayallerin yer değiştirdiği aynalardan
aynalara yepyeni bir boşluk kalır 
damarlarımda sahipsiz akan kuraklık 
gürültüsü vahşi kan çöl kanunları geçiyor göçümün unutulmuş ormanlarından
kin bekliyor kınında borçlandığı zamanları geri göndermek için kullandığı günahlara
yemin ve rehin ne kadar ikizse kalbimize ölüm aşkta seğirir kimseye aldırmadan
geçen mevsimler gibi biz kendimizi tanıdık sanırken
yıllar bizi kendiyle değiştirir 
ancak şiirle söyleyebiliriz: kendimize bunca yabancılık
bizi tanıdık kılan 
kırmızı netice, kızıl kin 
kandan alınmış rengin verimi ömrün birçok çaprazı gibi
uzaklık kazanır görüldükçe aşkla öldürür, ölümle aşık eder
ruhun duvarlarına köpürmüş kara is karanlık iklim uçsuz gerçeklik
kendini yaşar sahibinin görünmezinde ne kadar yolculuk etsende dibe
içinden çıkamadığın içindeki ölü çocuk
her şey ne çok belli derken ne çok belirsizlik
anaya babaya yar a aşk kadar derin aşk kadar büyük kin yıllara eşlik eden sinsi nabız
saydam zırhlarla korunmuş büyük şemsiyesi gündeliğin
balık gözlerinin bile göremediği derinliklerde
bizden sonrakilere devrettiğimiz bize teğet kuşanmış gizlerin
bazen yanılıp aşk deriz buna zaten yanılmadan diyemediği hiç kimsenin
dipte derin damar aşk, en köklü kin ana baba yar
bir gün hepsi kaybolur birbirinin yarasının içinde 
derin, çok derin 
toprağın bilinen sırlarıyla kendimden yapılmış mezarımı örter gibi
bağışlıyorum suçlarımı bilmediğim bir karanlığa
ne kadar ödeşsen de ömrün yetmez bizi biz yapan içimizin saklı sularında
bizden habersiz yaşayanlara 
aştım sandığın bir eşiğin ayakları altında 
bir gün bir damar uğultusu vurur dünyaya ölerek bile kaçamazsın aramızdan
ehlileştirilmiş tekrarlarla yaşanan sayıklama yeniden döneceksin buraya
imkansızdır aşk insan imkansızlaştıkça dünya başka bir yer olana kadar: ana kin

AYAKÜSTÜ YAŞANMIŞ AŞK HİKAYELERİ

 

AYAKÜSTÜ YAŞANMIŞ AŞK HİKAYELERİ
1.
bildiğim kendimi bildim bileli aşık olduğum,
bildiğim ancak aşıkken var olduğum…
işte bu yüzden, benim için aşık olmak;
çoktandır hasretine katlandığım yokluğum.
‘eğer aşktan söz edildiğini duymamış olsalar
hiçbir zaman sevemeyecek olan insanlar vardır, ‘
demiş La Rochefoucauld
benimse hep böylelerini severek başladı vurgunum…
2.
her durakta ölümsüz bir aşk edineceğim
bir bakıştan, bir duruştan,
çağrışımın sonsuz hızından
unutulmaz bir sevgili daha bırakacağım ardımda.
belki de yaşanabilecek en güzel serüveni
terk edeceğim
daha otobüsün ilk basamağında.
kim bilebilir ki?
sonrayı, sonrasını kim bilebilir?
gizli gizli veda edeceğim ona; görmeyecek
ve bu duyguyla burkulmuş yüreğim
otobüs camına bağrında bir ok ile
bir aşk levhası çizecek, ah min-el!
bu da ötekiler gibi,
kendisini ölesiye sevdiğimi bilmeden
yaşayıp gidecek..
3.
şimdi hemen kalksam buradan
hemen çıksam uzun sokaklardan birine
kiminle karşılaşabilirim
kime vurulurum ölesiye, eve dönmeden
geceme kuzguni bir cehennem gibi eklenen
bir ölümcül sevda hangi köşe başında
keser yolumu
bir tenhaya ulak olan
o suret avı
bırakır mı yakamı
haracı ödenmeden
bırakır mı yakamı
bir suretten, bir şiirden, bir hüzünden
ak kağıda düşürülmüş
imzasını görmeden
bırakmazlar yakamı, bilirim, ben ölmeden
4.
hangi aşk mümkündür aşığı öldürmeden
her aşk, her şiir
ardından uzun uzun bakılan adı bilinmedik sevgilerden,
küskün omuzlu terk edilmişliklerden,
perspektifinde hep bir sokak taşıyan
o sessiz
o faili meçhul cinayetlerden
resim altı sözcüklerden
aşk mümkün olsa idi ah, aşığı öldürmeden

bırakır mı yakamı kağıdın ölüm beyazı sureti
elle bilenmiş sözcükler,
yüreğime sokulan serüvenin hançer tadı
nabzımın atışına ayak uyduran vezninde
gece adımları şiirlerimin
bırakır mı yakamı yaşadıklarımı
dökmeden imgelerin giysilerine
hayatın maskelenmiş gerçekliğine
upuzun bir mesafeyle yeniden sokulmak için
yeniden ve yeniden
.

Yüreğimizden kopup giden ayrılık trenleri


AYNI LAMBALAR

Kibritle oynarken yangın çıkaran sarsak yıllar

Bir daha hiç geçit vermeyen veda sözleri

Yılların sıradağlarında uzaklaştı bizden

Yüreğimizden kopup giden ayrılık trenleri

Biliyorum aynı lambaların aydınlattığı yalnızlıkta geçti

Aldatılmış duygulardan ayrı ayrı geçerek vardığımız korunaklı siperler
Senin içini ürperten geceleri ben duymadım mı içimde?
Hayat herşeyi alır sanırken
Oyunlarımızı ıslatan yağmurlarda kaldı
Bir bizim icat ettiğimiz saatler
İlk öğrenilen yalnızlık aslında geç keşfedilir
Dalgın resimlerin derinleştirdiği mazi
Gün gelip bütün zamanları ele geçirdiğinde
Anlarsın başkalarına giden bizden çalınmış günler
Ne zamandır buradayım
Gel öp beni
Neredeysen ve nasılsan önemi yok gel öp beni
Suyunu,uykunu,azığını uzun tut gel öp beni
Birbirimizi bağışlayacak,birbirimize yeni sözcükler bulacak,
Ölmeden önce yeniden görüşüp konuşacak yaşa gelmedik mi?
İkinci ufkun saatindeyiz şimdi
Gözlerim trenlerde,gel öp beni.

HAYAT ÇETELE TUTMAK DEĞİLDİR



HAYAT ÇETELE TUTMAK DEĞİLDİR

Hayat; seni kaç kişinin aradığı, kiminle beraber olduğun veya olacağın demek de değildir. 
Kimi öptüğün, hangi sporu yaptığın,
Hayat, ayakkabıların, saçın, derinin rengi de değildir. 
Nerede yaşadığın veya hangi okula gittiğin de değildir.
Aslında hayat; notlar, para, giysiler, girmeyi başardığın ya da başaramadığın okullar
da değildir.
Hayat; Kimi sevdiğin ve kimi incittiğindir. 
Kendin için neler hissettiğindir. Güven,
mutluluk, şefkattir. 

Arkadaşlarına destek olmak ve nefretin yerine sevgiyi koymaktır.
Hayat; Kıskançlığı yenmek,
önemsemeyi öğrenmek ve güven geliştirmektir. 
Ne dediğin ve ne
demek istediğindir. 
İnsanların sahip olduklarını değil,kendilerini olduğu gibi görmektir.
Her Şeyden önemlisihayatı, başkalarının hayatını olumlu yönde etkilemek için kullanmayı
seçmektir.
İşte hayat bu seçimden ibarettir.  
İnsanların en acizi dost edinemeyen, ondan daha acizi işe dost kaybedendir.
Charles Eguone


KARANFİL…

http://digital.library.upenn.edu/women/sheil/persia/front-page.jpeg KARANFİL…
Kulağında karanfil taşıyan halkımın oğulları Atlanın gidiyoruz.
Buğulu bir şafak vakti yeniden düşüyoruz yollara
Eski zamanlarda olduğu gibi
Dersimiz tarih.Unutmayın kaldığımız yeri yenilmedik daha

Masal alın koynunuza.Belki dönmeyiz uzun zaman
Masalllar hatırlatır size doğduğunuz yeri ilişkiler iklimini
çocukluk taşınabilir bir şeydir alınsa da elinden geçmişi.

Tütün ve tarih koyun torbanıza.Kekik ve dağ ateşleri
Şafağın bin yıllık anlamını, suların ve çağların sesini
ezberleyin, bilinmez otların adını hatırda tutar gibi,
Ten rengi aya bakın son defa
yani geride yaşanmış ve yaşanacak bütün yaz geceleri
kaçak aşıkları, uçurum bakışlı firarları, mağrur eşkiyaları
saklar gibi kilitleyin yüreğinizin kalelerini
Anka ve Anahtar, ikinci bir emre kadar Kaf Dağının ardına gitti

Kulağında karanfil taşıyan halkımın oğulları Toplayın çadırlarınızı.Eski zamanlarda olduğu gibi Çığ geliyor.Çağ çöküyor. Gidiyoruz.
Dudaklarınıza ninni, ıslık ve destan alın
siyah sünnet çekin gözleriniz Alıcı kuş telekleriyle
Ki ışısın yaprak yeşili gözlerinize kıstırdığınız farz olan öfke
çapraz asın tüfeklerinizi çağın dışına sürdüğü eski masallardaki
eşkiya resimleri gibi yurdundan ve yüzyılından
kovulmuş çocukların tarihinde gelenek kimi zaman başkaldırma biçimi…

Teni tarçın kokulu halkımın oğulları Atlanın.Bizi bekliyor ay akşamları
daha yola çıkmadan eksiksiz anlatın çocuklarınıza
aklınızda kalanları ağızlık, tesbih ve tabaka bırakın
yolları ayrı düşmüş arkadaşlara belki görüşemezsiniz bir daha
yükse kuşlar dorukları sever ölümse çıplak kaldığı dağları

Atlı bozkırların sararmış hülyalarını
eski sözcüklerin yüklü çağrışımlarını yanınıza alın.
Sabahı karşılayın her günkü sabahı
gülümseyin yüzünüzün sığmadığı kuşlu aynalara
mayın diye gömün yüreklerinizi ölülerinizi verdiğiniz toprağa
vedalaşın denkleri toplanmış geçmişinizle
unutmayın göçmen tarihlerden, yerleşik zulümlerden
geçilerek varıldı yüzyılın eşiğine
sonra gece nöbetçilerinin yüksek rakımlı yalnızlığını alın
yalnızlık kullanışlı bir şeydir, bazen iyi gelir
gerektiğinde yalnız olmayı bilmeyenlerin 
inanmayın beraberliğine sonra sabır.Mazlumların ve bilgelerin bize tarihsel emanetidir,
her yerde yeni anlamlarıyla denenir. Ve her çağın hurafeleri vardır
kurban alır, kurban verir Geçer devran, takvimler el değiştirir.
Gün gelir zulüm de göçer Zaman örter her şeyin üstünü
Uzağı gören çocuklar bilir gelecek uzun sürer….

Atlı ay akşamları
Sönmüş yanardağlar.Gecenin ormanında ilerleyen ölülerin rüzgarı
yanık fısıltılar… gelecek günlerin düşünü kuran
kaç tarih çadır kurup sökmüş burada yalnızlık kalmış yadigar
bir de gökyüzü gökyüzünün mayınları yıldızlar
hem saklar, hem açıklar çoban yıldızı, samanyolu, kervankıran
kapı komşumuzdu burada gittiğiniz yerde de parlak mıdır bu kadar?

Şimdi menzili yurt tutanlar ne yollar, ne yıllardan geçeceksiniz
çiçek atın yenilmiş asilere güvenin her çağda ve her yerde
uzakları iyi bilen çocuklara kenar adamlarına, ateş insanlarına
birliğiniz dağılmaz göç yollarında ey gurbete çıkmış halklar

Atlı ay akşamları
kalın şayak bir gece, esiyor rüzgar gidiyoruz geleceği olmayan bir yere
ardımız sıra esiyor ölülerin rüzgarı daha şimdiden başka yerlere gömülenlere
gidiyoruz kalın şayak bir gece geride ne çadırlar, ne tarih, ne saltanat
yalnızca rüzgarın sesi bizi uğurluyor.

Ay vurmuş alnına bütün ölülerin
yatıyorlar kimsesiz koyaklarda ilk vuruldukları sıcaklıklarıyla
sanki dokunsalar birinin omuzuna hep birden, her şeye yeniden başlayacaklar
ilerliyor gece, geçiyor ay nesnelerin boşalan dünyasında
yer değiştiriyor aydınlık, tarih, mevsimler kimsesiz koyaklarda ölüler ve ay

Kulağında karanfil Teninde tarçın Gözlerinde göç var
Döner bir gün Anka Kilidinde döner anahtar
 Murat Mugan


DİYALEKTİK MUTSUZLUKLAR



DİYALEKTİK MUTSUZLUKLAR

bir uzak sabah denizidir gittiğin kapı
ellerinde rüzgarın taşınmaz çamurları var
köpürmüş soylarımı toplarken çürüyen yanlarımdan
inan batmış şehirler gibi onarılmaz anılar
gözlerinde unuttuğum o eski aciz miras
almaya gelsem soluğumda dalgın yosun kokusu
biliyorum artık hiçbir gemi beni taşımaz
ve yeniden büyür içimde 

mağrur bir zakkum gibi terkedilmek korkusu
susarsın bir silahsızlanma akşamı
susarsın dudaklarında ıslıklar kanar
öpülmez dudakların ıslık yarası
mavzerdir dokunmalarım kirvem bilirsin
öpemem, öpersem tekmil bir aşiret tragedyası
hüznünü ver bana yeter, gizli hüznünü
kolları bağlı hüzün olsun dört yanım
ırağına vurma beni kirvem, ağlarım, delirirsin
sonra derler haklıdır sevdası
geç olur ki artık onarmaz rakılar
geç olur bir yaraya rakının dağılması
sen şehre sırtını dönen uykusuz dağlı
gemiler nerde (ki çoğu hüviyetidir melankolinin)
nerde aykırı mavzerler (onlara sığdıramazsın ki öfkelerini)
barut esmeri tenine sevdalarımı sürdüğüm
nasıl taşıdın bunca yıl delirmiş saçlarında o eski şark yelini
biliyorum dokunsam parmaklarım kırılır
dokunmasam eşkıya uykusuzluğu çetin silahlar gibi..

İKLİM..


İKLİM..

aşk iklimdir tarikat cihazlarıyla yaratır dünyasını 
inanmayanlar için Allah imkanıdır aynıdır cenneti cehennemi ahreti uyandırır
kendi ahlakını ister ikliminden
nafile kalplerin kaçınılmaz kaderi tabiatının koşulları
ya da iklim tuzağı kendi derinliği kadar sever herkes
uçurum başlar bir yerinden
aşk rehin alır dünyayı
soğuğun uykusu başka sıcağın uykusu bazı uykusuzluklar rüyadır iklimle beslenir aşk
gök haritası ile kalbin kapısı eştir aşk merhamet ister sahibinden leyla ile mecnun çölde geçer sanrı, humma, aşk
aynı çölün çocuklarıdır
akraba karanlığında çoğalır
bire kadar inen tanrılar
yol kaderle kısalır
Kum Saati’nde akan eski soru:
neden çöle indi dört kitap
aynıdır çöl ile kalbin kapısı
geçilmez tutulmadan
aşkın doğusu ve batısı
çünk aşkın doğusu ve batısı vardır
kuzeyden güneye iner mazinin kavimleriyle kapısı bulunmayan şehirlere kapısı bulunanlar aşkı surların dışında bırakır
kaleler düşer şehirler yakılır
kıyamet yeryüzü provası
sükunet cinnetiyle geçer
tufandan korkanların hayatı
onlara okudukları kitaplar kalır
mazi hiçbir aşkla tamamlanmaz
çünkü mazi kalplerde yaradır
zamanların birbirini tutmamasıdır aşk
birbirine erken ya da geç kalmış kapılardır
ölümlü insan ile görece zaman
var oluş bir alaydır
bilgeliğin ardından koşan
yalın gerçeklerle yaşlanır
aşkın çetin definesi
Babil kulesi kadar dağılmıştır
yeryüzüne binlerce tarifle, aşk hala gizdir kayıp kule diller kadar şifrelenmiştir tene ve tarihe ışık hızında yeniden dirilinceye kadar kule, kalp, dil bilmece 
sahibinin körüdür aşk başka alemlerin gözleri ödünçtür aşk üzerine söylenmiş bütün sözler unutulmadan hatırlanmaz bir daha bunu yapan aşktır aşk insanın içindeki gençtir kendi içindeki yol ortasında kalan yarım hayatların kayıp sahipleri için aşk uzaktır aşk uzak olduğunda kullanılmaz yakınlıklarla aşk kişiye kendini tanıtır unutturmak için daha önce de söylendi: her öğrenilen bir sonrakine saklanır 
zaman aşktan böyle intikam alır
kimse koşamaz zamanın önünden
hiçbir sönmüş gerçek onaramaz kor kayıpları 
aşk kusurdur hatadır günahtır yasaktır imkansızdır bu yüzden insanlık için hala bir imkandır bir başlangıçtır aşk insanın kendine başlangıcı çok az kişi ilk kez aşık oluyormuş gibi tekrarlayabilir aşkıbaşlangıçları unutanlar için artık imkansız olanı bu, hayatı tekrarlamaktır diyalektik bile bu yüzden aşktır aşk hakkında söylenmiş bütün sözler yaşanmadan yalandır aşk bir haktır sonuna kadar kullanır kullanılmaz olanı iyi aşk şiiri yoktur, hiç olmadı, bu da olmadı
her aşk şiiri yalnızca tekrarlar
tekrarlanmaz olanı
her biri yalnızca bir sonrakinin ilhamı belki bu kadar söz
bağışlatır bana bu aşkı 2001 yazıydı çok istedim çok istedi çok istedik ama olmadı




ADIN YAĞDI KİRPİKLERİNE BU KADININ


ADIN YAĞDI KİRPİKLERİNE BU KADININ 
Yine gözlerimde sen vardın, sabah yüzüme carpiyordu sevdanın dalgaları, dokunduğum herşey sen oluyordu. Üşüyen bedenimi ısıtıyordu sıcaklığın, hep seni taşıyor gibiydim koynumda, sendin adı sevdamın.. sendin kahramanı aşkımın Rüzgarlar getirdi kokunu her nefes alışımda döndü başım öpücüklerin geldi kuşların kanatlarında dudaklarından, hasretini tattım sevdanı getirdi bulutlar kacmak istemedim,sırılsıklam ıslandım Içsem damla damla dudaklarından aşkın tadını diyorum seni seviyorum çeksem kokunu doya doya nefes olsan içime ateş olup yansan heryerimde sürsem seni merhem olsan tenime seni istiyorum sevda olup aksan her bir hücreme seriversen yüreğini yüreğime seni bekliyorum gelde son ver sana olan hasretime bıraktım yüreğimi ellerine adın yagdı kirpiklerine bu kadının, Yine bu sabah yağdı yüreğine hasretin yağdı gözlerine yağmurların yaşlar olup aktın yağdı sensizliğin yağdı hasretin santim santim büyüdü özlemin damla damla yüreğine düştün büyüdün göl oldun okyanus oldun ateşler olup yüreğini dağladın her nefesinde sen vardın bitmeyen sevdasısın bu kadının seni hala seviyorum adamim

BAĞIŞLA SESLİ FLAŞ AZİZ NESİN ŞİİRİ


Bağışla 
Ya zamanından çok erken gelirim 
Dünyaya geldiğim gibi 
Ya zamanından çok geç 
Seni bu yaşta sevdiğim gibi 
Mutluluğa hep geç kalırım 
Hep erken giderim mutsuzluğa 
Ya herşey bitmiştir çoktan 
Ya hiçbir şey başlamamış.. 
Öyle bir zamanına geldim ki yaşamın 
Ölüme erken seviye geç.. 
Yine gecikmişim bağışla sevgilim 
Seviye on kala ölüme beş.. 
Aziz Nesin..

SESLİ ŞİİRLERDEN BİR DEMET FLAŞLAR DİZİSİ




SESLİ ŞİİRLERDEN BİR DEMET FLAŞLAR DİZİSİ


İSİMLERİN ÜZERİNE TIKLAYIN VE DİNLEYİNİZ



YAZILANI YAŞAR GÖNÜL

http://catehism.ortodoxiatinerilor.ro/wp-content/uploads/2009/08/2556501-md.jpg
YAZILANI YAŞAR GÖNÜL

Vazgeçmek midir kaybetmek ??Yada tutunduğun bir dalın kırılması mı ??Korkmak mıdır veya ??Yaptıklarından, yapacaklarından, umut ettiklerinden, yarınlarından… 
Bekletmektir belki de,Söz veripte zamanını ayarlayamadığın.Umut olmadan yasayabilir mi insan ??Düş kurmadan hayal etmeden … 
Hep yarın dersin ya hani, yarınları beklerken Dünde kalan yarınlar bile hala umuttur yapamadıklarınaGünün inancı, yarının umududur hayatımızda… 
Yürüdüğün yol çamur,Fırtınalardasın, ey gönülElbet bu çamuru da aşar bu ömür. 
Feryadın sarınca dört bir yanı, inleyince yerle gökSessizliğin dahi feryad olup içindeki karanlığa yağar.Ah bir ağlasan, cağlayan ırmaklar misali aksa gözün yaşı, 
Aksa da kurtulsan içindeki karanlıktan …Sorgulayınca kendini kaybettiğin şeylerden,Sebepsiz sebepli  O zaman anlarsın zamana kafa tutmakla kaybettiğini … 
Geçerken ömrün yarınların umuduyla, 
Ne kadar kafa tutarsan tut zamana,  
Bir çizgisi vardır Hayatin aşılamayan,Yazılanı yaşar gönül …

ACIYI GÖRMEK İSTİYORSAN GÖZLERİME BAK








Acıyı görmek mi istiyorsun?

Gözlerime bak!
Dudaklarımda söyleyemediğim sana ait duyguları,
Bana her fırsatta bıraktığın yokluğunun acısını fark edeceksin.
O zaman anlayacaksın acının sende ne kadar masum durduğunu.



Ayrı yetişmiş güllerin birbirine hasreti gibi,
Umutla kurudum sensiz.
Ve sen hiç gözlerime bakıp beni sevdiğini söyleyemedin.
Oysa sırf bu kelime için kurduğum hayallerdi beni hayatta tutan
Bir boşluktan içeri girdim her gece,
Senli düşlerden sensiz karanlıklara süzülür gibi.

Ellerin nasıldı? Küçük müydüler? ve parmakların ince uzun mu?
Parmaklarını parmaklarımın arasında hissedip,
Seninle sahil boyu denizi hiç fark etmeden bir birimize bakıp yürüyemedik.
Gözlerinin yeşilinde geleceğe dair hayaller kuramadan,
sadece umut ettim gözlerini görebilmeyi.
Ve o gözlerinde ki ışıltıyla karanlık gecelerime yol göstermeni istedim.
Acıyı görmek mi istiyorsun.
Gözlerime bak! 
 
Ve yaşanmamış boşa geçen anların hüzünlü şiir’ini oku,
Kirpiklerinden sıyrılıp yanaklarına düşen dizelerimde.

Bensiz yattığın o yataklarda benli hayaller kurma artık.

Sabahlara merhaba derken beni seven bir şair var deyip gurur duy sadece.
Ve hiç bilme o şairin senin için her gün defalarca öldüğünü.
Ve bil ki insan sevdiğiyle beraber olacak mahşerde.
Tek avuntum bu şimdilik.

Dünyada olamadığım anları mahşere bıraktım ben,
Ben seni bu dünyalık mı sevdim sandın?
Ölüm’müş,terk edilişmiş umurumda değil,gelme istersen.
Nasılsa bir gün hayat biletimi kestiğinde,
Kavuşma vakti olacak benim için ölüm.
Dudaklarımda ki acı tat?
Yoksa acı bir tebessüm mü olacak sana ulaşmayı beklemek?
Ne yazık hiç bilemeyeceğim.

Acıyı görmek mi istiyorsun?
Gözlerime bak!
Sen uzakta çok uzakta
Bensiz bir yaşamın anlamsız günlerini yaşamaktasın,
Benim gibi.



Seni seviyorum,
Gerçeğin ta kendisi bu iki kelime,
Sırf dudaklardan çıkması istenen değil de
İçimde taa içimde senin için atan bir kalbin feryadı,
Haykırışı bu sevdiğim.
Sana ulaşamasam da,
Biliyorum ki zavallı kalbim
Sana ait her şeyi saklıyor en gizli yerlerinde
Kanlı ve uykusuz gözyaşlarımın
Her gece aynalardan süzülmesi gibi acı veriyor uzaklarda oluşun.


Biliyorum beni sevdiğini

Acıyı tattığını da benden uzaklarda
Ama hiç bana sana ait bir şeyi vermedin?
Acı tek taraflı olsaydı,
Ne yürek dayanırdı ne yaşamın bir anlamı olurdu.
Ama yokluk kötü sevdiğim.Bir beden olmak isteyen yüreklerde ayrı ayrı yaşamak kötü.



Sana her fırsatta koşmak isterken beni durdurmaların,
Yüzüne hasret kaldığım günlerde
Beni ısrarla kırışlarını hiç anlamış değilim.
Eminim yine okuyunca bu şiirimi büzeceksin dudaklarını
Ve eminim ağlayacaksın.
Ağlamak seni ben yapar sevdiğim
Ve beni sen yapanda içimde senin için yanan bir kalple yaşamak.
Her gün Üsküdar’da oturup kendimi dinlerim
Oysa konuşan sendin hep benimle,
Ne martıların vapurlara takılışı,
Ne işportacıların bağırışıydı fark ettiğim.
Ben denizi seyrederken gözlerinde boğulmayı sevdim.
Yosun tuttu gözyaşlarım sensizliğin dalgalarında.
Gözlerim ve ben her Üsküdar’a inişimizde
Bir gün seninle bir bankta oturup Sadece ve sadece hiç konuşmadan gözlerine bakmak istedik.

Kaç zamandır bir hüzün dolaşıyor odamda.
Duvarlar bir şeyler söylüyor sanki
Adım adım yok oluşumu izliyorum
Her batan güneşin karanlığı getirmesiyle.
Sabahlara kadar uykusuz gözlerimle uzaklara,
karanlıklara bakıyorum mütemediyen
Kayan her yıldızda tek bir şey diliyorum?
Ve Senin için yalvardığım namazlarda secdeye kapanıp
Rabbime ettiğim dualarım,
Tuttuğum dilekle aynı olması ve sonra umudumu yitirmeden
Rabbimin bir bildiği var deyip
Kabul olmadığında dualarımın
Tekrar tekrar yalvarmalarım.

Seni okyanusların diplerinde
Bir midyenin içinde ki
İnciyi görme ihtimalimin olmadığı gibi kabul ettim aşkım
Ve seni hiç ulaşılamayacak dağların zirvesinde
Koklayamayacağım bir çiçek olduğunu fark ettiğimde
Tek bir şey düşündüm?
Dokunamadan tenine,
Öpemeden öpülesi dudaklarını mahşere erteledim vuslatı.
Ben o kargaşada ne yaparım bilmem ama
İnsan mahşerde sevdiğiyle beraberdir derler
Seni seviyorum meleğim.

Acımasız olan ne sensin ne de ben,
Bize gümüş tepsiyle sunulan hüzünlü bir hayat sadece
Ve kabul etmesi zor olan bu ayrılıklara katlanmak sanırım.
İnsan yaşamın değerini
Yüzü ve kalbi güldüğünde anlıyor
Anlıyor ki ölüm sadece toprağa girmek değil
Ve nefesi kesilene kadar yaşadığı her şeyin
Gözlerinin önünden geçmesi değil.
Ölüm sensizliğin sadece yaşarken verilen cezası sevdiğim.

Seni bulduğumda sevgi anlam kazandı
Her anımsadığımda yaşamamım oldu gülüşlerin
Hiç tükenmedi içimde senin için yanan ateş
Ve ben o ateşle yanmayı,
Sırf seni sevmek olduğu için
İnan bana çok sevdim.



Oysa

Doğum günüme sadece 10 gün kalmıştı
Eğer yanımda olsaydın
Yaşama daha bir sıkı sarılacaktım..
Şimdi ölüm ne anlam taşıyor?
Yaşamak ne anlam?
Hiç anlayamayacağım
Sensiz bedenim toprağa girmedikçe


GÖNÜLLER SULTANI MEVLANA’DAN

 

GÖNÜLLER SULTANI MEVLANA’DAN

Duyduğum, dokunduğum, gördüğüm tattığım, kokladığım için var bu dünya
Farkında olduğum için
Kendim yazdım, kendim oynadım en başından beri
O yüzden ki bir dünya yarattım, roller verdim sahnedekilere
Sevdim; sevildim, paylaştım; dostum dedim

En derinimde hissettim; a
nneme

kızdım da kıyamadım; babam dedim

Geçer dediklerimi geçirdim
Biter dediklerimi bitirdim  
Nefret ettiklerimi sildim, geçtim

Gün oldu; silkindim, yeter dedim

Geride bıraktıklarım hesap sormaya kalkmasın o yüzden bana
Farkında olduğum için var oldunuz, vazgeçtiğim için bugün yoksunuz

Bu nasıl bir cüret ki; bir başka hayata müdahil olma,
umarsızca sorgulama, pervasızca yargılama hakkını bulur insan kendinde


Haddinizi aşmayın ey faniler

Ben yok olmayı kabullenirken kar taneleri 
mütemadiyen ayak izlerimi kapatmaktayken,
güneş bile her gün batarken sizdeki ne arsızlıktır

silinmeyi dahi kabul edemiyorsunuz bir başka faninin zihninden

Mezarlıklar, kendini vazgeçilmez sananlarla doluyken,
yerin üstündeki bu şatafat da neyin nesi oluyor acep?


Uğraştırmayın da dağılın hadi
Dağılın ve gidin, ama bilin
Kör cehalet çirkefleştirir insanları!

Suskunluğum asaletimdendir
Her lafa verecek bir cevabım var
Lakin bir lafa bakarım lafmı diye
Bir de söyleyene bakarım adam mı diye

Mevlana Celaleddin Rumi

Teşekkürler sevgilim…

 

Teşekkürler Sevgilim…..

Beni deli bir sevdaya sürükledin. Uzun zamandır hasret kaldığım duygular denizinde yüzüyorum şimdi.Geçmişin karanlığından adı batasıca acılardan,hiçlik duygusundan ve yalnızlığın hüznünden kurtardın.Dünyayı yeniden yaşanır kıldın,hayatıma yeni heyecanlar,yeni umutlar ekledin,Hayal etmenin ne kadar güzel olduğunu öğrettin.
Teşekkürler sevgilim…
Dünyada herkesin bir eşi, bir ruh eşi var biliyorum. Kimisi hiç bulamadan göçüp gider hayattan. Kimisi şanslıdır,bulur ve mutlu yaşar.Ben de o şanslılardanım işte.Çünkü buldum seni.Çıkmasaydın karşıma,hayat boyu sürecek bir arayışın içinde olacaktım.Her karşıma çıkana “İşte bu o” diye sarılıp yanılacaktım. Mutsuzluk mutsuzluğu kovalayacak, umutsuzluk hayatımın her yanını saracak ve ben senin yokluğuna alışacaktım. Ama varsın, iyi ki varsın.
Teşekkürler sevgilim …
Hayatıma ilk kez birine güvenmenin ne demek olduğunu anlıyorum. İlk kez hiçbir kaygı duymadan yaşıyorum aşkı. İhanetlerin, yalanların yer almadığı bir sevda bizimkisi. Oysa karşımdakilere her an bir şey yapacakmış gibi bakardım daha önce.Yaptılar da…Hoyratça harcadılar duygularımı. Güzele dair ne varsa yok ettiler.Çaresiz,güvenmeden.Yüreğimi korumak için öğrenmek zorundaydım. Her sevdanın derin bir yara açtığı yüreğimin bir başka darbeye daha dayanacak gücü kalmamıştı çünkü. Ve sen sildin bütün bu kötü anıları. Sevdan, insan sevgisini yeniden aşıladı içime.
Teşekkürler sevgilim…
Aşkımızı güzelleştirmek için çabalıyorsun, bu bana onur veriyor. Bir aşk için çaba göstermeli.Bunun en iyi kanıtısın sen.Beyninle,yüreğinle seviyorsun beni. Benliğini adadın aşkımıza. Bil ki ben de öyleyim. Biliyor musun, sensiz geçen anları da seviyorum. Çünkü sana kavuşma anım daha da yaklaşıyor.Sadece bu heyecan için bile binlerce kez teşekkür etmeliyim sana.
Teşekkürler sevgilim…
Zamanı birlikte ve en iyi şekilde tüketiyoruz. Bu kez zaman bizim lehimize işliyor .Her anımız unutulmayacak tatlar bırakıyor.Birlikteyken huzurun,sonsuz mutluluğun ne demek olduğunu anlıyoruz.Öyleyse şükredelim mi tanrıya sevgilim? Sarılalım mı birbirimize hiç ayrılmamak üzere? Ve dua edelim mi herkese ruh eşlerini bulsunlar diye?
Haydi öyleyse…

Çok uzaklardayım senden.

Uzaklardayım Senden…
Çok uzaklardayım senden.
Bir mavinin ızdıraplarımı kaldırabileceğini düşündüğüm bir şehirdeyim.
Oysa bir umuttu hep.
Oysa şehrin ilk simidini birlikte yemek isteme heyecanımız
ve ilk güneşin doğuşunu seyredeceğimiz hayali.
Çınarın altında şehrin en erken çayını içme
ve şehrin o muhteşem havasında caddelerini adımlayacağımızın hayali.
İste Zühre bu da bir hayal.
İşte kaldırımlarda ki yorgun ayak izlerim.
Hepsi hayal.
Bazen soruyorlar yalan diyorum.
İçime kılıçlar kadar keskin bir yara bırakıyor sana yalan demek.
Seni hayal etmenin fedakarlığına bile katlanamıyorum artık.
Sana ilk isyanım şuursuzca.
İlk isyan.
İlk kez kırılganım
ve ilk kez inadım.
Sorgulanmadan kabul edilen çağrışımlarının inadı.
Çökmüş,
yıpranmış,
terk edilmiş bir şehir.
Ben artık yokum.
Bir elmayı ikiye böldüğüm
ve kandillerine ışıksız iz bıraktığım.
Yoksun.
Merhametin bir ayağı aşınmış köprüler üstünden hüznümle ırmağın mikrakına tutunur
ve bir ayağı çığır açar merhamete hüsran ile.
Kaçıncı merhametsizliğin bilmem ki.
İşte yoksun.
Bazen varolduğunu düşünerek hissiyatına sığınıyorum
ve bazen yokluğuna bir zelzele telaşesi ile sarılıyorum.
Seninle ilgili o an kalbimin kaldırabileceği ne varsa serpiliyor önüme.
Bir an karanlıklar aşıyorsun ve kapkaranlık,
zifiri karanlıklarda zemherileşen soğuk bir yüzle karşılaşıyorsun bir anda.
Artık öyle yalansın ki,
bitiyorsun.
Bir yıldız sağanağı ve bir yanım veda.
Bir ateşin içinden gülümseyebiliyorum sana. Kaynakwh:
Çünkü sende öğrendiğim aşk bende bir sadakat.
Tanıdığım bir şey bu.
Bulutlar ulvi bir el tarafından ağlayabiliyorsa beni de ağlat demeliyim.
Her an birden bire bir sadakat ile gelecekmişsin gibi.
Yüzümde ki hazana bak.
Sonbaharın son gününde doğmuşum gibi.
Neden yoksun?
Neden parmaklarınla kavisler çizmiyorsun artık?
Saçların nerede?
Bilmiyor musun artık bütün eşyalar benimle alay eder oldu.
Bütün sevdiklerimi başucumda görme isteğim bile suç.
Yoksun ve perdeleri siyaha soyunan bir gün ile karşılıyorum yok oluşunu.
Şehrin ilk simidini ben yedim.
Bütün karlar suskunluğumun ve sensizliğimin üzerine beyaz yalnızlıklar örtüyor.
İlk çayını ben içtim bu şehrin.
Sen yoksun…
Yitik bir şehrin korkularını emziren bütün gecelerini
buğulu bir camdan seyrediyorum.
Sonun nerede olduğunu bilmeden
ve zahir bir hayata feryatlar bırakarak
aşikar cümlelerle sinsi ızdırapların ardına adını kazıyorum.
Bu yüzden anımsadığım zühre
ve bu yüzden adına zahir cümleler bırakmam.
Bir adın kaldı dayanabildiğim hüzünlerden.
Kimi zaman “gidenler unutmaz geride kalanları”
beni avutan.
Kimi zaman “evet son kez git ve bir daha dönme”
kalbimi yıkan.
Dokunduğun yürek aynı.
Mağrur bakışlarınla izliyorsun bu şehri.
Yüreğinde yas diye tasvir ettiğin
ayrılıkların bir gün nefesini senden alacağını hiç düşünmedin.
Adımlarını ne de çabuk sıklaştırdın gitmek için
ve neden acele ettin haykırışlarını çığlıklarına adamak için.
Gözlerim kan dolu izliyorum seni.
Bir yerlerde hala varsın biliyorum
Sen yoksan bu şehri ölümler kuşatır
ve bazen bekleyenler değişir adını haykırmak için.
Sonra adın mor mürekkeplerle kazınır vaktin darağacına.
Ama her şeyden önce yalnızızdır bilirsin.
Gitsen de yalnızız ve kalsan da yalnızız.
Bu şehir özlediğim bir çift göz için ayakta sanki.
Sanki müptelası olduğum puslu bir gökyüzünde melek saçların.
Sanki bir uçurum düşüyor avuçlarımdan. Kaç bahar oldu söyler misin?
Bir sığınma duygusu ile sana topladığım güller gideli kaç bahar oldu?
“Ebediyen ölmeyecek ruhumun bir şehri var sende

ÖMRÜMÜ ÖMRÜNE KATARIM

Aşık yanım Kalp ağrım 
Sancıyan yarım Gizli yaram 
Sana dair kimbilir kaçıncı sayıklayışım 
Kaçıncı iç çekişim Ve kaçıncı kaçıklığım 
Avuçlarıma hapsolmuş harflerimi kaçıncı sıkışım 
Gözyaşlarımın değdiği kaçıncı üç noktalı cümlelerimin acıyışı 
Sayfamın tenine değen kalemimin kaçıncı kırılışı 
Ellerimin arasında can bulan şakaklarımın kaçıncı atışı 
Ve kaçıncı ağrışı düşlerimin 
Akla ziyan hallerimin kaçıncı halsiz kalışı 
Bir bilsen sevgili Ah bir bilsen Sahi? 
Seni bu denli özlerken, dindirebilir misin acılarımı? 
Sarabilir misin kanayan yaramı?  
Aklıma SEN düşünce 
Dilimde ıslanan sana dair biriktirdiklerim susar olur 
Seni anlatamayan harflerim utanır karşında 
Katleder gözyaşım seni yazamayan mürekkebi 
Anlatamadığım, yaşayamadığım otuzuncu harfim Sahi? 
Damarlarımda dolaşan sen, akabilir misin mürekkebe karışıp 
Sen kokan sayfadan, silebilir misin suretini  
Yüreğime SEN değince Telaşlarım çocukluğuma karışır 
Bir serçe ürkekliğiyle ürperirim 
Titreyen dudaklarım parmaklarımda asılı kalır 
Üşür avuçlarım, yalnızlığımın elini tutar Sahi? 
Çırılçıplak sana gelsem, giyinebilir misin beni? 
Isıtabilir misin üşüyen hayallerimi? 
Düşüme SEN düşünce 
Gözlerinde tutuklu kalır yüreğim 
İçinde “sen” olmayan düşümü düşürürüm düşümden 
Prangaya vurulmuş ayaklarımı sürüklerim peşinden 
Ömrümü ömrüne katarım her bir adımda Sahi? 
Yüreğime vurduğun kelepçeyi çözebilir misin? 
Sensizliğin esaret olduğunu bile bile salıverir misin beni?  
Dert yanışım Dağılışım Savruluşum 
Ve biraz da aldanışım Adına “aşk” dedim Aşk’a geldim sevgili 
Yani sana Sana susamış beni, serdim ayaklarına Hadi, Sarılsana…! 
Bir bilsen Ne denli sevildiğini ve özlendiğini ah bir bilsen Sevgili Sahi? 
Sen de sevmiştin beni değil mi? 

GÖNÜL İNİLTİSİ


Alıp başını gittin

hüzün veren hazan yellerince bir hasret ateşi düştü ki yüreğime külden ateş, ateşten alev, alevden kor oldu tutuştu yandı gönül ağacım yaprağıma acılar üşüştü kırıldı dudağımdaki mor nenekşe ardından kuşları ürkütülmüş bir dal gibi kaldım acılarıma tipi, saçlarıma kar düştü yüreğime efkar, feryadıma zar düştü yapraklarıma sarı sonbahar düştü ırmak olup çağladım
rüzgar olup estim çığlık çığlığa duydu herkes feryadımı bir sen duymadın bir sen duymadın Leylim 
gidişin kalbime düşmüş güz yaprağıydı gidişin kar üstünde bir damla gözyaşı gidişin tuz bastırılmış ayrılık acısı gidişin dinmeyen gönül iniltisi gidişin Nijmegen sokaklarında hüzün sisi gittin, ardından suların sesi, rüzgarın nefesi
baharın neşesi, yaşama hevesi de gitti kimselere anlatamadım içimdeki uçurumu kimseler dinlemedi beni, kimse anlamadı gittin, baharı, yazı, kışı unuttum
yaşamayı unuttum bir sen kaldın unutmadığım bir sarı sabır bir de kanayan, kapanmayan bu yara yüreğimde yoksun işte; kahretsin
ellerin yok, gözlerin yok, gülüşün yok, üşüyorum.

Bil ki, aşkını dağlayıp yüreğime kazımışım adını aldığım nefesime yazmışım Ve şimdi ben Ve şimdi ben baharımda karakışta kalmışım son çaremdir diye sığınıp anılara avunsamda;
dinmiyor bu gönül iniltisi leylim;


NURI CAN

INAN BATMIŞ ŞEHİRLER GİBİ ONARILMZ ANILAR


INAN BATMIŞ ŞEHİRLER GİBİ ONARILMAZ ANILAR
Biri beyaz biri kara iki kedi..
birbirlerinin omzuna kollarını dolamışçasına birbirlerine şefkatle sarılarak,birbirlerine dayanarak yola çıkmışlar.

Gölgeler akşamüstünü söylüyor.Yorgun bir günün sonunda eve dönüyorlarmış gibi.Yüzlerini görmüyoruz ama eminim mırıl mırıl  konuşuyorlardır. 
Belli sınanmış, denenmiş bir dostluk bu,uzun yolları da göze alabilen bir dostlukYa biz, binde bir karşımıza çıkan dostluk, arkadaşlık, sevgililik fırsatlarını ne yapıyoruz?
Akşam üstünün bir saatinde yorgun gövdemizi yaslayıp mırıl mırıl konuşabileceğimiz,omzumuza dolanan bir kolun, başımızı yaslayabileceğimiz bir omzun,belimizi kavrayan bir elin, uzun yollara dayanıklı ayakların sahibi karşımıza çıktığında tanıyabiliyor muyuz onu,değerini biliyor, biricikliğini, benzersizliğini anlayabiliyor muyuz? …
Yoksa hayatı sonsuz, fırsatları sayısız sanıp
kendimizi hep ilerde bir gün karşılaşacağımızı sandığımız bir başkasına,
bir yenisine ertelerken hayat yanımızdan geçip gidiyor mu? karşımıza erken çıkmış insanları yolumuzun dışına sürüklerken bir gün geri dönüp onu deliler gibi arayacağımızı hiç hesaba katıyor muyuz?
Hayat her zaman cömert davranmaz bize, tersine çoğu kez zalimdir,her zaman aynı fırsatları sunmaz, toyluk zamanlarını ödetir. 
Hoyratça kullandığımız arkadaşlıkların, eskitmeden yıprattığımız dostluklarınsavurganca harcadığımız aşkların hazin hatırasıyla yapayalnız kalırız bir gün…
Bir akşamüstü yanımızda kimse olmaz,ya da olanlar olması gerekenler değildir.

Yıldızların bizim için parladığını göremeyen gözlerimiz,
gün gelir kayan yıldızların gömüldüğü maziye kilitlenir…

Kedilerin özel bir anını yakalamak gibidir
kendi hayatımızdaki olağanüstü anları ve olağanüstü kişileri yakalamak.

Bazılarının gelecekte sandıkları ‘bir gün’ geçmişte kalmıştır oysa;hani şu karşıdan karşıya geçerken, trafik ışıklarında rastladığınız,omzunun üzerinden şöyle bir baktığınız sonra da boşverip

‘Nasıl olsa ilerde bir gün tekrar karşıma çıkar.’ dediğinizdir.
Oysa tam da o gün bu zalim şehri terk etmiştir 
O,boş yere bu sokaklarda aranırsınız…


KUR’AN-I KERİM’DEN ÖĞÜTLER

KUR’AN-I KERİM’DEN ÖĞÜTLER

Merhametlilerin en merhametlisi olan Rabb’imiz Tebâreke ve Teâlâ Hazretleri Kur’an-ı kerim’in bir çok Âyet-i kerime’lerinde ahiret gününün çetin azabından kullarını korumak ve sakındırmak için öğütlerde ve uyarılarda bulunmaktadır.

Rabb’lerinin huzuruna çıkarılıp yaptıklarının hesabını verecekleri günün uzak olmadığı söylenerek insanlar uyarılmaktadır:
“İnsanların hesap görme zamanı yaklaştı, fakat onlar hâlâ gaflet içindedirler.” (Enbiyâ: 1)
Gaflet; hatırlanması gereken şeyin insanın aklından çıkması, onu hatırlamaması demektir. Yapması gereken şeyi ihmal ederek yapmayan kimseye gafil denir.
Nefsin arzularına, şeytanın adımlarına uymuş, zevk ve safaya, oyun ve eğlenceye dalmış, gerçek hayatın bu dünya hayatı olduğunu zannetmiş, böylece ömrünü tüketiyor, gerçek hayatın ölümden sonra başlayacağını bilmiyor, ahiret tedarikinin çaresine bakmıyor.
Allah-u Teâlâ o gün için hazırlık yapılmasını emreder ve şöyle buyurur:
“Allah katından geri çevrilmesi mümkün olmayan bir gün gelmezden önce, Rabb’inizin davetine icabet edin. O gün hiçbiriniz sığınacak yer bulamaz, inkâr da edemezsiniz.”(Şûrâ: 47)
O günde Allah-u Teâlâ’nın himayesinden başka sığınacak bir yer yoktur. Müstehak olanlardan hiç kimsenin azabı kaldırmaya gücü yetmeyecektir.
Allah-u Teâlâ kullarına öğüt vererek dünya hayatının gün gelip sona ereceğini, daha sonra ahiret hayatının başlayacağını, kendisine dönüleceğini, insanların hesaptan geçirileceklerini hatırlatmakta ve azabından sakındırmaktadır:
“Öyle bir günden korkun ki, o günde hepiniz Allah’a döndürülürsünüz. Sonra herkese kazandıkları noksansız verilir ve hiç kimse haksızlığa uğratılmaz.” (Bakara: 281)
“Öyle bir günden korkun ki, o günde kimse kimseden yana bir şey ödeyemez, kimseden fidye kabul edilmez.” (Bakara: 123)
Allah-u Teâlâ’nın azabını onlardan hiç kimse uzaklaştıramaz ve ilâhi azaba karşı kimse onları kurtaramaz. Ne zorla kurtarılabilir ne de kolaylıkla.
“O gün kimseye şefaat fayda vermez, onlar hiç kimseden yardım da göremezler.” (Bakara: 123)
Aracılar yok olmuş, kişi yaptıkları ile başbaşa kalmış. Herkes kendisini kurtarmaya çalışıyor. O gün toplulukların birbirleriyle yardımlaşmaları, birbirlerini desteklemeleri de kaldırılmıştır.
Âyet-i kerime’lerde şöyle buyuruluyor:
“Kimsenin kimseye bir şey ödeyemeyeceği, kimseden bir şefaat kabul edilmeyeceği, kimseden bir fidye alınmayacağı ve yardım görülmeyeceği günden korkun!” (Bakara: 48)
“Hiçbir günahkâr başkasının günah yükünü yüklenemez.” (Fatır: 18) (Bakınız, Necm: 41)
O gün iman ve amel-i salih sahibi olmayana hiçbir şefaat kâr etmez.
“O gün ki ne mallar fayda verir ne de oğullar.. Meğer ki Allah’a tamamen salim ve temiz bir kalp ile gelenler ola.” (Şuarâ: 88-89)
Demek oluyor ki o gün insanın başına gelecek felaketlerden korunmak mümkündür, fakat geldikten sonra ahirette değil, gelmeden önce dünyadayken korunmak mümkündür.
Allah-u Teâlâ’nın müminlerle kâfirlerin arasında hükmünü vereceği o çok zor günde herkes kendi nefsini düşünür, kendi derdiyle uğraşır, meşgalesi başından aşar, kendisine bir zarar dokunmasın diye, tanıdığı bir kimseyi görmekten sıkıldığı kadar hiçbir şeyden sıkılmaz. Çünkü yaptığı bir haksızlık sebebiyle kendi evlât ve ıyalinin bile peşine düşeceklerinden kaçınır.
Âyet-i kerime’lerde şöyle buyuruluyor:
“Kişi o gün kardeşinden, anasından, babasından, karısından ve oğullarından kaçar.
O gün, herkesin kendine yeter derdi vardır.” (Abese: 34-35-36-37)
“Kıyamet gününde yakınlarınız ve çocuklarınız size fayda vermezler.
O gün Allah onlarla aranızı ayırır.
Allah yaptıklarınızı görmektedir.” (Mümtehine: 3)
“Suçlu kişi o günün azabından kurtulmak için;
Oğullarını,
Karısını,
Kardeşini,
Kendisini barındırmış olan sülâlesini,
Yeryüzünde bulunan herkesi feda etmek ve böylece kendisini kurtarmak ister.
Fakat ne mümkün!” (Mearic: 11-12-13-14-15)
Zira her şey zamanında olacaktı. Zamanı geçtikten sonra kurtuluş çaresi aramanın hiç faydası yoktur.
İlâhi davete icabet edenlerle etmeyenlerin, inananlarla inanmayanların, aklını kullananlarla akıllı geçinenlerin âkıbetlerini beyan etmek üzere Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurur:
“Rabb’lerinin davetine uyanlara en güzel karşılık vardır.
O’nun davetine uymayanlara gelince, eğer yeryüzünde bulunan her şey ve bir o kadarı daha onların olsa, azaptan kurtulmak için hepsini feda ederlerdi.” (Ra’d: 18)
Allah’ım iyiler zümresine ilhak ettiğin kullarından eyle. Sonumuzu ve âkıbetimizi hayırlı eyle. Bizi bize bırakma, lütuf ve rızândan ayırma, kötülerden koru. İmanla çektiğin, lütfun ile aldığın kullarından eyle. Sevdiklerinle haşr-u cem eyle.

KIYAMETİN DİĞER SAFHALARI

KIYAMETİN DİĞER SAFHALARI

“Sonra bir daha üflenince, hemen ayağa kalkıp bakışır dururlar.” 
(Zümer: 68)

Öğüt:

Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde:

“Kim kıyamet gününü gözleriyle bakıp görmek istiyorsa; Tekvir, İnfitar ve İnşikak surelerini okusun.” buyurmuşlardır. (Tirmizî. Tefsir: 18)
Çünkü bu ve benzeri Âyet-i kerime’ler kıyametin akılları baştan alacak hallerini ve orada meydana gelecek olan sıkıntıları veciz bir şekilde açıklamaktadır.
Birinci sur ile kıyametin kopmasından, Hayy ve Kayyum olan Allah-u Teâlâ’nın tek kalmasından sonra, vakti zamanı gelince; Allah-u Teâlâ İsrâfil Aleyhisselâm’ı tekrar diriltecek ve ikinci defa Sur’a üfürmesini emir buyuracaktır. “Nefha-i kıyam” da denilen bu üfürme ile evvelce ölenlerin tamamı bir anda yeniden dirilerek kabirlerinden kalkacaklar ve hesaplarını vermek üzere ilâhi huzura sevkolunacaklardır. Buna “Ba’s-ü ba’del-mevt” yani “Öldükten sonra tekrar dirilme” denir.
Âyet-i kerime’lerde şöyle buyurulmaktadır:
“Sonra bir daha üflenince, hemen ayağa kalkıp bakışır dururlar.” (Zümer: 68)
“Allah’ın onu yeniden döndürmeye elbette gücü yeter.” (Târık: 8)
Ruhlar hazırlanmış bulunan bedenlerine yerleşirler, ölüler hayat bulur, kabirlerinden çıkarak mahşere sevkedilirler.
Diğer bir Âyet-i kerime’de ise şöyle buyuruluyor:
“Şüphesiz ki hayat veren de, ölümü veren de biziz.
Dönüş de ancak bizedir.” (Kaff: 43)
Herkesin hesabının görüleceği, cezalarının tertip olunacağı yer O’nun huzurudur. Mahkeme-i kübra O’nun huzurunda kurulacaktır.
Ku’an-ı Kerim ve Hadis-i Şerif’lerde haber verilen Birinci Sur’dan sonraki “Ahiret Hayatının Safhaları” şöyledir:

İkinci Sur ve Kabirlerden Kalkış:

Her şeyi sarsıp titreten ilk üfürmeyi ikinci üfürme takip eder.
Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“O gün o sarsıntı sarsar, peşinden bir diğeri gelir.” (Nâziat: 6-7)
Bu üfürme, diriliş ve kabirlerden kalkış üfürmesidir.
Allah-u Teâlâ’ya göre insanları ilk olarak yaratmakla ölümünden sonra tekrar diriltmek arasında hiç fark yoktur. Dileyince var eder, dileyince yok eder.
“Önce yaratan, ölümünden sonra dirilten O’dur. Bu O’nun için pek kolaydır. Göklerde ve yerde bulunan en yüce sıfatlar O’nundur. O Aziz’dir, hükmünde hikmet sahibidir.”(Rûm: 27)
Bu üfürme ile yaratılışın başından sonuna kadar gelip geçen herkes hayata döndürülür. Kabirlerde bulunanların hepsi, haşrolunacakları yere doğru koşarlar. O gün toplanma ve sevk günüdür.
Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“O gün yer yarılır, insanlar kabirlerinden süratle çıkarlar. Onları böylece toplamak bizim için pek kolaydır.” (Kaff: 44)
İnanmayanların düşündükleri gibi, insanları ölümlerinden sonra diriltmek, kabirlerinden kaldırmak, mahşerde toplamak, herkesin hesabını sormak, ceza veya mükâfatlarını vermek O’nun kudreti karşısında zor bir şey değildir.
Âyet-i kerime’sinde şöyle buyuruyor:
“Gökleri ve yeri hak ile yaratan O’dur. ‘Ol!’ dediği gün her şey oluverir. O’nun sözü haktır.
Sûr’a üflendiği gün de hükümranlık O’nundur.
O gizliyi de açığı da bilendir, hikmet sahibidir, her şeyden haberdardır.” (En’âm: 73)
O gün perdeler kalkar. Dünyada kendilerini saltanat sahibi imiş gibi görenlerin hepsi de, gerçekte hiçbir otoritelerinin olmadığını ve hakimiyetin yalnızca O’na ait olduğunu apaçık görürler.
Fâil-i mutlak’ın yüce iradesine gönülden teslim olanlar ise o günü fiilen müşahede ederler. İnandıkları gerçeğin ayan-beyan tecelli etmesiyle mutmain olurlar.
“Sûr’a da üfürülmüş, böylece biz onların hepsini bütünüyle bir araya getirmişizdir.” (Kehf: 99)
O günün şiddeti kâfirler ve münafıklar için olacaktır. Dünyadaki serkeşliklerinin ve azgınlıklarının cezasını fazlasıyla görecekler, çok büyük zorluklarla karşılaşacaklardır.
Yüzleri kararacak, gözleri göğerecek, herkesin gözü önünde rezil ve rüsvay olacaklar, kendi dertleriyle başbaşa kalacaklar, başkalarının hallerini sormaya mecalleri bulunmayacaktır.
Âyet-i kerime’lerde şöyle buyuruluyor:
“Sûr’a üfürüldüğü vakit, işte o gün çetin bir gündür. Hele kâfirler için hiç de kolay olmayan zorlu bir gündür.” (Müddessir: 8-9-10)
Kur’an-ı kerim’de Kıyamet hadisesinden söz edilirken üfürülecek âlete on kadar yerde “Sûr” adı verilmekte, burada ise bu alete “Nâkur” denilmektedir. Çok korkunç bir ses çıkardığı için ona”Nâkur” adı verilmiştir.
O günün şiddetinden; mihnet ve meşakkatinden kalpleri korkuyla dolar. Geçmiş günleri, kaçırılan fırsatları, değerlendirilemeyen imkânları hatırladıkça içten içe kavrulurlar.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:
“O gün Sûr’a üflenir ve biz o gün suçluları gözleri dehşetten göğermiş olarak toplarız.” (Tâhâ: 102)
Herkes kendi ameli ve niyetiyle başbaşa kalır, getirdiği yükün derdine düşer, birbirlerine karşı acıma ve şefkat duymazlar, akrabalık ve hısımlık bağları kopar, birbirlerinin durumlarını soramazlar.
Diğer bir Âyet-i kerime’de ise şöyle buyuruluyor:
“Sûr’a üfürüldüğünde o günün dehşetinden aralarında ne nesep bağı kalır ne de birbirlerine bir şey sorabilirler.” (Mü’minun: 101)
Ceza gününe iman etmeyenler, o gün zuhur ediverince, dünyada işitip de inanmadıkları şeylerin doğruluğunu gördükleri zaman haşyet ve hasretle haykırırlar ve şöyle derler:
“Eyvah bize! İşte bu hesap günüdür.!” (Saffât: 20)
Onlar böyle bir şaşkınlık içinde iken, hiç beklemedikleri bir ihtar ve azarlama ile karşılaşırlar:
“İşte bu, yalanlayıp durduğunuz hüküm günüdür.” (Saffât: 21)
Kâfirler için bu kadar zor ve zahmetli olan o gün, şüphesiz ki müminler için o nispette kolay olacaktır.

Mahşer:

Haşr meydanı olan mahşer yeri beyaz, dümdüz, dağsız, tepesiz, girintisi ve çıkıntısı olmayan, saklanacak yeri bulunmayan nihayetsiz bir düzlüktür. Her tarafı aynıdır. İnsan ne yaparsa yapsın, nereye giderse gitsin asla kendisini saklayamaz.
Bu yer, bugünkü yeryüzü gibi olmayacaktır. Benzerlik sadece isimdedir. O yeryüzü alışılandan ve bilinenden başka bir şekildedir. Bu dünyanın yeri ve gökleri yerine ahiret yeri ve gökleri kurulacaktır.
Nitekim Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“O gün yer başka bir yerle, gökler de başka göklerle değiştirilir.” (İbrahim: 48)
O yerin büyüklüğünü tasavvur etmek bile imkansızdır.

Amel Defterlerinin Dağıtılması:

Dünyada iken Kirâmen Kâtibin meleklerinin yazdıkları amel defterleri sualden önce herkese dağıtılır.

Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Amel defterleri ortaya konulduğunda, suçluların onda yazılı olanlardan korkmuş olduklarını görürsün.” (Kehf: 49)
Boşa geçirdikleri ömürlerine yanarlar, kaybettikleri fırsatlara hayıflanırlar.
Doğru yolu seçenlerin amel defterleri sağ ellerine verilir, yanlış yolu ve bâtılı tercih edenlerin ise sol ellerine verilir veya arkalarından verilir. Sağ taraf veya sağ el, ferahlık ve uğurun, feyiz ve bereketin; sol taraf veya sol el, sıkıntı ve uğursuzluğun sembolüdür.
Kıyamet gününde ise sağ tabiri, kurtuluş ve bahtiyarlığın; sol tabiri ise felâket ve bedbahtlığın delili sayılır.
Âyet-i kerime’lerde şöyle buyuruluyor:
“Amel defterleri sağından verilenler… Ne mutlu insanlardır amel defterleri sağından verilenler!” (Vâkıa: 8)
“Kimlerin amel defterleri sağından verilirse, işte onlar kitaplarını okurlar ve en küçük bir haksızlığa uğratılmazlar.” (İsrâ: 71)

Sorgu-Sual:

Allah-u Teâlâ kulları bir bir hesaba çeker, bu hesap bir anda olup biter.
Âyet-i kerime’de:
“Allah hesabı çabuk görendir.” buyuruluyor. (Mümin: 17)
O’nun bir işle meşgul olması, başka bir işle meşgul olmasını engellemez. Birinin hesaba çekilmesi, diğerinin hesabının görülmesine mâni olmaz. Herkesi aynı anda hesaba çekmek, yargılamak, O’nun için zor değildir, O seriül-hisab’dır.
Beş şey o gün herkese sorulur:
İbn-i Mes’ud -radiyallahu anh- den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmuşlardır:
“İnsanoğluna beş şeyden hesap sorulmadıkça ayakları Rabb’inin katından ayrılmayacaktır:
1- Ömrünü nerede ne yolda tükettiği,
2- Gençliğini nasıl geçirdiği,
3- Malını nereden kazandığı,
4- Kazancını nerede harcadığı,
5- İlmi ile amel edip etmediği.” (Tirmizî: 2531)
Kıyamet gününde kulun amelinden ilk hesaba çekileceği şey namazıdır. Namaz hesabını güzel veren, diğer suallerden çabuk kurtulur.

Mizan:

İnsanlar amel defterlerinde belirtilen sevap ve günahları ölçtürmek için Mizan’a gelirler.
Mizan; amellerin tartılması, iyilerinin kötülerinin belirlenmesi için Allah-u Teâlâ’nın mahşer meydanında ortaya koyacağı terazidir.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:
“Biz kıyamet günü adalet terazileri kuracağız.” buyuruyor. (Enbiyâ: 47)
Diğer Âyet-i kerime’lerde şöyle buyuruluyor:
“Kim zerre kadar bir iyilik yapmışsa onun mükâfatını görür.
Kim de zerre kadar kötülük yapmışsa onun cezasını görür.” (Zilzâl: 7-8)
Mahkeme-i kübrâ’da ilâhi adaletin hükmü tamamen icra edildikten sonra Hakk Celle ve Alâ Hazretleri:
“Ey günahkârlar! Bu gün şöyle ayrılın!” buyurur. (Yâsin: 59)
Kâfirler müminlerden ayrılırlar. Onların artık müminlerle bulunmaya salâhiyetleri yoktur. Her suçlu günahkar inkârcı ister istemez bu buyruğa uyar.
Diğer Âyet-i kerime’lerde şöyle buyuruluyor:
“O gün Allah onlarla aranızı ayırır.” (Mümtehine: 3)
“O gün bir fırka cennette, bir fırka da çılgın alevli cehennemdedir.” (Şûrâ: 7)

Şefâat:

Bir kimsenin suçunu affettirmek, kendisinden cezayı gidermek için hakkında yapılan bir iltimas ve istirhamdan ibarettir.
Günahı sevabından çok olduğu için cehenneme girmeyi hak eden günahkar müminlere; Allah-u Teâlâ’nın izni ile peygamberler, sıddıklar, âlimler, şehitler şefaat edeceklerdir.
O kime şefaat yetkisi verirse, ancak o şefaat edebilir. Bu yetki O’na aittir.
Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“O gün Rahman’ın izin verdiği ve sözünden hoşnud olduğu kimseden başkasının şefaatı fayda vermez.” (Tâhâ: 109)
“Bütün şefaat Allah’ındır.” (Zümer: 44)
Allah-u Teâlâ Seyyid-i Kâinat Sebeb-i Mevcudat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’i en büyük şefaat makamı olan Makam-ı Mahmud’a erdirerek onu diğer peygamberlere üstün kılmıştır.
Âyet-i kerime’sinde:
“Ümit edebilirsin ki, Rabb’in seni bir Makam-ı Mahmud’a gönderecektir.” buyuruyor. (İsra: 79)
Şefaat sayesinde kıyametin sıkıntısı ve şiddeti ümmet-i Muhammed’e dokunmayacaktır.

Sırat:

Kıyametin korkunç merhalelerinden birisi de sırattan geçmektir. Mahşerin anlatılan bu bütün zorluklarından sonra insanlar sırata sevkedilirler.
Sırat; cehennem üzerine kurulmuş, herkesin geçmek mecburiyetinde olduğu bir köprü, cennete giden bir yoldur. Bir ucu hesap verme yerinde, bir ucu da cennetin kapısındadır.
Bütün insanlar sırat köprüsünden geçeceklerdir.
Âyet-i kerime’de:
“İçinizden cehenneme uğramayacak hiç kimse yoktur. Bu Rabb’inin katında kesinleşmiş bir hükümdür.” buyuruluyor. (Meryem: 71)
Bu uğrama yolun oradan geçmesi sebebiyledir. Cennete girecek olan oradan geçecek, cehenneme girecek olan ise oradan girecektir.
Sıratın genişliği ve uzunluğu, insanların oradan geçmeleri ve hızları, dünyada yapmış oldukları amellere göredir.

Cehennem:

İmanları ve iyi amelleri ile sevap kazanıp mükâfatı hak edenlere cennetin yolu açıldığı gibi, inkârları ve yaptıkları kötülüklerle günaha girip ceza görecek olanlara da cehennemin kapıları açılacaktır.
Âyet-i kerime’lerde şöyle buyuruluyor:
“Allah’ın düşmanları o gün toplanır cehenneme sürülürler. Hepsi bir aradadırlar.” (Fussilet: 19)
Sayıları tamamlanıp bir araya geldikleri zaman topluca cehenneme itileceklerdir.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:
“Suçluları suya götürür gibi cehenneme süreriz.” buyuruyor. (Meryem: 86)
Ateşin önlerinde yanmakta olduğunu ve içine muhakkak düşeceklerini gördüklerinde, artık kaçıp kurtulacakları bir yer bulunmaz.
Cennet hizmetçileri cennetlikleri bekledikleri gibi, cehennem bekçileri de cehennemlikleri beklerler.
Cehennemlikler sevkolunup ateşe atılmak üzere hazırlandıklarında gayet hakir ve perişan bir halde, alabildiğine küçülmüş olarak, gizlice ateşe doğru bakarlar.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurur:
“Aşağılıktan başları öne eğilmiş, göz ucuyla etrafa gizli gizli bakışırlarken sunulduklarını görürsün.” (Şûrâ: 45)
Onların korktukları ve zihinlerinde tasarladıklarından çok daha büyüğü hiç şüphesiz ki başlarına gelecektir.

A’râf:

A’râf; Cennetle cehennem arasında, her iki tarafa da nâzır bir surun yüksek tepeleridir.

Burada sevapları ve günahları eşit olan, imanları ve işledikleri salih amelleri sayesinde cehenneme girmekten kurtuldukları halde, cennete de giremeyen bir topluluk bulunur.
Cennetliklere baktıklarında onlara selâm verirler, mutluluklarına imrenerek onlarla beraber olabilmeyi arzu ederler. Cehennemliklere bakarak Allah-u Teâlâ’ya sığınırlar, onlarla beraber etmemesini niyaz ederler.
Bir müddet orada kalırlar, sonra Allah-u Teâlâ onları rahmetiyle cennete koyar.
Şöyle buyurur:
“Girin cennete! Artık size hiçbir korku yoktur, sizler mahzun da olmayacaksınız.” (A’râf: 49)
A’râf ismi geçtiği için A’râf sûre-i şerif’ine bu isim verilmiştir.

Cennet:

Sırat köprüsünden selâmetle geçildikten sonra müminler gruplar halinde cennete doğru sevkedilirler. İlk olarak Hazret-i Allah’ın biricik Habib-i Ekrem’i Muhammed Aleyhisselâm cennete girer.

Müminler etrafları meleklerle dolu olduğu halde, en izzetli bir halde, dolunay veya parlak yıldızlar gibi ışıklar saçarak cennete doğru yürürler.
Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Rabb’lerine karşı gelmekten sakınanlar bölük bölük cennete götürülürler.” (Zümer: 73)
Cennete yaklaştıkça oranın nefis kokusunu için için duyarlar, her nefes alıp vermede şevkleri ve ümitleri bir kat daha artar. Gözler görmedik, kulaklar işitmedik, beşer gönlünden geçmedik şeyler görürler.
“Oraya geldiklerinde cennet kapıları açılır.
Bekçiler onlara derler ki: Selâm olsun size! Hoş geldiniz! Ebedî olarak içinde kalmak üzere buraya girin!” (Zümer: 73)
“Müjde! Bugün altlarından ırmaklar akan ve içinde ebediyen kalacağınız cennetler sizindir. İşte büyük kurtuluş budur.” (Hadîd: 12)
“Girin cennete! Siz ve eşleriniz ağırlanıp sevindirileceksiniz!” (Zuhruf: 70)
Henüz perdeler açılmadan gözünü açmış, Rahman olan Allah’a tam bir iman ile gönülden yönelmiş, rahmetinin zevki, azabının dehşeti ile saygısını duymuş olan müminler taraf-ı ilâhîden taltif olunurlar:
“İşte bu cennet; Allah’a yönelen, O’nun buyruklarına riâyet eden, görmediği halde Rahman’dan korkan, Allah’a yönelmiş bir kalp ile gelen sizlere, hepinize vaad olunan yerdir. Oraya esenlikle girin!” (Kaff: 32-33-34)
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyuruyorlar:
“Birbirine tutunacaklar, bazısı bazısının elinden tutacak.” (Müslim: 219)

BİRİNCİ SUR ve DÜNYANIN SONU

BİRİNCİ SUR ve DÜNYANIN SONU

“Şüphesiz ki Melek İsrafil, Sur’u bir lokma gibi ağzına yerleştirmiş,
yay gibi tutup onu üflemek için emir beklemektedir.” (Müslim)
Sur ve Mahiyeti:

Sur; boynuza benzer üfleme âleti mânâsına gelmekte olup, yerle gökler genişliğinde nurdan bir borudur.
“Sur nedir?” diye soran bir Arâbî’ye Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
“İçine üfürülen bir boynuzdur.” buyurmuşlardır. (Tirmizî: 2547)
Diğer bir Hadis-i şerif’lerinde ise, daha iyi anlaşılabilmesi için bazı benzetmelerde bulunarak şöyle buyurmuşlardır:
“Şüphesiz ki Melek İsrafil, Sur’u bir lokma gibi ağzına yerleştirmiş, yay gibi tutup onu üflemek için emir beklemektedir.” (Müslim)
Şüphe yok ki, sonradan yaratılan her şeyin bir sonu bir ölümü vardır, her şey er veya geç zeval bulacaktır. Dünyanın da bir ölümü vardır. Allah-u Teâlâ dünyanın ömrünü sona erdirmeyi murad ettiğinde, İsrafil Aleyhisselâm’a Sur’a üfürmesini emreder.
Onun Sur’a üfürmesi ile kıyamet kopar.
Sur’a ikinci defa üfürünce de, ruhlar cesetlerine dönerek diriliş meydana gelir.
“Ruhlar bedenlerde birleştirildiği zaman.” (Tekvir: 7)
Allah-u Teâlâ bu üfürmeyi ruhların tekrar cisimlerine dönüp yerleşmesine bir sebep yapacaktır.

Sur’a Üfürülüş:

Ruhlar âleminden yeryüzüne inecek insan ruhu kalmadığı zaman dünya hayatı sona erer ve Allah-u Teâlâ’nın emriyle İsrafil Aleyhisselâm ilk üfürmeyi yapar. Bu üfürme göklerde ve yerdeki canlıların öleceği, meleklerin de cinlerin de insanların da hayattan mahrum kalacağı üfürmedir.
Âyet-i kerime’de şöyle buyurulmaktadır:
“Sur’a üflenince, Allah’ın diledikleri bir yana, göklerde olanlar yerde olanlar hepsi düşüp ölmüş olacaktır.” (Zümer: 68)
Allah-u Teâlâ’nın istisna ettiği dört büyük melekten başka herkes öldükten sonra; Allah-u Teâlâ Azrail Aleyhisselâm’a Mikâil Aleyhisselâm’ın, İsrafil Aleyhisselâm’ın ve Cebrail Aleyhisselâm’ın canlarını almalarını emreder. Daha sonra Azrail Aleyhisselâm’a da emir gelir, o da ölür.
Böylece Hayy ve Kayyum olan Allah tek kalır.
“Yeryüzünde bulunan her şey fena bulacak, ancak azamet ve ikram sahibi olan Rabb’inin veçhi (zâtı) bâki kalacak.” (Rahman: 26-27)
Kıyametin kopması için bir zamana ihtiyaç yoktur. Bir göz kırpması ile her şey olur biter. Onun gelişi ne belli bir uzaklıktan görülebilir, ne de ona karşı insan kendisini koruyabilir. Gelişine karşı hazırlık yapmak da mümkün değildir.
“Kıyamet saatinin kopuşu bir göz kırpması kadar yahut daha yakın bir zamanda olur. Şüphesiz ki Allah her şeye kadirdir.” (Nahl: 77)
Bu yakınlığın ölçüsü, bilinen beşeri ölçü değildir. Ansızın pek korkunç bir gürültü ortalığı kaplar. O anda göklerde ve yerde bulunanlardan, korkup ürpermeyen hiç kimse kalmaz.
“Sur’a üfürüldüğü gün, Allah’ın dilediklerinden başka göklerde ve yerde bulunanlar korku içinde kalırlar.
Hepsi boyun bükerek O’na gelirler.” (Neml: 87)
İnsanlar o günde pek kıymetli gördükleri mallarını, servetlerini bile terkederek kendi başlarının telaşına kapılacaklardır.
Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Doğurması yaklaşmış develer başıboş bırakıldığı zaman.” (Tekvir: 4)
Develer o devirde Arapların en kıymetli varlıklarıydı. Onun için develere çok iyi bakarlardı. Develerine ilgisiz kalmak zorunda olmaları demek o gün çok büyük bir âfetle karşı karşıya kalmaları demektir. Öyle ki en kıymetli varlıklarıyla bile ilgilenmeyecekler, kıyılmaz mallarını bile terkedeceklerdir. Başlarına gelen felaket, en çok sevdikleri şeyleri görmemezlikten gelmeye götürecek onları.
Gerek kıyametin kopuş anı, gerekse kabirlerden kaldırılıp mahşere sevk edilme günü en korkulu merhalelerdir. Kâfirlerin kalpleri o günün dehşeti ile boğazlarına gelip dayanacaktır. Korkularının şiddetinden ötürü konuşamaz, dillerini döndüremez hale gelirler.
Âyet-i kerime’de şöyle buyurulmaktadır:
“Resul’üm! Onları o yaklaşan güne karşı uyar.
Öyle bir gün ki, yürekleri ağızlarına gelir ve kederlerinden yutkunur dururlar.
Zâlimlerin ne bir dostu, ne de sözü dinlenecek bir şefaatçısı vardır.” (Mümin: 18)
Dost; arkadaşını bir zorluk ve sıkıntı içinde gördüğü zaman, ona yardımcı olmaya koşan kimse demektir. Zalimlerin ne böyle bir dostu, ne de şefaat eden bir kimsesi olmayacaktır. Çünkü şefaat etme hakkını Allah-u Teâlâ sadece salih kullarına bahşedecektir.
Kıyametin yakın olduğu haber verilirken, Âyet-i kerime’de “Yakın olan şey” mânâsına gelen “Âzife” kelimesi geçmektedir. Kâinatın ömrüne nispetle kıyametin kopması çok yakın sayılır. Çünkü gelecek olan her şey yakındır. Meydana gelmesi kesin olan şey, meydana gelmiş demektir, geleceğinde şüphe yoktur.
Âyet-i kerime’lerde şöyle buyurulmaktadır:
“Onların beklediği tek bir sestir. Birbirleriyle çekişip dururken ansızın onları yakalayıverir.” (Yasin: 49)
O anda onlar işlerinde güçlerinde, pazarlarında, alış-verişlerinde, oyunlarında eğlencelerinde iken, her canlı bulunduğu yerde ölür. Ne malları ne canları hakkında bir vasiyette ve tavsiyede bulunmaya fırsat bulamazlar.
“İşte o anda onlar ne bir tavsiyede bulunabilirler, ne de âilelerinin yanına dönebilirler.” (Yasin: 50)
Eğer evleri ve memleketleri haricinde bulunmuş iseler, âileleriyle dünyada bir daha görüşmeye muvaffak olamazlar. Kim nerede ise orada kalır.

Sur’un Zelzelesi:

Kıyametin kopması insanın hayal bile edemeyeceği kadar şiddetli olacaktır.
Allah-u Teâlâ bütün insanlara hitap etmekte ve Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmaktadır:
“Ey insanlar! Rabb’inizden korkun. Çünkü kıyamet saatinin zelzelesi, şüphesiz ki çok büyük bir şeydir.” (Hacc: 1)
Kıyametin numunesi zelzelelerdir. İnsanoğlu zelzeleye karşı koyacak güce sahip değildir, insan böyle bir zamanda aczini idrak eder. Zelzele hiçbir zaman “Ben geliyorum!” demez, bir anda ortalığı harabeye çevirir. Gelmesi ile gitmesi bir olur.
Zelzeleler kıyametin açık bir delilidir, bize büyük kıyameti haber vermektedir.
İnsanlar bir gün ansızın böyle tasavvurların üstünde korkunç bir âfete uğrayacaklardır.
“Yer müthiş bir sarsıntı ile sarsıldığı zaman!” (Zilzal: 1)
Âyet-i kerime’si ile haber verildiği üzere, yer korkunç gürültülerle ardarda ve devamlı bir şekilde sallanır. Bir kısmı değil, yeryüzü bütün olarak sallanacaktır.
“O gün o sarsıntı sarsar.” (Nâziat: 6)
Her şeyi şiddetle sarsıp titreten ilk üfürme karşısında herkes fevkalade bir korku içinde kalır.
Böyle canlı bir hadiseye o gün için yaşamakta olan insanlar, birkaç saniye de olsa şahit olacaklar. Kalpleri yerinden oynayacak, akılları başlarından gidecek, emzikli her dişi varlık dehşet ve korku içerisinde emzirdiği yavrusunu unutacak, memesini yavrusunun ağzından çekip çıkaracak.
Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Onu gördüğünüz gün, her emzikli kadın emzirdiğini unutur, her hamile kadın çocuğunu düşürür.” (Hacc: 2)
Hiç şüphesiz ki bu hal sıkıntıların en şiddetli anıdır. En iyisini Allah-u Teâlâ’nın bildiği üzüntü ve korku onları kaplar.
“İnsanları da sarhoş bir halde görürsün! Halbuki onlar sarhoş değillerdir. Fakat Allah’ın azabı pek şiddetlidir.” (Hacc: 2)
Bakıyorlar amma ne yaptıklarını bilmiyorlar. Açık açık gördükleri korkunç manzaralar karşısında gözleri hor ve hakir olmuş.
“O gün kalpler korkudan titrer. Gözler zilletle alçalır.” (Nâziat: 8-9)
Öyle korkulu bir gün ki, gençleri bir anda ihtiyarlatmaya yetip artmaktadır. Yeni doğmuş çocukları ak saçlı ihtiyarlara çevirir.
“Eğer inkar ederseniz çocukları ak saçlı ihtiyarlara çevirecek olan o günden nasıl korunacaksınız?” (Müzzemmil: 17)
Allah-u Teâlâ’nın vahdaniyetini, Peygamber’inin risaletini tasdik etmeyenler için gerçekten de zor bir gündür.
Kıyamet kopmadan önce onu yalanlayıp inkar edenler bulunursa da, gerçekleşmeye başlayınca artık onu tasdik etmeye mecbur kalırlar. İnanmadıkları o müthiş hadiseyi ayan-beyan görünce şaşkına dönerler, artık yalanlamanın hiçbir yararı olmayacağını anlarlar.
Âyet-i kerime’lerde şöyle buyuruluyor:
“Kıyamet koptuğu zaman, onu yalanlayacak hiç kimse olmaz.” (Vâkıa: 1-2)
Allah-u Teâlâ onun gerçekleşmesini murad ettiğinde, önleyecek hiçbir engel olmadığı gibi; onun meydana gelişini yalanlayan, bugünkü yalancılar gibi bir tek yalancı bulunmaz. Azabı açık açık görecekleri için inanırlar.
Nitekim diğer Âyet-i kerime’lerde şöyle buyurulmaktadır:
“Artık o çetin azabımızı gördüklerinde ‘Bir olan Allah’a inandık, O’na ortak koştuğumuz şeyleri de inkâr ettik!’ dediler.” (Mümin: 84)
“Fakat çetin azabımızı gördükleri zaman iman etmiş olmaları kendilerine bir fayda vermeyecektir.
Kulları hakkında Allah’ın cârî ola gelen âdeti budur.
İşte kâfirler o zaman hüsrana uğramışlardır.” (Mümin: 85)
Allah-u Teâlâ bu hususta kullarını ikaz etmektedir:
“Allah katından geri çevrilmesi mümkün olmayan bir gün gelmezden önce, Rabb’inizin dâvetine icabet edin. O gün hiçbiriniz sığınacak yer bulamaz, inkâr da edemezsiniz.”(Şûrâ: 47)
Kıyamet mutlaka vukua geleceği için “Vâkıa” denmiştir, kıyametin bir ismidir. Yani gelecek, gerçekleşmesi muhakkak olması itibarıyla bu isim verilmiştir.
Vâkıa Sûre-i şerif’inin 3. Âyet-i kerime’sinde ise şöyle buyuruluyor:
“O alçaltıcı, yükselticidir.” (Vâkıa: 3)
Dünyada iken iman etmeyi kibirlerine yediremeyen, ilâhî buyruklara iltifat etmeyen, ölümden sonra dirilmeyi red ve inkâr eden kimseleri aşağıların aşağısına, esfel-i sâfilin’e düşürür. İsterse onlar kendilerini şerefli ve seçkin kişiler sansınlar.
Şakîleri cehennemin derekelerine atar, sait olanları da cennetlerinin yüksek derecelerine kavuşturur.

Çarpacak Olan Felâket:

Kur’an-ı kerim’de kıyametin kopma hadisesi, sergileyeceği görüntülere ve taşıyacağı özelliğe göre “Kıyamet”, “Saat”, “Zilzal”, “Hâkka”, “Sâhha”, “Tâmme”, “Ğâşiye”… gibi isimlerle anlatılmıştır. “Çarpacak olan felâket” mânâsına gelen “Kâria” da bu cümledendir.

Âyet-i kerime’lerde şöyle buyuruluyor:
“Çarpacak olan felâket!
Nedir o çarpacak olan felâket?
O çarpacak olan felâketin ne olduğunu bilir misin?” (Kâria: 1-2-3)
Kıyametin korkunç ve tüyler ürpertici bir şiddetle ses çıkartıp, gök gürlemesinden daha kuvvetli bir gürültü ve yıldırım hızından da daha hızlı bir şekilde ansızın kopacağı tasvir edilirken “Kâria” kelimesi kullanılmıştır. Bu kelimenin üç defa açıkça tekrarlanması, o korkutmayı desteklemek, dehşetini pekiştirmek içindir.
İnsanların başına, tarifi mümkün olmayacak kadar korkunç bir felâket inmiş olacak. O felâketin korkunçluğu hayal bile edilemez, aynel-yakîn görülmedikçe şiddet ve dehşetinin büyüklüğünü hiçbir akıl kavrayamaz.
Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“O gün insanlar ateşe çarpıp dökülen pervaneler gibi olur.” (Kâria: 4)
Dehşet içinde bocalayan insanlar o günde ne tarafa gideceklerini bilemeyip birbirine karışırlar, pervane diye bilinen küçük kelebekler gibi her biri bir tarafa gider gelirler.
Kıyametin kopması anında kulakların zarını parçalayacak kadar müthiş bir ses ortalığı çınlatacak, herkes kendi derdine düşecek.
“Çarpınca kulakları sağır eden o gürültü geldiği zaman!” (Abese: 33)
Dünya hayatının sonu işte budur.

Korkunç Gürültü:

Kıyametin kopması anında kulakların zarını parçalatacak kadar müthiş bir ses ortalığı çınlatacak, herkes kendi derdine düşecek.
“Çarpınca kulakları sağır eden o gürültü geldiği zaman!” (Abese: 33)
Dünya hayatının sonu işte budur.
Allah-u Teâlâ’nın müminlerle kâfirlerin arasında hükmünü vereceği o çok zor günde herkes kendi nefsini düşünür, kendi derdiyle uğraşır, meşgalesi başından aşar, kendisine bir zarar dokunmasın diye, tanıdığı bir kimseyi görmekten sıkıldığı kadar hiçbir şeyden sıkılmaz. Çünkü yaptığı bir haksızlık sebebiyle kendi evlât ve iyâlinin bile peşine düşeceklerinden kaçınır.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’lerinde isyânkârların o gündeki hallerinin ne kadar feci olacağını haber vermektedir:
“Kişi o gün kardeşinden, anasından, babasından, karısından ve oğullarından kaçar.” (Abese: 34-35-36)
Çünkü karşılaştığı dehşet ve gürültü çok büyüktür. Allah için sevenlerin dışında, kişilerin yakınlarına olan derûnî ilgileri bütünüyle kopar. Korkunç dehşet, başta nesep bağı olmak üzere bütün bağlılıkları kesip atar. Başlarına gelecek azaptan kendilerini kurtarabilmek için bütün güçleriyle sevdiklerinden kaçmaya çalışırlar, birbirini görmek istemezler. Fakat ne fayda!
En sıcak dostlar, en şefkatli yakınlar bile birbirinden nefret ederler, aralarındaki bütün bağlar kopar. Yakınlarının ne kötü durumda olduklarını gördükleri hâlde birbirlerinin hallerini soracak durumda bulunamazlar. Herkes kendi derdine düşer, başının çaresiyle başbaşa kalır. Kendilerini her şeyden alıkoyan bir şeyle meşgul olurlar.
Günahkâr ve isyankârların bütün bu meşakkatleri henüz hesap görülmeden ve azaba uğramadan olacaktır.
“O gün, herkesin kendine yeter derdi vardır.” (Abese: 37)
Kıyamet günü hiç kimse bir başkasının durumuyla ilgilenme fırsat ve imkânı bulamayacak, herkesin derdi başından aşkın olacaktır. Zihinler acı düşüncelerle ve tasalarla doludur.
Hazret-i Âişe -radiyallahu anhâ- Vâlidemiz bir defasında: “Yâ Resulellah! Ahirette çıplak mı haşredileceğiz?” diye sormuştu. Resulullah Aleyhisselâm: “Evet!” diye cevap verince: “Çıplak olmaktan dolayı vah başımıza gelenlere!” diye üzüntüsünü dile getirdi.
Bunun üzerine Resulullah Aleyhisselâm bu Âyet-i kerime’yi okumuştur.

Kıyamet ve Yeryüzü:

Kıyamet koptuğunda yeryüzü peşpeşe sallanacak ve sarsılacak. Üzerindeki bütün yapılar yıkılıp yok olacak.
Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Hayır!.. Hayır!.. Yer bütünüyle sallanıp, paramparça edildiği zaman.” (Fecr: 21)
Yerin paramparça edilmesi, silinip düzlenmesi demektir. Yer yerinden oynar, enine boyuna sarsıntıya tutulur, yüksek dağlar yıkılır gider.
“Yer şiddetle sarsıldığı zaman.” (Vâkıa: 4)
Hayal etmenin bile ürperti vereceği sıkıntılı ve korkulu durumlarla karşı karşıya kalınır.
“Yer uzatılıp düzlendiği, içinde bulunanları dışarı atıp boşaldığı, Rabb’ini dinleyip O’na yaraşır şekilde boyun eğdiği zaman.” (İnşikak: 3-4-5)
Allah-u Teâlâ bu noktada insanı bu hayattaki yorgunluk ve çabalarının, didinmelerinin karşılığını alacağını bildirmek üzere Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmaktadır:
“Ey insan! Şüphe yok ki sen Rabb’ine doğru çaba göstermektesin ve sonunda O’na varacaksın.” (İnşikak: 6)
Denizlerin, derelerin kaldırılmasıyla, dağların ve tepelerin giderilmesiyle yeryüzü dümdüz bir meydana dönüşür, yayılıp genişletilir.
Gökyüzü Rabb’ine boyun eğdiği gibi, yeryüzü de O’na boyun büker ve tam bir teslimiyet gösterir.
Uzun süredir bağrında taşıdığı cesetleri ve madenleri açığa çıkarır.
“Yer bütün ağırlıklarını dışarıya çıkardığı zaman.” (Zilzal: 2)
Kıyameti, ahireti inkâr eden insan; imkânsız zannettiği hadiseyi görüverince hayretler içinde kalır.
“İnsanın ‘Bana ne oluyor?’ dediği zaman.” (Zilzal: 3)
O gün o durum karşısında geçirdiği şaşkınlıktan dolayı böyle söylemek zorunda kalır.
Âyet-i kerime’lerde şöyle buyuruluyor:
“İşte o gün yer, üzerinde herkesin ne iş yaptığını haber verir. Çünkü Rabb’in ona konuşmasını emretmiştir.” (Zilzal: 4-5)
Allah-u Teâlâ’nın bunu ona emretmesi, onun da üzerinde meydana gelen bütün hadiseleri anlatması, izin verilmesi sebebiyledir.
Ebu Hüreyre -radiyallahu anh- den rivayet edildiğine göre, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Ashâb’ına: “Yeryüzünün haberlerinin ne olduğunu bilir misiniz?” diye sordu.”Allah ve Resul’ü daha iyi bilir.” dediler.
Bunun üzerine buyurdu ki:
“Yeryüzünün haber vermesi, her erkek ve kadının neler işlediğini haber verip şahitlik etmesidir. ‘Şu şu günlerde şunu şunu işlediniz!’ demesidir.” (Tirmizî, Kıyamet: 7)

Kıyamet ve Dağlar:

Allah-u Teâlâ kıyamet koptuğu zaman dağların köklerinden sökülüp yürütüleceğini, yüksekliklerinin düzlüğe dönüşeceğini, hepsinin de havada uçuşan zerrecikler haline geleceğini Âyet-i kerime’lerinde beyan buyurmaktadır:
“Resul’üm! Sana kıyamet günü dağların ne olacağını sorarlar.
De ki: Rabb’im onları kül gibi ufalayıp savuracak!” (Tâhâ: 105)
Pek korkunç öyle bir hadise yüz gösterir ki, yeryüzü bitkisiz, binasız, boş, düz, kuru bir arazi haline gelir.
“Yerlerini dümdüz, bomboş bırakacaktır.” (Tâhâ: 106)
Ne iniş ne çıkış, ne girinti ne çıkıntı görülür, yüksek ve alçak hiçbir şey kalmaz.
“Öyle ki, orada ne bir çukur ne de bir tümsek görebileceksiniz!” (Tâhâ: 107)
Yerküre, üzerinde taşıdığı dağlarla birlikte sarsıldıkça sarsılacak ve dağlar yerlerinden sökülecek, birbirine çarpıp ufalanarak kum yığını haline gelecek.
“Dağlar atılmış renkli yün gibi olur.” (Kâria: 5)
Dağlar böyle olunca, insanların ne hâle geleceği düşünülmelidir.
“Sur’a ilk nefha üflendiği, yer ve dağlar kaldırılıp birbirine şiddetle çarpılarak darmadağın edildiği zaman; işte o gün olacak olur, kıyamet kopar.” (Hâkka: 13-14-15)
O sarp kayalar, o ulu dağlar sertliklerine rağmen, ufalanır ufalanır, yumuşak kum yığını haline gelirler. Ağırlıklarını kaybedip yerlerinden sökülerek yürütülürler.
“O gün yer ve dağlar sarsılır, dağlar dağılmış kum yığınına döner.” (Müzzemmil: 14)
Rüzgârların estirdiği toz gibi olur, kendilerinden bir eser bile kalmaz, hiçbir iz kalmamacasına kaybolup gider.
“O gün dağları yürütürüz, yeryüzünün ise çırılçıplak olduğunu görürsün.” (Kehf: 47)
Onları öyle bir atışla atar ki, hiçbir parçası kalmaz. Üzerinde onu örtecek ne bir tümsek, ne bir bitki, ne de bir bina vardır.
“Biz onun üzerindeki her şeyi elbette kupkuru bir toprak haline getireceğiz.” (Kehf: 8)
Dağların ilk değişikliğe uğraması, akan kum haline gelmesi şeklinde olur, sonra renkli yün haline gelir, daha sonra da dağılmış toz haline döner.
“Dağlar ufalanıp savrulduğu zaman.” (Mürselât: 10)
“Dağlar parçalanıp da toz duman haline geldiği zaman.” (Vâkıa: 5-6)
Dünya nizamının alt-üst olacağı o büyük hadise vuku bulduğunda, dağlar o muhteşem cesametleri ve ağırlıkları ile beraber yerlerinden kopar, havaya kalkar, ufalandıkça ufalanır, toz haline gelir, hallaç pamuğu gibi atılıp dağılır.
“Dağlar da atılmış pamuğa benzer.” (Meâric: 9)
Yeryüzüne çakılmış gibi görünmelerine rağmen, rüzgâra tutulan yün teli gibi uçuşurlar. Bulutlar gibi oraya buraya hareket ederler. İlâhî rahmet yetişmeyecek olursa vay o insanların haline!
“Dağlar yürütüldüğü zaman!” (Tekvir: 3)
Bulundukları yerlerden başka yerlere intikal ederler, sonra da serap olurlar.
“Dağlar yürütülür, bir serap olur.” (Nebe: 20)
Bakan onu bir şey zanneder, halbuki o bir şey değildir, bir serap gibidir. Su gibi görünen bir hayal olur. Daha sonra her şey tamamen silinir gider, ne göze görünür ne de izi kalır.
“Dağlar yürüdükçe yürür.” (Tûr: 10)
O günü inkar edenler, kendilerini ne büyük bir felâketin beklediğinden hiç haberleri yoktur. Daima bâtıla meyledip bâtılla ülfet ettikleri için, Hakk’a yanaşmaz ve Hakk’ı kabul etmezler.
“Yalanlayanların vay haline o gün!” (Tûr: 11)

Kıyamet ve Denizler:

Dağlar parçalanıp yeryüzü dümdüz olunca, denizler her yeri kaplar, acısı tatlısı birbirine karışır, birleşip tek bir deniz olur.

“Denizler birbirine karıştığı zaman.” (İnfitar: 3)
Çok geçmeden sular zelzelelerle kaynar, denizler ateş haline gelir.
“Denizler kaynatıldığı zaman.” (Tekvir: 6)

Kıyamet ve Gökyüzü:

Kıyametin kopma hadisesi sadece dünyada değil, mevcut sistemlerin hemen hepsini içine alacak ölçüde olacaktır.
“Gök de yarılır ve artık o gün düzeni bozulur.” (Hâkka: 16)
“Gök yarıldığı zaman.” (Mürselât: 9) (Bakınız. İnşikak: 1)
Yıldız ve gezegenlerin kendi yörüngesinde hareket ettiği, kâinatın da her şeyi kendi sisteminde tuttuğu bu nizam bozulacaktır.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurur:
“O gün göğü, kitap sayfalarını dürer gibi toplayıp düreriz.
Sonra onu yaratmaya ilk başladığımız zamanki gibi yine iade ederiz. Bu bizim vaadimizdir ve biz vaadimizi muhakkak yerine getiririz.” (Enbiyâ: 104)
Bundan ne dönülür, ne de değiştirilir. Dünya aslında sayılı günden ibarettir. Onun içindir ki mukadder olan zamanı gelince dünya hayatı son bulacaktır.
Gökler nizam ve intizamını kaybetme emrine tam bir teslimiyet gösterir.
“Gök yarıldığı, Rabb’ini dinleyip O’na yaraşır şekilde boyun eğdiği zaman.” (İnşikak: 1-2)
Böylece ilâhi emir ve hüküm gerçekleşmiş olur.
“Gök yarıldığı zaman.” (İnfitar: 1)
“O gün gök sallanıp çalkalanır.” (Tûr: 9)
Gücünü, kuvvetini, özelliğini kaybeder, çalkalana çalkalana yarılır.
“O günün şiddetinden gök yarılır, Allah’ın vaadi mutlaka yerine gelir.” (Müzzemmil: 18)
Zira Allah-u Teâlâ verdiği sözden dönmez.
Gök yarılıp parça parça olduğunda, açılmış gül gibi kıpkırmızı olur ve eritilmiş zeytinyağı gibi mâyi bir hale gelir, bakıldığında ateşle tutuşmuş gibi görünür.
“Gök yarılıp da erimiş yağ gibi kıpkırmızı bir gül gibi olduğu zaman” (Rahman: 37)
“O gün gök erimiş bakır gibi olur.” (Meâric: 8)
Allah-u Teâlâ kıyamet ahvalinden haber vermekle kullarını intibaha davet etmektedir.
“Yer kıyamet günü O’nun avucundadır. Gökler ise sağ eliyle dürülmüştür.
O müşriklerin ortak koştukları şeylerden münezzehtir.” (Zümer: 67)
Hiçbir varlığa benzemez, hiçbir varlık da kendisine benzemez. Zât-ı akdes’i yarattığı varlıklara benzemediği gibi, yakınlığı da cisimlerin yakınlığına benzemez.
O günün dehşetinden gök her taraftan yarılır, o yarıklar göklerin kapıları mesabesinde olur.
“O gün gök açılır ve kapı kapı olur.” (Nebe: 19)
Meleklerin inmesi için yol ve geçit haline gelir. Parçalanıp dağılan göklerin çevresinde sayısı belirsiz melekler bulunacak, Allah-u Teâlâ’nın emriyle görev yapacaklardır.
Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Melekler de (göğün) etrafındadır. O gün Rabb’inin arşını, onlardan başka sekiz melek yüklenir.” (Hâkka: 17)
Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif’lerinde Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bugün için Arş’ı taşıyan meleklerin sayısının dört olduğunu, kıyamet günü olunca Allah-u Teâlâ’nın onların yanına dört melek daha verip onları destekleyeceğini, böylece sayılarını sekize yükselteceğini beyan buyurmuştur.
Diğer bir Hadis-i şerif’lerinde ise şöyle buyururlar:
“Arş’ı kaldıran meleklerden bir melekle ilgili size bilgi vermem için bana izin verildi: İki kulak yumuşağıyla boyun arasındaki mesafe yedi yüz yıldır.” (Ebu Dâvud. Sünnet: 18)
Bir Âyet-i kerime’de de şöyle buyuruluyor:
“O gün gök beyaz bulutlar halinde parçalanacak ve melekler bölük bölük indirileceklerdir.” (Furkân: 25)
İlâhî kudret bu şekilde de tecellî edecektir.

Kıyamet ve Güneş:

Sur’a üfürüldüğünde güneşin ziyası sönerek kendi merkezinden çıkar, kat kat parçalanıp dürülür.
Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Güneş katlanıp dürüldüğü zaman.” (Tekvir: 1)
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:
“Güneş ile ay kıyamet gününde kararıp, sarık sarılırcasına dürülürler.” (Buhârî. Bed’i-Halk: 4)

Kıyamet ve Yıldızlar:

Kâinatın mevcut düzeni alt-üst olunca; kendilerine mahsus sistemi, hareket tarzı, yörüngesi olan yıldızlar da birbirine çarpıp parçalanır, dağılıp dökülürler.
“Yıldızlar saçıldığı zaman.” (İnfitar: 2)
Nurlarını kaybederler, aydınlıkları kaybolur, yerlerinden kopup yağmur taneleri gibi yeryüzüne serpilirler.
“Yıldızlar kararıp döküldüğü zaman.” (Tekvir: 2)
O gün gökyüzü yıldız yağdıracaktır.
“Yıldızların ışığı söndürüldüğü zaman.” (Mürselât: 8)
O kadar çok ve o kadar ışık saçtıkları halde mahvolur giderler.

Kıyamet ve Vahşi Hayvanlar:

Âyet-i kerime’de:

“Vahşi hayvanlar bir araya toplandığı zaman.” buyuruluyor. (Tekvir: 5)
Yırtıcı, vahşi ve ürkek hayvanlar o günün şiddetinden dolayı korkuya kapılıp şaşkın bir halde yuvalarından çıkıp gruplar halinde bir araya toplanırlar. Şaşkın bir halde bakışıp dururlar.
Hayvanlar böyle olursa, ya insanlar nasıl olur?

KIYAMET ALÂMETLERİNİN ZUHURUNDAN SONRA


KIYAMET ALÂMETLERİNİN ZUHURUNDAN SONRA
KIYAMETE KADAR GEÇEN ZAMANDA
DÜNYANIN ve İNSANLARIN DURUMU

Kıyametin büyük alâmetleri de bütünüyle ortaya çıktıktan sonra kıyamet kopuncaya kadarki zaman hakkındaki bilgileri Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in Hadis-i şerif’lerinden öğreniyoruz:

Erkeklerin Azlığı, Kadınların Çokluğu:

Ebu Musa -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif’lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:
“İnsanlara mutlaka öyle bir zaman gelecek ki, bir kimse altından olan zekâtını (diyar diyar) dolaştıracak, onu alacak hiçbir kimse bulamayacak. Erkeklerin azlığından, kadınların çokluğundan dolayı bir erkeğin peşinden ona sığınmak isteyen kırk kadının gittiği görülecektir.” (Müslim: 1012)
Bütün bunlar kıyamet alâmetlerindendir.
O zaman yeryüzüne semânın bütün bereketleri inecek, yer olanca bereketlerini meydana çıkaracak, yerde gömülü bütün defineler meydana çıkacak, mal kapıdan taşacak, fakat insanlar çok az kalacak. Halk kıyametin pek yakın olduğunu bildiği için mal biriktirmeye tamah etmeyeceklerdir.

Mal Çokluğu:

Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif’lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:
“Mal çoğalıp kapıdan taşmadıkça kıyamet kopmaz. O derecede ki; bir adam malının zekâtını çıkaracak, fakat onu kabul edecek hiçbir kimse bulamayacak. Hatta Arabistan çayırlara ve nehirler akan yerlere dönecektir.” (Müslim: 157)
Arap diyarının çayır ve çimenliklere dönmesinden murad; son derece ziraate elverişli olması, fakat yine de metruk bırakılmasıdır. Bunun da sebebi harp ve fitnelerden sonra erkeklerin azalması, kıyamet yaklaştığı için insanlarda mal hırsı kalmaması, bağa bahçeye önem veren bulunmamasıdır.
Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif’lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:
“Yer bütün ciğerparelerini altın ve gümüşler hâlinde kusacaktır. Katil gelerek: ‘Ben bunlar için öldürdüm!’ diyecek. Akrabasına yardım etmeyen kişi gelerek: ‘Ben bunlar için akrabamla alâkamı kestim!’ diyecek. Hırsız gelerek: ‘Benim elim bunlar için kesildi.’ diyecek. Sonra bu altın ve gümüşü terkedecek, onlardan hiçbir şey almayacaklar.” (Müslim: 1013)
Çıkan altın ve gümüşlerin ciğerpareye benzetilmesi, onların halk tarafından çok sevilen şeyler olduğunu belirtmek içindir.
Bu hâl kıyamete yakın zamanda zuhur edecektir.

Nurlu Devirden Hemen Sonra Gelen Nurlu Kumandanlar:

Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:
“Kahtan kabilesinden bütün insanları sopası ile sürüp sevkedecek biri çıkmadıkça kıyamet kopmaz.” (Buhârî, Fiten 23 – Müslim: 2910)
Bu zât-ı muhteremin ismi Cahcah’tır. Çok kıymetli bir kimse olup, Mehdi Resul Hazretleri’nden sonra çıkacak ve onun yolunu tutacak, çok büyük dirayet sahibi olacak ve bütün dünyayı koyun güder gibi güdecek, hükmünü yürütecek.
Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz diğer bir Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:
“Cehcah denilen bir adam melik olmadıkça günlerle geceler gitmez.” (Müslim: 2911)
Bütün bu hadiselerden sonra bu olacak. Ne yahudi kalacak ne Çinliler kalacak. Allah-u Teâlâ dünyayı doldurduğu gibi boşaltacak, dünya hakimiyetini müslümanlara verecek.
Bunlar iki veya üç kişi olacak, birbiri peşinden gelecekler.
Bu kumandanların zuhuru da kıyamet alâmetlerindendir.

Putperestliğin Canlanması:

Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif’lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:
“Devs kabilesi’nin kadınlarının kıçları, Zü’l-Halasa putunun etrafında titremedikçe kıyamet kopmaz.” (Müslim: 2906)
Bu Hadis-i şerif zâhirî mânâda adı geçen kadınlara işaret ediyorsa da, umumi mânâda putperestliğin kıyamet kopmadan hemen önce yine revaç bulacağına işarettir.
Hazret-i Âişe -radiyallahu anhâ- Vâlidemiz der ki:
“Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:
“Lât ve Uzzâ’ya (tekrar) tapılmadıkça gece ile gündüz gitmeyecektir.”
Bunun üzerine ben:
‘Yâ Resulellah! Allah-u Teâlâ:
‘Dinini bütün dinlere üstün kılmak için Peygamber’ini hidayet ve hak din ile gönderen O’dur.’ (Tevbe: 33 – Saff: 9)
Âyet’ini indirdiği zaman ben bunun tam olduğunu zannetmiştim.’ dedim.
“Şüphesiz ki bu hususta Allah’ın dediği olacak. Sonra Allah hoş bir rüzgâr gönderecek. Bunun tesiriyle kalbinde hardal tanesi kadar imanı olan herkesi öldürecek, yalnız kendisinde hiçbir hayır olmayan kimseler kalacaktır. Bunlar da babalarının dinine döneceklerdir.” buyurdu.” (Müslim: 2907)
Bu hoş rüzgâr Allah-u Teâlâ’nın mümin kullarına olan bir ikramıdır. Hiçbir mümin kıyametin şiddetini görmeyecek, bir lütuf eseri olarak ruhları o günden önce lâtif bir şekilde kabzolunacaktır.

Müminlerin Ruhlarının Alınması:

Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif’lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:
“Muhakkak ki Allah Yemen’den, ipekten daha yumuşak bir rüzgâr gönderecektir. Ki bu rüzgâr kalbinde bir dane ağırlığında imanı olanlardan ruhunu almadığı kimse bırakmayacaktır.” (Müslim: 117)
Bu rüzgârın iki tane olmasının mânâsı, birinin Yemen’den, diğerinin Şam’dan olması muhtemeldir. Veya bu iki iklimin birinden başlayarak ötekisine erişmesi ve oradan her tarafa yayılması da bir ihtimaldir.

Kıyamet Senelerindeki İnsanların Durumu:

Enes -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif’lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:
“Allah Allah diyen hiçbir kimsenin üzerine kıyamet kopmaz.” (Müslim: 184)
Gün gelecek, yerüzünde Allah Allah diyen insan kalmayacak, bu sebeple de kıyamet kopacak.

Kur’an-ı Kerim’in Kaldırılması:

Huzeyfe -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmuştur:
“Elbisenin nakışı eskiyip gittiği gibi İslâmiyet de eskiyip gider. Hatta oruç nedir, namaz nedir, Hacc ve Umre nedir, sadaka nedir bilinmeyecektir.
Azîz ve Celîl olan Allah Kur’an’ı bir gecede kaldırıp götürecek ve yeryüzünde ondan tek bir Âyet bile kalmayacaktır. Çok yaşlı erkekler ve pek ihtiyar kadınlardan meydana gelen bir takım insanlar kalacak ve: ‘Biz babalarımıza Lâ ilâhe illâllah kelimesi hâli üzerine yetiştik ve (dinden bildiğimiz) bu kelimeyi söyleriz.’ diyeceklerdir.”
Huzeyfe -radiyallahu anh- bu hadisi rivayet edince orada bulunan Sıla kendisine:
“O yaşlılar namaz nedir, oruç nedir, Hacc ve Umre nedir, sadaka nedir bilmezken ‘Lâ ilâhe illâllah’ kelimesi onlara bir yarar sağlamaz,” dedi.
Huzeyfe -radiyallahu anh- Sıla’nın bu sözünü cevapsız bıraktı. Sonra Sıla bu sözü Huzeyfe’ye karşı üç defa tekrarladı. Her defasında Huzeyfe onun sözünü karşılıksız bıraktı, yüzüne bakmadı. Nihayet üçüncü defasından sonra Sıla’ya dönerek üç defa:
“Yâ Sıla! Tevhid kelimesi onları (ebedî) ateşten kurtarır.” dedi. (İbn-i Mâce: 4049)
Bütün bunlar İsa Aleyhisselâm’ın yeryüzüne gelip ıslahatından ve vefatından sonra kıyamet senelerinde olacaktır.
Abdullah bin Mesud -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif’lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:
“Yeryüzünden kaldırılmadan önce Kur’an’ı okuyun! Zira Kur’an yeryüzünden kalkmadıkça kıyamet kopmayacaktır.”
Ashâb: “Bu mushaflar kaldırılacak, fakat kalplerde mahfuz olan Kur’an nasıl olacak?” diye sordular.
Buna karşılık buyurdu ki:
“Gece yatacaklar, sabah kalkınca Kur’an kalplerinden silinecek ve fakat: ‘Biz bir şey biliyorduk!’ deyip şiire dalacaklar.” (Beyhakî)

Kâbe-i Muazzama’nın Yıkılması:

Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif’lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:
“Kâbe’yi Habeşliler’den incecik baldırlı biri harap edecektir.” (Müslim: 2909)
Abdullah bin Abbas -radiyallahu anhümâ-dan rivayet edilen bir Hadis-i şerif’lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:
“Kapkara, ince bacaklı, koca ayaklı birinin Kâbe’yi taş taş yıktığını görüyorum sanki.” (Buhârî. Tecrîd-i sarîh: 790)
Bu hususa temas eden başka Hadis-i şerif’ler de vardır. Kâbe-i muazzama’yı kıyamete çok yakın bir zamanda, başlarında ince bacaklı şiş karınlı bir kimsenin yer aldığı Habeşliler gelip yıkacaklar, taş taş sökecekler, taşlarını da denize atacaklar.

En Şerli İnsanların Üzerine Kıyametin Kopması:

Nevvâs bin Sem’an el-Kilâbî -radiyallahu anh-den rivayet edilen ve İsa Aleyhisselâm’ın yeryüzüne gelişini anlatan Hadis-i şerif’lerinin nihayetinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:
“İşte bunlar böylece bolluk içinde müreffeh bir hayat geçirirken, Cenâb-ı Hakk hoş bir rüzgâr gönderir ve bu rüzgâr bütün müminlerin ruhlarını kabzeder. Geri kalan insanlar, en şerli insanlardır, yekdiğeri ile boğuşurlar, merkepler gibi halkın huzurunda alenen çiftleşirler. Kıyamet de onların üzerine kopar.” (Müslim: 2937 – İbn-i Mâce: 4075)
Abdullah bin Mesud -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif’lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:
“Kıyamet yalnız kötü insanların üzerine kopacaktır.” (Buhârî – Müslim: 2949)

Küfürde İnat, Kötülükte Israr:

Kıyamet, dünyayı ve geçici dünya hayatını arzu edenlerin isteklerine muhaliftir. Bunun içindir ki çekinmeden onu inkâra cüret ederler. Şehvetlerinden, lezzetlerden ayrılmamayı, ileride onlara devam etmeyi, ahlâki ve dini herhangi bir engel olmadan kötülükleri ve günahkârlığı sürdürmeyi isterler. Bu hallerinden dolayı hiçbir üzüntü duymazlar. Tevbekâr olmak istemezler, hallerini ıslaha çalışmazlar.
Âyet-i kerime’lerde şöyle buyurulmaktadır:
“Fakat insan, ileriye doğru devamlı suç işlemek (ömrünü günahla geçirmek) ister, ‘Kıyamet günü ne zamanmış?’ diye sorar.
Göz kamaştığı, ay tutulduğu, güneşle ay bir araya getirildiği zaman!” (Kıyamet: 5-9)
Gözler o günde görecekleri şiddet ve dehşetten dolayı şimşeğe tutulmuş gibi bir hale gelir. Âlem alt-üst olur, ay ve güneş birbirine katılır, ışıkları söner simsiyah kesilir.
“Kıyamet kendilerine gelip çatınca ibret almaları neye yarar?” (Muhammed: 18)

Kaçış Nereye?

İnkârcılar kıyamet gününde bu dehşetli hallerle yüz yüze gelince, ümitsizlik ve şaşkınlıklarından kaçacak yer ararlar.

Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“İşte o gün insan: ‘Kaçacak yer neresi?’ der.” (Kıyâmet: 10)
Bu sorusu ile sanki kurtuluş ümidi aramaktadır.
Mahşerin mehabeti karşısında ve dehşeti içinde, cehenneme sevkedileceklerini anlamış olacakları için böyle bir temennide bulunurlar.
Halbuki ne koruyacak bir kimse, ne de sığınılacak bir yer vardır.
“Hayır hayır!.. Sığınılacak bir yer yoktur!” (Kıyâmet: 11)
O gün her kim olursa olsun, sığınma yerleri Allah-u Teâlâ’nın huzur-u izzetidir. O’ndan kaçmak isteyenler de o gün O’ndan başka sığınacak bir sığınak bulamazlar.
“O gün varıp durulacak yer, ancak Rabb’inin huzurudur.” (Kıyâmet: 12)
İnsan için artık çare aramakta fayda yoktur, zira zamanı geçmiştir.
“O gün insana, yaptığı ve yapmayıp geri bıraktığı her şey haber verilir.” (Kıyâmet: 13)
İşlemiş olduğu iyilikler ve kötülükler, yapması gerekirken yapmadıkları şeyler, yapmaması gerekirken yaptıkları şeyler bir bir haber verilecektir.
“İnsan artık kendi kendisinin şahitidir.” (Kıyâmet: 14)
Bir başkasının haber vermesine ihtiyaç yoktur.
“İsterse günahlarını örtmek için özürlerini sayıp döksün.” (Kıyâmet: 15)
O büyük mahkemede kâfir, fâsık, fâcir kimseler bazı mazeretler sayıp dökseler de, yaptıklarını gayet iyi bilirler. İşte o vakit gözleri tam açılır. O gün kendi amellerinden başka hiçbir şeyi göremezler.

“Büyük Haber”:

Allah-u Teâlâ kıyamet gününün gerçekleşmesini inkâr eden, inkârlarını dışa vurmak için alay yollu soru sormak cüretini gösteren kıt akıllı müşriklerin başlarına gelecek felâketleri haber vererek, Âyet-i kerime’lerinde şöyle buyurmaktadır:
“Onlar birbirlerine hangi şeyden soruyorlar?” (Nebe: 1)
Kıyametin durumunu mu sorup duruyorlar?
“O büyük haberden mi?” (Nebe: 2)
Onu size bildireyim mi? O çok korkunç bir haberdir.
“Ki onlar, bunun üzerinde anlaşmazlığa düşüyorlar.” (Nebe: 3)
İnanan gönülden inanıyor, inanmayan her fırsatta inkârını ortaya koyuyor.
“Hayır! İleride bilecekler.” (Nebe: 4)
Gerçek ortaya çıkacak, o büyük haberin doğru olduğunu anlayacaklar.
“Hayır hayır! Onlar ileride bilecekler.” (Nebe: 5)
Fakat iş işten geçmiş olacak, inkârlarına karşılık neyi bulacaklarını orada görecekler.


Kıyametin Büyük Alâmetleri; (On Büyük Alâmet):


Kıyametin Büyük Alâmetleri;

(On Büyük Alâmet):

Huzeyfe’tül-Gıfârî -radiyallahu anh- Hazretleri buyurur ki:
“Bir gün aramızda konuşurken Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-Efendimiz yanımıza geldi. “Ne konuşuyordunuz?” diye sordu. Arkadaşlar “Kıyamet gününden bahsediyorduk.” dediler. Bunun üzerine buyurdular ki:
“Siz daha evvel on alâmet görmedikçe kıyamet kopmayacaktır.” (Müslim: 2901)
Hadis-i şerif’in devamında arzedilen büyük alâmetler şunlardır:
Duhân (Duman), Deccal, İsa bin Meryem Aleyhisselâm’ın inişi, Ye’cüc ve Me’cüc, Dabbetü’l-Arz, Güneşin battığı yerden doğuşu, Hicaz tarafından büyük bir ateşin çıkması, biri doğuda, biri batıda, biri de Arap yarımadasında olmak üzere üç yerin batması.

1. DUHÂN

Büyük bir duman demektir. Kıyamet gününden evvel hakikati zuhur edecek, bütün yeryüzünü kaplayacak, bu hal kırk gün sürecektir. Yeryüzü âdeta bacasız bir fırın, içinde ateş yanmış bir oda gibi ısınacaktır. Müminler bu dumandan hafif nezleye tutulmuş gibi çok az etkilenecekler; kâfir ve münafıklar ise şiddetle sarsılacaklar, sarhoş gibi olacaklardır.

2. DECCAL

Âhir zamanda bu isimde bir şahıs türeyip önce peygamberlik daha sonra da ilâhlık dâvâsında bulunacak ve göstereceği hârikulâde şeyler sayesinde bir süre insanları saptıracaktır.
Rüzgâr gibi bir hıza sahip olarak yeryüzünü dolaşacak, sadece Kudüs-ü şerif’e, Mekke-i mükerreme’ye ve Medine-i münevvere’ye giremeyecektir.
İmran bin Husayn -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde:
“Âdem’in yaratılışı ile kıyametin kopması arasında Deccal’den daha büyük bir fitne yoktur.” buyurmuştur. (Müslim: 2946)

3. HAZRET-İ İSA ALEYHİSSELÂM

İsa Aleyhisselâm Allah-u Teâlâ’nın İsrailoğulları’na gönderdiği ve mucizevî bir şekilde doğmuş bir peygamberidir. Kudsî ruhla desteklenmiştir ve Allah-u Teâlâ’nın bir kelimesidir.
İsa Aleyhisselâm ölmemiş, semâya çekilmiştir. Cesedi ile birlikte semâda yaşamaktadır. Deccâlin fitnesi ile müslümanların iyice bunaldığı bir sırada yeryüzüne inecektir ve icraatlarını gerçekleştirecektir.
İsa Aleyhisselâm’ın halen sağ olduğuna, âhir zamanda mutlaka yeryüzüne inerek Muhammed Aleyhisselâm’ın şeriatı ile hükmedeceğine ve Allah yolunda mücadele mücahede edeceğine inanmak farzdır.
Bu husus tevatür derecesine ulaşmış; Kitap, Sünnet ve İcmâ ile sabit olmuştur.
İsa Aleyhisselâm’ı çok sevmeli ve gelmesini de beklemeliyiz, ancak henüz daha gelmiş değil. Bu yüzden bu çıkanların hepsi sahtedir, yalancıdır, soytarıdır.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’lerinde şöyle buyurur:
“Şüphesiz ki o, kıyametin kopacağını gösteren bir bilgidir.” (Zuhruf: 61)
İsa Aleyhisselâm’ın yeryüzüne inmesi de kıyametin en büyük ve en bariz alâmetlerinden birisidir.
“Ehl-i kitaptan her biri, ölümünden önce İsa’ya muhakkak iman edecektir. Kıyamet gününde de o onlara şâhit olacaktır.” (Nisâ: 159)

4. YE’CÜC ve ME’CÜC

Aslı ve nesebi belirsiz iki kabile, önlerine çekilmiş olan barajı aşıp yeryüzüne yayılacaklar. Bir müddet etrafı ifsad etmeye çalışacaklar. Daha sonra İsa Aleyhisselâm’ın duâsı ile mahvolacaklar. Bunlar Çinliler’dir.
Üçüncü dünya harbi bir âfâttır, Allahu âlem bu olacak.
Yahudiler Arabistan’ı istilâya hazırlanıyor. Çinliler ise dünyayı istilâ etmek için hazırlanıyor.
Âyet-i kerime’de:
“Biz o gün onları (Ye’cüc ve Me’cüc’ü) bırakırız, dalgalar hâlinde birbirine girerler.” buyuruluyor. (Kehf: 99)
Dalga dalga dünyanın üzerine hücum ederler ve memleketleri istilâ ederler.
Öyle harpler olacak ki, bu harplerde çok erkek zayi olacak.
Çinlilerin istilâsı bir helâkiyettir.
Âyet-i kerime’de şöyle buyurulmaktadır:
“Nihayet Ye’cüc Me’cüc (sedleri) açıldığı zaman her tepeden saldırırlar.” (Enbiyâ: 96)

5. DABBETÜ’L-ARZ

Âhir zamanda Allah-u Teâlâ’nın emirlerinin terkedildiği, insanların gerçek dini değiştirdikleri sırada çıkacak olan bir hayvandır. Takibedenin yetişemeyeceği, kaçanın kurtulamayacağı bir süratte olacaktır.
Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“(Kıyametin kopacağına dair) O sözün tahakkuk zamanı yaklaşınca onlara yerden bir dabbe çıkarırız da insanların âyetlerimize yakinen iman etmemiş olduklarını söyler.”(Neml: 82)
Allah-u Teâlâ bu Dabbe’yi kıyametin kopması gibi büyük bir hadisenin başlangıcı olarak, insanların Kur’an-ı kerim’e kesin olarak inanmayışları sebebiyle ortaya çıkaracaktır.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmuşlardır:
“Dabbetü’l-arz, beraberinde Musa Aleyhisselâm’ın asası, Süleyman Aleyhisselâm’ın mührü bulunduğu halde çıkar. Mühür ile müminin yüzünü parlatır, asa ile kâfirin burnunu kırar. Öyle ki insanlar sofra üzerinde biraraya gelirler de, mümin kâfirden ayırt edilip tanınır.” (Tirmizî)
Böylece mümin ile kâfir tanınmış olacak. Böyle bir gün yaklaştığı zaman tevbeler kabul edilmeyecek, içinde bulundukları duruma göre insanların hükümleri verilecek.

6. GÜNEŞİN BATIDAN DOĞMASI

Kıyametin büyük alâmetlerinden birisi de, Allah-u Teâlâ’nın izni ve emriyle bir defaya mahsus olmak üzere güneşin bir Cuma günü battığı yerden doğmasıdır.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmuştur:
“Kıyamet alâmetlerinden ilk meydana gelecek olanı güneşin battığı yerden doğması ve Dabbe’nin kuşluk vaktinde insanlara (yerden) çıkmasıdır.” (İbn-i Mâce: 4069)
Bu iki alâmetin arasında uzun bir zaman olmayacaktır.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde güneşin batıdan doğduğunu gördüklerinde yeryüzü halkının tevbelerinin kabul edilmeyeceğine hükmederek şöyle buyurur:
“Rabb’inin bazı âyetleri (mucizeleri) geldiği gün, kişi daha önce inanmamışsa veya imanında bir hayır kazanmamışsa, imanı ona hiç fayda sağlamaz.” (En’âm: 158)
Bir Hadis-i şerif’lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:
“Güneş battığı yerden doğmadıkça kıyamet kopmayacaktır. O battığı yerden doğduğu zaman bütün insanlar iman edecek, fakat o gün daha evvelden iman etmeyen, yahut imanında bir hayır kazanamayan hiç kimseye imanı fayda vermeyecektir.” (Müslim: 157)

7. HİCAZ TARAFINDAN BÜYÜK BİR ATEŞİN ÇIKMASI

Medine yahudilerinin en büyük bilgini olup sonra İslâm’la müşerref olan Abdullah bin Selâm -radiyallahu anh-: “Kıyamet alâmetlerinin birincisi nedir?” diye sorduğu zaman Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
“Kıyametin ilk alâmeti, bir ateşin çıkıp insanları batıya sürmesi.” buyurmuştur. (Buhârî. Tecrîd-i sarîh: 1368)
Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif’lerinde ise şöyle buyururlar:
“Hicaz toprağından, Busrâ’daki develerin boyunlarını aydınlatacak bir ateş çıkmadıkça kıyamet kopmaz.” (Buhârî. Tecrîd-i sarîh: 2121 -Müslim: 2902)

8. 9. 10. ÜÇ BÜYÜK YER ÇÖKÜNTÜSÜ OLMASI

Huzeyfe -radiyallahu anh-den rivayet edilen diğer bir Hadis-i şerif’lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:
“Kıyametten önce, birisi doğuda, birisi batıda ve birisi de Arap yarımadasında olmak üzere üç çöküntü meydana gelecektir.” (Müslim: 2901)

Mehdi Aleyhisselâm’ın Zuhuru:

Hazret-i Mehdi’nin zuhur etmesi de kıyamet alâmetlerindendir. Onun âhir zamanda geleceğine dâir birçok Hadis-i şerif’ler vardır.

Asr-ı saâdet’ten bu yana asırlardır müslümanların kâffesi; âhir zamanda Ehl-i beyt’e mensup bir zâtın çıkıp din-i İslâm’ı güçlendireceğine, adaleti hâkim kılacağına, müslümanların ona tâbi olup İslâm beldelerinde hâkimiyet kuracağına, bu zât-ı âlîye “Mehdi” denileceğine inanmışlardır. Böylece bu Hadis-i şerif’ler mütevâtir derecesine ulaşmıştır.
Abdullah bin Mesud -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şeriflerinde şöyle buyururlar:
“Kıyametin kopmasına bir gün bile kalsa, Allah-u Teâlâ o günü uzatarak benim soyumdan bir kişi gönderecektir. Adı adımın, babasının adı babamın adının aynısı olacak, zulüm ve zorbalık altında inleyen yeryüzünü huzur ve adaletle dolduracaktır.” (Ebu Dâvud, Tirmizi)
(Bu hususla ilgili diğer Hadis-i şerif’ler ve gerekli açıklamalar Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri’nin “Kıyamet ve Alâmetleri” isimli eserinde ayrıntılı bir şekilde izah edilmiştir.)

Kıyametin Vaktini Yalnız Allah-u Teâlâ Bilir:

Mekkeli müşrikler her ne zaman kıyametin korkunçluğunu, onda olan-biten şeyleri, neticesinde olacak hesap ve cezayı duyarlarsa, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e gelerek tekrar tekrar kıyametin ne zaman kopacağını sorarlar, “Eğer sen Peygamber isen bize zamanını haber ver!” derlerdi.

“Sana kıyamet saatinin ne zaman gelip çatacağını soruyorlar.” (A’raf: 187 – Nâziat: 42)
Kıyamet saati Allah-u Teâlâ’nın kendi ilminde kalmasını istediği, bunun için de yarattıklarından hiç kimseyi ona muttali kılmadığı bir gaybtır.
Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Resul’üm! De ki: Onu ancak Rabb’im bilir. Onun vaktini O’ndan başka bilecek yoktur.
Ağırlığını göklerin ve yerin kaldıramayacağı o saat, sizlere ansızın gelecektir.” (A’raf: 187)
İnsanlar dünyaya ve dünyanın imarına kendilerini kaptırmış oldukları bir halde, hiç umulmadık bir anda geliverecektir.
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:
“Andolsun ki kıyamet kopacaktır. O kadar ki, alıcı ile satıcı aralarındaki elbiseyi açacaklar, amma alım-satım henüz tamamlanmadan ansızın kıyamet kopacak, açık kalan elbiseyi katlayıp dürmek mümkün olmayacaktır.
Yemin ederim ki elbette kıyamet kopacaktır. Öyle ki, sağmal devesinin sütünü sağıp gelen kişiye ondan içmek nasip olmadan ansızın kopacaktır.
Hiç şüphe yok ki, kıyamet mutlaka kopacaktır. Öyle ki, kişi havuzunu sıvayıp onaracak, amma kıyamet ansızın kopacak da havuzun suyunu kullanmak mümkün olmayacaktır.
Kıyamet elbette kopacaktır. O kadar ki yemek yemeğe başlayan kişi lokmasını ağzına götürecek, derken ansızın kıyamet kopacak, o lokmayı yemek nasip olmayacaktır.”(Buhârî – Müslim)
Kıyamet Allâmül-ğuyûb olan Allah-u Teâlâ’nın kendi Zât-ı akdes’ine tahsis ettiği gayb işlerindendir.
Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Sanki sen onu biliyormuşsun gibi sana soruyorlar. Resul’üm! De ki: Onun bilgisi ancak Allah’ın katındadır. Fakat insanların çoğu bilmezler.” (A’raf: 187)
İnsanların çoğu bunun bilgisinin Allah katında olduğunu bilmedikleri gibi, kıyametin kopma zamanının gizli tutulmasındaki sırrı da bilmemektedirler.
Diğer Âyet-i kerime’lerde ise şöyle buyuruluyor:
“Sende ona ait bilgi yoktur ki anlatasın. Onun bilgisi Rabb’ine aittir. Sen ancak ondan korkacak olan kimselere o tehlikeyi haber verensin. Onlar o kıyameti gördükleri gün, sanki dünyada bir akşamdan veya kuşluk vaktinden fazla kalmamış gibi olurlar.” (Nâziat: 43-46)
Kıyamet gününde dirilip kıyam edenler, o günün şiddet ve dehşeti, sonsuzluk ve sınırsızlığı karşısında ömürlerinin bir akşam veya bir kuşluk vakti gibi çabuk geçtiğini anlayacaklar ve kaçırdıkları fırsatlar için derin bir pişmanlık duyacaklardır.
Kur’an-ı kerim’in kıyamet ve mahşerin korkunç manzaralarına geniş yer ayırması, canlı bir şekilde vasıflandırması karşısında Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e devamlı surette kıyametle ilgili sorular soruluyordu. Yahudiler ise bir imtihan maksadıyla böyle bir suale cüret etmişlerdi. Çünkü gerek Tevrat’ta gerekse diğer semâvî kitaplarda kıyametin zamanı bildirilmemişti. Bu soruyu soranlar, Resulullah Aleyhisselâm’ın bunun aksine bir şey söyleyip söyleyemeyeceğini anlamak istiyorlardı. Yoksa bilgi edinmek niyetinde değillerdi.
Âyet-i kerime’de şöyle buyurulmaktadır:
“Resul’üm! İnsanlar sana kıyametin zamanını soruyorlar.
De ki: Onun bilgisi Allah’ın katındadır.
Ne bilirsin, belki de zamanı yakındır.” (Ahzab: 63)
Allah-u Teâlâ ancak kendisinin bildiği bir hikmet gereğince, bunun bir sır olarak kalmasını takdir buyurmuştur.
“Kıyametin vaktine dair bilgi O’nun katındadır.” (Zuhruf: 85)
O’nun ilminden hiçbir şey gizli kalmaz, O’nun takdir buyurmadığı hiçbir şey meydana gelmez.
İnsanın vazifesi, geleceği muhakkak olan o günü düşünerek, elde fırsat dilde ruhsat varken hayatını düzene sokmak, hâlini ıslah etmekten ibarettir. Çünkü ahirette iyiler iyiliklerinin, kötüler de kötülüklerinin karşılıklarını daha çok göreceklerdir.
“Kıyamet ne zaman kopacak?” diye soran bir zâta Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
“O gün için ne hazırladın?” buyurmuşlardır.
 (Tirmizî)
Allah-u Teâlâ müşriklerin yalanlama, inat ve inkârlarından dolayı, azabın kendilerine gelmesini uzak görerek, alay ve eğlence yollu, başlarına azabın hemen gelmesini istediklerini haber vererek Âyet-i kerime’sinde şöyle buyuruyor:
“Diyorlar ki:
Eğer doğru söylüyorsanız, vâdettiğiniz kıyamet günü ne zaman?” (Enbiyâ: 38 – Sebe: 29 – Yâsin: 48 – Mülk: 25)
Gerçekte onlar kıyametin gelişini imkânsız sanıyorlardı. Halbuki onun geleceği muhakkaktır ve herhangi bir kimse istemediği için geri kalmaz, herhangi bir kimsenin istemesiyle de vaktinden önce gelmez.
“De ki:
Size vâdolunan bir gün vardır ki, siz ondan ne bir saat geri kalırsınız, ne de ileri geçebilirsiniz.” (Sebe: 30)
Kıyamet, insanların ecelleri gibidir. İnsanın eceli geldiğinde, bir göz açıp kapatıncaya kadar ileri veya geri alınmadığı gibi, kıyamet zamanı geldiğinde de bir saniye olsun ileri veya geri alınmaz.
İnanmayanlar, azap her taraftan kendilerini kuşattığı zamanki durumlarının korkunçluğunu eğer bilselerdi, elbette onu acele istemezlerdi. Fakat kalplerinin körlüğü bu tehdidi onlara basit gösterdi, uyanıp da Hakk’a yönelmediler.
Âyet-i kerime’lerde şöyle buyurulmaktadır:
“Kâfirler ne yüzlerinden ne de sırtlarından ateşi savamayacakları, kendilerine yardım da edilmeyeceği zamanı bir bilselerdi!
Doğrusu o, onlara ansızın gelecek ve onları şaşkına çevirecek.
Artık onu ne geri çevirmeye güçleri yeter, ne de kendilerine mühlet verilir.” (Enbiyâ: 39-40)
“Size vâdedilen mutlaka gelecektir. Siz onun önüne geçemezsiniz.” (En’am: 134)
İşte iman etmeyenlerin ebedi cezaları! Kıyametin gelmesini kendilerinden çeviremedikleri gibi, tevbe edip özür beyan etmeleri için kendilerine mühlet de verilmez.
Allah-u Teâlâ Muhammed Aleyhisselâm’a bu toplanmanın muhakkak olacağını ve kaçınılmasının imkânsız olduğunu bildirmesini emretmiş, görevinin sadece tebliğ olduğunu beyan buyurmuştur:
“Resul’üm! De ki: O bilgi ancak Allah katındadır. Ben ise apaçık bir uyarıcıyım.” (Mülk: 26)
Cebrâil Aleyhisselâm’ın genç bir insan şeklinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e gelmesi, İslâm ve ihsan’dan sorup cevap aldıktan sonra kıyametin ne zaman kopacağını sorması, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in de:
“Bu hususta kendisine sorulan kimse, sorandan daha bilgili değildir.” diye cevap vermesi meşhurdur. (Buhârî – Müslim)
Âyet-i kerime’lerde şöyle buyurulmaktadır:
“Kıyamet saatini bilmek Allah’a havale edilir.” (Fussilet: 47)
“Kıyamet saatini bilmek ancak Allah’a mahsustur.” (Lokman: 34)
Allah-u Teâlâ o günü daha önce hükmettiği belirli bir zaman için ertelemektedir. Bu süre ne artar ne de eksilir.
Âyet-i kerime’de:
“Biz onu ancak sayılı bir müddetin sona ermesi için erteledik.” buyuruluyor. (Hud: 104)
Dünyanın sayılı müddeti son bulup ömrü tamam oluncaya kadar ahiret tehir olunacak ve o sayılı hesabın bittiği dakikada kıyamet kopacaktır.

Kıyamet Ansızın Kopacaktır:

İlâhî mahkemenin kurulup amellerin ölçüleceği, hesabın görüleceği o kıyamet günü gelmek üzeredir. Çok yakınlarında olmasına rağmen insanlar ondan gafil bulunuyorlar. O korkunç gün, mukadder vakti gelince ansızın gelecektir.
Âyet-i kerime’lerde şöyle buyurulmaktadır:
“Onlar kıyamet zamanının ansızın başlarına gelmesinden başka bir şey mi bekliyorlar?” (Muhammed: 18)
“Ne bilirsin, belki de kıyamet saati yakındır. Ona inanmayanlar, onun çabuk gelmesini istiyorlar. İnananlar ise ondan korkarlar ve onun gerçek olduğunu bilirler.
İyi bilin ki kıyamet saati hakkında tartışanlar apaçık bir sapıklık içindedirler.” (Şûrâ: 17-18)
Allah-u Teâlâ kıyamet karşısında müminlerin tutumlarıyla münkirlerin tutumlarını tasvir buyurmaktadır.
Müminler aynel-yakin bildikleri için kıyametten korkarlar ve titrerler. O günde bütün insanların bir muhasebeye ve muhakemeye çekileceklerine inandıkları için hallerini düzeltmeyi lüzumlu görürler.
Münkirler ise kıyametin asılsız bir vehimden ibaret olduğunu sanırlar. Kalplerini hiçbir şey titretmez. Olacağına inanmadıkları içindir ki kendilerini bekleyen âkıbeti tahmin edemezler.
Âyet-i kerime’de şöyle buyurulmaktadır:
“İnkâr edenler, kendilerine o saat ansızın gelinceye, yahut da o kısır günün azabı kendilerine gelinceye kadar onun hakkında hep şüphe içindedirler.” (Hacc: 55)
Göz önünde bunca deliller varken, Âyet-i kerime’ler okunurken; bunlar Hakk’ı hatırlamazlar, Hakk’tan yana olmazlar, imansızlık ve müşriklik ederler, Allah’tan korkmazlar, ahiret için hazırlanmazlar.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’lerinde şöyle buyurur:
“Allah tarafından kuşatıcı bir felâket gelmesi veya farkında olmadan kıyametin ansızın kopması karşısında kendilerini emin mi gördüler?” (Yusuf: 107)
“Onlar hiç ummadıkları bir sırada kıyamet zamanının ansızın başlarına gelmesinden başka bir şey mi bekliyorlar?” (Zuhruf: 66)

Çarçabuk Geçen Dünya:

Allah-u Teâlâ Resulullah Aleyhisselâm’a hitap ettikten sonra, tekrar kıyameti yalanlayanlara dönerek Âyet-i kerime’lerinde şöyle buyurdu:

“Hayır, hayır! Siz çarçabuk geçen dünyayı seviyorsunuz.” (Kıyâmet: 20)
Hep bu geçici dünyanın zevk ve lezzetleri için çalışmak gerektiğini sanıyorsunuz, daha hayırlı ve devamlı olan ahiret için hiçbir hazırlıkta bulunmuyorsunuz.
“Ve ahireti bırakıyorsunuz.” (Kıyâmet: 21)
O âlemdeki mükâfat ve mücâzâtı hiç düşünmüyorsunuz.
Allah-u Teâlâ birçok Âyet-i kerime’lerinde dünya hayatının gelip-geçici olduğunu, ahiret hayatının ise ebedî olduğunu haber vermiş, müminleri dünya hayatına bağlanarak ebedî hayatlarını mahvetmekten sakındırmıştır.
Akıllı kimsenin dünyaya aldanmaması, dünya sevgisine aşırı derecede kapılmaması gerekir. Serap gibi parıldar, bulut gibi geçer gider.
Ukbayı bırakıp dünyaya meyletmek, Hakk’ı bırakıp bâtıla sarılmak demektir. Hakk ve hakikati unutup dünya lezzetlerine dalanlar büyük bir belâya ve huzursuzluğa uğramışlardır.
İnsan dünyada yüzyıl da yaşasa, dünyanın bütün varlığı ahirete nispetle bir lokma bile değildir. Çünkü sonu olan şeyin, sonu olmayan şeye mukayesesi bile yapılamaz.
Dünyayı ahirete tercih etmek; kâfirin küfründeki, münafığın nifakındaki, âsinin mâsiyetindeki gizli hastalığını gösteren bir işarettir. Onların bütün gayretleri dünya lezzetlerini elde etmek içindir. Dünyanın süsü, eğlence ve lezzetleri gözlerini kör etmiş, basiretlerini örtmüştür. Allah-u Teâlâ’ya kavuşmayı aslâ akıllarına getirmezler. Ahiret yerine dünya hayatına râzı olurlar, geçici olanı ebedî olana tercih ederler.
Diğer taraftan hesap ve ceza gününü düşünerek hayatını ona göre düzenleyen, Rabb’inin rahmetine ümit bağladığı kadar azabından da o nispette korkan, nefislerini hevâ ve heveslerine tâbi olmaktan alıkoyan müminlere de çok büyük müjdeler vardır.
Dünya, ahireti kazanmak için bir vasıtadır, gaye değildir. Dünyanın câzip güzelliklerinin, gelip geçici tat ve lezzetlerinin insanı Allah yolundan alıkoymaması ve ahireti unutturmaması gerekir.

Kıyametin Küçük Alâmetlerinden Bazıları:


Kıyametin Küçük Alâmetlerinden Bazıları:

Kıyamet kopmadan önce küçük alâmetler bir bir meydana çıkacaktır.

Hadis-i şerif’lerde belirtilen küçük alâmetlerin başlıcaları hülâsa olarak şunlardır:

• İlmin ortadan kalkıp cehâletin yerleşmesi,

• Zinânın alenî hâle gelmesi,

• Sarhoşluk veren içkilerin yaygınlaşması,

• Oyun ve çalgı âletlerinin ortaya çıkması ve yaygınlaşması,

• Câriyenin (köle kadının) efendisini doğurması,

• Çobanların zenginleşerek bina yapmakta yarışması,

• Zekât verilecek kimse bulunamayacak kadar servetin çoğalması,

• Aynı dâvâyı güden iki büyük topluluğun birbirleriyle savaşması,

• Adam öldürme hadiselerinin fazlalaşması,

• Emanetin ganimet bilinmesi,

• Elli kadına bir erkek düşecek şekilde erkek nüfusunun azalması,

• Müslümanların kıldan ayakkabı giyen, küçük gözlü ve geniş yüzlü insan gruplarıyla savaşması,

• İnsanların hayatlarından bıkarak ölülere gıpta etmesi,

• Peygamber olduğunu iddiâ eden otuza yakın deccalin türemesi,

• “Allah” veya “Lâ ilâhe illâllah” diyen bir kimsenin kalmaması.

Yine Hadis-i şerif’lerin ifadelerine göre kıyamet alâmetleri şöyle gelişecektir:

• Kur’an-ı kerim’in önemi insanlar tarafından unutulacak,

• Cihad ve irşad faaliyetleri terkedilecek,

• Namaz kılınmayacak,

• Zekât angarya kabul edilecek,

• Fâiz yemeyen kimse kalmayacak,

• Büyük bir bereketsizlik olacak,

• Gasp hadiseleri çoğalacak,

• Liderliğe elverişli kişiler azalacak,

• Seviyesiz ve şahsiyetsiz kişiler idareci olup başa geçecek,

• Fâsıklar toplumun efendisi hâline gelecek,

• Ahmak ve alçaklar dünyanın en mutlu insanları olacak,

• Anne-babaya isyan edilip erkekler hanımlarının emrine girecek,

• Akrabalık bağları kesilecek,

• Sonra gelenler geçmişlerine lânet okuyacak,

• Akşam mümin olarak yatan kişi sabah kâfir olarak kalkacak; sabah mümin olarak kalkan kişi akşam kâfir olacak,

• Yalancılar tasdik edilip doğru konuşanlara itibar edilmeyecek,

• Kitapların sayısı artacak,

• Başa geçen âmirler halka zulmedecek,

• Şerrinden korkulan kimselere itibar edilecek,

• Ticareti dürüst olmayan kimseler ele geçirecek,

• İş ehil olmayanlara verilecek,

• Emanet kelepir kabul edilecek,

• Aza kanaat edilmeyecek, çok ile de doyulmayacak,

• Yağmurlar yıldırımlar çoğalacak,

• Zelzeleler artacak,

• Madenler yok olacak,

• Mescidler süslenmekle birlikte ibadete önem verilmeyecek,

• İnsanlar mescidlerle birbirine karşı övünecekler,

• Câhiller aynı zamanda dürüst olmayan zâhidler türeyecek,

• Sadece din dışı ilimler öğrenilecek,

• Âni ölümler çoğalacak,

• Erkekler erkeklerle, kadınlar kadınlarla yetinecek,

• Kadınlar her hususta ön plâna çıkarılacak,

• Erkekler kadınlara benzemeye çalışacak,

• Açıklık çıplaklık yayılacak,

• Fuhuş ve hayâsızlık çoğalacak…


KIYAMET YAKLAŞTIKÇA YAKLAŞIYOR

 “Kıyamet Yaklaştıkça Yaklaşmıştır.” (Necm: 57)
“Kıyamet Saati Mutlaka Gelecektir, Bunda Aslâ Şüphe Yoktur.” (Mümin: 59)
“Sana Kıyamet Saatinin Ne Zaman Gelip Çatacağını Soruyorlar. Resul’üm! De ki: Onu Ancak Rabb’im Bilir. Onun Vaktini O’ndan Başka Bilecek Yoktur. Ağırlığını Göklerin ve Yerin Kaldıramayacağı O Saat, Sizlere Ansızın Gelecektir.” (A’râf: 187)
“Yer Bütünüyle Sallanıp, Paramparça Edildiği Zaman…” (Fecr: 21)
“Kıyamet Ne Zaman Kopacak?” Diye Soran Bir Zâta Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz: “O Gün İçin Ne Hazırladın?” Buyurmuşlardır. (Tirmizî)
KIYAMET; ZAMANINI ALLAH-U TEÂLÂ’NIN BİLDİĞİ DEHŞETLİ BİR FELÂKETTİR!

Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:
“Andolsun ki kıyamet kopacaktır. O kadar ki, alıcı ile satıcı aralarındaki elbiseyi açacaklar, amma alım-satım henüz tamamlanmadan ansızın kıyamet kopacak, açık kalan  elbiseyi katlayıp dürmek mümkün olmayacaktır. Yemin ederim ki elbette kıyamet kopacaktır. Öyle ki, sağmal devesinin sütünü sağıp gelen kişiye ondan içmek nasip olmadan ansızın kopacaktır. Hiç şüphe yok ki, kıyamet mutlaka kopacaktır. Öyle ki, kişi havuzunu sıvayıp onaracak, amma kıyamet ansızın kopacak da havuzun suyunu kullanmak mümkün olmayacaktır. Kıyamet elbette kopacaktır. O kadar ki yemek yemeğe başlayan kişi lokmasını ağzına götürecek, derken ansızın kıyamet kopacak, o lokmayı yemek nasip olmayacaktır.” (Buhârî-Müslim: 2954)


Âdem Aleyhisselâm ilk insan olarak yeryüzüne geldikten sonra devran devam etmiş, yüz yirmi dört bin peygamber, onların tâbileri ve muhalifleri gelip-geçmiş, yaşlı dünya binlerce defa dolmuş-boşalmış, nice nice hadiselere şâhit olmuş, artık dünyanın sonuna gelinmiştir.
İnsanoğlu muvakkat ve çok kısa bir ömre sahip olduğu halde ahiret yerine dünyayı tercih ediyor, dünyaya bağlanıyor.
Halbuki insanın ölümü onun kıyametidir ve “Küçük Kıyamet” olarak tabir olunur. Dünyanın yıkılışı büyük kıyamet, insanın ölümü ise küçük kıyamettir.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:
“Sana yakîn (ölüm) gelinceye kadar Rabb’ine kulluk et!” buyuruyor. (Hicr: 99)
Her insanın, her varlığın bir sonu olduğu gibi bu dünyanın ve kâinatın da bir sonu vardır. Ancak Allah-u Teâlâ kıyamet vaktini gizledi. Ki, insanlar kıyametin kendilerine ansızın gelmesine karşılık devamlı bir hazırlık içinde olsunlar, kötülüklerden sakınsınlar.
Âyet-i kerime’lerde şöyle buyurulmaktadır:
“Herkes işlediğinin karşılığını görsün diye, zamanını gizli tuttuğum kıyamet mutlaka gelecektir. Buna inanmayan ve nefsinin arzusuna uyan kimse seni ondan alıkoymasın. Yoksa helâk olursun!” (Tâhâ: 15-16)
İnsanları ahiret fikrinden uzaklaştırmak isteyen şeytan tabiatlı kimseler her zaman için mevcuttur. Fakat akıllı bir mümin, o gibi kimselerin akıntısına kapılmaz, onlara asla uymaz, kulluk görevlerini yerine getirerek ahiretini kazanmaya muvaffak olur.
Allah-u Teâlâ;
Kıyametin mutlaka geleceğini;
Kıyametin, ondan kurtuluşun asla mümkün olmayan büyük bir felâket olduğunu;
Ve kıyametin zamanını kendisinden başka kimsenin bilemeyeceğini haber vermiştir.
Oysa bugün kıyamet saati hakkında küffar memleketlerinde cereyan eden yerli-yersiz tartışmalar bu İslâm memleketinde de rağbet görüyor,
Allahu Teâlâ bu büyük felâketin şiddetini;
“Gök yarıldığı zaman.” (İnfitar: 1)
“Güneş katlanıp dürüldüğü zaman.” (Tekvir: 1)
“Yıldızlar kararıp döküldüğü zaman.” (Tekvir: 2)
Âyet-i kerime’lerinde ve daha pek çok Âyet-i kerime’sinde haber verdiği halde kimisi filan köye sığınmakla, kimisi de muhkem sığınaklar yapmakla bu büyük felâketten korunabileceğini zannediyor.
Farz-ı muhal hiçbir felâketin ulaşmadığı en muhkem bir sığınıkta bile olsa “Ölüm felâketi”nden kurtuluş olmadığını, kâinatın ömrüne kıyasla çok cüzi bir ömür yaşayacağını hesap etmiyor. Küfür ve inat batağına saplanmış, Allah-u Teâlâ’nın hükmüne ve emrine teslim olmak yerine, O’nun takdirine karşı tedbir alabileceğini zannediyor. Allah-u Teâlâ’ya hasım kesiliyor.

Kıyamet Nedir?
“Kıyamet” kelimesi “Kıyam”dan türemiş olup; dikilmek, ayağa kalkmak, ayaklanmak mânâlarına gelir ve Kur’an-ı kerim’de yetmiş yerde geçmektedir.
“Kıyâmet gününe andolsun!” (Kıyâmet: 1)
Allah-u Teâlâ üzerinde yaşadığımız bu dünyayı ve bütün mahlûkatı geçici bir zaman için yaratmıştır. Her canlının bir eceli olduğu gibi, dünyanın da bir ömrü vardır. Yarattıklarını dilediği kadar yaşattıktan sonra öldürecek, var olan her şey kıyametin kopmasıyla bir gün yok olacak ve sonsuza kadar devam edecek olan ahiret hayatı başlayacaktır.
Kıyâmet günü üzerine yemin edilmiş olması, bu hadisenin muhakkak gerçekleşeceğini göstermektedir.
Dini bir tabir olarak kıyamet ise; içinde yaşadığımız dünyanın ve onun bünyesinde yer aldığı kâinatın parçalanıp dağılması, daha sonra insanların hesap vermek üzere Allah-u Teâlâ’nın huzur-u izzetinde, mahiyetini bilemediğimiz bir biçimde kıyam etmesidir.
“Her şeyi altüst eden o en büyük felâket geldiği zaman.” (Nâziât: 34)
Allah-u Teâlâ üzerinde yaşadığımız bu dünyayı ve bütün mahlûkatı geçici bir zaman için yaratmıştır. Her canlının bir eceli olduğu gibi, dünyanın da kâinatın da bir ömrü vardır. Yarattıklarını dilediği kadar yaşattıktan sonra öldürecek, var olan her şey kıyametin kopmasıyla bir gün yok olacak ve sonsuza kadar devam edecek olan ahiret hayatı başlayacaktır.
Kıyamet inancı, imanın altı esasından birisi olan “Ahiret inancı”nın bir bölümüdür. Ahiret hayatı kıyametle başlar. Bunu mahşer, mizan, sırat, cennetliklerin cennete, cehennemliklerin cehenneme girmeleri ve ebedi bir hayatın başlaması safhaları takip eder.
İnsan başıboş olarak gâye ve maksatsız yaratılmamıştır. Öyle olsaydı mükellef olmaz, yaptığı şeylerden mesul tutulmaz, ceza veya mükâfat görmezdi.
Nitekim Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’lerinde şöyle buyurmaktadır:
“İnsan başıboş olarak bırakılacağını mı sanıyor?” (Kıyamet: 36)
“Bizim sizi boş yere yarattığımızı ve bize döndürülüp getirilmeyeceğinizi mi sandınız?” (Müminûn: 115)

Kıyametin Kopma Zamanı Yaklaşmıştır:
Kıyametin kopmasının yakın olduğunu gösteren birçok Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’ler vardır:
Nitekim Âyet-i kerime’lerde mühim bir ihtar mahiyetinde şöyle buyurulmaktadır:
“Kıyamet yaklaştıkça yaklaşmıştır.” (Necm: 57)
“Onun alâmetleri gerçekten gelmiştir.” (Muhammed: 18)
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şehadet parmağı ile orta parmağını yanyana göstererek şöyle buyurdular:
“Ben, kıyamet şöyle yakın olduğu halde gönderildim.” (Buhârî – Müslim)
Kâinatın ömrüne nispetle kıyametin kopması çok yakın sayılır. Bu sebeple bu hadiseye “Âzife” denilmiştir.
Kıyamet, olanca şiddet ve sıkıntıları ile insanları kuşattığında onu Allah-u Teâlâ’dan başka kimse açamaz ve geri çeviremez.
“Onu Allah’tan başka açığa çıkaracak yoktur.” (Necm: 58)
Kıyametin kopması Kur’an-ı kerim’de “Saat” kelimesiyle ifade edilmiştir. Beklenmedik bir zamanda ve çok süratli olarak gerçekleşecektir.
“Kıyamet saati mutlaka gelecektir, bunda asla şüphe yoktur. Fakat insanların çoğu inanmıyor.” (Mümin: 59)
Kıt akıllı, kısır düşünceli olan bu gibi kimseler; kıyameti tasdik etmezler, öldükten sonra dirilmeyi ve mahkeme-i kübrâ’yı inkâr ederler, inanmadıkları için de mücadeleye girişirler, yalan yanlış fikirlerinde ısrar edip dururlar.
Kıyametin kopacağı kesindir. Bütün Enbiyâ-i izam, bütün semâvî kitaplar onu haber vermişlerdir.
Kıyametin ne zaman kopacağını, bu müthiş saatin ne zaman geleceğini Allah-u Teâlâ’dan başka kimse bilmez. Kesin olarak bilinen, alâmetleri zuhur etmeden kopmayacağıdır. Birisi zuhur edince, diğerleri birbiri ardından ortaya çıkar.
Önce küçük alâmetler zuhur edecektir. Ahir zaman devrinde yaşıyoruz. Kıyametin küçük alâmetlerinin hemen hepsi zulur etmiştir. Büyük alâmetlerin de zuhur etmesinden sonra her an kıyametin kopması beklenebilir. 


Nasıl hasretim sana, hem de nasıl.






Nasıl hasretim sana, hem de nasıl. Gözlerim, hep sen çıkacakmışsın gibi karşıma, öyle panik, öyle sevinçli ki anlatamam. Susarım. Seni ilk gördüğüm gündeyim şimdi. Yanaklarımdan yastığıma düşün damlada diyemediklerim. Ne kadar yalnızım, ne kadar sensiz, yastığım nemli, yanaklarım gibi, şimdi beklerim seni bir pencere kenarından…

Bilmesem sıcaklığını, hissedemezdim bunca yoğun yaşamazdım, seninle tüm yaşadıklarımızı. İyi ki varsın dediğim, en önemlisi kalbimi ve bakışlarımı sende bıraktığım, olmazsa olmazlarımın en önemlisi, sevdiğim en büyük aşkım sen. Bak! bir gün daha sensiz ve yalnız geçmiş…

Ne zaman düşlesem bizi. Ki her sabah uyandığımda yokluğunda, ıslanmış gözlerle uyanıyorum. İçimde bir ses, bize yaptığın haksızlıklar için hesap sormakta durmaksızın.

Bilirim, ne zaman yağsa yağmurlar, içinde sen ve bizden damlalar olacak. Kaç gündür, göğüs kafesimin dışında çarpıyordu kalbim.

Gecenin bilmem kaçı ve yüreğimdeki alevin yalnızlığımla coşmakta, daha bir yakmakta şimdilerde. Birinci dereceden vurgunum ve bir o kadar yanık, dört duvar arasında kendimleyim, say ki yaşamak bu. Şafak kaç. Kavuşacağımız gün yakın mı. Yoksa ben, biz hayâl miyiz. Sen, son baharım ol. Bu son durağım. Seni sevmek sevmek istiyorum, tüm dünya kıskanmalı ya da şimdi bir mermi, şah damarımdan vurmalı.

Bir yanım ezik….

Şimdi yatağa yapışmış yatıyorum, yorgunluktan ve soğuk yemiş bedenimle daha bir ağırım şimdi. Bu gece, bir ömür kadar uzun olsa ve hiç uyanmasam. Kısaca yorgunum işte. Gögsünde dinlenmek istiyorum, yaralı bir aşk gibi sarılmak istiyorum sana. öyle işte….,

İYİ GECELER AŞKIM…..İYİ GECELER ÖMRÜM…

Hz. Mevlana ve ‘Aşk’

Hz. Mevlana ve ‘Aşk’

Aşk büyüklere baldır çocuklara süt
Aşığın derdi bütün dertlerden ayrıdır
Aşk mecazi de olsa hakikiye dönüşüp
Aşığı gerçeğe ulaştırmaktır

Aşkı âşıklığı yine de aşk anlatır…
Güneşin varlığına delil yine güneştir
Gölge geceye söylenen masal gibi uyku getirir
Fakat gün doğdu mu ay bile görünmez
Görünüşe tabi güzelliğe ait olan aşklar aşk değildir
Onlar sonunda birer ar olur

Ben öyle bir aşka gark olmuşum ki
Benden önce gelenlerin aşkı da benim aşkıma eklenmiştir
Benden sonrakilerin aşkları da
Yemyeşil aşk bağının ne sonu vardır ne ucu bucağı

Orda gamdan neşeden başka ne meyveler vardır
Âşık aşk ülkesinde ne söylerse söylesin
Ağzından aşk kokusu duyulur
Aşk susuzdur susuzu arar
Onlar gece ile gündüz gibi birbirinin ardına düşmüşlerdir
Gündüz geceye âşıktır onsuz olamaz
Fakat bakınca görürsün ki
Gece gündüze daha ziyade âşıktır
Bir aşkı başka bir aşk söndürebilir
Aşkta ne yükseklik ne alçaklık ne akılsızlık nede akıl vardır
İnsanın toprağını aşk şebnemi ile yoğurdukları için
Âlemde yüzlerce fitne ve karmaşalık peydah olur
Aşk öyle engin bir denizdir ki ne kenarı vardır ne ucu bucağı

Aşk büyüklere baldır çocuklara süt
O her gemiye yüklenen ve geminin

Ağırlığından dolayı batmasına sebep olan son yüktür
ve diyor ki Mevlana:
Dinim aşkla yaşamaktır
Bu canla bu başla diri kalmak bana ayıptır…

Hz.Mevlana


Evet hakim bey sevdim onu…


Evet hakim bey sevdim onu…


Saplantılı bir kara sevda değil bu… Gelip geçici bir heves hiç değil… 

Sadece sevmek istiyorum seni.. 
Ve söz vermek 
bir başka gözün değmeyeceğine bakışlarıma… 
İçimden geçen sevda sözlerini haykırsam yüzüne
canın acıyacak biliyorum.. 
İşte sırf bu yüzden
suskunluğun karşısında yapabileceğim
tek şeyi yapıyor ve sessizliğe gömülüyorum.. 
Belki bir gün seversin diye bekleyerek çaresizce…
Yokluğun bile var oluşunun delili.. 
Yokluğun
sen olmadığın için hiçbir şeyi umursamayışımdan belli.. 
Yokluğun
geceleri hayaline daldığımda
üzerime doğru gelen odamın duvarlarından belli.. 
Uyku tutmayan gecelerde biraz nefes almak
için pencereyi açtığımda… 

yıldızlarda asılı duran bakışlarından belli. 
Ve sen bu yokluğa alışmamı istiyorsun öyle mi?
Bu yokluğu kabul etmemi istiyorsun… 

Yaşanan onca şeye bir kalemde mil
çekmemi istiyorsun…E peki !!
Ne yaparsam yapayım hayatımdan sadece geçtiğini ve
gönlüne beni kabul etmeyeceğini biliyor
ve bu şiiri sakın okuma diyorum..
Olaki geri dönesin gelir…Sakın!!!
Aşk mahkemesine düştüm sanki… 
Sayende cezamı çekiyorum hiç
suçum olmadığı halde…
Hakim dedi suçlu ayağa kalk… 
Suçun SEVMEK dedi… 
Biliyorsun en buyük suç bu savunman nedir…
Evet hakim bey sevdim onu… 
Hemde iliklerime kadar… 
Uğrunda ölecek kadar… 
Çok değer verdim… 
Mutlu oldum… 
Ağladım… 
Cezama razıyım… 
Karar verildi..
Ve …
Sensiz yaşamaya müebbet mahkum edildim

Gelip geçici bir heves hiç değil… 

Sadece sevmek istiyorum seni.. 
Ve söz vermek 
bir başka gözün değmeyeceğine bakışlarıma… 

İçimden geçen sevda sözlerini haykırsam yüzüne
canın acıyacak biliyorum.. 
İşte sırf bu yüzden
suskunluğun karşısında yapabileceğim
tek şeyi yapıyor ve sessizliğe gömülüyorum.. 
Belki bir gün seversin diye bekleyerek çaresizce…
Yokluğun bile var oluşunun delili.. 
Yokluğun
sen olmadığın için hiçbir şeyi umursamayışımdan belli.. 
Yokluğun
geceleri hayaline daldığımda
üzerime doğru gelen odamın duvarlarından belli.. 
Uyku tutmayan gecelerde biraz nefes almak

için pencereyi açtığımda… 
yıldızlarda asılı duran bakışlarından belli. 
Ve sen bu yokluğa alışmamı istiyorsun öyle mi?

Bu yokluğu kabul etmemi istiyorsun… 
Yaşanan onca şeye bir kalemde mil

çekmemi istiyorsun…E peki !!

Ne yaparsam yapayım hayatımdan sadece geçtiğini ve
gönlüne beni kabul etmeyeceğini biliyor
ve bu şiiri sakın okuma diyorum..
Olaki geri dönesin gelir…Sakın!!!
Aşk mahkemesine düştüm sanki… 
Sayende cezamı çekiyorum hiç

suçum olmadığı halde…

Hakim dedi suçlu ayağa kalk… 
Suçun SEVMEK dedi… 
Biliyorsun en buyük suç bu savunman nedir…
Evet hakim bey sevdim onu… 
Hemde iliklerime kadar… 
Uğrunda ölecek kadar… 
Çok değer verdim… 
Mutlu oldum… 
Ağladım… 
Cezama razıyım… 
Karar verildi..
Ve …
Sensiz yaşamaya müebbet mahkum edildim

İrfana Düştüm



alt

Ma’nâ âleminde, vefâ yolunda;

Aşk ile elendim bir cana düştüm!..
Gönül vecde geldi cezbe hâlında;
Derdime gül bastım, dermâna düştüm!..


Gurbet, gam bendini bende mi kurdu?..
Mevlâ’m emaneti sırtıma vurdu!..
Her katrem ‘hû’ dedi, duruldu, durdu;
Kaynadım, çağladım devrâna düştüm!..

Duydum can özümde ney’in zârını;
Özünden ayrılmış buldum varını!..
Başımda gördükçe nefsin dârını;
Ölmeden hesaba, mizâna düştüm!..

Ömrüm, kula döndü bir hak uğruna;
Hasret odu düştü gülün bağrına!..
Girdim ibret ile âlem seyrine;
Hayretten süzüldüm, hayrana düştüm!..

Ey gönül, dost için yüzümüz var mı?
İhlâs ocağında, közümüz var mı?..
Bu sesler, ahenkler özge diyâr mı?
Bir aşkın elinden mestâne düştüm!..

Takvâyla inceldi bu içli sözüm;
Edep dergâhında, tutuştu közüm!..
Bir zikrin nûruna kandıkça özüm;
Sınandım irfandan, irfana düştüm!..

RIFAT ARAZ

Sevmek Bazen Söyleyecek Sözün Varken Susmakmış




Sevmek Bazen Söyleyecek Sözün Varken Susmakmış

Sevmek bazen bildiğin halde her şeyi susmakmış
Seni darmadağın edecek her şey olup bitmiş
Yapılıp edilmiş olduğu için sevdiğince
-dileyemediğin için olmamasını da hani-
Sadece susmayı dileyip, susmayı yaşamakmış

Sessiz onurlu bir direnişmiş, aslında bu suskunluk
Fırsat vermekmiş karşındakine
Her insanın ikinci bir şansa ihtiyaç duyacağını
Bilmenin farkındalığı ile
Soluksuz uzun bir bekleyişmiş
Bir şekilde telafi edilsin diye yapılan hatalar
Olur ya insanlık hali herkes yanlış yapabilir
Diyerek yüce gönüllülük göstermekmiş

Ya da
Hata değil de yapılanın
Bitişini gösterdiğini bir aşkın
Yaşanılamazlığını ortaya çıkardığını sevginin
Anlamamak için umutsuz bir geciktirme çabasıymış
Yüce gönüllülüğün ardına saklanan

Kıyamamakmış sevdiğine onun tüm yok edişlerine rağmen
Acıtan inciten dalların budanması yerine,
Batmasına izin vermekmiş gönlüne
Vazgeçilemezinden kopmamak için
Onun senden çoktan vazgeçtiğini bilsen bile
Ezen yok eden yakan bir suskunlukla beklemekmiş

Sevmek, aslında sineye çekmekmiş biraz da
Hatta birini kandırmak değil, bilerek kanmaktır aşk diyenlerin
Ne kadar doğru söylediğini yaşayarak öğrenmekmiş

Sevmek bir kerre itiraf edildiğinde
Darağacına giden yola itilmekmiş sevdiğinin eliyle
Yağlı ilmeklere kurban edilmekmiş çaresiz

Sevmek razı olmakmış, vazgeçilmeye bile
Kanar gibi yapıp her söylenilene -sessiz-
Tutulmayan sözlere katlanmakmış

Sevmek yanmakmış buzulların arasında
Sıcak yatağında yalnızlığına sarılarak donmakmış

Sevmek bazen söyleyecek sözün varken susmakmış… 



 

BIRTANEM’e

BIRTANEM’e

Sana asla yalan söylemeyeceğim. 
Gerçeklerinse canı cehenneme.

Ben seni yaşıyorum. 
Ben bendeki seni, hayallerimi yaşıyorum. 
Belki asla yaşanmayacak ama yaşanması için ömrümü vereceğim anları yaşıyorum…

Bir yürek düşün ki bütün dünyayı içine alacak kadar büyük, bir ten düşün ki sadece ikimizi ısıtacak, ve bir hayal düşün ki içine sadece bizi alacak kadar küçük…

Olmayacak şey değil bu inan. 
Çünkü hayallerde ne imkansız vardır ne de o sonu gelmez keşkeler…

“Hayaller ah o hayaller, yoktur onlarda yasak

Hayalime bir sen yakın, gerçeklerse bana uzak…“

Tut ki bir yıldız kopardık gökyüzünden, avuçlarımıza aldık, ışıltısı gözlerimize yansıdı. 
Biliyorum, senin gözlerin yıldızdan da güzel parıldar. Fakat bu gece düşün ki ikimiz varız ve bir de bizim yıldızımız. 
İkimiz, sadece ikimiz varız…
“Aşkım yıldız gibi, gözlerine dolayım
Bir mekan ki orada sadece ben olayım
Zaman teslim olurken kendi akıntısına
Kök salıp gözlerinde, sonsuza dek kalayım…”
Tut ki yakamozlar eşlik ediyor bize, bir şarkı dilimizde. 
Sessizliği bozarak, rüzgarın koynunda mırıldanıyoruz. Hiç bir zaman notaları yazılmayacak, hiç bir zaman bestelenmeyecek bir şarkı bu. 
Bu hayallerimizin şarkısı, bu ikimizin şarkısı. Sahi, ne zaman ezberlemiştik seninle bu sözleri biz?..
“Sen yüreğim, özgürlüğüm
Şiirlerim, rüzgarımsın…
Yağmurunsun
Gökkuşağım
Sığınağım
Hem inadım
Hem isyanım
Diğer yarım
Sen Can’ımsın, Can’ım…”
Son cümle yankı yapıyor ruhumun derinliğinde 
“Sen Can’ımsın” ve rüzgar ağlıyor dağların beşiğinde. Ben başımı dizlerine yaslamışım, gözlerim gözlerinde, yakamozlarsa bizi izliyor…
Sen, şiirin Şahika`larından topladığın çiçekleri döküyorsun üzerime… 
Güller,
yasemenler,
laleler,kardelenler,menekşeler 

ve hatta“Gelincikler“…


HER ANINDA YANINDAYIM



 (547x500, 205Kb)

Bir yangindan kacar gibi kacardim kendimden
Gittigim heryere gözlerin gelmeseydi eger
Ben senin en cokçocuk yanlarını sevdim
Bir köpege dokunmanı sevgiyle bakmanı

Özgürlügünü Kızıl saçlarını gülen gözlerini
Ve bir köpeğin mahsun bakışlarında
Ürkek durusunda yüzünde acan kızıl gülleri SEVDİM
Çünki sen atlantistin sebebimdin
Çünki sen yirmibin yıl önceden kaderimdin
Sevgimdin duygularımdın çayır çimenimdin
Bir çift kusumdun serçemdin
Çünki sen gören gözlerim çigdem çicegim
Kırık kanadım seven gülüşlerimdin
Ve Sen Arnamusum çekik gözlüm kadınımdın KADINIM

Okyanusa düsmüs yüregim bogulmazdı
Tuzlu sulara parmaklarını dokunsaydin eger
Bir salincakta sallanmadan hayata
Binemeden birkere atlı karıncaya
Ve kayamadan kaydıraktan aşagıya
Sonra gülemeden bir palyançonun yüzünde
Elele tutuşup yürüyemeden senle hayata
Dokunmadan bir güle birde ellerine
birde gözlerine bakamadan ölürsem
Nazlı kugum ürkegim ceylanım yalnızım
YABAN TÜRKÜM inadim öfkelim isyankarım

Hadi tut ellerimden ufka beraber bakalım
Beraber özleyip beraber sevip beraber yaşayalım
Kahrın bizden uzak oldugu iklimlerde
Hadi tut ellerimden üzülme hadi dert etme
Tükenme kalbi yaralı kaşı karalı ceylanım….
Bu alemi çoktan terk ederdim
Bütün sokakları caddeleri şehirleri ülkeleri yakmak
Seni urutturabilseydi eger ……
Bende yazılı ceylanım ben senin en çok
Çocuk yanlarını sevdim..
Zıpzıp zıplayansonra dudak büken
Göz süzen ama hiç küsmeyen kalbini sevdim ….
Çünki sen su kadar berrak sel kadar öfkeli
Ve ormanlar kadar kalabalık bir okadar YALNIZ

Kızıl bir yangındın kalbimde gitme ey kalbi yaralı ceylanım
Üzülme kızıl perim umudunu yitirme
Dalıp dalıp gitme uzaklara unutmaki hep yanındayim
Hani her soluk aldıgın anda
Ve her gözkapagını açıp kapattıgında
Yani kalbinde yaralı ceylan yanı basında
Dizlerinin dibinde sağlıkta hastalıkta sevinçte kederde
Yani her anında YANINDAYIM
Yine unutma kızılım Yeterki seslen
Çıglıgın olur gelirim yeterki sen he de
Yakar yıkar ölümlere
bu canı atar gelirim …..
Biliyorsun sen benim son kadınım Sen benim aşkım
Sen benim canım Sen benim Sen benim herseyimsin
Seni sevmekmi Delisin !
ÖLÜRÜM Sakın çıkarma aklından ölürüm
SENİ SEVİYORUM SENİ SEVİYORUM SENİ SEVİYORUM
Bir Yangından kaçar gibi kaçardım kendimden

Gittigim heryere 
 GÖZLERİN GELMESEYDİ EGER……

Elim eline deger
Gözüm gözüne deger
Sözün dünyaya deger
Sensiz yokmusum meger 
Taştan kalbin öldürür
Can bakışın güldürür
Selamın yoksa ceylanım
Zalim halin öldürür
Kalbi yaralı ceylan
Kaşı karalı ceylan
Bende yazılı ceylan
Gitme yaralı ceylan
Kalbi yaralı ceylan
Kaşı karalı ceylan
Bende yazılı ceylan
Gitme yaralı ceylan

MURAT İNCE – ÖMER DANIŞ
 (285x90, 6Kb)

uyan ey gönlüm uyan

Uyan Ey Gönlüm…!
Uyan Ey Gönlüm...!
Uyan Ey Gönlüm…!
Umutlarını bağladığın dipsiz bir kederdir. Bakışlarını sesi ile buğulayan, soluksuz bırakan bir matemdir. Terk ettiğin arzularına bir bak; fedakârlığın bedeli zindandır. Karanlıklara kalırsın sen; koşma o Rüyanın peşinden. Yalnızlığa sürgülenir kapıların, aşk dediğin; korkularınla baş başa kaldığın yerdir. Sanma sen çile ile doldurulur aşkın kâsesi. Kâse diye avutulan dipsiz kuyudur. Bilmez misin; hicran, aşkın tek huyudur. Gözlerinde beliren siluet hayaldir. Hayalin gülümsemesi sana, beyhudedir. Kâinat dile gelse de haykırsa sana gerçeği. Ömrünü çürüttüğün saltanatın sultanı nerede? Dersin ki; “Sebep lazım değildir aşka. Aşktır yegâne sebep.” Öyleyse, aşkın hicranının diyetini kim ödeyecek?
Uyan ey gönlüm! Kalmışsın hicranın acımasız cenderesinde. Kendi kendine reva gördüğün bu çile nedir? Vefa nedir bilmez uğrunda Öldüğün kalp. Parçalarına ayırsan yıldızları, tek tek versen de ellerine, yine de sensin kâinatın en talihsizi. Bir belirsizlik peyda olmuş umutlarında, ruhuna düşen bu kara lekeyi kim, nasıl temizler? Hangi deniz dalgasından hesaba çekilir, hangi rüzgâr esiyor diye kamçıya kurban edilir? İsmine gölge değirmediğin aşkın “hiç” eder seni. Kendinden geçtiğin yârin yok eyler seni. Kalbini kızgın ateşlerle dağlar o. Seni yalnız, var olmayacak hayale bağlar o.
Uyan ey gönlüm! Uyan! Beyhude bir hayalden başkası değildir içine dolan. Çaresizliğin sularına bırakma kendini, baş tacı eyleme seni el bilen mermer kalpliyi. Her geçitte yüzüstü bırakılırsın, buz çöllerine düşer gözyaşların. Yanarsın, ateşlerde kavrulur; avuntuyu buz çöllerinde ararsın. Ah gönlüm! Her an bu aşka kanarsın. Gece kabuslarına açtığın savaşta yenik çıkan sensin, yine de aşkından vazgeçmeyensin. Biliyorsun ki kan revan olmuş her bir zerren. Gel sen dinle aklını; hayırsızdan hayır, vefasızdan vefa bekleme!
Uyan ey gönlüm! Kandığın vaatler cehennemin yoludur. Ruhunu esir alan yârin kokusu, aslında kendini kaybetmendir bir uzay boşluğunda. Sen, boş vermişliğin türküsünü söylerken, tükeniyor ruhundan sızan ışık huzmeleri. Ölümün en tatlı şerbetini yudumlarken sen, sönüyor gözlerinin destansı feri. Ey gönlüm, gel tarihin en çetin direğini kırma. Sakın artık kendini aşk oklarından. Kirpiklerinden yaş diye beliren sevdan mıdır? Sen bu aşka değil, bu aşk senin yoluna kurbandır. Bahtının karalığı dillere pelesenk olmuş ta korkular üryan kalmış en kuytularda. Sakinliğini yitirir olmuşsun ruhunun. O kadar çalkantıya bu kadar suskunluk niye? Bu sessizliğin tanımı var mı yârinin dilinde? Sen; kendi içinde bitkin kendi içinde kayıp.
Uyan ey gönlüm! Yalan oldun, talan oldun. Kandın bir hakikat bilmeze; keder oldun, heder oldun. Aşk; gönlündeki her noktaya pare pare düşünce âlim oldun, kaim oldun. Kıyamıyorken yârinin bir tek teline, sen gittin kendine zalim oldun. Uyan ey gönlüm! Uyan ey gönlüm! Aşk ateşi dediğin kavur kavur yakar, el kadar yüreğin cehenneme nasıl karşı koyar? Zehrine mi kapılmışsın bir sarmaşığın, hiç mi kırılmaz iradesi bu avare aşığın? Titretse de kâinatı bakışlarının zerresi, okunmuyor senin yanında yârinin değeri. Bazı yükler bir kişiye veriliyor ey gönlüm, ne diye alırsın kâinatın yükünü sırtına? Sen misin cehennemi söndürecek avare?
Uyan ey gönlüm! Bahtında yalnızlıktan, içinde hicrandan gayrısı yok! Ben bilirim bu aşkın seni küle çevirdiğini de sen habersiz kalmışsın vuslatın imkânsızlığından. Halin anlatıyor sana bile kendini. Vuslata ölümmüş köprü olan, suskunlukmuş aşkın en içli duası.

Evren Kul sayfasından alıntıdır kendisine bu güzel yazıları için teşekkür ederim saygılar…

 

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.